
546
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Farklı katarakt tiplerinde çeşitli vizüel fonksiyonlar
Farklı Katarakt Tiplerinde Çeşitli Vizüel Fonksiyonlar Amaç: Farklı katarakt tiplerinde kontrast duyarlılık ve glare kontrast duyarlılık testlerinin fonksiyonel görme üzerindeki etkisini ve erken kataraktın tanısında yararlılığını incelemek amaçlandı. Materyal ve Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Polikliniği'nde Eylül 2013-Mart 2014 tarihleri arasında, normal poliklinik muayenesi esnasında katarakt tespit edilen, başka oftalmolojik hastalığı olmayan hastalara tam oftalmolojik muayene," CSV 1000 Kontrast Duyarlılık Testi(Vector Vision)" ile kontrast duyarlılık ve glare kontrast duyarlılık testleri; "CSO Sirius" topografi ve ön segment analiz cihazı ile pupilografi testi yapıldı. Hastaların görme düzeyleri,yaş ve cinsiyetleri değerlendirildi. Çalışma prospektif olarak yapıldı. Bulgular: Çalışmaya 78 hastanın 114 gözü alındı. Hastaların 38'i kadın, 40'ı erkek idi. Hastaların ortalama yaşı 65,8±8,7 idi. Katarakt tiplerinin dağılımına bakıldığında gözlerin % 28,1'inde arka subkapsüler katarakt (ASKK), % 7,9'unda santral 3mm'nin etkilenmediği kortikal katarakt (KK), % 9,6'sında santral 3mm'nin etkilendiği kortikal katarakt (KK+) ve % 54,4'ünde nükleer senil katarakt(NSK) tespit edildi. ortalama düzeltilmiş görme keskinliği (DGK) 0,3±0,2 seviyesindeydi. Katarakt tiplerine göre bakıldığında ortalama DGK ASKK grubunda 0,3±0,2, NSK grubunda 0,4±0,3, KK+ grubunda 0,2±0,1, KK grubunda 0,4±0,2 düzeyindeydi. Tüm gruplarda glare kontrast duyarlılık skorları, kontrast duyarlılık skorlarına göre anlamlı düşük bulundu. Tüm gruplar arasında ise ASKK grubunda diğer gruplara göre kontrast duyarlılık ve glare kontrast duyarlılık düzeyleri ileri derecede anlamlı düşük saptandı. Hastaların fotopik ve mezopik pupil çapları kaydedildi. Pupil çapları, kontrast duyarlılık ve glare kontrast duyarlılık testleri ile karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Kontrast duyarlılık testleri, fonksiyonel görme performansı hakkında klinik olarak anlamlı bilgi sağlayabilir ve katarakt hastalarının fonksiyonel olarak anlamlı görme bozukluğunu saptamak için klinik değerlendirmeye dahil edilebilirler. Anahtar Sözcükler: Katarakt, kontrast duyarlılık, kamaşma, pupil çapı.
Normal bireylerde farklı görme alanı testlerinin uygulanabilirliği ve karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda Göz Polikliniğine başvuran ve herhangi bir sistemik hastalığı ve basit refraksiyon kusuru dışında oftalmolojik patolojisi olmayan normal bireylerde farklı görme alanı testlerinin cinsiyet, yaş, eğitim durumu ve test tekrarı ile ilişkisi incelendi. Bu parametrelerin test süresine, güvenilirlik ve global indekslerine etkisi değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 57 bireyin 114 gözü dahil edildi. Birinci gruba Humphrey görme alanı cihazı ile Kısa Dalga Boylu Otomatik Perimetri (SWAP) ve Octopus 900 cihazı ile Flicker perimetri; ikinci gruba Humphrey görme alanı cihazı ile SITA-fast ve Kısa Dalga Boylu Otomatik Perimetri (SWAP); üçüncü gruba ise Octopus 900 cihazı ile Flicker perimetri ve TOP (Tendency Oriented Perimetry) testleri yapıldı. Tüm bireylere ilk gün ve 1. haftada olmak üzere testler 2 defa tekrarlandı. Bulgular: Grup I' de Flicker grubunda yapılan ikinci ölçümde test süresinde kısalma, yanlış pozitiflik oranında, MD ve PSD değerlerinde ilk ölçüme göre anlamlı azalma saptandı. SWAP grubunda ise ikinci ölçümde test süresinde kısalma, fiksasyon kaybı, MD ve PSD değerlerinde anlamlı azalma gözlendi. Grup II' de SITA-fast grubunda ikinci ölçümde test süresinde kısalma, yanlış negatiflik oranı, MD ve PSD değerlerinde ilk ölçüme göre anlamlı azalma olduğu gözlendi. SWAP grubunda ise ikinci ölçümde test süresinde kısalma, fiksasyon kaybı, yanlış pozitiflik ve yanlış negatiflik oranı, MD ve PSD değerlerinde anlamlı azalma olduğu saptandı. Grup III' te Flicker grubunda ikinci ölçümde test süresinde kısalma, yanlış pozitiflik oranı ve PSD değerlerinde ilk ölçüme göre anlamlı azalma olduğu saptandı. TOP grubunda ise ikinci ölçümde test süresinde kısalma, yanlış pozitiflik oranında ve MD değerlerinde anlamlı azalma olduğu saptandı. Test süresi, güvenilirlik ve global indekslerde iki cinsiyet arasında anlamlı farklılık olmadığı saptandı. Eğitim seviyesi lise ve altı olan bireylerde MD ve PSD değerlerinin daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda tüm testlerde test tekrarı ile test süresinde, güvenilirlik ve global indekslerde azalma olduğu belirlendi. Test tekrarı ile hasta uyumunun artmakta olduğu görüldü. Yaş ile yanlış negatiflik oranı ve MD değerleri arasında ters korelasyon görülürken, diğer indeksler ile yaş arasında anlamlı korelasyon görülmedi. Anahtar Kelimeler: Görme alanı, Flicker perimetri, SITA-fast, SWAP, TOP (Tendency Oriented Perimetry), Octopus 900, Humphrey görme alanı cihazı
Proliferatif diyabetik retinopatiye bağlı gelişen neovasküler glokomda koroid kalınlığının değerlendirilmesi
Proliferatif Diyabetik Retinopatiye Bağlı Gelişen Neovasküler Glokomda Koroid Kalınlığının Değerlendirilmesi Dr. İffet Yarımağa Kaçarlar Uzmanlık Tezi, Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Tez Danışmanı: Prof. Dr. Oğuzhan SAYGILI NİSAN-2018 Amaç: Neovasküler glokom gelişmiş olan diyabetik hastalarda koroid kalınlığını değerlendirmek Materyal- Metod : Bu prospektif karşılaştırmalı çalışmaya kliniğe başvuran proliferatif diyabetik retinopati tanısı olan 68 hasta dahil edildi. Hastalar neovasküler glokomu olanlar ve neovasküler glokomu olmayanlar olacak şekilde iki gruba ayrıldı.Ayrıntılı oftalmik muayeneleri tamamlanan hastaların OKT (Optik Koherans Tomografi) ile tek, horizontal ve fovea merkezli kesitten görüntüleri alınarak, subfoveal, nazal ve temporal alandan koroid kalınlıkları ölçüldü. Hastaların yaş, cinsiyet, refraktif kusur ve aksiyel uzunlukları kaydedilerek analiz edildi. Koroid kalınlıkları karşılaştırıldı. Bulgular: DEİGK (Düzeltilmiş en iyi görme keskinliği) düzeyi çalışma grubunda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur(p=0,001).NVG (Neovasküler glokom) olanlar ve olmayanlar arasında SE (sferik ekivalan) değerleri açısından anlamlı fark bulunmamıştır(p:0,064).NVG olan grupta GİB (göz içi basıncı), diğer gruba göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur(p:0,001).İki grup arasında AXL (aksiyel uzunluk) değerleri açısından anlamlı fark görülmedi(p:0,068). Ortalama subfoveal koroid kalınlığı, fovea merkezinin 1000 mikron temporali ve fovea merkezinin 1000 mikron nazalinden koroid kalınlığı NVG olanlarda, olmayanlara oranla önemli ölçüde azalmıştır(hepsi için p:0,001). Sonuçlar: NVG olan hastalarda koroid kalınlığı; subfoveal, nazal ve temporal kadranlarda incelmektedir. NVG olanlarda görme keskinliği düzeyleri, NVG olmayanlara göre önemli ölçüde düşüktür. Anahtar Kelimeler: Proliferatif diyabetik retinopati, neovasküler glokom, koroid kalınlığı
Modifiye epitel debridman tekniği ile kornea kollajen çapraz bağlama tedavisi sonuçları
Giriş ve amaç: Keratokonus tanılı olgulara, topografik haritalarına göre modifiye epitel debridman tekniği ile yapılan kornea kollojen çapraz bağlama tedavisinin bir yıllık takip sonuçlarının değerlendirilmesi. Gereç ve yöntem: Çalışmamıza; keratokonus tanısı almış 40 olgunun 40 gözü dahil edildi. Tüm hastalara çapraz bağlama tedavisi öncesi ve sonrası 1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay'da detaylı göz muayenesi yapıldı. Speküler mikroskobik muayene, Nidek CEM-530; topografik analiz, üç boyutlu, hareketli Scheimpflug kamera ve plasido disk kullanan Sirius ile gerçekleştirildi. Sferik eqivalan, düzeltilmemiş ve düzeltilmiş en iyi görme keskinliği, santral korneal kalınlık, anterior korneal yüzeyde ektazinin en yüksek noktası (Kvf), posterior korneal yüzeyde ektazinin en yüksek noktası, keratometrik değerler (SimK1 ve SimK2), en düz meridyen (K1), en dik meridyen (K2) ve bunların ortalaması, korneal endoteliyal hücre sayısı, altıgen hücrelerin yüzdesi, varyasyon katsayısı gibi parametreler her kontrolde kaydedildi Bulgular: Çalısmamıza yaşları 11 ile 31 arasında değişen yarısı kadın, yarısı erkek 40 hasta alınmıştır. 6 olgunun 1. derece akrabasında, 5 olgunun 2. derece akrabasında keratokonus hikayesi vardır. 23 olgu gözlerini sık ovalamakta, 2 olgu gözlerini çok sık ovalamakta, 15 olgu ise gözlerini nadiren ovalamaktadır. Amsler Krumeich sınıflamasına göre 16 olgu evre 1, 16 olgu evre 2, 8 olgu ise evre 3'tür. Modifiye epitel debridmanı ile yapılan CXL öncesi ve sonrası 1.ay, 3.ay, 6.ay, 12.ay sferik eqivalan ölçümleri arasında azalma izlendi (p=0.001). CXL öncesi ve sonrasında, düzeltilmemiş görme keskinliği ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği açısından anlamlı bir artış bulundu (sırasıyla; p=0.001, p=0.001). Endotel hücre sayısı ve endotel varyasyon katsayısı ölçümlerinde takip aralıkları arasında anlamlı bir fark görülmedi (sırasıyla; p=0.088, p=0.059). Endotel hücre hexogonalitesinde istatistiksel olarak artış tespit edildi (p=0.008). Santral kornea kalınlığında (SKK) tedavi sonrasındaki ilk aylarda azalma 6. aydan sonra artma izlendi ve 12. ayda SKK tedavi öncesi durumuna göre daha kalın ölçüldü (p=0.001). KVf ölçümünde zamanlar arasında anlamlı bir fark bulundu (p=0.001). SimK1 ve SimK2 değerlerinde anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla; p=0.158, p=0.226). K1 değerlerini zamanlara göre karşılaştırılması sonucunda azalma saptandı (p=0.002). K2 değerlerinde operasyon öncesi ve sonrası farklı aylarda istatistiksel olarak anlamlı değişiklikler izlendi (p=0.001). K1 ve K2 ölçümlerinde ve ortalamalarında tespit edilen değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.001). Sonuç: Topografik haritaya göre modifiye epitel debridmanı ile yapılan kornea kollajen çapraz bağlama tedavisi keratokonusun ilerlemesini durdurmada ve görme düzeyini arttırmada etkili alternatif bir yöntemdir. Çalışmamızda endotel hücre sayısı ve morfolojisi açısından ciddi, olumsuz bir etkisi olmadığını tespit ettik. Anahtar Kelimeler: Modifiye epitel debridmanı, kornea endoteli, kornea kollojen çapraz bağlama tedavisi, keratokonus
Pediatrik göziçi lens implantasyonu cerrahisinde lens gücü hesaplama formüllerinin değerlendirilmesi
AMAÇ: Pediatrik hasta grubunda göz içi lens (GİL) gücü hesaplama formüllerinin (SRK II, SRK/T, Holladay 1, Hoffer Q ve Barrett II Universal) doğruluklarını karşılaştırmak. METOD: Bu prospektif çalışmada, kliniğimize başvuran ve katarakt cerrahisi planlanan 3-15 yaş arası 70 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların aksiyel uzunluk (AU), keratometri (K), ön kamara derinliği, horizontal kornea çapı, santral kornea kalınlığı ölçümleri optik biyometri cihazı (AlScan-Nidek) ile yapıldı. Konulması planlanan GİL gücü daha önceki çalışmalarda yetişkin gözlerde güvenilir olduğu gösterilen Barrett II formülü kullanılarak hesaplandı. Komplikasyon gelişen hastalar çalışma dışında bırakıldı. Bilateral kataraktların tek gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların postoperatif refraksiyonları (sferik ekivalan) cerrahi sonrası 1. ayda ölçüldü. Hastalar analiz için AU ve ortalama K değerlerine göre gruplara ayrıldı. Çalışmada formüllerin ortalama mutlaktahmini hata (MTH) değerleri analiz edildi. BULGULAR: Tüm hasta grubunda en düşük ortalama MTH Barrett II formülünde (0.64±0.73D), en yüksek Haigis formülündeydi (1.06±0.84D) (p<0.01). MTH değerleri, AU ≤22mm olan hastalarda en düşük Holladay 1 (0.79±0.71D) en yüksek Haigis (1.44±0.92 D), AU>22mm olan hastalarda en düşük Barrett II (0.47±0.54D) en yüksek Haigis (0.84±0.72D), ortalama K≤43.5D grubunda en düşük Barrett II (0.40±0.60D) en yüksek SRK II (0.95±0.76D), ort.K>43.5D grubunda en düşük Holladay 1 (0.67±0.64D) ve SRK/T (0.67±0.63D) en yüksek Haigis (1.17±0.93D) olarak sonuçlandı (p<0.01). Tüm hasta grubunda formüllere göre ±0.50D aralığında tahmini hata oranına sahip hasta yüzdesi; Barrett II %61, Hoffer Q %52.9, Holladay 1 %52.9, SRK/T %47.1, SRK II %32.9, Haigis %30 olarak sıralandı. SONUÇ: Normal AU ve K değerleri olan hastalarda Barrett II, kısa AU ve/veya yüksek K değerleri olan hastalarda Holliday 1 formülünün daha doğru sonuçlar verdiği görüldü. Haigis formülü, tüm alt gruplarda diğer formüllerden istatistiksel anlamlı olarak daha yüksek tahmini hataya sahipti. Anahtar Kelimeler: Göz içi lens gücü hesaplama, Pediatrik Katarakt, Tahmini hata
Prematüre retinopatisi nedeni ile lazer fotokoagulasyon tedavisi uygulanan hastaların optik koherens tomografi anjiografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Prematüre retinopatisi geliştirip spontan regrese olan çocuklar, prematüre retinopatisi geliştirip lazer fotokoagulasyon (LFK) ile tedavi edilen çocuklar, erken doğmuş PR öyküsü olmayan çocuklar ve zamanında doğan çocuklardaki uzun dönem makuler yapısal farklılıkların optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) ile tespit edilip sonuçlar ile fonksiyonel değişikliklerin ilişkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Celal Bayar Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı'nda takip edilip PR tanısı konan ve LFK uygulanan 20 hastanın 35 gözü (L-ROP), tedavisiz regrese olan 20 hastanın 35 gözü (R-ROP), takiplerinde PR gelişmeyen prematüre bebeklerden 20 hastanın 38 gözü dahil edildi. Ayrıca term doğan sağlıklı 21 hastanın 37 gözü de kontrol grubu olacak şekilde toplam 4 grup oluşturuldu. Tam oftalmolojik muayene ardından 6x6 mm HD Anjio Retina OKTA ölçümleri yapıldı. Yüzeyel kapiller pleksus damar yoğunluğu (YKP-VD) ve derin kapiller pleksus damar yoğunluğu (DKP-VD) yüzde cinsinden ölçüldü. Santral maküla kalınlığı (SMK) otomatik olarak ölçüldü. Cihazdaki FAZ bölümü seçilerek foveal avasküler zon ile ilgili parametreler elde edildi. Subfoveal koroid kalınlığı (SFKK), OKTA cihazının spektral domain OKT (SD-OKT) raster modülü seçilerek çekilen görüntülerde subfoveal bölgeden manuel olarak ölçüldü. Yine aynı görüntülerden fovea çapı ve foveal çukurluğun derinliği manuel olarak ölçüldü. İç limitan membran varlığı not edildi. Bulgular: Fovea DKP-VD ve YKP-VD L-ROP ve R-ROP grubunda prematüre ve kontrol gruplarına göre yüksek, tüm alanlar DKP-VD ve YKP-VD düşük bulundu. FAZ alanı, perimetri ve FD değerlerinin L-ROP ve R-ROP gruplarında prematüre ve kontrol gruplarına göre azalmış olduğu görüldü. SMK'nın L-ROP ve R-ROP gruplarında prematüre ve kontrol gruplarına göre anlamlı olarak yüksek olduğu değerlendirildi. Fovea çukur derinliği (FÇD) ve fovea çapının da L-ROP ve R-ROP gruplarında prematüre ve kontrol gruplarına göre azaldığı görüldü. Küçülmüş FAZ alanının artmış SMK ve fovea damar yoğunluğu ile ilişkili olduğu görüldü. Ayrıca SMK ile fovea derin ve yüzeyel kapiller pleksus damar yoğunluğu arasında pozitif korelasyon bulundu. Görme keskinliğinin SMK ve fovea damar yoğunluğu ile negatif korelasyon, FAZ alanı ile pozitif korelasyon gösterdiği tespit edildi. Sonuç: Prematüre retinopatisi makula anatomik ve vasküler gelişimini etkilemektedir ve tedaviyle gerilese bile damar yoğunluğu ve FAZ alanında kalıcı değişiklikler izlenmektedir. Bu değişimlerin sonuç görme keskinliğine etkisi sınırlıdır. Anahtar kelimeler: prematüre retinopatisi, OKTA, LFK, FAZ, vasküler dansite
İnfantil ezotropyalarda klasik ve askılı geriletme cerrahi sonuçlarının karşılaştırılması
AMAÇ: İnfantil ezotropyada klasik ve askılı geriletme cerrahisi uyguladığımız hastaların demografik özellikleri, motor ve duyusal sonuçlarının değerlendirilmesi GEREÇ VE YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı Şaşılık Biriminde Ocak 2005 ile Aralık 2021 tarihleri arasında infantil ezotropya tanısı ile takip edilen ve cerrahi olarak tedavi edilen 46 hastanın dosyası retrospektif olarak incelendi. Çalışmaya bimedial geriletme (klasik geriletme grubu) veya askılı bimedial geriletme (askılı geriletme grubu) cerrahisi uyguladığımız hastalar dahil edildi. Olguların cinsiyeti, sikloplejik refraksiyon değerleri, ameliyat yaşı, takip süresi, ameliyat öncesi, ameliyat sonrası ve son takip muayenesinde ölçülen kayma dereceleri, füzyon ve stereopsis gelişimi, eşlik eden disosiye vertikal deviasyon, nistagmus ve lateral inkomitans varlığı kaydedildi, klasik geriletme grubu ve askılı geriletme grubu karşılaştırıldı. Ameliyat sonrası kayma derecesi 10 prizm diyoptri (PD) ve altında olanlar cerrahi olarak başarılı kabul edildi. Olgular ayrıca erken cerrahi grubu (15. ay ve öncesinde) ve geç cerrahi grubu (15. aydan sonra) olarak ikiye ayrıldı. İki grup yeniden ameliyat oranları ve stereopsis gelişimi açısından karşılaştırıldı. BULGULAR: Çalışmaya dahil edilen 46 olgunun 28'i(%60,86) klasik geriletme grubunda, 18'i (%39,14) askılı geriletme grubunda idi. Klasik geriletme grubundaki 28 hastanın 20'si (%71,43) erkek, 8'i (%28,57) kız, askılı geriletme grubundaki 18 hastanın 9'u (%50) erkek, 9'u (%50) kız idi. Gruplar refraksiyon değerleri, ameliyat yaşları, takip süreleri, ameliyat sonrası ve son takip muayenesindeki kayma dereceleri açısından karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. (p değerleri sırası ile =0,864, =0,434, =0,968, =0,338, =0, 583) Klasik geriletme grubunda ameliyat öncesi kayma derecesi ortalaması 46,61 ±15,40 PD saptanırken, askılı geriletme grubunda 62,78 ± 14,06 PD saptandı. (p=0,01) Çalışmaya dahil edilen olguların 17'sinde yeniden ameliyat gerekliliği tespit edilmiştir. Erken cerrahi grubunda yeniden ameliyat edilen olgu sayısı 11(%64,70) iken geç cerrahi grubundaki olgu sayısı 6 (%35,29) tespit edilmiştir. (p=0,7 ). Erken cerrahi grubunda 9 olguda (%90) füzyon gelişimi tespit edilirken geç cerrahi grubunda 1 olguda (%10) tespit edilmiştir. (p=0,02) Ayrıca stereopsis gelişimi tespit edilen 6 olgunun tamamı erken cerrahi grubunda idi.(p= 0,01) Erken cerrahi ile duyusal sonuçların daha başarılı olduğunu ancak yeniden ameliyat oranlarının daha yüksek olduğunu tespit ettik. SONUÇLAR: İnfantil ezotropya tanısı ile cerrahi tedavi uygulanacak olgularda büyük açılı kaymalarda tariflediğimiz askılı geriletme yöntemi, fazla sayıda horizontal kasa müdahaleye gerek kalmadan benzer oranlarda motor hizalama başarısı ile uygulanabilecek bir cerrahi yöntemdir. Çalışmamızdan elde ettiğimiz veriler literatür ile uyumlu olarak infantil ezotropyada erken yaşta ameliyat yapılmasının tatmin edici duyusal sonuçlarla ilişkili olduğunu destekler nitelikteydi. Cerrahi düzeltmenin erken yaşlarda yapılması binoküler fonksiyonların sınırlı da olsa kazanımında etkili olabilir.
Sessiz koroidal neovaskülarizasyonların doğal seyrinin optik kohorens tomografi anjiografi ile analizi
AMAÇ: Sessiz koroidal neovaskülarizasyon olgularının doğal seyrindeki optik kohorens tomografi anjiografi parametrelerindeki morfolojik ve kantitatif verilerin değişimi değerlendirerek olası progresyonunu değerlendirmesi GEREÇ VE YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Göz Hastalıkları Ana Bilim Dalı retina biriminde Kasım 2019 - Mayıs 2023 tarihleri arasında sessiz koroidal neovaskülarizasyon tanısı ile en az altı ay takibi yapılmış olan ve çalışma kriterlerini karşılayan olguların verileri retrospektif olarak incelendi. Çalışma şartlarını karşılayan 28 hastanın 30 gözü dahil edildi. Hastaların dosyalarından yaş, cinsiyet, sistemik hastalık, lateralite, tanı, vizit sayısı,aktivasyon varlığı ve tarihi, takip süresi, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, fundus bulguları ve diğer göz özellikleri kaydedildi. Takiplerinde kullanılan OKT ve OKTA görüntülerinden yapısal OKTA işlevi kullanılarak KNV toplam ve akım alanı büyüklüğü hesaplandı. En-face görüntülerinde, daha önce tanımlanan KNV morfolojik verileri; lezyon şekli(sirküler, irregüler), besleyici ana damar varlığı, periferik loop (dar / geniş), halo varlığına göre kategorilere ayrıldı. Neovasküler aktivitenin OKT biyobelirteçleri ile ilgili veriler, intraretinal sıvı, subretinal sıvı dahil olmak üzere toplandı. Santral maküler kalınlık (SMK), cihaz tarafından otomatik olarak ölçülen merkezi 1000 μm alanındaki ortalama retina kalınlığı olarak hesaplandı. Subfoveal koroidal kalınlık (SFKK), bazal membran ile foveada korioskleral arayüz arasındaki dikey mesafe olarak tanımlandı. Takip süresince olası progresyondaki morfolojik ve kantitatif verilerin değişimi değerlendirildi. BULGULAR: Olguların ortalama yaşı 69,70 ± 7,63 (54-85) yıl idi.(%53,4 erkek, %43,3 sağ göz) 21 hasta YBMD ve 9 hasta PNV tanısı ile takip ediliyordu. YBMD'li hastalarda sKNV prevalansı %2,08 iken PNV'li hastalarda prevalans %13,63 olarak izlendi. Ortalama takip süresi 18,9 ay (6-50) idi. Takip süresince ortalama vizit sayısı 5,57 ± 2,80 idi. Olguların en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ilk muayenede ortalama 0,82±0,18 iken, son muayenede 0,78±0,22 olduğu görüldü ve bu değişim istatiksel olarak anlamlı değildi (p=0,068). Fundus muayenesinde 11 gözde RPE değişikliği, 17 gözde drusen, 2 gözde coğrafik atrofi izlendi. Olguların %46,67'sinde KNV foveal, %53,33'ünde ekstrafoveal yerleşimde idi. sKNV'lerde ilk vizitte hiporeflektif halo %30 (9), besleyici damar %16,6 (5), geniş loop %30 (9), irregülerite %63,3 (19) oranında izlendi. Son vizitte ise hiporeflektif halo %40 (12), besleyici damar %26,6(8), geniş loop %43,3 (13), irregülerite %76,6 (23) oranında izlendi. Morfolojik değişimler istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Takip sürecinde 4 hastada eksüdasyon gelişti. Eksüdasyon gelişen olguların son vizitinde 2 gözde halo, 1 gözde besleyici damar, 2 gözde geniş loop geliştiği görüldü. Eksüdasyon gelişen olgularda şekil değişimi izlenmemiştir. Olguların ilk başvuruda ortalama SMK 240,8 ± 32,61 (174-310) son vizitinde 236,57 ±35,43 (144 -315) µm idi. Hastaların ilk başvuruda ortalama SFKK 212,63 ± 83,47 µm (120-486), son muayenede 227,10 ± 82,92 µm (130-486) idi. SMK ve SFKK' da istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi (p=0,407; p=0,161). Olguların ilk muayenesinde ortalama KNV alanı 1,799 ± 2,84 mm2 son vizitinde 2,12 ± 2,89 mm2 idi. Olguların ilk muayenesinde ortalama KNV akım alanı 1,055 ± 1,58 mm2, son muayenesinde 1,300 ± 1,77 mm2 idi. KNV alan ve akım alanında ilk ve son muayene arasındaki değişiklikler istatiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,043, p=0,018). KNV alanı ve akım alanındaki değişim ile EİDGK değişimi arasında korelasyon izlenmedi (p=0,103; p=0,191). Takip süresinde morfolojik değişim olan ve hiçbir morfolojik değişim olmayan grup karşılaştırıldığında KNV alanda istatiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmedi (p=0,934). SONUÇLAR: sKNV, eKNV'nin öncü lezyonu olması nedeniyle tanı ve takibi önem arz etmektedir. Literatürde sKNV takip ve tedavisi için henüz belirlenmiş bir algoritma mevcut değildir. Bu çalışmada sKNV olgularının doğal seyrinde OKTA parametrelerindeki morfolojik ve kantitatif verilerin değişimi değerlendirildi. Kantitatif veri değişimi literatür ile uyumlu ve destekler nitelikte olduğu görüldü. Çalışmamızın sKNV takip ve tedavisi için gelecekte oluşturulması muhtemel olan algoritma açısından literatüre katkıda bulunacağını düşünüyoruz. eKNV erken tanısı ve takibinin görsel prognozu olumlu yönde etkileyeceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Doğal seyir analizi, morfolojik değişim, non-eksüdatif koroidal vaskülarizasyon, optik kohorens tomografi anjiografi, sessiz koroidal vaskülarizasyon
Yatışmış retina dekolmanlarında retinal mikrovasküler değişikliklerin ve optik sinir dolaşımının optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) ile gösterilmesi
Amaç: Retina dekolmanı nedeni ile cerrahi (Pars Plana Vitrektomi, skleral çökertme) geçiren gözlerde optik koherans tomografi anjiografik (OKTA) ile postoperatif 1. ve 3. ayda retinal mikrovasküler yapıda ve optik sinir başı dolaşımında meydana gelen değişiklikleri araştımayı amaçladık. Metod: Mayıs 2022-Haziran 2023 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Kliniğinde tek gözünde dekolman cerrahisi (skleral çökertme ya da pars plana vitrektomi) geçrmiş ve cerrahisi anatomik olarak başarılı olan diğer gözü sağlıklı 32 hasta dahil edilmiştir. Retinal mikrovasküler yapılar ve optik sinir başı damar yoğunlukları postoperatif dönem 1. ve 3. ayda OKTA ile değerlendirildi. Hastaların sağlıklı diğer gözleri kontrol grubu olarak alındı. Hastaların sağlıklı gözleri ile cerrahi geçiren gözlerin OKTA parametreleri analiz edilerek karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmadaki hastaların 12'si kadın (%37.5), 20'si erkek (%62.5) idi. Hastaların ortalama yaşı 55.75±15,83 yıl idi. Çalışmadaki gözlerin 20 'sinde (%62.5), makula tutulmuş 12'sinde (%37,5) makula tutulmamıştı. Çalışmamızda tek gözünde RD nedeni ile cerrahi geçiren hastaların sağlıklı diğer gözleri ile OKTA verilerinin karşılaştırılmıştır. Postoperatif 1. ayda yüzeyel kapiller pleksus (YKP) total dansite, YKP alt yarı dansite, YKP perifovea vasküler dansite kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. (p0,0001) DKP değerleri ise kontrol grubuna göre düşük bulunmuştur fakat bu fark istatistiksel olarak anlamlı çıkmamıştır. Postoperatif 3. Ayda OKTA verileri kontrol grubu ile kıyaslandığında DKP alt yarı alan dansite, DKP parafovea dansite, YKP total dansite, YKP üst yarı alan dansite, YKP parafovea dansite, YKP perifovea dansite değerlerinde sağlıklı diğer göze göre azalma görülmüştür, bu fark istatiktiksel olarak anlamlıdır. (sırasıyla p:0.05, p:0.001, p:0,001, 0,003, p:0,002, p:0,001, p:0,003). Retina dekolmanı nedeniyle başarılı cerrahi uygulanan hastaların 1. ay OKTA ölçümlerine göre foveal avasküler zon (FAZ) alanında artış görülmüştür. Postoperatif 1. ay ve 3. aydaki FAZ alanları karşılaştırıldığına, posoperatif 3. Ayda FAZ alanında daralma görülmüştür ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır. (p:0.004). Postoperatif 1. ay ve 3. ayda OKTA cihazı ile ölçülen optik sinir başı vasküler dansite değerlerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde azalma görülmüştür (p<0,05). Sonuç: RD nedeniyle anatomik olarak başarılı cerrahi geçirmiş olan gözlerde postoperatif 1. ay ve 3. ay OKTA ölçümlerinde hem YKP hem de DKP vasküler dansite değerlerinde sağlıklı diğer göze göre azalma görülmüştür. Başarılı cerrahi uygulanan hastaların 1. ay OKTA ölçümleri ile 3. Ay OKTA ölçümleri kıyaslandığında postoperatif 3. Ayda FAZ alanında daralma görülmektedir. Postoperatif 1. ay ve 3. ayda optik sinir başı vasküler dansite değerlerinde kontrol grubuna göre azalma görülmüştür. Retina dekolmanı nedeniyle başarılı cerrahi uygulanan hastaların postoperatif 1. ay ve 3. ayda koryokapillaris kan akımı değerlerinde kontrol grubuna göre azalma tespit edilmiştir.
Ambliyopide klinik özelliklerin prognoza etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Anizometropi, izoametropi, şaşılık ve yoksunluk tembelliği ile tedavi edilmiş olgularda demografik ve klinik özelliklerin tedavi yanıtları ile ilişkilendirilmesi yapılarak prognoza etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Pediatrik Oftalmoloji ve Şaşılık Birimi'nde Ocak 2010 ile Ocak 2024 tarihleri arasında tembellik tanısı alan 166 olgu incelenmiştir. Çalışmada tembellik ölçütü olarak, en iyi düzeltilmiş görme keskinliğinin Snellen eşeli ile 0.8 veya daha düşük olması ve her iki göz görme keskinlikleri arasında Snellen eşelinde en az 2 sıra fark olması kabul edilmiştir. Olgular tedavi yanıtlarına göre 3 gruba (yok, kısmi, tam) ayrılmıştır. Etiyolojik özellikler, tedavi türü ve tedavi uyumuna göre de alt gruplar oluşturulmuştur. Etiyolojik özellikler anizometropi, izoametropi, şaşılık ve yoksunluk iken tedavi olarak tüm olguların iyi gören gözüne kapama tedavisi uygulanmış, bunun yanında gerekli durumlarda şaşılık ve katarakt cerrahisi uygulanmıştır. Tedavi uyumuna göre de bazı sınır değerler belirlenerek gruplar oluşturulmuş, aile anamnezine göre olgular sınıflandırılmıştır. Bunlar yanında cinsiyet, tedaviye başlangıç yaşı, başlangıç görme keskinliği, şaşılık türü ve derecesi, refraksiyon dereceleri de değerlendirilmiştir. Bu özelliklerin tedavi yanıtları ile ilişkilendirilmesi yapılmıştır. Bulgular: Tüm olgular değerlendirildiğinde tedavi başlangıcındaki görme keskinliğinin ve yaşın, etyolojinin, şaşılık olgularındaki yüksek kayma derecelerinin, günlük yapılan kapama saatinin düşük olmasının ve tedavi uyumunun sonuç görme üzerine etkili faktörler olduğu saptandı. (sırasıyla p=0.00, p=0.02, p=0.00, p=0.00, p=0.004, p=0,006). Sonuç: Erken başlangıç yaşı, başlangıç görme keskinliğinin yüksek olması, yüksek tedavi uyumu tembellik tedavisinde başarıyı etkileyen en önemli faktörlerdir.
İdiyopatik maküler telenjiektazi olgularında optik koherens tomografi anjiyografi verilerinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada maküler telenjiektazi tip 2 (Mac Tel - 2) hastalarında optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) bulgularını analiz ederek, hastalık evrelerini anlamayı ve OKTA'nın tanı, takip ve tedavi süreçlerinde sağladığı katkıları değerlendirmeyi amaçladık. Mac Tel - 2 genellikle yaşamın 5-7. dekatlarında ortaya çıkar. Bu hastalık, santral görme kaybı ve görme alanında bozulmalar ile karakterizedir. Her iki gözü etkiler ve nörosensoriyel atrofik değişikliklerle seyreder. OKTA'nın non-invaziv olması ve vasküler ağların üç boyutlu görüntülenmesini sağlaması, özellikle koroid neovaskülarizasyonunun erken tespiti ve tedavi planlamasında önemli bir avantaj sunmaktadır. Mac Tel - 2 olguları ile kontrol grubu ve kendi evreleri arasında karşılaştırmalar yapılarak, OKTA'nın hastalığın tanısındaki etkinliği ve vasküler parametrelerin değerlendirilmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Mac Tel - 2 tanısı almış ve OKTA tetkiki yapılmış 26 hastanın 51 gözü incelenmiştir. Kontrol grubunda, retinal hastalığı olmayan ve OKTA tetkiki yapılmış benzer yaş ve cinsiyete sahip 26 bireyin 51 gözü değerlendirilmiştir. Çalışmada en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), kişilerin demografik özellikleri, fundus bulguları ve OKTA tetkiklerine ait görüntüleri ve kantitatif veriler analiz edilmiştir. Bulgular: Yaş ortalamaları olgu grubunda 61,16±6,72 yıl (58-70), kontrol grubunda 58,47±4,68 yıl (57-69) olarak hesaplandı. 26 Mac Tel - 2 hastasının %80,4'ünü (n:41) kadın hastalar oluşturmaktadır. Yaş ortalaması olgu grubunda 61,16±6,72 olarak bulundu. Olgu grubunda EİDGK (logMAR) ortalaması 0,25±0,29'dur. Kontrol grubunda EİDGK ortalaması 0,00'dır. (p<0,001). Olgu ve kontrol grubunda tam kat retinaya ait ortalama FAZ değerleri 0,270±0,087 ve 0,292±0,114 mm²'dir. Buna göre iki grubun FAZ değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktur. (p=0,276). Yüzeyel kapiller pleksusa ait foveal vasküler dansite hariç, diğer yüzeyel kapiller pleksusta vasküler dansite yüzdelerinde gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. (p<0,05). Derin kapiller pleksusa ait superior 48 hemisfer, parafoveal temporal kadran ve perifovea vasküler dansitelerinde anlamlı fark izlenmiştir. (p=0,05, p=0,009, p=0,017). Tam kat retinal FAZ'a ait akım dansitesi değerlerinin ortancaları, olgu grubunda 52,71 ve kontrol grubunda 55,46'tür. Olgu ve kontrol grubunun FAZ-FD değerleri arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edilmiştir. (p=0,01). Tam kat retinal FAZ'a ait ortanca akım dansite değerleri Mac Tel - 2 evre gruplarında (sırasıyla evre 1-evre 5): 54,72; 53,03; 48,39; 48,55 ve 54,68'dir. Evre gruplarına göre FD değerleri arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p=0,013). Sonuç: Yüzeyel kapiller pleksusta vasküler dansite farkı, özellikle foveal vasküler dansite ve diğer bölgelerde anlamlı farklılıklar tespit ettik. OKTA'nın non-invaziv bir yöntem olarak kullanılması, hastalığın takibi ve değerlendirilmesinde avantaj sağlamaktadır. Ancak, OKTA'nın kesin bir tanı aracı olarak kullanılmasından çok, tanıya yardımcı bir yöntem olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. OKTA'da değerlendirilen kantitatif verilerin tanı, takip ve evrelemede kullanılması için, daha fazla olgunun OKTA ile uzun dönem takiplerini içeren çok merkezli çalışmalar yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: İdiyopatik Maküler Telenjiektazi, Optik Koherens Tomografi Anjiyografi, Vasküler Dansite, Foveal Avasküler Zon, Yüzeyel Kapiller Pleksus, Derin Kapiller Pleksus, Foveal Dansite
İdiyopatik maküler hol cerrahisinin retina tabakaları ve mikrovasküler yapıları üzerine etkilerinin optik koherens tomografi ile araştırılması
Giriş ve amaç: İdiyopatik maküler hol (MH) retinada vertikal olarak tüm katları içine alan, foveal nörosensoryal retina defektidir. Tedavisi cerrahidir ve amaç anatomik olarak MH'nin kapanması, fonksiyonel olarak da görme keskinliğinin artmasıdır. Arka segmentin beslenmesinden retinal ve koroidal damarlar sorumludur. Cerrahi müdahale ile arka segment yapılarında çeşitli değişiklikler olmaktadır. Bu çalışmadaki amacımız MH cerrahisinin retina ve koryokapillaris tabakaları ve mikrovasküler yapıları üzerine etkilerini optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) ile araştırmaktır. Gereç ve yöntemler: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği retina polikliniğine başvuran ve MH nedeniyle opere edilen 35 hastanın 35 gözü dahil edildi. Hastalar ameliyattan sonra 6-24. aylarda 6 x 6 mm'lik maküla kesitleriyle yüzeyel kapiller pleksus (YKP) vasküler dansiteleri (VD), derin kapiller pleksus (DKP) VD'leri, maküla kalınlıkları, foveal avasküler zon (FAZ) parametreleri, subfoveal koroid kalınlıkları (sfKK), koryokapillariste akım alanları, dış retina akım alanları OKTA kullanılarak ölçüldü. Hastaların diğer gözleri ve kontrol grubu gözlerinin OKTA ölçümleri ile kıyaslandı. Bulgular: Çalışmaya alınan hastaların 22'sine pars plana vitrektomi + internal limitan membran (İLM) soyulması + gaz tamponad ameliyatı, 13'üne pars plana vitrektomi + temporal İLM flep + gaz tamponad ameliyatı uygulandı. Opere gözler, diğer ve kontrol grubu gözleriyle ve kendi içerisinde İLM eksizyon ve İLM flep grubu olarak oluşturulan alt gruplar birbiriyle karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların yaş ortalaması 65,23±5,83 (51-79) yıl idi. Hastaların 22'si (%62,9) kadın, 13'ü (%37,1) erkekti. EİDGK, ameliyat sonrası ameliyat öncesine göre anlamlı bir artış gösterdi (p<0.001). Aynı şekilde İLM eksizyon ve İLM flep gruplarında da EİDGK, ameliyat sonrası ameliyat öncesine göre anlamlı bir artış gösterdi (sırasıyla p<0,001 ve p=0,004). Opere olan MH'li gözler ile opere olmayan diğer gözleri karşılaştırıldığında foveal ve perifoveal YKP VD'lerde anlamlı bir farklılık görülürken (p<0,001 ve p=0,008), YKP tüm alan ve parafoveal VD değerleri gruplar arasında anlamlı fark göstermedi. Opere MH'li gözler ile diğer gözler karşılaştırıldığında yalnızca DKP foveal VD anlamlı bir farklılık gösterdi (p<0,001). FAZ alanı iki grup arasında anlamlı fark gösterirken (p<0,001), SMK ve sfKK ölçümleri ise istatistiksel olarak anlamlı fark göstermedi. Hastanın cerrahi geçiren gözüyle diğer gözü karşılaştırıldığında dış retina kan akım alanı ve KKA anlamlı bir farklılık göstermedi (sırasıyla p=0,055 ve p=0,233). Opere gözler ve kontrol grubunda tüm alan, parafovea, perifovea YKP ve DKP VD'leri anlamlı olarak düşük bulundu (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001 ve p<0,00, p=0,014, p<0,001). sfKK da kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak tespit edildi (p<0,001). İLM eksizyon ve İLM flep grupları arasında, sfKK İLM flep grubunda anlamlı derecede düşük bulunurken (p=0,048), tek operasyon olan gözler ve reoperasyon olan gözler arasında sadece DKP parafoveal VD'de anlamlı fark bulundu (p=0,013). Preoperatif EİDGK değerleri ile YKP tüm alan VD arasında orta düzeyde negatif (r=0,392) ve anlamlı (p=0,02) bir korelasyon bulundu. Benzer şekilde preoperatif EİDGK değerleri ile YKP perifoveal VD arasında orta düzeyde negatif (r=0,388) ve anlamlı (p=0,021) bir korelasyon bulundu. Sonuç: MH cerrahisi sonrası OKTA verileri hastaların diğer gözleriyle karşılaştırıldığında FAZ alanı ve YKP VD değerlerinde belirgin bir azalma olmaktadır. Kontrol gözler ile karşılaştırıldığında ise hem YKP hem de DKP de belirgin azalma görülmektedir. Postoperatif EİDGK değerleri SMK ve KKA ile negatif korelasyon göstermektedir. MH cerrahisinin mikrovasküler yapılar üzerindeki etkilerini ve bunların EİDGK ile ilişkisini göstermek için daha geniş örneklem büyüklüğü ve daha uzun takip süresi olan çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Maküler hol, optik koherens tomografi anjiyografi, yüzeyel kapiller pleksus, derin kapiller pleksus, foveal avasküler zon, koroidal kan akımı.
Yaş tip yaşa bağlı makula dejeneresansında optik koherens tomografi anjiografinin tanı ve takipteki yeri
Amaç: Yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD) hastalarının tanı ve takibinde, tedavinin erken dönem etkilerinin değerlendirilmesinde spektral domain optik koherens tomografi (SD-OKT) ve fundus floresein anjiografi (FFA) ile spektral domain optik koherens tomografi anjiografi (SD-OKTA) bulguları arasındaki ilişkiyi ve SD-OKTA'nın YBMD tanı ve takibinde uygulanabilirliğini ortaya koymaktır. Materyal-Metot: Kliniğimizde Nisan 2018 – Kasım 2018 tarihleri arasında yaş tip YBMD tanısı alan ve daha önce tedavi almamış olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Çalışma prospektif kohort olarak planlandı. Hastaların yaş, cinsiyet, başvuru anındaki görme keskinliği, göz içi basıncı, ön segment ve fundus muayene bulguları, uygulanacak olan tedavi kaydedildi. Her hastaya SD-OKT, FFA, SD-OKTA (makula 3x3 mm, 6x6 mm ölçümleri, en-faz) görüntüleme yöntemleri başlangıç (0. ay) ve yükleme dozu sonrasında (3. ay) uygulandı. Elde edilen görüntülemelerde SD-OKT'de lezyonun çapı ve pigment epitel dekolmanı (PED) yüksekliği, SD-OKTA 'da membran alanı ve akım alanı ölçümleri ve Tip 2 lezyonlarda erken dönemde FFA'da membran alanı ölçümleri kaydedildi. Sonuçlar: Çalışmaya 36 hastanın 37 gözü dahil edildi. Gözlerin SD-OKT sınıflandırmasına göre 33'ünde (%89,19) Tip 1 koroidal neovaskülarizasyon (KNV), 4'ünde (%10,81) Tip 2 KNV olduğu kaydedildi. Yükleme dozu sonrasında SD-OKTA 3x3 mmgörüntülemede membran alanında ortalama 0,72±1,05 mm2 (%31,45±63,29), akım alanında ortalama 0,28±0,43 mm2 (%24,99±66,24) gerileme; SD-OKTA 6x6 mm HD ölçümlerinde 3. ayda membran alanında ortalama 1,23±1,98 mm2 (%50,14±34,36), akım alanında ortalama 0,51±0,63 mm2 (%47,80±33,16) gerileme olduğu izlendi (p<0.001). SD-OKTA 3x3 mm ve 6x6 mm HD görüntülemelerde anti-VEGF tedavi sonrasında membran alanı ile akım alanı ölçümlerindeki gerileme miktarları arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon saptandı (sırasıyla; r=0,646, p<0,001, r=0,557, p<0,001). Yükleme dozu sonrasında SD-OKTA 3x3 mm ve 6x6 mm HD görüntülemelerdeki membran alanı ve akım alanı ölçümlerindeki değişiklik ile SD-OKT'de ölçülen lezyon çapı ve PED yüksekliğindeki değişiklik arasında korelasyon bulunmadı. Tartışma: Spektral domain optik koherens tomografi anjiografi ile KNV'lerin tanı ve takibi mümkündür. Geniş KNV'lerin varlığında 6x6 mm HD SD-OKTA görüntülemenin daha uygun olduğu düşünülmektedir. Optik koherens tomografi anjiyografinin sınırlılıkları hala oldukça önemlidir ancak bu yeni teknolojinin daha da geliştirilmesi ile güncel pratikteki yerinin artacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yaşa bağlı makula dejeneresansı, koroidal neovaskülarizasyon, optik koherens tomografi anjiyografi.
Kapsüler destek yokluğunda iki farklı göz içi lens implantasyon tekniğinin multimodal karşılaştırılması: Dikişli skleral ve haptik flanşlı intraskleral
Amaç: Bu çalışmada, sütürlü ve sütürsüz skleral fiksasyonlu GİL implantasyonu uygulanan hastaların preoperatif görme keskinlikleri, afaki etiyolojileri, postoperatif görme keskinlikleri, refraktif sonuçları, cerrahiye bağlı komplikasyonları ve GİL pozisyonları değerlendirilerek, her iki tekniğin anatomik ve fonksiyonel sonuçlar açısından birbirlerine olan üstünlükleri karşılaştırmalı olarak ortaya konulması amaçlanmıştır. Metod: Ocak 2018 ile Şubat 2024 tarihleri arasında skleral fiksasyonlu göz içi lens implantasyonu uygulanan hastaların, postoperatif 6 aylık takip sürecine ait verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Olgular, uygulanan cerrahi tekniğe göre sütürlü skleral fiksasyon ve Yamane tekniği olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Her bir hasta; demografik özellikleri, afaki gelişim nedenleri, postoperatif EİDGK, refraktif sonuçları, GİL pozisyonu ve tilt derecesi ile postoperatif komplikasyonlar açısından değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, her iki cerrahi tekniğin anatomik ve fonksiyonel sonuçları açısından karşılaştırmalı olarak analiz edilmiştir. Bulgular: Her iki cerrahi grupta da postoperatif 6. ayda EİDGK'de artış gözlenmiş olmakla birlikte, bu iyileşme düzeyi açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p = 0,18). Postoperatif komplikasyonlar sırasıyla; sütürlü skleral fiksasyon grubunda ve Yamane tekniği uygulanan grupta olmak üzere, KMÖ 6 ve 4, GİB artışı 5 ve 4, İVH 2 ve 1, hifema 1 ve 3, korneal ödem ise 3 ve 2 hastada gözlenmiştir. Her iki grupta da GİL'in optik merkezinin en sık inferior-nazal yönde desantralize olduğu saptanmıştır. Vertikal düzlemde GİL tilt oranı Yamane tekniği grubunda anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p = 0,04). Ancak tilt açısıyla postoperatif EİDGK ve silindirik refraksiyon değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir korelasyon saptanmamıştır. Bu bulgu, tilt açısındaki artışın görsel sonuçlar üzerinde klinik açıdan anlamlı bir etki oluşturmadığını düşündürmektedir. Sonuç: Bu çalışmada, sütürlü teknik ve Yamane yöntemiyle gerçekleştirilen skleral fiksasyonlu GİL implantasyonlarının her ikisinde de postoperatif dönemde görme keskinliğinde artış elde edilmiştir. Yamane tekniği uygulanan olgularda vertikal düzlemde daha yüksek tilt oranlarının saptanması, bu yöntemin GİL pozisyonlamasında teknik hassasiyet gerektirdiğini ortaya koymaktadır. Tilt açısının görme keskinliği ve refraktif sonuçlar üzerinde anlamlı bir etkisinin tespit edilememesi, bu parametrenin klinik sonuçlar üzerindeki rolünün sınırlı olduğunu göstermektedir. Her iki yöntemde komplikasyon oranları benzer düzeyde saptanmış olup, cerrahi teknik seçiminin cerrahın deneyimi ve hastaya özgü anatomik özellikler doğrultusunda belirlenmesi önerilmektedir. Elde edilen bulgular, hem sütürlü skleral fiksasyon hem de Yamane tekniğinin güvenli ve etkili cerrahi seçenekler olduğunu desteklemekte; ancak bu sonuçların uzun dönemli etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla daha geniş örneklemli ve prospektif çalışmalara ihtiyaç duyulduğunu göstermektedir.
Kontakt lens kullanımının göz içi basınç ölçümüne etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Pnömotonometre, TonoPen ve Rebound tonometre kullanılarak KL üzerinden gerçekleştirilen GİB ölçümlerinin doğruluk ve güvenilirliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği Polikliniği'ne KL muayenesi için başvuran 60 sağlıklı hasta dahil edildi. Hastaların tam oftalmolojik muayenelerinin ardından en iyi görme keskinliğini sağlayan KL ölçümleri ve SE ölçümleri kaydedildi. Çalışmada hastanın refraksiyon bozukluğuna göre samfilcon A silikon hidrojel materyalden üretilmiş sferik ve torik KL kullanıldı. Scheimpflug kamera ile santral kornea kalınlıkları ve keratometre ölçümleri alındı. KL olmadan sırasıyla GAT, pnömotonometre, TonoPen ve Rebound tonometre ile GİB'leri ölçüldü ve KL üzerinden pnömotonometre, TonoPen ve Rebound tonometre ölçümleri tekrarlandı ve ölçümler kaydedildi. İki ölçüm her cihaz için ayrı olacak şekilde karşılaştırıldı. Ölçümler arasındaki fark ile GAT, SE, SKK ve keratometre ölçümleri arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Hastaların GAT ile ölçülen ortalama GİB değerleri 13,68 ± 2,31 mmHg idi. Pnömotonometre ile ölçülen ortalama GİB değerleri KL olmadan 14,53 ± 2,61 mmHg; KL üzerinden 13,73 ± 2,48 mmHg idi. KL üzerinden yapılan ölçümlerin anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu. (p<0,05) TonoPen ile ölçülen ortalama GİB değerleri KL olmadan 14,99 ± 2,60 mmHg; KL üzerinden 14,24 ± 2,36 mmHg idi. KL üzerinden yapılan ölçümlerin anlamlı olarak daha düşük olduğu bulundu. (p<0,05) Rebound tonometre ile ölçülen ortalama GİB değerleri KL olmadan 14,30 ± 2,84 mmhg; KL üzerinden 15,29±2,84mmHg idi. KL üzerinden yapılan ölçümlerin anlamlı olarak daha yüksek olduğu bulundu. (p<0,001) İki ölçüm arasındaki ortalama farkın pnömotonometre için -0,80 ± 2,03 mmHg, TonoPen için -0,75 ± 1,75 mmHg, rebound tonometre için 1,00 ± 1,70 mmHg olduğu bulundu. Ölçümler arasındaki fark ile SE, SKK, keratometre ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda KL üzerinden yapılan GİB ölçümlerini pnömotonometre ve TonoPen ile daha düşük; Rebound tonometre ile daha yüksek olarak bulduk. Ancak aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olmasına karşın klinik olarak anlamlı olmayabileceği sonucuna vardık. Anahtar Kelimeler: Göz içi basınç, Kontakt Lens, Tonometre
Retinitis pigmentosa olgularında multimodal görüntüleme verilerinin analizi
Amaç: Retinitis Pigmentosa hastalarında multimodal görüntüleme verilerini analiz etmek, bu verilerin görme keskinliği ile ilişkisini araştırmak ve elde edilen verilerin yaş ve cinsiyet eşleştirilmesi yapılmış sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmak. Gereç ve yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği'nde takipli, 18 yaşını doldurmuş, RP tanılı 25 hastanın 25 gözü ile yaş ve cinsiyet eşleştirmesi yapılmış 25 sağlıklı kontrolün 25 gözü çalışmaya dahil edildi. Her iki grubun en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, detaylı biyomikroskopik bakısı, pupil dilatasyonu yapılarak fundus muayenesini takiben OKT, OKTA, EDI OKT tetkikleri yapıldı. Çalışma gruplarının OKTA görüntülerinden; YKP ağ dansiteleri, DKP ağ dansiteleri, FAZ parametreleri, foveal, parafoveal ve perifoveal 4 kadran maküla kalınlık ölçümleri, EDI OKT görüntülerinden; merkezi SFKK ve İmage J programı yardımıyla KVİ verileri alınarak karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Çalışma grupları arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p<0.05). EİDGK RP grubunda (0.38 ± 0.31 LogMAR) kontrol grubuna kıyasla (0.00 ± 0.00 LogMAR) daha düşük bulundu (p<0.05). MFK, parafoveal ve perifoveal maküla kalınlık ölçümlerinde hasta grubunda tüm kadranlarda anlamlı incelme tespit edildi (tüm değerler için p<0.05). Çalışma grupları arasında, OKTA görüntülerinden elde edilen YKP ve DKP ağ dansiteleri, RP grubunda anlamlı olarak düşük bulundu (p<0,05). Yine OKTA görüntülerinden alınan FAZ parametrelerinden FAZ çevresi damar yoğunluğu hasta grubunda düşük bulundu (p<0,05) ve EİDGK ile negatif yönde ilişkili olduğu saptandı (r:-0,463, p<0,05). Merkezi SFKK'nın hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak azaldığı gözlendi (p<0,05). KVİ ölçümlerinde RP grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı artış gözlenirken (p<0,05), bu artış EİDGK ile pozitif yönde ilişkili bulundu (r:0,557, p<0,05), Sonuç: Çalışmamızda RP grubunda MFK, parafoveal ve perifoveal 4 kadranda maküla kalınlıklarında incelme saptanırken, YKP ve DKP ağ dansitelerinde incelme gözlenmiştir. FAZ parametrelerinden yalnızca FAZ FD ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanırken, FAZ FD ile EİDGK arasında negatif yönde ilişki bulunmuştur. EDI görüntülerinden yapılan ölçümlerde RP grubunda merkezi SFKK'da incelme saptanırken KVİ ölçümlerinde ise tam aksine artış saptanmış olup bu artış EİDGK ile korele bulunmuştur. Veriler bize RP hastalığında damar yapılarındaki hasarın, hastalığın patofizyolojisinde önemli bir yeri olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın sonuçlarının, RP'de hasarın derecesini belirleme ve hastalığın takibinde faydalı olacağını düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Retinitis Pigmentosa, Optik Koherens Tomografi, Optik Koherens Tomografi Anjiyografi, EDI OKT, Koroidal Vasküler İndeks
Deneysel iskemik optik nöropatide topikal koenzim Q10+vit E TPGS'nin histopatolojik etkileri
Amaç: Ratlarda mekanik optik sinir hasarı modeli oluşturmayı ve topikal Koenzim Q10 + Vitamin E TPGS (CoQ10+Vit E) molekülünün retina ganglion hücreleri üzerindeki nöroprotektif etkilerini araştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 20 adet ratın 30 gözü kullanıldı. Her biri 10 gözden oluşan kontrol, deney ve tedavi grupları olmak üzere 3 grup oluşturuldu. Kontrol grubu optik sinir hasarı oluşumunu test etmek amacıyla kullanıldı. Tedavi grubundaki ratlara 3 hafta süreyle, günde 2 sefer bir damla olmak üzere topikal CoQ10 + Vit E TPGS solüsyonu uygulandı. Deney grubuna ise serum fizyolojik damla günde 2 sefer 3 hafta uygulandı. Üç haftalık süre sonucunda ratların optik sinirleri diseke edildi ve histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Tedavi grubunun elektron mikroskobik incelenmesinde miyelinli sinir liflerinin çoğunluğunda miyelin kılıf ile aksoplazmadaki mitokondriyon, nörotübül ve nörofilamanların normal yapılarını korudukları dikkati çekti. Oligodendrositlerin miyelinli aksonları sarmış oldukları izlendi. Oligodendrositlerin genel olarak normal ince yapılarını koruduğu görülmekteydi. Deney grubunda ise birçok alanda miyelinli sinir liflerinde önemli dejeneratif değişikliklerin meydana geldiği görüldü. Oligodendrositlerde çekirdekte heterokromatin artışı ve sitoplazmada vakuolizasyonun meydana geldiği dikkati çekti. Miyelinli aksonların sayısı, tedavi grubunda, deney grubu ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde artmış bulundu (p=0.0028<0.05). Sonuçlar: Elde edilen veriler ışığında topikal olarak kullanılan CoQ10 + Vit E TPGS molekülünün nöroprotektif etkisi deneysel çalışmamızda histopatolojik olarak etkin bulunmuştur. Anahtar kelimeler: İskemik optik nöropati, optik atrofi, nöroproteksiyon, Koenzim Q10
Korneal çapraz bağlama tedavisi ve antifungal ajanların ın vitro olarak etkinliğinin değerlendirilmesi
Korneal Çapraz Bağlama Tedavisi ve Antifungal Ajanların İn Vitro Olarak Etkinliğinin Değerlendirilmesi Amaç: Fungal mikroorganizmalar üzerinde in vitro olarak antifungal ajanların ve korneal kollajen çapraz bağlama uygulamasının hem tek başına hem de kombine tedaviler ile etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, kliniğimizde mantar keratiti sebebi ile takip edilen hastalardan alınan korneal kazıntı örneklerinden, Ç.Ü. Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Mikoloji Bilim Dalı Laboratuvarı'nda izole edilen ve calmodulin gen bölgesinin çoğaltılması ile tanımlanan Aspergillus terreus CBS 135845, Aspergillus flavus CBS 143253, Aspergillus fumigatus CBS 143374 ile elongasyon faktör 1-alfa (tef1-α) gen bölgesinin çoğaltılması ile tanımlanan Fusarium falciforme CBS 143254, Fusarium proliferatum CBS 143256, Fusarium solani CBS 143372 kökenleri dahil edildi (Şekil 1-6). Her mikroorganizma kendi içerisinde beş gruba ayrıldı. Yalnız korneal çapraz bağlama tedavisinin, yalnız antifungal ilaçların ve korneal çapraz bağlama tedavisi ile birlikte antifungal ilaçların kullanıldığı gruplarda tedavi etkinlikleri değerlendirildi. Bulgular: Çalışmada Aspergillus terreus CBS 135845, Aspergillus flavus CBS 143253, Aspergillus fumigatus CBS 143374 ve Fusarium falciforme CBS 143254, Fusarium proliferatum CBS 143256, Fusarium solani CBS 143372 cinslerinde, hazırlanan dört farklı konsantrasyon için: grup A (KKÇB), grup B (KKÇB+vorikonazol), grup C (KKÇB + amfoterisin B), grup D (KKÇB + %0.02 klorheksidin), grup E1 (vorikonazol), grup E2 (amfoterisin B) ve grup E3 (%0.02 klorheksidin)' de tedavi sonrası mikroorganizma üremesi görülen gruplar istatistiksel olarak incelendi. Tedavi sonrası üreyen mikroorganizma sayıları değerlendirildiğinde grup B, grup C, grup D ve grup E3 ' de tedavi sonrası mikroorganizma üremesi görülmez iken, diğer tedavi gruplarında tedavi sonrası mikroorganizma sayısında istatistiksel olarak anlamlı derece azalma olsa dahi mikroorganizma üremesi mevcut idi. Grup E' de tek başına vorikanozol, amfoterisin B ve klorheksidinin etkinlikleri değerlendirildi. Küf mantarlarında %0.02 klorheksidin kullanımı sonrası hiç üreme görülmez iken, vorikonazol ve amfoterisin B kullanımı sonrasında ise mikroorganizma sayısı önemli derecede azalma olsa dahi mikroorganizma üremesi mevcut idi. Bu sonuç ile % 0.02 klorheksidin kullanımı sonucunda, küf mantarı izolatları üzerinde vorikanozol ve amfoterisin B kullanımı sonucu ile elde edilen fungisidal etkiye benzer sonuç alınabileceği gösterildi. Sonuç: %0.1 riboflavin ile yapılan KKÇB ve antifungal ilaçlar küf mantarı keratitlerinde gerek tek başına gerekse birlikte uygulandığında yeterli fungal öldürme gücüne sahiptir. Aynı zamanda antiseptik olarak kullanılan % 0.02 klorheksidinin küf mantarı keratitlerinde yeterli fungal öldürme gücü olduğu görülmüştür. KKÇB tedavisi ile %0.02 klorheksidin tedavisinin tek başına veya antifungal ilaçlar ile birlikte fungal keratit tanısı konmuş olguların tedavi algoritmaları içine girmesinin uygun olduğu düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Fungal keratit, korneal kollajen çapraz bağlama, %0.02 klorheksidin, PACK-CXL
Akıllı telefon ve konvansiyonel yakın aktivitenin yakın refleksler ve binokülarite üzerindeki etkisi
Amaç: Yaygınlaşan akıllı telefon kullanımı, oküler fonksiyonlar üzerinde basılı metin okuma (kitap) gibi konvansiyonel aktivitelere göre benzer veya farklı yönde etki ediyor olabilir. Bu çalışmada akıllı telefonların akomodasyon, konverjans ve binokülarite ölçümleri üzerine olası etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Yirmili yaşlarda, oküler fonksiyonlar açısından uygun 50 erişkin, öncelikle akomodatif konverjan/akomodasyon oranı (AK/A), akomodasyon amplitüdü (AA), pozitif ve negatif rölatif akomodasyonlar(PRA& NRA), konverjans ve diverjans amplitüdleri (PFV& NFV), konverjans yakın noktası(KYN) ve heteroforya varlığı, binokülarite ölçümleri yapılarak kontrol grubu oluşturuldu. Aynı gönüllüler sabit aydınlatılmış bir oda ve sabit bir pozisyonda 40 cm mesafeden 30 dk boyunca bir kitap okumaları istenerek ölçümler tekrarlandı, bu ölçümler kitap okuma grubu olarak kaydedildi. Bir başka oturumda ise aynı gönüllüler aynı şartlarda tek bir telefondan 30 dk boyunca bir film izlenmesi istenerek ölçümler tekrarlandı ve telefon yakın aktivite grubu olarak kaydedildi. Kitap okuma grubu, telefon grubu ve kontrol grubu değerleri birbiri ile kıyaslandı. Bulgular: Tüm grupların karşılaştırılması sonucunda; AK/A oranı, sağ ve sol göz için AA ve yakın PFV değeri her iki yakın aktivite ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,001, p<0,01, p<0,01 ve p=0,018). İki aktivite arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Konverjansın yakın noktasının değeri ve ekzoforyası olan kişilerin ekzoforya şiddeti her iki yakın aktivite ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır (p<0,001). İki aktivite arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Negatif rölatif akomodasyon ve uzak NFVdeğerinin karşılaştırılması sonucunda kontrol grubu ile kitap okuma aktivesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken, telefon aktivitesi sonrası ölçülülen NRA değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştı (p<0,001 ve p= 0,011). 67 Sonuç: Günümüzde yakın dijital aktivite kitap okuma yakın aktivitesinin yerini almaya başlamıştır. Akıllı telefon yakın aktivitesi NFV ve NRA değerlerinde azalma, ekzoforya şiddetinde artışa neden olmuştur. Çalışmamızın telefon kullanımı açısından günlük hayat yakın aktivitesinin küçük bir kısmını yansıttığı göz önünde bulundurularak, foryanın manifest kaymaya dönüşümü gibi olası yan etkiler açısından hastalarımızın bilgilendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Akıllı Telefon, Yakın Görme Kompleksi, Füzyonel Verjans, Binokülarite, Dijital Göz Yorgunluğu
Diyabetik retinopatili hastalarda retinal iç tabaka disorganizasyonu ile retinal fonksiyon arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Makula ödemi olmayan diyabetik retinopatili hastalarda diyabetle alakalı OKT biyobelirteçlerinin araştırılması, koroid, RNFL ve GCC kalınlıklarının ölçülmesi, SAP, SWAP ve FDT testleri ile retinal nöral fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve bunların retinopatili hastaları evrelendirerek kendi içlerinde ve diyabetik olmayan kontrol hastaları ile karşılaştrırılması, ayrıca DRIL'in görsel fonksiyon üzerindeki etkisinin OKT belirteçleri ve görme alanı testlerini DRIL olan ve olmayan hastalar arasında karşılatırarak araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Prospektif olarak gerçekleştirilen çalışmada; polikliniğimize başvuran DM hastalarından makula ödemi olmayıp diyabetik retinopatisi olan 100 hastanın 148 gözü, diyabeti olmayan 20 hastanın 40 gözü dâhil edildi. Tam oftalmolojik muayeneleri, ETDRS protokolüne uygun çekilmiş renkli fundus fotoğrafları ve OKT çekimleri tek bir hekim tarafından kaydedildi. SAP, SWAP ve FDT testleri alanında deneyimli tek bir teknisyen tarafından yapıldı. Çekilen fundus fotoğrafları, OKT bulguları ve görme alanı testleri iki hekim tarafından hasta toplama süreci bitiminde hastalara kör bir şekilde değerlendirildi. Bulgular: Diyabetik retinopati ile kontrol grubu karşılaştırıldığında; DR grubunda DRIL ve HRN yüzdesi anlamlı derecede yüksek (sırasıyla p=0,000, p=0,000), koroid kalınlığı anlamlı derecede azalmış (P=0,000), RNFL kalınlıkları nazal kadran hariç diğerlerinde anlamlı derecede azalmış (p=0,013, p=0,000, p=0,021), GCC kalınlıkları her kadranda anlamlı derecede azalmış saptandı (p=0,006, p=0,023, p=0,002, p=0,003, p=0,003, p=0,038). SAP, SWAP ve FDT testlerinin FT, MD, PSD değerleri DR ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında, FDT'nin FT ve MD değerleri hariç geriye kalanlarda DR grubunda anlamlı derecede hassasiyet azalması saptandı (p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,011). Hafif DR, orta ve üzeri DR ve kontrol hastaları karşılaştırıldığında; DR şiddeti arttıkça yaş anlamlı derecede yüksek (p=0,000), GK ve koroid kalınlığı anlamlı derecede azalmış bulundu (p=0,000, p=0,000). DM süresi orta ve üstü DR hastalarında anlamlı derecede fazlaydı (p=0,045). Aynı gruplar arasında RNFL'nin inferior ve süperior kadranlarında (p=0,046, p=0,000), GCC'nin superotemporal hariç tüm kadranlarında anlamlı fark tespit edildi (p=0,007, p=0,033, p=0,003 p=0,007, p=0,011). DRIL ve EZ hasarlı hasta oranı orta ve üstü DR grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,042, p=0,015), DRIL boyutu ve HRN sayısı açısından iki grup arasında anlamlı sonuç bulunmadı. SAP ve SWAP'ın MD, PSD, FT değerlerinde, FDT'nin PSD değerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,000, p=0,000, p=0,002, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,009). DRIL olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında; DRIL hastalarında HRN sayısı anlamlı yüksek saptandı (p=0,043), ELM hasarı, EZ hasarı ve PAMM açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi, görme alanı testlerinde de anlamlı sonuç bulunmadı fakat SWAP parametrelerinde DRIL'li hastalarda daha düşük hassasiyet saptandı. 148 DR hastasının 8'inde (% 5.4) PAMM saptandı. Sonuç: Çalışmamızda diyabete ait OKT biyobelirteçlerinin varlığı, RNFL, GCC, koroid kalınlıklarındaki incelmeler, SAP, SWAP ve FDT testlerindeki hassasiyet azalması DR'li hastalarda makula ödemi oluşmadan morfolojik ve fonksiyonel değişikliklerin başladığını kanıtlamaktadır. Makulada ödem oluşmadan hastalığa ait ipuçlarını yakalayabilmek hem tanıyı koymada hem de prognozu tayin etmede yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik retinopati, OKT, DRIL, SAP, SWAP, FDT
Obez, fazla kilolu ve sağlıklı çocuk gönüllülerde göz içi basınç ve santral kornea kalınlık değerlerinin karşılaştırılması
Çocuklarda hareketsizlik ve beslenme alışkanlıklarındaki değişim özellikle obezite prevalansının artmasına neden olmaktadırlar. Son zamanlarda Covid-19 pandemi karantinası da bu duruma katkı sağlamıştır. Obezitenin çocuklarda göz içi basıncını (GİB) etkilediğine dair kısıtlı sayıda yayın vardır. Planladığımız bu prospektif kontrollü çalışmada, kliniğimize Mart 2020 – Temmuz 2020 tarihleri arasında başvuran çocuk hastalar içinde normal, fazla kilolu ve obez olarak sınıflanmış gruplarda santral kornea kalınlığı (SKK) ve GİB ölçümlerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma için öncesinde Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Etik Kurul'undan onay alınmıştır. (Protokol No: 2020/44) Yaş aralığı 6-18 olan, beden kitle indeksi persentil (BKİP) değerlerine göre sınıflandırılan normal, fazla kilolu ve obez çocuk olgularda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, örtme testleri, göz hareketleri ile ön ve arka segment incelemeleri yapıldı. GİB artışına neden olacak sistemik veya oküler hastalıkları olanlar ile kornea patolojileri olan çocuklar çalışma dışında bırakıldı. Non-kontakt tonometre (NKT) ile GİB, optik koherens tomografi ile SKK değerleri ölçüldü. Çalışma kapsamında 73 hastanın (43 erkek, 30 kız) 146 gözü değerlendirildi. Tüm gruplar GİB açısından incelendiğinde; Obez grupta (n=60) ortalama GİB 19.50±4.15mmHg, fazla kiloluda (n=24) 16.50±3.10mmHg, kontrol grubunda (n=62) 15±2.89 mmHg olarak ölçüldü (p<0.001). Kız çocukları ayrı bir grup olarak değerlendirildiğinde ise obez gruptaki ortalama GİB ölçümlerinin (20 ±3.82 mmHg), normal gruba (15±2.50 mmHg) göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu görüldü (p<0.01). Kategorik regresyon analizi sonucunda GİB değişkeni üzerinde BKİP ve yaşın anlamlı etkisi olduğu görüldü ( p=0,048 ve p=0,025). BKİP değişkeninde 1 standart sapmalık artış(%1) GİB'de 0,175mmHg standart sapmalık artışa, yaş değişkeninde ise GİB'de 0,187mmHg standart sapmalık artışa neden oldu. Çalışmamızda kız çocuklarda daha belirgin olmak üzere obezlerde NKT ile ölçülen GİB değerleri, normal ve fazla kilolu çocuklara göre daha yüksek saptanmıştır. Obezitede intraorbital yağ miktarının muhtemel artışı, episkleral venöz basınç yüksekliği ile GİB artışına ve oküler perfüzyonun bozulmasına neden olabileceğinden, obez çocuklarda GİB ölçümlerinin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Obezite, Göz içi basıncı, Santral Kornea Kalınlığı Beden Kitle İndeksi e-mail: furkanvrd@gmail.com
Uzun süre yumuşak kontakt lens kullanımının kornea epiteli, korneal volüm,kornea endotel hücre özellikleri ve kornea biyomekanikleri üzerine etkisi
AMAÇ: Kontakt lens kullanımının kornea morfolojisi, endotel hücre tabakası ve biyomekanikleri üzerine etkisini değerlendirmek YÖNTEM: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalında düzenli yumuşak kontakt lens kullanan 50 hastanın 100 gözü yaş cinsiyet ve refraksiyon eşleştirmeli kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Tüm olgulara detaylı oftalmolojik muayene yapıldı. Kontakt lens grubunda lens ve solüsyon markaları ve kullanım süreleri kaydedildi. Tüm olguların kornea özellikleri Canon RK-F2 (Tokyo-Japan) otorefraktometre, nonkontakt speküler mikroskopi (Konan CellChek XL, Medical USA, Torrance, CA, USA), Scheimpflug kamera (Pentacam, Oculus Optikgerate GmbH, Wetzlar, Germany), Ön segment optik koherans tomografi (Carl Zeiss Meditec, Inc. Dublin, CA) oküler cevap analizörü (Reichert Ophthalmic Instruments, Depew, New York, USA) ile değerlendirildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Kontakt lens grubundaki olguların 23'ü (%46) kadın, 27'si (%54) erkek, kontrol grubundaki olguların 25'i (%50) kadın, 25'i (%50) erkekti. (p=0,33) Olguların yaş ortalaması kontakt lens grubunda 24,54 ± 3,06, kontrol grubunda 23,38 ± 2,33 idi.(p=0,24) Ortalama kontakt lens kullanım süresi 5,94 ± 3,08 (1-12) yıl idi. Sırasıyla grupların refraksiyon değerleri -3,30 ± 1,57D (-1,0,-9,0), -3,31 ± 1,72D (-1,0,-8.50) (p=0,36) Kontakt lens kullanan kişilerin 15'i (%30) Balafilcon A (PureVision™ Bausch & Lomb, Rochester, NY, USA), 13'ü (%26) Lotrafilcon B (Air Optix® AQUA, Ciba Vision, Duluth, GA, USA), 22'si (%44) Senofilcon A (Acuvue Oasys, Johnson & Johnson, Jacksonville, FL) lens kullanıyordu. Kontakt lens kullanan gruptaki ortalama r1 değeri 7,86 ± 0,23 mm, r2 değeri ise 7,67 ± 0,25 mm, ön kamara derinliği 3,14 ± 0,25 mm, korneal volüm 60,68 ± 3,28 mm3 ve ön kamara volümü 210 ± 33,96mm3, SKK 531 ± 27,18 µm olarak, kontrol grubunda ise ortalama r1 değeri 7,93 ± 0,22 mm, r2 değeri ise 7,75 ± 0,23 mm, ön kamara derinliği 3,18 ± 0,29 mm, korneal volüm 59,85 ± 4,64 mm3 ve ön kamara volümü 208 ± 31,28 mm3, SKK 546 ± 31,49 µm idi (sırasıyla p=0,02, p=0,02, p=0,14, p=0,21, p=0,16, p=0,001). Speküler mikroskopide kontakt lens grubunda ortalama CD:2925 ± 164,32 hücre/mm2, CV: % 28,56 ± 3,09, HEX: % 49,33 ± 6,41 olarak, kontrol grubunda ise ortalama CD: 2887 ± 187,92 hücre/mm2, CV: % 28,31 ± 3,61, HEX: % 49,77 ±7,46 idi (sırasıyla p=0,13, p=0,60, p=0,65). ORA sonuçlarına göre kontakt lens kullanan grupta ortalama GİBcc: 16,57 ± 2,65 mmHg, GİBg: 15,63 ± 2,61 mmHg, CRH: 10,04 ± 1,83 mmHg, CH: 9,97 ±1,88 mmHg kontrol grubunda ölçülen ortalama GİBcc: 15,86 ± 2,80mmHg, GİBg: 15,66 ±3,03 mmHg, CRH: 10,70 ± 2,0 mmHg, CH: 10,66 ± 1,83 mmHg idi (sırasıyla p=0,68, p=0,94, p=0,01, p=0,01). Epitel kalınlığı kontakt lens ve kontrol grubunda sırasıyla, santral kadranda 47,31 ± 3,51 µm, 48,64 ± 4,09 µm parasantral bölge nazal kadranda 46,56 ± 3,67 µm, 47,83 ± 3,96 µm parasantral bölge temporal kadranda 45,44 ± 3,72 µm, 46,75 ± 4,21 µm idi (sırasıyla p=0,01 ,p=0,02, p=0,02). SONUÇ: Benzer refraksiyon kusuruna sahip olup kontakt lens kullanan kişiler ile kontakt lens kullanmayan kişiler karşılaştırıldığında kontakt lens kullanan kişilerde kornea ön kurvatürünün daha düz olduğu, SKK'nın daha ince olduğu, epitel tabakasında santral ve parasantral nazal ile temporal kadranların daha ince olduğu ve CH ile CRH değerlerinin düşük olduğu izlenmiştir. Kornea endotel morfolojisi değerlendirildiğinde CD, CV ve HEX açısından kontrol grubu ile anlamlı fark bulunamamıştır. Ayrıca literatürde hipoksinin kornea morfolojisi üzerine etkileri düşünülecek olursa, yüksek Dk/t oranına sahip kontakt lenslerin kullanımı hipoksinin önüne geçilmesi açısından son derece önemlidir. Anahtar kelimeler: kontakt lens, kornea endoteli, kornea biyomekanikleri, kornea epitel kalınlığı
Çeşitli antiviral ajanların adenovirüse karşı etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Amaç: Konjonktivit etkeni olan bir adenovirüs izolatı üzerinde in vitro antiviral etkinlik göstermesi muhtemel bazı ajanların etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde adenoviral konjonktivit tanısı konulan hastalardan flocked eküvyonla alınan konjonktival sürüntü örnekleri viral transport besiyerinde Ç.Ü. Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Viroloji Bilim Dalı Laboratuvarı'na gönderildi. Örnekler hücre kültürüne ekilerek adenovirus izolasyonu yapıldı. Adenovirusun izolasyonunda A549 hücre kültürü kullanıldı. Adenovirus tanısı Real-Time PZT ile doğrulandı. Hücre kültüründen izole edilen bir izolat pasaj yapılarak çoğaltıldı. TCID50 testi (Tissue Culture Infectious Dose % 50 ) ile adenovirus titrasyonu belirlendi. Tüm testlerde aynı izolat kullanıldı. Sidofovir, siklosporin-A (CSA), povidon iyot (PVP-I) ve klorheksidinin (CHX) adenovirusa karşı etkinliği incelendi. Her ilaç için öncelikle MTS testi ile hücrelere toksik konsantrasyon (CC₅₀) belirlendi. Ardından CC₅₀'nin altındaki konsantrasyonlarda antiviral etkinlik testi yapılarak, ilacın virüs üzerindeki inhibitör konsantrasyon (IC₅₀)'u saptandı. Bulgular: A549 hücre kültüründe ilaçların CC₅₀ değerleri; sidofovirde 564± 26 µM, CSA'da 6,11± 0,23 µM, PVP–I'da % 0,54± 0,06 ve CHX'de ise % 0,00058± 0,0002 olarak bulunmuştur. Sidofovir'in adenovirusa karşı IC50 değeri 3,07± 0,8 µM olarak bulunurken, CSA, PVP–I ve CHX CC₅₀ değerinin altındaki konsantrasyonlarda adenoviruse karşı etkili bulunmamıştır. Sonuç: Sidofovirin adenovirüse in vitro koşullarda etkinlik gösterdiği, saptanan IC₅₀ değerinin literatürdeki konsantrasyon aralıklarında olduğu belirlenmiştir. PVP-I ve CHX'in düşük konsantrasyonlarda bile oldukça sitotoksik olduğu görülmüştür ve gelecekteki klinik çalışmalarda bu ajanların etkinlik/yan etki profillerinin birlikte değerlendirilmesinin ayrıca önemli olduğu düşünülmektedir. CSA in vitro olarak adenovirüse karşı literatürde ilk kez çalışılmıştır. İlacın sitotoksik konsantrasyonun altında etkin olmadığı görülmüştür ancak bu çalışmanın gelecekte planlanacak çalışmalara yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adenovirüs, A549, antiviral etkinlik, hücre kültürü, in vitro
Diabetik makuler ödem tedavisinde mikropuls laserin etkinliği
Amaç: Bu çalışmada DMÖ tanısı almış hastalara uygulanan ranibizumab enjeksiyonu ve mikropuls laser uygulamalarının; tedavi öncesi ve takiplerde kaydedilen görme keskinliği, maküler hacim ve santral maküler kalınlık gibi ölçümleri ile intravitreal anti VEGF enjeksiyon ihtiyaçlarının değerlendirilmesi ve birbiriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Bu çalışma 1 Mayıs 2018 ile 1 Ocak 2019 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Göz Anabilim Dalı Retina Polikliniği'nde diabetik maküler ödem tanısı almış ve çalışma kriterlerini karşılayan sadece ranibizumab enjeksiyonu yapılmış 45, ranibizumab enjeksiyonu ve mikropuls laser uygulanan 52, toplam 97 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Ayda bir uygulanan toplam 3 enjeksiyonun kontrol vizitinde, bir gruba mikropuls laser uygulanarak diğer grup ise enjeksiyona devam edilerek ortalama 9,27±2,42 ay takip edilmiş ve santral maküler kalınlık, maküler hacim ve görme keskinliği sonuçları kaydedilmiştir. Veriler SPSS 21.0 programında uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edilmiştir. Bulgular: Ranibizumab enjeksiyonu ile mikropuls laser (n=52) ve sadece ranibizumab enjeksiyonu (n=45) yapılan 97 hastanın sonuçlarının değerlendirildiği bu çalışmada ortalama takip süresi 9,27±2,42 aydır ve gruplar arasında cinsiyet, sigara ve sistemik hastalıklar açısından anlamlı fark yoktur. Gruplar arasında başlangıç santral maküler kalınlık, maküler hacim ve görme keskinliği ölçümleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (p>0,05). Mikropuls ve enjeksiyon grubunun her ikisinin de grup içi yükleme tedavisi kontrolü (3.ay) ve yükleme tedavisi sonrası 14.aya kadar her ay kontrollerinde ölçülen santral maküler kalınlık, maküler hacim ve görme keskinliği değerlerinde zamanla olumlu değişimler izlense de, bu farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı ve gruplar arasında benzer olduğu saptandı (p>0,05). Hastaların son kontrollerinde ölçülen santral maküler kalınlık, maküler hacim ve görme keskinliği değerleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0,05). Tedavi sonrası enjeksiyon ihtiyacı ranibizumab ile mikropuls laser uygulanan grup için ortalama 4,19±1,01, sadece ranibizumab uygulanan grupta 5,53±1,14'tür. Mikropuls laser uygulanan grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az sayıda intravitreal ranibizumab enjeksiyona ihtiyaç duymuştur (p<0,001). Sonuç: Her iki yöntemin de DMÖ tedavisinde etkili olduğu, mikropuls tedavisinin enjeksiyon ihtiyacı değerlerinde üstün olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonuçları doğrultusunda mikropuls laserin farklı yöntemlerle karşılaştırıldığı ve daha fazla kişinin katılımıyla yapılacak çalışmalar tedavi seçiminde etkili olacaktır. Anahtar Kelimeler: Diabetik Maküler Ödem, Mikropuls Laser, Ranibizumab enjeksiyonu, Santral Maküler Kalınlık, Maküler Hacim
Orak hücre hastalığında retinal doku ve damar değişikliklerinin değerlendirilmesi
Orak Hücre Hastalığında Retinal Doku ve Damar Değişikliklerinin Değerlendirilmesi Giriş: Orak hücre hastalığı olan olgularda retinopatinin klinik bulguları ortaya çıkmadan, erken dönemde retina dokusu ve damar yapısı optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirildi. Elde edilen verilerin tanısal değeri ve prognozdaki yeri araştırıldı. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 25 orak hücre hastasının 50 gözü dahil edildi. Yirmi beş sağlıklı bireyin 50 gözü kontrol grubu olarak belirlendi. Hasta grubunun en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) belirlendi, tam oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Optik koherens tomografi anjiyografi tetkiki (OKTA) uygulandı. Aynı işlem kontrol grubu için de yapıldı. Santral retina, fovea kalınlığı (μm), parafovea ortalama, üst, alt, nazal, temporal parafoveal alanda retina kalınlığı yazılımın otomatik özelliği ile ölçüldü OKTA'da yüzeyel ve derin kapiller pleksusun birlikte değerlendirildiği vasküler retina segmentinde, foveal avasküler zon (FAZ) mm2 olarak ve FAZ çevresindeki 1 mm yarıçaplı alandaki kapiller yoğunluk (FAZ Fractal Dimension) % olarak otomatize analiz edildi. Yüzeyel ve derin kapiller pleksusta, santral retina, fovea, parafovea, üst, alt, nazal, temporal kadran olmak üzere altı alanda damar yoğunluğu ölçüldü. Elde edilen tüm görüntüleme parametreleri kontrol grubu için de analiz edildi. Sonuçlar: Hastaların 16'sı (%64) kadın, 9'u (%36) erkek olup yaş ortalaması 17,6 ± 9,921 (4-44) idi. Hastaların 24'ü Hb-SS, bir tanesi Hb-SβThal genotipine sahipti. EİDGK hastaların tamamında Snellen eşelinde tam, logMAR cinsinden 0; ön segment biomikroskopik muayeneleri doğal, göz içi basınç değerleri normal sınırda idi. Temporal kadran retina kalınlığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olup (p=0,023) orak hücre hastalığı grubunda daha ince bulundu. Orak hücre hastalığı grubunda temporal kadran retina kalınlığı ile foveal retina kalınlığı, santral retina kalınlığı, derin kapiller pleksusta foveal kapiller yoğunluk arasında pozitif korelasyon mevcuttu (p <0,05). Koryokapiller pleksusta akım alanı ile negatif korelasyon vardı (p <0,05). Kontrol grubunda temporal kadran retina kalınlığı ile foveal retina kalınlığı, santral retina kalınlığı, yüzeyel kapiller pleksusta foveal kapiller yoğunluk arasında pozitif korelasyon gözlendi (p <0,05). FAZ alanı, FAZ FD değeri, yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan, koryokapiller pleksusta akım alanı arasında negatif korelasyon mevcuttu (p <0,05). Yüzeyel ve derin kapiller pleksusta damar yoğunlukları açısıdan iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. FAZ alanı açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmedi. Tartışma: Orak hücre hastalığı perifer ve santral retinada vasküler değişikliklere neden olan bir hemoglobinopatidir. OKTA, retinada klinik muayene bulguları ortaya çıkmadan önceki evrede, özellikle santral retina değişikliklerinin görüntülenmesinde ve erken tanıda değeri olabilecek, yeni bir görüntüleme yöntemidir. Girişimsel olmaması, retina damar yapısını tabakalar şeklinde detaylı görüntülemesi önemli avantajlarıdır. Ancak orak hücre hastalığı retinopatisindeki tanısal değerinin belirlenmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Optik koherens tomografi anjiyografi, orak hücre hasta retinopati, temporal kadran retina kalınlığı
Fakoemülsifikasyon ve mini-nuk teknikleri ile yapılan katarakt cerrahilerinin kornea endoteline olan etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Fakoemülsifikasyon ve mini-nuk teknikleri ile yapılan katarakt cerrahilerinin kornea endotelinde morfolojik (hücre yoğunluğu, varyasyon katsayısı ve hexagonalite ) ve fonksiyonel (santral kornea kalınlığı) etkilerinin değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Az görme nedeniyle başvuran ve muayenesinde katarakt saptanıp belirlenen kriterleri karşılayan 30 mini-nük tekniği (Grup 1), 30 fakoemülsifikasyon yöntemi (Grup 2) uygulanmış toplam 60 hasta dâhil edildi. Çalışmadaki tüm hastaların preoperatif, postoperatif 1. ve 3.ay non-kontakt speküler mikroskobi (Konan CellChek XL) ile muayene yapıldı. Endotel hücre yoğunluğu (CD)(hücre/mm2), varyasyon katsayısı (CV)(%), hekzagonalite oranı (HEX) (%) ve santral kornea kalınlığı (SKK)(μm) değerleri kaydedildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Grup 1'de ortalama yaş 64,83±9,47 (56–86 yaş), grup 2'de ise 64,17±9,57 (45–80 yaş) idi. İki grup birbirileriyle kıyaslandığından ortalama CD'de 1. ayda istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p:0,626). Birinci ayın sonunda ortalama CD'deki kayıp oranı iki grupta birbirine yakındı (sırasıyla %16,26 ve %21,08). Ancak 3. ayda birbirileriyle kıyaslandığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p: 0,002). Üçüncü ayında sonundaki CD kaybı mini-nuk grubunda daha azdı (%8,91 karşın %23,09). Ameliyat öncesi ortalama SKK değeri ameliyat sonrası grup 1'de 1. ayda 33,67 µm (% 6,38), 3. ayda ise 12,6 µm (%2,39) artma, grup 2'de 1.ayda 10,03 µm (%1,84) artma, 3. ayda ise 11,93 µm (%2,39) azalma oldu. Gruplar arasında ameliyat öncesi SKK ameliyat sonrası 1. ay ve 3. ay ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,001, p: 0,002). Sonuç: Mini-nuk tekniği FAKO yöntemine göre endotel yoğunluğunun korunması açısından daha güvenilir bir yöntemdir. Özellikle endotel sayısı 1200 hücre/mm2 olan olgularda Mini-nuk tekniği uygulanabilir. SKK, Mini-nuk tekniğinde daha uzun zamanda, FAKO grubunda ise 1. ayda ameliyat öncesi değerine ulaştığı görüldü. Anahtar kelimeler: Mini-nuk, Fakoemülsifikasyon, Endotel, Pakimetri, Ön kamara koruyucu
Üçüncü trimester gebelerde optik koherens tomografi anjiografi ile retinal vasküler yoğunluğun değerlendirilmesi
Amaç: Üçüncü trimester gebelerde Optik Koherens Tomografi Anjiografi (OKTA) ile retinal vasküler yoğunluk (VY), foveal avasküler zon (FAZ) ve koroid kalınlığını gebe olmayan kadınlarla karşılaştırarak incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Üçüncü trimesterde olan 40 sağlıklı gebe kadın ile, 40 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hastaların sadece tek gözü (sağ göz) çalışmaya alındı. Hastalara günün aynı saatinde (saat 09:00-12:00 arası) OKTA çekimi yapıldı. OKTA cihazının HD angio retina 6x6 mm ve HD angio retina 3x3 mm tarama yöntemi kullanılarak ölçümler yapıldı. Vasküler yoğunluk, Yüzeyel Kapiller Pleksus (YKP) ve Derin kapiller Pleksus'ta (DKP) parafovea, perifovea ve tüm alan makulada ölçüldü. FAZ alanı (mm2), FAZ çevresi (mm), ve Foveal Dansite (FD) cihaz yazılımı ile otomatik olarak ölçüldü. OKTA cihazının enhanced HD line modülü ile koroid görüntüleri alındı. Tüm parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p değerinin 0,05'den küçük olması anlamlı kabul edildi. Bulgular: Gebelerin, gebelik haftası ortalaması 34,02 hf. (28-41 hf) idi. Gebe grubunun yaş ortalaması 28,80±5,27 (20-38) iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 29,23±5,39 (20-38) olarak bulundu ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,732). Gebelerde YKP'daki VY sırasıyla parafoveada %55,59±2,99, perifoveada %53,44±2,69, tüm alanda %52,80±2,60 olarak bulunurken, kontrol grubunda parafovea %54,96±3,63, perifovea %52,59±3,46, tüm alanda ise %52,03±3,31 olarak bulundu. YKP'daki VY hiçbir bölgede istatistik olarak anlamlı değildi (p>0,05). DKP'daki VY parafoveada; gebelerde %60,36±4,36, kontrol grubunda %58,66±4,19, perifoveada; gebelerde %59,18±6,50, kontrol grubunda %58,15±5,60, tüm alanda; gebelerde %57,73±6,12, kontrol grubunda %56,54±5,44 olarak saptandı. DKP'daki VY sadece parafovea bölgesinde istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0,015). FAZ alanı gebelerde 0,33±0,10 mm2 iken, kontrol grubunda 0,28±0,10 mm2, FAZ çevresi gebelerde 2,29±0,37 mm iken, kontrol grubunda 2,14±0,45 mm, Foveal Dansite, gebelerde %53,52±3,32 iken, kontrol grubunda %51,08±3,58 olarak tespit edildi. FAZ alanı ve Foveal Dansite gebelerde istatistik olarak anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Subfoveal koroid kalınlığı, gebelerde 358,13±84,89 µm, kontrol grubunda 335,98±77,12 µm olarak bulundu. Koroid kalınlığı subfoveal bölgede gebelerde daha yüksekti, fakat aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Sonuç: Gebelik sırasında meydana gelen fizyolojik değişiklikler, retinal vasküler yapılarda değişiklik yapmış olabilir. Gebelerde DKP'da parafovea bölgesindeki VY ve FAZ alanı ve Foveal dansite, gebelerde istatistiksel olarak anlamlı bulundu.
Sağlıklı genç erişkinlerde sempatomimetik ve parasempatolitik ajanların, oküler parametreler, retinal damar yoğunluğu ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
AMAÇ: %2,5 fenilefrin ve %0,5 tropikamid damlanın; retinal vasküler dansite, foveal avasküler zon (FAZ), foveal dansite, koroid kalınlığı ve oküler biyometri parametreleri üzerine etkisini değerlendirmek YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Göz Polikliniğine kontrol için başvuran 32 sağlıklı kişinin 32 sağ gözü çalışmaya dahil edildi. Tüm olgulara detaylı oftalmolojik muayene yapıldı. Hastalara üç farklı günde, %0,5 tropikamid, %2.5 fenilefrin veya plasebo (%0,15 sodyum hiyalüronat) damla, her başvuruda randomize olarak damlatıldı. Hastalara her başvuruda damla uygulanmadan önce Lenstar LS900 (Haag Streit AG, İsviçre) cihazı ile optik biyometri ve AngioVue (RTVue-XR, Fremont, California, ABD) optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) çekimleri yapıldı ve damla sonrasında ölçümler tekrarlandı. Tüm parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Olguların 20'si (%62,5) kadın, 12'si (%37,5) erkekti. Olguların yaş ortalaması 23,59 ± 0,75 olarak bulundu. Olguların refraksiyon değerleri sferik eşdeğerleri ortalama -1,02 ± 1,02D (-3,50, 0) olarak değerlendirildi. Sırasıyla plasebo, fenilefrin ve tropikamid damla öncesi ve sonrası aksiyel uzunluk ve santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. (p=1,00, p=0,616 p=902) (p=0,931, p=0,944 p=0,074). Ön kamara derinliği plasebo sonrasında anlamlı değişim izlenmezken (p=0,244) fenilefrin ve tropikamid damlalar sonrasında anlamlı artış göstermiştir. (p=0,001 p<0,001) Lens kalınlığı ölçümleri ise tropikamid damla sonrası anlamlı azalma saptanmıştır. (p<0,001). Plasebo ve fenilefrin damla sonrasında anlamlı değişim görülmemiştir. (p=0,321 p=0,313) Koroid kalınlığı plasebo uygulaması ile foveanın 3000 µm temporalinde ve foveanın 1500 µm nazalinde anlamlı olarak azalmıştır. (p=0,014 p=0,013) Plasebo damla ile diğer alanlarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Fenilefrin damla ile foveanın 3000 µm temporalinde anlamlı azalma görülmüştür.(p=0,014) Diğer alanlarda ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Tropikamid damla ile foveanın 3000 µm temporalinde, foveanın 1500 µm temporalinde, subfoveal alanda, foveanın 1500 µm nazalinde ve foveanın 3000 µm nazalinde anlamlı azalma izlenmiştir. (p=0,002 p<0,001 p=0,017 p=0,036 p=0,032) Foveanın 500 µm nazal ve temporal yarısında anlamlı değişiklik izlenmemiştir. Plasebo damla ile yüzeyel kapiller pleksus vasküler dansite değerlendirilmesinde; sırasıyla tüm alanda, parafoveal alanda ve perifoveal alanda anlamlı azalma saptanmıştır. (p=0,036 p=0,018 p=0,047) Derin kapiller pleksus ölçümlerinde, tüm alan, parafoveal ve perifoveal alanda vasküler dansite açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Fenilefrin damla ile yüzeyel kapiller pleksus ve derin kapiller pleksus ölçümlerinde tüm alan, parafoveal ve perifoveal alanda vasküler dansite açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Tropikamid damla ile yüzeyel kapiller pleksus vasküler dansite değerlendirilmesinde sırasıyla tüm alanda ve perifoveal alanda anlamlı olarak azalmıştır. (p=0,033 p=0,042) Yüzeyel kapiller pleksusta parafoveal alanda ve derin kapiller pleksusta tüm alan, parafoveal ve perifoveal alanda damla öncesi ve sonrasında vasküler dansite açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Sırasıyla plasebo, fenilefrin ve tropikamid damla sonrası FAZ alanı, foveal dansite ve faz çevresi arasında anlamlı fark görülmemiştir. (p=0,726 p=0,521 p=0,472) (p=0,673 p=0,642 p=0,688) (p=0,704 p=0,159 p=0,069) SONUÇ: %2,5 fenilefrin ve %0,5 tropikamid damlanın kullanımı ile OKTA'da, FAZ alanı ve foveal dansite üzerinde anlamlı fark bulunamadı. Maküler vasküler dansitede, fenilefrin sonrasında anlamlı değişim görülmedi ancak plasebo ve tropikamid sonrasında yüzeyel kapiller pleksusta anlamlı olarak azalma görüldü. Koroid kalınlığı plasebo ve fenilefrin sonrasında anlamlı değişim göstermezken tropikamid sonrasında anlamlı olarak azaldı. Optik biyometri ölçümlerinde aksiyel uzunlukta ve SKK'de anlamlı değişiklik saptanmadı. Ön kamara derinliğinde fenilefrin ve tropikamid damla sonrasında anlamlı artış görüldü. Lens kalınlığı tropikamid damla sonrasında ise anlamlı olarak azaldı.
Normal bireylerde optik koherenstomografi anjiografi ile kapiller damar akım yoğunluğunun diürnal varyasyonu vetekrarlanabilirliğinin ölçülmesi
Amaç: Optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) cihazı ile alınan retinal vasküler yoğunluk ve foveal avasküler zon (FAZ) ölçümlerinin tekrarlanabilirliğinin ve diürnal ritimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 41 sağlıklı bireye RTVue XR Avanti OKT AngioVue yazılımlı cihaz ile sabah saatlerinde ortalama 10 dk ara ile 2 ölçüm ve aynı günün sonunda akşam saatlerinde tek ölçüm yapıldı. Yapılan ölçümlerde FAZ alanı, FAZ çevresi, foveal dansite (FD); yüzeyel (YKP) ve derin kapiller pleksustaki (DKP) tüm alan, foveal, parafoveal ve perifoveal vasküler yoğunluklar (VY); foveal, parafoveal ve perifoveal makular kalınlık (MK) verileri tekrarlanabilirlik katsayısı (TK), Bland-Altman grafiği ve sınıf içi korelasyon (ICC) katsayısı ile değerlendirildi. Bulgular: OKTA cihazının FAZ alanı, FAZ çevresi,FD, YKP ve DKP'de foveal VY, foveal, parafoveal ve perifoveal MK ölçümlerinde tekrarlanabilirliği çok yüksektir (ICC değerleri 0,82 ile 0,99 arasındadır.). Bu verilerin TK'leri sırası ile %5,4; %4,3; %8,85; %19,19; %12,62; %1,44; %1,17 ve %1,6'dır. YKP ve DKP'deki tüm alan VY ölçümlerinde ise ICC'ler sırası ile 0,72 ve 0,4 bulunmuş olup TK değerleri sırası ile %7,5 ve %15,98'dir. Diürnal ritim varlığının araştırılmasında ise benzer sonuçlar elde edilmiştir. Sonuçlar: OKTA yeni bir cihaz olup FAZ ölçümleri, MK ölçümleri, YKP ve DKP'deki foveal VY ölçümlerinde tekrarlanabilirliği yüksek bir cihazdır. Retinal VY, FAZ ve MK ölçümlerinde diürnal ritim izlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: optik koherens tomografi anjiografi, diürnal ritim, tekrarlanabilirlik, vasküler yoğunluk, makular kalınlık
Trabekülektomi sonrası peripapiller ve makuler damar yoğunluğu değişikliklerinin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, açık açılı glokom hastalarında trabekülektomi ile göz içi basıncını (GİB) düşürmenin, foveal avasküler zon (FAZ) ile peripapiller ve maküler damar yoğunluğu (VD) üzerine etkisini optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) ile değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza primer açık açılı glokom (PAAG) ve psödoeksfolyatif glokom (PEG) tanıları ile takipli, trabekületomi yapılan 20 hastanın, 20 gözü dahil edildi. Hastaların, preoperatif ve postoperatif 1.,3. ve 6. aylardaki kontrollerinde AngioVue (Optovue Inc, Fremont, CA) OKTA cihazı ile optik disk radyal peripapiller kapiller pleksus (RPKP), makula yüzeyel kapiller pleksus (YKP) ve derin kapiller pleksus (DKP) VD değerleri ile FAZ alanı (FAZ-A), FAZ çevresi (FAZ-Ç) ve foveal dansite (FD) ölçümleri alındı. Alınan görüntülerde peripapiller, makuler vasküler dansiteler ve FAZ ölçümleri incelendi. Preoperatif ve postoperatif dönemdeki parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. p değerinin 0,05'den küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastalarımızın yaş ortalaması 63,8 (53-72); 12'si (%60) PAAG, 8'i (%40) EG tanılı idi. Ortalama GİB değerleri preoperatif 22,38±2,36 mmHg; postoperatif altıncı ayda 14,94±2,38 mmHg olarak ölçüldü (p <0,001). OKTA optik disk, makula YKP VD değerlerinde altıncı ay sonunda anlamlı değişiklik izlenmedi. Makula DKP parametrelerinde ise; tüm imaj makuler VD (TİM-VD), foveal VD (F-VD), parafoveal VD (PAF-VD) ve perifoveal VD (PEF-VD) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi (p=0,003; p=0,026; p=0,006; p=0,004). FAZ-A ve FAZ-Ç'de istatistiksel olarak anlamlı bir azalma; FD'de ise istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi (p=0,026; p= 0,049; p=0,005). Sonuç: Çalışmamızda, trabekülektomi ile GİB düşürmenin peripapiller bölge ve makuler YKP mikrosirkülasyonunu etkilemediği görülmüştür. Makuler bölge DKP parametrelerinde ise anlamlı bir artış izlenmiştir. Postoperatif dönemde FAZ bölgesinde özellikle birinci ayda belirginleşen anlamlı bir azalma izlenmiş, bunun DKP vakülarizasyonundaki artış ile ilişkili olabileceği sonucuna varılmıştır. OKTA'nın, özellikle FAZ ve makuler DKP ölçümleri ile glokom cerrahisi sonrası takiplerde potansiyel bir yöntem olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: optik koherens tomografi anjiografi, glokom, trabekülektomi, vasküler dansite.
Optik nöropatilerde peripapiller ve maküler damar yoğunluğunun optik koherens tomografi anjiografi ile analizi
Amaç: Optik nöropatili hastalarda peripapiller ve maküler damar yoğunluğu değerlerinin OKTA ile analizini yapmaktır. Gereç ve Yöntem: Optik nöropati tanısı alan 31 hastanın 62 gözü değerlendirmeye alındı. Görüntü kalitesi sinyal gücü 5/10 ve üzerinde olan 25 hastanın 46 gözü çalışmaya dahil edildi. Maküla OKTA ölçümlerinden yüzeyel ve derin kapiller ağ tabakası ayrı ayrı incelendi. Tüm imaj maküler damar yoğunluğu (TİM-DY), foveal damar yoğunluğu (F-DY), parafoveal damar yoğunluğu (PAF-DY), perifoveal damar yoğunluğu (PER-DY) ölçümleri değerlendirildi. OKTA ile optik disk ölçümlerinde tüm imaj peripapiller damar yoğunluğu (Tİ-PPDY), peripapiller damar yoğunluğu (PP-DY), alt yarı PPDY, (AY-PPDY), üst yarı PPDY (ÜY-PPDY), nazal PPDY (N-PPDY), temporal PPDY (T-PPDY), süperior PPDY (S-PPDY), inferior PPDY (İ-PPDY) olmak üzere yoğunluk ölçümleri ve intradisk damar yoğunluğu (İD-DY) değerleri analiz edildi. Bulgular: Hastaların sağlıklı ve hasta gözleri arasında; yaş ve sferik ekivalan değerleri açısından anlamlı farklılık saptanmazken (sırasıyla p:0,959; p:0,971), EİDGK hasta gözlerde anlamlı düşük olarak saptandı (p:0,004). İD-DY değeri haricinde bakılan tüm optik disk damar yoğunluğu değerleri hasta göz ile sağlıklı göz arasında anlamlı farklılık göstermekteydi ve hasta gözde düşük olarak saptandı. YKA tabakasına ait TİM-DY ve PER-DY değerleri istatistiksel olarak anlamlı azalma mevcuttu (sırasıyla p:0,020; p:0,022). DKA tabakasına ait TİM-DY değerlerinde anlamlı azalma mevcut iken (p:0,035), F-DY, PAF-DY ve PER-DY değerleri anlamlı farklılık göstermemekteydi (sırasıyla p:0,783; p:0,109, p:0,059). Sonuç: OKTA, optik nöropati tanılı gözde sağlıklı göze oranla optik disk radial peripapiller kapiller ağda ve maküler vasküler ağdaki damar yoğunluğunun azaldığını kantitatif olarak ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Optik koherens tomografi anjiografi, optik nöropati, nonarteritik anterior iskemik optik nöropati, damar yoğunluğu
Deneysel metanol intoksikasyonu oluşturulan sıçanlarda, steroid ve eritropoietin tedavilerinin optik sinir üzerindeki histopatolojik etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Sıçanlarda deneysel olarak oluşturduğumuz metanol intoksikasyonu tablosunda eritropoietinin histopatolojik etkilerini değerlendirip, bunu steroid tedavisinin etkileri ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 40 adet wistar albino sıçanın, 60 gözü kullanıldı. Her biri 10 sıçandan oluşan grup 0, 1, 2, 3 olmak üzere 4 grup oluşturuldu. Grup 0 kontrol grubuydu, herhangi bir ajan verilmedi. Grup 1' e metanol, etanol, metotreksat verildi. Grup 2'ye, grup 1'den faklı olarak steroid tedavisi eklendi. Grup 3'e ise Grup 2'den farklı olarak rekombinat insan eritropoietin tedavisi eklendi. İki haftalık süre sonucunda sıçanların optik sinirleri diseke edildi ve histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Metilprednizolon alan grupta elektron mikroskobik incelenmesinde, miyelinli sinir liflerinin çoğunluğunda miyelin kılıf ile aksoplazmadaki mitokondriyon, nörotübül ve nörofilamanların normal yapılarını korudukları dikkati çekti. Grup 1'de ise birçok alanda miyelinli sinir liflerinde önemli dejeneratif değişikliklerin meydana geldiği görüldü. Miyelinli aksonların sayısı, grup 1 ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde artmış bulundu. Eritropoietin ile tedavi edilen grupta görülen dejeneratif değişikliklerin, tedavi uygulanmayan grup 1'e kıyasla daha sınırlı olduğu görülse de, metilprednizolon verilen gruba göre bu değişikliklerin daha şiddetli olduğu görüldü. Hem eritropoietin ile tedavi edilen grupta (p<0,01), hem de metilprednizolon ile tedavi edilen grupta (p<0,001); grup 1 ile karşılaştırıldığında myelinli akson sayısının daha fazla olduğu görüldü. Sonuçlar: Metilprednizolon ve eritropoietinin nöroprotektif etkisi, deneysel çalışmamızda histopatolojik olarak etkin bulunmuştur. Ancak, metilprednizolon tedavisinin, eritropoietin tedavisine göre myelinli sinir liflerinin yapılarını ve myelinli akson sayısının daha fazla koruduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Metanol intoksikasyonu, toksik optik nöropati, eritropoietin, steroid, nöroproteksiyon
Santral korneal kalınlık ölçümünde non kontakt ölçüm yapan 4 farklı cihazın güvenilirliğinin ve tekrarlanabilirliğinin karşılaştırılması
Amaç: Non-kontakt ölçüm yapan dört farklı cihaz ile santral korneal kalınlık ölçüm değerlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran refraksiyon kusuru dışında oftalmolojik patolojisi olmayan 130 kişinin sağ gözü dahil edildi. Tüm olgulara detaylı oftalmolojik muayene yapıldı. Scheimpflug kamera (Pentacam, Oculus Optik gerate GmbH, Wetzlar, Germany), Speküler mikroskop Cellchek XL (Konan Medical USA, Torrance, CA, USA), Lenstar LS 900®,(Haag-Streit AG, Switzerland) ve ÖS-OKT Cirrus (Carl Zeiss Meditec, Inc. Dublin, CA) cihazları ile tekrarlayan üç ölçüm yapılarak veriler kaydedildi. Tüm ölçümler grup içi korelasyon(ICC), Anova-Friedman testi ve Bland-Almant grafiği ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen sağlıklı kişilerin yaş ortalaması 27,81 ± 8,28 idi (min:20; maks:71). Kişilerin 44'ü erkek (%33,8), 86'sı ise kadın (%66,2) idi. SKK ölçüm değerleri ortalaması SM ile 553,61 ± 42,71 μm, Pentacam ile 546,42 ± 34,77 μm, Lenstar ile 543,48 ± 35,45 μm, ÖS-OKT ile 538,96 ± 35,97 μm idi. Dört cihazın tekrarlayan üç ölçümü arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla p:0,449, p:0,270, p:0,540, p:0,881). ICC değerleri sırasıyla 0,972, 0,997, 0,998 ve 0,998 idi. ÖS-OKT ile Lenstar ölçümleri arasındaki ortalama fark 14,66 μm ve %95 güven aralığı sınırları 10,14 μm ile-19,18 μm idi. ÖS-OKT ile SM ölçümleri arasındaki ortalama fark 31,86 μm ve %95 güven aralığı sınırları 46,50 μm ile -17,22 μm idi. ÖS-OKT ile Pentacam ölçümleri arasındaki ortalama fark 12,87 μm ve %95 güven aralığı sınırları 20,33 μm ile -5,41 μm idi. Pentacam ile Lenstar ölçümleri arasındaki ortalama fark 17,28 μm ve %95 güven aralığı sınırları 20,22 μm ile -14,34 μm idi. Pentacam ile SM ölçümleri arasındaki ortalama fark 30,22 μm ve %95 güven aralığı sınırları 37,40 μm ile -23,04 μm idi. SM ile Lenstar ölçümleri arasındaki ortalama fark 31,92 μm ve %95 güven aralığı sınırları 42,04 μm ile -21,80 μm idi. Sonuç: Dört farklı cihazın SKK ölçüm değerleri kendi içinde oldukça uyumludur ve tekrarlanabilirlikleri yüksektir. En yüksek SKK değerleri SM cihazı, en düşük SKK değerleri ise ÖS-OKT cihazı ile elde edilmiştir. Ortalama SKK ölçüm değerlerinde en az fark ÖS-OKT ile Pentacam cihazları arasında olduğu izlenmiştir. Pentacam ve Lenstar ile olan ölçümler de birbirine yakındır. Ortalama SKK ölçüm değerlerinde en fazla fark ise SM ile Lenstar cihazları arasındadır. Klinik uygulamalarda, SM ile elde edilen SKK ölçümleriyle diğer üç cihaz ile ölçülen değerler birbirlerinin yerine kullanılmamalıdır. Anahtar kelimeler: Santral korneal kalınlık, pakimetre, tekrarlanabilirlik, Bland-Altman grafiği
Diyabetik retinopati olgularında optik koherens tomografi anjiyografi parametreleri ile görme keskinliği arasındaki korelasyonun analizi
Diyabetik Retinopati Olgularında Optik Koherens Tomografi Anjiyografi Parametreleri İle Görme Keskinliği Arasındaki Korelasyonun Analizi Amaç: Diyabetik retinopati (DR) olgularında optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) parametreleri ile en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya tedavi naif makula ödemi olmayan 75 DR olgusu dahil edildi. Tüm katılımcılara tam oftalmolojik muayene ve OKTA görüntülemesi yapıldı. Olgular Uluslararası Diyabetik Retinopati Şiddeti Ölçeği kriterlerine göre nonproliferatif diyabetik retinopati (NPDR) ve proliferatif diyabetik retinopati (PDR) olarak sınıflandırıldı. Gruplar foveal avasküler zon (FAZ) metrikleri, süperfisyal kapiller pleksus vasküler dansite (%) (SKP-VD) (tüm alan, fovea, parafovea ve perifovea alanlarında), derin kapiller pleksus vasküler dansite (%) (DKP-VD) (tüm alan, fovea, parafovea ve perifovea alanlarında), santral makuler kalınlık (SMK), subfoveal koroid kalınlığı (SFKK) parametreleri açısından karşılaştırıldı. Foveal dansite-300 (FD-300), FAZ'ı çevreleyen 300 mikron genişlikteki halkanın vasküler dansitesi olarak tanımlandı. EİDGK ve OKTA parametreleri arasındaki korelasyonlar analiz edildi. Bulgular: 40 NPDR, 35 PDR olgusu analiz edildi. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, göz içi basıncı, sferik ekivalan, diyabet süresi açısından anlamlı fark izlenmedi. (p>0,05 bütün değerler için) OKTA vasküler dansite parametreleri PDR grubunda NPDR'ye göre daha düşük düzeyde idi fakat anlamlı seviyeye ulaşmadı. (p>0,05 bütün değerler için) Gruplar FAZ alanı, çevresi ve FD-300 açısından benzerdi (p>0,05 bütün değerler için), EİDGK ile FD-300 arasında anlamlı korelasyon saptanırken (p=0,020), diğer OKTA parametreleri ile EİDGK arasında korelasyon saptanmadı. (p>0,05 bütün değerler için) Sonuç: OKTA, makula ödemi olmayan DR olgularında görsel prognozun öngörülmesinde rol oynayabilir. Anahtar Kelimeler: optik koherens tomografi anjiyografi, diyabetik retinopati, vasküler dansite, foveal dansite-300, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği
Lazer tedavisi planlanmış diyabetik retinopati hastalarının lazer öncesi ve sonrası optik koherens tomografi anjiografi ile maküla ve optik disk vasküler parametrelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çok şiddetli nonproliferatif diyabetik retinopati (NPDR) ve proliferatif diyabetik retinopati (PDR) olgularında panretinal fotokoagülasyonun (PRP), optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) ile maküla ve optik disk vasküler parametreleri üzerine etkisini incelemek. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya çok şiddetli NPDR ve PDR tanısı konan, başvuru öncesi herhangi bir tedavi uygulanmamış, diyabetik maküler ödem tedavisi için anti-VEGF enjeksiyonunu veya fokal/micropulse lazer tedavisini kabul etmemiş, 56 hastanın 56 gözü dahil edildi. Hastalara 2 seansta, çoklu taramalı PRP uygulandı ve her hasta için toplam lazer ablasyon alanı (LAA) hesaplandı. Lazer işlemi öncesi 30 dk. içinde, lazer sonrası 30. dk. ve birinci ay kontrolünde OKTA çekimleri yapıldı ve santral maküla kalınlığı (SMK), subfoveal koroid kalınlığı (SFKK), foveal avasküler zon (FAZ) metrikleri, yüzeyel kapiller pleksus (YKP), derin kapiller pleksus (DKP) ve radial peripapiller kapiller pleksus (RPKP) için vasküler dansite (VD) değerleri değerlendirildi. Bulgular: 27 gözde ağır NPDR, 29 gözde PDR tespit edildi. PRP sonrası birinci ayda SMK değerlerinde anlamlı artış görülürken SFKK ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği değişmedi. YKP-VD tüm alan, superior yarı, inferior yarı, parafovea ve perifovea PRP sonrası 30. dk. ve birinci ayda anlamlı olarak düşük bulundu. DKP-VD değerleri tüm bölgelerde PRP sonrası 30. dk. değerleri anlamlı olarak düşük bulunurken, birinci ay kontrolünde bazal ölçüme göre anlamlı fark görülmedi. FAZ alanı ve FAZ çevresinde PRP öncesine göre anlamlı fark bulunmazken, foveal dansite-300 (FD-300) değerinde PRP sonrası ölçümleri bazal değerlere göre düşük bulundu. RPKP-VD disk içi değerlerinde PRP sonrası 30. dk.'da, RPKP-VD peripapiller değerlerinde ise PRP sonrası birinci ayda anlamlı azalma bulundu. LAA ile SMK, SFKK, OKTA maküla ve optik disk parametrelerindeki değişimler arasında ilişki görülmedi. Sonuç: PRP'nin retina ve optik disk mikrovasküler yapılarına olan etkisi OKTA ile tespit edilebilir.
Çukurova bölgesindeki keratokonus olgularında VSX1 ve LOX genlerinin dizileme yöntemi ile analizi
Amaç: Çukurova bölgesinde keratokonuslu olgularda Visual System Homeobox 1 (VSX1) ve Lizil Oksidaz (LOX) genlerini taramak ve hastalığın genetik temelini ortaya koymak Gereç ve Yöntem: Biyomikroskopik muayene ve topografik bulgulara dayanarak keratokonus tanısı konulan 30 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastaların periferik kan örneklerinden DNA izolasyonu, otomatize sistem (QiaCube, Qiagen) aracılı olarak ilgili kitler kullanılarak yapıldı. DNA fragmantasyon ve barkodlama işleminin ardından ilgili gen bölgeleri multipleks polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile çoğaltılarak hedef bölgelerin zenginleştirilmesi sağlandı. Elde edilen PZR ürünleri saflaştırma işlemleri sonrası yeni nesil dizileme cihazında (Illumina MiSeq- San Diego, ABD) dizilendi. Saptanan varyantlar, biyoinformatik algoritması uygun olarak analiz edildi. Bulgular: Hastaların 14'ü (%46,7) erkek, 16'sı (%53,3) kadın olmakla, ortalama yaşları 28,63±10,93 (12-52) idi. Yeni nesil dizileme yöntemi ile 2 hastada 2 farklı varyant: VSX1 geninde ekzon 1'de p.G38D ve intron 4'de c.808+17G>A heterozigot mutasyonları bulundu. Bu iki yeni mutasyon bazı biyoinformatik analiz sonuçlarına göre patojen olsa da her iki genetik varyant VARSOME (The Human Genomic Variant Search Engine) veri tabanındaki tüm analizler göz önüne alındığında VUS (variants of uncertain significance) olarak sınıflandı. LOX geninde herhangi bir mutasyon saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda VSX1 geninde saptanan mutasyonlar literatürde ilk kez tanımlanmaktadır. Saptanan bu mutasyonların keratokonusun genetik temelinin anlaşılmasına yönelik gelecekteki çalışmalara yol gösterici olacağını düşünmekteyiz. Çalışmamız keratokonus patogenezinde LOX geninin rolünü araştıracak ileri çalışmalarda, daha geniş olgu sayılarına ihtiyaç duyulacağına dair öngörü sağlayabilir. Diğer yandan çalışmada 30 keratokonus hastasında sadece 2 hastada mutasyon saptanması, keratokonusun genetik heterojenliğini destekler niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Keratokonus; Yeni nesil dizileme; VSX1; LOX
Çukurova bölgesinde görülen primer konjenital glokomlu olguların moleküler genetik analizi
Amaç: Çukurova bölgesinde görülen PKG hastalığının genetik temelinin araştırılması, saptanan gen mutasyonları ile hastalığın klinik bulguları ve ciddiyeti arasındaki ilişkinin ortaya konulması. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 2005 ile 2021 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim dalında primer konjenital glokom tanısı ile takip edilen 26 hastanın 42 gözü dahil edildi. Genetik analiz için alınan venöz kan örnekleri etilendiamintetraasetik asit içeren tüplere alınarak Çukurova Üniversitesi Adana Genetik Hastalıklar Tanı ve Tedavi Merkezi ve Tıbbi Genetik Anabilim Dalı bünyesinde analiz edildi. Alınan kan örneklerinde CYP1B1, MYOC gen mutasyonları araştırıldı. Mutasyon tespit edilen hastaların ebeveynlerinden de kan örnekleri alınarak genetik analiz yapıldı. Bulgular: Hastaların 12'sinde (% 46,2) (20 göz) CYP1B1 gen mutasyon varlığı tespit edildi (Grup 1). Bu hastalardan ikisinde CYP1B1 ve MYOC gen mutasyonu kombinasyonu saptandı. 14 (% 53,8) hastada (22 göz) mutasyon görülmedi (Grup 2). İki grup arasında demografik verilerde farklılık yoktu ( p:> 0,05 ). Mutasyonun olduğu Grup 1 olgularında yatay kornea çapı daha yüksek seyretti (p: 0,006). Aynı zamanda buftalmus görülme oranı da daha fazla idi (p: 0,057). Mutasyon olan olgularda en sık rastlanılan patojenik varyant c.1405C>T (p.R469W) (n: 5, 9 göz) mevcuttu ve diğer mutasyonlara göre prognoz kötü seyretti (p: 0,014). İkinci en sık görülen varyant ise c.3987G>A (p.G61E) (n:3, 4 göz) idi, tedavi ile prognozları iyiydi. Mutasyonu olan hastaların ebeveyn analizlerinde ise anne ve babada heterozigot taşıyıcı oldukları tespit edildi. Ebeveynlerde glokom görülmedi. Sonuç: Bu çalışmada primer konjenital glokom olgularında sık rastlanılan genetik mutasyonların hastalığın klinik şiddeti ile ilişkili olduğu gözlemlendi. Genetik araştırma bu hastalarda klinik prognoz açısından yol gösterici olabilir. Bunun yanında ailelere verilecek genetik danışmanlık hizmetleri ile hastalığın görülme oranları azaltılabilir. Anahtar Kelimeler:, CYP1B1, Genetik Analiz, MYOC, Primer Konjenital Gloko
Rino-orbital mukormikozis olgularında prognostik faktörler ve sonuçlarımız
Amaç: Orbita tutulumlu mukormukozis olgularında hasta ve görme sağ kalımı sıklığını, etkileyen prognostik faktörleri belirlemek ve aynı zamanda klinik özellikler ve tedavi yanıtlarını değerlendirmek Gereç ve Yöntem: Orbita tutulumlu mukormikozis enfeksiyonu nedeniyle takip edilen 43 hastanın 43 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, başvuru anındaki semptomları, oftalmolojik ve non-oftalmolojik muayene bulguları, laboratuvar sonuçları, takip sürecindeki klinik bulguları, radyolojik görüntülemeleri, uygulanan medikal ve cerrahi prosedürler ve komplikasyonlar kaydedildi. Ölüm sıklığına göre hastaların sağ kalımı; ışık hissi (persepsiyon) kaybı sıklığına göre de görme sağ kalımı değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 27 (%62,8)'si erkek, 16 (%37,2)'sı kadın olup, yaş ortalaması 47,6±20,1 (1-76) idi. Hastaların altta yatan hastalık durumu incelendiğinde, tüm hastalarda altta yatan bir hastalığın mevcut olduğu ve bunların büyük çoğunluğunu diyabetin (%65,2) oluşturduğu izlendi. Periorbital şişlik (%69,8), oftalmopleji (%53,5) ve görmede azalma (%46,5) mukormikozis enfeksiyonu olan hastaların başvuruları esnasında en sık karşılaşılan semptom ve bulgulardı. Ortalama takip süresi 5±6,7 (0,3-33) ay idi. Hastaların 22 (%51,2)'sinde hastalık ölümle sonuçlandı. Yaşayan ve ekzenterasyon operasyonu geçirmeyen 17 hastanın 9 (%52,9)'unda görme keskinliği en az persepsiyon düzeyinde olup görme sağ kalımı mevcuttu. Ateş varlığı ve daha düşük antifungal tedavi süresi daha düşük hasta sağ kalımıyla ilişkiliydi (p=0,046, p<0,001). Ekzenterasyon operasyonu hasta sağ kalımıyla ilişkili bulunmadı. Donmuş göz, ışık refleksi kaybı ve santral retinal arter tıkanıklığı gelişmesi de daha düşük görme sağ kalımı ile ilişkiliydi (p=0,002, p=0,009, p=0,029). Sonuç: Mukormikozis, vasküler invazyon ve doku nekrozu ile karakterize akut başlangıçlı, agresif seyirli ve mortalite oranı oldukça yüksek bir hastalıktır. Çalışmamız bu hastalıkla ilgili literatürdeki en geniş hasta serilerinden birini sunmaktadır. Hastaların başvuru anındaki semptomlarının ve enfeksiyon sürecindeki klinik bulgularının bilinmesi hastalık hakkında farkındalığı artıracaktır. Çalışmada tespit edilen prognostik belirteçlerin hem hastalığın tedavi ve takip aşamasında hem de gelecekte yapılacak çalışmalarda yol gösterici olacağını düşünmekteyiz.
Anslı geriletme ile klasik cerrahi sonuçlarının karşılaştırılması
ÖZETAmaçBu çalışmanın amacı, şaşılık cerrahisinde klasik geriletme yöntemi ile anslı geriletme yöntemlerinin karşılaştırılmasıydı. Bu amaçla ameliyat geçiren hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası verileri incelendi. İçlerinden çalışmaya uygun olanlar seçilerek çalışmaya dahil edildi.Gereç ve YöntemAnslı geriletme cerrahisinin klasik cerrahi ile karşılaştırılması amacıyla Celel Bayar Üniversitesi Göz Hastalıkları kliniğinde 2005-2012 yılları arasında Şaşılık biriminde takip edilen hastaların takip kartları retrospektif incelendi. Kriterlere uygun 168 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar klasik cerrahi uygulanan ve anslı geriletme uygulanan olmak üzere iki gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, kayma yönleri, ameliyat öncesi kayma dereceleri, ameliyat sonrası 3. aydaki kayma dereceleri, uygulanan cerrahi miktarlar ve yöntemler, cerrahi başarı kriterleri değerlendirildi. Kayma dereceleri Örtme-açma testi ve Krimsky testi ile prism diyoptri (?) olarak kaydedildi. Cerrahi miktarlar milimetre cinsinden hesaplandı. Yöntemler ise yalnız geriletme ve geriletme?rezeksiyon olarak kabul edildi. Başarı kriteri olarak 10 ? ve altındaki değerler kabul edildi. İstatistiki değerlendirmede SPSS 18.0 (Inc Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. İstatistiki anlamlılık için p değerinin < 0.05 olması şartı arandı.BulgularYaş ortalamaları klasik grupta 12,9 ±12, anslı geriletme grubunda 14,3 ±13 bulundu (p =0,51). Gruplar sağ veya sol göze ameliyat uygulanması açısından benzerdi (p =0,326). Anslı geriletme yapılan hastaların ameliyat öncesi kayma dereceleri klasik gruba göre yüksek bulundu ve istatistiki olarak anlamlıydı (p <0001).Ameliyat sonrası kayma dereceleri anslı geriletme grubunda daha düşük bulundu, fakat istatistiksel farklı bulunmadı(p=0,245). Ameliyat öncesi-ameliyat sonrası kayma farkları klasik geriletme grubunda 34 ? ± 16, anslı geriletme grubunda 49 ± 20 bulundu (p <0,001).Ortalama geriletme miktarı, anslı geriletme yapılan grupta 9,94 mm ±0,733, klasik cerrahi uygulanan grupta 6,09 mm ±0,811 olarak bulundu(p< 0001). 50? altında kayması olan hastalarda her iki cerrahi grubunda da benzer başarı oranları mevcutken (anslı grup % 87, klasik grup % 84, genel % 86, p=0.742), 50 ? ve üzeri hastalarda ise anslı cerrahi grubunda çok daha iyi cerrahi başarı oranları bulundu (anslı grup % 70, klasik grup % 34, genel % 51, p=0.05).3.ay takipte klasik geriletme uygulanan hastalarda cerrahi başarı oranı %72, anslı geriletme grubunda %76 bulundu. Tüm hastalar değerlendirildiğinde ise oran %73 bulundu.SonuçAnslı geriletme yapılan hastaların ameliyat öncesi kayma derecelerinin daha yüksek olmasına rağmen başarı oranlarını klasik cerrahi ile benzer bulduk. Özellikle yüksek dereceli kaymalarda geriletme miktarını arttırarak tek ameliyatda sonuç alınabileceğini gösterdik.
İntravitreal uygulamalar sonrası kısa dönem intraoküler basınç değişiklikleri ve ön kamara derinliği ile ilişkisinin değerlendirilmesi
AMAÇ:İntravitreal enjeksiyondan hemen sonra oluşan GİB artışlarını, ÖKD değişimlerini ve aralarındaki ilişkiyi göstermek. GEREÇ-YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği Retina biriminde diabetik maküler ödem, yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu, ven tıkanıklarına sekonder maküler ödem tanısıyla intravitreal ranibizumab uygulanan 105 hastanın 118 gözü incelendi. Hastaların detaylı oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Tüm hastalara OKT ve FFA çekilerek makuladaki değişiklikler değerlendirildi. İntravitreal enjeksiyonlardan yapılmadan hemen önce hastaların göz içi basınçları Tono-Pen Avia (Reichert) kontakt tonometre ile üç ölçüm yapılıp ortalama değer alınarak ölçüldü. Ön kamara derinlikleri ve aksiyel uzunlukları ise Lenstar LS 900 (Haag Streit) optik biometri ile beş ölçümün ortalama değeri alınarak ölçüldü. İntravitreal enjeksiyonlar steril koşullarda yapıldı. İntravitreal enjeksiyonlardan sonra 5, 15, 30. dakika ve birinci gün olmak üzere hastaların göz içi basınçları ve ön kamara derinlikleri ölçüldü. Çalışmamızda hastaların intravitreal enjeksiyon sonrası göz içi basınçlarındaki yükselme, bu yükselmenin ne zaman normal değerlere döndüğü, göz içi basıncındaki yükselmenin ön kamara derinliğinde değişiklik yapıp yapmadığı, göz içi basıncındaki azalma ile ön kamara derinliğinde normale dönüş olup olmadığı, ön kamara derinliği farklı olan, aksiyel uzunluğu farklı olan hastalarda, fakik ve psödofakik hastalar arasında göz içi basınç yükselmesinde fark olup olmadığı değerlendirildi.BULGULAR: Hastaların 55' i kadın, 63' ü erkekti. 118 gözün 88' inde (%74,6) diabetik maküler ödem (DMÖ), 23' ünde (%19,5) yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD), 6' sında (%5,1) retinal ven dal oklüzyonu (RVDO), 1' inde (%0,8) ise santral retinal ven oklüzyonu (SRVO) mevcuttu. Hastaların 95' i (%80,5) fakik, 23' ü (%19,5) psödofakikti. Hastalar gözlerinin aksiyel uzunluklarına (AU) göre üç ayrı gruba (AU<22 mm, AU 22-24 mm, AU>24 mm) ve ön kamara derinliklerine (ÖKD) göre üç ayrı gruba (ÖKD<2,5 mm, ÖKD 2,5-3,5 mm, ÖKD>3,5 mm) ayrıldılar. İntravitreal enjeksiyon öncesi ortalama GİB değeri 15,03 ± 2,86 mmHg iken, intravitreal enjeksiyon sonrası 5. dakika ortalama GİB değeri 24,15 ± 10,12 mmHg' ye yükseldi, 15. dakika ortalama GİB değeri 17,02 ± 5,25 mmHg olarak saptandı, bazal değerlerle karşılaştırıldığında aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). 30. dakikada GİB bazal değerlere döndü. İntravitreal enjeksiyon öncesi ortalama ÖKD değeri 2,9498 ± 0,8957 mm iken, intravitreal enjeksiyon sonrası 5. dakika ortalama ÖKD değeri 2,90 ± 0,84 mm' ye düşerek daraldı ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Enjeksiyon sonrası 1. gün ÖKD bazal değerlere döndü. Enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası 5. dakika, 15. dakika, 30. dakika ve 1. gün yapılan tüm GİB ve ÖKD ölçümlerinde aksiyel uzunlukları farklı olan üç grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05, Kruskal-Wallis test). Enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası 5. dakika, 15. dakika, 30. dakika ve 1. gün yapılan GİB ölçümlerinde, ön kamara derinlikleri farklı olan üç grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05, Kruskal-Wallis test). Fakik ve psödofakik hastalar arasında enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası tüm zamanlarda GİB değişimleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). ÖKD değişimleri açısından ise fakik ve psödofakik hastalar arasında enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası tüm ölçümlerdeki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,000). İntravitreal enjeksiyon sonrası ilk zamanlarda GİB artışı ile beraber ÖKD' nde azalma, zamanla GİB' deki azalmayla beraber ÖKD' nde derinlik artışı olmaktadır, aralarında zayıf da olsa korelasyon mevcuttur. SONUÇ: İntravitreal enjeksiyonlardan sonra geçici de olsa özellikle ilk dakikalarda çok yükselebilen GİB artışları görülmektedir. GİB artışı ile korele olarak ÖKD' nde sığlaşma, zamanla GİB' ndakı azalmayla korele ÖKD' nde derinlik artışı izlenmektedir. Çalışmamızda GİB artışları enjeksiyon sonrası yaklaşık 30. dakikada bazal değerlere döndü. Bu bulguların temelinde intravitreal enjeksiyon sonrası hastalar GİB artışı açısından en az 30 dakika dikkatle izlenmelidir. GİB artışları çoğu hastada enjeksiyon sonrası ilk saatte normale dönse de, özellikle kısa aksiyel uzunluklu gözlerde, oküler vasküler problemlerde ve ileri glokomlu gözlerde intravitreal enjeksiyon sonrası görülen çok yüksek GİB artışlarında parasentez düşünülebilir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İntravitreal enjeksiyon, Göz içi basıncı, Ön kamara derinliği, Ranibizumab.
Korneal biyomekanik parametreler üzerine diyabetik retinopati ve kan glikoz regulasyonunun etkisi
AMAÇ: Korneal biyomekanik parametreler üzerine diyabetik retinopatinin farklı evreleri ile kan glikoz düzeyinin metabolik kontrolünün etkisini değerlendirmek GEREÇ-YÖNTEM: 141 hastanın 141 gözü retrospektif olarak incelendi. 101 hasta diyabet nedeniyle takipli idi. Diyabeti olmayan 40 hasta kontrol grubunu oluşturdu. Hastaların detaylı oftalmolojik muayeneleri yapıldı. ORA cihazı ile CH, CRF, GİBg ve GİBcc ölçümü, kontakt tonometre ile göziçi basıncı, pakimetre cihazı ile SKK ölçümü ve HbA1c değerleri incelendi. Diyabetik hastalar retinopatisi olmayan grup (grup 1), non-roliferatif diyabetik retinopati grubu (grup 2) ve proliferatif diyabetik retinopati grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bu üç grubun kendi aralarında ve kontrol grubu ile CH, CRF, GİBg, GİBcc, GİB (tonopen) ve SKK parametreleri açısından karşılaştırıldı. HbA1c değerlerinin bu parametreler üzerine etkisi incelendi. BULGULAR: Kontrol grubu 40 kişi, grup1,2 ve 3 sırasıyla 34, 34 ve 33 hastadan oluşmaktaydı. Diyabetik 20 hastanın HbA1c değeri < 7 mg/dl; 81'inin ≥ 7mg/dl idi. HbA1c değeri ≥ 7mg/dl olanlarda olmayanlara göre CRF, SKK ve GİBg ortalamaları sırasıyla 10,88±1,79, 9,7 ± 1,85 (p=0,009); 546 ± 29 μ, 527±28 μ (p=0,01) ve 17,23 ± 4,06 mmHg, 15,25 ± 2,76 mmHg idi(p=0,038). Kontrol grubu ile grup 1, 2 ve 3; SKK, GİB (tonopen), CH, CRF, GİBg, GİBcc açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 'de CRF 11,21±2,25 iken, grup 3'te CRF 10,01±1,48 saptandı. Grup 3'te CRF istatistiksel anlamlı düşük bulundu. SONUÇ: Korneal biyomekanik parametreler üzerine kan glikozunun metabolik kontrol durumunun diyabetik retinopati evresinden daha etkili olduğunu düşünüyoruz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Diyabetik retinopati, HbA1c, korneal histerezis, korneal rezistans faktör, ORA
Gebeliğin korneal biyomekanik parametreler üzerine etkisi
AMAÇ: Normal gebelik sürecinde sağlıklı gözlerde korneal biyomekanik değişikliklerini tespit edip, bu değişikliklerin gebelik hormonları ile ilişkisini ve doğum sonrasındaki seyrini gözlemlemek. GEREÇ-YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğinde antenatal takipleri yapılan, yaşları 18-40 arasında değişen, gebeliğinin ilk 12 haftasında olan 33 olgunun 66 gözü çalışmaya dahil edildi. Olguların tümüne, doğuma kadar 3 ayda bir ve doğum sonrası 3-6 ay aralığında, görme keskinliği ve biyomikroskopik muayene, ultrasonografik pakimetri (UP) ile santral korneal kalınlık (SKK) ölçümü, fundus muayenesi ve ORA (Ocular Response Analayser) cihazı ile korneal biyomekanik özellik ölçümleri yapıldı. Ayrıca gebelerde her trimesterde ve doğum sonrasında östrojen ve progesteron düzeyleri bakıldı. BULGULAR: Korneanın biyomekanik parametrelererden CH için gebeler ve kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Korneanın daha çok sertliğini ifade eden CRF ise gebelerde kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu (p=0,034). Gebe grubu arasında trimesterler boyunca CH için değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Ancak CRF değerlerinin 2. trimesterde anlamlı olarak düştüğü tespit edilmiştir ve bu değer doğum sonrasında 1. trimester değerlerine tekrar yükseldiği gözlenmiştir. Göz içi basıncı gebelerde kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p=0,00). Gebeliğin timesterleri süresince ortalama GİB düşme eğilimindedir. SKK ölçümlerinde ise 3. trimesterde anlamlı artış tespit edilmiştir (p=0,00). Doğum sonrası SKK değerleri gebelik başlangıcı ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur (p < 0.001). Korneal kurvatürlarda gebelik süresince anlamlı bir değişiklik tespit edilmemiştir. SONUÇ: Gebelikte artan hormonların hem nicel olarak artması ile hem de hormonlar arası dengenin bozulması ile korneanın biyomekaniğinde değişimlere sebebiyet vermektedir. Hormonal değişimlere CH, CRF den daha dirençi değişim göstermektedir. Gebelik sırasında tespit edilen veya öncesinde var olan korneal hastalıklarda ve glokomun takibinde SKK, GİB ve CRF değişiklikleri göz önüne alınarak değerlendirmelerin yapılması uygun olacaktır. Anahtar sözcükler: Gebelik,Kornea, ORA
Glokom hastalarında 24 saatlik göz içi basınç takibi
AMAÇ: Triggerfish kontakt lens (TKL) kullanarak PEX (psödoeksfolyasyon) glokomu, PAAG (primer açık açılı glokom) ve PEX sendromunda sirkadiyen göz içi basınç (GİB) paternlerini incelemek ve TKL'nin tolerabilitesini ve oküler yüzey etkilerini değerlendirmek. YÖNTEM: Yeni glokom tanısı almış ve ilaç kullanmayan 3 PEX glokom hastası, 2 PAAG hastası ile PEX sendromu bulunan 1 olgu olmak üzere, toplam 6 olgunun 6 gözüne 24 saatlik GİB monitörizasyonu için TKL takıldı. GİB eğrisine cosinor ve bifazik cosinor analizleri yapıldı. Akrofaz ve batifaz zamanları ve amplitüdleri hasta grupları arasında karşılaştırıldı. Bir gün sabah (6:00-11:00), öğleden sonra - akşam (12:00- 23:00) ve gece (24:00- 5:00) olmak üzere 3 farklı periyotta değerlendirilerek, en düşük ve en yüksek GİB ilişkili mV eq değerleri hasta grupları arasında karşılaştırıldı. GİB pikleri incelendi ve bir saati aşan pikler "uzamış pik " olarak kabul edildi. TKL kullanımının tolerabilite ve güvenirliliğini incelenmek için her iki göze işlem öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği(EDGK), santral korneal kalınlık (SKK) ölçümleri, Oküler Cevap Analizörü (ORA) ile korneal biyomekanik ölçümler ve biyomikroskopik muayene yapıldı. Konjonktival hiperemi ORA Kırmızılık Skalası, korneal boyanma Modifiye Oxford Skalası (MOS) ile değerlendirildi. BULGULAR: Katılımcıların ortalama yaşı 61.6±7.7 olup 5' i (%83.3) erkek, 1' i (%16.7) kadındı. Toplam 5 glokomlu olgunun 4'ünde (% 80) nokturnal akrofaz paterni görüldü; 1 olguda düşük amplitüdlü akrofaz paterni izlendi. PEX glokomlu olguların hepsinde gece uyku döneminde uzamış GİB piki görüldü. PAAG'de ise daha az sayıdaki uzamış pikler gündüz veya gece döneminde görüldü. Hastaların TKL takılan gözleri ile diğer gözleri arasında TKL takılmadan önce ve sonrasında SKK ve ORA parametreleri ve EDGK açısından anlamlı bir fark bulunamadı (P>0.05). MOS ve ORA skalası TKL uygulaması öncesinde olguların iki gözü arasında farklı değilken (P>0.05), TKL uygulaması sonrasında her iki skor da anlamlı düzeyde farklıydı (sırasıyla P= 0.003 ve P=0.004). Bir olguda TKL intolerans nedeniyle 3 saat erken çıkarıldı. SONUÇ: TKL uygulaması ile 24 saatlik GİB profilinin incelenmesi glokom hastalarının ofis saatleri dışındaki GİB davranışı hakkında kıymetli bilgiler vermektedir. PEX glokomda nokturnal akrofaz ve uzamış GİB piklerinin sıklığı dikkati çekmiştir. TKL kullanımı güvenilir ve hastalarca iyi tolere edilebilir bir yöntem olup, korneal parametreler ve oküler yüzey üzerine anlamlı ve kalıcı bir değişiklik oluşturmamaktadır. Anahtar kelimeler: göz içi basıncı, kontakt lens, psödoeksfolyasyon sendromu, primer açık açılı glokom, psödoeksfolyasyon glokomu, sirkadiyen
Hipertansif retinopati bulgusu olmayan sistemik hipertansiyon hastalarında makula ve optik sinir başındaki mikrovaskuler değişikliklerin değerlendirilmesi
Giriş: Çalışmamızda hipertansif retinopatisi olmayan sistemik hipertansiyon hastalarında hipertansiyonun neden olduğu arteriyolar daralma ve vazokonstruksiyon sonucu makula ve optik sinir başında meydana gelen mikrovaskuler değişiklikler optik koherens tomografi anjiyografi görüntüleme yöntemi ile incelenmiştir. Metod: Çalışmamıza sistemik hipertansiyonu olup hipertansif retinopatisi olmayan 100 hastanın 100 gözü çalışma grubu ve herhangi bir sistemik ve okuler hastalığı olmayan 50 olgunun 50 gözü kontrol grubu olarak alındı. Hastaların ve kontrol grubunun en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ve tam oftalmolojik muayeneleri kaydedildi. Çalışmaya katılan tüm olguların kan basıncı değerleri ve tahmini glomerüler filtrasyon hızları (eGFR) ölçüldü. Enhanced depth imaging optik koherens tomografi ile subfoveal koroid kalınlığı, optik koherens tomografi anjiyografi ile retina kalınlıkları (μm), foveal avaskuler zon (mm2), foveal avaskuler zon çevresinde kapiller yoğunluk (FAZ FD, %), foveal avaskuler zon çevresi (mm), yüzeyel ve derin kapiller pleksusta vaskuler yoğunluk (%), koryokapiller akım alanı ve yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan, optik sinir başında retina sinir lifi tabakası kalınlığı (mm) ve vaskuler yoğunluk, cup-disk (C/D) oranı ölçülerek kaydedildi. Hipertansif grup ile kontrol grubu arasında tüm parametreler karşılaştırılarak, makula ve optik sinir başı mikrovaskuler değişimleri analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda 10 yılın üzerinde hipertansiyonu olan hastaların retina kalınlığı 10 yılın altında hipertansiyonu olan hastalara ve kontrol grubuna göre anlamlı olarak ince bulundu. Hipertansif hastalarla kontrol grubu arasında yüzeyel ve derin kapiller pleksus damar yoğunlukları, FAZ, FAZ çevresi ve FAZ FD değerleri, koryokapiller akım alanı ve yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan ölçümlerinde anlamlı fark elde edilmedi. On yıldan uzun süre hipertansiyonu olan hastalarda subfoveal koroid kalınlığı anlamlı olarak ince bulundu. Hipertansiyon hastalarında retina sinir lifi tabakası kalınlığı, disk içi ve peripapiller kapiller yoğunluk, C/D oranı ölçümlerinde kontrol grubuna göre anlamlı fark bulunmadı. Hipertansiyonu bulunan hastalarda eGFR düzeyi anlamlı olarak düşük bulundu. Sonuç: Optik koherens tomografi anjiyografi ile sistemik hipertansiyon hastalarının makula ve optik sinir başındaki mikrovaskuler değişiklikler incelenerek hipertansiyonun neden olduğu hasar erken tespit edilebilir, hastalığın takibi ve verilen tedaviye yanıt izlenebilir.
Proliferatif diyabetik retinopati'de panretinal lazer fotokoagulasyon sonrası korneal biyomekanik parametrelerdeki değişimlerin incelenmesi
AMAÇ: Diyabetik retinopatinin farklı evrelerinde korneal biyomekanik parametrelerde ve santral kornea kalınlığındaki (SKK) değişimleri araştırmak ve daha önce herhangi bir lazer tedavisi almamış proliferatif diyabetik retinopatili (PDRP) hastalarda panretinal fotokoagulasyon (PRP) sonrası korneal biyomekanik parametrelerde ve SKK'da yaptığı değişimleri incelemek. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya diyabetik retinopatisi olmayan tip 2 diyabetli 30 hastanın 30 gözü (grup 1), non-PDRP saptanan 35 tip 2 diyabetli hastanın 35 gözü (grup 2), proliferatif diyabetik retinopatisi olan 30 hastanın 48 gözü (grup 3) ve 40 sağlıklı kontrol grubunun 63 gözü dahil edildi. Hasta gruplarının ve kontrol grubunun Ocular Response Analizer cihazı ile korneal histerezis (CH), korneal rezistans faktör (CRF), Goldmann ile korele göz içi basıncı (GİBg) ve korneal kompanse GİB (GİBcc) ve santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü yapıldı ve HbA1c değerleri incelendi. Diyabetik hasta grupları kendi aralarında ve kontrol grubu ile CH, CRF, GİBg, GİBcc ve SKK parametreleri açısından karşılaştırıldı. PDRP'li hastaların tümüne PRP tedavisi uygulandı. Bu grupta PRP tedavisi öncesi ve sonrasındaki 1.ay, 3.ay, ve 6.ay CH, CRF, GİBg, GİBcc ve SKK parametrelerindeki değişimler incelendi. BULGULAR: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Grup 1'de CH, CRF, GİBcc, GİBg ve SKK açısından anlamlı fark saptanmadı. Grup 2'de kontrol grubuna göre CH anlamlı olarak daha düşük(p=0,04), GİBcc ve GİBg anlamlı olarak daha yüksekti(p=0,001 ve p=0,002). Grup 3'te kontrol grubuna göre CH anlamlı daha düşük(p=0,028), GİBcc,GİBg ve SKK anlamlı olarak daha yüksekti(p=0,007,p=0,05 ve p=0,018). Grup 3'teki hastalarda PRP tedavisi öncesi ve sonrasındaki 1.ay,3.ay ve 6.ay CH, CRF, GİBcc, GİBg ve SKK değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. HbA1c değerleri kontrol grubunda ort. %5,42, Grup 1'de % 8,16, Grup 2'de %8,27, Grup 3'te %8,36 ölçüldü. SONUÇ: Kötü metabolik kontrol ve diyabetik retinopatisi olan hastalarda sağlıklı kontrollere ve diyabetik retinopatisi olmayanlara kıyasla CH anlamlı yüksek saptanmıştır. Panretinal fotokoagulasyon, proliferatif diyabetik retinopatili hastalarda kornea biyomekaniğinde değişikliğe yol açmayan ve halen bu hastalığın tedavisinde altın standart olan bir tedavidir. ANAHTAR KELİMELER: Diyabet, panretinal fotokoagulasyon, korneal biyomekanik parametreler
Vitrektomi cerrahisi yapılan hastalar ile vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon uygulanan hastalar arasındaki korneal endotel hücre sayısı değişikliklerinin speküler mikroskobi ile karşılaştırılması
Amaç: Pars plana vitrektomi (PPV) ve Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon (FAKO) cerrahisi uygulanan hastalarda korneal endotel hücre sayısı değişikliklerinin speküler mikroskobi ile karşılaştırılması. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplamda 81 hastanın 81 gözü olmak üzere pars plana vitrektomi yapılan 48 hastanın 48 gözü (grup 1) ve pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan 33 hastanın 33 gözü dahil edilmiştir. Hastalara ameliyat öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), GİB, biyomikroskobik ve fundoskopik değerlendirmeyi içeren oftalmolojik muayene yapılmıştır. Tüm olgulara preoperatif, postoperatif 1. ve 3. ay non-kontakt speküler mikroskobi (Konan CellChek XL) ile muayene yapıldı. Endotel hücre yoğunluğu (hücre/mm2), varyasyon katsayısı (%), hekzagonalite oranı (%) ve santral kornea kalınlığı (μm) değerleri kaydedildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Ortalama yaşı sadece pars plana vitrektomi yapılan grupta 61,10±12,64 (48-73 yaş) , pars plana vitrektomi + fakoemülsifikasyon yapılan grupta 62,45±11,05 (51-73 yaş) olan olguların % 43.2'si kadın , % 56.8'i erkek idi. Pars plana vitrektomi yapılan grupta postoperatif 1. ve 3. ay kornea endotel hücre yoğunluğu preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak belirlendi (p:0.00). Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan grupta postoperatif 1. ve 3. ay kornea endotel hücre yoğunluğu preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak belirlendi (p:0.00). Her iki grup karşılaştırıldığında pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan grupta postoperatif 3. ay kornea endotel hücre kaybı sadece pars plana vitrektomi yapılan gruba göre anlamlı derece yüksek olarak belirlendi (p:0.01). Yine her iki grupta da postoperatif 1. ve 3. ay yapılan ölçümlerde CV, HEX, SKK gibi diğer kantitatif speküler mikroskobi verilerinde preoperatif değerlere göre anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon uygulanan hastalarda, sadece pars plana vitrektomi uygulanan hastalara oranla postoperatif dönemde anlamlı düzeyde kornea endotel hücre kaybı meydana gelmektedir. Pars plana vitrektomide kullanılan tamponadlar ve fakoemülsifikasyonda kullanılan ultrasonik güç ve sonucunda açığa çıkan termal enerji kornea endotelinde hasara sebep olmaktadır. Bu sebeple kornea endotel yoğunluğu preoperatif dönemde düşük olan hastalarda kombine cerrahinin korneal dekompanzasyon riski daha yüksektir. Ancak yine de avantajlarından dolayı kombine cerrahi önerilebilir. Speküler mikroskobi ile preoperatif değerlendirme yapılacak cerrahi metodu belirlemede bu açıdan çok önemlidir.
Glokom hastalarında oküler yüzey değişikliklerinin incelenmesi
AMAÇ: Glokom hastalarında prezervanlı topikal ilaç kullanımına bağlı oluşabilecek gözyaşı ve oküler yüzey değişikliklerini ve bunlarla ilişkili semptomları incelemek. YÖNTEM: Çalışmaya 100'ü ilaç kullanan glokom hastası (1. grup),25'i ilaçsız takip edilen glokom hastası (2. grup) ve 75'i kontrol olgusu (3. grup) olmak üzere toplam 200 olgunun 200 gözü dahil edildi. İlaç kullanan 1. grubun kullandığı antiglokomatöz ilaçlar, bunların kullanım süreleri ve günlük damla sayıları kaydedildi. Tüm olgulara sırası ile gözyaşı ozmolaritesi ölçümü, Schirmer 1 testi, gözyaşı kırılma zamanı (GYKZ) ölçümü, floresein ile oküler yüzey boyanma değerlendirmesi yapıldı ve son olarak da oküler yüzey hastalık indeksi (OSDI) anketi uygulandı. Test sonuçları oküler yüzey hasarının durumuna göre normal, hafif-orta ve şiddetli olarak 3 ayrı kategoride derecelendirildi. Sonuçlar gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 61.9 ± 8.7 (45-87) olup 106'sı (%53) kadın, 94'ü (%47) erkekti. Çalışma grupları arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Birinci gruptaki hastalar en az 6 ay süreyle, ortalama 2.08 antiglokomatöz ilaç kullanmaktaydı. İlaç kullanan glokom hasta grubunda (1. grup) diğer iki gruba (2. ve 3. gruplar) göre gözyaşı ozmolaritesi ve boyanma skorları anlamlıolarakyüksek(sırasıylap=0.00ve p=0.000), GYKZ ise anlamlı olarak kısa bulundu (p=0.006). Schirmer testi ve OSDI anketi sonuçlarında ise gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p>0.05). Test sonuçları oküler yüzey hasarının durumuna göre derecelendirildiğinde, ozmolarite, GYKZ ve oküler yüzey boyanma dağılımları ilaç kullanan grupta diğer iki gruptan anlamlı farklılık gösterdi (sırasıyla p=0.007, p=0.015 ve p=0.000). İlaç kullanan grupta %44 oranda gözyaşı ozmolaritesi, %60 oranda GYKZ ve %76 oranda oküler yüzey boyanma anormalliği tespit edildi. İlaç kullanan hastalarda tedavisüresi, kullanılan etken madde sayısı ve günlük damla sayısı ile test sonuçları arasında korelasyon saptanamadı (r<0.3). SONUÇ: Bu çalışmada prezervanlı topikal ilaç kullandırılan glokom hastalarında ilaç kullanımına bağlı olarak gözyaşı ozmolaritesi, GYKZ ve oküler yüzey boyanmasında anormallikler tespit edilmiştir. Bu nedenle glokom hastasının topikal ilaç tedavisinin seçiminde ve sürecinde gözyaşı film tabakası ve oküler yüzeyin de değerlendirilmesi önem arz eder. Anahtar kelimeler: Glokom, gözyaşı, oküler yüzey hastalığı, ozmolarite, prezervanlar
Psödoeksfolyayon sendromu ve psödoeksfolyatif glokom olgularında speküler mikroskopi bulguları
AMAÇ: Psödoeksfoliasyon (PEX) sendromlu ve psödoeksfoliatif glokomlu olgularda speküler mikroskopi ile endotel hücre tabakası parametrelerini değerlendirmek YÖNTEM: Çalışmaya PEX sendromlu 77 hastanın 94 gözü, PEX glokomlu 63 hastanın 71 gözü ve 53 kontrol olgusunun 84 gözü olmak üzere toplam 193 göz dahil edilmiştir. PEX glokomu grubundaki tüm hastaların kullandıkları antiglokomatöz ilaçlar, etken madde sayısı ve kullanım süreleri kaydedildi. Tüm olgulara nonkontakt speküler mikroskopi (Konan CellChek XL) ile muayene yapıldı. Endotel hücre yoğunluğu (hücre/mm2), varyasyon katsayısı, hekzagonalite oranı (%) ve santral kornea kalınlığı (µm) değerleri kaydedildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Ortalama yaş 68.91 ± 7.09 (52 – 85 yaş) olan olguların % 44.2 'si kadın, % 55.8'i erkek idi. PEX glokom grubu ile kontrol grubu arasında yaş açısından anlamlı fark saptandı (p=0.001). Endotel hücre yoğunluğu PEX sendromu ve PEX glokom grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olarak belirlendi (sırasıyla p=0.002 ve p=0.000). Hekzagonalite oranı PEX glokom grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük idi (p=0.004). Santral kornea kalınlığı PEX glokom grubunda PEX sendromu grubu ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha ince bulundu (p=0.005 ve p=0.004). Varyasyon katsayısı açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). PEX glokom grubunda topikal antiglokomatöz ilaç etken madde sayısı ve ilaç kullanım süresi ile speküler mikroskopi bulguları arasında korelasyon bulunamadı (r≤0.3). SONUÇ: PEX sendromlu ve PEX glokomlu olgularda, speküler mikroskopi ile endotel hücre yoğunluğu, hekzagonalite oranı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır. Endotel hücre tabakasındaki etkilenme glokom eşlik eden PEX sendromlu hastalarda daha ciddi görünmektedir. Speküler mikroskopi incelemesi ile bu hastalarda erken hasarın tespiti mümkündür. Böylece intraoküler cerrahi planlanmasında ve cerrahi sırasında özel önlemler alınabilir ve bu hastalarda akılcı topikal antiglokomatöz tedavi seçimi ile kornea dekompanzasyonu riski azaltılabilir. Anahtar kelimeler: Psödoeksfoliasyon, glokom, kornea endoteli, speküler mikroskopi
Şaşılık cerrahisinin korneal biyomekanik parametreler üzerine etkisi ve cerrahiye bağlı astigmatizmanın değerlendirilmesi
Amaç Şaşılık cerrahisinin korneal biyomekanik parametreler üzerine etkisini araştırmak ve şaşılık cerrahisi sonrası gelişen cerrahiye bağlı astigmatizmayı değerlendirmek. Gereç ve yöntem Çalışmaya Ocak 2015-Ağustos 2015 tarihleri arasında şaşılık cerrahisi yapılan 49 hastanın 69 gözü dahil edildi. Hastalar yapılan şaşılık cerrahisine göre dış rektus geriletme yapılan 22 hastanın 36 gözü (grup 1), iç rektus geriletme yapılan 20 hastanın 26 gözü (grup 2) ve iç rektus rezeksiyon+dış rektus geriletme yapılan 7 hastanın 7 gözü (grup 3) olmak üzere 3 ayrı gruba ayrıldı. Hastaların şaşılık cerrahisi öncesi ve cerrahi sonrası birinci hafta ve birinci ay kontrollerinde Oküler Cevap Analiz cihazı (ORA, Ocular Response Analizer, ReiKHert Depew, N.Y. USA) ile korneal histerezis (KH), korneal rezistans faktor (KRF), Goldmann ile korele göz içi basıncı (GİBg) ve korneal-kompanse göz içi basıncı (GİBcc) ölçüldü. Hastaların merkez kornea kalınlığı (MKK) ise ultrasonik pakimetre cihazı (NIDEK-UP 1000) ile ölçüldü. Cerrahinin yol açtığı keratometrik astigmatizmanın analizi için hastaların şaşılık cerrahisi öncesi ve cerrahi sonrası birinci hafta ve birinci ay kontrollerinde keratometrileri otorefraktometre cihazı ile ölçüldü. Hastaların cerrahiye bağlı astigmatizma değerleri Eğrilmez ve arkadaşlarının yaptığı vektör analiz programı ile hesaplandı. Bulgular Cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası birinci hafta GİBcc, GİBg, KRF, KH keratometri ölçümleri Grup 1 ve grup 2'de istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermezken, grup 3 de KRF ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p<0,043). Cerrahi sonrası 1. hafta cerrahiye bağlı astigmatizma, kurala uygun bileşen ve kurala aykırı bileşen değerleri sırasıyla grup 1 de 0,42±0,21, 0,25±0,24, 0,17±0,20; Grup 2'de 0,45±0,28, 0,30±0,29, 0,15±0,23; Grup 3'de 0,74±0,49, 0,60±0,51, 0,14±0,19 olarak bulundu. Cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 1. ay yapılan GİBcc, GİBg, KRF, KH keratometri ölçümleri 3 grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Cerrahi sonrası 1.ay cerrahiye bağlı astigmatizma, kurala uygun bileşen ve kurala aykırı bileşen değerleri sırasıyla grup 1'de 0,40±0,25, 0,32±0,25, 0,07±0,12; Grup 2'de 0,39±0,25, 0,28±0,26, 0,10±0,11; Grup 3'de 0,59±0,40, 0,40±0,26, 0,19±0,23 olarak ölçüldü. Hastaların cerrahi sonrası 1. Hafta ve 1. ay cerrahiye bağlı astigmatizma oranları karşılaştırıldığında grup 1 (p>0,615) ve grup 2'de (p>0,348) cerrahiye bağlı astigmatizmanın azaldığı ancak bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Grup 3'de ise cerrahiye bağlı astigmatizmada istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,003). Sonuç Şaşılık cerrahisi ameliyat sonrası geç dönemde korneal biyomekanik parametrelerde önemli değişikliğe neden olmayan bir cerrahi girişimdir. Sadece aynı anda iki kasa müdahale edilen cerrahilerde erken cerrahi sonrası dönemde KRF'de anlamlı bir düşüş tespit edilse de bunun geçici bir düşüklük olduğu görülmüştür. Ayrıca şaşılık cerrahisi sonrası cerrahiye bağlı astigmatizma gelişebildiği ancak klinik olarak anlamlı astigmatizma değişiminin sadece aynı anda iki kasa müdahale edilen grupta olduğu görülmüştür.
Sistemik hipertansiyonu olan hastalarla sağlıklı gönüllülerin koroid kalınlığının EDI-OCT ile karşılaştırılması
AMAÇ: Sistemik hipertansiyonu olan hastalarda koroid kalınlığı değişimini değerendirmek YÖNTEM: Çalışmaya yeni tanı almış 50 hipertansif hastanın 50 gözü ile 50 sağlıklı gönüllünün 50 gözü dahil edilmiştir. Koroid kalınlığı ölçümleri Cirrus HD-OCT (Cirrus; Carl Zeiss Meditec Inc., Dublin, CA) cihazı ile EDI (Enhanced depth imaging) modunda yapılmıştır. Koroid kalınlığı subfoveal(SFKK), foveadan 1500 μm temporalden(T1500) ve foveanın 1500 μm nazalinden (N1500) olmak üzere aynı bölgeden ölçülmüştür. Hipertansif hastalar Avrupa Kardiyoloji Derneği hipertansiyon derecelendirme sistemine göre evrelendirilmiştir. BULGULAR: Ortalama yaş 61.04 ± 7.69 (40 – 81) olan olguların %35' i erkek %65'i kadın idi. İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (sırasıyla p=0.365, p=0,295). Hipertansif hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla üç kadrandan da (SFKK, T1500, N1500) yapılan koroid kalınlığı ölçümlerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede ince olduğu saptandı (tüm kadranlarda p=0.000). Hipertansif hastalar arasında yapılan koroid kalınlığı karşılaştırılmasında 2. derece hipertansif hastaların koroid kalınlığı ölçümleri 1. derece hipertansif hastalara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha ince olduğu saptandı ( SFKK p=0,005, T1500 p=0,021, N1500 p=0,032). SONUÇ: Hipertansif hastalarda sağlıklı gönüllülere kıyasla koroid kalınlığında anlamlı derecede incelme saptanmıştır. Hipertansiyon şiddeti arttıkça bu etkilenmenin daha da arttığı görünmektedir. Bunun sebebinin koroiddeki yüksek damar içi basıncının neden olduğu arterioler skleroz ve vasküler kontraksiyon olduğu düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Koroid, retina, optik koherens tomografi, koroid kalınlığı, sistemik hipertansiyon