
183
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Birinci daimi molarların ektopik erüpsiyon prevalans ve karakteristiğinin retrospektif olarak incelenmesi
Daimi birinci molar dişlerin ektopik erüpsiyonu, dişin anormal mesioangular erüpsiyon açısı nedeniyle süt ikinci molar dişin kronunun distalinde sıkışması ile sonuçlanan yerel bir sürme bozukluğudur. Bu çalışmanın amacı, Gaziantep Üniversitesi, Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvuran çocuklarda ektopik birinci daimi molar dişlerin prevalansını, karakteristiğini, dağılımını ve rezorbsiyon derecesine bağlı olarak ektopik erüpsiyonun prognozunu değerlendirmektir. Bu retrospektif çalışma yaşları 5 ile 12 arasında değişen 7070 hastanın panoramik radyografilerinin incelenmesi ile gerçekleştirildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, ektopik daimi birinci molar dişlerin sayısı ve konumu, çift taraflı veya tek taraflı oluşumu, süt ikinci molar dişlerinin distal köklerinin rezorbsiyon derecesi ve sürecin prognozu değerlendirildi. Ektopik erüpsiyonun başlangıç değerlendirmesi süt molar dişlerin distal köklerinin rezorbsiyon derecelerine göre, takip sonrası değerlendirmesi ise geri dönüşümlü-geri dönüşümsüz tiplerine göre kategorize edildi. Tanımlayıcı istatistikler sayı, yüzde, ortalama ve standart sapma olarak verildi. Veriler ki-kare testleri kullanılarak istatistiksel olarak analiz edildi. İncelenen 7070 vakanın 144'ünde 221 ektopik daimi birinci molar diş tespit edildi ve prevalans %2 olarak bulundu. Yaşları 5 ile 12 yıl arasında değişen 144 hastanın yaş ortalaması 8.04 yıldı. Ektopik erüpsiyon en çok (%48.63) 7-8 yaş arası hastalarda görüldü (p<0.05). Kızlarda (%58.3) erkeklerden (%41.7) daha fazla ektopik erüpsiyon görüldü (p<0.05). Ektopik daimi birinci molar dişlerin 143'ü (%64.70) maksillada, 78'i (%35.30) mandibulada tespit edildi. Hafif ve orta dereceli süt dişi distal kök rezorbsiyonu gözlenen ektopik daimi birinci molar dişlerin çoğunun (%77.50) geri dönüşümlü olduğu ve tedaviye gerek duyulmadan kendiliğinden düzeldiği görüldü. Şiddetli ve çok şiddetli süt dişi kök rezorbsiyonu gözlenen ektopik daimi birinci molar dişlerin (%22.50) ise geri dönüşümsüz olduğu ve gömülü kaldıkları tespit edildi. Rezorbsiyon derecesi ile ektopik erüpsiyon tipi arasındaki bu ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Çalışmadan elde edilen sonuçlara göre süt dişi kök rezorbsiyon şiddetinin artmasının geri dönüşümsüz ektopik erüpsiyona sebep olduğu önerilebilir. Maloklüzyonla sonuçlanan süt ikinci molar dişinin erken kaybının önlenmesi için ektopik daimi birinci molar dişlerin erken teşhis ve tedavisi büyük önem taşımaktadır.
Kronik sistemik hastalığı olan çocuklarda düzenli olarak kullanılan ilaçların restoratif materyallerin fiziksel özelliklerine olan etkisinin değerlendirilmesi
Bu in vitro çalışmada sıklıkla reçete edilen pediatrik ilaçların, dental restoratif materyallerin yüzey özelliklerine ve renk değişimine etkisinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde teflon kalıplar kullanılarak 7 farklı dental restoratif materyalden (FU; Filtek Ultimate, AC; ACTIVA Bioactive-Restorative, AD; Admira Fusion X-Tra, BII; Beautifil II, EQ; Equia Forte, FII; Fuji II, FIX; Fuji IX) disk şeklinde toplam 525 örnek elde edilmiştir (n=75). Örneklerin yüzey pürüzlülüğü, yüzey mikrosertliği ve renk analizi için başlangıç ölçümleri yapılmıştır (n=25). Daha sonra restoratif materyaller, farklı etken maddeli 5 pediatrik ilaç solüsyonuna daldırılmıştır (n=5): Aerius (antihistaminik), Atarax (anksiyolitik), Ferro Sanol B (antianemik), Keppra (antiepileptik), Ventolin (bronkodilatör). Daldırma siklusu günde 3 defa 2 dakika olacak şekilde dört hafta boyunca gerçekleştirilmiştir. Tüm örnekler için ölçümler tekrarlanmış ve veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Pediatrik ilaçlar, BII ve FIX gruplarının yüzey pürüzlülük değerlerini anlamlı bir şekilde arttırmıştır (p<0.05). Ventolin, restoratif materyallerin yüzey pürüzlülüğünü en çok etkileyen solüsyon olmuştur (p<0.05). Aerius, Atarax, Keppra ve Ventolin solüsyonlarına maruz kalan restoratif materyallerin mikrosertlik değerleri istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmıştır (p<0.05). Pediatrik ilaçlar FU, BII, EQ ve FII gruplarının mikrosertlik değerlerini anlamlı bir şekilde azaltmıştır (p<0.05). Renk değişimi açısından restoratif materyalleri en fazla etkileyen solüsyon Ferro Sanol B olmuştur. En yüksek ΔE değeri ise FII grubundan elde edilmiştir (p<0.05). Bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, pediatrik ilaçların restoratif materyaller ile etkileşime girerek, materyalin renk stabilitesini ve yüzey özelliklerini etkileyebileceğini göstermektedir.
Fluorid içerikli üç farklı restoratif materyalin başlangıç çürükleri üzerindeki etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu in vitro çalışmada, fluorid içeriği bilinen RMCİS (rezin içerikli cam iyonomer), giomer ile piyasaya yeni sürülmüş cam karbomerin başlangıç çürük lezyonları üzerindeki etkilerinin yüksek karyojenik ağız ortamı taklit edilerek değerlendirilmesi amaç edinildi. Fluorid içerikli bu restoratif materyallerin belirtilen re-şarj özellikleri sebebiyle fluorid içerikli diş macunu ilave edilerek demineralizayonu önleyici etkinlikleri değerlendirildi. Çalışmada 60 adet çürüksüz daimi molar diş kullanıldı. 60 adet molar diş su soğutmalı kesme cihazı çift taraflı kesen elmas ince bıçak kullanılarak mesiodistal yönde ikiye ayırıldı. Dişlerin bukkal ve lingual parçalarından 5 mm en, 5 mm boy ve 2 mm kalınlık olacak şekilde dikdörtgenler prizması halinde bloklar hazır hale getirildi. 120 adet numune akriliğe gömüldü. 60 adet örnek mikrosertlik analizi için ayrılırken geri kalan 60 örnek ise SEM-EDS analizi (Scanning Electron Microscopy with X-ray Microanalysis) için ayrıldı. Demineralize solüsyon ile başlangıç çürüğü oluşturulan mine blokları daha sonra yüksek karyojenik ağız ortamının in vitro koşullarda taklit edildiği pH siklusa tabi tutuldu. RMCİS, giomer ve cam karbomer restoratif materyaller kullanılarak oluşturulmuş üç ana grubumuz pH siklus aşamasında ikişer alt gruba ayrılarak fluorid içerikli macun solüsyonunda bekletilen gruplar oluşturuldu. Restoratif materyal çevresindeki sağlam minede, başlangıç mine çürüğü oluşturulduktan sonra çürük minede ve pH siklus sonrası çürük minede mikrosertlik ve mineral analizleri yapıldı. İki analiz çeşidi sonuçları çoğunlukla paralellik göstermiştir. RMCİS ve cam karbomerin pH siklus esnasında fluorid içerikli macunlu solüsyonda bekletilmiş grupları diğer tüm gruplara göre demineralizasyonu önleyici etkinlikleri anlamlı derecede daha iyi bulunmuştur. Giomerin pH siklus esnasında fluorid içerikli macunlu solüsyonda bekletilmiş ve bekletilmemiş grupları, karşılaştırmalar içinde düşük veriler göstermesi sebebiyle demineralizasyonu önleyici etkinlikleri diğer restoratif materyallere göre daha zayıf kaldığı söylenebilir.
Genel anestezi altında tedavi edilen çocuklarda serum ve tükürük örnekleri ile dental anksiyete parametrelerinin kantitatif olarak değerlendirilmesi
Araştırmamızda dental tedavi ihtiyacı ile dental anksiyete arasında doğru orantı olduğunu gösteren çalışmalara dayanarak, anksiyete seviyesi yüksek olan çocuklarda genel anestezi altında tamamlanan dental tedavi ihtiyacının ardından anksiyete düzeyinin psikometrik analizler ve fizyolojik parametreler ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca tükürük akış hızı, pH, total tükürük protein konsantrasyonu gibi tükürüğün fizikokimyasal özelliklerini yansıtan değerlerin ölçümü, çürük insidansı, yaş, cinsiyet ve oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişki de tedavi öncesi ve tedavi sonrası alınan örnekler ile değerlendirilmiştir. Araştırmaya 2-7 yaş aralığında bulunan, dental tedavilerinin genel anestezi altında yapılmasına karar verilmiş, 38 çocuk dahil edilmiştir. Tedaviden önce ve tedaviden sonra olmak üzere; çocuklar Frankl Davranış Skalası (FDS), Çocuklar için Diş Hekimi Korku Tarama Ölçeği (CFSS-DS), Facial Image Scale (FIS) ve Ünite Oturma Biçimi açısından değerlendirilmiştir. Tedavi öncesi ve sonrası toplanan tükürük ve serum örneklerinde kortizol, α-Amilaz, CgA, Total Antioksidan Seviye (TAS), Total Oksidan Seviye (TOS), Nitrik Oksit (NO), Glutatyon Peroksidaz (GPx), Katalaz (CAT) parametreleri incelenmiştir. Araştırma bulgularımıza göre tedavi sonrası hem anksiyete belirleme skalalarına hem de fizyolojik parametrelere göre (kortizol, α-Amilaz, CgA) tedaviden sonra dental anksiyete düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede azalma meydana gelmiştir. Tedavi sonrası serum ve tükürük TAS, GPx, TAH düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış olurken, TOS, NO, CAT, OSİ, TTPK düzeylerinde de istatistiksel olarak anlamlı bir düşme meydana gelmiştir. Araştırma sonuçlarımız değerlendirildiğinde; tedavi sonrası dental anksiyete düzeylerinde azalma meydana gelmiştir. Çürük diş sayısı fazla olan ve yüksek anksiyeteye sahip çocuklarda, tedavilerin genel anestezi altında yapılmasının anksiyete düzeylerindeki azalmaya katkısı olduğunu görmekteyiz. Tedavi sonrası diş çürükleri sıfıra düştüğünde; serum/tükürük TAS değerinde artış, serum/tükürük TOS ve serum OSİ değerlerinde de bir azalma gözlenmektedir. Bu durum diş çürükleri ile oksidatif stres parametreleri arasındaki ilişkiye dikkat çekmektedir. İncelenen parametrelerin serum ve tükürük örneklerinden elde edilen değerleri arasında gözlenen pozitif korelasyonlar da tükürüğün seruma alternatif olarak kullanılabilecek diagnostik bir sıvı olabileceğini destekler niteliktedir. Anahtar kelimeler: Dental anksiyete, kortizol, α-Amilaz, kromogranin A, oksidatif stres
Kök kanal tedavisinde er,cr:YSGG lazer ile kombine diode lazer kıllanımının antibakteriyel etkinliğinin ve dentin geçirgenliğine olan etkisinin in vitro koşullarda değerlendirilemsi
Endodontik tedavinin primer amacı kök kanallarından mikroorganizmalar ve yan ürünlerinin uzaklaştırılmasıdır. Ancak mikroorganizmaların kök kanallarından tamamen eliminasyonu kök kanal anatomisi ve mekanik preparasyon sırasında oluşan smear tabakası nedeniyle kolay olmamaktadır. Diş hekimliği araştırmalarındaki en son yenilikler, lazer teknolojilerinin kök kanal dezenfeksiyonunda kullanılabilecek bir yöntem olduğunu göstermektedir. Çalışmamızın amacı Er,Cr:YSGG lazerin tek başına, NaOCl ile veya Diode lazer ile birlikte kullanımının; Enterococcus faecalis üzerindeki antimikrobiyal etkinliğinin ve kök dentininde meydana getirdiği değişikliğin, en sık kullanılan irrigasyon ajanı olan NaOCl ile karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Çalışmada 90 adet tek kök, tek kanallı insan kesici dişi kullanılmıştır. El aletleri ile şekillendirmesi tamamlanan örnekler otoklavda steril edilmiştir. Kök kanalları E.faecalis bakteri süspansiyonu ile enfekte edilmiş ve bir haftalık inkübasyon süresi sonunda rastgele deney ve kontrol gruplarına ayrılmıştır: Grup 1: %5 NaOCl, Grup 2: Er,Cr:YSGG (1.25W, 20Hz, %24 su,%34 hava, 40sn ışınlama), Grup 3: %5'lik NaOCl'nin Er,Cr:YSGG lazer ile aktivasyonu (1.25W, 20Hz, hava-su kapalı, 40sn ışınlama), Grup 4: Er,Cr:YSGG lazer ve Diode lazer uygulaması. (Er,Cr:YSGG lazer: 1.25W, 20Hz, %24 su, %34 hava; Diode lazer: 4.5W güç CP1 mod ortalama güç 1.5W, toplam 80sn ışınlama), pozitif ve negatif kontrol grupları. E.faecalis ile enfekte edilen örneklere uygulanan dezenfeksiyon işlemleri sonrası her kök kanalı için CFU/ml değerleri hesaplanmıştır. Mikrobiyolojik örnek alımı tamamlanan kök kanalları geçirngenlik analizi için metilen mavisi ile boyanmıştır. Kök kanalları metilen boyası ile dolu örnekler 37oC'lik etüvde kurutulduktan sonra her örnekten 3'er adet horizontal kesit elde edilmiştir. Kesitler stereomikroskopta görüntülenerek dijital ortama aktarılmış ve boyalı alanın tüm alana oranı analiz edilmiştir. Çalışmamızın sonucunda deney gruplarında kullandığımız yöntemlerin tümü E.faecalis dezenfeksiyonunda etkili bulunmuştur. Antimikrobiyal sonuçlar, gerçirgenlik analizi sonuçları ve SEM görüntüleri ile birlikte değerlendirildiğinde en başarılı sonuç; %5'lik NaOCl'nin Er,Cr:YSGG lazer ile aktive edildiği gruptan elde edilmiştir. Er,Cr:YSGG lazer ile kombine Diode lazer uygulamasının ise Er,Cr:YSGG lazer uygulamasına göre herhangi bir üstünlüğü tespit edilmemiştir.
Yeni bir sabit yer tutucu apareyin klinik başarısının değerlendirilmesi
Adeziv sistemlerde meydana gelen gelişmeler sayesinde yeni yer tutucu sistemleri klinik uygulamalarda yer almaya başlamıştır. Direkt yapıştırılabilir yer tutucu olarak adlandırılan bu apareyler ölçü ve laboratuvar aşamasını ortadan kaldırmakta ayrıca hasta uyumluluğu gerektirmemektedir.Bu çalışmanın amacı konvansiyonel yer tutucu tiplerine alternatif olabileceği düşünülen, yeni geliştirilen ve klinik denemesi daha önce yapılmamış olan Ez Space Maintainer direkt yapıştırılabilir sabit yer tutucu apareyin klinik kullanılabilirliğini, başarısını, ağızda kalım süresini ve ağız hijyenine etkisini değerlendirmektir. Klinik çalışmamızda erken süt dişi çekimi yapılmış veya daimi diş eksikliği olan ve hasta seçim kriterine uyan (yaş ortalamaları 8,7±1,6 yıl) 27 çocuğa (11 kız, 16 erkek) 41 adet yer tutucu (Ez Space Maintainer) uygulaması yapılmıştır. Destek dişlerin bukkal mine yüzeylerine 60 sn. %35'lik ortofosforik asit uygulaması sonrasında dişler aynı süre yıkanmış ve tebeşirimsi görünüm sağlanana kadar yağsız hava ile kurutulmuştur. Apareylerin yapıştırılması için Transbond XT adeziv sistem üretici firmanın kullanım talimatına göre uygulanmıştır. 41 adet yer tutucu eksik olan süt dişi veya dişlerine göre dört gruba (A, B, C, D) ayrılmıştır. Hastaların takibi 20 ay boyunca sürdürülmüştür. Takip sonunda yer tutucu uygulamasının başlangıcındaki ve bitişindeki çekim boşlukların durumu değerlendirilmiş, gruplar arasında başarı ve ağızda kalım süreleri karşılaştırılmış, apareyin başarısı ve ağızda kalım süresi yaşa, cinsiyete ve konuma göre değerlendirilmiştir. Apareyin ağız hijyenine etkisi de gruplar arasında karşılaştırılmıştır.İstatistiksel analizler sonucunda gruplar arasında başarı ve ağızda kalma süresi olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Konum, tek başına yaş ve cinsiyet ağızda kalım süresi üstünde etkisiz bulunmuştur (p>0,05) ancak yaş gruplaması yapıldığında 8 yaş üstü önem seviyesinde başarılı bulunmuştur (p<0,05). Tek başına Yaş, konum ve cinsiyet başarı üzerinde anlamlı farklılık yaratmamakla beraber (p>0,05) yaş gruplamasına bakıldığında 8 yaş üstü yaş grubunun anlamlı olarak daha başarılı olduğu görülmüştür (p<0,05). Başlangıç ve bitimdeki çekim boşluğu boyutunda istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p>0,05). Apareyin ağız hijyenine etkisinde gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0,05). Ez Space Maintainer direkt yapıştırılabilir yer tutucu, ortalama ağızda kalım süresi, başarı oranı ve ağız hijyenine etkisine göre konvansiyonel tipte yer tutuculara benzer olarak işlevsel olduğunu kanıtlamıştır.
Evaluation of the effectiveness of different remineralization agents on the treatment of white spot lesion: A in vivo study
The aim of the study is to investigate the effectiveness of CPP-ACP, CPP-ACPF and ReminPro applications in addition to a standard fluoride toothpaste for the white spot lesions treatment.This in vivo study included 25 children between the ages of 8-15 on a total of 110 anterior tooth surfaces with white spot lesion treated for 16 weeks. The patients were randomly divided into four groups. Control group was treated for a daily standard fluoride toothpaste with 500 ppm fluoride. In addition to the protocol of control group, CPP-ACP, CPP-ACPF and ReminPro were used in second, third and fourth group, respectively. Treatment protocol was planned for four weeks in all groups. DIAGNOdent Pen measurements of all patients were taken at the 1., 8., 15., 22. and 31. days. The patients were called again at 2. and 4. month for control measurement. Visual inspection of all patients were recorded before and after the treatment and 4. month. By the end of this study, although control and CPP-ACP groups had no significant difference visually, in the group of CPP-ACPF and ReminPro were found significant visual changes at the end of the treatment (p<0.05). In addition, DIAGNOdent Pen scores of CPP-ACP, CPP-ACPF and ReminPro groups were significantly decreased at the end of the treatment (p<0.05). Keywords: White spot lesions, DIAGNOdent, casein phosphopeptide amorphous calcium phosphate, remineralization, ReminPro
Zihinsel engelli çocuklarda ağız diş sağlığı taraması, tedavisi ve iki yıllık izlem sonuçları
Genel sağlık sorunları içerisinde, ağız ve diş sağlığı ile ilgili olan sorunlar büyük yer kaplamaktadır. Ağız ve diş sağlığı, çocukların fiziksel ve psikolojik gelişimlerini etkileyen bir faktördür. Zihinsel engelli çocuklarda özellikle fiziksel yetersizlik, düşük zeka bölümü, kapanış bozuklukları, ağzın gelişim bozuklukları, çiğneme ve yutkunmadaki yetersizlikler ağız diş sağlığı ile ilgili sorunlara neden olmaktadır. Buna bireyin ağız bakımının yetersizliği, yumuşak, çürük yapıcı gıdaların çok kullanımı, kötü ağız bakımı eklenince sorun daha çok büyümektedir. Bu çalışmanın amacı, Adana ili sınırları içerisinde eğitim veren bir adet Özel Eğitim ve Rehabilitasyon kurumunda eğitim alan zihinsel engelli 6-16 yaş aralığındaki çocukların ağız ve diş sağlığı durumlarının tespiti, ebeveynlerinin ağız ve diş sağlığı hakkındaki bilgi, tutum ve davranışlarının belirlenmesi, velilere ağız bakımı eğitimi verilmesi ve diş tedavisi ihtiyacı olan çocukların diş tedavilerinin okullarında velileri ve eğitmenlerinin gözetiminde yapılması ve ağız bakımı eğitimi verilen ebeveynlerin çocuklarının yapılan tedavilerinin ve ağız bakım durumlarının ikinci yılın sonunda izlenmesidir. Çalışmaya 59 çocuk dahil edilmiştir. Ebeveynlere diş fırçalama eğitimi verilmiştir. Çocukların yaş ortalamaları 12,1±2,5 (range: 6-18) ve % 59,3?ü erkek, % 40,7?si kızdır. Engel gruplarına bakıldığın da 11?i (% 18,6 ) down sendromu, 7?si (% 11,8) otistik, 36?sı (% 61) mental retardasyon ve 5?i (% 8,5) serebral palsi engel grubunda olan çocuklardır. Yapılan ağız sağlığı taramasında DMFT 2,85 olarak belirlenmiştir. Gezici ağız diş sağlığı aracında diş tedavisine izin veren çocukların diş tedavilerinin tamamlanmasının ardından ikinci yıl ağız sağlığı taraması yapılmış ve başlangıçta 2,1±1,6 olan plak indeks ortalaması bitimde 1,1±0,7 olarak kaydedilmiştir.
Çukurova Bölgesinde yaşayan pediatrik hemofili ve von willebrand hastalarında ağız sağlığının yaşam kalitesi üzerindeki etkileri
Bu çalışmada 8-14 yaş grubundaki hemofili hastalarının ağız sağlığında yaşam kalitesini sağlıklı çocuklarla karşılaştırarak araştırılması hedeflendi. Ağız sağlığında yaşam kalitesini ölçebilmek için orjinali dili İngilizce olan POQL anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapıldı. 8-14 yaş aralığındaki 149 çocuktan toplanan veriler kullanılarak POQL Türkçe versiyonun geçerliliği ve güvenilirliği yapıldı. Çalışmanın ikinci bölümünde ise aynı yaş grubundaki 44 hemofili hastasının tamamladığı anketlerle sağlıklı çocukların verileri karşılaştırıldı. Her iki gruptaki çocuklar ve anne babalar içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, genel ve ağız sağlığı soruları, ağız ve diş sağlığı ile ilişkili alışkanlıklar, diş hekimi ziyaret durumu ve POQL anketinin olduğu bir formu doldurdular. Anketlere ilaveten bütün çocuklara diş hekimleri tarafından ağız ve dişleri kapsayan bir muayene yapıldı. Eğitim seviyesi, genel sağlık, diş hekimine ziyaret ve diş fırçalama sıklığı hemofili grubuyla karşılaştırıldığında sağlıklı grupta daha iyiydi. İstatistiksel farklılık total DMFT, süt dişi dmft, total çürüklü diş, total dolgulu diş ve çürüklü süt dişi sayısında ortaya çıktı. Hemofili grubu bu parametrelerde daha kötü sonuçlarla karşımıza çıkmış olsa da; kötü ağız sağlığının kötü yaşam kalitesi göstergesi olacağı yönündeki hipotezin tersine POQL skorları açısından sağlıklı grupla benzer sonuçlar ortaya çıkmıştır.
Alt çene lingual ark yer tutucu apareyinin dişsel ve iskeletsel etkilerinin değerlendirilmesi
Dewey, 1904 yılında alt çene lingual ark apareyinin Lourie tarafından kullanıldığını belirtmiştir. Mershon ise bu apareyin popüler hala gelmesinden sorumludur. Gerçekte Nance, alt çene lingual ark apareyinin karışık dişlenme döneminden daimi dişlenme dönemine geçişte daimi molar ve kesici dişlerin arasındaki mesafeyi korumak için kullanım endikasyonunu tanımlamıştır. Özellikle süt II. molar dişlerin erken kaybı dental arkta büyük etkiler yaratmakta ve daimi dişlerde çapraşıklık oluşmasına, daimi dişlerin gömülü kalmasına ve oro-fasiyel problemler gelişmesine neden olabilmektedir. Bir yer tutucu olarak alt çene lingual ark apareyi ark boyunun korunmasında ve alt çene daimi molar dişlerin mesiale doğru devrilmesini engellemede sıklıkla kullanılmaktadır. Bu yaygın kullanımına rağmen apareyin ark boyutlarını korumada, diş pozisyonları ve mandibulanın büyümesi üzerine etkileri hakkında kısmen çok az şey bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı bir alt çene lingual ark yer tutucu apareyinin ark boyutlarına, mandibular molar ve kesici dişler üzerine ve mandibulanın büyümesine etkilerini değerlendirmektir. Çalışmaya yer tutucu ihtiyacı olan 34 çocuk (18 erkek, 16 kız) dahil edilmiştir. Hastalar tek ya da çift taraflı II. süt azı dişi çekim boşluğuna göre 2 gruba ayrılmıştır. 1.gruptaki tek taraflı süt II. azı dişi çekim boşluğuna sahip 16 çocuk (8 erkek/8 kız ortalama yaş 8,8 ±0,9 yıl), 2.gruptaki çift taraflı süt II. azı dişi çekim boşluğuna sahip 18 çocuk (10 erkek/8 kız) ortalama yaş 8±0,7 yıl) alt çene lingual ark yer tutucu aparey ile tedavi edilmiştir. Lateral sefalometrik filmler, dental pantogramlar ve çalışma modelleri hastalardan tedavi başlangıcında ve tedavi sonunda alınmıştır. Ortalama tedavi süresi 20,4±4 ay olarak bulunmuştur. Tedavi başlangıcı ve tedavi sonu karşılaştırıldığında tüm tedavi gruplarında istatistiksel olarak anlamlı farklar bulunmuştur. Gruplar arası kıyaslama yapıldığında ise ark boyutlarında, mandibular molar ve kesici dişlerin pozisyonlarında farklar gözlenmiştir. Tek taraflı çekim boşluğuna sahip lingual ark yer tutucu grubu çift taraflı çekim boşluğuna sahip tedavi grubundan daha iyi sonuçlara sahip olduğu gözlenmiştir. Alt çene lingual ark yer tutucu apareyi ark boyutlarını korumada ve normal mandibular gelişimde faydalı bir aparey gibi görülmektedir; ancak keser dişlerin öne doğru bir miktar devrilmiştir.
Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisi
Genel Anestezi Altında Yapılan Ağız ve Diş Tedavilerinin Zihinsel Engelli Hastaların Ağız Sağlığı İle İlişkili Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etkisi Bu çalışmada zihinsel engeli olan hastaların ağız ve diş sağlığı bulgularını ve bunlardan kaynaklanan problemleri belirlemek; genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin zihinsel engelli hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerindeki etkisini ölçmek hedeflenmiştir. Ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi değişimini ölçmek için orijinal dili İngilizce olan Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) anketinin Türkçe kültürlerarası çevirisi ve psikometrik adaptasyonu yapılmıştır. Çukurova Üniversitesi ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültelerine başvuran toplam 155 zihinsel engelli hastanın yakınları veya bakıcılarının FHCOHRQOL anketinin yanı sıra; içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların öncelikli tanısı, daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular olan formları doldurmaları sağlanmıştır. Yanı sıra Çukurova ve Erciyes Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi ameliyathanelerinde birer diş hekimi tarafından ağız sağlığı ile ilgili tarama formları doldurulmuştur. Hasta yakınları ve bakıcılar hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesini etkileyecek birçok ağız ve diş bulguları yine bunlarla ilişkili günlük hayatta karşılaşılan problem ve kaygılarını belirtmişlerdir. Tedavi öncesinde en çok rapor edilen bulgular diş ağrısı, dişleri sebebiyle yemek yemede zorluk çekme, hastanın diş problemleri sebebiyle sinirlenmesi olarak belirlenmiştir. FHCOHRQOL anketinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL anketinin skorları ve ağız-diş sağlığı bulguları; hastaların öncelikli tanı gruplamalarına, daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, epilepsi varlığına, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Anahtar sözcükler: Zihinsel Engelli Hastalar, Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHCOHRQOL
Erbiyum, krom: yitriyum-skandiyum-galyum-garnet lazer ile kavite dezenfeksiyon işlemi ve kazein fosfopeptit amorf kalsiyum fosfat uygulamasından sonra fissür örtücü yerleştirilmesinin bağlanma dayanımı ve mikrosızıntı üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, rezin esaslı fissür örtücü yerleştirilmeden önce gerçekleştirilen Er,Cr:YSGG lazer ile dezenfeksiyon, CPP-ACP içerikli pat ve sodyum hipoklorit uygulamalarının süt azı dişi minesine olan makaslama bağlanma dayanımı ve mikrosızıntı özelliklerine olan etkilerinin in vitro olarak değerlendirilmesidir. Bağlanma dayanımını değerlendirmek için makaslama bağlanma dayanımı testi seçilmiştir. Süt azı dişlerinin bukkal mine yüzeyleri kullanılmıştır. Kontrol grubu örneklerine fissür örtücü üretici firmanın talimatları doğrultusunda uygulanmıştır. Deney grubu örneklerinde fissür örtücüden önce Er,Cr:YSGG lazer ile dezenfeksiyon, Er,Cr:YSGG lazer ile dezenfeksiyon ve CPP-ACP içerikli pat, sodyum hipoklorit, CPP-ACP içerikli pat ve sodyum hipoklorit, CPP-ACP içerikli pat uygulamaları yapılmıştır. Fissür örtücü materyal 4 mm çapında 2 mm yüksekliğinde silindirik plastik tüpler aracılığıyla uygulanmıştır. Örneklere 1 mm/dak hızla kopma meydana gelinceye kadar makaslama kuvveti uygulanmıştır. Kırılan örnek yüzeyleri stereomikroskop altında incelenerek adeziv, koheziv ve karışık tip olarak gruplandırılmıştır. Mikrosızıntı testi için boya penetrasyon yöntemi seçilmiştir. Makaslama bağlanma dayanımı için kullanılan gruplar mikrosızıntı testi için de oluşturulmuştur. Süt azı dişlerinin oklüzal yüzeylerine fissür örtücü uygulanmıştır. Dişler 500 kez termal siklusun ardından, %0,5'lik metilen mavisi solüsyonunda 24 saat bekletildikten sonra bukko-lingual doğrultuda üçe ayrılarak dış kesit yüzeyleri stereomikroskop altında değerlendirilmiştir. Sodyum hipoklorit ve sodyum hipoklorit ile CPP-ACP'nin birlikte uygulandığı gruplar daha düşük bağlanma dayanımı göstermiştir (p<0,05). Kırık tipleri incelendiğinde bu gruplarda çoğunlukla adeziv kırık oluştuğu gözlenmiştir. Diğer grupların makaslama bağlanma dayanımı değerleri arasındaki farklılık anlamlı bulunmamıştır (p<0,05). Mikrosızıntı testi sonuçlarına göre, sodyum hipoklorit ve sodyum hipoklorit ile CPP-ACP'nin birlikte uygulandığı grupların daha fazla mikrosızıntı gösterdiği tespit edilmiştir (p<0,05). Diğer grupların mikrosızıntı değerleri arasındaki farklılık anlamlı bulunmamıştır (p<0,05).
Çocuk hastalarda farklı iki dental anestezi yöntemi ile yapılan lokal anestezi ve tedavi uygulamalarında hastanın seçimi, korku, kaygı ve ağrının değerlendirilmesi
Çocuklarda kaygı ve korkudan kaçınabilmek için diş tedavisi öncesi ve tedavi esnasında uygulanan davranış yönetimi büyük önem arz eder. Dental enjeksiyon gerek çocuklar gerek erişkinler için hala en kaygı uyandırıcı işlemdir. Bu yüzden bir çocuğun dental tedavisinde en zor kısım lokal anestezi olarak kabul edilir. Enjeksiyon esnasında oluşan ağrıyı azaltmak için çeşitli yöntemler denenmiş ve yeni enjeksiyon sistemleri geliştirilmiştir. Quicksleeper yeni geliştirilen bilgisayar kontrollü anestezi cihazlarından birisidir. Bu çalışmanın amacı çocuklarda uygulanan iki farklı anestezi yöntemi öncesi, esnası ve sonrasında kaygı, korku ve ağrı düzeylerinin belirlenmesidir. Konvansiyonel dental enjektör ile infiltratif anestezi ve bilgisayar kontrollü anestezi cihazı Quicksleeper S4 ile intraosseöz anestezi uygulandı. Çalışmaya 9-15 yaşları arasında 100 çocuk katıldı. Çocuklar iki gruba ayrıldı ve her çocuğa iki anestezi yöntemi de uygulandı. Çocuklara 3 seanstan oluşan bir tedavi planı uygulandı. İlk seansta çocuklara flor jel uygulandı. İkinci ve üçüncü seansta dental enjeksiyon sonrası tedaviler yapıldı ve her iki seansta da kaygı ve ağrı düzeyleri VAS, FIS and CFSS-DS skalaları kullanılarak belirlendi. Veriler SPSS 24.0 programı kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirildi. Çalışmanın bulgularına gore seanslar ilerledikçe çocukların kaygı ve korku düzeyinde azalma gözlendi. Ancak Quicksleeper'ın buna bir etkisi olmadığı görüldü. Çünkü çocukların büyük çoğunluğu Quicksleeper ile daha fazla ağrı hisstettiğini belirtti. Konvansiyonel dental enjektör ve infiltratif anestezi halen çocuklar için en kabul edilebilir anestezi yöntemidir.
Süt dişi kök kanallarında tek eğeli döner alet sistemlerinin preparasyon etkinliklerinin ve çalışma sürelerinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, alt süt ikinci molar dişlerin meziobukkal köklerinde, kök kanal şekillendirilmesinde kullanılan nikel titanyum alet sistemleri ile yapılan preparasyon ve irrigasyon sırasında apikal foramenden taşırılan debris miktarlarının, çalışma sürelerinin ve taramalı elektron mikroskobu kullanarak temizleme etkinliklerinin in vitro olarak karşılaştırılmasıdır. Rezorbe olmamış 80 adet alt süt azı dişte; WaveOne, Reciproc, One Shape ve Kedo-S eğeleri ile kök kanal şekillendirmesi yapıldı. Taşan debris miktarı 10-5 hassasiyetinde hassas tartı ile ölçüldü. Temizleme etkinliğinin değerlendirilmesi için 8 adet süt kanin diş kullanılmıştır. Uzunlamasına ikiye bölünen örneklerdeki temizleme etkinliği, SEM aracılığıyla alınan fotoğrafların skorlanması ile değerlendirilmiştir. Ayrıca genişletme ve irigasyon için geçen süre hesaplandı. Verilerin istatistiksel analizinde; Kruskal-Wallis, Mann Whitney-U testleri F testi ve t testi kullanılmıştır. P<0,05 anlamlı kabul edildi. Apikalden taşan debris miktarları karşılaştırıldığında WaveOne, Reciproc, OneShape ve Kedo-S eğeler arasındaki faklılık istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur ( p>0,05). Kök kanalı bir bütün olarak incelendiğinde elde edilen bulgulara göre OneShape, WaveOne Reciproc ve Kedo-S arasında anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Kedo-S ile yapılan genişletme süresi istatiksel olarak anlamlı ölçüde Reciproc eğelerden daha az bulundu (P < 0.05). Tüm eğe sistemlerinde apikalden belli miktarda debris taştığı görüldü. Devamlı rotasyonel hareket yapan sistemler süt dişlerinde tercih edilebilir. Anahtar Kelimeler: Süt dişi kök kanal tedavisi, debris extrüzyonu, Reciproc, çalışma zamanı
10-12 yaş aralığındaki çocuklarda farklı motivasyon teknikleri kullanarak bilgi, tutum ve davranış üçgeninde diş fırçalama alışkanlığının araştırılması
Diş çürüğü ve periodontal hastalıklar çocukları etkileyen en yaygın kronik hastalıklar olarak kabul edilmektedir. Çocukluk döneminde, bu hastalıkların başlangıcı ve ilerlemesi yapısal ve davranışsal faktörler tarafından yönetilmektedir. Davranışsal faktörler; diyet, öz bakım ve oral hijyenden oluşmaktadır. Diş çürüğü ve periodontal problemlerin önlenmesinin temelini günlük ağız hijyen uygulamalarını içeren diş bakımı oluşturur. Çocukların ağız sağlığı davranışı, günlük oral hijyen uygulamaları ile güçlü bir ilişki içindedir. Bu çalışmanın amacı, farklı motivasyon yöntemlerinin çocukların ağız hijyeni uygulamaları ve ağız sağlığı davranışları üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmaya, 10-12 yaş aralığındaki 156 sağlıklı çocuk katılmıştır. Çocuklar rastgele 4 gruba ayrılmıştır. Birinci grupta temel oral hijyen eğitimi verilmiş ve plak indeksi skorları toplanmıştır. Doğru diş fırçalama, plastik model üzerinde anlatılmış ve eğitim bitiminde çocuklara uygun diş fırçası, diş macunu ve diş ipi verilmiştir. İkinci grupta, temel oral hijyen eğitimi verildikten sonra hazırlanan video ses ve görsel uyaranlar açısından izole bir odada, bilgisayar ekranı üzerinden izletilmiştir. İzlem sonrası anlaşılmayan ya da zorluk yaşanılan alanlar/konular değerlendirilip, anlaşıldığından emin olunmuştur. Üçüncü grupta, temel oral hijyen eğitimine ek olarak çocukların dişleri plak boyayıcı ajanla boyanmış ve fotoğraflanmıştır. Daha sonra çocukların temel oral hijyen eğitiminde öğretildiği şekilde dişlerini fırçalamaları istenmiştir ve fırçalama sonrasında plak seviyesini çocuklara göstermek için dişler tekrar boyanıp fotoğraflanmıştır. İlk fotoğraf ve son fotoğraf karşılaştılıp diş fırçalamanın plak oluşumunu önlemedeki rolü ile ilgili farkındalık sağlanmıştır. Motivasyonel görüşme yapılan son grupta temel oral hijyen eğitimi yapıldıktan sonra veri formunda verilen hatalı cevaplar değerlendirilmiştir. İdeal diş fırçalama ile çocuğun gerçek uygulamaları arasındaki çelişki konuşulmuş ve bu uyuşmazlığın çözümünün doğru fırçalama olduğu anlatılıp desteklenmiştir. Çocuklar 2. hafta, 1. ay ve 3. ay çağırılarak motivasyon yöntemlerinin etkinliği plak indeksine bakılarak değerlendirilmiştir. Bu dört grup değerlendirildiğinde, tüm gruplarda bilgi, tutum, davranış düzeyinde ve plak skorlarında olumlu değişiklikler gözlenmiştir. Bununla birlikte en büyük değişim motivasyonel görüşme grubunda gözlemlenmiştir. Motivasyonel görüşmenin çocuklara oral hijyen alışkanlıkları kazandırmada yararlı bir yöntem olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: bilgi tutum davranış, farklı motivasy
Kitosan modifiye cam iyonomer siman üzerine gastrik asit etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı; antibakteriyel özelliğe sahip olan kitosanın, cam iyonomer siman likiti içerisine farklı oranlarda ilave edilmesi ile birlikte elde edilen kitosan modifiye cam iyonomer siman ve kitosan ilave edilmeyen cam iyonomer siman örneklerinin yapay tükürük ve gastrik asit eroziv siklus ortamlarına maruz bırakılması ile yüzey mikrosertlik ve pürüzlülük özelliklerinin araştırılmasıdır. Düşük moleküler ağırlığa sahip kitosan % 1 lik asetik asit içerisinde çözündükten sonra konvansiyonel cam iyonomer olan (GC Fuji IX GP EXTRA, GC Corporation, Tokyo, Japonya) siman likiti içerisine hacimce % 5 ve % 10 oranında ilave edildi. Böylece kontrol ve deney grupları oluşturuldu. Oluşturulan bu grupların yarısı günde 6 defa 60 saniye boyunca gastrik asit eroziv siklus işlemine maruz bırakıldı. Örnekler her bir siklus arasında 30 dakika boyunca önceden hazırlanan yapay tükürük içerisinde bekletildi. Grupların diğer yarısı ise 10 gün boyunca sadece yapay tükürük içerisinde bekletildi. Tüm gruplara ait örneklerin mikrosertlik ölçümleri (Buehler MMT-3 digital microhardness tester Lake Bluff, IL,USA) cihazı ile Vickers testi ve yüzey pürüzlülüğü ölçümleri optik profilometre cihazı (Phaze View/Zee Scope, France), atomik mikroskop değerlendirmesi Veeco Multimode 8 (Santa Barbara, CA, USA) cihazı ile yapıldı. Kalitatif yüzey topografik değerlendirmeler ise Taramalı elektron mikroskop cihazı Quanta FEG 650 (FEI Company, Hillsboro, Oregon, USA) yardımıyla yapıldı. Sonuçların istatistiksel analizleri Kruscall Wallis ve Wilcoxon Signed Ranks Testleri ile gerçekleştirildi. Kitosan ilave edilmesi sonucunda cam iyonomer simanın mikrosertlik ve yüzey pürüzlülük özellikleri olumlu yönde etkilenmiştir. Yapay tükürük, çalışmamızdaki kontrol ve deney gruplarının mikrosertlik değerlerini artırmıştır. Fakat yüzey pürüzlülük açısından kitosan modifiye CİS grupları olumsuz yönde etkilenmiştir. Gastrik asit eroziv siklus uygulaması, örnek gruplarında mikrosertlik ve yüzey pürüzlülük özelliklerini olumsuz yönde etkilemiştir. İn vitro çalışmamızda, kitosan modifiye cam iyonomer siman örnekleri klinik açıdan kabul edilebilir yüzey pürüzlülük değerlerine sahiptir. Kitosan ilavesi mikrosertlik değerlerini olumlu yönde etkilemiştir. Kitosan modifiye cam iyonomer siman için in vitro ve in vivo çalışmalara gereksinim duyulmaktadır.
Farklı çürük temizleme yöntemlerinin çocuk hastalarda klinik olarak karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı; konvansiyonel tekniklerle karşılaştırıldığında Er:YAG lazer ile çürük temizleme işlemlerinin çocuk hastalar tarafından kabul edilebilirliğinin değerlendirilmesidir. Çalışma 9-12 yaş aralığında, alt daimî 1. molar dişlerden birinde sınıf 1 okluzal çürüğü olan 100 çocuk üzerinde yürütüldü. Hastalar konvansiyonel teknik grubu ve lazer grubu olmak üzere 2'ye ayrıldı. Çürük temizleme işlemleri konvansiyonel teknik grubunda döner aletler; lazer grubunda ise Er:YAG lazer ile yapıldı. Her hastanın işlem boyunca kalp atım hızları 30 saniye aralıklara ölçüldü. Hastaların işlem sırasındaki duydukları ağrı VAS ile belirlendi. Hastaların işlem öncesi ve işlem sonrası kaygısını belirlemek için CFSS-DS skalası kullanıldı. Hastaların işlem sonrası cihazların ses, koku, tat, titreşim ve görüntüsünden ne kadar rahatsız oldukları FIS skalası ile değerlendirildi. Çürük temizleme işlemi boyunca hastalardan video kayıtlar alındı ve işlem sırasında oluşan ağrı FLACC skalasıyla değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS 23.0 paket programı kullanıldı. Lazer grubunda hastaların hem VAS hem de FLACC skorlarına göre konvansiyonel teknik grubundan daha az ağrı ve rahatsızlık hissettiği görüldü (p<0,05). İşlem sonrası yapılan CFSS-DS'ye göre lazer grubunda dental kaygılı hasta oranında konvansiyonel tekniğe göre daha fazla düşüş gözlendi (p<0,05). FIS verilerine göre titreşim ve görüntü açısından lazerin, konvansiyonel tekniğe göre kabul edilebilirliği iyi bulundu (p<0,05). Kalp atım hızları işlem başlangıcı ve işlem sonu ölçümlerine göre lazer grubunda daha az bir yüzdelik artış görüldü (p<0,05). Lazer grubunda çürük temizleme süresinin daha uzun olduğu gözlendi (p<0,05). Çocuk hastalarda Er:YAG lazerle kavite preparasyonunun konvansiyonel tekniklere göre kabul edilebilir bir yöntem olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Farklı remineralizasyon ajanlarının rezin infiltrasyon tekniği uygulanan süt dişlerinin yüzey mikrosertliği üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Farklı Remineralizasyon Ajanlarının Rezin İnfiltrasyon Tekniği Uygulanan Süt Dişlerinin Yüzey Mikrosertliği Üzerine Etkisinin Değerlendirilmesi Bu in-vitro çalışmanın amacı, süt dişi başlangıç çürük lezyonlarına tek başına ICON-İnfiltrat uygulamanın ve ICON-İnfiltrat ile birlikte farklı remineralizasyon ajanı içeren diş macunları uygulamanın yüzey mikrosertlik değerinde oluşturduğu değişikliklerin değerlendirilmesidir. Çalışmada 50 adet çekilmiş çürüksüz insan süt kesici dişi kullanıldı. Tüm dişlerin labial mine yüzeyinde yapay başlangıç çürük lezyonu (demineralizasyon) oluşturuldu ve örnekler rastgele beş gruba ayrıldı: Grup 1 (Kontrol), Grup 2 (Rezin infiltrasyon), Grup 3 (Rezin infiltrasyon+ Sensodyne Promine çocuklar için), Grup 4 (Rezin infiltrasyon+ GC Tooth Mousse), Grup 5 (Rezin infiltrasyon+ Theodent kids). G2, G3, G4 ve G5'e rezin infiltrat uygulandı. Ardından tüm gruplar pH siklusuna tabi tutuldu. G3, G4 ve G5'e pH siklusuyla birlikte diş macunu uygulandı. Örneklerin başlangıç yüzey değerleri ve demineralizasyon, rezin infiltrat, pH siklusu uygulaması sonrasında yüzeyi değişiklikleri DIAGNOdent ve yüzey mikrosertlik ölçümleriyle belirlendi. Rezin infiltratın penetrasyon kalitesi ve diş macunlarının oluşturduğu değişiklikler Taramalı Elektron Mikroskobu ile değerlendirildi. Deneysel uygulamalar sonrasında gruplar arası istatistiksel farklılıklar rezin infiltrat, pH siklusu ve pH siklusuyla birlikte diş macunu uygulaması sonrasında görüldü. Kontrol grubunda her aşamada yüzeyin zayıfladığı, rezin infiltrat grubunda rezinin yüzeyi iyileştirdiği, pH siklusunun ise yüzeyi zayıflattığı görüldü. Diş macunu gruplarında rezin uygulaması ve pH siklusuyla birlikte diş macunu uygulamasının yüzeyi iyileştirdiği görülürken, gruplar arasında farklılık bulunamadı. Rezin infiltrat uygulandıktan sonra yüzeyin bir diş macunuyla fırçalanması mikrosertlik değerini artırarak rezin yapısını koruduğu görüldü. Anahtar Sözcükler: Diş Çürüğü, Diş Macunu, Mikrosertlik, Rezin İnfiltrasyon, Süt Dişi
Çocuk diş macunlarının poliasit modifiye kompozit rezinlerin yüzey pürüzlülüğü üzerine etkisinin in vitro olarak incelenmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı, çeşitli çocuk diş macunlarının poliasit modifiye kompozit rezin yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Çalışmada poliasit modifiye kompozit rezin (Voco, Glasiosite Caps, A2) kullanılarak 10x10 mm boyutlarında ve 2 mm kalınlığında kare şeklinde 50 adet örnek oluşturuldu ve Sof-Lex (3M ESPE Dental Products, St. Paul, MN. USA) polisaj diskleri kullanılarak cilalandı. 24 saat 37°C distile suda bekletilen örnekler rastgele beş gruba ayrıldı: Grup 1 (Kontrol), Grup 2 (Rocs Junior), Grup 3 (Sensodyne Promine Kids), Grup 4 (Jack and Jill), Grup 5 (Oral-B Kids). Hassas Terazi, Optik Profilometre ve Atomik Kuvvet Mikroskobu ile başlangıç ölçümleri yapıldı, Taramalı Elektron Mikroskobu ile başlangıç yüzey özellikleri değerlendirildi. Diş macunu ve yapay tükürük ağırlıkça 1: 3 oranında karıştırıldı ve örnekler bir yıllık fırçalama süresine eşdeğer olacak şekilde 15 gün boyunca günde iki kez iki dakika fırçalandı. Örnekler fırçalama seansları arasında yapay tükürük solüsyonunda saklandı. Hassas Terazi, Optik Profilometre ve Atomik Kuvvet Mikroskobu ve Taramalı Elektron Mikroskobu ile final değerlendirmeleri yapıldı. Hassas terazi ölçümlerinin baĢlangıç ve final bulgularının gruplar arasındaki farklılıklarının anlamlı olmadığı tespit edildi (p>0,05). Sensodyne Promine Kids'den elde edilen final pürüzlülük ölçümlerinin, başlangıç ölçümlerine göre anlamlı olarak arttığı saptandı (p=0,002; p<0,05). AFM ile elde edilen ölçümlerin optik profilometre ile uyumlu olduğu gözlendi. Hem optik profilometre hem de AFM ile belirlenen Ra değerleri, bakteri kolonizasyonu için kritik eşik değeri olarak belirlenen 0. 2 μm' nin altında olduğu tespit edildi. Çalışmamızın sonuçlarına göre macun formülasyonunda aşındırıclık oranını etkileyen pek çok unsur olmasına rağmen kompomer ile restore ettiğimiz vakalarda oral hijyen uygulamaları için aşındırıcı partikül olarak silika içeren diş macunlarının daha güvenilir olduğu söylenebilir.
Farklı remineralizasyon ajanlarının remineralizasyon etkinliğinin ve farklı kavite dezenfektanlarının cam iyonomer restorasyonlara mikromakaslama bağlanma dayanımlarının etkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı, kimyasal olarak demineralize edilen dentin yüzeylerine uygulanan iki farklı remineralizasyon ajanın remineralize edici etkisini incelemek, bu ajanlar uygulanmış yüzeyleri dezenfekte etmek için kullanılan kavite dezenfektanlarından sonra yapılan restorasyonların mikromakaslama bağlanma dayanımına etkisini değerlendirmektir. Remineralizasyon etkinliğini değerlendirmek için lazer floresans yöntemi(diagnodent), bağlanma dayanımını değerlendirmek için mikromakaslama bağlanma dayanımı testi kullanılmıştır. 30 adet çürüksüz insan premolar dişi toplanmıştır. Dişlerin bukkal yüzeyleri yüzeyel dentine ulaşıncaya kadar aşındırılmış, 500 gritlik zımparalarla düzleştirilmiştir. Oluşturulan yüzeyler diagnodentle ölçülüp değerler (Ö1) kaydedilmiştir. Demineralizasyon solüsyonunda 37 ° C'de bir hafta bekletilerek yapay çürükler oluşturulmuş ve diagnodent değerleri(Ö2) ölçülmüştür. Daha sonra örnekler rastgele 3 gruba ayrılmış, gruplara gümüş diamin flor, asidüle fosfat flor ve serum fizyolojik uygulanmış ve 14 gün sürecek pH döngü protokolüne tabi tutulmuşlardır. Birinci hafta (Ö3) ve ikinci hafta sonunda (Ö4) diagnodent değerleri ölçülmüştür. Her grup kendi içinde tekrar rastgele 2 gruba ayrılarak, gruplara kavite dezenfektanı olarak klorheksidin gluokonat ve sodyum hipoklorit uygulanmıştır. Tüm dişlerin bukkal yüzüne nişasta tüpler sabitlenerek cam iyonomer simanla restorasyonlar yapılmış ve 1 gün nemli ortamda bekledikten sonra tüpler çıkartılmıştır. Ardından yaşlandırma işlemi için örneklere 1000 döngü olacak şekilde termal siklus uygulanmıştır. Yaşlandırılan örnekler, mikromakaslama bağlanma dayanımı test cihazına yerleştirilerek kırılma meydana gelinceye kadar 1mm/dk hızla kuvvet uygulanıp kırılma değerleri kaydedilmiştir. Kırılma tipleri 40x büyütmede steromikroskopla değerlendirilmiştir. En iyi remineralizasyon etkinliğini Gümüş diamin flor göstermiştir(p<0,05). Asidüle fosfat florun remineralizasyon etkinliği gümüş diaminden az olup serum fizyolojikten fazla bulunmuştur(p<0,05). Klorheksidin ve sodyum hipokloritin bağlanma dayanımını etkilemediği, klorheksidin ve gümüş diamin flor kullanılan grubun bağlanma dayanımının arttığı bulunmuştur(p<0,05). En çok görülen kırılma tipi adeziv kırılma tipi olmuştur. Kavite dezenfektanı ve remineralizasyon ajanlarının kırılmayı etkilemediği bulunmuştur(p<0,05).
Çocukluk çağı astım ilaçlarının süt dişlerinin yüzey pürüzlülüğü üzerine etkisinin in-vitro olarak incelenmesi
Bu in vitro çalışmanın amacı, sık kullanılan çocukluk çağı astım ilaçlarının süt dişlerinin yüzey pürüzlülüğü üzerindeki etkilerinin incelenmesidir. Çalışmada 60 adet çekilmiş çürüksüz insan süt kesici dişi kullanıldı. Tüm dişlerin labial mine yüzeylerinin düzensiz alanlarını pürüzsüz hale getirmek için su altında zımparalandı. Ölçümlere başlamadan önce 50 adet örnek rastgele numaralandırılarak 5 gruba ayrıldı: Grup 1 (budesonid - BUDECORT STERİ- NEB 0.25 mg/ml neb. TEVA), Grup 2 (flutikazon propiyonat- FLİXOTİDE 50 mcg), Grup 3 (salbutamol sülfat- VENTOLİN 2mg/5ml), Grup 4(montelukast - ONCEAİR 5mg) ,Grup 5(kontrol). SEM ölçümleri için her gruptan ekstra iki örnek olacak şekilde toplamda 10 örnek daha hazırlandı. Optik Profilometre ve Raman spektroskopisi ile başlangıç ölçümleri yapıldı, Taramalı Elektron Mikroskobu ile başlangıç yüzey özellikleri değerlendirildi. Daha sonra 14 günlük test süresi boyunca ilaçlar, nebülizatör, ölçülü doz inhaler, şurup ve tablet formlarında günde iki kez bir dakika süresince örneklere uygulandı. Örnekler ilaç uygulama seansları arasında yapay tükürük solüsyonunda saklandı. Optik Profilometre, Raman Spektroskopisi ve Taramalı Elektron Mikroskobu ile final değerlendirmeleri yapıldı. Optik profilometre ortalama yüzey pürüzlülüğü (Ra) ölçümlerinin grupların kendi içlerinde başlangıç ve final değerlerine bakıldığında sadece Grup 4'te anlamlı bir farklılık (p=0,013) saptanırken, diğer gruplarda bu farklılık anlamlı olmadı. SEM ile elde edilen değerlendirme ve Raman spektroskopisi analizinin sonuçlarının optik profilometre ile uyumlu olduğu gözlendi. Raman spektroskopisi analizinin sonuçlarına göre örneklerin mine içeriğinde bulunan (PO43-) yoğunluğunun final değerinde anlamlı derecede azalma (p<0,001)görüldü. Bu anlamlı fark Grup 3 ve Grup 4 'ten kaynaklı olarak görüldü. Sonuç olarak, in vitro koşullarda astım ilaçlarından olan montelukast içerikli Onceair ilacı süt dişi yüzey pürüzlülüğü değerlerini arttırdı ve Onceair ve Ventolin ilaçları süt dişi mine yüzeyinde demineralizasyon oluşturdu. Mevcut in vitro çalışmanın sonuçları göz önünde bulundurulduğunda, farklı astım ilaçlarının süt dişi yüzey pürüzlülüğüne, içeriklerine ve uygulama yöntemine bağlı olarak farklı derecelerde etki edebileceği sonucuna varılabilir.
Epilepsi hastalarında genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavileri sonrası ağız ve diş sağlığına bağlı yaşam kalitesinin ölçülmesi
Bu çalışmanın amacı, özel bakım gereksinimi olan epilepsi hastalarında genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavileri sonrasında ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesindeki değişimin ölçülmesidir. Ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesinin ölçülmesi için Franciscan Hospital for Children Oral Health-Related Quality of Life (FHC-OHRQOL) ölçeği kullanılmıştır. Bu çalışmadaki örneklem grubumuz , Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na ağız ve diş problemleri için başvurmuş ve genel anestezi altında ağız ve diş tedavileri tamamlanmış 55 özel gereksinimi olan epilepsi hastalarından oluşmaktadır. Bu hastaların bakımından sorumlu kişilerin, FHC- OHRQOL ölçeğinin yanı sıra içeriğinde sosyo-demografik bilgiler, hastaların daha önceki tedavi deneyimleri ve ağız hijyeni alışkanlıklarına yönelik sorular bulunan formları tedavi öncesi ve sonrasında doldurmaları sağlanmıştır. Elde edilen veriler SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 25.0 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. FHC- OHRQOL ölçeğinin tedavi öncesi ve sonrası toplam skorları karşılaştırıldığında, genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin hastaların ağız sağlığı ile ilişkili yaşam kalitesi üzerinde istatiksel olarak anlamlı derecede olumlu etki yaptığı sonucu ortaya çıkmıştır. FHC-OHRQOL ölçeğinin skorları ; daha önceki tedavi deneyimlerine, anketi yanıtlayanların hasta ile yakınlık derecesine, cinsiyet ve yaş gruplamalarına göre karşılaştırılmıştır. Genel anestezi altında yapılan ağız ve diş tedavilerinin genel yaşam kalitesini arttırdığı fakat genel yaşam kalitesinin ağız ve diş problemleri, günlük hayattaki problemler ve ebeveyn/bakıcı kaygısından bağımsız olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Epilepsi ,Yaşam Kalitesi, Ağız Sağlığı, FHC-OHRQOL
Farklı fiber içerikli kompozit rezin ve farklı uygulama yöntemleri kullanılarak restore edilen genç daimi dişlerin kırılma dayanımı ve mikrosızıntı özelliklerinin in vitro değerlendirilmesi
Bu çalışmada, inkremental teknikle uygulanan nanohibrit kompozit rezin materyali ile birlikte polietilen fiber kullanılarak ve kullanılmadan yapılan restorasyonların, ve bulk fill teknikle uygulanan kısa fiber takviyeli bir kompozit rezin ile yapılan restorasyonların in vitro şartlarda tüberkül kırılma dayanıklılığı ve mikrosızıntı değerlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 60 adet premolar diş kullanılmıştır. Dişlerin yüzeyleri temizlendikten sonra, MOD kaviteler hazırlanmıştır. Takiben dişler 3 gruba ayrılmıştır. Grup GP, G-Aenial Posterior (Kontrol Grubu); Grup EXP, EverX Posterior; Grup R, Ribbond ve G-Aenial Posterior restoratif materyalleri ile farklı teknikler kullanılarak restore edilmiştir. Kırılma dayanımı örnekleri hazırlandıktan sonra, üniversal test cihazı cihazı (Shimadzu, Tokyo, Japan) ile örneklere kuvvet uygulanmıştır. Restorasyon veya dişin kırıldığı değer Newton (N) cinsinden kaydedilmiştir. Kırılan örneklerin kırık tipleri, stereo mikroskop (Yashima, Tokyo) altında incelenerek, kırılma tipleri kaydedilmiştir. Mikrosızıntı örnekleri %2'lik metilen mavisi solüsyonu içinde 24 saat bekletildikten sonra su soğutması altında düşük devirli bir hassas kesme cihazı (Buehler Precision Saw, Düsseldorf, Germany) ve elmas kesme diski (Isomet-Buehler, Düsseldorf, Germany) ile mezio-distal yönde iki eşit parçaya ayrılıp skorlanmıştır. Verilerin analizi istatistiksel olarak gerçekleştirilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda, MOD kaviteli dişlerin tüberkül kırılma dayanımı ve mikrosızıntısına üzerine kullanılan restoratif materyal ve tekniğin değişik etkileri olduğu görülmüştür. Kırılma dayanımının incelendiği gruplar karşılaştırıldığında EverX Posterior grubunun en yüksek kırılma dayanımı gösterdiği saptanmıştır. Kırılma tipleri incelendiğinde gruplar arasında restore edilebilirlik açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Mikrosızıntı değerleri incelendiğinde; oklüzal mikrosızıntı sınıflamasında gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunamamıştır. Gingival mikrosızıntı sınıflamasında ise en fazla mikrosızıntının G-Aenial Posterior grubunda, en düşük mikrosızıntının Ribbond grubunda olduğu tespit edilmiştir. Bu bulgular neticesinde geniş madde kayıplı premolar dişlerin restoratif tedavisinde fiber kullanılarak yapılan kompozit rezin restorasyonların laboratuvar testlerinin sonuçlarına göre MOD kavitelerin restorasyonlarında fiberlerin kullanımı tüberkül kırılma dayanıklılığı, kırılma tipleri ve mikrosızıntı yönüyle değerlendirildiğinde kompozit restorasyonlara avantaj sağladığı görülmektedir. Bu materyallerin in vitro testlerle başarılarının değerlendirildiği bu tip çalışmaların konuyla ilgili literatüre anlamlı katkılar sağlayacağı açıktır. Ancak uzun dönem başarılarının değerlendirilmesi için daha uzun süreli klinik çalışmalara ihtiyaç duyulduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Fiber, Kırılma Dayanımı, Mikrosızıntı
Çocuklarda pulpal tedavilerde kullanılan materyallerin süt dişi pulpa kök hücrelerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı; çocuklarda vital pulpa tedavilerinde uygulanan MTA (Angelus, Brezilya), Biodentin (Septodent, Fransa), Bio-c Repair (Angelus, Brezilya), Neoliner LC (Nusmile, ABD), Theracal PT (Bisco, ABD) gibi biyoaktif materyallerin ve lezyon sterilizasyonu ve doku onarımında (LSDO) ve rejeneratif endodontik tedavide kullanılan antibiyotik patlarının süt dişi pulpa kök hücreleri (SDPKH) üzerindeki sitotoksik, genotoksik ve hücre göçü üzerindeki etkisini incelemektir. Materyal-Metod: Materyallerin süt dişi pulpa kök hücresi (SDPKH) hücreleri üzerindeki sitotoksik etkilerini incelemek için MTT (3-(4,5-dimetiltiazol-2-yl)-2,5-difeniltetrazolyum bromür) testi, genotoksik etkilerini incelemek için Comet (tek hücre jel elektroforezi) testi ve hücre göçü üzerindeki etkilerini incelemek için Wound Healing yara çizik deneyi uygulandı. MTT testi için 96 kuyucuklu hücre plakalarının içine üretici talimatlarına göre hazırlanan test materyalleri üzerine hücre kültürü medyası ilave edildi. Elde edilen ekstratları uygun dilüsyonlarda (%1, %5, %10) hazırlanarak sitototoksisite deneyi için SDPKH hücreleri üzerine eklendi. Comet testi için ise test materyallerine maruz bırakılan hücreler agar ile kaplanmış lamlara yayıldı ve lising çözeltisinde bekletildi. Daha sonra elektroforez tankında 25 voltta 20 dk. süreyle uygulandı. Lamlar daha sonra floresan mikroskobunda genotoksisite açısından değerlendirildi. Yara çizik deneyi için hücreler ilk olarak, her kuyuda 3x105 hücre olacak şekilde 6 kuyucuklu plakalara ekildi ve çoğalmaları beklendi. Hücreler %100 yoğunluğa ulaştıktan sonra her kuyuda hücresiz bir alan oluşturuldu ve test grupları muamele edildi. 0. ve 24. saatlerde görüntü alınarak hücre migrasyonu saptandı. Verilerin istatistiksel analizi için SPSS programı kullanıldı. Bulgular: MTT testi sonuçlarına göre %1 Biodentin kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı bir hücre canlılığı artışı göstermiştir (p0.05). Antibiyotik patlarının MTT testi sonucunda; %5'lik dilüsyonları arasında 3'lü antibiyotik patı hücresel canlılıkta kontrole göre anlamlı bir düşüş göstermiştir (p=0.001). Antibiyotik patlarının %10'luk dilüsyonları arasında 2'li patta hücre canlılığında kontrole göre bir düşüş görülse de bu istatistiksel olarak anlamlı bir fark oluşturmamıştır (p>0.05). 3'lü patta görülen hücre canlılığındaki azalma istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0.001). Comet testi sonuçlarına göre MTA'da genotoksisite kontrol grubuyla benzer sonuçlar vermiştir. Biodentin ve NeoLiner LC de birbiriyle benzer sonuçlar vermiştir; ancak hasar oranı kontrole göre yüksek sonuç vermiştir. En yüksek hasar oranı Bio C Repair ve Theracal PT'de bulunmuştur (p<0.001). Yara çizik deneyi sonucunda tüm materyaller kontrol grubundan daha yüksek değerler vererek hücre göçünü uyardığı düşündürmektedir. Sonuçlar: MTT testi sonuçlarına göre tüm biyoaktif materyallerinin SDPKH hücrelerinde proliferasyon artışı gösterdiği sonucuna ulaşıldı. En çok çoğalma %1 Biodentin dilüsyonda görülmüştür. Antibiyotik patlarının %1'lik konsantrasyonları hariç tüm konsantrasyonları %30'dan daha fazla hücre ölümüne sebep olarak sitotoksik etki göstermiştir. Comet testi sonuçlarına göre biyoaktif materyallerden Bio C Repair'in ve Theracal PT'nin genotoksik indeksi ve hasarlı hücre sayısı diğer materyallerden anlamlı derecede fazla gözlenmiştir. Yara çizik deneyi sonucunda tüm biyoaktif materyallerin hücre göçünü uyardığı görülmüştür. Bu materyallerle ilgili gelecekte yapılacak daha detaylı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Biyoaktif materyaller, Genotoksisite, Sitotoksisite, Süt dişi pulpa kök hücresi (SDPKH).
Gümüş diamin florür'ün restoratif materyallerinmekanik özellikleri üzerine etkisi
Gümüş Diamin Florür'ün Restoratif Materyallerin Mekanik Özellikleri Üzerine Etkisi Bu çalışmanın amacı, farklı ülkelerde son dönemlerde kullanımı yaygınlaşan gümüş diamin florür ajanının doğal çürüklü demineralize dentine uygulanmasının, yapılan rezin kompozit restorasyonların mikro makaslama bağlanma dayanımlarına olan etkisini değerlendirmektir. Çalışmada 35 adet çürüklü insan süt molar dişi kullanıldı. Proksimal çürüklü ve diş yapısının en az iki yüzeyi sağlam kalan, mine dentin birleşim yeri ile pulpa odası arasındaki mesafenin yarısından daha fazla uzanan dentin çürüklü süt dişleri seçilmiştir. Bu dişler daha sonra DiagnodentPEN cihazıyla belli değer aralığına göre ayrılmıştır. Toplanan dişler 1 hafta süreyle dezenfeksiyon için formalin solüsyonunda bekletilmiştir. Ardından dişler dental elmas separe ile bukkal ve lingual olarak iki simetrik parçaya bölünmüş ve rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Test grubuna yüzde 38'lik gümüş diamin florür uygulanmıştır. Kontrol grubundaki dişler ise sadece distile su ile yıkanmıştır. Bu örnekler 2 hafta boyunca 37 santigrat derecede bekletilmiştir. Ardından aeratör yardımıyla kavitasyon bölgesinde kararmış dentin tabakası kalacak şekilde kompozitin bağlanacağı düz dentin yüzeyleri elde edilmiştir ve 600 gritlik zımpara ile parlatılmıştır. Oluşturulan düz yüzeylere nişasta tüpler sabitlenerek kompozit restorasyonlar yapılmış ve 1 gün nemli ortamda bekledikten sonra nişasta tüpler çıkarılmıştır. Daha sonra yaşlandırma işlemi için her bir örneğe 1000 döngü olacak şekilde termal döngü işlemi uygulanmıştır. Yaşlandırılan örnekler mikro makaslama cihazına yerleştirilerek kırılma meydana gelinceye kadar kuvvet uygulanmış ve bu değerler kaydedilmiştir. Kırılan dolgularda başarısızlık tipi steromikroskop kullanılarak değerlendirilmiştir. Demineralize dentine uygulanan % 38'lik gümüş diamin florür uygulaması rezin kompozit restorasyonların dentine olan bağlanma dayanımlarını artırmıştır(p<0,05). En çok görülen kırılma tipi ise her iki grupta da adeziv kırılma tipi olmuştur. Anahtar sözcükler: gümüş diamin florür, diagnodent, mikromakaslama bağlanma dayanımı, rezin kompozit
Yeni nesil kompozit rezinlerin renk değişimlerinin karşılaştırılması
Estetik restorasyonların başarısında renk seçimi, kritik bir faktördür. Renk seçiminin tek aşamaya indirgenmesi hem klinisyenlere hem de hastalara kolaylık sağlayarak hem kompozit tüketimin hem de koltukta geçirilen sürenin azaltılmasına katkı sağlayacaktır. Bu nedenle, tek renkli bir kompozit ile tüm kavitelerin restore edilmesi hedeflenmektedir. Bu tez çalışmasının amacı, diş renginin ve renklendirme solüsyonlarının farklı renk sistemlerine sahip kompozitlerin renk stabilitesi ve renk uyumu üzerindeki etkilerini incelemektir. Çalışmada, 240 adet çift katmanlı akrilik diş (Ardiş Color G2, Dentaş, Ankara, Türkiye) VITA Classic skalasına göre üç ana gruba ayrılmıştır: A1 (n=80), A2 (n=80) ve A3 (n=80). Dişler daha sonra daldırma solüsyonlarına göre iki alt gruba ayrılmıştır: kahve ve distile su (n=40). Örnekler, test edilecek kompozitlere göre bukalemun etkisine sahip 3 farklı tek renkli kompozit rezin Omnichroma (Tokuyama, Japonya), Zenchroma (President, Almanya), Charisma Diamond One (Kulzer, Almanya) ve kontrol grubu olarak çok renkli kompozit rezin G-aenial Anterior (GC, Japonya) olmak üzere dört alt gruba ayrılmıştır (n=10). Diş ve kompozit restorasyon renk ölçümleri, kompozit restorasyonların dişlere yerleştirilmesinden hemen sonra ve 1., 7. ve 30. günlerde daldırma prosedürlerini takiben bir spektrofotometre (Vita Easyshade V, Vita Zahnfabrik, Bad Säckingen, Almanya) kullanılarak L*, a* ve b* değerlerinin kaydedilmesiyle gerçekleştirildi. Farklı zaman dilimlerinde kompozit rezinlerden elde edilen ölçüm değerleri, başlangıç değerleri ile karşılaştırılarak renk stabilitesi CIEDE2000 formülü ile hesaplanmıştır. Ayrıca, diş ile kompozit restorasyonun başlangıç ve 30. gün ölçümleri karşılaştırılarak renk uyumu CIEDE2000 formülü ile tekrar hesaplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizi, Mann- Whitney U testi, Kruskal Wallis testi ve post hoc testleri ile yapılmıştır (α = 0,05). Bu çalışmada, distile su ortamında çok renkli kompozit rezinlerin, tek renkli kompozitlere kıyasla daha düşük ve stabil renk değişimi gösterdiği belirlenmiştir. Charisma kompozit rezini, A3 renk tonunda istatistiksel olarak anlamlı (p<0.05) ve klinik olarak kabul edilemez düzeyde renk değişimi sergilemiştir. Zenchroma, distile suya daldırıldığında, tüm renk gruplarındaki dişler ile renk uyumları kabul edilebilir sınırı aşsa da, başlangıç ve 30. gün arasındaki renk uyumu farkı anlamlı bulunmamıştır (p>0.05). Kahve solüsyonunda tüm kompozit ve renk gruplarında zamanla artan renk değişimi gözlemlenmiş, 7. günden itibaren yalnızca tek renkli kompozitler klinik olarak kabul edilemez düzeyde değişiklik göstermiştir. 30. gün itibarıyla tüm kompozitler klinik sınırı aşmıştır. Omnichroma, kahveye daldırıldığında tüm renk gruplarındaki dişlerle renk uyumları kabul edilebilir sınırı aşsa da, başlangıç ve 30. gün ölçümleri arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Ayrıca, tek renkli kompozitlerin renk uyumu, dişin rengine bağlı olarak değişim göstermiş; açık renk tonlarında daha iyi uyum sağlanırken, koyu tonlarda bu uyum azalmıştır. Mevcut bilgiler ışığında kompozit türü, uygulandığı diş rengi ve solüsyona maruz kalma süresi, renk stabilitesi ve renk eşleşme yeteneği üzerinde doğrudan etkili bulunmuştur. Tüm analizlerde, çok renkli kompozit rezinlerin tek renkli kompozitlere kıyasla daha stabil olduğu ve istatistiksel olarak daha az renk değişimi sergilediği tespit edilmiştir (p<0.05). Anahtar Kelimeler: çok renkli kompozit, tek renkli kompozit, renk stabilitesi, renk uyumu, bukalemun efekti
Emzirme süresinin, maloklüzyon ve besleyici olmayan emme alışkanlıklarının gelişimine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı çocuklarda emzirme süresi ile maloklüzyon ve besleyici olmayan emme alışkanlıkları arasındaki ilişkiyi incelemektir. Ayrıca besleyici olmayan emme alışkanlıkları ile çocukluk döneminde oluşabilecek maloklüzyon türleri arasındaki ilişki de incelenecektir. Bu kesitsel ve gözlemsel araştırmaya Nisan 2023 ile Eylül 2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Kliniği'ne muayene için başvuran 3 ile 6 yaş aralığındaki 322 çocuk dahil edilmiştir. Bu çalışma hekimin maloklüzyonu incelediği bir klinik muayeneyi ve ardından çocuğun velisiyle yüz yüze yapılan anketi içermektedir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizinde SPSS (Statistical Package for the Social Sciences) 22.0 paket programı kullanılmıştır. Yapılan analizler sonucunda bebeklik döneminde altı aydan fazla süre emzirilen çocuklarda ön çapraz kapanış ve ön açık kapanış görülme olasılığı anlamlı derecede daha düşük bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca emzirme süresi arttıkça biberon ve emzik kullanımı anlamlı derecede azalmaktadır (p<0,05). Bir diğer önemli sonuç da emzik kullanan çocuklarda ön açık kapanış görülme olasılığı, emzik kullanmayanlara göre 7,88 kat daha yüksek bulunmuştur. Sonuç olarak, elde edilen bulgular doğrultusunda Dünya Sağlık Örgütü'nün genel sağlık açısından önerdiği gibi bebeklerin en az altı ay emzirilmesi, hem emzirmenin orofasiyal yapıların güçlenmesini desteklemesi hem de emzik emme gibi besleyici olmayan emme alışkanlıklarının oluşma ihtimalini azaltması bakımından, çocuklarda gelişebilecek maloklüzyon türlerini önlemede önemli bir rol oynayabilir. Anahtar Kelimeler: emzirme süresi, maloklüzyon, emzik emme, besleyici olmayan emme alışkanlıkları, parmak emme
Cam iyonomer, cam karbomer ve rezin içerikli restoratif materyallerin mikrosertliklerinin in-vitro olarak değerlendirilmesi
Çalışmamızda süt azı dişlerinde oluşturulan Sınıf I kavitelere yapılan restorasyonlarda yüksek viskoziteli cam iyonomer siman, cam karbomer, yüzey örtüsü uygulanmış cam karbomer ve bulk-fill kompozit rezin materyallerinin mikrosertlik değerlerini karşılaştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmada toplam 48 adet çekilmiş süt azı dişi kullanılmıştır. Sınıf I kavite hazırlıklarının ardından, dişler rastgele olarak 4 gruba ayrılmıştır (n = 12). İlk gruba yüksek viskoziteli cam iyonomer siman uygulanmıştır. İkinci gruba bulk-fill kompozit rezin uygulanmıştır. Üçüncü grup cam karbomer ile restore edilmiştir. Dördüncü gruptaki örneklere cam karbomer uygulanmış ve üzerine yüzey örtüsü (surface coat) uygulanmıştır. Tüm gruplarda mikrosertlik ölçümleri yapılmıştır. Bulgular: Mikrosertlik ölçümleri karşılaştırıldığında, en yüksek mikrosertlik değeri kompozit ile restore edilen grupta gözlenmiştir. Bunu sırasıyla cam iyonomer ile restore edilen grup ve yüzey örtüsü uygulanmış cam karbomer uygulanan grup takip etmektedir. En düşük mikrosertlik değeri ise sadece cam karbomer ile restore edilen grupta bulunmuştur. Gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalarda Games–Howell post hoc testi ile tüm gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (tüm karşılaştırmalar için p < 0.001). Sonuç: Sınıf I kavite restorasyonlarında kompozit rezin kullanımı, cam iyonomer ve cam karbomere kıyasla daha uygundur. Ancak cam karbomer üzerine yüzey örtüsü uygulandığında, mikrosertlik değerinin arttığı gözlenmiştir. Bu nedenle, rezin bazlı materyallerin tercih edilmediği durumlarda cam karbomer alternatif olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler: Cam iyonomer, cam karbomer, mikrosertlik, yüzey örtüsü, süt azı dişi
Cam hibrit ve çinko içerikli iki farklı cam iyonomer simanın fiziksel özelliklerinin incelenmesi
Günümüzde çocuk diş hekimliğinde en yaygın materyal olarak cam iyonomer simanlar kullanılmaktadır. Biyouyumlu olması, uzun dönem florür salabilmesi, remineralizasyonu desteklemesi, antibakteriyel etki göstermesi, polimerizasyon büzülmesi göstermemesi ve rezin içerikli dolgu materyallerine göre nem duyarlılığının daha az olması cam iyonomer simanların bu kadar yaygın kullanılmasını sağlamaktadır. Yürütülen bu in vitro çalışmanın amacı geleneksel cam iyonomer siman, çinko içerikli cam iyonomer siman ve cam hibrit içerikli cam iyonomer simanların fiziksel özelliklerinin karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla yüzey pürüzlülüğü, su emilimi ve suda çözünürlük, yüzey mikrosertliği ve basma dayanımı testleri yapılmıştır. 37°C'de distile su içerisinde bekletilen örneklerin 1 gün sonra ve 1 hafta sonra ölçümleri yapılmıştır. Elde edilen bu sonuçlara göre; geleneksel cam iyonomer simanları güçlendirmek için ilave edilmiş olan çinko ve cam hibritin simanların fiziksel özelliklerini tamamen iyileştirmediği görülmüştür. Cam iyonomer simanların fiziksel özelliklerini ve dolayısıyla klinik başarısını arttırmak için daha birçok çalışmanın yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.
Tek renkli kompozit rezinlerin mikrosertlik değişimlerinin karşılaştırılması: In vıtro çalışma
Son yıllarda geliştirilen tek renkli kompozit rezinler, ışık etkileşimi yoluyla çevredeki diş dokusunun rengini yansıtabilme yetenekleri sayesinde çoklu ton seçim ihtiyacını ortadan kaldırmıştır. Bu özellik, klinik uygulama süresini azaltmakta ve materyal stok yükünü düşürmektedir. Ancak bu materyallerin optik performanslarıyla ilgili çalışmalar yaygın olmasına rağmen, mekanik özelliklerinin özellikle farklı alt tabaka renkleri altında nasıl değiştiğine yönelik veriler sınırlıdır. Bu tez çalışmasının amacı, farklı içeriklere sahip tek renkli kompozit rezinlerin mikrosertlik değerlerini karşılaştırmak ve restorasyonun altında bulunan diş renginin bu değerler üzerinde bir değişikliğe yol açıp açmadığını değerlendirmektir. Çalışmada, alt tabaka renginin kontrollü biçimde değiştirilebilmesi ve ölçümlerde standardizasyon sağlanabilmesi amacıyla akrilik dişler substrat olarak kullanılmıştır ve VITA Classic skalasına göre üç ana gruba ayrılmıştır: A1 (n=80), A2 (n=80) ve A3 (n=80)(Ardiş Color G2, Dentaş, Ankara, Türkiye). Örnekler, çalışmada değerlendirilecek kompozit türlerine göre dört gruba ayrılmıştır; bukalemun etkisine sahip üç tek renkli kompozit rezin Omnichroma (Tokuyama, Japonya), Zenchroma (President Dental, Almanya), Charisma Diamond One (Kulzer, Almanya) kullanılmış ve çok renkli yapıdaki G-aenial Anterior (GC, Japonya) kontrol grubu olarak kullanılmıştır. Toplam 240 örnek, kompozit tipi ve alt tabaka rengi kombinasyonlarına göre 12 alt gruba ayrılmıştır. Hazırlanan örnekler polimerize edildikten sonra 24 saat distile suda bekletilmiş ve Vickers mikrosertlik testi 300 gf olacak şekilde 15 sn (Buehler MMT-3 dijital test cihazı, Waukagen Lake Bluff, IL, ABD) uygulanmıştır. Her örnekten üç ölçüm alınmış ve ortalama değerler istatistiksel olarak analiz edilmiştir (ANOVA, p<0,05). Çalışmanın bulgularına göre, kompozit türleri arasında mikrosertlik açısından anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,05). En yüksek mikrosertlik değeri Charisma Diamond One'da, en düşük değer ise çok renkli kompozit rezin olan G-aenial Anterior'da ölçülmüştür. Buna karşın, alt tabaka renginin (A1, A2, A3) sertlik değerleri üzerinde anlamlı bir etkisi olmadığı belirlenmiştir (p>0,05). Sonuç olarak, tek renkli kompozit rezinlerin mikrosertlik değerlerini belirleyen temel faktörün alt tabaka rengi değil, materyalin formülasyon özellikleri (monomer yapısı, doldurucu morfolojisi, çapraz bağlanma kapasitesi) olduğu görülmüştür.
Açık apeksli dişlerin apeksifikasyon tedavisinde apikal matriks ve mineral trioksit agregat kullanımının değerlendirilmesi
Bu retrospektif çalışmada nekrotik pulpalı immatür anterior maksiller dişlerde kollajen süngerli veya kollajen süngersiz MTA kullanılarak yapılan apikal plug işleminin klinik sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya 18 hastanın 20 üst kesici dişinde uygulanan apeksifikasyon tedavileri ve 12 aylık takip sonuçları dahil edildi. Dişler apeksifikasyon protokolüne göre her grupta 10 vaka olacak şekilde 2 gruba ayrıldı: Grup 1; MTA ile apikal plug, Grup 2; kollajen sünger ve MTA ile apikal plug. MTA her grupta yapay bir apikal bariyer oluşturmak amacıyla yaklaşık 4 mm kalınlığında yerleştirildi. Klinik ve radyografik kriterlere bağlı olarak sonuç, 2 kalibre edilmiş araştırmacı tarafından periapikal indeks (PAI) kullanılarak değerlendirildi. Grup 1'de takibi devam eden 6 dişten 3'ü (%50) ve Grup 2'de ise 8 dişten 5'i (%62,5) tamamen iyileşmiştir. Bununla birlikte, her iki grup arasında tedavi sonrası PAI değerleri karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Çalışmadan elde edilen verilere göre apeksifikasyon tedavilerinde apikal matriks olarak kollajenin kullanılması önerilebilir.
Erken çocukluk döneminde kullanılan vitamin ve demir preparatlarının eroziv etkilerinin değerlendirilmesi
Özetler daha sonra eklenecektir.
Kaygılı çocuklarda intravenöz Ketamin, Propofol ve Ketofol sedasyonunun klinik etkinliklerinin değerlendirilmesi
Bu araştırmada diş tedavisi planlanan kaygı düzeyi yüksek çocuklarda intravenöz ketamin, propofol ve ketofol sedasyonunun etkinliklerinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.Çalışma; 6-12 yaş arası, ASA I grubu, yüksek kaygı seviyesindeki çocuklar arasından seçilen 75 olgu üzerinde gerçekleştirilmiştir. Olgular randomize olarak Ketamin (Grup K) (yükleme dozu 1 mg/kg, devamlı infüzyon dozu 50-60 µg/kg/dk), Propofol (Grup P) (yükleme dozu 2 mg/kg, devamlı infüzyon dozu 70-90 µg/kg/dk) ve Ketofol (Grup KP) (yükleme dozu 0,6 mg/kg, devamlı infüzyon dozu 40-60 µg/kg/dk infüzyon) olarak 3 gruba ayrılmıştır. Olguların vital bulguları, derlenme süreleri ve sedasyon derinliği 5 dk aralıklarla kaydedilmiştir. Olguların kaygı düzeylerindeki değişim ise MCDASf ve CFSS-DS skalaları ile ölçülmüştür.Çalışma bulgularımız değerlendirildiğinde tüm gruplarda ciddi bir komplikasyon ile karşılaşılmadan tedavi işlemleri başarıyla gerçekleştirilmiştir. Grup K'de komplikasyon oranı diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Grup K'de derlenme süresi Grup P ve Grup KP' ye göre belirgin derecede uzun olarak saptanmıştır (p<0,05). BİS değerleri ile kullanılan sedasyon değerlendirme skalaları (RSS-OAAS) arasında Grup KP ve P'de korelasyon bulunurken, Grup K'de korelasyon tespit edilmemiştir. Propofol ve ketofol ile sağlanan sedasyon ile çocuklardaki kaygı düzeyinin istatistiksel olarak anlamlı derecede azaldığı tespit edilmiştir (p<0,05). Ketamin uygulanan grupta ise işlem öncesi ve sonrası kaygı skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p?0,05).Ketamin, propofol ve ketofol infüzyonunun derin sedasyon uygulamalarında ciddi bir komplikasyona neden olmadan etkili bir sedasyon sağladığı sonucuna varılmıştır. Ancak ketofol infüzyonunun, ketamin ve propofole kıyasla hasta ve hekim açısından daha konforlu ve güvenli olduğu ayrıca çocuk hastalarda tercih edilebilecek bir kombinasyon olduğu düşüncesindeyiz.
Yeni bir rezin infiltrant Icon®'un mikro - invaziv çürük tedavisinde etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmada, rezin infiltrant Icon®?un süt ve daimi dişlerde oluşturulan başlangıç mine lezyonlarına etkinliğinin in vitro olarak incelenerek Ambar® ve Helioseal® ile karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada 264?er adet süt molar ve daimi premolar dişte başlangıç mine lezyonu oluşturulmuş ve Icon®?un her iki diş grubundaki etkinliklerini incelemek amacıyla mikrosertlik, yüzey pürüzlülüğü ve renk analizleri yapılmıştır. Mine lezyonlarının yapısını ve materyallerin lezyonla olan ilişkisi taramalı elektron mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Ayrıca Icon® ve Ambar®?ın makaslama bağlanma kuvvetleri analiz edilmiş, kopma tipleri stereomikroskopta incelenmiştir. Mikrosertlik analizinde; Ambar® ve Helioseal® birbirine yakın ancak sağlam mine ve Icon®?a oranla oldukça düşük değerler vermiştir. Yeni asit atağı sonrasında Helioseal® en az mikrosertlik değişimi göstermiştir. Yüzey pürüzlülüğü analizinde sağlam mineye en yakın değeri Helioseal® verirken, bu grubu Icon® ve Ambar® izlemiştir. Mikrosertlik ve yüzey pürüzlülüğü diş grupları açısından karşılaştırıldığında istatistiksel anlamlı bir farklılık bulunmamıştır(p>0,0028). Icon®, başlangıç mine lezyonunu maskelemede Ambar® ve Helioseal®?a göre daha başarılı olurken, Icon® ve Ambar® süt dişlerinde daimi dişe oranla daha başarılı bulunmuştur(p< 0,0083). Çayda, kakaolu sütte ve portakal suyunda bekletilen örnekler arasında en fazla renklenme Ambar® grubunda olmuş(p>0,0083) ve diş grupları arasında renk değişimi açısından istatistiksel anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0,0056). Icon®?un lezyona iyi penetre olduğu izlenmiş, Ambar® ve Helioseal® örneklerinde lezyon ile materyal arasında boşluklar saptanmıştır. Her iki diş grubunda Icon®-mineye daha kuvvetli bağlanmıştır. Icon® uygulanan dişlerde koheziv, Ambar® uygulanan dişlerde ise adeziv tip kopma örneklerinin daha fazla olduğu gözlenmiştir. Sonuç olarak başlangıç mine lezyonlarının rezinle infiltrasyonu umut vaat eden bir yaklaşımdır. Fakat oral hijyen ve diet alışkanlığı kontrolü gözardı edilmemelidir.
İki farklı ofis tipi beyazlatma sisteminin klinik etkinliğinin ve güvenilirliğinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Bu klinik çalışmanın amacı; 13-18 yaş arası bireylerde, spektrofotometrik yöntemle yüksek fiyatlı, düşük konsantrasyonlu (Zoom2 Advanced Power,%25 HP) ve düşük fiyatlı, yüksek konsantrasyonlu (Beaming White, %36 HP) iki farklı ofis tipi beyazlatma sisteminin kısa ve uzun dönem etkinliklerinin ve güvenilirliklerinin, karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesidir. 13-18 yaş aralığındaki 28 hasta, rastgele 2 gruba ayrılmıştır. Bu gruplara; G1 (n=14): ZOOM2 %25 HP (Discus Dental, ABD) ofis tipi beyazlatma ajanı ve G2 (n=14): Beaming White (ABD) %36 HP ofis tipi beyazlatma ajanı 3?15 dakika süre ile uygulanmıştır. Diş renkleri; işlemden önce, işlem sonrası, 48. saat, 1., 6. ve 12. aylarda spektrofotometre yardımıyla (Vita EasyShade Compact, Vita Zahnfabrik, Almanya) belirlenmiştir. Sonuçlar Wilcoxon İşaret testi, Mann Whitney U ve Student?s t testi kullanılarak istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. İki grup L* değerleri açısından karşılaştırıldığında tedavi öncesine göre tedavi bitimi, 48.saat, 6.ay ve 12.ayda istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken; 1.ay sonunda L* değerlerindeki artış Zoom2 grubunda, istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha fazla olmuştur. Tedavi öncesine göre tedavi bitimi, 48.saat ve 1.aydaki b* değerleri kıyaslandığında, iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken; 6.ay ve 12.ay sonunda b* değerlerindeki azalma Zoom2 grubunda daha az olmuştur. İki grup arasında a* değerleri, spektrofotometre ile ölçülen Vita skorları ve ?E ortalamaları kıyaslandığında, takip periyodu boyunca istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmemiştir. Her iki grupta da 12 ay sonunda renk değişikliğinin korunduğu belirlenmiştir. Bu çalışmanın sonuçlarına göre her iki beyazlatma ajanı da estetiği geliştirmiştir. Yüksek konsantrasyonda ve daha ulaşılabilir kit, daha düşük konsantrasyonda ve daha pahalı kit ile benzer beyazlatma etkinliği göstermiştir.
Eksfoliasyon zamanı gelmiş süt dişlerinin kök hücre potansiyellerinin karşılaştırılmalı incelenmesi
Bu çalışmanın amacı düşme zamanı gelmiş süt dişlerinden kök hücre elde etme yöntemlerinin karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla 5-12 yaşındaki 32 hastanın ebeveynleri bilgilendirilip onam formu alındı. Düşme zamanı gelmiş süt dişleri kesici, kanin ve molar olmak üzere 3 grupta toplandı. Yeterli pulpa dokusu elde edilen dişlerden başarıyla kök hücre izolasyonu yapıldı. Hücreler yeterli sayıya ulaşınca kök hücre işaretlemeleri ve apopitozproliferasyon dengesi değerlendirildi. Bu çalışmanın sonucunda süt kesici dişlerinin köklerinin aşırı rezorbe olması ve yeterli pulpa dokusuna sahip olmaması nedeniyle kök hücre izolasyonu için uygun kaynak olmadığı bulunmuştur. Süt molar ve süt kanin dişlerden elde edilen sonuçlar değerlendirildiğinde %100 kültür doygunluğuna ulaşma süresi, kök hücre indeksi, proliferasyon indeksi ve apopitoz indeksi açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Her iki diş grubunda da kök hücre işaretleyicilerinden CD146 ve STRO-1 pozitif bulunmuştur. Apopitoz proliferasyon dengesinin belirlenmesi amacıyla Ki-67 işaretlemeri pozitif bulunmuş bu da proliferatif kapasitelerinin yüksek olduğunu göstermiştir. Bu bulgular ışığında düşme zamanı gelen süt kanin ya da molar dişlerin bir kök hücre kaynağı olarak kullanılabileceği, birbirlerine bir üstünlüğünün olmadığı, diş kök hücre izolasyonu için pulpa dokusu miktarının fazla olmasının daha önemli olabileceği sonuçlarına ulaşılmıştır.
Teobrominin başlangıç mine çürükleri üzerindeki etkisinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Fluorid uzun yıllardır remineralizasyon ajanı olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda fluoridin olası yan etkileri nedeniyle yeni remineralizasyon ajanı arayışına gidilmiştir. Kakao çekirdeğinden elde edilen teobromin güncel remineralizasyon ajanlarından bir tanesidir. Bu in vitro çalışmanın amacı başlangıç çürük lezyonlarının tedavisinde teobromin ve fluoridin farklı konsantrasyonlarının remineralizasyon etkinliğini değerlendirmektir. Bu amaçla sığır dişlerinden hazırlanmış 10 mine örneğinden oluşan 5 deney grubu [200 mg/l Teobromin grubu (Grup T1), 500 mg/l Teobromin grubu (Grup T2), 500 ppm Fluorid grubu (Grup F1), 1450 ppm Fluorid grubu (Grup F2), Kontrol grubu (Grup K)] oluşturulmuştur. Bütün örnekler yapay çürük lezyonu oluşturmak amacı ile 32 saat boyunca demineralizasyon solüsyonunda bekletilmiştir. Yüzey sertlik değerleri (KHN) Knoop mikrosertlik cihazı, kalsiyum (Ca), fosfor (P) miktarları ve Ca/P oranları enerji dağılımlı X-ışını spektroskopisi (SEM-EDX) kullanılarak analiz edilmiştir. Remineralizasyon ajanları deney gruplarına 8 gün boyunca bir pH döngüsü içerisinde uygulanmıştır. Örneklerin mikrosertlik ve mineral ölçümleri tedavi sonrasında tekrarlanmıştır. Araştırmamızın sonuçlarına göre K grubu hariç tüm gruplarda KHN, Ca ve P tedavi sonrası değerleri demineralizasyon sonrası değerleri ile kıyaslandığında istatiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. Tedavi sonrası KHN ve Ca değerleri açısından F2 ve T2 grupları diğer tüm gruplardan istatiksel olarak anlamlı artış göstermiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre 500 mg/l Teobromin'in, 1450 ppm Fluoride yakın düzeyde yüzey sertliğini ve Ca ile P birikimini arttırdığı söylenebilir. Anahtar kelimeler: Fluorid, Mikrosertlik, Remineralizasyon ajanları, SEM-EDX, Teobromin.
Opak lezyonun tedavisinde CPP-ACP kullanımının etkinliği
Bu klinik çalışmada opak lezyon gelişimi üzerine, standart bir remineralizasyon protokolüne ek olarak kullanılan fluoridli vernik, CPP-ACP ve CPP-ACP+fluoridli vernik uygulamalarının etkinliğinin incelenmesi amaçlanmıştır.Çalışma 8-15 yaş arası 21 çocukta opak lezyon saptanan toplam 101 diş yüzeyi üzerinde 12 hafta boyunca yürütülmüştür. Hastalar rastgele dört gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu oral hijyen eğitimi, klorheksidin gargara ve xylitollü sakız çiğnenmesini içeren günlük bir remineralizasyon protokolü ile tedavi edilmiştir. Kontrol grubundaki protokole ek olarak, ikinci grupta fluoridli vernik, üçüncü grupta CPP-ACP ve dördüncü grupta fluoridli vernik ve CPP-ACP kullanılmıştır. Bütün protokollerin etkinliğini değerlendirebilmek için remineralizasyon öncesi ve sonrasında görsel skorlamalar ve DIAGNOdent Pen değerleri kaydedilmiştir.Bu çalışmanın sonucu CPP-ACP' nin gözle muayenede başarısının, vernik ile veya vernik olmadan anlamlı derecede yüksek olduğunu göstermiştir (p <0.001 ve p <0,001). Buna ek olarak CPP-ACP kullanılan gruplarda DIAGNOdent Pen değerinde anlamlı olarak azalma belirlenmiştir.CPP-ACP' nin standart protokole olumlu ve önemli katkı sağladığı ve opak lezyonu tedavi potansiyeli olduğu bu kısa süreli klinik çalışmada gösterilmiştir.
Kütlesel yerleştirilebilen kompozit rezinlerin polimerizasyon derecelerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı kütlesel yerleştirilebilen 7 farklı kompozit rezinin polimerizasyon derecelerini belirlemektir. QuixfilTM, SonicFillTM, Tetric EvoCeram Bulk Fill, X-tra fil, SureFil® SDR® flow, Venus® Bulk Fill ve X-tra base kompozit rezinlerden 5 mm çapında ve 4 mm kalınlığında disk şeklinde örnekler hazırlandı ve LED cihazı ile 20 s ışık uygulandı. Örneklerin ışık uygulanan yüzeylerine Sof-Lex diskler ile polisaj yapıldı ve 37º C kuru, karanlık ortamda 24 saat bekletildi. 24 saatin sonunda örneklerin alt ve üst yüzeylerinden Vickers sertlik cihazı ile 5' er ölçüm yapıldı. Örnekler tekrar 37º C kuru, karanlık ortama yerleştirildi ve 7 gün bekletildi. Mikrosertlik ölçümleri 7 günün sonunda tekrarlandı. Her örneğin alt ve üst yüzey Vickers sertlik değerlerinin ortalamaları hesaplandı. Alt yüzey sertlik değeri üst yüzey sertlik değerine bölündü ve sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. Alt/üst Vickers sertlik oranının minimum 0,8 olduğu SonicFillTM, X-tra fil, SureFil® SDR® flow, Venus® Bulk Fill ve X-tra base kompozit rezinler polimerizasyon derecesi açısından başarılı bulundu. 1. ve 7. günlerdeki sertlik değerleri ve polimerizasyon dereceleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi.
6-8 yaş çocuklarında farklı dozlarda ağızda emilebilen xylitol tabletlerin tükürükteki streptococcus mutans ve lactobacillus spp. suşları üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Son yıllarda çocuk diş hekimliğinde gerçekleştirilen çalışmalar, diş çürüklerini önleme yollarını ve diş çürüğüne neden olan mikroorganizmaların kolonizasyonunu engellemeyi amaçlamaktadır. Bu çalışmalarda, diş çürüklerinin önlenmesinde öne çıkan yöntemlerden bir tanesi prebiyotik bir ürün olan xylitolün kullanımıdır. Bu çalışmanın amacı, karma dişlenme dönemindeki çocuklarda farklı dozlarda emilebilen xylitol tabletlerin 6 ay süreyle kullanımlarının tükürükteki S.mutans ve laktobasil değerleri üzerindeki etkilerini değerlendirmektir.Gazi Üniversitesi Pedodonti Anabilim Dalı'na başvuran 6-8 yaş arası çocuklardan CAT yöntemi ile S.mutans ve laktobasil değerleri orta - yüksek çürük riski grubunda olduğu belirlenen hastalar üç gruba ayrıldı. Grup 1: 2 gr /gün xylitol tablet, Grup 2: 4 gr/ gün xylitol tablet ve Grup 3: kontrol grubu. Hastaların 1.ay, 3.ay ve 6. ayda CRT kiti ile tükürük S.mutans ve laktobasil değerleri tespit edildi.2 gr/gün ve 4 gr/ gün emilebilen xylitol tablet kullanan iki grupta da başlangıç değerlerine göre 1. ay, 3. ay ve 6. ay S. mutans ve laktobasil düzeylerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı azalma saptandı (p<0,01). İki farklı xylitol grubu karşılaştırıldığında S. mutans ve laktobasil düzeylerindeki azalma oranıile xylitol dozları arasında anlamlı fark saptanmadı.
Amalgam restorasyonların postoperatif hassasiyetinde oksalat bazlı hassasiyet gidericilerin etkinliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada amaç, farklı kavite derinliklerindeki süt dişlerine uygulanan amalgam restorasyonların postoperatif hassasiyetinde oksalat bazlı bir hassasiyet giderici ajan ile total-etch adeziv sistem ve bunların kombine kullanımının etkinliğinin copal vernikle karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesinin in vivo ve in vitro olarak yapılmasıdır.7-10 yaş grubu hastalardan çalışmada belirlenen kriterlere göre toplam 100 adet Sınıf I çürüklü süt molar diş seçilerek çalışmaya dahil edilmiştir. Seçilen dişlere, lokal anesteziyi takiben rubber-dam izolasyonu altında standart frezlerle sınıf-I kavite preparasyonları yapılarak dişler rastgele 4 gruba ayrılmıştır:Grup 1: Smartprotect® (oksalat bazlı hassasiyet giderici)Grup 2: Adper Single BondTM 2 (total-etch adeziv)Grup 3: Smartprotect® + Adper Single BondTM 2Grup 4: Copal vernikKavite yüzeylerine çalışmada kullanılan ajanlar uygulanan dişler amalgamla restore edilmiştir. Hastaların dişlerine 1, 7, 30 ve 90. günlerde soğuk testi uygulanarak hassasiyet değerlendirmeleri yapılmıştır. Çalışmada kullanılan ajanların dentin yüzey morfolojisinde yaptıkları değişikliklerin değerlendirilmesi amacıyla her gruptan ikişer diş SEM'de incelenmiştir. Her gruptan üçer diş fizyolojik çekim zamanı gelince çekilerek histolojik değerlendirme yapılmıştır.Çalışmanın sonuçlarına göre gruplar arasında yapılan değerlendirmede 1, 7, 30 ve 90. günlerde hassasiyet insidansı yönünden istatistiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir (p>0,05). Kalan dentin miktarı arttıkça hassasiyet görülme oranı düşerken, zamanla hassasiyetin azaldığı gözlenmiştir. SEM analizi sonuçlarına göre tüm gruplardaki dişlerde dentin tübül ağızlarının tıkanmış olduğu gözlenmiştir. Histolojik incelemede, 4 gruptaki dişler arasında uygulanan ajanlara karşı gelişen pulpa cevapları arasında belirgin bir fark olmadığı tespit edilmiştir.
Ergenlik çağı çocuklarında yeni bir ağız kokusu tedavi protokolünün mikrobiyolojik olarak incelenmesi
Bu çalışmada sistemik kökenli olmayan ağız kokusu problemi olan çocuklarda tedaviye yönelik yeni bir protokol oluşturulması ve bu protokolün oral mikroflorada hidrojen sülfür üreten bakteriler üzerine etkilerinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çalışma ağız kokusu şikayeti olan, yaşları 12-16 arasında değişen 40 çocuk hasta üzerinde yürütüldü. Hastalardan kliniğe geldikleri gün, restoratif ve periodontal tedavilerinin bittiği gün ve bir hafta süren tedavi protokolü uygulamasının bittiği gün olmak üzere organoleptik yöntem ve halimetre cihazı kullanılarak ağız kokusu ölçümleri yapıldı ve mikrobiyolojik inceleme için tükürük ve dil pası örnekleri alındı. Tedavi protokolü olarak, klorheksidin glukonat içerikli gargara (Grup I), çinko içeren diş macunu ve sakız (Grup II), klorheksidin glukonat içerikli gargara ile çinko içeren diş macunu ve sakız (Grup III), su gargarası (Grup IV kontrol grubu) ve parafin (Grup V) kullanıldı.Çalışmanın sonuçlarına göre organoleptik koku skorlarıyla halimetrenin bulguları anlamlı benzerlik gösterdi (p<0.001). Ağız kokusu ile plak indeksi (p<0.001), CPITN (p<0.0017) ve dil pası (p<0.001) indeksi arasında anlamlı ilişki tespit edildi. Diş ve diş eti tedavisi ve oral hijyen prosedürleri uygulandıktan ve bir haftalık tedavi protokolü uygulandıktan sonra uçucu sülfür molekülü ve bakteri miktarında azalma gözlendi (p<0.001). Tedavi prosedürü uygulamalarından sonra ağız kokusunda en fazla azalma grup III' te gözlendi. Çinkolu ürün kullanımının öncesi ve sonrası tükürük çinko konsantrasyonları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık kaydedildi (p<0,001). Ağız kokusu tedavisinde diş ve diş eti tedavileri ve oral hijyen eğitimi verilmesi, bir haftalık klorheksidin gargara, çinkolu sakız ve diş macunu kullanılmasına hem klinik hem de mikobiyolojik olarak etkin bir tedavi protokolü olduğu belirlendi.
Süt molar dişlere üç farklı akışkan kompozit materyalinin uygulanması sonrası polisajlama ve yüzey koruyucu işlemlerinin etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, yeni geliştirilen akışkan kompozitlerle süt dişlerinde yapılan restorasyonlarda, polisajlama ve yüzey koruyucu uygulamasının marjinal adaptasyon ve mikrosızıntı üzerine etkinliğinin ve mikrogerilim testi ile kompozitlerin süt dişi dentinine bağlanma kuvvetlerinin değerlendirilmesidir.Çalışma için 120 adet çürüksüz süt molar diş kullanılmıştır. Dişlerden 60 tanesinin bukkal ve lingual yüzlerinde sınıf V kaviteler hazırlanmış ve dişler üç gruba ayrılarak üç farklı akışkan kompozit uygulanmıştır (Vertise Flow, G-aenial Universal Flo, Tetric N-Flow). Gruplardaki restorasyonların yarısına polisaj yapılmıştır. Daha sonra alt gruplar yine ikiye ayrılarak yarısına yüzey koruyucu (G-Coat Plus) uygulanmıştır. Marjinal adaptasyon değerlendirmeleri dişlerden hazırlanan replikalar üzerinde; mikrosızıntı değerlendirmeleri dişler üzerinde yapılmıştır.Geriye kalan 60 adet diş, dentin yüzeyleri açığa çıkacak şekilde bukkalden aşındırılmıştır. Dişler üç gruba ayrılarak dentin yüzeylerine üç farklı akışkan kompozit uygulanmıştır. Mikrogerilim testi ile bağlanma kuvvetleri ölçülerek kopma tipleri SEM'de incelenmiştir.Çalışmanın sonuçlarına göre, polisaj yapılması tüm gruplarda marjinal adaptasyonu azaltarak mikrosızıntıyı arttırmıştır. Yüzey koruyucu uygulandığında ise, marjinal adaptasyon ve mikrosızıntı ölçümleri anlamlı derecede daha başarılı bulunmuştur. Bağlanma kuvveti değerleri sırasıyla G-aenial için 15.5MPa, Tetric için 13MPa, Vertise için 2.3MPa olarak ölçülmüştür.Sonuç olarak, yüzey koruyucu uygulamasının restorasyonların başarılarını arttırdığı ve self-adeziv akışkan kompozit Vertise Flow'un bağlanma kuvvetinin yetersiz olduğu görülmüştür. Yeni geliştirilen materyaller ile ilgili daha fazla laboratuvar ve klinik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir.
Yeni geliştirilen iyontoforez etkili fluorid kaşığının remineralizasyondaki etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, iyontoforez tekniği ile fluorid uygulanmasını sağlamak üzere özel olarak geliştirilmiş ?Fluorinex? fluorid kaşığının remineralizasyondaki etkilerini; fluoridin konvansiyonel fluorid kaşığı ile jel halinde uygulanması ve konvansiyonel iyontoforez cihazı ile uygulanmasının etkileri ile lazer floresans ölçümleri kullanarak karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir.Çalışmada gelişimini tamamlamamış, herhangi bir anomaliye sahip olmayan 60 adet çürüksüz premolar ve molar dişte in vitro koşullarda başlangıç çürük lezyonu oluşturuldu. Dişler rastgele seçilerek dört gruba ayrıldı. Birinci grupta yer alan örneklere konvansiyonel teknikle 4 dakika, %1.23' lük APF jel, ikinci gruba ise konvansiyonel iyontoforez cihazı ile 4 dakika, %2' lik NaF uygulaması yapıldı. Diğer çalışma grubu olan Fluorinex grubunda yer alan lezyonlara ise öncelikle iyon akımının arttırılması amacıyla 1 dakika CuCl2 solüsyonu, daha sonra ise Fluorinex kaşık ile %1.23' lük APF jel 4 dakika uygulandı. Kontrol grubunda bulunan örnekler, herhangi bir işlem uygulanmadan 4 dakika distile su içerisinde bekletildi. Uygulamalardan sonra tüm örnekler ağız ortamının taklit edilmesi amacıyla iki hafta süre demineralizasyon ve remineralizasyon döngülerinden oluşan pH siklusuna alındı.DIAGNOdent pen ölçümleri başlangıç mine lezyonlarının oluşturulmasını takiben, fluorid uygulamalarından ve pH siklusundan sonra kaydedildi. Lezyonların oluşturulmasından ve fluorid uygulamalarından sonra örnekler SEM analizi ile değerlendirildi.Bu çalışmanın sonucunda tedavi öncesi ve sonrasında elde edilen DIAGNOdent pen değerlerine göre, Fluorinex uygulanan gruptaki değişimin, konvansiyonel APF jel (p=0.011), konvansiyonel NaF iyontoforezi (p<0.001) ve kontrol grubunda (p<0.001) meydana gelen değişimlere göre istatistiksel olarak anlamlı fark yarattığı belirlendi. pH siklusu sonrasında elde edilen değerler incelendiğinde ise; Fluorinex ve konvansiyonel APF jel grubunda tedavi öncesine göre istatistiksel olarak anlamlı değişimler gözlendi. (p<0.001)
ATP biyolüminesans yöntemi ile çalışan bir apareyin çürük riski tayininde ve çürük ile ilgili klinik araştırmalarda hasta başında kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada, yeni bir aparey olan CariScreen ATPmetre'nin süt, karışık ve daimi dişlenme dönemindeki çocukların çürük risk durumunu belirlemek için kullanılması sonucu elde edilen değerlerin DMFS/dfs skorları ve tükürük mutans streptokok ve laktobasil değerleri ile karşılaştırılması ve klinik araştırmalarda kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlandı.CariScreen ATPmetre çürük risk değerleri ile DMFS/dfs, mutans streptokok ve laktobasil değerleri çürük riski düşük(DMFS/dfs=0) ve yüksek(DMFS/dfs?10) toplam 100 çocukta karşılaştırılarak CariScreen ATPmetre'nin tanısal performans değerleri belirlendi.CariScreen ATPmetre ile ölçülen risk değerleri DMFS/dfs skorları ve mutans streptokok değerleri ile karşılaştırıldığında, süt ve karışık dişlenme gruplarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulgulanmazken(p>0.05), daimi dişlenme grubunda anlamlı fark bulgulandı(p<0.05). Tüm dişlenme grupları bir arada değerlendirildiğinde DMFS/dfs değerlerine göre CariScreen ATPmetre'nin duyarlılığı %92, seçiciliği %62 bulundu. Mutans streptokok değerlerine göre ise duyarlılık %88, seçicilik %54 olarak saptandı.Laktobasil ile CariScreen ATPmetre değerleri karşılaştırıldığında süt, karışık ve daimi dişlenme gruplarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulgulanmazken(p>0.05), tüm gruplar birlikte değerlendirildiğinde laktobasil değerlerine göre CariScreen ATPmetre'nin duyarlılığı %89 seçiciliği %62 olarak belirlendi.Bu çalışmanın sonucu, CariScreen ATPmetre değerlerinin DMFS/dfs skorları ve mikrobiyolojik sayımlarla korelasyonunun en yüksek olduğu dönemin süt dişlenme dönemi olduğunu, CariScreen ATPmetre'nin çürük riskinin belirlenmesi konusunda etkinliğinin arttırılabilmesi için diğer çürük risk değerlendirme metotlarıyla desteklenmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Ergenlerde uyku bruksizminin yüz profili açısından incelenerek Bitestrip® ve çiğneme basınçlarını ölçen T-Scan® ile değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı, ergenlerde % maksimum ısırma kuvveti ve kraniofasial morfolojilerin uyku bruksizmi ile ilişkisinin araştırılmasıdır.Çalışmaya 13 ile 16 yaşları (yaş ort.14.6) arasında daimi dentisyona sahip 34 hasta katılmıştır. BiteStrip® uyku bruksizmini teşhis etmek amacıyla tasarlanan, küçük, tek kullanımlık elektromiyografik elektronik bir cihazdır. Üretici firmanın 5 saatlik uyku laboratuvarı kayıtları ile karşılaştırmalı olarak verdiği BiteStrip® skorları (B.S skor) şöyledir: B.S skor L: Bruksizm yok. B.S skor 1: hafif, B.S skor 2: orta, B.S skor 3: ciddi. Yüzde maksimum ısırma kuvveti T-Scan® okluzal analiz sistemi ile ölçüldü. Sistemde yazılım programı, el ile tutulan cihaz ve hastanın çeneleri arasında konumlandırılan U şeklinde bir düzlem ile basınca duyarlı sensör aracılığıyla ölçüm yapmaktadır. T-Scan® USB ile bilgisayara bağlanmaktadır. Program her diş için % değeri vermekte ve 2 boyutlu olarak ısırma kuvvetlerini göstermektedir. Yazılım mümkün olduğu kadar hastanın çenesini taklit eden bir ark model oluşturmaya çalışmaktadır. Kraniofasial morfolojiler ise alınan konvansiyonel lateral sefalometrik filmler üzerinde bir ortodontist tarafından ölçüldü.Çalışmada SBa mesafesi dışında kraniofasial morfolojiler ile bruksizm arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. (p<0,05) Bu değer bruksizmi olanlarda olmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Bruksizm ile % maksimum ısırma kuvvetleri arasında ise anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Bunun yanı sıra % maksimum ısırma kuveti ile kraniofasial morfoloji ölçümlerinden SBa, Ar-Go-Me (Gonial açı) ve Sn-ArGo (Mandibular açı) arasında istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç bulunmuştur.Anahtar kelimeler: Uyku bruksizmi, ısırma kuvveti, kraniofasial morfoloji, oklüzyon, erg
Genç sürekli dişlerde protaper rotary sisteminin etkinliğinin mikro bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Kök kanal tedavisinde kullanılan Ni-Ti dönen sistemlerin başarısı ve güvenilirliği birçok çalışma ile kanıtlanmıştır. Ancak kök ucu yeni kapanmış genç sürekli dişlerde kullanımına dair yeterli bilgi mevcut değildir. Bu çalışmanın amacı, ProTaper sistemi ve Ni-Ti el eğesi ile genç sürekli dişlerde kanal şekillendirme özelliklerinin; kök kanal hacim değişiklikleri, prepare edilmemiş yüzey alanı ve kanalın merkez hattında meydana gelen sapma miktarları açısından Mikro Bilgisayarlı Tomografi (?BT) kullanılarak değerlendirilmesidir.Çalışmada, 15-18 yaş arası hastalardan çekilen 30 adet 2.molar diş kullanılmıştır. 1.Grup (Ni-Ti el eğesi): Geleneksel ?step-back? tekniği ile %2,25'lik NaOCl irrigasyon solüsyonu kullanılarak kök kanal şekillendirmesi yapılmıştır. 2.Grup (ProTaper sistemi): Glyde kayganlaştırıcı jel ve %2,25'lik NaOCl solüsyonu birlikte kullanılarak ?crown-down? tekniği ile kök kanal şekillendirmesi yapılmıştır. Kök kanal şekillendirmeleri öncesi ve sonrasında dişlerin ?BT yöntemiyle kayıtları alınmıştır. Bu çalışmada; preparasyon öncesi ve sonrası kök kanal hacimleri, bu hacimler arasındaki yüzdesel farklılıklar, prepare edilmemiş yüzeylerin toplam yüzeye oranı, kanalın merkez hattında meydana gelen sapma miktarları incelenmiş ve istatistiksel analizleri yapılmıştır.Çalışma sonucunda, her iki grupta da tüm kanallarda preparasyon öncesi ve sonrası kanal hacmi farkı ve hacmindeki artış oranları istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,001). Hem Ni-Ti el eğesi grubu ile ProTaper dönen Ni-Ti eğe sistemi grubu arasında, hem de gruplar içinde (dar ve geniş kanallar) değerlendirme yapıldığında kanal hacmi farkı, hacmindeki artış oranları, prepare edilmemiş yüzey alanı ve kök kanalının merkez hattında meydana gelen sapma miktarı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05).Apeksi kapalı genç sürekli dişlerin kök kanal tedavisinde, ProTaper sisteminin el eğelemesine alternatif olabileceği, seans süresinin kısalması açısından çocuk hasta gruplarında önemli bir avantaj sağlayacağı düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: ProTaper, Mikro Bilgisayarlı Tomografi (?BT), Genç Sürekli Diş
Cam iyonomer içerikli farklı restoratif materyallerin fluorid salınım ver geri alım özelliklerinin, yüzey pürüzlülüklerinin ve dentine bağlanma değerlerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, farklı yapıda cam doldurucu içeren restoratif materyallerin fluorid salınım ve geri alım kapasitelerini, değişik pH seviyelerinin yüzey pürüzlülüğüne etkisini ve bu materyallere mikro gerilme test yöntemi uygulayarak bağlanma kuvvetlerini karşılaştırmaktır.Çalışma için 5 farklı cam iyonomer içerikli restoratif materyal seçildi. Bu materyaller; geleneksel cam iyonomer siman, rezin modifiye cam iyonomer siman, nano dolduruculu rezin modifiye cam iyonomer siman, giomer (pre-reacted glass ionomer) ve poliasit modifiye kompozit rezin(kompomer)`dir.Çalışmada materyallerin fluorid salınım ve geri alım miktarlarını belirlemek için iyon analiz cihazına (pH/ISE meter, model 710A) bağlı iyon-spesifik elektrot (96-09BN) kullanıldı. Yüzey pürüzlülüğü, uç çapı 5 µm olan bir profilometre cihazı (Surftest; Mitutoyo Corp, Tokyo, Japan) kullanılarak belirlendi. Mikro gerilme test tekniği için ise Universal test cihazı (Micro Tensile Tester T-61010K Bisco, US) kullanıldı.Çalışmada tüm materyallerin bütün test periyodlarında fluorid salınımı yaptığı görüldü. 1. gün fluorid salınım değerleri geleneksel CİS'de tüm materyallere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu, diğer test günlerinde ise en yüksek fluorid salınımı istatistiksel olarak anlamlı şekilde geleneksel CİS ve RMCİS'lerin sahip olduğu bulgulanmıştır (p<0.05). Giomerin fluorid salınımının ise tüm test edilen günlerde kompomerden fazla olduğu tespit edilmiştir. Topikal fluorid uygulamasının ardından tüm materyallerin fluorid salınımlarında istatistiksel olarak anlamlı derecede artış görülmüştür (p<0.05). Giomerin fluorid alım kapasitesinin yüksek olduğu bulgulandı.En düşük pürüzlülük değerlerinin RMCİS grubunda olduğu; bunu sıra ile giomer, kompomer, geleneksel CİS ve nano dolduruculu RMCİS'in takip ettiği saptandı.Bağlanma testi sonucunda en yüksek bağlanma kuvvetleri giomer grubunda saptanmış olup bunu sıra ile kompomer, RMCİS, nano dolduruculu RMCİS ve geleneksel CİS grubunun takip ettiği belirlendi. Ayrıca giomerde istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek adeziv tip kopma saptandı (p<0.05).
Trabzon ili ve çevresinde 3-6 yaş grubu hastalarda dmf-t indeksi ve çürük prevalansının değerlendirilmesi
Erken çocukluk çağı çürüğü (EÇÇ) kompleks, multifaktöriyel ve kronik olmasına rağmen önlenebilir bir hastalıktır. Ülkemizde EÇÇ üzerine odaklanan çalışmaların sayısının oldukça az olduğu ve EÇÇ ile ilgili verilerin önemli kısmının altı yaşından büyük çocuklardan elde edildiği belirtilmektedir. Bu tez çalışmasının amacı, 3-6 yaş grubu çocukların çürük prevalans ve dmf-t indeks değerlerini bulup, koruyucu diş hekimliği hizmetinin önemini vurgulamaktır. Çalışma kapsamı içerisinde Trabzon İli içerisindeki özel ve devlet anaokullarına gidilerek, toplam 1083 çocuk muayene edildi, elde edilen veriler kayıt altına alındı. Tarama öncesinde aileler bilgilendirilerek çalışma için onay alındı ve doldurulmak üzere anket ve beslenme analiz formları ailelere gönderildi. Akabinde diyet düzenlemesi yapıldı ve çalışmada yer alan tüm çocuklara ve öğretmenlere oral hijyen eğitimi uygulamalı olarak verildi. Araştırmada elde edilen tüm verilere ki-kare testi yapıldıktan sonra anlamlı çıkan verilere lojistik regresyon analizi yapıldı. Trabzon İlinde yapılan bu araştırmada, 3-6 yaş arasındaki çocuklarda ortalama dmf-t skoru 2,95±3,60 ve çürük prevalansı %63,1 olarak tespit edildi. Muayene edilen çocukların %20,4'ünde Ş-EÇÇ saptandı. Sonuç olarak, çürüksüz çocuklara kıyasla EÇÇ'lilerin ve EÇÇ'li çocuklara kıyasla da Ş-EÇÇ'lilerin diş problemiyle karşılaşıp doktora gitme olasılığının daha yüksek olduğu bulundu (p<0,001). Ayrıca, yapılan istatistiksel değerlendirmeye göre; yoğurt ve peynir tüketiminin diş çürüklerini önlemede ve çürüğün şiddetini azaltmada önemli bir faktör olduğu sonucuna ulaşıldı (p˂0,05). Trabzon İlindeki okul öncesi çocuklardaki çürük prevalansının çok yüksek olduğu görülmüştür. Aileler süt dişlerinin önemi ve çocuklarını diş problemi yaşamadan diş doktoruna götürmeleri ve doğru beslenme konusunda bilgilendirilmelidir. Bununla beraber, EÇÇ'yi önleyebilmek için çocukların kalsiyum içerikli ürünleri daha çok tüketmesi önerilmelidir.
Genç daimi ve süt azı dişlerine uygulanan cam iyonomer içerikli farklı restoratif materyallerin klinik başarısının değerlendirilmesi
Restoratif materyallerin özelliklerinin, diş dokusuna yakın olmasının yanında mekanik olarak ağızda uzun süre kalabilmesi ve estetik özelliklerinin iyi olması önemlidir. Çalışmamızın amacı, yüksek viskositeli cam iyonomerin (Equıa Fil) klinik başarısının, genç daimi azı dişlerinin sınıf I kavitelerine uygulanan kompozit rezin (Filtek Z250) ve süt azı dişlerinin sınıf II kavitelerine uygulanan yüzey örtücü(G Coat Plus) uygulanmış/uygulanmamış cam iyonomer içerikli farklı restoratif materyaller (Fujı IX GP, Ketac Molar Quick Aplicap) ve kompomer (F2000) restorasyonlarının klinik başarıları ile karşılaştırmalı olarak modifiye USPHS kriterlerine göre değerlendirmektir.Çalışmamıza kliniğe başvuran 6-14 yaş aralığında olan 82 çocuk hastanın 194 dişi dahil edildi. 138 süt azı dişlerinin sınıf II kavitelerine Equıa Fil (GC), G Coat Plus (GC) uygulanmış/uygulanmamış Fujı IX GP (GC) ve Ketac Molar Quick Aplicap (3M ESPE), F2000 (3M ESPE) restorasyonlar uygulandı. 56 adet genç daimi dişlerin sınıf I kavitelerine de Equıa Fil (GC), Filtek Z250 (3M ESPE) restorasyonlar uygulanıp 18 ay takip süresince değerlendirildi. Çalışma sonucunda, süt dişlerinde 'retansiyon' parametresi açısından G Coat Plus uygulanmamış Ketac Molar Quick Aplicap restorasyonlarının kendi içinde 18. ayda diğer tüm zaman dilimlerinden, ayrıca ikili karşılaştırmalarda F2000 restoratif materyalden farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Genç daimi dişlerde ise 'kenar renklenme' parametresinde Filtek Z250'nin kendi içinde 18. ayda diğer tüm zaman dilimlerinden farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç olarak; Equıa Fil, genç daimi dişlerin sınıf I ve süt dişlerinin sınıf II kavitelerinde başarılı bulundu. Ayrıca geleneksel cam iyonomer simanlar süt sınıf II kavitelere uygulanırken yüzey örtücü ile birlikte kullanılmasının daha uygun olacağı sonucuna varıldı.