Baskent University
Anabilim Dalı

Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı

Baskent University

212

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ankilozan spondilitli hastalarda yaşam kalitesi ve yaşam kalitesini etkileyen risk faktörleri

Amaç; Ankilozan spondilit (AS), kronik, özellikle omurga eklemlerinin ve çevre dokuların kemik füzyonuna yol açan inflamasyonla karakterize spondilartropatilerin prototipi olan bir hastalıktır. Pek çok kronik hastalıkta olduğu gibi AS'de de bireylerin yaşam kalitesi hastalıktan olumsuz olarak etkilenir. Biz bu çalışmada AS'li hastalarda Ankilozan spondilit Quality of Life (ASQoL) ile yaşam kalitesini etkileyen faktörleri ayrıca AS hastalarını yaş, cinsiyet, eğitim ve meslek durumu açısından eşleştirdiğimiz kontrol grubu ile depresyon, anksiyete, yorgunluk ve uyku bozukluğu açısından karşılaştırmayı amaçladık.Metot; Çalışmaya KTÜ Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı kliniğine başvuran, modifiye New York Kriterlerine göre AS tanısı almış 60 hasta alındı ve kontrol grubu da 60 sağlıklı erişkinden seçildi. Hastalar kontrol grubuyla yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI), medeni durum, eğitim durumu, mesleki durum, sigara ve alkol kullanımı göz önüne alınarak eşleştirildi. AS hastalarının hastalık aktivitesi Bath AS Hastalık Aktivite İndeksi (BASDAI) ile, spinal mobilitesi Bath AS metroloji indeksi (BASMI) ile ve fonksiyonel durumu da Bath AS fonksiyonel indeksi (BASFI) ile değerlendirildi. AS hastalarında yaşam kalitesini değerlendirmek için ASQoL kullanıldı. Hastalara ayrıca kontrol grubu ile karşılaştırılarak Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ), Beck Anksiyete Ölçeği (BAÖ), Pittsburg Uyku Kalitesi İndeksi (PUKI) ve Yorgunluk Ciddiyet Skalası (FSS) uygulandı.Sonuç; Eğitim düzeyi ve mesleki durumu AS hastalarında yaşam kalitesini etkileyen faktörler olarak tespit ettik. Ayrıca kadın AS'li hastalarda VAS ve BASDAI değerlerinin daha yüksek olduğunu gözlemledik. AS'li hastalar kontrol grubuyla karşılaştırıldığında duygu-durum, yorgunluk ve uyku kalitesi düzeyleri daha kötü bulundu. Hastalık aktivitesi yüksek olanlarda yaşam kalitesinin daha kötü olduğunu ve ASQoL ile BASDAI, BASFI, VAS, BASMI ve depresyon ve anksiyete ölçekleri arasında anlamlı bir korelasyon olduğunu gözlemledik.Tartışma; AS'li hastalarda yaşam kalitesini etkileyen faktörlerin bilinmesi ve yaşamın hangi alanlarında etkilenme olduğunun tespit edilmesinin tedavi stratejilerini belirlerken yol gösterici olacağı kanısındayız.

AnksiyeteDepresyonRisk faktörleri+4
Gonca Özden
Karadeniz Technical University
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Miyofasiyal ağrı sendromu tedavisinde elektroterapötik yöntemler ile miyofasiyal gevşeme ve post-izometrik kas gevşemesi tekniklerinin karşılaştırılması

ÖZET Miyofasiyal ağrı sendromu, gergin bantlar olarak tanımlanan tonusu artmış kas lifleri içinde yer alan tetik noktalardan kaynaklanan lokal ve yansıyan ağrı ve disfonksiyon ile karekterize bir kompleks ağrı sendromudur. Miyofasiyal ağrı sendromu tedavisinde amaç, tetik noktalan inaktive ederek bunların neden oldukları ağrı ve disfonksiyonları ortadan kaldırmaktır. Bu amaçla fizik tedavide yaygın olarak kullanılan çeşitli fiziksel ajanlardan ve manipulatif yöntemlerden yararlanılmaktadır. Çalışmamızda hot-pack, ultrason ve transkuteneal elektriksel sinir stimülasyonu tedavi kombinasyonu ve miyofasiyal gevşeme ve post- izometrik kas gevşemesi teknikleri kombinasyonlarının tedavi etkinlikleri karşılaştırılmıştır. Çalışma, Başkent Üniversitesi Hastanesine başvuran ve boyun ve üst sırt miyofasiyal ağrı sendromu tanısı konulan 45 hasta üzerinde gerçekleştirlmiştir. Hastalar tesadüfi örnekleme yöntemi ile seçilmiştir. 20 kişiden oluşan tedavi grubuna miyofasiyal gevşeme ve post-izometrik kas gevşemesi teknikleri uygulanırken kontrol grubu olarak alınan 25 kişiye hot-pack, ultrason ve transkuteneal elektriksel sinir stimülasyonu uygulanmıştır. Tedaviye başlamadan önce her hastanın kapsamlı hikayesi alınmış, postür bozuklukları, boyun normal eklem hareketleri, kas kuvvetleri, kısalık ve esneklikleri, depresyon düzeyleri ve yaşam kalite düzeyleri değerlendirlmiştir. Ayrıca, hastaların ağrı şiddetleri tedaviye alındıkları her gün görsel analog skalası ile sorgulanmıştır. Değerlendirmeler tedavi sonrasında tekrar edilmiştir. Hastaların ağrı şiddeti ortalamaları değerlendirilmiş ve her iki grupta günler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu gözlenmiştir (p<0.05). İki grup ortalamaları karşılaştırıldığında ise onuncu günde tedavi grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu saptanmıştır (p<0.01). Boyun normal eklem hareketlerinin her iki grupta tedavi öncesi ve tedavi sonrası değerlerinin karşılaştırılmasında, tüm hareketlerde tedavi sonrası değerler lehine /"¦'Vf-istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık olduğu görülmüştür (p<0.05). İki grup arasındaki fark ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Hastalar depresyon düzeyleri bakımından değerlendirilmiş ve her iki grupta tedavi öncesi ve sonrası değerler arasındaki farkın tedavi sonrasında elde edilen sonuçlar lehine istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0.01). İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığı saptanmıştır (p>0.05). Yaşam kalite düzeyleri değerlendirmesinde ise tedavi grubunda, KF-36 ölçeğinin "fiziksel rol güçlüğü" ve "ağrı" alt başlıkları değerlerinin tedavi öncesi ve sonrası ortalamaları arasında tedavi sonrası değerler lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılığın olduğu tespit edilmiştir (p<0.05). Kontrol grubunda ise "ağrı" ve "genel sağlık" alt başlıklarında tedavi öncesi ve sonrası değerlerin ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olduğu görülmüştür (p<0.05). İki grubun karşılaştırılmasında ise iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılığın olmadığı görülmüştür (p>0.05). Postür bozuklukları, kas kuvvetsizlikleri, kısalıklar ve esneklikler açısından yapılan değerlendirmede, her iki grupta tedavi öncesi ve sonrası değerleri karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir. İki grup arasında da bu değerlendirmeler açışından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. vı

Gülnur Albayrak
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2003
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gecikmiş kas ağrısında kesikli ultrason tedavisinin etkililiği

GEC KM Ş KAS AĞRISINDA KES KL ULTRASONTEDAV S N N ETK L L ĞAydan AYTARGecikmiş kas ağrısında kesikli ultrason tedavisinin etkililiğini incelemekamacıyla randomize çift-kör plasebo kontrollü araştırma olarak planlanan buçalışma, Başkent Üniversitesinde eğitim gören 90 gönüllü kadın üzerindegerçekleştirildi. Çalışmaya katılan olgular GKA oluşturulmadan 24 saat önce,oluşturulduktan 48 saat sonra ve 5 günlük tedavinin sonunda istirahatta vehareket ve/veya palpasyon ile ortaya çıkan ağrı, eklem hareket açıklığı, eklempozisyon duyusu, kas kuvveti, basınç ağrı eşiği, çevre ölçümü, serum kreatinkinaz ve nötrofil sayısı açısından değerlendirildi. Ayrıca olgular beş günboyunca her gün, tedavi bitiminden 30 dakika sonra istirahatta kolda hissedilenağrı, hareket ve/veya palpasyon ile ortaya çıkan ağrı şiddeti, basınç ağrı eşiği,normal eklem hareketleri ve kol çevre ölçümleri ile değerlendirildi. Gecikmiş kasağrısı Cybex izokinetik dinamometre ile olguların dominant olmayan kollarındakiM. Biceps Brachii üzerinde oluşturuldu. Olgular rastgele örneklem yöntemi ileterapötik kesikli ultrason, plasebo kesikli ultrason ve kontrol olmak üzere üçgruba ayrıldı. Olgular çalışma başında yapılan değerlendirmede tanımlayıcıözellikler, istirahatte ve hareket ve/veya palpasyon ile ortaya çıkan ağrı şiddeti,ağrı eşiği, ağrının duyusal ve afektif niteliği, normal eklem hareketi, çevreölçümü, pozisyon duyusu, kas kuvveti ve nötrofil sayım sonuçları yönündenbenzerdi. lk grubun kreatin kinaz düzeyi ikinci gruptakinden yüksek bulundu (p< 0.05). Gecikmiş kas ağrısı öncesi ve sonrası ölçüm sonuçları her üç grupta dagecikmiş kas ağrısı oluştuğunu göstermekteydi. Tedavi sonrası ve gecikmiş kasağrısı sonrası ölçüm sonuçları kullanılarak hesaplanan etki büyüklükleri, kesikliultrason uygulamasının gecikmiş kas ağrısında ortaya çıkan istirahatta vehareket ve/veya palpasyonla ortaya çıkan ağrı, eklem hareket açıklığında vekas kuvvetinde azalma, hassasiyet ve ödem gibi belirti ve bulgularındüzeltilmesinde önemli bir yararının olmadığını göstermekteydi. Elde edilen busonuç literatürle uyumlu idi.Anahtar Kelimeler: Egzantrik egzersiz; çift-kör plasebo kontrol çalışması;izokinetik dinamometre; hareket ve/veya palpasyonla oluşan ağrı; fizyoterapi.

Aydan Aytar
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromu olan kadınların fonksiyonel kapasiteleri ile fiziksel uygunluk düzeylerinin karşılaştırılması

Fibromiyalji ve Miyofasiyal Ağrı Sendromu Olan Kadınların Fonksiyonel Kapasite ileFiziksel Uygunluk Düzeylerinin KarşılaştırılmasıNeslihan ALKANFibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromları en sık rastlanan kas iskelet sistemi kaynaklı ağrınedenleridir. Sağlıklı kişilerle karşılaştırıldığında, fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromluhastaların fonksiyonel kapasiteleri ve günlük aktivite düzeyleri azalmıştır. Bu çalışmanınamacı, fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromlu kadınların fonksiyonel kapasitelerini vefiziksel uygunluk düzeylerini değerlendirmek ve karşılaştırmaktı. Çalışmamız, BaşkentÜniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğinde tanısıkonan 30 miyofasiyal ağrı ve 30 fibromiyalji sendromlu kadın ile 30 sağlıklı kadın olguüzerinde gerçekleştirilmiştir. Olgulara Bruce protokolüne göre maksimal semptomla limitliegzersiz testi uygulanmıştır. Olguların ağrı vizüel analog skala ileşiddetlerideğerlendirilmiştir. Sağlıkla ilgili fiziksel uygunluk düzeyinin belirlenmesi amacıyla vücutkompozisyonu, kas kuvveti, enduransı, esneklik ve denge ölçümleri yapılmıştır. Fibromiyaljilikadınların ağrı şiddeti, miyofasiyal ağrı sendromlu kadınlardan anlamlı düzeyde daha yüksekbulunmuştur (p<0.05). Egzersiz testi parametreleri değerlendirildiğinde; üç grup arasında,efor kalp hızı, maksimal kalp hızı yüzdesi, toplam egzersiz durasyonu, efor double productdeğeri, maksimum sistolik kan basıncı ve algılanan yorgunluk düzeyinde anlamlı farklılıklargörülmüştür (p<0.05). Fibromiyalji sendromlu kadınlar en yüksek algılanan yorgunluk düzeyive efor sistolik kan basıncı değerine sahip olmakla beraber, diğer ölçümlerde en düşükpuanları almışlardır (p<0.05). Sağlıkla ilgili fiziksel uygunluk düzeyi açısından, otur-uzan,omuz fleksiyonu, vertikal sıçrama, push-up, sit-up, bent-leg sit-up ve çömelme test puanları;tüm el kavrama kuvvetleri ve statik-dinamik denge puanları yönünden gruplar arasındaanlamlı farklılık bulunmuştur (p<0.05). Tüm fiziksel uygunluk parametrelerinde en düşükdüzeylerin fibromiyalji sendromlu olgulara ait olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak, sağlıklıkadınlarla kıyaslandığında fibromiyalji ve miyofasiyal ağrı sendromlu kadınların fonksiyonelkapasite ve fiziksel uygunluk düzeyleri azalmıştır. Fibromiyalji sendromlu olgularınfonksiyonel kapasite ve fiziksel uygunluk düzeylerindeki azalma miyofasiyal ağrı sendromluolgulardan daha belirgindir.Anahtar kelimeler: Miyofasiyal ağrı sendromu, fibromiyalji sendromu, egzersiz testleri,fiziksel uygunluk

Neslihan Alkan
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Overyan siklustaki hormonal değişimin periferik sinir iletim çalışmalarına etkisi

Düzenli adet gören kadınlarda, bir overyan siklus boyunca farklı östrojen ve progesteron seviyeleri ile periferik sinir iletim hızlarının ve geç yanıtların nasıl etkilendiğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya düzenli menstruel siklusa sahip 40 gönüllü sağlıklı kadın alındı. Sinir iletim çalışmaları ve geç yanıtlar, siklusun östrojen seviyesinin yüksek olduğu geç foliküler, progesteron seviyesinin yüksek olduğu mid luteal ve her iki hormonun da düşük seviyede olduğu erken luteal fazlarında ve deneklerin dominant ekstremitelerde çalışıldı. Tüm olgularda median, ulnar, tibial ve peroneal motor sinir iletim çalışmaları ile median, ulnar, radial, sural duyu, median mikst duyu sinir iletim çalışmaları, F dalgası latansı ve gastrosoleus kasından tibial sinir için H refleksi bakıldı. Çalışma sonucunda median sinir motor iletim hızının geç foliküler dönemde erken foliküler döneme göre azaldığı ve bu azalmanın istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu (p= 0,03). Overyan siklusun farklı fazlarında, median motor sinir iletim hızı hariç çalışılan diğer motor, duyu ve mikst sinir iletim hızları, F dalgası latansları, distal ve proksimal motor latansları, distal duyu latansları, BKAP ve BSAP amplitüdleri ve H refleksleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Bu bulgu, median sinirin duyu iletimlerinin diğer parametrelerinde istatiksel anlamlı fark saptanamamasından dolayı rastlantısal bulgu olarak yorumlandı. Birçok çalışmada östrojen ve progesteronun, santral sinir sistemine ve vücut elektolit metabolizmasına etkileri gösterilmiştir. Ancak bizim çalışmamıza göre periferik sinir iletim çalışmaları ve geç yanıtlar, overyan siklusun farklı hormonal özellik gösterdiği fazlarından etkilenmiyor gözükmektedir.

Kübra Ustaömer
Baskent University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Taksi şoförlerinde dirsek düzeyinde ulnar sinir iletim çalışmaları

Taksi şöförlerinden oluşan bir grupta dirsek düzeyinde ulnar tuzak nöropati varlığı araştırıldı. Çalışmaya gönüllü 40 taksi şöförü vaka ve ulnar tuzak nöropatiye yatkınlık oluşturabilecek mesleki gruptan olmayan 40 sağlıklı gönüllü birey kontrol grubu olarak alındı. Çalışmaya katılan vaka ve kontrol grubunun demografik özellikleri ve vaka grubunun araba kullanırken pencere kenarına dirsek dayama alışkanlığı ve semptom olup olmadığı sorgulandı. Vaka grubunu oluşturan 40 taksi şöförünün ve 40 gönüllü kontrolün her iki üst ekstremiteleri elektofizyolojik olarak incelendi. Tüm bireylerde her iki üst ekstremite median ve ulnar sinir motor ve duyu iletim çalışmaları ve radial sinir duyu iletim çalışmaları gerçekleştirildi. Taksi şöförlerinde sol üst ekstremitede ulnar sinir DA-DÜ segmentinde motor ve duyu iletim hızında sağ tarafa göre ve kontrol grubuna göre anlamlı yavaşlama ve F latansında uzama saptandı (p<0.001). Taksi şöförlerinde kontrol grubuna göre hem sağ hem de sol tarafta ulnar sinir DA-DÜ segmentinde motor ve duyu iletim hızında anlamlı yavaşlama, ulnar sinir F latansında anlamlı uzama saptandı (p<0.025). Taksi şöförleri içerisinde ise dirseğini dayamayanlarda sağ ve sol taraf ulnar sinir iletimleri istatistiksel olarak benzerken, dirseğini dayayan grupta sağ tarafa göre sol tarafta ulnar sinir DA-DÜ segmentinde motor ve duyu iletim hızları daha yavaş (p<0.001) ve F latans düzeyi daha uzun bulundu (p<0.001). Dirseğini dayamayan grup ile dirseğini dayayan grup arasında sağ tarafa göre soldaki elektrofizyolojik parametrelerdeki değişim miktarı karşılaştırıldığında; dirseğini dayayan grupta solda median sinir distal duyu latans uzamış (p=0.025), median sinir 3. parmak bilek segmentinde duyu iletim hızı yavaşlamış (p=0.008) ve ulnar sinir distal motor latans (p=0.028) ve ulnar sinir F latans (p=0.007) düzeyleri uzamış, ulnar sinir DA-DÜ segmentinde motor ve duyu iletim hızı anlamlı olarak yavaşlamış bulundu (p<0.001, p=0.004) Sonuç olarak taksi şoförlerinde ulnar sinir, uzamış dirsek fleksiyonuna bağlı olarak ve dirsek dayama alışkanlığının sinir üzerinde oluşturduğu direkt bası etkisi ile sol tarafta daha belirgin etkilenmiştir ve sol tarafta DUN elektrofizyolojik olarak daha belirgindir. Ancak sürüş sırasında her iki tarafta uzun süreli dirsek fleksiyonu yanı sıra sağda vites değiştirme nedeni ile tekrarlayan dirsek fleksiyonunun oluşturabileceği ulnar sinir hasarı da göz ardı edilmemelidir.

Nörofizyoloji
Sevgi İkbali Afşar
Baskent University
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Postmenopozal kadınlarda kısa dönem farklı egzersiz yaklaşımlarının menopozal semptomlar, psikolojik sağlık ve yaşam kalitesi üzerine etkileri

Bu çalışma, postmenopozal kadınlarda kısa dönem farklı egzersizyaklaşımlarının menopozal semptomlar, psikolojik sağlık ve yaşam kalitesiüzerine etkilerini belirlemek için planlandı. Kadın Hastalıkları ve DoğumBölümü'nden 36 kadın çalışmaya katıldı. Olgular gelişigüzel olarak, aerobikveya dirençli egzersiz gruplarına ayrıldı. Olgular, 8 hafta, haftada 3 günfizyoterapist gözetiminde egzersize alındı. Aerobik egzersiz eğitimi ergometrikbisiklette uygulandı. Eğitim öncesi ve sonrası iki grupta serum total kolesterol,HDL, LDL ve trigliserit değerleri ölçüldü ve menopozal semptomlar, psikolojiksağlık, depresyon ve yaşam kalitesi anketler ile değerlendirildi. Her iki egzersizgrubunda, serum total kolesterol, HDL, LDL ve trigliserit düzeylerinde anlamlıdeğişiklik gözlenmedi. Dirençli egzersiz grubunda, ürogenital şikayetler hariçMenopozal Semptomları Değerlendirme Ölçeği'nin (MRS) tüm alt ölçeklerindeanlamlı düzelmeler vardı. Aerobik egzersiz grubunda, MRS'nin tüm altölçeklerinde anlamlı düzelmeler vardı. Dirençli egzersiz grubunda fobikanksiyete dışında Belirti Tarama Listesi'nin tüm alt ölçeklerdeki düzelmeleranlamlıydı. Aerobik egzersiz grubunda Belirti Tarama Listesi'nin tüm altölçeklerindeki düzelmeler anlamlıydı. Her iki grupta depresyon düzeyleri anlamlıdüzeyde azaldı. Cinsel semptomlar dışında, grupların Menapoza Özgü YaşamKalitesi Ölçeği alt puanları düzeldi. Sonuç olarak, dirençli egzersiz ve aerobikegzersizin menopozal semptomlar, psikolojik sağlık, depresyon ve yaşamkalitesi üzerinde olumlu etkileri olduğu saptandı.Anahtar Kelimeler: Postmenopoz; aerobik eğitim; dirençli eğitim;depresyon, yaşam kalitesi

Aerobik güçDepresyonEgzersiz+4
Ayşegül Ağıl
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akut iskemik inme hastalarında fonksiyonel prognozun belirlenmesinde serum ferritin ve yüksek hassasiyette c-reaktif protein (hs-crp) düzeylerinin değeri

ÖZET İskemik inmenin akut fazında inflamasyon, iskemi ile başlayan beyin hasarına olumsuz yönde katkıda bulunur. Bu inflamatuvar yanıtın şiddeti inmenin erken ve geç klinik son durumu ile ilişkilidir. İskemik inmeli hastalarda uzun ve kısa dönem fonksiyonel prognozu tahmin etmede yeni biyokimyasal ajanların tanımlanması uygun tedavi programının planlanması açısından klinisyen için çok yararlı olacaktır. İskemik inmede, akut serebral iskemi sonrasında hs-CRP ve ferritinin fonksiyonel dizabiliteyi tahmin etmedeki değerleri yeterince açıklanmamıştır. Bizim çalışmamızın amacı, akut iskemik inmeli hastalarda fonksiyonel prognozla hs-CRP ve ferritinin düzeylerinin ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya akut iskemik inme tanısı almış toplam 62 hasta dahil edildi. Tüm hastalar ilk olarak semptomların başlangıcının ilk 48 saatinde değerlendirildi. Ferritin ve hs-CRP ölçümleri girişte ve 3.ay kontrol muayenesinde elde edildi. Fonksiyonel dizabiliteyi değerlendirmede Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ) ve Fonksiyonel Ambulasyon Sınıflandırması (FAS) kullanıldı. İnme şiddeti Amerikan "Ulusal Sağlık Enstitüsü İnme Ölçeği" (NIHSS) ile değerlendirildi. Bu değerlendirme ölçekleri girişte ve 3. ay kontrolde uygulandı. Hastalar hs-CRP değerlerine göre; düşük hs-CRP (≤0,5mg/dl) ve yüksek hs-CRP (>0,5 mg/dl) diye gruplandırıldılar. Oxfordshire Topluluğu İnme Projesi (OCSP) sınıflamasına göre hastalar; total anterior sirkülasyon infarktı (TACI), parsiyel anterior sirkülasyon infarktı (PACI), laküner infarkt (LACI) ve posterior sirkülasyon infarktı (POCI) şeklinde klinik alt gruplara ayrıldılar. İstatiksel analizde; kortikal tutulumlarına göre LACI ve LACI olmayan, TACI ve TACI olmayan şeklinde ana gruplara ayrılan hastalar hs-CRP, ferritin, inme şiddeti, fonksiyonel düzey açısından karşılaştırıldılar. Bu çalışmanın sonuçları; girişteki hs-CRP düzeylerinin yalnızca giriş FBÖ skorları ile ilişkili olduğunu fakat 3.ay kontrol FBÖ skorlarıyla ilişki olmadığını gösterdi. Ne hs-CRP ne de ferritin düzeyleri FAS ve NIHSS skorlarından hiçbiriyle ilişkili değildi. Ferritin düzeyleri ile FBÖ skorları arasında da belirgin ilişki bulunamadı. 3 aylık takip süresince 7 hasta öldü. Ölen ve ölmeyen hastalar arasında hs-CRP ve ferritin açısından belirgin fark bulunmadı. En kötü fonksiyonel son durum TACI grubundaki hastalarda iken en iyi LACI grubundaki hastalarda idi. Yüksek ve düşük hs-CRP grupları arasında fonksiyonel son durum açısından belirgin fark yoktu. Sonuç olarak; akut dönemde ölçülen hs-CRP düzeyleri ile yalnızca aynı dönem FBÖ skorları arasında korelasyon saptanırken, bu dönemde ölçülen hs-CRP ve ferritin değerleri ile iskemik inmeden 3 ay sonraki fonksiyonel son durumu ölçmede kullandığımız fonksiyonel skalalar arasında ilişki bulunamadı. Ayrıca FBÖ, FAS ve NIHSS skorları, bu çalışmada kullanılan laboratuvar ölçümlerine göre hem iskemik inmeden 3 ay sonraki fonksiyonel son durumu tahmin etmede hem de iskemik alt gruplar arasında fonksiyonel farklılıkları göstermede daha faydalı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: İnme, hs-CRP, ferritin, OCSP, FBÖ, FAS, NIHSS

Aslıhan Kuşvuran Özkan
Baskent University
2010
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bel ağrılı hastalarda farklı ev egzersiz programı yaklaşımlarının etkinliğinin değerlendirilmesi

Bel ağrısı, gelişmekte olan ülkelerde çok yaygın olan sağlık sorunlarından biridir. Bel ağrılı hastalarda ev egzersizlerine uyumun yetersiz olduğu belirtilmektedir. Çalışmamızın amacı, bel ağrısı olan hastalarda iki farklı ev egzersiz programı yaklaşımının, egzersize uyum, ağrı, sağlıkla ilgili yaşam kalitesi ve özür düzeyleri üzerine etkinliğini değerlendirmekti. Rastgele örneklem yöntemi ile yetmiş iki olgu, görsel eğitim ve telefonla izlemden oluşan iki gruba ayrıldı. Ev egzersiz programları fizyoterapi programı ile aynı anda başladı. Tüm ölçümler tedavi programı öncesi, sonrası ve 4 haftalık izlem sonrası yapıldı. Her iki gruptaki olgular ilk dört hafta, ikinci dört hafta ve toplam 8 haftadaki egzersize uyum yönünden benzerdi (p>0.05). Tedavi öncesi ile kıyaslandığında, her iki grupta Modifiye Oswestry Bel Ağrısı Özür Anketi, Nottingham Sağlık Profili alt ölçekleri ve Kısa Form Mc Gill Ağrı Anketi alt ölçekleri puanlarının tedavi ve izlem sonrası anlamlı düzeyde azaldığı bulundu (p<0.05). Tedavi öncesi, tedavi sonrası ve 8. haftanın sonunda Modifiye Oswestry Bel Ağrısı Özür Anketi, Nottingham Sağlık Profili alt ölçekleri ve Kısa Form Mc Gill Ağrı Anketi alt ölçek puanları yönünden, görsel eğitim ve telefonla takip grupları arasında anlamlı bir farklılık yoktu. (p> 0.05). Sonuç olarak, her iki ev egzersiz programı yaklaşımı (görsel eğitim ve telefonla takip) bel ağrılı hastalarda egzersiz uyumu, ağrı, özür ve yaşam kalitesi üzerinde benzer olumlu etkilere sahiptir. İki farklı ev egzersiz programı yaklaşımının hastaların egzersiz uyumunu olumlu etkilediği gözlenmiştir. Gelecekte daha kapsamlı, uzun izlem periyotlarını içeren araştırmalara ihtiyaç vardır.

AğrıBel ağrısıEgzersiz+2
Abdurrahman Tandoğan
Baskent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ulnar ve median sinir hasarı ve buna sekonder kas denervasyonun elektrotanısal çalışma ve manyetik rezonans görüntüleme ile karşılaştırılması

Kas denervasyonu; kas lifinin, kendisini innerve eden motor nöron ile ilişkisinin bozulması sonucu ortaya çıkan santral ve periferik sinir sistemini etkileyen çok sayıda probleme sekonder oluşan bir durumdur. Kas denervasyonun tanısı, şiddetinin belirlenmesi ve ilerlemenin takibi fizik muayene ve elektrotanısal testlerle gerçekleşir. Elektrotanısal yöntemler inceleme döneminde farklı bulgular verebilmesi ve değerlendirmeyi yapan kişinin tecrübesine göre yorumlanabilmesinin yanısıra ağrılı ve girişimsel yöntemler olduğundan bazı hastalar tarafından tolere edilmesi güçtür. Son yıllarda periferik sinir hasarı ve buna bağlı kas denervasyonunun tanısında manyetik rezonans görüntülemenin (MRG) önemli ölçüde yardımcı olabileceğini gösteren veriler tespit edilmiştir. Median ve ulnar sinir özellikle kronik kompresyon nöropatileri başta olmak üzere fokal nöropatilerin en sık izlendiği periferik sinirler arasındadır. Vücutta en sık izlenen innervasyon anomalileri ön kolda median ve ulnar sinir arasında gerçekleşir ve bazı olgularda elektrotanısal testlerin uygulanamaması tanıyı daha da güçleştirir. Bu durumlarda MRG ulnar ve median sinir hasarının belirlenmesi, nöropatinin lokalizasyonunun saptanmasında seçilmiş olgularda önemli bir yer alabilir. Bu bilgilerden yola çıkarak çalışmamızın amacı; ulnar sinir ve median sinirin fokal lezyonları ve bunlara sekonder kas denervasyonunun belirlenmesinde elektrotanısal yöntemlerle MRG'yi karşılaştırmak, MRG'nin alternatif bir yöntem olarak kullanılabilirliğini sorgulamaktır. Çalışmaya duyu ve motor sinir iletim çalışmaları sonucunda median/ulnar sinir hasarı, karpal tünel sendromu (KTS), ulnar tuzak nöropati ve median/ulnar mononöropati tanısı konmuş olan 40 hasta katıldı. Bu olgularda iğne elektromiyografisinde (EMG) denervasyon ve/veya motor unit kaybı izlenen kaslarda aksiyel ve koronal planlarda yağ baskılı proton ağırlıklı (FSPD) ve short tau invertion recovery (TIRM) ağırlıklı 3 mm kesit kalınlığında MRG ile görüntüler elde edilerek ödem bulguları incelendi. Hastaların klinik ve demografik özellikleri, elektronöromiyografi (ENMG) sonuçları ile MRG bulguları kıyaslandı. İğne EMG'de denervasyon bulgusu referans parametre olarak kabul edildiğinde, MRG'nin duyarlılığı %40,9, seçiçiliği %94,3 olarak saptandı. Sonuç olarak; bu çalışma verileri MRG parametrelerinin kas denervasyonundaki tanısal duyarlılığının düşük olduğu yönündedir. Bu nedenle denerve kas tanısında altın standart ya da ilk tercih edilecek yöntem elektrotanısal çalışmalardır. Manyetik rezonans görüntüleme yönteminin denervasyonun belirlenmesi kullanılması sadece elektrotanısal testlerin uygulanamadığı spesifik olgularda düşünülmelidir. Ancak literatürdeki çalışmalar yeterli değildir. Daha fazla klinik çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.

ElektrodiagnozManyetik rezonans görüntüleme
Betül Çiftçi
Baskent University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adeziv kapsülitli hastalarda manyetik rezonans görüntüleme bulgularının tedavi sonucunu tahminde önemi

Omuz eklemi insan vücudunda en geniş hareket yeteneğine sahip eklemdir. Omuz-kol kompleksinin fonksiyonelliği, değişik patolojilere bağlı olarak olumsuz yönde etkilenmektedir. Omuz ağrıları, toplumda yaygın görülen kas iskelet sistemi yakınmalarından biridir. Omuz ekleminin hareketlerini limitleyen ve omuz bölgesindeki ağrıyla karakterize durumlardan birisi de "Adeziv Kapsülit"dir. Spontan başlangıçlı omuz ağrısını takiben glenohumeral hareketin aktif ve pasif olarak kısıtlanmasıyla karakterizedir. Çoğunlukla başlangıç sinsi ve idiyopatiktir. Amerikan Omuz ve Dirsek Cerrahları Birliği adeziv kapsülit tanımını, "bilinen bir omuz hastalığının haricinde gelişen, etiyolojisi kesin olarak belli olmayan, omuz hareketlerinin aktif ve pasif olarak önemli düzeyde kısıtlandığı bir durumdur" şeklinde yapmıştır. Gerek hastalığın tanımında, gerekse patoloji, etiyoloji ve tedavisinde bir birliktelik yoktur. Adeziv kapsülit klinik bir tanı olmakla birlikte etiyoloji, ayırıcı tanı ve tedavi planlaması açısından MRG kullanılabilir. Hastalığın seyri uzun sürebilir ve hem yaşam kalitesini hem de işgücünü etkileyebilir. Adeziv kapsülitte tedavinin amacı, ağrının azaltılması ve eklem fonksiyonlarının düzeltilebilmesidir. Adeziv kapsülitte hem ağrının giderilmesi hem de hareket kısıtlılığının azaltılması amacıyla fizik tedavi modaliteleri ve egzersizler en sık tanımlanan konservatif tedavi yaklaşımlarıdır. Bu bilgilerden yola çıkarak çalışmamızın amacı, adeziv kapsülit tanısı alan hastalarda MRG bulgularının tedavi sonucunu tahmindeki önemini ortaya çıkarmak yani MRG bulgularının outcome için ne kadar prediktif bir değere sahip olduğunu araştırmaktır. Bu anlamda adeziv kapsülit için spesifik MRG bulgusu olan hastaların (MRG'de adeziv kapsüliti destekleyen bulgular olarak rotator interval düzeyinde yumuşak doku sinyal değişiklikleri ve aksiller girintiyi yansıtması nedeniyle inferior glenohumeral ligamentte kalınlaşma ve intensite artışı değerlendirildi), olmayanlardan fizik tedavi sonuçları açısından farkları incelenmiştir. Detaylı literatür taramalarında benzer bir çalışma örneğine rastlanmamıştır. Çalışmaya klinik olarak adeziv kapsülit tanısı konan 30 hasta katıldı. Çalışmaya alınan hastalara MRG yapıldı ve sonrasında fizik tedavi programları planlandı. Fizik tedavide 15 seans HP, US, TENS'in yanısıra EHA, aktif ve pasif germe egzersizleri uygulandı. Hastalar ilk muayenede ve tedavi bitiminde çeşitli ölçeklerle değerlendirildiler (EHA ölçümü, VAS, HAQ, Q-DASH). MRG bulgusu olan ve olmayan hastalarda tedavi öncesine göre tedavi sonrası yapılan değerlendirmelerde istatiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Bununla birlikte fizik tedavi sonrası tüm ölçek ve skorlarda her iki grupta belirgin iyileşme gözlendi. Sonuç olarak, bu çalışmanın verileri adeziv kapsülitte MRG'nin yalnızca benzer şekilde klinik bulgularla seyreden omuz patolojilerinin dışlanması için kullanılabileceği durumunu ortaya koymuştur. Adeziv kapsüliti destekleyen spesifik MRG bulgusu olması tedavi sonucunu etkilememekte ve prognostik veri sağlamamaktadır. Adeziv kapsülit tedavisinde fizik tedavi uygulamaları olumlu katkı sağlamaktadır. Bizim çalışmamız adeziv kapsülitte MRG bulguları ve tedavi sonuçları arasında ilişkiyi araştırması nedeniyle öncü niteliğindedir. Ancak daha kesin ve doğru hükümlere varabilmek için daha geniş serilerde, doğru planlanmış çalışmaların yapılmasına ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Adeziv kapsülit (donuk omuz), Manyetik rezonans görüntüleme, Fizik tedavi uygulamaları

Ali Niyazi Kurtcebe
Baskent University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fibromiyalji sendromunda kantitatif EEG bulguları,TENS ve akupunkturun tedavideki etkinliği

Fibromiyalji Sendromu (FMS), hassas nokta olarak adlandırılan tendinomüsküloskletal bölgelerde ağrı ile karakterize ve beraberinde yorgunluk, uyku bozukluğu, irritabl kolon sendromu gibi kas-iskelet sistemi dışı klinik semptomları da içeren bir sendromdur. FMS kadınlarda erkeklerden 9-10 kat daha sık görülmektedir. Fibromiyalji fizyopatolojisine ilişkin teoriler önceleri kas kaynaklı patolojileri vurgularken günümüzde ağrının merkezi işlenme bozukluğuna yönelmiştir. FMS'nun incelendiği nörofizyolojik çalışmalardan alınan sonuçlarla hastaların periferal ağrı sensitizasyonundan ziyade santral sinir sistemi hipersensivitesi yaşadıkları ortaya konulmuştur. Bu hipersensivite santral sinir sisteminin inhibitör işlevlerinde bir azalmanın sonucunda ortaya çıkabilir. Bu çalışmanın amacı; fibromiyalji sendromu tanısı almış hastalarda kantitatif elektroensefalografi (KEEG) değişikliklerini saptamak ve hastalarda TENS ve akupunktur uygulanmasının ağrı kontrolündeki rolünü araştırmak ve KEEG üzerinde yarattığı değişiklikleri ortaya koymaktır. 42 fibromiyaljili hasta ve 21 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Fibromiyalji tanısı alan hastalarda ağrının şiddeti ve karakteri Kısa Form Mc Gill Ağrı Anketi ile ve hassas noktaların ağrı eşik değerleri algometre ile saptandı. Depresyon düzeyi Beck depresyon anketi ile değerlendirildi. Hastalık şiddeti ve yaşam kalitesi Fibromiyalji Etki Anketi ile değerlendirildi. TENS ve akupunktur grubuna alınan hastaların EEG çekimi öncesinde o günkü ağrı ve yorgunluk durumları görsel analog skala (VAS) ile değerlendirildi. TENS ve akupunktur uygulaması sonrası ağrı düzeyindeki değişim VAS ile tekrar sorgulandı. Hastalar TENS ve akupunktur uygulanmak üzere 21 kişilik iki gruba rastgele alındı. Akupunktur ve TENS grubunda ilk önce 10 dk süre ile EEG kaydı alındı sonra 20 dk TENS ya da akupunktur uygulaması yapıldı ve uygulama sonrası tekrar 10 dk EEG kaydı alındı. Çalışmamızda TENS ve akupunktur grubunu oluşturan FMS'lu hastaların KEEG bulguları temel olarak benzerdir. Fibromiyaljili hasta grubunun KEEG bulguları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında düşük ve orta frekanslı dalgaların gücünde azalma mevcuttu. Çalışmamızda TENS ve akupunktur uygulaması ile FMS'lu hastaların tedavi sonrası ağrı skorlarında azalma mevcuttu. TENS grubunda tedavi sonrası sol anterior ve sağ posterior bölgede alfa gücünde artış, sağ posterior bölgede teta gücünde artış saptandı. Delta ve beta gücünde fark görülmedi. Akupunktur grubunda tedavi uygulaması sonrası sağ ve sol posterior bölgede alfa gücünde artış, sağ posterior bölgede teta gücünde artış, sağ ve sol posterior bölgede beta gücünde artış saptanmıştır. Alfa dalgaları teorik olarak inhibitör nöronların aktivitesini yansıtır. Alfa gücündeki artış akupunktur ve TENS uygulamasının inhibitör nöronları aktive etmesine bağlı olabilir. Sonuç olarak FMS'lu hastalarda istirahat EEG'sinde düşük ve orta frekanslı dalgaların güçleri azalmıştır. TENS ve akupunktur uygulaması ile hastaların ağrılarında azalma ve KEEG'de inhibitör aktivitede artış saptanmıştır. Anahtar kelimeler; Fibromiyalji, kantitatif EEG, TENS, akupunktur

AkupunkturElektroensefalografiFibromiyalji+2
Merve Yüksel
Baskent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnme sonrası hemipleji gelişen hastalarda ayna tedavisinin üst ekstremite motor iyileşmesine etkisinin araştırılması

İnme; yüksek görülme sıklığı ve mortalitesi ile toplumun büyük bir kesimini etkileyen ve hayatta kalan kişilerde özürlülüğe yol açan önemli bir sağlık sorunudur. İnmeli hastaların %60' dan fazlası günlük yaşam aktivitelerini güçleştiren kalıcı nörolojik defisitlerden yakınmaktadır. Paretik üst ekstremite inme hastalarında sık görülen, istenmeyen ve aktivite limitasyonunu arttıran bir durumdur. Yapılan çalışmalarda inme geçirenlerin %85 inde hemipleji, yine inme geçirenlerin %55-75 inde üst ekstremite fonksiyon kısıtlılığı geliştiği rapor edilmiştir. İnme rehabilitasyonunda hedef; mevcut yetersizliklere rağmen bireye en yüksek fonksiyonel bağımsızlık düzeyinin kazandırılması ve yaşam kalitesinin arttırılmasıdır. Bu amaçla kullanılan konvansiyonel tedavi yöntemleri; çoğu zaman üst ekstremite motor fonksiyonlarını geri döndürmede yetersiz kalmaktadır. Ayna tedavisi; basit, ucuz ve en önemlisi hasta odaklı, üst ekstremite motor fonksiyonunu arttırmaya yönelik bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada, 20.07.2013-30.07.2014 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğinde rehabilite edilen 31 inme hastası çalışmaya dahil edildi. 16 çalışma grubu hastasına 4 hafta boyunca ortalama 60 -120 dakika süre ile haftada 5 kez üst ekstremite konvansiyonel rehabilitasyon programı, ek olarak 20 dakika süre ile üst ekstremite ayna tedavisi eğitimi verildi. 15 konvansiyonel tedavi grubu hastasına 4 hafta boyunca ortalama 60-120 dakika süre ile haftada 5 kez konvansiyonel rehabilitasyon programı ve aynanın yansıtmayan yüzüne karşı sağlam üst ekstremite eklem hareket açıklığı egzersizleri uygulandı. Hastalar rehabilitasyon programının başında (tedavi öncesi) ve 4 hafta sonra (tedavi sonrası) değerlendirildi. Üst ekstremite motor iyilesmesi için Brunnstrom yöntemi ve Fugl-Meyer üst ekstremite motor skalası kullanıldı. Hastaların engellilik düzeyleri Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçütü (FBÖ) kendine bakım skoru ile değerlendirildi. Yaş, cinsiyet, dominant el, paretik el, serebrovasküler olay tipi ve hastalık süresi bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla; p=0.981, p=0.376, p=0.325, p=0.576, p=0.083, p=0.586). Grupların başlangıçtaki Brunnstrom evresi, Fugl-Meyer üst ekstremite motor skalası, Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçütü kendine bakım skoru değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (sırasıyla p=0.393, p=0.526, p=0.862, p=0.464). Tedavi sonrası dönemde, gruplar arası Brunnstrom üst ekstremite ve el evresi, Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçütü kendine bakım skoru değerleri arasında anlamlı fark bulunmadı (sırasıyla; p= 0.526, p=0.161, p=0.843). Tedavi sonrası, ayna tedavisi grubunun Fugl-Meyer üst ekstremite motor skalası değerleri konvansiyonel tedavi grubuna göre anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.047). Sonuç olarak, inmeli hastalarda konvansiyonel tedavi programına ilave olarak uygulanan ayna tedavisinin üst ekstremitede motor iyileşmeye ek yararı olduğu saptanmıştır.

Fizik tedaviHemiplejiKol+4
Nigar Gürbüz
Baskent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

PRWHE (Patient rated wrist/hand evaluation)'nin Türkçe versiyonunun (PRWHE-T) Türk popülasyonunda kültürler arası adaptasyon, geçerlilik ve güvenilirliğinin çalışılması ve PRWHE'nin fizikometrik özelliklerinin ölçülmesi

El fizyoterapisinde kullanılan değerlendirme ölçütleri genellikle eklem hareket açıklığı, kuvvet ve duyu üzerine odaklanmaktadır ve bu değerlendirme yöntemleri sonuçları objektif olarak sağlamaktadır. Ancak bu yöntemler, kişinin günlük yaşamını sürdürmesini sağlayan becerileri, ağrı, günlük yaşam aktivitelerine katılım ve işe dönüş gibi sonucu etkileyen subjektif faktörleri değerlendirememektedir. Son dekatlarda kas isleket sisteminin değişik bölümlerini bozukluklarından kaynaklanan fonksiyon ve disabiliyeti ölçmek için hasta bazlı testler ortaya çıkmıştır. "Patient Rated Wrist/Hand Evaluation (PRWHE) ölçeği", el/el bileği problemlerinde ağrı ve özürlülük düzeyini belirlemek için kullanılan, ağrı ve fonksiyon alt bölümleri ile özgül aktiviteler ve günlük aktiviteler bölümlerini içeren, kendi kendinedeğerlendirme sonuç ölçeğidir. Çalışmamızın amacı; bu ölçeğin Türkçe sürümünün geçerlilik ve güvenilirliğini değerlendirmekti. El/el bileğini etkileyen distal radius kırığı, distal radius + ulna kırığı, skafoid kırığı, ganglion kisti, deQuervain tenosinoviti, metakarp kırığı, tetik parmak, karpal tünel sendromu, el osteoartriti, triangüler fibrokartilaj kompleks yırtığı, tendinit, proksimal falanks kırığı, dupuytren hastalığı gibi patolojilere sahip 166 hasta PRWHE-T, DASH-T ve SF-36 ölçeklerini tamamladı. Bu değerlendirmeye ek olarak, 36 hastada anketin güvenilirliği test-tekrar test ile değerlendirildi. Test-tekrar test tutarlılığı sınıf içi korelasyon katsayısı kullanılarak değerlendirildi. PRWHE-T anketi ağrı bölümü (PRWHE-A), işlev bölümü özel aktiviteler alt bölümü (PRWHE-ÖA), işlev bölümü günlük aktiviteler alt bölümü (PRWHE-GA), işlev bölümü (PRWHE-İ) ve toplam anket skoru için sınıf içi korelasyon katsayıları (ICC) sırasıyla 0.991, 0.988, 0.976, 0.988 ve 0.994'tür. Güvenilirlik, iç tutarlılık analizi ile değerlendirildi. Ölçek ve tüm alt bölümleri için cronbach α katsayısı PRWHE-A, PRWHE-İ ve PRWHE-T için sırasıyla 0.79, 0.92 ve 0.85 olarak hesaplandı. Geçerlilik analizi için, PRWHE-T ölçeğine faktör analizi uygulandı ve PRWHE-T, DASH-T, SF-36 skorları arasındaki korelasyon düzeyine bakıldı. PRWHE anketinin Türkçe sürümünün orijinalinden farklı olarak üç faktörlü olduğu belirlendi. PRWHE-T ile DASH-T ve PRWHE-T ile SF-36 arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede korelasyon olduğu saptandı. Elde ettiğimiz sonuçlara dayanarak, PRWHE anketinin Türkçe sürümünün, geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu belirlenmiş olup, rutin klinik uygulamalarında, hasta bazlı ağrı ve yetersizlik düzeyini değerlendirmek için kullanılması önerilmektedir.

BilekElEngelli kişiler+5
Deniz Öke Topcu
Baskent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fibromiyalji sendromlu hastalarda görülen metilentetrahidrofolat redüktaz geni c677t genotipi ile fibromiyalji kliniği arasındaki ilişki

Fibromiyalji sendromu (FMS); etiyolojisi belli olmayan, yaygın vücut ağrıları ve hassas noktalar ile karakterize bir hastalıktır. Oluşumunda pek çok mekanizma öne sürülmüş olup bunlardan biri de kalıtsal mekanizmadır. Hastalığa, en sık depresyon olmak üzere çeşitli ruhsal bozuklukların eşlik ettiği bilinmektedir. Metilentetrahidrofolat redüktaz (MTHFR) gen polimorfizmiyle de depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk ve şizofreni gibi psikiyatrik hastalıklar ilişkili bulunmuştur. Bu bilgilerden yola çıkarak FMS tanılı hastalarda etyolojik açıdan MTHFR geni C677T genotipi ve allel sıklığını ve bu genotip ile fibromiyalji kliniği arasındaki olası ilişkiyi belirlemeyi amaçladık. Araştırmaya 2013 temmuz-2014 ocak tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi FTR Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran hastalar içinden American College of Rheumatology (ACR) 1990 sınıflandırmasına göre FMS tanısı konulan 18 yaş üstü 100 hasta ve 100 sağlıklı gönüllüler alınmıştır. Her iki grup için yaş, medeni hali, mesleği, çocuk sayısı, boy, kilo, vücut kitle indeksi (VKİ), eğitim durumu, eşlik eden sistemik hastalık, Beck Depresyon Ölçeği (beck depression inventory, BDI), Fibromiyalji Etki Anketi (Fibromyalgia Impact Questionnare, FIQ), Kısa Form36 (Short Form 36) içeren form dolduruldu. Genotipleme hasta ve kontrol gruplarından 08.30-15.30 saatleri arasında EDTA solüsyonu içeren standart tüplere alınan periferal kan örneklerinden çalışıldı. Çalışmaya alınan 100 FMS hastasının ve 100 kontrol grubunun hepsi kadın olup yaş ortalamaları (p=0,289), VKİ'si (p=0,715) ve diğer demografik verileri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda FMS'lu 100 hastanın 42'sinde (%42) depresyon saptandı. SF-36 açısından FMS'lu hastalar ve kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık ortaya çıktı (p<0,01). FEA skorlarına göre hastalarımızın %78'inin hafif, %22'sinin ise ağır etkilenmiş fibromiyalji olduğu saptandı. Yapılan istatistiki değerlendirmeler sonucu C allelini taşıyanların T allelini taşıyanlara göre hastalığa yakalanma olasılığı 2,111 kat daha fazla olarak hesaplandı (p<0.001).

Fibromiyalji
Emine Ahi
Baskent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bifid median sinir anomalisinin karpal tünel sendromu gelişimine etkisi

Karpal tünel sendromu (KTS) en sık görülen tuzak nöropatisidir. KTS'nin etiyolosinde çeşitli nedenler bildirilmiştir. Bunlardan bir tanesi de median sinirin anatomik varyasyonu olan bifid median sinir anomalisi (BMS)'dir. BMS'nin normale göre daha çok hacim kaplama olasılığı nedeni ile sinirin tuzaklanma ihtimalini arttırdığı düşünülmektedir. Bu çalışmada sağlıklı bireylere göre KTS'li hastalarda BMS sıklığı açısından fark olup olmadığını ortaya koymayı ve böylece BMS'nin KTS gelişimine etkisine açıklık getirmeyi amaçladık. Bu amaçla, 138 KTS'li hastanın 267 eli ve 159 sağlıklı gönüllünün 318 eli değerlendirildi. Tüm olguların demografik verileri, ayrıca hasta grubunun Boston Anket Skalası (BAS) ve Görsel Analog Skala (GAS) sonuçları kaydedildi. Tüm olgulara elektromiyografi (EMG) ve BMS değerlendirmesi için ultrasonografi (USG) yapıldı. EMG'de median ve ulnar sinir iletim çalışmaları ve gerekli olgularda iğne EMG uygulandı. USG görüntülemede önkol volar yüzden tarama yapılarak BMS "var-yok" şeklinde kaydedildi, ayrıca median sinir transvers kesit alanı (TKA) ölçüldü. Hasta ve kontrol grubun sonuçları karşılaştırıldı. Hastalar, Padua ve ark.'nın sınıflaması esas alınarak KTS derecelerine göre 6 gruba ayrılarak da incelendi. Ayrıca BMS saptanan ve saptanmayan olguların sonuçları da karşılaştırıldı. BMS sıklığı 267 hasta elde %11,6, 318 sağlıklı elde %11,0 olarak bulundu ve bu açıdan hasta ve kontrol grubu arasında istatistiksel fark saptanmadı (p=0,82). Hastalar KTS derecelerine göre gruplara ayrıldığında en fazla BMS görülen gruplar sırasıyla çok ileri, erken ve ileri KTS grupları idi. BMS olan ve olmayan hasta grupta EMG sonuçları, BAS ve GAS skorları açısından istatistiksel fark bulunmadı. TKA ile BMS arasında da korelasyon bulunamadı (r=0,083). Sonuç olarak; BMS sıklığının KTS'li ve sağlıklı bireylerde farklı olmadığı ortaya konuldu ve BMS'nin KTS gelişimine etki eden bağımsız bir faktör olmadığı yönünde sonuçlar elde edildi.

AnatomiKarpal kemiklerKarpal tünel sendromu+3
Emine Ece Yılmaz
Baskent University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnme hastalarında sanal gerçeklik eğitiminin üst ekstremite fonksiyonlarına etkisinin araştırılması

İnme rehabilitasyonunda hastaları daha fonksiyonel ve bağımsız hale getirmek için yeni yaklaşımlar ve tedavi yöntemleri geliştirilmektedir. Bu yaklaşımlarda beynin plastisite yeteneğini harekete geçirmek ve kaybedilen beyin fonksiyonlarını tekrar kazanabilmek ya da devam ettirebilmek amaçlanır. İnme geçiren hastaların hemiplejik üst ekstremitelerini kullanmalarını sağlayan başta bilgisayar oyunları olmak üzere sanal gerçeklik (SG) sistemleri bu yaklaşımlardan biridir. SG oyun sistemlerinin inme rehabilitasyonunda kullanımı ile ilgili sınırlı kanıt mevcuttur. Çalışmamızda Microsoft Xbox 360 Kinect™ oyun sisteminin subakut inmeli hastalarda üst ekstremite motor fonksiyonları üzerine etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada, 25.04.2014-30.03.2015 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon kliniğinde rehabilite edilmek üzere yatırılmış olan 42 (21 SG grubu, 21 kontrol grubu) hasta çalışmaya alındı. SG grubunda 19 hasta, kontrol grubunda ise 16 hasta olmak üzere toplam 35 hasta çalışmayı tamamladı ve istatistiksel analiz bu veriler üzerinden yapıldı. Hem SG hem de kontrol grubundaki hastalara 4 hafta, haftanın 5 günü, günlük ortalama 60-120 dakika boyunca konvansiyonel üst ekstremite rehabilitasyon programı uygulandı. SG grubundaki hastalara konvansiyonel inme rehabilitasyon programına ek olarak günde 30-60 dakika süreyle Xbox 360 Kinect™ oyun konsolu kullanılarak, Dr Kawashima's Body and Brain Exercises oyunları oynatıldı. Hastaların tedavi öncesi ve tedavi sonrası 4. haftada klinik değerlendirmeleri yapıldı. Kutu ve Küp Testi (Box and Blocks Test-BBT), Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği Kendine Bakım (FBÖ) Skoru, Brunnstrom Motor Evrelemesi (BME) ve Fugl Meyer Üst Ekstremite Motor Değerlendirme (FM) sonuçları kaydedildi. Gruplar arasında demografik özellikler bakımından farklılık yoktu. Tedavi öncesi yapılan değerlendirmede, BME, BBT skoru ve FBÖ skorunda gruplar arasında istatiksel olarak fark bulunmazken (p=0.19, p=0.31, p=0.72, p=0.40); FM skalası SG grubunda anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.04). Tedavi sonrası değerlendirmede ise SG grubunda kontrol grubuna göre BME, FM skalası ve BBT skorunda istatiksel olarak anlamlı fark tespit edildi (p=0.03, p=0.04, p=0.04). FBÖ skoru ve FM kazançları karşılaştırıldığında ise istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p=0.95, p=0.057). Sonuç olarak, sanal gerçekliğe dayanan Xbox 360 Kinect™ oyun sistemi, inme geçirmiş hastalara subakut dönemde konvansiyonel rehabilitasyon yöntemlerine ek olarak uygulandığında, motor ve fonksiyonel gelişimin daha iyi olduğu saptanmıştır. Xbox 360 Kinect™ SG oyun sisteminin rutin olarak inme rehabilitasyonu pratiğine girebilmesi için; hangi oyunların, ne kadar süre ve yoğunlukta uygulanması gerektiği gibi pek çok soruya cevap bulunması amacıyla geniş kapsamlı, daha uzun süre takipli randomize kontrollü klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Fizik tedaviKolKol kasları+3
İlkin Mirzayev
Baskent University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karpal tünel sendromunda düşük yoğunluklu laser tedavisi etkinliğinin ultrasonografi ve elektrofizyolojik olarak değerlendirilmesi

Karpal tünel sendromu (KTS) en sık görülen tuzak nöropatisidir. KTS, median sinirin karpal tünel içinde basıya uğraması sonucu ortaya çıkan bulgu ve belirtiler olarak tanımlanmaktadır. Konservatif tedaviler genellikle KTS tedavisinde ilk basamak olarak kabul edilirler. Düşük Yoğunluklu Laser Tedavisi (DYLT) KTS tedavisinde teröpatik etkileri gösterilmiş yeni fiziksel modaliteler içerisinde yer almaktadır. Bu çalışmada DYLT'nin etkinliğini elektrofizyolojik ve ultrasonografik olarak değerlendirmek amaçlanmıştır. Çalışmamıza dahil etme kriterlerini taşıyan hafif ve orta derecede KTS'si bulunan 42 hasta kabul edildi. Hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. İlk gruba karpal tünel çevresine 15 seans olacak şekilde DYLT (4joule/seans) ve 3 hafta boyunca splint tedavisi uygulandı. İkinci gruba ise 15 seans boyunca sham DYLT ve 3 hafta boyunca splint tedavisi uygulandı. Çalışmanın başlangıç ve bitiminde elektrofizyolojik parametreler (motor ve duyu sinir iletim çalışmaları) ultrasonografik parametreler (transvers kesit alanı, yassılaşma oranı, palmar yaylanma ve power doppler), Boston KTS anketi ve klinik parametreler değerlendirildi. Gece parestezisinde azalma her iki grupta da görüldü fakat gruplar arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmamaktaydı. Fonksiyonel durum skalası ve semptom şiddeti skalarında sadece DYLT grubunda anlamlı azalma görüldü. Elektrofizyolojik olarak median sinir ileti hızı ve amplitüdünde sadece DYLT gurubunda anlamlı artış görüldü. Ayrıca median sinir transvers kesit alanı ve vaskülarizasyonunda DYTL grubunda anlamlı azalma elde edildi. Sonuç olarak bu bulgular; klinik, elektrofizyolojik ve ultrasonografik parameterlerde düzelmeye bağlı olarak DYLT'nin KTS hastalarında iyi bir konservatif tedavi metodu olabileceği desteklenmektedir. DYLT KTS tedavisinde uygulaması kolay, noninvaziv tedavi alternatifi olmasına rağmen teröpatik mekanizması tam anlamıyla anlaşılmamıştır. DYLT'nin teröpatik etkisi doz bağımlı olduğu düşünülmektedir fakat minimal etkili doz ve dalga boyu tartışmalıdır. Uzun takip süreli daha fazla çalışmaya ihtiyaç duyulmaktıdır.

ElektrofizyolojiElektromiyografiKarpal kemikler+3
Merve Nalbant
Baskent University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ultrasonografi eşliğinde yapılan subakromiyal steroid enjeksiyonu ile körleme yapılan subakromiyal steroid enjeksiyonu etkililiğinin karşılaştırılması

Omuz ağrısının en sık sebebi subakromiyal sıkışma sendromudur (SASS). Birçok çalışma ile SASS'ta steroid enjeksiyonunun faydası gösterilmiş olsa da enjeksiyon yeri ve enjeksiyonun uygulanış yöntemi açısından çalışmalar arasında farklılıklar bulunmaktadır. Bizim çalışmamızın amacı SASS hastalarında ultrason (US) eşliğinde yapılan steroid enjeksiyonunun klinik iyileşme, ağrı, fonksiyonel durum açısından körleme omuz steroid enjeksiyonu ile karşılaştırmak, hangi uygulamanın daha etkin ve güvenilir olduğuna karar vermektir. SASS tanılı toplam 29 hasta 2 gruba randomize edildi: 14 hastaya US eşliğinde subakromiyal steroid enjeksiyonu (US eşliğinde enjeksiyon grubu - UEE), 15 hastaya da körleme subakromiyal steroid enjeksiyonu yapıldı (körleme enjeksiyon grubu - KE) KE grubunda 1 hasta takibi bıraktı. Enjeksiyon öncesi ve 4 hafta sonrasında vizüel analog skala (VAS), aktif fleksiyon eklem hareket açıklığı (EHA), aktif abdüksiyon EHA, ConstantMurley skoru ve Disability of the Arm, Shoulder, Hand (DASH) skoru elde edildi. VAS skoru KE grubunda başlangıçta 8,5 (4-10), enjeksiyondan 4 hafta sonra 2 (1- 7) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 9 (4-10), enjeksiyondan 4 hafta sonra 1 (1-7) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında VAS skoru değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. Aktif fleksiyon EHA; KE grubunda başlangıçta 140 (70-165), enjeksiyondan 4 hafta sonra 170 (140-180) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 150 (80-170), enjeksiyondan 4 hafta sonra 180 (130-180) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında aktif fleksiyon EHA değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. Aktif abdüksiyon EHA; KE grubunda başlangıçta 130 (70-160), enjeksiyondan 4 hafta sonra 170 (140-180) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 150 (80-170), enjeksiyondan 4 hafta sonra 180 (135-180) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında aktif abdüksiyon EHA değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. Constant-Murley skoru KE grubunda başlangıçta 37 (13-80), enjeksiyondan 4 hafta sonra 85 (53-97) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 39 (19-73), enjeksiyondan 4 hafta sonra 95 (49-100) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında Constant-Murley skoru değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. DASH skoru KE grubunda başlangıçta 117 (62-141), enjeksiyondan 4 hafta sonra 51 (31-83) (p=0,001), UEE grubunda başlangıçta 110 (45-145), enjeksiyondan 4 hafta sonra 35 (30-86) (p=0,001) olarak saptandı. Gruplar arasında DASH skoru değişimi açısından anlamlı farklılık yoktu. Her iki grupta da enjeksiyondan 4 hafta sonra yapılan tüm klinik değerlendirme parametrelerinde anlamlı iyileşme saptandı. Her iki grupta da enjeksiyon sonrasında herhangi bir yan etki gözlenmedi. Sonuç olarak SASS hastalarında subakromiyal körleme steroid enjeksiyonu ile US eşliğinde enjeksiyon arasında klinik değerlendirme parametreleri açısından anlamlı farklılık saptanmadı. Bu sebeple subakromiyal steroid enjeksiyonu yapılırken US kullanımının gereksiz olduğunu düşünüyoruz.

EnjeksiyonlarOmuzOmuz ağrısı+4
Najıbeh Akbarı
Baskent University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri ilişkili lenfödem hastalarında "quality of life measure for limb lymphoedema-arm" anketinin Türkçe geçerlilik ve güvenilirliğinin araştırılması

Meme kanseri ilişkili lenfödem; lenfatik sistemin kanser hücreleri ve/veya kanser tedavisi tarafından tahrip edilmesiyle proteinden zengin interstisiyel sıvının jeneralize veya bölgesel olarak birikimiyle karakterize kronik bir durumdur. Lenfödem kişiye ve etkilenme boyutuna göre değişen ölçülerde fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunlara neden olarak hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Lenfödem hastalarının fonksiyonel düzeylerini ve yaşam kalitelerini değerlendirmek, sorunları saptayıp tedaviyi şekillendirmek amacıyla hastalığa özgü hasta bildirimli anketler kullanılmaktadır. Çalışmada orjinal adı 'Quality of life measure for limb lymphoedema-Arm (LYMQOL-Arm)' olan anketin Türkçe geçerlilik güvenilirliğinin saptanması amaçlandı. Literatürde belirlenen prosedürlere uygun olarak Türkçe'ye çevrilip adaptasyonu yapılan LYMQOL-Arm anketi meme kanseri ilişkili lenfödem tanısı olan, Türkçe okuma-yazma bilen 110 hastaya uygulandı. Güvenilirlik analizleri için iç yapı tutarlılığı ve test-tekrar test güvenilirliği ölçüldü. Ölçekteki her madde için ayrı ayrı ve tüm alt bölümler için Cronbach alfa katsayısı ve madde-toplam puan korelasyonları hesaplandı. Test-tekrar test güvenilirliği için, 33 hastaya başlangıçta ve iki hafta sonra olmak üzere ikişer kez ölçek uygulandı. Geçerlilik için 'birlikte geçerlilik' araştırıldı. Birlikte geçerlilik için daha önce Türkçe geçerliliği belirlenmiş olan Q-DASH (Quick Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand) ölçeği ile karşılaştırma yöntemi kullanıldı. Güvenilirlik analizleri için iç yapı tutarlılığında Cronbach alfa katsayısı ölçeğin alt bölümleri olan fonksiyon, dış görünüş, semptom ve emosyonel durum için sırasıyla 0,933- 0,872-0,863-0,905 olarak ve tüm anket için 0,900 olarak hesaplandı (p<0,05).Test-tekrar test analizi sonucunda her iki anket için de maddelerde pozitif yönde güçlü korelasyon saptandı (p<0,001). Yapı geçerliliği için faktör analizinde Kaiser-Meyer-Olkin (KMO) değeri 0,888 saptanarak örneklem sayısının yeterli ve maddelerin birbirleri ile korele olduğunu bulundu. Q-DASH ölçeği ile LYMQOL-Arm ölçeği arasında pozitif bir ilişki saptandı (R=0,906). Sonuç olarak LYMQOL-Arm ölçeği Türkçe versiyonunun lenfödemli hastalar için geçerli ve güvenilir bir yaşam kalitesi ölçeği olduğu ve ülkemizdeki klinik çalışmalar ile rutin klinik uygulamalarda kullanılabileceği belirlenmiştir.

Güvenilirlik ve geçerlilikLenfödemMeme hastalıkları+4
Emine Kaya
Baskent University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hemiplejik hastalarda ayak-ayak bileği ortezi kullanımının dengeye etkisi

Amaç: İnme sonrası görülen denge bozuklukları kas gücünde azalma ve etkilenen bacaktan gelen duyusal girdilerin azalmasına bağlıdır. Hemiplejik hastalarda stabil ayakta durma pozisyonunun iyileşmesi rehabilitasyon sürecinde kritik bir basamak olup, inme rehabilitasyonunun da öncelikli hedeflerindendir. Nöromuskuloskleteal sistemin yapısal ve fonksiyonel özelliklerini modifiye ederek vücudun herhangi bir bölümüne eksternal olarak uygulanan cihazlar olan ortezler, inmeli hastalardaki mevcut nöromusküler yetersizliğe destek olmak amacıyla sıkça kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı inmeli hastalarda kısa ve uzun dönem AFO kullanımının denge üzerine etkinliğini klinik ve laboratuvar olarak değerlendirmektir. Materyal Metod: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji ve Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Ana Bilim Dallarına başvuran , serebrovasküler olay sonrası hemipleji gelişen , AFO kullanımı uygun görülerek reçete edilmiş hastalar içerisinden çalışmamız için belirlenen dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uygun 25 hasta çalışmaya alındı. Tüm hastalar toplam iki kere aynı hekim tarafından hem AFO'lu hem de AFO'suz olarak değerlendirildi. Hastalar denge ölçümlerinin önce AFO'lu ya da AFO'suz olarak yapılmasının farkını araştırmak amacıyla rastgele sayılar tablosuna göre önce AFO'lu sonra AFO'suz (Grup 1) ya da önce AFO'suz sonra AFO'lu (Grup 2) ölçüm yapılması şeklinde iki gruba randomize edildi. İlk değerlendirme AFO kullanımına alışmaları için ilk hafta içinde , ikinci değerlendirme ise iki ay süresince gün içinde en az dört saat AFO kullanmaları istenerek ikinci ay sonunda yapıldı. Tüm hastalar Brunnstrom'a göre motor iyileşme düzeyi, Modifiye Ashworth skalasına (MAS) göre spastisite, serebellar bulgu varlığı, yıldız silme testi ile ihmal fenomeni, Fonksiyonel Ambulasyon Skalası (FAS) ile ambulasyon yeteneği ve Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBM) ile de günlük yaşam aktivitelerindeki bağımsızlık düzeyi açısından değerlendirildi. Hastaların AFO'lu ve AFO'suz olmak üzere klinik olarak Berg Denge Ölçeği (BDÖ) ve Time Up&Go Testi (Zamanlı Ayağa Kalkma Ve Yürüme Testi) (ZKYT) ile dinamik dengesi , laboratuvar olarak da SportKAT cihazıyla ortalama balans indeks (BI) (Üç kere yapılan ölçümün ortalaması) hesaplanarak statik dengesi değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda olguların ilk ve ikinci ay sonundaki son AFO'lu ve AFO'suz anlık BDÖ, Ortalama BI, TUG değerlendirmesinde ilk ölçümlerde BDÖ, Ortalama BI ve TUG değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). İkinci ay sonundaki anlık değerlendirmede ise AFO'lu ve AFO'suz anlık Ortalama BI, TUG değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). BDÖ değerlendirmesinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Olguların ilk ve ikinci ay sonu BDÖ, Ortalama BI ve TUG değerleri arasında ise AFO'suz BDÖ, Ortalama BI, TUG ve AFO'lu Ortalama BI, TUG değerlerindeki , motor ve toplam FBÖ, üst ekstremite ve el Brunnstrom evresi, alt ekstremite ve toplam spastisite skoru değerlerinde ilk ve son ölçüm sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Çalışmamızda ayrıca denge ölçümlerinin önce AFO'lu ya da AFO'suz olarak yapılmasının farkını araştırmak amacıyla yapılan gruplar arasında cinsiyet, yaş, günlük egzersiz süresi, günlük AFO kullanım süresi dağılımı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), SVO zamanları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05) . Olguların gruplara göre BDÖ, Ortalama BI ve TUG değerleri arasında ilk ve ikinci ay sonunda yapılan son ölçüm sonuçları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda üst ekstremite Brunnstrom evresi ile BDÖ , BI, FBÖ, TUG ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyon bulunmadı (p>0,05). Çalışmamızda etkilenen tarafa göre BDÖ, BI, TUG, FBÖ ölçümlerinin ilk ve ikinci ay sonu değerleri ortalama dağılımı incelendiğinde sağ ve sol taraf değerleri arasında istatiksel olarak fark bulunmadı(p>0,05). Ancak etkilenen tarafa göre BDÖ, Ortalama BI, FBÖ, TUG ve FAS değerlerinin ilk ve 2.ay sonu ölçüm sonuçları farkları incelendiğinde sol tarafı etkilenen olgularının AFO'suz Ortalama BI ve TUG değerlerinin ilk ve son ölçümleri arasındaki değişimler ile sağ tarafı etkilenen olgularının AFO'suz Ortalama BI, TUG , BDÖ, AFO'lu Ortalama BI, Motor ve Toplam FBÖ değerlerinin ilk ve son ölçümleri arasındaki değişimler istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Sonuç: Bu çalışmada anlık AFO kullanımının denge parametreleri üzerinde istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğu, uzun dönem kullanımı ile ölçüm sonuçlarına katkı sağladığı saptanmıştır. Ayrıca önce AFO'lu ya da AFO'suz ölçüm yapılmasının da istatiksel olarak anlamlı fark yaratmadığı bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: Hemipleji, denge, ayak-ayak bileği ortezi (AFO)

AyakAyak bileğiAyak bileği eklemi+6
Ahu Alp Aslan
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik bel ağrılı hastalarda ağrı, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve uyku düzeni ilişkisi

Kronik bel ağrısı bireyin yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen tedavisi ve yönetilmesi zor bir hastalık tablosudur. Çalışmalarda kronik bel ağrısının kas iskelet sistemi rahatsızlıkları arasında en yüksek oranda görüldüğü belirtilmiştir. Hastalarda bel ağrısı ile birlikte nedene bağlı olarak çeşitli semptomlar ortaya çıkabilmektedir. Duruş bozukluğu, kaslarda güçsüzlük, bacaklarda yanma, karıncalanma bu semptomlardan bazılarıdır. Hastalarda ağrı ile ilişkili olarak hayat kalitesinde düşme, özürlülük tablosu, depresyon, anksiyete, uyku sorunları gibi psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkabilmektedir. Bizim çalışmamıza Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Bölümüne başvuran 6 aydan uzun süredir kronik bel ağrısı olan 73 hasta ile, 73 kontrol dahil edildi. Katılımcıların yaş aralığı 18-65 yaş olarak belirlendi. Kronik bel ağrılı hasta grubuna Kısa Form McGill Ağrı Ölçeği, Roland Morris Özürlülük Ölçeği, Kısa Form- 36, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi Anketi uygulandı. Kontrol grubuna ise sadece Kısa Form- 36, Beck Depresyon Ölçeği, Beck Anksiyete Ölçeği, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi Anketi uygulandı. Çalışmamızda hem gruplar arasında, hem de kronik bel ağrılı grup içerisinde ağrı, yaşam kalitesi, depresyon, anksiyete ve uyku düzeni ilişkisinin saptanması amaçlamıştır. Yaş ve cinsiyet faktörü göz önünde bulundurulduğunda kronik bel ağrılı grup ve kontrol grup arasında istatiksel olarak fark yoktu ( sırasıyla p=0.904, p=1.000). Kronik bel ağrılı grupta kontrol grubuna göre Kısa Form-36'nın altı alt grupunda-fiziksel fonksiyon, fiziksel rol, emosyonel rol, sosyal işlevsellik, ağrı, genel sağlık algısı puanlarında istatiksel olarak fark bulduk. (sırasıyla; p<0.001, p<0.001, p<0.001, p=0.021, p=0.006, p<0.001). Enerji/Canlılık ve ruhsal sağlık puanlarında gruplar arasında istatiksel olarak fark yoktu (sırasıyla; p=0.218, p=0.444). Kronik bel ağrısı olan hastalar ve kontrol grubu arasında depresyon puanları ve depresyon düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Yine her iki grup arasında anksiyete puanları ve anksiyete düzeyleri arasında istatiksel olarak fark yoktu (p>0.05). Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi ile kronik bel ağrısı olan hastalar ve kontrol grubu arasında uyku puanı ve düzeyi açısından istatiksel olarak fark bulamadık (p>0.05). Sonuç olarak, kronik bel ağrısının hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkilediğini saptadık. Bu bakımdan kronik bel ağrısının etkin tedavi edilmesi için hastaya çok yönlü yaklaşılmasının daha doğru olacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler : kronik bel ağrısı, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi, uyku düzeni

AnksiyeteAğrıBel ağrısı+5
Tarıyel Mammadov
Baskent University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fizik tedavi polikliniğine kas iskelet sistemi ağrısı ile başvuran hastalarda nöropatik ağrı sıklığı

Ağrı tüm toplumlarda önemli derecede iş gücü kaybına ve özürlülüğe sebep olmaktadır. Günlük pratikte kas iskelet sistemi hastalıklarından kaynaklanan ağrı şikâyeti olan hastalarla sıkça karşılaşmaktayız. Ağrı, oluşum mekanizmalarına göre nosiseptif, nöropatik veya mixt tipte olabilmektedir. Ülkemizde nöropatik ağrı insidansı ve prevalansı veri yetersizliği nedeniyle tam olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda kas iskelet sisteminden kaynaklanan ağrı şikayeti ile polikliniğe başvuran hastalarda nöropatik ağrı sıklığının saptanması amaçlandı. Çalışmaya kas iskelet sisteminden kaynaklanan ağrısı olan 451 hasta alındı. Tüm hastaların ayrıntılı anamnezi alındı, genel fizik muayeneleri, kas iskelet sistemi muayenesi, nörolojik muayenesi ve ağrı sorgulaması yapıldı. Tüm hastaların yaş, cinsiyet, meslek (çalışıp çalışmadığı) gibi demografik özellikleri kaydedildi. Hastaların özgeçmiş bilgileri sorgulandı. Nöropatik ağrı varlığını belirlemek için tüm hastalara S-LANSS skalası ve DN4 skalası uygulandı. Çalışmamızda nöropatik ağrı DN4 skalasına göre %20.8, S-LANSS skalasına göre %18,8 oranında saptandı. Nöropatik ağrı sıklığının yaşla birlikte arttığı, kadınlarda, evli veya dul kişilerde ve çalışan hastalarda daha fazla olduğu saptandı. Ancak nöropatik ağrısı olan ve olmayan hastalar arasında yaş, cinsiyet ve meslek özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Hastaların özgeçmiş sorgulaması sonucunda diyabeti olan hastalar, daha önce bel cerrahisi geçiren hastalar ve tuzak nöropatisi olan hastalarda nöropatik ağrı sıklığı istatistiksel açıdan anlamlı olarak daha fazla saptandı. Fibromyaljinin ise S-LANSS skalasına göre nöropatik ağrısı olan hastalarda istatistiksel açıdan anlamlı farka neden olduğu saptandı. Sonuç olarak kas iskelet sistemi ağrısı olan hastalarda nosiseptif ağrının dışında nöropatik ağrının da önemli bir yeri vardır. Ağrı şikayeti olan hastalarda nöropatik ağrı skalaları nöropatik ağrı karakterini belirlemede yardımcı olabilir. Hastalara bu skalaların uygulanmasının yanında, ayrıntılı fizik muayene, kas iskelet sistemi muayenesi ve nörolojik muayene yapılması ve hastalarda nöropatik ağrıya sebep olabilecek olası sistemik hastalıkların sorgulanması gerekliliği önemlidir

AğrıEpidemiyolojiFizik tedavi+4
Bilge Saruhan Sertkaya
Akdeniz University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Spinal kord yaralanmalı hastalarda nörojenik bağırsak disfonksiyon skorunun Türkçe geçerlilik ve güvenirlik çalışması

Amaç: Nörojenik Barsak Disfonksiyon (NBD) skoru, spinal kord yaralanmalı hastalarda kolorektal disfonksiyonu klinik olarak değerlendiren semptom skorudur. Bu çalışmanın amacı NBD skorunun Türkçe versiyonun geçerliliğini, güvenirliğini ve değişime olan duyarlılığını test etmektir. Materyal Metod: NBD skorunun kılavuzlara uygun bir şekilde çeviri, geri çeviri ve Türkçeye uyarlanması çalışması yapılarak Türkçe versiyonu oluşturulmuştur. Türkçe versiyonunun geçerlilik ve güvenirliliğini test etmek amacıyla çalışmamıza Dokuz Eylül Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğinde takip edilen yaş ortalaması 39.29 ± 15.64 olan 42 spinal kord yaralanmalı hasta alınmıştır. Hastaların demografik verileri ve nörolojik seviyeleri ASİA bozukluk skalasına göre belirlenmiştir. Yaşam kalitesi SF-36 sağlık anketi ile, nörojenik disfonksiyonun yaşam kalitesi üzerine olan etkisi Likert ölçeği ile, global hekim değerlendirmesi Visuel Analog Skala ile değerlendirilmiştir. NBD skorunun Türkçe versiyonunun test-tekrar test güvenirliği araştırılması için test 1-2 hafta sonra tekrarlanmıştır. Ölçeğin güvenirliliği, test-tekrar test uygulaması ve iç tutarlılık analizi şeklinde iki yöntemle araştırılmıştır. Yapısal geçerlilik araştırılması için SF-36 ve nörojenik bağırsak disfonksiyonun yaşam kalitesi üzerine olan etki ölçümü ile korelasyonuna bakılmıştır. Spinal kord yaralanmalı hasta kohortu içinde NBD skoru 10-13 arasında (barsak disfonksiyonu orta) olan ve 14 ve üzerinde (barsak disfonksiyonu ciddi) olan hastalar seçilerek bu hastalara bağırsak bakım programı düzenlenmiştir. NBD skorunun değişime olan duyarlılığının test edilmesi için iki ay sonra hastalar tekrar değerlendirilmiştir. Ayrıca Global Rating of Change (GRC) skalası üzerinden barsak fonksiyonlarında olan değişimi değerlendirmeleri istenmiştir. Diğer yandan nörojenik bağırsak disfonksiyonunu etkileyen faktörlerin korelasyon analizi yapılmıştır. Bulgular: İç tutarlılık güvenirliğini değerlendirmek için bakılan Cronbach-alfa katsayısı 0,547 olarak bulunmuştur. Test-tekrar test güvenirlilik analizinde total NBD skorları ve her bir soruya verilen yanıtlar arasında tam korelasyon saptanmıştır (r:1.000, p:0.000). Test- tekrar test uygulamasında hastaların her bir soruya verdikleri yanıtların frekans dağılımında yüksek tutarlılık saptanmıştır (kappa :1.000, p.0.000). NBD skoru ile Global Hekim Değerlendirmesi (r:0.98, p<0.000) ve nörojenik bağırsak disfonksiyonun yaşam kalitesi üzerine etkisinin ölçümü (r:0.92, p<0.000) arasında anlamlı pozitif korelasyon saptanmıştır. Toplam NBD skorunun SF-36'nın PF, RP ve PCS dışındaki tüm alt ölçekler ile arasında anlamlı negatif korelasyon olduğu gösterilmiştir (p<0.05). Değişime olan duyarlılığı test etmek için Wilcoxon testi ile yapılan analiz ile tedavi öncesi ve sonrası toplam NBD skoru karşılaştırıldığında iki ayın sonunda skordaki düzelmenin anlamlı olduğu gösterilmiştir (p: 0.011). Ayrıca iki ayında sonundaki toplam NBD skorundaki değişimle ile GRC skalası arasında korelasyon analizi yapılmış istatiksel olarak anlamlı pozitif ilişki saptanmıştır (r: 0:821, p: 0.007). Yaş, cinsiyet, yaralanma yaşı, yaralanma sebebi, yaralanmanın üzerinden geçen süre, ASIA Bozukluk Skalası ve nörolojik seviye ile NBD skoru arasında korelasyon incelenmiş, sadece ASIA Bozukluk Skalası ile NBD Skoru arasında anlamlı ilişki saptanmıştır (r:-0.433, p<0.004) Sonuç: NBD skorunun Türkçe versiyonu geçerli ve güvenilir bulunmuştur.

Belirti ve semptomlarGastrointestinal hastalıklarGüvenilirlik ve geçerlilik+7
Didem Erdem
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lateral epikondilit tedavisinde ekstrakorporeal şok dalga tedavisinin (ESWT) etkinliği: Plasebo kontrollü, çift kör, randomize çalışma

Bu çalışma, lateral epikondilitin (LE) tedavisinde Ekstra-Korporeal Şok Dalga Tedavisi (ESWT) uygulamasının etkinliğini araştırmak amacıyla randomize, prospektif, kontrollü ve çift kör olarak yapıldı. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı'na Mart 2015 - Temmuz 2015 tarihleri arasında başvuran LE tanısı alan 47 hasta çalışmaya alındı. 35'i kadın, 12'si erkek toplam 47 hastanın yaş ortalaması 45.94±10.46 olarak bulundu. Hastalar ESWT (n=22) ve sham (n=25) grubu olmak üzere 2 gruba randomize edildi. Hastalara 3 hafta boyunca haftada 1 gün olmak üzere 3 seans ESWT ve sham ESWT tedavisi uygulandı. Hastalar başlangıçta, tedavi sonrasında 1. hafta, 1. ay ve 3. ayda Hasta Bazlı Lateral Epikondilit Değerlendirme Testi (PRTEE), Vizüel Analog Skala (VAS) ile ölçülen ağrı parametresi, lateral epikondil üzerinde palpasyonla ağrı, dirençli elbilek ekstansiyonu ile ağrı, dirençli önkol supinasyonu ile ağrı ve tedaviye yanıt ile değerlendirildi. Tedavi sonrasında yapılan değerlendirmede ESWT grubunda başlangıca göre tüm parametrelerde anlamlı düzelme görüldü. Sham grubunda ise tedavi sonrası 1. haftada anlamlı düzelme görülürken, 1. ve 3. ayda anlamlı düzelme görülmedi. ESWT ve sham grupları karşılaştırıldığında 1. hafta ve 1. ayda anlamlı farklılık görüldü. 3. ay yapılan değerlendirmelerde de tüm parametrelerde anlamlı iyileşmelerin sürdüğü gözlendi. Gruplar arası karşılaştırmalarda lateral epikondil üzerinde palpasyonla ağrı, dirençli el-bilek ekstansiyonu ile ağrı, dirençli önkol supinasyonu ile ağrı, PRTEE, VAS parametrelerinde ESWT grubu lehine anlamlı düzelmeler görüldü. Sonuç olarak LE'li hastalarda ESWT sham gruba göre üstünlük sağlanmıştır. Nisbeten yan etkisiz bir tedavi olan ESWT, LE'in uzun dönem tedavi seçenekleri arasında yer bulabilir.

AğrıESWTKonservatif tedavi+5
Elif Ayşen Gökmen
Akdeniz University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Subakromial sıkışma sendromu olan kişilerde proprioseptif egzersizlerin etkinliği üzerine yapılan randomize kontrollü bir çalışma

Amaç:Bu çalışmanın amacı; subakromial sıkışma sendromlu hastalarda proprioseptif egzersizlerin eklem hareket açıklığı, ağrı, propriosepsiyon, kas gücü ve fonksiyonel testler üzerine etkinliğini değerlendirmektir.Materyal Metod:Subakromial sıkışma sendromu tanısı alan 61 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Bir gruba (n=30) Transkutanöz Elektriksel Sinir Sitimulasyonu, sıcak paket ve standart egzersiz programı, diğer gruba (n=31) bu tedaviye ek olarak proprioseptif egzersiz programı verildi ve hastalar 12 hafta boyunca izlendi. Hastaların omuz eklem hareket açıklığı (EHA) goniometre ile, istirahat, gece ve hareketle oluşan omuz ağrısı 0-10 cm'lik visüel analog skala ile, izometrik kas gücü ve 0º ve 10º'de propriosepsiyon ölçümleri (kinestezi, aktif ve pasif repozisyonlama) izokinetik dinamometre ile fonksiyonel durum Western Ontario Rotator Kaf İndeksi, The Society of the American Shoulder and Elbow Surgeons Evaluation ve Constant skorlaması (CS) ile değerlendirildi. Bu değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası 6. ve 12. haftalarda yapıldı.Bulgular:Tedavi öncesinde her iki grup arasında yaş, cinsiyet, meslek, eğitim düzeyi, semptom süresi, travma öyküsü, omuz magnetik rezonans görüntüleme (MRG) evresi açısından anlamlı fark yoktu ( p>0.05). Tedavi sonrasında da her iki grubun ulaştıkları egzersiz fazı, yapılan egzersiz sayısı, antienflamatuvar ilaç kullanımı açısından da anlamlı bir fark saptanmadı ( p>0.05).Her iki grupta da tedavi ile EHA, ağrı değerlerinde, kas gücünde, 0º eksternal rotasyonda (ER) kinestezi duyusunda ve fonksiyonel testlerde anlamlı düzelme saptandı (p<0.05). 0º ER pasif repozisyonlama duyusunda ise her iki grupta da anlamlı bir iyileşme gösterilemedi (p>0.05). Propriosepsiyon egzersizi almayan grupta, 10º ER kinestezi, 10º ER aktif ve pasif repozisyonlama duyularındaki değişimlerde anlamlı fark saptanmazken, propriosepsiyon egzersizi alan grupta bu ölçümlerde de anlamlı iyileşme olduğu görüldü (p<0.05).Gruplar karşılaştırıldığında ise tedavi öncesinde pasif fleksiyon ve internal rotasyon, gece ağrısı ve CS değerleri propriosepsiyon egzersizi alan grupta anlamlı olarak daha kötü (p<0.05) bulunurken diğer ölçümlerde anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Tedavi sonunda ise tüm parametrelerde gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Ama tedavi ile gruplarda meydana gelen değişimler karşılaştırıldığında propriosepsiyon egzersizi alan grupta pasif fleksiyon, abduksiyon ve internal rotasyon açılarında ve gece ağrısındaki düzelme anlamlı olarak daha iyi bulunurken (p<0.05), fonksiyonel testlerde, 0º ER kinestezi duyusunda ve izometrik kas gücünde meydana gelen değişimler açısından ise gruplar arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0.05).Sonuç:Subakromial sıkışma sendromu tanısı alan hastalarda; konvansiyonel egzersiz ve fizik tedavi programına propriosepsiyon egzersizlerinin eklenmesinin gece ağrısının azalmasında, abduksiyon, pasif fleksiyon ve internal rotasyon eklem hareket açıklığında artışa, farklı açılarda kinestezi ve repozisyonlama duyusunun gelişmesine ek katkı sağladığı bulunmuştur.

AğrıEgzersizEklem gevşekliği+4
Banu Dilek
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Meme kanseri tedavisi sonrasında lenfödem gelişen kadın hastalarda komplet dekonjestif terapiye pnömatik kompresyon tedavisinin eklenmesinin etkileri

Amaç ve Hipotez: Lenfödem tedavisinde günümüzde kabul gören tedavi komplet ya da kompleks dekonjestif terapi olarak adlandırılır. Pnömatik kompresyon tedavisinin lenfödem tedavisinde kullanımı ile ilgili kesin bir görüş yoktur. Bu çalışmanın amacı meme kanseri tedavisi sonrasında lenfödem gelişen kadın hastalarda kompleks/komplet dekonjestif terapiye pnömatik kompresyon tedavisinin eklenmesinin etkilerini araştırmaktır.Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniğine Şubat 2009 - Ocak 2010 tarihleri arasında başvuran 42 hastadan çalışma kriterlerini sağlayan 15 hasta çalışmaya alındı. Hastalar iki gruba randomize edildi. Tüm hastalara 20 seans komplet dekonjestif terapi uygulandı. Gruplardan birine ek olarak pnömatik kompresyon tedavisi uygulandı. Hastaların tedavi başlangıcında, 10., 20. günde (tedavi bitişi) ve tedavi sonrası 1. ve 3. aylarda omuz eklem hareket açıklıkları ölçümü, her iki üst ekstremitenin çevre ve hacim ölçümleri yapıldı. Hastaların kol-el ödemi, kol-el çevresi toplam farkı ve kol-el hacim yüzde (%) farkıyla değerlendirildi.Bulgular: Komplet dekonjestif terapi (KDT) grubu (n=8) ile komplet dekonjestif terapi ve pnömatik kompresyonun birlikte uygulandığı (KDT+IPK) grubunun (n=7) demografik özellikleri ve başlangıç verileri benzerdi. Her iki grupta da tedavi başlangıcına göre 10., 20. günlerde, 1. ve 3. aylarda kol-el çevresi toplam farkında ve kol-el hacim % farkında anlamlı azalma saptandı. Her iki grup arasında tüm zamanlarda tedaviye yanıt açısından anlamlı fark saptanmadı. Hastaların omuz eklem hareket açıklıklarında gruplardan bağımsız olarak başlangıca göre 10., 20. günlerde, 1. ve 3. aylarda anlamlı artış saptandı.Sonuç: Komplet dekonjestif terapinin tek başına ya da pnömatik kompresyon tedavisiyle birlikte meme kanseri tedavisine bağlı lenfödemin tedavisinde etkin bir yöntem olduğu bulundu. İntermittan pnömatik kompresyon tedavisinin komplet dekonjestif terapiye eklenmesinin ek yarar sağladığına dair anlamlı kanıt saptanmadı. Bu durum alınan hasta sayısının azlığıyla ilgili olabilir. Daha fazla sayıda hasta ile yapılacak ileri çalışmalara gereksinim vardır.Anahtar sözcükler: Meme kanseri, lenfödem, komplet dekonjestif terapi, pnömatik kompresyon tedavisi

KadınlarLenfödemMeme neoplazmları+2
Işın Göksel Küçükaltun
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psöriatik artrit ve romatoid artrit hastalarında nöropatik ağrı sıklığı ve klinik parametreler ile ilişkisi

Psöriatik Artrit ve Romatoid Artrit Hastalarında Nöropatik Ağrı Sıklığı ve Klinik Parametreler ile İlişkisi Amaç: Bu çalışmanın amacı; psöriatik artrit (PsA) ve romatoid artrit (RA) hastalarında nöropatik ağrı sıklığını saptamak ve bunun hastalık aktivasyonu, fonksiyonel kapasite ile ilişkisini araştırmaktır. Yöntem: Bu çalışmaya 48 PsA, 53 RA ve 34 inflamatuvar eklem hastalığı olmayan hastalar kontrol grubu olmak üzere toplam 135 hasta alındı. Hastaların demografik, klinik ve laboratuvar verileri kaydedildi. Hastalarda nöropatik ağrı Pain Detect Anketi, disabilite Health Assesment Quastionnaire (HAQ), hastalık aktivitesi Disease Activity Score 28-Joint (DAS28), ağrı VAS skalası ile değerlendirildi. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı PsA grubunda 52 yıl (21-79), RA grubunda 54 yıl (21- 83), kontrol grubunda ise 54 yıl (20-77) olarak bulundu. Yaş aralıklarında hasta grupları arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p=0.922). PsA grubunda ortalama hastalık süresi 5 yıl, RA grubunda ortalama süre 5 yıl, kontrol grubunda ise 3.5 yıldı. PsA, RA ve kontrol grubu hastaları arasında hastalık süresi açısından fark yoktu (p=0.354). Ortalama PD skorları karşılaştırıldığında PsA'lı hastalarda 13, RA'lı hastalarda 11, kontrol grubunda ise 14 olarak saptandı. PsA'lı, RA'lı hastalarda ve kontrol grubunda ortalama PD skorları açısından istatistiksel olarak fark saptanmadı (p=0.24). Çalışmaya katılan PsA, RA ve kontrol grupları arasında nöropatik ağrı varlığı açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p=0.601).HAQ değerleri karşılaştırıldığında PsA'lı hastalarında ortalama skoru 0,65, RA hastalarında 0,8, kontrol grubunda ise 0.55 olarak saptandı. HAQ değerleri arasında PsA' lı, RA'lı hastalar ve kontrol grubunda istatistiksel olarak fark saptanmadı (p=0.096). DAS 28 değerleri karşılaştırıldığında PsA hastalarında ortalama değer 3.5, RA hastalarında 3.38 olarak saptandı. PsA'lı ve RA'lı hastalar arasında DAS28 değerleri arasında istatistiksel olarak fark saptanmadı (p=0.648). PsA grubunda PD ile HAQ skoru arasında (Ro= 0.460, p= 0.001), PD ile VAS arasında (Ro= 0.475, p= 0.001) istatistiksel olarak anlamlı pozitif zayıf korelasyon vardı. PD ile DAS 28 arasında (Ro= 0.251, p= 0.096) ise istatistiksel olarak anlamsız pozitif çok zayıf korelasyon vardı. RA grubunda PD ile HAQ skoru arasında (Ro=0.525, p=0), PD ile VAS arasında (Ro=0.588, p=0), PD ile DAS 28 arasında (Ro= 0.597, p= 0) istatistiksel olarak anlamlı pozitif orta derecede korelasyon vardı. Sonuç: Çalışmamızda nöropatik ağrı sıklığı PsA, RA ve inflamatuvar eklem hastalığı olmayan hastalarda benzer oranda saptandı. İnflamatuvar artritli hastaların nöropatik ağrı yönünden de değerlendirilmesi, tedavi açısından önemli olduğu düşünülmüştür. Anahtar Sözcükler: Nöropatik ağrı, Psöriatik artrit, Romatoid artrit

Artrit-psoriatikArtrit-romatoidAğrı+3
Hande Ece Öz
Akdeniz University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik bel ağrısında fizik tedavinin postür, spinal mobilite ve fonksiyonel durum üzerine etkileri

Kronik bel ağrısı, günlük aktiviteleri kısıtlayan, önemli sosyal ve ekonomik kayıplara neden olan, toplumun büyük bir kısmını etkileyen bir sağlık sorunudur. Kronik bel ağrısının postür ve spinal mobilitedeki değişikliklerle ilişkisi çeşitli çalışmalarla araştırılsa da, bu konuda fikir birliğine ulaşılamamıştır. Fizik tedavinin postür ve spinal mobilite üzerine etkilerine dair çok az sayıda veri mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, kronik bel ağrılı hastalarda fizik tedavinin ağrı, fonksiyonel durum, postür ve spinal mobilite üzerine etkileri ile, cinsiyet, yaş ve VKİ'nin postür ve spinal mobiliteyle ilişkisinin araştırılmasıdır. Çalışmamıza, AÜTF FTR AD polikliniklerinde değerlendirilen, 3 aydan daha uzun süredir mekanik karakterde bel ağrısı olan 100 hasta alındı. Çalışma grubu fizik tedavi programına alınmış olan 60 hastadan, kontrol grubu ise fizik tedavi uygulanmayan 40 hastadan oluşturuldu. Çalışma grubuna 2 hafta süreyle, toplam 10 seans, yüzeyel ısıtıcı (hotpack veya infraruj), analjezik akım (TENS) ve derin ısıtıcı (US)'den oluşan fizik tedavi uygulandı. Hastaların ağrı şiddeti VAS'la, fonksiyonel durumları ODİ ile değerlendirildi. Postür dijital inklinometre ile LSA, ALP ve ATP açıları ölçülerek değerlendirildi. Spinal mobilite ise gene dijital inklinometre ile AKF, KLF, KTF, LF, TF, AKE, KLE, KTE, LE ve TE açıları ölçülerek değerlendirildi. Lomber fleksiyon ayrıca LST ile ölçüldü. Değerlendirmeler çalışmanın başında ve sonunda toplam iki kez yapıldı. 10 seanslık fizik tedavi programı sonunda, çalışma grubunda VAS, ODİ değerlerinde anlamlı azalma, LST'de, postür açılarının tamamında, spinal mobilite ölçümlerinden de AKF, KLF, KTF, AKE, KLE, KTE ve TE açılarında başlangıçtaki değerlere göre anlamlı artış elde edildi (p<0,05). Kontrol grubunda ise, çalışma öncesi ve sonrası VAS değerlerinde anlamlı değişiklik saptandı, ancak bu değişiklik çalışma grubundaki kadar belirgin değildi (p<0,05). Kadınlarda postür değerlendirmelerinin tamamının (LSA, ALP, ATP), erkeklere göre anlamlı biçimde normalden fazla olduğu görüldü. Ayrıca kadınlarda LST ve torakal fleksiyon anlamlı olarak daha azdı. İleri yaştaki hastaların torakal kifozitelerinin anlamlı olarak artmış olduğu, yaş ile KLF, KTF, LF, KLE ve LE açıları arasında negatif yönde anlamlı korelasyon olduğu tespit edildi (p<0,05). Obez hastalarda torakal kifozitenin anlamlı olarak normalden daha fazla olduğu, mobilite ölçümlerinden LST ve LF'nin ise obez olmayanlara göre anlamlı olarak azalmış olduğu görüldü (p<0,05). Çalışmamızda kadınlarda, obezitesi olanlarda ve ileri yaştaki hastalarda postür bozukluğu ve spinal mobilitede azalma oranının daha fazla olduğu belirlendi. Kronik bel ağrılı hastalarda fizik tedavinin, ağrı, fonksiyonel durum, postür ve spinal mobilite üzerine olumlu etkileri oduğu görüldü. Fizik tedavinin kronik bel ağrısı tedavisinde etkili bir seçenek olduğu sonucuna varıldı.

Meral Bilgilisoy Filiz
Akdeniz University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteoporoza bağlı kifotik postürü olan hastalarda omuz retraksiyon harnesi (posturex) adlı korsenin denge, dorsal kifoz açısı ve yaşam kalitesi üzerine etkinliği

Amaç:Çalışmamızın amacı; osteoporoza bağlı kifozu olan hastalarda omuz retraksiyon harnesi (posturex) isimli, rutinde poliklinik hastalarına ağrı ve kifotik postürlerini düzeltmek için önerdiğimiz bir korsenin denge, yaşam kalitesi ve dorsal kifoz açısını azaltma üzerine rutin osteoporoz ve denge egzersizlerine ek bir yarar sağlayıp sağlamadığının araştırılmasıdır.Materyal Metod:Osteoporoz tanısı almış ve dorsal vertebra grafilerinde dorsal kifoz açısı 50 derecenin üzerinde olan 29 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Bir gruba (n=14) konvansiyonel osteoporoz egzersiz programı (germe, güçlendirme ve denge egzersizleri), diğer gruba (n=15) bu tedaviye ek olarak omuz retraksiyon harnesi (posturex) adlı korse verildi ve hastalar üç ay boyunca izlendi. Hastaların statik denge değerlendirmesi `'Kinestetic Ability Trainer'' (Kinestetik Beceri Eğitim) (sport KAT 1700) cihazı ve tek ayak denge testi ile, fonksiyonel mobilite değerlendirmesi `'Timed Up & Go'' testi (Zamanlı Ayağa Kalkma ve Yürüme Testi) ile, fonksiyonel denge değerlendirmesi Berg Denge Ölçeği ile yapıldı. Dorsal kifoz açıları lateral dorsal vertebral grafilerinden Cobb yöntemiyle ölçüldü. Yaşam kalitesi `'Quality of Life Questionnaire of the European Foundation for Osteoporosis'' (QUALEFFO 41) ile, boy uzunluğu stadiometre ile değerlendirildi. Dorsal kifoz açısı ve boy uzunluk ölçümü tedavi öncesi ve tedavi sonrası üçüncü ayda yapılırken, diğer değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası birinci ve üçüncü aylarda yapıldı.Bulgular:Her iki grup arasında yaş, boy, vücut kitle indeksi, eğitim düzeyi, menapoz yaşı, kronik hastalık öyküsü, fonksiyonel aktivite skoru, kalsiyum skoru, D vitamini alımı, vertebra dışı kırık varlığı, vertebral kompresyon kırığı sayısı ve yapılan egzersiz sayısı açısından anlamlı fark yoktu (p>0.05).Her iki grupta tedavi ile Berg Denge Ölçeği ile ölçülen denge değerlerinde, Zamanlı Ayağa Kalkma ve Yürüme testinde, sağ ve sol tek ayak denge testinde, yaşam kalitesinin fiziksel ve zihinsel fonksiyon boyutlarında ve dorsal kifoz açısında anlamlı düzelme saptandı (p<0.05). Sport KAT ile yapılan denge değerlendirmelerinde ise her iki grupta da anlamlı düzelme saptanmadı (p>0.05).Korseyi kullanan ve kullanmayan grupta, hastaların boy uzunlukları karşılaştırıldığında sadece korse kullanan grupta başlangıçtaki ve üçüncü ay sonundaki karşılaştırmalarda istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0.034).Her iki grubun karşılaştırmalarında tedavi öncesinde ve tedavi sonrası birinci ve üçüncü ayda yapılan diğer tüm değerlendirme ve ölçümlerde gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05).Sonuç:Dorsal kifoz artımı olan osteoporozlu hastalarda rutin olarak verdiğimiz egzersiz programına ek olarak posturex adlı korsenin üç aylık kullanımının denge, dorsal kifoz açısı ve yaşam kalitesi parametreleri üzerinde istatiksel olarak anlamlı bir katkısının olduğu saptanamamıştır. Ancak ek korse kullanımının, sadece egzersiz yapanlarla karşılaştırıldığında daha dik postur sağlayarak, boy uzunluk artışına ek katkısı olduğu saptanmıştır.Anahtar Sözcükler: Osteoporoz, kifoz, korse, denge, yaşam kalitesi

DengeDuruşKifoz+3
Mehtap Gözüm
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diz osteoartritli hastalarda telefonla takibin etkinliğinin araştırılması

Amaç:Bu çalışmanın amacı, eğitim ve ev egzersiz programı verilen diz osteoartritli hastaların ayda bir kez telefonla aranmasının hastalık semptomları, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini araştırmaktır.Materyal Metod:Çalışmaya Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniği'ne başvuran ve primer diz osteoartriti tanısı konan 60 hasta alındı. Hastalar 10 cm'lik Vizüel Analog Skala (VAS), Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis Index (WOMAC)'in Türkçe versiyonu ve Short Form (SF)-36'nın Türkçe versiyonu kullanılarak değerlendirildi.Çalışmaya alınan tüm hastalara diz osteoartriti ile ilgili genel bilgiler verildi, eklem koruma teknikleri konusunda önerilerde bulunuldu, belirlenmiş ev egzersiz programı öğretildi. Hastalara bu egzersizleri günde iki kez, 10 tekrarlı olacak şekilde haftada 5 gün yapmaları önerildi. Hastalara ayrıca bu bilgileri ve önerileri içeren ve egzersizleri şematik olarak gösteren bir broşür verildi.Daha sonra hastalar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Birinci gruptaki hastalardan başlangıçta eğitimi verilen ev egzersiz programına ve koruyucu önlemlere uymayı altı ay boyunca sürdürmeleri istendi. Bu gruptaki hastalarla ayda bir kez, yaklaşık iki dakikalık standart telefon görüşmesi yapıldı. Telefonda diz ağrısı sorgulandı, diz ağrısı ile ilgili basit öneri ve hatırlatmalarda bulunuldu, egzersiz yapıp yapmadıkları, egzersizle ilgili sorunları olup olmadığı ve başka soru veya sorunları olup olmadığı soruldu. İkinci gruptaki hastalardan başlangıçta eğitimi verilen ev egzersiz programına ve koruyucu önlemlere uymayı altı ay boyunca sürdürmeleri istendi.Hastalar altı ay sonunda kontrole çağrıldı ve VAS, WOMAC ve SF-36 ölçekleri kullanılarak tekrar değerlendirildi.Bulgular:Başlangıçta, SF-36 fiziksel fonksiyon skoru, fiziksel rol güçlüğü skoru ve fiziksel özet skoru grup I'de grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek, VAS ile değerlendirilen hareket ağrı skoru düşüktü.Her iki grupta yer alan hastalarda 6 ay sonunda VAS ile değerlendirilen ağrı, WOMAC ve SF-36 skorları açısından istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düzelme gözlendi.Altı ay sonunda SF-36 ağrı, genel sağlık, sosyal fonksiyon, mental sağlık, fiziksel özet ve mental özet skorları grup I'de grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olarak saptandı. Düzenli egzersiz yapma oranı da, grup I'de grup II'ye göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksekti.Sonuç:Diz osteoartritli hastalarda eğitim, eklem koruyucu öneriler ve ev egzersiz programı etkilidir. Hastaların ayda bir kez telefonla aranması ağrı ve psikososyal fonksiyonların düzelmesine ek katkı sağlayabilir ve egzersize uzun dönem uyumu arttırabilir.Anahtar sözcükler: Diz osteoartriti, telefonla takip, eğitim, egzersiz

DizDiz eklemiOsteoartrit+3
Esin Ağırnas Kartal
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik bel ağrısı olan hastalarda lomber dinamik stabilizasyon egzersizleri ve bu egzersizlere eklenen sürekli, kesikli ve plasebo ultrason tedavisinin etkinliği

Bu çalışmanın amacı kronik bel ağrısında lomber dinamik stabilizasyon egzersizlerine sürekli / kesikli ultrason tedavisi eklenmesinin ağrı, yaşam kalitesi ve fonksiyonellik üzerine etkilerinin araştırılmasıdır.En az 6 haftadır mekanik bel ağrısı olan 70 hasta çalışmaya alındı. Altmış hasta çalışmayı tamamladı. Tüm hastalara lomber dinamik stabilizasyon egzersizleri verildi ve tedaviye geldikleri süre boyunca hastahanede gözetim altında uygulandı. Hastalar randomize olarak üç gruba ayrıldı. Birinci gruba (n=19) plasebo ultrason tedavisi, ikinci gruba (n=21) 1:5 kesikli ultrason 1.5 W/cm2 tedavisi, üçüncü gruba (n=20) sürekli ultrason 1.5 W/cm2 tedavisi uygulandı. Hastaların değerlendirmeleri tedavi öncesi, 15 seans tedavi sonrasında ve tedaviden 3 ay sonra yapıldı. Ağrı için; Visuel Analog Skala (VAS) istirahat ve günlük yaşam aktivitesi esnasında, fonksiyonel yetersizlik için; Modifiye Oswestry Sorgulama Anketi, yaşam kalitesi için; Kısa Form-36 Yaşam Kalitesi Değerlendirme Formu (SF-36) kullanıldı.Visuel Analog Skala (VAS) ile yapmış olduğumuz ağrı değerlendirmesinde, tedavi bitimi ve 3. ayda yapılan değerlendirmelerde ağrıda azalma açısından gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir. Modifiye Oswestry Yetersizlik Anketi ile yapmış olduğumuz fonksiyonelliğin değerlendirilmesinde, tedavi bitimi ve 3. ayda tekrarlanan ölçümlerde tedavi bitimi Oswestry skorundaki düzelme kesikli ultason grubunda plasebo grubuna göre istatiksel olarak anlamlı üstün bulunmuştur. SF-36 ile yapmış olduğumuz yaşam kalitesinin değerlendirmesinde tedavi bitimi ve 3. ayda tekrarlanan ölçümlerde tedavi bitimindeki fiziksel özet skordaki düzelme sürekli ultrason grubunda plasebo ultrason grubuna göre istatiksel olarak anlamlı üstün bulunmuştur. Mental özet skordaki tedavi öncesi ile 3. ay arasındaki düzelme kesikli ultrason grubunda plaseboya göre istatiksel olarak anlamlı üstün bulundu.Sonuç olarak kronik bel ağrısı olan hastalarda lomber dinamik stabilizasyon egzersizleri ve bu egzersizlere eklenen kesikli veya sürekli ultrason tedavisinin plasebodan etkin olduğu saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Bel ağrısı, kesikli ultrason, sürekli ultrason, egzersiz

Bel ağrısıEgzersizEgzersiz tedavisi+3
İlker Önder Ferah
Dokuz Eylül University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ankilozan spondilit ve romatoid artrit hastalarında anti-MCV antikor seviyeleri

Ankilozan spondilit (AS) ve romatoid artrit (RA), hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen ciddi morbidite ve mortaliteye sebep olan romatizmal hastalıklardır. Bu nedenle her iki hastalıkta da erken tanı ve tedavi önemlidir. Sitrüline vimentine karşı oluşmuş antikorların (anti-MCV), RA'de seviyelerinin yüksek olduğuna dair çalışmalar bulunmasına rağmen AS'de seviyelerinin yüksek olduğuna dair az sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle, AS ve RA hastalarında anti-MCV antikor seviyelerini belirlemek ve hastalık aktivitesi parametreleriyle ilişkili olup-olmadığını saptamak amacıyla bu çalışmayı planladık. Çalışma grupları 60'ar olgudan oluşan AS, RA ve 50 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubundan oluşturuldu. ELİSA yöntemiyle anti-MCV antikor seviyeleri ölçüldü. AS'de ESH, CRP, BASDAİ, BASFi, BASMİ, ekstrartiküler tutulum ile, RA'de ESH, CRP, RF, DAS 28, HAQ skorlarıyla ilişkisi araştırıldı. RA hastalarının anti-MCV seviyeleri, AS ve kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı. Altmış RA'lı hastanın 32'sinde (%53.3) anti-MCV antikoru pozitif saptandı. Anti MCV duyarlılığı ortalama %53.3, özgüllüğü ise %98 olarak hesaplandı. Klinik parametrelerden sadece RF ile ilişkili bulundu. AS hastalarının anti-MCV seviyeleri, kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı. Altmış 60 AS'li hastanın 4'ünde (%6.6) anti-MCV antikoru pozitif saptandı. AS için anti- MCV duyarlılığı ortalama %6.6, özgüllüğü ise %98 olarak hesaplandı. Anti-MCV seviyeleri ile klinik parametreler arasında ilişki saptanmadı. Sonuç olarak anti-MCV seviyelerinin özgüllüğü yüksek olmasına rağmen RA ve AS'de duyarlılığı düşük saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Ankilozan Spondilit, Romatoid Artrit, Anti-MCV.

AntikorlarArtrit-romatoidOrta filament proteinleri+2
Nesrin Şen
Akdeniz University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antalya il ölçeğinde erişkin, normal populasyonda göğüs ekspansiyonu ve modifiye lomber schober ölçüm değerleri

Ankilozan spondilit, etyolojisi bilinmeyen, spinal kolon, sakroiliak eklemler, entezis bölgeleri ve bazı hastalarda periferik eklemleri de tutan kronik, sistemik, inflamatuar bir hastalıktır. Bilinen en karakteristik özelliği omurga hareketleri ve göğüs kafesinde kısıtlanmadır. Bu klinik bulgular aynı zamanda ankilozan spondilit teşhisi için kullanılan tanı kriterleri arasındadır. Ancak önemi bu denli büyük olan mevcut klinik bulgular için yapılmış çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Çalışmamızın amacı; 15 yaş üzeri, kadın ve erkek normal populasyonda göğüs ekspansiyonu ve modifiye lomber schober metodu ile lomber mobilite ölçüm değerlerinin belirlenmesidir. Çalışmamıza; AÜTF FTR AD polikliniğine başvuran 275 erkek - 288 kadın toplam 563 katılımcı alındı. Tüm hastaların göğüs ekspansiyonları üç planda (mezro ile çevresel, kaliper ile AP ve transvers) ve lomber mobilite modifiye lomber schober yöntemi ile ölçüldü. Göğüs ekspansiyonunun tüm yaş grupları ve her iki cinsiyette mezro ve kaliper ile yapılan üç plandaki ölçümlerinde oldukça geniş bir dağılım aralığı olduğu görüldü. Göğüs ekspansiyonunun yaşın artması ile azaldığı tespit edildi. MLS ölçümünün 55-64 yaş aralığından itibaren, yaşın ilerlemesi ile azaldığı saptandı. Kadınların göğüs ekspansiyon ölçümleri erkeklere göre farklı yaş gruplarında ve farklı planlarda daha yüksek bulundu. Sigara içen kişilerin içmeyenlere göre göğüs ekspansiyonlarının genç yaş gruplarında yalnızca kaliper ile ölçülen planlarda, orta yaş ile birlikte tüm planlarda belirgin azaldığı saptandı. Sonuç olarak her yaş grubu ve cinsiyette, her üç planda göğüs ekspansiyonu ve modifiye lomber schober değerleri tespit edildi. Göğüs ekspansiyonu için çevresel planda mezro ile ölçümün yeterli olduğu ve mezro kullanımının tüm planlarda ölçüm sağlayarak en doğru sonucu verdiği kararına varıldı.

Özge Gülsüm İlleez
Akdeniz University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik boyun ağrılı hastalarda boyun stabilizasyon egzersizlerinin etkinliğinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı; kronik boyun ağrılı hastalarda boyun stabilizasyon egzersizlerinin ağrı, eklem hareket açıklığı, özürlülük ve depresyon üzerine olan etkinliğinin geleneksel egzersiz programı ile kıyaslanmasıdır. Materyal Metod: Kronik boyun ağrısı olan 60 hasta, prospektif, tek-kör, randomize kontrollü olan bu girişimsel çalışmaya dahil edildi.Çalışmayı 58 hasta tamamladı. Hastalar randomize edilerek iki grubu ayrıldı. Grup 1'e boyun stabilizasyon egzersizleri,Grup 2'ye geleneksel boyun egzersizleri verildi.Her iki gruba da boyun koruma teknikleri hakkında bilgi verildi.Egzersizler aynı fiziyatrist eşliği ve gözetiminde 3 hafta boyunca haftada 5 seans , 4-5 kişilik gruplar halinde gerçekleştirildi.Tedavi bitiminde hastalara aynı egzersizleri içeren ev egzersiz programı verildi ve 3 ay süreyle yapmaları istendi. Tüm hastalar 3 ay boyunca izlendi. Vizüel analog skala (0-10 cm) ile değerlendirilen istirahat boyun ağrısı (VAS) ve günlük yaşam aktiviteleriyle ilişkili boyun ağrısı (VASGYA), goniometri ile ölçülen boynun sagittal ,transvers,frontal plandaki eklem hareket açıkları (EHA), özürlülük (Boyun Özürlülük Sorgulama Formu) ,depresyon (Beck Depresyon Envanteri) değerlendirildi..Bu değerlendirmeler başlangıçta,tedavi sonunda ve tedavi sonrası 1. ve 3. ayda yapıldı. Bulgular: Tedavi öncesinde her iki grup arasında yaş,cinsiyet,ağrı süresi ve eğitim düzeyi açısından anlamlı fark yoktu (p>0.05). Vücut kitle indeksi geleneksel boyun egzersizi grubunda anlamlı daha yüksekdir (p= 0.026). Her iki grupta da tedavi öncesine göre istirahattaki boyun ağrısı (VAS),günlük yaşam aktiviteleriyle ilişkili boyun ağrısı (VASGYA), Boyun Özürlülük Sogrulama Formu, (transvers, frontal, sagittal plan) boyun EHA ve Beck Depresyon Envanteri'nde anlamlı düzelme saptandı (p <0.05). Her iki grupta da parasetamol kullanım sayısında tedavi öncesine göre istatiksel açıdan anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05) İstirahat boyun ağrısında (VAS), günlük yaşam aktiviteleriyle ilişkili boyun ağrısında (VASGYA), Beck Depresyon Envanteri'nde , özürlülükde (Boyun Özürlülük Sorgulama Formu skoru), fark saptanmadı (p>0.05). Stabilizasyon egzersizi grubunda boyun transvers plan aktif eklem hareket açıklığı ölçümünde, istatiksel açıdan anlamlı daha iyi düzelme saptandı (p<0.05). Sonuç olarak, kronik boyun ağrısında geleneksel ve stabilizasyon egzersiz programları etkilidir. Boyun bölgesinde segmental stabilizasyon, postural kontrol ve derin-yüzeyel kas grupları arasındaki dengeyi koruyarak etki gösteren stabilizasyon egzersiz programı geleneksel egzersiz programına benzer şekilde günlük yaşam aktivitelerinde ağrının azalması ve fonksiyonların artmasına katkı sağlamaktadır. Bizim çalışmamız kombine tedavi yaklaşımı olmaksızın izometrik ve germe egzersizlerini içeren geleneksel boyun egzersizleri ile stabilizasyon egzersizlerini karşılaşıran ilk çalışmadır. Aradaki farkın gösterilebilmesi için uzun dönem çalışmalara ihtiyaç vardır.

AnatomiAğrıBoyun+3
Hüseyin Aydoğmuş
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

SATİS-inme anketinin Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışması

Amaç: SATİS-İnme Anketi (SATİS-İnme) kronik inme hastalarının aktivite ve katılımdaki algılanan memnuniyet seviyesinin değerlendirilmesinde inmeye spesifik bir memnuniyet ölçeğidir. Bu çalışmanın amacı SATIS-İnme'nin Türkçe versiyonunun geçerlilik ve güvenilirliğini test etmektir. Materyal Metod: SATIS-İnme'nin kılavuzlara uygun bir şekilde çeviri, geri çeviri ve Türkçe 'ye uyarlanması çalışması yapılarak Türkçe versiyonu oluşturulmuştur. Türkçe versiyonunun geçerlilik ve güvenilirliğini test etmek amacıyla çalışmamıza Dokuz Eylül Üniversitesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon ve Nöroloji polikliniklerine başvuran yaş ortalaması 60,2±11,7 olan 74 inme tanısı almış hasta alınmıştır. Hastaların demografik verileri kayıt edilmiştir. Vücut fonksiyon ve bozuklukları, aktivite, katılım ve yaşam kalitesi; Brunnstrom motor evrelemesi, Mini Mental Durum Değerlendirme Anketi (MMDD), Beck Depresyon Envateri (BDE), Barthel İndeksi (Bİ), Kısa Form-36 (KF-36) ve İnme Etki Ölçeği-16 (İEÖ) ile değerlendirilmiştir. SATIS-İnme'nin Türkçe versiyonunun test-tekrar test güvenirliği araştırılması için test 1-2 hafta sonra tekrarlanmıştır. Ölçeğin güvenirliliği, test-tekrar test uygulaması ve iç tutarlılık analizi şeklinde iki yöntemle araştırılmıştır. Yapısal geçerlilik araştırılması için KF-36 ve İEÖ yaşam kalitesi üzerine olan etki ölçümü ile korelasyonuna bakılmıştır. Ayrıca aktivite ve katılımdaki algılanan memnuniyet düzeyini etkileyen faktörlerin korelasyon analizi yapılmıştır. Bulgular: İç tutarlılık güvenirliğini değerlendirmek için bakılan Cronbach-alfa katsayısı 0,918 olarak bulunmuştur. Test-tekrar test güvenirlilik analizinde tam korelasyon saptanmıştır (r:0.976, p<0,01). Madde tutarlılık analizlerinde tüm maddeler anketin toplam puanı ile anlamlı korele bulunmuştur(p<0,01). SATIS-İnme ile jenerik yaşam kalitesi ölçeği olan KF-36'nın alt skor ve özet skorlarının korelasyonuna bakılmış; SATIS-İnme, VA alt skoru (r:0.918 p:0,91) dışında KF-36'nın tüm alt skor ve özet skorları ile anlamlı korale (p<0.01) bulunmuştur. SATIS-İnme ile inmeye spesifik yaşam kalitesi ölçeği olan İEÖ-16 ve alt grupları arasındaki korelasyona bakılmış, SATIS-İnme ile İEÖ-16 tüm alt grupları anlamlı korale (p<0.01) bulunmuştur. SATIS-İnme aynı zamanda Brunnstrom motor evrelemesi, MMDD ve Bİ ile pozitif yönde (p<0,01) , BDE ile negatif yönde anlamlı korale (p<0.05) bulunmuştur. Yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim seviyesi, inmeden etkilenen taraf(sağ/sol), inme süresi, inme tipinin (hemorajik/iskemik) SATİS-İnme üzerine olan etkisi incelenmiş; eğitim seviyesi ve inme süresi arasında anlamlı ilişki (p<0.01) saptanmıştır. Sonuç: SATİS-İnme Anketi'nin Türkçe versiyonu geçerli ve güvenilir bulunmuştur. Anahtar Sözcükler: inme, memnuniyet, katılım, ICF

Güvenilirlik ve geçerlilikHasta memnuniyetiKomplikasyonlar+5
Selen Bengü Erdoğan Gür
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta Yan Dal UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit hastalarında serum interlökin 17 ve subgrupları ile interlökin 23 düzeylerinin klinik ve radyolojik parametrelerle ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada amacımız; romatoid artrit (RA) hastalarında serum IL-17A, IL-17B, IL-17C, IL-17F ile IL-23 seviyelerinin araştırılması, bu sitokinlerin RA hastalarında klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularla ilişkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve yöntem: Çalışmaya 1987 ACR kiterlerini karşılayan 70 RA hastası ile 41 kişilik kontrol grubu (21 osteoartrit hastası ve 20 sağlıklı gönüllü) dahil edildi. RA hastalarının ve kontrol grubunun serum IL-17A, IL-17B, IL-17C, IL-17F ile IL-23 düzeyleri ELISA yöntemi ile ölçüldü. RA hastalarının her iki el ? el bilek direkt grafileri (modifiye Sharp Van der Heijde skorlama sistemi) skorlanarak, daha çok etkilenen taraftan çekilen el-el bilek MRG?leri ödem ve erozyon skorları (RA MRI skorlama (RAMRIS) sistemi) hesaplandı. IL-17 ve IL-23 düzeyleri ile RA hastalarının klinik, laboratuvar ve radyolojik bulguları arasındaki ilişki değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda RA hastalarında, serum IL-23 düzeyi kontrollerden anlamlı olarak yüksek saptandı. RA grubu ile kontrol grubu serum IL-17A, IL-17B, IL-17C, IL-17F düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. DAS 28?e göre gruplandırıldığında remisyondaki, hafif, orta ve yüksek aktiviteli hastalarla kontrol grubu arasında IL-17A, IL-17B, IL-17C, IL-17F düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Buna karşın IL-23 düzeyinin ise tüm RA hasta gruplarında kontrol grubuna göre yüksek olduğu görüldü. IL-17A, IL-17B, IL-17C, IL-17F ve IL-23 serum düzeyleri ile hastalık süresi, yaşam kalitesi ve fonksiyonel durum skorları, direkt grafi Sharp van der Heijde skoru ve laboratuvar parametreleri arasında korelasyon saptanmadı. Sadece RF ve anti-CCP ile sırasıyla IL-17A, IL-17B ile IL-17A, IL-17F arasında negatif yönde düşük düzeyde korelasyon saptandı. IL-17A ve IL-17C skorları ile MRG el bileği ödem ve total ödem skorları arasında orta düzeyde pozitif yönde korelasyon mevcuttu. RA hastaları MRG ödem skoruna (el bileği, total) göre iki gruba ayrıldığında IL-17A, IL-17C ve IL-17F düzeylerinin ödem skoru yüksek grupta anlamlı olarak yüksek olduğu saptandı. Sonuç: Bulgularımız RA hastalarında serum IL-23 düzeylerinin RA tanısını desteklemede yardımcı olmakla birlikte hastalık aktivitesinin takibinde ek bilgi vermediğini göstermiştir. IL-17?nin kronik dönemden ziyade hastalığın başlangıcında ve akut alevlenmelerde yüksek olduğu bilinmektedir. Bizim çalışmamızda da IL-17A, IL-17B, IL-17C, IL-17F düzeylerinin, çoğunluğu yerleşik RA hastalarından oluşan hasta grubumuzda kontrol grubundan farklı olmadığı saptanmıştır. Buna karşın çalışmamızda önceki verilere ek olarak IL-17A, IL-17C ve IL-17F düzeylerinin MRG ödem skoru yüksek olan grupta anlamlı olarak yüksek olması bu sitokinlerin hastalığın akut alevlenmesinin belirteci olarak kullanılabileceğini ayrıca pre-erozif ve destrüktif değişiklikleri öngörme ve hastalık progresyonunu değerlendirmede bir parametre olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Romatoid Artrit, İnterlökin 17, İnterlökin 23, MRG.

Artrit-romatoidManyetik rezonans görüntülemeİnterlökin 17+1
Ülkü Uçar
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Donuk omuzlu hastalarda ayna tedavisinin etkinliğinin incelenmesi

Donuk omuz (adeziv kapsülit) omuz eklem hareket açıklığının (EHA) aktif ve pasif tüm yönlerde ilerleyici kısıtlanmasıyla karakterize ağrılı bir sendromdur. Ayna tedavisi ilk kez 1993 yılında Ramachandran ve Rogers tarafından amputasyon sonrası oluşan fantom ağrısının tedavisinde uygulanmıştır. Daha sonra yapılan çalışmalarda brakiyal pleksus avulsiyonunun, periferik sinir yaralanmalarının, KBAS, inme ve kas iskelet sistemi yaralanmalarının tedavisinde başarılı sonuçlar bildirilmiştir. Bu sonuçlara dayanarak çalışmamızda donuk omuzda fizik tedaviye eklenen ayna tedavisinin etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla randomize kontrollü tek kör çalışmamızda polikliniğimizde donuk omuz tanısı konan, 10 seans fizik tedavi programına alınması planlanan 30 hasta değerlendirildi. Olgular eşit olarak iki gruba ayrıldı. Her fizik tedavi seansı sonrası ayna tedavisi alan gruba aynanın yansıyan yüzüyle aktif EHA egzersizleri, kontrol grubuna aynanın yansımayan yüzü ile aktif EHA egzersizleri yaptırıldı (Egzersizler yaptırılırken ayna hastaların ortasında olacak şekilde yerleştirildi). Hastaların tedavi öncesi ve sonrası omuz ağrısı (hareket ile VAS), omuz fonksiyonu(UCLA omuz skalası), yaşam kalitesi (SF-36) değerlendirildi ve aktif - pasif EHA gonyometre ile ölçüldü. Her iki grup karşılaştırıldığında tedavi sonrası ayna grubunda ağrının istatistiksel olarak anlamlı düzeyde kontrol grubuna göre daha az olduğu saptandı(p=0.007). UCLA skorları istatistiksel olarak ileri düzeyde anlamlı olarak kontrol grubuna göre daha yüksek (p=0.003) saptandı. Tedavi sonrası aktif fleksiyon (p=0.001), aktif abduksiyon, pasif fleksiyon, pasif abdüksiyon değerleri ayna grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre belirgin anlamlı olarak daha iyi saptandı (sırasıyla p=0.02, p=0.002, p=0.02). Tedavi sonrası ayna grubunda SF-36 parametrelerinden fiziksel fonksiyon, fiziksel ve emosyonel rol kısıtlılığı ağrı parametrelerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde iyileşme saptandı (p=0.003, p=0.01, p=0.015, p=0.002). Her iki grupta yapılan grup içi değerlendirmede tedavi sonrası omuz ağrısında istatistiksel olarak anlamlı azalma, omuz fonksiyonlarında, aktif ve pasif eklem hareket açıklıklarında, yaşam kalitesinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşme görüldü. Elde ettiğimiz sonuçlara göre donuk omuzlu hastalarda uygulanan fizik tedavi ve egzersiz programı omuz ağrısının azalmasında, omuz eklem hareket açıklığını, omuz fonksiyonlarını ve yaşam kalitesini artırmada etkili bir tedavi olmakla birlikte, ayna tedavisi eklendiğinde tek başına fizik tedavi programına göre çok daha fazla düzelme ortaya çıkmaktadır. Ayna tedavisinin basit, ucuz ve güvenilir bir yöntem olarak donuk omuzda standart tedaviye eklenmesinin yararlı olacağı kanısındayız Anahtar kelimeler: Adeziv kapsülit, donuk omuz, ayna tedavisi

BursitEklemlerFizik tedavi+3
Mehmet Çetin Başkaya
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anti TNF-α ilaç tedavisi uygulanan enflamatuvar romatizmal hastalarda PPD düzeyinin değişimi

Ankilozan Spondilit (AS) ve romatoid artrit (RA) hastaların yaşam kalitesini olumsuz yönde etkileyen ciddi morbidite ve mortaliteye neden olan inflamatuvar hastalıklardır. Günümüzde TNF-α'nın bloke edilmesi bu inflamatuar hastalıkların tedavisinde yeni bir dönem açmış ve özellikle erken dönemde uygulanmasıyla remisyon veya çok düşük hastalık aktivitesi sağlama olasılıklarından bahsedilir hale gelmiştir. Ancak bu ilaçların kullanıma girmesi ile birlikte, tedavi alan hastalarda tüberküloz daha sık bildirilmeye başlanmış ve yapılan çalışmalar kontrol gruplarına göre tedavi altındaki hastaların anlamlı olarak daha yüksek oranda tüberkülozla karşı karşıya kaldığını göstermiştir. Anti TNF-α tedavisi kullanılmadan önce latent tüberküloz enfeksiyonu (LTE) mutlaka belirlenmesi ve proflaksi kararının verilmesi gerekmektedir. Günümüzde LTE tanısında kullanılan en ucuz ve kolay uygulanan test PPD'dir. Latent tüberküloz düşünülen hastalara öneriler doğrultusunda anti TNF ajanlarla tedavi öncesi izoniazid (İNH) profilaksisi verilmektedir. LTE'nin tanı ve tedasi ile aktif tüberküloz vakalarının %50-80 oranında azaltılabileceği belirtilmiştir. Bu ilaçların tuberkuloz riskini arttırdığını gösteren çok sayıda çalışma olmasına rağmen PPD düzeyi üzerine etkileri yeteri kadar bilinmemektedir. Literatürde az sayıda anti TNF ilaç kullanımının PPD cevabı üzerine etkileriyle ilgili çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle çalışmamızda anti TNF-α tedavisi alan enflamatuvar romatizmal hastalığı olan hastalarda (romatoid artrit, ankilozan spondilit, psöriatik artrit, juvenil kronik artrit) tedavi öncesi rutin olarak bakılan PPD düzeyleri ve anti TNF-α tedavisi sırasındaki kontrollerde tekrarlanan PPD düzeyindeki değişimleri değerlendirdik. Bu hastalarda başlangıç ve kontrol PPD sonuçlarına göre İNH profilaksisi başlanma oranlarını karşılaştırdık. İNH profilaksisi almayan hastalarda PPD kontrolünün sonucuna göre koruyucu tedavinin gerekliliğinin tekrar değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon-Romatoloji polikliniklerinde 2005-2013 yılları arasında takip edilen; RA, AS, PsA, JKA tanısı olan ve anti TNF ajan tedavisi alan 27 RA, 77 AS, 6 PsA, 7 JKA hastasından oluşan toplam 117 hasta dahil edilmiştir. Çalışmada 1 yıldan daha uzun süreli anti TNF ilaç kullanan hastaların tedavi öncesi rutin olarak bakılan PPD düzeyleri, kontrollerde tekrarlanan PPD değişimleri, başlangıç ve kontrol PPD sonuçlarına göre İNH profilaksisi başlanma oranları değerlendirildi. Çalışmamızda anti TNF ilaç kullanan 117 hastanın başlangıç PPD ortalaması 5,87±5,45 mm iken kontrol PPD ortalaması 8,29±6,40 mm saptandı. Anti TNF ilaç kullanımı sonrası kontrol PPD ortalamasında başlangıç PPD seviyeleri ortalamasına göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış saptandı, (p<0,001). Çalışmamıza alınan 117 hastanın 99'una (%84,6) İNH profilaksisi verilmiş, İNH profilaksisi verilen 99 hastanın 63'üne (%53) başlangıç PPD sonucuna göre, kalan 54 hastanın ise 36'sına (%30) daha kontrol PPD sonucuna göre İNH profilaksisi verildiği görüldü. Kontrol PPD sonucuna göre İNH profilaksisi başlanması ile hastalık tanısı ve kullanılan anti TNF ilaç çeşidi arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Çalışmamızda İNH profilaksisi başlanması ile cinsiyet, hastalık tanısı, kullanılan anti TNF ilaç türü arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Sonuç olarak anti TNF ilaç tedavisi alan romatizmal hastalarda, tüberküloz aktivasyonu önemli bir sorundur. Tedavi sürecinde immun cevabın düzenlenmesi ile PPD düzeyi değişebilmektedir. Bu yüzden proflaksi alması gereken hastaları belirlemek için tedavinin ileri dönemlerinde de belli aralıklarla PPD testi tekrarlanması ve hastaların profilaksi açısından tekrar değerlendirilmesi önerilebilir Anahtar kelimeler: PPD düzeyi değişimi, Anti-TNF tedavi, latent tüberküloz enfeksiyonu, romatoid artrit, ankilozan spondili

AnkilozArtrit-psoriatikArtrit-romatoid+4
Tayfun Özdemir
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bel ağrılarında ultrason ve diadinami

Fuat Esen
Akdeniz University
1984
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Postmenopozal osteoporoz ve romatoid artrit`li hastalarda serum osteocalcin (GLA protein) değerleri

Ali Galip Gündoğar
Akdeniz University
1988
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tens, diadinami ve enterferans akımlarının ağrı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Bülent Bütün
Akdeniz University
1988
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nevritte galvanik tedavinin etkileri

Mualla Mut
Akdeniz University
1989
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Beta talasemi major`de eklem tutulumu ve desferrikosamin tedavisi ile ilişkisi

Ayşegül Karahan Fişenk
Akdeniz University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Türk romatoid artritli hastalarda HLA değerlendirmesi

Demet İş
Akdeniz University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fibromiyalji 2013 alternatif tanı kriterlerinin geçerlilik ve güvenilirliği

Amaç: Bu çalışmada, 3 aydan uzun süreli yaygın ağrısı olan hastalarda 2011 modifiye ACR ve 2013 alternatif tanı kriterlerinin test edilmesi amaçlanmıştır. Böylelikle, bu kriterlerin FM tanısındaki duyarlılıkları ve özgüllükleri karşılaştırılacak ve sekonder fibromiyalji tanısındaki değerleri araştırılacaktır. Yöntem: 3 aydan uzun süredir devam eden yaygın ağrı nedeniyle başvuran toplam 280 kadın hasta çalışmaya dahil edildi. Bu kriterlere göre seçilen hastaların demografik özellikleri, ek hastalıkları ve kullandığı ilaçlar sorgulanarak kaydedildi. Tüm hastalardan ayrıntılı hikâye alınarak detaylı fizik muayeneleri yapıldı. Hastalar non-enflamatuvar ve enflamatuvar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Hastaların tümü ACR 1990, ACR 2011 modifiye kriterler ve 2013 alternatif tanı kriterleri kullanılarak değerlendirildi. Sonrasında hastalara Beck depresyon ölçeği (BDÖ) ve fibromiyalji etki anketi (FEA) uygulandı. Bulgular: Non-enflamatuvar grupta, ACR 2011 modifiye tanı kriterlerine göre 122 (%87,2) hasta FM tanısı almıştır. 2013 alternatif kriterlere göre ise 97 (%69,3) hastaya FM tanısı konuldu. Her iki kritere göre FM tanısı alanların sayısı 96 (%68,6) dır. ACR 2011 modifiye tanı kriterlerine göre FM tanısı konulan ancak 2013 alternatif kriterlere göre tanı alamayan hasta sayısı 26 (%18,6) dır. Sadece 1 (%0,7) hastaya 2013 alternatif kriterlere göre FM tanısı konulmuş ancak ACR 2011 modifiye tanı kriterlerine göre tanı konulamamıştır. Kappa değeri 0,459 olup uyumsuz olduğu saptandı (p<0,001). Enflamatuvar grupta, ACR 2011 modifiye tanı kriterlerine göre 116(%82,9) hasta FM tanısı almıştır. 2013 alternatif kriterlere göre ise 86 (%61,4) hastaya FM tanısı konuldu. Her iki kritere göre FM tanısı alanların sayısı 84 (%60,0) idi. ACR 2011 modifiye tanı kriterlerine göre FM tanısı konulan ancak 2013 alternatif kriterlere göre tanı alamayan hasta sayısı 24 (%17,1) dür. Sadece 2 (%1,4) hastaya 2013 alternatif kriterlere göre FM tanısı konulmuş ancak ACR 2011 modifiye tanı kriterlerine göre tanı konulamamıştır. Kappa değeri 0,428 olup uyumsuz olduğu saptandı (p<0,001). Sonuç: Kronik yaygın ağrılı hastalara ACR 2011 modifiye kriterler ile daha kolay FM tanısı konulabileceğini görülmektedir. Ayrıca 2011 kriterlerinde bulunan "ağrıyı açıklayabilecek başka hastalık olmaması" maddesi romatolojik hastalıklara eşlik eden FM'yi belirlemeyi olanaksız hale getirmektedir. Bu nedenle 2011 modifiye kriterler yerine özgüllüğü %92,9 saptanan 2013 alternatif kriterlerin kullanılması daha uygun olabilir. Anahtar kelimeler: Fibromiyalji, ACR 2011 modifiye kriter, 2013 alternatif kriter

FibromiyaljiFizik tedaviFizik tedavi yöntemleri+3
Fatih Noyan
Adnan Menderes University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artritte serum kas enzim seviyeleri ve klinik parametreler ile ilişkisi

Cahit Kaçar
Akdeniz University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fibromiyalji sendromu etyopatogenezinde endokrin sistem ve ruhsal etkenlerin rolünün romatoid atrit ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmalı incelenmesi

Meltem Sayın
Akdeniz University
1998
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit seronegatif spondiloartritlerde serum beta-2 mikroglobulin seviyeleri

Ece Kaptanoğlu
Akdeniz University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteoporoz osteoartrit ilişkisi

Günsel Sünbüloğlu
Akdeniz University
1999
00