
8
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran hipertansif hastaların kan basıncı regülasyon durumları ile ağrı kesici kullanım profilleri ve non-steroid anti-iflamatuar ilaç yan etki bilgi düzeylerinin karşılaştırılması
Giriş ve Amaç: Hipertansiyon çoğunlukla önlenebilir ve tedaviye duyarlı bir hastalık olmasına rağmen dünya genelinde yeterli kontrol edilemeyen sıklığı giderek artan önemli bir sağlık problemidir. Tedavi kontrolünü etkileyen birçok faktör olduğu bilinmektedir, bunlardan birisi de uzun süreli ve bilinçsiz non-steroid anti-inflamatuar ilaç (NSAİİ) kullanımıdır. Antihipertansif ilaçlarla ağrı kesicilerin etkileşimini ve NSAİİ kullanımı sonrası takipte hipertansiyon gelişimini inceleyen pek çok çalışma bulunmaktadır. Ancak hastaların NSAİİ yan etki bilgi, tutum ve farkındalığı ile ilgili çalışmalar sınırlı sayıdadır. Bu bilgilerden yola çıkarak çalışmamızda hipertansif hastaların kan basıncı regülasyonu ile ağrı kesici kullanım profilleri ve NSAİİ yan etki bilgisi arasındaki ilişkinin araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği polikliniklerine başvuran 18 yaş ve üstü hipertansif 257 gönüllü hastaya, 01.07.2017-01.11.2017 tarihleri arasında sosyodemografik veriler, hipertansiyon hastalığının süresi-tedavisi-kontrolü, ağrı kesici kullanım profilleri ve NSAİİ yan etki bilgi düzeyleri ile ilgili sorulardan oluşan bir anket formu yüz yüze görüşülerek uygulanmıştır. Evdeki kan basıncı ortalama değerleri hastaların iki farklı günde yaptıkları ölçümler ile hesaplanmıştır. Kan basıncı regülasyon durumlarını değerlendirmek için poliklinikte ölçülen ortalama kan basıncı değerleri alınmıştır. Hastaların kan basıncı ortalaması, hasta en az 5 dakika dinlendirildikten sonra Omron M3 marka tansiyon aleti ile önce her iki koldan daha sonra ölçümün yüksek olduğu koldan ikinci bir ölçüm yapılarak belirlenmiştir. Türk Hipertansiyon Uzlaşı Raporu'na göre 80 yaş altında <140/90 mm Hg; 80 yaş ve üstünde <150/90 mm Hg olan kan basıncı değerleri regüle kabul edilmiştir. Araştırmanın istatistiği yapılırken tanımlayıcı istatistiklerde numerik veriler ortalama ve standart sapma, kategorik veriler ise sayı ve yüzde olarak verilmiştir. Numerik verilerin dağılımına histogram grafikleri ile bakılmıştır. İki ayrı grupta numerik veriler Student t testi ile analiz edilmiştir. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında ki-kare testi kullanılmıştır. p anlamlılık değeri <0,05 olarak kabul edilmiştir. Analizlerde SPSS 23.0 paket programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya 257 hipertansif hasta dâhil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 60,96±10,31 yıl idi. Hastaların %51,8'i (n=133) kadın, %48,2'si (n=124) ise erkekti. Hastaların %56,8'nin (n=146) kan basıncı regüle olup %43,2'sinin (n=111) kan basıncı regüle değildi. Sağlık çalışanlarının KB regülasyonu diğer mesleklere göre anlamlı olarak daha iyi bulundu (p=0,031; 2 =3,370). Diğer sosyodemografik veriler ile KB regülasyonu arasında anlamlı fark yoktu. Çalışmadaki hastalara ağrı kesici kullanıp kullanmadıkları soruldu. Hastaların %86,4'ü (n=222) ağrı kesici kullandıklarını ifade etti. Ağrı kesici kullanım sıklığı kadınlarda erkeklerden anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0,010; 2 =5,793). Eğitim durumu arttıkça ağrı kesici kullanımı anlamlı azalmıştır (p=0,035; 2 =11,302). Ayrıca hastaların NSAİİ kullanımları sorgulandı. NSAİİ kullanım sıklığı kadınlarda erkeklerden anlamlı yüksek bulundu (p=0,004; 2 =7,582). Hastaların %19,8'i (n=51) birden fazla çeşit NSAİİ kullandıklarını, %38,5'i (n=99) tek çeşit NSAİİ kullandıklarını, %41,6'sı (n=107) ise hiç NSAİİ kullanmadığını ifade etmiştir. Hastaların kan basıncı regülasyonu ile NSAİİ kullanımı arasında anlamlı bir farklılık görülmedi (p=0,841; 2 =0,005). NSAİİ'leri kullanma sıklığı ile kan basıncı regülasyonu arasında da anlamlı bir ilişki görülmedi (p=0,182; 2 =6,239). Hastaların %42,4' ünün (n=109) NSAİİ'lerin yan etkileri hakkında bilgilerinin olduğunu, %57,6'sı (n=148) ise bilgilerinin olmadığını söylemiştir. Hastaların NSAİİ'lerin yan etkileri hakkında bilgi sahibi olma durumu ile NSAİİ kullanımı arasında anlamlı bir ilişki görülmedi (p=0,874; 2 =0,001). Ayrıca yine hastaların NSAİİ'lerin yan etkileri hakkında bilgi sahibi olma durumu ve özellikle hipertansif yan etki bilinmesi ile kan basıncı regülasyonu arasında da anlamlı bir ilişki görülmedi (sırasıyla p=0,984; 2 =0,000 p=0,836; 2 =0,357). Sonuç: Çalışmamızda kan basıncı regüle olan hastalarla olmayanlar arasında ağrı kesici kullanım profili ve NSAİİ'lerin özellikle hipertansif yan etki bilgisi arasında anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Ancak daha geniş örneklem hacmi ve çok merkezli çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Çalışmamızda ağrı kesici ve NSAİİ kullanımının kadınlarda anlamlı olarak erkeklerden daha fazla olduğu, eğitim durumu arttıkça ağrı kesici kullanımının anlamlı olarak azaldığı görülmüştür. Ağrı kesici kullanımının kadınlarda daha fazla olması nedeniyle başta kadın hastalar olmak üzere tüm bireyler ve çoklu ilaç kullanımının sık görüldüğü hipertansif hastalar, NSAİİ etki ve yan etkileri, kan basıncı kontrolünü bozan durumlar hakkında ayrıntılı olarak bilgilendirilmelidir. Hastaların düzenli olarak kontrole gelmesi sağlanmalı ve her fırsatta kan basıncı kontrolünü bozabilecek faktörler sorgulanmalıdır. Anahtar kelimeler: kan basıncı regülasyonu, ağrı kesici, NSAİİ yan etki
Akut iskemik inmeli hastalarda kan sayımı parametreleri, enfarkt volümü, NIHSS ve THRIVE skorunun prognostik değeri
AMAÇ: Çalışmamızda akut iskemik inmeli (Aİİ) hastalarda lenfosit monosit oranı (LMO), monosit HDL oranı ( MHO), platelet lenfosit oranı (PLO), nötrofil lenfosit oranı (NLO), ilk başvuru NIHSS skoru, THRIVE (Totaled Health Risks in Vascular Events) ölçeği, infarkt volümü değerleri ile disabilite arasındaki ilişkiyi araştırdık. GEREÇ VE YÖNTEMLER: Çalışmamıza 68 kontrol ve Aralık 2017-Nisan 2018 tarihleri arasında Aİİ tanısı alan 77 hasta dahil edildi. Akut inmeli hastanın ilk 24 saat içinde bakılan nötrofil, lenfosit, monosit ve HDL parametreleri kaydedildi ve lenfosit/monosit, nötrofil/lenfosit, platelet/lenfosit, monosit/HDL oranları hesaplandı. Başvurudaki THRIVE ve NIHSS skorları kaydedildi. Enfarkt volümü "Region of Interest (ROI)" yöntemiyle hesaplandı. Tüm bu parametrelerin mRs ile değerlendirdiğimiz disabiliteyle ilişkisini inceledik. BULGULAR: Enfarkt volümü (p<0.001), NIHSS (p<0.001) ve THRIVE skorları (p=0.010), NLO (p<0.001) ve PLO (p=0.004) iskemik inmede 3. ay mRs skorları ile pozitif, LMO (p=0.013) ve MHO (p=0.046) ise negatif koreledir. SONUÇ: Bizim çalışma gösterdi ki, geniş enfarkt volümü, yüksek NIHSSve THRIVE skorları, artmış NLO ve PLO, düşük MHO ve LMO değerleri akut iskemik inmeli hastalarda artmış disabiliteyle birliktedir. NIHSS, disabilitenin bağımsız prediktörüdür.
Obsesif kompulsif ve ilişkili bozukluklar tanısı almış bireylerin internet bağımlılığı açısından sağlıklı gönüllülerle karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada, obsesif kompulsif (OK) ve ilişkili bozukluğu olan bireylerde internet bağımlılığı ve dürtüsellik arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçladık. Gereç-yöntem: Çalışmaya DSM-5 tanı ölçütlerine göre obsesif kompulsif bozukluk, beden algısı bozukluğu, biriktirme bozukluğu, trikotilomani ve deri yolma bozukluğu tanısı alan 80 hasta ve psikiyatrik hastalığı olmayan 80 sağlıklı gönüllü alındı. Kişilerle görüşülerek sosyodemografik özellikleri kaydedildi. Deneklere Yale-Brown OKB ölçeği, Barratt dürtüsellik ölçeği ve internet bağımlılığı ölçekleri uygulandı. Bulgular: İki grup arasında sosyodemografik veriler ve alkol, sigara kullanımı açısından fark yoktu. OKB grubunda ailede psikiyatrik hastalık öyküsü olan bireyler kontrol grubundan fazlaydı. Hasta grubunda internet kullanım süresi ve interneti sohbet amaçlı kullanım kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksekti. OKB hastalarında internet bağımlılığı ölçek skorları, barrat dürtüsellik toplam ve dikkat, plansızlık alt skorları kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulundu. Ayrıca hasta grubu kendi içinde karşılaştırıldığında internet bağımlılığı ölçeği ile BDÖ-11 skorlarının pozitif yönde korelasyon gösteriyordu. Hasta grubunda internet kullanım süresi arttıkça internet bağımlılığı ölçek skorlarında da artış bulundu. Tartışma ve sonuç: Biz bu çalışmada OKB ve ilişkili bozukluk tanısı almış hastaların internet bağımlılığı ölçeği skorlarını, sağlıklı gönüllülerden önemli ölçüde yüksek olduğunu bulduk. Gruplar arasında internet kullanım sıklığı ve süresi açısından da istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Bu bulgular OK ve ilişkili bozukluklar ve internet bağımlılığı arasında güçlü bir ilişki olduğunu düşündürmektedir. Ayrıca internet bağımlılığı ve dürtüsellik arasında ilişki vardır. Dürtüsellik arttıkça internet bağımlılığını değerlendiren ölçeğin skorları da artmaktadır. Dürtüsel olan bireyler internet kullanımlarını sınırlayamayıp, bağımlılık geliştirmiş olabilir. Bütün bu bulgular psikiyatrik klasifikasyon alanında çalışanlarca göz önünde bulundurması gereken bir durum olarak görülmekle birlikte daha çok sayıda çalışmalarla desteklenmesi ve açıklığa kavuşturulması gerekir.
Brusellozun tanısında kullanılabilecek gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyon yönteminin geliştirilmesi
Bruselloz; dünya genelinde çeşitli klinik bulgulara, rölapslara ve komplikasyonlara neden olabilen, morbiditesi yüksek, mortalitesi düşük bir zoonozdur. İnsanlarda brusella enfeksiyonunun gerçek insidansı tam olarak bilinmese de endemik bölgelerde insidansın <0,01 ile >0,002 arasında olduğu bildirilmektedir. Rutin laboratuvar tanı sıklıkla kültür ve seroloji ile konmaktadır. Ancak kültür yöntemlerinin duyarlılığı hastalığın evresine, Brucella türlerine, kültür ortamına ve kullanılan kan kültürü tekniğine göre değişkenlik gösterebilmektedir. Ayrıca rutinde daha sık kullanılan serolojik yöntemlerin de çapraz reaktif mikroorganizmalara karşı gelişen antikorlar sebebiyle özgüllüğü düşüktür. Konvansiyonel tanı testlerinde karşılaşılan bu olumsuzluklar nedeniyle Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) temelli yaklaşımlar tanıda önem kazanmıştır. Bu yöntemler brusellozun hızlı ve güvenilir teşhisinde iyi bir alternatiftir. Bu çalışmada, brusellozun erken tanısında kullanılabilecek hızlı, özgün, duyarlı ve güvenilir bir mültipleks Gerçek Zamanlı PZR (mGz-PZR) yöntemi geliştirilmesi ve bu yönteminin konvansiyonel tanı testleri ile karşılaştırılması amaçlandı. mGz-PZR yönteminin en düşük saptama limiti (EDSL), 108-101 cfu/ml konsantrasyonda hazırlanan ve Brucella melitensis ATCC 23456 standart suşu içeren simüle serum ve tam kan örneklerinde araştırıldı. Bu örnekler öncelikle, Thermo ve Norgen DNA izolasyon kitleri ile ekstrakte edildi. Daha sonra Rotor-Gene (Corbett RG 6000, Australia) ve Bio-Rad (CFX-96 C1000 Touch Real-time system) cihazlarında, Maxima SYBR green, QuantiTect ve Ampliqon Tempase PZR master miksleri kullanılarak yöntemin EDSL'si belirlendi. Optimize edilen metodun validasyon çalışmaları yapıldıktan sonra yöntemin etkinliği, bruselloz şüpheli 57 hastaya ait serum örnekleri ve pozitif üreme sinyali veren 21 kan kültür şişesi üzerinde değerlendirildi. Yöntemin EDSL'si; Maxima SYBR green 2x master miks ile çalışıldığında, her iki thermal cycler cihazında 104 cfu/ml bulundu. Daha düşük konsantrasyonlardaki DNA'yı saptamak için kullanılan prob bazlı QuantiTect ve Ampliqon Tempase master miksleri ile kurulan reaksiyonlarda 102 cfu/ml yoğunluktaki örneklerde amplifikasyon sağlandı. Optimize edilen metodun validasyonu Thermo DNA ekstraksiyon kit-Ampliqon master miks ile serum örneklerinde yapıldı. Validasyon çalışmalarında yöntemin doğruluk, tekrarlanabilirlik, özgüllük ve duyarlılık değerlerinin oldukça yüksek olduğu belirlendi. Çalışmaya dahil edilen toplam 57 hastanın 33'ünün (%57,8) serum örneklerinde Gz-PZR ile pozitiflik saptandı. Kan kültürü mevcut olan 41 hastanın 21'inden Brucella spp. izole edildi ve bu 21 hastanın tamamının serum PZR'si B. melitensis varlığını gösterdi. İlaveten; kan kültürü negatif olup serolojik testlerin en az birinde anlamlı pozitiflik (STAT ≥1/160 ve/veya Coombs titre ≥1/320) saptanan 20 hastanın -ki bu hastalar CDC laboratuvar tanı kriterlerine göre olası bruselloz kapsamındadırlar- 12'sinde serum PZR pozitifliği kaydedildi. Yöntemimiz gerek serum örnekleri gerekse tam kan veya diğer klinik örnekler ile kan kültür şişesinden bruselloz tanısında güvenle kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, B. melitensis, Moleküler tanı, Gerçek zamanlı PZR, Optimizasyon, Seroloji
Korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği hastalarında yeni bir oksidatif belirteç olan tiyol/disülfid homeostazı
Amaç: Kalp yetersizliği hastalarında miyokard disfonksiyonun, artmış oksidatif strese bağlı membran değişikliklerinden kaynaklanabileceği ileri sürülmektedir. Tiyol/disülfid homeostazı yeni bir oksidatif stres göstergesidir. Bu çalışmanın amacı korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetersizliği (KEF-KY) olan hastalarda serum tiyol düzeyleri ile tiyol/disülfid homeostazını değerlendirmektedir. Materyal ve metot: Çalışmaya Kasım 2016 ile Şubat 2018 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran, yapılan transtorasik ekokardiyografide sol ventrikül sistolik fonksiyonları normal olup SV konsantrik hipertrofi saptanan hipertansiyon tanısı almış, kilolu veya obez olan 84 hasta dahil edildi. NT-pro-BNP düzeyi normal sınırlarda olan (≤125), asemptomatik 42 kişi kontrol grubunu, NT-pro-BNP düzeyi yüksek olan (˃125) ve kalp yetmezliği semptomları olan 42 kişi KEF-KY grubunu oluşturdu. Bulgular: Hasta grubunun %52,4'ü (n=22), kontrol grubunun ise %54,8'i (n=23) kadındır. Hasta grubunun yaş ortalaması (66,44±10,11), kontrol grubunun yaş ortalaması ise (63,11±5,78)'dir. Hasta grubunda native tiyol, total tiyol ve disülfid değerlerinin kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha düşük olduğu saptandı (p değerleri sırasıyla 0,001; ˂0,001; 0,041). Native tiyol ve total tiyol değerleri ile NTproBNP değeri arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Native tiyol ve total tiyol değerleri ile CA-125 değeri arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sonuç: KEF-KY hastalarında literatürde bildiğimiz kadarıyla ilk olan çalışma ile KEY-KY hastalarında nativ, total tiyol ve disülfid değerlerinin düşük olduğu ve native, total tiyol değerleri ile NT-proBNP, CA-125 değerleri arasında negatif korelasyon olduğu tespit edilmiştir. KEF-KY hastalarında oksidan/antioksidan dengesinin bozulduğu ve bunun tespiti ile tanı, tedavide kullanılabilmesi için daha büyük, randomize, prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu söylenebilir.
Artroskopik transosseoz sistemle rotator manşet onarımı yapılan hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarının retrospektif değerlendirilmesi
Bizim çalışmamızdaki transosseoz tamir; mekanik stabiliteyle birlikte ayak izi yapışma yerinin daha iyi restore edilmesini, iyileşme için kontak alanını arttırılmasını sağlar.Rotator manşet tamirinde artroskopik transosseoz teknik uygulanan hastalarda iyi sonuçlar bildirilmiştir.Birkaç çalışmada ise hem anatomik hem de biyomekanik avantajları gösterilmiştir. Çalışmamızın amacı yeni bir yöntem olan artroskopik transosseoz tamir uygulanan hastalardaki kısa dönem klinik ve radyolojik sonuçları ve belirleyici faktörleri gözler önüne sermek, etkinligini değerlendirmek, avantajları,zorlukları ve komplikasyonları konusunda literatüre katkıda bulunmaktı.
Anjiyografik olarak orta ciddiyetteki lezyonların değerlendirilmesinde fraksiyonel akım rezervi ve çoklu gözlemci ile yapılan ölçümlerin karşılaştırılması
Amaç: Koroner darlık ciddiyetinin, intrakoroner basınç ölçümü yoluyla hemodinamik önemini değerlendirmede 'Fraksiyonel Akım Rezervi' (FAR) önemli bir girişimsel tanı aracıdır. Ancak günlük pratikte FAR uygulanması çok yaygın olmayıp görsel değerlendirme sık kullanılmaktadır. Çalışmamızda KAG'de orta derecedeki darlıkların ciddiyetinin; FAR ile değerlendirilmesinin çoklu gözlemci ile yapılan görsel değerlendirme ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Bu çalışmada; hastanemize Ocak 2011 ve Ağustos 2014 yılları arasında başvuran hastalardan; koroner anjiyografisi yapılıp orta dereceli koroner arter lezyonu saptanan ve FAR yapılan tüm hastalar tarandı. Klinik olarak stabil ve unstabil koroner arter hastaları ve STEMİ ile başvurup primer perkütan girişim sonrası enfarktüs ile ilişkili olmayan lezyona FAR yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışmaya dahil edilen 359 hastanın anjiyografik görüntüleri, gözlemci olarak belirlenen üç girişimsel kardiyolog (G1, G2, G3) tarafından birbirlerinden bağımsız olarak yorumlandı. Gözlemcilere hastaların demografik bilgileri, risk faktörleri, klinik özellikleri, FAR sonuçları ve FAR işlemi sonrası verilen karar konusunda bilgi verilmedi. Lezyonlar gözlemciler tarafından 'ciddi', 'ciddi değil' ve 'karar verilemeyen' olarak sınıflandırıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 359 hastanın %73.6'sı erkek, ortalama yaşı 62.6±10.1 yıl idi. Diyagnostik KAG sonrası hastaların %43.6'sında tek, %32.5'inde iki, %23.9'unda üç damar hastalığı saptandı. Orta derecedeki darlıklara yapılan FAR'da %37.9'u hemodinamik olarak anlamlı iken, %62.1'i anlamlı değildi. Hastaların %22.2'sinde FAR yapılan lezyona PKG, %17.2'sinde ise KABC kararı verildi. Orta derecedeki darlıkların; G1 %40.3'ünü, G2 %39.9'unu, G3 ise %44.4'ünü ciddi olarak yorumlamıştır. Gözlemcilerin lezyon ciddiyeti konusunda verdikleri kararlar FAR sonuçları ile karşılaştırıldığında; her üç gözlemcinin de ciddi lezyon oranları hem birbirinden hem de FAR sonucundan istatistiksel anlamlı olarak farklı idi (sırasıyla, p<0.001, p<0.001). Gözlemcilerin lezyon ciddiyeti açısından FAR ile uyumu için yapılan Kappa analizinde; FAR sonuçları ile G 1,2 ve 3 için ayrı ayrı istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttur (p<0.001). Gözlemcilerin kararları ikişerli olarak eşleştirilerek yapılan Kappa uyum analizinde G1 ve G2 arasında iyi derecede, G2 ve G3 ile G1 ve G3 arasında orta derecede uyum olup, istatistiksel olarak anlamlı uyumsuzluk yine de devam etmiştir (p<0.001). Sonuç: Orta derecedeki koroner arter darlıklarının fonksiyonel önemini belirlemede, deneyimli girişimsel kardiyologlar tarafından yapılmış olsa dahi görsel değerlendirme; FAR işlemi ile benzer sonuçlar vermemektedir. Teknik imkanlar dahilinde orta dereceli koroner lezyonların ciddiyetinin değerlendirilmesinde; çoklu gözlemci ile değerlendirme yerine FAR ölçümü tercih edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Fraksiyonel akım rezervi, görsel değerlendirme, orta ciddiyetteki lezyonlar
Timpanoplastide subklinik sinüzitin önemi
GİRİŞ VE AMAÇ: KOM gelişmesinde ve devam etmesinde üst solunum yolu enfeksiyonları, özellikle paranazal sinüs enfeksiyonlarının rol oynadığı bilinmektedir. Biz bu çalışmada kliniğimizde KOM nedeni ile opere edilen, rinosinüzit kliniği olmayan fakat temporal kemik BT'sinde rastlantısal olarak maksiler sinus mukozal patolojisi olan hastalardan sinüs mukoza biopsisi alarak KOM'a subklinik rinosinüzitin eşlik edip etmediğini ortaya koymak istedik. GEREÇ VE YÖNTEM: Ankara Atatük Eğitim Araştırma Hastanesi KBB-1 Kliniğinde Aralık 2008- Ekim 2009 tarihleri arasında KOM nedeni ile opere edilen 147 hastanın temporal kemik BT'sinde rastlantısal olarak Paranazal sinüs (PNS)'lerde mukozal kalınlaşma saptandı. Bu hastalardan 20sinde sinüzit semptom ve şikayetleri olmadığı saptanarak intraoperatif maksiler sinüs biyopsisi alındı. Kontrol grubu olarak KRS (Kronik rinosinuzit) nedeni ile fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi (FESC) yapılan 8 hastanın maksiler sinüs biopsilerinin histopatolojik sonuçları istatistiksel olarak karşılaştırıldı. BULGULAR:Gruplar arasında lenfoid follikül oluşumu, konjesyon ve patolojik grade anlamlı olarak farklı saptandı (p=0,017, p=0,011, p=0,013). Diğer parametreler gruplar arasında anlamlı olarak fark saptanmadı: Yüzey epitel bütünlüğü (p=0,072), yüzey epitel goblet hücre hiperplazisi (p=0,238), skuamöz metaplazi (p=0,320), bazal membran kalınlaşması (p=0,110), subepitelyel bezlerde artış (p=0,089), eozinofil (p= 0,328), nötrofil (p=0.381) ve lenfosit (p=0,438), plazma hücresi (p=1,000), makrofaj (p=0,555), kalsifikasyon (p=0,063), lenfatik dilatasyon (p=1,00), ödem (p=0,285) gruplar arasında istatistiksel olarak benzer olarak bulundu. Patolojik kalsifikasyon ile BT'de kalsifikasyon yönünden istatistiksel olarak anlamlı uyum bulunmadı (κ=0,379 ve p=0,075). SONUÇ: KOM'u olup, rinosinüzit yönünden kliniği olmayan hastalarda temporal kemik tomografisinde rastlantısal saptanan sinüs opasitelerinin asemptomatik seyreden KRS olduğu sonucuna varıldı. Temporal kemik BT değerlendirilmesi esnasında kesitlere giren paranazal sinüslere dikkat edilmesi gerekmektedir. KOM'da cerrahi sonrası başarıyı asemptomatik seyreden bu sinüzitin etkileyebileceği ve bu hastaların postoperatif tedavilerine intranazal steroidlerin eklenmesinin postoperatif başarıyı önemli derecede artırabileceği sonucuna varıldı.