Antalya Bilim University
Anabilim Dalı

Kamu Hukuku Anabilim Dalı

Antalya Bilim University

1.773

Arşivlenen Tez

2

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
DoktoraAçık ErişimTR

Cezai konularda uluslararası adli iş birliği kapsamında soruşturma veya kovuşturmanın devri

Cezaî konularda bir devletin adlî mercilerinin diğer bir devletin adlî mercileri adına yerine getirdiği işlemler olarak ifade edebileceğimiz uluslararası adli işbirliği, günümüz dünyasında kapsamı ve uygulama alanı artarak devam eden bir alandır. Artan insan ve mal hareketliliği, ulaşım ve iletişim ağlarındaki kolaylıklar devletlerin yabancılık unsuru içeren adli olaylarında artışa neden olmuştur. Bu durum devletleri adli işbirliği yapmaya sevk etmiştir. Uluslararası ceza hukukunun bir alt konusu olan cezai konularda adli işbirliği sayesinde bir devlette yürütülmekte olan yargılamanın ilerlemesi sağlanmakta, suçların cezasız kalması ve cezasızlık algısının da önüne geçilmektedir. Cezai konularda adli işbirliği ilk uygulamalarını iade özelinde göstermiş, zamanla başka işbirliği türleri de ihtiyaca göre uygulanmaya başlanmıştır. Bu şekilde uygulanmaya başlayan adli işbirliği türlerinden birisi de soruşturma veya kovuşturmanın devridir. Devletler, diğer adli işbirliği türlerini denemesine rağmen yürütme imkanı kalmayan yargılamaların akamete uğramaması adına genellikle yapmış olduğu ikili ve çok taraflı uluslararası antlaşmalar kapsamında bu soruşturma veya kovuşturmayı sağlıklı bir şekilde yürütebilecek veya sonuçlandırabilecek diğer bir devlete devredebilmektedir. Bu adli işbirliği türünün diğerlerinden ayrılan yönü devlet egemenliği ile olan ilişkisidir. Muhakemenin devri ile egemenliğin yansıması olan yargı yetkisi bir başka devlete devredilmektedir. Devralan devlet ise ülkesi sınırlarında işlenmeyen bir suça ilişkin ikincil yargı yetkisi kazanmaktadır. Muhakemenin devrinin bu hassas durumu nedeniyle diğer adli işbirliği türleri kadar sık başvurulan bir yöntem değildir. Bunun yanında uygulamada bilinirliği de yeterince sağlanamamıştır. Buna rağmen muhakemenin devri, modern toplumun suç ve suçlulukla mücadele kapsamında suçluların cezasız kalmaması adına geliştirdiği önemli bir adli işbirliği türü olarak her geçen gün gelişimini sürdürmektedir.

Fatih Şahin
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

5275 sayılı Kanunda yapılan değişiklikler ve ceza caydırıcılığına etkisi

Bu çalışma, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun'un yürürlüğe girdiği tarihten itibaren geçirdiği değişimleri ve bu değişimlerin infaz hukukuna yansımalarını incelemeyi amaçlamaktadır. Özellikle koşullu salıverme, denetimli serbestlik ve cezanın ceza infaz kurumları dışında infazını mümkün kılan alternatif kurumlar gibi temel infaz uygulamalarındaki dönüşümler ele alınmıştır. Cezaevlerindeki aşırı doluluk, küresel salgınlar gibi olağanüstü durumlar ve sistemsel ihtiyaçlar, bu değişikliklerin temel sebepleri arasında yer almaktadır. Çalışmada, infaz hukukunun önemli amaçlarından biri olan caydırıcılık teorisi hem teorik hem pratik yönleriyle detaylı biçimde ele alınmıştır. Bu kapsamda, hem failin yeniden suç işlemesini önlemeye yönelik özel caydırıcılık hem de toplumun suç işlemekten uzak durmasını hedefleyen genel caydırıcılık yönleriyle değerlendirilmiştir. Son olarak, yapılan yasal değişikliklerin caydırıcılık üzerindeki etkisi karşılaştırmalı hukuk incelemeleri ve güncel istatistiksel veriler ışığında analiz edilmiştir.

Naci Tekdemir
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Mahalli Kamu Hizmeti Olarak Ulaşım

Kamu hizmetini yerine getirmek idarenin görevleri arasında yer almaktadır. İdarenin varlık sebeplerinden bir tanesinin bir anlamda kamu hizmeti olduğu söylenebilir. Geniş anlamda idare aygıtı içinde yer alan belediyelerin mevzuat gereğince kentiçinde yerine getirmekle yükümlü olduğu kamu hizmeti faaliyetleri bulunmaktadır. Ulaşım hizmetleri belediyelerce sunulan ve hukuki niteliği kamu hizmeti olan faaliyetlerdendir. Belediyeler idare hukuku teorisinin önemli konularından birisi olan kamu hizmeti çerçevesinde ulaşım hizmetini yerine getirmektedir. Belediyeler faaliyetlerini Anayasanın 123. maddesinde düzenlenen kanunilik ilkesi çerçevesinde yerine getirdiğinden ulaşım hizmetlerini de mevzuata uygun şekilde kamu yararı amacıyla sunmalıdır. Ulaşım hizmetleri aynı zamanda süreklilik ve düzenlilik, uyarlama, tarafsızlık ve eşitlik ilkelerine uygun şekilde ifa edilmelidir. Ayrıca hizmetin ifasında Anayasada güvence altına alınan temel hak ve hürriyetlerin korunup gözetilmesi kanuni idare ilkesinin ve hukuk devletinin bir gereğidir. Büyükşehirlerde ulaşım hizmetinin yerine getirilmesi daha büyük bir teşkilat, idari yapılanma ve bütçe gerektirmektedir. Bu nedenle, belediye bünyesinde kanunla ulaşım konusunda uzmanlaşmış bir birim olan UKOME kurulmuştur. UKOME üyelerin sayısı ve niteliği itibarıyla geniş katılımlı, çoğulcu yapıya sahip, tüzel kişiliği olmayan bir idari birimdir. UKOME'nin görevli olmadığı normal belediyelerde ise il genelinde il trafik komisyonları ulaşımla ilgili konularda karar almaktadır. Bu çerçevede ulaşım kamu hizmetinin ülkemizde geçmişten günümüze kadar olan gelişim süreci, özellikleri, ilkeleri, hizmetin görülme usulleri, görevli kurumlar incelenmektedir. Ayrıca ulaşım hizmeti yerine getirilirken birçok hukuki sorun ve konu ortaya çıkmaktadır. Bunlar idare hukuku teorisi çerçevesinde idare hukuku kurumları içinde değerlendirilecektir. Ulaşım hizmetlerinin yürütülmesi esnasında çok sayıda uyuşmazlık ortaya çıktığından bu alanda yargı mercilerince verilen kararların incelenmesi konunun anlaşılması ve çözümü bakımından son derece önemli bir husustur. Nihayetinde ulaşım kamu hizmeti doktrinde ayrıntılı şekilde tartışılmış ve adına eserler üretilmiş bir çalışma alanı değildir. Ulaşım hizmetleri devasa büyüklükteki idari yapılanma içinde idarenin bu hizmete tahsis ettiği çok sayıda araç ve gereç, personel ve mal varlığıyla yerine getirilmektedir. Günümüzde dünyanın hemen her ülkesinde ve kentlerde değişen ve gelişen bir düzen içinde varlığını sürdüren bir alandır.

Mustafa Oğuzhan Bölükbaşı
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Su kaynaklarının kirletilmesine ilişkin uluslararası cezai sorumluluk

Bu çalışma, su kaynaklarının kirletilmesine ilişkin uluslararası hukuktaki cezai sorumluluk boyutunu kapsamlı biçimde ele almaktadır. Su, yaşamın sürdürülebilirliği açısından vazgeçilmez bir unsur olup, bu kaynakların kirlenmesi yalnızca yerel ölçekte değil, aynı zamanda sınır aşan etkiler doğurarak ciddi bir çevresel tehdit oluşturmaktadır. Çalışmada, su kaynaklarının kirletilmesi fiilinin kavramsal çerçevesi açıklanmakta; bu fiilin maddi ve manevi unsurları ayrıntılı olarak analiz edilmektedir. Ayrıca, su kirliliğine ilişkin uluslararası ve bölgesel sözleşmelerin su kaynaklarının korunmasındaki rolü ve etkileri değerlendirilmektedir. Araştırma kapsamında, Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (UCM) su kaynaklarının kasten kirletilmesi hâlinde sahip olabileceği yargı yetkisi ile bu fiilin hangi koşullarda insanlığa karşı suç, savaş suçu veya çevresel suç kapsamında değerlendirilebileceği tartışmaya açılmıştır. Su kaynaklarının kirlenmesiyle mücadelede uluslararası iş birliğinin gerekliliği vurgulanmakta; bu bağlamda, uluslararası istinabe ve suçluların iadesine ilişkin mekanizmaların işleyişine de yer verilmektedir. Sonuç olarak, su kaynaklarının korunmasına yönelik olarak uluslararası düzeyde daha etkili ve bağlayıcı hukuki düzenlemelere ihtiyaç duyulduğu; mevcut normların çevresel suçlarla mücadelede yeterli caydırıcılık sağlayamadığı tespit edilmiştir. Bu doğrultuda, devletlerarası iş birliğinin güçlendirilmesi ve uluslararası ceza hukukunun çevre koruma alanında daha etkin bir araç olarak kullanılması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Su Kaynakları, Su Kirliliği, Uluslararası Ceza Hukuku, Çevre Suçları

Ahlam Mohammed Fadhıl Alzuhaırı
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Bonnie Honig'in agonistik siyaset ve demokrasi teorisi

Bu çalışma, çağdaş siyaset teorisinin önemli isimlerinden Bonnie Honig'in agonistik siyaset ve demokrasi anlayışını kapsamlı bir şekilde incelemektedir. Çalışmada demokrasinin ve siyasetin kurucu öğesi olarak uzlaşma yerine çatışmayı belirleyen agonizme ve Honig'in eserlerine ilişkin metin analizi yoluyla toplanan veriler değerlendirilmiştir. Bu çalışma ile agonizmin kurucularından olan çağdaş düşünür Bonnie Honig'i tanıtmak ve onun teorik mirasını Türkçe literatüre kazandırmak amaçlanmıştır. Aynı zamanda Türkçe akademik yazında hakkında oldukça az sayıda çalışma olan agonizme dair literatürdeki boşluğu nispeten doldurmak hedeflenmiştir. Bu bağlamda üç bölüm hâlinde yazılan çalışmada ilk olarak Honig'in kişisel ve akademik hayatı ile tarihsel, kavramsal ve yöntemsel düzeylerde agonizm kavramı hakkında bilgi verilmiştir. İkinci bölümde Honig'in çatışma merkezli siyaset tasavvuru, kendisinin oluşturduğu erdem teorisi tasnifi ekseninde ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise Honig'in demokrasi kuramı bağlamında Arendt ve Winnicott'un düşüncelerini birleştirerek geliştirdiği "kamusal şeyler" kavramı, demokrasinin maddi ve sembolik temellerine ilişkin özgün bir katkı olarak sunulmuştur. Bu bağlamda demokrasinin tutunma ortamı, siyaset-hukuk ilişkisi ve demokrasiyle ilgili temel paradokslar agonistik bir perspektifle değerlendirilmiştir. Demokrasi, siyaset ve hukuku çatışma temelinde yeniden düşünmeye çağıran bu çalışma, Honig'in görüşleri ekseninde agonizmi hem bir siyasal vizyon hem de eleştirel bir yöntem olarak ele almıştır. Çalışmada Honig'in agonistik demokrasi ve siyaset anlayışının pratik karşılığının belirsiz olduğu tespit edilmiştir. Ancak özgün argümanları ve tutarlı yapısıyla siyaset ve demokrasi teorisine önemli bir katkı sunduğu sonucuna varılmıştır.

Rabia Tepekaya
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

İdare hukuku bakımından kıyıların hukuki rejimi

Kıyının Türk hukukuna göre tanımı, 3621 sayılı Kıyı Kanunu'nda yapılmıştır. Buna göre kıyı, kıyı çizgisi ile kıyı kenar çizgisi arasında kalan alandır. Kıyı bir kara parçası olmakla birlikte günümüzde hakim olan bütünleşik kıyı alanları yönetimi anlayışı, kıyının temas ettiği su kütlesi ile birlikte ele alınmasını gerektirmektedir. Bu kapsamda kıyı hukuku rejiminde kıyılar, çizgi ya da dar bir alan olarak değil; geniş bir bölge olarak ele alınmalıdır. Söz konusu bölgeye, kıyılardan toplumun gereği gibi yararlanmasını temin eden ve kıyının bitiminden itibaren kara tarafına doğru uzanan toprak parçasını; hukukumuzdaki ifadesiyle sahil şeridini de dahil etmek gerekir. Anayasa'nın 43. maddesinde kıyıların devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğu ifade edilmiştir. Ayrıca kıyı ve sahil şeritlerinden yararlanmada kamu yararının gözetileceği hususu öncelikle vurgusuna yer verilerek hükme bağlanmıştır. Bu kapsamda kıyılar, tahsis edildiği işlemin niteliği bakımından anayasal kamu malı olarak kabul edilir. Bu çalışmada önemine binaen anayasal kamu malı olarak öngörülmüş olan kıyıların tabi olduğu hukuki rejim, temel olarak idare hukuku ekseninde ele alınmıştır. Kıyılara ilişkin kavram ve uygulamaların tarihi geçmişi ile mevcut durumu öğreti ve içtihatlardaki görüşler ışığında incelenmiştir. Ayrıca konuya ilişkin farklı ülke uygulamaları da değerlendirmeye alınmıştır. Bu kapsamda kıyı hukuku rejimimize ilişkin sorunlar tespit edilerek çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır.

Ahmet Talha Tetik
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bireysel başvuru yolunda mahkeme kararına uymama nedeniyle tutma

Çalışmamızda kişinin mahkemece yasaya uygun olarak verilen bir karara uymaması sebebiyle tutulması haline bireysel başvuru uygulamasındaki yaklaşım ele alınmıştır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5' inci maddesinde bahsi geçen "Özgürlük ve Güvenlik Hakkı" ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 19'uncu maddesinde yer alan "Kişi Hürriyeti ve Güvenliği Hakkı" kapsamında meşru sebeplerden birisi kişinin mahkeme kararına uymaması nedeniyle tutulmasıdır. Bu meşru sebep Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamasının aksine Anayasa Mahkemesi'nce çok irdelenmemiştir. Çalışmamızın ilk bölümünde konuya ilişkin kavramların yanı sıra özgürlük ve güvenlik hakkına ilişkin genel değerlendirmeler ile kuralın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa tarafından nasıl ele alındığına ilişkin açıklamalara yer verilecektir. Bölümde son olarak hakkın kapsamına ilişkin izahat yapılacaktır. İkinci bölümde özgürlük ve güvenlik hakkının hangi meşru sebeplerle sınırlandırılabileceği ve hakkı sınırlandırılan kişiye sağlanan güvencelere yer verilecektir. Son bölümde ise konumuz olan kişinin mahkeme tarafından yasaya uygun olarak verilen bir karara uymaması nedeniyle tutma hali incelenmiş, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi'nin konuya ilişkin kararlarına ve değerlendirmelerine yer verilmiştir. Sonuç bölümünde konuya ilişkin tartışmalı hususlar, uygulamadaki sorunlara ilişkin tespitler ve çözüm önerileri aktarılmıştır.

Aydın Demirel
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türk Ceza Kanununda cebir ve tehdit fiili

İrade özgürlüğünün gereksinimlerinden biri de kişilerin zorlama olmaksızın karar verme ve bu doğrultuda hareket edebilmesidir. Zorlama araçlarının en yaygın görünüm şekillerinin cebir ve tehdit olduğu söylenebilir. Türk Ceza Kanunu'nda cebir ve tehdit fiili bir çok suçta ve farklı şekillerde düzenlenmiştir. Bu fiillerin çoğunlukla kanunda beraber düzenlenmesi ve eski görüşlerde zorlamaya yönelik tehdidin de cebrin görünüş şekli olarak ele alınıp aynı konu içerisinde incelenmesi sebebiyle bu çalışmada cebir ve tehdit fiilleri birlikte ele alınmıştır. Bu fiiller kanunda temel olarak üç farklı şekilde düzenlenmiştir. İlk olarak tehdit fiili TCK m. 106'da ve cebir fiili de TCK m. 108'de bağımsız birer suç tipi olarak düzenlenmiştir. İkinci olarak bu fiillerin diğer suçlarda araç olma niteliği gözetilerek cebir ve tehdit fiilleri diğer suçlarda unsur olarak da düzenlenmiştir. Üçüncü olarak TCK m. 28'de kusurluluğu kaldıran bir hal olarak düzenlemiş, bu fiilleri uygulayarak bir başkasına suç işleten kişinin dolaylı fail olarak işlenen suçtan sorumlu tutulacağı belirtilmiştir. Cebir ve tehdidin unsur olarak düzenlendiği durumlarda bu fiillerin anlamı belirlenirken temel olarak Tehdit Suçu'na ve Cebir Suçu'na atıf yapılmıştır. Ayrıca cebrin unsur olarak düzenlendiği suçların çeşitli ve çok sayıda olması onların işlenme sayılarını artırarak bu suçlarda cebrin, cebir suçundan daha detaylı olarak ele alınmasını sağlamıştır. Bu çalışmada öncelikle cebir ve tehdit fiilleri bağımsız suç tipi kapsamında ele alınarak açıklanmıştır. Daha sonra bu açıklamalardan yola çıkılarak cebir ve tehdidin unsur olarak düzenlendiği suç tipleri ve bu fiillerin suç işlemeye zorlamak için (TCK m. 28) kullanılması ele alınmıştır.

Türk ceza hukuku
Taha Yasin Turan
Selçuk University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İdari yargı kararları bağlamında güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması

TAHANCI, Fatih. İdari Yargı Kararları Bağlamında Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2024. Devlet, bireylerin adalet ve güvenlik kaygıları sonucunda insanoğlunun ihtiyaçları ile ortaya çıkmıştır. Devlet adını verdiğimiz bu yapının içerisinde insanlar birtakım ilke ve kurallar çerçevesinde istihdam edilmektedir. Güvenlik ve adalet ihtiyacı ile ortaya çıkan bu yapının içerisinde görev alacak olan kişilerin istihdam edilmeleri sürecinin de titizlikle yürütülmesi gerekmektedir. Modern devletin günümüzdeki halinin vücut bulmasıyla birlikte kişilerin göreve atanma sürecinde son halka niteliğinde bulunan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması müessesesi ortaya çıkmıştır. Geçmişten günümüze Türk idare hukuku incelendiğinde güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının geçmişinin Yıldız jurnallerine kadar uzandığı görülmektedir. 1994 yılına dek kanuni dayanağı bulunmayan güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması süreci yönetmelikler çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. 1994 yılında çıkartılan 4045 sayılı Güvenlik Soruşturması, Bazı Nedenlerle Görevlerine Son Verilen Kamu Personeli ile Kamu Görevine Alınmayanların Haklarının Geri Verilmesine ve 1402 Numaralı Sıkıyönetim Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun ile kanuni zemin oluşturulmuştur. Ancak 2020 yılına gelindiğinde Anayasa Mahkemesi'nin hem 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu hem de 4045 sayılı kanun nezdinde ortaya koyduğu iptal kararları neticesinde kanun koyucu müstakil bir kanun yapmak zorunda kalmıştır. 2021 yılında 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu'nun yasalaşmasıyla kamu personel rejiminde yeni bir düzen ortaya konmuştur. 2022 yılında da Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Yapılmasına Dair Yönetmelik yürürlüğe girmiştir. 7315 sayılı Güvenlik Soruşturması ve Arşiv Araştırması Kanunu öncesinde müstakil bir kanun bulunmamaktaydı. Böyle bir kanun bulunmadığı için uygulamadaki birçok boşluk yargı kararları ile doldurulmaya çalışılmıştır. İdare hukuku ile ceza hukuku alanındaki yeni uygulamalar, kanun değişiklikleri ve öğretideki farklılıklar süreç içerisinde yargı kararlarına da yansımış benzer konularda farklı kararların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu çalışmada Türk idare hukuku içerisinde güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasının tarihsel gelişimi üzerinde durulmuş sonra sırasıyla temel kavramlar güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması yapılacak kişiler, güvenlik soruşturması ve arşiv araştırmasını yapacak yetkili kişi ve kurumlar, görev ve yetkilileri, izlenecek süreç yeni kanun ve yönetmelik çerçevesinde anlatılmıştır. Son bölümde ise güvenlik soruşturması ve arşiv araştırması alanındaki temel tartışma konuları idari yargı kararları bağlamında anlatılmıştır. Anahtar Kelimeler: Güvenlik Soruşturması, Arşiv Araştırması, Kamu Personeli, Devlet Memuru, Kişi Güvenlik Belgesi

Kamu hukukuİdare hukuku
Fatih Tahancı
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ekolojik kriz ve hukuk ilişkisi çerçevesinde Türkiye'nin HES problemi

Türkiye'de enerji üretiminde en çok tercih edilen yöntem hidroelektrik enerjisidir. Bu tez, Hidroelektrik Enerji Santrallerin (HES) ekolojik ve sosyal etkilerini ekolojik hukuk perspektifinden ele alarak hukuk ve ekolojik kriz arasındaki bağlantıyı araştırmaktadır. Türkiye'deki HES'ler üzerine pek çok çalışma olmasına rağmen HES mevzuatının ve hukuki uygulamaların ekolojik ve sosyal etkileri ile etkinliğinin sistematik değerlendirmesini yapan çalışmalar kısıtlıdır. Bu çalışmada, Türkiye'nin HES probleminin sosyo-ekolojik krizle ilişkisi, ilgili yasal mevzuatın etkinliği ve uygulanabilirliği üzerinden incelenmektedir. HES'lerin hukuki çerçevede sistematik olarak incelenmesiyle HES'ler özelinde, hukuka yüklenen çevre koruma ve çevresel adalet sağlama beklentilerinin karşılanıp karşılanmadığı araştırılarak literatüre katkı sağlamak hedeflenmektedir. Çalışmada, Türkiye'nin HES problemi, yasal mevzuat ve uygulama, ekolojik ve sosyal gereklilikler ile kalkınma ve sürdürülebilir enerji konuları arasındaki çekişmeli dinamikleri araştırmak için hukuk, sosyoloji, ekoloji ve politika gibi farklı disiplinlerden görüşleri bir araya getiren bir yaklaşım izlenmiştir. Bu kapsamda, tez çalışmasının ilk bölümünde sırasıyla ekolojik kriz, çevre hukukunun etkisizliği ve HES'lerin sosyo-ekolojik kriz temelinde nasıl sorunsallaştığı ele alınmaktadır. Bu bağlamda ilk bölümde, HES'lere yönelik ekolojik ve sosyal çalışmalar incelenerek devlet, sermaye aktörleri, yerel toplumlar, çevre aktivistleri gibi farklı grupların su politikaları ve HES uygulamalarının belirlenmesindeki rolü değerlendirilmiştir. Değerlendirme sonucunda HES'ler, ekonomik kalkınma, çevre koruma, sosyal adalet ve yasal gereklilikler arasındaki gerilimin belirginleştiği bir kesişim noktası olarak ortaya çıkmıştır. İkinci bölümde HES'ler hakkındaki yasal mevzuat ve dava örnekleri incelenerek hukuk sisteminin çevresel ve sosyal endişeleri gidermek konusundaki etkinliği araştırılmıştır. Hukukun etkisizliğindeki en önemli faktörün, devlet ve şirketlerin aleyhlerine buldukları mahkeme kararlarına uymaması olduğu gözlemlenmiştir. Ekolojik koruma ve çevresel adaletle ilgili yasal düzenleme ve uygulamaların etkisizliği, hukukun politik, ekonomik ve insan merkezli karakteri çerçevesinde tartışılarak çalışma sonuçlandırılmıştır.

Sena Başak Dağdemir
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

Belediyelerin seçimle işbaşına gelmiş organlarının organlık sıfatını kaybı ve bu kararların denetimi

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 127 inci maddesinin dördüncü fıkrası çerçevesinde mahalli idarelerin seçilmiş organlarının organlık sıfatlarını kaybetmelerine ilişkin denetim yargı yoluyla gerçekleştirilmektedir. 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun ilgili hükümleri uyarınca konu ile ilgili yargısal denetim faaliyetini yürütmekle görevlendirilmiş yargı makamı Danıştay'dır. Türkiye'de mahalli müşterek ihtiyaçların karşılanması ve yerel demokrasi açısından önemli bir yere sahip belediyelerin seçilmiş organları ise belediye meclisi ve belediye başkanı olarak belirlenmiştir. Belediyelerin seçilmiş organlarının her mahalli idare seçimi sonrasında yenilenmesi ve seçilen kişilerin değişkenlik göstermesi, belediye meclislerinin feshine veya belediye başkanlarının düşürülmesine ilişkin çeşitli gerekçeler içeren yeni talepleri de ortaya çıkarmaktadır. Bu taleplere yönelik Danıştay tarafından verilen her yeni karar ise belediyelerin seçilmiş organlarının organlık sıfatını kaybı konusunu usul ve esas açısından yeniden şekillendirmektedir. Tezde Türkiye Cumhuriyeti Anayasası uyarınca idari teşkilatlanmaya hâkim olan ilkeler ve bu kapsamda belediyeler ele alındıktan sonra, belediyelerin seçilmiş organlarının organlık sıfatını kaybı sebepleri ve usulü görevli yargı makamı olan Danıştay'ın kararları çerçevesinde incelenmiştir. İnceleme sonucunda konu ile ilgili olarak verilen bazı kararlar arasında tutarsızlıklar tespit edilmiştir. Bu tutarsızlıkların ana nedeninin ise mahkeme tarafından yorum yoluyla doldurulması beklenen ve muğlak ifadeler içeren kanuni düzenlemeler olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Yerinden Yönetim, Mahalli İdareler, Belediyelerin Seçilmiş Organları, Belediye Meclisi, Belediye Başkanı, Organlık Sıfatının Kaybının Yargısal Denetimi

Belediye başkanlarıBelediye başkanlığıBelediye meclisi+5
Levent Çağlancı
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kapalı ve yarı kapalı denizlerde işbirliği ve Akdeniz

Kapalı veya yarı-kapalı denizler kavramı, Birleşmiş Milletler Üçüncü Deniz Hukuku Konferansı'nda gerçekleşen tartışmalar sonucunda 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin "Kapalı veya Yarı-Kapalı Denizler" adlı IX. Bölümü altında 122. ve 123. maddelerde düzenlenmiştir. Söz konusu 122. madde, kavramı tanımlarken; 123. maddede ise kapalı veya yarı-kapalı denizlerde kıyı devletleri tarafından uygulanacak işbirliği yükümlülüğü düzenlenmektedir. Ancak 123. maddenin emredici niteliği ve uygulanacak işbirliği yükümlülüğünün kapsamı bakımından birtakım belirsizlikler söz konusu olmaktadır. Ayrıca söz konusu maddede düzenlenen işbirliği alanları, Sözleşme'nin ilgili maddelerinde halihazırda düzenlenmiş bulunmaktadır. Buradan hareketle, Sözleşme'nin kapalı veya yarı-kapalı denizlerde işbirliği bakımından yeni bir işbirliği alanı oluşturduğu söylenememektedir. Diğer taraftan, kıyı devletlerinin bu tür alanlarda karşılaşmakta olduğu ve düzenleme kapsamına dahil edilmemiş birtakım sorunları mevcut bulunmaktadır. Bu sorunlar içerisinde deniz yetki alanlarının genişliğinin belirlenmesi ve doğal kaynakların araştırılması ve işletilmesi konuları ön plana çıkmaktadır. Bu konuların çözümü Sözleşme'nin genel kuralları doğrultusunda gerçekleştirilecektir. Çalışmada, Sözleşme'nin 122. ve 123. maddelerinde düzenlenen kapalı veya yarı-kapalı denizler kavramına eleştirel bir yaklaşım sunulması amaçlanmıştır. Bir kapalı veya yarı-kapalı deniz olarak Akdeniz, söz konusu işbirliği mekanizmalarının en iyi uygulandığı bölgelerden biri olarak değerlendirilmektedir. Bu bakımdan Akdeniz'in bir kapalı veya yarı-kapalı deniz olarak söz konusu niteliği ve bu deniz alanında uygulanan işbirliği mekanizmaları incelenmiştir. Ayrıca Akdeniz'de işbirliği ortamına engel oluşturan deniz yetki alanları ve doğal kaynak temelli uyuşmazlıklara da yer verilmiştir. Kapalı veya yarı-kapalı denizler kavramı ve bu bağlamda düzenlenen işbirliği yükümlülüğü Türkiye bakımından incelenerek Türkiye'nin Konferans'taki tutumu üzerinde durulmuştur.

AkdenizBirleşmiş Milletler Deniz Hukuku SözleşmesiDeniz hukuku+2
Ali Özgöktaş
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiyedeki mevzuat açısından engelli hakları

Engellilik tarih boyunca insanoğlunun anlamaya, tanımlamaya ve ortadan kaldırmaya çalıştığı bir olgu olmuştur. Engellilerin yasadığı zorluklar ilk önce bir sağlık sorunu olarak algılanmıştır. Ancak daha sonra zorlukların nedeni olarak toplum görülmeye başlanmıştır. Engellilerin öncelikli sorunları erişim, istihdam ve ayrımcılık olmaktadır. Devletler bu sorunları çözmek için çeşitli hukuki düzenlemeler yapmaktadırlar. Özellikle engelli ayrımcılığına karsı ciddi önlemler alınmıştır. Engellilerin hakları her zaman korunmalıdır. Zira sonuç olarak insanlar ya engellidir ya da bir gün muhakkak engelli olacaklardır. Çalışmamızın birinci bölümünde engelli kavramı, engelli türleri ve engelli durumunu açıklayan görüşler açıklanmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde ise, engelliler ile ilgili yasal çerçeve ve ilkelerden bahsedilmektedir. Son bölümde ise, Türkiye ve Yabancı ülkelerin engelliler ile ilgili mevzuat ve uygulamaları karşılaştırılmıştır.

Engelli haklarıEngellilerKamu Hukuku+2
Hülya Çubuk
İstanbul Aydın University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Irak'ın 1925 – 2005 arasındaki anayasalarında güçler dengesi

Güçler ayrılığı ilkesi, demokratik sistemlerin dayandığı temel ilkelerden biridir, ve ulusun ve halkın egemenliği ilkesi kadar önemlidir. Bu esasa dayanarak, yapılan bu çalışmada 1748'de yazdığı "Yasaların Ruhu" adlı kitabında yasama, yürütme ve yargı ayrım ilkesini oluşturmayı tercih ettiği ünlü Fransız düşünür Montesquieu'ye atıfta bulumuştur, Ayrıca Montesquieu ve diğer düşünürlerin Fransa'daki demokratik sistem üzerindeki etkisini açıklanmıştır. Bununla birlikte güçler ayrılığı ilkesinin ortaya çıkışı ve ilkenin dayandığ (İngiltere, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri) gibi en önemli demokratik sistemlerinden bahsedildikten sonra, Iraktaki 1925 Kanun-i esasi, (1925-1958) yıllar arasındaki anayasaları, 2004 yılının geçici anayasası ve son olarak 2005 Daimi Anayasası'nın oluşumunu, eksiklilerini ve benimsedikleri sistemleri ve bu anayasalarda devlet güçleri neler olduklarını , dağıtımı nasıl olduğunu ve en son güçler dengesi açısandan bu anayasaların arasındaki benzerlik ve farklılıklar neler olduğunu ve bu anayasalarda özellikle 2005 Anayasasında demokratik temelleri ne kadar dikkate alındığını açıkalnmıştır.

AnayasaGüç dengesiIrak+1
Rebaz Ahmed Saadı Saadı
İstanbul Aydın University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Libya'da mahalli idare yapılanmasına yönelik bir model önerisi

Günümüzde bütün dünya ülkelerinde yerel yönetimlerin öneminin giderek artmakta olduğu bilinmekte ve mahalli idare sisteminin daha da gelişmesi, yenilenmesi, halka daha iyi bir hizmetin verilmesi için stratejik plan ve projeler üretilmeye devam etmektedir. Global dünyada her geçen gün bu şekilde bir ilerleme, gelişim, sosyal, ekonomik kalkınmalar yaşanırken hem iç hem de dış güçlerle yaşadığı problemler, çalkantılar yüzünden çok fazla etkilenen Libya mahalli idare sistemini geliştirecek, ona katkı sağlayacak, mahalli idare sistemindeki eksikleri ortadan kaldıracak daha çağdaş ve tecrübe edinmiş, bir model önerisinde bulunmayı vazgeçilmez kılmıştır. Ne yazık ki, son on yıldır ülkede yaşanan olaylar yerel yönetim sistemine de etkisini göstermiş ve bu problemlerin doğurduğu sonuçlar nedeniyle eskiden beri çok da iyi durumda olmayan yerel yönetim sistemine olan eleştirileri artırmıştır. Beklenen çözümün aksine herhangi bir çözümün üretilmemesi mevcut problemleri daha da derinleştirmektedir. Bu yönde yazdığım tezle Libya mahalli idare sistemine bir çözüm getirmeyi amaçlamaktayım. Anahtar Kelimeler:Mahalli İdare, Yerel Yönetim, Gelişim, Stratejik Plan ve Proje, Ekonomik Kalkınma.

Ekonomik kalkınmaProjelerStratejik planlama+2
Hussın Ali Hussın Alaawar
İstanbul Aydın University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Törenin ekonomi politiği

Orta Asya göçerleri göçer üretim tarzı altında örgütlenirler. Hareketli üretim araçları üzerinde sürü formunda hakimiyet kurmuş olan toplumsal formasyonlarda, üretim aracının özgün doğası ve sürü formunun belirleyici etkileri göçer üretim tarzı adını verdiğimiz yapısal formasyona vücut verir. Göçer üretim tarzında sürüler üzerinde aile hakimiyeti, otlak ve su kaynakları üzerinde ise kolektif hakimiyet söz konusudur. Üretim tarzının iktisadi belirleyenleri Orta Asya göçerlerini askeri bir formda örgütlenmeye zorladığı ve iç sömürü üretim tarzının yapısal koşullarınca engellediği için göçer üretim tarzı dairesindeki toplumsal formasyonlarda sınıflaşma, ön sınıf aşamasında kesilmektedir. Sürü formu ve otlak-su kaynaklarının paylaşım sorunu göçer üretim tarzı dairesinde yaşayan toplulukları soy bağına dayanan örgütlenmeler kurmaya zorlar. Söz konusu örgütlenmeler aileleri obalara, obaları uruklara, urukları boylara ve tüm bu sayılan unsurları boylar arası iş birliği örgütlenmesi adını verdiğimiz yapısal formasyona bağlar. Göçer üretim tarzında siyasal örgütlenmenin temel katmanı olan boylar arası iş birliği düzeni hareketli ve göreli olarak özerk üretici birimler arasındaki paylaşım sorunlarını çözmek ve üretici birimleri dış sömürü, savunma ve ticaret alanlarında bir araya getirmek işlevini üstlenir. Göçer üretim tarzı dairesindeki toplumsal formasyonlarda iç sömürü ilişkileri gelişmediği, toplum savaşçılık etrafında örgütlendiği ve bu bağlamda da sınıf egemenliği tebarüz etmediği için normatif pratikler hukuk biçimini edinmezler. Göçer üretim tarzının ön-sınıf yapısı bağlamında normatif pratikler bir sınıfın egemenliğini değil göçer toplulukların ön sınıf düzeni içinde yeniden üretilmesi işlevini üstlenirler. Sanayi devrimi öncesinde doğal koşulların insan etkinliği üzerindeki yoğun belirleyiciliği altında söz konusu yeniden üretim işlevi büyük ölçüde yaşam stokunun sürü formunda yeniden üretim gereksinimi etrafında biçimlenir. Yaşam stokunun yeniden üretim gereksiniminin normatif pratikler üzerindeki belirleyici etkisi töreyi meydana getiren pratiklerin yaşam stokunun yeniden üretim gereksinimi etrafında gelişen zorunluluk ve düzenlilik ilişkiler etrafında somutlaşmaları ile neticelenmektedir. Yaşam stokunun belirleyiciliği altında gelişen normatif pratikler ön sınıf aşamasındaki göçer toplumlarında egemen bir sınıfın menfaatlerini temsil etmezler. Töreyi oluşturan pratikler bir sınıfın egemenliğinin izlerinden ziyade ön sınıflar arasındaki sınıf mücadelelerinin belirleyiciliğine tabidirler.

Devlet teorileriEkonomi politikalarıGöçebelik+7
Ozan Giray Şahin
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Vergi Hukuku açısından kişisel verilerin korunması

Kişisel verilerin korunması ve bu hususta verisi işlenen kişilere tanınan haklar, günümüzde önemi gittikçe artan ve ülkeler tarafından çeşitli çözüm önerileri getirilmek istenen konulardan birisini oluşturmaktadır. Nitekim teknolojinin de gelişmesiyle birlikte, kişisel verilerin işlenmesi hem çok daha kolay hale gelmiş hem de işlenen veri sayısı çok daha fazla artmıştır. Çalışma kapsamında, öncelikle kişisel verilerin korunmasına ilişkin kavramsal açıklamalara ve kişisel verilerin korunması hakkının niteliğine ilişkin tartışmalara yer verilmektedir. Kişisel verilerin korunması, küresel bir konu olduğundan, kişisel verilerin korunması hukukunun gelişiminin değerlendirilmesi de önemlidir. Bu çerçevede, mevzuatımıza da etki eden uluslararası kaynaklar ele alınmıştır. Ülkemizde ise, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği ile Anayasa'nın 20. maddesinin 3. fıkrasına eklenen hüküm çerçevesinde, kişisel verilerin korunması bir hak olarak Anayasa'da açıkça yer almaya başlamıştır. 2016 yılında da, 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu yürürlüğe girmiştir. Bu çerçevede, çalışma kapsamında 6698 sayılı Kanun'un getirdiği düzenlemelere de ayrıntılı olarak yer verilmiştir. Söz konusu Kanun ile getirilen düzenlemeler, vergi mükellefleri açısından da önemlidir. Nitekim uluslararası kaynaklara da benzer şekilde, Kanun ile kişisel verileri işlenen gerçek kişilere oldukça önemli haklar tanınmaktadır. Çalışma kapsamında da, vergi mükelleflerinin kişisel verilerin korunmasına ilişkin hakları, vergi konularına ilişkin istisnalar ışığında ele alınmaktadır.

Kamu hukukuKanunlar 6698 sayılıKişisel Verilerin Korunması Kanunu+5
Pınar Nur
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 15. maddesi uyarınca taraf devletlerin sözleşme'den kaynaklanan yükümlülüklerinin azaltılması (Derogasyon)

Sözleşme'nin 15. maddesi taraf devletlere, belli koşulların gerçekleşmesi halinde Sözleşme ve Eki Protokollerde güvenceye bağlanan hak ve özgürlüklerin korunmasına ilişkin yükümlülüklerini azaltma (derogasyon) imkânı tanımaktadır. Mahkeme içtihatlarına bakıldığında da, AİHS'in 15. maddesine başvurma konusunda taraf devletlere geniş bit takdir payının (the margin of appreciation) tanındığı anlaşılmaktadır. Bununla birlikte, askıya alma (derogasyon) sınırsız ve denetimsiz bir biçimde uygulan(a)mamaktadır. Altını çizmek gerekir ki istisnai / kriz halleri taraf devletlere, günümüz çağdaş demokrasilerinin olmazsa olmazları olarak: demokrasi, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına dayanan yönetim temellerini aşındırmaya yönelik açık bir çek (carte blanche) vermemektedir. Sözleşme'nin 15. maddesinin 2. fıkrasında da, taraf devletlere askıya almaya başvurduklarında uymaları gereken birtakım maddi ve usuli koşullara yer verilmiştir. Askıya almaya başvurulduğu durumlarda da Konsey organlarınca iki tür denetim / gözetim gerçekleştirilmektedir: İlk olarak Strazburg Mahkemesi önüne gelen başvurularda, taraf devletlerin Sözleşme'nin 15. maddesinin gereklerine riayet edip etmedikleri nazarında, alınan / alınacak tedbirlerin yalnızca durumun gerektirdiği ölçüde tedbirler olup olmadığı, haklı bir mazeret / zaruret hâli görülüp görülemeyeceği, bu mazeretin geçerli olup olmadığı ile ulusal düzeyde yeterince gerekçelendirilip gerekçelendirilmediğini denetlemektedir. İkinci olarak Konsey'in kimi uzmanlık birimleri de denetim / gözetim gerçekleştirmektedir. Mezkûr çalışmada, bölgesel bir insan hakları koruma sistemi öngören AİHS özelinde, savaş, seferberlik, askeri darbe teşebbüsü (15 Temmuz darbe teşebbüsü) salgın hastalık (COVID-19) veya ağır ekonomik bunalım gibi ulusun varlığını tehdit eden genel bir tehlike durumunda uygulanmak zorunda kalınan, bir bakıma taraf devletler yönünden bir can simidi niteliğinde olan "olağanüstü hallerde Sözleşme'den doğan yükümlülüklerin azaltılması / askıya alma / derogasyon" müessesesi inceleme konusu yapılmıştır. Söz konusu bu inceleme sürecinde özellikle Konsey'in yargılama makamı olarak başta Strazburg Mahkemesi'nin kararları olmak üzere Konsey'in diğer organlarının derogasyona yönelik rapor, görüş, açıklama gibi çalışmaları ile Türk Anayasa Mahkemesinin Türkiye'de ilan edilen OHAL kapsamında alınan tedbirlere / kısıtlamalara yönelik başvurularda vermiş olduğu kararlar analiz edilmiştir. Uygulamanın aksayan yönleri ise ortaya konulmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Askıya alma / yükümlülüklerin azaltılması (derogasyon), Olağanüstü hal, 15 Temmuz darbe teşebbüsü, Olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türk Anayasa Mahkemesi.

Avrupa İnsan Hakları SözleşmesiDerogasyonKamu hukuku+3
Muhammed Taha Büyüktavşan
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu

Neo-liberal politikalarla devlet yapılanmasında bir dönüşüm yaşanmıştır. Bu dönüşüm uluslararası örgütler ve sermaye kuruluşları tarafından önerilen yapısal uyum paketleri ve düzenleyici reformlar çerçevesinde meydana gelmiş ve geleneksel devlet yapılanmasında bir kopuş yaşanmıştır. Türkiye'de bağımsız düzenleyici kurumlar ve üst kurullar olarak bilinen yapısal biçimler ülke ekonomilerinin birbirine eklemlenmesi hedefine yönelik oluşturulmuştur. Önemli alanların yönetiminin teslim edildiği bu kurullar yönetişim tipi örgütlenme modeline örnek teşkil etmektedir. Kurullar, sermaye ilişkilerinin yoğunlaştığı küreselleşmeye aracılık eden yapısal biçimler olarak varlığını sürdürmektedir. Türkiye'de, uluslararası ekonomiyle bütünleşmeyi sağlayacak ve sermaye açısından kolaylaştırıcı düzenlemelere öncülük edecek bir yapı olarak Yatırım Ortamını İyileştirme Koordinasyon Kurulu (YOİKK) kurulmuştur. Daha sonra yatırım ortamını iyileştirme çalışmalarına katkı sağlayacak Yatırım Danışma Konseyi (YDK) oluşturulmuştur. YOİKK platformu ve YDK çok uluslu şirketler ve uluslararası finans kuruluşlarının aktörlerini bir araya getirerek, yatırımcıların taleplerinin ve isteklerinin idarede ve yasal mevzuatta karşılanmasına yönelik faaliyetlerde bulunmaktadır. YOİKK, bu faaliyetleri farklı alanlar için oluşturulmuş teknik komitelerle, yeni adıyla çalışma gruplarıyla yürütmektedir. Yatırım mevzuatı ve yatırımla ilgili idari işlemleri eylem planları vasıtasıyla yeniden düzenleyen bu yapının, toplumsal ilişkileri dönüştürme kapasitesi bulunmaktadır. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi'yle değişime uğrayan yapı, çalışmalarına devam etmesine rağmen eski etkinliğini yitirmiştir. Bu çalışmada kurullar, YOİKK ve YDK'nın çalışmaları, yapıları, oluşturulmalarında etkili olan politikalar, devlet idaresindeki dönüşümü anlamak maksadıyla incelenmiştir.

Doğrudan yabancı sermaye yatırımlarıKamu hukukuKuruluş+4
Esra Topal
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Türk Anayasa Mahkemesi kararları kapsamında mülkiyet hakkı ve kamulaştırma

Temel bir insan hakkı olan mülkiyet hakkı zaman içerisinde farklı formlarda ortaya çıkmış ve dinamikliğini daima korumuştur. Günümüzde sosyal devlet anlayışının etkisiyle mülkiyet hakkı sınırlanabilir bir hak olarak kabul edilmektedir. Kamulaştırma işlemi ise bu hakka müdahale yollardan biridir. Ancak özel mülkiyet hakkına verilen önem de devam etmektedir. Nitekim anayasal düzeyde güvencesi olan mülkiyet hakkına müdahale biçimlerinden Kamulaştırma da yine Anayasada düzenlenmiştir. Bu bağlamda mülkiyet hakkı düzenlemesi ulusal ve uluslararası düzenlemelerde sınırlanabilir bir temel hak olarak yer almıştır. Söz konusu form elbette ki belirli bir sürecin sonucu olarak olgunlaşmıştır. Ancak özel mülkiyet ile bu hakka müdahale biçimlerinden Kamulaştırma, hala yargı organlarının sıklıkla incelediği bir konudur. Dolayısıyla güncelliği devam etmekte ve mülkiyet hakkı ile hakka müdahale arasında adil denge gözetmek üzere, yargı organlarınca da geliştirilen ölçütler oluşmaktadır. Sonuç olarak çalışmanın konusu ve sorununu; mülkiyet hakkının varlığı, hakkın kapsamının gelişimi, sosyal devlet formundaki kamulaştırma işleminin meşruiyet koşulları ve buna ilişkin düzenlemeler ile yargı organlarının kararları oluşturmaktadır. Anahtar Sözcükler Mülkiyet Hakkı, Kamulaştırma, Türk Anayasa Mahkemesi Kararları, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları

Anayasa MahkemesiAvrupa İnsan Hakları MahkemesiKamu hukuku+5
Merve Güneş
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yeni nesil teknolojilerden insansız hava aracı ve özel hayatın gizliliğinin korunması

Askeri amaçlar için üretilen insansız hava aracının (İHA), birey kullanımına kadar olan evrimi ve gelişimi hayatın her alanına nüfuz etmeye devam etmektedir. İHA'lara entegre edilebilen faydalı yükler, uçuş süresinin uzunluğu, insan faktörünün nerdeyse sıfıra inmesi gibi avantajları sayesinde kamu güvenliğinin ve huzurunun sağlanması için polis teşkilatı tarafından da İHA kullanımı son yıllarda çarpıcı biçimde artmaktadır. Türkiye'de Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesindeki Havacılık Dairesi Başkanlığı 2018 yılı itibari ile 81 ilde İHA büro amirliklerinin kurulumu tamamlanmış olup gelecek vizyonu olarak her geçen gün İHA kapasitesini arttırmaktadır. ABD'de yaşanan 11 Eylül saldırısından sonra "tehlikenin tehlikesini önlemek" proaktif polislik anlayışı olarak benimsenmektedir. Tehlikenin önlenmesi ancak gelişmiş gözetim teknolojileriyle mümkün olmaktadır. Bu bağlamda polis tarafından aslında her an var olduğunu bildiğimiz ama aslında çoğu zaman göremediğimiz yeni nesil araçlarla yoğun bir gözetim teknolojisi kullanılmaktadır. Bilimdeki yenilikler, teknolojinin ilerlemesi bunun sonucu olarak, daha sofistike teknolojik kapasite, yalnızca artan verimlilikle değil, aynı zamanda ahlaki değerlerle, politik ve hukuki ilerlemeyle de ilişkilidir. Günümüzde gözetim teknolojilerinin yaygın ve yoğun kullanılması bireylerin, tüm hareket ve davranışlarının her zaman izleniyormuş gibi kendilerini ayarladıkları bir öz disiplin etkisini, Jeremy Bentham'ın kurguladığı ve Michel Foucault tarafından anlatılan "Panopticon" metaforunu beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, özel hayatın gizliliği ve kamu güvenliği arasındaki değer çatışması, kolluğun yeni nesil gözetim araçlarından olan İHA kullanarak kapsamlı gözetiminden kaynaklanan en önemli etik sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Kolluğun İHA kullanımının her geçen gün yaygınlaşması ve kullanılan teknolojinin daha sofistike hale geleceği dikkate alındığında özel hayatın gizliliğine müdahale olabilecek durumların ihtimali artmaktadır. Kolluğun yetkilerini, bireyin haklarını belirlemek bu bağlamda özel hayatın gizliliği ile kamu güvenliğini arasındaki hassas dengenin sağlanmasında büyük önem arz etmektedir. Anayasa tarafından korunan temel ve hak hürriyetlere, olabilecek sınırlamaların ancak kanunla düzenlenebileceği noktasından hareketle, kolluğun İHA kullanımı ile ilgili kanuni düzenleme yapılması gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada insansız hava araçlarının kamu güvenliğinin sağlanmasına yönelik artan önemine değinilmiş, bu bağlamda insansız hava araçlarıyla ilgili mevzuatta ve güvenlik yönetimi alanlarında kapsamlı düzenleme yapılması ihtiyacının ortaya konulması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

Güvenlik önlemleriKamu hukukuPolis+5
Mehmet Enes Yılmaz
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vergi Usul Hukukunda elektronik tebligat

Vergilendirme aşamalarından biri olarak tebliğ; mükelleflere, vergisel yükümlülüklerini ve ödevlerini bildirme amacı taşımaktadır. Tarh edilen vergi, tebliğ ile mükellefe bildirilir. Bu bildirim üzerine mükellefin hukuki yollara başvurma süresi başlar. Görüldüğü üzere tebliğ aşaması, mükellef haklarının korunmasında, büyük öneme sahiptir. Bilgi ve iletişim teknolojilerinin, günlük hayatın her alanında olduğu gibi vergilendirme aşamalarında da kullanılmasıyla elektronik vergilendirme kavramı, ortaya çıkmıştır. Böylece mükellefler, birçok vergi ödevini internet üzerinden yerine getirebilmektedir. Elektronik vergilendirme faaliyetlerinden biri de vergilendirmeye ilişkin evrakların elektronik ortamda tebliğ edilmesidir. Elektronik ortamda tebliğ usulü, 2010 tarihinde, VUK'a 107/A maddesinin eklenmesiyle yasalaşmıştır. 107/A maddesinin hükmüne göre, elektronik tebliğ usulüne dair çeşitli usul ve esasları belirleme yetkisi Hazine ve Maliye Bakanlığına verilmiştir. Hazine ve Maliye Bakanlığı bu yetkiye dayanarak, 2015 yılında, 456 Sıra No'lu VUK Genel Tebliği'ni yayınlamıştır. Elektronik ortamda tebliğ kısaca; VUK'a göre mükellefe tebliğ edilmesi gereken belgelerin, elektronik tebligat sistemi aracılığıyla, muhatabın internet vergi dairesi bünyesinde oluşturulacak elektronik tebligat adresine, vergi idaresi tarafından iletilmesi olarak tanımlanabilir. Elektronik tebliğ, modern tebliğ olarak da isimlendirilebilir. Elektronik ortamda tebliğ usulünün birçok faydası vardır. Özellikle klasik tebliğ usulleriyle karşılaştırıldığında elektronik tebliğ usulü çok daha işlevseldir. Bunun yanında, düzenlemenin yeni olmasından dolayı birtakım eksikliklerin bulunması normaldir. Çalışmada, elektronik tebliğ usulünün güçlü olduğu yönlerden bahsedildiği kadar eksik yönleri de tespit edilmiştir. Ayrıca, tespit edilen bu eksiklikler hakkında öneriler sunulmaya çalışılmıştır.

Elektronik tebligatKamu hukukuTebligat+3
Muhammed Hakan Okçu
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İdarenin yargı dışı denetim yollarının etkinliği

Hukuk devleti ilkesi, idarenin hukuka aykırı hareket etmesini önlemek maksadıyla denetim faaliyetinin varlığını zorunlu görmektedir. İdarenin denetlenmesi mecburiyeti idari işlemlerin hukuka uygunluk karinesinden yararlanmasına engel olmaz. Bu sebeple hukuka uygunluk karinesinden yararlanan ve icrai işlem gerçekleştirme yetkisine sahip olan idarenin gerçekleştireceği eylem ve işlemlerin denetlenmesi hukuken zorunludur. Söz konusu denetimin esası yargılamaya dayansa da günümüzde yargı dışı denetim yolları kendi varlıklarını göstermekte ve önemini artırmaktadır. Ancak yargı dışı denetim yolları kural olarak kararlarında bağlayıcılık taşımasa da yargısal denetime kıyasla cazip imkânlar sunmaktadır. Bu nedenle başta Batı hukuk sistemlerinde ombudsmanlık kurumu ve benzer insan hakları kurumları etkinliklerini pekiştirmektedir. Bu gelişmeler karşısında Türkiye, yargı dışı denetim yolları arasında yer alan idari ve siyasi denetimlerde işlevsel açıdan katkılara sahipken ulusal düzeyde insan hakları kurumlarının oluşturulmasında geç kalmıştır. Özellikle son on yılda ülkemizde yeni insan hakları kurumları kurulmuş olmasına rağmen söz konusu kurumların yapısal ve işlevsel açıdan bazı eksiklikleri bulunmaktadır. Bu çalışma idarenin yargısal ve yargı dışı yollarla denetim farkları kapsamında yargı dışı denetim yollarının (özellikle kurulan yeni insan hakları kurumlarının) yapısal ve işlevsel etkinliklerini konu edinmektedir.

Bilgi edinme hakkıDenetimDenetim sistemleri+6
Ömer Can Baş
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yargısal içtihatlar ışığında alacağın tahsili amacıyla işlenen yağma suçu

Alacaklıların hukuki ilişkiye dayanan alacaklarını tahsil etmek amacıyla borçluya yönelik cebir ve/veya tehdit içeren fiilleri suç olarak kabul edilmiş, hukuki yollara başvurarak alacağını tahsil etmeyen failin cezalandırılması öngörülmüştür. 765 sayılı TCK'da kendiliğinden hak alma (ihkak-ı hak) suçu olarak düzenlenmişken, 5237 sayılı TCK'da kendiliğinden hak alma suçuna yer verilmemiş; fakat malvarlığına yönelik suçlar açısından failin hukuken korunan bir alacağını tahsil etmek amacıyla hırsızlık veya dolandırıcılık suçunu işlemesi halinde bu suçlardan verilecek cezalarda alt ve üst sınır belirlenmek suretiyle ceza indirimi belirlenmiştir. Ancak failin alacağını tahsil etmek amacıyla cebir veya tehdit kullanması halinde farklı bir düzenleme getirilerek failin yağma suçundan değil, kasten yaralama ya da tehdit suçundan ötürü cezalandırılacağı belirtilmiştir. Fail ile mağdur arasındaki borç ilişkisinin meşru bir zeminde bulunması failin TCK' da düzenlenen alacağın tahsili amacıyla işlenen hırsızlık(md.144), dolandırıcılık (md.159 ) ve yağma (md.150/1) hükümlerinden yararlanabilmesinin temel şartıdır. Bu nedenle hukuken korunan alacağın hukuken geçerli bir alacak olması, failin ve mağdurun bu borç ilişkisinin tarafı olması gerekmektedir. Hukuki ilişkinin tarafı olmayan kişiler yönünden ise hırsızlık (md.141-142), dolandırıcılık (md.157-158), yağma (md.148-149)suçlarına yönelik hükümlerin uygulanması söz konusu olmaktadır. Malvarlığına yönelik suçlardan hırsızlık ve dolandırıcılık yönünden, bu suçların alacağın tahsili amacıyla işlenmesi halinde suçların niteliğinde bir değişiklik olmamakta, daha az cezayı gerektiren hal teşkil etmektedir. Ancak durum TCK md.150/1 düzenlemesinde farklıdır. TCK md.150/1 de düzenlenen alacağın tahsili amacıyla işlenen suçun, yağmanın özel hali olduğu öğreti ve yargı kararlarında ifade edilmekte ise de, bu durumda failin hangi suçu işlediği belirsizdir. TCK md.150/1 de, yağma suçunun hukuki ilişkiye dayanan alacağın tahsili amacıyla işlenmesi halinde, fail hakkında kasten yaralama veya tehdit suçlarına ilişkin hükümlerin uygulanacağı düzenlenmiştir. TCK md.150/1 başlığı daha az cezayı gerektiren hal olmasına karşın ilgili maddede, yağma suçundan verilecek cezada indirim yapılması öngörülmemiştir. Çalışmamızda öğreti ve yargı kararları çerçevesinde farklı görüşlere yer verilerek, tartışmalı hususlar değerlendirilmek suretiyle hükmün hukuki niteliği ortaya konularak uygulamaya katkı sağlanması amaçlanmıştır.

Alacak hakkıKanunlar 5237 sayılıTahsilat+5
Tuğba Uçak
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yabancı yatırımlar ve kamu hizmeti

Bu tez neoliberal devlet döneminde kamu hizmeti kavramı ve kamu hizmetinin örgütlenmesinde yaşanan değişimin idare hukuku boyutunda ele alınması ve Türkiye açısından bahsi geçen değişimlerin değerlendirilmesine ilişkindir. Çalışmada kamu hizmetleri teknik bakımdan incelenmeye, genel bir tanıma oturtulmaya çalışılmıştır. Bununla birlikte özellikle doktrine hakim olan kamu hizmeti yaklaşımına günümüz siyasal süreci göz önüne alınarak alternatif bir bakış açısı geliştirilmeye çalışılmıştır. Bu çerçevede milli/yabancı yatırım hukukunun düzenlenmesinde siyasal tercihlerin önemi ve hukukun da buna göre şekillendiği anlaşılmaktadır. Türkiye'de hukuk sisteminin yapısal olarak değiştirilme sürecinin hem esas gayesi hem de bu dönüşümün belirleyeni niteliğindeki yabancı yatırım kavramı, emperyalizmle ilişkilendirilerek hukuka sosyolojik yaklaşımlar üzerinden bir açıklama geliştirilmiştir. Buradaki esas amaç ise yabancı yatırımlara bakıştaki değişikliği anlama ve anlamlandırma çabasından ileri gelmektedir. Anahtar Sözcükler: Yabancı yatırımlar, kamu hizmeti, artı değer, sermayenin serbest dolaşımı, iktisadi kamu hizmetleri.

Ekonomi politikalarıKalkınmaKamu hizmetleri+5
Barış Ramazan Atıcı
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Lekelenmeme hakkı kapsamında internete erişimin engellenmesi

İnternet ortamında kişilik haklarının korunması, internetin gelişimiyle beraber güncelliğini ve önemini korumakta ve tazelemektedir. İnternetin teknik özelliklerinden kaynaklanan yapısı ve kitle iletişim araçlarındaki yeri, interneti ifade ve basın özgürlüğünün kullanımı noktasında çekici kılmaktadır. Ancak giderek bu özgürlüklere daha fazla müdahale edilmeye başlandığı görülmektedir. İnternete erişimin engellenmesi ile 5651 sayılı Kanun kapsamında yapılan bu müdahalelerin büyük bir çoğunluğunu kişilik haklarının korunması gayesi oluşturmaktadır. Kişilik haklarından biri olan ve giderek daha fazla mütalaa edilen lekelenmeme hakkı, kişinin masumiyet karinesi ve adil yargılanma hakkının korunması ile kişinin itibarının korunmasına hizmet etmektedir. Lekelenmeme hakkı kapsamında internete erişimin engellenmesi uygulamalarının internet ortamında ifade ve basın özgürlüğünün sağladığı menfaat ile çatışması ve yarışması sebebiyle dengenin sağlanması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler İnternet, ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü, kişilik hakları, lekelenmeme hakkı, erişimin engellenmesi.

Erişim engellemeKamu hukukuKanunlar 5651 sayılı+6
Güneş Çetinel
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uluslararası deniz hukukunda hakkın kötüye kullanılması ve uluslararası andlaşmalar bağlamında uygulanması

Ulusal hukuk düzenlerinde iyiniyetin korunmasına yönelik en önemli araçlardan biri olan hakkın kötüye kullanılması yasağı uluslararası hukukun kaynaklarını ortaya koyduğu kabul edilen Uluslararası Adalet Divanı Statüsü'nün 38. maddesi doğrultusunda "medeni milletlerce tanınan hukukun genel ilkeleri" kapsamına girmektedir. Bu doğrultuda hakkın kötüye kullanılması yasağının, "genellik" yani farklı hukuk sistemlerinde kullanılma ve "medeni milletlerce tanınma" olmak üzere iki farklı niteliği haiz olması gerekmektedir. Ulusal hukuk sistemlerinde özellikle mülkiyet hakkının bir başkasına kötüniyetle zarar verecek şekilde kullanılmasının engellenmesi amacını taşıyan hakkın kötüye kullanılması yasağı, uluslararası hukukta ise devletlere tanınan hakların başka devletlerin zararına olacak şekilde kullanılması ihtimalini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır. Bu kapsamda, tahkim mahkemeleri ve uluslararası mahkemeler tarafından da hakkın kötüye kullanılması yasağına, her ne kadar doğrudan dayanılmasa da, yargılama sürecinde ya da kararlarda yer verilmiştir. Buna ek olarak, uyuşmazlıklara taraf olan Birleşik Krallık ve Panama gibi devletler de dava dilekçelerinde bu yasağa atıf yapmışlardır. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısı itibariyle başlayan uluslararası deniz hukukunun kodifikasyonu faaliyetlerinde hakkın kötüye kullanılması yasağı da çeşitli açılardan kendine yer bulmuştur. Bu doğrultuda, başlarda yalnızca açık denizdeki canlı kaynakların korunması ve sürdürülebilirliğinin sağlanmasına yönelik olarak açık denizde balıkçılık serbestisinin sınırlandırılması amacıyla ele alınan hakkın kötüye kullanılması yasağı, sonraki dönemde oldukça detaylı ve uluslararası deniz hukukunun tam ve kesin bir şekilde düzenlenmesi amacını taşıyan 1982 Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'yle, 300. madde kapsamında uluslararası deniz hukukunun tümüne uygulanabilecek bir genel ilke haline getirilmiştir. Anahtar Sözcükler Hakkın Kötüye Kullanılması Yasağı, Hukukun Genel İlkeleri, İyiniyet ilkesi, Kötüniyet, Uluslararası Deniz Hukuku, Uluslararası Hukukun Kaynakları

Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku SözleşmesiDeniz hukukuHukuk+5
Gökey Saraçyakupoğlu
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde bütçe hakkının karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi

İngiltere'de 1215 yılında Magna Carta ile ortaya çıkan bütçe hakkı; "kamu gelir ve giderlerinin miktarı ve türünün belirlenmesi ve onaylanması" olarak tanımlanmaktadır. Bütçe hakkının süjesi olan halk bu hakkın kullanım yetkisini domgrafik koşullar nedeniyle kendi seçtiği temsilcilere devretmiştir. Bu bakımdan parlamentolar bütçe hakkına değil, bütçe yetkisine sahiptir. Yasama organının yürütme organı karşısındaki konumuna bağlı olarak etkinlik düzeyi değişen bu yetki, hükümet sistemleri açısından farklılık göstermektedir. 2017 Anayasa değişikliği ile parlamenter sistemden Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçilmesi dolayısıyla bütçe hakkı etkinliği Türkiye açısından da değişim göstermiştir. Çalışmanın birinci bölümünde bütçe ve bütçe hakkı kavramı ve bütçe hakkının tarihsel gelişimi incelenmiştir. Bütçenin hukuki niteliği ve bütçe hakkının unsurlarından hareketle bütçe hakkının etkinliğini artıran faktörlere ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur. Etkinlik kavramı çalışmada iktisadi açıdan kullanılmamaktadır. İkinci bölümde farklı hükümet sistemlerinden seçilen örnek ülkelerin bütçe hakkı etkinlikleri karşılaştırmalı olarak incelenerek söz konusu ülkelerin bütçe hakkı etkinliği artıran hususlar karşılaştırmalı olarak tespit edilmiştir. Üçüncü bölümde ise değişen hükümet sistemi ile birlikte değişim gösteren bütçe süreci ve bütçe sürecine etki eden yeni süjeler itibariyle etkilenen bütçe hakkı etkinliğine ilişkin değerlendirmelerde bulunulmuştur. Farklı hükümet sistemlerine sahip ülkelerdeki bütçe hakkı etkinliği ile karşılaştırmalı olarak yeni hükümet sisteminde bütçe hakkı etkinliğini sağlamaya yönelik çözüm önerileri ortaya konulmuştur.

BütçeBütçe hakkıCumhurbaşkanlığı hükümet sistemi+3
Oğuzhan Tokgöz
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk vergi hukukunda hata kavramı ve düzeltme yolu

Vergilendirme işlemlerinde yapılan hatalar, 213 sayılı Vergi Usul Kanunu ile öngörülen düzeltme yolu ile giderilebilmektedir. Düzeltmenin konusunu aynı Kanun ile tanımlanan vergi hataları oluşturmaktadır. Düzeltme yolunun öngörülmesindeki amaç, vergi hatalarının sebebiyet verdiği hukuka aykırılıkların, yargılama yoluna gidilmeksizin hızlı ve pratik bir şekilde giderilmesidir. Ancak düzeltme yoluyla giderilebilecek vergi hatalarının kapsamının belirlenmesine ve düzeltme başvurusunun reddi halinde yargı yoluna başvuru usulünün ne şekilde olacağına ilişkin hususların yanlış değerlendirilmesi halinde, ilgililerin hak kaybına uğraması söz konusu olabilir. İdari aşamada çözüm yöntemi olarak öngörülen bu yola ilişkin olarak; vergi hatalarının kapsamının belirlenmesi, düzeltme başvurusu ile başvurunun reddi halinde yargı organlarına başvuru usulünün incelenmesi bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır.

HataHata düzeltmeKamu hukuku+4
Didem Hande Kılıç
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda olağan kanun yollarının tüketilmiş olması şartı

Anayasa Şikâyeti, ülkemizde oldukça yeni bir müessese olup 23 Eylül 2012 tarihinden itibaren yürürlüktedir. "Bireysel başvuru" olarak ifadesini bulan bu anayasal hak, temel hak veya hürriyetleri kamu gücü tarafından ihlal edilen kişilerce, hak ihlali iddiasının iç hukukta öngörülen tüm başvuru yolları tüketildikten sonra son çare olarak Anayasa Mahkemesi'nde açılan bir dava ile ileri sürülmesidir. Bireysel başvurunun kabul edilebilirlik koşullarından biri olan "olağan kanun yollarının tüketilmiş olması" şartının kapsam ve sınırlarının tartışıldığı bu çalışmada, uygulamada ortaya çıkan sorunlar, kuralın uygulanmadığı veya uygulanamayacağı durumlar etraflıca ele alınmaktadır. Çalışma boyunca, bireysel başvurunun insan haklarının korunmasına hizmet eden bir başvuru yolu olması esasında yol alınmış ve özün usule hâkim olması gerektiği savunulmuştur. Bireysel başvuruda bulunmadan önce tüketilmesi gereken başvuru yollarının tüketilmemesi, çoğu zaman bu konudaki bilgi ve tecrübenin yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Bu çalışma ile bireysel başvuru sisteminin etkin uygulanmasına katkı sağlanması amaçlanmaktadır.

Anayasa MahkemesiBireysel başvuruDavalar+3
Özlem Öztürk Atalar
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Uluslararası Örgütler Hukuku açısından Afrika Birliği ve kıtadaki etkinliği

19. yüzyılda, Avrupa kıtasında siyahlar arasında Pan-Afrikanizm çağrısı yükselmiş ve çoğu Afrika ülkesinin bağımsızlığından sonra bu çağrı, Avrupa'dan Afrika'nın içlerine kaymıştır. Afrikalı liderler bu amaca çeşitli yollarla ulaşmaya çalışmışlar ve bu girişimler Casablanca Bloku, Brazzaville Bloku ve Monrovia Grubunun kurulmasıyla sonuçlanmıştır. 1963 yılında kıtanın insanlarını bir araya getirerek ortak çıkarlara yönlendirmek, Afrika kıtasının bağımsızlığını sağlamak, salgın hastalıkların ve iç savaşların ortadan kaldırılmasını gerçekleştirmek için Afrika Birliği Örgütü kurulmuştur. Ancak Soğuk Savaş sonrası uluslararası ilişkilerde meydana gelen değişimler, örgütü çağa ayak uyduran, kıtanın uluslararası toplumdaki konumunu ve ağırlığını koruyan bir şekle dönüştürmeye zorlamıştır. 2001 yılında, Afrika Birliği Örgütü'nün yerini almak üzere Afrika Birliği kurulmuştur. Bu çalışmada Afrika Birliği'nin ortaya çıkış süreci, uluslararası örgütler içindeki yeri, organları, üyelik yapısı ve kıtanın sorunları karşısındaki etkinliği ele alınmıştır. Afrika Birliği, uluslararası hukukun önemli bir alt alanı olan uluslararası örgütler hukuku çerçevesinde çeşitli yönleriyle incelenmiştir. Ayrıca Afrika Birliği'nin temel belgelerinde yapılan düzenlemeler doğrultusunda, örgütün uygulamadaki durumu da değerlendirilmiştir.

Afrika Birliği ÖrgütüUluslararası hukukUluslararası ilişkiler+2
Ahmadou Dıakıte
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Ceza muhakemesi hukukunda karakter delili

Ceza muhakemesinde karakter delili muhakemenin konusu olan vakıalar dışındaki davranışlar ile eğilime ilişkin delillerdir. Anglo-Amerikan Hukuku'ndaki karakter delili kullanım yasaklarına karşılık; Kıta Avrupası Hukuku'nda karakter deliline ilişkin kısıtlamalara yer verilmemektedir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda da herhangi bir yasak öngörülmemektedir. Tez kapsamında öncelikle karakter kavramı çeşitli disiplinlerin yardımıyla tanımlanmaya çalışılırken; karakterin ceza muhakemesinde neden önemli olduğu vurgulanmaktadır. Karakter deliline ilişkin doğrudan düzenleme yapılmamış olmasına karşın Ceza Muhakemesi Kanunu'ndaki genel düzenlemeler ve öğretideki görüşlerden hareketle karakter delilinin ispat hukukundaki yerini tespit etmek amaçlanmıştır. Bu çerçevede çalışmada emare vakıa olarak karakterin ispat hukukunda çeşitli kurumlarla ilişkisi ortaya konulmaktadır. Son olarak Anglo-Amerikan Hukuku ve Kıta Avrupası Hukuku'nun karakter delili yaklaşımlarındaki farklılıklar izah edilmektedir. Anglo-Amerikan Hukuku'nda karakter delilinin leh ve aleyhine görüşlere yer verilerek Türk ceza muhakemesi hukukunda düzenleme yapılmasına gerek olup olmadığı belirlenmeye çalışılmaktadır.

Ceza mahkemesiCeza muhakemesi hukukuDelil+3
Asena Kamer Usluadam
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hükümlü veya tutuklunun hak kullanımının ve beslenmesinin engellenmesi suçları (TCK M. 298)

Temel haklar insan olmaktan kaynaklanmakta olup, özgürlüğün kısıtlanmasının mecburi kıldığı ölçüde sınırlandırmanın haricinde, tutuklu veya hükümlünün hak ve özgürlüklerine müdahale edilememektedir. Tutuklu ve hükümlülerin, haklarına ulaşabilmesi çoğu koşulda devletin hakları doğrudan sağlamasıyla mümkün olup, kişilerin özgürlüğünün kısıtlı olması, hukuki statüleri, bulundukları kurum ve şartlar sebebiyle tutuklu ve hükümlü hak ihlaline açık bulunmaktadır. Bu sebeple, öncelikle hak ve özgürlüklerin sağlanması, ardından hukuki koruma mekanizmalarının mevcudiyeti önem arz etmektedir. Çalışmanın konusu Türk Ceza Kanunu'nun 298. maddesinde yer alan 'hak kullanımını ve beslenmeyi engelleme suçları' olup, çalışmada öncelikle tutuklu ve hükümlülerin ilgili suçlar kapsamında korunan hakları, ardından ilgili suç tipleri unsurları bakımından incelenmektedir. İlgili suç tipinin işaret ettiği açlık grevi uygulaması da suç tipiyle ilişkili olarak ayrı bir bölüm altında incelenmekte olup, tutuklu ve hükümlünün açlık grevi uygulaması ve açlık grevine müdahale hukuki boyutuyla, özgür bireylerin sahip olduğu ilgili hak ve özgürlükler ile karşılaştırılarak değerlendirilmektedir. Tutuklu ve hükümlülerin haklarının öncelikle hem kanunen hem pratikte sağlanması önem arz etmektedir. Buna göre TCK'da tutuklu ve hükümlülerin haklarının korunmasına yönelik olarak ayrıca suç tipinin yaratılması bu önem ve gerekliliğin bir sonucudur. Çalışma nihayetinde varılan sonuca göre, özellikle açlık grevine zorunlu müdahale hususunda, tedaviye rızaya ilişkin olarak tutuklu ve hükümlülere özgür bireylerden farklı olarak kısıtlı hak ve özgürlük alanı yaratıldığı görülmektedir. Bu bağlamda tutuklu ve hükümlü kişilerin devlet koruması altında olmasının yanı sıra, devlet iktidarının gereği özgürlüklerinin kısıtlı bulunması da, zorunlu olarak yaşatılmalarına ilişkin olarak mevzuatta farklılığa yol açmaktadır.

Açlık greviBeslenmeHükümlüler+4
Seren Demirdöven
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Uluslararası hukukta kişilik kavramı ve uluslararası örgütlerin hukuki kişiliğinin sonuçları

Günümüzde devletler ve uluslararası örgütler uluslararası hukukun kişileri olarak kabul edilmektedir. Ancak uluslararası hukukun ilk dönemlerinde yalnızca devletler uluslararası hukuk kişisi olarak kabul edilmekteydi. Uluslararası örgütlere hukuki kişilik atfı ise 20. yüzyılda gerçekleşmiştir. Bireyler uluslararası hukukun kişisi olmamakla birlikte uluslararası ceza yargılamaları ve insan hakları hukuku bakımından çeşitli hak ve yükümlülükleri söz konusudur. Hükümet dışı kuruluşlar ve çok uluslu şirketlerin uluslararası hukuk üzerinde etkisi son yıllarda önemli ölçüde artmıştır. Ancak bu tür oluşumlar uluslararası hukuki kişiliğe sahip değildir. Uluslararası örgütler, 19. yüzyılın sonlarında devletler arasında ticari ve ekonomik bağımlılığın artması sonucunda ortaya çıkmıştır. Uluslararası örgütler devletler tarafından kurulmuş olmalarına rağmen ayrı bir uluslararası hukuki kişiliğe sahiptir. Uluslararası örgütlerin hukuki kişiliği, Uluslararası Adalet Divanı'nın 1949 yılında BM Hizmetinde Uğranılan Cismani Zararın Tazmini Danışma Görüşü'nde kabul edilmiştir. Uluslararası hukuki kişiliğin mevcut olması uluslararası örgütün hak ve yükümlülüklere sahip olması anlamına gelir. Bu hak ve yükümlülükler andlaşma yapma yetkisi, uluslararası sorumluluk ve ayrıcalık ve bağışıklıklara sahip olma ile yakından ilişkilidir. Anahtar Sözcükler: Hukuki kişilik, uluslararası hukuki kişilik, uluslararası örgütler, uluslararası hukuk kişileri, uluslararası kamu hukuku

Hukuki kişilikKişilikUluslararası Hukuk+1
Nergiz Emir
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Temel bir insan hakkı olan adil yargılanmanın unsuru olarak gerekçeli karar hakkı

Temel hak ve özgürlükler öncelikle düşünsel alanda, daha sonra anayasalarda ve uluslararası sözleşmelerde yer alan tarihsel bir hukuk mirasıdır. Günümüzde bireyin özerk yapıda sahip olduğu birtakım yaşam standartlarının belirlenmesi, hukuk düzeni tarafından tanınan hak ve özgürlükler ile mümkün olmaktadır. Diğer yandan hak ve özgürlükler, girift ilişkilerden oluşan toplumsal yapıda sıklıkla çeşitli ihlallere maruz kalmaktadır. Devletin en temel yetkilerinden olan ve hukuki uyuşmazlıkların giderilmesi için görev yapan yargı erki, kişilerin hak ve özgürlüklerini koruyan yegane merciidir. Yargılamanın taraflar için eşit koşullarda ve belirli haklar çerçevesinde yürütülmesi temel bir insan hakkı olan adil yargılamayı oluşturur. Temel bir insan hakkı olan adil yargılama, her bireyin kendisi hakkında verilen nihai kararın gerekçeli olmasını zorunlu kılar. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin geliştirdiği içtihatlar çerçevesinde gerekçeli karar, adil yargılamanın temel bir unsuru olması yönüyle hak niteliğinde görülmektedir. Bu tezde gerekçeli karar hakkının, temel hak ve özgürlükler nosyonunda sahip olduğu önemli işlevin altı çizilmektedir. Bu bağlamda gerekçeli kararın, temel hak ve özgürlükler adına hukuk düzeninde erişilen nihai nokta olduğu vurgulanmaktadır.

Adil yargılamaAdil yargılanmaAnayasa+5
Ömer Faruk Atagün
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı

Anayasa Mahkemesinin Anayasa'ya uygunluk denetimi ya da bireysel başvuru sürecinde verdiği kararlarının bağlayıcılığı ve dolayısıyla da bu kararlara uygun davranılmasının zorunluluğu noktasında kuşku yoktur. Öte yandan Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılık özelliğinin karar gerekçelerini de kapsayıp kapsamadığı konusunun doktrinde ve Anayasa Mahkemesi kararlarında tartışıldığı görülmektedir. Bununla birlikte söz konusu husus uygulamada birçok ilave sorunlu alan oluşturmaktadır. Örneğin Yüksek Mahkeme'nin yorumlu ret kararlarının bağlayıcılığı sorunu da karar gerekçelerinin bağlayıcı olup olmamasına bağlıdır. Bunun nedeni Anayasa Mahkemesinin, denetim konusu kuralın hangi şekilde yorumlandığı zaman Anayasa'ya aykırı olmayacağını mezkûr kararların gerekçe kısmında açıklamasıdır. Ayrıca doktrinde gerekçelerin bağlayıcılığı, yasa koyucunun Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş kuralı tekrar yasalaştırıp yasalaştıramayacağı özelinde de tartışılmaktadır. Çalışmamızda, Anayasa Mahkemesi kararlarının özellikle gerekçe kısımlarının etkisinin belirlenmesi hususundan kaynaklı uygulamada çıkan sorunlar, doktrindeki görüşler ve Anayasa Mahkemesi kararları ışığında incelenmiştir.

AnayasaAnayasa MahkemesiAnayasa yargısı+2
İbrahim Çorum
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri: Türkiye ve Fransa mukayesesi

Türkiye'de siyasi yapıyı büyük ölçüde dönüştüren 2017 Anayasa değişiklikleri, pek çok alanda farklı yönleri itibariyle çalışılmaktadır. Bunun başlıca sebebi olarak, asli kuruculuğa ilişkin yeni ve kapsamlı tercihler barındıran bu reformun, aynı zamanda çözülmeyi bekleyen çeşitli belirsizlikleri de bünyesinde taşıyor olması gösterilebilir. Bu bağlamda akla gelen ilk kavramlardan biri de kuşkusuz Cumhurbaşkanlığı kararnameleridir. Nitekim yürütme organına Anayasanın tanıdığı asli düzenleme yetkisini anlatan bu normlar bakımından, gerek hukuki yapısı, mahiyeti ve özellikleri gerekse yargısal denetimi cihetiyle önemli soru işaretleri belirmiş ve bu durum, hem doktrin hem de uygulama zemininde duraksamalara yol açmış hâldedir. Dolayısıyla, sistemin işleyişi açısından hayati değeri haiz olan bu araçların, tanımlanıp anlamlandırılması ve tabi oldukları hukuki rejimin açıklığa kavuşturulması zorunluluk arz etmektedir. Literatürde giderek bu ihtiyacı karşılamaya dönük yeni çalışmalar ortaya çıkmakta ve bu yolda bilimsel tartışmalar yürütülmektedir. Bahse konu araştırmalara göz atıldığında, genellikle ya sırf Türkiye'de kabul edilen sistemin teşrih edilmeye çalışıldığı veya bir başkanlık sistemi olması itibariyle çoğunlukla ABD'de uygulanan başkanlık kararnameleriyle bir karşılaştırmaya girişildiği görülmektedir. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin hukuki rejimine ilişkin belirsizliklerin açıklığa kavuşturulmasında, karşılaştırmalı hukuk verilerinin yararlı olacağına katılmamak mümkün değildir. Zira ABD'de başkanlık sisteminin uygulanması esnasında tebarüz eden ve belirgin bir istikrar kazanan kararnameler rejiminin bütün yönleriyle ele alınmasının, böyle bir araştırmadan ilk beklenen veriler arasında yer alacağı kuşkusuzdur. Ne ki bunun yanı sıra, yürütme kararnamelerinin başkanlık rejimleri dışındaki örneklerini araştırmanın da büyük imkânlar sağlayacağı aşikârdır. Bu örnekler içinde en dikkat çekeni ise, Fransa'da V. Cumhuriyet rejimiyle birlikte yerleşen tecrübedir. Gerçekten Fransız sisteminde gerek anayasal hükümler, gerek yargı içtihatları, gerekse akademik çalışmalar yönüyle, onlarca yıla yayılmış mühim bir birikim bulunmakta ve sistemin içerdiği belli başlı çözümler, bizim henüz tartışmaya başladığımız soruların cevaplandırılmasına katkı sağlamaya namzet görünmektedir. Bu yönüyle, Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin diğer örneklerden başka Fransız sistemiyle de mukayesesinin literatüre soluk getireceği söylenebilir. Bu çalışmada, Fransız sisteminde yürütmenin düzenleyici işlemlerini araştırdıktan ve tespit ettikten sonra, bu incelemeden elde edilen mukayeseli verilerin yeni Türk sisteminde karşı karşıya kalınan problemlere uygulanmasının mümkün olup olmadığı ve hâlen mevcut olan belirsizliklere bir çözüm getirip getirmeyeceği sorgulanmaktadır. Bu kapsamda özellikle düzenleme yetkisinin ülkemizdeki gelişim süreci ile Fransa'da kararnamelerin izlediği tarihi seyir arasında benzerlikler keşfedilmiştir. Bunun gibi yeni sistemde ortaya çıkan bazı önemli soruların cevaplandırılması yolunda, Fransız sisteminin incelenmesiyle erişilen bulguların yol gösterici olabileceği sonucuna ulaşılmıştır.

Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemiCumhurbaşkanıFransa+3
Abdülsamet Güller
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk vergi usul hukukunda tebliğ kurumu

Türk vergi hukukunda, verginin tahakkuk etmesi tebliğe bağlanmış olup, vergiye ilişkin yükümlendirici işlemlere karşı başvurulacak yasal yolların süresi tebliğ ile başlamaktadır. Yükümlülerin nezdinde vergisel sonuçların doğması ve verginin tahsil edilebilirliği bakımından son derece önemli bir yere sahip olan tebliğe ilişkin hükümler, Vergi Usul Kanunu'nda düzenlenmektedir. Her gün işletilen bu hükümlerin uygulamasında çeşitli sorunlarla karşılaşılmakta ve bu durum çeşitli ihtilaflara yol açmaktadır. Dolayısıyla vergi hukukunda çok sayıda yargı kararının konusunu teşkil etmektedir. Aynı zamanda, sorunların çözümü için zaman zaman yasama organı tarafından mevzuatta değişiklik yapılmaktadır. Özellikle mevzuat ve içtihatta meydana gelen değişikliklere odaklanılan çalışmada, Türk vergi usul hukuku bağlamında tebliğin kavramsal içeriği, kaynakları, hukuki niteliği, unsurları ve yöntemleri ile kendisine bağlanan sonuçlar ele almaktadır. Gümrük vergilerinin tebliği, Vergi Usul Kanunu hükümleri yerine Tebligat Kanunu hükümlerinin uygulanması nedeniyle, çalışmanın kapsamı dışında bırakılmıştır.

TebligatTürk vergi hukukuVergi Usul Kanunu+1
Barış Can Erdemir
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Kent hukukunun ekonomi politiği: Türkiye örneği

Çalışmanın amacı, küresel ölçekte değişim değeri ve rekabetteki yeri ile tanımlanmaya başlayan kentlerin birikim açısından barındırdığı olanakları ve bu olanakların sermaye kesimi lehine kullanımını imkân dahiline sokan hukuki düzenleme sürecini araştırmaktır. Bu araştırmayı ise Düzenleme Okulu'nun kavramsal çerçevesinden yararlanarak normlardan yola çıkarak değil normların düzenlediği ilişkilerin bilgisi ile yapmayı hedeflemiştir. 1980 sonrasında başlayıp 2000'li yıllarda etkisi belirginleşen neo-liberal dalga, kurumları ve pratikleri ile hukuki dönüşüme yön vermeye devam etmektedir. Kentsel süreçleri de etkileyen bu dönüşüm, birikimin verili yer ve zamandaki gereklerine uygun biçimleri yaratmaktadır. Sınıf mücadelesi ile şekillenen süreç, metalaştırma ve piyasa menfaatinin toplum menfaatinin üstüne çıkması ile sonuçlanmakta ve etkilerini kentsel alanda en belirgin biçimiyle göstermektedir. Çalışmada emeğin kazanımlarının tasfiyesinin sosyal hakları zayıflatırken beraberinde devletin kamusal işlevlerini de zayıflattığı vurgulanarak çeşitli hukuki biçimler altında görünür olan idari karar ve örgütlenme biçimlerinin de dönüştüğü ortaya konmaktadır. Devlet alanı içerisinde sermayenin temsilinin artması ve bunu mümkün kılan dönüşümler kentleri de, toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçi kesimlerin talepleri yerine piyasanın istikrarlı işleyişini güvence altına alacak şekilde yapılandırmaya başlamıştır. Tezde kente ilişkin hukukun dönüşümü de bu bağlamda teknik bir süreci ifade etmeyip anılan sürecin bir uzantısı olarak ele alınmıştır.

HukukKamulaştırmaKentler+4
Rabia Beyza İnan
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türk ceza hukukunda sarkıntılık suçu

İnsanlar, her ne kadar sosyal varlıklar olmaları sebebiyle toplum içerisinde yaşamaya ve fiziksel veya sözel olarak diğer bireylerle iletişimde olmaya bir bakıma zorunlu olsalar da, herkesin kendine özgü sınırları olan, dışardan herhangi bir müdahale kabul edemeyeceği özgürlük alanı mevcuttur. Bu çalışmada da detaylı olarak, kişilerin özgürlük alanlarından cinsel özgürlük alanlarına ilişkin açıklamalar yapılmıştır. İnsanların sınırlarını kendisinin oluşturduğu ve içerisinde bazı duyguları da barındıran bu alanın korunmasına hukuken de önem verilmiş olup özgürlük alanları ulusal ve uluslararası geçerliliği olan birçok belge ile koruma altına alınmıştır. Bu belgelerin başında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Anayasası gelmektedir. İç hukuktaki yasal düzenlemelere bakıldığında Türk Ceza Kanunu ile cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar başlığı altında çeşitli hükümler ile cinsel dokunulmazlıklarının ve cinsel özgürlüklerinin kapsamlı olarak koruma altına alınmış olduğu görülmektedir. TCK ile hüküm altına alınmış bulunan cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, toplum içerisinde yaygın olarak karşılaşılan suçlardandır. Bu suçların işlenmesiyle birlikte kişi özgürlükleri zarar gördüğü gibi toplumsal hayatta var olan güven ilişkileri de zarar görmektedir. Hukukumuzda, işlenen bu suçlara ilişkin olarak, yaşanmış olayları da göz önünde bulundurarak, failin ve mağdurun yaşına, sosyal çevresine, dış etkenlere ve bunun gibi cezayı etkileyebilecek birçok etmeni nazara alarak düzenleme yapılması yoluna gidilmiştir. Çalışma kapsamında, öncelikle cinsel özgürlüğü ihlal eden suçlara ilişkin temel açıklamalarda bulunulmuş, bu suçların özellikle hukukumuzdaki tarihi gelişimine değinilmiştir. Akabinde tez çalışmasının konusu sarkıntılık fiili olduğundan özellikle cinsel saldırı ve cinsel istismar suçları baz alınarak, daha az cezayı gerektiren sarkıntılık fiili ile ilgili Yargıtay kararları ve doktrindeki görüşler ışığında, açıklama yapılmıştır. Ayrıca, sarkıntılık fiilinin hukukumuzda tanımlanmamış ve ayrı bir suç olarak düzenlenmemiş olması sebebiyle hangi fiillerin bu kapsamda değerlendirileceği hususunda karışıklığın olduğu da bir gerçektir. Bu nedenle hukukumuzda sarkıntılık fiili ile ilgili ayrı bir düzenleme yapılarak hem bu karışıklığın giderilebileceğinden hem de ceza hukuku bakımından caydırıcılığının artacağından bahsedilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sarkıntılık, Cinsel Saldırı, Cinsel İstismar, Söz Atma, Dokunma

Ceza hukukuCinsel istismarCinsel saldırı suçu+6
Saliha Dilara Başaran
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vergi hukukunda izaha davet kurumu

Devlet, vergi hukukunda mükellefe birtakım imkânlar sunan çeşitli mekanizmalar yaratarak vergi gelirlerinin hazineye en kısa sürede intikalini sağlamayı amaçlamaktadır. Bu doğrultuda, 2016 yılında 6728 sayılı Kanun ile vergi hukuku sistemimize giriş yapan ve 2017 yılında uygulanmaya başlanan izaha davet kurumu bahsi geçen mekanizmalardan biri olarak ihdas edilmiştir. Özü itibariyle izaha davet kurumu ile vergiyi ziyaa uğrattığından şüphelenilen mükellefler belli koşullar altında konuya ilişkin olarak izahta bulunmaya davet edilmekte ve izahın değerlendirilme sonucuna göre mükelleflere birtakım imkânlar sağlanmaktadır. İzaha davet kurumunun vergi hukukunda yeni bir kurum olması nedeniyle tüm yönleriyle incelenmesi ihtiyacı doğmaktadır. Daha çok yeni bir kurum olmasına rağmen, kurumun 2020 yılında 7194 sayılı Kanun ile birtakım değişikliklere uğraması da bu ihtiyacı pekiştirmektedir. Söz konusu ihtiyacın giderilmesine bir katkı sağlamak adına, izaha davet kurumunun çeşitli yönleriyle incelenmesi ve eleştirel bir değerlendirmesinin yapılması amacını taşıyan bu çalışma iki bölümden oluşmaktadır. Çalışmanın birinci bölümünde izaha davet kurumu hakkında genel bilgilere yer verilmiş olup; öncelikle kurumun işleyiş açısından genel bir çerçevesi çizildikten sonra, izaha davet kurumunun tarihsel süreci, amacı ve hukuki niteliğine ilişkin tespit ve değerlendirmelerde bulunulmuştur. İzaha davet kurumunun yapısal bir analizine yer veren ikinci bölümdeyse; izaha davet kurumu kapsamı, yetki unsuru, koşulları bakımından inceleme konusu yapılırken, kurumun sonuçları ilgili olduğu ölçüde mükellefler hakları kapsamında da tartışılarak değerlendirilmiştir.

Hukuksal yorumlarKanunilikMükellef hakları+7
Asucan Odçıkın
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Hukukun piyasalaşma uğrağı olarak alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemleri ve arabuluculuk kurumu

Alternatif uyuşmazlık çözümü ve arabuluculuk ülkemiz özelinde yaklaşık son yirmi, dünyada ise altmış yıldır hukuk ve yargı gündemini meşgul etmektedir. Klasik yargılama sistemi olan dava usulünün artık küreselleşen dünyada uyuşmazlık çözümü için tek yol olmadığı doktrinde dile getirilmektedir. Hakim eğilime göre mahkemelerde davaların çok uzun sürmesi, yargılama masraflarının pahalılığı, dava yolunun hantallığı gibi sorunlar kökten halledilmesi gereken problemlerdir. Mevcut sorunlar doğru olmakla birlikte, bunların ele alınış biçimi ve bunlara getirilen reçeteler, neoliberal dönüşümün dinamikleriyle oldukça paralel yürümektedir. Bu doğrultuda bir kamu hizmeti olarak uyuşmazlık çözümü gittikçe özelleşmekte ve piyasalara devredilmektedir. Yargılama da artık kapitalist üretim tarzındaki çoğu ilişki ve nesne gibi bir metaya dönüşmektedir. Parası olanın adalete kavuşabilmesi, alternatif uyuşmazlık çözümü ve arabuluculuk vesilesiyle daha da kolaylaşmaktadır.

Alternatif uyuşmazlıkArabuluculukDönüşüm+3
Burak Yücekaya
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Neoliberal dönemde cezalandırmanın değişen amacı ve faile bakış açısı

Suç teşkil eden bir fiil karşısında bu fiilin failine uygulanan ceza yaptırımının hem uygulanma biçimi hem de uygulanma amacı tarihsel dönemlere göre farklılıklar göstermiştir. Nihayetinde devletin ideolojik araçlarından biri olan cezalandırmanın şeklinin ve amacının izlediği bu seyir, modern devletin doğuşu ve geçirdiği sosyoekonomik değişimlerle oldukça bağlantılıdır. Buradan hareketle tez kapsamında, merkez kapitalist ülkelerde Keynesyen refah devleti ve neoliberal devlet dönemleri arasındaki toplumsal yapı ve hakim cezalandırma anlayışının karşılaştırması yapılacak, dönemlerin sosyoekonomik özelliklerinin cezanın amacına nasıl etki ettiği ele alınacak, son olarak yaşanan değişimin ülkemiz bazında ne derece benzerlikler taşıdığı tartışılacaktır.

CezaCeza yaptırımıIslah+2
Beyzanur Baruş
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda hâkimin yasaklılığı reddi ve çekinmesi

Hâkimin tarafsızlığı sadece hâkimlerin bir niteliği değildir, aynı zamanda sanığın ceza muhakemesinde kabul gören en temel haklarından biridir. Bu nedenle adil yargılanmanın temel unsuru olan bağımsız ve tarafsız bir mahkemede yargılanma hakkını kullanmasında sanığa tanınan imkânlardan biri hâkimin reddini talep edebilmektir. Yine hâkim de belirli hallerin varlığında davaya bakmaya zorlanamaz. Bu nedenle hâkimin çekinmesi de kabul edilmiştir. Bu çalışmada 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nda (CMK) düzenlenen hâkimin tarafsızlığının güvenceleri değerlendirilmeye çalışılmıştır. Alman Ceza muhakemesinde yer alan düzenlemelere paralel olarak, CMK'da yapılan düzenlemelere göre hâkimin belirli hallerin varlığında davaya bakmasında tarafsız olmayacağı karine olarak kabul edilmiştir. Bu hallerin varlığında hâkimin davaya bakması yasaktır. Bu yasağa rağmen hâkimin davaya bakması açıkça hukuka aykırı olarak kabul edilmiş ve kararın bozulması gerektiği düzenlenmiştir. Yine hâkimin yargılama sırasında tarafsız davranamayacağına ilişkin şüphenin ortaya çıkması halinde, kanun koyucu taraflara hâkimi reddetme imkânı tanımaktadır. Burada hâkimin tarafsız olamayacağının kesin delillerle ispat edilmesine gerek bulunmamaktadır. İnceleme yapacak mercii bunu vicdani kanaati ile değerlendirecektir. Hâkim, davaya bakmaktan yasaklı olduğu halleri kendisi öncelikle gözetmek zorundadır. Böyle bir halin varlığında resen davadan çekinmesi gerekmektedir. Yine hâkimin tarafsız davranamayacağını düşündüğü hallerin bulunması halinde, çekinmesini talep etmesi de mümkündür. Hâkimin çekinme talebi yetkili merci tarafından incelenerek, karara bağlanır. Bu çalışmada hâkimin yasaklılık halleri tek tek göz önüne alınarak değerlendirilmeye çalışılmıştır. Yine hâkimin reddine ve çekinmesine ilişkin usul kuralları geçmişte yer alan düzenlemelerle değerlendirilmiştir. Konuya ilişkin AİHM kararları ve karşılaştırmalı hukuk yönünden de değerlendirme yapılmaya çalışılarak, 5271 sayılı CMK'da yer alan düzenlemelere ilişkin eleştiriler ve öneriler sunulmuştur.

Ceza Muhakemeleri Usul KanunuHakimin reddiKanunlar 5271 sayılı+2
Sezin Duygu Tuncer
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İdarî yaptırımlarda lehe kanun ilkesi

İdarenin düzeni koruma yükümlülüğünü yerine getirebilmek için başvurduğu araçlardan birisi de idarî yaptırımlardır. Ülkemizde idarenin yaptırım uygulama yetkisine ilişkin 5326 sayılı Kabahatler Kanunu'nun yanı sıra birçok özel kanunda da kurallar vardır. İdarenin bu yetkisini kullanırken tesis ettiği yaptırım kararlarının hukukî denetimi yargı organları tarafından gerçekleştirilmektedir. İdarî yaptırımların yargısal denetiminde göz önünde bulundurulması gereken hususlardan biri de kanunların zaman bakımından uygulanması kuralıdır. Bu kural, 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 7. maddesinde düzenlenmiştir. Maddede temel olarak, işlendiği tarih itibarıyla suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimsenin cezalandırılamayacağı ve suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise ilgilinin lehine olan kanunun uygulanacağı öngörülmektedir. Ancak söz konusu genel kural dışında kanun koyucunun başkaca bir düzenleme yapmaması hâlinde maddî olay bağlamında lehe kanun ilkesinin uygulanıp uygulanamayacağını tespit etmek yargı organlarının görevidir. Kabahatler Kanunu'nun 5. maddesinde, Türk Ceza Kanunu'na yapılan genel atıf dışında idarî yaptırımlarda lehe kanun ilkesinin uygulanmasına yönelik esasen özel bir kural bulunmamasından dolayı yargı organlarının yorumu önem kazanmaktadır. Bu nedenle, lehe kanun ilkesinin olaya özgü koşullar çerçevesinde farklı yargısal yorumlarıyla karşılaşmak mümkündür. Çalışmanın amacı, idarî yaptırımların kavramsal çerçevesini irdelerken yargı organlarının lehe kanun ilkesi yorumunu ortaya koymaktır. İdarî yaptırımlarla ve lehe kanun ilkesiyle ilgili değerlendirme yapılırken doktrin ve yargı organlarının güncel kararları incelenmiştir. Böylece, yaptırım hukukunda yargı organları tarafından yeknesak ve değişmez nitelikte lehe kanun değerlendirmesi yapılmadığına yönelik genel bir çerçeve çizilmiştir.

CezaKabahatlarKabahatler Kanunu+4
Şahap Kaymak
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İnsanlığın ortak mirası ve Antarktika'nın hukuksal statüsünün belirlenmesi

Antarktika, Antarktika Antlaşması temelinde oluşturulan Antarktika Antlaşması Sistemi çerçevesinde yönetilmektedir. Uluslararası deniz yatağının insanlığın ortak mirası olduğunu öngören Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin 1982 yılında kabul edilmesiyle birlikte, insanlığın ortak mirası kavramının Antarktika'ya da uygulanması tartışılmaya başlanmıştır. Antarktika'nın tabi olduğu hukuksal rejimle ilişkili olan bu tartışmalar, özellikle Antarktika Sorusu gündem maddesi kapsamında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu nezdinde cereyan etmiştir. Bu çalışmada, "Antarktika insanlığın ortak mirası mıdır?" sorusu üzerinden yola çıkılarak, kıtanın hukuksal statüsünü belirlemek amaçlanmıştır. Antarktika'nın hukuksal statüsünün belirlenmesinde ise mekânsal açıdan ülkesel egemenlik, vesayet altındaki ülke, res nullius ve res communis olarak sıralayabileceğimiz dört temel rejim üzerinden hareket edilmiştir.

AntarktikaAntlaşmalarHukuki statü+2
Melis Yüksel
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Türkiye'de askerlik hizmetinin düzenlenmesi

Askerlik hizmeti kamu hizmeti ve yurttaşlık yükümlülüğüdür. Bu hizmet toplumsal bütünlüğün korunmasında ve yurttaşlık bilincinin yaygınlaşmasında işlev edinir. Dolayısıyla, askerlik hizmeti bir üstyapı kurumudur. Üretim ilişkilerinin değişiminden ve kapitalist üretim ilişkileri içindeki birikim rejimlerinin dönüşümünden etkilenmiştir. 1970`lerden itibaren dünya bir krize girmiştir. Bu kriz sonucu fordist birikim rejiminden post fordist birikim rejimine geçilmiştir. Kamu hizmetleri giderek metalaşmaya başlamıştır. Askerlik hizmeti de bir kamu hizmeti ve üstyapı kurumu olduğundan bu durumdan etkilenmiştir. 1970`lerde Avrupa ülkelerinin orduları, neoliberal ideolojinin verimlilik, maliyet gibi argümanları öne sürülerek, zorunlu askerlik hizmetinden profesyonel ordu sistemine geçmeye başlamışlardır. Türkiye`de de bu konudaki önemli adımlar 1980`li yıllarda atılmıştır. Bu çalışma Türkiye`de askere alma sisteminin dönüşümünü açıklanan yöntem bağlamında incelemeyi amaçlamaktadır.

Askere almaAskerlikFordizm+3
Ekin Cansun Çılga Koç
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

2017 Anayasa değişiklikleri sonrası TBMM'nin yürütmeyi denetim araçları

Uzun tarihsel tecrübelere dayalı olarak gelişen siyasi iktidarın sınırlanması düşüncesi bugün liberal demokratik düzenin vazgeçilmez bir ilkesi haline gelmiştir. Sınırlı iktidar arayışına cevap verebilmek için anayasa yargısı ve idari yargı marifetiyle yasama ve yürütme organlarının gerçekleştirdiği işlem ve eylemler yargısal denetime tabi tutulmuştur. Diğer taraftan 20. yüzyıldan itibaren siyasal sistemdeki ağırlığı giderek artan yürütme organının denetimi sadece yargısal denetimle sınırlı tutulmamış yüksek temsil gücüne sahip bir kuruluş olarak parlamentolar da hükümetlerin demokratik siyasal denetimi konusunda önemli işlevler üstlenmişlerdir. Yasama organlarının yaptığı denetim parlamentoların toplumsal muhalefetin temsilcilerine ev sahipliği yapması nedeniyle çoğulcu demokratik düzenin gelişimine de katkı sağlamaktadır. Meclis, yürütme organını hem genel anlamda kanun yapma tekeli, hükümet bütçesini üzerindeki kontrol yetkisi ve ihtisas komisyonları aracılığıyla hem de daha özelde sahip olduğu klasik denetim araçları olan soru, genel görüşme, meclis araştırması ve soruşturması yoluyla denetleyebilmektedir. Böylece yasama erki hem hükümeti doğrudan denetleyerek hem de denetim faaliyeti sırasında oluşturduğu alternatif bilgi kaynaklarıyla kamuoyu oluşumunu katkı sunarak siyasi iktidarın hesepverirliğini ve şeffaflığını sağlamaktadır. Böylece kadim bir ihtiyaç olan siyasi iktidarın sınırlanarak keyfi davranışlarının önlenmesi amacına da hizmet etmektedir. Bu tez böylesi önemli bir fonksiyonu karşılama iddiasına sahip TBMM'nin denetim mekanizmalarını 2017 Anayasa değişikliği sonrası oluşan yeni hukuki düzlem ve yeni hükümet sistemi çerçevesinde incelemektedir. Çalışma neticesinde TBMM'nin denetim araçlarının etkinliğine ilişkin sorunlar sebepleriyle ortaya konulmuş ve çözüm önerileri getirilerek Meclisin denetim kapasitesinin geliştirilmesine katkı sunulması amaçlanmıştır.

AnayasaAnayasa değişiklikleriDenetim+3
Mert Hüseyin Akgün
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Rekabetin Korunması Hakkında Kanun kapsamında uygulanan idari para cezaları

Ekonomik düzen özü itibariyle bir rekabet arenası olup, çağdaş demokrasilerde devlet rekabete ilişkin hukuk kuralları öngörmek suretiyle mal ve hizmet piyasalarında faaliyette bulunan teşebbüslerin kâr amacıyla güçlerini kötüye kullanma eğilimlerini önlemekte, rakipler arasındaki rekabetin yok etme savaşına dönüşmesini engellemekte ve oyunun kuralarına uygun şekilde oynanmasını temin etmektedir. Hukuk kuralının belirleyici niteliği ise kurala aykırı davranışın yaptırıma bağlanmasıdır. Zira yaptırım, yasaya uygun davranılmasını sağlamanın temel aracıdır. Türk rekabet hukukunun temelini teşkil eden 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'un mal ve hizmet piyasalarında rekabet ortamını tesis etme ve koruma amacını gerçekleştirebilmesi de ancak caydırıcı nitelikte bununla birlikte adil ve orantılı bir yaptırım sisteminin varlığıyla mümkün olabilir. 4054 sayılı Kanun'da öngörülen maddi hükümlerin etkili şekilde uygulanabilmesini temin etmek amacıyla Kanun kapsamında ikili bir yaptırım sistemi benimsenerek özel hukuk karakterli yaptırımlar ile kamu hukuku karakterli yaptırımlara yer verilmiştir. Kamu hukuku karakterli yaptırımlardan olan ve rekabet politikasının hayata geçirilmesinde en etkili araçlardan birini teşkil eden idari para cezaları, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'un "Kurulun Yetkileri" başlıklı ikinci bölümünün 16 ve 17. maddelerinde usule ve esasa ilişkin hükümlerin ihlali halinde, süreli veya anlık olarak uygulanan idari para cezaları şeklinde düzenlenmiştir. Rekabet Kurulu tarafından yürütülen soruşturmalar neticesinde Kanun'u ihlal ettiği tespit edilen teşebbüs veya teşebbüs birliklerine ya da bu birliklerin üyelerine ve belirli şartların varlığı halinde teşebbüs veya teşebbüs birliğinin yöneticilerine ya da çalışanlarına uygulanan ve yüksek meblağlara ulaşabilen idari para cezaları, caydırıcılığın temininde önemli bir role sahiptir. Bu çalışmada, Rekabetin Korunması Hakkında Kanun'da düzenlenen idari para cezaları, taşıdığı idari yaptırım niteliğinden hareketle tabi olduğu temel ilkeler bağlamında, 4054 sayılı Kanun ve ikincil mevzuatta yer alan düzenlemeler ile bu düzenlemelerden ve Rekabet Kurulu uygulamalarından kaynaklanan hukuka aykırılık tartışmaları temelinde, ilgili Kurul ve yargı kararlarına yer verilmek suretiyle ele alınmış ve tartışmalı hususlarda çözüm önerileri sunulmaya çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler Rekabet Hukuku, İdari Yaptırımlar, İdari Para Cezaları.

RekabetRekabetin Korunması Hakkında KanunRekabetin korunması+2
Sibel Öztürk
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları

Bu çalışmada 5237 sayılı TCK'da yer alan devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları ele alınmıştır. Çalışmamızın ilk bölümünde gizlilik, sır, gizli bilginin konusu, güvenlik kavramları ile gizli bilginin süjesi olarak istihbari bilgilerin, bilimsel bilginin, özel hayata veya kişisel verilere ilişkin bilgilerin, soruşturmanın, devletin ekonomik mahiyet taşıyan bilgilerin gizliliği ele alınmıştır. Bu bölümde ayrıca şeffaflık kavramı ve kavramın gelişimi, kamu yönetiminde şeffaflık, son olarak da gizli bilginin konusu olarak güvenlik kavramı ve kavramın tarihi ele alınmıştır. Çalışmamızın 2. bölümünde devlet sırrı kavramı ve kavramın ortaya çıkışına ilişkin tarihsel süreç ele alınmış, gizli bilgiye devlet sırrı hüviyetinin kazandırılması yöntemi, sır kategorileri, devlet sırrı gerekçesiyle temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına yer verilmiştir. Ayrıca yine bu bölümde bilgi edinme hakkı, mahremiyet hakkı, hukuk devleti, adil yargılanma hakkı açısından devlet sırrı kavramı incelenmiştir. 3. bölümde devlet sırrı kavramına yer veren TCK dışındaki mevzuata değinilmiştir. Bu hükümlerden bazıları sır kavramını temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması veya ceza muhakemesindeki süreçler bakımından, bazıları ise ticari sır, meslek sırrı, bankacılık sırrı olarak ele almıştır. Sonraki bölümde devlet sırrı açısıdan mukayeseli hukuktaki durum, anayasal boyut, bilgi edinme hakkı, kişisel verilerin korunması gibi farklı perspektiflerden detaylandırılmaya çalışılmıştır. 5 ve 6. bölümlerde çalışmanın konusu oluşturan suçlar; korunan hukukî değer, unsurları, suçun özel görünüş biçimleri, soruşturma, kovuşturma, yaptırım ve zamanaşımı alt başlıklarında incelenmiştir. Son bölümde ise, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları 2937 sayılı Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Millî İstihbarat Teşkilâtı Kanunu perspektifinden irdelenmiştir.

CasuslukDevletDevlet sırları+5
Uğur Arslan
Hacettepe University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00