Ankara Yıldırım Beyazıt University
Enstitü

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi

Ankara Yıldırım Beyazıt University

20

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Arşivlenen Tez

10 Tez
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı kadınlarda infradian ritim örneği gösteren menstrüel siklusun tiroid kan akımı ve tiroid volümü üzerine etkileri

Amaç: Bu çalışmanın amacı sağlıklı kadınlarda infradian ritim örneği gösteren menstrüel siklusun (MS) dört farklı periyodunda seks hormonları ve tiroid stimüle eden hormon (TSH) değiğikliklerine göre inferior tiroid arter (İTA)'den ölçülen tiroid kan akımı parametreleri ve tiroid volümü değişkenlikleri belirlemektir. Gereç ve Yöntemler: Düzenli menstrüel siklusu olan 21 ve 38 yaş arasında 22 sağlıklı kadın çalışmaya alındı. Her bir katılımcı menstrüel siklusun 3. günü (menstrüel kanama periyodu), 7. günü (foliküler faz), 14. günü (periovulatuvar periyod) ve 21. günü (luteal faz) değerlendirildi. Bütün incelemeler en az 12 saat açlık sonrası saat 06:00-08:00 saatleri arasında yapıldı. Kan örnekleri plazma estradiol (E2), progesteron (PG), luteinize edici hormone (LH), follikül stimule eden hormon (FSH), TSH, serbest triiyodotironin (sT3), serbest tiroksin (sT4), tiroglobulin (Tg) ölçümü için toplandı. Tüm olgulara MS'un farlı fazlarında toplam 4 kez konvansiyonel ultrasonografi ve doppler ultrasonografi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan olguların ortalama yaşı 28,72 ± 5,72 yıl idi. TSH, Tg, peak systolic velocity (PSV), rezistans index (RI), pulsatil index (PI) ve tiroid volümü ortalama değerleri menstrüel siklusun 3. gün, 7. gün, 14. gün ve 21. gün istatistiksel olarak değerlendirildi. TSH, tiroid volümü ve PSV değerlerinde 3. ve 7. gün ile karşılaştırıldığında 14. günde istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (sırasıyla, p=0,005, p=0,000, p=0,014 ve p=0,021, p=0,002, p=0,021). PI menstrüel siklusun 21. gününde minimal artış göstermekle beraber MS'un farklı dönemleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05). RI, 14. ve 21. günde 3. gün ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı Ģekilde azalmaktaydı (sırasıyla, p=0,02, p=0,015). Tg seviyelerinde 7. ve 14. günde 3. gün ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı artış saptandı (sırasıyla, p=0,001, p=0,021). Menstrüel siklus sırasında sT3 ve sT4 seviyelerinde anlamlı değişiklik saptanmadı (tüm karşılaştırmalar için, p> 0.05). Ek olarak menstrüel siklus sırasında TSH seviyeleri ve LH, FSH, PG, E2, Tg seviyeleri ve TSH seviyeleri ve PSV, RI, PI, tiroid volümü arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptanmadı (tüm karşılaştırmalar için, p> 0.05). Sonuç: Menstrüel siklus boyunca TSH ve Tg ile birlikte inferior tiroid arter kan akım parametreleri ve tiroid volümünde değişiklikler olmaktadır. Bazı tiroid hastalıklarının ayırıcı tanısında doppler ultrasonografiden faydalanılmaktadır. Çalışmamızın sonuçlarına göre, tiroide yönelik doppler ultrasonografinin kullanıldığı alanlarda veya popülasyon çalışmaları yapılırken kadın olguların foliküler faz döneminde değerlendirilmesinin uygun olacağı görüşündeyiz. Anahtar Kelimeler: Menstrüel siklus, tiroid kan akımı, tiroid volümü

Ayten Oğuz
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnternal torasik arter grefti hazırlanmasında plasmablade sisteminin endotel yapısı ve çevre doku üzerine olan etkisinin konvansiyonel elektrokoter ile karşılaştırılması

Amaç: Koroner arter baypas cerrahisi (KABC) hastalarında endotel fonksiyonu korunmuş en az bir internal torasik arter (İTA) grefti kullanılmasının kardiyak olaysız sağ kalım, sağ kalım ve hayat kalitesini artırdığı bilinen bir gerçektir. PlasmaBlade™, konvasiyonel elektrocerrahi cihazları kullanıldığı zaman gözlenen termal hasara yol açmadan; uygulandığı bölgede hassas kesme ve kaogülasyonu sağlamak için atımlı radyofrekans enerjisi kullanır. Bu çalışmada İTA grefti hazırlanırken PlasmaBlade™ kullanılmasının, İTA ve pedikülünün bütünlüğünün korunmasındaki etkinliğini ve güvenilirliğini göstermeye çalıştık. Yöntem: 40 hasta bu çalışmaya dahil edildi ve İTA grefti hazırlanmasında PlasmaBlade™ (grup I) (n=20) ve elektrokoter kullanılan (grup II) (n=20) hastalar olmak üzere iki farklı gruba randomize edildi. Preparatlar parafin blokları haline getirildi ve mikrotom ile kesitleri alındı. Örnekler daha sonra Hematoksilen- Eozin, van Gieson's ve Masson's trikrom boyaları ile boyandı. İTA kesitlerinin intima ve pedikül bütünlüğü ışık mikroskobu kullanılarak morfolojik olarak incelendi. Bulgular: Histolojik çalışma sonucunda, Grup I'de İTA endotelinin grup II'ye oranla daha iyi korunduğu görülmüştür. Endotel hasarlanma skorları grup II ile karşılaştırıldığında grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Damar duvarı ve pedikülde izlenen kanama skorları grup II'ye kıyasla grup I'de anlamlı olarak daha düşüktür (p=0,020). Hasarlı bölge genişliği grup I'de grup II ile karşılaştırıldığında daha azdır (grup I ve II'de sırayla 0,335mm ve 0,730) (p=0,000). Sonuç: Sonuç olarak PlasmaBlade™, elektrokotore oranla İTA grefti hazırlanmasında intimanın ve pedikülün bütünlüğünün korunmasında daha etkin ve güvenlidir. İyi korunmuş endotel fonksiyonu daha yüksek greft açık kalma, sağ kalım ve kardiyak olaysız sağ kalım oranları elde edilmesini sağlayabilir.

ArterlerCerrahi-kardiyovaskülerElektrokoagülasyon+4
Abdulkadir Bilgiç
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geniş osteokondral lezyonların tedavisinde uygulananmatriks destekli otolog kondrosit implantasyonunda 1-5yıllık sonuçlarımız

Genç hastalarda fokal, semptomatik kıkırdak lezyonları oldukça yaygın görülen bir problemdir. Kıkırdak lezyonlarının tedavisinde güncel çalışmalar; doku mühendisliği ve hücresel tedaviler alanındadır. Bu çalışmada amacımız, diz ekleminde geniş osteokondral lezyonların tedavisinde, hücresel tedavi yaklaşımlarından biri olan Matriks Destekli Otolog Kondrosit İmplantasyonu(MACI) tekniğinin etkinliğini araştırmak ve aynı zamanda fonkisyonel sonuçları etkileyen faktörleri belirlemektir. Çalışmamızda, 2009-2013 tarihleri arasında, üçüncü jenerasyon otolog kondrosit implantasyonu olan Matriks Destekli Otolog Kondrosit İmplantasyonunun tekniği ile opere edilen 34 hasta retrospektif olarak araştırıldı. Hastaların ortalama yaşı 30.4±9.3(18-48) ve erkek/kadın oranı 30/4 olarak belirlendi. Ortalama defekt büyüklüğü dizde 5,4±1,4 (3.2-8)cm2 olarak hesaplandı. Hastalığı eşlik eden patolojiler de kayıt altına alındı. Hastaların tamamına standart cerrahi yaklaşım ile kollajen Tip I/III membranlara hücre ekilmesi sonucu elde edilen MACI® (Verigen Transplantation Service, Copenhagen, Denmark) uygulaması yapıldı ve operasyon sonrası hızlandırılmış rehabilitasyon programı uygulandı. Hastaların, Modifiye Cincinnati, Tegner Lysholm skorlarının ameliyatın altıncı ayından itibaren istatistiksel olarak da anlamlı oranda arttığı saptanmıştır(p=0.0001). Erkek hastaların özellikle 24. ve 36. aylardaki skorlarının bayan hastalardan belirgin olarak yüksek olduğu gözlenmiştir. BMI<25 ve BMI>25 olarak hastalar gruplandırmış ve sonuçlar analiz edilmiş ancak iki grup arasında klinik sonuçlar arasında anlamlı fark bulunamamıştır. Eşlik eden patolojisi olmayan hastaların tüm takiplerinde daha iyi klinik sonuçlar elde edildiği gözlenmiş ve bu iyileşmenin özellikle 6. ve 12. aylarda istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir(p=0.0001). Matriks destekli otolog kondrosit uygulaması genç hastalardaki fokal kıkırdak hasarlarında iyi ve stabil sonuç vermektedir. Amaçlanan sonuçları elde etmede, uygun hasta seçiminin ve eşlik eden patolojilerin önemi unutulmamalıdır.

Diz eklemi
Safa Gürsoy
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Alt ekstremite rekonstrüksiyonunda klinik deneyimimiz

Amaç: Alt ekstremite yumuşak doku onarımındaki deneyimlerimizi aktarmak amacıyla kliniğimizde opere edilen hastalarda hangi kapatım yöntemleri tercih edilmiş, yıllar içerisinde tercih edilen cerrahi tekniklerdeki değişimler, farklı tekniklerin birbirlerine göre avantaj ve dezavantajları, komplikasyonları, hastaların fonksiyonel ve estetik açıdan sonuçlarının ortaya konması amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Ocak 2004 ve Ocak 2016 tarihleri arasında alt ekstremitede oluşan 967 yumuşak doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan yöntemler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Arşiv taraması sonucunda hastaların yaş, cinsiyet, ek hastalık varlığı, alt ekstremite açık yarasının etiyolojisi, defektin yerleşim yeri, defekt kapatımında seçilen yöntem, anestezi şekli, komplikasyon, hastanede yatış süresi, geçirilen ameliyat sayısı belirlenmiştir. Bulgular: Çalışmamıza 673 hasta dahil edilmiş ve 967 defektin opere edildiği tespit edilmiştir. Hastaların %69,99'u (n=471) erkek, %30,01'i (n=202) kadın olarak saptanmıştır. Ortalama yaş 46,2 (7-85) ve en sık etiyolojik neden travma olarak değerlendirilmiştir. Defekt alanları incelendiğinde en sık ayakta doku defekti nedeniyle hastaların opere edildiği görülmüştür. Tüm alt ekstremite doku defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan cerrahi yönteme bakıldığında greftin tercih edildiği tespit edilmiştir. Sonuç: Geçtiğimiz 30 yıl içerisinde alt esktremite rekonstrüksiyonunda rekonstrüktif merdivende alt basamaklara daha çok başvurulur olunmuşur. Tüm bu gelişmelere rağmen fonksiyonu korumak için uygulanan çözümlerin uzun dönemde en iyi sonucu veremeyebileceği ve amputasyonun hasta için nadir de olsa kaçınılmaz olabileceği unutulmamalıdır.

Çağla Çiçek
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit hastalarında dinamik thiol/disülfit dengesinin belirlenmesi

Amaç: Serbest radikallerin aşırı üretimi veya antioksidan mekanizmaların yetersiz kalması ile pro-anti oksidan denge bozulmaktadır. Oluşan yüksek seviyelerdeki SOR'un hücreler üzerindeki zararlı etkisi oksidatif stres olarak adlandırılır. Tiyoller fonksiyonel sülfidril grubu içeren organik bileşiklerdir ve antioksidan sistemin önemli bir üyesidir. Dinamik tiyol disülfid homeostazının sağlanması; antioksidan savunma, enzim aktivitelerinin düzenlenmesi, detoksifikasyon, apopitozis, transkripsiyon ve hücresel sinyal iletimi mekanizmalarında kritik rollere sahiptir. Yapılan son çalışmalarda diabetes mellitus (DM), kardiyovasküler hastalıklar, kanser, romatoid artrit, kronik böbrek hastalığı, Alzheimer hastalığı, multiple skleroz ve kronik karaciğer hastalığı gibi birçok hastalığın patogenezinde tiyol disülfid dengesinin bozulduğuna dair kanıtlar elde edilmiştir. Bu çalışmada Romatoid artrit popülasyonunu temsil eden grupta dinamik tiyol/disülfid dengesi değerlendirilmesi planlanmıştır. Materyal ve metod: Çalışmaya 1 Aralık 2014 ile 31 Aralık 2015 tarihleri ara-sında Ankara EAH Romatoloji kliniğine başvuran, romatoid artrit'li 100 hasta ve 100 sağlıklı birey dahil edilmiştir. Çalışma prospektif, vaka kontrol çalışmasıdır. Çalışmaya gönüllü 100 RA hastası ve 100 yaş ve cinsiyet uyumlu kontrol hastası dahil edildi. Kronik böbrek yetmezliği, nefrotik sendrom, malnutrisyon ve kronik karaciğer hastalığı gibi hipoalbuminemiye neden olarak tiyol havuzunu etkileyebilecek hastalığı olan has-talar çalışmaya alınmamıştır. Çalışma grubuna alınan hastalar: Kontrol grubu için tiyol ve disülfid düzeylerini etkileyebilecek sistemik kronik hastalığı olmayan, 18-65 yaş arası sağlıklı bireyler seçildi. Çalışmaya alınan her bireyin yaş, cinsiyet, ek hastalık, kullanmakta olduğu ilaçlar, başvuru anında alınan kanlarında lökosit (WBC), hemoglobin, trombosit (Plt), glukoz, üre, kreatinin, aspartat amino transferaz (AST), alanin amino transferaz (ALT), alkalen fosfataz (ALP), gama glutamil transferaz (GGT), sodyum (Na), potasyum (K), albümin, protein,kan sedimentasyon oranı, CRP, total kolesterol, LDL kolesterol, HDL kolesterol değerleri, hasta grubu için ayrıca das28 skoru, RF ve anti-CCP değerleri ölçüldü. Hasta ve kontrol grubunda biyokimya, hemogram, tiyol ve disülfid düzeyleri için 8 saatlik açlık sonrası kan alındı.Tiyol-disülfid ölçümleri hasta grubunda ilk RA tanısı aldıkları gün yapıldı. Çalışma için Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Ankara Atatürk EAH Etik Komite-si'nden onay alındı. Tüm parametreler Ankara Atatürk EAH, Klinik Biyokimya ve Hormon Laboratuarında çalışılmıştır. Alınan tiyol ve disülfid numuneleri biyokimya labaratuvarında 3600 devirde 10 dakika santrifüj edildikten sonra, kan tiyol disülfid parametreleri, Erel & Neselioglu tarafından yeni geliştirilen otomatik ölçüm yöntemiyle Ankara Atatürk EAH Biyokimya Laboratuarında Roche Hitachi Cobas c501 otomatik analizöründe çalışıldı. Demografik özellikler, laboratuar bulguları ile native tiyol [-SH], total tiyol [SH+-S-S-], disülfid [-S-S-] düzeyleri ve ayrıca yüzde olarak hesaplanan disülfid/native tiyol [-S-S-/-SH], disülfid/total tiyol [-S-S-/-SH+-S-S-], native tiyol/total tiyol [-SH/-SH+-S-S-] değerleri; hasta ve kontrol grubunda karşılaştırılarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların %86' sı Kadın %14' ü Erkek, hastaların yaş ortalaması 46,3±12.03, ortalama sedimentasyon değeri 26.92±16.41, ortalama CRP değeri 9.13±9.9 olarak görülmüştür. Romatoid artritli hastalarımızın %59' unda anti ccp +, % 47' sinde RF + olarak görülmüştür. Anti-Ccp + ve anti-ccp – Romatoid Artrit' li hastaların tiyol/disülfit karşılaştırmalarında iki grup arasında anlamlı fark tespit edilememiştir. RF(+) ve RF(–) Romatoid Artrit' li hastaların tiyol/disülfit karşılaştırmalarında iki grup arasında anlamlı fark tespit edilememiştir. Romatoid Artritli hastalardaki das28 düzeyi sınıflandırılması yapılmıştır. Romatoid Artrit' li hastaların %14' ünde DAS28 < 2.6,%19' unda das28 2.6 – 3.2, %53' ünde das28 3.2 – 5.1, %14' ünde das28 > 5.1 olarak görülmüştür. Romatoid Artrit' li hastaların das28 e hastalık aktiviteleri ile tiyol/disülfit değerlerinin karşılaştırılması yapılmıştır ve Romatoid Artrit'li Hastaların das28 e göre hastalık aktiviteleri ile tiyoldisülfit değerlerinin karşılaştırılmasında 4 grup arasında anlamlı fark edilememiştir. Romatoid Artrit' li hastalarla sağlıklı kontrol grubu arasında tiyol/disülfit değerleri karşılaştırılmıştır. Romatoid Artrit' li hastalarla kontrol grubu arasında yaş ve cinsiyet açısından fark tespit edilmezken tiyoldisülfit değerleri açısından hasta grubu lehine anlamlı fark tespit edilmiştir. Sonuç: Literatürde tiyollerin bazı hastalıkların gelişimi, seyri ve prognozu üze-rindeki etkileri araştırılmakta olan bir konudur. Çalışmamız Romatoid Artrit ve tiyol bileşikleri ile ilişkisini Erel ve Neşelioğlunun metoduna göre inceleyen ilk çalışmadır. Sonuçta Romatoid Artritli hastalarda tiyol disülfid düzeyinin artış gösterdiği ve oksidatif stres düzeyinin artış gösterdiği saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Tiyol, disülfid, oksidatif stres, serbest oksijen radikalleri, Romatoid artrit

Artrit-romatoidDisülfitlerRomatizmal hastalıklar+2
Yunus Halil Polat
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Over kanseri ön tanılı hastalarda 'Risk of malignancy indeks (RMI)' çeşitlerinin karşılaştırılması

Adneksiyel kitle öntanılı hastanın operasyon öncesi RMI skorlama sistemlerinin kullanılması ile yeterli cerrahi tedavi, yeterli operasyon hazırlığı ve yeterli ekip-ekipman hazırlığı yapılması sağlanmaya çalışılmıştır. Çalışmamızda 4 farklı malignite indekslerinden RMI-2 nin kullanılmasının daha doğru olacağı sonucuna varılmıştır.

Adneks hastalıklarGenital hastalıklar-kadınNeoplazmlar+4
Hasan Volkan Ege
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimEN

Evaluating the attention and concentration levels of 112 emergency health workers by their working conditions

EVALUATING THE ATTENTION AND CONCENTRATION LEVELS OF 112 EMERGENCY HEALTH WORKERS BY THEIR WORKING CONDITIONS Aim: In this study, it is aimed to determine the spontaneous attention levels according to the working time and conditions of the 112 emergency health workers and to analyze the effect of the variables related to the working conditions on their attention level. Tool and Methodology: In this study, it is aimed to evaluate the relationship between d2 attention test parameters before and after the shift of 112 emergency health workers. The d2 Attention Test is one of the tools that helps to measure selective attention. 112 ambulance personnel working throughout Ankara are includedinto this prospective and descriptive study. Participants' demographic data and d2 test scores before and after shift is statistically compared. Findings:The difference is statistically significant (Z = 8,680, p <0,001), while the median value of E total score is 18 (CAG: 43) before the shift and this value is 28 (CAG = 90) at the end of the shift. At the end of the shift, the median value of E error score is 2.7 (CAG: 6.5) before the shift. This difference is 4.3 (CA = 13.6) and the difference is statistically significant (Z = 8.680, p <0.001). At the end of the shift, this value is 269 (QOL = 90), and the difference is statistically significant (Z = 8,680, p <0.001) while the median CP score is 279 (CAG: 43) before the shift. The difference is statistically significant (Z = 8.680, p <0.001) when the median TN-E score is 640 (CAG: 43) before the shift and 630 (CAG: 90) after the shift. Result:According to the findings, it is found out that there is a significant difference between the results of d2 test before and after the shift. Significant differences between the d2 test scores indicate that the attention level of 112 staff decreases during work Key Words:shift, attention, d2test

Emergency service-hospitalEmergency medicineEmergency medical technicians+5
Yakup Uslu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Enürezis nokturna ile ilgili ailelerin bilgi ve tutum düzeyi

Giriş ve amaç: Enürezis Nokturna çocukluk çağının en sık karşılaşılan üriner sistem problemlerinden biridir. Uykuda yatağa ya da giysilere yineleyen bir biçimde idrar kaçırma enürezis olarak tanımlanır. Bir diğer ifade ile doğuştan ya da kazanılmış santral sinir sistemi defekti olmayan 5 yaşın üzerindeki çocuklarda istemsiz olarak uykuda gece altını ıslatma enürezis nokturna olarak adlandırılır. Enürezis nokturna çocuk ve ailesi için yaşam kalitesini önemli ölçüde etkileyen bir problemdir. Enürezisin yarattığı stresli durum nedeni ile ileride anksiyete ve özgüven eksikliği gibi enürezis nokturna kaynaklı psikolojik sorunlar ortaya çıkabileceği düşünülmektedir. Yaygın bir sağlık sorunu olmasına rağmen ailelerin enüresis nokturna sebepleri, tedavi gerektirip gerektirmediği ve /veya hangi yöntemlerle tedavi edilebileceği konusundaki farkındalıkları yeterli ve uygun düzeyde olmayabilir. Bu sebeple çalışmamızda ailelerin enürezis enürezis nokturna hakkında bilgi ve tutumlarının belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve yöntem: Araştırmamız 29 aralık 2015 ve 29 mart 2016 tarihleri arasında Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Yenimahalle Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniklerine başvuran ailelerle gönüllülük esas alınarak , yüzyüze anket çalışması şeklinde yapıldı. Bulgular: Çalışamaya 319 u erkek 684 ü bayan olmak üzere toplam 1003 kişi katılmıştır. Katılanlar %94 çoğunlukla evlidir. Bireylerin %46,2 si 2 çocuk sahibi, %30,5 i ise 1 çocuk sahibidir. Katılımcılar %41,9 çoğunlukla üniversite mezunudur. Katılımcıların %37,8 i ev hanımı %25,9 u ise memurdur. Bireylerden 690 tanesi il merkezinde yaşamaktadır. Bireyler %45,4 oranla 2500 liradan fazla aylık kazanca sahiptir. Bireyler %72,8 çoğunlukla çocuklarda gece altını ıslatma olabileceğini belirtmişleridir. %62,7 si gece altını ıslatma konusunda bilgi sahibidir. Bu bilgi çoğunluk olarak arkadaş yada komşu (%25,3), aile hekimi (%24,9) ve TV den (%21,9) öğrenilmiştir. Katılımcılar %32,2 oranla her iki cinsiyette de gece altını ıslatmanı olabileceğini ifade etmişlerdir. Bireylerin %71,1 i bu durumun tedavi edilmesi gereken bir sağlık sorunu olduğunu düşünmektedirler. Bireylerin %44,2 si bu durumun ilaçla tedavisi hakkında fikri olmadığını belirtmiştir . Sonuç: Enürezis sık görülen sağlık sorunudur ve ailelerin bu konudaki farkındalığı ve tedavi arayışları eğitim ve sosyokültürel seviyeleri ile yakından ilişkilidir. Mevcut sebeplerin araştırılması ve bilinmesi, önlenebilir faktörlerin ortadan kaldırılmasında büyük öneme sahiptir. Ailelerin enürezisin tedavi edilebilir bir hastalık olduğu konusunda bilgilendirilmesi, tanı alamayan olguların belirlenmesi için saha ve okul taramalarının yapılması, kamu spotlarının oluşturulması, tanı alan olguların uygun yöntemlerle tedavi edilmesi önemlidir. Bu noktada enürezis birinci basamakta tanı alıp takip edilebilecek bir hastalık olup, ailelerin en kolay, uygun ve doğru bilgiye aile hekimleri aracılığı ile ulaşabilecekleri düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: çocuk , enürezis nokturna,anne, baba. bilgi ve tutum düzeyi

AileAile içi ilişkilerAna-baba+5
Şükran Tabanoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine 2016- 2017 yıllarında başvuran tip 2 diyabetes mellituslu hastaların glikolize hemoglobin A1c ve ortalama trombosit hacmi düzey ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Diyabetes mellitus hiperglisemi ile prezente olan metabolik bir hastalıktır. Diyabetik hastalardaki mortalite ve morbiditenin çoğundan ve azalan yaşam kalitesinden zaman içerisinde gelişen makrovasküler ve mikrovasküler komplikasyonlar sorumludur. HbA1c günümüzde glisemik kontrolün göstergesi olarak en sık kullanılan testtir. Tip 2 DM hastalarındaki kardiyovasküler komplikasyon prevelansının HbA1c ve MPV düzeyleri ile ilişkili olduğu bazı çalışmalarda rapor edilmiştir. Düzelmiş glisemik kontrol MPV'yi azaltır böylece, uygun glisemik kontrol ile trombosit aktivitesinin azalması sağlanabilir ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar önlenebilir veya geciktirilebilir. Trombosit aktivasyon göstergesi olarak MPV'nin, DM progresyonunun izlenmesi ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde basit ve uygun maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmadaki amacımız Tip 2 DM hastalarında HbA1c ve artmış MPV, PDW düzey ilişkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: Çalışma, Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Aile Hekimliği ve Endotem polikliniklerine Haziran 2016- Nisan 2017 tarihleri arasında genel sağlık kontrolü amaçlı başvurmuş ve Tip 2 DM tanısı ile takipli 18 yaş üzeri hastaların demografik bilgileri ve laboratuvar kayıtlarının retrospektif olarak incelenmesi ile gerçekleştirilmiştir. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların açlık plazma glukozu, HbA1c, trombosit sayısı, ortalama trombosit hacmi, trombosit dağılım genişliği, total kolesterol, trigliserid, HDL kolesterol, LDL kolesterol değerleri toplandı. Hastalar HbA1c değerlerine göre kontrol grubu, HbA1C≤7 ( grup 1 ), HbA1C>7 ( grup 2 ) olarak 3' e ayrıldı. Birbiri ile karşılaştırılarak analiz edildi. Bulgular: Yaş açısından grup 1 ve grup 2 arasında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p>0,05) Yaş ortalaması arttıkça MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Gruplar arasında APG, HbA1c, Trigliserid değerleri açısından istatiksel olarak anlamlı bir farklılık mevcuttu.(p=0,001) (p=0,001) (p=0,001) Grup 1 ve Grup 2 arasında LDL ve T.Kolesterol değerleri arasında istatiksel olarak anlamlı farklılık yoktu.(p=0,330) (p=0,592) MPV ve PDW ile Trigliserid arasında pozitif zayıf derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,002) (p=0,014 ) MPV ve PDW ile LDL ve T. Kolesterol arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık yoktu.(p=0,171, p=0,361) (p=0,172, p=0,378) HbA1c arttıkça PLT azalmakta, MPV ve PDW değerleri artmaktaydı. Bu korelasyon istatiksel olarak anlamlıydı. PDW ve MPV arasında pozitif derecede korelasyon vardı ve bu korelasyon istatistiksel olarak anlamlıydı. (p=0,001) Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki bozulmuş glisemik regülasyon MPV ve PDW gibi trombosit aktivasyon belirteçlerinde artışa neden olur ve bu hastalarda vasküler komplikasyonlar daha sık görülebilir. Elde edilen değerler, MPV'yi ve aynı zamanda PDW'yi vasküler komplikasyonlar açısından diyabet hastalığının yükünü tahmin etmek için bir hematolojik belirteç olarak kullanma olasılığını göstermektedir. Bizim çalışmamızın sonucunda MPV'nin ve PDW'nin, DM progresyonunu izlemek ve dolayısıyla primer sağlık hizmetlerinde vasküler komplikasyonların önlenmesinde, taranmasında basit ve düşük maliyetli bir test olarak kullanılabileceği düşünülmektedir. Böylece erken tanı ve uygun tedavi, başlangıç veya ilerlemeleri geciktirilebilir. Ancak daha büyük popülasyonlarda yapılacak geniş çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Tip 2 DM, MPV, PDW, HbA1c

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 2Hemoglobin A-glikolize+2
Hacer Dinçoğlu
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik lupus ve romatoid artritte anti- karbamile protein antikorun tanıdaki yeri ve prognozla ilişkisi

Amaç: Sistemik lupus eritamatozis (SLE) sistemik otoimmun kronik bir hastalıktır ve çok sayıda organ tutulumu ile karakterizedir. Doğal immun sistem cevabının normalden sapmış cevabı SLE patogenezine önemli ölçüde katkıda bulunur. Doğal immunite hem inflamatuar sitokinleri uyararak hem de adaptif immuniteyi etkileyerek SLE patogenezine katılır. İnflamatuar sitokinler ve adaptif immun sistem doğal immunitenin yardımıyla doku hasarına neden olurlar. Doğal immun sistem, otoreaktif T ve B hücrelerin aktive olmasına katkıda bulunarak adaptif immune sistemde normalden sapmış immun cevap oluşmasını sağlar. Otoreaktif B hücreler özellikle patojen otoantikorların üretilmesinde önemli rol oynarlar ve bu otoantikorlar da doku ve organlarda inflamasyon ve hasar oluşmasına neden olurlar. SLE'de nükleik asitlere ve bunları bağlayan proteinlere karşı otoantikor gelişimi hastalık patogenezinde önemli rol oynar. Bu otoantikorların bir kısmı direkt patojeniktir. Patojenik otoantikorlar immun toleransın sistemik bozulmasını yansıtan bir bulgudur. Romatoid artrit (RA), en sık karşılaşılan inflamatuar romatizmal hastalıktır. Sıklıkla eklemleri tutar ve eklemi tutan diğer hastalıklardan farklı olarak ilerleyen dönemlerde kalıcı eklem hasarına (deformite, sakatlık) yol açar. Hastalık eklemlerin yanında kalp, akciğer, göz ve deri gibi organları da etkileyebilir. Hastalardaki ağrı ve şişlik gibi eklem yakınmaları erken dönemlerde az sayıda eklemde görülebilirse de genel olarak çok sayıda eklem tutulmaktadır. Seropozitif romatoid artritte romatoid faktör ve anti- ccp birlikte pozitifliği klinikle beraber tanısal değer taşır. Antikor titresi hastalığın prognoz ve seyri ile ilişkisi birçok çalışmada gösterilmiştir. Son zamanlarda yeni bir otoantikor grubu; anti-karbamile protein antikoru; karbamilasyon; izosiyanik asit ve spesifik fonksiyonel gruplar arasında olan non enzimatik reaksiyondan protein üretimi ile sonuçlanan post-translasyonel modifikasyon süreçlerindendir. Bu reaksiyon protein yapısal ve fonksiyonel özelliklerini değiştirmektedir. Bundan dolayı moleküler yaşlanmaya katkı sağlamaktadır. Birçok çalışma özellikle kronik hastalıklar ve aterosklerotik hastalıklarda karbamile proteinlerin mevcut olduğunu göstermiştir. Özellikle anti-karbamile protein antikoru, siyanat mevcudiyetinde lizin amino asidinin homositrüline post-translasyonel modifikasyonuna karşı gelişen antikorlardır. Yapılan çalışmalarda bu antikor RA hastalarının serumlarında saptandı. Bu antikorların saptanmasının ardından birkaç predata semptomların başlangıcının ardından ACPA gelişimi öncesi ve sonrasında bu antikorların ortaya çıkabileceğini gösterdi. Ayrıca artraljisi olan hastalarda artrit gelişimini öngördüğü gösterilmiştir. Ama prognozla hastalık aktivasyonu ile ilişkisine dair net veriler yoktur. Bu ölçüde Karbamilleme ve / veya anti-karbamile antikorların oluşumu böbrek hastalıkları, kardiyovasküler hastalıklar ve RA gibi kronik inflamatuar hastalıkların hastalık süreçlerine katkısının ne olduğu şu anda tam bilinmemektedir. Bizim bu çalışmayı yapma amacımız; anti karbamile antikorun lupus ve romatoid artrit hastalarında tanısal değerinin belirlenmesi ve hastalık prognozu ile ilişkinin ortaya koyulmasıdır. Materyal ve Metod: 2012 SLICC SLE tanı kriterlerine uygun 57 SLE hastası (F/M 50/7; ortanca yaş 40.913.7; ortanca hastalık süresi 2yıl) çalışmaya alındı. 2010 ACR/EULAR tanı kriterlerine uygun seçilmiş 46 RA hastası (F/M 38/8; ortanca yaş 54.212.4; ortanca hastalık süresi 2yıl) dahil edildi. 30 sağlıklı kontrol grubu seçildi. Alınan hastaların demografik ve klinik laboratuar bulguları tanı tedavi ve prognoz ile ilgili (yaş, cinsiyet, sigara, tanı, tanı süresi, tedavi ve takibi, hastalık akut faz yanıtı, hematolojik bulguları, organ tutulum bulguları, hastalık aktivasyon skorlamaları, ek hastalık ve ilaç bilgileri, yan etki komplikasyon profili, antikor düzey ve takipleri) verileri ölçülmüş ve kaydedilmiştir. Anti carP antikoru Anti-carbamylated Protein Human anti-carbamylated Protein Antibody(ACP-Ab) ELISA Kit'i (SunRedBio, Çin) kullanılarak çalışılmıştır. Bulgular: Araştırma popülasyonu 30 kontrol, 57 SLE ve 46 RA olmak üzere 133 kişiden oluştu. SLE hastaların ortalama yaşı RA hastalara kıyasla düşük saptandı (40,9±13,7 karşı 54,2±12,4; p<0,001). Hasta gruplarında cinsiyet dağılımı benzer saptandı (p=0,773). RA hastalarda SLE hastalara kıyasla aktif sigara içicilerin oranı yüksek saptandı (%19,6 karşı %5,3; p=0,005). RA hastalarda SLE hastalara kıyasla ortalama tanı yaşı yüksek saptandı (50,0±12,6 karşı 37,7±13,3; p<0,001). RA ve SLE hastalarda ortanca hastalık süresi farklılık göstermedi (p=0,759). RA hastalarda ortanca CRP düzeyi SLE hastalara kıyasla yüksekti (8,8 karşı 3,4; p<0,001). SLE hastalarda SLEDAI değeri 1-9 aralığında olup ortancası 3 idi, RA hastalarda DAS28 değeri 2,9-6,6 aralığında olup ortancası 5 idi. RA hastalarda SLE hastalara kıyasla anti CCP pozitiflik oranı yüksek saptandı (%89,1 karşı %8,1; p<0,001), anti RF pozitif oranı da RA hasta grubunda yüksek saptandı (%80,4 karşı %17,8; p<0,001) Anti carP antikoru sağlıklı kontrol grubunda %3,3 pozitif olarak saptandı. Buna kıyasla RA tanılı hasta grubunda %17,4 oranında anti carp antikor pozitiflik yüksek saptandı (p=<0,001) SLE hasta grubunda %54.4 oranında pozitiflik saptandı (p=<0,001). Antikarbamile antikoru sağlıklı kontrol grubuna kıyasla SLE hastalarını %54,4 duyarlılık ve %96,7 özgüllük ile öngördüğü belirlendi (AUC: 0,755; p<0,001) Antikarbamile antikoru sağlıklı kontrol grubuna kıyasla RA hastalarını %17,4 duyarlılık ve %96,7 özgüllük ile öngördüğü belirlendi (AUC: 0,570; p=0,032) Antikarbamile antikoru sağlıklı RA grubuna kıyasla SLE hastalarını %54,5 duyarlılık ve %82,6 özgüllük ile öngördüğü belirlendi (AUC: 0,685; p<0,001). SLE hasta grubunda anti CCP pozitifliği olanların tümünde antikarbamile antikoru pozitif olduğu gözlendi. Ayrıca antikarbamile pozitif olan hastalarda negatif olanlara kıyasla anti ds dna ortancası yüksek olmasına karşın istatistiksel anlamlılık göstermedi. RA hastalarında antikarbamile pozitif olan grupta negatif olan gruba kıyasla DAS28 ortancası yüksek olmasına karşın istatistiksel ilişki saptanmadı (p=0,467). SLE hastalarında antikarbamile pozitif olan grupta negatif olan gruba kıyasla ortanca SLEDAI benzer saptandı(p=0,687) SLE hastalarında antikarbimile antikoru pozitif olan grupta negatif olan gruba kıyasla organ tutulum oranları açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Fakat antikarbimile pozitif olan grupta negatif olan gruba kıyasla SSS tutulum oranı (p=0,395), hemaliti anemi oranı (p=0,368), trombositopeni oranı(p=0,233), renal tutulum oranı (p=0,211) ve GİS tutulum oranı (p=0,191) yüksek gözlemlendi. Antikarbamile antikor pozitifliğinin SLE hastalarını RA hastalarına kıyasla öngörmede tanısal performans değerlendirmesi ROC Curve analizi ile yapıldı. Buna göre Antikarbamile antikor pozitifliği, ANA pozitifliği ve otoantikor pozitifliği ise benzer tanısal performansa sahip olduğu saptandı. (AUC: 0,639) Sonuç: SLE hasta grubunda antikor pozitifliği %54.4 saptanmıştır. Sağlıklı kontrol ve RA tanılı hasta grubu ile karşılaştırıldığında SLE'de anlamlı olarak yüksektir. SLE grubunda yine sağlıklı kontrol ve RA grubuna kıyasla daha anlamlı yüksek tanısal ön görücüdür. Hem SLE hem RA hasta grubunda sağlıklı kontrol grubuna kıyasla anlamlı sensivite ve spesifiteye sahiptir. Anahtar Kelimeler: sistemik lupus eritematozis, romatoid artrit, anticarP antikoru

Bahar Özdemir
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Ankara Atatürk Eğitim ve Araştırma Hastanesi
2017
00