
157
Archived Theses
1
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Sıçanlarda akustik travmaya bağlı işitme kaybı modelinde likopenin etkisinin araştırılması
AMAÇ Bu çalışmada, sıçanlarda akustik travmaya bağlı gelişen işitme kaybı modelinde likopenin etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEMLER Otomikroskobik kulak muayeneleri, distorsiyon ürünü otoakustik emisyonları (DÜOAE) ve işitsel uyarılmış beyin sapı potansiyelleri (İUBP) normal saptanan Wistar albino cinsi 14 sıçan deney ve kontrol grupları olmak üzere ikiye ayrılarak çalışmaya dâhil edildi. Tüm sıçanlara üç saat boyunca 4 kHz bandında 120 dB SPL şiddetinde gürültü verilerek akustik travma oluşturuldu ve 24. saatte yapılan DÜOAE ve İUBP ile işitme kaybının şiddeti belirlendi. Deney grubuna gavaj yolu ile 25 mg/kg likopen ve kontrol grubuna gavaj yolu ile 0,4 cc serum fizyolojik (etken maddenin yaklaşık hacmine eşdeğer) 14 gün boyunca günde bir kez verildi. Sıçanların akustik travma sonrası 10 ve 14. günlerde DÜOAE ve İUBP ile işitme fonksiyonları değerlendirildi. BULGULAR Onuncu ve 14. günlerde yapılan İUBP testlerinde deney grubunun dört, sekiz, 16 ve 32 kHz havayolu İUBP eşiklerinin kontrol grubuna kıyasla daha düşük olduğu ve bu farklılığın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu saptandı (p<0,05). Her iki grup arasında 10 ve 14. günlerde otoakustik emisyonları arasındaki fark istatistiksel açıdan anlamlı saptanmadı (p>0,05). SONUÇ Çalışmamızda, likopenin akustik travmaya bağlı gelişen işitme kayıplarında işitme eşiklerinin düşürücü etkisi olduğu saptandı. ANAHTAR KELİMELER:Akustik travma, İşitme kaybı, Likopen
Polisomnografide otomatik ve manuel skorlama farkları ve sonuçları
Uyku bozuklukları arasında en sık görüleni olan OSAS tanısında polisomnografi altın standarttır. Polisomnografinin değerlendirmesi manuel ve otomatik yazılım pogramları kullanılarak yapılabilir. Manuel değerlendirmede sonuçlar daha subjektiftir ve sonuç almak daha uzun süre alır. Bunun yanında otomatik yazılım programları kullanılarak yapılacak değerlendirmelerde duyarlılık ve özgüllük konusunda eksiklikler bulunmaktadır. Bu çalışmada amaç polisomnografide manuel ve otomatik değerlendirmeleri karşılaştırmak, farklılıkları kanıta dayalı bir şekilde ortaya koymaktır. Çalışmaya AÜTF KBB anabilim dalına OSAS semptomları ile başvuran 120 hasta dAHİl edilmiştir. Bu hastaların ilk 30?unda AHİ<5, ikinci 30?unda 530 şeklindedir. PSG kayıtları, uluslararası 10-20 sistemine göre yerleştirilen elektrotların kullanıldığı 44 kanallı E-serisi (Compumedics, Abbotsford, VIC, Australia) cihazı ile yapılmıştır. Katılımcıların 24?ü kadın, 96?sı erkektir. En genç hasta 21, en yaşlı hasta 74 yaşındadır. Yaş ortalaması 46,75 ve vücut kitle indeksi ortalaması 29,74?dir. Hastaların PSG raporunda toplam uyku süresi, uyku etkinliği, uyku latansı, REM latansı, REM, Evre 1-2-3, obstruktif apne, masif apne, santral apne, REM AHİ, NREM AHİ, toplam AHİ, sırt üstü AHİ, RDI, aurosal index REM, aurosal index NREM, aurosal index toplam, uyanıklık O2 saturasyonu, en düşük O2 saturasyonu, ortalama O2 saturasyonu ve %90 altı saturasyon yüzdesi karşılaştırılmıştır. PSG değerlendirilmesinde manuel evrelemeyi esas aldığımızda otomatik evrelemenin sensitivitesi (duyarlılığı) %93,33; spesivitesi (özgüllüğü) %.98,88 şeklinde bulunmuştur. Çalışmanın sonucunda otomatik skorlamanın uyku kaydı ile ilgili çoğu parametrelerin yanlış değerlendirildiği, yanlış tanıların konduğu ve tedavilerin uygulanmasına sebep olduğu görülmüştür. Manuel evreleme daha zahmetli olmasına, daha geç sonuçlara ulaşılmasına rağmen otomatik evrelemeden daha başarılıdır
Allerjik rinopatilerde fasial ağrılar
İleri derecede işitme özürlülerin tanısında impedans odiometri ve BSUP`in yeri
Pediatrik yaş grubunda kronik sinüzitlerin tedavisinde nazo-antral antrostominin değeri
Kronik maksiller ve ethmoidal sinüzitlerde antroskopi bulgularına göre uygulanan endonasal sinüs operasyonlarının sonuçları
Kronik böbrek yetmezlikli olgularda hemodiyaliz öncesi ve hemodiyaliz sonrası işitsel fonksiyonların ve baer adyometrisinin değerlendirilmesi
Presbiakuzide santral tutulum beyin-sapı işitsel uyarılmış potansiyelleri ölçümünde stimulus hızının arttırılması ile gösterilmesi
Behçet Hastalığında işitsel, vestibuler ve Biup Sonuçlarının değerlendirilmesi
Dizziness ve vertigo
Hiperlipidemik hastalarda beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyel bulguları
Videolarengoskopinin ses hastalıklarının tanı ve tedavisindeki yeri ve önemi
Parsiyel vertikal larenjektomi sonrası rekonstrüksiyon için uyguladığımız açık pencere tekniği
Kronik süpüratif otitis media olgularında kemikçik destrüksiyonu
Larenks kanserlerinde p53, PCNA, C-ERBB-2 overekspresyonunun klinik parametrelerle değerlendirilmesi ve prognoza etkileri
Kliniğimizde görülen nazal polipli kronik rinosinüzit hastalarının uzun dönem sonuçlarının değerlendirilmesi
Başlık: Kliniğimizde Görülen Nazal Polipli Kronik Rinosinüzit Hastalarının Uzun Dönem Sonuçlarının Değerlendirilmesi Amaç: Nazal polipli kronik rinosinüzit tedavisinde kullanılan uzun dönem antibiyotik tedavisinin etkinliğini değerlendirmek ve yaşam kalitesine olan etkisini belirlemektir. Yöntem: Çalışmaya NPKRS tanısı konulan erişkin 72 hasta dahil edilmiştir. Hastalar altı aylık takip döneminde üç kez değerlendirilmiş ve sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. İlk ve son değerlendirmeler nazal endoskopiyi de içeren KBB muayenesi SNOT-22, SF-36 anketleri, Lund–Mackey skoru ve Kennedy-osteit skoru ile yapılmıştır. İlk vizit sırasında Prick testi uygulanmıştır. Hastalar aldıkları tedavilere göre üç gruba ayrılmıştır; sadece İNKS (grup 1), İNKS ve makrolid grubu antibiyotik(grup 2), İNKS ve doksisiklin grubu antibiyotik (grup 3). Antibiyotikler sekiz hafta düşük doz olarak kullanılmıştır. Tüm hastalar ek olarak nazal irrigasyon uygulamıştır. Tedaviden fayda görmeyen hastalara intrapolip triamsinolon enjeksiyonu yapılmıştır. Takip sırasında opere edilen hastaların doku örnekleri eozinofili açısından değerlendirilmiştir. İlk vizitte hastaların 35'inde (%48,6) osteit olduğu izlenmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan 72 hastanın; 43'ü (%59,7) erkek, 29'u (%40,3) kadın cinsiyette saptanmıştır. Yaş ortalamaları; erkek cinsiyette 47,67 ±16,26, kadın cinsiyette 50,21 ±15, tüm hastalara bakıldığında 48,69± 15,71 olarak saptanmıştır. Çalışmamızda 72 hastanın 68'ine deri Prick testi yapılmış 32 (%47,1) 'sinde pozitif olduğu görülmüştür. Samter's triadı tüm hasta grubunda 8 kişide (%11,1) saptanmıştır. Grup 3'te polip evrelerinde azalma saptanırken (p<0,05), Kennedy-osteit skorlarında anlamlı derecede değişim izlenmemiştir (p>0,05). Grup 2 ve grup 3'te Lund-Mackey skorlarında azalma anlamlı bulunmuştur (p=0,045, p=0,049). Grup 1'de ise Lund-Mackey skorlarında anlamlı değişim saptanmamıştır (p>0,05). Grup 1 (p=0,016) ve grup 2'de (p=0,005) Kennedy-osteit skorlarında zamanla artış olduğu görülmüştür. Tedavi grupları arasında SNOT-22 skoru ve SF-36 puanları değişimleri açısından fark görülmemiştir. Triamsinolon enjeksiyonu yapılan hastalarda yapılmayanlara göre polip evreleri, SNOT-22, Lund-Mackey ve Kennedy-osteit skorlarında anlamlı bir değişim saptanmamıştır. Sonuç: Çalışmamızda NPKRS hastalarında düşük doz verilen doksisiklin tedavisi ile klinik ve radyolojik iyileşmenin diğer gruplardan daha iyi olduğu saptanmıştır. Nazal polipli kronik rinosinüzitte daha fazla hasta sayısı içeren gruplarla daha uzun süre izlem yapılacak çalışmaların medikal tedavi algoritmasının düzenlenmesine katkısı olacağını düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: nazal polip, doksisiklin, makrolid, osteit, Lund-Mackey
Sensorinöral tip işitme kayıplarında pürton odyometriyel alternatif bir teknik: Dpoae (Distortion product Otoacoustic Emissions)
Endoskopik sinüs cerrahisi sonuçlarının değerlendirilmesinde objektif ve subjektif kriterler (Cerrahi sonuçlarımızın değerlendirilmesi)
MiRNA 146B-5P, 25-3P, 221, 222 diferansiye tiroid kanseri için birer biyobelirteç olabilir mi?
Amaç: Bu çalışmanın amacı diferansiye tiroid kanserlerinde miRNA 146b-5p, 25-3p, 221, 222 biobelirteçlerinin tiroglobülinin yerine takiplerde kullanılabilecek güvenli markerlar olup olmadığı araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Kasım 2020- Haziran 2022 yılları arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Kulak Burun Boğaz (KBB) ve Genel Cerrahi kliniğine başvuran 53 olgu dahiledildi. Çalışmaya dahiledilen tüm olgulardan TSH, serbest T4, Tiroglobülin biyokimyasal testleri istendi. miRNA biyobelirteçleri incelenmesi için -85 derecede saklanacak hemogram tüpüne kan örneği alındı. Diferansiye tiroid kanseri ve multinodüler guatr hastalarından operasyondan 30 gün sonra aynı işlemler tekrarlandı. Gruplar arasındaki farklılıklar istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamıza dahiledilen 30 DTK tanılı hastaların 22 tanesinin kadın(%73,3), 8 tanesinin erkek(%26,7); MNG tanılı 12 hastanın 10'unun kadın(%83,3), 2'sinin erkek(%16,7); 31 kontrol grubu olgusunun 14'nün kadın(%45,2), 17'sinin erkek(%54,8) cinsiyete sahip olduğu izlendi. Kontrol grubu olguların preop miRNA146-5p değerleri, papiller ve MNG grubu olguların miRNA 146-5p değerlerinden anlamlı olarak düşük bulundu. DTK grubunda preoperatif miRNA 146-5p MNG grubu karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı daha yüksek bulundu(p=0.007). Preop miRNA ölçüm sonuçlarının MNG tanısına göre DTK tanısı koyma güçleri için yapılan ROC analizi sonuçları incelendiğinde; preop miRNA146-5p DTK'yı MNG'ye göre tiroglobulinden daha başarılı tahmin ettiği sonucuna vardık. Servikal lenf nodu metastazı olan DTK hastalarında preop miRNA 25-3p'nin anlamlı olarak yüksek eksprese edildiği izlendi. ATA risk sınıflaması, evre ve RAİ tedavisi alan DTK grubunda miRNA 145-5p,25-3p,221/222 ekspresyon düzeyleri açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: DTK hastalarını MNG hastalarından ayırmada sadece preoperatif miRNA146-5p'nin istatiksel anlamlı olduğu izlendi. Aynı zamanda yapılan ROC analizinde miRNA 146-5p'nin tiroglobulinden daha başarılı DTK ve MNG hastalarını ayırabildiği gözlendi. MiRNA 146-5p'nin preoperatif hasta serumlarda çalışılarak DTK ayırımında kullanılabileceğini öneriyoruz. DTK grubunda servikal lenf nodu metastazı olan hastalarda miRNA 25-3p ekspresyonu istatiksel olarak anlamlı bulundu. Bu konudaki çalışmaların artmasıyla preoperatif serum miRNA 25-3p ölçümlerinin lenfnodu metastazı ilişkisinin netleşeceğini düşünmekteyiz. miRNA ekspresyonları ile ATA risk sınıflaması, RAİ tedavi almış olmak, evre ile korelasyon olmadığı gözlendiği için, miRNA'ların prognostik değerlerinin yeterli olmadığını düşünüyoruz. Ekspresyon profili üzerine çok sayıda çalışma olmasına rağmen, miRNA'ların çoğunun DTK'deki kesin rolleri bilinmemektedir ve bu nedenle daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Papiller tiroid kanseri, miRNA 146b-5p, 25-3p, 221, 222
Yaşlı hayvan modelinde L-Carnitinin presbiakuziye etkileri
Osas (Obstrüktif Sleep Apne Sendromu) tedavisinde UPPP (Uvuopatalofaringoplasti) başarısının flekstüp reflektometri ile objektif değerlendirilmesi
Laringofarengeal reflünün adenoid hipertrofisi üzerine etkisi
Giriş: Rekürren akut viral ve bakteriyel enfeksiyonlar, patojenik bakteri kolonizasyonu, kronik bakteriyel enfeksiyonlar, pasif sigara içiciliği ve alerjik epizotlar gibi nedenlerle lenfoid foliküllerin çoğalması ve genişlemesi ile birlikte gelişen adenoid hipertrofisi için LFR'nin de önemli bir etyolojik faktör olabileceği belirtilmektedir. Doğumda çok küçük olan, en büyük boyutlarına 3 ? 7 yaşlarında ulaşan adenoid dokunun hipertrofisi horlama, ağız solunumu ve hiponazal konuşma semptomları ile çocukluk çağının sık karşılaşılan bir problemidir. Bu çalışmanın amacı LFR'nin adenoid doku hipertrofisi üzerine etkilerini incelemektir.Gereç ve yöntem: Rutin endikasyonları ile adenoidektomi yapılan 2 ? 35 yaşları arasında 62 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar pirozis, regürjitasyon, ağız suyu, disfoni, ailesel GÖR, alerjik rinit semptomları, apne, sık rinosinüzit/rinit hikayesi yönünden sorgulandı ve sonuçlar var/yok şeklinde anemnez formunda not edildi. Ayrıntılı Kulak Burun Boğaz muayeneleri sırasında nazal pasajda görülen seröz akıntı ve pürülan akıntı, seröz otitis media, kubbe damak ve ortodontik problemler gibi bulgular kaydedildi. Tüm hastalara poliklinik şartlarında araştırmayı yürüten tek bir doktor tarafından fleksible nasofarengolaringoskopi yapılarak adenoid dokunun büyüklüğü ve nazofarinkste kapladığı rölatif alan, larenkste hiperemi, aritenoid ödemi olup olmadığı ve diğer laringeal patolojiler tespit edildi. Operasyon sırasında elde edilen adenoid doku belirli konsantrasyonda homojenize ederek Elisa yöntemiyle pepsin araştırıldı. Reflü maruziyetine bağlı oluşabilecek patolojik doku değişiklikleri rutin boyama yöntemleri ve immünohistokimyasal yöntemler ile tespit edildi.Bulgular: 62 adenoid doku örneğinin 1 tanesinde (%1,6) pepsin pozitif olarak tespit edildi.(8,564 ng/ml) Adenoid büyüklüğü ile aritenoid ödemi (p=0,007) ve apne (p=0,005) arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişki ve korelasyon bulundu. (aritenoid ödem r=0,310;p=0,007, apne r=0,358;p=0,004) Adenoid büyüklüğü ile lenfosit (p=0,017) ve subepitelyal ödem (p=0,017) arasında anlamlı düzeyde bir ilişki bulundu. Adenoid büyüklüğü ile gland formasyonu (r=0,271;p=0,033) ve subepitelyal ödem (r=0,291;p=0,022) arasında korelasyon tespit edildi. Aritenoid ödemi ile larengeal hiperemi (p<0,001), seröz akıntı (p=0,036) ve pürülan akıntı (p=0,026) arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulundu. Çalışmaya alınan 62 hastanın adenoid doku örneğinin hiçbirinde immünohistokimyasal boyama sonucunda H.Pilori tespit edilmedi. MUC5AC aranan 62 olguda, Yok olan 19 (%30,7), 1+ olan 28 (%45,1), 2+ olan 13 (%20,9) ve 3+ olan 2 (%3,3 ) olgu tespit edildi. Toplam 43 olguda (%69,3) MUC5AC saptandı.Sonuç: LFR mekanizması ve manifetasyonları ile GÖR'den farklı bir klinik tablodur. Medikal tedaviye rağmen geçmeyen veya sık tekrarlayan pürülan rinit/rinosinüzit ve efüzyonlu otitis media olgularında reflünün mutlaka değerlendirilmesi gerekir. LFR adenoid doku hipertrofisinde önemli bir etken olabilir. Adenoid hipertrofisi olan çocuklarda LFR değerlendirilmeli ve bu hastalarda adenoidektomi planlanması öncesi reflü tedavisi de önemli bir seçenek olarak düşünülmelidir.
Larinks primer skuamöz hücreli karsinomlarında human papilloma virüs sıklığı, p53 ve ki-67 ekspresyonlarının klinikopatolojik korelasyonu
Amaç: Son yıllarda yapılan araştırmalar ile larinks kanserlerinde de human papilloma virüs enfeksiyonlarının rolü olabileceği düşünülmektedir. p53 geni mutasyona uğradığında tümör gelişimi daha kolaylıkla meydana gelir. Hücre proliferasyonunu gösteren Ki-67 nükleer immünoreaktivitesi ile tümör dokusundaki mitoz sayısı arasında iyi bir korelasyon vardır.Bu çalışmada 47 larinks skuamöz hücreli karsinom olgusunun patoloji preparatlarından kesitler alındı. Bu örnekler ile imnünhistokimyasal boyamalar ve polimeraz zincir reaksiyonu ile human papilloma virüs araştırmaları yapılırken, bunların klinik parametreler ile korelasyonu incelendi.Gereç-Yöntem: PanHPV, HPV 16, HPV 18, p53 ve Ki-67 boyaları yapıldı. Polimeraz zincir reaksiyonu ile poliklonal human papilloma virüs varlığı araştırıldı.Bulgular: İmnünhistokimyasal yöntemle uygulanan PanHPV boyasında 25 (%53,2) olguda pozitif boyanma, 22(%46,8) olguda negatif boyanma tespit edildi. İmnünhistokimyasal yöntemle uygulanan HPV 16 boyasında 27 (%57,4) olguda pozitif boyanma, 20(%42,6) olguda negatif boyanma tespit edildi. Yapılan p53 değerlendirmesinde olguların 22'si (%46,8) düşük, 25'i ( % 53,2) yüksek dereceli boyandığı tespit edildi. Ki-67 değerlendirmesinde olguların 19'si (%40,4) düşük, 28'i ( % 59,6) yüksek dereceli boyandığı tespit edildi. p53 ile grade arasındaki ilişki incelendiğinde diferansiyasyon azaldıkça p53 ekspresyonunun arttığı görülmektedir.Sonuç: Human papilloma virüs enfeksiyonlarının büyük bir kısmının geçici olması, enfeksiyonun yamalı tarzda tutulum yapması ve parafindeki dokulardan örnek çalışmak human papilloma virüs tanısını ve tiplendirilmesini güçleştirmektedir. İleride yapılacak daha geniş çaplı araştırmalar ile human papilloma virüs tayini daha hızlı ve ucuz yapılabilecek belki de son yıllarda serviks kanserini engellemek için yapılan aşıların benzerleri baş-boyun kanserleri için de uygulanabilecektir. Ki-67 ve p53 overekspresyonlarının larinks skuamöz hücreli karsinomlarında prognozu açısından olumsuz parametreler olabileceği düşünülmüştür. İleri araştırmalar ile larinks skuamöz hücreli karsinomlarının tedavisi ve takibinde bu parametrelerin önemi daha iyi anlaşılacaktır.
Timpanoplastilerde greft materyali ve hazırlanış şeklinin postoperatif odyolojik kazanç ve greft tutulum başarısına etkisi
Çalışmamızda kliniğimizde Ekim 2000-Ağustos 2011 tarihleri arasında gerçekleştirilmiş tüm Tip 1 timpanoplasti olguları arasından kayıtlarına ulaşılabilen, ameliyatı yapan cerrah tarafından düzenli progress kunulan, düzenli takip altında olan 130 vaka seçildi. Bu 130 vakanın dosyalarının retrospektif olarak taranması suretiyle klinik notlar, preoperatif ve postoperatif odyogram sonuçları kaydedildi. Kullanılan greft tekniğine göre oluşturulan dört gruptaki hastaların yapılmış odyogram sonuçları (SRT: speech reception treshold ; 500, 1000, 2000, 3000, 4000 Hz'teki ABG: air bone gap kazançları ), anatomik olarak greft tutulum oranları ve başarıyı etkileyen diğer faktörler (yaş, cinsiyet, perforasyonun zar üzerindeki yerleşimi, perforasyonun hangi kulakta olduğu, Diyabetes Mellitus ve Hipertansiyon ile ilişkisi, takip zamanı ve MERI skorları ) karşılaştırıldı.Başarı kriteri olarak; hem anatomik olarak intakt greft tutulumu hem de SRT veya ABG kazanç değerlerinden herhangi birinde sıfırdan farklı müsbet artış olması başarılı olarak kabul edildi.Elde edilen veriler ile SPSS for Windows 15.0 (SPSS Inc. , Chicago, Illinois ) bilgisayar programı kullanılarak bir veri tabanı oluşturuldu. Sonuçlar ile aynı bilgisayar programı kullanılarak istatistiksel analiz yapıldı.Sonuç olarak; kıkırdak timpanoplastilerin, özellikle de ada kartilaj tekniğinin geniş perforasyonlarda ilk seçenek olarak kullanılmasının başarı şansını arttıracağı, timpanoplastilerin 7-9 yaşından sonra mümkün olan en küçük yaşta yapılmasının başarı şansını artırabileceği, postoperatif bakımın ve hekim önerilerine uyumun cerrahi başarısı üzerinde etkili olduğu, posterior bölge perforasyonlarının sonuçlar itibariyle daha iyi prognoza sahip olduğu, postoperatif takipte kontrollere mümkün olduğunca uzun süre devam edilmesi gerektiği, MERI skorlamasının otolojik cerrahide prognoz tahmininde önemli bir yere sahip olduğu, postoperatif greft tutulumu ve odyometrik kazancın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiği, hastalarımıza bu şartlar dahilinde maksimum faydanın sağlanabileceği sonuçlarına varıldı.
Deneysel akut travmatik timpan membran perforasyonunda dekspanthenol ve hypericum perforatum ekstresinin iyileşme üzerine etkisi
Amaç: Çalışmamızın amacı, Hypericum Perforatum ve Dekspanthenol'ün akut travmatik timpan membran perforasyonunda topikal olarak uygulanmasının kapanma süresine etkisini araştırmak; histopatolojik olarak perforasyon bölgesinde yaptığı fibrozis düzeyini belirlemektir. Materyal metod: 18 aylık, 25 adet dişi Wistar sıçan 3 gruba ayrıldı: Kontrol, Dekspanthenol, Hypericum Perforatum. Timpan membran rüptürü bir aspiratör ucu yardımıyla ketamin (50 mg/kg) ve ksilazin (5 mg/kg) anestezisi altında gerçekleştirildi. İlk grubun her iki timpan membranı perfore edilip, spontan iyileşme sürecine bırakıldı. İkinci grup sıçanın her iki membranı da perfore edildi ve bir tarafa sadece serum fizyolojik uygulandı, diğer taraf ise Dekspanthenol aldı. 3. grup için %0,3'lük standardize Hypericum Perforatum ekstresi %10 ETOH içinde çözdürüldü, böylece solüsyondaki hiperisin konsantrasyonu %0,0001 oldu. Bu grupta, bir taraf vehicle %10 ETOH alırken, öteki tarafa Hypericum Perforatum solüsyonu uygulandı. Her 3 günde bir ilgili tedavi ajanları emdirilmiş spongostan kulak yoluna yerleştirildi, klinik iyileşme 4., 7. ve 10. günlerde takip edildi. Sonuç: Her iki ajanda, timpan membran perforasyon kapanma sürelerini eşit derecede kısaltıp, fibrozis miktarlarını olumlu derecede arttırdı. Timpan membran rüptürü tedavisinde bu ürünlerin kolay bulunabileceği ve ucuz olmaları göz önünde bulundurulmalıdır. Yine de bu bilgiler yeni çalışmalara yol göstermesi, farklı konsantrasyon ve çözeltilerle detaylı çalışmaların yapılması gerekliliği de göz ardı edilmemelidir. Anahtar kelimeler: Timpan Membran İyileşmesi, Hypericum Perforatum, Panthenol, Panthotenol, St. John's Wort
Nazal polip hastalıklarında TNF-α inhibitörlerinin etkinliğinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Nazal polipozis, paranazal sinüsleri ve nazal mukozayı etkileyen, multifaktöryel etkenler ile kronik infalamatuvar bir süreç sonucunda oluşan, benign bir hastalıktır. Nazal polipozis patogenezinde birçok farklı etiyolojik faktör mevcut olmakla birlikte genellikle eozinofil hakimiyetinde Th2 aracılı bir inflamasyon görülür. Yapılan genetik çalışmaları ile, nazal poliplerden alınan dokularda,TNF-α lokasyonunda a allelinde oluşan tek nükleotid polimorfizmi olduğu saptanmıştır. Biz çalışmamızda, primer hücre kültürlerinde ürettiğimiz nazal polip fibroblastları üzerine TNF- α inhibitörlerinin etkinliğini değerlendirmeyi; ikincil olarak da proenflamatuvar sitokinlerin salımı ve proliferasyonu üzerine etkinliğini kortikosteroidler ile karşılaştırmayı amaçladık. Materyal : 2015 Ocak -2016 Mart tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Kulak Burun Boğaz servisinde masif polipozis sebebiyle endoskopik sinüs cerrahisi yapılan 6 masif polipozis hastasının etmoid hücrelerdeki nazal polip spesmenleri hücre kültürü için ayrıldı. Primer hücre kültüründe üretilen nazal polip fibroblastları tedavilerden 1 saat önce (pretreatment) 1ng/ml IL-1β stimüle edildi. Tedavi olarak 10-8M Deksametazon ve 3 μg/ml Etanercept ve kombine olarak her iki ilaç verildi. Negatif kontrol(stimülasyon yapılmayan grup), pozitif kontrol(IL-1β stimülasyonu yapılan grup), Deksametazon tedavisi alan grup, Etanercept tedavisi alan grup ve kombine (Deksametazon + Etanercept) tedavi alan grup olmak üzere 5 grup oluşturuldu. 72 saat inkübasyon sonunda VCAM-1, RANTES ve Eotaksin sitokinleri ELISA ve PCR ile değerlendirildi. İstatistiksel analiz yapıldı. Ortalama değer ve standart sapmalar hesaplandı. Bulgular : Pozitif kontrol grubu protein salınımları negatif kontrol grubu ile karşılaştırıldığında VCAM-1(p=0.018), düzeyinde anlamlı artış gözlenirken, Eotaksin düzeyinde anlamlı artış görülmedi(p=0.08). Deksametazon 72 saat sonunda tüm yapılan kültürlerdeki VCAM-1ve Eotaksin protein salınımlarında pozitif kontrolle karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde azalmaya neden oldu(p=0.002, p=0.0004, sırasıyla). Etanercept uygulanan grup, Eotaksin ve VCAM-1 protein salınımı yönünden pozitif kontrol grubu ile karşılaştırıldığında belirgin azalma gözlenmedi(p=0.1, p=0.22, sırasıyla). Deksametazon'un, VCAM-1 ve Eotaksin salınımını inhibasyonunda Etanercept'e göre belirgin olarak üstün olduğu izlendi. Deksametazon ve Etanercept kombinasyonunun ise sadece Deksametazon tedavisine göre, VCAM-1 ve Eotaksin salınımı üzerine bir üstünlüğü saptanmadı. RANTES protein salınımı ölçüm kitleri aralığından daha düşük seviyelerde bulunduğu için sonuç elde edilemedi. Yapılan VCAM-1, Eotaksin ve RANTES mRNA düzeylerinde her beş grup için de anlamlı bir sonuç elde edilemedi(p>0.05). Tartışma: Günümüzde NP medikal ve cerrahi tedavilere rağmen sıklıkla nüks etmektedir. Bu sebeple yeni tedavilerin araştırılması bir ihtiyaç durumundadır. Bu durum yeni tedavi şeçeneklerinin araştırılmasının önünü açmaktadır. Bu çalışma bildiğimiz kadarıyla nazal polip fibroblastları üzerinde in vitro olarak TNF-α inhibitörlerinin denendiği ilk çalışmadır. Verilerimiz bize, Etanercept'in Eotaksin sitokinini baskılamada etkinliğinin olduğunu ancak bu etkinliğin deksametazondan daha düşük düzeyde olduğunu düşündürdü. Ayrıca kombine verilen Etanercept ve deksametazonun, sadece deksametazon verilen gruba sitokin baskılamada bir üstünlük sağlamadığı saptandı. Bu çalışma nazal polipli kronik sinüzit hastalarında TNF-a inhibitörlerinin yeni bir tedavi modalitesi olarak kullanımına moleküler bir temel sağlamaktadır. Farklı dozlar ile tekrarlanarak ideal dozun saptanması ve klinik deneyler ile tedavi etkinliğinin gösterilmesi için ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.
Rat timpanik membranında deneysel olarak oluşturulan miringoskleroz gelişim sürecine N-Nitro L-Arjinin Metil Ester'in etkisi
Miringoskleroz, timpanik membranın lamina propriasındaki kollajen yapının hiyalin dejenerasyonu ve kalsifikasyonu ile karakterize bir patoloji olup, efüzyonlu otitis medianın tedavisinde miringotomi yapılması ya da ventilasyon tüpü uygulaması sonrasında ortaya çıkabilir. Miringotomi yapılarak timpanik membran hasarı oluşturulan deneysel çalışmalarda perforasyon iyileşmesi ve miringoskleroz gelişimi tüm yönleriyle ortaya konmuştur. Miringotomi sonrası orta kulaktaki oksijen konsantrasyonunun dış ortamdaki seviyesine ulaşmasıyla gelişen hiperoksik durumun serbest oksijen radikallerinin (SOR) oluşumuna neden olduğu, oluşan SOR'un ise doku hasarına yol açtığı gösterilmiştir. Doku hasarı sonrası fibrozis ve kalsifikasyonla seyreden iyileşme süreci miringosklerozla sonuçlanmaktadır.Miringoskleroz gelişim sürecinin iyi bilinmesi miringoskleroz gelişimine karşı etkili tedavi stratejileri geliştirilmesi açısından önemlidir. Bu alanda yapılan çalışmalarda miringoskleroz gelişimini önlemeye yönelik birçok antioksidan ve antiinflamatuar madde denenmiştir.N-Nitro L-Arjinin Metil Ester (L-NAME), yapılan çeşitli çalışmalarda antiinflamatuar, antioksidan ve antifibrotik etkileri kanıtlanmış, geniş kullanım alanına sahip bir maddedir. Birçok farklı dokudaki yara iyileşmesinde olumlu etkileri gösterilmiş olan L-NAME'nin kulak zarı perforasyonu iyileşmesi üzerine olan etkilerini inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada topikal ve intraperitoneal olarak uygulanan L-NAME'nin, timpanik membran iyileşmesi ve miringoskleroz gelişimi üzerine olan etkileri araştırılmıştır.Çalışmamızda 20 adet Wistar rat kullanılmıştır. Yapılan otomikroskopik bakıda sağlıklı timpanik membrana sahip olduğu görülen 20 rata bilateral miringotomi yapıldıktan sonra, hayvanlar her grupta beş rat olacak şekilde rastgele dört gruba ayrılmışlardır.Birinci gruptaki beş rat tedavisiz bırakılmıştır. İkinci grupta ise 10 mikrolitre serum fizyolojik emdirilmiş gelfoam, miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte olmak üzere üç kez her iki timpanik membrandaki perforasyon üzerine yerleştirilmiştir.Üçüncü grupta, 10 mikrolitre (100 mg/ml) L-NAME emdirilmiş gelfoam miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte her iki timpanik membrandaki perforasyon üzerine yerleştirilerek uygulanmıştır. Dördüncü grupta bulunan beş rata ise 10 mg/kg (5 mg/ml) dozundaki L-NAME miringotomiden hemen sonra, miringotomi sonrası 12. saatte ve 24. saatte intraperitoneal olarak uygulanmıştır.Ondört günlük iyileşme periyodu sonrasında yapılan otomikroskopik miringoskleroz değerlendirmesinin ardından, hayvanlar sakrifiye edilerek histopatolojik inceleme amacıyla timpanik membranları çıkarılmıştır. Yapılan histopatolojik değerlendirmede Hematoksilen-Eozin ve Von Gieson ile boyanan kesitler ışık mikroskopu altında incelenerek inflamasyon skorlaması, total timpanik membran kalınlığı ölçümü ve miringoskleroz skorlaması yapılmıştır.Çalışma sonunda hem topikal hem de intraperitoneal olarak uygulanan L-NAME'nin, tedavisiz bırakılan ve topikal serum fizyolojik uygulanan gruplarla karşılaştırıldığında inflamasyonu baskıladığı, fibroblastik proliferasyonu azalttığı ve miringoskleroz gelişimini önlediği görülmüştür.Anahtar kelimeler: N-Nitro L-Arjinin Metil Ester, Miringoskleroz, Nitrik oksit, Timpanik membran, Miringotomi
Tavşan alt konkasına radyofrekans termal ablasyon uygulamasının doku histolojisi ve ultrastrüktürü üzerine etkisi
KBB pratiğinde nazal obstrüksiyon yakınmasıyla başvuran hastanın muayenesinde konka hipertrofileri sık karşılaşılan bulgudur. Medikal tedavi etkili olmadığı zaman cerrahi yöntemler uygulanmaktadır. Tarihçeye baktığımızda bu yöntemler arasında konkaya çeşitli madde enjeksiyonu, lineer koterizasyon, out fraktür, kriyocerrahi, parsiyel ve total konka rezeksiyonu, submukozal konka rezeksiyonu, lazer uygulamaları, argon plazma ile koagülasyon gibi yöntemler yer almaktadırlar. 1998 yılından itibaren konkaya radyofrekans termal ablasyon uygulaması (RFTA) tercih edilen yöntemler arasındadır. Konkaya radyofrekans uygulamasından sonra konkanın silyalı epitelinin korunması büyük önem taşır. Eğer bu epitel hasarlanırsa nazal kavitenin önemli fonksiyonlarından biri olan mukosilyer transport fonksiyonu zarar görür. Günümüzde çok sık kullanılmasına rağmen diğer yöntemlerden farklı olarak bu cerrahi uygulamanın sil rejenerasyonunu da göz önüne alan doku ultrastrüktürü üzerine etkisi araştırılmamıştır.Bu çalışmanın amacı, tavşan alt konkasına radyofrekans termal ablazyon uygulamasının histolojik etkisini araştırarak, ışık ve elektron mikroskobuyla inceleme yapmaktı.Çalışmaya 14 tavşan (21 tavşan konkası) dahil edildi. Hayvanlar 2 gruba ayrıldı. Her bir grupta 7 tavşan unilateral olarak opere edildi. Gyrus ENT (Bartlett, ABD) radyofrekans termal ablasyon cihazı ile tavşan alt konka anteromedialine 500J 75ºC enerji uygulandıktan sonra birinci grup tavşandan 1. haftada, ikinci grup tavşandan ise 8. haftada uygulanan alandan biyopsiler alınarak incelenmeye götürüldü. Opere edilmemiş karşı 7 konkadan ise kontrol grubu oluşturuldu.Ultrastrüktürel inceleme için örnekler 2.5% gluteraldehid içinde 2 saat süre boyunca fikse edildiler, fosfat buffer içinde yıkandılar (pH 7.4). Sonrasında 1 saat boyunca fosfat buffer içinde (pH 7.4) %1 osmiyum tetroksid ile fikse edildi ve artan derecelerde etil alkol konsantrasyonlarında dehidrate edildi. Propilen oksidde yıkandıktan sonra epoksi-resinli ortama gömüldüler. Hazırlanan bloklardan LKB (Bromma, İsveç) ultramikrotomu ile 0.5-1 ?m kalınlığında yarı ince kesit alındı ve toluidin mavisi ile boyandı. Leica DC 300 FX entegre dijital kameralı, bilgisayar donanımlı Leica DM 4000 B fotoışık mikroskop (Stuttgart, Almanya) ile incelenen yarı ince kesitler resimlendirildi ve ilgili bölgeler işaretlenerek alınan 20 nm'lik ince kesitler film kaplı bakır gridler üzerine yerleştirildi. Kontrast sağlamak için kesitler, uranil asetat ve kurşun sitrat ile boyanarak Carl Zeiss Libra 120 (Oberkochen, Almanya) transmisyon elektron mikroskopta değerlendirilerek resimlendirildiler.Araştırmada beş parametre incelendi: epitel dejenerasyonuna, bazal membran düzensizliğine, subepitelyal fibrozise, sil boyuyla sıklığına ve sil dejenerasyonuna bakıldı. İlk üç parametre ışık mikroskobuyla, diğer ikisi transmisyon elektron mikroskobuyla değerlendirildi. Sonuçlar değişiklik yok, orta veya ileri derecede değişiklik olarak 3 grup şeklinde skorlandıktan sonra, Mann-Whitney U testi ile SPSS 16 programında istatistiksel analizler yapıldı.Birinci grubun bir spesmeninde solunum epiteline rastlanmadı. Dolayısıyla bu grubun sayısı 6 kabul edildi. Birinci haftada epitelde bazı spesmenlerde dejenerasyon saptansa da istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Ancak bazal membran anlamlı olarak düzensiz izlendi (p=0.035) ve çok anlamlı tüm spesmenlerde subepitelyal fibrozisin geliştiğini de izlendi (p=0,008). Birinci grupta belirgin sil kaybı dikkati çekti. Tüm spesmenlerde sil seyrek ve çok kısaydılar. Aynı şekilde de silin anlamlı olarak dejenerasyona uğradığı görüldü (p her iki parametre için 0.035). Sekizinci haftada alınan biyopsilerde dejenerasyon bulguları devam etmekle birlikte genel olarak istatistiksel anlam taşıyan rejenerasyon bulguları mevcut idi (p>0.05).Yaptığımız çalışmada RFTA yönteminin birinci haftadan itibaren şiddetli subepitelyal fibrozis yaptığını görüldü. Bazal membran düzensizliği de dikkati çekiyordu.Çalışmamızda alt konkaya RFTA uygulamasının tüm spesmenlerde sil boyu ve sıklığını etkilediği ortaya çıktı (p<0.05). Sil morfolojisi de benzer şekilde etkilenmektedir. Zaman içinde tüm ültrastrüktürel değişimler rejenerasyon eğiliminde olmaktadırlar.Sonuç olarak alt konkaya uygulanan radyofrekans termal ablasyon yönteminin uzun vadede güvenilir yöntem olmasına karşın erken dönemde konka ultrastrüktürünü etkileyebileceğini gözönünde bulundurmak gerekebilir.Anahtar Kelimeler: alt konka, radyofrekans, konka histolojisi, sil ultrastrüktürü
Tinnituslu bireylerde otoakustik emisyon ile kontralateral supresyon mekanizmasının incelenmesi
Literatürde medial olivokoklear sistem vasıtasıyla gerçekleşen kontralateral supresyon ve dış tüylü hücre fonksiyonunun regülasyonu ile tinnitus ilişkisi genel olarak çok az çalışılmıştır. Unilateral tinnitus şikayeti olan, işitme eşikleri 30 dB'den daha iyi ve normal timpanometrik bulgular gösteren 25-55 yaş arası toplam 30 birey çalışma grubunu oluşturdu. Kontrol grubu benzer yaş ve cinsiyet dağılımı gösteren 30 tinnitusu olmayan normal işiten bireylerden meydana geldi. Takiben her iki gruba 250, 500, 1000, 2000, 3000, 4000, 6000, 8000 Hz frekanslarında saf ses odyometrisi, yüksek frekans odyometrisi, 1000, 1414, 2000, 2828, 4000 Hz frekanslarında merkezlenen TEOAE ölçümleri yapıldı. Supresyon ölçümü kontralateral kulağa beyaz gürültü verilerek gerçekleştirildi. Çalışma sonucunda tinnituslu bireylerde supresyon öncesi ve sonrası TEOAE amplitüdlerinin kontrol grubu bireylerden farklı olmadığı belirlendi (p>0.05). Bu açıdan tinnituslu grubun özellikle dış tüy hücrelerinin supresyonu açısından normallerden farklılığının bulunmadığı düşünülebilir. Benzer şekilde, en az üç frekansta kontralateral supresyonu gerçekleştirilen bireylerin sayısı, tinnituslu grupta % 86.7 (26/30), kontrol grubunda ise % 96.7 (29/30) olarak elde edildi ve bu açıdan iki grup arasında anlamlı bir fark bulunmadı.Sonuç olarak; Tinnituslu bireylerde ve kontrol grubu bireylerinde kontralateral supresyon sonrası emisyon amplitüdlerinde herhangi anlamlı bir değişiklik saptanmaması, efferent sistemde meydana gelen patolojik değişiklik olmadığı sonucunu ortaya çıkarmaktadır.
Ratlarda oluşturulan deneysel akut otitis media modelinde penisilin ve montelukast sodyumun orta kulak mukozasına etkisinin histopatolojik açıdan değerlendirilmesi
Akut otitis mediada (AOM) virüsler ve bakteriler, inflamatuar hücreleri stimüle ederek inflamatuar mediatörlerin salınımına neden olurlar. Bu mediatörlerden biri olan lökotrienler (LT) ödem oluşumu, mukus üretimi ve tuba Eustachii disfonksiyonundan sorumlu tutulmuşlardır. Montelukast, selektif cys-lökotrien reseptor antagonistidir ve Cys LT1 reseptörüne bağlanarak etki gösterir.Bu çalışmada, ratlarda deneysel olarak oluşturulmuş akut süpüratif otitis media (ASOM) tablosunda, uygulanan penisilin ve LT antagonisti kombinasyonlarına verdikleri yanıtlar, erken ve geç dönemde histopatolojik gözlemlere dayalı olarak karşılaştırılmıştır.Bu çalışmada 56 adet Winstar rat kullanılmıştır. Ratların her iki kulaklarına da otomikroskopik bakı yapılmış, sağlıklı timpanik membrana (TM) sahip olan 83 kulak çalışmaya alınmıştır. Tüm ratlara transtimpanik olarak 0,03 ml pnömokok süspansiyonu enjekte edilmiştir. Kırksekiz saat sonra otomikroskopik bakıları yapılarak pnömokokal AOM geliştiği izlenmiştir. Hayvanlar, her grupta 14 rat olacak şekilde dört gruba ayrılmıştır.Birinci gruba 5 gün, günde tek doz 160.000 U/kg intramuskuler penisilin G enjekte edilmiştir. İkinci gruba 5 gün, günde tek doz 160.000 U/kg intramuskuler penisilin G ile birlikte 21 gün 10 mg/kg dozda intraperitoneal montelukast enjeksiyonu yapılmıştır. Üçüncü gruba 21 gün 10 mg/kg dozda intraperitoneal montelukast enjeksiyonu yapılmıştır. Dördüncü gruba ise 21 gün boyunca 1cc intraperitoneal serum fizyolojik enjekte edilmiştir. Her gruptan rastgele seçilen 7 hayvan 7. günde, geri kalan 7 hayvan ise 21. günde sakrifiye edilmişlerdir. Hayvanların temporal kemikleri çıkarılmış, yapılan histopatolojik değerlendirmede, kesitler TM vaskülarizasyonu, TM inflamasyonu, TM kalınlığı, mukozal inflamasyon, mukozal kalınlaşma, mukozal vaskülarizasyon ve mukozal metaplazi yönünden değerlendirilmiştirÇalışma sonunda erken dönemde TM ve mukozal parametreler açısından gruplar arasında mukozal vaskülarizasyon dışında anlamlı farklılık bulunmamıştır. Geç dönemde ise penisilin tedavisi alan grupta, TM kalınlığında istatistiksel olarak anlamlı düzelme saptanmış, montelukast verilen gruplarda ise TM ve mukozal inflamasyon açısından diğer gruplardan anlamlı derecede farklı iyileşme olduğu görülmüştür.
Triklosanın ratlarda işitme üzerine etkisi
GİRİŞ: Triklosan antibakteriyel bir madde olarak sayısız ticari üründe kullanılmaktadır. Bu ürünlerden bazıları; sabunlar, deodorantlar, şampuanlar, temizleme losyonları ve diğer kozmetiklerdir. Triklosanın kanıtlanmış toksik etkileri bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı, triklosanın ratlarda işitmeye olan etkisinin belirlenmesidir. YÖNTEM: Kırk adet sağlıklı, distorsiyon ürünü otoakustik emisyon (DPOAE) ölçümlerinde normal yanıt alınan Sprague-dawley cinsi rat 4 gruba ayrıldı. 1. grup kontrol grubu olarak sadece oral gavajla mısır yağı verilen grup, 2. grup mısır yağı içinde çözünmüş 5 mg/kg triklosan verilen grup, 3. grup mısır yağı içinde çözünmüş 10 mg/kg triklosan grup ve 4.grup mısır yağı içinde çözünmüş 100 mg/kg triklosan oral gavaj olarak verilen grup olarak düzenlendi. Çalışma öncesi ve çalışmanın 30.gününde ratların DPOAE ölçümleri yapıldı. BULGULAR: Çalışma öncesi ve çalışmanın 30. günü yapılan OAE ölçümlerinde elde edilen DP değerleri karşılaştırıldığında 1.grup, 2.grup ve 3.grupta 1000Hz, 1500Hz, 2000Hz, 3000Hz, 4000Hz, 6000Hz ve 8000Hz'de istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). 4. grup olan mısır yağı içinde çözünmüş 100 mg/kg triklosan alan grupta çalışma öncesi ve çalışmanın 30. günü yapılan OAE ölçümlerinde elde edilen DP değerleri karşılaştırıldığında 1000Hz, 1500Hz, 6000Hz ve 8000Hz'de istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), 2000Hz, 3000Hz ve 4000Hz'de istatiksel olarak anlamlı fark bulundu(p<0,05). SONUÇ: Triklosan birçok tüketim malzemesinde bulunmakla birlikte son zamanlarda oldukça çok tartışılan bir kimyasaldır. Literatürde birçok toksik özelliği ortaya konmuş olmakla birlikte triklosanın işitmeye etkisi ile ilgili çalışma bulunmamaktadır. Çalışmamızda düşük doz triklosan işitme kaybına neden olmamıştır fakat yüksek doz triklosan (100 mg/kg) verilen grupta işitme kaybı gözlenmiştir. Bu bulgu triklosanın doz bağımlı olarak işitme kaybı yaptığını düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: İşitme Kaybı, Triklosan, Rat
Ses kısıklığı yakınması olan hastalarda tedavinin etkinliğinin değerlendirilmesi
ÖZETSES KISIKLIĞI YAKINMASI OLAN HASTALARDA TEDAVİNİN ETKİNLİĞİNİNDEĞERLENDİRİLMESİÖzgür UğurtayTedavi öncesinde tüm hastalar ses bozukluğu indeksi, GRBAS skalası, akustik sesanalizi, maksimum fonasyon süresi ölçümü, videolaringostroboskopik ölçümler vevideolaringostroboskopik imaj üzerinde alan ve açı hesaplamaları ile ayrıntılı bir şekildedeğerlendirilmişlerdir. Tüm bu sonuçlar her hasta için ayrı ayrı kayıt altına alınmıştır. Budeğerlendirme sonucuna göre benign vokal fold lezyonlu hastalara, ses terapisi ile berabergerekli hastalara cerrahi ve/veya medikal tedavi uygulanmıştır. Vokal fold paralizili hastalaraise posterior kordotomi cerrahisi ile beraber ses terapisi uygulanmıştır. Tüm hastalar 3 ayboyunca ses rehabilitasyon programına dahil olmuşlardır. Bu tedavinin sonunda hastalartekrar aynı değerlendirme protokolleri ile değerlendirilmiş ve sonuçlar tekrar kayıtlanmıştır.Tüm değerlendirme parametrelerinin tedavi öncesindeki ve sonrasındaki değerleri vebu değerlerdeki farklılıklar istatistiksel olarak incelenmiştir. Benign vokal fold lezyonluhastalarda tedavi sonrasında, inceleme parametrelerin değerlerinde tedavi öncesine göreanlamlı derecede düzelme olduğu bulunmuştur. Bu sonuçlar sesteki bozukluğun azalmasıylaparalellik göstermiştir.Tüm değerlendirme parametreleri arasında tedavi öncesi ve sonrasındaki değerlerarasındaki korelasyon da araştırılmıştır. Benign vokal fold lezyonlu hastalarda tedaviöncesindeki ve sonrasındaki değerler incelendiğinde, değerlendirme yöntemlerininparametrelerinin aralarında anlamlı derecede korelasyon olduğu görülmüştür.Uygun tedavi protokolleri ile yapılan ses rehabilitasyonunun ses kısıklığınıntedavisinde etkin olduğu sonucuna varılmıştır. Bu çalışmada kullanılan değerlendirmeyöntemleri değerlerinin birbirleriyle anlamlı derecede korelasyon göstermesi neticesinde, budeğerlendirme parametrelerinin sesin incelenmesinde son derece etkin olduğu ve doğru tanıve tedavi planlaması için tüm ses hastalarında uygulanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.
Multifrekans timpanometri ölçümlerinin otosklerotik ve normal orta kulaklardaki karşılaştırılması
Timpanometri orta kulak fonksiyonunu değerlendirmede kullanılan hızlı,düşük maliyetli ve invaziv olmayan bir yöntemdir. Timpanometrininotosklerotik orta kulakları normal orta kulaklardan ayırmadaki yetersizliği,araştırıcıların bu amaçla farklı yöntemler geliştirmesine neden olmaktadır.Multifrekans timpanometri ile ölçülebilen rezonans frekansı otosklerotikkulaklarda normal kulaklardan daha yüksek olarak bulunmaktadır. Bizçalışmamızda 25 tane cerrahi olarak kanıtlanmış otosklerozu olan kulağı vekontrol grubu amacıyla 100 normal kulağı multifrekans timpanometriölçümleri açısıondan değerlendirdik. Sonuçlara bakıldığında: otosklerotikkulaklarda ortalama orta kulak rezonans frekansı 1190 Hz ve normalkulaklarda ise bu rakam 934,6 Hz olarak saptanmıştır (p<0,001). %95güvenlik aralığı ile rezonans frekanslarının minimumu 921 Hz vemaksimumu 1021 Hz olarak saptanmıştır. 1021 Hz sınır değer olarakalındığında, otoskleroz tanımadaki sensitivitesi %80 ve spesifisitesi %82olarak saptanmıştır. Sonuç olarak orta kulak rezonans frekansınınsaptanması, otoskleroz düşünülen hastalarda mutlaka yapılması gereken birtetkiktir, ancak preoperatif olarak otoskleroz tanısının daha iyi konulabilmesiiçin birçok yöntemin birlikte kullanılması ve bunlarla ilgili ileri çalışmalaryapılması gerekmektedir.
Ratlardaki akut kord vokal hasarında yara iyileşmesi ve bu sürece pentoksifilinin etkisi
1. ÖZETRATLARDAK AKUT KORD VOKAL HASARINDA YARA Y LEŞMES VEBU SÜRECE PENTOKS F L N N ETK SDr. Murat BelgiKord vokal cerrahisi sonrasında ortaya çıkan fonksiyonel ses kaybının en önemli nedeniskar oluşumudur. Lamina propria, ekstraselüler matriks (ECM) ve bu matriksin bileşenlerinisentezleyen hücrelerden oluşmaktadır. Kord vokalin biyomekanik özellikleri ECM bileşenleritarafından belirlenir. Bu bileşenlerin dengeli dağılımı, ses oluşumunda kord vokale idealviskoelastikiyeti kazandırır. Lamina propria sesin oluşması açısından oldukça önemli birbölgedir ve benign kord vokal lezyonları da genellikle lamina propria içinde oluşurlar. Polipve kist gibi benign non neoplastik lezyonlar vokal kordların kapanışını etkileyerek ve/veyamukozal dalga hareketini etkileyerek disfoni yaratırlar. Ancak bu lezyonların cerrahieksizyonu da fonksiyonel kaybı tamamen düzeltmeye yetmez. Yara iyileşme sürecindesağlıklı dokunun yerini fibröz doku almaktadır. Değişen ECM kompozisyonu mukozal dalgahareketini etkileyerek kord vokal fonksiyonunu bozmaktadır.Yara iyileşmesi ve skar oluşum sürecinin iyi bilinmesi ona karşı etkili tedavi stratejilerigeliştirilmesi açısından bir avantajdır. Bu alanda yapılan çalışmalarda birçok maddedenenmiştir. Metil ksantin derivesi olan pentoksifilin, vasküler perfüzyon üzerine olan olumluetkileri yanında klinik uygulamalardaki düşük yan etki profili nedeniyle hasta tedavilerindegeniş kullanım endikasyonu bulan antiproliferatif, antienflamatuar, antifibrotik etkileriispatlanmış güvenilir bir ilaçtır. Birçok dokudaki yara iyileşmesinde olumlu etkilerigösterilmiş ancak kord vokal üzerinde çalışılmamıştır.Çalışmamızda yirmi adet Wistar rat kullanılmıştır. Hayvanların 10 tanesinde cerrahiprosedür olarak kord vokale stripping uygulanmış, kalan 10 tanesinde ise kord vokalde kashasarı oluşturulmuştur. Her iki grupta da beşer havyan tedavisiz izlenirken, kalan beş hayvanilk dozu preoperatif olmak üzere 14 gün boyunca intraperitoneal yoldan 100 mg/kg/Günpentoksifilin kemoprofilaksisi almıştır. Cerrahi işlemler her ratın sol kord vokalineuygulanmış, karşı kord intakt bırakılarak kontrol olarak kullanılmıştır. On dört günlükiyileşme periyodu sonrasında hayvanlar sakrifiye edilmiş ve larengeal spesmenlerçıkarılmıştır. Yapılan patolojik incelemede kesitler Hematoksilen-Eozin ile boyanarak ışıkmikroskobu altında enflamasyon ve vasküler proliferasyon skorlarına bakılmıştır. Kesitlerkollajen içeriğini göstermek amacıyla Sirius Red ile boyanmış, görüntüler imaj analizprogramı yardımıyla değerlendirilip boyalı alanın total alana piksel olarak yüzdesi alınarakkollajen dansitesi hesaplanmıştır.Pentoksifilinin hem S+P hem de K+P grubunda, yapılan hasara cevap olarak oluşanenflamasyonu baskıladığı görülmüştür. S grubunda K grubuna kıyasla daha yoğun birenflamatuar cevap gözlenmesine rağmen iki grubun kollajen değerleri arasında anlamlıfarklılık bulunmamıştır. Gruplar arası kollajen ortalamaları karşılaştırıldığında kollajendüzeyi K+P grubunda K grubuna göre anlamlı ölçüde düşük seviyede kalmıştır. S+Pgrubunda kollajen seviyesi S grubuna göre düşüş göstermesine rağmen iki grup arasındaistatistiksel anlamlı bir fark olmadığı ortaya konmuştur. Hem K+P hem de S+P grubundaölçülen kollajen miktarı kontrole kıyasla anlamlı olarak yüksek kalmıştır.Çalışmamız pentoksifilinin, diğer dokularda gösterilen antienflamatuar ve antifibrotikdavranışını kord vokal dokusundaki yara iyileşmesi sürecinde de sergilediğini ortayakoymuştur. Ancak bu getirinin fonksiyonel anlamda ne kazandırdığı konusunda geniş olguserileriyle yapılacak klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.
5-fluorourasil ile kemoterapi uygulanan tavşanlarda submandibüler glandın histopatolojisi
ÖZETAntineoplastik ilaçların stomatotoksik etkileriyle ortaya çıkan mukozittabloları kanser hastalarının morbiditesini ve tedavi maliyetini arttırır. Buhastalarda görülen mukoziti tetikleyen faktörler henüz kesin olarakanlaşılmamış olup bir çok etken sorumlu tutulmaktadır. Oral mukozitprofilaksisi için etkisi kanıtlanmış ajan ve tedavisinde bir altın standarthenüz ortaya konabilmiş değildir. Çalışmamızda, 5-FU' nunsubmandibüler gland histolojisi üzerindeki erken dönem etkilerinisaptamayı ve standart bir hayvan modeli oluşturmayı amaçladık. 30 adetbeyaz, sağlıklı Yeni Zelanda tipi tavşanın bilateral submandibülerglandları eksize edildi. Herhangi bir ilaç uygulanmayan birinci gruptaki 10adet tavşandan kontrol grubu oluşturuldu. İkinci gruptaki tavşanlara 5 günsüreyle 5-FU uygulandı. Daha sonraki 5 gün boyunca herhangi bir ilaçuygulaması yapılmadı. 11. gün anestezi altında bilateral submandibülergland eksizyonu yapıldı. Üçüncü gruptaki tavşanlara 5 gün süreyle 5-FUuygulandı. Daha sonraki 5 gün ilaç uygulanmadı. 11. günden itibaren 5gün daha 5-FU uygulandı. 16. gün anestezi altında bilateralsubmandibüler gland eksizyonu yapıldı. Eksize edilen submandibülerglandlarda, HE boyama ile histopatolojik değerlendirmeye, TUNELmetodu ile apoptozis'e, PCNA antikoru ile hücre proliferasyonuna bakıldı.Asinüs hücre sitoplazmalarında granüler değişikliğe kontrol grubundarastlanmazken Grup 2 ve 3'de ise granüler değişiklik saptandı ve kontrolgrubu ile diğer iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark varken,5-FU uygulanan her iki grup arasında ise herhangi bir anlamlı farkizlenmedi. TUNEL boyama yöntemiyle grupların histopatolojikdeğerlendirilmesinde submandibüler gland asiner hücrelerdeki ve duktalhücrelerdeki apoptozis oranı açısından grup 3 ile diğer iki grup arasındaistatistiksel olarak anlamlı bir fark varken, kontrol grubu ile grup 2arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. PCNA boyamadatüm gruplarda asiner hücrelerde hücre proliferasyonuna rastlanılmadı.Ancak duktal hücrelerdeki hücre proliferasyonu açısından, grup 3 ile diğer44iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark varken kontrol grubuile grup 2 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuçolarak kemoterapinin ilk günlerinde ortaya çıkan mukozitin primer olarakçalışmamızda daha geç dönemde görülen tükürük bezi hasarlanmasınadayanmadığı kanısına varıldı. Kemoterapi uygulaması sonrası ortayaçıkan ilk değişiklikler olan granüler kabalaşma ile apoptoz gelişimiarasında bir ilişkinin varlığına inanmaktayız. On gün 5-FU verilen üçüncügrup tükürük bulguları ile standart bir hayvan modeli oluşturulabileceğikanaatindeyiz.45
Meniere hastalığının tanısında multifrekans immitansmetrinin değeri
Meniere hastalıgı'nda, artmıs iç kulak basıncına baglı olusabilen stapes hareketlerindeki kısıtlılık orta kulak admittansında degisikliklere neden olabilir. Bu çalısmanın amacı, orta kulagın admittansındaki bu olası degisiklikleri degerlendirerek multifrekans immitansmetrinin Meniere hastalıgı'ndaki tanısal degerini arastırmaktır. Meniere hastalıgı tanısı almıs 30 hasta çalısma grubu olarak alındı. Meniere hastalıgı dısındaki nedenlerle iç kulak etkilenmesi olan 30 olgu ve 30 normal olgu ise kontrol gruplarını olusturdu. Standart 226-Hz immitansmetri ve multifrekans immitansmetri testleri her hastada uygulandı. Multifrekans immitansmetride, diger gruplarla kıyaslandıgında, çalısma grubundaki hastaların etkilenmis olan kulaklarında belirgin artmıs rezonans frekans degerleri saptandı. Ancak, standart 226-Hz immitansmetride elde edilen sonuçlarda gruplar arasında belirgin fark yoktu. Bu çalısmadan elde edilen bulgular, multifrekans immitansmetrinin Meniere hastalıgı'nda olusma olasılıgı bulunan orta kulak admittansındaki degisiklikleri ortaya koyabilecegini ve bu test yönteminin Meniere Hastalıgı'nın tanısında kullanılan testler arasına girebilecegini göstermektedir
İşitme engelliler okulu öğrencilerinde yapılan teoae ve bera test sonuçlarının karşılaştırılması
ÖZETOtoakustik emisyonlar (OAE) koklear fonksiyonun noninvaziv, objektif bir göstergesisayılabilir ve evrensel olarak yeni doğ işan itme taraması kullanında lmaktadı OAE'larır. nğıvarlı saçlıhücrelerin fonksiyone olduğ ve işunu itme eş inin 30-40 dB'den iyi olduğiğ unuitme eş i seviyesini tespit edemez. İş beyin sapıgösterir, ancak iş iğ itsel cevapları(Auditorybrainstem response - ABR) ile işitme sinirinin ve beyin sapı itme yolunun fonksiyonuişölçülür. ABR klinikte özellikle bebeklerde işitme yolları n durumunu incelemek ve beyinnışsapı lezyonlarında tanı için kullanılmaktadı Çalır. mamı işzda itme engelliler okuluöğrencilerinde etyolojiyi belirleyerek OAE ve ABR testleri ile patolojinin yerini tespit etmekve odituvar nöropati sı ğı şklınıortaya koymayıamaçladı Çalı grubunu oluşk. ma turan 31öğrencide (%41,3) işitme kaybı herhangi bir etyolojik neden bulunamadı Febrilnda .konvülziyon, heredite ve menenjit en sı etyolojik nedenler olarak tespit edildi. Etyolojidekheredite, febril konvulziyon, menenjit, hiperbilirubinemi ve serebral palsi / anoksinin olduğuolgularda patolojinin koklear olduğ saptandıÜç olguda (%4) TEOAE cevapları nıu . alı rkenABR'de ileri dereceli işitme kaybıtespit edildi ve olgular odituvar nöropati olarakdeğerlendirildi.1
Afyonkarahisar il merkezindeki anaokulu ve kreş öğrencilerinde kulak burun boğaz hastalıkları taraması
Bölgeler arasında sosyokültürel, ekonomik, etnik ve genetik farklılıkların olması hastalık ve patolojilerin, sıklığının ve çeşitliliğinin birbirinden farklı olmasına neden olmaktadır. Bu farklılıklar epidemiyolojik çalışmalar sayesinde ortaya konulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, Afyonkarahisar ilindeki ilkokul öncesi çocukların muayene edilip değerlendirilmesi suretiyle elde edilen verilerin literatür bilgisiyle karşılaştırmalı olarak başta KBB hekimleri olmak üzere tüm hekimlerin kullanımına sunulmasıdır. Çalışma 3-6 yaş arası 1122 çocuğun devam etmekte oldukları eğitim kurumlarında muayene edilmesiyle gerçekleştirildi. Ailelerin eğitim durumları, gelir düzeyleri, çocuğun mevcut kulak burun boğaz hastalığının olup olmadığı, alerji öyküsünün varlığı, uykuda horlama-ağzı açık uyuma gibi problemlerin varlığı, çocuğun sigara dumanına maruz kalıp kalmadığı sorgulandı. Yaş ve cinsiyet durumu kaydedilen çocuklara muayene sırasında orofarenks bakısı, anterior rinoskopi, otoskopi ve boyun muayenesi ile beraber timpanometrik inceleme yapıldı. Çalışma sırasında orofarenks bakısında; tonsil boyutları, uvula ve yumuşak damak patolojilerinin varlığı; anterior rinoskopilerde septal deviasyon varlığı, alt konka hipertrofisi, nazal kavitelerde mevcut olan sekresyon ve niteliği; kulak muayenelerinde aurikuler anomali, preaurikuler anomali, DKY patolojisi varlığı, timpanumda efüzyon varlığı özellikle araştırıldı. Boyun muayenesinde konjenital anomali ve kitle varlığı araştırılıp bulgular kaydedildi. Çalışma sonuçları Ki-kare ve Fishers Exact test istatistiksel analiz metodları ile değerlendirildi. Yaptığımız çalışmada 3-6 yaş grubunda en sık görülen patolojiler efüzyonlu otitis media, rinosinüzit, alerjik rinit olup daha az sıklıklada konka hipertrofisi ve septum deviasyonu saptanmıştır. Bu yaş grubunda uykuda horlama ve tanıklı apne gibi yakınmaları olan çocuklarda grade 4 tonsil hipertrofisi etyolojide önemli bir faktördür. Okul öncesi çocukluk çağında sık görülen efüzyonlu otitis medianın oluşumunda yaş ve nazal inflamatuar patolojiler önemli bir risk faktörü oluşturmaktadır. Efüzyonlu otitis media insidansı ile cinsiyet, ailenin gelir ve eğitim düzeyi, sigara dumanına maruziyet ve uykuda sorun olması arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Timpanometri EOM tanısında etkin bir tetkikdir. Ancak her zaman B tipi eğri beklenilmemelidir. EOM'lı olgularda timpanogramda %1 civarında tip A, %30 civarında da tip C eğri görülebilmektedir. Bifid uvula varlığı ile EOM insidansı arasında anlamlı bir ilişki söz konusudur. Bifid varlığı EOM gelişiminde önemli bir risk faktörüdür. Üç-altı yaş grubunda bifid uvula, preaurikuler skintag, kepçe kulak, DKY atrezisi, yarık damak, tiroglossal duktus kisti saptanabilecek konjenital baş boyun anomalileridir.
İletim tipi işitme kaybı olan erişkin ve çocuklarda empedansmetrenin değeri (60 olgu üzerinde bir araştırma)
ÖZET Araştırmada 11 Normal, 4 Otosklerozlu, 70 seröz otitli, 11 Akut otitli, 1 tempanosklerozlu, 14 Katartu- berli, 8 epitelize otit sekeli ve bir tane de kemikçik lüksasyonu olan 60 olgunun, 120 kulağı üzerinde yapxlan empedansmetrik ölçüm sonuçları, diğer yazarların bulduğu bulgular ile karşılaştırılarak elde edilen sonuçlar tar tışılmıştır. Ayrıca empedansmetrik incelemenin K»B.E, uzmanının, tanıda ve fonksiyonel cerrahi girişiminin post - operatuar takibinde yararlanacağı çok önemli bir yöntem olduğu bir kez daha vurgulanmıştır,, -134-
Otistik çocuklarda erken ve orta latans işitsel uyarılmış potansiyeller
ÖZET Bu çalışmada 15 otistik olgu ile bunlarla yaş ve cinsiyet açısından eşlemeli 15 sağlıklı bireyin erken ve ortalatans işitsel uyarılmış potansiyelleri elde olunmuştur. Her iki grubun Karşılaştırılmasında erkenlatanslarda gruplar arası istatistiksel farklılık saptanmamıştır. Bireysel olarak ele alındığında ise 2 vakada interpeaklatanslarda kısalma tespit edilmiştir. Bu bulgunun otistik gruptaki heterojeniteyi yansıttığı düşünülmüştür. Ortalatanslarda ise otistik grubun sol kulak Palatansında kontrol grubuna göre istatistiksel açıdan anlamlı uzama saptanmıştır. Bu bulgu otistik grupta primer işitsel kortekste bir patolojiyi veya yaygın bir patolojinin yansımasını işaret edebilir. Ayrıca hemisferik etkilenme yönünden de düşündürücüdür. Ancak işitme yollarının fizyolojik özellikleri ve interaural karşılaştırmada sağ ve sol kulak Palatanslar arasında anlamlı farklılık saptanmamış olması bu bulgunun klinik açıdan değerlendirilmesinde tedbirli davranılmasını gerektirmektedir. 36
Otosklerozda koklear kapsülün yüksek rezolüsyonlu bilgisayarlı tomografi ile incelenmesi ve dansitometrik değişikliklerin sensorinöral işitme kaybı ile ilişkisi
Otosklerotik koklear tutulum klinik tanısını doğrulamak, işitme kaybı ile ilişkisini araştırmak ve tedavi sonucunu değerlendirebilmek için; objektif bir değerlendirme yöntemi gereklidir. Bu çalışmada otosklerotik koklear tutulum tanısında YRBT ve dansite ölçüm metodlannın yararlılığı araştırılmış; elde edilen veriler ile odyolojik verilerin karşılaştırılması ile dansite değişikliği ve sensorinöral işitme kaybı arası ilişki incelenmiştir. Çalışmaya odyogramında kemik yolu iletimi işitme kaybı gösteren olgular dahil edilmiş; birinci grupta otoskleroz nedeniyle cerrahi tedavi uygulanmış 22 kulak, ikinci grupta cerrahi olarak doğrulanmış otosklerozlu kulaklara karşı yerleşimli 14 kulak, üçüncü grupta ise klinik olarak otosklerotik koklear tutulum kuşkusu taşıyan 9 kulak incelenmiştir. Kontrol grubu olarak ise; otolojik açıdan normal 14 kulağının verileri değerlendirilmiştir. Çalışma ve kontrol gruplarım oluşturan 32 olgunun 64 kulağının radyodiagnostik incelemeleri, aynı ekip tarafından klinik tam ve odyolojik verilerden habersiz olarak tek tek değerlendirilmiştir. YRBT incelemesi; çıplak gözle değerlendirme ve YRBT dansitometri olmak üzere iki temel grupta ele alınmıştır. YRBT dansitometri çalışmalarında ise; Histogram ve Topografîk ölçümler olmak üzere iki ana metod kullanılmıştır. Otoskleroza bağlı koklear tutulum kliniği gösteren olgularda YRBT ile yapılan görsel değerlendirme ile; otik kapsülde % 70 sıklıkta demineralize odakların görüntülenebildiği ve bu kulaklardaki sensorinöral işitme kaybının normal bulgular gösterenlere göre daha fazla olduğu belirlenmiştir.YRBT dansitometri ile normal otik kapsül dansitesi olan 2000 HÜ ' den farklı olan bölgeler belirlenebilir. Otosklerotik koklear tutulum gösteren olgularda; hipodens alanların varlığı halinde sensorinöral işitme kaybı daha fazladır. Hiperdens alanlar içeren kulaklarda ise diğerlerine göre daha iyi bir koklear rezerv vardır. Dansite değişikliği saptanan yerleşimler; sensorinöral işitme kaybının görüldüğü frekansın topografisi ile uyumluluk içindedir ve dansitometrik değerler ile değişik frekanslardaki işitme düzeyleri arasında korelasyon vardır. YRBT dansitometri tıbbi veya cerrahi tedavi sonrasında hastalığın evrimini belirlemede objektif bir yaklaşımdır. Tedavi öncesi ve sonrasında elde edilen dansitometrik değerleri karşılaştırarak, hastalığın yaygınlığının yamsıra matürasyonunda da değişiklik olup olmadığım belirleyebilmek mümkündür. YRBT incelemesi ile saptanan görsel ve dansitometrik değişiklikler sensorinöral işitme kaybı ile koreledir. Elde edilen verilere göre; otoskleroza eşlik eden sensorinöral işitme kaybından hipodens spongiotik odaklar sorumludur. Sklerotik faz ise; spongiotik fazı takip eden bir iyileşme süreci olmayıp hastalığın ilk evresi olarak görülebilir.
Total larenjektomi sonrası blom-singer ses protezi ile ses restorasyonu ve sonuçların ösefageal konuşma ile karşılaştırılması
ÖZET Bu çalışmada 4 olguya primer TÖP uygulaması yapılırken, total larenjektomiden sonra ortalama 30 aylık sürenin geçtiği ve ösefageal konuşmanın sağlanamadığı 4 olguya da endoskopik yolla sekonder TÖP uygulanmıştır. 8 olguya da Blom-Singer "duckbill" tipi ses protezi takılırken, primer uygulama grubunda 2 olguda başlangıçta, 1 olguda ise postoperatif 4. ayda genişleyen fistül komplikasyonu nedeni ile başarısızlık gelişmiştir. Bu grupta 1 olguda, sekonder uygulama grubunda ise tüm olgularda akıcı ve anlaşılabilir konuşma sağlanmıştır. Sekonder uygulama grubunda gelişen komplikasyonlar ise aynı olguda ortaya çıkan, spontan fistül kapanması ve protezde gelişen fungal kolonizasyondur. Spontan fistül kapanması nedeni ile 2. kez punktür yapılan olguda, fungal kolonizasyon, gerekli medikasyon ve önerilen protez temizleme yöntemleri ile kontrol altına alınmıştır. Sunulan çalışmada total larenjektomi sonrası hastalarımızda ösefagus konuşmasının öğrenilebilme oranı %42 olarak bulunmnuş ve başarılı ösefagus konuşması sağlayan 8 olgu değerlendirilerek, ösefagus konuşması ile TÖP konuşması karşılaştırılmıştır. Çalışmada ayrıca total larenjektomi sonrası ösefageal konuşmanın öğrenilme süresi ve konuşma kalitesi TÖP konuşması ile karşılaştırılmıştır. 35
Siprofloksasin: Topikal kullanımda ototoksisitesinin kobayda araştırılması
1. ÖZET: SİPROFLOKSASİN: TOPİKAL KULLANIMDA OTOTOKSİSİTESİNİN KOBAYDA ARAŞTIRILMASI Dr. Ahmet Ömer İkiz Kronik otitlerin akut alevlenmeleri ve ventilasyon tüpü tatbiki sonrası görülebilen kulak akıntılarında kullanılan kulak damlalarının çoğunda potansiyel olarak ototoksik özelliği bulunan aminoglikozid türü bir antibiotik yer almaktadır. Bu kulak akıntılarında gözlenen patojen mikroorganizmalara karşı etkili olan ve şu ana kadar ototoksik özelliği gösterilmemiş olan bir antibiotik de kinolon türevi olan siprofloksasindir. Siprofloksasinin topikal kullanımda ototoksisitesini değerlendirmek amacı ile on bir kobay öpere edilmiş ve her iki kulaklarına retroauriküler yolla yirmi iki silikon tüp transbullar olarak yerleştirilmiştir. Operasyon sonrası bir hayvanın iki kulağında enfeksiyon ve zar perforasyonu, bir diğer hayvanın da tek kulağında dış kulak yolu stenozu görülmesi üzerine çalışma on hayvanın on dokuz kulağında tamamlanmıştır. Operasyondan sonra kobaylar üçer dişi ikişer erkekten oluşan iki gruba ayrılmıştır. Birinci gruptaki kobaylara yedi gün boyunca sol kulağa 0.2 ml/gün serum fizyolojik, sağ kulağa ise 0.2 mi 40 mg/ml konsantrasyonda gentamisinverilmiştir. İkinci grubtaki kobaylara ise yedi gün boyunca sol kulağa 0.2 ml/gün serum fizyolojik, sağ kulağa 0.2ml 2 mg/ml konsantrasyonda siprofloksasin verilmiştir. Hayvanların işitme eşikleri klik, 4000 ve 8000 Hz Logon uyaran verilerek yapılan beyinsapı işitsel uyarılmış potansiyelleri ile saptanmıştır. Operasyon öncesi, operasyon sonrası ve topikal ilaç kullanımı sonrası işitme eşikleri incelenmiştir. Elde edilen sonuçlar Wilcoxon Matched-Pairs Signed-Ranks Test ile istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Operasyon öncesi ve sonrası, serum fizyolojik uygulaması öncesi ve sonrası, siprofloksasin uygulaması öncesi ve sonrası işitme eşikleri arasında istatistiksel anlamlı bir farklılık saptanmazken, gentamisin uygulanan kulaklarda total işitme kaybı saptanmıştır. Sonuç olarak ototoksisiteye insandan daha duyarlı olan kobaylarda siprofloksasinin topikal kullanımda ototoksisitesinin bu araştırmada saptanmamış olması, kulak damlası olarak kullanımında aminoglikozidlere göre daha güvenli bir alternatif teşkil edebileceğini düşündürmüştür. Anahtar Kelimeler: Siprofloksasin, Beyinsapı İşitsel Uyarılmış Potansiyelleri, Ototoksisite, Topikal Uygulama, Kobay.
Fasiyal elektronörografi ve alar kayıt yöntemlerinin normal bireylerde, fasiyal paralizili ve diabetik hastalarda incelenmesi
7. ÖZET Periferik motor sinir aktivitesini olumsuz yönde etkileyen zedelenmenin, sinir bütünlüğünü ne oranda bozduğunun bilinmesi ve bu veriye dayanarak iyileşmenin ne şekilde sonlanacağının doğru öngörülmesi önemli bir gereksinimdir. Bu gereksinimi karşılamak amacıyla uygulanan elektrfizyolojik testlerden biri de elektronörografi ( ENoG )' dir. Paralizi varlığında iyi bir testin, hastaya, ensturumentasyona ve uygulayıcıya bağlı etkenlerden olabildiğince bağımsız olması ve tekrarlanabilir yanıtlar oluşturması gerekmektedir. Bu etkenlerin katkı derecesini belirleyebimek ve kontrol edebilmek için, normal bireylerde ENoG uygulanması gerekmektedir. Bu çalışmada, daha yaygın kullanımı olan nazolabial kayıt yöntemi ile daha az kullanılan alar kayıt yöntemi birbiri ile karşılaştırmıştır. Öncelikle, her iki yöntem normal bireylerde uygulanmış ve tekniklere ait değişkenler standardize edilerek gerek laboratuarın gerekse uygulayıcının (M.C.E.) değişkenliği saptanmıştır. Daha sonra elde edilen deneyimle, her iki yöntem fasiyal paralizili hastaların takibinden kullanılmış ve aralarındaki etkileşim incelenmiştir. Ayrıca, Diabetes Mellitus tanısı almış olan hastalarda her iki yöntem uygulanarak, fasiyal sinirin elektrofizyolojik değerleri, normal bireylerinkiyle kıyaslanarak ortaya konmaya çalışılmıştır. Normal grupta, 15 sağlıklı bireye, 5 kez, her iki yöntemle ENoG uygulanmıştır. Sağlıklı bireylerde sağ ve sol yüz arasında amplitüd, latans ve testtler arası değişkenlik (TAD) değerleri açısından istatiksel olarak fark saptanmamıştır ( p > 0.01 ). İki kayıt yöntemi de günden güne değişkenlik göstermemişlerdir, iki kayıt yönteminde elde edilen amplitüd değerleri arasındaki fark anlamlı değilken latans, TAD ve dalgaformu morfolojisi dağılım değerleri arasındaki fark istatiksel olarak anlamlıdır (F4,56<3.72, p=0.01). 50TAD değeri alar elektrod yerleşimi için %10.57, nazolabial yerleşim için ise % 15.49 olarak hesaplanmıştır. Fasiyal paralizili hasta grubunda ( n= 9 ), her iki kayıt yöntemiyle elde edilen amplitüd, latans, sağlam yüzün TAD ve dalgaformu morfolojisi dağılım değerleri arasındaki fark istatiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01). Bu farklılık her bir kayıt yönteminde sağlam ve paralitik yüz değerleri için de geçerlidir ( p < 0.01 ). Alar kayıt yönteminde sağlam yüz için TAD değeri %15.94 iken diğer kayıt yöntemi için ise %10.30 olarak hesaplanmıştır, iki kayıt yönteminin gün, taraf ve yönteme göre etkileşimi yoktur ( Fs, 96 < 3.21, p = 0.01 ). Diabetes Mellitus tanısı almış hasta grubu, periferik nöropati ( n = 10 ), otonom nöropati ( n = 6), retinopati ( n = 12 ) ve nefropati ( n = 9 ) komplikasyonlarının saptanmasına göre 4 alt gruba ayrılmıştır. Bu grupla, yaş ve cinsiyet dağılımı istatiksel olarak farklı olmayan ( p > 0.01 ), kontrol grubu ( n = 17 ) kıyaslanın ıştır. Elde edilen veriler incelendiğinde alar yerleşimde uygulanan ENoG amplitüd ortalamalarının komplikasyon saptanan grupta normallerden anlamlı derecede düşük olduğu saptanmıştır ( p < 0.01 ). Nazolabial kayıt yönteminde bu anlamda fark saptanmamıştır ( p > 0.01 ). Benzer şekilde latans değerleri incelendiğinde alar kay id m kullanıldığı otonom nöropati grubunun, periferik nöropati grubunun sol taraf ve nazolabial kayıdın kullanıldığı sol taraf otonom nöropati ENoG değerleri dışında diğer gruplarda kullanılan yöntem farketmeksizin, komplikasyon gruplarında normale göre anlamlı derecede uzun bulunmuştur ( p < 0.01 ). Dalgaformu morfolojisi dağılımı, nazolabial kayıdın kullanıldığı, periferik nöropati sağ taraf ve alar kayıdın kullanıldığı, nefropati sağ taraf değerleri dışında, yönteme ve gruba bağlı istatiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamaktadır ( p > 0.01 ). Bu bulgular, diabetik hastada klinik olarak fasiyal sinir motor işlevinin normal görünmesine rağmen, elektrofizyolojik olarak etkilenmiş olduğunu göstermektedir. 51Sonuç olarak alar kayıt yöntemi, nazolabial yönteme kıyasla daha az değişkenlik gösteren bir ENoG kayıt yöntemidir. Sağlıklı bireylerdeki bu özelliğine ek olarak, fasiyal sinir paralizisinde günden güne değişen nazolabial ENoG yanıtlarına paralel değişim göstermesi nedeniyle, her ne kadar temsil ettiği elektrofizyolojik aktivite kesinlik kazanmamış olsa da, hastaların takibinde kullanılması daha uygun olacaktır. Diabetik hastalarda ENoG değerleri normal bireylere göre farklılık göstermekte ve diabetik mikrovasküler komplikasyonların eşlik etmesi durumunda bu fark istatiksel olarak anlam kazanmaktadır. Bu bulgular, diabetik hastada klinik olarak fasiyal sinir motor işlevinin normal görünmesine rağmen, elektrofizyolojik olarak etkilenmiş olduğunu göstermektedir Fasiyal sinirde, elektrofizyolojik olarak etkilenme, retinopati ve nefropati alt grubunda daha belirgin olup, alar kayıt yöntemi, diabetik komplikasyonların oluşturduğu amplitüd değişikliklerini belirlemede diğer yönteme kıyasla daha duyarlıdır. 52
Deneysel akut travmatik timpanik membran perforasyonunda hyaluronik asit, epidermal büyüme faktörü ve mitomisin C uygulamalarının kapanma süresi ve histopatolojik değişikliklere olan etkilerinin incelenmesi
Tımpanik membran perforasyonu enfeksiyon ve travma sonucu meydana gelir ve %90'ı spontan kapanır. Kapanmayan perforasyonlarda mikrocerrahi tedavi yöntemine başvurulmaktadır. Son zamanlarda alternatif tedavi yöntemleri arayışına gidilmiştir. Bu çalışmada timpanik membran perforasyonu kapanmasını artırıcı etki göstermesi beklenen Hyaluronik Asit ve EBF ile, perforasyon kapanmasını önleyici etki göstermesi beklenen Mitomisin C'nin lokal uygulanmasının, akut travmatik timpanik membran perforasyon modelinde kapanma süresi ve histopatolojik düzeyde timpanik membran kalınlığı,fibroblastik reaksiyon, neovaskülarizasyon, epitel kalınlığı, keratin kalınlığı ve kurut alanı üzerine etkilerini gözlemek amaçlandı. Ortalama 300 gram ağırlığında, 30 rat, her grupta 10 adet olmak üzere üç gruba ayrıldı (A,B,C). Her üç grupta da akkor hale getirilmiş pik ucu ile timpanik membran arka üst kadranda, 1 milimetre çapında bilateral perforasyon oluşturuldu. Her üç grupta da sol taraflar kontrol amacıyla kullanıldı ve spontan iyileşmeye bırakıldı. Sağ taraftaki perforasyon üzeri A grubunda günlük 10 mikrolitre, %1 Hyaluronan emdirilmiş, B grubunda 10 mikrolitre 400 mikrogram/mililitre EBF emdirilmiş, C grubunda sadece ilk gün, 10 mikrolitre 2 miligram/mililitre Mitomisin C emdirilmiş 1-1.5 milimetre gelfoam ile kaplandı. A, B, C gruplarında beşer hayvan perforasyon kapanma sürelerini belirlemek amacıyla otomikroskopik bakı ile izlendi ve perforasyon kapanma süreleri kaydedildi. Her üç gruptada histopatolojik inceleme için 3., 5., 7., 9. ve 14. gün bir hayvan olmak üzere toplam beşer hayvan sakrifiye edildi. Hayvanlar sakrifiye edilinceye veya perforasyon 20kapanıncaya kadar A ve B grubunda sağ taraftaki perforasyonlara günlük ilaç uygulamaya devam edildi. Sakrifiye edilen toplam 15 rat' da timpanik membran, kemik anulusu ve 1-2 milimetre dış kulak yolu ile beraber çıkarıldı. Toplam 30 timpanik membran preparatı, histopatolojik inceleme için formol fiksasyonu ve formik asitte dekalsifikasyondan sonra manibrium malleiye dik doğrultuda, perforasyondan geçecek şekilde ikiye bölündü, parafin blokları hazırlandı ve 5 mikrometre kesitler alınıp Hematoksilen ve Eozinle boyanarak ışık mikroskopunda incelendi. Mikroskopik görüntü VCD kamera yardımı ile televizyon ekranına yansıtıldı. Ekranın büyütme oranı hesaplandı. Perforasyon kenarına 50 mikrometre uzaklıkta anulus tarafında, timpanik membran kalınlığı.fibroblastik reaksiyon, neovaskülarizasyon, epitel ve keratin kalınlığı ve kurut alanı büyütme oranı göz önüne alınarak ekranda değerlendirildi. Kapanma süresi ve histopatolojik bulguların istatistiksel analizi yapıldı. A grubunda Hyaluronan uygulanan beş perforasyonda kapanma süresi ortalama 8.6±1.6 gün, B grubunda EBF uygulanan beş perforasyonun kapanma süresi ortalama 7.4+ 1.6 gün bulundu. Kontrol kulaklarda ise spontan kapanma süresi ortalama 15±2 gün bulundu. Lokal Hyaluronan ve EBF uygulaması ile perforasyon kapanma süresi spontan kapanmaya göre kısalmış bulunurken (p=0.0432), aralarındaki fark anlamlı bulunmadı (pp0.3160). C grubunda Mitomisin C uygulanan beş perforasyonda iki aylık izlemde kapanma olmadı. Histopatolojik incelemede timpanik membran kalınlığı açısından A, B ve C grupları ve ilaç uygulanan ve uygulanmayan gruplar arasında farklılık bulunmadı. Gruplar arasında 30fibroblastik reaksiyon, neovaskülarizasyon, keratin kalınlığı, kurut alanı açısından da farklılık bulunmadı. Epitel kalınlığı A grubunda hyaluronan uygulanan timpanik membranlarda ortalama 4.5±2.7 mikrometre, EBF uygulanan timpanik membranlarda ortalama 12.5±7.5 mikrometre, Mitomisin C uygulanan timpanik membranlarda ortalama 12.5±5 mikrometre olarak ölçüldü. Hyaluronan uygulanan timpanik membranda epitel kalınlığı EBF ve Mitomisin C uygulanana göre daha düşük olarak bulundu (p*0.0210), ancak kontrol olarak kullanılan ve spontan iyileşmeye bırakılan karşı kulaklardaki ortalama epitel kalınlığı ile arasındaki farklılık anlamlı bulunmadı (p»0.1441). Sonuç olarak deneysel akut travmatik timpanik membran perforasyonunda, lokal Hyaluronik Asit ve EBF uygulamasının kapanma süresini spontan iyileşmeye göre kısalttığı saptanmıştır. Mitomisin C ise kapanmayı önlemektedir.Ancak perforasyon kapanması perilerden perforasyon merkezine doğru seyreden bir süreç olduğundan, perforasyon kapanmasını hızlandırıcı yada önleyici etkilerin histopatolojik düzeyde de gözlenmesi amacıyla, iyileşme süresi içinde belli aralıklarla daha çok sayıda denekte, perforasyon merkezine değişen uzaklıklarda histopatolojik kesit alarak yapılacak daha ileri çalışmalar gereklidir. 31
Diabetes mellituslu hastalarda odyolojik bulguların değerlendirilmesi
ÖZET Bu araştırmada primer hastalığa bağlı işitme kaybı gelişme olasılığı bulunan Diabetes Mellitus (D.M.) hastalarının odyolojik bulguları, normal işiten ve D. M. saptanmamış kişilerin bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Bu çalışmada ayrıca D.M.'lu grup, kendi içinde yaş, hastalık süresi ve komplikasyonlar açısından da incelenmiştir. Belirtilen amaçları gerçekleştirebilmek için, 108 kontrol ve 101 D.M.'lu olgunun odyolojik testleri yapılmıştır. Her iki grup hasta üzerinde uygulanan Pür Ton Odyometri, Yüksek Frekans Odyometrisi ve Konuşmayı Ayırdetme Skoru (K.A.S.) test sonuçları birbirleriyle karşılaştırılmıştır. 1 1-20 yaş arası Tip I D.M. hastalarını kapsayan grubun işitme eşikleri 6000 Hz'e kadar olan frekanslarda ve K.A.S. 'da normal işiten yaşıtlarından farklı değilken (p> 0.05), 8000 Hz'den 16000 Hz'e kadar olan frekanslardaki işitme eşiklerinde anlamlı oranda farklılık bulunmuştur (p< 0.05). Tip II D.M. grubunda 31-40 yaşlarında sadece 4000 ve 6000 Hz'de işitme kaybı görülürken, K.A.S. sonuçları normallere göre anlamlı düzeyde düşük belirlenmiştir (p< 0.05). 41-60 yaş arasındaki Tip II D.M.'lu hastalarda 250 ve 16000 Hz arası frekanslardaki işitme eşikleri ve K.A.S. sonuçlan normallerden anlamlı derecede farklı bulunmuştur (p< 0.05). 60 yaş üzeri hastalardaki bu veriler anlamlı değildir (p>0.05). Ayrıca diabetes mellitus'un tedavi süresi, tedavi şekli ve ek nöropatinin varlığı, "ANOVA" testiyle istatiksel olarak incelenmiştir. Böylece D.M.'daki işitme kaybının hastalık süresi, tedavi şekli ve nöropatiyle ilişkisinin anlamlı olduğu belirlenmiştir (p< 0.05). Hipertansiyon, hiperkolesterolemi ve makroanjiopati bulgularının bulunduğu hastalarla, bu bulguları bulunmayan hastaların işitme eşikleri t testi ile karşılaştırıldığında bu bulguların işitme kaybı ile anlamlı düzeyde ilişkili oldukları belirlenmiştir (p< 0.05). Oysa, retinopati ve nefropati ile işitme kaybı arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır (p>0.05). Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus, İşitme Kaybı, Konuşmayı Ayırdetme Skoru, Pür Ton Odyometri, Yüksek Frekans Odyometrisi
Burun spreylerinde prezervatif olarak kullanılan benzalkonyum klorid ve potasyum sorbatın sıçan burun mukozası üzerine etkilerinin araştırılması
ÖZET AMAÇ Bu çalışmada buruna uygulanan topikal formulasyonlarda yaygın olarak kullanılan benzalkonyum klorid ve potasyum sorbatın uzun ve kısa süreli uygulanmaları sonrasında burun içindeki solunum yolu epiteli üzerinde meydana getirebileceği değişiklikleri ışık mikroskobu, transmisyon elektron mikroskobu ve scanning elektron mikroskobu düzeyinde inceleyerek varsa toksik etkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM Benzalkonyum klorid ve potasyum sorbatın uzun ve kısa dönem kullaımlannda olası zararlı etkilerini göstermek için yapılan bu in vivo çalışmada aynı laboratuarda üretilmiş ve aynı jenerasyondan ağırlıkları 350-450 gr arasında olan 56 sıçan beş gruba bölünerek incelendi. l.Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 4 hafta boyunca intranazal % 0,9 NaCl solüsyonu uygulandı. 2. Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 1 hafta boyunca intranazal % 0,01 oranında benzalkonyum klorid solüsyonu uygulandı. 3. Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 1 hafta boyunca intranazal % 0,12 oranında potasyum sorbat solüsyonu uygulandı. 4. Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 4 hafta boyunca intranazal % 0,01 oranında benzalkonyum klorid solüsyonu uygulandı. 5. Grup : Günde iki kez her bir burun deliğine 7 mL olmak üzere mikropipet yardımıyla saat 08:00 ve 20:00 da 4 hafta boyunca intranazal % 0,12 oranında potasyum sorbat solüsyonu uygulandı. Bir ve dört haftalık uygulamalar sonrasında sıçanlar dekapite edilerek kafa derileri soyuldu ve burun içindeki mukozaya dokunmamaya son derece özen gösterilerek burun boşluğu açığa çıkarıldı. Tüm sıçanlardan standart olarak septumun 1/3 orta ve alt bölgesinden alman örnekler elektron mikroskobu ve ışık mikroskobu düzeyinde incelenmek üzere hazırlandı. 55Işık mikroskobu düzeyinde incelenecek septal mukoza örneğinden hazırlanan preparatlar hematoksilen eozin ile boyandıktan sonra aynı patolog tarafından silia kaybı, inflamatuar hücre infiltrasyonu, skuamöz metaplazi, intraepidermal gland gelişimi, vasküler yapılarda artmanm olup olmaması ve subepiteüal ödem yönünden incelendi (31). Scanning elektron mikroskopik değerlendirmede Zeiss DSM 982 Gemini elektron mikroskobu kullanıldı. Yapılan yüzey taraması ve değerlendirmenin yanı sıra Agfa Pan AXP 25 marka film kullanılarak kayda değer histopatolojik bulguların fotoğrafı çekildi. Transmisyon elektron mikroskobik çalışmada ise Philips CM 12 transmisyon elektron mikroskobu kullanılarak ultrastrüktürel değişiklikler incelendi ve Kodak SO 163 marka film kullanılarak kayda değer bulgular fotoğraflandı. Işık mikroskobu ile elde edilen bulgular istatistiksel olarak analiz edildi ve sonuçlar elektron mikroskobu ile elde edilen bulgular ile birlikte değerlendirildi. İstatistiksel analizlerde anlamlılık derecesi olarak a = 0.05 kabul edildi. İntraepitelial gland gelişimi ve skuamöz metaplazi gelişimi gruplar arasında -fi ile değerlendirildi. Ayrıca gruplar arasında ödem, enflamatuar hücre infiltrasyonu ve damarsal yapılarda artış skorları kontrol grubu ile Kruskal Wallis metoduyla test edildi. Test sonucunda farkların istatistiksel olarak anlamlı bulunması üzerine gruplar yukarıdaki değişkenler bakımından ikili analizlerinde Bonferroni düzeltmesi yapılarak (p = 0.0063) Mann-Whitney U testine tabii tutuldu. Aynca uzun dönem prezervatif madde uygulanan iki grup arasında Fisher's Exact Test kullanıldı. BULGULAR Prezervatif madde uygulanan tüm grublarda dikkati çeken ilk bulgu ödemdi. Ödem gelişimi kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tüm gruplar için istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p= 0.0001). Ancak prezervatif madde uygulanan tüm gruplar arasında ödem yönünden istatistiksel bir anlamlılık saptanmadı (p > 0.0063). Diğer önemli bulgu nazal mukozadaki enflamatuar hücre infiltrasyonuydu. Prezervatif madde uygulanan gruplar ile kontrol grubu karşılaştırıldığında farkın anlamlı olduğu saptandı (p < 0.05). 1 hafta süreyle preservatif madde kullanılan gruplar ve 4 hafta süreyle prezervatif kullanılan gruplar kendi aralarında karşılaştırıldığında gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı saptandı. Ancak 1 hafta ve 4 hafta benzalkonyum klorid uygulanan gruplar ve 1 hafta ve 4 hafta potasyum sorbat uygulanan gruplar kendi arasında karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlılık saptandı (p<0.0063). 56Yapılan ışık mikroskobik incelemede dikkat çeken bir bulgu da prezervatif uygulanan gruplarda nazal mukozada vasküler yapılardaki artışdı. Prezervatif madde uygulanan gruplar kontrol grubu ile karşılaştırıldıklarında aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Gruplar kendi aralarında karşılaştırıldıklarında; tıpkı enflamatuar hücre infiltrasyonunda olduğu gibi prezervatif maddelerin birbirinden 1 haftalık ve 4 haftalık kullanımları sonucunda nazal mukozada meydana getirdikleri damarsal yapılardaki değişikliklerin istatistiksel olarak farklı olmadığı ancak her iki prezervatifin de 4 hafta kullanımı ile 1 hafta kullanılmaları sonucu oluşan vasküler değişiklikler ve derecelerinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (p<0.0063). İncelemelerde kaydedilen diğer önemli bulgu nazal mukozada skuamöz metaplazi ve intraepitelial gland gelişimiydi. İntraepitelial gland gelişimi skuamöz metaplazinin bir varyasyonu olarak kabul edilebilir. 1 hafta benzalkonyum klorid uygulanan grupta bir olguda izlenen intraepitelial gland gelişimi dışında skuamöz metaplazi ve intraepitelial gland gelişimi yalnızca 4 hafta prezervatif madde uygulanan gruplarda tespit edildi. Yapılan değerlendirmede kısa ve uzun dönem prezervatif uygulamaları arasında skuamöz metaplazi ve intraepitelial gland gelişimi açısmdan farklar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). 4 haftalık prezervatif uygulanan iki grup arasmda ayrıca yapılan değerlendirmede benzalkonyum klorid ve potasyum sorbat kullanılan gruplar arasmda bu parametreler bakımından farkın istatistiksel olarak anlamlı olmadığı saptandı (p>0.05). Transmisyon elektron mikroskobu ile yapılan değerlendirmede nazal respiratuar epitelde hücre düzeyinde ultrastrüktürel olarak nükleus, granüllü endoplazmik retikulum gibi organellerde küçük farklılıklar izlense de bunlar örnekler arasındaki kabul edilebilir küçük farklılıklar olarak değerlendirildi. Gerek potasyum sorbat gerekse benzalkonyum kloridin 1 hafta boyunca uygulandığı gruplarda ultrastrüktürel olarak göze çarpan bir patolojiye rastlanmadı. Ancak özellikle benzalkonyum klorid uygulanan grupta daha fazla olmak üzere her iki prezervatifin de 4 hafta uygulandığı gruplarda benzer şekilde hücrelerde değişik boyutlarda çok sayıda sitoplazmik vakuol ve bazı hücrelerde silialı epitelin hemen altındaki yüzeyel sitoplazmik alanda mitokondrilerde şişme dikkat çekti. Scaring elektron mikroskobu ile yapılan değerlendirmede 1 hafta süreyle benzalkonyum klorid uygulanan grupta burun mukozasmda birkaç örnekte küçük alanlar halinde silia kaybı izlenmekle beraber genelde doku bütünlüğünün korunmuş olduğu gözlendi. Bu grupta göze çarpan en önemli bulgu silialardaki kümeleşme eğilimiydi. Bu kümeleşmeye 57rağmen silialann koordine bir şekilde aynı yöne eğilim gösterdikleri izlendi. 1 hafta potasyum sorbat uygulanan grupta ise örneklerde hiçbir alanda silia kaybı gözlenmedi. Bu grupta silialardaki kümeleşme eğiliminin daha belirgin olduğu dikkat çekti. 4 hafta boyunca benzalkonyum klorid uygulanan grupta silia kaybı izlenen alanlar daha sık karşımıza çıktı ve daha geniş olarak izlendi. Bu alanların ışık mikroskobu ile yapılan incelemede belirtilen skuamöz metaplazi gelişmiş alanlar olduğu düşünüldü. Nadiren de olsa bazı alanlarda goblet hücrelerinin burun boşluğuna bakan duvarlarının patlayarak canlılığını yitirdiği gözlendi. Doku geneline bakıldığında silialı epitelin mevcudiyetini sürdürdüğü ancak silialarda yoğun kümeleşmeler yer yer silialar arasında yapışıklıklar izlendi. Bu değişikliklere rağmen silialar yine koordine bir şekilde aynı yöne eğilim göstermekteydi. 4 hafta süreyle potasyum sorbat uygulanan grupta da benzer şekilde silia kaybı gösteren alanlar, silialarda yoğun kümeleşme ve yapışıklıklar izlendi. Yine silialar koordine bir şekilde aynı yöne eğilim gösteriyordu. Bu grupta denature goblet hücre grupları hiç karşımıza çıkmadı. SONUÇ Gerek benzalkonyum klorid gerekse de potasyum sorbat solunum yolu epiteli için zararlı etkilere sahiptir. Burun içi solunum yolu epiteli in vivo ortamda bu maddelerin zararlı etkilerine karşı yukarıda saydığımız etmenlerden dolayı daha dirençlidir. Bizim araştırmamız 1 ve 4 haftalık uygulamalar sonrasında yaptığımız incelemelerde bütün direnç mekanizmalarına karşın patolojik değişmelerin geliştiğini ve uzamış uygulamalarda bu zararlı etkilerin daha da belirginleştiğini gösterdi. 58
Kemiğe implante edilebilir işitme cihazları BAHA® 5 ile BAHA® 6 işlemci sistemlerinin karşılaştırılması
ÖZET GİRİŞ VE AMAÇ: İşitme, dışarından gelen sesli uyaranların dış kulak yolu (DKY) ve kemikçikler yoluyla iç kulağa iletilmesi, buradan koklear sinir aracılığıyla ile santral işitme merkezine ulaştırılıp burada işlenmesi ile oluşan bir duyudur. Kokleaya kadar olan iletim yolunda oluşan engeller iletim tipi işitme kaybına (İTİK) neden olmaktadır. Kemiğe implante edilebilir işitme cihazları bu iletim yolunda engel oluşturan hastalıklar nedeniyle konvansiyonel hava yolu iletimli işitme cihazlarını kullanamayan veya fayda görmeyen iletim ve mikst tip işitme kayıplı hastalarda uygulanan bir işitme cihazı alternatifidir. Bu çalışma ile Türkçe matriks testi de uygulanarak gürültülü ortamda sonuçların karşılaştırılması ile iki BAHA dış işlemcisine ait işitme sonuçlarını değerlendirerek karşılaştırmayı amaçlamaktayız. YÖNTEM: Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kulak Burun Boğaz Kliniğinde takipli tek taraflı perkütan BAHA 5 ® veya BAHA 6 ® dış ses işlemcilerini kullanan hastalar çalışmaya dahil edildi. Kemiğe implante işitme cihazı cerrahisi geçiren bilateral iletim tipi veya bilateral mikst işitme kaybı olan 20 hastanın klinik verileri toplanmıştır. Bu hastalar arasından, farklı marka BAHA ve düşük mental kapasite nedeniyle matriks testi tamamlayamayan 3 hasta çalışmaya dahil edilmemiştir. 17 hasta katılmayı kabul etmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların implant abutment çevresinde enfeksiyon durumu takip edilerek kaydedilmiş hastalar farklı zaman aralıklarında kontrole gelerek farklı cihazlarla odyometrik tetkikleri uygulanmıştır. BULGULAR: Çalışmamızda toplam 17 hastanın sonuçları analiz edilmiştir. Her iki cihaz kıyaslandığında serbest alanla yapılan bütün frekanslarda BAHA 5 ve BAHA 6 arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. (p>0.05) ancak tüm frekanslarda her iki cihazda da önemli ölçüde preoperatif serbest alan değerlerinde iyileşme mevcuttu ve BAHA 6 ile yapılan serbest alan eşikleri 1khz haricinde tüm frekanslarda BAHA 5' den daha iyi izlendi. Matris testi sonuçları aynı sinyal-gürültü oranlarındaki işitme sonuçlarına göre karşılaştırıldığında, iki farklı işlemcinin sonuçlarının birbirine yakın olduğu görüldü. SONUÇ: Çalışmanın verileri sonucunda her iki implant işlemcisi de birbirine yakın değerlere sahip olup kullanılmaya devam edilmesinin güvenli olduğunu göstermektedir. Ancak BAHA 6'nın yüksek frekanslara doğru artan odyolojik kazançları ve gürültülü ortamlarda arkasından gelen seslerde üstünlüğü göz ardı edilmemelidir. Anahtar kelimeler: Abutment, kemik yolu işitme cihazı, matriks testi,
Endoskopik sinüs cerrahisi yapılan hastalarda PRF (trombositten zengin fibrin) uygulamasının postoperatif sineşiler (yapışıklıklar) üzerine etkisi
Amaç:PRF (Trombositten Zengin Fibrin), yara iyileşmesinde yararları bilinen önemli bir trombositten zengin kan ürünüdür. Bu özelliğinden dolayı başta diş hekimleri olmak üzere kulak burun boğaz, dermatolog, plastik ve rekonstrüksiyon cerrahi hekimleri tarafından da son zamanlarda kullanımı artmaktadır. Endoskopik Sinüs Cerrahisi (ESC) sonrası yara yerinin hızlı iyileşmesi hem hasta konforu hem de yapışıklıkların azaltılması açısından önemlidir. Yapışıklıklarda azalma olması postoperatif nükslerin azaltılması için önemlidir. Bu amaçla çalışmada retrospektif olarak PRF kullanılan ve kullanılmayan hastaların nazal sineşi parametrelerini değerlendirmeyi amaçladık Gereç ve Yöntem:Biz de bu çalışmamızda 1.1.2017-1.1.2022 tarihleri arasında kliniğimizde yapılmış olan ESC (Endoskopik Sinüs Cerrahisi) ameliyatlarında PRF kullanımının kullanılmadığı durumlara göre fark oluşturup oluşturmadığını retrospektif olarak analiz ettik. Bu amaçla hastaların, sineşi skoru, endoskopik Meltzer skoru, endoskopik Lund-Kennedy skoru, Lund-Mackay Bilgisayarlı Tomografi skoru, subjektif semptomlarını değerlendiren NOSE (Nazal Obstrüksiyon Semptom Değerlendirme) skoru gibi parametreler oral steroid öncesi, sonrası, preoperatif dönem, postoperatif 1,3,6. aylarda değerlendirildi. Çalışmaya dahil edilme kriterleri; son bir yıl içerisinde, 12 haftadan süren ön veya arkaya olan burun akıntısı, burun tıkanıklığı, nazal drenaj (mukopürülan), yüzde ağrı, basınç hissi, yüzde dolgunluk ve koku alma duyusunun azalması veya kaybolması şikayetlerinden en az ikisine sahip olan ve medikal tedavi uygulamasına yanıtsız polipli kronik sinüzit tanısı almış olmak, operasyon öncesi en az bir yıl içerisinde yapılmış paranazal sinüs BT incelemesinde kronik rinosinüziti destekler bulguların olması, 18 yaşından büyük olmak, her iki nazal kavitede en az unsinektomi, maksiller antrostomi ve ön etmoidektomi uygulanacak/uygulanmış olması olarak belirlendi. Dışlama kriterleri ise; Antrokoanal polip olan hastalar, Lund-Mackay'a göre iki nazal kavite arasında iki evreden fazla fark olması, unilateral nazal polipozis, paranazal sinüs malignitesi, revizyon vakalar olarak belirlendi. Bulgular:Bu kriterleri sağlayan 53 hasta değerlendirilmeye alındı. Hastaların 16'sının 6 aylık takiplerinde verileri eksik olduğu için çalışmadan çıkarıldı. Toplam hastaların 17'si (%45,9) PRF grubu, 20'si (%54,1) kontrol grubu olarak değerlendirilmiş. Kontrol grubunda hastaların 7'si (%35) kadın ,13'ü (%65) erkek, deney grubunun 7'si (%41,2) kadın, 10'u(%58,8) erkek olarak bulunmuştur. PRF grubundaki hastalardan 3'ünün (%17,6) Samter triadı gözlenmiş fakat kontrol grubunda Samter triadı olan hasta gözlenmemiştir. Kontrol grubunda 13 (%76,5) hastaya kontrol grubunda 10 (%50) hastaya septoplasti uygulanmıştır. Kontrol grubunun yaş ortalaması 41,6±14,04, kontrol grubunun yaş ortalaması 45,2±14,01 olarak bulunmuştur. Hastaların yaşları arasında gruplar arasında anlamlı istatistiksel farklılık mevcut değildi (p:0.537). Hem PRF grubunda hem de kontrol grubunda birer tane inverted papillom odakları bulunan patoloji çıkmıştır diğer patolojilerin tamamı inflamatuvar polip olarak rapor edilmiştir. PRF grubunda NOSE skoru preoperatif 8,00±4,41, postoperatif birinci ay 2,17±2,92, postoperatif üçüncü ay 2,35±3,55, postoperatif altıncı ay 2,58±3,39 olarak bulunmuş. Kontrol grubunda NOSE skoru preoperatif 7,85±5,81, postoperatif birinci ay 3,00±3,06, postoperatif üçüncü ay 2,25±2,55, postoperatif altıncı ay 3,60±3,85 olarak bulunmuş. PRF'nin kontrol grubuna bir üstünlüğü gözlenmemiştir (p>0,05). PRF grubunda preoperatif endoskopik Meltzer skoru 4,88±2,17, kontrol grubunun skoru 3,95±1,98 (p:0,141); PRF grubunun postoperatif birinci ay skoru 1,29±1,04, kontrol grubunun postoperatif birinci ay skoru 1,05±1,19 (p:0,460); PRF grubunun postoperatif üçüncü ay skoru 1,52±1,12, kontrol grubunun postoperatif üçüncü ay skoru 1,10±1,29 (p:0,187); PRF grubunun postoperatif altıncı ay skoru 1,41±1,66, kontrol grubunun postoperatif altıncı ay skoru 1,10±1,16 (p:0,798) olarak bulunmuştur. PRF'nin kontrol grubuna bir üstünlüğü gözlenmemiştir (p>0,05). Preoperatif PRF grubu MLK skoru 7,58±3,12, kontrol grubu 5,90±3,04 (p:0,125); postoperatif birinci ay PRF grubu 4,94±2,92, kontrol grubu 4,30±2,34 (p:0,537); üçüncü ay PRF grubu 5,23±2,48, kontrol grubu 4,25±2,24 (p:0,283); altıncı ay PRF grubu 4,14±2,45, kontrol grubu 3,85±2,08 (p:0,821) olarak bulunmuştur. PRF'nin kontrol grubuna bir üstünlüğü gözlenmemiştir (p>0,05). PRF grubunda preoperatif Lund-Mackay BT skoru 14,11±6,10, kontrol grubunda preoperatif 12,20±5,69 (p:0,330); PRF grubunda postoperatif altıncı ay skoru 12,41±5,92, kontrol grubunda postoperatif altıncı ay skoru 11,30±6,37 (p:0,589) olarak bulunmuştur. PRF'nin kontrol grubuna bir üstünlüğü gözlenmemiştir (p>0,05). Preoperatif PRF ve kontrol grubunun sineşi skoru 0, postoperatif PRF grubunun birinci ay 1,58±1,50; kontrol grubunun postoperatif birinci ay skoru 1,20±1,05 olarak bulunmuştur. Kontrol grubunun sineşi skorları daha iyi olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı değildir (p:0,497). Sonuç:PRF'nin herhangi bir parametrede kontrol grubuna bir üstünlüğü bulunamamıştır. Hatta sineşi parametresinde kontrol grubunda daha iyi sonuçlar gözlenmiştir. Bunun nedeni olarak PRF'nin iyileştirmeyi hızlandırırken sineşiyi artırabileceği düşünülmüştür. Fakat istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgilere sahip olmak için daha fazla hasta içeren geniş çaplı çalışmalara ihtiyaç vardır.