
118
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Alzheimer Hastalarına Ait Beyin Omurilik Sıvılarında P-Cisim Biyobelirteci Olan LSM14A'nın Araştırılması
Alzheimer hastalığı dünya çapında en çok görülen ve beyinde entorhinal korteks ve hipokampüste ekstraselüler amiloid beta (Aß) ve intraselüler alanda nörofibriler yumakların (NFY) patolojik birikimleri ile karakterize olan ve bireylerin çoğunlukla kognitif fonksiyonlarının etkilendiği nörodejeneratif bir hastalıktır. Nörodejeneratif hastalıklarda nöronal fonksiyon bozukluğu dendritlerden başlar ve buna bağlı dendtrik içerik ekstraselüler alana ya da beyin omurilik sıvısına (BOS) çıkabilmektedir. BOS'ta mRNA varlığını gösteren bazı çalışmaların varlığı ve yapısı gereği kırılgan olan mRNA'nın BOS'ta tek başına olamayacağından yola çıkarak, bu tez çalışmasında mRNA'ların BOS'ta yardımcı proteinler eşliğinde bulunabileceği ve bu yardımcı proteinlerin mRNA'ların dendritlerde depolanmasını sağlayan P-cisimleri olabileceği hipotez edilmiştir. Çalışma kapsamında Alzheimer hastaları ve Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) hastalarında P-cisim proteini olan LSM14A'nın BOS'taki varlığı ve seviyeleri araştırılmıştır. Sonuç olarak LSM14A'nın BOS'taki varlığı literatürde ilk kez bu çalışma ile gösterilmiştir. Ayrıca üç yıldan daha kısa süre hastalık süresine sahip olan Alzheimer hastalarının BOS'larında LSM14A protein seviyesi anlamlı derecede yüksek iken hastalık süresinin uzamasına bağlı olarak BOS'taki LSM14A proteinin seviyesinin anlamlı oranda azaldığı saptanmıştır. Bu sonuçlar ışığında LSM14A proteininin Alzheimer hastalığı için erken evre biyobelirteç olma potansiyeli taşıdığı söylenebilir.
Nrem parasomni ve epilepsi hastalarında elektroensefalografi spektrum ve yüksek frekans osilasyon analizi
Giriş: NREM (non-REM, rapid eye movements, hızlı göz hareketleri) uyku evresi ile ilişkili parasomniler ve uyku ile ilişkili hipermotor epilepsi arasında klinik ve patofizyolojik benzerlikler mevcuttur. Bu çalışmanın amacı, NREM parasomnisi ve epilepsi hastalarında spektral elektroensefalografi (EEG) özelliklerini ve yüksek frekans osilasyonlarını (HFO, high frequency oscilations) inceleyerek sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırmak ve olası benzerlik ve farklılıkları ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, NREM parasomnisi tanılı 16 hasta, frontotemporal lob kaynaklı dirençli olmayan epilepsi tanısı alan 14 hasta ve yaş ve cinsiyet uyumlu 10 sağlıklı kontrol dâhil edilmiştir. Spektral EEG verileri her iki taraflı santral serebral alanlardan, HFO analizi 16-kanal EEG'den elde edilen kayıtlar üzerinden yapılmış, uyku öncesi-sonrası uyanıklık, uykunun ilk ve ikinci yarısından NREM ve REM uyku evrelerinden üçer dakikalık en az bir periyot analiz edilmiştir. Bulgular: Spektral EEG analizinde parasomni hastalarında uykunun ilk yarısında N2 uyku evresinde delta gücü kontrollere kıyasla düşük, N2 uykuda teta gücü, N3 uykuda alfa ve teta yüzdesi ikinci yarıya göre yüksek bulundu. Epilepsi hasta grubunda uykunun ikinci yarısında ilk yarıya kıyasla delta gücünde azalma izlendi. Kontrol grubunda N2 uyku delta gücü uykunun ilk yarısında ikinci yarıya kıyasla yüksek saptandı. HFO verilerini incelediğimizde uyku ve uyanıklıkta toplam fast ripple sayılarının epilepsi hastalarında en yüksek, toplam fast ripple, tüm uyku ve uyku ikinci yarıda parasomni hastalarında kontrollerden yüksek olduğu izlendi. Sonuç: EEG spektrum incelemesi parasomni hastalarında uyku instabilitesinin göstergesi olarak kullanılabilir. Çalışmamız HFO'ların sadece epilepside değil parasomni gibi uyku bozukluklarında da gözlenebildiğini göstermiştir. Uyku bozukluklarında HFO inceleyen yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Penisilin-streptomisin antibiyotiklerinin mitokondriyal DNA kopya sayısı üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Antibiyotikler, bakteriler ve funguslar gibi mikroorganizmalarda milyonlarca yıl içerisinde bir savunma mekanizması şeklinde evrimleşmiş kimyasal moleküllerdir. Bu moleküller, yapıları ve işlevlerinin keşfedilmesiyle klinik alanlarda kullanılmaya başlanmıştır. Her ne kadar antibiyotikler, temelde prokaryotik hücreli organizmaları etkilese de ökaryotik hücrelerde de birtakım etkilere sahip oldukları rapor edilmiştir. Klinik alanlarda sıkça kullanılan Penisilin-Streptomisin (PenStrep) antibiyotiğinin, ökaryotik hücrelerdeki etkileri halen tam olarak aydınlatılmamıştır. Ekibimizin daha önce Alzheimer hastalığında (AH) patolojik rol oynayan vitamin D reseptörleri üzerinde yaptığı bir çalışmada, PenStrep antibiyotiğinin doza bağlı olarak primer kortikal nöron kültüründe amiloid beta 1-42'nin (Aβ1-42) lokalizasyonunu sitoplazmadan nükleusa değiştirdiği gösterilmiştir. Bu durum, PenStrep uygulamasının bir şekilde Aβ1−42'nin nükleusa göç etmesini sağlayarak bir dizi hücre ve organel düzeyinde transkripsiyonel değişiklikler yapabileceğini düşünmemize neden olmuştur. Aβ1−42'nin aynı zamanda endoplazmik retikulum ve mitokondri gibi organeller içerisinde de bulunmasını göz önünde bulundurduğumuzda, PenStrep antibiyotiklerinin dolaylı yoldan mitokondri ve mitokondriyal DNA (mtDNA) kopya sayısı üzerine etkisi olabileceğini düşündük. Çalışma kapsamında, HEK293T hücrelerinde üç farklı dozda PenStrep antibiyotik uygulamasının mtDNA kopya sayıları üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Sonuç olarak, 24 saat süreyle 5 ve 15 IU ve 48 saat süreyle 10 IU PenStrep uygulaması yapılan gruplarda mtDNA kopya sayısının kontrol gruplarına göre istatistiksel olarak anlamlı derecede arttığı görülmüştür. Düşük doz antibiyotik uygulaması ile görülen mtDNA kopya sayısındaki bu artış, oksidatif fosforilasyon sisteminin aktivitesini sürdürmeyi amaçlayan bir telafi mekanizması olabilir. Yüksek dozda görülen durum ise yüksek oksidatif stres karşısında hücrenin daha fazla mitokondri üretmesi ile bağlantılı olabilir. 48 saat 10 IU PenStrep uygulamasında görülen artışın ise hücrede bu dozda oluşan oksidatif stresin ancak kendisini bu sürede göstermesiyle açıklanabilir. Antibiyotik uygulaması ile mtDNA kopya sayısının artmasının hücresel ve moleküler mekanizmalarla ilişkisinin kurulması için daha ayrıntılı ve kapsamlı çalışmalar yapılması gerekmektedir. PenStrep antibiyotiğinin mitokondri üzerindeki fizyolojik etkilerini anlamak, antibiyotiklerin patolojik mekanizmalara katılımını anlamak için önemlidir. Anahtar kelimeler: penisilin, streptomisin, antibiyotik, mitokondri, DNA
TREM2 geninin transkripsiyonel kontrolünde amiloid beta 1-42'nin rolü
Demansın en yaygın sebebi olan Alzheimer hastalığı (AH) patolojisinde Aβ1-42 peptidi oldukça önemli bir yere sahiptir. Hastalığın patolojisinde hücre dışı alanda birikim yaptığı bilinen Aβ1-42'nin başka hücresel fonksiyonları da bulunmaktadır. Aβ'nın nükleusta lokalize olduğu ve gen regülasyonunu DNA'ya bağlanarak transkripsiyon faktörüne benzer biçimde düzenleyebildiği gösterilmiştir. AH'nın ilerlemesi ile birlikte oluşan nöroinflamatuvar yanıtta myeloid hücreler 2 üzerinde eksprese edilen tetikleyici reseptör (TREM2) kritik bir role sahiptir. TREM2 aktivasyonu aracılığı ile mikroglialar fenotiplerini değiştirebilmekte ve fagositozla ilişkili yolaklar aktive edilmektedir. Bu sebeple TREM2 sinyalleşmesindeki değişiklikler direkt biçimde mikroglial yanıtı etkilemektedir. AH patolojisi ile yakından ilişkilendirilen APOE ve Aβ, TREM2'nin ligandlarındandır. Grubumuz tarafından önceden yapılan çalışmada Aβ1-42 uygulaması sonucunda TREM2 ekspresyonunun düştüğü gösterilmiştir. Tez kapsamında yaptığımız çalışmada Aβ1-42'nin TREM2 geninin transkripsiyonel regülasyonu üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu hedefe yönelik biçimde, HEK293T hücrelerine 0.1 μM Aβ1-42 ve 1 μM Aβ1-42 uygulandı ve 24 saat sonrasında kromatin immünopresipitasyon ve kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu (ChIP-qPCR) tekniği gerçekleştirilerek TREM2 geninin düzenleyici bölgelerinde Aβ'nın olası bağlanma bölgeleri sorgulandı. Kat artışı tekniği kullanılarak bu bölgelere ilişkin bağlanma sinyalleri hesaplandı. Elde edilen sonuçlara göre hedeflenen 4 bölgede de bağlanma sinyali gözlemlendi. Ayrıca 1 μM Aβ1-42 uygulama grubunda genin promotörünün flanker bölgesini içeren hedefte kontrole ve 0.1 μM Aβ1-42 uygulamasına kıyasla anlamlı seviyede bağlanma sinyalinin arttığı sonucuna ulaştık. Elde ettiğimiz veriler ile literatüre girmemiş yeni bir mekanizmayı, Aβ'nın TREM2 geninin düzenleyici DNA bölgeleriyle etkileşime girerek ekspresyonunu etkileyebileceğini öne sürmekteyiz. Aβ transkripsiyon faktörü benzeri işlevi aracılığıyla TREM2 ekspresyonunu değiştirerek AH'de nöroinflamatuvar cevabın ve fagositik temizlenmenin etkinliğini düşürüyor olabilir. Aβ ve TREM2 arasında tanımlanan yeni mekanizmaya dair daha ileri çalışmaların gerçekleştirilmesi AH'nin patolojisindeki hücresel süreçlerin daha iyi biçimde anlamlandırılmasını sağlayacaktır.
6-hidroksi dopamin (6-OHDA) ile oluşturulan ın vitro parkinson hastalığı modelinde humanin'in nöroprotektif etkisinin araştırılması
24 amino asitli bir peptid olan Humanin (HN), keşfedildikten sonra Alzheimer hastalığı da dahil olmak üzere birçok nörodejeneratif hastalıkta incelenmiştir. HN çok biyoaktif bir peptittir. Böylece, birçok hücre içi ve hücre dışı sinyalleşme mekanizmasını etkiler. HN, PI3k / Akt, JAK / STAT, MAPK / ERK yolları ve IGFBP, Bax proteinleri üzerinden hücre büyümesini, çoğalmasını ve hayatta kalmasını düzenler. Bu çalışmanın amacı, HN'nin 6 hidroksidopamin (6-OHDA) ile indüklenen in vitro Parkinson hastalığı modelinde nöroprotektif bir etkisinin olup olmadığını araştırmaktır. Bu çalışmada Parkinson hastalığının deneysel olarak taklit edilmesi için 6-OHDA ile indüklenen insan nöroblastom hücre hattı (SH-SY5Y) kullanıldı. HN'nin 6-OHDA nörotoksisitesine karşı nöroprotektif etkisi ise mitokondriyal disfonksiyon, apoptoz ve sitotoksisite parametreleri ile değerlendi. Mitokondriyal disfonksiyonun belirlenmesinde MTT, apoptoz'un belirlenmesi için kaspaz-3 ve sitotoksisitenin belirlenmesi için LDH testleri kullanıldı. İstatistiksel analiz için GraphPad Prism 8.0 programı kullanıldı ve gruplar arasındaki farklar tek yönlü ANOVA istatistikleri ile değerlendirildi. Yapılan analiz sonucunda IC50 dozu 233.7 µM olarak belirlendi. MTT testinde elde edilen bulgulara göre, HN tek başına uygulandığında proliferatif bir etkiye sahip değildi (p>0,05). Bununla birlikte, 10 µM ve 20 µM HN içeren 24 saatlik ön işleme hücrelerinin 6-OHDA nörotoksisitesine karşı koruduğu görüldü (p<0,01). LDH testinde, herhangi bir HN doz grubunda laktat dehidrojenaz salınımı saptanmadı. Kaspaz-3 testinde, 20 μM HN ile ön muamelenin, 6-OHDA nörotoksisitesine karşı kaspaz-3 seviyesini düşürdüğü, ancak istatistiksel bir fark yaratmadığı görüldü (p> 0, 05). Anahtar Sözcükler: apoptoz, humanin, mitokondriyal disfonksiyon, nöroprotektif etki, Parkinson hastalığı, sitotoksisite,
Proprioseptif nöromuskuler fasilitasyon tekniklerinin parkinson hastalarında bilişsel ve motor fonksiyona etkisi
Parkinson hastalığı (PH), alzheimer hastalığından sonra en sık görülen 2. nörodejeratif (sinir aşınmasına bağlı) hastalıktır. Genel olarak motor belirtilerle karakterize bir hastalık olsa da motor olmayan belirtilere de sık rastlanır. Bu belirtilerden bilişsel işlev bozukluğu parkinson hastalığının erken evrelerinde hafif olarak görülmekte ve ilerleyen zamanlarda demansın gelişmesine sebep olabilmektedir. Bununla birlikte yürütücü işlevlerdeki bozukluk hareket becerilerindeki bozulma ile birleşerek parkinson hastalarının düşme sayılarında artışa neden olabilmekte ve yaşam kalitesini düşürmektedir. Yürüme mesafesinin kısalması, denge bozuklukları parkinson hastaları için hareketsiz yaşama zemin hazırlamaktadır. Bu sebeplerle çalışmamıza Torbalı Devlet Hastanesinde Fizik Tedavi Rehabilitasyon ünitesinde Proprioseptif Nöromuskuler Fasilitasyon (PNF) egzersizleri ile tedavi gören ve hafif bilişsel bozukluğu olan 5'i olgu grubunda 5'i kontrol grubunda olmak üzere 10 parkinson hastasını dahil ettik. Hastalar tedavi başlamadan ve 15. Seans sonunda kontrol gruplarıda 20 gün arayla Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ), Montreal Bilişsel Değerlendime Ölçeği (MOBİD) ve Standardize Mini Mental Test (SMMT) ile değerlendirildi. Sonuçlar tekrarlayan ölçümler ANOVA kullanılarak analiz edildi. Sonuç olarak ön test ve son test arasında, tüm testlerin toplam skorlarında, MOBİD adlandırma, SMMT hatırlama, FBÖ yer değiştirme, sosyal algılama verilerinde PNF egzersizlerinden bağımsız olarak artış gerçekleşmiştir. FBÖ toplam skorlarındaki farklılıklarda cinsiyet, grup ve grup-cinsiyet etkileşimi tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler; Biliş; PNF; Parkinson Hastalığı; Egzersiz
Multimodal bağlantı analizleri
Amaç: Yaratıcı düşünce ve usavurma, insan beyninin bilişsel kapasitesinin hiyerarşik olarak en tepesindeki ve en karmaşık sistemleridir. Birbirleri arasında dinamik bir etkileşim içerisinde olan bu iki kavram, insan ve toplum hayatının daha sürdürülebilir ve kaliteli olması açısından büyük bir stratejik öneme sahiptirler. Bu konuda uzun yıllardır pek çok bilimsel çalışma yapılmasına rağmen bu süreçlerin ardındaki nöral bileşenler ve sistemler hakkında kapsamlı çalışmalar son yıllara kadar yapılamamıştır. Gelişen teknik imkanların da yardımıyla, "Semantik Uzaklık" ve "Anoloji Tabanlı Usavurma" , fMRI görevi olarak modellenebilmiş ve yaratıcı düşünce araştırmaları konusuna yeni yöntemler ve bilgiler sağlamıştır. Bu çalışmanın amacı, kullanılan MR modalitelerini arttırarak (rs-fMRI,dwMRI) sadece görev sırasında aktive olan bölgeleri değil tüm beyni bir bütün ağ ve alt parçaları olarak değerlendirmek, yaratıcı düşüncenin oluşumunda katkıda bulunan bölge ve sistemlerin aktivasyon ve dinlenme sırasında nasıl bir fonksiyonel bağlantıya sahip olduklarını açıklamaktır. Yöntem: Çalışmaya 20-35 yaş arası, kendilerinde ve ailelerinde herhangi bir psikiyatrik bozukluk bulunmayan, en az lise mezunu, 30 sağlıklı gönüllü katılımcı dahil edilmiştir. Tüm katılımcıların MR taramaları Ege Üniversitesi Hastanesi 3T MR ünitesinde daha önce test edilen, çalışmaya en uygun parametreler kullanılarak yapılmıştır. Her katılımcı için yapısal olarak 3D-T1 ağırlıklı MP-RAGE ve 60 yönlü dwMRI, fonksiyonel olarak ise gözler kapalı 9 dakikalık rsfMRI ve "Analoji Tabanlı Usavurma" görevi sırasında BOLD fMRI görüntüleri elde edilmiştir. Tüm görüntüler kalite kontrolü ve ön işlemlerden geçirildikten sonra, fonksiyonel görüntüler üzerinde Freesurfer yazılım paketi ile "Semantik Uzaklık" kullanılarak parametrik modülasyon analizleri ve dinlenme halinde iken CONN MATLAB paketi ile ROI- ROI bağlantı analizleri yapılmıştır. Difüzyon ağırlıklı görüntülerde ise yine her Ikatılımcı için FSL-ProbtrackX-Tracula yazılımları ile global probabilistik traktografi yapılmış ve fonksiyonel verilerde elde edilen kortikal yüzeylerin bağlantıları analiz edilmiştir. Kullanılan tüm yazılımlar ve araçlar açık kaynak kodlu olup modaliteler arası maksimum uygun hale getirmek için herbirinde gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Bulgular: "Analoji Tabanlı Usavurma" görevi sırasında semantik uzaklığın artmasıyla görevde daha iyi performans gösteren bireylerin sol hemisfer gri madde yüzeyinde Intraparietal Sulcus, Anterior Cingulate Cortex-Ventral bölümü, Middle Frontal Gyrus, sağ hemisfer gri madde yüzeyinde Anterior Cingulate Cortex-Ventral bölümü alanlarında, subkoritkal analizlerde ise sağ ve sol Caudate Nucleus'ta, tüm beyin hata düzeltmelerinden sonra anlamlı BOLD sinyal korelasyonu saptandı.. Görevde daha başarılı olan katılımcıların dinlenme sırasında sol IPS ve sağ Inferior Frontal Junction kortikal bölgeleri arasında fonsiyonel korelasyon bulunduğu saptandı (T=4.77, p<.0221). Difüzyon görüntülerinde 16 ana beyaz madde yolağında yapılan global probabilistik analizler sonucunda görev performansı ile bu yolaklar arasında anlamlı bir korelasyon bulunamamıştır. Ancak beyaz madde yüzeyinde ROI tabanlı probabilistik traktografi analizlerine uygulanan Çizge Teorisi sonucu, sol hemisfer Medial OFC, Pars Orbitalis ,ACC Rostral, Amigdala ve sağ hemisferde Pars Triangularis, Precentral Gyrus, Postcentral Gyrus, Superior Frontal Gyrus ve Cuneus'ta görev başarısıyla anlamlı korelasyon bulunmuştur. Sonuç: Yaratıcı düşünce ve usavurmanın daha önceki çalışmalarda da belirlenen kortikal bölgelerin daha aktif kullanılmasıyla daha başarılı hale geldiği görülmektedir. Çalışmamız bu bilgilere dinlenme halindeki fonksiyonel bağlantı ve traktografi sonuçlarını ekleyerek yaratıcı düşüncenin salt aktivasyonun yanında ağ özellikleri açısından da ayırt edilebilir bileşenlerini göstermesi açısından oldukça önemlidir. Önümüzdeki çalışmalarda bu bölgelerin tekil bağlantılarının da incelip daha detaylı bir ağ haritası çıkarılması hedeflenmektedir.
Sıçan beyninde nikotin uygulamasının mch ve mchr1 ekspresyonu üzerine etkileri
Melanin konsantre edici hormon (MCH) ve reseptörü MCHR1, ödül devresi olarak anılan mezokortikolimbik sistemde yoğun ekspresyon göstermektedir. MCH sinyalizasyonunun sukroz, yiyecek gibi doğal maddelerin yanısıra alkol, kokain, amfetamin, metamfetamin gibi bağımlılık yapıcı ajanların ödüllendirici etkilerinde rolü olabileceği ileri sürülmektedir. Tez çalışmamızın amacı nikotinin ödül etkisinin oluşumu sırasında, mezokortikolimbik sisteme dahil olan anatomik yapılarda eksprese edilen MCH ve MCHR1 mRNA'sındaki düzenlemeyi araştırmaktır. Bu amaçla yetişkin erkek sıçanlara altı gün boyunca üç farklı nikotin dozundan biri (0.2, 0.4, 0.6 mg/kg veya serum fizyolojik) subkutan enjekte edilip; son enjeksiyondan bir saat sonra dekapitasyon gerçekleştirilmiştir. Kantitatif gerçek-zamanlı PCR (qPCR) yöntemi kullanılarak lateral hipotalamik alanda (LHA) MCH mRNA ekspresyonu ve medial prefrontal korteks (mPFC), nukleus akumbens (NAc), dorsal striatum (DST), amigdala (AMG), lateral hipotalamik alan (LHA), medial hipotalamik alan (MHA) ve ventral tegmental alanda (VTA) MCHR1 mRNA ekspresyonu incelenmiştir. Sonuçlarımız, uygulanan nikotin dozlarının hiçbirinin incelenen beyin bölgelerinde MCH ve MCHR1 mRNA ekspresyonunu değiştirmediğini göstermiştir. Bu sonuçlar mezokortikolimbik sistemde MCH sinyalizasyonunun nikotin ödülü sırasında düzenlenmediğini düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: nikotin; MCH; MCHR1; mezokortikolimbik sistem
Çoklu ipucu olasılıksal öğrenme görevi sırasındaki nöral yapıların graf analizleri
Öğrenme; dikkat, duygusal durum, çevre ve sosyal faktörlerden etkilenen dinamik bir süreçtir. Ödül ve duygu; öğrenilecek olan bilginin, yetinin ya da davranışın organizma için değerini belirler, dolayısıyla öğrenme sürecini etkileyen en önemli faktörler arasındadırlar. Yapılan çalışmalarda ödül ile bilginin işlenmesi sırasında nükleus akkumbens ve striatumda işlev değişiklikleri gözlenirken, duygu ile ilişkili bilginin işlenmesi sırasında amigdala, prefrontal ve orbitofrontal kortekste işlev değişiklikleri gözlenmiştir. Ancak ödül ve duygu ile ilgili öğrenme süreçlerinin birbiri ile olan ilişkisi hakkındaki bilgimiz sınırlıdır. Bu çalışmanın amacı beyinde ödül sisteminin ve farklı duygu içeren yüz ifadelerinin etkileşiminin olasılıksal öğrenme sürecinde aktif olan nöral yapılar arasındaki ilişkinin araştırılmasıdır. Çalışmaya 45 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Katılımcıların psikiyatrik muayenesi yapılmış, Beck Depresyon Ölçeği, Fiziksel Anhedoni Ölçeği, Sosyal Anhedoni Ölçeği, Davranışsal İnhibisyon/Aktivasyon Sistemi Ölçeği uygulanmış ve 3-Tesla MR cihazı ile yapısal ve fonksiyonel görüntüleri elde edilmiştir. Fonksiyonel görüntüler için her bir denemede bireylerin belirli yüz ifadeleri sonrasında sunulan farklı ipuçlarının özelliğini öğrenerek seçim yapmaları istenmiştir. Oluşturulan bu fMRG ödevi ile sağlıklı gönüllülerin olasılıksal öğrenme sürecinde duygunun etkisine göre aktif olan beyin bölgeleri arasındaki bağlantısallık graf teori ile incelenmiştir. Ayrıca ödev sırasında katılımcıların doğru sayısı, yanlış sayısı, kayıp sayısı, tepki süreleri ve kazanılan ödül miktarı davranışsal veri olarak kaydedilmiştir. Davranışsal veriler ANOVA ile karşılaştırılmıştır. Fonksiyonel MR görüntülerinin önişleme adımları Matlab-SPM12 programı kullanılarak yapılmıştır. Her bir duygu için zaman serileri elde edilmiş ve graf modeli oluşturulmuştur. Oluşturulan grafların analizi BRAPH programı ile yapılmıştır. Katılımcıların tepki süreleri, doğru sayıları ve öğrenme oranları bakımından duygular arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ancak yapılan graf analizleri ile kişilerin olasılıksal öğrenme görevi sırasında farklı duygulara göre farklı ağlar kullandığı görülmektedir. Duyguların genel olarak bilişsel işlevler üzerine etkisi göz önünde bulundurularak farklı duygular öğrenme sırasında farklı beyin bölgeleriyle ağ oluşturmaktadır. Davranışsal olarak bir fark görünmemesi çalışmanın hipotezi ile örtüşmektedir. Davranışa yansımayan ancak beyin ağlarında farklı bağlantılarla sonuçlanan duygulara özgül ağ örüntüleri görülmektedir. Anahtar Kelimeler: fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme, graf teori, olasılıksal öğrenme
Maternal uygulanan valproik asit ve triphenyl fosfitin yavru sıçanların ergenlik dönemlerindeki davranışsal ve hipokampal değişikliklere etkisi
Otizm sosyal etkileşimdeki bozulmalar ve tekrar edici/basmakalıp davranışlar ile karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur. Nörogelişimsel bozuklukların ortaya çıkmasında genetik ve çevresel faktörlerin etkili olduğu bilinmektedir. Otizmi etkileyen genetik faktörlerin henüz tam olarak aydınlatılamaması ile beraber çevresel faktörler üzerine yapılan araştırmalar yoğunluk kazanmış ve gebelik döneminde maruz kalınan kimyasalların doğurduğu sonuçlar oldukça önemli bir boyuta ulaşmıştır. Çalışma günlük yaşamda maruz kalınan ve nörotoksik bir kimyasal olan Trifenil Fosfit ile otizm hayvan modellemelerinde kullanılan Valproik Asit'in maternal intraperitoneal enjeksiyonunun yavru sıçanların ergenlik dönemleri üzerindeki bilinmeyen etkilerini davranışsal ve hipokampal farklılıklar üzerinden araştırmak amacıyla planlanmıştır. Bu amaçla davranışsal testler ve histokimyasal boyama yöntemleri kullanılmıştır. Yapılan değerlendirmelerden elde edilen bilgiler erken embriyonik dönemde Trifenil Fosfit ve Valproik Asit'e maruz kalan yavruların nörogelişimsel bozukluk gösterdiklerini ortaya koymuştur. Bu yönüyle çalışma aynı zamanda gebelik döneminde çevresel kimyasallara karşı dikkatli olunması gerektiğini vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: otizm, valproik asit, trifenil fosfit, nörogelişim, maternal, hipokampus, davranış
Amiloid β (1-42) ile indüklenen alzheimer hastalığı deney modelinde hidroksipropil-β-siklodekstrin (HP- β -CD) ve HP-CD içeren polimerik nazal mikrokürelerin bazı pro-inflamatuar mRNA ve CAV-1 mRNA ekspresyonu üzerindeki etkilerinin araştırılması
Beyinde amiloid (Aβ) plakların birikimi Alzheimer hastalığı (AH)'nın nöropatojenezinde rol oynayan anahtar olaylardan biridir. Bu süreçte hastalığın gelişimine neden olan faktörlerden biri de nöroinflamasyondur. Aβ kaynaklı nörotoksik süreçte rol oynayan en önemli nörotoksisitedeki nedensel rolü sebebiyle nöronal membranlardaki "lipid sal" yapılarının hedeflenmesi ve bu yapılardaki kolesterol düzeylerinin değiştirilmesi AH için nöroprotektif bir yaklaşım olarak düşünülmektedir. Bir siklodekstrin (CD) türevi olan 2-hidroksipropil-β-siklodekstrin (HP-β-CD)'in membran kolesterol düzeyini seçimli olarak değiştirebildiği öne sürülmektedir. Bu çalışmada sıçanlarda amiloid β- peptid (1-42)'nin stereotaksik olarak beyine uygulanmasıyla oluşturulan Alzheimer hastalığı deney modelinde tek başına 2-hidroksipropil-β-siklodekstrin (HP-β-CD) veya HP-β-CD yüklü polimerik nazal mikrokürelerin nöroprotektif etkileri incelenmiştir. Bu amaçla beyin korteks dokularında kolesterol bağlayıcı bir protein ve lipid sal yapılarının bir elemanı olarak Cav-1 mRNA ve temel bir nöroinflamasyon göstergesi olarak da NF-κB mRNA ekspresyon düzeyleri temel moleküler biyolojik yöntemler kapsamında saptanmıştır. Sonuçlarımıza göre Aβ (1-42) uygulaması korteks dokusunda Cav-1 mRNA ekspresyon düzeylerini azaltmış, NF-κB mRNA ekspresyon düzeylerini artırmaktadır. Aβ (1-42) uygulamasına karşı tek başına HP-β-CD veya HP-β-CD yüklü polimerik nazal mikrokürelerin uygulanması Cav-1 mRNA ekspresyon düzeyini yükseltirken, NF-κB mRNA düzeylerini düşürmektedir. Bu bulgular çerçevesinde HP-β-CD'nin AH'na karşı potansiyel bir nöroprotektif yaklaşım olarak ele alınmasının söz konusu olabileceği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Alzheimer Hastalığı, 2-hidroksipropil-β-siklodekstrin, Cav-1, NF-κB
Aβ (1-42) ile oluşturulan nörodejenerasyonda nikotinamid uygulamasının nad+ metabolizmasında rol oynayan bazı enzimlerin mRNA ekspresyonları üzerine etkisi
Bu çalışmanın amacı, amiloid β-peptid (1-42) ile oluşturulan deneysel Alzheimer modelinde, endojen bir PARP-1 inhibitörü ve NAD+ öncülü olan nikotinamid uygulamasının NAD+'e bağımlı aktivite gösteren bazı enzimlerin (sirtuinler, CD38, ve PARP-2) mRNA ekspresyonu üzerine olan etkilerinin araştırılmasıdır. Alzheimer hastalığının gelişiminde enerji metabolizmasının bozulması merkezi bir rol oynamaktadır. Glikoz metabolizmasında görevli sitoplazmik ve mitokondriyal enzimlerin aktivitelerindeki değişimler hastalığın seyrini ve şiddetini belirler. Hücredeki metabolik olayların koenzimi olan NAD+ aynı zamanda hücrenin sağ kalımı ve sağlıklı yaşlanmasında rol oynayan sirtuinlerin aktivite göstermesi için gereklidir. Hücre ölüm yolakları ve DNA tamir mekanizmalarında görevli PARP-2 ile hücre içi Ca+2 düzeylerinin regülasyonunda rol oynayan CD38, aktivite için NAD+'e gereklilik gösteren enzimlerdir. NAD+ sentezinde rol oynayan ve NAD+'e bağımlı olarak aktivite gösteren enzimler; obezite, diyabet, kanser ve nörodejeneratif hastalıklarda önemli birer terapötik hedeflerdir. Çalışmamızda Sprague-Dawley sıçanlar kullanılmıştır. Deney gruplarındaki hayvanlar yapılan uygulamaların yedinci gününde dekapite edilip beyinleri çıkarılmış ve kan örnekleri toplanmıştır. Total beyin ağırlıkları alındıktan sonra beyin bölgeleri buz üstünde disekte edilmiştir. Beyin dokusu örnekleri deney gününe kadar -80C'de saklanmıştır. Çalışmamızda kontrol (n=4), Aβ(1-42) (n=4) ve Aβ(1-42) + 100 mg/kg NA (n=4) olmak üzere 3 deney grubu oluşturulmuş ve deney gruplarındaki hayvanların hipokampüsleri kullanılmıştır. Hedef enzimlerin ekspresyon düzeyleri gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu (Real-Time PCR) öntemi ile saptanmıştır. Sonuçlar kontrol grubu ile kıyaslandığında Aβ(1-42) uygulaması, SIRT1 kspresyonunu anlamlı bir biçimde azaltırken, hipokampüste SIRT2, PARP-2, CD38 ekspresyonlarında herhangi bir değişime neden olmamıştır. Aβ'ya karşı nikotinamid uygulaması ise Aβ'nın neden olduğu SIRT1 ekspresyonundaki azalmayı anlamlı bir şekilde artırmıştır. SIRT1 ekspresyonundaki bu yükseliş artan NAD+ miktarı ile ilişkili olabilir ve hücrenin gen ekspresyonunun, bilişsel ve hücresel fonksiyonlarının düzenlenmesinde, Alzheimer hastalığı modelinde oluşabilecek plak miktarının azalmasında nöroprotektif etki gösterebilir. Aβ'ya karşı NA uygulaması, aynı zamanda CD38 ekspresyonunda kontrol grubuna göre anlamlı bir artışa neden olmuştur. İkincil haberci reaksiyonlarında aktif rol alan CD38 enzim miktarının artması kalsiyum (Ca+2) iyon salınımı ile hücrenin yaşamsal fonksiyonlarının düzenlenmesini sağlayabilir. Hipokampüsteki PARP-2 ve SIRT2 ekspresyonundan elde ettiğimiz sonuçlara göre gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Yapılan çalışma sonucunda Aβ(1-42) ile oluşturulan nörodejenerasyonda nikotinamid uygulamasının NAD+ metabolizmasında rol oynayan SIRT1 ve CD38 enzimlerinin ekspresyonuna olan etkisinin nikotinamidin nöroprotektif rolüne katkısı olabileceği vurgulanmıştır. Alzheimer hastalığı ve diğer nörodejeneratif hastalıklarda SIRT1 ve CD38 üzerindeki düzenleyici etkisi ile nikotinamid umut vaat eden nöroterapötik bir ajan olabilir.
Grafen oksit film üzerinde SH-SY5Yhücrelerine hipoksinin etkilerinin araştırılması
Merkezi sinir sistemi (MSS)'nde nöronlar oksijene oldukça duyarlıdır. Oksijen azaldığında, nöronlar dejenere olur. Nöronlarda dejenerasyon, hasar ve ölüme neden olur. Hipoksi felç, kafa travması, neoplazi, vasküler malformasyonlar ve nörodejeneratif hastalıklar gibi MSS patolojileriyle ilişkilidir. Grafen şu ana kadar çalışılmış en dikkat çekici nano yapılı malzemelerdendir. Daha önceki bir çalışmamızda L-glutaminle oluşturulan stresin nöronlar üzerindeki etkisini grafen oksit (GO) ve cam yüzeyler üzerine B35 hücrelerini ekerek incelemiştik. Özgün elektriksel özellikleri nedeniyle GO'nun MSS dejenerasyonlarında nöral hücre davranışını düzenlemede kullanılabilecek potansiyel bir malzeme olabileceğini düşündük. Bu çalışmada, hipoksi stresinin SH-SY5Y hücreleri üzerine etkilerini GO yüzeylerde göstermek amacıyla GO tozu ve kitosanla cam yüzeyler üzerinde ince bir film tabakası elde edildi. Kültüre edilen SH-SY5Y hücre hattı GO filmler üzerine ekildi, sadece cam yüzeylere ekilen hücreler ise kontrol grubu olarak kullanıldı. Nöronal farklılaşma için 10 µM retinoik asit kullanıldı. Hücreler hipoksik (3% O2) ortamda hipoksi haznesinde ve normoksik (21% O2) ortamda normal inkübatörde beş gün süreyle inkübe edildi. Hücre canlılığı için MTT testi yapıldı. Hücre morfolojileri taramalı elektron mikroskopisi (SEM) ve aktin boyama ile incelendi. MTT sonuçlarına göre hücreler GO filmler üzerinde hipoksi stresine karşı daha fazla direnç gösterdi. Aktin boyama ve SEM görüntülerinin de bu sonucu desteklediği gözlendi. Bu çalışmanın sonuçları GO'nun hipoksi stresine karşı potansiyel bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini göstermektedir.
Evaluation of the effect of carboxylestrase-1(CES-1) gene polymorphism on methylphenidate (MPH) treatment in attentiondeficit hyperactivity disorder
Attention deficit hyperactivity disorder (ADHD) is among the common disorders of the children. Psychostimulant agents especially methylphenidate (MPH) are among the first line classes in the treatment of ADHD. Among children that are treated with MPH there can be different responses to the treatment one of them being severe side effects due to genetic variations. It has been suggested that single gene polymorphisms (SNPs) in CES-1, LPHN3 and COMT genes could be related with this increased side effect profile. In our study, the genotype distribution of the CES-1 rs71647871, rs3815583 and rs 2307227 polymorphisms, LPHN3 rs6551665, rs6858066, rs1947274, and rs2345039 polymorphisms and COMT rs 4680 was examined in children diagnosed with ADHD and treated with MPH. 5-17 aged children diagnosed with ADHD included to the study. From the saliva samples gen expressions and polymorphisms studied by real time PCR techniques. We found a significant difference between the side effect (+) and side effect (-) groups in terms of genotype distribution of CES-1 (rs 2307227) polymorphism. And these polymorphisms were related with the side effects. In conclusion we have shown that the CES-1 gene is associated with side effect severity of patients treated with methylphenidate. COMT gene polymorphism showed no association with side effect More number of samples for further studies are needed to show relation between side effects and gene polymorphism.
Epidemiology of migraines in females, with an emphasis on dietary influence in Iraq
Migraine is a neurological condition that frequently results in a severe headache. The headache comes in episodes and is occasionally accompanied by nausea, vomiting, and sensitivity to light. Migraines can be caused by a variety of conditions and can last anywhere from three to four hours to several days, with females experiencing them three times more frequently than men. Studies have found some evidence that lifestyle variables, such as nutrition, may play an important role in the emergence of migraines. The purpose of this research is to determine the epidemiology of migraine among females with an emphasis on the relationship between headaches and the dietary habits of females who are enduring migraine attacks in Iraq. This study included a three-section online survey that was sent to the females via different online platforms. 360 females participated from Sulaymaniyah, Iraq, with ages ranging from 18 to 35. The survey's main questions focused on the characteristics of female respondents, with questions based on the (IHS) criteria for migraine diagnosis. A few questions about aura symptoms were asked to those who met the migraine diagnostic criteria. The Migraine Disability Assessment (MIDAS) questionnaire was also used, along with questions about headache treatment, headache-related signs and symptoms, headache triggers, headache relieving factors, sleep routine, dietary consumption, and the influence of each factor on migraine. The dietary habits of the females experiencing migraines and its relationship to their headache were found to be statistically significant between headaches lasting from 4 to 72 hours in relation to (Nuts p-value= 0.000, Hot/Spicy foods p-value= 0.000, Tomato p-value= 0.005, Banana p-value=0.01, Aspartame p-value=0.012, Beverages containing caffeine p-value=0.000 and Citrusy Fruits p-value=0.008) because the result of p-value was less than the common alpha 0.05. To maintain good eating habits, healthy eating and a proper nutrition style must be followed. Further investigation is also required to find additional dietary migraine triggers. Finally, modifications to data gathering, such as face-to-face interviews, may increase research quality.
The level of understanding of alzheimer's disease between different medical professionals
This thesis deals with the relationship of well-known Alzheimer's disease as a neurological disease between Physiotherapy, and Medicine faculties that are going to target the groups of year one and year two only. For this purpose, keywords, such as neurology, and the relationship between students of medical professionals are defined. In addition, the advantages of both criteria are listed. The theoretical part deals with the most known group. This paper provides guidelines for the level of understanding of Alzheimer's disease between different medical professionals.
Morphometric and morphological analyses, and anatomical variations of foramina in the intracranial cavity of fixed cadaveric skulls
Objectives: The aim of our study is to examine the foramina and distance to essential anatomical landmarks in the three parts of the intracranial cavity. And we investigated the differences of foramina based on gender and body side and their potantial effects. Methods: The foramina were investigated in intracranial cavity bilaterally in 30 adult formalin-fixed cadaveric heads, 23 (76.6%) males and 7 (23.3%) females. The lengths, depth, diameters, distance to each other, and distance to skull (mm), were measured on both sides. The transverse and vertical diameters of the fixed cadaveric skulls were measured to calculate the cranial index (CI). Results: The depth of Optic Canal (OC), the width of Internal Auditory Meatus (IAM) and distance from the midline of the accessory Hypoglossal Canal (HC) were greater compared to the right side (p<0.05). Conversely, on the left side, the location of the HC and accessory HC relative to the skull were greater than on the left side (p<0.05). Additionally, positive correlations were observed between the length and diameters of certain cranial nerves, indicating potential relationships between their structural characteristics. Conclusion: Our study demonstrated a significant difference between parameters based on the sides, indicating an asymmetric distribution among the parameters in the cranial base. On the other hand, when comparing the measurements between males and females, distinct differences were observed, indicating sexual dimorphism. These findings and correlations contribute to the understanding of their interrelationships.
Evaluation of h3k27me3 expression in different anatomical localisations and different histologic subtypes in meningioma cases, its correlation with recurrence and other prognostic parameters
WHO classification of meningiomas has many limitations in predicting meningiomas' behaviour and prognosis, The diagnostic potential of H3k27me3 has been demonstrated for many tumours. This study aimed to evaluate the expression of h3K27me3 in various anatomical localizations and various histologic subtypes of meningioma, as well as to determine the link between its expression and recurrence and free recurrence survival time. 112 cases from 2015 to 2022 were recruited from Goztepe Medical Park hospital, H3K27me3 was assessed by Immunohistochemistry, the cases were prepared and H3K27me3 was applied, Expression of H3K27me3 was assessed by two physicians, the data were collected, coded, and statistically analysed. Most cases of meningioma retained more than 50% of H3K27me3 and no case showed total loss of expression. However, the difference of expression of H3K27me3 was not statistically significant neither among different WHO grades of meningioma (P=.211) nor among meningiomas in different localisations (.953) nor among different histologic subtypes of meningioma (.879). The expression of H3K27me3 was not different between de novo and recurrent meningiomas (.932). Loss of H3K27me3 was not a risk factor for the incidence of recurrence, and it was not associated with free recurrence survival in meningioma. Overall, H3K27me3 expression does not seem to be beneficial in the clinical diagnosis of meningioma. Moreover, it did not seem to show any potential to become an investigatory tool to determine the prognosis of meningioma.
Assessment of creative imagination
Background : Creativity is needed in any of the professions of life, and by evaluating and being aware of every individual's creativity level. The mission of this research was first to modify a previous test of creativity (TCT-DP Jellen and Urban 1996) and afterward to measure the reliability and validity of our new creativity test, which we called "Assessment of creative imagination". ACI carried out an exploratory study to determine the level of creativity, depending on drawing and creative thoughts. Methods : The study included 104 students from elementary school to the doctorate stage. Creativity was measured using the old TCT-DP and the new ACI creativity test we designed.. The evaluation was done within 14 criteria with a total score of 72. We modified four criteria of TCT-DP; duplication of figure (D.P.) , drawing composition within a frame (DCF), three figures to draw (3FD), and two figures to draw (2FD). Online participation was designed that reached random males and females from Turkey, Saudi Arabia and Egypt by making this test online as google form. Descriptive statistics (mean, frequency, percentage, and percentile ranking) were used for evaluating the data. In our customarily distributed sample, T-test was used to compare the mean of two groups, and correlation was used to describe the linear relationship between two continuous variables. SPSS version 18.0 was used to analyze the data. Results : Percentile ranks means, and standard deviations of the results of ACI and TCT-DP were calculated. The mean ACI-total score was 48.3 out of 72 points (female:48.79±9.89, male:43.35±13.26). Female students were slightly more creative than male students, showing that female students outperformed male students regarding creative potential.
Sistein-S-sülfat ile tetiklenen hücre ölümünde korteks ve hipokampal nöronlarda kaspaz 3 bağımlı ve kaspaz bağımsız apopitotik sürecin in-vitro incelenmesi
Sistein-S-Sülfat (SSC) toksisitesinin sülfit oksizdaz enzim eksikliği veya molibden kofaktör eksikliğindeki ağır nöropatolojinin nedeni olabileceğine dair Literatürde çalışmalar mevcuttur. SSC'nin nörotoksik etkisi gösterilmiş olup, apopitotik süreç aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada, sekonder hipokampal (HT-22) ve primer kortikal nöron (PKN) dizilerinde SSC'nin tetikleyebileceği muhtemel kaspaz bağımlı ve bağımsız apopitotik mekanizmaların araştırılması amaçlanmıştır. Bu amaçla HT-22 ve PKN dizilerinde LD50 değerlerini ve apopitotik indükleyici faktör (AIF), kalpain ve sitokrom c inhibitörlerinin güvenli dozlarını belirlemek ve inhibitörlerin SSC'nin toksisitesini baskılamadaki etkisini saptamak için sitotoksisite deneyleri yapıldı. Nöron dizilerine SSC eklenerek zamana bağlı indirgenmiş glutatyon (GSH) miktar analizi ile apopitozun tetiklenme anı saptandı. AIF, sitokrom c, kalpain ve kaspaz düzeyleri kolorimetrik olarak ölçüldü.SSC'nin LD50 değeri HT-22 için 150 µM, PKN için 155 µM olarak bulundu. Kalpain 1, AIF ve sitokrom c inhibitörlerinin, güvenli dozları PKN için sırası ile 10µM, 10nM, 20µM, HT-22 için 10µM, 10nM, 10µM saptandı. Zamana bağlı GSH ölçümlerinde SSC eklenmiş PKN dizilerinde 2-8 saatlik zaman diliminde GSH miktarının arttığı, 8-16 saatlik zaman diliminde azaldığı gözlendi. HT-22 dizilerinde 2. ve 8. saatte SSC eklenmiş gruplarda kontrol grubuna göre GSH miktarının arttığı saptandı. PKN dizilerinde kalpain, AIF, sitokrom c ve kaspaz 3 miktarının, HT-22 dizilerinde ise AIF ve kalpain miktarlarının kontrol gruplarına göre daha fazla olduğu belirlendi. AIF, sitokrom c ve kalpain inhibitörlerininin SSC'nin toksik etkisini azalttığı bulundu. Bu tezde SSC ile indüklenen apoptozisin HT-22 hücre hattında AIF, kalpain aktivitesini arttırarak kaspaz bağımsız yolak ile indüklendiği gösterildi. PKN hücre hattında ise SSC etkisinin AIF, sitokrom c ve kalpain ve kaspaz 3 aktivitesini arttırarak kaspaz bağımlı (sitokrom c, kaspaz 3 aktivitesi) ve bağımsız (AIF, kalpain aktivitesi) yolakla apoptozisi indüklediği gösterildi. Apoptoz inhibitörlerininin SSC kaynaklı nörotoksisteye karşı tedavi yöntemleri geliştirilmesinde kullanılabileceği sonucuna varıldı.
Parkinson hastalığında görsel halüsinasyonların görsel uyarılmış potansiyel çalışmaları ile ilişkisi
Amaç: Parkinson Hastalığının seyri boyunca görsel halüsinasyonlar (GH) sıkça ortaya çıkmaktadır.Yaşam kalitesini bozmakta,bakım problemleri yaratmakta hasta ve ailesini sıkıntılı süreçler yaşatmaktadır.Bazı çalışmalardahastalık progresyonu ve hatta dahayüksek oranı ileilişkilendirilmiştir. Ancak patofizyolojisi yeterince aydınlatılamamıştır..Tedaviside de güçtür. Bu çalışma görme yollarında,Parkinson Hastalığında görsel halüsinasyonların nedenlerinden biri olup olmadığını belirlemek için görsel halüsinasyon ile görsel uyarılmış potansiyel çalışmaları (VEP) arasındaki ilişkinin araştırılması hedeflenmiştir. Metot: Bu çalışmaya 80 kişi (26 görsel halüsinasyonu olmayan Parkinson hastası, 26 görsel halüsinasyonu olan Parkinson hastası ve 28 sağlıklı birey) dahil edildi. Hastalar hakkında demografik bilgiler (yaş, cinsiyet, hastalık süresi, hastalık şiddeti (Hoehn ve Yahr evresi), UPDRS (On dönem; hasta sabah ilk doz tedavileri aldıktan 2 saat sonra), motor fluktuasyonun varlığı, varsa türü, diskinezi varlığı, varsa türü, kullandıkları ilaçlar ve süreleri (L-dopa, dopamin agonsiti, selejinin, amantadin ve antikolinerjik kullanımı ve süreleri, dopamin agaonisti kullanıyorsa agonist-levodopa equvalen dozları, total levodopa dozu ayrı ayrı kaydedildi), MMSE, Nöropsikiyatrik test bataryası, komorbid hastalıklar, Düzeltilmi görme keskinliği, konfurantasyon yöntemi ile görme alanı, katarakt öyküsünü içeren oftalmolojik muayene, nörogörüntüleme bulguları (özellikle görme yollarını etkileyen lezyon ve posterior kortikal atrofi) açısından incelenerek kaydedildi. Hastalar görsel halüsinasyonlar açısından sorgulandı (varlığı, tipi,ortaya çıkış zamanı, halüsinasyona karşı içgörü varlığı). Elektrofizyolojik incelemeler her hasta için aynı laboratuvar ve cihazda, on dönemde, tüm hastalar için belli zaman diliminde (Sabah 10.00-12:00 saatleri arasında) yapıldı. Bulgular: Parkinson hastalarında yapılan elektrofizyolojik VEP(latans ve amp) çalışmaların sonuçları ile kontrol grubunun sonuçları ile istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Hasta grubunda GH olan ve olmayan hastalar arasında demografik bulgular karşılaştırıldığında MMSE skorları GH olmayan hastalarda daha yüksek bulundu (p=0,003). Parkinson hastalarında görsel halüsinasyon varlığı ile bağımsız olarak ilişkili faktörler, çoklu lojistik regresyon analizi sonuçlarında ise düşük MMSE skoru (p=0,002), katarakt öyküsü yokluğu (p=0,012) ve patolojik nörogörüntüleme sonucu (p=0,001) Parkinson hastalarında GH varlığı ile ilişkili bulundu. Sonuç: Biz çalışmamızda Parkinson Hastalığında görsel halisinasyonu olan ve olmayan hastalar ve sağlıklı kontrollerin VEP değerleri karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Parkinson Hastalığında retinanın ötesindeki ek patolojilerin ortaya koyulabilmesi ve bu bulguların klinik semptomlarla ilişkisinin araştırılması hastalığın farklı evrelerinde daha fazla örneklem grupları ve farklı metodolojilerle yapılacak araştırmalara ihtiyaç olabilir Anahtar kelimeler: Parkinson Hastalığı, görsel uyarılmış potansiyeller, görsel halüsinasyonlar
Examining the effect of visual stimuli on odor perception in cognitive mechanisms
The daily decisions we make are the result of numerous complex sensory interactions; from how the colors we see alter our perception of odors to how restaurant menu design influences our food preferences. This research aims to understand how the brain integrates visual, olfactory, and cognitive information, and how this integration influences human behavior. Through three studies, it investigates in depth: (1) the different neural effects of lexical and color cues on odor naming performance and changes in brain connectivity networks, (2) how colors modulate our odor preferences and the role of cross-modal interactions in preference formation, and (3) how visual stimuli beyond odor and taste perception affect food choice behavior in the context of traditional Turkish cuisine and how they can guide healthy eating preferences. Study 1 conducted EEG recordings during an odor naming task using lexical and color cues with 40 Turkish-speaking participants. Directed functional connectivity patterns between brain regions were examined through Granger causality analysis. Study 2 investigated color-odor preference interactions with the same participant sample through behavioral ratings and EEG connectivity analysis across three experimental sessions. Study 3 investigated the visual decoy menu effect on food choices using visual presentations of traditional Turkish cuisine dishes, combining online and eye-tracking methodologies to measure the effects of visual stimuli on choice patterns and visual attention distribution. Study 1 demonstrated odors are better identified when preceded with lexical cues compared to color cues. Color cues activated the majority of electrode connections (97.4%) demonstrating strong frontal-occipital connectivity, while lexical cues activated less connection (67.1%) with focused frontal-temporal circuits. Study 2 showed systematic cross-modal modulation effects, such that when odors were preceded by color presentations, there was an overall significant change in liking. For disliked odors, presenting liked colors led to the strongest increase in ratings. Within and between regions connectedness of the prefrontal hub was highest among other areas during color-odor integration. Study 3 confirmed significant decoy effects of visual menu design on food choice behavior. The non-meat menu selection increased from 26.27% to 29.76% in the presence of a high-priced decoy menu visual presentation. Eye-tracking data revealed systematic attention patterns, indicating that participants initially focused on the visually presented main meat courses (41%), regardless of their final choices. Main course visuals attracted more visual attention compared to price and side dish areas. These findings demonstrate that multisensory integration operates through distinct neural mechanisms, depending on the cue type and baseline preferences. The research reveals both facilitatory and inhibitory cross-modal effects, providing practical implications for understanding consumer behavior and the modulation of preferences. The systematic nature of these interactions suggests that multisensory processing follows predictable patterns that can be utilized in applied contexts, ranging from product design to behavioral interventions that support healthier food choices.
Evaluation of abuse and addiction potential of methylphenidate by a systematic review and meta-analysis
This study aims to evaluate the misuse, abuse, and addiction potential of methylphenidate (MPH), a medication widely used in the treatment of Attention-Deficit/Hyperactivity Disorder (ADHD). The rise in nonmedical use has necessitated a comprehensive assessment of MPH's neurobiological effects and its abuse risk. Studies published between 1980 and October 2023 were searched via Scopus, PubMed, and Web of Science and screened according to PRISMA guidelines. Ultimately, 65 studies—including clinical, epidemiological, preclinical, case-report, and cohort designs—were evaluated using systematic review and meta-analysis methods. Meta-analytic results indicated an overall MPH misuse/abuse prevalence of 5.82%, with subgroup rates of 7.57% among individuals with ADHD, 6.73% among university students, 5.47% among high school students, 4.46% among patients with substance use disorder, and 4.22% in the general population. Smaller-sample studies reported higher rates (11.44%). Clinical laboratory findings showed that high doses and rapid administration routes (intranasal, intravenous) increased "drug-liking" and reinforcing responses, and that immediate-release formulations carried higher misuse risk. Preclinical studies demonstrated consistent reinforcing, sensitizing, and cross-sensitizing effects of MPH, while reinstatement was significantly shaped by dose, pre-exposure, and strain. Case reports indicated that extremely high doses were associated with dependence, withdrawal, and medical complications. Cohort data suggested that therapeutic MPH use does not elevate long-term substance use disorder risk, although age at treatment initiation, nonmedical use or sociodemographic factors may increase vulnerability to misuse and addiction. Overall, MPH appears safe under therapeutic conditions, yet nonmedical, high-dose, and rapid-onset use poses substantial risks for misuse, abuse, and addiction.
Otizm spektrum bozukluğu olan çocuklarda görsel algının yüz pareidolia paradigması kullanılarak elektroensefalogram ile incelenmesi
Bu çalışmanın amacı otizm spektrum bozukluğu olan çocuklar ve normal gelişim gösteren çocuklarda görsel algının yüz pareidolia paradigması kullanarak elektroensefalogram (EEG) ile incelemektir. Katılımcı olarak; OSB (Otizm Spektrum Bozukluğu) tanısı alan ve herhangi bir ek sağlık durumu bulunmayan, eğitmenden komut alıp verilen görevi yerine getiren ve 6-17 yaş aralığında beş çocuk ile normal gelişim gösteren beş çocuk katılmıştır. Çalışmada veri toplama aracı olarak, demografik bilgiler formu, Edinburgh el tercihi anketi ve EEG ölçümü kullanılmıştır. EEG kayıtlama sırasında yüz pareidolia görsel uyaranları bir ekranda gösterilmiştir. Katılımcılardan; gösterilen bu görüntülerde yüz gördükleri zaman ellerindeki butona basmaları istenmiştir ve kayıt altına alınmıştır. Veri analizinde Brain Products Analyzer yazılımın 2.0. versiyonu kullanılmıştır. Katılımcılar arasında; P8, P7, TP7 ve TP8 elektrotları ve 140 ve 190. milisaniye arasında kaydedilen EEG verileri karşılaştırıldığında pareidolia sonuçlarına göre, kontrol grubunun genliği OSB grubunun genliğinden daha büyük olduğu bulunmuştur. Ancak OSB grubunun latansı kontol grubuna göre daha geç latansa sahip olduğu bulunmuştur. Olaya-ilişkin EEG beyin dalgaları karşılaştırılması sonucunda; OSB'li çocukların pareidolia görüntülerinde latansının daha geç ve genliğinin ise daha küçük olduğu görülmesine rağmen yüz görüntüleri için daha erken latansa ve daha yüksek genlik ortaya çıkmaktadır. Aynı zamanda temporal-parietal bölgelerde daha belirgin olduğu görülmüştür. Dalga bantlarında ise beta gücü incelendiğinde yüz görüntülerinde kontrol grubu ile aralarında anlamlı fark olmadığı görülmüştür. OSB olan çocuklarda görsel algı bozukluğunun düzeyi ve bu çocuklardaki genel diğer algı problemleri ile olan ilişkisinin ortaya çıkarılması ve beyindeki elektriksel aktivite değişkenliğinin sorgulanması ileriye dönük bilişsel süreçlerin değerlendirilmesine yeni olanaklar verebilir.
Otizmli çocukların otizm düzeylerine göre görsel-işitsel reaksiyon zamanları, duyusal işleme ve motor becerileri arasındaki ilişkinin incelenmesi
Otizm Spektrum Bozukluğu (OSB) iletişim, bilişsel, motor ve duyusal alanlardaki sorunlarla karakterize nörogelişimsel bir bozukluktur ve reaksiyon zamanı (RZ), duyusal işleme becerisi (DİB) ve motor performans alanları arasındaki ilişki net değildir. Bu çalışmanın amacı hafif düzey ve orta düzey OSB olan çocukların otizm ağırlık düzeyine göre görsel-işitsel RZ, DİB ve motor beceri performansı arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Katılımcılar sadece hafif veya orta düzey OSB tanısı alan, komut alarak veya taklit ederek verilen görevi yerine getirebilen, 3-10 yaş arası 30 çocuktan oluşmaktadır. Demografik bilgiler ve DİB için Duyu Profili formu, görsel-işitsel RZ ve motor performansı ölçmek için TanTong Finger Tapping Test bataryası kullanılmıştır. Duyu Profili formu ebeveynler tarafından doldurulmuştur. Çocuklardan bilgisayar karşısında otururken görsel RZ testinde uyaranı gördüğünde, işitsel RZ testinde sesi duyduğunda ve parmak vuru testinde uyaran olmadan mümkün olan en kısa sürede diğer tuşların fon kartonu ile kapatıldığı klavyedeki renkli tuşa basması istendi. Duyu profili ortalama puanları karşılaştırıldığında hafif düzey bireylerin orta düzey bireylere göre daha iyi DİB gösterdiği görülmüştür. TanTong Finger Tapping Test bataryası sonuçlarına göre hafif düzey bireyler orta düzey bireylere göre görsel-işitsel RZ ve parmak vuru testinde daha iyi RZ ve motor performans göstermiştir. Görsel RZ, işitsel RZ ve motor beceri alanları arasında yüksek düzeyde ilişki görülürken bu alanlar ile DİB arasında yüksek düzeyde ilişkiye rastlanmamıştır. Literatürdeki çalışmalarda sağlıklı bireyler işitsel uyaranlara görsel uyaranlara göre daha hızlı yanıt oluştururken yaptığımız çalışmada OSB'li bireyler görsel uyaranlara daha hızlı yanıt oluşturmuştur. İlgili diğer uzmanların dahil edildiği, OSB ağırlık düzeyini sayısal bir skor ile belirleyerek diğer alanlarla ilişkisinin doğrudan incelendiği ileriye dönük araştırmalar sonuçların desteklenmesine ve çeşitlendirilmesine katkı sağlayabilir.
Sağlıklı bireylerde dikkatin elektroensefalogram korelatları ile incelenmesi
Bu çalışma, sağlıklı bireylerde yüz ve yüz pareidolia görsellerine karşı ortaya çıkan dikkat süreçlerini ve nörokognitif yanıtları incelemeyi amaçlamaktadır. Görsel dikkat ve algısal kapılama mekanizmalarının beyindeki dinamiklerini EEG yöntemiyle araştırmak amacıyla, N170, VPP ve P300 bileşenleri üzerinde durulmuştur. Çalışmaya 34 sağlıklı birey katılmıştır. Katılımcılara dört farklı görev seti uygulanmıştır. Birinci görevde yüz görselleri, karıştırılmış görseller, kırmızı fiksasyon noktası sunulmuş ve katılımcılardan yalnızca yüzlere yanıt vermeleri istenmiştir. İkinci görevde yüz pareidolia uyaranları,karıştırılmış görseller ve fiksasyon noktası sunulmuş, katılımcılar yalnızca pareidolia uyaranlarına tepki vermiştir. Üçüncü görevde yüz uyaranları, yeşil ışık, karıştırılmış görseller, fiksasyon noktası sunulmuş; katılımcılar yalnızca yeşil ışığı görünce yanıt vermiştir. Dördüncü görevde ise yüz pareidolia görselleri, karışık görseller, fiksasyon noktası yeşil ışık sunulmuş ve katılımcılardan yalnızca yeşil ışığa tepki vermeleri istenmiştir. Bu tasarım, hem yüz hem de pareidolia uyaranları aracılığıyla dikkatinyönlendirilmesini ve bilişsel işlemleme süreçlerini ölçmeye olanak sağlamıştır. EEG verileri, N170, VPP ve P300 bileşenleri üzerinden kantitatif olarak analiz edilmiştir. Bulgular, yüz uyaranlarında N170 ve VPP genliklerinin yüz pareidolia uyaranlarına kıyasla daha yüksek olduğunu ve latansların biraz daha kısa gerçekleştiğini göstermiştir. P300 yanıtları ise hem yüz hem de pareidolia uyaranlarında gözlenmiş; özellikle yeşil ışığa verilen yanıtlar sırasında P300 genliği artmış ve dikkat yönlendirme süreçlerinin belirginleştiği görülmüştür. Bu çalışma, görsel dikkat ve algısal kapılama süreçlerinin beyindeki dinamiklerini yüz ve pareidolia uyaranları aracılığıyla inceleyerek, N170, VPP ve P300 bileşenlerinin bu süreçleri anlamada önemli belirteçler olabileceğini düşündürmekted
Sıçanlarda zorunlu yüzme testi ile oluşturulan depresyon modelinde 2 boyutlu elektroforez ile tanıya yönelik proteinlerin araştırılması
Depresyon, dünya nüfusunun yaklaşık %20 gibi büyük bir kısmını etkileyecek kadar yaygın olması yanında; günlük yaşam işlevselliğini bozarak neden olduğu yeti kayıpları, ekonomik sonuçları ve yüksek intihar eğilimi nedeniyle de en önemli psikiyatrik sorunlardan biri olma özelliğini sürdürmektedir. Major depresyon tanısında biyokimyasal tekniklere dayalı bir tanı sistemi henüz geliştirilmemiştir. Bu çalışmanın amacı, sıçanlarda zorunlu yüzme testi ile oluşturulmuş depresyon modeli ile depresyon sırasında değişim gösteren serum örneklerindeki proteinlerin tanımlanmasıdır. Depresyon ve kontrol gurubu olarak ayrılan toplam 14 hayvandan alınan serum örnekleri kromatografik yöntemlerle ayrıştırılıp daha sonra 2 boyutlu elektroforez ile karşılaştırılması yapıldı. İki boyutlu elektroforez sonrasında bilgisayar yazılımı ile ifadelerinde farklılık gösteren toplam 9 potansiyel tanı proteini dizisi belirlendi. Çalışmanın son aşaması olan MALDI-TOF analizi aşamasında, guruplar arasında farklı ifade edildiği belirlenen noktaların dizileri elektriksel alanda aminoasit kalım sürelerini hesaplama yoluyla belirlendi. Aralarında anlamlı farklılık bulunan protein ifadeleri karşılaştırılarak elde edilen 9 farklı noktanın ayrı ayrı ya da birkaçı birlikte kullanılarak potansiyel biyobelirteçler olabilecekleri sonucuna varıldı
Ergenlerde internet bağımlılığının sosyal duygusal sağlık ve bilinçli farkındalık düzeylerine etkisi
İletişim kurmak ve bilgiyi aktarmak insanın en temel ihtiyaçlarındandır. Muhakkak ki, yaşadığımız dönemin en etkili iletişim araçalarından birisi internettir. İnternet kullanımındaki artış beraberinde bir takım problemleri de doğurmuş ve yüzılımızın en önemli problemlerinden biri olan internet bağımlılığı sorununu oluşturmuştur. Bireyin kimlik ve karakter yapısının oluşmasında en etkili dönemeçlerden olan ergenlikte bu sorun başka bir çok problemin de oluşmasına neden olabilmektedir. Türkiye'de nufüsun büyük çoğunluğu gençlerden oluşmaktadır. Sağlıklı bir yaşam için sosyal ve duygusal sağlık ile bilinçli farkındalık kavramları önem kazanmaktadır. Bu çalışmada internet bağımlılığı, bilinçli farkındalık ile sosyal ve duygusal sağlık arasındaki ilişkiye bakılmıştır. Bu çalışma İstanbul ilinin Eyüp ilçesinde bulunan 4 ayrı lisedeki öğrenciler üzerinden yürütülmüştür. 14- 18 yaş arası, 184 (%53) kız öğrenci, 166 (%47) erkek öğrenci olmak üzere toplam 350 tane öğrenci anketine ulaşılmıştır. Araştırmanın sonucuna göre; 60 (%17) internet bağımlısı, 290 (%83) internet bağımlısı olamayan öğrenci mevcuttur. İnternet bağımlılığı ile bilinçli farkındalık arasında anlamlı ters yönlü zayıf bir ilişki olduğu görülmüştür. Bunun yanında internet bağımlılığı ile sosyal ve duygusal sağlık arasında ters yönlü anlamlı düzeyde zayıf bir ilişkinin olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: İnternet bağımlılığı, ergenlik, bilinçli farkındalık, sosyal duygusal sağlık.
Deneysel migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinon'un analjezik etkisi ve nöroglial aktivite ve öğrenme-bellek ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Migren, tekrarlayıcı ataklarla seyreden, tek taraflı ve zonklayıcı özellikteki baş ağrısı ile karakterize nörovasküler bir bozukluktur. Baş ağrısına, birçok semptomla birlikte dikkat eksikliği gibi kognitif bozukluklar da eşlik edebilmektedir. Timokinon, çörek otunun ana biyoaktif maddesidir ve yüzyıllardır bitkisel bir ilaç olarak kullanılmaktadır. Günümüzde yapılan çalışmalar ise timokinonun, antikanser, antimikrobiyal, antiiflamatuvar, antihistaminik, antidiyabetik, gastroprotektif, hepatoprotektif, kardiyoprotektif ve nefroprotektif etkileri olan bir bileşik olduğunu ortaya koymuştur. Tüm bu etkileri yanında antinosiseptif, nöroprotektif ve antioksidan aktiviteleri olduğu da bildirilmektedir. Çalışmamızda, migren modeli oluşturulan sıçanlarda timokinonun ağrı, öğrenme-bellek ve nöroglial aktivasyon üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada, 3 aylık, ağırlıkları 250-350 gram arasında değişen 27 adet yetişkin erkek Wistar albino türü sıçan kullanıldı. Migren modeli nitrogliserin (NTG) kullanılarak oluşturuldu. NTG, %0.9 izotonik serum fizyolojik (SF) ile dilüe edilerek her bir hayvan için 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde hazırlandı. Kontrol (K) grubu (n=6), nitrogliserin (NTG) grubu (n=7), timokinon (TQ) grubu (n=7) ve nitrogliserin ile timokinon (NTG+TQ) uygulanan grup (n=7) olmak üzere 4 grup oluşturuldu. K grubu ve NTG grubuna 15 gün boyunca1 ml mısır yağı gastrik gavaj ile uygulandı. TQ ve NTG+TQ gruplarına ise 15 gün boyunca, mısır yağında çözdürülen TQ 10 mg/kg/1 ml olacak şekilde gastrik gavaj ile uygulandı. NTG ve NTG+TQ gruplarına 1, 5, 10 ve 15. günlerde 10 mg/kg NTG intraperitoneal (i.p.) olarak uygulandı. K ve TQ gruplarına ise aynı günlerde 0.3 ml SF i.p. olarak uygulandı. Hayvanların ağrı eşiğini belirlemek için, gastrik gavajdan hemen önce ve i.p. enjeksiyon uygulamasından 2 saat sonra tail flick test gerçekleştirildi. Deneyin 16. gününde, öğrenme-bellek fonksiyonlarını değerlendirmek için Morris su labirenti testi uygulandı. Deneyin 22. gününde hayvanlar 10 mg/kg ksilazin i.p. ve 100 mg/kg ketamin i.p. ile oluşturulan genel anestezi altında dekapite edildi ve beyinleri çıkarıldı. Beyinlerin bir yarıküresinin hipokampal bölgesi öğrenme-bellek ve oksidatif stres belirteçlerinin değerlendirilmesi amacıyla biyokimyasal analizlerde kullanıldı. Beyinlerin diğer yarıküresinin hipokampal bölgesi ise nöroglial aktivasyonun değerlendirilmesi amacıyla immunohistokimyasal çalışmalarda kullanıldı. Veriler tek yönlü varyans analizi uygulanarak Benforroni'nin çoklu karşılaştırma testi ile değerlendirildi ve değerler ± standart sapma olarak verildi. P<0.05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Timokinon, Morris su labirenti testinde hayvanların platformu bulma sürelerini, TQ (***p<0.001) ve NTG+TQ (*p<0.05) gruplarında anlamlı olarak azalttı. NTG grubunun platformu bulma süresinde ise anlamlı bir artış (**p<0.01) olduğu xvi belirlendi. Hipokampus dokusunda BDNF düzeyleri K grubu ile kıyaslandığında, NTG grubunda azaldığı belirlendi. BDNF seviyeleri NTG grubuna göre kıyaslandığında ise TQ ve NTG+TQ gruplarının ikisinde de arttığı, ancak bu artışın sadece TQ grubunda anlamlı (**p<0.01) olduğu belirlendi. CREB1 seviyelerinin K grubuna göre NTG ve NTG+TQ gruplarında azaldığı, ancak bu azalmanın sadece NTG grubunda istatistiksel olarak anlamlı (*p<0.05) olduğu tespit edildi. Gruplar NTG grubuna göre kıyaslandığında ise, hem TQ (***p<0.001) hem de NTG+TQ (**p<0.01) gruplarında anlamlı bir artış olduğu görüldü. Hipokampus dokusunda SOD düzeyleri değerlendirildiğinde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı bir artış (***p<0.001) olduğu belirlendi. CAT düzeylerinin de benzer şekilde, TQ grubunda diğer tüm gruplara göre anlamlı olarak arttığı (*p<0.05, ***p<0.001) görüldü. İmmunohistokimyasal boyamalar değerlendirildiğinde ise, GFAP pozitif hücre sayısının K grubuna kıyasla NTG, TQ ve NTG+TQ gruplarının üçünde de istatistiksel olarak anlamlı biçimde arttığı görüldü (sırayla ***p<0.001, **p<0.01, *p<0.05). Tail flick testinde ise grup içinde ve gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmadığı tespit edildi. Çalışmamızın sonuçları değerlendirildiğinde, deneysel migren modelinde timokinon uygulamasının; migren ağrısı üzerinde analjezik etkisinin olmadığı, mekânsal öğrenme ve bellek mekanizmasına BDNF ve CREB1 seviyelerini artırarak katkı sağladığı, migrenle ilişkili oksidatif stres üzerine SOD ve CAT seviyelerini artırarak olumlu etki gösterdiği, migren ve oksidatif stres ile ilişkili öğrenme--bellek defisitine astrosit aktivasyonu ile olumlu etki edebileceği, migrenle ilişkili astroglial aktivasyon üzerinde protektif etki gösterebileceği sonucuna varılmıştır.
Huzursuz bacaklar sendromlu multipl skleroz hastalarında oksidatif stres ve serum mineral değerleri
Multipl skleroz (MS), enflamasyon, demiyelinizasyon ve akson hasarı ile seyreden, korteks, beyaz madde ve derin gri cevherin de tutulabildiği fokal ve multifokal plaklarla karakterize otoimmün bir santral sinir sistemi (SSS) hastalığıdır. SSS'nin en sık görülen inflamatuvar demiyelinizan hastalığıdır ve sıklıkla genç yetişkinlerde ortaya çıkar. Kronik bir hastalık olan MS'in bir kısmı ataklarla seyrederken bir kısmı ilerleyicidir. Multipl sklerozda etkilenmenin varlığı ve derecesini belirlemek için detaylı hikâye, fizik muayene yanında laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri kullanılmaktadır. MS hastalarında MSS hasarına bağlı olarak tahmin edilen tüm belirti ve bulgular meydana gelse de sıklıkla ekstremitelerde kuvvet kaybı, duysal belirtiler, ataksi, mesane problemleri, yorgunluk, diplopi, görme bulanıklığı gibi görsel belirtiler, dizartri, bellek-konsantrasyon-dikkat bozukluğu gibi kognitif yakınmalar görülmektedir. MS klinik tipleri, klinik izole sendrom (KİS), relapsing (ataklarla seyreden) MS ve progresif (kötüleşen) MS olarak üç ana başlık altında tanımlanmıştır. KİS, izole optik nöropati, medulla spinalis tutulumu, beyin sapı sendromu, nispeten daha az sıklıkla hemisferik tutulum ile klinik bulgu vererek ortaya çıkan ilk nörolojik tablo olarak tanımlanmaktadır. Ataklarla seyreden MS (RRMS), akut atakların görüldüğü ve ataklar arasında hastalıkta kötüleşmenin gözlenmediği MS tipidir. Progresif seyreden MS ise atak ve iyileşmeler ile devam eden hastalık seyri boyunca özürlülüğün eklendiği klinik seyir tipidir. Yapılan çalışmalarda MS oluşumu sürecinde birden fazla immün mekanizmanın rol aldığı, miyelin kaybının yanı sıra aksonal kaybın da gerçekleşebildiği, dejenerasyon ve tamir mekanizmalarının eş zamanlı rol aldığı aktif bir süreç olduğu gösterilmiştir. Bağımsız dönemlerde farklı ataklarla lezyonlar oluşturması, her hasta ve ataklarda klinik seyrin değişken olması otoimmün sürecin kompleks ve heterojen bir mekanizmanın rol oynadığı düşündürtmektedir. Huzursuz bacaklar sendromu (HBS), Willis-Ekbom hastalığı olarak da bilinen, akşam saatlerinde görülen ve geceleri kötüleşen, istirahat halinde iken bacakları hareket ettirme dürtüsü veya ihtiyacı ile ortaya çıkan sensori-motor, kronik, ilerleyici bir hareket bozukluğudur. Literatüre bakıldığında HBS, ilk olarak 175 vaka serisi ile hazırlanan derleme yazısında "Restless Legs Syndrome" olarak adlandırılmıştır. 17. Yüzyılda Sir Thomas Willis tarafından gözlemlenmiş ancak sendrom tanımlaması 1945 yılında 'Huzursuz Bacaklar' klinik bulguları ile Ekbom tarafından yapılmıştır. Son yıllarda en fazla çalışılan konulardan olan serbest radikaller ve antioksidanlar gün geçtikçe daha da önem kazanmaktadır. Normal şartlar altında canlı metabolizması sağlıklı iken antioksidanlar ile serbest radikaller denge halindedir. Ancak bu denge serbest radikaller lehine değiştiği zaman, oksidatif stres kaynaklı hastalıklara yatkınlık gözlenmektedir. Anahtar kelimeler: relapsing remitting multpl skleroz, huzursuz bacaklar sendromu, oksidatif stres, çinko, klor, sodyum, potasyum
6-paradol molekülünün amiloid beta enjeksiyonu ile oluşturulmuş alzheimer hastalığı modelindeki nöroinflamatuvar ve nöroprotektif etkilerinin araştırılması
Alzheimer hastalığı (AH) insanlarda yaşla birlikte görülen ilerleyici bir demans türüdür. Hastalığın ilerlemesinde mikroglia aktivasyonuna bağlı oksidatif stresin artmasının etkili olabileceği düşünülmektedir. Yapılan çalışmalar zencefil metabolitlerinden olan 6-Paradol'un hafıza üzerinde olumlu etkilere sahip olduğu ve mikroglia aktivasyonuna bağlı olarak artan nöroinflamasyonu azalttığı göstermiştir. Bu nedenle, bu çalışmada, amiloid beta (Aβ1-42) enjekte edilerek oluşturulmuş AH modeli sıçanlarda 6-Paradol kullanımının nöroprotektif ve anti-nöroinflamatuvar etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Bu çalışmada 33 adet erişkin sıçan (12 aylık) 5 gruba ayrıldı; sağlıklı kontrol (n=6, hiçbir işleme tabi tutulmayan), Sham kontrol (n=6, beyin içi enjeksiyonla (i.c.v) Aβ1-42 çözücüsü (5 µL) verilen), Aβ1-42 (n=9, hipokampüse i.c.v yolla 5 µL Aβ1-42 verilen), Pozitif kontrol (n=6, hipokampüse i.c.v yolla 5 µL Aβ1-42 verilen ve 21 gün donepezil (2mg/kg) tedavisi uygulanan), 6-Paradol (n=6, Aβ1-42 verilen ve 2 hafta boyunca 6-Paradol (5 mg/kg) tedavisi uygulanan). İki haftalık tedavi sonrasında davranış testleri yapıldı. Daha sonra sıçanlar sakrifiye edilerek histolojik ve moleküler çalışmalar gerçekleştirildi. Yapılan analizler sonucunda Aβ1-42 ile AH modeli oluşturan grubun Morris su tankında ve pasif sakınma ile yapılan deneylerde kontrol grubuna göre geç öğrendiği ve uzun dönem belleğinde bozulmanın olduğu, 6-Paradol'ün öğrenme ve bellek üzerinde etkili olmadığı gözlemlendi. Hematoksilen ve eozin ile yapılan çalışmalarda kontrol grupları ve pozitif tedavi grubuna (donepezil) ait beyin dokularının histolojik yapılarının birbirine benzer ve sağlıklı olduğu izlendi. Ancak Alzheimer oluşturulan Aβ1-42 ile 6-Paradol grubuna ait kesitlerde bazı nöron hücrelerinin nükleuslarının düzensiz ve piknotik olduğu görüldü. Ayrıca 6-Paradol grubuna ait beyin dokusunda vakuolizasyon olduğu dikkati çekti. Nissl boyama ile yapılan hücre sayımlarında hipokampüsün CA1 bölgesinde Aβ1-42 verilen grupta hücre sayısında anlamlı bir azalışın olduğu tespit edildi (p<0.05). Donepezil ve 6-Paradol verilen tedavi gruplarında hücre sayısında artış görüldü. Amiloid plakların varlığını gösteren Kongo-red boyamasında ise amiloid plakların sayısında tedavi ile birlikte bir değişim saptanmadı. Western blot ile yapılan protein ekspresyon çalışmalarında ise apoptozun Aβ1-42 verilen grupta arttığı ve tedavi gruplarında ise anlamlı bir şekilde azaldığı gözlendi. Mikroglia aktivasyonu ile ilişkili olan fraktalkin ve fraktalkin reseptörü ekspresyonlarına bakıldığında Aβ1-42 verilen grupta fraktalkin miktarında herhangi bir değişim gözlenmezken fraktalkin reseptöründe anlamlı bir artışın olduğu (p<0.05) ve bu artışın 6-Paradol ile düzeldiği gösterildi. Alzheimer göstergesi olan fosforile Tau ve PSEN1 miktarı Aβ1-42 ile artarken 6-Paradol kullanımı ile bu proteinlerin konsantrasyonları kontrol seviyelerine geriledi. BACE ve reelin proteinlerinde ise gruplar arasında anlamlı bir farklılık gözlenmedi. Sonuç olarak, 6-Paradol kullanımı mikroglia ile ilişkili proteinlerde bir düzelmeye sebep olduğundan anti-inflamatuvar etki göstermektedir.
Beş faktör kişilik özellikleri ile bilişsel özellikler arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Bilişsel özelliklerin kişilikle ilişkileri farklı boyutlarda ve farklı araçlarla araştırılmış ancak alan yazında tutarlı sonuçlara bağlanamamıştır. Bu çalışmanın birincil amacı özdenetim, motivasyon, bilişsel kontrol ve bilişsel esneklik, yaratıcı düşünme, duygu düzenleme bilişsel özellikleriyle kişilik arasındaki ilişkiyi; ikincil amacı bilişsel özelliklerle yaş, cinsiyet ve eğitim arasındaki ilişkiyi incelemektir. Çalışma ve 18 yaş ve üzeri okuma bilen 65'i erkek, 238'i kadın 303 bireyle çevrimiçi olarak yapılmıştır. Katılımcılara sosyodemografik form; kişiliği değerlendirmek için Büyük Beş Kişilik Testi (BBKT); bilişsel özellikleri değerlendirmek için Öz-denetim Ölçeği, Yetişkin Motivasyon Ölçeği, Stresli Durumlarda Bilişsel Kontrol ve Esneklik Ölçeği, Marmara Yaratıcı Düşünme Eğilimleri Ölçeği, Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği- Kısa Form'u uygulanmıştır. BBK ilk özelliği dışadönüklükle; özdenetim arasında pozitif (r=0.24); Stresli Durumlarda Bilişsel Kontrol ve Esneklik ölçeğinin duygular üzerinde bilişsel kontrolü (r=0.27) ve değerlendirme ve başa çıkma alt puanlarıyla arasında pozitif (r=0.20); Duygu Düzenlemede Zorluklar Ölçeği alt boyutlarından açıklıkla arasında negatif (r=-0.15); motivasyonla pozitif (r=0.28) ve yaratıcı düşünme eğilimiyle arasında pozitif (r=0.24) ilişki gözlenmiştir. BBK uyumluluk kişilik özelliğinin özdenetimle pozitif (r=0.26); duygular üzerinde bilişsel kontrolle pozitif (r=0.16) ve değerlendirme ve başa çıkmayla pozitif (r=0.20); duyguları düzenlemede zorluklar alt boyutu dürtüyle negatif (r=-0.13); motivasyonla pozitif, (r=0.28) yaratıcı düşünme eğilimleriyle pozitif (r=0.26) ilişkileri gözlenmiştir. BBK sorumluluk kişilik özelliğiyle özdenetim arasında pozitif (r=0.53); duygular üzerinde bilişsel kontrol (r=0.33) ve değerlendirme başa çıkma ile pozitif (r=0.44); duygu düzenleme güçlüğüyle negatif (r=-0.18); motivasyonla pozitif (r=0.31); yaratıcı düşünmeyle pozitif (r=0.31) ilişki bulunmuştur. BBK duygusal dengelilik kişilik özelliğiyle özdenetim arasında pozitif (r=0.50); stresli durumlarda bilişsel kontrol ve esneklik alt boyutlarından duygular üzerinde bilişsel kontrol (r=0.66) ve değerlendirme ve başa çıkma arasında pozitif (r= 0.37); duygu düzenlemede zorluklar alt boyutlarından açıklık arasında negatif (r=-0.52) ilişki; yaratıcı düşünmeyle arasında pozitif (r=0.22) ilişki bulunmuştur. Son olarak deneyime açıklık özdenetim arasında pozitif (r=0.37); duygular üzerinde bilişsel kontrol arasında pozitif (r=0.23); duygu düzenlemede zorluklar alt boyutlarından stratejiler arasında negatif (r=-0.13); yaratıcı düşünme arasında pozitif (r=0.36) ilişki bulunmuştur. Bilişsel özellikler cinsiyete göre incelendiğinde erkeklerin özdenetim (p=0.046) ve yaratıcı düşünme eğilimleri puanları daha yüksek (p=0.049) kadınların duygu düzenleme güçlüğü amaçlar alt puanı daha yüksek bulunmuştur (p=0.015). Motivasyonun cinsiyetten etkilenmediği gözlenmiştir. Yaşa göre bilişsel işlevler incelendiğinde de sadece stresli durumlarda bilişsel kontrol ve esnekliğin duygular üzerinde bilişsel kontrol alt boyutuyla pozitif yönde ve zayıf bir ilişki bulunmuştur. Kişilik ve yaşamın pek çok alanını etkileyen kişilik ve bilişsel özellikler arasındaki bu yakın ilişki konuya farklı yönleriyle gelecek araştırmalara zemin hazırlayabilir.
Epilepsisi olan erişkinlerde eşlik eden psikolojik bozukluklar, uyku sorunları, gastrointestinal semptomlar araştırması
Mikrobiyota-bağırsak-beyin ekseni (MBBE) ve epilepsi arasındaki ilişki bir süredir preklinik olarak araştırılmaktadır. Bu konuda yapılan klinik çalışma sayısı azdır. Fonksiyonel gastrointestinal sistemin (FGIS) patolojisinde MBBE'nin önemli rolü olduğu kabul edilir. Ayrıca son yıllarda yapılan araştırmalar MBBE'nin anksiyete, depresyon, aleksitimi gibi nöropsikiyatrik bozuklukların gelişimi ve ilerlemesi ilişkisine odaklanmıştır. Sirkadiyen ritim ve epilepsi arasındaki etkileşim FGİS hastalıkları ile psikolojik ve uyku sorunları arasındaki ilişkiler de ayrı ayrı çalışılmıştır. Çalışmamızda bu dört durumun erişkinde birlikteliği araştırılacaktır.
Yetişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu bulunan hastalarda sosyal medya bağımlılığı ve erteleme davranışı
Sosyal medya, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan bireyler için cazip bir dikkat dağıtıcıdır. Son araştırmalar, DEHB ile erteleme davranışı arasında bir korelasyon olduğunu ve bunun DEHB ile sosyal medya bağımlılığı arasındaki ilişkiyi karmaşıklaştırdığını göstermiştir. Erteleme, DEHB'li bireyler için sürekli dikkat ve çaba gerektiren görevlerden kaçınmak için bir başa çıkma mekanizması olabilir. Bu çalışma, DEHB semptomları ile sosyal medya kullanımı arasındaki ilişkiyi ve erteleme davranışının etkileşimini incelemektedir. Çalışma, çevrimiçi anketler kullanılarak 18-65 yaş arasındaki 294 katılımcıyla gerçekleştirilmiştir. Kullanılan ölçekler arasında Erişkin Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Kendi Bildirim Ölçeği (ASRS), Sosyal Medya Bağımlılığı Ölçeği, Genel Erteleme Davranışı Ölçeği ve Beck Depresyon Envanteri bulunmaktadır. Veriler SPSS 29.0 programı kullanılarak analiz edilmiştir. DEHB skorları yüksek olan bireylerin, düşük olanlara kıyasla daha yüksek sosyal medya bağımlılık puanlarına sahip olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgu, DEHB belirtilerinin sosyal medya kullanımını etkilediğini belirten önceki araştırmalarla uyumludur. Ancak, çalışmamızda cinsiyetin sosyal medya bağımlılığı üzerinde anlamlı bir etkisi bulunmamıştır. Buna karşın, önceki araştırmalar kadın cinsiyetin sosyal medya bağımlılığı ile daha ilişkili olduğunu öne sürmektedir. Çalışmamız ayrıca sosyal medya bağımlılığı yüksek bireylerin depresyon skorlarının da yüksek olduğunu göstermiştir, bu da literatürdeki mevcut çalışmalarla uyumludur.Cinsiyet farklılıkları incelendiğinde, kadın katılımcıların depresyon skorlarının erkek katılımcılara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu bulunmuştur. Bu bulgu, kadınların depresyon ve anksiyete gibi içselleştirme bozukluklarına daha yatkın olduğunu belirten literatürle uyumludur. DEHB belirtilerinin cinsiyet farklılıkları açısından incelenmesi sonucunda, kadınların dikkat eksikliği skorlarının erkeklere göre daha yüksek olduğu, ancak erkeklerin hiperaktivite-dürtüsellik skorlarının daha yüksek olduğu belirlenmiştir.Çalışmamızda, ilişkisi olmayan katılımcıların DEHB ve depresyon skorlarının, ilişkisi olan katılımcılara göre anlamlı derecede daha yüksek olduğu saptanmıştır. Bu bulgu, DEHB'nin sosyal ve ilişkisel zorluklara neden olabileceğini belirten mevcut çalışmalarla uyumludur. DEHB skorlarının hem erteleme davranışını hem de sosyal medya bağımlılığını güçlü ve pozitif bir şekilde yordadığı bulunmuştur, bu da DEHB ile çeşitli bağımlılık davranışları arasındaki bağlantıyı vurgulayan literatürle tutarlıdır. Sonuç olarak, çalışmamız DEHB'nin sosyal medya bağımlılığı ve erteleme davranışı üzerindeki etkilerini ortaya koymakta ve bu bulgular literatürdeki mevcut araştırmalarla uyum göstermektedir. DEHB'nin tedavisinin, sosyal medya bağımlılığı ve erteleme davranışını önlemede rol oynayabileceği öngörülmektedir. Bu bulgular, DEHB'nin erişkinlikte de devam eden etkilerini ve bu bozukluğun bireylerin günlük yaşamları üzerindeki geniş kapsamlı etkilerini vurgulamaktadır.
Alzheimer hastalığında yeni biyomarkır geliştirilmesi: Serumdan mikroRNAanalizi
Alzheimer Hastalığı (AH), ileri yaşta görülen demansların en sık formudur. Kognitif fonksiyonlarda ilerleyici bozulma ile karekterizedir. Klinikte, AH'nın kesin kriterlerine rağmen tanısı sekonder nedenlerin ve diğer demansif hastalıkların dışlanması ile konur. Tanıda altın standart klinik AH tanısı almış kişide beyinde tipik nöropatolojik değişikliklerin gözlenmesidir. Bu patolojik değişiklikler ilerleyici sinaptik bozulma ve nöron kaybının yanı sıra hücre dışı amiloid-beta plaklarının birikimi, hücre içinde ise hiperfosforillenmiş tau proteinini içeren nörofibriler yumakların oluşumudur. Çalışmalar klinik tanının kesinliğinin %65 ile %96 arasında değiştiğini ortaya koymuştur. Bu açıdan bakılınca AH için spesifik bir biyomarkır çok önemlidir. Beyin omurilik sıvısının (BOS) elde edilme zorluğu ve AH'de beyinde gözlenen değişiklerin periferik kana yansıdığının gösterilmesi nedeniyle günümüzde AH'nın tanısına katkı sağlayacak biyomarkır arayışları daha çok periferik kan örneklerinde devam etmektedir.Post-transkripsiyonel gen regülasyonunda önemli rolü olan mikroRNA'lar (miRNA), kodlanmayan küçük ribonükleik asitlerdir (RNA). Gen ekspresyonunu mesajcı RNA (mRNA) parçalanması ya da translasyonel baskılanma yoluyla düzenlemektedirler. miRNA'ların sinir sisteminde; gelişimde, plastisitede, nörodejenerasyonda rol oynadıkları düşünülmektedir. miRNA ekspresyon bozuklukları daha çok kanserde çalışılmış olmakla birlikte son dönemde pek çok hastalıkta da çalışılmaktadır. miRNA'ların immun hücre gelişiminde, inflamatuar yanıtın oluşmasında anahtar bir rol üstlenebileceği ve nörodejeneratif hastalıkların patogenezinde rol oynayabileceği öne sürülmüştür. Son bir kaç yılda ise, gerek dolaşımdaki stabiliteleri gerekse dokudaki profilleri ile gösterdikleri korrelasyon nedeni ile dolaşımdaki miRNA'ların çeşitli hastalıkların diagnozu ve prognozonda biyomarkır kullanılması önerilmiştir.Çalışmamızda AH'lerin (n=10) ve kontrollerin (n=10) serum örneklerinde miRNA ekspresyon farklılıkları incelenmiştir. Bugüne kadar beyin dokularında yapılan çalışmaların farklı miRNA'ların AH patogenezinde rol aldığının göstermesi ve bu miRNA'ların AH için diagnostik bir biyomarkır olabileceklerinin öne sürülmesinden yola çıkılarak, dolaşımdaki miRNA'ların bu hastalık için yeni biyomarkır olarak kullanılması araştırılmıştır. Yapılan mikroarray analizi ile en fazla ekspresyon değişimi gösteren 20 adet miRNA belirlenmiştir.Anahtar sözcükler: Alzheimer hastalığı, mikroRNA, biyomarkır
Parkinson hastalarında karar verme ve dürtü kontrol bozukluklarının incelenmesi
Amaç: Parkinson Hastalığı'nda, motor belirtilerin yanı sıra, dopaminerjik tedaviye bağlı olarak gelişen davranışsal ve bilişsel bozulmalar gözlenmektedir. Bu çalışmada Parkinson hastalarındaki karar verme becerilerinin ve dürtü kontrol bozukluklarının incelenmesi ve aralarındaki ilişkinin değerlendirilmesi hedeflenmiştirYöntem: Araştırmanın örneklemi 39 Parkinson hastası ve 39 gönüllü kontrolden oluşmuştur. İki grubun karar verme ve bilişsel işlevlerini değerlendirmek için Iowa Kumar Testi (IKT), Sözel Akıcılık Testi (SAT), İz Sürme Testi (İST) ve Sözel Bellek Süreçleri Testi (SBST) kullanılmıştır. Hasta grubunun klinik değerlendirmeleri ise Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (UPDRS), Hoehn- Yahr Evrelendirme Skalası, Parkinson Hastalığında Motor Olmayan Belirtiler Anketi (MOB), Parkinson Hastalığında Dürtüsel Bozukluk Anketi (PH-DB) ve Hamilton Depresyon Ölçeği (HDÖ) ile yapılmıştır.Bulgular: Hasta ve kontrol grupları arasında IKT puanları açısından istatistiksel olarak bir fark bulunmamıştır, fakat hastalar kontrollere göre daha kötü performans sergilemişlerdir. Hasta grubunda hastalık süresinin uzun olması, motor dalgalanmaların varlığı ve günlük dopamin agonisti miktarının fazla olması ile karar verme performansındaki düşüş arasında bir ilişki saptanmıştır. Hastalarda yaşanan dürtü kontrol bozukluklarının, eğitim, hastalık başlangıç yaşı, dopamin agonisti miktarı ve motor dalgalanmaların varlığı ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Ayrıca, kumar oynamayla ilgili kompulsif davranışlar puanı ile IKT performansı ilişkili bulunmuştur.Sonuç: Parkinson hastalarının karar vermede sağlıklı kontrollerle benzer bir performans sergiledikleri görülmüştür. Hastaların karar verme becerileri ve kompulsif davranışlarının aldıkları dopaminerjik tedaviye göre değiştiği sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca patolojik kumar oynama ve karar verme arasında bir ilişki var gibi gözükmektedir.Anahtar Sözcükler: Parkinson Hastalığı, Karar verme, Dürtü kontrol bozuklukları
Hafif kognitif bozukluk hastaları ile sağlıklı yaşlılarda işitsel olay ilişkili potansiyeller ve nöropsikolojik testlerin kesitsel olarak incelenmesi
Amaç: Bu çalışmada Hafif Kognitif Bozukluk (HKB) tanısı alan hastalar ve sağlıklı yaşlıların nöropsikolojik testleri ile işitsel uyarana yanıt olarak olaya ilişkin potansiyel kayıtlarını birlikte inceleyerek HKB hastalarının değişen beyin dinamiklerini incelemeyi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada, Petersen kriterlerine göre HKB tanısı almış 28 hasta ve 20 sağlıklı yaşlı yer almıştır. Tüm katılımcıların nöropsikolojik değerlendirmeleri ve işitsel seyrek uyaran paradigması (SUP) uygulanarak F3, FZ, F4, C3, CZ, C4, TP7, TP8, P3, PZ, P4, O1, OZ ve O2 elektrotlarından P300 yanıtları incelenmiştir. Verilerin analizi için bağımsız örneklem t testi, eşleştirilmiş örneklem t-testi, ANOVA ve Pearson korelasyonu kullanılmıştır.Bulgular: Yapılan nöropsikolojik değerlendirmede, bellek ve yürütücü işlev performanslarında gruplar arası fark bulunmuştur. P300 genlik ve latans değerlerinde gruplar arası bir fark bulunamamıştır. Dikkat, bellek ve yürütücü işlev testleri ile çeşitli elektrot kanalları arasında genlik ve latans değerlerinde pozitif ve negatif korelasyonlar bulunmuştur.Sonuç: Hastalık süreci ile beklenen, HKB hastalarında nöropsikolojik test skorlarındaki düşüşe paralel yanıtın azalması ve yanıt süresinin uzaması sonuçlarına varılamamıştır. Öngörüldüğü gibi genlik ve latans değerleri açısından gruplar arası bir fark bulunamamıştır.Anahtar Kelimeler: Hafif Kognitif Bozukluk, Nöropsikolojik Test, EEG, OİP, P300
Eritropoetin'in SHSY-5Y hücrelerinde genomik düzeyde gen espresyonuna etkisinin incelenmesi
Eritropoetin'in SHSY-5Y Hücrelerinde Genomik Düzeyde Gen Espresyonuna Etkisinin İncelenmesiZeynep Filiz ÖNKAL, Dokuz Eylül Üniversitesi,Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Sinir Bilimler Anabilim Dalı, 35340 İnciraltı, İzmirEritropoetin (EPO), eritropoezi uyaran hematopoietik büyüme faktörü ve sitokindir. Son yıllarda beyindeki nöronal ve glial hücrelerde kendisinin ve reseptörünün varlığı ortaya konmuştur. EPO, sinir sisteminin gelişiminde, nöronal canlılığın devamında nöronal hasarın tamirinde kritik roller üstlenir. EPO'nun nöroprotektif etkisinin olası bir mekanizması transkripsiyonel düzeyde gen regülasyonudur. Bu çalışmada amacımız EPO'nun SHSY-5Y nöroblastoma hücre hattında mRNA ekspresyonuna etkisinin incelenmesidir.Projemizde mikroarray ile EPO'in transkripsiyonel düzeyde yaptığı degişiklikler incelendi. Bu amaçla nöronal bir hücre hattı olan SHSY-5Y hücre hattına EPO indüksiyonu uygulanıp bunun sonucunda ekspresyonu değişen mRNA'lar mikroarray ve kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu (qPCR) yöntemleriyle incelendi.Araştırmamızın sonuçlarına göre eBayes hipotez testi ile 24 saatlik EPO indüksiyonu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı bir değişiklik saptanmadı. 48 saatlik EPO indüksiyonu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında anlamlı olarak 438 gen up-regüle, 482 gen down-regüle olarak belirlenmiştir. Kat Değişim (Fold change) sınır değeri olarak karşılaştırıldığında kat değişimi 0,5'den az olanlar azalmış gen ekspresyonu, 1,5'den fazla olanlar artmış gen ekspresyonu olarak kabul edilmiştir. Buna göre 52 genin kat değişim değerleri 1,5 üzeri, 23 genin kat değişim değerleri 0,5'den azdır. Literatür incelemesi yapılarak bu 75 gen içerisinden konumuz ile ilgili olan 26 gen için qPCR konfirmasyonu yapılmıştır. Mikroarray sonuçları ile qPCR sonuçları uyumludur. Seçilen 26 genden 18 tanesinin gen ekspresyonu anlamlı artmış, 8 tanesinin gen ekspresyonu anlamlı olarak azalmış bulunmuştur. Bu genlerin hangi yolaklarda rol aldığı KEGG yazılımı ve reactome programı ile belirlenmiştir. Bu analiz sonrası EPO'nun ekstrasellüler matriks organizasyon, akson, sinyal dönüştürülmesi, protein metabolizması, ile ilgili ana yolakları etkilediği belirlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Eritropoetin, SHSY-5Y Hücre Hattı, Gen Ekspresyonu, Mikroarray
İki uçlu bozukluk tanılı hastalar ve birinci derece akrabalarında nörobilşşsel işlevler: Kontrollü bir çalışma
İki uçlu duygudurum bozukluğu (İUB) hastalık ve iyilik dönemleriyle seyreden ve yaygın alanda görülen nörobilişsel bozulma ile karakterize bir beyin hastalığıdır. Bu çalışmanın amacı, ötimik ve depresif durumdaki İUB tanılı hastalar ve hastalıktan etkilenmemiş birinci derece akrabalarında dikkat, bellek, sözel öğrenme ve akıcılık, yürütücü işlevler, işleyen bellek performanslarını eşleştirilmiş sağlıklı bireylerle karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Hastaların ve akrabalarının sağlıklılardan farklı, birbirlerine benzer özellikler göstereceği, , depresyonda olmanın nörobilişsel işlevleri ötimide olma durumuna göre daha da kötüleştireceği hipotezlenmiştir.Otuz iyilik döneminde, on depresif dönemde hasta, bu hastaların on beş sağlıklı birinci derece akrabaları ve yirmi altı sağlıklı kontrol çalışmaya alındı. Hastalar, birinci derece akrabalar ve sağlıklı kontroller SCID-I görüşmesi ile değerlendirildi, nörobilişsel test bataryası tüm katılımcılara uygulandı. Hasta gruba ayrıca Young Mani Ölçeği, Hamilton Depresyon Ölçeği verildi. İstatistiksel analiz için Kruskal-Wallis, Mann Whitney-U, ve Spearman korelasyon testleri kullanıldı.Tüm gruplar arasında sözel öğrenme, yürütücü işlevler, işleyen bellek ve kategori akıcılık işlevlerinde anlamlı fark bulduk. Depresif grup sözel öğrenme ve bellek testlerinde ötimik gruba göre, ayrıca işleyen bellek, kategori akıcılık ve yürütücü işlevler testlerinde sağlıklı kontrollere göre; ötimik grup sözel öğrenme, yürütücü işlevler ve işleyen bellek testlerinde sağlıklı kontrol grubuna göre; birinci derece akrabalar ise yürütücü işlevlerde sağlıklı kontrollere göre daha kötü performans gösterdiler.Yürütücü işlevlerdeki bozulma, İUB'ta depresyon ve ötimi dönemlerinde, aynı zamanda birinci derece akrabalarda görülmektedir. Depresyonda buna öğrenme ve bellek kusurları da eklenmektedir. Hastalığın hem iyilik hem de alevli dönemlerinde var olması, hastaların birinci derece akrabalarında da görülmesi nedeniyle yürütücü işlevlerdeki bozulma İUB için endofenotip adaylarından biri olabilir.
Dubois 5 kelime testi'nin 50 yaş ve üzeri yetişkin bireyler için geçerlik ve güvenirlik çalışması
Amaç ve hipotez: B.Dubois tarafından geli?tirtirilen hızlı ve pratik bir sözel epizodik bellek ölçeği olan 5 Kelime Testi (5KT)?nin Türkçe versiyonunun geçerlik ve güvenirliğine bakılarak ATD?yi erken evrede yakalayacağı hedeflenmi?tir.Yöntem: 106 sağlıklı, 22 HKB?li, 39 ATD?li, 50-96 ya? arasındaki toplam 167 birey katılımcı 5KT, Mini Mental Durum Değerlendirme (MMDD), Sözel Akıcılık (Hayvan sayma, Meyve-?nsan, KAS), 3Kelime 3 ?ekil (3K3?) testleri ile değerlendirilmi?tir. 5KT?nin diğer kognitif testlerle e? zamanlı geçerlilik testleri ve test-tekrar test geçerliliği, Spearman rho testi ile ara?tırıldı. Gruplar arası fark analizlerinde, homojen gruplarda ikili gruplara T Testi; çoklu gruplara ANOVA, heterojen gruplarda ikili gruplara Mann-Whitney U ile çoklu gruplara Kruskal Wallis testleri uygulandı. 5KT?nin ayırt ediciliği için ROC Curve eğrisine bakıldı.Bulgular: 5KT ipuçlu hatırlamadan sağlıklıların tümü; serbest hatırlamadan %95.3?ü 10 puan almı?tır. 5KT?nin serbest hatırlama puanı (.90), ipuçlu hatırlama puanından (.84) daha yüksek duyarlılıkla ayırt etmi?tir. Erken evre ATD ile HKB?yi yüksek duyarlılık (.84) ve özgüllükle (.93) ayırt etmi?tir. 5KT?nin tüm katılımcılarda (?:.88) ve ATD?li bireylerde (?:.81) iç tutarlığı yüksek bulunmu?tur. Gözlemciler arasında (r=0.80), aynı gözlemcinin farklı zamanlarında (r=0.95) test-tekrar test korelasyonu yüksektir. Sağlıklı ve hastaların, HKB ile farklı evrelerdeki ATD?lilerin 5KT puanları arasındaki fark anlamlı bulunmu?tur (p<0.01). 5KT ile MMDD ve 3K3? arasında yüksek (r: .70, .78), sözel kategorik akıcılık testleri ile arasında orta düzey bir ili?ki (r: .63, .61) bulunmu?tur.Sonuç: Bu çalı?mada 5KT?nin Türkçe versiyonunun sağlıklı, ATD?li ve HKB?li bireylerde geçerli ve güvenilir bir test olduğu gösterilmi?tir. 5KT?nin erken evrede ATD?yi yakalayabilmesiyle, ülkemizdeki nöropsikolojik testlere önemli bir katkı sağlanabilir.Anahtar kelimeler: Beş Kelime Testi, Erken Evre Alzheimer, Hafif Kognitif Bozukluk, Nöropsikolojik Test, Sözel Epizodik Bellek
Alzheimer Hastalığı'na yatkınlıkta Visfatin -948 G-T polimorfizminin etkisi
Alzheimer Hastalığı (AH), ileri yaştaki demansların en sık formudur. Kognitif fonksiyonlarda ilerleyici bozulma ile karakterizedir. Klinik pratikte, AH'nın kesin kriterlerine rağmen tanısı sekonder nedenlerin ve diğer demansif hastalıkların dışlanması ile konur. AH'da erken tanı ve hastalığın erken evrelerinde müdahale, tedavinin etkinliği açısından büyük önem taşır. Bu sebeple sağlıklı bireylerde olası bir yatkınlığın tespiti hastalığa karşı alınabilecek önlemler bakımından yararlı olacaktır. Araştırmamızda adiposit kökenli bir sitokin olan Visfatin'in -948 G-T polimorfizminin AH'na yatkınlıktaki etkisi incelenmiştir.Çalışmaya 40 Alzheimer hastası ve 40 sağlıklı kontrol alınmıştır. AH olguları Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Anabilim Dalı Demans polikliniğinde takip edilen hastalardan ardışık sırayla 20.06.2009-20.03.2010 tarihleri arasında alınmıştır. Kontrol grubu, hastalar ile benzer demografik özelliklere sahip gönüllü sağlıklı kişilerden oluşturulmuştur. Hasta ve kontrollere Mini Mental Durum Testi (MMDT), Sözel Bellek Süreçleri Testi (SBST), Benton Yüz Tanıma Testi, Kategorik Akıcılık Testi uygulanmıştır. AH ve kontrol olgularının kan örneklerinden Visfatin -948 G-T polimorfizmi real-time PCR ile allel spesifik primerler kullanılarak erime eğrisi analizi ile incelenmiştir. Visfatin -948 G-T polimorfizmi dışında serum açlık kan şekeri (AKŞ), Low Density Lipid (LDL), High Density Lipid (HDL), trigliserid, total kolesterol ve C-Reaktif Protein (CRP) düzeyleri de ölçülmüştür.AH ve kontrol grubu -948 G-T polimorfizmi açısından değerlendirildiğinde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır.Çalışmamızdaki örneklemde Visfatin -948 G-T polimorfizminin AH'na yatkınlığa neden olmadığı saptanmıştır. Ayrıca klinik bulgularla -948 G-T polimorfizmi arasında da bir ilişki saptanamamıştır. AH patogenezinde Visfatin'in olası rolünü araştıracak daha geniş örneklem grubunda yapılacak yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
Türkçeye uyarlanmış Ağır bozukluk bataryası'nın demanslı bireylerde geçerlik güvenirlik çalışması
Amaç : Ağır Bozukluk Bataryası ağır dönem demans hastalarının bilişsel işlevlerini ölçmek amacıyla geliştirilmiş bir testtir. Bu çalışmada Ağır Bozukluk Bataryası (ABB) nin Türkçe'ye uyarlanması, güvenilirliği ve geçerliğine yönelik normatif verilerin toplanması amaçlanmıştır.Yöntem : Çalışmanın örneklemini, DSM-IV tanı ölçütlerine göre demans tanısı almış ve bakımevinde kalmakta olan 80 hasta oluşturmaktadır. Çalışmada katılımcılara Ağır Bozukluk Bataryası (ABB), Klinik Demans Evreleme Ölçeği (CDR) ve Standardize Mini Mental Test (SMMT) uygulanmıştır.Bulgular : ABB skoru ortalaması 78.1 (21.29) . Cronbach alpha katsayısı 0.97 ve uygulayıcılar arası güvenirlik toplam ABB skoru için 0.99 ve alt ölçeklerin aralığı 0.99-0.96 arasında değişmektedir. CDR ? 2 olan hastaların ABB skoru ortalaması 94.72 (3.4), CDR 2 olan hastaların ABB skoru ortalaması 87.29 (3.85) ve CDR 3 olan hastalar için ise 51.96 (19.8) dir. ABB ve SMMT arasındaki korelasyon .83 ve ABB ile CDR arasındaki korelasyon -0.78'dir.Sonuçlar : Bulgular Ağır Bozukluk Bataryası'nın, Türk toplumunda ileri evre demans hastalarını dğerlendirmede geçerli ve güvenilir bir test olduğunu göstermiştir.Anahtar Sözcükler: Demans, Ağır Bozukluk Bataryası, CDR, Geçerlik, Güvenirlik
Mikroglial aktivasyonda lipopolisakkarit uyarımıyla ekspresyonu değişen mikroRNA'ların belirlenmesi
Mikroglial hücreler, merkezi sinir sisteminin (MSS) hematopoetik kökenli yerel makrofajları olarak görev yapmaktadırlar. MSS'nde, pek çok nörodejeneratif hastalığın patogenezinde mikroglial aktivasyonla indüklenen inflamasyon yer almaktadır. MikroRNAlar (miRNA) post-transkripsiyonel regülasyon mekanizmalarında rol alan kodlanmayan küçük RNA'lardır. Bu çalışmamızda, MSS'nde inflamasyon ile ilişkili miRNA'ların ve hedeflerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmada N9 fare mikroglia ve 293T insan embriyonik böbrek hücre hatları kullanılmıştır. Deneylerde 10-1000 ng/ml Lipopolisakkarid (LPS) dozlarında N9 hücreleri inkübe edildi. Ön çalışmada 100 ng/ml LPS dozu kullanılarak miRNA ekspresyon değişimleri mikroarray yöntemiyle belirlendi. Mikroarray analizinde ekspresyonu değişen miRNA'lardan miR-125b-3p, miR-132, miR-146a ve miR-155'in ekspresyon değişiklikleri kantitatif PCR (qPCR) yöntemiyle incelendi. Ekspresyon değişikliği doğrulanan miRNA'ların hedef genleri biyoinformatik analizle belirlendi. Lusiferaz testi ile hedef genler için validasyon deneyleri yapıldı.Yapılan mikroarray analizinde en fazla ekspresyon değişimi gösteren 30 tane miRNA belirlendi. qPCR analizinde miR-125b-3p ekspresyonunun azaldığı, miR-146a ve miR-155'in ekspresyonun arttığı gösterildi. Hedef validasyonu deneyleri ile biyoinformatik araçlarla belirlenen hedef genler (TNF-?, IL-1ß, IL-6, IRAK1, TRAF6 ve MyD88) doğrulandı.Bu çalışmanın sonucunda mikroglial aktivasyonla ilişkili miRNA'lar karakterize edilmiştir. Bu miRNA'lardan miR-125b'nin TNF-? ve IL-1ß'yı, miR-132'nin IL-6'yı, miR-146a'nın IRAK1 ve TRAF6'yı ve miR-155'in MyD88'i hedeflediği gösterilmiştir.
Alzheimer tipi demansın farklı evrelerinde MMDT alt maddelerinin ayırt ediciliği
Amaç: Mini Mental Durum Testi (MMDT) (Folstein ve ark., 1975) ve Global Bozulma Ölçeği (GBÖ) (Reisberg ve ark., 1982) Alzheimer Hastalığında (AH) bilişsel durumu derecelendirmek için kullanılan basit ve yaygın araçlardır. Bu çalışmanın amacı MMDT Türkçe versiyonun AH'da klinik evrelere göre değişimini araştırmaktır.Yöntem: 1995 ve 2001 yılları arasında Dokuz Eylül Üniversitesi Demans Kliniğine başvuran 337 AH hastasının GBÖ evreleri ve MMDT verileri kullanılmıştır. Uygulanan faktör analizi sonucunda iki faktör yapısı oluşturulmuştur. Ortaya çıkan bu faktör yapısı üzerine lojistik regresyon uygulanmıştır.Bulgular: MMDT skorları ve GBÖ arasında yaş, eğitim ve cinsiyet açısından anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Her bir MMDT maddesi evreleri yordamakta yetersiz kalmaktadır. Ancak 2 faktörlü yapıda, MMDT %74 keskinlikle GBÖ evrelerini öngörebilmektedir.
İlk kez geliştirilecek olan dokuz eylül zihin teorisi ölçeğinin (DEZTÖ) geçerlik ve güvenirlik çalışması
Amaç: Diğer insanlara zihinsel durumlar atfetme yeteneği olarak bilinen Zihin Teorisi, otizm ve şizofrenide geniş çaplı olarak çalışılmış bir kavramdır. Ancak, literatürde yapılmış çalışmalarda eksikliği sıklıkla belirtilmesine rağmen, bu yeteneği tüm yönleriyle değerlendirebilecek geçerli ve güvenilir bir ölçek bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı, literatürde kullanılmış örneklerinden hareketle geliştirilmiş ?Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği?nin sağlıklı gönüllüler ve şizofreni hastalarında geçerlik ve güvenirliğini saptamaktır.Yöntem: Çalışma 197 sağlıklı gönüllü ve DSM IV ölçütlerine göre Şizofreni tanısını karşılayan 88 hasta grubundan oluşan toplam 285 kişilik bir örneklem ile yapıldı. Sağlıklı gönüllülere ve şizofreni hastalarına sosyodemografik veri formu, Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği (DEZTÖ) ve Empatik Beceri Ölçeği (EBÖ) uygulandı.Bulgular: Çalışmada elde edilen bulgular, DEZTÖ'nün şizofreni hasta grubunda kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu konusunda kanıtlar sağlamıştır. DEZTÖ ile EBÖ, sağlıklı gönüllü grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki göstermezken (r=0.039, p>0.05); iki ölçeğin şizofreni hasta grubunda korelasyon gösterdikleri (r=0.42, p<0.01) bulundu. Sağlıklı gönüllü grubunda DEZTÖ'nün iç tutarlılığının (r=0.67), görüşmeciler arası güvenirliğinin (r=0.99) ve test-tekrar test güvenirliğinin (r=0.80) oldukça yüksek olduğu gösterildi. Ayrıca, DEZTÖ'nün sağlıklı gönüllüler ile şizofreni kontrol grubu arasında ayırt ediciliğinin olduğu (p<0.05) gösterildi. DEZTÖ'nün şizofreni popülasyonunda kullanılabilecek geçerli ve güvenilir bir ölçek olduğu; ancak sağlıklı gönüllü grubunda, zihin teorisi yeteneğine daha yakın bir özelliği değerlendiren bir ölçekle geçerliğinin yeniden değerlendirilmesi gerektiği sonucuna ulaşıldı.Sonuç: Bu çalışmayla, ilk kez geliştirilen Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği'nin şizofreni popülasyonunda psikometrik özelliklere sahip bir ölçüm aracı olduğu gösterildi. Dokuz Eylül Zihin Teorisi Ölçeği'nin yetişkin sağlıklı popülasyonunda geçerliğinin yeniden değerlendirilerek kullanılabileceği; şizofreni ve otizm olmak üzere çeşitli yetişkin psikopatolojik popülasyonlardaki çalışamalar ve zihin teorisinin nöral temellerinin gösterileceği nörogörüntüleme çalışmalarına katkıda bulunacağı düşünülmektedir.Anahtar Sözcükler: Zihin teorisi, Zihin Teorisi Ölçeği, şizofreni, otizm
Ötimik bipolar hastalarda bilişsel işlevlerin tekli ve çoklu ilaç kullanımına göre kontrollerle karşılaştırmalı olarak incelenmesi
Amaç: Bipolar bozukluk bilişsel yetilerde bozulmaya yol açan kronik gidişli bir beyin hastalığıdır. Psikotrop ilaçların bilişsel işlevler üzerinde bozucu etkileri olduğuna ilişkin çalışmalar bulunmaktadır.. Bu çalışmanın amacı, tek ve çok ilaç kullanan ötimik bipolar hastalarda bilişsel işlevlerin sağlıklı kontrollerle karşılaştırmalı olarak incelenmesidir. Çok ilaç kullanımının tek ilaç kullanımına göre bilişsel işlevler üzerinde bozucu etkisi olabileceği hipotezlenmiştir.Yöntem: Araştırmaya 21 tek ve 27 çok ilaç kullanan DSM-IV tanı ölçütlerine göre bipolar bozukluk tanısı almış, ötimik durumda toplam 48 hasta ve yaş ve cinsiyetçe eşleştirilmiş 40 sağlıklı gönüllü katılmıştır. Klinik durum psikiyatrik muayene, Young mani ve Hamilton depresyon ölçekleri kullanılarak değerlendirilmiştir. Bilişsel işlevler birçok testi içeren kapsamlı bir nörokognitif batarya ile değerlendirilmiştir.. Çoklu ve ikili grup karşılaştırmaları için ilgili non-parametrik, kategorik verilerin karşılaştırılması için ki-kare, ayrıca parametrik ve non-parametrik korelasyon ve çoklu regresyon analizleri kullanılmıştır.Bulgular: Bir çok bilişsel testte her iki hasta grubu da kontrollerden daha kötü performans gösterirken; çok ilaç kullanan hastalar tek ilaç kullanan hastalardan daha iyi performans göstermişlerdir. Tüm grupta eğitim süresi ve hasta grubunda hastalık süresi ile testlerdeki başarı arasında istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Tek ve çok ilaç kullanan hasta grubunda yapılan regresyon analizinde, eğitim ve hastalık süresi kontrol altında tutulduğunda sayı dizisi testi-geriye doğru ölçümleri, çok ilaç kullanan grubun lehine olmak üzere istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.Sonuçlar: Sonuçlar işleyen bellek işlevi üzerinde olası bir ilaç etkisine işaret etmektedir. Hipotezimizin tersine çoklu ilaç kullanımı daha iyi bir işleyen bellek performansı açısından yeğlenen bir seçenek olabilir.Anahtar Sözcükler: bipolar bozukluk, ötimi, bilişsel işlevler
Bipolar bozukluk tanılı ötimik hastalar ve birinci derece akrabalarında dürtüsellik: Sağlıklı kontrollerle karşılaştırmalı bir çalışma
Amaç: Bipolar bozukluk bilişsel süreçlerde bozulmayla seyreden, dürtüsellik özelliğine sahip nöropsikiyatrik bir hastalıktır. Dürtüsellik, çeşitli psikiyatrik bozukluklarda patolojik olarak ortaya çıkan, kişilik boyutunu, davranışsal ve bilişsel bileşenleri içeren çok yönlü bir kavramdır. Dürtüselliğin bipolar bozukluk için belirti şiddetinden ve hastalık dönemlerinden bağımsız, süreğen bir yatkınlık olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı, ötimik durumdaki bipolar bozukluk tanılı hastalar ve hastalıktan etkilenmemiş birinci derece akrabalarında, dürtüsellik ve risk alma eğilimini eşleştirilmiş sağlıklı bireylerle karşılaştırmalı olarak değerlendirmektir. Hastaların ve akrabalarının sağlıklılardan farklı, birbirlerine benzer özellikler göstereceği hipotezlenmiştir.Yöntem: Çalışmanın örneklemini, DSM-IV tanı ölçütlerine göre Bipolar Bozukluk I tanısı almış, en az 6 aydır ötimi durumunda olan ve herhangi bir eşik altı belirtisi bulunmayan 30 hasta ile bu hastaların ulaşılabilinen 25 birinci derece akrabası ve hastalar ile yaş, cinsiyet ve eğitime göre eşleştirilmiş 30 sağlıklı katılımcı oluşturmaktadır. Çalışmada veri toplama araçları olarak, SCID-I yapılandırılmış görüşmesi, SKİP-TÜRK hasta bilgi formları, Barratt Dürtüsellik Ölçeği?11 (BDÖ?11), Balon Analog Risk Testi (BART), Günlük Yaşam Alışkanlıkları Anketi ve Alkol Kullanım Bozuklukları Tanıma Testi kullanılmıştır.Bulgular: Risk almanın davranışsal olarak değerlendirildiği bir ölçüm olan BART'ta bipolar hastalar ve hastalıktan etkilenmemiş birinci derece akrabaları sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak daha az öğrenme davranışı sergilemişlerdir. Bipolar hastalar, BDÖ?11 toplam puanında sağlıklı kontrollere göre anlamlı olarak yüksek puanlar almıştır. Bipolar hastaların hastalık değişkenleri (hastalık süresi, ötimide bulunma süresi, toplam hastalanma dönemi sayısı, hastaneye yatış sayısı gibi) ile ölçek ve test sonuçları arasında bir ilişki bulunmamıştır.Sonuç: Bulgular bipolar bozukluğu olan hastaların iyilik dönemlerinde de devam eden, hastalık özelliklerinden bağımsız dürtüsellik ve risk alma eğilimlerinin olduğunu göstermektedir. Hastaların birinci derece akrabalarında da benzer bir örüntünün görülmesi dürtüselliğin bipolar bozukluk için güçlü bir endofenotip adayı olduğunu görüşünü desteklemektedir.Anahtar Sözcükler: Bipolar Bozukluk, Ötimi, Dürtüsellik, Risk Alma
Mezenkimal kök hücrelerin canlılığı ve stres koşulları altındaki proliferasyonunda kalsiyum/kalmodulin-bağımlı protein kinaz 2 (CAMKII) enzim değişiminin belirlenmesi
Giriş ve amaç: Kalsiyum/Kalmodulin-Bağımlı Protein Kinaz 2 (CaMKII) bir serin treonin protein kinaz ailesinin üyesidir ve nöronal hücrelerde yoğun olarak bulunur. Öğrenme süreci, hafıza oluşumu, sinaptik plastisite üzerinde anahtar role sahip olduğu gösterilmiştir. Bu enzimin inhibisyonunun nöronal hücrelerde apoptozisi önleyebildiği, primer kültürlerde glutamat ile indüklenen nöronal hücre ölümünü zayıflattığı ileri sürülmektedir. Ayrıca CaMKII ile aynı aileye ait olan kalsiyum/kalmodulin bağımlı protein kinaz kinaz (CaMKK) enzim değişiminin ise hematopoetik kök hücre proliferasyonunu kontrol ettiği son yıllarda ileri sürülmüştür. Ancak CaMKII enziminin kök hücre proliferasyonu ve stres koşullarında oluşan hücresel yanıt üzerine etkileri henüz net olarak bilinmemektedir. Bu projede, CaMKII enzim düzeylerindeki değişimlerin mezenkimal kök hücrelerin yaşam süresi ve proliferasyon değişimleri üzerindeki etkilerini ve hidrojen peroksit (H2O2) ile indüklenen stres koşulundaki düzey ve aktivite değişimlerini belirlemek amaçlanmıştır. Ayrıca stres koşullarında enzimin izoform (alfa, beta, gama, delta) ekspresyon değişimlerinin incelenmesi hedeflenmiştir. Yöntemler: Çalışmamızda insan göbek kordonu Wharton jölesinden (WJ) eksplant yöntemi ile MKH'ler elde edildi. MKH' lerin CD44, CD90, CD105 yüzey antijenlerinin gen ve protein ekspresyon düzey değişimleri RT-qPZR, immünohistokimya ve akış sitometrisi yöntemleri ile gösterilerek karekterize edildi. Hidrojen peroksit ile indüklenen stres koşulunda CaMKII enzimi düzey ve aktivite değişimleri fotometrik olarak, enzim izoform değişimleri ise RT-qPCR yöntemi ile saptandı. CaMKII inhibitörü (KN-93) uygulamasının kök hücre canlılığı ve proliferasyonu üzerine etkisi MTT ve MTS testleri ile belirlendi. Bulgular: Tez kapsamında Wharton Jeli'nden izole edilen kök hücreler kullanılarak Mezenkimal Kök Hücre'lerin (MKH) tanımlanmasında Uluslararası Hücre Tedavisi Derneği'ne (ISCT) göre minimal kritlerler olan adipojenik, osteojenik ve kondrojenik farklılaşma kapasitesi histokimyasal olarak gösterildi. Oksidatif stres oluşturmak amacı ile 30 dakikalık H2O2 (1 mM) uygulamasının kök hücre canlılığını kontrol grubuna göre ~%40-50 oranında azalttığı gösterildi. KN-93 uygulaması ile CaMKII enzim inhibisyonunun H202 uygulaması ile birlikte hücre canlılığını , sadece H202 uygulanan gruba göre daha da azalttığı , negatif inhibitör (KN-92) uygulanmasında bu etkinin olmadığı belirlendi. Wharton Jeli Mezenkimal Kök Hücrelerinin (WJ-MKH) H202 ile tetiklenen stres koşulları altında ağırlıklı olarak CaMKII enziminin Beta izoformunu ekprese ettiği belirlendi. Sonuç: Sonuç olarak literatür taramamıza göre CaMKII enziminin mezenkimal kök hücre canlılığı ve H2O2 ile indüklenen stres koşullarındaki değişimi ilk kez bu tez çalışması ile gösterildi. Çalışmamız ile elde edilen verilerin MKH'lerin stres koşullarına verdiği yanıt mekanizmasının anlaşılmasını, hedefe yönelik kök hücre tedavi stratejilerinin geliştirilmesi için temel basamak sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Mezenkimal Kök Hücre, Wharton Jölesi, Oksidatif Stres, CaMKII, KN-93, KN-92
İnsomnia, apati ve depresyonun alzheimer hastaları ve selim yaşlılarda kognitif işlevlere etkisi
Bu araştırmanın amacı insomnia, apati ve depresyonun Alzheimer hastalığı (ATD) ile olan ilişkisini incelemek ve ATD için bir risk faktörü olup olmadığını belirlemektir. Böylece, kognitif yeti kaybını yavaşlatacak önlemlerin alınması mümkün kılınabilir. Bu amaçla Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi bünyesinde, Alzheimer hastaları ve selim yaşlılardan oluşan bir katılımcı grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma 2 ayrı deney grubu (toplam 32 katılımcı) ve kontrol grubundan (20 katılımcı) oluşmaktadır. Katılımcılar objektif olarak Addenbrooke Kognitif Değerlendirme Bataryası (ACE-R); Promis DSM-5 Düzey 2 Uyku Bozukluğu Ölçeği-Yetişkin Formu (D-UBÖ); Apati Değerlendirme Ölçeği (ADÖ) ve Montgomery Asberg Depresyon Ölçeği (MADDÖ) ile değerlendirilmiştir. ACE-R skorlarından ayrıca mini-mental (SMMT) skorları da elde edilip değerlendirmeye alınmıştır. Veriler değerlendirilirken bağımsız örneklemler t-test; Pearson Korelasyonu; basit doğrusal regresyon analizi ve grup puan farklılıklarının incelenmesi için ise MANOVA ve MANCOVA analizi uygulanmıştır. Sonuçlar: Bulgulara göre kognitif skorlar (p<0,001) kontrol grubundaki katılımcılarda her iki ATD grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. ADÖ puanları her iki ATD grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). D-UBÖ puanları ATD-İn grubunda (p<0,05) ve Non-İn grubunda (p<0,01) kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. MADDÖ puanları (p<0,05) ATD-İn grubunda kontrol grubuna kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Grupların CDR sınıflandırılması bakımından kognitif skorlarında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,01). CDR-depresyon; CDR-insomnia; CDR-apati puanlarının etkileşimi bakımından skorlarında anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,05). Tartışma: Sonuçlara göre nörokognitif işlevler insomnia, apati ve depresyonun varlığına ve şiddetine göre farklılaşmaktadır. Apati ve depresyonun şiddetinin azalması kognitif performans artışını güçlü şekilde yordamaktadır. Sonuçlar geriatrik popülasyonda insomnia, apati ve depresyon semptomlarına karşı duyarlı olmanın önemine işaret etmiştir.
Şizofreni ve bipolar bozukluk için ailesel risk ve sosyal biliş: Şizotipik ve siklotipik özelliklerinin etkisi
Bu çalışmanın amacı şizofreni, bipolar akrabalarında ve sağlıklı kontrollerde görülen şizotipik ve siklotimik mizaç özelliklerinin sosyal biliş ile olan ilişkisini incelemektir. Dokuz Eylül Üniversitesinde gerçekleşen çalışmaya 31 psikoz akraba (AYRP) 43 bipolar akraba (AYRB) ve 35 sağlıklı kontrol (SK) olmak üzere toplamda 109 kişi dahil edilmiştir. Sosyal bilişin zihin kuramı, duygu tanıma, sosyal algı, sosyal bilgi ve atıf stili boyutlarıyla değerlendiren testlerden oluşan bir bataryanın yanında katılımcılardan Şizotipal Kişilik Ölçeği, TEMPS-A Mizaç Ölçeği, Davranışsal Aktivasyon Davranışsal İnhibisyon Sistemleri Ölçeği, Barratt Dürtüsellik Ölçeği ve Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi gibi şizotipiye ve siklotimiye özgü mizaç özelliklerini değerlendiren öz değerlendirme ölçeklerini doldurmaları istenmiştir. Yapılan analizler sonucu sosyal biliş alanlarında AYRB grubunda kısmen bir bozulma görülmesine rağmen AYRP grubunda çeşitli alanlarda bozulmalar saptanmıştır. Bu bozulmalar sözel ZK testinde, sosyal algı ve duygu tanıma testlerinde daha anlamlı sonuçlar vermiştir. Mizaç özelliklerine bakıldığında da AYRP grubunun daha şüpheci (p = 0.015), depresif (p = 0.008), siklotimik (p = 0.020) ve anksiyöz (p = 0.023) oldukları saptanmıştır ancak bu farklar AYRB için söz konusu değildir. Bu ölçek skorlarını ve sosyal biliş etkilerine genel olarak bakıldığında sosyal biliş performansının en kötü ve mizaç özelliklerinin en çok biriktiği grubun AYRP grubu bunu daha ortanca düzeyde bozulmayla AYRB grubunun takip ettiği gösterilmiştir. Özetle, şizofreni akrabalarının bipolar akrabalara kıyasla mizaç özellikleri birikimi ve sosyal bilişteki bozulma açısından daha risk altında bulundukları görülmüştür. Bipolar akrabalar ise daha ortanca bir bozulma seyri göstermişlerdir ancak bu bozulma akrabalar için erken tanı belirteçleri geliştirmek için yeterli seviyede değildir. Bu çalışmanın akrabalarda yapılan diğer çalışmalarla ve nörobiliş performanslarının sosyal biliş performansı üzerine etkileriyle birlikte değerlendiren çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir