
108
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
90Y mikroküre tedavisinde anjiyojenik faktör düzeyleri ile prognoz arasındaki ilişkinin araştırılması
Anjiyojenez kanser oluşumunda kritik bir süreç olup; tümör büyümesi, invazyonu ve metastaz potansiyeli için en önemli belirleyicilerden birisidir. 90Y mikroküre tedavisinde hasta seçimi ve prognoz tayini için daha iyi belirteçlere ihtiyaç vardır ve anjiyojenik faktörler bu bağlamda oldukça umut vericidir. Bu çalışmanın amacı 90Y mikroküre tedavisinde dolaşımdaki anjiyojenik belirteç bazal düzeylerinin ve tedavi sonrası değişimlerinin prognostik öneminin araştırılmasıdır. Çalışmaya primer ve metastatik karaciğer kanserli 22 hasta dahil edilmiştir. Tüm hastalardan tedaviden önceki gün ve tedavi sonrası 1,7 ve 30.günlerde kan örnekleri toplanmış ve bu örneklerden farklı anjiyojenik belirteçlerin (IL-6, IL-8, Ang-2, osteopontin, VEGF-A, HGF, PDGF-BB) düzeyleri ölçülmüştür. Tüm hastalara tedavi yanıtı değerlendirilmesi için anatomik (BT ve/veya MRG) ve moleküler ([18F]FDG PET-BT) görüntülemeler uygulanmış olup, genel sağ kalım süreleri, tedavi uygulanan karaciğer alanında erken tedavi yanıtları, tedavi alanın dışında kalan karaciğerde ve karaciğer dışında progresyon durumları mRECIST ve PERCIST kriterleri ve klinik takip ile belirlenmiştir. Çalışmada tedavi uygulanan karaciğer alanında hastalık kontrolü sağlanan (kısmi yanıt ve stabil hastalık), hedef dışı progresyon saptanmayan ve ekstrahepatik progresyon saptanmayan hastaların genel sağkalım süreleri diğer hastalardan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Tedavi alanı dışında progresyon gelişen hastalarda tedavi sonrası 1. ve 7. günlerdeki Ang-2 düzeyleri, progresyon saptanmayanlara göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak düşük bulunmuştur. Osteopontin 30. gün düzeyleri karaciğer dışında progresyon saptanan hastalarda saptanmayanlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Ang-2 düzeylerinin mutlak düzeylerinin yanı sıra tedavi öncesinden 1. güne ve 1. günden 30. güne değişim oranları tedavi alanı dışındaki karaciğerde progresyon saptanan ve saptanmayan hastalarda anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Benzer şekilde, tedavi edilen karaciğer bölgesinde hastalık kontrolü sağlanan ve sağlanmayan hastalar arasında PDGF-BB düzeylerinin tedavi öncesinden 1. güne değişim oranları anlamlı olarak fark göstermektedir. Sonuç olarak; 90Y mikroküre tedavisinde Ang-2, osteopontin ve PDGF-BB prognoz ön görüsü için ümit vadeden belirteçler olup, Ang-2 ve osteopontinin 90Y mikroküre tedavisi sonrası çeşitli zamanlardaki mutlak düzeyleri ile Ang-2 ve PDGF-BB'nin tedavi sonrası çeşitli zaman aralıklarındaki değişim oranları farklı prognoz gösteren hastaları başarılı şekilde ayırt edebilmektedir.
Monogenik parkinson hastalarında multimodal görüntüleme ve klinik korelasyon
Parkinson hastalığı (PH) heterojen nörodejeneratif bir hastalık olup; son zamanlarda idiyopatik Parkinson hastalığının (iPH), altta yatan Lewy patolojisinin yayılım paternine göre, "body-first" ve "brain-first" olarak iki alt tipi olabileceği öne sürülmüştür. Monogenik formlar ile ilişkili PH ise sıklıkla Lewy patolojisi göstermemekle ve farklı klinik seyriyle iPH'den ayrılmaktadır. Bu nedenle, Lewy patolojisinin gelişim ve progresyon paterni merkezinde formüle edilen farklılıklar monogenik formlar (mPH) için geçerli olmayabilir. Amacımız, iPH ile ülkemizde en sık görülen resesif geçişli Parkin ve DJ-1 mutasyonlu Parkinson hastaları arasında farklı klinik seyri açıklayabilecek görüntüleme temelli biyobelirteç(ler) bulabilmek ve fizyopatolojik sürece ışık tutmaktır. Bu çalışmada fonksiyonel bağlantısallık dinlenim durumu fonksiyonel MRG ile; beyaz cevherdeki değişiklikler difüzyon tensör görüntüleme ile çalışılmıştır. Amacımız doğrultusunda striatum ve miyokardiumdaki dopaminerjik denervasyon 18F-DOPA PET/BT ile; kortikal metabolik değişiklikler 18F-FDG PET/BT ile değerlendirilmiştir. Çalışmamızda mPH'de putamen ile yardımcı motor alan arasındaki fonksiyonel bağlantısallığın kontrol grubuna göre azaldığı ve beyaz cevher hasarının iPH'ye kıyasla daha yaygın olduğu bulunmuştur. Çalışmamızın öne çıkan bulgusu olarak, mPH'de kaudat çekirdek gövde kesiminde 18F-DOPA tutulumunun iPH'ye kıyasla belirgin azaldığı saptanmıştır. Ayrıca, iPH'de miyokard 18F-DOPA tutulumunun azaldığı; mPH grubunun miyokard 18F-DOPA tutulumu ile kontrol grubu arasında fark olmadığı bulunmuştur. Hem mPH hem iPH için kortikal hipometabolizma paterni gösterilmiştir ve bu iki grup arasında kortikal glukoz metabolizması açısından belirgin fark olmadığı saptanmıştır. mPH grubunda kaudat çekirdek gövde kesimininde belirgin azalmış 18F-DOPA tutulumu bir biyobelirteç olarak kullanılabilir. Literatürde bu grup hastada miyokard 18F-DOPA tutulumu ilk defa çalışılmıştır. Miyokard 18F-DOPA tutulumunun, hastalığın etiyolojik olarak gelişim paterni konusunda bilgi verdiğini ve mPH grubunun daha çok brain-first alt tiplemeye uyduğunu düşünmekteyiz. 18F-FDG PET/BT gerek iPH gerekse de mPH hastalarında hastalık sürecinde beyindeki kortikal metabolizmadaki değişiklikleri erken gösteren ve fizyopatolojik süreci yansıtan önemli bir biyobelirteçtir.
Onkoloji hastalarında kronik stresin beyin metabolizması ve volümüne etkisinin 18FDG-PET/MR ile değerlendirilmesi
Amaç: Kanserin varlığı tek başına bir stres kaynağıdır. Bunun yanı sıra kanser hastalarında tedavinin olumsuz sonuçlanacağı düşüncesi, gelecek kaygısı ve belirsizlik, stres ve anksiyete ile sonuçlanabilir. Çalışmamızda kronik stresin beynin bilişsel ve davranışsal fonksiyonları üzerine etkilerini onkolojik hasta grubunda moleküler-anatomik düzeyde değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Flor-18 ile işaretli fluorodeoksiglukoz (FDG)-Pozitron Emisyon Tomografisi (PET) görüntüleme için Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na yönlendirilen malignite tanısı konmuş 64 hasta ve ilaveten malignite tanısı olmayan 11 kontrol olgusu çalışmaya alındı. Görüntüleme öncesi kontrol grubu dışındakilere Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ) anketi uygulandı. Tüm katılımcılara standart tüm vücut PET görüntülemesini takiben ayrıca Manyetik Rezonans entegre edilmiş PET (PET/MR) sisteminde beyin görüntülemesi yapıldı. Beyin PET/MR ile elde edilen PET ve MR verisetleri Statistical Parametric Mapping (SPM) yazılımı ile analiz edilerek voksel kümeleri bazında bölgesel beyin metabolizma ve morfolojik değişimler araştırıldı. Hasta verileri ile kontrol grubu verileri ve ayrıca çeşitli hasta alt grupları (ASÖ 28 ve üstü- ASÖ 28 altı, metastatik hastalar-non-metastatik hastalar, ASÖ 28 ve üstü hasta grubunda tanıdan sonra 5 yıldan az süre geçmiş olanlar ile 5 yıldan daha fazla süre geçmiş olanlar) arasındaki farklılıklar incelendi. Bulgular: Hastalarda kontrol grubuna göre sağ superior parietal lobül, sağ inferior oksipital girus ve sol fusiform girusta hipometabolizma izlendi. ASÖ skoru 28 ve üstü – 28 altı grup karşılaştırmasında sol posterior singulat ve sağ parahipokampal girusta hipometabolizma izlendi. Metastazı olan-metastazı olmayan hastalar arasında yapılan karşılaştırmada sağ anguler girus, sağ prekuneus ve sağ posterior singulat girusta hipometabolizma izlendi. ASÖ skoru 28 ve üstü hasta grubunda süre ilişkisine de bakıldı. 5 yıldan fazla süredir kanser tanısı olan hastalarda hipometabolik alan görülmezken 5 yıldan daha az süre geçmiş olanlarda sağ inferior oksipital girus, sağ superior parietal lob ve sağ fusiform girusta hipometabolizma izlendi. Bahse konu hiçbir hasta grubunda hipermetabolik alan saptanmadı. MR verilerinde yapılan VBM analizinde ise hasta-kontrol grubu karşılaştırmasında hastalarda sol orbitofrontal girus, sağ hipokampüs, sağ parasantral girus ve her iki talamusta volüm azalması izlenirken diğer alt gruplarda anlamlı volüm değişikliği seçilmedi. Sonuç: Bu çalışma ile beyne yönelik FDG-PET/MR görüntüleme ile onkoloji hastalarında çok muhtemelen kanser tanısının neden olduğu stresin beyinde oluşturduğu bazı metabolik ve morfolojik değişiklikleri ortaya koyabildik. Bu değişikliklerin hastalığın patofizyolojisinin anlaşılmasında rol oynayabileceğini ve hatta prognostik bir etkisi olabileceğini düşünmekteyiz. Bu çerçevede en azından PET/MR yapma olanağı olan merkezlerde onkoloji hastalarında tüm vücut FDG-PET görüntülemeye ilaveten beyin PET/MR görüntüleme yapmanın, etkin hasta yönetimi açısından klinisyenlere faydalı olabileceğini öngörüyoruz.
İntrahepatik transarteryel y-90 mikroküre radyoembolizasyon tedavisi yapılan hastalarda tedavi öncesi tc-99m MAA SPECT/BT görüntüleme ile elde edilen dozimetri sonuçlarının tedavi sonrası PET/BT veya PET/MR ve spect/bt görüntüleri ile elde edilenlerle karşılaştırılması
Amaçlar: TARE tedavisi öncesi simülasyon amaçlı yapılan Tc-99 MAA ile tedavi sonrası Y-90 SPECT ve Y-90 PET görüntülerinden elde edilmiş multi-kompartman ve voksel tabanlı dozimetri sonuçlarının birbirleriyle olan uyumunu araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: TARE tedavisi almış 51 hasta retrospektif incelenmiş olup hastaların Tc-99m MAA SPECT/BT, Y-90 SPECT/BT ve Y-90 PET/BT veya PET/MR görüntüleriyle dozimetrik analizler yapılmıştır. Üç görüntülemenin multi-kompartman dozimetri parametreleri olan TDort, PDNNort ve TKNDDort ile voksel tabanlı dozimetri parametreleri olan tümöral DHacim ve HI değerleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Bulgular: TDort ölçümlerinin Tc-99m MAA ve Y-90 PET arasındaki uyumu iyi, Tc-99m MAA ve Y-90 SPECT arasındaki uyumu ise orta düzeylerde saptanmıştır. PDNNort ve TKNDDort ölçümleri üç görüntüleme arasında iyi uyum göstermiştir. Voksel tabanlı dozimetride ise üç görüntüleme arasında en yüksek uyum D50 ve D70 arasında izlenmiştir. HI değeri, yöntemler arasında anlamlı fark göstermiş olup Y-90 PET'te heterojenitenin diğer görüntülemelere göre daha belirgin olduğu gözlenmiştir. Cam ve reçine mikroküre grupları arasında HI değerleri anlamlı farklılık göstermemiştir. Sonuç: Tedavi öncesi Tc-99m MAA ve tedavi sonrası Y-90 SPECT ve PET ile ölçülen multi-kompartman dozimetri sonuçları orta-iyi düzeylerde uyum göstermiştir. Tc-99m MAA, tedavi planlama açısından ideal olmasa da yeterli bir radyofarmasötiktir. Tedavi sonrası dozimetride Y-90 PET daha başarılı gözükmekle birlikte, Y-90 SPECT de klinik yarar açısından yeterlidir. Voksel tabanlı dozimetri ile elde edilen D50, D70 ve HI değerleri klinik yaklaşıma katkı yapabilecek potansiyel göstermektedir.
Radyoaktif iyota refrakter diferansiye tiroit kanserlerinde F-18 FDG PET/BT ile Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemesinin karşılaştırılması
Amaç: Radyoaktif iyoda refrakter diferansiye tiroit kanserinde (RAİR-DTK) görüntülemede İyot-131 (I-131) refrakter durumdan dolayı istenen başarı sağlanamamaktadır. Bu sebeple rutin kullanımda olan FDG PET/BT ile Ga-68 PSMA PET/BT'nin lezyon deteksiyonu başarılarının karşılaştırılması hedeflenmiştir. Ayrıca Ga-68 PSMA PET/BT ile PSMA'nın teranostik potansiyelinin değerlendirilmesi hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2022-2024 yılları arasında bölümümüzde RAİR-DTK tanısı ile takip edilen hastalar dahil edildi. Aralarında 3 aydan fazla olmamak koşuluyla FDG PET/BT ve Ga-68 PSMA PET/BT görüntülemeleri yapıldı. Her iki görüntülemede arka plan aktivitesinden yüksek tutulum gösteren alanlar pozitif olarak değerlendirildi. Fizyolojik tutulum alanları ve BT kesitlerinde benign görünümde olan odaklar dahil edilmedi. İki görüntüleme yönteminin lezyon deteksiyon oranları hesaplandı. Lezyonların SUVmaks değerleri ile kan havuzu (aorta) SUVort değerleri birbirine bölünerek lezyon/arka plan oranı (TBR) hesaplandı. Bulgular: FDG PET/BT'de Ga-68 PSMA PET/BT'ye göre anlamlı olarak daha fazla sayıda lezyon tespit edildi. Tiroit loju, lenf nodu, akciğer ve diğer bölgelerde FDG PET/BT daha çok sayıda lezyon gösterirken; kemikte Ga-68 PSMA PET/BT'de daha fazla sayıda lezyon saptandı. FDG PET/BT SUVmaks değerleri ve TBR değerleri Ga-68 PSMA PET/BT'ye göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Ayrıca Ga-68 PSMA PET/BT'de 10 hastada karaciğer SUVmaks değerinden daha yüksek SUVmaks değeri olan lezyon/lezyonlar saptanmış olup bu hastaların PSMA bazlı radyonüklit tedavilerden fayda görebilecekleri öngörülmüştür. Sonuç: Genel olarak FDG PET/BT Ga-68 PSMA PET/BT'den daha yüksek lezyon deteksiyonu göstermiş olsa da PSMA PET daha fazla kemik lezyonu tespit etmiştir. Ayrıca tedavi imkanları kısıtlı olan bu hasta grubunda radyonüklit tedavi imkanını öngörmek açısından da PSMA PET faydalı olabilecektir. Daha geniş serilerle yapılacak çalışmalar gerekmektedir.
Sarkom tanılı hastalarda Ga-68 FAPİ PET'in tanısal değeri
Amaç: Sarkom tanılı hastalarda Ga-68 FAPİ PET'in F-18 FDG PET'e kıyasla tanısal değerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza sarkom tanısı ile F-18 FDG PET görüntüleme yapılmış toplam 30 hasta prospektif olarak dahil edilmiş olup hastalara Ga-68 FAPİ-04 PET görüntüleme yapılmıştır. FAPİ PET ve FDG PET görüntüleri üç ayrı okuyucu tarafından lezyonların varlığı ve yerleşimi açısından vizüel olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca her iki görüntüleme yöntemi lezyonların tutulum yoğunluğu açısından semikantitatif olarak da karşılaştırılmıştır. Altın standart biyopsi ve takip görüntülemeler olarak belirlenmiştir. Lezyon bazlı ve hasta bazlı analize göre her iki görüntüleme yönteminin duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer ve doğruluk değerleri hesaplanmıştır. Bulgular: Lezyon bazlı analizde FAPİ PET'te daha fazla doğru pozitif lezyon saptanmış olup özellikle kemik ve akciğer metastazlarında FAPİ PET'in duyarlılığı daha yüksektir. FDG PET'te daha yüksek olmakla birlikte her iki görüntülemenin özgüllük değerleri arasında anlamlı fark yoktur. Hasta bazlı analizde her iki görüntülemede benzer düzeyde yüksek duyarlılık, PPD ve doğruluk saptanmıştır. FAPİ PET'te ortalama SUVmaks, SUVmaks tümör, SUVort, SULpik değerleri ile karaciğer ve kan havuzu tümör/arka plan oranları (TAO) FDG PET'e kıyasla anlamlı yüksektir. Düşük, yüksek ve derecesi belirlenemeyen gruplar ayrı değerlendirildiğinde; istatistiksel anlamlı olmamakla birlikte SUVmaks değerleri düşük derecelide daha belirgin olmak üzere tüm gruplarda FAPİ PET'te FDG'ye kıyasla yüksek bulunmuştur. FAPİ PET'te okuyucular arası uyum mükemmel saptanmıştır. Sonuç: Sarkom hastalarında FAPİ PET'in duyarlılığı FDG PET'ten daha yüksek bulunmuştur. Hem FDG PET'in duyarlılığının nispeten az olduğu bilinen düşük dereceli sarkomlarda hem de yüksek dereceli sarkomlarda yoğun FAPİ tutulumu saptanmıştır. Ayrıca sarkom tanılı hastalarda teranostik açıdan umut vericidir.
Karaciğer fantomunda farklı hacimlerdeki taklit tümörlerin sintigrafik görüntülerinin değerlendirlmesi
Amaç: Yitriyum-90 (⁹⁰Y) ile yapılan radyoembolizasyon ve doz öncesi değerlendirme amacıyla Teknesyum-99m makroagregat albümin (⁹⁹ᵐTc-MAA) kullanımı, rezeksiyon yapılamayan karaciğer tümörlerinin tedavisinde rutin olarak etkili yöntemlerdir. Bu çalışmada, tümör hacmindeki değişikliklerin ve tümörlerin birbirine yakınlıklarının sintigrafik görüntü kalitesi ve dozimetri üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi ve bu etkilerin kontrast ve kontrast-gürültü oranı (CNR) parametreleri kullanılarak nesnel biçimde analiz edilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu deneysel çalışmada, çapları 1 cm, 2 cm, 3 cm ve 5 cm olan dört simüle tümör içeren özel tasarlanmış bir karaciğer fantomu kullanılmıştır. Tümörler ile çevresindeki karaciğer parankim dokusunu taklit eden bölgeler, ⁹⁹ᵐTc ile 4.88:1 oranında doldurulmuştur. Fantom, bir su tankı içinde hem planar hem de SPECT sintigrafi için standart klinik protokoller kullanılarak görüntülenmiştir. Görüntülerdeki lezyonların üzerine ilgi bölgeleri (ROI) çizilerek kontrast, CNR ve tümör dozları hesaplanmıştır. Bulgular: SPECT görüntülerinde tümör çapı arttıkça, mililitre başına düşen tümör/normal karaciğer oranı (T/N), kontrast, CNR ve tümör dozları da artmıştır. Çapı 1 cm olan lezyon için tümör dozu 6.9 Gy/ml, 5 cm olan için ise 13.43 Gy/ml olarak bulunmuştur. Benzer şekilde, plan görüntülemeden hesaplanan T/N oranları, kontrast ve CNR değerleri de tümör boyutu ile artmıştır; ancak tümör dozundaki artışın nispeten daha düşük olduğu gözlenmiştir. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmada, ⁹⁹ᵐTc-MAA ile yapılan karaciğer tümörü ön-dozimetri değerlendirmelerinde küçük ve çoklu tümörlerin varlığında ROI sayımlarının karşılıklı etkisi analiz edilmiştir. Daha büyük tümörlerin yakınında yer alan küçük tümörlerin (1–3 cm) büyük lezyonlardan kaynaklanan taşma (spillover) etkisinden etkilendiği, bunun da ROI sayımlarında yapay artışa ve dolayısıyla doz hesaplamalarında aşırı tahmine neden olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak, büyük lezyonların varlığı, 1–3 cm çapındaki daha küçük tümörlerin dozimetrik değerlendirmelerini etkileyebilir ve hatalı doz tahminlerine yol açabilir. Anahtar Kelimeler: ⁹⁹ᵐTc-MAA sintigrafisi, ⁹⁰Y radyoembolizasyon, ön-dozimetri, görüntü kalitesi, tümör dozu
PET NEMA fantomu ve SPECT tomografik fantomu ile çekilen PET/BT görüntülerinin kalite kontrol amaçlı karşılaştırılması
Bu yüksek lisans tezinde, PET/CT sisteminde kalite kontrol amaçlı NEMA IEC Body fantomu ve Jaszczak fantomu kullanılarak performans testleri gerçekleştirilmiştir. Çalışmada kontrast geri kazanımı, arka plan değişkenliği, homojenite, gürültü ve soğuk küre kontrastı gibi görüntü kalite parametreleri değerlendirilmiştir. NEMA IEC Body fantomu, farklı çaplara sahip sıcak küreler (10, 13, 17, 22, 28 ve 37 mm) üzerinden kontrast geri kazanımını ölçmek için kullanılmıştır. Ayrıca NEMA NU-2 standartlarına uygun olarak arka plan bölgelerine yerleştirilen çok sayıda ROI ile arka plan değişkenliği hesaplanmıştır. Bu yöntem, PET/CT görüntü kalitesi için standart, tekrarlanabilir ve literatürle uyumlu nicel veriler sağlamıştır. Jaszczak fantomu ise PET/CT kalite kontrolünde olası kullanımı incelemek amacıyla test edilmiştir. Homojenite, gürültü ve soğuk küre kontrastı parametreleri değerlendirilmiştir. Ancak elde edilen sonuçlar, Jaszczak fantomunun PET/CT için güvenilir veya tekrarlanabilir ölçümler sunmadığını göstermiştir. SPECT görüntülemede yaygın şekilde kullanılan bu fantom, PET sistemlerinin yüksek duyarlılık ve nicel doğruluk gereksinimlerini karşılayacak tasarım özelliklerine sahip değildir. Bu nedenle kontrast ve gürültü performansının değerlendirilmesinde sınırlı kalmıştır. Tüm ölçümler klinik PET/CT protokollerine uygun şekilde yapılmış, elde edilen bulgular literatür ile karşılaştırılarak doğrulanmıştır. Sonuçlar, PET/CT kalite kontrolünde güvenilir standartların yalnızca NEMA IEC Body fantomu ile sağlanabileceğini, Jaszczak fantomunun ise bu amaç için uygun olmadığını ortaya koymuştur. Bu çalışma, PET/CT kalite güvencesinde NEMA tabanlı fantomların gerekliliğini vurgularken, SPECT odaklı fantomların PET görüntülemede sınırlı kaldığını göstermektedir.
Pankreatik kitlelerde 18F FDG PET/BT ile metabolik karekterizasyonun ve 18F FDG dağılımının klinik önemi
Amaç: Bu çalışmada pankreatik kitle nedeniyle onkolojik PET/BT tetkiki yapılan olgularda mevcut metabolik-klinik faktörlerin ve çekim parametrelerinin; tüm vücut 18F FDG dağılımına, tümör odaklarının saptanmasına olası etkisi ve 18F FDG PET/BT tetkikinin sensitivite değerine katkısı incelemek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na Temmuz 2012- Ocak 2019 tarihleri arasında pankreatik kitle saptanarak metabolik karekterizasyon amacıyla yönlendirilen hastalar, patolojik ve radyolojik bulguları eşliğinde retrospektif olarak incelendi. Olgular lezyonlarına göre benign tanılı, pankreatik adenokarsinom tanılı ve karaciğer metastazı olanlar olarak gruplandı. Her hastadan çalışmaya yanlızca bir pankreatik lezyon ve metastazı mevcut ise bir karaciğer metastazı dahil edildi. Hastalara ait çekim parametreleri, lezyonların ve fizyolojik dağılım alanlarının SUVmax değerleri, hastalara ait laborotuvar ve görüntüleme parametreleri not edildi. Data analizi IBM SPSS Statistics 22.0 Programı kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmada 162 olgu mevcut olup benign tanı alanlar 17, adenokarsinom tanısı alanlar 145, karaciğer metastazı olanlar ise 47 hastadan oluşmaktaydı. Adenokarsinom tanılı hasta grubu içerisinde 9 hastanın primer pankreatik lezyonu 18F FDG tutulumu göstermemişti. Benign pankreatik lezyonların SUVmax ortanca değeri 4,2 (1-10,7), malign olanların ise 9,6 (1,5-65) idi. Karaciğer metastazı olan olgu grubu içerisinde ise 13 hastada bir santimetreden büyük boyutta 18F FDG PET/BT tetkikinde saptanamamış karaciğer metastazı ile uyumlu lezyon mevcuttu. Saptanamayan tümöral lezyon varlığı bulunan olguların kan glukoz değerlerinin yüksek, SUVmax serebrum değerlerinin düşük olduğu tespit edildi (p<0,001). SUVmax serebrum değerinin saptanamayan primer veya metastatik lezyon varlığını ön gördüğü değer tüm hasta grubu için 8,2, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl olan olgular için 7,2 olarak belirlendi. Tetkikin pankreatik lezyonları saptamasında sensitivitesi tüm hasta grubunda %94, kan glukoz düzeyi 120 mg/dl'den yüksek hastalarda ise %90 olarak belirlendi. Kan glukoz düzeyine göre SUVmax serebrum eşik değerleri altında kalan hastalar çalışmadan dışlandığında, tetkikin panreas lezyonlarını saptamadaki sensitivite değeri sırasıyla %98-%95 olarak hesapandı. Sonuç: Benign ve malign pankreatik lezyonların SUVmax değerlerinin istatistiksel olarak birbirinden farklı olduğu gösterilmiş olmakla birlikte iki grup arasında değer aralıklarının kısmen örtüştüğü gözlendi. Çalışmamızda pankreatik adenokarsinomlarda 18F FDG tutulumunun kan glukoz düzeyinden etkilendiği olgularda SUVmax serebrum değerinin de benzer şekilde etkilendiği ve kan glukozu yükselen hastalarda SUVmax serebrum düzeyine göre yanlış negatif olguların tahmin edilebileceği gösterildi. Bu bilgiler ışığında literatürde bildirilen tetkikler arasındaki sensitivite farklılıklarının nedeninin açıklanabileceği sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: Fluorodeoksiglukoz F18; Pozitron Emisyon Tomografi Bilgisayarlı Tomografi, Pancreas, Adenokarsinoma
Nazofarenks kanserlerinde evreleme F-18 FDG PET/BT görüntülemede volümetri̇k parametrelerin prognostik değeri
Amaç: Nazofarenks karsinomu (NFK) ülkemiz için non-endemik bölge olmasına rağmen, erken evrelerde bile tümörün persistan durumu, nüks ve metastaz yapma ihtimali yüksek olup, prognozu kötü olarak sonuçlanabilir. Kişiselleştirilmiş tedavi protokolü hastalık sağkalımını arttırmakla birlikte, hangi hastada daha agresif tedavi modaliteleri uygulanacağına dair henüz bir yöntem bulunmamaktadır. Bu çalışma ile, evreleme F-18 Florodeoksiglukoz (FDG) pozitron emisyon tomografi/bilgisayarlı tomografi (PET/BT)'nin volümetrik paramaterelerinin hastalığın prognozunu öngörme başarısını saptamayı amaçladık. Gereç ve yöntem: Bu retrospektif çalışmaya, histopatolojik olarak NFK tanısı alıp, Necmettin Erbakan Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda Mayıs 2010-Temmuz 2021 tarihleri arasında tedavi öncesi evreleme amacıyla FDG PET/BT görüntülemesi, daha sonra Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı tarafından definitif tedavisi yapılan toplam 62 hasta dahil edilmiştir. Hasta dosyaları retrospektif olarak incelenerek cinsiyet, yaş, sigara-alkol kullanım durumu, tümör evresi, nodal evre, hastalığın genel evresi, histopatolojik alt tipi, lokorejyonel nüks, uzak metastaz ve sağkalıma ait bulgular kaydedildi. Evreleme FDG PET/BT görüntülemede primer lezyon ve lenf nodundan ölçülen Maksimum Standardize Uptake Value (SUVmax), Ortalama Standart Tutulum Değeri (SUVmean), Metabolik tümör volümü (MTV) ve Tümör Lezyon Glikolizis (TLG) değerleri, NTR (Nodal to tumor ratio) oranı kaydedildi. Bu parametrelerin, hastalığın nüks, metastaz durumu ve sağkalımı öngörmedeki değeri araştırıldı. Bulgular: Araştırmaya 62 hasta dahil edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 49,6 ± 14,1 di. Hastaların 50'si (%80.6) erkek, 28'i (%45.2) sigara içiyordu. Alkol kullanan 1 (%1.6) hasta vardı. Tümür grade'ine göre 12 hasta (%19.4) keratinize, 9 hasta (%14.5) diferansiye non- keratinize, 41 hasta (%66.1) ise indiferansiye-non keratinize olarak raporlanmıştı. Hastaların 18'i (%29) T1 evresinde, 27'si (%43.5) T2 evresinde, 6'sı (%9.7) T3 evresinde ve 11'i (%17.7) ise T4 evresindeydi. N evrelemesine göre ise 9 (%14.5) hasta N0, 9 hasta (%14.5) 6 N1, 32 (%51.6) hasta N2, 10 (%16.1) hasta N3a ve 2 (%3.2) hasta ise N3b olarak sınıflanmıştı. Tümör büyüklüğü ve lenf nodu tutulumuna göre genel olarak bakıldığında ise hastaların 3'ü (%4.8) evre 1, 11'i (%17.7) evre 2, 28'i (%45.2) evre 3 ve 20'si (%32.3) evre 4A olarak sınıflanmıştı. Volümetrik FDG PET/BT parametreleri dikkate alındığında, lenf nodu (LN) SUVmax, LN SUVmean değerleri takiplerde uzak metastazı olan hastalarda anlamlı biçimde daha yüksek saptanmıştı (her biri için p<0.05). NTR değerleri ise takiplerde uzak metastazı olmayan hastalarda olan hastalara göre anlamlı biçimde daha düşüktü (p=0.022). Genel sağkalım, lokorejyonel nükssüz sağkalım ve uzak metastazsız sağkalım analizlerinde ise PET/BT volümetrik parametrelerle anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Sonuç: Yeni tanı NFK hastalarında tedavi öncesi evreleme FDG PET/BT volümetrik parametrelerinin prognostik değeri olup olmadığını araştırmak için planlanan ve yürütülen tez çalışmamızda, ölçülen volümetrik parametrelerin sağkalımda anlamlı bir ilişkisi kurulamadı. Bununla birlikte uzak metastazı öngörmede metastatik lenf nodundan ölçülen SUVmax, SUVmean ve yeni NTR değerinin anlamlı ilişkide olduğu saptanmıştır. Bu parametrelerin, anatomik evreleme ile birlikte kullanılması, prognoz açısından entegre risk değerlendirmesi yapılması ve prognozu kötü hastaların tedavi klasifikasyonu açısından yol gösterici olacaktır.
Metastatik kastrasyona dirençli prostat kanserinde Ga-68 PSMA pet, Tc-99m MDP tüm vücut kemik sintigrafisi, F-18 FDG PET ve Lu-177 PSMA tedavi sonrası tüm vücut tarama görüntülerinin korelasyonu ve prognozu öngörmeye etkisi
Bu çalışmada, kliniğimizde metastatik kastrasyona dirençli prostat kanseri (mCRPC) tanısı almış ve Lutesyum-177 prostat spesifik membran antijeni radyoligand tedavisi (Lu-177 RLT) uygulanan hastalarda, Galyum-68 prostat spesifik membran antijeni pozitron emisyon tomografisi (Ga-68 PSMA PET/BT), Lu-177 RLT tüm vücut tarama sintigrafisi (WBS), Teknesyum-99m metilen difosfonat tüm vücut sintigrafisi (Tc-99m MDP WBS) ve Floro-18 deoksi glukoz (F-18 FDG) PET/BT görüntülerinin korelasyonunu ve prognostik etkisini belirlemeyi amaçladık. Bunun, hasta yönetimi ve klinik planlamaya katkı sağlayabilme potansiyeli olduğu düşüncesindeyiz. Temmuz 2018 ile Haziran 2024 tarihleri arasında takip ve tedavisi yapılan mCRPC tanısı almış toplam 70 hasta retrospektif olarak değerlendirildi ve 49'u dahil etme kriterlerini karşıladı. Hastaların yaşı, Gleason skoru, metastatik bölgeler, farklı zamanlardaki prostat spesifik antijen (PSA) seviyeleri, ilk Lu177 RLT'den önce aldıkları tedaviler, progresyon ve ölüm tarihleri, farklı görüntüleme tekniklerinden elde edilen parametreler kaydedildi ve istatistiksel olarak analiz edildi. Genel sağkalım (OS) ile tanı anındaki yaş, viseral metastaz varlığı, ilk Lu177 RLT öncesi ve sonrası PSA değerleri ve Lu-177 TVT görüntülemesinden sonra hedef lezyon 1 ve 2 ortalama piksel değeri (MPV)/parotis MPV oranı arasında anlamlı bir korelasyon bulduk. İkinci olarak, Lu-177 RLT sonrası xiv medyan OS ile viseral metastaz varlığı, ilk Lu-177 RLT öncesi ve sonrası PSA değeri arasında anlamlı bir ilişki bulduk. Son olarak, ilk Lu-177 RLT sonrası medyan PFS ile viseral metastaz varlığı ve ilk Lu-177 PSMA tedavisinden sonraki PSA değeri arasında anlamlı bir korelasyon bulduk. İlk Lu-177 RLT öncesi ve sonrası PSA eşik değerleri sırasıyla ≥38,93 ng/mL ve ≥32,85 ng/mL olarak bulundu. Ayrıca, Ga 68 PSMA ve Lu-177 TVT arasında anlamlı bir korelasyon bulduk. Lu-177 RLT öncesi ve sonrası PSA düzeyleri ile farklı görüntüleme parametrelerinin, Lu-177 RLT alan mCRPC hastalarında prognozu tahmin etmede faydalı olabileceğini bulduk. Bunun, daha etkili hasta yönetimine katkıda bulunma potansiyeline sahip olduğunu düşünüyoruz.
Radikal prostatektomi ile tedavi edilen prostat kanseri hastalarında bazal Ga-68 PSMA PET/BT volümetrik parametrelerinin prognostik önemi
Çalışmamızda, biyopsi ile prostat kanseri tanısı aldıktan sonra radikal prostatektomi (RP) olan hastalarda, preoperatif Ga-68 PSMA PET/BT volümetrik parametrelerinin, prognozu tahmin etmedeki rollerini göstermeyi amaçladık. Çalışmamızda, 256 hastanın artmış Ga-68 PSMA ekspresyonu gösteren lezyonları için SUVmax, SUVmean, PSMA-TV ve TL-PSMA değerleri hesaplanarak, wbPSMA-TV ve wbTL-PSMA değerleri elde edildi. İstatistiksel yöntemlerle, bu parametrelerin bPSK ve GSK için prediktif rolleri araştırıldı. Biyokimyasal progresyon gelişen hastalarımızda, tüm volümetrik parametreler, biyokimyasal progresyon gelişmeyenlere kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksekti. GSK üzerinde ise volümetrik parametrelerin anlamlı bir etkisi olmadığını tespit ettik. Ayrıca PROMISE V2 kriterlerinden; miTNM evresi, PRIMARY skoru ve PSMA ekspresyon skorunun bPSK ve GSK üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığını saptadık. Bir yıl içerisinde biyokimyasal progresyon gelişen hastalarda prostat SUVmax ve prostat SUVmean değerlerinin, bir yıl içerisinde biyokimyasal progresyon gelişmeyenlere kıyasla istatistiksel açıdan anlamlı yüksek olduğunu saptadık. RP ile tedavi edilen prostat kanseri olgularında, bazal Ga-68 PSMA PET/BT volümetrik parametrelerinin biyokimyasal progresyonu öngörmede önemli prediktif rolü olduğunu tespit ettik. Ayrıca ilk bir yıl içerisinde biyokimyasal progresyonu öngörmede prostat SUVmax ve prostat SUVmean değerlerinin önemli prediktif rolü olduğunu saptadık. Bu sonuçlar, RP sonrası erken biyokimyasal nüks riski taşıyan hastalarda, preoperatif dönemde radikal tedavilerin kararını ve neoadjuvan yada sistemik tedavinin gerekliliğini belirlemede yararlı olabilir.
Diferansiye tiroid kanseri hastalarında sekonder primer malignite gelişme riskinin ve riski arttıran faktörlerin belirlenmesi
Çalışmamızın amacı, DTK tanılı hastalarda SPM gelişme riskini ve bu riski artırabilecek faktörleri belirlemektir. 2010–2022 yılları arasında histopatolojik olarak tiroid malign neoplazmı tanısı almış 2364 hasta retrospektif olarak incelendi. Belirlenen dışlama kriterleri uygulandıktan sonra, SPM gelişen 67 hasta çalışma grubunu, SPM gelişmeyen 2297 DTK hastası arasından basit rastgele örnekleme yöntemiyle seçilen 250 hasta ise kontrol grubunu oluşturdu. Her iki grup demografik, klinik ve histopatolojik özellikler ile RAI tedavisi, kümülatif aktivite ve sağkalım verileri açısından analiz edildi. Sağkalım Kaplan–Meier yöntemiyle, prognostik faktörler ise çok değişkenli lojistik ve cox regresyon analizleriyle değerlendirildi. p<0,05 istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Elde edilen sonuçlara göre, SPM insidansı %2,83 olarak hesaplandı. SPM gelişen olguların, anlamlı olarak daha ileri yaşta ve daha yüksek TNM evresine sahip olduğu saptandı (p<0,05). RAI tedavisi uygulanan ve uygulanmayan gruplar arasında SPM gelişimi açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). SPM gelişen hastalarda uygulanan ortalama toplam RAI dozu, SPM gelişmeyen hastalara göre daha düşük bulundu. RAI dozu ve uygulanma biçiminin SPM gelişimiyle ilişkili olmadığı belirlendi. Tümör boyutu, tümör sayısı, lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon ve tiroid dışı invazyon varlığı açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi. Uzak metastaz varlığı SPM gelişen grupta daha yüksek oranda izlense de fark istatistiksel anlamlılığa ulaşmadı (p=0,059). Çok değişkenli analizlerde, SPM gelişiminin sağkalım üzerinde olumsuz etkili bağımsız bir faktör olduğu saptandı (p<0,0001). Ayrıca ileri yaş, erkek cinsiyet, ileri TNM evresi ve uzak metastaz varlığı da sağkalımı olumsuz etkileyen bağımsız faktörler olarak belirlendi. Sonuç olarak, DTK hastalarında düşük ve orta dozlarda uygulanan RAI tedavisinin, SPM gelişimi olasılığını arttırmadığı saptandı. Sağkalımın ise yaş, hastalık evresi ve ek malignite varlığı gibi klinik ve prognostik faktörlerle ilişkili olduğu bulunmuştur.
Plevral lezyonların ayırıcı tanısında flor 18 fluorodeoksiglukoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografinin rolünün değerlendirilmesi
Ateş, M. Plevral Lezyonların Ayırıcı Tanısında Flor 18 Fluorodeoksiglukoz Pozitron Emisyon Tomografi/Bilgisayarlı Tomografi Rolünün Değerlendirilmesi. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı Tıpta Uzmanlık Tezi, Eskişehir, 2024. Bu çalışmada, bilinen malignite öyküsü olmayan, plevral lezyonlu olgularda F-18 Fluorodeoksiglukoz Pozitron Emisyon Tomografisi-Bilgisayarlı Tomografinin rolünü retrospektif olarak değerlendirmeyi amaçladık. Plevral kalınlaşması olan 78 hasta çalışmaya alındı. F-18 FDG PET-BT bulguları ile plevra histopatojik bulguları karşılaştırıldı. F-18 FDG PET-BT'nin benign-malign plevral kalınlaşma ayırıcı tanısında duyarlılık ve özgüllüğü sırasıyla %77,27 ve %73,53 olarak saptadık. Çalışmamızdaki 63 hastada ek olarak izlenen plevral efüzyon mevcuttu. Plevral efüzyon SUVmaks'ının malign-benign ayrımında PET-BT'nin duyarlılık ve özgüllüğünü %59 ve %58,3 olarak belirledik. Hastaların 45'inde asbest temas hikâyesi olup benign-malign plevral kalınlaşma ayrımında asbest teması hikayesine ilişkin anlamlı farklılık saptanmadı. Ancak benign plevral kalınlaşma ve malign plevral mezotelyoma, plevral metastatik hastalık ve malign mezotelyoma ayrımında sadece malign mezotelyomalı olgularda istatiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Hastaların 38'inde diffüz, 40'ında fokal plevral kalınlaşma paterni gözlendi. Plevral kalınlaşma paterni yönünden benign-malign hastalık ayrımında anlamlı farklılık saptanmadı. Sigara içiciliğinde benign/malign plevral hastalık tanısı açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç olarak F-18 FDG PET-BT'nin plevral kalınlaşmalı olgularda benign/malign ayrımında yön gösterici olduğunu, asbest temas öyküsünün varlığının malign mezotelyomanın tanısında faydalı olduğunu saptadık. Plevral efüzyon ayırıcı tanısında F-18 FDG PET-BT'nin kullanılabilirliğiyle ilgili daha geniş vaka sayılı çalışma serilerine ihtiyaç olduğunu gözledik.
Erken evre akciğer kanserli hastalarda mediastinal lenf nodu metastazlarının belirlenmesinde standardize uptake değeri (SUV) temelli f-18 fluoro-2-deoksikglikoz pozitron emisyon tomografi (PET) metabolik parametrelerinin yeri
Akciğer kanseri, dünya genelinde yıllık yaklaşık 2,4 milyon yeni vaka ve 1,8 milyon ölüm ile kansere bağlı ölümler arasında ilk sırada yer almaktadır. Mediastinal lenf nodu metastazları, KHDAK'nin en sık görülen metastaz formu olup hastanın prognozu ve tedavi stratejisiyle yakından ilişkilidir. Çalışmamızda, 2013-2023 yılları arasında ESOGÜ Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda FDG PET/BT görüntülemesi yapılan, ardından erken evre KHDAK nedeniyle Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda opere edilen 295 hasta retrospektif olarak değerlendirildi ve dahil edilme kriterlerine uyan 215 hasta FDG-PET/BT ile elde edilen primer tümör boyutu, SUVmax, MTV, TLG ile lenf nodu SUVmax gibi SUV temelli parametrelerin lenf nodu metastazını saptamadaki yeri araştırıldı. Ayrıca, bu parametrelerin ADK ve SCC alt tiplerinin ayrımındaki rolünü incelendi. Hastaların yaş ortalaması 67,54 yıl idi. PET/BT sonuçları histopatolojik bulgularla karşılaştırıldığında PET/BT'nin lenf nodu metastazını tespit etmede sensitivitesi %52,4, spesifitesi %82,7 olarak hesaplanmıştır. ROC analizi sonucu, lenf nodu SUVmax için 4,74 eşik değeri belirlenmiş; bu değerle sensitivite %88,4 ve spesifite %78,3 bulunmuştur. Lenf nodu metastazının saptanmasında primer tümör boyutu ve tümör SUVmax anlamlı ilişki göstermemiştir. Ancak MTV (pozitif: 20,80 ± 22,66, negatif: 16,61 ± 21,91), TLG (pozitif: 164,11 ± 220,75, negatif: 132,18 ± 182,99) ve lenf nodu SUVmax (pozitif: 5,71 ± 1,01, negatif: 4,08 ± 1,05) değerleri lenf nodu pozitif grupta daha yüksektir. ADK ve SCC histolojik alt tiplerinin karşılaştırılmasında, tümör boyutu, tümör SUVmax ve TLG değerleri arasında anlamlı farklılık tespit edilmiştir. Ancak, lenf nodu SUVmax ve MTV değerleri açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmamıştır. Sonuç olarak, erken evre KHDAK'li hastalarda, cerrahi öncesi FDG PET/BT ile elde edilen SUV temelleri PET parametreleri hem lenf nodu metastazını saptamada, hem de tümör alt tiplerinin ayrımında etkili bir araç olarak olabileceği ve klinik karar süreçlerine dahil edilmesinin tanısal doğruluğu artırabileceği düşünülmektedir.
İmmünoterapi alan hastalarda, Flor-18 florodeoksiglukoz pozitron emisyon tomografisi/bilgisayarlı tomografi'deki fonksiyonel parametreler ve sarkopeninin tedavi yanıtı ve sağkalım ile ilişkisinin araştırılması
İmmünoterapi (İT), ileri evre Malign Melanom, Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri ve Renal Hücreli Karsinom gibi malignitelerde sağkalımı uzatan önemli bir tedavi seçeneğidir. Ancak bu tedavilere verilen yanıt ve hastaların sağkalım verileri heterojen olup öngörülmesi zordur. Bu çalışmanın amacı; İT alan hastalarda tedavi öncesi, tedavi yanıtı ve kontrol amacıyla yapılan Flor-18 Florodeoksiglukoz Pozitron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi (F-18 FDG PET/BT) görüntülemelerinden elde edilen fonksiyonel parametreler, sarkopeni ve klinik parametrelerin, tedavi yanıtı ile sağkalımı öngörmedeki rolünü incelemektir. 2016–2024 yılları arasında İT başlanmış ve tedavi öncesi F-18 FDG PET/BT incelemesi mevcut olan 121 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri, klinik ve laboratuvar parametreleri, tedavi öncesi ve tedavi sürecinde elde edilen F-18 FDG PET/BT parametreleri, beslenmeye ilişkin durumları, sağkalım verileri kaydedildi. Sarkopeni, lomber 3 vertebra düzeyinden ölçülen iskelet kas indeksi (SMI) değerine göre tanımlandı. Parametrelerin birbirleri ile ilişkisi ve sağkalım verileri SPSS v25.0. paket programı ile analiz edildi. Tedavi öncesi yüksek Metabolik Tümör Volümü (MTV) ve Total Lezyon Glikolizi (TLG) değerlerinin genel sağkalım (GS) üzerinde olumsuz etkisi olduğu saptandı. Ayrıca yanıt ve kontrol PET/BT'lerde MTV ve TLG'nin azalması sağkalımla ilişkiliydi. Sarkopeni, albümin, performans skoru başta olmak üzere birçok parametre de kısa GS ile ilişkili bulundu. İT alan hastalarda F-18 FDG PET/BT'den elde edilen volümetrik parametreler (MTV, TLG), sarkopeni ve bazı klinik bulgular tedavi yanıtı ile sağkalımı öngörmede önemli prognostik belirteçler olarak bulunmuştur. Bu parametrelerin birlikte kullanımı, İT alacak hastaların belirlenmesine ve tedavi sürecinde risk sınıflandırmasının daha doğru yapılmasına katkı sağlayacaktır.
Türk kadınlarında farklı iskelet bölgelerinde kemik mineral dansitometresi
Osteoporoz kemik yoğunluğunu azalması ve kemik yapısının bozulması ile karekterize ilerleyici metabolik kemik hastalığıdır.Çift enerji X-ışını absorpsiyometre (DXA) kemik mineral yoğunluğu ölçümünde yaygın kullanılan güvenilir ölçüm tekniğidir.Çalışmamızın amacı: (i) lumbal vertebra, proksimal femur ve önkol arasında istatistiksel anlamlı T skoru farkı varsa saptamak, (ii) yeni iskelet bölgelerinde KMY normal aralığını belirlemektir. Çalışma 25-69 yaşları arasındaki 55 kadında yapıldı. Lumbal vertebra, sağ proksimal femur, non-dominant önkol, sol proksimal humerus, sol proksimal tibia ve sol distal femurun DXA kullanılarak KMY ölçüldü.Bütün gruplarda proksimal femurun bütün alt-bölgelerin T skoru total lumbal vertebra (L1-L4) T skorundan anlamlı farklı bulundu (p<0.0001). Fakat femur alt-bölgelerin kemik mineral yoğunluğu değerleri ile total lumbal vertebra (LT) değeri arasında korelasyon vardı (r= 0.436- 0.591). Normal populasyonda total lumbal vertebra (L1-L4) ortalama KMY değerine götüren lineer regresyon formülüyle yaş ile uyumlu herbir bölgenin ortalama KMY değeri ve yeni simüle edilmiş T skoru hesaplandı. Daha sonra, bütün alt-bölgelerde KMY'nin yeni ortalama ve standart sapma değerleri ile uyumlu, sol proksimal humerus, proksimal tibia ve distal femurda herbir alt-bölgenin yeni simüle edilmiş T skoru hesaplandı. Proksimal tibia alt-bölgelerinin yeni simüle edilmiş T skorları ile total lumbal vertebra T skoru arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Proksimal tibianın osteoporozda KMY ölçümü için ideal yeni bir değerlendirme alanı olduğunu düşünmekteyiz.Anahtar kelimeler: Kemik mineral yoğunluğu, Türk, kadın, T skoru, regresyon, korelasyon.
Miyokard perfüzyon sintigrafisi'nde maden suyu ve ekstraabdominal basıncın atenüasyon artefaktlarına etkilerinin araştırılması
Miyokart perfüzyon sintigrafisi (MPS) koroner arter hastalığı, miyokart canlılığı, koroner arter hastalığının risk ve prognoz değerlendirilmesinde kullanılan non-invaziv bir görüntüleme yöntemidir. Bu çalışmanın amacı maden suyu içirilerek ve ekstraabdominal basınç uygulayarak yapılan MPS SPECT çekimlerinin atenüasyon artefaktları üzerinde etkisini değerlendirmektir. Çalışmaya toplam 27 hasta (20 erkek, 7 kadın) dahil edildi. Bu hastalar stres görüntülemelerinde miyokardda şüpheli perfüzyon azalımı izlenen, maden suyu içirilerek ve basınç uygulayarak veya alınan rest çekimlerinde normal olarak raporlanan hastalardı. Stres SPECT görüntülemeleri sırasıyla bazal çalışma, ekstraabdominal basınç uygulaması ve maden suyu içirilmesi ile üç kez tekrarlandı. Ekstraabdominal basınç uygulanması ve maden suyu içirilmesi ile yapılan görüntülemelerde hastalara ilave radyofarmasötik doz uygulaması yapılmamıştır. Polar haritada summed stres skoru 3 ve üzerindeki alanlar baz alınarak 5 grup oluşturuldu. Yapılan üç SPECT görüntülemeden de summed stres skorları hesaplandı. İki nükleer tıp uzmanı çift kör olarak elde edilen görüntüleri görsel olarak ?en iyi görüntü?, ?orta derecede iyi görüntü?, kötü görüntü? şeklinde değerlendirdi. İstatistiksel sonuçlar neticesinde, maden suyu içirilmesi ve ekstraabdominal basınç uygulaması ile alınan görüntülerde miyokardın anteroseptal ve inferoseptal duvarlarının orta ve bazal kesimlerinin, bazal stres çekim protokolüne kıyasla daha iyi olduğu gözlendi. Nükleer tıp kliniklerinde yapılan MPS çekimlerinde, anteroseptal ve inferoseptal duvarlarda görülen şüpheli artefakt görüntülerini daha iyi değerlendirmek için maden suyu içirilerek ya da ekstraabdominal basınç uygulayarak çekim yapılmasının yarar sağlayacağını düşünüyoruz.
Ratlarda biliyer atrezi ve hepatit ayırıcı tanısında TC-99M MIBI'nin yeri
Çalışmamıza, ağırlıkları 200-350 gr arasında değişen erkek cinsiyette toplam 20 adet wistar albino cinsi rat dâhil edildi. Ratlar rastgele 4 gruba ayrıldı. Sırasıyla, kontrol grubu, sham opere grup, biliyer atrezi grubu ve karbontetraklorür (CCl4) ile oluşturulmuş kimyasal hepatit grubu. Gama kamera kullanılarak 37 MBq 99m Tc-MİBİ internal juguler venden i.v. bolus enjekte edildilkten sonra 4 saniyeden 20 imajlık kanlanma fazının ardından 30 saniyeden 20 imajlık imajlama konsantrasyon ve erken ekskresyon fazı dual dinamik görüntüleme başlatıldı. Enjeksiyondan 15, 30, 60, 90 ve 120 dakika sonra aynı pozisyonda dual geç statik imajlar alındı. Bütün imajlar çift kör iki nükleer tıp uzmanı tarafından görsel olarak değerlendirildi. Ayrıca her bir rat için konsantrasyon ve erken ekskresyon fazı dinamik görüntülerin 4. ile 10.imajları üzerinde karaciğer, kalp, sol böbrek ve mesane üzerine kare ilgi alanları yerleştirilerek ortalama sayımlar elde edildi. Bu ortalama sayımı değerleri kullanılarak her bir rat için bu imajlara ait Karaciğer/Kalp Oranı, Karaciğer/Böbrek Oranı, Böbrek/Kalp Oranı, Mesane/Kalp Oranı ile Mesane/Karaciğer Oranı hesaplanarak istatistikî değerlendirmede kullanıldı. p<0.05 değerleri anlamlı olarak yorumlandı. Kontrol grubu ratlarında, ince bağırsaklara radyofarmasötik geçişi 45.- 60.dakika imajlarında orta hatta büyük hiperaktif odak olarak veya böbrek seviyesinde lineere olmayan hatta radyofarmasötik akümülasyonu olarak izlenirken bu 120- 150.dakika imajlarında daha belirgindi. Biliyer atrezi grubunda karaciğerde radyofarmasötik konsantrasyonu normaldi fakat bağırsaklara radyofarmasötik geçişi hiçbir ratta izlenmedi. Karbon tetraklorür grubunda kan akımı, konsantrasyon ve erken ekskresyon sintigrafik imajları kontrol grubundan farklı değildi ve ince bağırsaklara radyofarmasötik geçişi 45-60.dakikada izlendi. Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, karbon tetraklorür ile oluşturulmuş kimyasal hepatit grubunda 99mTc-MİBİ konsantrasyonu değişmemişti. Bu hepatositte 99mTc-MİBİ'nin mitokondrial fiksasyonu ve farklı ekskresyon mekanizması olmasıyla ilişkili olabilir. Karbon tetraklorür grubunda bağırsaklara radyofarmasötik geçişi bir ratta 150.dakikada belirgin seçilirken diğerlerinde 60.dakikada seçilmekteydi. Safra yolları sintigrafisinde rat seçiminin safra kesesinin olmaması ve duodenum ve jejunumun karaciğer arkasında yer alması nedeni ile iyi bir seçim olmadığını düşünmekteyiz. İnce bağırsaklara radyofarmasötik geçişi karaciğer orta kısımda veya böbrekler seviyesinde fokal hiperaktif alan veya lineer olmayan hat olarak izlendi. İnce ve kalın bağırsaklar karaciğer ve mesane arasında izlenmedi. İnsanda 99mTc-mebrofenin ile çekilmiş safra yolları sintigrafisi ile kıyaslandığında, ratta 99mTc-MİBİ ile çekilmiş safra yolları sintigrafisinde posterior görüntünün değerlendirmeye katkısının daha fazla olduğunu düşündük. 99mTc-MİBİ'nin insanda da safra yolları sintigrafisi radyofarmasötiği olarak biliyer atrezi ve hepatit ayırıcı tanısında katkısının olacağını düşünmekteyiz.
Radikal prostatektomi uygulanmış düşük-orta dereceli prostat kanseri olgularında PSMA eskpresyonunun progresyonsuz sağkalımla ilişkisi
AMAÇ: Bu çalışmada düşük–orta dereceli, organla sınırlı prostat kanserinde (ISUP 1–2; pT2) immünohistokimyasal (İHK) PSMA ekspresyonu ile preoperatif PSMA‑PET/BT metriklerinin radikal prostatektomi (RP) sonrası progresyonsuz sağkalımı (PFS) öngörmedeki değerinin araştırılması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu retrospektif kohortta 01.05.2007–30.11.2023 tarihleri arasında RP uygulanmış, nihai patolojide ISUP 1–2 ve pT2 saptanan; cerrahi sınır pozitifliği, ekstrakapsüler yayılım, lenfovasküler/perinöral invazyonu olmayan 76 ardışık olgu değerlendirilmiştir. Preoperatif Ga 68 PSMA PET/BT yapılmış 46 hastada, yaklaşık 60. dakikadaki standart tüm vücut çekimi ve 120–180. dakikalar arasındaki gecikmiş pelvik görüntülerden intraprostatik SUVmax ve PSMA tümör volümü (PSMA TV) hesaplanmıştır. Standart ve gecikmiş görüntülemeler arasındaki mutlak (ΔSUVmax) ve yüzdesel değişim (Δ%SUVmax) elde edilmiştir. RP spesimenlerinde baskın tümör odağından alınan kesitlere PSMA İHK uygulanmıştır. Boyanma şiddeti 0/1+/2+/3+ olarak skorlanmış; H skor ise 0–300 aralığında (1×%1+ + 2×%2+ + 3×%3+) hesaplanmıştır. Birincil sonlanım PFS olup, RP'den PSA ≥0,2 ng/mL'nin en az iki ardışık ölçümle doğrulandığı biyokimyasal nükse kadar geçen süre olarak tanımlanmıştır. İstatistiksel analizler IBM SPSS Statistics programı kullanılarak yapılmıştır. Sürekli değişkenler ortalama±SS veya medyan (min–maks), kategorik değişkenler n (%) olarak özetlenmiştir. Progresyonsuz sağkalım Kaplan–Meier yöntemiyle hesaplanmış, gruplar log-rank testi ile karşılaştırılmıştır. PSMA-PET metrikleri ile immünohistokimyasal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon analizi ile değerlendirilmiştir. İntraprostetik SUVmax'ın biyokimyasal nüksü ayırt edici gücü ROC analizi ile incelenmiş ve optimal eşik değerleri Youden indeksi kullanılarak belirlenmiştir. Biyokimyasal nüks ile ilişkili bağımsız belirteçleri saptamak için çok değişkenli lojistik regresyon analizi uygulanmıştır. İstatistiksel analizlerde p<0,05 anlamlı kabul edilmiştir. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 65,5±7,3 yıl olarak hesaplanmıştır. Medyan takip süresi 33,9 ay olan hastaların 13'ünde (%17,1) biyokimyasal nüks saptanmıştır. Preoperatif medyan PSA 6,95 (1,46–39,45) ng/mL, medyan PSA dansitesi 0,13 (0,04–0,41) ng/mL/cc'dir. Biyopsi materyalinde ISUP 1 oranı %39,4, ISUP 2 oranı %59,2 iken, RP sonrası nihai ISUP dağılımı sırasıyla %25 (ISUP 1) ve %75 (ISUP 2) olarak bulunmuştur. PSMA İHK'de boyanma şiddeti 0, 1+, 2+ ve 3+ oranları sırasıyla %28,9, %17,1, %32,9 ve %21,1; medyan H‑skor 30 (0–300) olarak saptanmıştır. PSMA‑PET alt kohortunda (n=46) standart faz intraprostatik SUVmax ortalaması 9,44±6,11, gecikmiş faz SUVmax ortalaması 11,41±7,04; medyan PSMA‑TV 2,93 mL (0,7–9,6) olarak hesaplanmıştır. Tek değişkenli analizlerde PSMA boyanma şiddeti 3+ varlığı, H‑skorun 180'in üzerinde olması, standart ve geç PSMA‑PET görüntülemelerindeki SUVmax, Δ%SUVmax, yaş ve preoperatif PSA yüksekliği PFS ile anlamlı ilişkili bulunmuştur. Buna karşın H‑skor/İHK şiddeti ile SUVmax/PSMA‑TV arasındaki korelasyon katsayıları zayıf ve istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur. ROC analizinde standart faz intraprostatik SUVmax için biyokimyasal nüksü en iyi ayırt eden eşik değeri 9,58 olup, bu eşikte sensitivite %83,3 ve spesifite %67,6 (Youden J≈0,51) olarak hesaplanmıştır. Gecikmiş faz için optimal eşik değeri 13,14 olup aynı sensitivite (%83,3) ile daha yüksek spesifite (%75,7) ve daha iyi ayırt edicilik sağlanmıştır (Youden J≈0,59). Çok değişkenli analizlerde ise PSMA boyanma şiddeti 3+, H‑skor >180, PSMA‑TV ve SUVmax birlikte modele alındığında yalnızca gecikmiş faz intraprostatik SUVmax PFS için bağımsız ve istatistiksel olarak anlamlı öngördürücü olarak kalmıştır (OR≈1,8; p≈0,026). SONUÇ: Düşük–orta dereceli, organla sınırlı prostat kanserinde gecikmiş faz intraprostatik lezyon SUVmax, PFS için bağımsız belirteç olarak öne çıkmaktadır. PSMA İHK (3+ şiddet, yüksek H‑skor) olumsuz seyirle ilişkisi görülmektedir. Klinik açıdan bu sonuçlar, aktif izlem–definitif tedavi arasında kararsız kalınan olgularda PSMA‑PET temelli risk yeniden sınıflamasının karar kalitesini artırabileceğine işaret eder. Bulguları doğrulamak ve genellenebilirliğini artırmak için çok merkezli, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Prostat kanseri, PSMA, PSMA PET/BT, immünohistokimya, progresyonsuz sağkalım.
Akciğer kanserlerinde F-18 FDG PET/BT metabolik tümör volümü ve total lezyon glikolizisin prognostik önemi
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde (KHDAK) F-18 FDG PET/BT ile metabolik tümör volümü (MTV) ve total lezyon glikolizisin (TLG) prognostik önemi Amaç: Tanı sonrası evreleme yapılan KHDAK olgularında lezyonların SUVmax, MTV, TLG gibi semikantitatif parametrelerinin hastalığın evresi, alt histolojik tipleri ile ilişkisinin ve prognozu öngörmeye katkısının araştırılmasıdır. Gereç-Yöntem: KHDAK tanısı alan ve evreleme için PET/BT görüntülemesi yapılan toplam 102 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların histopatolojik tanı, evre, kitle SUVmax-MTV-TLG değerleri, tanı tarihi kayıt altına alınmıştır. Sağ kalım süreleri tüm hastalar aranarak belirlenmiştir. Bulgular: Hastaların 71'i skuamöz hücreli karsinom (%69.6), 31' i adenokarsinom (%30.39) tanısı almıştır. TNM ile sağ kalım arasındaki ilişki bakıldığında, ileri evredeki hastalarda yaşam süresi kısa olarak izlenmiştir (p= 0.002). MTV-sağ kalım arasında (p=0.020), TLG-sağ kalım arasında (p=0.027) istatistiksel olarak anlamlı, negatif korelasyon saptanmıştır. SUVmax-sağ kalım arasında (p=0.861) ve SUVmax-evre arasında (p=0.473) istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmamıştır. Ortalama MTV değeri evre 1,2' de 22.32, evre 3,4' te 68.2 (p=0.012); ortalama TLG değeri evre 1,2' de 232.27, evre 3,4' te 569.69 (p=0.037) olarak hesaplanmıştır. Evre yükseldikçe MTV ve TLG değerlerinin yükseldiği, sağ kalımın ise azaldığı saptanmıştır. MTV-TLG ile histopatolojik alt tip arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. SCC' lerde ise SUVmax değeri anlamlı derecede yüksek çıkmıştır. Sonuç: KHDAK' lerinde FDG PET/BT' de MTV-TLG değerleri, sağ kalım ve prognozu öngörmede hastalığın evresinden bağımsız anlamlı bir belirteçtir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, FDG PET/BT, prognoz, SUVmax, MTV, TLG
Rektum kanserinde volümetrik F-18 FDG PET/BT parametrelerinin prognostik değeri: Retrospektif bir çalışma
Uzmanlık tezi olarak seçilen bu çalışmada rektum kanseri hastalarında tedavi öncesi dönemde yapılan F-18 FDG PET/BT'deki hesaplanan volümetrik parametrelerin sağkalım ilişkisinin belirlenmesi amaçlandı. Uludağ Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na Kasım 2011 ile Mayıs 2018 tarihleri arasında tedavi öncesi F-18 FDG PET/BT yapılmak üzere başvuran 112 retrospektif olarak incelendi. Metabolik tümör volümü (MTV), total lezyon glikolizi (TLG), SUVmax ve SUVmean iş istasyonunda hesaplandı. Genel sağkalım, lokal rekürrens ve progresyonsuz sağkalımın ayrı ayrı klinik (yaş, pT, pN) ve PET parametreleri (SUVmax, SUVmean, MTV, TLG) ile ilişkisi tek değişkenli ve çok değişkenli Cox regresyon analizlerinde incelendi. Sağkalım eğrileri Kaplan-Meier yöntemi kullanılarak belirlendi. Takip süresince (27.1 ± 17.9 ay) hastalardan 13'ünde (%11.6) ex, 27'sinde (%24.1) metastaz ve 8'inde (%7.1) lokal rekürrens saptandı.TLG (HR 0.955 %95 CI 0.920-0.993, p=0.001) ve yaş (HR 0.955 %95 CI 0.920-0.993, p=0.020) ise hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerde uzak metastaz için prediktif değere sahip olduğu belirlendi. Kaplan-Meier analizinde ise TLG (log rank p=0.019), MTV (log rank p=0.035) ve SUVmax (log rank p=0.007) progresyonsuz sağkalım için anlamlı idi. MTV (HR 1.011 %95 CI 1.005-1.017, p<0.001) ve yaş (HR 0.904 %95 CI 0.849-0.963, p=0.002) ise hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizde genel sağkalım için bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Kaplan-Meier analizinde, SUVmax (log rank p=0.018) ve MTV (log rank p=0.046) genel sağkalım için anlamlı bulundu. Çalışmamızda tedavi öncesi F-18 FDG PET/BT'nin metastatik olmayan rektum kanserinde volümetrik parametreler olan TLG ve MTV'nin sağkalım için prognostik belirteçler olabileceği öngörmekle beraber bu konuda kesin bir sonuca ulaşabilmek için randomize klinik çalışmalara ihtiaç vardır.
Kemoterapi ve kastrasyona dirençli metastatik prostat kanseri hastalarında 177Lu-PSMA-617 radyoligand tedavisine yanıtın öngörülmesinde tüm vücut 68GA-PSMA-11 PET/BT parametrelerinin kullanımı: Ek merkezli, retrospektif çalışma
Amaç: 177Lu-PSMA-617 radyoligand terapisi almış, kastrasyona ve kemoterapiye dirençli prostat kanseri hastalarında 68Ga-PSMA-11 PET/BT'nin, moleküler yanıt veya progresyonla ilişkili prediktif değerini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Nisan 2019–Ağustos 2023 tarihleri arasında, retrospektif olarak analiz edilen 48 hastanın; demografik-klinik verileri, laboratuvar tetkikleri, tedavi öyküleri ile tedavi öncesi ve sonrasında yapılan 68Ga-PSMA-11 PET/BT görüntüleri, moleküler yanıt ve progresyonla ilişkileri bakımından analiz edilmiştir. Tedavi öncesinde yapılan görüntülemenin, eşik SUV değerlerine göre METAVOL programıyla tüm vücut segmentasyonu yapılmıştır. Total tümör yükü ve lokasyon ağırlıklı metastaz yükü, ölçülen parametrelere göre belirlenmiş ve prediktif değerleri analiz edilmiştir. Analizler SPSS 22.0 programıyla gerçekleştirilmiş olup anlamlılık seviyesi için p<0,05 seçilmiştir. Bulgular: Moleküler yanıt ve moleküler progresyona göre yapılan binominal sınıflamada hastaların %58,3'ü (n=28) yanıtlı iken %41,7'si (n=20) yanıtsız olup %29,2'si (n=14) progrese iken %70,8'i ise non-progrese olarak izlenmiştir. Prostat kanseri tanı süresinin 12 ayın üzerinde olması (OR= 0,235, p= 0,049), parotis SUVmax (OR= 1,099, p= 0,047) ve SUVmean (OR= 1,137, p= 0,047) değerleri ile en yüksek miM1 evresi (OR= 0,241, p= 0,046) moleküler yanıt ile ilişkili bulunmuştur. Moleküler progresyonun ise lenf nodu metastazı varlığı (OR= 0,144, p= 0,006), sadece kemik metastazı varlığı (OR= 4,333, p= 0,030), ln/metTL-PSMA oranı (OR= 0,070, p= 0,042), k/metTL-PSMA oranı (OR= 13,085, p= 0,040) ve kemik / lenf nodu metastazı dağılımının TL-PSMA parametresine göre lenf nodu lehine baskınlık göstermesi (OR= 0,385, p= 0,044) ile anlamlı olarak ilişkili olduğu ortaya onulmuştur. Sonuç: Hastalığın temel yayılım karakteristiklerinin, PSMA ekspresyon dağılımının ve lokasyon ağırlıklı metastaz yükünün moleküler yanıt ve progresyonun ön görülmesinde potansiyel kullanımı ortaya konulmuştur. Anahtar sözcükler: 177Lu-PSMA, PET/BT, RECIP 1.0, PSMA-TV, TL-PSMA
Bir CM 'den büyük pulmoner lezyonların tanısında FDG PET/BT'nin rolü
Akciğer lezyonlarının tanısında radyografi ve bilgisayarlı tomografi gibi radyolojik yöntemler tanı amaçlı uygulanan noninvaziv yöntemlerin başında gelir. Radyolojik olarak akciğerdeki lezyonun benign-malign ayırımında belli morfolojik kriterler kullanılmasına rağmen bu kriterler her zaman doğru sonuç vermemektedir. FDG PET/BT ise lezyonun metabolizmasını da değerlendirdiğinden son yıllarda onkoloji alanında yerleşmiş bir görüntüleme yöntemi haline gelmiştir. Çalışmamızın amacı, Toraks BT ile akciğerde lezyon saptanan hastalarda lezyonun malignite potansiyelinin değerlendirilmesinde FDG PET/BT' nin tanısal değerini belirlemekti. Çalışmamıza Ocak 2010-Aralık 2012 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalında 1 cm'den büyük akciğer lezyonu olan ve bu lezyona yönelik tanısal amaçlı FDG PET/BT görüntülemesi yapılmış 213 hasta (182 erkek, 31 kadın) dahil edilmiştir. PET/BT'nin sınırlı uzaysal çözünürlüğü nedeniyle 1 cm'den küçük akciğer lezyonu olan hastalar çalışma dışı bırakılmıştır. SUVmax >2,5 değeri olan lezyonlar malign olarak kabul edilmiştir. Hastaların PET/BT görüntüleri ve dosyaları retrospektif olarak incelenip akciğerdeki lezyonlara yönelik tanısal amaçlı yapılan PET/BT nin sensitivitesi, spesivitesi, pozitif prediktif değeri ve negatif prediktif değeri araştırıldı. PET/BT görüntüleme sonrası 188 hastada hipermetabolik lezyon, 25 hastada ise hipometabolik lezyon saptanmıştır.Yapılan histopatolojik incelemeler ve radyolojik takip sonucu 162 hastaya malignite tanısı konulmuş, 51 hasta ise benign tanı almıştı. 162 malign hastanın 143'ü KHDAK, 17'si KHAK, 2 hasta ise metastaz olarak değerlendirilmişti. FDG PET/BT'nin sensitivitesi, spesivitesi, PPD ve NPD sırasıyla %100, %49, %86, %100 idi. 3 cm'den küçük lezyonlarda PET/BT'nin sensitivitesi, spesivitesi, PPD ve NPD sırasıyla %100, %66,6, %78 ve %100 olarak hesaplanmış iken 3 cm'den büyük lezyonu olan grupta ise sensitivite, spesivite, PPD ve NPD sırasıyla %100, %29, %88 ve %100 idi. Sonuç olarak çalışmamızda FDG PET/BT'nin sensitivitesi yüksek bulunmasına karşın, spesifikliği literatürdeki çalışmalarla karşılaştırıldığında düşük bulunmuştur. Çalışmamızda spesiviteyi düşüren faktör yanlış pozitifliğe yol açan patolojilerdi. Ülkemizde özellikle bölgemizde tüberküloz, sarkoidoz gibi granülomatoz inflamasyonlar görülmektedir ve bu durumlar yanlış pozitifliğe yol açabilmektedir. Bu yüzden akciğerde hipermetabolik lezyon tesbit edilen hastalarda bu patolojilerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: FDG PET/BT görüntüleme, Sensitivite, Spesivite, Akciğer Kanseri.
Anabilim dalımızda iyot-131 ile tedavi edilen hipertiroidi hastalarına ait klinik ve laboratuvar verilerinin değerlendirilmesi
Hipertiroidi, tiroid bezinde fazla hormon yapılarak dolaşıma salınmasını ifade eden bir terimdir. Sık karşılaşılan bir endokrionolojik rahatsızlıktır. Hipertiroidi tedavisinde üç farklı yöntem kullanılmaktadır. Bunlar; antitiroidal ilaç kullanımı, radyoaktif iyot-131 (RAİ) tedavisi ve cerrahidir. Bu çalışmada laboratuvar sonuçları ve klinik tabloların ışığında hipertiroidili hastalarda RAİ tedavisinin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmamıza hipertiroidi nedeniyle kliniğimizde RAİ tedavisi gören, en az altı ay takip edilen 276 (ort. yaş: 50.9, yaş aralığı: 18 -82) hasta dahil edildi. Hastaların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Hastaların 71' i erkek (ort. yaş: 51.2, yaş aralığı: 18-80), 205' i ise kadındı (ort. yaş: 50.7, yaş aralığı: 18-82). Tiroid ultrasonografi veya palpasyon bulgularına göre hastaların 102'sinde diffüz, 174'ünde ise nondiffüz (nodüler veya multinodüler) hiperplazik tiroid bezi mevcuttu. Hastalara 1, 2 veya gerekiyorsa 3 kez RAİ verildi. İlk uygulamada ortalama 13,1 mCi, ikinci uygulamada ortalama 16,6 mCi, üçüncü uygulamada ise ortalama 25 mCi iyot-131 verildi. Ötiroidi veya hipotiroidiye giren hastalarda tedavi başarılı kabul edildi. Tedavi başarısı % 76 olarak bulundu. Sonuç literatürde verilen başarı oranları ile yaklaşık olarak benzerlik gösterdi. En yüksek başarı oranı toksik diffüz guatrlı (Graves hastalığı) hastalarda elde edildi. Hastalarımızda ciddi hiç bir yan etki görülmedi. Sonuç olarak kliniğimizde RAİ ile yapılan hipertiroidi tedavilerinde başarı oranının literatürde verilen başarı oranları ile yaklaşık olarak benzerlik gösterdiği ve aynı zamanda yan etkilerin çok düşük olduğu belirlendi. Uygulama kolaylığı ve yan etkilerinin çok az olması nedeniyle RAİ ile hipertiroidi tedavisinin seçilmiş hastalarda ilk tedavi yöntemi olarak tercih edilmesi gerektiği kanısındayız. Anahtar Kelimeler: Hipertiroidi, Radyoaktif İyot-131, Tedavi
Miyokard perfüzyon sintigrafisinde diyastol sonu görüntülerin değerlendirilmesi
MİYOKARD PERFÜZYON SİNTİGRAFİSİNDE DİYASTOL SONU GÖRÜNTÜLERİN DE?ERLENDİRİLMESİ ÖZET Miyokard perfüzyon sintigrafisi için genellikle "nongated SPECT" yöntemi rutin olarak uygulanmaktadır. Bu yöntemle kardiyak siklüsün toplamım gösteren standart görüntüler (S) elde edilmektedir. Diyastol sonu görüntüler (ED) ile sistol sonu (ES) ve standart görüntüler arasında koroner arter hastalığım tesbit etmek açısından bir üstünlük olup olmadığım belirlemek amacıyla bir çalışma yaptık. Koroner anjiografi ile koroner anatomisi tesbit edilen 34 hastaya (20 erkek, 14 kadın; ort yaş: 54.6) Tc-99m tetrofosmin kullanılarak "gated SPECT" miyokard perfüzyon sintigrafisi yapıldı. Elde edilen S, ES ve ED görüntüleri kalitatif olarak karşılaştırıldı. Değerlendirmeye anjiografiye ek olarak EKG yorumu da dahil edildi. Koroner arter hastalığım teşhis etmek için elde edilen S, ES ve ED görüntüleri anjiografi ve anjiografi artı EKG ile karşılaştırıldığında sensitivite ve spesifisiteler arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Bununla birlikte stenoze olmuş koroner arterlerin tesbitinde ED görüntülerinde sensitivite oranlan ES ve S görüntülerinden anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0.05). Spesifisiteler arasında ise anlamlı fark bulunmadı. Sonuç olarak koroner patolojiyi tesbit etmek için birden fazla damar hastalarında veya ciddi koroner stenozlarda tanımlanan metodlar arasmda önemli fark çıkmamakla birlikte, tek tek damar sensitivitesinin yüksek olması nedeniyle stenoz oranının düşük olduğu olgularda veya tek damar hastalarında ED görüntülemenin daha iyi s'onuç verdiği kanaatindeyiz. Anahtar sözcükler: Tetrofosmin; SPECT; miyokard perfüzyonu; EKG gating. VI
Propiltiyourasilin Tiroid ve Kalp Dokusunda Tc-99m MIBI Up-take'ine Akut Etkisi
ÖZETPropiltiyourasilin Tiroid ve Kalp Dokusunda Tc-99m MIBI Up-take'ine Akut EtkisiTc-99m MIBI (Tc-99 m 2-hexakis-methoxy-butyl-isonitrile) daha çok myokardperfüzyon görüntüleme amacıyla kullanılan bir radyofarmasötiktir. Biyodağılımçalışmaları esnasında tiroid bezinde de birikim göstermiş olması tiroid hastalıklarınıntanısında da kullanılabilir mi sorusunu gündeme getirmiştir.Hipertiroidi klinikte çok fazla karşılaşılan sorunlar arasında yer almaktadır. PTU(propiltiyourasil) hipertiroidi tanısı alan hastalarda sıkça kullanılan antitiroid ajandır. Bizyeni tanı almış hipertiroidi hastalarında tedavi öncesi ve tedaviyi takiben PTU kararlıplazma seviyesine ulaştıktan sonraki akut dönemde Tc-99m MIBI tutulumunun tiroid vekalp dokuları üzerindeki etkilerini araştırdık. Bu amaçla 20 hastaya tedavi öncesi vesonrası olmak üzere 2 kez 20mCi Tc-99m MIBI intravenöz yoldan bolus tarzındaverildikten sonra 40 dakikalık anterior statik görüntüleme uygulandı. Bu görüntülerüzerinde tiroid, kalp ve geri plan ilgi alanları çizilerek birbirine oranlandı. Hastaların kendiortalamaları ile grupların ortalamalarının değişimleri incelendi. Hastaların tedavi öncesitiroid ve kalp kantitasyon oranları ile tedavi sonrası kantitasyon oranlarının ortalamalarıkarşılaştırıldığında anlamlı bir fark bulunamadı ?(p=0,316), (p=0,440) sırasıyla?.Doku düzeyinde Tc-99m MIBI'nin tutulumunun PTU'dan etkilenmediğigörülmüştür. Bu durum PTU ile tedavi edilen hastalarda Tc-99m MIBI ile sintigrafiçekilmesi için ilacın kesilmesinin gerekli olmadığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır.Kelimeler: Propiltiyourasil, Tc-99m MIBI, Hipertiroidi, Myokard, Sintigrafii
Radyonüklid sinovektomnin kronik hemofilik sinovitis tedavisindeki önemi
Amaç: Bu çalışmada ki amacımız radyonüklid sinovektominin (RS) hemofili hastalarındaki kronik hemofilik sinovitis tedavisindeki etkinliğini ve güvenirliğini araştırmaktı.Gereç ve Yöntem: Kronik hemofilik sinovitisi ve rekküren eklem içi kanama şikayeti bulunan 24 hastanın 35 eklemi çalışmaya dahil edildi. Radyonüklid sinovektomi sonrası ortalama takip periyodu 14,6 (10?20) aydı. Rekküren kanama, hemofilik hastalarda kronik hemofilik sinovitise yol açabilir. Radyonüklid sinovektomi, kronik hemofilik sinovitis tedavisinde oldukça etkin bir tedavidir. Hastalarımızda RS uygulamasında, diz eklemleri için Y-90'ı ve diğer eklemlerde ise Re-186'yı kullandık. Hastalarımızın tamamında RF öncesi ve sonrası faktör replasman tedavisi verildiUygulama öncesi ve sonrası hedef eklemde kanamanın sıklığı ve ağrı şiddeti hastaya soruldu. RS öncesi ve sonrası hedef eklemlerde manyetik rezonans görüntülemede (MRG) Denver skorlama kullanıldı. Denver MRG skorlama eklem efüzyonu, hemosiderin depozisyonu, sinovyal hiperplazi, kartilaj kaybı, kist ve erozyon bulgularını içermektedir. Ayrıca 17 hastadan tedavi sonrası radyonüklid kaçak tespiti, için sintigrafi çekildi.Bulgular: Eklemlerin tamamında eklem içi kanama sayılarında ve ağrı şiddetinde önemli derecede azalma izlendi. MRG ile tedavi öncesi ve sonrası ortalama 14,6 aylık takip sonunda, dirsek ve ayak bileği gibi orta boy eklemlerde Denver skorunun bozulmadığı görüldü. Diz gibi büyük eklemlerde ise sınırda anlamlı olduğunu gördük. Tedavi sonrası 17 hastanın sintigrafik görüntülerinin görsel değerlendirilmesinde ise hedef eklem organ dışında sızıntıya ait patolojik bir aktivite tutulumu izlemedik.Sonuç: Y-90 ve Re-186 ile radyonüklid sinevektomi, hemofili hastalarında güvenle kullanılabilecek etkin tedavi yöntemidir. Bizim çalışmamızda, diz eklemler sayısı sınırlı sayıda olması nedeniyle daha uzun takip yapılması gerektiğini bize düşündürmüştür.
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda PET/BT'de saptanan primer ve metastatik lenfoma, akciğer ve meme kanserlerinin lateralitesi ve F18-FDG aktivitesi ile ilişkisi
Amaç: İnsan vücudunun internal anatomisi belirgin asimetri göstermektedir. Bu açıdan ortaya çıkan malignensilerde de vücutta izlenen bu asimetriyle ilişkili olarak benzer lateralite eğilimleri görülebilir. Bu çalışmada, PET/BT ile görüntülenmiş lenfoma, akciğer kanseri ve meme kanseri olguları retrospektif olarak incelenmiş ve primer tümör ve metastazlarının lateraliteye göre dağılımları belirlenerek, SUVmax değerleri üzerinden lateralite ile metabolizma arasındaki ilişkinin ortaya koyulması amaçlanmıştır. Bu şekilde söz konusu tümörlerin lateralite eğilimleri sadece anatomik olarak değil metabolik olarak da değerlendirilmiştir.Gereç ve Yöntemler: 75 lenfoma, 71 akciğer ve 38 meme kanseri olmak üzere toplam 184 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Ayrıca PET/BT görüntüleri tekrar incelenerek primer tümör ve lezyonlarının SUVmax değerleri kaydedildi.Bulgular: Çalışmada akciğer kanserinde primer tümör ve lezyonlarının sağ tarafta, lenfomada ise lezyonların sol tarafta yerleşme eğiliminde oldukları gözlemlenmiştir. Lezyonların SUVmax değerleri lateraliteye göre incelendiğinde ise meme kanserinde sol tarafta ölçülen SUVmax değerlerinin sağ tarafta ölçülenlerden daha yüksek oldukları saptanmıştır (p = 0,01).Sonuç: Meme kanseri için sol tarafta ölçülen SUVmax değerlerinin yüksek bulunması, tümör yerleşimiyle SUVmax değerleri arasındaki muhtemel ilişkinin göstergesi olarak sayılabilir. Dolayısıyla, daha geniş hasta serileriyle yeni çalışmaların yapılması, kanserdeki asimetrik metabolik eğilimlerle prognoz arasındaki ilişkinin gösterilmesi açısından önemli olacaktır.Anahtar Kelimeler: Lateralite, Akciğer kanseri, Meme kanseri, Lenfoma, , F18-FDG-PET, SUVmax
Radyoiyot tedavisi almış tiroid kanseri hastalarında hastalık algısının anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Çalışmamızda kliniğimizde son bir yıl içerisinde total tiroidektomi sonrası radyoaktif iyot-131 tedavisi görmüş iyi diferansiye tiroid kanseri hastalarında hastalık algısı, anksiyete, depresyon ve yaşam kalitesi değerlendirilmesi yapıldı. Yeni tanı ve tedavi sürecinde olan ve tedavisi tamamlanıp 6. ay iyot-131 ile tüm vücut taraması yapılmış TSH supresyonu ile kontrolleri devam eden hastaların hastalığa uyumunun, anksiyete ve depresyon semptomlarını tetikleyip, yaşam kalitesini olumsuz etkileyip etkilemediği araştırıldı. Tüm hastalara değerlendirildikleri sırada Hastalık Algısı Ölçeği (HAÖ), SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği, Beck Depresyon Ölçeği ve Beck Anksiyete Ölçeği ve sosyo-demografik form uygulandı. Çalışmaya katılan olguların yaş ortalaması 40.62±10,28 yıl idi. 84 (%84,0) kadın,16 (%16,0) erkek olgu vardı.72 olgu güç kaybı yaşadığını belirtmiş ve bunun %60'ı bu belirtiyi hastalıkla ilişkilendirmiştir.60 hasta soluk almada güçlük yaşadığını ifade ederken yüzde 48'i bunu hastalıkla ilişkilendirmiştir. Ağrı belirtisi %40'ta kalmıştır, sonuç differansiye tiroid kanserli olgularda ağrı şikayetinin hastalığın belirleyici bir semptomu olmadığı yönündedir. Kilo kaybı bulgusu hastalıkla ilişkilendirilen en az sayıda belirti olurken çoğu kadın olan olguların asıl şikâyeti 'kilo alma' oldu. Ayrıca, hastalarda hastalığı anlayabilme boyutunda dikkat çekici düşüklük bulundu. Yaşam kalitesi ölçeklerinde puanlar hafif düşük izlendi. Bunun yanında olgularımızda belirgin olarak yüksek yorgunluk ve güç kaygısı, düşük yaşam kalitesi, emosyonel rol güçlüğü ve fiziksel rol güçlüğü tespit edildi.
Kolon kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT'den elde edilen volümetrik parametrelerin tümör lateralizasyonu ve TNM evresi ile ilişkisi
Amaç: Bu çalışmada kolon kanseri tanısı alan hastaların F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen volümetrik parametrelerin tümörün evresi ve lateralizasyonu başta olmak üzere birkaç değişken ile ilişkisi incelendi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'nda kolon kanseri tanılı, cerrahi operasyon geçirmemiş ve evreleme amaçlı F-18 FDG PET/BT tetkiki uygulanan 55 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri (yaş, cinsiyet, kilo, boy vb.) klinikopatolojik özellikleri (histolojik alt tip, TNM sınıflaması, metastaz yeri, tümör yerleşimi) ve CEA ve CA 19-9 gibi biyokimyasal parametreleri hastane sisteminden retropektif olarak elde edildi. Hastalara tedavi öncesi evreleme amaçlı çekilen F-18 FDG-PET/BT görüntülerinde SUVmax 2.5 ve 3.0 olacak şekilde sabit eşik değeri alınarak metabolik tümör volümü (MTV), SUVmax ve SUVmean ölçümleri kaydedildi. MTV ile SUVmean'in çarpımı ile total lezyon glikoliz (TLG) değeri hesaplandı. Kaydedilen bu verilerin tümör lateralizasyonu, TNM evresi, CEA ve CA 19-9 gibi çeşitli parametreler ile ilişkisi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 55 hastanın 31'i (%56.4) erkek , 24'ü (%43.6) kadın olup yaş ortalaması 65.8±13.7 yıldır. Hastaların %58.2'sinde tümör sol kolon yerleşimliydi. Klinik evre değerlendirildiğinde, hastaların %50.9 ile çoğunluğu Evre 4, %31'i Evre 2, %16.4'ü Evre 3'tür. Primer tümör lokalizasyonu ile tümörün klinik evresi arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.483). Primer tümör lokalizasyonu ile serum CEA ve CA 19-9 düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı (sırasıyla p=0.577, p=0.912). T ve N evresi ile serum CEA değerleri arasında anlamlı ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0.925, p=0.473). T ve N evresi arttıkça CA 19-9 düzeyinde anlamlı bir artış saptandı (sırasıyla p=0.042, p=0.014). Uzak metastazı olan hastalarda uzak metastazı olmayan hastalara göre serum CEA ve CA 19-9 düzeyi anlamlı düzeyde yüksek saptandı (sırasıyla p=0.001, p=0.025). Sağ kolon tümörlerinde MTV2.5 ve TLG2.5 değerleri daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.008, p=0.023). Sağ kolon tümörlerinde MTV3.0 ve TLG3.0 değerleri daha yüksek saptandı (sırasıyla p=0.010, p=0.027). T, N ve M evreleri arasında SUVmax, MTV, TLG parametreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Kolon kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT görüntülerinden elde edilen volümetrik parametreler ile tümörün klinik evresi arasında anlamlı ilişki saptanmadı. Sağ kolon tümörlerinde MTV ve TLG değerleri daha yüksek saptandı. Çalışmamızın sonuçlarında ve bu amaçla yapılan daha önceki çalışmaların bulgularında gözlenen farklılıkların hasta sayısı, hasta seçimi, hastaların klinik ve tümör ile ilgili özellikleri, gözlemci ile ilgili faktörler gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabileceği düşünüldü. Bu nedenle hasta sayısının fazla olduğu prospektif çalışmalar gelecekte bu konuya daha çok ışık tutacaktır.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT'den elde edilen volumetrik dataların patoloji verileriyle ilişkisi
Amaç: Bu çalışma, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı hastalarda F-18 FDG PET/BT ile elde edilen SUVmax, SUVmean, TLG ve MTV gibi metabolik parametrelerin, histopatolojik alt tipler, lenf nodu metastazı ve tümör lokalizasyonu ile ilişkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya primer KHDAK tanısı almış ve evreleme amacıyla PET/BT görüntülemesi yapılmış 249 hasta dahil edilmiştir. Hastalar histopatolojik alt tiplere (adenokarsinom ve skuamöz hücreli karsinom), lenf nodu metastazı varlığına ve tümör lokalizasyonuna göre gruplandırılmıştır. SUVmax, SUVmean, TLG ve MTV gibi homojen dağılım göstermeyen metabolik parametrelerin gruplar arasındaki farklılıkları Mann-Whitney U testi ile değerlendirilmiş ve SUVmax'ın lenf nodu metastazını öngörme gücü ROC analizi ile hesaplanmıştır. Bulgular: Elde edilen bulgular, Skuamöz Hücreli Karsinom hastalarında SUVmax, SUVmean, TLG ve MTV değerlerinin, Adenokarsinom hastalarına kıyasla anlamlı olarak daha yüksek olduğunu göstermiştir (p<0.001). Lenf nodu metastazı izlenen hastalarda, SUVmax, SUVmean, TLG ve MTV ortanca değerleri metastazı olmayan hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0.05). SUVmax değerinin metastatik lenf nodu varlığını ayırt etme gücünü değerlendirmek amacıyla gerçekleştirilen ROC analizi sonucunda, optimal kesme değeri 8.85 g/ml olarak belirlenmiş olup, bu değere göre duyarlılık %88.4, özgüllük ise %30.6 olarak hesaplanmıştır. Tümörün akciğerdeki yerleşimine göre yapılan değerlendirmede, santral ve periferik tümörler arasında SUVmax, SUVmean, TLG ve MTV açısından anlamlı bir fark saptanmamış, ancak periferik yerleşimli tümörlerin metastatik lenf nodlarında daha yüksek SUVmax LN ve SUVmean LN değerlerine sahip olduğu gözlemlenmiştir (p<0.05). Ancak, çalışmamızın sınırlılıklarından biri olarak, santral tümörlerin lenf nodları ile konglomere bir görünüm oluşturma eğilimi nedeniyle en yüksek SUVmax değerine sahip lenf nodlarının sınırlarının net olarak ayırt edilememiş olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Cinsiyet temelinde yapılan analizlerde, erkek ve kadın hastalar arasında SUVmax, SUVmean, TLG ve MTV açısından anlamlı bir fark bulunmamış, ancak metastatik lenf nodlarında ölçülen TLG LN değerlerinin erkek hastalarda anlamlı olarak daha yüksek olduğu tespit edilmiştir (p=0.01). Sonuç: F-18 FDG PET/BT ile elde edilen metabolik parametreler, KHDAK alt tiplerinin biyolojik farklılıklarını ve lenf nodu metastazı varlığını belirlemede güçlü bir öngörücü olabilir. Özellikle SUVmax değeri, lenf nodu metastazının belirlenmesinde önemli bir belirteç olarak saptanmıştır. Ayrıca, santral tümörlerin daha yüksek metabolik aktivite göstermesi, bu tümörlerin daha agresif bir seyir izleyebileceğini düşündürmektedir. Ancak, SUVmax'in düşük özgüllüğü nedeniyle, diğer klinik ve histopatolojik parametrelerle birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.
Meme kanserli hastalarda tümör trackıng yöntemi ile hesaplanan suvmax değerlerinin patolojik tümör stroma oranı ile korelasyonu
AMAÇ: Bu çalışmaya meme kanseri tanısı almış, kemoterapi veya radyoterapi uygulanmamış, ikincil primeri olmayan, evreleme monitörizasyonunda F-18 FDG PET/BT kullanılan toplam 42 hasta dahil edildi, patolojik preparatları ve arşiv görüntüleri retrospektif olarak incelendi. MATERYAL VE METOD: Bütün hastaların deskriptif parametreleri, patolojik tanıları, reseptör değerleri (ER, PR, C-erb-B2), aksiller lenf nodu metastazı mevcudiyeti, Ki-67 değerleri, tümör-stroma oranı, PET/BT den hesaplanmış semikantitatif parametreleri elde edildi. Kafa tabanından üst femoral bölgeye kadar 8-9 yatak pozisyonunda, 16 kesitli multidedektör spiral BT entegre edilmiş, LSO kristalli, TOF teknolojisine sahip PET/BT ile görüntüleme yapıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen hastalarda ortalama yaş 55.86±14.11(30-79), ortalama SUVmax 8.18±5.05 (1.26-20.26) ve ortalama tümör-stroma oranı 0.70±0.42 (0.16-1.93) olarak hesaplandı. Tümör-stroma oranı ile SUVmax değerleri arasında orta seviyede anlamlı ilişki bulundu (r=0.27, p=0.042). SONUÇ: Bu çalışmada SUVmax değeri ile patolojik tümör stroma oranı korelasyon göstermiştir. Bununla birlikte pekçok çalışmada primer tümörün SUVmax değeri; mitoz sayısı, histoloji, en büyük çap gibi kesin patolojik karakteristikleri ile de ilişkili bulunmuştur. Bu çalışmanın lezyon SUVmax değeri ile patolojik tümör-stroma oranı arasındaki korelasyonu araştıran ilk çalışma olması bakımından özgün ve değerli olduğu düşünüldü.
Tip 2 Diabetes mellitus'lu hastalarda miyokard perfüzyon sintigrafisi ile miyokard perfüzyonunun değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı bilinen koroner arter hastalığı olmayan diabetlihastalarda miyokard perfüzyon sintigrafisi (MPS) ile miyokard perfüzyondefektlerinin değerlendirilmesi ve perfüzyon defektleri ile ilişkili klinik özelliklerintanımlanmasıdır.Çalışmaya 125 tip 2 diabetes mellituslu (tip 2 DM) hasta (65 kadın, 60 erkek)dahil edildi. Hastaların yaş ortalamaları 56.0±9.0 yıl, ortalama diabet süreleri8.6±7.2 yıldı. Majör kardiovasküler risk faktörleri (hipertansiyon, hiperlipidemi,sigara, obezite), dibet komlikasyonları ve göğüs ağrısı olup olmadığıdeğerlendirildi. 47 (%37.6) hastada göğüs ağrısı hikayesi vardı, 47 (%37.6)hastada iyi glisemik kontrol sağlanmıştı (glukolize hemoglobin değeri<7), 24(%19.2) hastada nöropati ve 77 (%61.6) hastada hipertansiyon mevcuttu.Tek gün rest-stres protokolü ile restte 296 MBq, streste 814 MBq MIBIuygulanarak çekimler yapıldı. Çift başlı gama kamera (Infinia-GE, Tirat,Hacermel, Israel) ve düşük enerjili, yüksek resolüsyonlu parallel deliklikolimatörler kullanıldı. Rest ve stres görüntüleri kısa eksen, horizontal ve vertikaluzun eksen kesitleri ile vizüel olarak değerlendirildi. Emory Cardiac Toolboxsoftware (Emory University, Atlanta, GA, USA) kullanılarak polar map'lerkantitatif olarak değerlendirildi. MPS sonuçları %42.4 hastada anormaldi. %40hastada reversibl perfüzyon defektleri gözlendi, bunların %21.6'sı hafif, %18.4'üorta-ciddi reversibl perfüzyon defekti idi. %2.4 hastada fiks defekt tespit edildi.Anormal MPS sonuçlarının yüksek sıklıkta olduğu gözlendi (%42). Göğüsağrısı olan ve olmayan gruplar arasında anormal MPS izlenme oranıbakımından fark yoktu. Normal MPS ve anormal MPS izlenen hastalardaglukolize hemoglobin (Hb A1c) değerleri açısından fark yoktu. Anormal MPShipertansiyonla (p=0.04) ve yaşla (0.008) ilişkili bulundu. Reversibl perfüzyondefektleri nöropati ile (p=0.04) ilişkiliydi. Orta-ciddi reversibl perfüzyon defektleride nöropati ile (p=0.001) ve uzamış diabet süresi ile (p=0.01) ilişkili bulundu.Hastalar takibe alındığında, 19 hastaya PTCA yapıldığı, 8'ine stent takıldığı,bir hastaya koroner arter bypass cerrahisi yapıldığı gözlendi. Koronerarterlerinde %30-40 darlık tespit edilen 10 hastaya medikal tedavi başlanaraktakibe alınmıştı.Sonuç olarak, diabetli hastalarda iskemik kalp hastalığının erken tanısı MPSile yapılmalıdır. Bu hastalarda erken tedavi ile hayat kalitesi yükseltilebilir veyaşam süresi uzatılabilir.
Otoimmün tiroiditli bireylerde (Hashimoto tiroiditi ve Graves hastalıklı) Tc-99m MIBI tutulumunun ötiroid bireylerle karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı otoimmün tiroiditli bireylerin (Graves hastalığı veHashimoto tiroiditli) tiroid bezlerinde Tc-99m MIBI tutulumunun ötiroidbireylerle karşılaştırılmasıdır.Çalışma gurubuna 20 Graves hastası, 47 Hashimoto tiroiditi hastası ve 10kontrol hastası alındı. Graves hastalarının 14'ü kadın, 6'sı erkek; Hashimototiroiditi hastalarının 45'i kadın, 2'si erkek ve kontrol hastalarının 4'ü kadın, 6'sıerkekti.Tüm gruplara Tc-99m MIBI tiroid sintigrafisi uygulandı. Bu çekimde 20dakikalık dinamik ve 20, 60, 120. dakikalarda statik görüntüler alındı. Ayrıcadinamik çekimlerin 5. dakikasından itibaren ardışık görüntüler toplanarak 100bin sayımlık statik görüntü elde edildi. Beş, 20, 60, 120 dakikalarda Tc-99m-MIBI tutulumu Tmax. ve T1/2 değerlerihesaplandı. Ayrıca en az 2 günlükaradan sonra tüm hastalara Tc-99m perteknetat ile tiroid sintigrafisi deuygulandı.Gravesli hastalarda 5, 20, 60 ve 120 dakikalarda Tc-99m MIBI tutulumununkontrol ve Hashimoto grubuna göre yüksek olduğu belirlendi. Hashimoto vekontrol grubu tutulum değerleri arasında istatiksel açıdan anlamlı farksaptanmadı.Graves hastalığı grubunda radyofarmasötik klirensinin kontrol grubunagöre hızlı olduğu ancak Hashimoto tiroiditi grubunda yavaşladığı saptanmıştır.Kontrol grubu, Graves hastalığı ve Hashimoto tiroiditi gruplarının Tmaxdeğerleri arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı.Kontrol grubu, Graves hastalığı ve Hashimoto tiroiditi gruplarında tiroidbezinde MIBI tutulumunun TSH ve antitiroid antikor değerlerindenetkilenmediği saptanmıştır.Kontrol grubu, Graves hastalığı ve Hashimoto tiroiditi gruplarında MIBItutulumunun tedavi ve iyot alımından etkilenmediği belirlenerek, MIBI ile tiroidsintigrafisi çekimi öncesinde ilaç kesimine ve iyot diyetine gerek olmadığısonucuna varıldı. Böylece hipotiroidik tablo oluşumunun önlenebileceğidüşünüldü.Graves hastalığı grubunda saptanan belirgin yüksek Tc-99m MIBI tutulumuyüksek mitokondri sayısı ve inflamatuar reaksiyon gibi histopatolojik bulgularadayanmaktadır. Bu çalışmanın verileri göz önüne alındığında Graveslihastalara tiroid sintigrafisi çekiminde Tc-99m MIBI'nin alternatif ajan olarakkullanılabileceği düşünüldü.
Otoimmün tiroid bezi hastalıklarında tükürük bezi tutulumunun TC-99M MIBI ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı Graves hastalığı ve Hashimoto tiroiditli bireylerin tükrük bezlerinde Tc-99m MIBI tutulumunun normal bireylerle ve kendi aralarında farklılık gösterip göstermediğini saptamaktır.Çalışmaya 19 Graves hastası (6 erkek, 13 kadın; yaş ortalaması: 34.47±11.76 yıl), 28 Hashimoto tiroiditi (5 erkek, 23 kadın; yaş ortalaması: 44,5±10.94 yıl) ve 11 kontrol olgusu (4 erkek,7 kadın; yaş ortalaması: 53.9±11.56) alındı. Tüm olgulardan anamnez alınarak boyun muayeneleri yapıldı. Tiroid fonksiyon testi sonuçları ve tedavi durumları belirlendi, boyun ultrasonografileri yapıldı. Tüm gruplara ön hazırlık yapılmadan(açlık, düşük iyot diyeti, ilaç kesimi vb.) Tc-99m MIBI sintigrafisi uygulandı.Olgulara 370 MBq (10 mCi) Tc-99m MIBI intravenöz yoldan verildi. Görüntüleme için çift başlı gama kamera (Infinia, GE Medical Systems, Tirat Hacermel, Israel) ve paralel delikli, düşük enerjili, yüksek rezolüsyonlu (LEHR) kolimatörler kullanıldı. Enjeksiyon öncesinde ve sonrasında dolu ve boş şırıngalar 2 saniyelik süreyle 2 zoomda görüntülendi. Tüm hastalara 20., 60., 120.,dakikalarda tükrük bezleri kolimatörün merkezinde olacak şekilde statik görüntüler alındı. 20., 60., 120. dakikalarda tükrük bezlerinde Tc-99m-MIBI tutulum değerleri ilgili alanlara ROI çizilerek hesaplandı. BT:(B-ZA/C-A) )(BT: Bez tutulumu,B:Bez sayımı, Z.A: Zemin Aktivite C:Dolu şırınga sayımı, A:Boş şırınga sayımı ).Kontrol grubu, Graves hastalığı ve Hashimoto tiroiditi gruplarında parotis bezlerinde 20., 60. ve 120. dakikalarda Tc-99m MIBI tutulum değerleri arasında istatiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p>0.05).Kontrol grubu, Graves hastalığı ve Hashimoto tiroiditi gruplarında submandibular bezlerde 20., 60. ve 120. dakikalarda Tc-99m MIBI tutulum değerleri arasında istatiksel açıdan anlamlı fark saptandı (p<0.05).Hashimoto grubunda submandibular bezlerde 20.dk. (ort±SD =0.03±0.01), 60.dk. (ort.±SD=0.03±0.01) ve 120.dk. (ort±SD=0.03±0.01) Tc-99m MIBI tutulumunun kontrol ve Graves hastalığı grubuna göre zamanla anlamlı derecede değişiklik olduğu belirlendi (p=0.02).Graves hastalarında submandibular bezlerde 20.dk. (ort±SD=0.02±0.01), 60.dk. (ort±SD=0.02±0.01) ve 120.dk. (ort±SD=0.03±0.01) Tc-99m MIBI tutulumunun kontrol ve Hashimato grubuna göre zamanla anlamlı derecede arttığı saptandı (p=0.02).Sonuç olarak Graves hastalığı ve Hashimato tiroiditi gruplarında submandibular bezlerde saptanan farklı Tc-99m MIBI tutulumunun kontrol grubuna göre zamanla değişiklik göstermesi otoimmünite, yüksek mitokondri sayısı ve inflamatuar reaksiyon gibi histopatolojik bulgularla ilgili olabileceğini düşündürmektedir. Bu bulgular ışığında Tc-99m MIBI sintigrafisi otoimmun tiroiditli hastalarda tükrük bezlerinin otoimmuniteden erken dönemde etkilenip etkilenmediğini gösterebilir.
Rezektabl akciğer kanserlerinde F-18 FDG PET/BT ile evreleme sırasında tedavi seçeneklerinin optimize edilmesine yönelik primer lezyon ile mediastende saptanan lenf nodu suvmax oranlarının değerlendirilmesi
Akciğer kanseri dünya çapında sıklığı giderek artan ölümcül kanser türlerinden biridir. Erken teşhis, kansere bağlı fiziksel etkiler ve alınan tedavilerin yan etkilerini en aza indirebilmek açısından hayati öneme sahiptir. Bu çalışma, rezektabl küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olgularında preoperatif evrelemede kullanılan F-18 FDG PET/BT görüntülemesinde elde edilen primer tümör ve mediastinal lenf nodu SUVmax oranlarının nodal metastazı ve tümörün invazyon özelliklerini öngörme gücünü değerlendirmeyi amaçlamaktadır. 2012–2022 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde akciğer kanseri tanısıyla F-18 FDG PET/BT çekimi yapılan ve cerrahiye uygun bulunan 574 olgu retrospektif olarak incelenmiştir. Olguların PET/BT verileri üzerinden primer lezyon boyutu, primer lezyon SUVmax, mediastinal lenf nodu SUVmax, TNR (tumor-to-nod SUVmax ratio) ve NTR (nod-to-tumor SUVmax ratio) hesaplanmış; bu parametrelerin lenfovasküler invazyon, cerrahi sınır pozitifliği ve patolojik nodal metastaz ile ilişkisi istatistiksel olarak analiz edilmiştir. TNR değerinin mediastinal lenf nodu metastazı varlığıyla anlamlı düzeyde ilişkili olduğu saptanmıştır (p<0.05). Benzer şekilde NTR değeri de lenfovasküler invazyon ile ilişkili bulunmuştur (p<0.05). ROC analizleriyle belirlenen kesme değerleri, preoperatif evreleme sürecinde bu oranların prognostik gösterge olarak kullanılabileceğini ortaya koymuştur. PET/BT parametrelerinden türetilen bu oransal parametreler ve sürekli değişkenler, rezektabl KHDAK hastalarında nodal metastaz, lenfovasküler invazyon ve cerrahi sınır pozitifliğinin öngörülmesinde yardımcı bir biyogösterge niteliği taşımaktadır. Bu parametreler, cerrahi planlama öncesinde daha isabetli tedavi stratejilerinin belirlenmesine katkı sağlayabilir.
Kliniğimizde radyoaktif iyot tedavisi alan diferansiye tiroid karsinomlu hastaların demografik analizi
Çalışmamızın amacı, iyi diferansiye tiroid karsinomunun yaş ve cinsiyetle ilişkisini saptamak, hastalığın mortalite ve morbiditesini etkileyen risk faktörlerini ve bunların birbirleriyle ilişkilerini ortaya koymak, prognozu etkileyen faktörleri saptamaktır. 2008-2010 yılları arasında ablasyon tedavisi alan iyi diferansiye tiroid kanserli 550 hastayı içeren retrospektif çalışmada hastaların 450'si kadın, 98'i erkek olarak bulunmuştur. Kadın/erkek oranı tüm diferansiye tiroid karsinomunda 4,46/1, papiller karsinomda 3.69/1, folliküler karsinomda 6/1, mikropapiller karsinomda 4/1 dir.Hastalarımızın tanı yaşları 15-84 yaş arasında dağılım göstermekte olup ortalama tanı yaşı 43,9±13,5 yıldır. Ortalama tanı yaşı bayan hastalarda 43,2±13,7 iken erkek hastalarda 47.3±12.5 olarak tesbit edilmiştirTümör tipleri içinde % 95.8 ile en yüksek oranda papiller karsinom, ikinci sıklıkta % 3.9 ile folliküler karsinom, üçüncü sıklıkta % 0.4 ile hurthle hücreli karsinom tesbit edilmiştir. Tüm tiplerde kadın hasta sayısı erkek hasta sayısından yüksek olarak saptanmıştır.Papiller tiroid karsinomu olan hastaların ortalama tanı yaşı 43,9±13,3 yıl, folliküler tiroid karsinomu olan hastaların ortalama tanı yaşı 45,7±18.9 yıl olarak bulunmuş olup, papiller veya folliküler histolojik tipte tiroid karsinomu ile tanı yaşı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmamıştır.Kadın hastalarda diferansiye tiroid karsinomunun prognozu erkek hastalara göre daha iyidir.Primer tümör çapı 4 cm.den küçük ve tiroide sınırlı olan hastaların (T1 ve T2) prognozu, primer tümör çapı 4 cm.den büyük veya tiroid dışına invazyon yapanlara (T3, T4a, T4b) göre daha iyidir.Anahtar Kelimeler: Papiller tiroid kanseri, Foliküler tiroid kanseri, Prognoz, Risk faktörleri
Premenopoz ve postmenopoz döneminde, kardiyak fonksiyonel parametrelerin radyonüklid ventrikülografi yöntemiyle incelenmesi
Kemiklerde metastatik lezyonlara ve dejeneratif değişikliklere bağlı bulguların Tc-99m Mdp kemik sintigrafisi ve tc-99m (V)-dmsa sintigrafisi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Metastatik kemik lezyonlarında tc-99m mdp tüm vücut kemik sintigrafisi ile fdg-pet tümör tarama görüntülerinin karşılaştırılması
FDG-PET onkolojide önemli yeri olan ve giderek yaygınlasan bir görüntüleme yöntemidir. Biz bu çalısmada kemik metastazlarının PET ile saptanmasını degerlendirmeyi ve konvansiyonel bir teknik olan kemik sintigrafisi ile dogrulugunuduyarlılıgını ve özgüllügünü karsılastırmayı amaçladık. Subat 2006 ile Subat 2007 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na FDG-PET/BT yapılmak üzere gönderilen ve aynı zamanda yakın tarihli (en fazla 1 ay) Tc99m-Metilendifosfanat (Tc-99m-MDP) ile tüm vücut kemik sintigrafisi yapılmıs olan malignite tanısı almıs toplam 41 hasta bu çalısmaya alındı. Hastaların 22'si kadın, 19'u erkekti; yas aralıgı 39-84; ortalama yas 58.4 ±10.2 yıl idi. Bu hastaların 17'si meme kanseri (%41), 16'sı akciger kanseri (%39), 2'si primeri bilinmeyen tümör (%5) , 2'si prostat kanseri (%5), 1'i larinks kanseri (%2.5), 1'i renal kanser (%2.5), 1'i ösefagus kanseri (%2.5), 1'i multipl myeloma (%2.5) idi. Hastaların hepsinin PET görüntülemesi anabilim dalımızda mevcut olan 2 kesitli entegre Siemens Biograph 2 PET/BT cihazı ile yapılmısdı. Tüm vücut kemik sintigrafisi görüntülemeleri ise 34 (%83) hastada düsük enerjili-yüksek rezolüsyonlu kolimatörler (LEHR) kullanılarak Philips Forte Çift Dedektörlü Gama kamera cihazı ile bizim merkezimizde, 7 (%17) hastada ise farklı dıs merkezlerde yapılmısdı. Kemik metastazlarının tespit edilmesinde tüm çalısma grubunda FDG-PET/BT'nin dogrulugu %85.2 ; duyarlılıgı %86.9 ; özgüllügü %82.3 iken, KS'inde dogruluk %82.5 ; duyarlılık %90.5 ; özgüllük %69.4 idi. Buna paralel olarak meme ve akciger kanserlerinin yaptıgı kemik metastazlarında PET/BT'nin dogrulugu ve özgüllügü kemik sintigrafisine göre daha yüksek bulundu. Osteolitik ve osteosklerotik metastazların saptanmasında iki tetkik arasında farklılık izlenmezken osteolitik lezyonlarda ortalama SUVmax degerleri osteosklerotik lezyonlara göre daha yüksek bulundu. Sonuç olarak kemik metastazlarının saptanmasında FDG-PET/BT'nin dogrulugu ve özgüllügü kemik sintigrafisine göre daha yüksek bulunurken, kemik sintigrafisinin duyarlılıgı daha yüksek bulundu ve iki tetkikin birbirinin tamamlayıcısı olarak kullanılmasının daha yararlı olacagı kanaatine varıldı.
Plevral kitlelerin benign/malign yönünden ayirici tanisinda FDG PET-BT görüntülemenin rolü
Bu çalışmada retrospektif olarak malign plevral mezotelyoma (MPM) şüphesiolan hastalarda plevral lezyonların benign-malign ayırımında F-18 FluorodeoksiglukozPozitron Emisyon Tomografisi-Bilgisayarlı Tomografi (FDG PET-BT)'nin katkısınıaraştırdık. BT görüntülemelerinde plevral kalınlaşma, plevral sıvı, plevral plak veyakalsifikasyonu mevcut olan 50 hastaya (32 kadın, 18 erkek, yaş aralığı 24-79 yaş,ortalama yaş 57.6) FDG PET-BT yapıldı. FDG PET-BT görüntüleri intravenöz FDGenjeksiyonundan 1 saat sonra alındı. 12 hastada toraksdan 2 saat sonra geç görüntüalındı. Görüntülemenin ardından FDG tutulumları vizuel ve semikantitatif analiz olanstandart uptake value (SUV) ile değerlendirildi. FDG PET-BT bulguları histopatojiktanıları ile karşılaştırıldı. 39 hastada plevral lezyonlarda malignite düzeyinde FDG artışı(SUV?2.5) izlendi ve PET-BT sonuçları pozitif olarak değerlendirildi. 11 hastanınPET-BT sonuçları negatifdi. FDG pozitif grup histopatolojik sonuçları ile birliktedeğerlendirildiğinde 34 hasta malign plevral mezotelyoma (MPM), 5 hasta ise benignpatolojilerle uyumlu geldi. FDG negatif grupta ise histopatoloji sonuçları 8 hastadabenign patolojilerle, 3 hastada ise MPM ile uyumluydu. Geç görüntülemesi yapılan 12hastanın 9'unda plevral lezyonun geç SUV değerleri artış gösterirken, 3 hastadaazalıyordu. Geç görüntülemede SUV artışı izlenen grupta 4 hasta MPM, 5 hasta benignpatoloji (3'ü granülamatöz enflamasyon, 2'si benign asbestotik plak) ile uyumluhistopatoloji gösterdi. Geç görüntülemede SUV değeri azalan grupta ise 3 hastadabenign patolojiler (fibrozis, kronik enflamasyon ve miyofibrozis) izlendi. FDG PETBT'ninsensitivitesi, spesifitesi ve doğruluğu sırasıyla %92, %62 ve %84 olarakbelirlendi. Benign ve malign plevral patolojilerin ayırıcı tanısında FDG PET-BT faydalıgörüntüleme yöntemidir. Geç görüntülemede lezyonun SUV değerinde düşüşizleniyorsa benign patolojiler açısından anlamlı gözükürken, SUV değerinde artışizleniyorsa ayırıcı tanıya pek katkı sağlamadığı gözlendi.Anahtar Kelimeler: FDG PET-BT, Plevral kalınlaşma, Malign plevralmezotelyoma, SUV.
Primeri bilinmeyen tümörlü hastalarda FDG PET/BT ile görüntülemenin rolü
Konvansiyonel tanısal incelemelerden sonra primer lezyonun saptanamadığı metastatik hastalık, primeri bilinmeyen tümör (PBT) olarak tanımlanır. Primerin bulunmasıyla prognoz anlamlı olarak değişebilir. Bu retrospektif çalışmanın amacı metastatik hastalık ile gelen, konvansiyonel yöntemlerle primer odağın bulunamadığı hastalarda primeri belirlemede F?18 Florodeoksiglukoz (FDG) pozitron emisyon tomografisi ve bilgisayarlı tomografi (PET/BT)'nin performansını ortaya çıkarmaktıOcak 2006 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında bölümümüze FDG PET/BT görüntülemesi için gönderilen ve konvansiyonel tanısal tetkikleri (radyografi, ultrasonografi, BT, mamografi vs.) yapılmış primeri bilinmeyen tümörlü 61 hasta incelendi. Hastaların 23'ü kadın, 38'i erkekti; yaş aralığı 24?90; ortalama yaş 60,5±15,5 yıldı. Hastaların 17'sinde servikal metastaz, 44'ünde ekstraservikal metastazlar vardı. Hastalara 370 MBq F?18 FDG'nin intravenöz enjeksiyonundan 60 dakika sonra PET/BT görüntülemesi yapıldı. Görüntüler görsel olarak ve standart uptake value (SUV) ile değerlendirildiHastaların 35'inde (% 57.3) primer tümör odağını düşündüren patolojik FDG artışı gözlendi. PET/BT sonuçları 35 hastanın 21'inde gerçek pozitifti. Bu hastaların 10'u akciğer, 4'ü pankreas, 2'si nazofarenks, diğer 5'i ise tonsil, prostat, meme, kolon ve endometrium kanseriydi. PET/BT'nin primeri tespit oranı, duyarlılığı ve özgüllüğü sırasıyla % 34.4, % 72.4 ve % 56.2 idi. Servikal-ekstraservikal metastazlar ve adenokarsinom-karsinom metastazları arasında FDG PET/BT'nin primeri tespit oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. FDG PET/BT 22 (% 36) hastada ek metastatik lezyonlar gösterdi, 33 (% 54) hastada evrelemede ve tedavi planında etkili olduSonuç olarak PBT'lerde FDG PET/BT değerli bir tanısal araçtır. Primer tümörü saptamada, bilinmeyen ek metastatik odakları ortaya çıkarmada ve uygun tedavi protokollerini seçmede yardım edebilir. FDG PET/BT kötü prognoza sahip bu hastalarda ilk sıra tanı aracı olarak kabul edilmelidir.
Radyoaktif iyot tedavisi uygulanan hipertiroidili hastalarda kemik mineral yoğunluğunun dansitometre ile değerlendirilmesi
Giriş/Amaç: Hipertiroidi erişkinlerde sık rastlanan endokrinolojik patolojidir. Hipertiroidi kemik resorbsiyon ve formasyon fazlarını kısaltarak, kemik dokudan kalsiyum reabsorbsiyonunu arttırarak kemik mineral yoğunluğunda azalmaya neden olmaktadır. Hipertiroidinin başlıca tedavi seçeneklerinden biri de radyoaktif iyot tedavisidir. Ancak hipertiroidi nedeni ile radyoaktif iyot tedavisi alan hastalarda, bu tedavinin kemik metabolizması üzerine etkileri konusunda yeterli çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda radyoaktif iyot tedavisinin kemik metobolizması üzerine olan etkileri kemik mineral yoğunluğunun DEXA yöntemi ile ölçülmesi ile araştırıldı.Yöntem: Ünitemizde hipertiroidi nedeni ile radyoaktif iyot tedavisi uygulanan hastaların tedavi öncesi ve sonrası, tiroid sintigrafileri, tiroid fonksiyonları ve kemik dansitometresi sonuçları değerlendirildi. Tanı klinik, ultrasonografi, tiroid fonksiyon testleri ve sintigrafi ile kondu. Hastaların radyoaktif iyot tedavisi almadan önce ve sonra tiroid fonksiyon değerleri (TSH, sT3, sT4), kemik mineral yoğunluğu değerleri ölçüldü.Bulgular: Hastaların 31'i (%67) kadın ve 15'i (%33) erkekti. Hastaların ortalama yaşı 58.4±11.1 idi. Hastaların 3'ü (%7) Graves' hastalığı, 24'ü (%52) toksik nodüler guatr, 19'u (%41) TMNG idi. Radyoaktif iyot tedavisi öncesi ortalama TSH 0.005 IU/mL, ortalama sT3 12.33 pmol/L, sT4 17.38 pmol/L olarak ölçüldü. Radyoaktif iyot tedavisi öncesi ortalama vertebra T skoru (-)1.15, vertebra Z skoru 0.33, vertebra kemik mineral yoğunluğu 0.99g/cm2 idi. Radyoaktif iyot tedavisi öncesi ortalama femur T Skoru (-)1.30, femur Z Skoru 0, femur kemik mineral yoğunluğu 0.83g/cm2 idi. Radyoaktif iyot tedavisinden bir yıl sonra ortalama TSH 1.19 IU/mL, ortalama sT3 3.44 pmol/L, sT4 11.33 pmol/mL olarak ölçüldü. Radyoaktif iyot tedavisi sonrası vertebra T skoru (-)0.85, vertebra Z skoru 0.04, vertebra kemik mineral yoğunluğu 1.03g/cm2 idi. Radyoaktif iyot tedavisi sonrası; femur T Skoru (-)1.0, femur Z Skoru 0.30, femur kemik mineral yoğunluğu 0.87 g/cm2 idi.Sonuç: Seçilmiş hipertiroidili hastalarda radyoaktif iyot tedavisi başarı ile uygulanabilir. Hipertiroidi sırasında oluşan KMY'deki azalma RAİ tedavisi sonrası düzelmektedir.
Egzersiz sonrası kalp hızındaki düzelme ile gated miyokard perfüzyon SPECT bulguları ve prognostik göstergelerinin ilişkisi
Amaç: Efor testi sonlandırıldıktan sonra kalp hızındaki düzelmede meydana gelen anormallik otonom sinir sistemi bozukluğunu yansıtan basit ve kolayca elde edilebilir bir parametredir. GATED miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi de koroner arter hastalığı tanısı koymada ve prognozu belirlemede kullanılan bir tekniktir. Bu çalışmada kalp hızındaki düzelme ile miyokard perfüzyon sintigrafisi sonuçlarını karşılaştırdık. Bu şekilde koroner arter hastalığı tanısı koymada ve prognozu belirlemede kalp hızındaki düzelmenin rolünü araştırdık.Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya egzersiz GATED miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi uygulanan hastalar dahil edildi. (n = 50, 27 bayan, 23 erkek). Egzersiz testi semptom sınırlı Bruce protokolüne göre yapıldı. Kalp hızındaki düzelme, egzersiz de ulaşılan maksimal kalp hızından, egzersiz sonlandırıldıktan sonra birinci dakikadaki kalp hızı çıkarılarak elde edildi. Miyokardiyal perfüzyon, duvar hareketi ve kalınlığı 20 segment skorlamasına göre yarı kantitatif görsel analiz yöntemiyle değerlendirildi. Sol ventriküle ait sayısal parametreler kantitatif GATED SPECT yazılımı ile otomatik olarak elde edildi.Bulgular: Çoklu lineer regresyon analizi sonucunda kalp hızındaki düzelme ile stress sırasındaki miyokard defektinin büyüklüğü arasında çok kuvvetli negatif bağımsız doğrusal ilişki olduğu ortaya çıktı (ß= -0,957; SE= 0,650; p= 0,043). Yaşın da kalp hızındaki düzelme için negatif bağımsız bir prediktör olduğu bulundu (ß= -0,473; SE= 0,250; p= 0,022). Modelin korelasyon sabiti (R) 0,604, uyum iyiliği değeri (R2) de 0,365 bulundu.Sonuçlar: Kalp hızındaki düzelme miktarı düşük olan hastalarda stress sonrası myokardiyal defektin daha şiddetli olduğu izlenmektedir. Stress sırasındaki miyokardiyal defektin büyüklğü ileri kardiyak olay ve prognoz ile ilişkili olduğu için kalp hızındaki düzelme de kardiyak olay gelişimi ve hastalığın pronozuyla ilişkilidir.Anahtar Kelimeler: Kalp hızında düzelme, GATED Miyokardiyal SPECT, Koroner Arter Hastalığı.
İnsülin direnci ile gated miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisinden elde edilen parametrelerin ilişkisi
Amaç: İnsülin direncinin kardiyovasküler hastalıklar ile ilişkili olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. GATED miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi koroner arter hastalığı tanısı koymada ve prognozu öngörmede kullanılan basit kolay bir tekniktir. Bu çalışmanın amacı GATED Myocard Perfusion SPECT çalışmasında elde ettiğimiz kardiyovasküler risk parametreleri ile insülin direnci arasındaki ilişkiyi araştırmaktır.Yöntem: Ekim/2011-Nisan/2012 tarihleri arasında KAH öntanısı ile MPS için bölümümüze başvuran diyabet tanısı olmayan 153 hasta çalışmaya dahil edildi.80 kadın, 73 erkek (ortalama yaş 54±12) çalışma grubunu oluşturdu. Efor veya farmakolojik ajan ile kardiak stres öncesi hastalardan açlık kan örnekleri alınıp alınan kan örneklerinde açlık insülin ve açlık kan şekeri seviyeleri ölçüldü. İnsülin direnci HOMA-IR ([açlık insülini (ìU/ml) x açlık glukozu (mmol/l)]/ 22.5) metodu ile hesaplandı. Görsel olarak iskemi varlığı değerlendirildi. Sol ventriküle ait sayısal parametreler kantitatif GATED SPECT (QGS) yazılımı ile otomatik olarak elde edildi.Bulgular: Hastalar sintigrafik sonuçlarına göre 90 (%58,8)?ı normal ve 48 (31,3)?i iskemik olarak bulundu. Hastaların insülin değerleri normal grupta 9,06±13,95 ve iskemik grupta 7,50±5,71 bulundu(p=0,943). Ayrıca normal grupta HOMA-IR 2,19±3,59 iken iskemik grupta 1,71±1,34 olarak bulundu(p=0,368).Sonuç: Çalışmamızda GATED MPS SPECT çalışmasından elde ettiğimiz kardiyovasküler risk parametreleri ile insülin rezistansı (HOMA?IR, açlık insülini) arasında anlamlı bir ilişkisinin olmadığı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: İnsülin direnci, HOMA-IR, Miyokard perfüzyon sintigrafisi
Homosisteinin gated miyokard perfüzyon SPECT çalışmasındaki stres defekt skorları ile karşılaştırılması
ÖZET Amaç: Ülkemizde KAH prevalansı giderek artmakta ve önemli sağlık sorunlarından biri haline gelmektedir. Bu nedenle hastalığın erken ve doğru tanısı, hastalık dolayısı ile meydana gelen mortalite ve morbiditenin önlenmesi için büyük önem taşımaktadır. İleri yaş, erkek cinsiyet, ailede KAH hikayesi, diyabet, obezite, hipertansiyon, yüksek kolesterol gibi risk faktörlerinin yanı sıra yüksek HCY düzeyi de KAH risk faktörleri arasında yerini almıştır. GATED miyokard perfüzyon SPECT sintigrafisi KAH tanısı koymada ve prognozu öngörmede kullanılan non-invaziv basit kolay bir tekniktir. Bu çalışmanın amacı GATED Miyokard Perfüzyon SPECT çalışmasında elde ettiğimiz stres defekt skorları ile homosistein düzeyini karşılaştırmaktır. Yöntem: Kasım/2012- Mart-2013 tarihleri arasında KAH ön tanısı ile MPS için bölümümüze başvuran 166 hasta çalışmaya dahil edildi. 96 kadın, 70 erkek (ortalama yaş 56±11,6) çalışma grubunu oluşturdu. Hastalardan efor ya da farmakolojik stres öncesi açlık kan örnekleri alınıp alınan kan örneklerinde ELISA metodu ile homosistein seviyesi ölçüldü. Görsel olarak iskemi varlığı değerlendirildi. Sol ventriküle ait sayısal parametreler kantitatif GATED SPECT (QGS) yazılımı ile otomatik olarak elde edildi. Bulgular: Hastalar sintigrafi sonuçlarına göre 60(%57,1)?ı normal, 45(%42,9)?i iskemik olarak bulundu. Hastaların homosistein düzeyleri normal olan grupta 16,36±9,7 ?mol/L bulunurken, iskemik olan grupta 16,6±8,5 ?mol/L bulundu (p= 0,895). Sonuç: Çalışmamızda homosistein düzeyi ile GATED miyokard perfüzyon SPECT çalışmasından elde ettiğimiz kardiyovasküler risk parametreleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Anahtar Kelimeler: Koroner arter hastalığı, Homosistein, Miyokard perfüzyon sintigrafisi
Meme kanserinde PET/BT bulgularının klinik ve immünohistokimyasal prognostik faktörlerle ilişkisi
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen kanser olup, aynı zamanda kadınlarda kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Meme kanserinde 18F-FDG PET/BT prognoz hakkında bilgi veren evrelemede, yeniden evrelemede ve primer tümörün kemoradyoterapiye tedavi yanıtının değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. Öte yandan aksiller lenf nodu metastazı, uzak metastaz, tümör çapı, hormon reseptörleri, CerbB2 durumu, Ki-67 proliferasyon indeksi, histopatolojik grade, tümör belirteçleri gibi faktörler prognoz hakkında bilgi sağlamaktadır. Ayrıca hormon reseptörleri ve CerbB2 durumu tedavi seçeneklerinin belirlenmesini direk etkilemektedir.Bu çalışmanın amacı; primer meme kanseri hastalarında PET/BT ile elde edilen FDG tutulumu ile histopatolojik ve immünohistokimyasal prognostik faktörlerin ilişkisini araştırmaktır. Çalışmamıza meme kanseri tanısı almış ve primer evreleme amacıyla Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp Anabilim Dalı'na başvuran hastalar alınmıştır. 155 hastanın PET/BT bulguları, patoloji raporları ve tümör belirteç düzeyleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Her hastanın primer lezyonunun SUV değerleri ölçülmüştür.Sonuç olarak, primer lezyon SUVmaks değerleri ile tümör çapı, aksiller lenf nodu metastazı ve Ki-67 proliferasyon indeksi arasında korelasyon tespit edilmiştir.
Epileptik odağın lokalizasyonunda okuyucuya bağımlı ve okuyucudan bağımsız yöntemler kullanılarak görsel ve kantitatif analiz: 18F-FDG-PET ile görsel ve istatiksel parametrik haritalama (SPM) ile kantitatif yaklaşım
İnteriktal beyin 18F-FDG PET ilaca dirençli epilepsi hastalarında cerrahi tedavi öncesinde epileptojenik odağın belirlenmesi için kullanılmaktadır. İnteriktal beyin 18F-FDG-PET incelemesinde nöbetin yayıldığı kortikal alanlarda da hipometabolizma gözlenebilmekte ve bu durum epileptojenik odağın belirlenmesini güçleştirmektedir. Bu nedenle epilepsi hastalarının beyin 18F-FDG-PET görüntülerinin değerlendirilmesinde görsel inceleme sürecine katkıda bulunabilecek nesnel niceliksel analiz yöntemlerine başvurulmaktadır. İstatistik parametrik haritalama da bu niceliksel analiz yöntemlerinden biridir.Bu çalışmadaki beyin 18F-FDG-PET yapılan, temporal lob epilepsisi olan hastalarda epileptik odağın belirlenmesinde okuyucuya bağımlı ve okuyucudan bağımsız yöntemler kullanıldığında anormal vaka saptama başarısı yönünden (epilepside lateralizasyonu saptama) görsel ve kantitatif analizin farklarını ve okuyucuların deneyimine bağlı olarak bu farkın nasıl yönlendiğini ortaya koymak amaçlanmıştır.Çalışma kapsamına merkezimizde interiktal beyin 18F-FDG-PET görüntülemeleri yapılan temporal lob epilepsisi tanılı, epilepsi cerrahisi yapılmış ve takiplerinde Engel sınıf I'e giren 54 hasta dahil edilmiştir. Ayrıca merkezimizde soliter akciğer nodülünün değerlendirilmesi veya bir malign hastalığın primer evrelemesi için tüm vücut 18F-FDG PET/BT incelemesi yapılan, öncesinde herhangi bir tedavi almamış ve ek nörolojik hastalığı olmayan 16 data ile kontrol grubu oluşturulmuştur. Cerrahi öncesi yapılan interiktal 18F-FDG-PET çalışmaları üç farklı deneyim düzeyine sahip okuyucu tarafından SPM analizi sonuçlarından habersiz ve SPM sonuçları ile birlikte iki kez değerlendirilmiştir. SPM ile değerlendirme için p<0,001 ve p<0,01 olmak üzere iki istatistik eşik değeri kullanılmıştır.İncelemeler sonucunda, okuyucuların SPM'den bağımsız olarak yaptıkları değerlendirmelerde deneyim sırasına göre %67, %91 ve %94 oranında görüntüleri doğru okudukları izlenmiştir. SPM sonuçları ile birlikte yapılan görsel değerlendirmelerde bu oranlar %96, %100 ve %100 olarak bulunmuştur. SPM'den bağımsız olarak yapılan değerlendirmelerde eminlik dereceleri okuyucu 1 için 1.24±0.13, okuyucu 2 için 1.59 ± 0.09, okuyucu 3 için 1,80 ± 0,07 olarak bulunmuştur. SPM ile birlikte yapılan değerlendirme de bu oranlar okuyucular için sırası ile 1.89±0.06'a, 1.89 ± 0.04'e ve 1.96 ± 0.03'e yükselmiştir.SPM analizi sonuçlarına baktığımızda istatistik eşik değeri p<0,001 olarak alındığında duyarlılık ve özgüllük oranları sırası ile %78, %96; istatistik eşik değeri p<0,01 olarak alındığında ise duyarlılık ve özgüllük oranları %94, %74 olarak bulunmuştur. SPM p<0,01 istatistik eşik değerinde saptanan bilateral temporal hipometabolizma ve ekstratemporal hipometabolizmanın nöbet süresi ile anlamlı ilişkisi saptanmamıştır. Hipometabolik küme genişliği ile nöbet süresi arasında zayıf bir korelasyon izlenmiştir. Sağ ve sol temporal lobektomi yapılan hastaların küme olarak SPM ile analizi p<0,01 istatistik eşik değerinde yapıldığında hipometabolizmanın ilgili temporal lob ile ipsilateral frontal lob ve ipsilateral talamik çekirdekte de olduğu saptanmıştır.Sonuç olarak SPM tecrübe düzeyi düşük okuyuculara epileptojenik odağı doğru lateralize etmekte yardımcı olduğu izlenmiştir. Bunun yanı sıra SPM'in her tecrübe düzeyindeki okuyucu için doğru temporal lobu lateralize ederken güveni artırdığı dikkati çekmiştir.Bu sonuçların yanı sıra bireysel olarak verilerin değerlendirilmesinde ve küme analizlerinde bu çalışmada elde edilen sonuçlar ile SPM'den yararlanılarak yapılan tüm değerlendirmelerde bu yöntemin analitik komponentlerinin farklı eşik değerlerinde gösterdiği farklı zayıf ve güçlü yönlerinin göz önünde bulundurularak araştırıcının amacı doğrultusunda istatistik eşik değeri belirlemek gerekliliği bir kez daha ön plana çıkmıştır.Anahtar kelimeler: SPM, Temporal lob epilepsisi, Beyin 18F-FDG PET
Soliter pulmoner nodüllerin PET/BT ile değerlendirilmesinde tüm vücut BT gerekli midir?
Akciğerde diğer görüntüleme yöntemleri ile tespit edilen soliter pulmoner nodülün metabolik karakterizasyonun yapılmasında 18F-FDG PET, invazif olmayan görüntüleme yöntemi olarak kullanılmaktadır. Bu amaçla yapılan PET/BT füzyon görüntülemesinde BT, lezyonların anatomik özellikleri ile ilgili bilgi vermekte, PET verilerinin atenüasyon düzeltmesinin yapılmasını ve lezyonların SUVmaks değerlerinin de hesaplanmasını sağlamaktadır.Soliter pulmoner nodül için rutin PET/BT füzyon görüntülemede verteksten uyluk ortasına kadarki vücut bölümü taranmaktadır. Bu uygulamada hastanın vücudunun tamamına yakını BT kaynaklı X ışınına maruz kalmaktadır.Bu çalışmada;Tüm vücudun BT ile taranmasının gerekliliğinin ve BT tarama alanı toraks ile sınırlandırıldığında hastanın evresinde değişiklik olup olmayacağının tesbit edilmesi,Klinik olarak anlamlı toraks-dışı rastlantısal BT lezyonları ile bu lezyonların bulunma sıklıklarının tespit edilmesi,Sınırlandırma yapıldığında hastanın alacağı BT radyasyon dozundaki düşüşün tesbit edilmesi amaçlanmıştır.Çalışmaya Gazi Üniversitesi Nükleer Tıp bölümünde SPN tanı ve metabolik karakterizasyonu amacıyla PET/BT incelemesi yapılmış hastalar dahil edilmiştir. Hastaların BT görüntüleri incelenerek toraks-dışı rastlantısal bulguları klinik önem derecesine göre sınıflandırılmıştır. Ayrıca hastalara tüm vücut PET/BT taraması yapıldığında uygulanan BT dozu ile yalnızca toraks tarandığında uygulanacak olan BT dozu hesaplanmıştır.İnceleme sonucunda toplam 154 hasta değerlendirilmiş ve şu sonuçlar elde edilmiştir;Soliter pulmoner nodül tanısı ile başvuran hastaya önce tüm vücut PET incelemesi yapıp, ardından toraks dışı tutulum yok ise sadece toraksa yönelik PET/BT incelemesi yapılabilir. Tüm vücudun BT ile taranmasının klinik olarak önemi bulunmamaktadır ve sadece toraks BT ile tarandığında hastanın aldığı radyasyon dozunun yaklaşık 3,5 kat azaldığı görülmektedir.