Baskent University
Anabilim Dalı

Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı

Baskent University

274

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dana dizi modelinde altıgen greft sistemi ile mozaikplasti uygulaması ve standart silindirik greft sistemiyle karşılaştırılması (biyomekanik çalışma)

Kıkırdak yaralanmalarının tedavisi, Ortopedik Cerrahi pratiğinde önemli bir yer almaktadır. Tedavide birçok yöntem kullanılmakla beraber her yöntemin kendi içinde kısıtlılıkları mevcuttur. Bugüne kadar hiyalin kıkırdak dokusunun bütün özellikleriyle iyileştirilebildiği bir yöntem geliştirilememiştir. Mozaikplasti tekniği, kıkırdak defekti onarımında uygulanan tedavi yöntemlerinden biridir. Özellikle subkondral hasarın da eşlik ettiği kombine yaralanmalarda iyi sonuçlar alınabilmektedir. Mozaikplasti tekniğinde silindirik greftler kullanılmaktadır. Ancak greftlerin arasında potansiyel ölü boşluk kalması, defektin yeterince doldurulamaması, greftin kollabe olması, yüzeyden daha derine gömülmesi, greft kaynamaması, ameliyat sonrası hemartroz, artrofibrozis, subkondral kırık ve kist oluşumu, greft kıkırdağının nekrozu, verici saha morbiditesi gibi komplikasyonlar nedeniyle tedavide sorunlar oluşabilmektedir. Yapılan çalışmada, mozaikplastide uygulanan standart silindirik greftler yerine altıgen (bal peteği modeli) greftler uygulanarak doğada en iyi alan ve hacim kaplayıcı geometri olması nedeniyle, greft stabilitesini artırmak ve potansiyel ölü boşlukları daha iyi kapatabilmek amaçlanmıştır. Altıgen greftleri hazırlayabilmek için düzgün altıgen prizma şeklinde greft alıcı ve tünel açıcı tüpler hazırlandı. Çalışma için 200-400 kg ağırlığındaki danalardan alınan, makroskobik kıkırdak hasarı olmayan ve yumuşak dokuları temizlenmiş 24 adet taze sol femur kondili kullanıldı. Örnekler, her grupta 8 femur kondili olmak üzere 3 gruba ayrıldı. 1. Grup; 15 mm derinliğinde birer adet silindirik ve birer adet altıgen greft, trokleanın lateral ön eklem yüzü ve medial ön eklem yüzeyinden alındı. Her femurun medial kondil yük taşıyan alanına silindirik ve lateral kondil yük taşıyan alanına altıgen greft uygulandı. 2. Grup; 15 mm derinliğinde üçer adet silindirik ve üçer adet altıgen greft, trokleanın lateral ön eklem yüzü ve medial ön eklem yüzeyinden alındı. Her femurun medial kondil yük taşıyan alanına silindirik ve lateral kondil yük taşıyan alanına altıgen greftler uygulandı. 3. Grup; birer adet 5 mm.lik altıgen greft ve birer adet 20 mm.lik altıgen greft trokleanın lateral ön eklem yüzü ve medial ön eklem yüzeyinden alındı. Her femurun medial kondil yük taşıyan alanına 5 mm.lik altıgen ve lateral kondil yük taşıyan alanına 20 mm.lik altıgen greft uygulandı. Her gruptaki greftler, uygulanacak dizin yük taşımayan troklea laterali ön eklem yüzeyinden ve troklea mediali ön eklem alanlarından alındı. Yük taşımayan alandan alınan 9 mm çapında silindirik greftler, uygulanacak alana açılan 8 mm çapındaki silindirik tünellere press-fit uygulandı. Aynı şekilde yük taşımayan alandan alınan 9 mm çapında altıgen greftler, uygulanacak alana açılan 8 mm çapındaki altıgen tünellere press-fit uygulandı. Her gruptaki greftlerin santraline 5 mm derinliğinde 2 mm çapında yivli çengeller, kondral yüzdeki giriş yerleri 2 mm çapında Kirschner teli ile açıldıktan sonra elle çevrilerek uygulandı. Ardından bilgisayar destekli Shimadzu AG-15 test cihazında, 20 mm/dk hızında pull out testine tabi tutuldu. Çalışmada 3 değerlendirme yapıldı. 1. Değerlendirme: Grup 1'deki tek silindirik ve tek altıgen greftlerin pull out verileri karşılaştırıldı. Grup 2'deki üçlü silindirik ve üçlü altıgen greftlerin pull out verileri karşılaştırıldı. Grup 3'deki 5 mm derinliğindeki altıgen ve 20 mm derinliğindeki altıgen greftlerin pull out verileri karşılaştırıldı. Grup 1'deki 15 mm derinliğindeki tek silindirik ve grup 3'deki 5 mm derinliğindeki tek altıgen greftlerin pull out verileri karşılaştırıldı. 2. Değerlendirme: Grup 1 ve grup 2'deki silindirik ve altıgen greftlerin sürtünme alanları hesaplanarak karşılaştırıldı. Sürtünme alanının stabiliteye etkisi araştırıldı. 3. Değerlendirme: Grup 1 ve grup 2'deki silindirik ve altıgen greftlerin yüzey alanı (kıkırdak yüzey), hacmi hesaplanarak oluşturulan defektli alanı kapatabilme oranları hesaplandı. Grup 1'de stabilitesi karşılaştırılan birer adet 15 mm.lik silindirik greft (n:8) ile birer adet 15 mm.lik altıgen greftlerin (n:8) pull out güçleri (Tablo 8) arasında farklılık olmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Grup 2'de stabilitesi karşılaştırılan 15 mm.lik üçlü silindirik greftler ile 15 mm.lik üçlü altıgen greftlerin pull out güçleri arasında, üçlü altıgen greftler lehine, farklılık vardı ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Grup 3'de stabilitesi karşılaştırılan 5 mm.lik birer adet altıgen greft (n:8) ile 20 mm.lik birer adet altıgen greftlerin (n:8) pull out güçleri arasında farklılık olmasına karşın istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Grup 1'deki birer adet 15 mm.lik silindirik greft (n:8) ile grup 3'deki birer adet 5 mm.lik altıgen greftlerin (n:8) pull out güçleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p>0,05). Greftlerin sürtünme alanları, yüzey alanları ve hacimleri arasında fark olduğu hesaplandı. Altıgen greftlerin daha fazla sürtünme alanına sahip olduğu, daha fazla yüzey alanı kapatabildiği ortaya kondu. Sonuç olarak greft geometrisinin, özellikle çoklu greft uygulamalarında (pull out testine göre) stabiliteyi etkileyen faktörlerden biri olduğu ve altıgen greft uygulamasının silindirik greft uygulamasıyla karşılaştırıldığında, çoklu uygulamalarda daha stabil olabileceği, daha iyi defekt alanı kapatabileceği ve daha kısa greft kullanarak uygulamanın yapılabileceği, biyomekanik sonuçlara dayanarak, söylenebilir. Anahtar kelimeler: mozaikplasti, hiyalin kıkırdak, kıkırdak tedavisi, otolog osteokondral greft transferi

Diz eklemiKıkırdakKıkırdak hastalıkları+3
Adem Kar
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Total diz artroplastisi sonrası ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına etki eden etmenler

Total diz artroplastisi sonrasında gelişen komplikasyonlar arasında ekstansör mekanizmanın devamlılığının bozulmasına yol açan patella kırıkları, patellar ve quadriseps tendon rüptürleri, görülme oranı az olmakla birlikte geliştiğinde tedavisinin başarı şansı azdır ve hastanın yaşam kalitesini olumsuz etkilemektedir. Bu çalışmada amaç, total diz artroplastisi sonrasında ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına etki eden etmenlerin araştırılmasıdır.Araştırmada 244 hastanın 405 dizine uygulanan total diz artroplastisi irdelendi. Total diz artroplastisi sonrasında ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına etki edebilecek etmenler, hastalara ve dizlere ait etmenler olarak ayrı ayrı değerlendirildi.Çalışmamızda, hastalara ait etmenlerden ileri yaş, ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına katkısı anlamlı olarak yüksektir (p=0,046). Dizlere ait etmenlerden hastanın son kontrolünde ölçülen diz fonksiyonel skoru, ekstansör mekanizmanın devamlılığının bozulmasındaki koruyuculuğu anlamlı olarak yüksektir (p=0,009). Hastalara ait etmenlerden florokinolon kullanımı, total diz artroplastisi sonrasında patellar ve quadriseps rüptürü gelişmesine etkisi anlamlı olarak yüksektir (p<0,001). Buna göre florokinolon kullanımı, patellar ve quadriseps tendon rüptürü gelişimi için 6,95 kat risklidir.Yaş ve fonksiyonel diz skorunun, total diz artroplastisi sonrası gelişen ekstansör mekanizma sorunlarına etkisinin olup olmadığı daha önce araştırılmış ancak olumlu ya da olumsuz etkisi bildirilmemiştir. Literatürde florokinolon kullanımına bağlı tendinopatiler ve spontan tendon rüptürleri bildirilmişse de, total diz artroplastisi sonrası gelişen patellar ve quadriseps tendon rüptürleriyle, florokinolon kullanımı arasında bir ilişki bildirilmemiştir. Total diz artroplastisi sonrasında gelişen ekstansör mekanizma devamlılığının bozulmasına artan yaş ve florokinolon kullanımı olumsuz, artan fonksiyonel diz skorunun olumlu etkisi vardır. Hastalar total diz artroplastisi operasyonuna hazırlanırken ileri yaş ve florokinolon kullanımı göz önünde bulundurulmalıdır. Operasyon sonrasında etkin fizik tedavi rehabilitasyonunun uzun süre devam ettirilmesi, gelişebilecek ekstansör mekanizma devamlılığının bozulma olasılığını azaltacaktır.Anahtar kelimeler: Diz, artroplasti, total diz artroplastisi, tedavi, patellar tendon, quadriseps femoris tendonu, rüptür, kırık, florokinolon, komplikasyon.

ArtropatiDizDiz eklemi+6
Ayhan Ulusoy
Dokuz Eylül University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Orta palmar bölgeden mini kesi ile yapılan karpal tünel sendromu cerrahisi tedavi sonuçlarımız

Bu çalışmada, karpal tünel sendromu cerrahi tedavisinde, skar hassasiyetini ve pilar ağrısını azaltmak için ciltaltı sinir yoğunluğu fazla olan ve elde en çok temas yüzeyi olan pilar bölgesini korumak amaçlı, orta palmar bölgeden mini kesi kullanılarak yapılan cerrahinin klinik sonuçları ve komplikasyolarını sunmayı amaçladık. Ocak 2006-Aralık 2010 tarihleri arasında, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, aynı cerrah tarafından transvers karpal ligament distalinden orta palmar bölgeden yapılan mini kesi ile ameliyat edilen 160 hastanın 200 eli, iyileşme açısından; Boston semptom şiddeti ve fonksiyonel durum ölçeği, kaba kavrama ve palmar çimdik kuvveti, hasta memnuniyeti ve 29 elde EMG ile değerlendirildi. Boston semptom şiddeti ve fonksiyonel durum skorlarında ameliyet sonrasında anlamlı düzelme saptandı. Kaba kavrama ve palmar çimdik kuvvetlerinde ameliyat sonrası istatistiksel anlamlı düzelme saptandı. Ameliyat öncesi ve sonrası EMG'si bulunan 29 elde, %83 düzelme saptandı. Hasta memnuniyeti %96,5 iyi olarak değerlendirildi. Karpal tünel sendromu cerrahi tedavisinde, ciltaltı sinirler korunarak orta palmar bölgeden yapılan; ucuz, güvenilir ve etkin bir yöntem olan mini kesi ile başarılı sonuçlar elde edilebilir.

İsmail Çakıcı
Akdeniz University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek taraflı ön çapraz bağ yaralanması olan hastaların patellar tendon refleksinin sağlam tarafla kinezyolojik ve elektromyelografik karşılaştırılması

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Polikliniğine Mayıs 2012 ve Ağustos 2012 tarihleri arasında başvuran tek taraflı ön çapraz bağ yaralanması mevcut, ortalama yaşı 26.9 (17-47) olan, 16 erkek, 4 kadın toplam 20 hastanın, Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı EMG laboratuvarında preop dönemde ve postop 1. ayda patellar tendon refleksi sağlam ve hasta dizlerde Elektromyelografik ve Kinezyolojik olarak karşılaştırıldı. Hastalar Rigid fix tekniği ile opere edildi.Post op dönemde, hemartroz, enfeksiyon gibi komplikasyonlar görülmedi. Hiçbir hastamızda rerüptür gelişmedi. İntraoperatif olarak hastaların 11'inde menisküs patolojisine rastlandı.Yapılan ölçümlerde sağlam, hasta ve ameliyatlı dizler pendulum sayısı, ortalama maksimum ekstensiyon derecesi, ekstensiyon-fleksiyon derecesi, valgus derecesi ve varus derecesi bakımından karşılaştırıldı.Maksimum ekstansiyon, ektansiyon - fleksiyon açısından sağlam diz ile ameliyatlı diz ve hasta diz ile ameliyatlı diz arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü. Valgus derecesi açısından ise sağlam ve hasta diz arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görüldü.Sonuç olarak ön çapraz bağ yaralanması olan hastalarda sağlam dizlerinde kötü yönde etkilenmekte olup, ameliyat öncesi ve sonrası hem hasta dizin, hem de sağlam dizin patolojik kabul edilip tedavi sürecinin bu duruma göre düzenlenmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Ön çapraz bağ, Rigid fix, Patellar tendon refleksi.

PatellaReflekslerTendon yaralanmaları+2
İbrahim Oymak
Akdeniz University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Femur, çivi üzerinden mekanik aksta uzatılabilir mi?

Amaç: Çivi üzerinden uzatma tekniği uygulanan femur modellerinde, anatomik aksta uzatma ile alt ekstremite mekanik aksında sapma miktarını saptamak ve çivi üzerinden uzatma tekniği ile femurun mekanik aksında uzatma yapılabileceğini göstermektir. Materyal Metod: Standart altı adet sağ femur modelleri (Synbone 1152.1) ve tibiayı simüle etmesi açısından yapılan özel yapım alet ile altı adet alt ekstremite modeli oluşturuldu. Femur proksimal ve distalinde çivi ile temas olmayacak şekilde ikişer adet shanz çivisi gönderildi. Retrograd olarak femur modeli 13 mm 'ye rimerize edildi. Femur modelinin distal metafizer bölgesinden osteotomi yapıldı. Önce intramedüller çivi yok iken, eksternal fiksatör (UNIX, rail deformite fiksatörü) ile anatomik aksta altı cm 'e kadar uzatma yapılıp, her cm 'de fotoğraflandı. Ardından proksimal ve distaldeki shanzlara açı ayarlı klemp takılarak, mekanik aksta uzatma; önce intramedüller çivi yok iken, sonra sırasıyla 10×200mm, 10×240mm, 10×280mm, 10×320mm, 11×200mm, 11×240mm, 11×280mm, 11×320mm boyutlarında olmak üzere, toplam sekiz çeşit intramedüller çivi (TIPMED, suprakondiler kilitli çivi) üzerinden altı cm 'e kadar uzatma yapılıp, her cm 'de fotoğraflandı. Alınan fotoğraflarda alt ekstremite mekanik aksı Windows Paint programı yardımı ile çizildi. Ardından IMAGEJ v1.48 programı yardımıyla mekanik aks sapma miktarı ölçülüp değerlendirildi. Bulgular: Eksternal fiksatör ile femurun anatomik eksende altı cm uzatma sonrası mekanik eksende minimum 3.18 mm, maksimum 3.92mm, olmak üzere ortalama 3.61 mm mekanik eksen sapması görüldü. İki ve üçüncü cm 'lerde tüm çivi tipleri üzerinden yapılan femur uzatmalarında, mekanik aksta anlamlı sapma olmadan uzatma gerçekleştirildi. Dördüncü cm 'de, 10×320 mm, 11×280 mm ve 11×320 mm boyutlarındaki çivi üzerinden uzatma ile, intramedüller çivi yok iken mekanik aksta uzatma arasında anlamlı fark görüldü. Beşinci ve altıncı cm 'deki uzatmada, 10×200 mm boyutlarındaki çivi dışındaki diğer çivi tipleriyle yapılan çivi üzerinden uzatma ile çivi yok iken eksternal fiksatör ile mekanik aksta uzatma arasında anlamlı fark görüldü. Sonuç: Femurun çivi üzerinden mekanik aksında uzatılması, çivi çap ve boyutundan etkilenmekle birlikte mümkündür.

BacakBacak kemikleriEkstremiteler+5
Ahmet Emrah Açan
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rotator manşetin ankor ile onarımında farklı tekniklerin osteoporotik kemik üzerinde biyomekanik olarak karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı; osteoporotik kemikte meydana gelen ankor onarım başarısızlığını engellemeye ve ankorun tespit gücünü arttırmaya yönelik komşu ankor gönderimi, kanüllü vida ile güçlendirme, kemik otogreft sıkıştırma gibi yöntemlerin ankorun çekme kuvvetlerine karşı direncini arttırdığını ve onarımda kullanılacak geniş yiv çapına sahip ankorların daha sağlam bir onarıma imkan vereceğini biyomekanik testlerle ortaya koymaktır. Çalışmada 72 adet, 18 aylık koyunlardan elde edilen humeruslar, yumuşak dokularından temizlendikten sonra, osteoporotik kemik modelini oluşturmak için ankorun gönderileceği aksta, 4.5mm'lik drill yardımı ile delindi. Çalışmada 6 grup incelendi. Her grupta 12 numune incelemeye alındı. Grup 1; 2 adet 5 mm'lik Fastin RC (DePuy Mitek, Raynham, MA) ankor yivleri birbiri içine geçecek şekilde komşu olarak gönderildi. Grup 2; 2 adet 5 mm'lik Twinfix titanium ankor (Smith & Nephew Endoscopy, Andover, MA) 1. gruba benzer şekilde gönderildi. Grup 3; 4,5 mm'lik drill yardımı ile açılan tünele spongios kemik otogreft sıkıştırması sonrasında 5 mm'lik Fastin RC ankor gönderildi. Grup 4; kanüllü vida ile 5 mm'lik Fastin RC, grup 5; sadece Fastin RC ankor, grup 6; sadece Twinfix titanium ankor olarak uygulandı. Her numune özel olarak yapılan, yer düzlemi ile 135 derece açı yapan tutucu düzenek ile AG-X Shimadzu (Kyoto, Japan) cihazına bağlandı. Aksiyel yönde siklik çekme testi uygulandı. Her numuneye ek olarak aksiyel yönde maksimum yüklenme sonrasında sökülme testi uygulandı ve veriler kayıt edildi. Elde edilen verilere istatistiksel analiz uygulandı. Deneyler sonucunda siklik yüklenmeler altında siklik elongasyon ve peak to peak yer değiştirme düzeylerinde diğer gruplarla karşılaştırıldığında Fastin- Fastin grubunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) daha az yer değiştirme gözlenirken diğer gruplar arasında herhangi bir fark bulunamadı. Maksimum yüklenme altında sökülme testinde ise Fastin- Fastin ile yapılan onarımın istatistiksel anlamlı (p<0.05) olarak daha güçlü bir onarıma imkan verdiği görüldü. Diğer gruplar arasında maksimum yüklenme değerlerinde herhangi bir fark görülmedi. Bizim çalışmamızın sonucunda Kanüllü vida ile güçlendirme ve Otogreft sıkıştırma sonrasında ankorun tespit gücünde herhangi bir artış görülmezken komşu ankor gönderimi yapıldığında tespit gücünün arttığı görülmüştür. Komşu ankor gönderimi için tercih edilmesi gereken ankorun yiv çapının geniş olması tespit gücünü arttırmaktadır. Osteoporotik kemikte rotator manşet onarımı yapılırken yiv çapı geniş tamamı yivli ankor kullanılması kurtarma yöntemi olarakta komşu ankor gönderimi tercih edilmelidir.

BiyomekanikFiksasyonOmuz+4
Levent Horoz
Dokuz Eylül University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gelişimsel kalça displazisinde salter osteotomisi sonuçlarımız

Gelişimsel kalça displazisinin anatomik ve fonksiyonel tedavisine yönelik birçok cerrahi tedavi yöntemi vardır. Robert Bob Salter, gelişimsel kalça displazisinin tedavisinde temel problemin redüksiyonun stabilitesinin temin edilmesi olduğunu varsayarak 1961 yılında innominate osteotomiyi tarif etmiştir. Bu çalışmada kliniğimizde Salter innominate osteotomisi uyguladığımız hastaların klinik ve radyolojik sonuçlarını inceleyip, tekniğin başarısını ve prognozunu etkileyen nedenleri tartışmayı amaçladık. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde gelişimsel kalça displazisi nedeniyle 1993-2012 yılları arasında açık redüksiyon ve Salter innominate osteotomisi uygulanan 87 hastadan çalışma şartlarına uyan ve çalışmaya katılmak isteyen 20 hastanın 27 kalçası değerlendirildi. 17'si kız, 3'ü erkekti. Hastaların cerrahi uygulama esnasındaki ortalama yaşı 23.7 aydı (16-50 ay). Ortalama takip süremiz 72.18 aydı (22-128 ay). Ameliyat öncesi radyolojik değerlendirmede; asetabuler indeks; ortalama 39.1° (32°-45°) olarak ölçüldü. Son kontrol radyolojik ölçümlerinde; asetabuler indeks ortalama 15.7° (10º-22º) olarak tespit edildi. McKay'ın klinik değerlendirme kriterlerine göre 18 kalça mükemmel (%66.7) ve 9 kalça iyi (%33.3) olarak saptandı. Severin radyolojik değerlendirme kriterlerine göre 2 kalça çok iyi (%7.4), 24 kalça iyi (%88.9), 1 kalça orta (%3.7) olarak bulundu. Wiberg'in CE açısı; ortalama 22° (15°- 32°) olarak tespit edildi. Kalamchi-MacEwen avasküler nekroz sınıflaması kriterlerine göre 15 (%55.5) kalçada femur proksimalinde avasküler nekroz olan büyüme kusuru tespit edildi. Bunlardan 13 (%86.6) kalça Tip I, 2 (%13.3) kalça Tip IV idi. Çalışmamız sonuçlarının literatür ile uyumlu olduğu görüldü. Gelişimsel kalça displazisi vakalarının cerrahi tedavisinde, açık redüksiyon ve Salter'in innominate osteotomisinin birlikte uygulanması tercih edilmesi gereken bir cerrahi teknik olduğu sonucuna varıldı. Salter innominate osteotomisinin iyi bir lateral örtünme sağladığını ve 4 yaş altında opere edilen olgularda iyi sonuçlar alındığını göstermektedir

CerrahiCerrahi tedaviKalça+2
Utku Uyan
Akdeniz University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cerrahi tedavi uyguladığımız asetabulum kırıkları klinik ve radyolojik sonuçlarımız

Deplase asetabulum kırıklarında uygulandığımız cerrahi yaklaşımlar, bunlara bağlı gelişen erken ve geç komplikasyonlar ile klinik ve radyolojik sonuçlarımızı son yıllarda sayıları artan yayınlarla karşılaştırmak ve prognoz üstünde etkin olan parametreleri saptamayı amaçladık. Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında Ocak 1994-Ocak 2014 tarihleri arasındaki 20 yıllık süreçte cerrahi tedavi uygulanan 219 pelvis ve asetabulum kırıklı hasta içerisinden deplase asetabulum kırığı tanısıyla cerrahi tedavi uygulanarak en az 2 yıllık takipleri yapılan 103 hasta çalışma kapsamında değerlendirildi. Hastaların demografik özellikleri ile kırık tipi, kesi tipi, travma ile operasyon arası süre, cerrahi süre, redüksiyon kalitesi ve postoperatif komplikasyon varlığının klinik ve radyolojik sonuçlarla ilişkisi istatistiksel olarak araştırıldı. 75'i erkek, 28'i kadın ve yaş ortalaması 36,3 olan 103 hastada Judet - Letournel sınıflandırmasındaki 10 farklı tipinin tamamıyla karşılaşıldı. Hastalar travmadan ortalama 8,3 gün sonra Kocher Langenbeck, İlioinguinal, İliofemoral, Modifiye Transtrokanterik ve Triradiat olmak üzere 5 farklı insizyon kullanılarak tedavi edildiler. Ortalama ameliyat süresi 3,8 saat olan hastalarda eklem içi basamaklaşma, enfeksiyon, avasküler nekroz, posttravmatik artrit, heterotopik ossifikasyon, pulmoner emboli ve nörolojik defisit olmak üzere 7 farklı komplikasyonla karşılaşılırken mortaliteye rastlanmadı. Çalışmanın sonucunda; kırık tipi, travma ile operasyon arası süre, cerrahi süre, redüksiyon kalitesi ve mekanik blok yaratan avasküler nekroz, posttravmatik artrit ve heterotopik ossifikasyon varlığının prognoz üzerine etkin parametreler olduğu, istatistiksel olarak, ortaya kondu Anahtar kelimeler: Asetabulum kırıkları, Judet-Letournel Sınıflaması, asetabular kırık komplikasyonları, asetabular kırık prognozu84

AsetabulumCerrahiKırıklar-kemik+5
Utku Bilekdemir
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Peroneal tendoskopi

Amaç: Posterolateral ayak bilek ağrısı olan hastalarda peroneal tendon sorunları ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Tendoskopinin, peroneal tendon yaralanmalarının tanı ve tedavisindeki rolüyle beraber peroneal patolojilerin TOL ile birlikteliğinin tartışılması hedeflenmiştir. Yöntem: 2006-2012 yılları arasında retrofibular bölgede ağrı şikâyeti ile başvuran 18 hastanın 20 ayak bileği çalışmaya dâhil edilmiştir. "Peroneal tendinopati" ön tanısı alan hastalar retrospektif olarak fizik muayene, direk grafi ve MRG tetkikleri ile değerlendirilip peroneal tendoskopi yapılmıştır. Tendoskopik değerlendirmeyi takiben, hastaların definitif tedavileri tendoskopik olarak ya da açık cerrahi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Retrofibular ağrı şikâyeti ile başvuran 18 hastanın 13'ü kadın, 5'i erkek idi. Hastaların 8'inin sağ ayak bileğinde, 8 hastanın sol ayak bileğinde, 2 hastada ise bilateral tendinopati tespit edildi. Değerlendirmeye katılan hastaların yaş aralığı 29-71 (46,8) idi. 20 ayak bileğinin 14'ünde MRG'da peroneal patoloji tespit edilerek, 6 hastada ise MRG incelemelerinde patoloji tespit edilemeyerek klinik bulgulara dayanılarak tanısal tendoskopi uygulandı. 20 ayak bileğinin 13'ünde (%65), peroneal tendinopatiye eşlik eden ek patolojiler saptanırken, diğer 7 ayak bileğinde ise eşlik eden ek patoloji yoktu Peroneal tendinopatiye eşlik eden ek patolojilerden en sık görüleni TOL olarak 20 ayak bileğinin 8'inde (%40) tespit edildi. TOL dışında eşlik eden diğer patolojiler ise; bir ayak bileğinde peroneal patoloji ile birlikte anterolateral sinovit, 1 ayak bileğinde os trigonum, 1 ayak bileğinde talokalkaneal sinkondrosis ve 1 ayak bileğinde tarsal tünel sendromu idi. Bir hastada ise tibiotalar artroz ile birlikte ayak bilek ekleminde serbest cisim tespit edildi. Tendoskopi sırasında; 9 ayak bileğinde kalabalıklaşma fenomenine yol açan peroneus quartus kası veya peroneus brevis kas liflerinin distale insersiyonu şeklinde anatomik varyasyon tespit edilerek eksize edildi. TOL tespit edilen 8 hastanın 6'sında anatomik varyasyon olduğu görüldü. Tendoskopi sırasında ek olarak 13 ayak bileğinde peroneal tenosinovit, 7 ayak bileğinde peroneal tendonlarda yırtık, bir ayak bileğinde ise vinkula kalınlaşması tespit edilerek cerrahi olarak tedavi edildi. Sonuç: Peroneal tendoskopi, peroneal tendon patolojilerinin tanı ve tedavisinde önemli bir yer tutar. Peroneus brevis kasının distale insersiyonu ve aksesuar kas bulunması süperior peroneal retinakulumda dolgunluk hissi yaratarak hastaların ayak bileğini inversiyonda tutmasına neden olarak ayak bilek biyomekaniğini etkileyebilir ve TOL (talusta osteokondral lezyon) oluşumuna neden olabilir

AyakAyak bileği eklemiEndoskopi+3
İsmail Ayder Gülten
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Patella kırıklarının cerrahi tedavisinin klinik ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi

Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında 2002 – 2012 yılları arasında izole kapalı patella kırığı nedeniyle ameliyat edilen 52 hastadan takipleri tam olarak yapılan 23 hasta retrospektif olarak klinik ve radyolojik olarak değerlendirildi. Kırıklar, AO sınıflamasına göre değerlendirildi. Hastaların fonksiyonel durumunu değerlendirmek için Böstman Skorlama Formu kullanıldı. Patellofemoral artrozun derecesi Iwano değerlendirme skalasına göre yapıldı. Kırık şeklinin klinik sonuçlar ve PFA gelişmesi üzerine etkisi ile PFA derecesi ile klinik sonuçlar arasındaki ilişki istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Ortalama yaşı 48,4±15,3(21-70)yıl olan 13'ü erkek, 10'u kadın toplam 23 hastanın 13 'ü sol(%57) , 10' u sağ (%43) patella kırığı nedeniyle ameliyat edildi ve ortalama 48. 2 ±12,3 (25- 124) ay takip edildi. Patella kırıkların 5'i ( % 22 ) eklem dışı ( 34-A1), 18 'i eklem içi ( % 88 ) idi. Eklem içi kırıkların 13'ü ( % 56 ) 34-C1 ve 5'i ( % 22 ) 34-C3 idi. Ameliyat sonrası fonksiyonel olarak 16 hastada (%70) mükemmel, 6 hastada(%26) iyi, 1 hastada (% 4) kötü sonuç alındı. Hastaların radyolojik olarak değerlendirilmesinde 5'inde tip 1(%21) ; 5'inde tip 2(%21) ; 8'inde tip 3 (%37) ve 5'inde tip 4(%21) PFA saptandı. Kırıklar kompleks hale geldikçe PFA ciddiyetinin arttığı, kırık şekliyle klinik sonuçlar arasında ve klinik sonuçlarla PFA derecesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olmadığı görüldü ( p≤ 0.05 ). Takiplerde hastaların tümünde radyolojik olarak kaynama saptandı. İmplant irritasyonu, migrasyon ve kırılması sık görülen komplikasyonlardı

KomplikasyonlarKırıklar-kemikPatella+3
Sadullah Turhan
Akdeniz University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Antalya ve yöresinde doğmalık ortopedik anomaliler üzerine bir araştırma

K. Şahin Tuğrul
Akdeniz University
1984
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalça kırıklarında kompresyon osteosentezinin kırık kaynamasına etkisinin diğerleriyle kıyaslanarak incelenmesi (Klinik bir çalışma)

Osman Bilgen
Akdeniz University
1988
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dizde tanısal artroskopi (klinik araştırma)

Semih Gür
Akdeniz University
1989
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Femoral intercondylar notch anatomisinin ön çapraz bağ yırtığı ile ilişkisi ve yırtığa konjenital yatkınlığının araştırılması

A. Merter Özenci
Akdeniz University
1996
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin dönem femur cisim kırıklarının plaklı osteosentez ile tedavisi

Kadir Dalcı
Akdeniz University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Total diz artroplastisi (Erken sonuçlar)

Mustafa Ürgüden
Akdeniz University
1996
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diz eklem ve çevresi kırıklarında ilizarov eksternal fiksatörün uygulanması

Ahmet Fatin Karahaliloğlu
Akdeniz University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Transvers karpal ligament gevşetilmesinin median sinir ekskursiyonuna etkisi

Aydın Yıldırım
Akdeniz University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hypericum perforatum'un kırık iyileşmesi üzerine etkisinin incelenmesi: (Deneysel çalışma)

Amaç: Günümüzde, kırık iyileşmesinin incelenmesinde ve farklı cerrahi yöntemler ve medikal tedavilerin etkinliğinin araştırılmasında rat standart kırık modelleri yaygın olarak kullanılmaktadır. Literatürde, standart kırık modeli oluşturulup iyileşmesi incelenen çok sayıda çalışma mevcut olmasına karşın, Hypericum perforatum'un (HP) kırık iyileşmesi üzerine olan etkilerini araştıran deneysel çalışma sayısı oldukça yetersiz olup, bu konu henüz tüm yönleriyle değerlendirilebilmiş değildir. Bu nedenle, bu deneysel çalışmada, Hypericum perforatum'un kırık iyileşmesine etkisinin radyolojik ve histopatolojik olarak araştırılması hedeflenmektedir. Gereç ve yöntem: Aydın Adnan Menderes Üniversite ve Araştırma Hastanesi Hayvan Deney Labarutuvarı ve Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 25 adet Sprague Dowley 500-600 gr. Ağırlığında erkek rat Kontrol ve Deney (Hypericum perforatum düşük ve yüksek doz) grubu olarak üç gruba ayrılmıştır. Genel anestezi altında tüm ratların sağ femurlarında standart açık cisim kırıkları oluşturulmuştur. Kırık sonrası aynı günden başlamak üzere hayvanlar sakrifiye edilene kadar deney gruplarına düşük doz grubuna 50mg/kg/gün ve yüksek doz grubuna 200mg/kg/gün oral Hypericum perforatum içeren Sarı Kantaron Ekstraktı-St. John's Wort Kapsül (Balen, Türkiye) uygulanmıştır (1). Kırık oluşturulmasından 28 gün sonra sakrifiye edilerek, kaynama dokuları radyolojik, histopatolojik olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 1.ortopedist ve 2.ortopedist tarafından değerlendirilmiş olan AP, lateral, AP+lateral grafilerin skorlamalarının istatistiksel çalışması yapıldı. Düşük ve yüksek doz ilaç grubu skorlamasının ortalaması kontrol grubu skorlamasının ortalamasından daha yüksek olduğu saptanmıştır fakat istatistiksel açıdan anlamlı değildir (p>0,05). Histolojik olarak yapılan değerlendirme sonrasında ortalama skor kontrol grubunda daha yüksek olarak çıkmıştır. İstatistiksel açıdan histopatolojik inceleme sonucunda anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda radyolojik ve histopatolojik testlerden elde edilen verilere göre Hypericum perforatum'un kırık iyileşmesi üzerinde istatistiksel olarak olumlu ya da olumsuz bir etkisi gösterilemedi. Bu çalışmada Lane ve Sandhu kırık kaynaması radyolojik skorlama sisteminin histolojik verilerle paralellik göstermeyebileceği görülmüştür.

Hypericum perforatumKırık iyileşmesiKırıklar-kemik+2
Fevzi Cici
Adnan Menderes University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Topuk ağrısının klinik değerlendirilmesi (Klinik ve demografik bir çalışma)

Dursun Demirağ
Akdeniz University
1999
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trokanterik kırıkların tedavisinde uygulanan kilitsiz ve kilitli blade özellikli proksimal femoral nail antirotation (PFNA) implantların redüksiyon ve başarı kriterleri açısından karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızın amacı trokanterik kırıkların tedavisinde yaygın olarak tercih edilen PFNA uygulamasının kilitli ve kilitsiz blade özellikli formlarının, 65 yaş üzeri çoğu osteoporotik olan yaş, cinsiyet, ek hastalıklar, kırık tipi benzer olgularda redüksiyon kalitesi ve tedavi sonuçlarını karşılaştırmaktır. Materyal - Metod: Kliniğimizde Ocak 2013 ile Ocak 2010 tarihleri arasında trokanterik kırık nedeni ile tedavi edilen olgular retrospektif olarak incelendi. 65 yaş üzeri olup PFNA ile cerrahi tedavi uygulanan en az 1 yıl takip edilen yaş, cinsiyet, ek hastalıklar ve kırık tipi açısından benzer olgular rastgele seçilerek kilitsiz ve kilitli blade özellikli PFNA uygulananlar olarak iki grup oluşturuldu. Konservatif olarak tedavi edilen, cerrahi tedavisinde plak vida, artroplasti uygulanan ve kayıtlarına ulaşılamayan olgular çalışmaya dahil edilmedi. Kilitli veya kilitsiz blade özellikli PFNA uygulanan olgular ek hastalıklar, kırık oluşum mekanizması, kırık tipi, kırık sınıflandırması, kırık oluşma zamanı ile operasyon zamanı arasında geçen süre, operasyon süresi, kanama miktarı, ameliyat sırasında yaşanan komplikasyonlar, redüksiyon yöntemi, redüksiyon kalitesi, ameliyat sonrası yoğun bakım ihtiyacı, yoğun bakımda kalış süresi, hastanede yatış süresi, ameliyat sonrası radyojik ölçümler, tam yük ile mobilizasyon zamanı, takip süresi, ameliyat sonrası komplikasyonlar, harris ölçeklendirmesi, vizüel anolog skoru ve ölüm zamanı açısından karşılaştırıldı. Sonuçlar IBM SPSS 28 programı ile değerlendirildi. Bulgular: Kliniğimize başvuran 65 yaş üzeri, trokanterik kırığı sonucu kilitli ve kilitsiz blade özellikli PFNA uygulanan 387 olgudan 63'nün verilerine ulaşılamaması veya eksik olması, 1 yıldan daha kısa takip süresi olması, plak vida ile internal tespit ve artroplasti uygulanması nedeni ile çalışmadan çıkarıldı. Cinsiyet, yaş, ek komorbid durumlar, kırık tipi, kırık oluşum mekanizması gibi parametreler benzer olacak şekilde rastgele kilitsiz (n=164) ve kilitli (n=160) blade uygulanan 314 olgu 324 trokanterik kırık çalışmaya dahil edildi. 10 olgu bilateral trokanterik kırık tespit edildi. Ek komorbid durum açısından gruplar arasında fark yoktu (p=0,811). Kilitsiz grupta kırıkların 132'si stabil 32 unstabil ve kilitli grupta 132'si stabil 28 unstabil olup aralarında anlamlı fark yoktu (p=0,545). Operasyon süresi kilitli grupta (ortalama 65,55 dk), kilitsiz gruba (ortalama 45,79 dk) göre anlamlı olarak fazlaydı (p=0,001). Kilitli gruptaki (ortalama 111,19 ml) olgularda kanama miktarı kilitsiz gruba (ortalama 79,97 ml) göre fazla olup fark anlamlıydı (p=0,001). Redüksin kalitesi açısından gruplar iyi, kabul edilebilir ve kötü olarak sınıflandırıldığında kilitsiz ((n)128 iyi, 28 kabul edilebilir, 8 kötü) ve kilitli ((n) 115 iyi, 32 kabul edilebilir, 13 kötü) grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0,325). Kırığın radyolojik görüntümeleri sonrasında yapılan ölçümlerde kilitli grupta (medyan değeri 52,5) Parker oranı AP, kilitsiz gruba (medyan değeri 51,3) göre fazla olup fark anlamlıydı (0,037). Diğer ölçüm verileri olan tip apeks mesafesi (medyan değeri kilitsiz=22,05 mm, kilitli=21,6 mm), kalkar referanslı tip apeks mesafesi (medyan değeri kilitsiz=27,68 mm, kilitli=27,2 mm) ve servikal açı farkı (medyan değeri kilitsiz=2,35, kilitli=0,72) değerlerinde kilitsiz grup kilitli gruba göre anlamlı derecede fazlaydı (p=0,049, p=0,042, p=0,006). Vizüel analog skoru 6. hafta verilerinde kilitli grupta (medyan değeri 3,25) kilitsiz gruba (medyan değeri 2,45) anlamlı olarak fazla bulunurken (p=0,031) VAS 1. yıl (medyan değeri kilitsiz=1,58, kilitli=2,28), Harris kalça skoru 6. hafta (medyan değeri kilitsiz=65,29, kilitli=64,52) ve 1. yıl (medyan değeri kilitsiz=68,25, kilitli=68,79) karşılaştırıldığında gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p=0,523, p=0,335, p=0,256). Ameliyat sonrası komplikasyonlar kilitli grupta anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,002). Kilitli grupta kaynamama (n=10), kilitsiz gruba (n=3) göre daha fazla olsa da fark yoktu (p=0,087). Takip süresi kilitsiz grupta (ortalama 43,9 ay) kilitliye (ortalama 20,56 ay) göre anlamlı olarak daha fazlaydı (p=0,001). Sonuç: 65 yaş üzeri trokanterik kırık sonrası uygulanan PFNA impantının kilitli ve kilitsiz formlarının değerlendirildiği çalışmamızda oluşturulan gruplar yaş, cinsiyet, ek hastalıklar, travmanın mekanizması ve kırık tipi yönünden çalışma sonucuna etki edecek anlamlı fark yoktu. Kırık tipi ve sınıflandırılması yönünden gruplar arasında fark yoktu. Operasyon süresi ve kanama miktarı sonuçları kilitsiz grupta daha düşüktü. Redüksiyon kalitesi gruplarda benzerdi. Radyolojik ölçümlerde Parker oranı AP değeri kilitli grupta; tip apeks mesafesi, kalkar referanslı tip apeks mesafesi ve servikal açı farkı kilitsiz grupta daha yüksekti. Kilinik memnuniyet skorları olan Harris kalça skoru ve Vizüel Analog skorunun uzun dönem sonuçları arasında fark yoktu. Kaynamama kilitli grupta fazla görülmesine karşın fark anlamlı değildi. Ameliyat sonrası komplikasyonlar kilitsiz grupta daha düşüktü. Takip süresi kilitsiz grupta daha yüksekti. Kilitsiz blade özellikli PFNA ile kilitli blade özellikli PFNA nın redüksiyon kalitesini, cerrahi ve klinik başarı yönünden karşılaştıran çalışmamızda kilitsiz blade özellikli grup daha başarılı olarak görülse de olguları tek bir birey olarak komorbid durumları, kırığın durumu, klinik durum, cerrahın tecrübesi, çevre ve ameliyathane şartları gibi çeşitli değişkenler açısından değerlendirip uygun tedavi yöntemini seçmek gerekir. Anahtar Kelimeler: Trokanterik kırık, PFNA, Kilitli blade, Kilitsiz blade

Femoral kırıklarKalçaKalça eklemi+6
Ali Can Çiçek
Adnan Menderes University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Talus kırıklarının cerrahi tedavisi sonrası fonksiyonel ve radyolojik sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızın amacı, hastanemizde cerrahi olarak tedavi edilen talus kırığı olan hastaların orta-uzun dönem klinik ve radyolojik sonuçlarının skorlama sistemi ve görüntüleme arşivi ile değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine Ocak 2010 ve Aralık 2020 tarihleri arasında başvurmuş ve cerrahi tedavi uygulanmış hastaların orta-uzun dönem sonuçları memnuniyet ve fonksiyonel skorlama sistemleri ile incelenmiĢtir. Bulgular: Çalışmamıza dahil edilen hastaların demografik verileri doğrultusunda, talus kırıklarının daha çok genç erkek bireylerde geliştiği tespit edildi. AOFAS skorlarından elde ettiğimiz bulgular hastaların avasküler nekroz, post travmatik artrit gibi uzun dönem sonuçları ile uyumluydu. Redüksiyon kalitesi tam anatomik sınırlarda olan hastaların avasküler nekroz ve post travmatik artrit oranları daha düşük, AOFAS skorları daha yüksekti. Hawkins bulgusu, avasküler nekroz gelişmemiş hastalarda pozitif prediktif olarak anlamlıydı. Tek cerrahi kesi ile tedavi edilen hastaların AOFAS skorları daha yüksekti. Cerrahiye alınma zamanlarının sonuçlar üzerinde etkisi yoktu. Sonuç: Talus kırığı sebebi ile tarafımızca cerrahi olarak tedavi edilen hastaların sonuçları redüksiyon kalitesine bağımlıydı. Orta-uzun dönemde, talus kırığı yaşayıp cerrahi geçiren hastalarımızın memnuniyet skorları orta düzey olarak değerlendirilmiştir.

Kırıklar-kemikOrtopediOrtopedik cerrahi+2
Rıdvan Öner
Adnan Menderes University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer dejeneratif koksartroz nedenli total kalça protezi uygulamalarında direkt radyoaktif değerlendirme

Çimentolu, çimentosuz ve hibrid tip total kalça artroplastilerinin erken 1 orta dönem (ortalama 34 73 ay) radyografik sonuçlannın değerlendirildiği bu çalışmada; kalçanın anatomisi, biyomekaniği, kalça artroplastisinin tarihçesi, total kalça artroplastilerine genel bakış altında endikasyon 1 kontrendikasyonlar, ameliyat öncesi - sonrası hastaya yaklaşım, cerrahi teknik kısaca gözden geçirilmiştir Bu tez çalışmasında; Akdeniz Üniversitesi I ıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, Ocak 1990 ile Aralık 1998 tarihleri arasında primer d~jeneratif kalça artrozu nedeni ile 45 hastanın 51 kalçasma uygulanan çimentolu, çimentosuz ve hibrid tip total kalça protezlerinin erken 1 orta dönem radyografik bulgulan değerlendirilmiştir .. Bu çalışmada; çimentolu femoral komponentlerde 2 87 yıllık takipte %13..51, çimentosuz femoral komponentlerde 2 92 yıllık takipte %7 .14, çimento lu asetabular komponentlerde 2. 72 yıllık takipte %20, çimentosuz asetabular komponentlerde 2 .. 97 yıllık takipte %4.76 oranlarında radyol()jik olarak gevşeme bulgulan tesbit edilmiştir.. Elde ettiğimiz değerlerin mevcut literatürleıle karşılaştırılması yapıldığında, çimentolu femoral komponentlerde radyolojik gevşeme oranlarımızın yüksek olduğu söylenebilir. Sonuçta; modem çimentolama teknikleri kullanılmayan sementli ve hibrid total kalça protezlerinde erken 1 orta dönemde yüksek oranda sementli komponentte radyolojik gevşeme görülmektedir. Çiınentosuz komponentlerin uygulanmasında primer stabilizasyon ve uygun komponent tatbiki ile gevşeme sorununu anlamlı oranda azaltılabileceği sonucuna varılmıştır ..

Savaş Tunay
Akdeniz University
2001
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Menisküs lezyonlarında manyetik rezonans görüntüleme ve artroskopi bulgularının karşılaştırılması

İbrahim Can Uğur
Akdeniz University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Konjenital talipes ekinov arus cerrahi tedavisinde Carroll tekniği ile CSTR sonuçları

Mete Özgörgen
Akdeniz University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ön çapraz bağ yırtıklarına eşlik eden lezyonlar ve cerrahi tedavinin zamanlanması

7. ÖZETÖn Çapraz Bağ Yırtıklarına Eşlik Eden Lezyonlar ve Cerrahi Tedavinin Zamanlanması( Dr. Kadir Damgacı)Bu çalışma ÖÇB yaralanması olan bireylerde ilerleyen zamanda, diz ekleminde menisküsve kıkırdak lezyonlarında artış ve dejeneratif değişiklikler olup olmadığını ortaya koymakamacı ile yapılmıştır.Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji AnabilimDalı'nda 1998-2006 yılları arasında, ön çapraz bağ yırtığı tanısı ile artroskopik ön çapraz bağrekonstrüksiyonu yapılan, 137 olgunun verileri retrospektif olarak incelendi.Tüm olgular yaralanma sonrası ameliyata kadar geçen süreler göz önüne alınarak beşgruba ayrıldı. Yaralanma sonrasındaki ilk 6 ay içinde ameliyat olanlar; Grup A, 7-12. aylararasında ameliyat olanlar; Grup B, 13 ay- 24 aylar arasında ameliyat olanlar; Grup C, 25 ay-60 aylar arasında ameliyat olanlar; Grup D ve 60 aydan sonra ameliyat olanlar ise Grup Eolarak adlandırıldı. Her bir grupta yer alan hastalardaki menisküs yırtıklarının sayı ve tipleribirbirleri ile karşılaştırıldı. Yine her bir grupta yer alan hastalardaki kıkırdak lezyonlarınınsayı ve evreleri ile bunların dağılımları yapıldıktan sonra gruplar birbirleri ile karşılaştırıldı.Tüm gruplarda menisküs yırtık sayılarının karşılaştırması sonrası Grup A ile Grup C, D,E ve Grup B ile Grup C, D, E arasında istatistiki fark anlamlıydı. Tüm gruplarda kıkırdaklezyon sayılarının karşılaştırması sonrası ise Grup A ile Grup E ve Grup B ile Grup Earasında istatistiki fark anlamlıydı.Bu çalışma ÖÇB yırtığı ile beraber menisküs ve kıkırdak lezyonlarının oluşabileceğini;eşlik eden lezyonların travma esnasında veya ilerleyen zamanda bağın yetmezliğine bağlıolarak meydana gelebileceğini göstermiştir. ÖÇB rekonstrüksiyonunun 12 aydan daha uzunbir süre geciktirilmesi ilave menisküs yırtığı ve kıkırdak doku lezyonu yönünden ciddi riskoluşturmaktadır.

Kadir Damgacı
Adnan Menderes University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Osteoporotik femur proksimal uç kırıklarında serum leptin seviyeleri

AMAÇ: Çalışmamız osteoporotik femur proksimal uç kırığı bulunan hastalarda serum leptin seviyesinin; KMY, vücut kitle indeksi (VKİ) ve bazı biyokimyasal parametreler ile kırık riski arasındaki ilişkilerini araştırmak ve böylece leptinin osteoporoz üzerindeki etkileri hakkında tüm dünyada yaygın olarak sürdürülen çalışmalara ülkemizden de katkıda bulunmak amacıyla tıpta uzmanlık tezi olarak hazırlanmıştır. Leptinin kırık riskinde belirleyici bir etken olup olmadığı tam olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada osteoporotik femur proksimal uç kırığı bulunan olgularda; leptin ile kemik mineral yoğunluğu ve kemik kırılganlık riski arasındaki ilişki irdelenmiştir.GEREÇ VE YÖNTEM: Osteoporotik femur proksimal uç kırığı bulunan olan 25 hasta (11 erkek, 14 kadın) ?vaka grubu? olarak çalışmaya alınmıştır. Hasta seçiminde yüksek enerjili travma öyküsü bulunması, daha önce osteoporoza yönelik tıbbi tedavi uygulanması, sistemik steroid kullanımı, kemik metastazı ve diğer ikincil osteoporoz nedenleri dışlanma kriterleri olarak kabul edilmiştir. Herhangi bir patolojik kırık öyküsü bulunmayan ancak çeşitli nedenlerden dolayı kliniğimize başvurmuş ve ilk kez birincil osteoporoz tanısı alan 25 hastadan (8 erkek, 17 kadın) ise?kontrol grubu?nu oluşturmuştur.Tüm olgularda lomber 1-4 vertebra ve femur proksimalindeki 5 bölgeden DEXA ile KMY ölçümü gerçekleştirilmiştir. Osteokalsin, PTH' ı da içeren rutin biyokimyasal parametrelerle, 25(OH)vitamin D ve leptin seviyeleri ölçülmüştür. Hastaların boy ve kiloları ölçülerek kaydedilmiş ve VKİ' leri hesaplanmıştır. SPSS 11.5 paket programında bilgisayara girilen verilerin istatistiksel değerlendirmesi; student t, khi-kare, Mann Whitney U ve Pearson korelasyon testleri ile yapılmıştır.BULGULAR: Kontrol grubundaki ortalama serum leptin seviyesi 32,68±31,9 ng/ml, kırıklı olgularda bu değer 19,98±33,6 ng/ml olarak bulunmuştur. Leptin düzeylerinin cinsiyete göre dağılımlarına bakıldığında kadınlarda ortalama 35,33±38,2 ng/ml (n=31), erkeklerde 11,06±13,5 ng/ml (n=19) olarak saptanmıştır. Tüm olgularda VKİ ile leptin arasında pozitif bir korelasyon olduğu görülmüştür (r=0,435, p=0,002). Tüm olgular değerlendirildiğinde leptin ile femur intertrokanterik bölge T skoru (r=0,299, p=0,35) ve Z skoru arasında ( r=0,410, p=0,10) pozitif bir korelasyon saptanmıştır. Kontrol grubunda serum leptin düzeyi ile VKİ arasında pozitif bir korelasyon saptanırken (r=0,532, p=0,006), vaka grubunda anlamlı bir korelasyon bulunmamıştır.SONUÇLAR: Çalışmamızda serum leptin seviyesi ile VKİ arasındaki pozitif korelasyon saptanmıştır. Kontrol grubunda serum leptin seviyelerinin anlamlı yüksekliği; leptinin yüksek serum konsantrasyonlarının kırık oluşumuna karşı koruyucu olduğu hipotezini desteklemektedir. Leptinin seviyesi ile KMY' nun çeşitli anatomik bölgelerdeki pozitif ilgileşimi, onun KMY için olumlu faktörlerden biri olduğunu göstermektedir. Bu çalışmadan yola çıkarak; osteoporozda serum leptin konsantrasyonlarının kırık riskini önceden tespit amacıyla rutin tarama testi olarak kullanılması tartışmaya ve ilerdeki çalışmalara açık bir konudur.ANAHTAR KELİMELER: Leptin, VKİ, KMY, osteoporoz, kırık riski.

Kemik dansitesiLeptinOsteoporoz+1
Ulaş Acar
Adnan Menderes University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Serebral palsili hastalarda kalça cerrahisi ve kaba motor fonksiyon sınıflandırma sistemi üzerine etkisi

Bu çalışmanın amacı, serebral palsiye bağlı kalça subluksasyonu veya çıkığı meydana gelen hastaların cerrahi sonuçlarını ve bu cerrahilerin hastaların kaba motor fonksiyon seviyelerine etkisinin olup olmadığını değerlendirmektir. Çalışma Mart 2003-Şubat 2008 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında, serebral palsiye bağlı kalça subluksasyonu veya çıkığı tanısı almış, 5-17 yaş arası 26 çocuk hasta üzerinde gerçekleştirildi. Hastaların hastaneye başvuru yakınmalarını yürüme güçlüğü, oturma güçlüğü, perine bakım zorluğu ve ağrı oluşturmaktaydı. Ortalama yaş 8.69±3 (5-17)'tü ve ortalama takip süresi 30±14 (12-57) aydı. Cerrahi, 26 hastanın 39 kalçasına uygulandı. Kalçaların yedisinde çıkık ve 32'sinde subluksasyon mevcuttu. Sublukse kalçalar, migrasyon indekslerine göre hafif (%21-25), orta (%26-50) ve ileri (%51-99) şiddette olmak üzere üç grupta değerlendirildi. Çıkık kalça, femur başı ile asetabulum ilişkisinin olmaması veya migrasyon indeksinin %100 ve üzeri olması şeklinde tanımlandı. Fizik muayenede kalça eklem hareket açıklıkları, fleksiyon ve adduksiyon kontraktürü; radyolojik incelemede ise migasyon indeksi ve merkez kenar açısı, asetabuler indeks açısı ve asetabuler açı, femoral ve asetabuler anteversiyon değerlendirildi. Cerrahi işlem kalça patolojisinin şiddetine göre femoral varizasyon-derotasyon osteotomisini veya pelvik osteotomi ile birlikte femoral varizasyon-derotasyon ve kısaltma ostoeotomisini içermekteydi. Hastaların cerrahi girişimden sağladıkları fonksiyonel kazanımlarının değerlendirilmesi için ameliyat öncesinde ve ameliyat sonrası takipte kaba motor fonksiyon seviyeleri belirlendi. Cerrahi sonrasında hastaların yakınmalarında %81 oranda iyileşme elde edildi. Radyolojik değerlerde istatistiksel olarak anlamlı düzelme sağlandı. Kaba motor fonksiyon seviyelerindeki iyileşmenin serebral palsi şiddeti ile orantılı olduğu görüldü. Kaba motor fonksiyon seviyeleri %62 oranında değişmedi, %31 oranında arttı ve %7 oranında azaldı. Sonuç olarak, kaba motor fonksiyon sınıflama sisteminin hastaların yakınma durumunu göstermediğini, yakınmalarındaki iyileşmelerin kaba motor fonksiyon seviyeleriyle ilişkili olmadığını ancak serebral palsi tipi ile ilişkili olabileceğini düşünmekteyiz.

Mutlu Çobanoğlu
Adnan Menderes University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Proksimal tibial osteotomilerden sonra tibia proksimalinde meydana gelen anatomik değişiklikler

Diz osteoartriti (gonartroz) çoğunlukla orta ve ileri yaştaki bireylerde görülen önemli bir sorundur. Tibial ya da femoral deformiteler, eklem içi defektler, travma, osteonekroz, bağ ve/veya menisküslerin yokluğu gonartroz gelişiminde önemli rol oynar. Hastalık; eklem kıkırdağının yapısal bozukluğu nedeni ile semptomların ortaya çıktığı, ilave olarak eklem kenarlarında kemiksel değişikliklerin oluştuğu heterojen bir patoloji olarak tanımlanmaktadır.Gonartroz tedavisinde sık olarak uygulanan proksimal tibial osteotomiler (PTO) varustaki dizlerde, mekanik aksı değiştirip, yükü tüm tibia platosuna aktararak hastanın semptomlarını düzeltmeyi amaçlayan cerrahi tedavi seçenekleridir. PTO kısa dönemde tatmin edici klinik sonuçlar verir ancak bu sonuçlar zamanla bozulur ve hastaların çoğunda total diz replasmanı gerekir. Bu çalışmada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde ameliyat edilmiş olan 36 kapalı kama; 30 kubbe osteotomisi ve ADÜ Tıp Fakültesi Hastananesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde ameliyat edilmiş olan 25 açık kama (2 hasta bilateral) PTO uygulanmış toplam 91 hastanın 93 dizi retrospektif olarak incelendi. Hastaların preop (A-P ve Lateral) ve postop(A-P ve Lateral) filimleri üzerinde ?Hipax Diagnostik Workstation? programının 1.6.5 sürümü kullanarak ölçümler yapıldı. A-P grafilerde: tibiofemoral anatomik aks açısı, orta hattan sapma yüzdesi; Lateral grafilerde: Caton-Deschamps İndeksi, Insall-Salvati İndeksi ve tibial slope açısı ölçüldü. İncelediğimiz her 3 PTO tekniği de patellar tendonda bir miktar kısalmaya neden olmaktadır, bu kısalmalar PTO sonrası yapılacak olan total diz protezi (TDP) cerrahi yaklaşımında patellanın devrilmesi işleminde sorun çıkarabilir. Her üç teknikte de tibial eğim değişmesine karşın değişen tibial eğimin PTO sonrası TDP uygulamalarında bir zorluğa yol açmayacağı kanısındayız. Tibia anatomik aksının tibia platosu orta naktasından sapma miktarı göz önüne alındığında PTO sonrası TDP uygulamasında en avantajlı teknik kapalı kama PTO olarak görülmektedir. PTO sonrası tibia proksimalinde meydana gelen değişikliklerin tümü göz önüne alındığında PTO sonrası TDP yapılacak olgularda çok iyi bir preoperatif planlama yapılmasının gerekli olduğu açıktır.Anahtar kelime: Gonartroz, Proksimal tibial osteotomi, Total diz proteziİletişim adresi: drkkaplan@yahoo.com, iozkan@superonline.com

Kamil Kaplan
Adnan Menderes University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Koksartrozda yüzey değiştirme artroplastisi

Genç hasta grubunda osteoartrit ve osteonekrozun ileri dönemlerinde total kalça replasmanı tek çözüm gibi görünse de, bu hastaların aktivite düzeyi ve beklentilerinin yüksek olması nedeniyle uzun dönem sağ kalımları daha kısadır. Bu hastalarda çok sayıda revizyon olasılığı ciddi bir problemdir. Bu nedenle günümüzde genç hasta grubunda kemik stoğunu koruyan konservatif artroplasti yöntemleri üzerinde durulmaktadır. Bu yöntemlerden birisi olan yüzey değiştirme artroplastisi koksartrozun ileri dönemlerinde giderek popülarite kazanmaktadır. Özellikle osteoartrit ve osteonekrozun son dönemlerinde genç ve aktif hasta grubunda total kalça replasmanına bir alternatif olarak öne sürülmüştür. Bu çalışmanın amacı koksartroz tanısı olan genç hastalarda yüzey değiştirme artroplastisinin sonuçlarını incelemektir.Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'nda 2005 ile 2009 tarihleri arasında yüzey değiştirme artroplastisi uygulanan 25 hastanın (17 erkek, 8 kadın) 31 kalçası çalışmaya alındı. Hastaların ameliyat öncesi eklem haraket açıklığı ve Harris kalça skoru değerleri, ameliyat sonrası değerler ile karşılaştırıldı. Ayrıca olgular vücut kitle indeksi, cinsiyet ve ameliyat öncesi tanılarının sonuçlara etkisi yönünden değerlendirildi.Hastaların ortalama takip süresi 24.00±9.41 (12?51) ay olup, ortalama yaş 45.65 ±10.85 yıl (22?69) olarak bulundu. Ameliyat öncesi durum ile ameliyat sonrası durum karşılaştırıldığında hem eklem hareket açıklığı, hem de kalça skorlarında istatistiksel olarak anlamlı gelişmeler elde edildi. Etyolojik nedenlere göre sonuçlar karşılaştırıldığında, osteonekroz grubu ile diğer olgular arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. İki ayrı grup oluşturacak yeterli sayıda olgu olmadığı için vücut kitle indeksinin sonuçlara etkisine dair bir karşılaştırma yapılamadı. Hasta cinsiyetinin sonuçlara etkisi açısından değerlendirme yapıldığında, istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Ameliyat sonrasında komplikasyon olarak bir hastada femur boyun kırığı, bir hastada psödotümör ve bir hastada şiddetli kasık ağrısı meydana geldi. Femur boyun kırığı ve psödotümör nedeniyle 2 revizyon ameliyatı gerçekleştirildi.Yüzey değiştirme artroplastisi uygun seçilmiş genç hasta grubunda fonksiyonları koruyan, yüksek yaşam kalitesi sağlayan ve hastaya zaman kazandıran bir yöntemdir. Bu yöntemin kısa ve orta dönem sonuçları iyidir. Ancak kesin yargıya varabilmek için uzun dönem sonuçlar beklenmelidir.

ArtroplastiCerrahiKalça+4
Çağrı Turgut
Adnan Menderes University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

60 yaş ve üstü osteoporotik kırıklı olgularda osteoporoz farkındalığı

AMAÇ: Çalışmamızda 60 yaş ve üstü osteoporotik kırıklı olgularda osteoporoz farkındalığını ve bu farkındalığı etkileyen durumlar araştırılmıştır. Osteoporozda kırık sonrasında yeniden kırık oluşmasını önlemek için hastalar bilinçlendirilmeli, korunma ve tedaviye yönelik uygulamalar başlatılmalıdır.GEREÇ VE YÖNTEM: Osteoporotik kırığı olan 62 hasta (34 kadın, 28 erkek) çalışmaya alınmıştır. Hasta seçiminde yüksek enerjili travma öyküsü bulunması, 60 yaş altı hastalar ve osteoporotik olmayan kırıklı olgular dışlanma kriteri olarak değerlendirilmiştir. Hastalar osteoporoz farkındalığı ve risk faktörleri açısından sorgulanmıştır.Tüm olgularda, tiroid fonksiyon testleri, PTH, Ca, üre, kreatin gibi biyokimyasal parametrelerle, hemogram, 24 saatlik idrarda Ca, P değerleri ölçülmüştür. Tanısı olmayan hastalarda DXA ile KMY ölçümü yaptırdık. Osteoporozu olup farkıdalığı olan hastalarla, farkındalığı olmayan hastaların arasındaki demografik bilgiler ve biyokimyasal ölçütler yönünden farklılık olup olmadığını araştırdık.SPSS 17.0 paket programında bilgisayara girilen verilerin istatistiksel değerlendirmesi; student t, ki-kare ve Mann Whitney U testleri ile yapılmıştır.BULGULAR: Hastaların yarısında (n=31) osteoporoz farkındalığı varken, diğer % 50 olgunun ise hastalığının farkında olmadığı tespit edilmiştir. Osteoporoz farkındalığı olanların 26'sının (%42), beşinin ise (% 8) erkek olduğu ve cinsler arasında (p<0,001) düzeyinde anlamlı farklılık olduğu bulunmuştur.Osteoporozunun farkında olan ve olmayan gruplar arasında yaş dağılımında anlamlı fark (p=0,001) saptanmıştır.Hastaların 20'sinin (%32,2) osteoporoz tedavisini sürdürdüğü ve 11'inin (%17,7) ise tedaviyi bıraktığı belirlenmiştir. Ailede osteoporoz hikayesi bulunması da osteoporoz farkındalığını anlamlı olarak etkilemektedir (p<0.001).SONUÇ: Osteoporotik kırıklı olguların tedavisinde hastaların bilinçlendirilmesinde ve tedaviye devamım sağlanmasında ortopedistler daha fazla görev üstlenmelidir.ANAHTAR KELİMELER: Osteporoz, farkındalık, kırık riski, tedaviİletişim adresi: Dr. MUSTAFA KEMAL EFEŞentepe mah. TOKİ 1 A Blok kat:5 no:12Polatlı ANKARA/TÜRKİYETel: 05336408634E mail: mkefe@hotmail.com

Kemik ve kemiklerKırıklar-kemikOsteoporoz+2
Mustafa Kemal Efe
Adnan Menderes University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Total diz artroplastisinde komponent yerleşim hataları

TOTAL DİZ ARTROPLASTİSİNDE KOMPONENT YERLEŞİM HATALARI Amaç: Total diz artroplastisi uygulamasından sonra görülen aseptik gevşemenin en sık nedeni cerrahi girişim sırasında yapılan komponent dizilim bozukluğudur. Biz bu çalışmayı, komponent dizilim bozukluğunu değerlendirmek için yaptık. Gereç ve Yöntem: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı' nda, 2002-2013 yılları arasında total diz artroplastisi uygulanan 172 hastanın 205 dizi incelendi. Ameliyat öncesi ve sonrası direk grafilerde tibiofemoral anatomik eksen, alfa (α), beta (β), gama (γ), delta (δ) açıları ölçüldü. Ayrıca anterior, posterior, medial ve lateral tibial komponent deplasmanı ölçüldü. Ön-arka ve yan grafide tibial komponent örtme oranı, tibial posterior eğim(slop), eklem hattı değişikliği, Insall-Salvati indeksi, Blackburne-Pell oranı hesaplandı. Femoral notching oluşan ve lateral retinaküler gevşetme yapılan hasta sayısı değerlendirildi. Bulgular: 172 hastanın 148' i kadın, 24' ü erkek olup, yaş ortalaması 66,68 yıldı. Tibiofemoral eksen preoperatif 7.09° varus iken postoperatif 3.07° valgustu. Post operatif tibiofemoral eksen ve alfa açısı valgus dizlerde daha yüksek, varus artıkça daha düşük bulundu. On derece üzeri varus dizlerde Insall-Salvati ve Blackburne-Peel indekslerinde yükselme görüldü. Altı hastada ters posterior eğim tespit ettik. Tibia platosunda medial ve lateralden platoyu tam örten 60 diz, medial platodan taşan protez sayısı12, lateral platodan taşan protez sayısı 68 olarak bulduk. Otuz üç dizde femoral notching tespit ettik. Sonuç: Total diz artroplastisi her ne kadar çok sayıda klavuzlar eşliğinde yapılsada, operasyon sırasında postoperatif protez sağ kalımı ve hasta memnuniyetini etkileyebilecek bir çok major ve minör komponent yerleşim hatası yapılabilmektedir. Anahtar Kelimeler: Total diz protezi, Komponent, Alfa açısı, Beta açısı

ArtroplastiCerrahiDiz+3
Özhan Şakı
Adnan Menderes University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

55 yaş ve üstü osteoporotik kırıklı olgularda d vitamini düzeyi ile kırık tipi ilişkisi

AMAÇ: Çalışmamızda 55 yaş ve üstü osteoporotik kırıklı olgularda vitamin D düzeyi ile kırık tipi arasındaki ilişki araştırılmıştır. Vitamin D yetersizliği ile artan osteoporotik kırık riski arasındaki ilişkiyi vurgulayan birçok literatür bulunmaktadır. Ancak vitamin D yetersizliği ile kırık tipi ilişkilendirilmemiştir. Bu ilişki saptandığı takdirde, ileri tipteki kırıkların önlenmesinde vitamin D tedavisinin yararı vurgulanabilecekti. Böylece ileri tipteki kırıkların yol açacağı mortalite, morbidite ve cerrahi güçlüklerin önlenmesine önemli kazanımlar sağlanabilirdi. GEREÇ VE YÖNTEM: Bu çalışma Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'ne 01.03.2012 ile 01.03.2014 tarihleri arasında başvuran 55 yaş ve üstü osteoporotik kırıklı kadın ve erkek hastalar üzerinde yapıldı. Çalışmamızda temel amaç osteoporotik kırıklı 55 yaş ve üzeri olguların D Vitamini düzeyleri ile kırık tipi ilişkisini araştırmaktı. Bu amaçla 01.03.2012 ile 01.03.2014 tarihleri arasında kliniğimize osteoporotik uzun kemik kırığı nedeniyle başvuran ve D vitamini düzeylerine bakılan 52 hasta değerlendirildi. Araştırmamıza dahil edilme kriterleri 55 yaşın üzerinde olmak, düşük enerjili travmaya maruz kalmak ve osteoporotik uzun kemik kırığı olmaktı. Hastaların kırık tipleri direk grafilerden yararlanılarak AO Müller sınıflama sistemine göre tiplendirildi. D vitamin düzeyleri üç gruba ayrıldı. 20ng/ml altında ise eksik, 20-30ng/ml arasında ise yetersiz ve 30ng/ml üzerinde ise normal kabul edildi. D vitamini ölçümleri gruplanarak kırık tiplerine göre değerlendirilmesinde ki-kare testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p< 0.05 olarak belirlendi. BULGULAR: Adnan Menderes Üniversitesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı'na osteoporotik uzun kemik kırığı nedeniyle başvuran 52 hastanın 10'u erkek (%20), 42'si kadındı (%80). Her hastada tek bir kemik kırığı mevcut olup yaş ortalaması 73,7 yıl (55 - 87 yaş) idi. 5 hastanın vitamin d düzeyi >30 ng/ml (%9,6), 8 hastanın vitamin d düzeyi 20-30 ng/ml (%15,4) ve 39 hastanın vitamin d düzeyi ise <20 ng/ml'di (%75). Osteopotik kırıklı 52 hastanın 32'si tip A (%61,5) ve 20'si tip B (%38,5) idi. Tip C kırık yoktu. Olgularımızda kırık tipleri ile D vitamini düzeyleri arasında p değeri 0,142 olarak bulundu. Bu da istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Bunun en önemli nedeni hasta sayımızın az olması olabilir. Olgularımızda hiç C tipi kırığın olmaması da kırıkların düşük enerjili travmayla meydana gelmiş olmasına bağlandı. SONUÇ: Olgularımızda kırık tipleri ile D vitamini düzeyleri arasındaki ilişkide p değeri 0,05'den büyüktü. Bu da bize osteoporotik kırıklı hastaların d vitamini düzeyi ile kırık tipleri arasında istatistiksel bir anlamın olmadığını gösterdi. Olgu sayısının kısıtlı olması çalışmamızın zayıf tarafı olarak düşünüldü.

Kırıklar-kemikOsteoporozOsteoporoz-postmenopozal+3
Volkan Korkmaz
Adnan Menderes University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kalkaneus kırıklarında açık redüksiyon ve internal tespit sonuçlarımız

KALKANEUS KIRIKLARINDA AÇIK REDÜKSİYON VE İNTERNAL TESPİT SONUÇLARIMIZ Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği'nde 2006–2013 yılları arasında kliniğimize başvuran 79 hastadan kalkaneus kırığı tanısı ile operasyon endikasyonu konularak servise yatırılan, açık redüksiyon ve internal tespit uygulanan 79 hastadan ulaşılabilen ve çağrımıza uyarak son kontrollerine gelen 36 hastanın 42 kalkaneus kırığı çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 43.1 (17-70) ve ortalama takip süresi 28.7 (7-64) ay idi. 28 erkek (% 77.8) ve 8 kadın (% 22.2) hasta vardı. Altı hastada (% 16.7) bilateral kalkaneus kırığı vardı. İki hastada açık kırık mevcuttu (%5.6). On hastada sağ taraf (%27.8), yirmi hastada sol taraf ( %25.6). Altı hastada her iki tarafta ( %16.7) kırık saptandı. Hastaların 16'sı işçi, 2'si çiftçi, 6 tanesi emekli, 5 tanesi ev hanımı, 2 tanesi şöför, 2 tanesi öğrenci idi. Travma şekli olarak 35 hastada yüksekten düşme, 1 hastada motorlu taşıt kazası öyküsü vardı. 5 hastada eşlik eden kırıklar mevcuttu. Hastaların ameliyat öncesi ve sonrası radyografileri incelendi ve bunlara göre radyolojik kaynama zamanı saptandı, Böhler ve Gisanne açıları ölçüldü. Kırıklar Sanders sınıflandırma sistemine göre sınıflandırıldı. Altı ayakta Tip 2, 9 ayakta Tip 3, 27 ayakta ise Tip 4 kırık vardı. Ameliyat öncesi ortalama Böhler açısı 4.8°, Gissane açısı 128° idi. Tüm hastalara genişletilmiş lateral girişim uygulandı. Travma ile cerrahi arası geçen süre ortalama 10 (4-30) gündü. Hastaların klinik değerlendirmesinde AOFAS ayak değerlendirme skalası ve Maryland skorlama sistemi kullanıldı. Hastalarda ameliyat sonrası ortalama Böhler açısı 29°, Gissane açısı 133° idi. Yirmi altı ayakta allogreft kullanıldı (%61,9). AOFAS skorlamasına göre açık cerrahi uygulanan 42 kalkaneus kırığının 8'inde (% 19) mükemmel, 18'inde (% 42.8) iyi, 10'unda (% 23.8) orta, 6'sında (% 14,2) kötü sonuç elde edildi. Kötü sonuç elde edilen hastaların ortalama puanı 65 idi ve tümünde Sanders Tip 4 kırığı vardı. Maryland skorlamasına göre ise 42 ayağın 11 tanesi mükemmel (%26.1), 22 tanesi iyi (% 52.3), 8 tanesi vasat ( %19), 1 tanesi kötü (%2.3) idi. Cerrahi sonrası 13 hastanın 16 ayağında komplikasyon gelişti (%38). Dört (% 9,6) hastada yara yeri açılması ve yüzeyel enfeksiyonu, 6 ayakta Sudeck atrofisi (% 14.2), 1 hastada osteomyelit, 5 hastada (11.9) derin enfeksiyon saptandı. Eklem içi deplase kalkaneus kırıklarında, açık redüksiyon ve internal tespit günümüzde öncelikli tedavi şeklidir. Bu yaklaşımla, iyi sonuçlar alınmakla birlikte, ameliyat sonrası gelişecek komplikasyonlar, tedavinin başarısını engelleyen en önemli etkenlerdir. Bu amaçla cerrahi öncesi ve sonrasında gerekli önlemler alınmalıdır. Anahtar kelimeler: Açık redüksiyon ve internal tespit, cerrahi, eklem içi kırığı, kalkaneus kırığı, komplikasyon

AyakCerrahi tarikatıEklemler+7
Mustafa Karagülle
Adnan Menderes University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ayak bileği eklem artrozunda retrograd intramedüller çivi ile artrodez yöntemi değerlendirilmesi

Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde 2011-2015 yılları arasında ayak bileği ekleminde artroz tanısıyla operasyon endikasyonu konularak, retrograd intramedüller çiviyle tibiotalokalkaneal artrodez uygulanan 20 hastadan ulaşılabilen ve son kontrollerine gelen 17 hasta çalışmaya alınarak geriye dönük olarak değerlendirildi. Hastaların %64,7'si (n=11) erkek %35,3'i (n=6) kadındı. Ortalama yaş 57,4 (31-72) idi. 9 hastada sağ ayak bileği (%52,94), 8 hastada sol ayak bileği (%47,06) opere edildi. Ortalama takip süresi 20 ( 6-47) ay idi. Hastaların etiyolojisinde travma sonrası artroz %52,95 (n=9), charcot artropatisi %11,76 (n=2), poliomiyelit zemininde artroz %5,88 (n=1), pes ekino varus sekeli %11,76 (n=2), talus avasküler nekroz %17,64 (n=3) mevcuttu. Hastaların klinik değerlendirmesinde AOFAS ayak arkası değerlendirme skalası ve Görsel Ağrı skalası kullanıldı. Bütün hastalarda ayak bileği lateral insizyonu ile tek tip açılı retrograd intramedüller çivi kullanıldı. 16(%94,12) hastada ortalama 13,75 ( 10-20) haftada tibiotalar eklemde solid füzyon elde edildi. AOFAS skorunun ameliyatlar öncesinde 14,6 (5-33) olan ortalama değeri, son kontrollerde ortalama 81,5 (72-88)'e yükseldi. 14 (%82,35) hastada iyi, 2 (%11,76) hastada orta, 1 (5,88) hastada kötü sonuç alındı. Ameliyat öncesi dönemde ağrı skoru ortalama 9,05 (8-10)'den son kontrolde 2 (1–5)'ye düştüğü görüldü. Postoperatif radyografik değerlendirmede ayak bileğinde koronal eksende ortalama 4,88° (2°-10°) valgus elde edildi. Cerrahi sonrası 5 (% 29,4) hastada komplikasyon gelişti. 2 (% 11,76) hastada yüzeyel yara yeri nekrozu ya da açılması, 1 (% 5,88) hastada yüzeyel enfeksiyon, 1 (% 5,88) hastada derin enfeksiyon, 1 (% 5,88) hastada ise derin enfeksiyon ve kaynamama gözlendi. Sonuçta ayak bileği ekleminde semptomatik artrozu olan hastalarda uygulanan retrograd intramedüller çivi ile artrodez yönteminin, ağrının giderilmesinde, ayak bileğinde stabilitenin sağlanmasında ve deformitenin düzeltilmesinde oldukça etkin bir tedavi yöntemi olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Ayak Bileği Artrodez, Artrodez Yöntemi, Endikasyon, İntramedüller.

ArtrodezAyakAyak bileği+4
Murat Ekici
Adnan Menderes University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Peroperatif traneksamik asit kullanımının total kalça artroplastisi sonrasında kan kaybı ve kan transfüzyon gereksinimi üzerine etkisi

Amaç: Total Kalça protezi operasyonu sonrası pek çok hastada kan transfüzyonu gerektirebilen hipovolemi ve anemi ortaya çıkmaktadır.Her kan transfüzyonu enfeksiyon, immün reaksiyonlar, morbidite artışı gibi komplikasyonların ortaya çıkma riskini artırmaktadır. Çalışmamızın amacı total kalça artroplastisi uygulanan hastalarda peroperatif intravenöz ve operasyon sahasına uygulanan traneksamik asit'in (TEA) kanama düzeyleri ve postoperatif kan transfüzyonu gereksinimi üzerine etkilerini ortaya koymaktır. Temel hipotezimiz traneksamik asit kullanımının total kalça artroplastisi sonrası kan kaybını ve transfüzyon gerekliliğini azaltacak olmasıdır. Gereç ve Yöntem: Nisan 2014 - Eylül 2015 tarihleri arasında Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğinde aynı cerrah tarafından tek taraflı primer total kalça protezi (TKA) uygulaması yapılan ardışık 60 hasta retrospektif olarak çalışmaya alındı. Plasebo kontrollü olarak planladığımız çalışmamızda, hastaların preoperatif hemoglobin ve hematokrit değerleri ile kanama profili incelenerek, SVO, MI, Hematolojik rahatsızlığı olanlar, Kanama profilinde anormallik bulunanlar ile TEA'e allerji öyküsü olan hastalar çalışmaya alınmadı. Hastalar üç gruba ayrılarak TEA'in sistemik uygulandığı, lokal olarak verildiği ve hiç verilmediği kontrol grubu olmak üzere 20'şerli 3 eşit gruba ayrıldı. Grup A'ya operasyona başlanmadan 20 dk önce iv 15 mg/kg tek doz TEA, 100ml SF içinde IV olarak verildi. Grup B'ye ameliyatın son aşamasında eklem kapsülü kapatılmadan önce 2,5 gr TEA 50ml SF içinde eklem içine uygulandı, 5 dakika beklendikten sonra kapamaya geçildi.Grup B deki hastaların hemovak drenleri 2 saat sonra açıldı ve dren miktarları not edildi. Grup C'de ise TEA uygulaması yapılmadı. Hiçbir hastada transfüzyon ihtiyacını azaltmaya yönelik başka bir yöntem veya farmakolojik ajan kullanılmadı. Çalışmada gruplar arası karşılaştırma için değerlendirme kriterleri olarak, toplam drenden gelen kanama miktarı ile yapılan allojenik kan transfüzyonu (AKT) miktarı kullanıldı. Bulgular: Cinsiyet, yaş, ASA ve VKI açısından, her üç grupta benzer homojen bir dağılım mevcuttu. Ameliyat öncesi ortalama Hb düzeyleri grup A'da 12.77, grup B'de 12.63 ve grup C'te 12.79 gr/dl olup istatistiksel anlamlı farklılık yoktu. Postoperatif drenden gelen ortalama kanama miktarları grup A'da 498.75, grup B'de 525.0 ve grup C'te 636.25 ml idi. Kontrol grubunda, diğer gruplara göre kanama miktarında artış vardı(p<0.01). Sistemik ve lokal TEA grupları arasında ise anlamlı fark yoktu (p=0.683). Postoperatif olarak her iki TEA grubunda 1'er hastaya AKT yapılmışken, her iki kontrol grubunda 20 hastanın 6'sına (%30) yapıldı. Kontrol grubunda (Grup C) bir hastada akciğer embolisi tesbit edildi, gerekli tedavisi yapılarak sağlığına kavuştu. Sonuç: TKA ameliyatlarında lokal veya sistemik kullanılan TEA'nın kanama miktarlarını kontrol grubuna göre anlamlı miktarlarda azalttığını tesbit ettik. İstatistiksel olarak anlamlı fark bulunmasa da kanama miktarını göreceli olarak daha fazla azaltması nedeniyle sistemik TEA uygulaması daha fazla tercih edilebilir. Anahtar kelimeler: total kalça protezi, traneksamik asit, sistemik, lokal, allojenik kan transfüzyonu, hemoglobin, kanama miktarı, antifibrinolitik.

Antifibrinolitik ajanlarArtroplastiHemorajiler+6
Mustafa Kemal Peker
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gelişimsel kalça displazili hastalarda uygulanan artrografide yapılan ölçümlerin tedavi şemasındaki rolü ve klinik etkileri

Amaç: Gelişimsel kalça displazisi nedeniyle kapalı redüksiyon yapılan hastalara standart olarak uyguladığımız artrografi üzerinde yapılan ölçümlerin avasküler nekroz ve rezidüel displazi riskini belirlemede ki önemini bulmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Gelişimsel kalça displazisi tanısıyla takipli, artrografi sonrası kapalı redüksiyon ve pelvipedal alçı uygulanan ve en az 12 ay takipli 46 hastanın 54 kalçası çalışmaya dahil edildi. Hastaların artrografileri üzerinde labrum yapısı, medializasyon oranı, asetabular örtünme oranı, lateralizasyon oranı, medial göllenmenin femur başına oranı değerlendirildi. Bu veriler hastaların son kontrol grafilerine göre belirlenen avasküler nekroz ve redüksiyon kalitesi ile karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 40 tanesi kız , 6 tanesi erkek ve etkilenen kalçalardan 33 tanesi sol, 21 tanesi sağ taraftı. Artrografi uygulaması esnasında ortalama yaş 6,6 (2-17) ay ortalama takip süresi 32,3 (12,3-94,4) ay olarak bulundu. Onsekiz (%33.3) hastada avasküler nekroz, %20.3 rezidüel displazi tespit edildi. Çalışmamızda labrum yapısı, medial göllenmenin femur başına oranı, lateralizasyon oranı, medializasyon oranı ve asetabular örtünme oranının avasküler nekroz ve redüksiyon kalitesi arasında bir bağlantı kurulamadı. Sonuç: Çalışmamızda GKD nedeniyle artrografi uygulanan hastaların asetabular labrum yapısı, medial göllenme oranı, lateralizasyon oranı, medializasyon oranının değerlendirilmesinin hastaların ileri takiplerinde avasküler nekroz ve rezidüel displazi gelişmesi ile aralarında istatistiksel bir bağlantı kurulamadı Anahtar kelimeler: Gelişimsel kalça displazisi, artrografi, kapalı redüksiyon İletişim adresi: dr.skor@hotmail.com

ArtrografiCerrahi tedaviKalça+4
Süleyman Kör
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Patella çıkığı sonrasında femur distali ve patellanın gelişimi: Deneysel çalışma

Kalça eklemi gelişiminde bilindiği üzere gerek asetabulumun, gerekse proksimal femurun düzgün gelişmesi için femur başının asetabulum içinde yerleşik olması gereklidir. Çalışmamızda benzer şekilde patellanın troklear olukta bulunmasının, bu oluğun ve patellanın anatomik gelişimindeki önemini tespit etmek amaçlanmıştır. Bu çalışmada 32 adet, 4 haftalık Yeni Zellanda tavşanı kullanıldı. Onaltı hayvandan oluşam birinci grupta sol diz ekleminde patella disloke edildi ve ameliyat sonrası 4. haftada ikinci bir cerrahi girişimle disloke edilmiş olan patella tekrar eski lokalizasyonuna getirildi. Grup 2'de yer alan 16 tavşanda sol diz ekleminde patella disloke edildi ve takip sonuna kadar herhangi başka cerrahi bir işlem uygulanmadı. Her hangi bir işlem yapılmayan sağ diz eklemleri kontrol grubunu oluşturdu. Tavşanlar 6 ay lık olduklarında sakrifiye edilerek her iki diz eklemine bilgisayarlı tomografi (BT) yapıldı. Çekilen BT'lerde femoral oluğun açısı, derinliği ve genişliği değerlendirildi. İstatistiksel değerlendirmelerde Kolmogorov-Smirnov, Anova ve Kruskal-Wallis testleri kullanıldı. Troklear oluk açısı oluğun orta kısmında ortalama olarak grup 1'de 127.7, grup 2'de 133.85 derece ve sağlam dizlerde 127.0 derece olarak bulundu. Troklear oluk derinliği ise grup 1'de 1.41, grup 2'de 1.15 ve opere olmayan dizlerde 1.26 mm olarak değerlendirildi. Troklear oluk genişliği oluğun proksimal kısmında ortalama olarak grup 1'de 6,02, grup 2'de 5,42 ve sağlam dizlerde 5,85 olarak bulundu. Her üç parametrede de grup 2, grup 1 ve kontrol grubundan farklı bulundu (p<0.05). Bu çalışmanın en önemli bulgusu patellar dislokasyon meydana getirilen büyüme dönemindeki tavşanlarda femoral troklear oluğun yeterince gelişmemesidir. Kemik gelişimi kompleks bir süreç olup mekanik stres kemik büyümesinde ve şekillenmesinde önemli etkenlerden bir tanesidir. Femoral troklear olukta patellanın uyarımı normal troklear oluk oluşumu için gereklidir. Asetabular displaziye benzer şekilde patellanın uyarıcı etkisinin kalkması troklear oluk gelişimini olumsuz etkilemektedir. Patellanın uyarıcı etkisinin kalkması ile troklear oluğun yeterince gelişmemesi kalça eklemine benzer şekilde "gelişimsel patello-femoral displazi" olarak adlandırılabilir. Yetişkin yaş grubunda çok sık gördüğümüz patello-femoral ağrı sendromlu olgularda patello-femoral eklem ile ilgili anatomik uyumsuzluklar önemli rol oynamaktadır. Patello-femoral uyumsuzluğun erken yaşta tanınması ve kemik gelişim sürecinde patellanın doğru yerinde olması ile patello-femoral eklemin normal anatomik sınırlar içerisinde gelişmesi ileri yaş gruplarında gelişebilecek patello-femoral sorunları önleyebilecektir. Bu çalışma gelişimsel kalça displazisinde olduğu gibi gelişimsel patello-femoral displazinin de erken tanınması ve erken önlem alınması gereğini ortaya koyması açısından önemlidir.

FemurOrtopediPatella+1
Ünal Sülük
Adnan Menderes University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Menisküs yırtıklarında mukoid dejenerasyon evresi ile eklem sıvısındaki biyokimyasal belirteç düzeyleri arasında ilişki var mıdır?

GİRİŞ VE AMAÇ:Çalışmamızın amacı, histopatolojik olarak mukoid dejenerasyonu kanıtlanmış menisküs yırtıklarındaki biyokimyasal ortamı analiz ederek mukoid dejenerasyon ile diz eklemi sıvısındaki biyokimyasal ortamın ilişkisini araştırmaktır. Hipotezimiz şudur: mukoid dejenerasyonlu menisküs yırtıklarında sinovyal sıvı biyokimyasal belirteç konsantrasyonları daha yüksektir.HASTALAR VE YÖNTEMLER:İzole menisküs yırtığı düşülen olgularda artroskopi öncesi, diz eklemi sinovyal sıvı ponksiyonu yapıldı. Gerekli görülen olgularda, artroskopik menisküs eksizyonu yapıldı ve menisküs örnekleri patoloji laboratuvarına gönderildi. Copenhaver evrelemesne göre evre 1 ve evre 2 mukoid dejenerasyonlu olgular A grubunu (n= 13), Evre 3 mukoid dejenerasyonlu olgular B grubunu (n=19) oluşturdu. Kontrol grubunu ( C grubu, n= 9), başka bir nedenle artroskopi uygulanan olguların, travma hikayesi ve yakınması olmayan dizlerinden alınan sinovyal sıvı örnekleri oluşturdu. Elde olunan sinovyal sıvı örnekleri biyokimya laboratuvarında değerlendirildi. Sinovyal sıvıda MMP- 3 (Matrix metalloproteinase- 3), COMP (Cartilage oligomeric matrix protein), TIMP- 1(Tissue inhibitor matrix metalloproteinase) ve proteoglikan fragmanları düzeylerine bakıldı. Bulgular, non- parametrik test Mann-Whitney U Testi kullanılarak değerlendirildi.BULGULAR:Çalışmamızda Evre 3 mukoid dejenerasyonlu menisküs yırtıklı olgularda (Grup B), Evre 1- 2 mukoid dejenerasyonlu menisküs yırtıklı olgulara (Grup A) göre sinovyal sıvı proteoglikan fragmanları düzeylerinde anlamlı yükseklik saptandı (p=0.044). A ve B grubu arasında MMP- 3, TIMP- 1 ve COMP düzeyleri arasında anlamlı farklılık izlenmedi. B grubu ile C grubu (kontrol grubu) karşılaştırıldığında, sinovyal sıvı biyokimyasal belirteç düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Ancak proteoglikan fragman düzeyleri için p değeri anlamlılığın sınırında idi (p=0.055). A grubu ile C grubu (kontrol grubu) karşılaştırıldığında, sinovyal sıvı biyokimyasal belirteç düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Travma öyküsü olmayan menisküs yırtıklı olgulara göre, travma öyküsü olan menisküs yırtıklı olguların sinovyal sıvısında MMP- 3 düzeyleri anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0.025). A ve B grubunda MMP- 3 ve TIMP- 1 düzeyleri arasında çok güçlü pozitif korelasyon olduğu görüldü.SONUÇ:Çalışmamızda ileri evre mukoid dejenerasyon evresi ile sinovyal sıvı proteoglikan fragman konsantrasyonunun ilişkili olduğunu bulduk. Artmış proteoglikan fragmanları mukoid dejenerasyonun nedeni veya sonucu olabilir. Menisküs mukoid dejenerasyonunun, dizin genelinde bir dejeneratif süreç ile ilişkili olduğu öne sürülebilir.Anahtar Kelimeler: Biyokimyasal belirteçler, sinovyal sıvı, menisküs mukoid dejenerasyonu, menisküs yırtığı

Sinovyal sıvı
Oktay İşçen
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Birinci metatars şaft osteotomilerinin ve yeni tanımlanan modifikasyonunun temas yüzey alanlarının değerlendirilmesi ve vida fiksasyon stabilitelerinin karşılaştırılması(biyomekanik çalışma)

Halluks valgus ayak 1. parmağın laterale ve 1. metatarsın mediale deviasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Ayağın en sık görülen rahatsızlığıdır. Cerrahisinde yumuşak doku dengesinin sağlanması her zaman yeterli olmamakta metatarsal osteotomilerde gerekli olmaktadır.Metatarsal şaft osteotomileri uzun yıllardır bilinmesine rağmen ancak son yıllarda daha sık kullanılarak popüler hale gelen cerrahi tedavidir. Yapılan çalışmalarda bu osteotomilerin redüksiyon ve stabilitede daha üstün oldukları vurgulanmasına karşı, bunların zayıf oldukları noktalar da bulunmaktadır.Bilinen şaft osteotomilerinin mevcut olan sorunları irdelenerek, bu sorunları giderebilecek temas yüzeyinin fazla olduğu, daha fazla düzeltme sağlayabilen ve stabil fiksasyon yapılabilen yeni bir osteotomi tasarlandı. Mevcut yayınlar değerlendirildiğinde yeni tasarlanan osteotomi Mau osteotomisinin bir modifikasyonu olarak değerlendirildi.Çalışmamızda Sawbones metatars kemik modelleri kullanarak dört adet metatarsal şaft osteotomisi ile yeni tanımlamış olduğumuz Mau modifikasyonunun yüzey temas özellikleri, tespit materyal teknik özellikleri ve bending stabilitelerini karşılaştırdık. Birinci gruba Ludloff osteotomisi, ikinci gruba Mau osteotomisi, üçüncü gruba Scarf osteotomisi, dördüncü gruba ofset V osteotomisi ve beşinci gruba ise Mau osteotomisinin yeni tanımlanan modifikasyonu uygulandı. Tüm osteotomiler tekniğine uygun yapıldıktan sonra yüzey ölçümleri için dijital görüntüleri alındı. Tüm osteotomilere 10º'lik düzeltme yapıldı ve sonrasında örnekler iki adet Acutrak başsız kompresyon vidası ile tespit edildi. Tespit öncesi dijital görüntüleri ile yüzey temas alanları hesaplandı. Tespit sonrasında üç nokta bending testi uygulandı ve elde edilen değerler Mann-Whitney U testi ile değerlendirildi.Sonuçlar karşılaştırıldığında Mau osteotomisinin en yüksek stiffness değerine sahip olduğu görüldü. Ofset V ve yeni Mau modifikasyonu gruplarının stiffness değeri Scarf grubundan anlamlı derecede yüksekti. Ludloff grubunun stiffness değeri tüm gruplardan anlamlı derecede düşük bulundu.Osteotomilerin temas alanları değerlendirildiğinde Scarf osteotomisinin fiksasyon öncesinde en yüksek temas alanına sahip olduğu görüldü. Yeni Mau modifikasyonunun fiksasyon öncesi temas alanı Mau ve Ludloff osteotomisinden yüksek bulundu. Düzeltme sonrası temas yüzey alanları hesaplanamadı.Çalışmamızda düz ostetomiler daha kolay tekniğe sahipti ve çentikli osteotomileri tespitte daha dikkatli olunması gerekiyor. Mau osteotomisi distale yakın intrensek stabilitesi olmasıyla bending testinde daha stabil olmasına karşılık temas yüzey alanı daha düşük bulundu.Çalışmanın biyomekanik bir çalışma olması nedeniyle kaynama gibi biyolojik faktörler değerlendirilemedi. Bu çalışmanın klinik bir çalışma ile korele edilmesinin uygun olacağı düşünüldü.Anahtar kelimeler: Halluks valgus, metatarsal şaft osteotomisi, stiffness, biyomekanik

Abdullah Meriç Ünal
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dizin eklem içi patolojilerinin tanısında fizik muayene ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin karşılaştırılması

Dizin eklem içi patolojileri, diz hastalıkları içinde en sık polikliniğe başvuru ve ameliyat nedenidir. Bu nedenle bu patolojilerin doğru değerlendirilmesi ve doğru tanı konulması çok önemlidir. Mevcut tanı araçları, hikaye, fizik muayene (FM), direkt grafi, manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ve artroskopidir. Bu çalışmanın amacı, eklem içi diz patolojilerinin tanısında, fizik muayene ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemlerinin geçerliliğinin, artroskopi altın standart alınarak karşılaştırılmasıdır.1998 ? 2008 yılları arasında, kliniğimizde artroskopi uygulanan ve yaş ortalaması 43.9 olan 918 hasta ( 968 diz ) değerlendirmeye alındı. Hastaların % 52'si erkek, % 48'i kadındı. Tüm hastaların ayrıntılı hikayesi alınarak FM uygulandı ve ameliyat kararı verilen hastaların bilgileri artroskopi formuna kaydedildi. Eğer varsa hastaların MRG tetkikleri, raporlarıyla birlikte değerlendirildi ve artroskopide saptanan bulgular aynı forma eklendi. Artroskopi bulguları, altın standart olarak kabul edilerek FM ve MRG'nin eklem içi patolojilerde duyarlılık, seçicilik ve istatistiksel geçerlilik analizi yapıldı.İç menisküs lezyonları için FM'nin duyarlılığı % 84.5, seçiciliği % 60.8 saptanırken MRG için bu değerler sırasıyla % 92.0, % 55.1, dış menisküs lezyonları için FM'nin duyarlılığı % 50.5, seçiciliği % 96.1 iken MRG değerleri sırasıyla %58.5 ve %95.6, FM'nin ön çapraz bağ lezyonları için duyarlılığı % 84.9, seçiciliği % 98.4, MRG'nin sırasıyla % 92.9, % 98.1, kıkırdak lezyonları için FM'nin duyarlılığı % 64.7, seçiciliği % 90.6, MRG değerleri sırasıyla % 36.3 ve % 96.5 olarak belirlendi. FM ve MRG'nin duyarlılık ve seçicilik değerlerinin tüm gruplarda birbirinden farklı olmadığı görüldü.Sonuçta, eklem içi diz patolojilerinde FM'nin MRG kadar doğru tanı koyabildiği saptandı.

Mehmet Akdemir
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kienböck hastalığı tedavisinde kullanılan radial kısaltma osteotomisinin radioulnokarpal ekleme binen yükler üzerindeki etkilerinin araştırılması (Biyomekanik çalışma)

Radial kısaltma osteotomisi, Kienböck hastalığı ve negatif ulnar varyans varlığında, radiolunat ekleme binen yükü azalttığı için uygulanan bir yöntem olarak bilinmektedir. Radial kısaltma osteotomisinin, nötral veya pozitif ulnar varyanslı ve ileri evre Kienböck hastalıklı hastalarda da iyi klinik sonuçlar vermesi nedeniyle, radiolunat ekleme binen yük dağılımlarını azaltmak dışında, farklı bir mekanizma ile etkili olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle, radial kısaltma osteotomisinin, radiolunat eklem yük dağılımı üzerindeki etkilerini araştırmak amacıyla bu çalışmayı gerçekleştirdik.Bu biyomekanik çalışmada, sert köpükten imal edilmiş standart sol el bileği modelleri kullanıldı (Sawbones®, Malmö, Sweden). El bileği nötral pozisyonunda, sağlam el bileği modellerinde ve iki mm ve dört mm radial kısaltma osteotomisi uygulanan el bileği modellerinde, 14kgf ve 25kgf yüklenmeler altında, radioulnokarpal eklem yük dağılımları araştırıldı.Sağlam el bileği modellerinde, 14kgf ve 25kgf yüklenme sonrası oluşan ortalama basınç dağılımları karşılaştırıldığında, ulnokarpal eklemdeki artış, radiolunat eklemdeki azalma istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla, p=0,012, p=0,036). Hem 14kgf, hem de 25kgf yüklenme sonrası oluşan ortalama basınç dağılımları kendi aralarında karşılaştırıldığında, sağlam el bileği ve osteotomi yapılan gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı.Sonuç olarak, radial kısaltma osteotomisi, el bileği nötral pozisyonunda, radiolunat ekleme binen yükleri azaltmada etkili değildirAnahtar kelimeler: Kienböck hastalığı, radial kısaltma osteotomisi, biyomekanik, radioulnokarpal yük dağılımı

Ahmet Cemil Turan
Dokuz Eylül University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Medial kelebek fragmanlı humerus cisim kırıklarında farklı internal tespit yöntemlerinin biyomekanik değerlendirilmesi (Biyomekanik çalışma)

Medial kelebek fragmanlı humerus cisim kırıklarında en önemli problem medial kelebek fragmanın kaynama problemidir. Cisim kırıklarının orta distal üçte bir bileşkesinde medial bölgeden giren tek bir besleyici arterin varlığı bu sorunun temel nedenidir. Bu durumda kaynamamaya bağlı olarak, kullanılan cerrahi materyalde belli süre içinde implant yetersizliği gelişir. Bu çalışmada amaç, medial kelebek fragmanın dolaşımını bozmadan uygulanabilecek biyolojik tespit yöntemlerinin, biyomekanik dayanıklılıklarını karşılaştırmaktırYirmibir adet white cortical shell sol humerusa, AO 12B2 kırık şekline benzer biçimde, medial epikondilin 13 cm proksimalinden, tepe noktası lateralde tabanı medialde olacak şekilde kelebek fragmanlar oluşturuldu. Humeruslara, grupların her birinde yedi denek olacak şekilde, antegrad intramedüller çivileme, retrograd intramedüller çivileme ve köprü plaklama uygulandı. Çalışmada 9x280 mm'lik expert humeral nail sistem (synthes), kelebek fragmanı çıkarılmış kemiklere antegrad ve retrograd yolla uygulandı. İki adet vida ile distal ve proksimalden kilitlendi. Plak grubunda ise 10 delikli dar 4.5 mm'lik LC-DCP plak (synthes), kırık bölgesini köprüleyecek biçimde, humerusun anterolateralinden sekiz adet plağa kilitlenen ve karşı kortekse uzanmayan 20 mm'lik vida ile tespit edildiBükülme ve burulma yüklenmeleri için özel düzenekler hazırlandı. Burulma yüklenmesi için humerusların distal kısmına eksternal rotasyon sağlayacak düzenek ile 320 N'a kadar, basma hızı 5 mm/dak olacak şekilde sürekli artan yüklenme uygulandı. Burulma testlerinde 320 N yükle 9.6 N/m'lik tork uygulandı. Moment = uygulanan yük x mesafe olarak ölçüldü ve ölçümler sonucunda yük (N) - yer değiştirme (mm) eğrileri elde edildi. Dört nokta bükülme testi için basma aleti ile mediolateral doğrultuda 500 N'a kadar, hızı 5 mm/dak olacak şekilde aksiyel kompresyon uygulandı ve yük (N)- yer değiştirme (mm) eğrileri elde edildi. Burulma testlerinde elde edilen yer değiştirme değerleri; köprü plaklama uygulanan grupta ortalama 37.38 mm (25.75-55.68 mm), antegrad çivileme uygulanan grupta ortalama 26.55 mm (21.25-41.81 mm), retrograd çivileme uygulanan grupta ortalama 33.23 mm (27.50-46.45 mm) olarak saptandı. Dört nokta bükülme testinde elde edilen yer değiştirme değerleri; köprü plaklama uygulanan grupta ortalama 3,27 mm (2.54-3.73 mm), antegrad çivileme uygulanan grupta ortalama 3.17 mm (2.67-3.55 mm), retrograd çivileme uygulanan grupta ortalama 3.15 mm (2.10-4.02 mm) olarak saptandı. Bu sonuçlar altında yapılan burulma ve bükülme testlerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanamamıştırMedial kelebek fragmanlı humerus kırıkları tedavisi en problemli olan kırık grubunu oluşturur. Günümüzde kırık fragmanlarının beslenmesini bozmayan biyolojik tespit yöntemleri daha fazla kullanılmaya başlanmıştır. Bu çalışmamızda medial fragmana herhangi bir tespit yapılmadan, biyolojik tespit modeli oluşturulmuş ve bu şekilde antegrad intramedüller çivileme, retrograd intramedüller çivileme ve plak vida sistemleri karşılaştırılmıştır. Bu üç yöntemin biyomekanik olarak birbirlerine üstünlüğü olmadığı saptanmıştırAnahtar kelimeler: Humerus kırıkları, Biyomekanik, Tespit, İntramedüller çivi, Plak

BiyomekanikHumeral kırıklarKırık fiksasyonu-intramedüller
Mehmet Aykut Türken
Dokuz Eylül University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diz ekleminin anatomik varyasyonlarının diz önü ağrısı sendromu ile ilişkisi

Giriş ve amaç PFAS patellofemoral eklem reaksiyon kuvvetlerinin artmış olduğu aktivitelerle ortaya çıkan, diz önü ağrı yakınması olarak tanımlanmaktadır. Yaptığımız çalışmada radyolojik olarak ölçülebilen anatomik değişikliklerin PFAS üzerinde etkisine bakılmıştır. Değerlendirme için modifiye Lysholm skorlama tablosu kullanılmıştır. Hastalar ve yöntem Bu çalışmadaki araştırma grubu Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı polikliniğine altı aydan daha uzun süreli diz ön ağrısı yakınmasıyla 1 Ocak 2017 ile 30 Haziran 2017 tarihleri arasında başvuran hastalardan oluşmaktadır. Ek patolojilerin eşlik ettiği hastaların ekarte edilmesinden sonra çalışma 90 hasta üzerinden yürütülmüştür. PFAS tanısı konulan 103 diz araştırma, şikâyeti olmayan 77 diz ise kontrol grubu olarak iki grup üzerinden değerlendirme yapılmıştır. Bulgular Yapılan ölçümlerde ölçülen tibial slop açıları çalışma grubu dizlerde 80,04 (71,70-81,80). Kontrol grubu dizlerde ise ortalama 80,97 (70,7- 85,5) olarak saptanmıştır. İnsall-Salvati indeksi çalışma grubunda 1,17 (0,68-1,78), kontrol grubunda 1,165 (0,71-1,58), Caton-Deschamps indeksi 1,11 (0,59-1,76) kontrol grubunda 1,07 (0,72-1,6) olarak görülmüştür. Sulkus açısı çalışma grubunda 129,44º (110º -143,1º), kontrol grubunda 130,05º (114,8º-143,3º) olarak görülmüştür. Değerlendirilen parametrelerden sadece yaş ile modifiye Lysholm skoru arasında negatif korelasyon saptanmış olup (Spearman Rho 0,32) p 0,001 olarak görülmüştür. Sonuç Tibial slop, İnsall-Salvati indeksi, Caton Deschamps indeksi ve sulkus açısının PFAS üzerinde etkisi görülmemektedir. PFAS sadece bir nedene bağlı olmaksızın multifaktöriyel bir hastalıktır. Tanı konulması tek bir muayene parametresi üzerinden değil kombine şekilde değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Patellofemoral ağrı sendromu, tibial slop, diz önü ağrısı

AnatomiAğrıDiz+3
Vugar Guliyev
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Enfekte total diz ve kalça protezlerinin iki aşamalı tedavisi

Bu çalışmanın amacı tek merkezli ve tek cerrahi ekip kontrolünde yapılan iki aşamalı revizyon artroplastisinin başarı oranını saptamak ve başarıyı arttıran veya azaltan sebepleri ortaya koymaktır. Araştırmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Ortopedi ve Travmatoloji Kliniğine Nisan 2004 ile Mayıs 2015 tarihleri arasında periprostetik diz ve kalça enfeksiyonu sebebi ile başvuran hastalar değerlendirildi. Veri toplama sürecinde iki yıldan az takibi olanlar, debridman ve protez ameliyatlarının tek cerrahi ekip tarafından yapılmayan hastalar, alzheimer, demans gibi nörokognitif rahatsızlığı olanlar, takip dışı kalan hastalar, ameliyat öncesi ve sonrasında verileri tam olmayan hastalar çalışmadan çıkarıldı. En az iki yıl takibi olan, tedavinin her aşaması tek cerrahi ekip tarafından yürütülen, ameliyat öncesi ve sonrası verileri tam olan hastalar çalışmaya dahil edildi. Sonuç olarak iki aşamalı revizyon artroplastisi yapılan 396 hastadan 138'i çalışmaya dahil edildi. Toplamda 138 hasta, 145 eklem çevresi enfeksiyon incelendi.138 hastanın 83'ü diz, 55'i kalça hastasıdır. Toplamda 88 diz ve 57 kalça eklemi periprostetik enfeksiyonu değerlendirilmiştir. Çalışmamızda iki aşamalı revizyon artroplatisi uygulandıktan sonra tekrar enfeksiyon gelişen hastalar başarısızlık olarak değerlendirildi. İki aşamalı revizyon artroplasti yapılan hastalar incelendiğinde %80'nin dış merkezden geldiği saptandı. Operasyon esnasında alınan doku örneklerinin kültüründe %61,3 ile etken mikroorganizma saptandı. Kalça hastalarında interval periyotun 298,5 gün; diz hastalarında ise 214,5 gün olduğu görüldü. Enfeksiyon eradikasyon oranları olarak iki aşamalı revizyon artroplasti ile kalça hastalarında %89,5, diz hastalarında %85,2 oranında başarı sağlandığı bulundu. Tek merkezde ve tek cerrahi ekip tarafından tedavisi yönetilen iki aşamalı revizyon artroplasti tedavisi sonucunda literatürle benzer sonuçlar saptanmıştır. Doğru uygulanan iki aşamalı revizyon artroplastisi tedavisi ile enfeksiyon eradikasyonu yüksek başarı oranı ile sağlanabilmektedir. Hastaların %80'ninin dış merkezden sevk ile gönderilen hastalar olması ve başvuru öncesi antibiyotik kullanım öyküleri bulunmasından dolayı kültür pozitifliği %61,3 olarak bulunmuştur. Tedavi sürecinde tek merkezli yönetim ilk aşamadan itibaren sağlanabilmesi durumunda kültür pozitiflik oranı daha yüksek saptanabilir. Anahtar kelimeler: Periprostetik enfeksiyon, iki aşamalı revizyon, diz ve kalça revizyon

DizDiz eklemiDiz protezi+6
Gökhan Bilen
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diz protezi uygulanan hastalarda postoperatif radyolojik dizilim farklılıklarının, klinik ve fonksiyonel değerlendirmeler üzerine etkisi

Gonartroz, ağrı, hareket kısıtlılığı, deformite, kas kuvvetinde azalma, propriosepsiyonda azalma ve yaşam kalitesinde azalmaya yol açan bir patolojidir. Özellikle 55 yaş üzeri popülasyonda hastalık ve sakatlığın en önde gelen nedenlerindendir ve önemli bir halk sağlığı problemidir. Sosyo-ekonomik önemli kayıplara yol açan hastalığın tedavisi bu nedenle giderek önem kazanmakta ve ciddi önlemlerin alınması gerektiği vurgulanmaktadır. Özellikle yaşam süresinin ve obezite gibi predispozan faktörlerin sıklığının artması gibi nedenlerden dolayı son yıllarda daha fazla görülmektedir ve bu artışın devam edeceği ön görülmektedir. Total diz artroplastisi (TDA) gonartrozun tedavisinde en güncel ve son tedavi seçeneğidir. Biz çalışmamızda Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalında 2000-2014 yılları arasında primer gonartroz nedeniyle total diz protezi uygulanan hastaları incelendik. Dahil edilen 149 hastanın direkt grafilerilerindeki dizilim farklılıklarının HSS skoru, VAS skoru ve 30 saniye süreli yürüme testi, 50 adım yürüme testi ile 11 basamak merdiven çıkıp inme testleri üzerine etkisi incelendi. Aynı zamanda radyoloijk dizilim farklılıklarının fleksiyon hareketi açıklığına olan etkisi de değerlendirildi. Bununla birlikte metafizer lizis oluşumu ve revizyon gerekliliğinin de radyolojik dizilim farklılığı ile olan ilişkisine bakıldı. Çalışmamız sonucunda postoperatif radyoloijk dizilim farklılığının (anatomik aks, tibial slope, tibial koronal açılanma, femoral sagittal açılanma) bahsedilen yaşam kalite skorları ve fonksiyon değerlendirmeleri üzerinde istatistiksel anlamlı farklılık oluşturmadığı görüldü. Metafizer lizis ve revizyon gereksinimleri değerlendirildiğinde de postoperatif rezidüel varus ile nötral dizilimin birbirinden istatistiksel olarak anlamlı fark göstermediğini gördük. Sonuç olarak total diz protezi (TDP) uygulanan hastalarda postoperatif radyoloijk dizilim farklılıklarının hastaların kliniği üzerinde anlamlı derecede önemli bir farklılık oluşturmadığını gözlemledik. Anahtar kelimeler: Gonartroz, total diz protezi, anatomik aks, tibial slope, fonksiyonel değerlendirme.

ArtroplastiDizDiz eklemi+5
Erol Kaya
Dokuz Eylül University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Total diz protezi uygulanan dizlerde proksimal tibiofibular eklemin lateral diz ağrısına sebep olup olmadığının araştırılması

Proksimal tibiofibular eklem (PTFE) diz eklemi gibi sinovial bir eklemdir. Diz eklemine yakın komşuluğu nedeniyle PTFE patolojileri lateral diz ağrısı kaynağı olabilir. İleri evre primer gonartroz olgularında son tedavi seçeneği total diz protezi (TDP) uygulamasıdır. PTFE, gerek diz eklem kavitesi ile olan birleşimi gerekse primer osteoartritten doğrudan etkilenmesi nedeniyle bu olgularda semptomatik hal alabilir ve TDP uygulaması sonrası devam eden lateral diz ağrısına sebep olarak hasta memnuniyetsizliğine sebep olabilir.İleri evre primer gonartroz etyolojisi ve genu varum deformitesi ile TDP uygulanan ve en az 1 yıl takip süresi olan 54 hastanın [49 kadın, 5 erkek; yaş ortalaması 62,2 (46-81 yaş)] 84 dizi klinik/radyolojik olarak PTFE ağrı/hasasiyeti, hamstring gerginliği, lateral eklem aralığı hasasiyeti (LEAH), PTFE tipi yönünden değerlendirildi. PTFE ağrı/hasasiyeti ile PTFE tipi, hamstring gerginliği, LEAH arasındaki istatistiksel olarak anlamlı ilişki varlığı ?2 testi kullanılarak araştırıldı.İleri evre primer gonartroz ve genu varum deformitesi nedeniyle TDP uygulanmış olgularda PTFE'de hassasiyet/ağrı izlenebilir (%7,1). PTFE'de hassasiyet/ağrı varlığı ile oblik eklem tipi (?2 test:61,714;p=.000), LEAH varlığı (?2 test:61,714;p=.000), hamstring gerginliğinin varlığı (?2 test:68.762;p=.000) arasında anlamlı ilişki vardır.

AğrıDiz eklemiDiz protezi+3
Andaç Akbaş
Afyon Kocatepe University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Proksimal femur morfolojisi ve femuroasetabular mesafenin radyolojik olarak ölçülmesi

Kalça ekleminin anatomisine ve morfometrik bilgisine hakim olmak kalça artroplastisi yapan bir hekim için gereklidir.Çalışmamız Türk toplumunda yapılan bir tarama çalışmasıdır. Afyonkarahisar bölgesinde 6 aylık dönemde polikliniğimize başvuran 20-50 yaş arası 100 kadın ve 100 erkek incelemeye dahil edildi. Çalı?maya dahil edilen bireyler direk grafilerine göre kalça patolojisi olmayan sağlıklı bireylerdi. PACS ortamındaki görüntüler üzerinden ölçümler yapıldı. Her bir kişinin kalçaları sağ ve sol olarak hesaplamaya katıldı; sağ ve sol tarafın ortalama değerleri saptandı. Ayrıca her bir hastanın iki kalçasının ölçümleri değerlendirilmeye alınarak toplamda 400 kalçaya ait veriler de değerlendirildi. Çalışma dışı bırakma kriterleri; hastanın 20-50 yaş aralığı dışında olması, kalçada osteoartrit varlığı, kalça, asetabulum ve pelvis bölgesinden ameliyat geçirenler, 1. veya 2. motor nöron hasarına bağlı kalça, deformitesi olanlar, radyografi tekniği uygun olmayan hastalar değerlendirme dı?ı bırakıldı.4 ölçüm değerlendirildi:1-Trokanter majör ile asetabulum superior kenarı arası mesafe2-Femur şaft-boyun inklinasyon açısı3-Femur medial ofset4-Trokhanter majör ile femur başı merkezi arası mesafe ve başın merkezinin trokanter majör tepe noktasına göre konumuiki ayrı gözlemci tarafından yapılan bu ölçümlerin intraobserver ve interobserver tutarlılıkları istatistiki olarak T testi ve student T testi ile değerlendirildi.Erkeklerde trokanter majör tepe noktası ile asetabulum superior kenarı arasındaki mesafenin 28.52 ±SD 6.46 mm kadınlarda 26.02 ±SD 5.46 mm olduğu saptandı.Sağ ve sol taraf ölçümlerinin tutarlı olduğu görüldü.49Erkeklerde femur şaft-boyun inklinasyon açısı 128.19 ±SD 5.08 derece, kadınlarda 128.44 ±SD 5.16 derece olarak tespit edildi.Erkekler için femur medial offset 52.05 ±SD 6.53 mm, kadınlar için 45.08 ±SD 5.64 mm idi. Medial ofset için erkek ve kadınlar arasındaki bariz fark dikkatimizi çekti.Erkekler için femur başı merkezi ile trokanter major arasındaki mesafenin 9.93 ±SD 5.32 mm, kadınlar için bu mesafenin 9.73 ±SD 4.77 mm olduğu tespit edildi. Bizim ölçümümüzde femur başı merkezi trokanter majör tepe noktasından aşağıda çıkmıştır.Çalışmamızın Türk toplumunun proksimal femur geometrisi hakkında değerli bilgiler verdiğini düşünmekteyiz.

FemurFemur boynuKalça+4
Ali Ateş
Afyon Kocatepe University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dana omurgası modelinde farklı enstrumantasyon tekniklerin ön kolon aksiyel yüklenmesine etkileri (biyomekanik çalışma)

1.0ZET: DANA OMURGASI MODELİNDE FARKLI ENSTRUMANTASYON TEKNİKLERİNİN ÖN KOLON AKSİYEL YÜKLENMESİNE ETKİLERİ (BİYOMEKANİK ÇALIŞMA) Dr İbrahim Ekrem DEVSEREN Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı İnciraltı-İZMİR Torakolomber omurga yaralanmalarının önemli bir kısmını patlama kırıkları oluşturmaktadır. Torakolomber omurga patlama kırıkları, günümüzde halen omurga cerrahisi literatürünün geniş bir alanını kaplamakla birlikte tedavi algoritmaları konusunda net bir görüş birliği bulunmamaktadır. Bununla birlikte anterior cerrahi uygulanan olgularda destek grefti kullanımı oldukça yaygındır. Bu olgularda iyileşme ve füzyon oluşturma sürecinde uygun biyomekanik koşulların yaratılması cerrahi başarı açısından daha iyi sonuçların alınmasını sağlayacaktır. Çalışmamızın amacı, standart bir biyomekanik instabilite oluşturulan ve fizyolojik aksiyel yüklenme verilen dana omurgası modelinde, farklı enstrumantasyon tekniklerinin anterior kolona gelen yüklenmeye etkilerini değerlendirmektir. Çalışmada kullanılmak üzere yedi adet dana omurgası üzerinde biyomekanik testler yapıldı, bunlardan teknik sorun yaşanmayan altı tanesi değerlendirmeye alındı. Örneklere instabilite modeli oluşturmak amacıyla anterior korpektomi uygulandı. Ardından anterior destek grefti olarak yük hücresi kullanılan ve farklı enstrumantasyon teknikleri uygulanan örneklere basma aleti ile aksiyel yüklenme uygulandı. Her örnek için dört farklı enstrumantasyon tekniği karşılaştırıldı. Basma aletinde 200, 400, 600 ve 800 Newton aksiyel yüklenmeler sırasında yük hücresinden alınan ölçüm değerleri kaydedildi. Verilerin toplanması ardından istatistiksel analiz Mann Whitney U testi ile yapıldı. Sonuçlar karşılaştırıldığında, aksiyel yüklenmeler altında anterior ve posterior kombine fiksasyon yapılan örneklerdeki anterior yük hücresi destek greftinden alınan değerler diğer fiksasyon yöntemlerine göre daha az olmakla birlikte bu durum istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Biyomekanik instabilite, omurga kırığı, enstrumantasyon, implant 1.

İbrahim Ekrem Devseren
Dokuz Eylül University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı tasarımlı radius başı protezlerinin radiokapitellar eklem yüzüne olan etkilerinin karşılaştırılması (biyomekanik çalışma)

1. ÖZET Farklı tasarımlı radius başı protezlerinin radiokapitellar eklem yüzüne olan etkilerinin karşılaştırılması (biyomekanik çalışma) Dr. Mehmet Ozan Aşık Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı İnciraltı-İZMİR Çok parçalı radius başı kırıklarında açık redüksiyon ve internal fiksasyon her zaman mümkün olmamaktadır. Bu tür kırıklara eşlik eden ligamentöz yaralanma ve beraberinde oluşan instabilitelerde, radius başı eksizyonu mevcut instabiliteyi daha da arttıracağından dolayı önerilen bir tedavi metodu değildir. Son yıllarda bu tür kırıkların tedavisinde radius başı artroplastisi daha sık uygulanan tedavi şekli haline gelmiştir. Radius başı artroplastisinde çok çeşitli materyaller kullanılmıştır. İlk olarak 1941 'de kullanılan vitallum kapaklardan sonra 1980'lerde silastik ve silikon protezler kullanıma sunulmuş ancak dirsek eklemi fonksiyonlarındaki yetersizlikleri nedeni ile kullanımdan kaldırılmışlardır. Son yıllarda metal radius başı protezleri kullanılmaya başlanmıştır. Radius başı protez tasarımları da geliştirilerek modüler hale getirilmiş ve uygulama kolaylığı elde edilmeye çalışılmıştır. Radius başı protezi uygulamaları sonrasında hareket kısıtlılığı, radiokapitellar erozyon, dirsek ekleminde artroz gibi problemler görülebilmektedir. Dirsek eklemi hareketlerinin daha iyi taklit edilebilmesi amacı ile son yıllarda protezler bipolar olarak da tasarlanmaya başlanmıştır. Ancak literatür incelendiğinde metal protez tasarımlarının radiokapitellar eklem üzerine olan etkilerini inceleyen çalışmaların sayısının sınırlı olduğu görülmektedir. Çalışmamızda, farklı tasarım özelliklerine sahip radius başı protezlerinin, radiokapitellar eklem yüzüne uyguladıkları yüklenme miktarları karşılaştmlmıştır. Fizyolojik hareket sınırlarında protez tasarımlarının birbirleri ile ve orijinal radius başı ile olan farklılıklarının tespit edilmesi amaçlanmıştır. 10Çalışmamızda altı adet formaldehitle işlem görmüş kadavra kullanıldı. Kadavraların eklem hareket açıklıklarının deney için uygun ve radius başı boyutlarının benzer olmasına dikkat edildi. Çalışmada kullanılmak üzere monopolar ve bipolar protezler tasarımlanarak ürettirildi. Yük miktarlarının ölçülebilmesi için protezlere yük hücreleri adapte edildi. Dirsek ekleminden transfer edilen yük miktarlarının hesaplanabilmesi için protezler ile aynı metalden ve protezlerin eğimi kadar eğim verilmiş yük hücreleri tasarımlanarak kullanıldı. Baş çapı ve stem çapı aynı olacak şekilde protezler kadavralara uygulandı. Kadavraları aksiel kompresyon cihazına adapte edebilmek ve önkol hareketlerini simüle edebilmek için eksternal fiksatör sistemi ile bir düzenek oluşturuldu. El bileğinden 100 N yük uygulandı. Alman gerilim değerleri daha sonra matematiksel olarak yük birimi olan Newtona çevrildi. Sonuç olarak; bipolar protez ile monopolar protez tasarımına kıyasla orijinal radius başından geçen yüklere daha yakın değerler elde edildi. Ancak her iki protez tasarımı arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Her iki protezin de orijinal radius başına göre kapitellum üzerine daha fazla yük uyguladığı saptandı. Ancak protezlerin dirsek hareket aksı boyunca orijinal radius başına benzer yük transfer şekli oluşturduğu saptandı. Anahtar Sözcükler : radius başı protezi, monopolar- bipolar protez,radius başı kırıkları radiokapitellar yük transferi, dirsek biyomekaniği. 11

Mehmet Ozan Aşık
Dokuz Eylül University
2006
00