
179
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Klinik örneklerden soyutlanan Enterococcus faecalis ve Enterococcus faecium kökenlerine karşı antiseptikler ile antibiyotikler arasındaki sinerjik etkileşimlerin incelenmesi
Günümüzün önemli sorunlardan biri antimikrobiyal dirençtir ve Dünya Sağlık Örgütü'nün "yüksek öncelikli" olarak adlandırdığı patojenlerden biri enterokoklardır. Antibiyotik direncine alternatif yaklaşımlardan biri kombinasyon stratejileridir. Enterokok kökenleri klinik örneklerden oldukça fazla soyutlanmakta olup, başarısız dental endodontik tedaviler sonucunda gelişen sekonder apikal periodontitiste de en çok Enterococcus faecalis öne çıkmaktadır. Yara ve endodontik enfeksiyonlarda kullanılabilecek ideal antiseptik bulunmamaktadır. Günümüzde yara ve endodontik enfeksiyonlarda kullanılabilecek alternatif antiseptikler halen araştırılmaktadır. Bu çalışmada, 40 adet yara, 6 adet apse ve 4 adet rektal sürüntü örneğinden soyutlanmış, 30 Enterococcus faecalis ve 20 Enterococcus faecium olmak üzere toplam 50 enterokok kökeni seçilmiştir. Çalışma boyunca kontrol kökeni olarak Enterococcus faecalis ATCC 29212 ve Enterococcus faecium ATCC 6057 kullanılmıştır. Antibiyotik ve antiseptiklerin minimum inhibitör konsantrasyon değerleri European Committee on Antimicrobial Susceptibility Testing kriterlerine göre sıvı mikrodilüsyon yöntemiyle, kombinasyon testleri ise dama tahtası yöntemiyle belirlenmiştir. Antibiyotik-antiseptik kombinasyonlarının, enterokok kökenlerine karşı çoğunlukla sinerjik veya kısmi sinerjik etki gösterdiği saptanmıştır. Bu çalışmada, antiseptiklerin, olası etkileşimi sonucu denenen antibiyotiklerin minimum inhibitör konsantrasyon değerlerini düşürebildiğinin gösterilmesiyle antibiyotik-antiseptik kombine kullanımının, bakterilerde antibiyotiklere karşı direnç düzeyini ve direncin ortaya çıkma sıklığını azaltabileceğine yönelik düşünceleri desteklemektedir. Anahtar kelimeler: Antibiyotik, antiseptik, dama tahtası, enterokok, kombinasyon
Beden eğitimi öğretmen adaylarının öz yeterlik düzeyleri ve öğretim sürecine ilişkin görüşleri
Geleceğin şekillenmesinde oldukça önemli bir yere sahip olan öğretmen adaylarının, nitelikli birer öğretmen olabilmeleri için onları hazırlayan eğitim programlarının etkililiğini araştırmak oldukça önemlidir. Bu çalışma, öğretmen adaylarının, mesleki ve öz yeterliklerini etkileyebilecek faktörleri anlayabilmek, bu faktörlerin ve eğitim programlarının mesleğe hazır olma hissine nasıl katkıda bulunduğunu belirlemeyi amaçlamıştır. Bu amaç ile lisans ve sertifika programının etkililiği derinlemesine araştırılmıştır. Araştırmanın nicel örneklemini 239, nitel örneklemini ise 8 beden eğitimi ve spor öğretmen adayı oluştururken karma yöntemler deseni uygulanmıştır. Veriler, yarı yapılandırılmış odak grup görüşmesi ve anketler yoluyla toplanmıştır. Nicel verilerin analizinde SPSS ve Jamovi programları kullanılarak betimsel, Mann-Whitney U, Kruskal-Wallis H, post-hoc testleri; Nitel veriler için MAXQDA programı kullanılarak, içerik analizi uygulanmış temalar, alt kodlar, hiyerarşik kodlar, frekanslar oluşturulmuştur.Araştırma sonuçlara göre; cinsiyet, yaş, akademik başarı, bölüm tercih etme nedeni, deneyim değişkenlerinin öz yeterlikleri üzerinde etkisi olmadığı görülürken öğretmenlik mesleğini tercih etme durumunun formasyon eğitimi alan adaylar üzerinde etkili olduğu belirlenmiştir. Her ne kadar nicel araştırma sonuçlarına göre, her iki gruba ait adayların mesleğe yönelik orta-yüksek öz yeterlik gösterdiği belirlenmişse de nitel araştırma sonuçlarına göre adayların oldukça kısıtlı alanda kendilerini yeterli gördükleri saptanmıştır. Adaylar mevzuat, hak ve sorumluluklar, pedagojik, alan ve mesleki beceriler üzerinde ciddi eksiklikler yaşadıkları belirlenmiştir. Öğretmenlik uygulaması ve antrenörlük deneyiminin algılanan yeterlik üzerinde önemli bir etken olduğu saptanırken eğitim programlarının adayları öğretmen olarak hazırlamakta yetersiz kaldığı ve geliştirilmeye ihtiyacı olduğu belirlenmiştir. Eğitim kurumlarının daha nitelikli öğretmenler yetiştirebilmeleri için öğretmen adaylarının bilgi ve farkındalık düzeylerini arttırarak daha fazla uygulamaya yer verecek şekilde öğretim programlarını gözden geçirmeleri önerilmektedir.
Asetaminofen ile oluşturulan akut karaciğer hasarında sinir büyüme faktörünün etkisi ve p38 MAPK sinyal yolağının rolü
Bu çalışmada, farelerde asetaminofen (APAP) ile oluşturulan akut karaciğer hasarında, eksojen sinir büyüme faktörünün (NGF) hepatoprotektif etkisi ve p38 MAPK sinyal yolağıyla etkileşimi araştırılmıştır. Çalışmada 9-10 haftalık, erkek, 64 adet BALB/c fare eşit olarak aşağıda belirtilen şekilde 8 gruba ayrıldı; Kontrol, NGF, SB203580, NGF + SB203580, APAP, APAP + NGF, APAP + SB203580 ve APAP + NGF + SB203580. Tüm uygulamalar (APAP 150 mg/kg, NGF 10 μg/kg ve SB203580 20 mg/kg) intraperitoneal tek doz olarak yapıldı. 24 saat sonra dekapitasyonla çalışma sonlandırılarak deneklerden biyokimyasal (ALT, AST, GGT, GSH, MDA, TAS, TOS), histopatolojik (Hematoksilen-Eozin boyama), immunohistokimyasal (iNOS, nitrotirozin, TNF-α, IL-1β, IL-6, IL-10, kaspaz 3, kaspaz 8, NGF) ve moleküler (PZR) analizler için kan ve karaciğer doku örnekleri alındı. APAP uygulanan gruplarda farklı derecelerde, sentrilobüler bölgedeki hepatositlerde hidropik dejenerasyon ile karakterize hücre hasarı belirlendi. APAP+NGF+SB203580 ve APAP+SB203580 gruplarında hasarın diğer gruplardan daha şiddetli olduğu tespit edildi. Enzimatik hasar belirteçleri olan ALT, AST, GGT ile oksidatif strese ilişkin GSH, MDA, TAS, TOS, iNOS ve nitrotirozin seviyeleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermedi. IL-1β ve IL-10 seviyelerinde APAP grubunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artış şekillenmediği, TNF-α ve IL-6 ekspresyonlarında ise artışın anlamlı olduğu görüldü. TNF-α ekspresyonunun APAP+NGF+SB203580 grubunda, IL-1β ve IL-6 ekspresyonlarının ise ayrıca APAP+SB203580 grubunda da diğer gruplardan anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi. APAP uygulamasının NGF ekspresyonunu artırdığı, en yüksek ekspresyonun APAP+SB203580 grubunda şekillendiği gözlendi. APAP grubunda kaspaz 3 ve kaspaz 8 enzim seviyelerinin artığı, APAP grupları arasında APAP+NGF grubunda kaspaz 3'ün, APAP+NGF+SB203580 grubunda ise kaspaz 8'in anlamlı düzeyde yükseldiği görüldü. Moleküler yöntemle yapılan analizlerde APAP grubunda p38 mRNA seviyesi kontrol grubuna göre yüksek bulunurken, APAP uygulanan gruplar arasında p38 seviyeleri açısından anlamlı derecede farklılık bulunmadı. Çalışmamızın sonucunda; hepatositlerin 24 saatlik sürenin sonunda oksidan molekül yükünü tamponlayarak redoks homeostazını sağlayabildikleri gözlendi. Bu durumun doz ve zaman ilişkisine bağlı olarak GSH rezervlerinin yeterliliği sayesinde oluştuğu ve çalışmamızda hücreleri nekrozdan koruyan en önemli etken olduğu düşünüldü. Eksojen NGF uygulamasının p38 MAPK sinyali aracılığıyla aktive kaspaz 3 seviyesini artırdığı belirlendi. Eksojen NGF'nin APAP hepatotoksisitesine karşı koruyucu etkisinin bulunmadığı ve p38 MAPK sinyali inhibisyonunun hasarda artışa neden olduğu tespit edildi. APAP hepatotoksisitesinde, moleküler sinyallerin sonuca etkilerini ve aralarındaki etkileşimleri ortaya koyabilmek için, farklı APAP dozlarında ve çeşitli stres sinyallerini birlikte değerlendirecek çalışmalara ihtiyaç bulunduğu sonucuna varıldı.
Farklı dozlarda oluşturulan akut ve kronik bor maruziyetinin etkilerinin araştırılması
Bor, dünya rezervinin yaklaşık %73,5'lik payı Türkiye'ye ait olan önemli yeraltı zenginliklerinden biridir. Yaklaşık 250'ye yakın çeşidi bulunan bor ve bileşikleri daha çok endüstriyel alanlarda kullanılmasına rağmen son yıllarda sağlık alanında da dikkatleri üzerine çekmektedir. Canlılar için esansiyel element sınıfında yer alır ve vücutta birçok fizyolojik olaya katılır. Kemik ve beyin sağlığı, bağışıklık ve immun sistem, vitamin, mineral, hormon ve bazı enzim mekanizmalarında etkin rolleri vardır. Ancak etki katsayısı yüksek olan borun, noksanlığı ve toksisitesi arasında oldukça ince bir sınır vardır. Bu nedenle önerilen miktarlarda vücuda alındığında etkilerinin olumlu olduğu bildirilen bor bileşiklerinin; farklı maruziyet durumlarındaki etkilerinin araştırılması gerekmektedir. Bor bileşiklerinin sağlık alanında özellikle toksisite çalışmalarında veri sayısı oldukça azdır. Bu nedenle bu araştırmada bor maruziyetinin süre ve doza bağlı olarak göstereceği çeşitli etkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda 250-300 gr ağırlığındaki 10-12 haftalık 119 adet Wistar Albino cinsi dişi sıçan kontrol ve uygulama gruplarına ayrılmıştır. Randomize seçim olarak her grupta 7'şer hayvan bulunmaktadır. Uygulama grupları 7, 15, 30, 45 ve 60 gün ve 5000, 2500 ve 1250 mg/kg/gün şeklinde oluşturulmuştur. Bor maruziyeti oluşturmak için boraks dekahidrat gavaj ile uygulanmıştır. Çalışma başlangıcında ve sonunda tartılan sıçanların vücut ağırlık değişim yüzdeleri hesaplanmıştır. Kan örnekleri santrifüjlenerek serumları çıkarılmıştır. Serumlarda ICP-MS cihazıyla bor konsantrasyonları belirlenmiştir. Ayrıca böbrek ve karaciğer dokuları histopatolojik açıdan incelenmiştir. Elde edilen bulgularda vücut ağırlık değişim yüzdeleri ve serum bor konsantrasyonlarının süre ve doza bağlı olarak değişiklik gösterebileceğini ancak histopatolojik bulgulardaki dejenerasyonların bundan etkilenmediği tespit edilmiştir. Bor maruziyetine yönelik araştırmaların gün geçtikçe artması ve geliştirilmesi gerekmektedir.
Prenatal kayıp deneyimi yaşamış gebelerin algıladıkları risk düzeyinin ve gebeliğe uyumlarının belirlenmesi
Bu araştırma prenatal kayıp deneyimi yaşamış gebelerin algıladıkları risk düzeyinin ve gebeliğe uyumlarının belirlenmesi amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve karşılaştırmalı türde olan araştırmanın örneklemini Bursa/Gemlik Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne Haziran 2022 - Haziran 2023 tarihleri arasında başvuran prenatal kayıp öyküsü olan 122 ve olmayan 122 toplam 244 gebe oluşturdu. Araştırmada veriler Tanıtıcı Bilgi Formu, Prenatal Kendini Değerlendirme Ölçeği (PKDÖ) ve Gebelikte Risk Algısı Ölçeği (GRAÖ) ile yüz yüze toplandı. Veriler SPSS 25.0 ile analiz edildi. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiklerden, Kolmogorov-Smirnov, Mann-Whitney U, Ki-Kare testlerinden yararlanıldı. Araştırmada kayıp yaşamış ve kayıp yaşamamış gebeler sosyo-demografik özellikler bakımından benzer bulundu (p>0,05). Gruplar arasında gebelik haftası, gebelik sayısı ve bebeğini kaybetme korkusu arasında istatistiksel olarak fark bulundu (p<0,05). Gruplar arasında PKDÖ'i toplam puanı, kendi ve bebeğinin sağlığı ile ilgili düşünceleri, gebeliğin kabulü, doğuma hazır oluş, doğum korkusu, eşi ile ilişkisi durumu arasında anlamlı fark bulundu (p<0,05). Gruplar arasında GRAÖ toplam puan arasında fark bulunmazken (p>0,05), gebenin bebeğine yönelik risk algısı boyutunda anlamlı fark bulundu (p<0,05). Sonuç olarak prenatal kayıp yaşamış gebelerin, yaşamayan gebelere göre gebeliğe uyum, gebeliğin kabulü, doğuma hazır oluş, eş ile ilişki, kendi ve bebeği ile sağlığı uyum düzeylerinin düşük olduğu belirlendi. Araştırmada prenatal kayıp yaşamış kadınların yaşamayanlara göre daha fazla doğum korkusu yaşadıkları ve bebeğine yönelik risk algısının yüksek olduğu saptandı. Ayrıca araştırmada her iki grupta da gebelikte algılan risk düzeyi artarken gebeliğe uyumun azaldığı belirlendi. Anahtar Kelimeler: Ebelik, gebelik kayıpları, gebeliğe uyum, gebelikte risk, prenatal kayıp
Klinik ve subklinik mastitiste staphylococcus aureus' un kültürel ve moleküler teşhisi ve izolatların antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi
Çalışmada materyal olarak Balıkesir İlindeki bir süt işletmesinin 4 farklı sürüsünde bulunan toplam 305 adet sağmal inek, klinik olarak muayene edilmiştir. Hayvanların her meme lobundan ayrı olarak alınan toplam 1.220 adet süt örneği, California mastitis testiyle (CMT) test edilmiştir. CMT sonucunda 1, 2 ve 3 olarak skorlanan hayvanların ilgili meme loblarından laboratuvar alanalizleri için süt örnekleri alınmıştır. 107 (%8.77) adet örnek pozitif olarak değerlendirilmiştir. CMT pozitif 107 örnek, 100 adet hayvandan alınmıştır. CMT pozitif tüm örnekler, somatik hücre sayısı bakımından da analiz edilmiştir. Mastitis enfeksiyonu şüpheli sütler için somatik hücre sayımları (SHS) Bentley FTS/FCM Combi 400 Cihazı kullanılarak gerçekleştirildi. 200.000 hücre/mL'ye eşit veya daha yüksek sayımlar, yaygın olarak subklinik mastitisli hayvanların bir göstergesi olarak kabul edilmektedir.. CMT pozitif sonuç veren toplam 107 adet süt örneği izolasyon amaçlı kullanılmıştır. Örnekler %7 koyun kanlı agara inoküle edilerek, 37℃'de ve arerobik koşullarda 1-3 gün inkübe edilmiştir. Aynı zamanda şüpheli örneklerden mannitol salt agar (MSA), Saboraud dextrose agar'a (SDA) ekimler yapıldı. MSA ve MacConkey agar'lar 37℃'de ve aerobik koşullarda 1-3 gün inkübe edilmiştir. SDA'a ekimler iki seri olarak yapılıp, bir seri 25℃'de diğer seri ise 37℃'de 7 gün inkübe edilmiştir. İnkübasyonu takiben kanlı agarda üreyen koloniler öncelikle makroskobik ve mikroskopik morfolojileri yönünden incelenmiştir. Gram pozitif koklar konvansiyonel testlerle identifiye edilmiştir. Bu amaçla katalaz, koagülaz, çeşitli karbonhidrat fermantasyon testleri, eskulin, indol, metil red, üre ve sitrat testleri gerçekleştirilmiştir. MSA ve MacConkey agara yapılan ekimlerde koloni morfolojisi dikkate alınmıştır. 107 süt numunesinden toplam 156 izolat elde edilmiştir. Miks olarak izole edilen izolat sayısı 83 (%53.20), saf kültür olarak izole edilen etken sayısı ise 73 (%46.79) olarak bulunmuştur. S. aureus dışında izole edilen türler Streptococus spp., E. coli, Bacillus spp. ve maya olarak identifiye edilmiştir. İzolatların Staphylococcus spp. olarak identifikasyonlarının doğrulanması amacıyla konvansiyonel PCR çalışması yapılmıştır. Bu amaçla cins spesifik primerler (756 bp) kullanılmıştır. Çalışmada kullanılan izolatların fenotipik olarak identifikasyonları sonucunda Staphyloccoccus spp. şüpheli izolatların tümü %100'ü S. aureus olarak identifiye edilmiştir. Tüm izolatların Staphylococcus spp. 16S rRNA (geni (756 bp) içerdiğinin belirlenmesiyle identifikasyon doğrulanmıştır. İzole edilen toplam 24 adet S. aures suşu brain heart infusion brothta (BHIB) (1.10493.0500, Merck) üretilip (McFarland No:0.5), Mueller-Hinton agar (MHA)'da (1.05437.0500, Merck) antibiyogram testi yapılmıştır. Test, Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemine göre yapılmıştır (Bauer ve vd., 1966). Teste sefoperazon (75 μg, Oxoid), amoksisilin/klavulanik asit (20/10 μg, Oxoid), oksitetrasiklin (30 μg, Oxoid), penisilin G (10 μg, Oxoid), sulphametaxazole/trimethoprim (25 μg, Oxoid), enrofloksasin (5 µg, Oxoid), vankomisin (30 μg, Oxoid), gentamisin (10 µg, Oxoid), eritromisin (15 µg, Oxoid) ve sefalothin (30 µg, Oxoid) kullanılmıştır (CLSI, 2017). İzolatların antibiyotik duyarlılık testi sonucunda oluşan zon çapları CLSI (2019)'a uygun olarak değerlendirilmiştir. İzolatlar arasında, en yüksek direnç %80.76 (n=21) ile penisilin G'ye karşı olduğu, daha sonra sırası ile %73.07 (n=19) eritromisin, %65.38 (n=17) gentamisin, %46.15 (n=12) enrofloksasin ve %42.30 oksitetrasiklin (n=11) olarak belirlenmiştir. İzolatların en duyarlı olduğu antibiyotik %69.23 ile (n=18) sefoperazon olarak belirlenmiştir. Bunu sırasıyla %65.38 ile (n=17) sefalotin, %61.53 ile (n=16) amoksisilin/klavulanik asit, %53.84 ile (n=14) vankomisin ve trimetoprim/sulfametoksazol olarak belirlenmiştir. Çalışmada izole edilen 26 S. aureus suşunun 4 tanesinin (%15.38) çoklu antibiyotik direncine sahip olduğu tespit edilmiştir. Üç tane izolatın 3 farklı antibiyotik sınıfına, 1 izolatın ise 4 farklı antibiyotiğe dirençli olduğu belirlenmiştir. Toplam 22 izolatın ise çoklu antibiyotik direncine sahip olmadığı saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Sığır, mastitis, patojen, izolasyon, identifikasyon.
Balıkesir Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılığının zaman yönetimi ve akademik başarılarına etkisi
Bu çalışma, Balıkesir Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin akıllı telefon bağımlılığının zaman yönetimi ve akademik başarılarına etkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın evrenini 2023-2024 eğitim öğretim yılında, Balıkesir Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi'nde eğitim alan üniversite öğrencileri oluşturmaktadır. Örneklemi ise rastgele seçim yöntemi ile belirlenen 200 öğrenci oluşturmaktadır. Veri toplama aracı olarak; kişisel bilgi formu, Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeğinin Kısa Formu" (ATBÖ- KF) ve "Zaman Yönetimi Ölçeği" (ZYÖ) kullanılmıştır. Araştırmada toplanan verilerin analizi için SPSS 25.0 programından yararlanılmıştır. Araştırma verilerinin analizinde betimsel istatistikler olan aritmetik ortalama, frekans, standart sapma ve yüzde değerlerine bakılmıştır. Araştırma verilerinin normal dağılım gösterip göstermediğini belirlemek için yapılan normal dağılım analizinde çarpıklık (skewness) ve basıklık (kurtosis) değerlerine bakılmış, her iki ölçek için de bu değerlerin -2 ile +2 arasında değer aldığı görülmüştür. Buna göre araştırma verilerinin normal dağılım gösterdiği kabul edilmiş olup demografik bilgilere göre gruplar arası karşılaştırmalarda ve ölçekler arası ilişkilerin belirlenmesinde parametrik testler yapılmıştır. Demografik değişkenlerde gruplar arası karşılaştırmalarda ikili karşılaştırmalar için bağımsız gruplar T testi, çoklu karşılaştırmalar için Tek Yönlü Anova testi ve post hoc testi olarak Tukey testi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan öğrencilerin akıllı telefon bağımlığına ilişkin düzeyleri ile zaman yönetimi düzeyleri arasında nasıl bir ilişki bulunduğunu belirlemek için ise Pearson korelasyon analizi yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre akıllı telefon bağımlılığının akademik performans üzerinde olumsuz etkisi olduğu görülebilmektedir. Üniversite öğrencileri arasında akıllı telefon kullanımının yalnızca zihinsel sağlıklarını ve öğrenme tutumlarını etkilemekle kalmayıp, aynı zamanda gelecekteki akademik başarılarını, akademik duygularını ve akademik katılımlarını da önemli ölçüde etkilediği sonucuna varılabilir.
Stresli durumlarda bilişsel kontrol ve bilişsel esneklik düzeylerinin başa çıkma tutumlarına etkisi :Oryantiring sporu yapan okul çağındaki sporcular üzerine bir araştırma
Bu çalışma, oryantiring sporuyla ilgilenen okul çağındaki bireylerin stresli durumlar karşısında sergiledikleri bilişsel kontrol ve bilişsel esneklik düzeylerinin, başa çıkma tutumları üzerindeki etkisini incelemeyi amaçlamıştır. Araştırma kapsamında, yaşları 10 ile 16 arasında değişen ve oryantiring branşında aktif olarak yer alan 228 kadın ve 164 erkek olmak üzere toplam 392 sporcu çalışmaya dâhil edilmiştir. Veri toplama sürecinde, katılımcıların demografik özelliklerine ilişkin bilgileri elde etmek amacıyla hazırlanan kişisel bilgi formuna ek olarak; bireylerin stresli durumlar karşısındaki Bilişsel Kontrol ve Bilişsel Esneklik düzeylerini ölçmek üzere Demirtaş (2019) tarafından geliştirilen "Stresli Durumlarda Bilişsel Kontrol ve Bilişsel Esneklik Ölçeği" ile başa çıkma tutumlarını belirlemek amacıyla Dicle ve Ersanlı (2015) tarafından Türkçeye uyarlanan "Başa Çıkma Tutumları Değerlendirme Ölçeği" kullanılmıştır. Toplanan verilerin analizinde SPSS 25.0 istatistik programı kullanılmış; veriler Independent Samples T-Test, One Way ANOVA, Pearson Korelasyon ve Çoklu Doğrusal Regresyon analizleri ile değerlendirilmiştir. Araştırma bulguları doğrultusunda, oryantiring sporu yapan bireylerin stresli durumlarda sergiledikleri bilişsel kontrol ve bilişsel esneklik düzeylerinin, başa çıkma tutumlarını anlamlı düzeyde yordadığı belirlenmiştir (p<0.05). Ayrıca, bilişsel kontrol ve bilişsel esneklik düzeylerinin yaş grubu, öğrenim görülen sınıf düzeyi ve spor yaşı değişkenlerine göre anlamlı farklılık gösterdiği; ancak cinsiyet değişkenine göre anlamlı bir farklılık ortaya koymadığı saptanmıştır (p>0.05). Buna ek olarak, başa çıkma tutumlarının yaş, cinsiyet, spor yaşı ve öğrenim görülen sınıf gibi demografik değişkenlere bağlı olarak anlamlı düzeyde farklılaştığı tespit edilmiştir (p<0.05). Elde edilen sonuçlar doğrultusunda, oryantiring sporu ile ilgilenen bireylerde stresli durumlara karşı geliştirilen başa çıkma tutumlarının, bireylerin bilişsel kontrol ve bilişsel esneklik düzeyleriyle anlamlı bir ilişki içerisinde olduğu ve bu değişkenlerin birbirlerini karşılıklı olarak etkilediği sonucuna ulaşılmıştır. Bu durum, oryantiring sporunun yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda bilişsel ve psikolojik becerilerin gelişimine katkı sağlayan çok yönlü bir spor dalı olduğunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Başa çıkma tutumu, bilişsel esneklik, bilişsel kontrol, oryantiring.
Migren tanısı alan kadınlarda varsayılan mod ağı (DMN) yapılarının hacmi ile 2D:4D parmak oranı arasındaki ilişkinin karşılaştırılması
MİGREN TANISI ALAN KADINLARDA VARSAYILAN MOD AĞI (DEFAULT MODE NETWORK=DMN) YAPILARININ HACMİ İLE 2D:4D PARMAK ORANI ARASINDAKİ İLİŞKİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Araştırma, migren tanısı alan kadınlarda beyin varsayılan mod ağı anatomik yapılarının hacimsel değerlendirmesi ile 2D:4D parmak oranları, testosteron ve östrojen hormonu düzeyi arasındaki ilişkiyi araştırmak amacıyla yapıldı. Çalışmaya, Kasım 2022 – Haziran 2024 tarihleri arasında Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Polikliniği'ne başvuran ve migren tanısı alan 18-50 yaş arası 33 hasta ve 26 sağlıklı kadın katılımcı dahil edildi. Katılımcıların üç boyutlu, T1 ağırlıklı beyin manyetik rezonans görüntüleri retrospekstif olarak değerlendirilmiş, varsayılan mod ağı'na ait yapıların hacimleri volBrain yazılımı kullanılarak analiz edildi. Parmak uzunluk ölçümleri 0.01 mm'ye duyarlı dijital kumpas ile ölçülüp kaydedildi. Kan numuneleri enzime bağlı immünosorbent analiz yöntemiyle çalışıldı. Elde edilen veriler Sosyal Bilimler İçin İstatistik Programı (SPSS) kullanılarak analiz edildi. Araştırmada, kan östrojen ve testosteron hormon seviyesi, migren grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). Ayrıca migren grubundaki katılımcıların her iki el 2D:4D parmak oranı kontrol grubuna göre daha düşüktü ve eril tip parmak özelliği gösteriyordu (p<0,01). Çalışmamızda, migren hastalarında, sol polus frontalis ve sağ gyrus supramarginalis hacminde kontrol grubuna göre anlamlı derecede hacimsel azalma olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, düşük (eril tip) 2D:4D parmak oranı, birçok nörolojik ve nöropsikiyatrik hastalıkta bir biyobelirteç olarak kabul görmektedir. Migren hastalarında görülen bu düşük oran ve beyin varsayılan mod ağı yapılarındaki hacimsel değişikliler klinik anlamda hastalığın teşhisi ve töropatik yaklaşımı anlamında faydalar sağlayabilir. Anahtar Kelimeler : 2D:4D, dmn, migren, östrojen, testosteron.
Ultrasonla aktive ve ısı, asit, ultrasonla inaktive edilmiş laktik asit bakterilerinin sütte aflatoksin M1 bağlama düzeylerinin araştırılması
İnsan ve hayvan beslenmesinde aflatoksinler, toksik etkileri ile ekonomik kayıplara ve sağlık açısından büyük tehlikelerin oluşumuna neden olmaktadır. Bu etkileri gidermenin yolu aflatoksin sindiriminin veya emiliminin engellenmesidir. Bu anlamda çalışmanın amacı, laktik asit bakterilerine (Lactobacillus acidophilus, Limosilactobacillus reuteri, Lacticaseibacillus rhamnosus ve bakteriler bir arada kullanıldığında) farklı aktivasyon (ultrason) ve inaktivasyon (ısı, asit ve ultrason) uygulamalarının UHT yağsız süt ortamında, aflatoksin M1 bağlama etkinliğini araştırmaktır. Çalışmanın sonucunda tüm uygulama gruplarındaki aflatoksin M1 bağlama oranı, kontrol gruplarına göre istatistiki olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Aynı zamanda UHT yağsız süt içerisinde ultrason uygulanan gruplarda aflatoksin M1 bağlama düzeyinin, kontrol gruplarına göre p<0.01 düzeyinde anlamlı olduğu belirlenmiştir. UHT yağsız süt ortamında ultrason uygulanan grupların aflatoksin M1 bağlama oranı (%34-43.5), canlı, ısı ve asit ile inaktifleştirilen grupların yanı sıra fosfat tamponlu tuzlu su ortamında ultrason ile aktif/inaktifleştirilen grupların bağlama oranından (%16.5-27.5) istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur (p<0.01). UHT yağsız süt ortamında ultrason ile inaktifleştirilen grupta, bakteriler tek başına veya bir arada kullanıldığında grup içi bağlama oranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (p>0.05). Ancak, UHT yağsız süt ortamında ultrasonla aktifleştirilen grupta, bakterilerin bir arada kullanıldığı grup (%34) ile Lactobacillus acidophilus (%43) grubu arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0.05). UHT yağsız süt ortamında bir arada aktifleştirilen bakterilerin aflatoksin M1 bağlama oranı (%34) ile bir arada inaktifleştirilen bakterilerin bağlama oranı (%43) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmiştir (p<0.05).Bunun yanında en yüksek bağlama UHT yağsız süt ortamında ultrason ile inaktifleştirilen Lacticaseibacillus rhamnosus grubunda (%43.5), en düşük bağlama ise aktifleştirilen bakterilerin bir arada kullanıldıkları grupta (%34) belirlenmiştir (p<0.05). UHT yağsız süt ortamında ultrason ile aktifleştirilen bakteri grubunda en yüksek bağlama kapasitesi Lactobacillus acidophilus'da (%43), inaktifleştirilen bakteri grubunda ise en düşük bağlama oranı Lactobacillus acidophilus'da (%40.5) saptanmıştır (p>0.05). UHT yağsız süt ortamında ultrason uygulanan gruplar dışında, bakteri türlerinin (canlı ve ısı ile inaktif Limosilactobacillus reuteri hariç) gruplar arası bağlama oranlarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark tespit edilmemiştir (p>0.05). Ancak canlı Limosilactobacillus reuteri'nin bağlama oranı (%28) ile ısı ile inaktif hale getirilmiş Limosilactobacillus reuteri'nin bağlama oranı (%16.5) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0.05). Çalışmada, UHT yağsız süt ortamında ultrason uygulamasının diğer gruplara göre daha etkili olduğu görülmüştür (p<0.01). Bu çalışma aflatoksin M1 detoksifikasyonunda, probiyotik bakterilerin süt içerisinde farklı inaktivasyon ve aktivasyon yöntemleri uygulanarak kullanılabileceğini göstermiştir.