Başkent University
Institute

Institute of Health Sciences

Başkent University

812

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Farklı ağız dışı yüzey işlemlerinin translüsent monolitik zirkonyanın boyanabilirliğine etkisi

Monolitik zirkonya restorasyonlar tek parça olup, üstün mekanik özelliklere sahiptir. Monolitik zirkonya optik özelliklerinden dolayı anterior bölgede daha az kullanım alanı bulmaktayken, son yıllarda üretilen yüksek translüsent monolitik zirkonya sayesinde anterior bölgede istenilen estetik sağlanabilmektedir. Protetik diş tedavisinde özellikle anterior bölgede kullanılan materyallerin mekanik özelliklerinin yanı sıra, estetik özelliklere sahip olması ve dolayısıyla renk stabilitesinin sağlanması büyük önem taşımaktadır. Bu tez çalışmasında; 3 farklı translüsense sahip CAD/CAM (bilgisayar destekli tasarım/bilgisayar destekli üretim) ile zirkonya bloklardan üretilen örneklere (Dental Direct; DD CubeX²®, DD Cube ONE®, DD Bio ZX²) (n=117) sırlama, polisaj ve polisaj işlemini takiben polisaj patı uygulanmıştır. Farklı yüzey işlemleri uygulanmış örnek yüzeylerinin (n=108) pürüzlülüğü optik profilometreyle, her gruptan birer örneğin (n=9) ise topografik özellikleri tarayıcı elektron mikroskobu ile ölçülmüş, ardından kahve solüsyonunda 5000 döngü ile ısısal döngüye tabi tutulup, ısısal döngü öncesinde ve sonrasında renklenme parametreleri arasındaki ilişki spektrofotometre cihazıyla ölçülüp, değerlendirilmiştir. İstatistiksel analizde iki yönlü karma ANOVA, Bonferroni düzeltmeli Post-hoc çoklu karşılaştırma testleri kullanılmıştır. Bu çalışmada 1-3,5 arasındaki ΔE değerleri klinik olarak kabul edilebilir olarak düşünülmüştür. Çalışmamızda neredeyse tüm örneklerde ΔE>3.5 olarak bulunmuştur. Yalnızca Bio ZX2'nin PP grubunda ve Cube X2' nin P örneklerinde renklenme diğer tüm gruplara göre klinik olarak kabul edilebilir olarak değerlendirilmiştir. Gruplar arası karşılaştırma sonuçlarına göre; G grubunda Cube X² grubunun (ΔE) değeri, Cube ONE grubundan(P=0,029), P grubunda Bio ZX² grubunun (ΔE) değeri Cube ONE ve CubeX2 grubundan(p<0,001), PP grubunda ise Cube ONE ve CubeX2 gruplarının (ΔE) değeri ise BioZX2 grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,001). Grup içi karşılaştırma sonuçlarına göre de Bio ZX2 grubunda en yüksek renklenme sırasıyla G, P, PP grubu olarak bulunmuştur(P<0,001). Cube ONE grubunda yüzey işlemleri arasında anlamlı fark bulunamamıştır(P>0,05). Cube X2 grubunda ise en yüksek renklenme sırasıyla G, PP, P grubunda bulunmuştur(P<0,001). Bu in vitro çalışmanın bulgularına dayanarak, şu sonuçlara varılmıştır; Yarı saydam zirkonyanın boyanabilirliği zirkonya markasının türünden etkilenebilir. Renk hem sırlama işleminden hem de polisaj ve polisaj+pat döngüsünden etkilenmiş ve klinik olarak kabul edilebilir renk farkı sınırını aşmıştır. Anterior bölgede kullanılan translüsent monolitik zirkonya restorasyonların renk stabilitesinin korunması estetik açıdan önemli olduğu için bu in vitro çalışmanın sonuçlarının da günümüzde anterior bölgede sıkça tercih edilen ve yeni geliştirilen translüsent monolitik zirkonyaların, renklenme potansiyeline bağlı olarak klinik seçimine yön verme konusunda bilgi vereceği düşünülmektedir.

Diş renk değişikliğiParlatmaZirkonyum+1
Sevinç Ertuğrul
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Birinci basamak sağlık kuruluşuna başvuran bireylerde inme farkındalığı ve inmede fizyoterapi yöntemlerine yönelik bilgi düzeylerinin araştırılması

Bu çalışmanın amacı; birinci basamak sağlık hizmetlerine çeşitli nedenlerle başvuran 18-65 yaş arası bireylerde inme farkındalığını ve inmede Fizyoterapi ve Rehabilitasyon yaklaşımlarına yönelik bilgi düzeylerini araştırmaktı. Çalışmaya yaş ortalamaları 38,35±14,45 yıl olan 272 birey (107 kadın, 165 erkek) dahil edildi. Bireylerin sosyodemografik ve klinik özellikleri kaydedildi. Fiziksel aktivite düzeyi Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi-kısa form (UFAA-kısa form) ile, sağlık okur yazarlığı düzeyi Tıpta Yetişkin Okuryazarlığı Hızlı Tahmini (TYOHT) Ölçeği ile değerlendirildi. Bireylerin inme ile bilgileri ve farkındalık düzeyleri araştırmacıların oluşturduğu 16 kapalı uçlu sorudan oluşan bir form ile sorgulandı. Bu formda inmenin klinik özellikleri, risk faktörleri ve tedavi yöntemleri ile ilgili sorular yer almaktaydı. Bireylerin fiziksel aktivite düzeyleri sedanter ve aktif arasında değişmekteydi, sağlık okur yazarlık düzeyleri ise orta ile yüksek seviyede bulundu. Bireylerin %66,5'i inme hakkında bilgi sahibi olduğunu ve %52,2'si ise daha önce inme geçiren bir kişi ile karşılaşmadıklarını bildirdi. İnmenin beyinde meydana gelen bir durum olduğu %66,2 oranında bilinirken; inme geçiren bir kişide ortaya çıkan belirtilerden en çok (%57,7) yüzde asimetri olduğu cevabı verildi. Diğer inme belirtileri ise daha düşük oranda doğru cevaplandı. Bireylerin %62,5'i inme geçiren bir kişi karşılaştığında tıbbi yardım istemesi gerektiği hakkında bilgi sahibiydi. İnmeye yol açan risk faktörleri arasında en iyi bilinen risk faktörü %56,6 oranında hipertansiyon idi. Bireylerin %63,2'si inmenin önlenebilir ve %74,6'sı tedavi edilebilir bir problem olduğu hakkında bilgi sahibiydiler. İnmede medikal tedavi (%65,8) ve Fizyoterapi ve Rehabilitasyon yöntemlerinin (%82) kullanıldığına dair fikir sahibi olmakla birlikte, kullanılan Fizyoterapi ve Rehabilitasyon yöntemlerine dair bilgi düzeyleri ise yüksek bulunmadı. Bireylerin inme ile ilgili bilgileri %71,3 oranında yakın çevrelerinden, %59,2 oranında televizyon/radyodan, %48,9 oranında sağlık kurumlarından edindikleri belirlendi. Sonuç olarak; çalışmaya katılan bireylerin inmenin klinik özellikleri hakkında genel bir farkındalıkları olduğu ancak inme belirtileri, risk faktörleri ve tedavi yöntemleri hakkındaki bilgi ve farkındalık düzeylerinin yetersiz olduğu bulundu. Çalışmamız inme risk faktörlerini bilme, uyarı belirtilerini tanıma ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi ve farkındalığın artırılması gerektiğini göstermektedir.

Bilgi düzeyiBirinci basamak sağlık hizmetleriFarkındalık+6
Mustafa Musab Aydın
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

COVID-19'lu kritik hastalarda erken enteral nutrisyonun rolü: Retrospektif bir çalışma

Beslenme desteği, kritik hastaların yönetiminde önemli bir bileşen olarak kabul edilmektedir. Bu çalışma Ankara Şehir Hastanesi Nöroloji Ortopedi Hastanesi COVID-19 Yoğun Bakım Üniteleri'nde yatan, COVID-19 tanılı 135 yoğun bakım ünitesi (YBÜ) hastası ile geriye dönük olarak yürütülmüştür. Çalışmada enteral nütrisyon (EN) ile beslenen entübe hastalarda EN başlanma süresi ile Prognostik Nütrisyonel İndeks (PNI) skoru, nötrofil lenfosit oranı (NLR) değeri, oksijenizasyon durumu [arteriyel kanda oksijen basıncı (PaO2)/inspire edilen oksijen fraksiyonuna oranı (FiO2)], mekanik ventilasyon (MV), YBÜ kalış ve hastanede kalış süreleri, genel mortalite ilişkisi ile hastaların nütrisyonel hedefleri karşılama durumları, hedeflere ulaşılamama ve EN ertelenme nedenlerinin tanımlanması amaçlanmıştır. Beslenmeye başlanma zamanına göre ilk 48 saat içerisinde beslenen hastalar erken EN (EEN) (n:101); 48 saat ve sonrasında beslenen hastalar ise geç EN (GEN) (n:34) olarak iki gruba ayrılmıştır. Hastaların demografik, klinik, biyokimyasal ve beslenme verileri hasta dosyalarından ve elektronik veri tabanından günlük alınmıştır. Hastaların nütrisyonel hedefleri belirlenmiştir. Beslenme başlanma zamanı, beslenme yolu, yöntemi, ürünü, miktarı ve süresi ile hastaların günlük aldığı enerji, protein, posa ve su miktarı hesaplanmıştır. Hastalar için hedeflenen enerji ve protein alımı, ulaşılma süresi, EN komplikasyonları belirlenmiştir. Erken EN ve GEN gruplarının yaş ortalaması, beden kütle indeksi (BKİ) değerleri ve komorbid hastalıkları benzer bulunmuştur (p>0.05). Erken EN grubundaki hastaların kortikosteroid ve antikoagülan ilaç kullanım oranı (%93.1 ve %100), GEN grubundan (%76.5 ve %94.1) anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Erken EN ve GEN gruplarının PNI skorları, PaO2/FiO2 ve NLR değerleri yatış, çıkış günü ve YBÜ sürecinde değişim oranları iki grup arasında benzer bulunmuştur (p>0.05). Erken EN ve GEN gruplarında MV, YBÜ ve hastane kalış süreleri benzer bulunmuştur (sırasıyla, 9.11 [7.78] ve 6.41 [8.28], p>0.05; 9.28 [8.69] ve 6.41 [10.37], p>0.05; 9.28 [9.24] ve 6.41 [10.37] gün, p>0.05). Geç EN grubunda serum CRP düzeyi 7. gün, EEN grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (sırasıyla 0.1±0.1 ve 0.1±0.07 mg/L, p<0.05). Erken EN grubunda 1.gün ile 7. günler arasında bikarbonat (HCO3) değişim oranı, GEN grubuna kıyasla yüksektir (-3.1 [6.6] ve -0.65 [5.1], p<0.05). Erken EN grubunda ulaşılan enerji, protein, diyet posası, su miktarları, GEN grubundan anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.001). Hiperglisemi sıklığı EEN grubunda GEN grubuna kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0.05). Sağ kalımı etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi amacıyla gerçekleştirilen tek değişkenli lojistik regresyon analizinde, yaş, NRS-2002, APACHE II, PNI skorları, hastanede kalış süresi, YBÜ kalış süresi ve serum CRP sağ kalımı etkileyen bağımsız risk faktörleri olarak belirlenmiştir. Yaş için her 1 birimlik artışın mortalite riskini 1.07 kat (OR: 1.07, %95 GA (1.01-1.12), p: 0.016); NRS-2002 skoru için 3.15 kat (OR: 3.15, %95 GA (1.31-7.54), p:0.01); APACHE II skoru için %84 (OR: 0.84, %95 GA (0.76-0.93), p: 0.001) ve serum CRP düzeyi için %75 artırdığı belirlenmiştir (OR: 0.75, %95 GA (0.59-0.94), p:0.014). Hastalarda PNI skorundaki her bir birim azalma ile mortalite riski 1.4 kat artmıştır (OR: 1.4, %95 GA (1.05-1.87), p:0.021). Hastanede kalış süresinin 1 gün azalması mortalite riskini %84 artırırken (OR: 0.84, %95 GA (0.76-0.93), p:0.001), YBÜ kalış süresinin 1 gün azalması mortalite riskini %87 artırmaktadır (OR: 0.87, %95 GA (0.8-0.95, p: 0.002). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ise yaş, NRS-2002, PNI skorları ve serum CRP değerinin sağ kalım üzerinde anlamlı etkisi ortadan kalkmıştır (p>0.05). APACHE II skoru ise sınırda anlamlılık göstermiştir [OR:1.482, %95 GA (0.998-2.201), p:0.051). Sonuç olarak, çalışmaya dahil edilen hastaların tamamının nütrisyonel açıdan risk taşıdığı ve hastaların çoğunda nütrisyonel hedeflere ulaşılamadığı belirlenmiştir. Hastalarda EN başlanma süresi ile PNI skoru, NLR değeri, PaO2/FiO2 oranı, MV süresi, YBÜ kalış süresi, hastanede kalış süresi ve genel mortalite arasında ilişki bulunmamıştır. Hastalara erken dönemde beslenme desteği sağlanması nütrisyonel hedeflere ulaşılmasında önemlidir. Erken dönemde enteral beslenme desteği sağlanmasının klinik etkinliğini değerlendiren daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

BeslenmeCOVID 19Enteral beslenme+6
Selen Özsoy
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yanık hastalarının taburculuk sonrası psikolojik sıkıntı düzeylerinin ve sosyal görünüş kaygı düzeylerinin incelenmesi

Bu çalışma yanık hastalarının taburculuk sonrası psikolojik sıkıntı ve sosyal görünüş kaygı düzeylerinin incelenmesi amacıyla yapılan tanımlayıcı ve ilişki arayıcı bir araştırmadır. Araştırmanın evrenini Başkent Üniversitesi Hastanesi Yanık ve Tedavi Merkezi'nde 2021- 2022 yılında yatarak tedavi görmüş yanık hastaları oluşturmaktadır. Başkent Üniversitesi Hastanesi Yanık ve Yara Tedavi Merkezi'nde 1 yıl içinde tedavi gören toplam hasta sayısının 39 kişi olarak bilindiği durumda örneklem büyüklüğü en az 36 kişi olarak belirlenmiştir. Bu çalışma 37 hasta ile tamamlanmıştır. Verilerin toplanmasında Sosyodemografik ve Yanıkla İlgili Bilgi Formu, Psikolojik Sıkıntı Ölçeği, Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği kullanılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler birim sayısı (n), yüzde (%), ortanca, medyan (M) ve minimum (min), maksimum (max) değerleri olarak verilmiştir. Sayısal değişkenlere ait verilerin normal dağılımı Shapiro Wilk normallik testi ile değerlendirilmiştir. Verilerin normal dağılmadığı sonucu bulunmuştur. İki kategorili değişkenler için ölçek puanlarının karşılaştırmaları Mann-Whitney U testi, ikiden fazla kategorili değişkenler için ölçek puanlarının karşılaştırmaları Kruskal-Wallis H testi ile yapılmıştır. Sayısal değişkenler arasındaki ilişkiler Spearman korelasyon katsayısı ile değerlendirilmiştir. Bağımsız değişkenin (Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği) bağımlı değişken (Psikolojik Sıkıntı Ölçeği) üzerine etkisi doğrusal regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmanın sonuçlarına göre hastaların psikolojik sıkıntı toplam skor ortalaması 23,46±7,77 puan bulunmuştur. Hastaların cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, gelir düzeyi ve yaş değişkenlerine göre psikolojik sıkıntı ölçeğinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; yanık yüzdesi ve yanık türüne göre ise psikolojik sıkıntı ölçeğinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir. Hastaların sosyal görünüş kaygısı toplam skor ortalaması 50,70±13,66 puan bulunmuştur. Hastaların cinsiyet ve gelir düzeyi değişkenlerine göre sosyal görünüş kaygısı ölçeğinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; medeni durum, eğitim düzeyi, yaş, yanık yüzdesi ve yanık türüne göre sosyal görünüş kaygısı ölçeğinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir. Psikolojik sıkıntı ölçeği ile Sosyal Görünüş Kaygısı ölçeği arasında pozitif yönlü orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sosyal Görünüş Kaygısı ölçek puanlarının Psikolojik Sıkıntı puanlarına etkisi doğrusal regresyon analizi ile değerlendirilmiştir. Modele göre sosyal görünüş kaygısı puanları arttıkça psikolojik sıkıntı puanlarının 0,563 puan arttığı belirlenmiştir. Psikolojik sıkıntı ve sosyal görünüş kaygısı düzeylerini etkileyen medeni durum, eğitim düzeyi, yanık yüzdesi, yaş, yanık türü değişkenleri göz önüne alınarak yanık hastalarına uygulanacak psikolojik destek çalışmalarında yardımcı olacağı düşünülmektedir.

HemşirelikPsikiyatrik hemşirelikPsikolojik sıkıntı+4
Elif Ünlü
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Ortaokul öğrencilerinde hedonik açlık ve uyku yoksunluğu ile beslenme durumu arasındaki ilişki

Bu çalışma ortaokul öğrencilerinde hedonik açlığı ve uyku yoksunluğunu, bu iki faktörün beslenme durumu ve birbirleri ile ilişkisini araştırmak amacıyla yürütülmüştür. Çalışma Mayıs-Haziran 2022 tarihleri arasında Ankara'da bulunan bir ortaokulda 10-14 yaş 175 kız ve 253 erkek olmak üzere toplam 398 öğrenci ile gerçekleştirilmiştir. Öğrencilere araştırmacı tarafından anket formu uygulanmıştır. Anket formu genel ve sağlık bilgileri, beslenme alışkanlıkları, besin tüketimi tablosu, ''Türkçe Besin Gücü Ölçeği Çocuk Versiyonu (BGÖ)'' ve ''Çocuk ve Ergenler İçin Uyku Yoksunluğu Ölçeği (UYÖ)'' bölümlerinden oluşmaktadır. Öğrencilerin BGÖ toplam puan ortalaması 2.9±0.85 ve UYÖ toplam puan ortalaması 32.2±10.13 saptanmıştır. Kızların UYÖ toplam puan ortalaması 33.4±9.74 ve BGÖ toplam puan ortalaması 3.0±0.85; erkeklerin UYÖ toplam puan ortalaması 31.3±10.34 ve BGÖ toplam puan ortalaması 2.9±0.83 tespit edilmiştir. Ölçek toplam puanlarında cinsiyet açısından anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Öğrencilerin BGÖ toplam puanı yaşa göre beden kütle indeksi (BKİ) Z skoru zayıf olanlarda 2.9±0.88, normal olanlarda 3.0±0.81 ve obezlerde 2.9±0.94 bulunmuştur. Abdominal obezitesi olan öğrencilerin BGÖ toplam puanı 2.8±0.85 olmayanların 3.0±0.84'tür. Katılımcıların antropometrik değerlerine göre BGÖ toplam puanı arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır (p>0.05). Yaşa göre BKİ'si zayıf olanlarda UYÖ toplam puanı 30.7±9.07, normal olanlarda 31.6±10.00 ve obezlerde 32.1±10.80 tespit edilmiştir. Abdominal obezitesi olan öğrencilerde UYÖ toplam puanı 32.4±10.09, olmayanlarda 32.1±10.16 saptanmıştır. Öğrencilerin UYÖ toplam puanı antropometrik değerlerine göre anlamlı düzeyde farklı bulunmamıştır (p>0.05). Kahvaltı tüketen öğrencilerin UYÖ toplam puanı 31.2±10.12, bazen tüketenlerin 34.9±8.94'tür ve aradaki fark anlamlı tespit edilmiştir (p<0.05). Ev dışında hamburger pizza/dondurma tatlı/tost sandviç poğaça yemeyi tercih edenlerin BGÖ toplam puanı, etmeyenlere göre anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Dondurma tatlı/gazlı içecek tercih edenler etmeyenlere göre daha yüksek UYÖ toplam puanına sahiptir (p<0.05). Sebze grubunu Türkiye Beslenme Rehberi'nde (TÜBER) önerilen porsiyonun altında tüketen kız öğrencilerin BGÖ toplam puanı 3.1±0.88, önerilene eşit veya üstünde tüketenlerde 2.8±0.79'dur ve aradaki fark istatistiksel açıdan anlamlıdır (p<0.05). Kız öğrencilerde süt ve ürünleri grubunu erkeklerde sebze grubunu TÜBER porsiyonunun altında tüketenlerin UYÖ toplam puanı, önerilene eşit veya üstünde tüketenlerden anlamlı olarak daha yüksektir (p<0.05). Öğrencilerin UYÖ toplam puanıyla BGÖ toplam puanı arasında pozitif yönlü anlamlı ilişki söz konusudur (r:0.245, p<0.05). UYÖ toplam puanının BGÖ toplam puanı üzerinde %6 (R2:0.060) oranında etkili olduğu sonucuna varılmıştır ve istatistiksel olarak anlamlıdır (p<0.05). Sonuç olarak ortaokul öğrencilerinde hedonik açlık ve uyku yoksunluğu beslenme alışkanlıklarıyla ve birbirleriyle ilişkilidir. Bu yaş grubundaki çocuklarda hedonik açlığı engellemek ve uyku yoksunluğunu iyileştirmek için farkındalık kazandırılmalıdır. Anahtar Kelimeler: Hedonik açlık, uyku yoksunluğu, beslenme, adolesan

AçlıkBeslenmeBeslenme durumu+4
Elif Yıldız
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Anatomik ön çapraz bağ rekonstrüksiyonunun postoperatif osteoartrit oluşumuna etkisi

Çalışmamızın birincil amacı, anatomik rekonstrüksiyon ile ön çapraz bağ (ÖÇB) yırtığı tedavi edilen hastaların uzun dönem sonuçlarında osteoartrit varlığını değerlendirmekti. İkincil amacımız anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu olan hastalar ile non-anatomik ÖÇB cerrahisi olan hastalar arasında, diz osteoartritinin gelişim farklılığı olup olmadığının değerlendirilmesiydi. Çalışmamıza ortalama 13 ± 8 yıl önce anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu cerrahisi uygulanmış, 18 ile 64 yaş aralığındaki 35 birey ve non-anatomik yöntemler ile ÖÇB tedavisi uygulanmış 9 birey olmak üzere toplam 44 kişi dahil edildi. Non-anatomik cerrahi uygulanan grupla cerrahi üzerinden geçen yıl eşleştirilmeli, anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu geçiren 9 kişilik bir grup (Anatomik 1) oluşturuldu. Eşleştirilen gruplar aralarında kıyaslandı. Olgularda osteoartritin varlığını belirlemek için röntgen üzerinden Kellgren-Lawrence skoru, ağrı şiddeti için Görsel Analog Skalası (GAS), aktivite düzeyinin belirlenmesi için Tegner Aktivite Skoru dizin fonksiyonelliği için Diz Cemiyeti Skoru kullanıldı. Olguların opere ve opere olmayan diz ekstansör ve fleksör kas kuvveti izokinetik kas kuvvet ölçümü ile belirlendi. Anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu geçiren bireylerin %65,9'unda osteoartrit bulgularına rastlandı. Cerrahi yöntemler arası karşılaştırmada Non-anatomik cerrahi geçiren hastaların GAS sonucu düşük, Diz Cemiyeti Skoru sonuçları daha yüksek çıktı. Osteoartrit dereceleri arasında ise anlamlı bir fark görülmedi. Tüm hastaların rekonstrükte diz izokinetik kuvvet sonuçları, diğer ekstremitedeki diz kuvvetinden düşük çıkarken eşleştirilmiş gruplar arası karşılaştırmada non-anatomik grupla cerrahi üzerinden geçen yıl eşleştirilmeli anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu geçiren grup (Anatomik 1) grubunun ekstansör kas defisiti 60°/s Work ölçümleri daha yüksek çıktı. Sonuç olarak anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonunun postoperatif osteoartrit oluşumuna engel olamadığını ve gruplar arası karşılaştırmada Non-anatomik yöntemle cerrahi geçiren hastaların daha az ağrı hissedip, diz fonksiyonları daha iyi olsa da osteoartrit dereceleri arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, Ön çapraz bağ, Rekonstrüksiyon

OsteoartritOsteoartrit-dizÖlçekler+1
Bengü Balakkız
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
DoctorateOpen AccessTR

Çoklu doymamış yağ asitlerinin beyindeki mikrogliyalar üzerindeki etkilerinin in vitro yöntemlerle araştırılması

Bu çalışmada nöroinflamasyona etkisi olabileceği düşünülen omega-6 (Ω-6), omega-3 (Ω-3) ve beslenme biliminde farklı diyet modellerine işaret eden her bir omega-6/omega-3 oranının mikrogliyalar ve bunlardan salınan sitokinlerin üzerindeki etkisini saptamak amaçlanmıştır. Çalışma Ankara Sağlık Bilimleri Üniversitesi Gülhane Sağlık Bilimleri Enstitüsü Kök Hücre Merkezi laboratuvarında, 2022 yılı Temmuz ayında gerçekleştirilmiştir. Çalışma, mikrogliyalardan salınan mediyatörler ile çoklu doymamış yağ asitleri (ÇDYA)'nin farklı oranları arasındaki ilişkiyi aydınlatmak için yapılan özgün bir vitro araştırma olma niteliğini taşımaktadır. Mikrogliyalar Dulbecco's Modification of Eagle's Medium besi yerinde çoğaltılmış ve 1μg/ml LPS ile inkübe edilmiştir. Ω-3 olarak eikosapentanoik asit, Ω-6 olarak linoleik asit kullanılmıştır. Toplamda 6 çalışma grubu oluşturulmuştur. 1.Grup kontrol grubu [Hücre kültürüne sadece dimetil sülfoksit (DMSO) eklenmiştir.], 2.Grup Ω-3, 3.Grup Ω-6, 4.Grup; Ω-6:Ω-3=15:1 oranı, 5.Grup Ω-6:Ω-3=7:1 oranı, 6.Grup Ω-6:Ω-3=2:1 oranı oluşturularak karıştırılmıştır. Yağ asitleri DMSO içerisinde emülsifiye edilerek mikrogliyalar üzerine uygulanmıştır. Sonrasında tiazolil mavi tetrazolium bromür deneyi yapılarak canlılıkları ölçülmüştür. ELISA yöntemi kullanılarak mikrogliyalardan salınan sitokinlerin (TNF-α, IL-17, IL-1β, IL-6, IL-4, IL-10) tayini yapılmıştır. 30 μM'lık yağ asidi müdahalesi sonrasında Ω-6 grubunda diğer tüm Ω-3 içeren ÇDYA gruplarına kıyasla daha az sayıda hücre canlılığı görülmüştür (p<0.01). 10 μM yağ asidi uygulaması sonrasında Ω-3 grubunda en yüksek sayıda canlı hücre saptanmıştır (p<0.05). TNF-α salınımı kontrol grubuna kıyasla diğer tüm yağ asidi gruplarında (Ω-3, Ω-6, 15/1, 7/1, 2/1 grupları) anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır (p<0.01). IL-4 ELISA testi tek başına Ω-6 yağ asidi uygulanan grupta IL-4 sekresyonu diğer gruplara (Ω-3, 15/1, 7/1, 2/1) kıyasla daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). IL-10 ELISA testi sonucunda kontrol grubuna kıyasla 7/1 oranındaki ÇDYA uygulamasında mikrogliyalardan daha az miktarda IL-10 sekresyonu olmuştur (p<0.05). IL-6 sitokin sekresyonunun en az olduğu grup 2/1 grubudur (p<0.05). DMSO kontrol grubunda ve Ω-3 takviyesi yapılan grupta lipit oksidayonunu gösteren malondialdehit (MDA)'e rastlanılmamıştır. Araştırmanın iii sonuçlarına göre, ÇDYA uygulaması yapılan tüm gruplarda kontrol grubuna kıyasla inflamatuvar sitokin salınımı (TNF- α) azalmıştır. Yüksek oranlarda Ω-6 tüketiminin inflamatuvar sitokin salımını (IL-6) arttığı ve antiinflamatuvar sitokin salımını (IL-10) azalttığı görülmüştür. Yağ asidi oranlarındaki değişimin nöroinflamasyonla ilişkili bazı parametrelere olan etkisini saptamak ve bu konu hakkında net bir kanıta ulaşabilmek için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.

BeyinHücre canlılığıMikroglia+6
Handenaz Dere Yelken
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Açık kalp cerrahisi planlanan hastaların hastalık algılarının ameliyata özgü kaygı düzeylerine etkisi

Kalp cerrahisi, kardiyovasküler bakım ve tedavide başarılı bir girişimsel teknik olmasına rağmen, birçok hastada kaygının eşlik ettiği stresli ve yaşamı tehdit eden bir deneyimdir. Hastalık algısı, ameliyat öncesi dönemde hastaların kaygı düzeylerini belirleyen önemli etkenlerden biridir. Bu araştırma, açık kalp cerrahisi planlanan hastaların hastalık algılarının, ameliyata özgü kaygı düzeylerine etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı tipte yapılmıştır. Araştırma Ankara Gazi Üniversitesi Sağlık Araştırma ve Uygulama Merkezi Gazi Hastanesi'nin kalp-damar cerrahisi yoğun bakım ünitesi ve kalp-damar cerrahisi servisinde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın verileri Kişisel Bilgi Formu, Hastalık Algısı Ölçeği ve Ameliyata Özgü Kaygı Ölçeği aracılığıyla toplanmıştır. Araştırmanın örneklemi, araştırma kriterlerine uyan 92 hastadan oluşmaktadır. Verilerin değerlendirilmesinde T testi, ANOVA testi, Pearson Korelasyon testi ve Regresyon testi kullanılmıştır. Hastalar, hastalık algısı ölçeğinin hastalık kimliği alt boyutunda çoğunlukla yorgunluk (%78,3) ve soluk almada güçlük (%66,3) yaşadıklarını ifade etmişlerdir. Hastalık algısı ölçeğinin hastalık hakkındaki görüşler alt boyutunda en yüksek duygusal temsiller maddesi (19,66 ± 4,49), olası hastalık nedenleri alt boyutunda en yüksek kişisel atıflar maddesi (21,87 ± 5,64) bulunmuştur. Hastaların ameliyata özgü kaygı ölçeği madde toplam puan ortalaması (28,37 ± 7,46) olarak belirlenmiştir. Hastalar yaşadıkları kaygının nedeni olarak çoğunlukla ameliyat sonrası çok ağrı çekeceğini düşünme (3,65 ± 1,15) olarak belirtmişlerdir. Regresyon analizi sonucuna göre hastalık algısı ölçeğinin süre (akut/kronik), sonuçlar ve kontrol edilmeyen bedensel faktörler alt boyutları, ameliyata özgü kaygıyı pozitif yönde anlamlı bir şekilde etkilemektedir (beta=0,429; beta=0,178; beta=0,246; p=.05). Sonuç olarak hastaların hastalık algıları ile ameliyat özgü kaygı düzeyleri arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Bu veriler doğrultusunda ameliyat öncesi dönemde hastaların hastalık algılarının, ameliyata özgü kaygılarının ve arasındaki ilişkinin belirlenmesi, perioperatif hasta eğitimlerinin bu doğrultuda planlanması önerilmektedir.

AnksiyeteCerrahiCerrahi-kardiyovasküler+3
Hazal Onbaşıoğlu
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Yetişkin bireylerde farklı diyet uygulamalarının ağırlık kaybı ve vücut kompozisyonuna etkisi

Bu çalışma, hafif şişman ve obez bireylerde serbest gün uygulamasının ağırlık kaybı, vücut kompozisyonu ve antropometrik ölçümler üzerine etkisinin belirlenmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışma, Ankara ilinde özel bir beslenme danışmanlığına başvuran 18-65 yaş arası hafif şişman/obez 20 kadın ve 11 erkek birey ile gerçekleştirilmiştir. Gebe veya emziklilik döneminde olan, ağırlık kaybına engel olacak herhangi bir hastalığı bulunan, psikiyatrik hastalığı olan ve kalp pili bulunduran bireyler çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışma grubundaki 16 bireyden, 4 haftalık diyet süresince diyetisyenleri tarafından belirlenen bir günde, herhangi bir kısıtlama olmadan diyete tek günlük ara vermeleri istenmiştir ve bu gün serbest gün olarak adlandırılmıştır. Kontrol grubunu oluşturan 15 bireyden ise haftanın 7 günü boyunca diyetlerine aralıksız devam etmeleri beklenmiştir. Her iki grupta, erkekler için 1700-2500 kkal, kadınlar için 1300-2200 kkal arasında, makro besin ögesi içeriği %45-60 karbonhidrat, %10-20 protein, %20-35 yağ olan bir zayıflama diyeti uygulanmıştır. Çalışma grubundan, her bir haftanın 3. diyet gününde ve her bir haftanın sonundaki serbest günde 24 saatlik hatırlatma tekniği ile besin tüketim kaydı alınırken, kontrol grubunda ise her hafta 3. diyet gününde 24 saatlik hatırlatma tekniği ile besin tüketim kaydı alınmıştır. Vücut kompozisyonu ve bel/kalça çevresi ölçümleri, çalışmanın ilk ve son görüşmesinde araştırmacı tarafından kaydedilmiştir. Çalışma grubundaki bireylerin, %56.3'ü kadın iken, %43.7'si ise erkektir. Kontrol grubundaki bireylerin ise %73.3'ü kadın, %26.7'si erkektir. Çalışma grubundaki kadınların ağırlıklarının başlangıç (74.7±8.57 kg) ve son (73.5±8.39 kg) değerleri arasında anlamlı bir farklılık gözlenmiştir (p<0.05). Beden kütle indeksi (BKİ), bel çevresi (cm) ve kalça çevresi (cm) karşılaştırıldığında ise kadınlar için çalışma grubunda anlamlı bir azalma gerçekleşmiştir (p<0.05). Çalışma grubundaki erkekler için ise sadece BKİ (kg/m^2) ve bel çevresinde (cm) anlamlı bir azalma saptanmıştır (p<0.05). Kontrol grubundaki kadınlarda ise ağırlık, BKİ (kg/m^2), bel çevresi (cm), kalça çevresi (cm) ve vücut yağ kütlesi (kg) değerlerinde anlamlı bir azalma saptanmıştır (p<0.05). Hem kadınlar hem de erkekler için çalışma ve kontrol grupları arasında bir karşılaştırma yapıldığında ise ağırlık (kg), BKİ (kg/m^2), bel çevresi (cm), kalça çevresi (cm), bel/kalça oranı, vücut yağ kütlesi (kg), vücut yağ yüzdesi (%), yağsız doku kütlesi (kg), kas kütlesi (kg), toplam vücut suyu (L) parametrelerinin herhangi birinde başlangıçtaki ve sondaki değerlerde anlamlı bir farklılık bulunmamıştır (p>0,05). Sonuç olarak; uygulanan 2 farklı diyet protokolünün birbirine benzer vücut kompozisyonu değişikliği yarattığı görülmüştür. Geleneksel enerji kısıtlı diyet özellikle kadınlarda, bel ve kalça çevresi adına anlamlı farklılık yaratırken, serbest gün modelinde de kadınlarda bel ve kalça çevresi ölçümlerinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Bu nedenle serbest gün modeli, geleneksel enerji kısıtlı diyete benzer etkiler gösterdiğinden ağırlık kaybı ve yönetimi sürecinde alternatif bir model olarak görülebilir.

AntropometriDiyetKilo verme+3
İrem Çil
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Kemoterapi alan hastaların yakınlarının kansere ilişkin stigma algılarının bakım verme yüküne etkisi

Bu çalışma kemoterapi alan hastaların yakınlarının kansere ilişkin stigma algılarının bakım verme yüküne etkisini belirlemek amacıyla yapılan tanımlayıcı tipte bir araştırmadır. Bu çalışmanın evrenini Başkent Üniversitesi Hastanesi'nin Ayaktan Gündüz Tedavi Ünitesi'nde kemoterapi alan hastaların yakınları oluşturmaktadır ve 270 hasta yakını ile tamamlanmıştır. Araştırmanın verileri, "Hasta Yakını Tanıtım Formu", "Kanser Stigma Ölçeği (CASS-T)" ve "Zarit Bakım Verme Yükü Ölçeği (ZBVYÖ)" kullanılarak toplanmıştır. Araştırma verilerinin analizinde, SPSS Windows 25 paket programı kullanılmıştır. Gruplar arasındaki fark Post-Hoc Testlerden Tukey Testi ile değişkenler arasındaki ilişkinin incelenmesi için Pearson Korelasyon katsayısından yararlanılmıştır. Araştırmanın sonuçlarına göre, hasta yakınlarının CASS-T toplam puan ortalaması 71.4±17.6 (min:25-mak:103) olarak bulunmuştur. Çalışmaya katılan hasta yakınlarının CASS-T alt gruplarının puan ortalamalarından; uygunsuzluk puan ortalaması 17.1±4.55, ciddiyet puan ortalaması 16.2±6.00, kaçınma puan ortalaması 12.7±5.11, politik karşıtlık puan ortalaması 7.22±4.57, kişisel sorumluluk puan ortalaması 10.6±4.11, finansal ayrımcılık puan ortalaması 7.69±3.56 olarak bulunmuştur. Hasta yakınlarının CASS-T puan ortalamalarının cinsiyete, medeni duruma, aile yapısı ve çocuk sayıları arasında anlamlı bir fark bulunmadığı; hasta yakınlarının CASS-T puanı ve uygunsuzluk, ciddiyet, kaçınma, politik karşıtlık, kişisel sorumluluk alt gruplarına göre eğitim düzeyleri, hastaların yakınlık derecesi, meslek, ekonomik durum, daha önce karşılaşma durumları arasında anlamlı bir fark bulunduğu belirlenmiştir. Çalışmaya katılan hasta yakınlarının ZBVYÖ puan ortalaması 39.2±15.9 (min:0-mak:75) olarak bulunmuştur. Hasta yakınlarının ZBVYÖ puan ortalamaları ile yaş grupları, yaşadığı yerler, çalışma, eğitim ve ekonomik durumları, meslekleri, bakım verme süreleri, bakım verme sırasında yardımcı olan kişilerin yeterli olma durumu arasında anlamlı bir farklılık bulunurken; cinsiyet, medeni durum, çocuk sahibi olma, bakım verme sırasında yardımcı olma durumları arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır. CASS-T puanları ile ZBVYÖ puanları arasında pozitif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki vardır. Regresyon analizinde hasta yakınlarının eğitim durumu, bakım verme sıklığı ve hastaları ile sosyal ortama katılma istememe durumlarının kanser stigma algısını artırıcı yönde etkisi olduğu bulunmuştur. Hasta yakınlarının eğitim ve ekonomik durum, meslek, aile yapısı, hasta yakınlık derecesi, bakım verme sıklığının bakım verme yükünü etkilediği bulunmuştur. Sonuç olarak, hasta yakınlarının stigma algısının orta düzeyde, bakım yüklerinin ise hafif düzeyde olduğu belirlenmiştir. Bu sonuçlar doğrultusunda, hasta yakınlarının stigma algısını azaltıcı eğitimler ve sosyal destek gruplarının oluşturulması önerilmektedir.

Bakım verenlerBakım verme yüküDamgalama+4
Esma Nurhal Yazıcı
Başkent University · Institute of Health Sciences
2023
00