
363
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Peyronie hastalığı'nın greft ile cerrahi tedavisinde kullanılan greftlerin kısa ve uzun dönem seksüel sonuçlarının karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızda Peyronie Hastalığı'nın greft ile cerrahi tedavisinde otolog venöz greft, domuz perikard ekstraselüler matrix grefti, domuz intestinal submukozal esktraselüler kollajen matrix grefti ve sığır perikard ekstraselüler matriks greftin kullanımının kısa ve uzun dönem seksüel sonuçlarının karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Ekim 2014–Şubat 2020 tarihleri arasında penil kurvatür nedeniyle üroloji polikliniğine başvuran, Peyronie Hastalığı izlenen 40 dereceden fazla penil kurvatür bulunan ve/veya kompleks penil deformitesi (kum saati deformitesi, menteşe etkisi, penetrasyonu engelleyecek ventral kurvatür) bulunan, eşlik eden erektil disfonksiyon şikayeti bulunmayan, yapılan kavernözometri ve penil renkli doppler ultrasonografi tetkiklerinde arteryel ya da venöz yetmezlik bulunmaksızın Peyronie plağı izlenmesi nedeniyle Peyronie Hastalığı'nın greft ile cerrahi tedavisi uygulanan hastaların retrospektif olarak değerlendirilerek, kullanılan greft materyallerine göre postoperatif sonuçların karşılaştırılması planlanmıştır. Hastalar uygulanan greft materyaline göre: otolog venöz greft, domuz perikard ekstraselüler matriks grefti, domuz intestinal submukozal ekstraselüler kollajen grefti ve sığır perikard ekstraselüler maktriks grefti olarak gruplandırıldı. Elde edilen gruplar preop komorbid hastalıkların cerrahi başarıya etkisi, operasyon süresi, postop kısa ve uzun dönem İİEF-5 skorları; ve postop kurvatür gelişmesi, yara yeri enfeksiyonu, hematom, insizyon kontraktürü, kavernöz kaçak, balonlaşma, kasık bölgesinde hipoestezi gelişmesi, ağrılı plikasyon sütürü, palpabl sütür, his kaybı ve penil uzunluk kaybı açısından karşılaştırılarak greft materyallerinin sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi planlandı. Bulgular: Kliniğimizde Ekim 2014 - Şubat 2020 tarihleri arasında Peyronie Hastalığı' nın greft ile cerrahi tedavisi uygulanan 155 hasta saptandı. Gruplar arası dağılımına bakıldığında otolog venöz greft uygulanan 36, domuz perikard ekstraselüler matrix grefti uygulanan 40, domuz intestinal submukozal ekstraselüler kollajen matrix grefti uygulanan 36 ve sığır perikard ekstraselüler matriks greft uygulanan 43 hasta olduğu değerlendirildi. Karşılaştırılan parametreler açısından otolog venöz greft kullanılan hastaların operasyon süresi anlamlı olarak diğer greft gruplarından uzun izlendi (p<0.05). Kurvatür derecesi arttıkça, istatistiksel olarak anlamlı olarak his kaybının arttığı ve penil kısalmanın arttığı saptandı (p<0.05). Sonuç: Penil kurvatür derecesi ile his kaybı ve penil kurvatür derecesi ile penil kısalma açısından ve greft materyalleri arasında operasyon süresi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Ekstraselüler matriks greftlerinin arasında seçim sebebi olacak belirgin fark izlenmemiş olup, daha geniş hasta grupları ile prospektif randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Peyronie Hastalığı, greft ile cerrahi onarım
Böbrek taşlarının cerrahi tedavisinde ultra-mini perkütan nefrolitotomi
Amaç: Böbrek taşlarının tedavisinde ultra-mini perkütan nefrolitotominin (UMP) etkinlik ve güvenilirliğini saptamak. Materyal-Metod: Ekim 2014- Mayıs 2015 tarihleri arasında UMP yapılan 35 hastanın demografik verileri ve operatif verileri prospektif olarak kaydedildi. Tüm hastalarda standart olarak floroskopi altında toplayıcı sistemine giriş yapıldıktan sonra trakt tek aşamalı olarak 13Fr.'e kadar dilate edildi. 3.5 Fr. optik ile toplayıcı sisteme girilip taş bulundu ve Holmiyum lazer probu ile taş fragmantasyonu sağlandı. Kırılan taş parçaları salin infizyon yardımıyla veya basket ile dışarı alındı. İşlem tüpsüz olarak veya 10 Fr. feeding tüp konularak sonlandırıldı. Bulgular: Otuz beş hastanın ortalama yaşı 34.79 (2-83) yıl ve vücut kitle indeksi 26.13 (17.6-32.8) kg/m2 idi. Ortalama taş boyutu 26.1 mm (10-50) idi.Çalışmaya alınan olguların üç tanesinde soliter böbrek, iki tanesinde at nalı böbrek ve 2 tanesinde de divertikül taşı mevcuttu. Otuz iki (%91.5) hastaya tek akses yapılırken 3 (%8.5) hastada ikinci aksese ihtiyaç duyuldu. Taşlar sırasıyla 10 hastada izole pelvis taşı, 10 hasta da izole alt kaliks taşı, 4 hastada pelvis + multiple kaliks taşı, 5 hastada parsiyel koraliform taş, 4 hastada pelvis + alt kaliks taşı ve 2 hastada da divertikül taşı şeklinde dağılım göstermekteydi. Ortalama operasyon süresi 82 dk.(30-180), ortalama skopi süresi 93.6 sn. (9-225), ortalama hemoglobin düşüşü 0.6 g/L olup hiçbir hastada kan transfüzyonuna gerek olmadı. Postoperatif 12. saat VAS (ağrı değerlendirme çizelgesi) değeri ise 2 (0-6) olarak tespit edildi. Postoperatif 2 hastada perkütan giriş yerinden ıslatma olması nedeniyle üreteral stent, 1 hastada da hidrotoraks gelişmesi nedeniyle toraks tüpü takıldı. Ortalama hastanede kalış süresi 2.3 gün (1-7) idi. Postoperatif birinci ay değerlendirmesinde 32 (%91.4) hastanın tamamen taşsız olduğu tespit edildi.
Sıçanlarda epididimo-testiküler bileşkeden yapılan testis fiksasyonunun enflamasyon, oksidatif stres ve spermatogenez parametreleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Çocuk ürolojisinin en sık uygulanan cerrahi işlemlerinden olan inmemiş testis ve testis torsiyonu işlemleri sonrası testis skrotuma fikse edilmektedir. Bu fiksasyon sütürlerinin testis parankiminde ve spermatogenetik fonksiyonlarda hasara yol açabileceği deneysel çalışmalarla gösterilmiştir. Bu çalışmada avasküler bir alan olan epididimo-testiküler bileşkeden sütür geçilmesi ile testis parankiminden sütür geçilmesi arasında testisde oluşabilecek histopatolojik, spermatogenetik ve biyokimyasal hasarın karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem ve Gereçler: Çalışmaya 28 adet 8 haftalık Sprague-Dawley sıçan dâhil edildi. Sıçanlar toplam 4 gruba randomize edildi. 1. grupta (sham) skrotum eksplore edildikten sonra testis dokusu dışarı çıkarılıp hiçbir işlem uygulanmadan skrotum geri kapatıldı. 2. grupta (transparankimal fiksasyonu = TPF) skrotum eksplore edildikten sonra testis dokusu dışarı çıkarıldı. Testis parankiminden 5.0 vicryl sütür ile geçilerek testis skrotuma fikse edildi. 3. grupta ( epididimo-testiküler fiksasyon = TETF) skrotum eksplore edildikten sonra testis dokusu dışarı çıkarıldı. Ardından epididimo-testiküler bileşkeden 5.0 vicryl sütür geçilerek testis skrotuma fikse edildi. 4. grupta (dartos poş fiksasyon = DPO) skrotum eksplore edildikten sonra testis dokusu dışarı çıkarıldı. Ardından hiçbir fiksasyon yöntemi uygulanmadan testis subdartos poşa yerleştirildi. Cerrahi işlemlerden 1 ay sonra sıçanlar sakrifiye edildi. Testis dokularının çap ve ağırlıkları ölçüldü. Testis dokuları histopatolojik ve biyokimyasal olarak incelendi. Histopatolojik olarak sütür çevresi inflamasyon, spermatogenez (Johnsen kriterleri), mikrolitiyazis değerlendirilmeleri yapıldı. Biyokimyasal olarak testis dokusundan ELISA kitleri ile yapılan ölçümlerde inflamasyon belirteçleri (IL-1B, IL-6, TNF-α) değerlendirildi. Testis dokusundan Erel yöntemi ile yapılan ölçümlerde oksidatif stres parametreleri (total antioksidan kapasite = TAS, total oksidan kapasite = TOS, oksidatif stres indeksi = OSİ) değerlendirildi. İstatistiksel karşılaştırmalar için SPSS 23.0 (Statistical Package for Social Sciences) programı kullanıldı. Sayısal değerler median (minimum-maksimum) şeklinde ifade edildi. Tüm değerlerin karşılaştırılmasında Kruskall Wallis testi kullanıldı. p < 0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Tüm gruplardaki testis ağırlıkları karşılaştırıldığında istatistiksel bir fark saptanmadı (p = 0.324). Spermatogenezin değerlendirildiği Johnsen skorları ortalamasına bakıldığında sham grubunun hem TETF hem de DPO grubuna oranla anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p = 0.001). İnflamasyon belirteçleri bütün gruplarda benzer olarak saptandı (p = 0.632). Histopatolojik değerlendirmelerde, sham grubunda hiçbir testisde inflamasyon bulgularına rastlanmazken, TPF grubunda 1 testisde (%14.2) orta derecede inflamasyon belirlendi. TETF grubunda 1 testisde (%14.2) orta ve 1 testisde (%14.2) de ağır derecede inflamasyon tespit edildi. DPO grubunda ise sadece 1 testisde (%14.2) orta derecede inflamasyon saptandı. Mikrolitiyazis değerlendirilmesine bakıldığında TPF grubunda diğer gruplara kıyasla anlamlı olarak yüksek oranda mikrolityazis belirlendi (p = 0.046). Sham grubunda hiçbir testisde mikrolitiyazis saptanmazken, TPF grubunda 6 testisde (%85.7), TETF grubunda ise 2 testisde (%28.5) mikrolitiyazis tanımlandı. Son olarak DPO grubunda 1 testisde (%14.2) mikrolitiyazis saptandı. Doku örneklerinden çalışılan inflamasyon belirteçlerinden IL-1B, IL-6 ve TNF-α sonuçlarına bakıldığında sham grubuna kıyasla TPF ve TETF gruplarında IL-1B değerleri anlamlı derecede yüksek tespit edildi (p = 0.002). IL-6 ölçümlerinde TPF grubunun değeri hem sham grubuna hem de DPO grubuna göre anlamlı derecede yüksek saptandı (p = 0.001). TNF-α değerlerine bakıldığında ise TPF ve DPO gruplarında sham grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek olduğu belirlendi (p = 0.008). Gruplara göre TAS, TOS ve OSİ gibi oksidatif stres parametreleri değerlendirildiğinde tüm gruplar arasında TAS ve TOS değerleri benzer olarak belirlendi (sırasıyla p = 0.487, 0.522). OSİ değerlerinde sham grubu TPF ve TETF gruplarına göre anlamlı derecede düşük olarak saptandı (p = 0,001). Sonuçlar: Çalışmanın bulguları doğrultusunda testis fiksasyonunun sham grubuna kıyasla testisde ciddi histopatolojik ve biyokimyasal hasara yol açtığı saptandı. 1. Spermatogenezin TETF ve DPO gruplarında anlamlı olarak azaldığı gösterildi. 2. Histopatolojik olarak sham grubu haricindeki çalışma gruplarının hepsinde orta veya ağır derecede inflamasyon saptandı. 3. Mikrolitiyazisin en yüksek oranda TPF grubunda oluştuğu gözlendi. 4. Biyokimyasal inflamasyon belirteçlerinin en belirgin olarak TPF grubunda arttığı belirlendi. 5. Oksidatif stres belirteçlerinden TAS ve TOS değerleri bütün gruplarda benzer olarak saptanırken, OSİ değerinin TPF grubunda belirgin olarak arttığı tespit edildi.
Deneysel iskemi reperfüzyon modeli oluşturulan ve parsiyel nefrektomi yapılan sıçanlarda saflaştırılmış mikronize flavonoid fraksiyonu'nun renal iskemi reperfüzyon hasarına koruyucu etkisi
Deneysel İskemi Reperfüzyon Modeli Oluşturulan ve Parsiyel Nefrektomi Yapılan Sıçanlarda Saflaştırılmış Mikronize Flavonoid Fraksiyonu'nun Renal İskemi Reperfüzyon Hasarına Koruyucu Etkisi Amaç: Parsiyel nefrektomi 4cm altı böbrek tümörlerinde standart tedavi yöntemidir. Bu cerrahi işlemde esas olarak iki stres faktörü doku ablasyonu ve iskemi-reperfüzyonudur(İ-R). Bu çalışmada, saflaştırılmış mikronize flavonoid fraksiyonu (SMFF)'nun soliter böbrekte ve bilateral böbrekte yapılan parsiyel nefrektomi olgularında I-R hasarı üzerine koruyucu etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmada 200–250 gr ağırlığında 8 haftalık 48 adet erkek Sprague-Dawley türü ratlar soliter böbrek modeli oluşturulan (1.- 2. ve 3. Gruplar) ve soliter böbrek modeli oluşturulmayan bilateral böbrekli (4.- 5. ve 6. Gruplar) ratlardan oluşan 2 ana grup kendi içerisinde Sham grubu (1. ve 4. Grup) , iskemi-reperfüzyon(I-R) grubu (2. ve 5. Grup) ve tedavi grubu (3. ve 6. Grup) olmak üzere eşit sayıda 6 gruba ayrıldı. Soliter böbrek modeli için ilk 3 gruptaki ratlara sağ nefrektomi yapıldı. Kompansatris hipertrofi gelişmesi için 1 ay beklendi. Sham gruplarında abdomen diseke edildikten sonra sol renal pediküller açığa çıkarıldı ve renal iskemi uygulanmaksızın kapatıldı. I-R gruplarında ve tedavi gruplarında renal arter ve ven oklüzyonun ardından 45 dakika iskemi süresi içerisinde alt pol parsiyel nefrektomi yapıldı ve iskemi sonrası 24 saatlik reperfüzyon süresi tamamlandı. I-R oluşturulması amaçlı cerrahi işlemden önce, 3 gün boyunca, her gün 1 kez ve işlem günü işlemden yaklaşık 1 saat önce olacak şekilde, 80mg/kg(1ml/kg) SMFF tedavisi oral gavaj yoluyla tedavi gruplarına (3. ve 6. Grup) verildi. I-R gruplarında(2. ve 5. Grup) ise 1ml/kg(SMFF ile aynı miktarda) %0.9NaCl tedavi gruplarıyla aynı süre ve zamanda verildi. Ratlar 24. saatin sonunda kalpten kan örnekleri alınıp, sol rezidü böbrek dokuları alındıktan sonra sakrifiye edildi. Bulgular: Doku ve serumda bakılan oksidatif stres belirteçlerinde ve inflamasyon belirteçlerinde(TAK, TOS, OSI, PON1, ARES, CAT, MDA, IL-1β ve TNF-α) I-R gruplarında Sham gruplarına göre oluşan değişim anlamlı saptandı. Ancak tedavi gruplarında, I-R gruplarına göre değerlerde düzelme olmasına rağmen, bu düzelme istatistiksel olarak anlamlı değildi. Tedavi gruplarında, I-R gruplarına göre PCO(p<0.05) ve DNA hasarı(p<0.01) değerlerindeki değişimler istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Renal histopatolojik hasar skoru Sham gruplarında diğer gruplara göre anlamlı olarak düşük bulunurken, tedavi gruplarında histopatolojik hasar skorunda I-R grubuna göre göreceli düzelme olsa da istatiksel olarak anlamlı saptanmadı. Bilateral böbrek grupları ile soliter böbrek grupları birbirleri ile karşılaştırıldığında, Sham gruplarının(1. grup ve 4. grup), I-R gruplarının(2. grup ve 5.grup) ve tedavi gruplarının(3. grup ve 6. grup) arasında fark saptanmadı. Sonuç: Parsiyel nefrektomi esnasında meydana gelen sıcak I-R'ye bağlı, geride kalan böbrek dokusundaki hasarın SMFF tedavisi ile azaltılmasının amaçlandığı çalışmamızda, SMFF tedavisi renal dokuyu I-R hasarından beklenildiği ölçüde korumamış, SMFF tedavisinin I-R'de renal dokuda meydana gelen DNA hasarını önlemede başarılı olduğu görülmüş, SMFF tedavisinin soliter veya bilateral böbrekli olduğu farketmeksizin renal I-R hasarını bir dereceye kadar azaltabildiği fakat histopatolojik değerlendirmelerde göz önüne alındığında beklenen olumlu etkilere ulaşmadığı sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: İskemi, Parsiyel nefrektomi, Reperfüzyon, Saflaştırılmış mikronize flavanoid fraksiyonu
Prostat spesifik antijen (PSA) yüksekliği nedenli antibiyotik tedavisi alan hastalarda tedavi sonrası prostat spesifik antijen (PSA) değişiminin ve multiparametrik prostat manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile yapılan prostat kognitif füzyon biyopsisinin prostat kanserini saptamadaki tanısal değeri
AMAÇ: PSA yüksekliği nedenli antibiyotik kullanımı sonrası ve PSA düşüşü sağlanan hastalarda cog-Bx ile prostat kanseri insidansını saptayarak "PSA değerleri düşen hastalarda gereksiz prostat biyopsisinden sakınılabilir mi?" sorusuna yanıt arandı. YÖNTEM: Ocak 2017 – Ocak 2018 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi üroloji polikliniğine başvurmuş ve PSA yüksekliği nedeniyle alınan antibiyoterapi (siprofloksasin 500 mg 2x1 p.o, 4 hafta) sonrasında PSA düşüşü gözetmeksizin mpMRG incelemesi şüpheli olan (PI-RADs III, IV, V) 129 hastadan kognitif füzyon prostat biyopsisi ve mpMRG incelemesi olmayan veya mpMRG de PI-RADs I,II olan 77 hastadan standart 12 kadran TRUS-Bx yapılan toplamda 206 hastanın verileri incelendi. BULGULAR: Çalışmaya katılan 206 hastanın yaş ortalamaları 62.97±7.68 (44-84 yaş) yıldı. Çalışmaya alınan 129 (%62.6) hastanın biyopsi öncesi mp-MRI görüntülemesi yapılmıştı, buna karşın 77 (%37.4) hastanın mp-MRI görüntülemesi yoktu. PI-RADs skoru, PSA dansitesi, şüpheli rektal muayene ile prostat kanseri saptama arasında (p:0,008, p:0,001, p:0,001) ve PSA dansitesi, şüpheli RT bulgusu ile klinik anlamlı PKa arasında anlamlı ilişki bulundu (p:0.005, p: 0.028). Antibiyoterapi sonrası PSA düşüşü %50'den az olan grupta PSA dansitesinin yüksekliği ile Gleason skoru 3+4 ve üzeri olan PKa ilişkili olarak saptandı (p:0.006). PI-RADs gruplarına göre antibiyoterapi sonrası PSA değişiminin PKa tanısı üzerinde etkisinin olmadığı saptandı (p>0.05). SONUÇ: PI-RADs grupları ile antibiyoterapi sonrası PSA değişikliği arasında PKa tanısı açısından fark yoktur. PSA yüksekliği saptanan hastalara PI-RADs skoru ne olursa olsun antibiyoterapi verilmeksizin prostat biyopsisi yapılmalıdır.
Erişkin vezikoüreteral reflü hastalarında endoskopik tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada vezikoüreteral reflü (VUR) sebebiyle endoskopik yöntemle opere olan yetişkin hastaların tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Yöntem: Şubat 2014 ve Ocak 2020 tarihleri arasında VUR sebebiyle endoskopik girişim yapılan 18 yaş ve üstü hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. VUR tipi ve cerrahi girişim endikasyonlarındaki farklar sebebiyle hastalar 3 gruba ayrıldı: 1. Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu (İYE) veya ultrasonografide (USG) piyelonefrit sekel bulguları saptanan primer VUR'lu hastalar 2. Nativ böbreğe VUR'u olan renal transplantasyon adayı hastalar 3. Transplante böbreğe VUR'u olan hastalar Her hastaya işeme sistoüretrografisi (VCUG) ile tanı konuldu. Bilateral olguların sonuçları her üreter için ayrı kaydedildi. Tüm hastalarda enjeksiyon materyali olarak dekstranomer / hiyaluronik asit (DX-HA) kopolimeri (DEXELL VUR ®) kullanıldı. Hastaların renal sintigrafi ve USG bulguları, ateşli İYE hikayesi, cerrahi işlem sayısı kaydedildi. Bulgular: Toplam 42 hasta üzerinden değerlendirme yapıldı. Hastaların 38'i kadın (%90,4) , 4'ü erkektir (%9,5) , yaş ortalaması ise 35'tir (18-46). Birinci grupta 31 üreteral üniteye yapılan ilk enjeksiyon işlemi sonucunda %62,5, ikinci işlem sonrası %42,8 başarı oranı gözlendi, genel başarı oranı ise %71 olarak bulundu. Tekrarlayan ateşli İYE oranına bakıldığında bu grupta işlem sonrası %85,7 oranında iyileşme kaydedildi. Bu grubun ortalama takip süresi 48 aydır. Nativ böbreğe VUR'u olan renal transplantasyon adaylarında totalde 16 üreteral üniteye girişim yapıldı. Hastaların hepsi kadındı. Bu grupta birinci ve ikinci enjeksiyonun başarı oranı sırası ile %56,2, %40 olarak bulundu, genel başarı oranı ise %68,7'dir. Transplante böbreğe VUR'u olan 7 hastanın ise tek işlem sonrası görüntülemelerinde 2 hastada tam düzelme gözlendi (%28). Sonuç: Endoskopik DX-HA enjeksiyonu VUR'u düzeltmede ve tekrarlayan ateşli İYE ataklarını iyileştirmede etkin bir yöntemdir ve erişkin hastalar tarafından iyi tolere edilmektedir. Endoskopik tedavi aynı zamanda nativ böbreğe VUR'u olan renal teransplantasyon adaylarında ve transplate böbreğe VUR'u olan hastalarda da güvenle kullanılabilir. Anahtar kelimeler VUR, Tekrarlayan ateşli İYE, DX-HA, Endoskopik, VCUG
Modifiye lich-gregoir üreteroneosistostomi tekniği, unilateral ve bilateral veziko-üreteral reflü tedavisinde ayaktan tedavi olarak yapılabilir mi?
Amaç: Yeni oluşturulmuş submukozal tünelin bütünlüğünün korunarak detrüsöre sabitlenmesi ile yapılan Lich-Gregoir reimplantation (LGR) techniğinin günübirlik reflüyü önleme prosedürü olarak uygulanabilirliğini bildiriyoruz. Metotlar: Primer vezikoüreteral reflüsü (VUR) olan 45 çocuğa (Ort yaş:8.2) 2004-2009 yılları arasında LGR operasyonu yapıldı. Bilateral VUR'lu 10, üreteral duplikasyonlu 2, megaüreterli 3 ve daha önce subüretral enjeksiyon yapılmış 10 hasta vardı. Pfannenstiel kesi ile aynı taraf üreter, üreterotrigonal bütünlük bozulmadan yukarıya doğru mobilize edildi. Üreterovezikal bileşkeden göbeğe doğru 3-5 cm detrusorotomi yapıldı, üreter mukoza üzerine yatırıldı ve 3/4-0 poliglaktin sütür ile detrüsörün bir tarafından, 1-2 mm ısırık alacak şekilde üreter adventisyasından ve karşı taraf detrüsörden geçilerek detrüsörafi yapıldı. Postoperative 1. ayda ultrasonografi ve 3. ayda voiding sistografi (VCUG) çekildi. Çocuklar yıllık ultrasonografiler ile üriner sistem enfeksiyonları belirtileri takip edildi. Bulgular: Ortalama ameliyat süresi 58 dakika idi. Çocukalrın %81'i günübirlik olarak tedavi edildi. Bilateral prosedür uygulanan 2 çocukta geçici işeme zorluğu oluştu. Elliüç (%96) üreterde 30 aylık (6-60) ortalama takipte reflü tedavi edildi. Aynı tarafta tıkanıklık ultrason izleminde belirgin değildi. Sonuçlar: LGR yüksek başarı oranı ve düşük morbiditeli günübirlik bir prosedürdür. Yeni olşuşturulan submukozal tünelin bütünlüğü uzun dönem başarı için önemlidir.
Radikal prostatektomi operasyonunda rabdoid sfinkterden geçilen sütürün inkontinans üzerine olan etkisi
Amaç: Başarılı bir radikal retropubik prostatektomi (RRP) etkili derin venöz komplex kontrolüne, gerektiğinde nörovasküler demetin korunmasına, su sızdırmaz ve geniş vezikoüretral anastomoz varlığına bağlıdır. Rabdosfinkteri de içeren vezikouretral anastomoz, yani çizgili kasın mesane boynuna fikse edilmesi, sadece uretranın kaudal retraksiyonunu önlemez bunun yanında üretranın daha anatomik pozisyonda yerleşmesini sağlar. Bu çalışmadaki amacımız rabdosfinkteride içeren vezikouretral anastomozlu hastalarda kontinans durumunu belirlemektir.Materyal ve Metod: Kasım 2004 ile Eylül 2010 tarihleri arasında aynı cerrah tarafından RRP yapılan 90 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı 64,3 ( yaş aralığı 51-78) idi. Bütün vakalarda, RRP esnasında vezikouretral anastomoz rabdosfinkteride içerecek şekilde uygulandı. Anastomozlar simfizis pubisin açısına ve pelvik yapının durumuna bağlı olarak ortalama 2,9 (aralık 0-7 adet) kesintili 2-0 vicryle ile gerçekleştirildi. Tüm hastalarda preoperatif total prostat spesifik antijen (tPSA), transrektal ultrason eşliğinde biyopsi (TRUS-Bx) ve tüm vücut kemik sintigrafisi yapıldı. İntraoperatif ve postoperatif hastaların kanama miktarı, operasyon süresi, hospitalizasyon süresi, kateterizasyon süresi ve patolojik değerlendirme değerleri kaydedildi. Bütün hastalara postoperatif 1., 3., 6. ve 12. ayda ped testi uygulandı. Ped kullanmayan hastalar `kontinan', günde 1 ped kullanan `hafif inkontinan', günde 2-3 ped kullanan `orta düzeyde inkontinan' ve 4 ped ve üzerinde kullanan hastalar ise `şiddetli inkontinan' olarak değerlendirildi.Bulgular: Operasyon öncesi PSA düzeyi ortalama 12,2 ng/ml (2,7-84 ng/ml) idi. Preoperatif TRUS-Bx sonuçları 7 hastada (7,7%) Gleason skoru 5, 53 hastada (%58,8) 6, 21 hastada (%23,3) 7 ve 9 hastada (%10) 8 olarak tespit edildi. İntraoperatif kanama miktarı ortalama 780 ml (150-3500 ml) idi. Ortalama operasyon süresi 103 dakika (60-200) olarak hesaplandı. Ortalama hastanede kalış süresi 4,6 gün (2-20 gün) ve ortalama kateterizasyon süresi 14,6 gün (9-28 gün) olarak hesaplandı. Postoperatif patolojik incelemede Gleason skoru 5 hastada (%5,5) 5, 43 hastada (%47,7) 6, 32 hastada (%35,5) 7 ve 10 hastada (%11,1) 8 olarak saptandı. Postoperatif ped testine göre 1.ay kontrolünde 38 (%42,2), 3. ay kontrolünde 48 (% 53,3), .6. ay kontrolünde 55 (%61,1) ve 12. ay takibinde 75 hasta (% 83,3) kontinan olarak tespit edildi.Sonuç: Standart RRP üzerinde yaptığımız vezikoüretral anastomoz tekniğindeki değişiklikle, üretranın pelvik tabana fiksasyonu sırasında daha anatomik pozisyona yerleştiğini, kaudal retraksiyonunu engellediğini ve fonksiyonel üretra boyunun uzun kalmasını sağladığın düşünmekteyiz. Ayrıca uretradan tam kat geçilen sütür üretrayı asarak kontinansa katkıda bulunmaktadır. Erken dönem kontinans oranlarımız literatüre kıyasla daha yüksek olmasına rağmen uzun dönem sonuçlarımız literatürle benzerdir.Anahtar Kelimeler: RRP, vezikoüretral anastomoz, inkontinans, rabdosfinkter
Benign prostat hiperplazisi nedeniyle yapılan transvezikal prostatektomi ve transüretral prostatektomi' nin hastaların preoperatif ve postoperatif prostat spesifik antijen düzeylerine bakılarak cerrahi etkinliklerinin karşılaştırılması
Amaç: Benign Prostat Hiperplazisi (BPH) nedeniyle yapılan transvezikal prostatektomi (TVP) ve transüretral prostatektomi (TURP)' de çıkartılan doku miktarlarıyla PSA düzeylerindeki düşüş arasındaki ilişkinin incelenmesi ve sonraki prostat kanseri taramaları için bazal bir PSA değerinin saptanmasını amaçladık.Bireyler ve yöntem: Mayıs 2008 ile Nisan 2011 tarihleri arasında patoloji sonuçları adenomyomatöz hiperplazi gelen TVP yapılan 79, TURP yapılan 135 hasta çalışmaya alındı. Hastaların ortalama yaşı TVP grubunda 68.2 (dağılım 50-86), TURP grubunda 65.7 (50-79) idi. Tüm hastalara operasyon öncesi parmakla rektal muayene, serumda total ve serbest PSA ölçümü, transrektal ultrasonografi (TRUS), üroflovmetre ve Uluslararası Prostat Semptom Skorlaması yapıldı. Postoperatif 3. ayda PSA tekrar ölçüldü ve total ve serbest PSA değerlerindeki azalma ile rezeke edilen doku miktarı arasındaki korelasyon araştırıldı.Bulgular: Operasyon öncesi TRUS ile ölçülen prostat ağırlığı TVP grubunda 86.3 ± 50.7 gr, TURP grubunda 44.8 ± 15.4 gr idi (p < 0.001). TVP grubunda ortalama total PSA 7,3 ± 6,1 ng/ml, serbest PSA 1.4 ± 1,3 ng/ml; TURP grubunda ortalama total PSA 2,9 ± 2,1 ng/ml, serbest PSA 0,7 ± 0,4 ng/ml olarak ölçüldü. TVP ile enükle edilen prostat ağırlığı ortalama 70.6 ± 33.3 gr, TURP ile rezeke edilen prostat ağırlığı 23.2 ± 8.8 gr idi. Operasyon sonrası 3. ayda TVP grubunda ortalama serum total PSA düzeyi 1.6 ± 1.4 ng/ml, serbest PSA düzeyi 0.4 ± 0.3 ng/ml; TURP grubunda ise total PSA düzeyi 1.4 ± 1.1 ng/ml, serbest PSA düzeyi 0,3 ± 0,2 ng/ml olmuştur. TVP ve TURP ile çıkarılan doku miktarları ile operasyon öncesi ve sonrası, total ve serbest PSA değişimleri arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. TVP de prostat dokusunun % 81.4' ü çıkarılarak total PSA da % 79, serbest PSA da %58 düşüş saptanırken; TURP grubunda prostat dokusunun %52' si çıkarılarak total PSA da %47, serbest PSA da %42'lik bir düşüş izlenmiştir (p < 0.001). Rezeke edilen 1 gr prostat kütlesine karşılık TVP grubunda total PSA' da 0.145 ng/ml, serbest PSA' da 0.03 ng/ml azalma; TURP grubunda total PSA' da 0.103 ng/ml, serbest PSA' da 0.013 ng/ml azalma bulundu.Sonuç: BPH nedeniyle TVP ve TURP yapılan hastalarda çıkartılan doku miktarına paralel olarak total ve serbest PSA değerlerinde azalma olmaktadır. TVP grubunda istatistiksel olarak daha yüksek miktarlarda adenom dokusunun çıkartılması ve gram adenom dokusu başına PSA düşüşünün daha fazla olması; radikal rezeksiyon kavramının gerçekçi olmadığının, TVP grubunda TURP grubundan farklı olarak transizyonel zonun tamamının çıkarılabildiğinin göstergesidir.Bizde literatürle uyumlu olarak TURP sonrası prostat adenokanseri açısından PSA cut-off değerinin 2 ng/ml olarak alınabileceğini ve TVP sonrasında ise çok daha düşük düzeylerde bile dikkatli olunması gerektiğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: BPH, PSA, TVP, TURP
Renal transplantasyon yapılan hastalarda serum CRP, SAA ve C5a düzeylerinin akut rejeksiyonun erken tanı ve takibindeki önemi
ÖZET Bu çalışmada renal transplantasyon sonrası, akut rejeksiyon gelişmiş hastalar ile normal fonksiyone greftli hastaların CRP, SAA ve C5a düzeyleri karşılaştırıldı. Bu serum düzeylerindeki değişikliklerin akut rejeksiyonun erken teşhis ve takibindeki önemini araştırmak amaçlandı. Çukurova Üniversitesi Organ Nakli Merkezinde, Kasım 2001 ve Mayıs 2003 tarihleri arasında renal transplantasyon uygulanmış 24 hasta çalışma grubu, 21 sağlıklı kişi de kontrol grubu olarak çalışmaya alındı. Yirmidört hastanın 5' inde akut allogreft rejeksiyon gelişti. Çalışma kapsamında yer alan tüm hastaların SAA,CRP ve C5a düzeyleri tespit edildi ve sonuçlar değerlendirildi. Elde edilen sonuçlara göre akut rejeksiyon gelişen hastalarda, SAA ve CRP düzeylerinin, rejeksiyondan 1 ile 2 gün önce yükseldiği ve bunun istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,001), C5a değerlerinin ise anlamsız olduğu saptandı (p>0,05). Sonuç olarak; renal transplantasyon sonrası serum SAA ve CRP düzeylerinin seri ölçülerinin, akut rejeksiyon gelişen hastaların erken tanısı ve takibinde rahatlıkla kullanılabilecek değerli, risksiz ve uygulanması kolay bir yöntemdir. Anahtar sözcükler: CRP, SAA, C5a, akut rejeksiyon, renal transplantasyon IV
Sıçanlarda bakteri lipopolisakkariti ile oluşturulan prostat ve vaz deferens inflamasyonu üzerine E vitamini ve selenyumun etkisi
ÖZET SIÇANLARDA BAKTERİ LİPOPOLİSAKKARİTİ İLE OLUŞTURULAN PROSTAT VE VAZ DEFERENS İNFLAMASYONU ÜZERİNE E VİTAMİNİ VE SELENYUMUN ETKİSİ Antioksidanlar özellikle son 10 yılda gerek klinik gerekse deneysel anlamda üzerinde çalışılan maddelerdir. Yapılan çalışmalar göstermektedir ki, bu maddeler ilerleyen zamanlarda modern tıbbın tedavi protokollerindeki yerini alacaktır. Literatürden inflamatuar yanıt üzerindeki düzeltici etkisini bildiğimiz bu maddelerin, prostat ve vaz deferens inflamasyonu üzerindeki etkilerini araştırmayı planladık. Bu çalışmada, kontrol ve lipopolisakkarit (LPS) uygulanan olmak üzere, herbiri 33 Wistar Kyato cinsi ortalama ağırlığı 246 gr sıçanlardan iki ana grup oluşturuldu. LPS grubu (n=15) sıçanlara, intraperitoneal (ip) LPS (10mg/kg) verilmek suretiyle; prostat ve vaz deferensde inflamasyon oluşturuldu. LPS'li alt gruplardan: birine (n=6), tek doz LPS ile eş zamanlı olarak aminoguanidin (ip) (100mg/kg); diğer gruba (n=6), üç gün tek başına ve dördüncü gün tek doz LPS ile eşzamanlı E vitamini intramusküler (im) (0.3 mg/kg/gün); bir diğer gruba da (n=6) üç gün tek başına ve dördüncü gün tek doz LPS ile eşzamanlı sodyum selenat (ip) (16 ug/kg/gün) enjeksiyonları uygulandı. Kontrol grubu (n=15) sıçanlara serum fizyolojik (ip) (0.1cc/100gr) enjekte edildi. Kontrol alt gruplardan: birine (n=6), tek doz aminiguanidin; diğerine (n=6), dört gün tek başına vitamin E; bir diğer gruba da dört gün tek başına sodyum selenat enjeksiyonları uygulandı. Tüm gruplardaki vaz deferens dokuları orta kısımlarından birer cm'lik epididimal ve prostatik iki parçaya ayrıldı. Elektriksel saha stimülasyonuna (ESS; 2, 4, 8, 16, 32 Hz, 50 v, 0.5 ms) maruz bırakıldı. ESS ile meydana gelen tonus değişiklikleri, 40 mM KC1 ile oluşturulan maksimum kasılma yanıtının yüzdesi olarak tanımlandı. Yüzde kasılma yanıtlan, LPS grubunda kontrole göre azalmış bulundu (P<0.05). Selenyum veya vitamin E ile birlikte LPS verilen gruplardaki değişiklik anlamsızdı. Antioksidan tedavi ile tam düzelme sağlandı. Karşı taraf vaz deferens dokusu ve prostat hematoksilen eozin ile boyanıp inflamasyon hücreleri mikroskobik olarak değerlendirildi. LPS ile prostat ve vaz deferensde inflamasyon oluştuğu görüldü. Prostat ve prostatik uç vaz deferens inflamasyonun vitamin E, epididimal uç vaz deferens inflamasyonun da her iki antioksidan madde ile düzeldiği mikroskobik olarak gösterildi. Muhtemeldir ki, enfeksiyona ikincil gelişen oksidatif stres; vaz deferens dokusundaki kasılma yanıtlarının bozulmasının majör sebebidir. Vitamin E ve selenyum, oksidatif strese bağlı oluşan prostat ve vaz deferens dokularındaki mikroskopik bulguları ve bozulan vaz deferens kasılma yanıtlan üzerine; "indusıbl nitrik oksit sentaz" inhibisyonu yoluyla restoratif etki göstermektedir. Gelecekte prostatit ve infertilite tedavisinde antioksidanların kullanımı gündeme gelebilir.Ürolojik hastalıklarda antioksidan kullanımıyla ilgili daha fazla araştırmaya da ihtiyaç olduğu muhakkaktır. Anahtar Kelimeler; Bakteriyel lipopolisakkarit, kontraktilite, sıçan prostat, sıçan vaz deferens, vitamin E ve selenyum. iv
Böbrek taşı nedeni ile fleksibl üreterorenoskopi laser litotripsi yapılan hastalarda perioperatif alınan taş tozu içeren sıvıdan X-ışının kırınımı (XRD) yöntemi ile yapılan taş analizinin sonuçları
Amaç: Üriner sistem taş hastalığının hayat boyu görülme prevelansı %1-15 arasındadır. Prevalans ve rekürrens oranları yüksek olan taş hastalığının etiyolojisini ortaya koymak ve predispozan faktörleri belirlemek en az tedavisi kadar önem arz etmektedir. Tedavi kılavuzlarında da taşın toplanması ve analiz edilmesi güçlü derecede önerilmektedir. Bu çalışmada F-URS lazer litotripsisi uygulanan hastalardan perioperatif toplanan sıvının postoperatif süzülmesi ile elde edilen taş tozları ve fragmanlarının XRD yöntemiyle analiz edilerek taş tipinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Yöntem: 17.01.2024-17.07.2024 tarihleri arasında Bezmiâlem Vakıf Üniversitesi Üroloji kliniğine başvuran 18-90 yaş arasındaki böbrek taşı tanısı almış olup F-URS laser litotripsi yapılacak olan hastalar prospektif olarak çalışmaya dâhil edilmiştir. Taş tozu ve fragmanlarını içeren sıvının toplanmasını takiben süzülerek elde edilen materyal, XRD yöntemi ile analiz edilmesi için Ankara Maden Tetkik Arama (MTA) Laboratuvarına gönderilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen hastaların ortalama yaşı 50.57 ± 14.5 olarak bulunmuştur. Toplam 77 hastadan oluşan grupta, %41.6 kadın ve %58.4 erkek hasta bulunmaktaydı. Hastaların %42.9'u sağ böbrek taşı, %57.1'i sol böbrek taşı ile tedavi edilmiştir. %25.97'sinde birden fazla üriner sistem lokalizasyonunda taş bulunmuştur. Ortalama taş dansitesi 1173.3 ± 359.13 Hounsfield Ünitesi (HU) olarak ölçülmüştür. Ortalama taş hacmi 1282 ± 1894 mm³ olarak hesaplanmıştır. Çalışmaya dâhil edilen hastaların %38.96'sında hidronefroz tespit edilmiştir. Operasyon süresi ortalaması 89.14 ± 36.12 dakikadır. Çalışmada kullanılan taş toplama yöntemi ile XRD analizi yapılabilen hastaların oranı %85.71'dir. En sık görülen taş türleri Whewellite ve Whewellite + Weddellite'dir. Çalışmada tanımlanan yöntem kullanılarak taş toplanabilmesi ile taş analizinin yapılmasında farklı değişkenlerin etkisi incelenmiştir. Cinsiyet (p=.777), operasyon tarafı (p:.259), taş hacmi (p=.150), taş lokalizasyonu (p=.918), taş dansitesi (p=.269), hidronefroz derecesi (p=.130), 8 BMİ (p=.084) ve operasyon süresi (p=.397) değişkenleri ile taş analizi yapılabilmesi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır (p>.05). Sonuç: F-URS laser litotripsi yapılan hastalardan perioperatif olarak toplanan taş tozu içeren sıvının operasyon sonrasında süzülerek elde edilen taş tozu ve fragmanlarının XRD ile incelenmesi, kolay uygulanabilir olması, ek maliyet oluşturmaması ve bu operasyonun yapıldığı her merkezde yapılabilir olması açısından avantaj sağlamaktadır. F-URS yapılan her hastada bu yöntemle XRD analizi için taş toplanabilir. Ayrıca son dönemde kullanıma giren aspirasyonlu geçiş kılıflarına eklenecek taş toplama düzeneği ile her hastadan taş analizi yollanarak gerekli hastalarda taş nüksünü önlemek amaçlı metaflaksi uygulanmasına olanak sağlar. Anahtar Kelimeler: Fleksible Urs, Böbrek Taşı, XRD Taş Analizi
Bir kalsiyum kanal blokeri olan verapamilin, renal transplant alıcılarında greft üzerine olan etkileri ve siklosporin-verapamil etkileşimi
47 ÖZET Bir kalsiyum kanal blokeri olan verapamilin transplante böbrek üzerindeki etkilerini ve verapamil ile siklosporin A arasındaki etkileşimi incelemek amacıyla, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 22.12.1989 ile 15.5.1992 tarihleri arasında kronik böbrek yetmezliği nedeniyle renal transplantasyon yapılan 28 hastayı kapsayan kontrollü ve prospektif bir çalışama yapıldı. Çalışama grubunu oluşturan 13 hastaya, renal transplantasyondan sonra 240 mg/kg/gün verapamil verilerek, kontrol ve çalış, ma gruplarındaki akut tübüler nekroz, akut rejeksiyon ve siklosporin nefrotoksisitesi insidensleri ile iki gruptaki hastaların serum siklosporin düzeyleri arasındaki farklar karşılaş, tırıldı. 6 aylık süre sonunda, kontrol grubunda 2 akut rejeksiyon atağı, 3 akut tübüler nekroz ve 1 siklosporin nefrotoksisitesi saptanmasına karşın çalış, ma grubunda bu komplikasyonlara rastlanmadı. Verapamil kullanan hastaların serum siklosporin düzeylerinin, verapamil kullanmayanlara göre % 22.09- 3 6.34 daha fazla olduğu bulundu. Çalısima grubundaki hastalarda verapamil oldukça iyi tolere edildi ve ilacı kesmeyi gerektirecek şiddette yan etki görülmedi.ÖZET 48 Bu çalış, madaki bulgulara göre verapamil, renal transplantasyondan. sonra akut tübüler nekroz, siklosporin nefrotoksisitesi ve akut rejeksiyon risklerini azaltmak, gref t ömrünü uzatmak ve immünosupresif tedavinin maliyetini düşürmek için başarı ile kullanılabilir.
Anti-aging hormon olan dehidroepiandrosteronsülfat'ın sıçanlarda uzun süre kullanımının androjen bağımlı organlardan prostat ve testis üzerine etkileri
ÖZETANTI-AGING HORMON OLAN DEHİDROEPİANDROSTERONSÜLFAT'INSIÇANLARDA UZUN SÜRE KULLANIMININ ANDROJEN BAĞIMLIORGANLARDAN PROSTAT ve TESTİS ÜZERİNE ETKİLERİGünümüzde insanlar yaşlanma ve beraberinde getirdiği sağlık sorunlarınedeniyle yaşlanmaya yol açan faktörleri davranışsal ya da tıbbi olarak önlemeye,yaşam kalitelerini arttırmaya çalışmakta ve bu da anti-aging olarak isimlendirilmektedir.Dehidroepiandrosteron ve dehidroepiandrosteronsülfat'ın popüler ve sıkça kullanılananti-aging ilaçlardan olmalarına karşılık, henüz uzun süreli kullanımının etkilerineilişkin yeterince bilgi yoktur. Bu çalışmada uzun süreli DHEAS kullanımının sıçanlarınprostat ve testis dokuları üzerindeki etkileri ile serum testosteron ve DHEASdüzeylerinin saptanması amaçlanmıştır.Bu amaçla, Wistar Kyoto cinsi, ağırlığı 300-400 gr arasında değişen, 4-5 aylık37 adet erkek sıçan kullanıldı. Kontrol grubunda 10, sham grubunda yedi ve deneygrubunda 20 adet sıçan vardı. Deney grubunda yer alan 20 sıçana 6 ay boyunca haftada5 gün, günde bir kez sıçan başına 5 mg/kg olmak üzere DHEAS süspansiyonu, kontrolgrubundaki sıçanlara ise eş zamanlı olarak serum fizyolojik solüsyonu ağız yolu ileverildi. Çalışmanın sonunda sıçanlar sakrifiye edilerek prostat ve testisleri çıkarıldı.Ardından hormon seviyelerinin belirlenebilmesi için intrakardiyak kan örneği alındı.Hazırlanan doku örnekleri ışık mikroskobunda değerlendirildi.Sıçanların prostatları incelendiğinde; stroma-gland oranı, papiller komponent vehiperplazi varlığı her üç grupta da birbirine göre anlamlı bir fark göstermezken, shamgrubu ve kontrol grubuna göre deney grubunda atrofi skor ortalaması anlamlı olarakdaha düşük bulundu (p<0.001 ve p<0.01). Testis dokusunda ise bir değişiklikbulunamadı. Serum total testosteron ve DHEAS seviyelerinde deney grubunda anlamlıderecede yükselme saptandı (p<0.001).Çalışmada uzun süreli DHEAS kullanımının prostat ve testis üzerine zararlıetkisinin olmadığı, üstelik fertilitenin devamı için önemli bir organ olan prostatıatrofiden koruduğu ve ayrıca serum testosteron ve DHEAS seviyelerini de yükselttiğibelirlendi.Anahtar Sözcükler: Prostat, testis, anti-aging, sıçan, DHEASvi
İnfertil kadınlarda cinsel fonksiyona etki eden faktörler
Kadın cinsel fonksiyon bozukluklarıyaşa bağımlıdır ve yaşartıkça % 30-50 oranında görülmektedir. Çalışmamızda infertilite nedeniyle başvuran kadınların cinsel fonksiyonu üzerine etkili olabilecek demografik özellikler araştırıldı. Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıklarıve Doğum Anabilim Dalının İnfertilite polikliniğe başvuran gönüllü 200 infertil hasta çalışmaya alındı. Kadınlara demografik bilgileri içeren genel bilgi formu, dokuz soruluk Kadın cinsel Fonksiyon İndeksi (IFSF) ve 21 soruluk Beck depresyon ölçeği (BDÖ) formlarıdoldurtuldu. Yaş, evlilik süresi, eğitim durumu, mesleği, aylık geliri, evlenme şekli, eşe karşıhissi IFSF skorlarıile arasındaki ilişki regresyon ve korelasyon analizi ile araştırıldı. Çalışmaya alınan bayanların otalama yaşve IFSF skoru sırayla 30.9 ± 6.1 yıl ve 32 ±7 olarak saptandı. Kadınlar eğitim durumu, mesleği, aylık geliri, evlenme şekli, eşe karşı hissi alt gruplara ayrıldığında ve IFSF skorlarıile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıfark saptandı(p<0,005). Evlilik süresi, sigara IFSF skoru arasında hiçbirinde anlamlıfark saptanmadı(p >0.005). Çalışmamızda eğitim durumu yüksek, çalışan, anlaşarak evlilik yapan gelir düzeyi yüksek olan kadınların IFSF skorlarının anlamlıderecede yüksek olarak saptandı.
Böbrek taş hastalığı tedavisinde uygulanan perkütan nefrolitotomi komplikasyonlarının yıllara göre değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde perkütan nefrolitotomi uygulanan ve ayrıntılı kayıtları tutulan 1905 hastada gelişen komplikasyonlar yıllara göre değerlendirildi. Taş boyutu, giriş sayısı ve yaşın, operasyon süresi ve kan transfüzyonu gerektiren kanamaya etkisi araştırıldı. Yöntem ve gereçler: Retrospektif dökümante edilmiş hasta verileri 11 yıllık alt gruplara ayrılıp SPSS programı kullanılarak regresyon analizi, tek yönlü varyans analizi, eş yapma yöntemi ve ?2 (ki-kare) testi ile analiz edildi. Bulgular: Onbir yıllık süreç içerisinde kan transfüzyonu gerektiren kanamanın istatistiksel olarak anlamlı azaldığı, taş boyutunun ve giriş sayısının artışının operasyon süresini artırdığı ve buna paralel olarak ta kan transfüzyon ihtiyacının arttığı tespit edildi. Sonuçlar: Böbrek taşı tedavisinde altın standart olan perkütan nefrolitotomi operasyonunda klinik deneyim arttıkça komplikasyon oranları azalacaktır. Ancak her hasta kendine göre dikkatli bir şekilde değerlendirilerek operasyon planlanmalıdır.
Sıçanlarda Medikal ve Cerrahi Kastrasyon Sonrası Penil Kavernöz Doku ve Tunika Albugineada Gelişen Histopatolojik Değişiklikler ve Erektil Disfonksiyon Mekanizmasındaki Rolü
Amaç: Androjen eksikligi sonucu penil kavernöz dokudaki histopatolojikdegisikliklerin gösterilmesi erektil disfonksiyon mekanizmasının daha iyi anlasılmasınıve dogru tedavi metodlarının seçilebilmesini saglayacaktır. Çalısmamızda sıçanlardacerrahi ve medikal kastrasyonun korpus kavernozum, tunika albuginea ve subtunikalalanda olusturdugu degisiklikler ve bunların testosteron undekonat replasman tedavisiile geri dönüsümlerinin incelenmesi amaçlandı.Gereç ve Yöntemler: Sıçanlar medikal kastrasyon (A ve C), cerrahi kastrasyon(B ve D), sham (E), kastre edilmeden testosteron verilen (F) ve kontrol (G) gruplarıolarak yedi gruba ayrıldı. A ve B gruplarına testosteron replasmanı (testosteronundekonat i.m.) yapıldı. A ve C gruplarında medikal kastrasyon için leuprolid asetatkullanıldı. Sakrifiye edilen sıçanların penil doku örnekleri ısık ve elektronmikroskobunda incelendi. Ayrıca tunika albuginea kalınlıkları histomorfometrik olarakkarsılastırıldı.Bulgular: Cerrahi ve medikal kastrasyon uygulananlarda kastre testosterondüzeylerinin testosteron undekonat ile fizyolojik degerlere döndügü saptandı.Histopatolojik incelemelerde kastrasyon uygulanan gruplarda kollajende artıs, düzkasda seyrelme ve yapısında bozulma, venöz sinüslerde daralma, apopitozis, tunikaalbugineada incelme, subtunikal adipozit birikimi görülürken replasman uygulananlardabu bulgular gözlenmedi.Sonuç: Testiküler, hipotalamo-hipofizer, sistemik hastalıklar ve yaslanmanedeniyle olusan testosteron eksikligi sonucunda penil dokuda gelisen yapısalbozukluklar organik erektil disfonksiyonun etiyopatogenezinde temel rol oynar.Testosteron replasman tedavisi ile bu yapısal bozuklukların önlenebildigi ya da geridöndürülülebildiginin bilinmesi, bu tedavinin genis bir hastalık spekturumunda dahabilinçli kullanımını saglayabilir. Ayrıca venooklüziv disfonksiyon ve vasküleryetmezlikte tedavi alternatifi olarak düsünülebilir.Çalısmamızda literatürdeki çalısmalardan farklı olarak medikal kastrasyon,cerrahi kastrasyon ve replasman modelleri bir arada sunulmustur. Leuprolid asetat ilemedikal kastrasyon yapılan sıçanlarda testosteron undekonat replasmanı orijinal birdeneysel modeldir.
Transrektal ultrasonografi kılavuzluğunda prostat biyopsisi alınan hastalara uygulanan üç farklı analjezi yönteminin karşılaştırılması
Amaç: Bu prospektif randomize çalısmada, transrektal ultrason (TRUS)kılavuzlugunda prostat biyopsisi alınan 100 hastada uygulanan 3 farklı anestezi teknigininetkinligini karsılastırdık.Yöntem ve Gereçler: Ocak 2007-Mayıs 2007 tarihleri arasında çalısma kriterlerineuyan 100 hastadan TRUS esliginde 12 kor prostat biyopsisi alındı. Hastalar randomizeolarak her biri 25 kisiden olusan 4 gruba ayrıldı; anestezi kullanılmayan grup (Grup 1),periprostatik blokaj (Grup 2), intrarektal lidokainli jel (Grup 3) ve sedoanaljezi (Grup 4).gne ile biyopsi sırasında (VAS 1), biyopsiden hemen sonra (VAS 2) ve 1 saat sonraki(VAS 3) agrı skorları degerlendirildi.Bulgular: Dört grubun ortalama yasları, PSA degerleri arasında istatistiksel olarakanlamlı bir fark yoktu. Gruplar arası VAS 1, VAS 2, VAS 3 agrı skorları sonuçlarıdegerlendirildiginde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar oldugu tespit edildi (p=0,001).Grup 1 ve 3 hastalarına ait agrı skorları yüksekken aralarında anlamlı fark yoktu (p>0,05)Grup 1 ile 2'ye bakıldıgında VAS 1 ve VAS 2 agrı skorlarında azalma anlamlı idi.Sedoanaljezi grubunda agrı skorları diger 3 gruba göre anlamlı derecede düsüktü(p=0,0001). Grup 2 ile 3 karsılastırıldıgında, Grup 2'deki VAS 1, VAS 2 ve VAS 3 agrıskorlarında azalma anlamlı idi. PPB ve intrarektal jel grubu ile sedoanaljezi grubunabakıldıgında sedoanaljezi grubunda VAS 1, VAS 2, VAS 3'teki agrı skorlarındaistatistiksel olarak anlamlı düsüklük görüldü (p=0,0001).Sonuç: TRUS kılavuzlugunda prostat biyopsisi esnasında hastalarda agrı verahatsızlık kontrolünün saglanması oldukça önemlidir. Yapmıs oldugumuz çalısmadaperiprostatik blokaj veya sedoanaljezi ile hasta konforunun daha iyi saglandıgı ve azalmısagrı skorları elde edilebilecegini gösterdik.
Üreteropelvik bölge darlığında cajal hücreleri
Amaç: Son yıllarda ürogenital sistemdeki lokalizasyonları ve patofizyolojisine yönelik çalışmaların hız kazandığı Cajal hücreleri, ilk defa periferal sinirlerle inerve edilen organların motor nöron sonlanmalarında, sinir hücresi benzeri hücreler şeklinde tariflenmişlerdir. Bu çalışmada konjenital hidronefrozun en sık nedeni olan üreteropelvik darlıkta, üreteral peristaltik aktiviteden sorumlu olduğu düşünülen Cajal hücrelerinin ultrastrukturel yapılarını ve kantitatif değişimlerini incelemeyi amaçladık.Materyal-Metod: İmmunohistokimyasal yöntemde, c-kit (CD117) uygulanması ile üreteropelvik bölge darlığı olan 35 olgu ile darlığı olmayan 7 olgu hücre sayıları açısından karşılaştırıldı. Elektron mikroskopik incelemede ise, Cajal hücrelerinin ultrastrukturel yapılarında meydana gelen değişikliklerin değerlendirilmesi amacıyla 7 üreteropelvik bölge darlığı olan olgu, darlığı olmayan 3 olgu ile karşılaştırıldı.Bulgular: Işık mikroskopisinde, c-kit immunreaktif özellik gösteren Cajal hücrelerinin sirküler kas tabakasına yakın ve kas hücrelerine paralel seyrettiği saptandı. Kontrol grubunda hücre sayısının, üreteropelvik bölge darlığı olan vakalara oranla istatistiksel olarak arttığı saptandı (p<0,001). Elektron mikroskopik incelemede de benzer şekilde kontrol grubunda interstisyel hücrelerin sayısının daha fazla olduğu görüldü. Belirgin bir bazal laminaya sahip olmayan bu hücrelerin ince sitoplazmik uzantılarının düz kas hücrelerinin arasına sokulduğu görüldü. Kontrol grubuna oranla üreteropelvik darlık grubunda bu hücrelerin sahip oldukları kaveol sayılarında azalma tespit edildi.Sonuç: Üreteropelvik bölge darlıklarında, Cajal hücre sayılarının azalması ve morfolojilerinde meydana gelen değişiklikler, bu hücrelerin üreteral peristaltizm ile ilişkili olduğunu düşündürmektedir. Üriner pacemaker sisteminde görevli olduğu düşünülen bu hücrelerin varlığının ve fizyolojik etkilerinin tespit edilmesi, üriner sistem nörofizyolojisinin daha iyi anlaşılmasına ve konjenital hidronefroza yol açan hastalıklara yaklaşımda yeni ufuklar açabilecektir.Anahtar sözcükler: Cajal hücreleri, c-kit, CD117, obstrüksiyon, üreteropelvik
Transplantasyon sonrası erken dönemde görülen üriner sistem enfeksiyonlarının epidemiyolojisi ve risk faktörleri
Amaç: Son dönem böbrek yetmezliğinin en önemli ve başarılı tedavisi olan renal transplantasyon sonrasında başta idrar yolunda olmak üzere enfeksiyonlar önemli sıklıkta görülmektedirler. Kliniğimizde böbrek nakli yapılmış hastalardaki idrar yolu enfeksiyonu etkenleri ve risk faktörlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır.Yöntem ve Gereçler: Çalışmada 63 hasta bir yıllık prospektif takibe alınmıştır. Risk faktörlerinin değerlendirilmesi amacıyla kronik böbrek yetmezliği etiyolojileri, preoperatif diyalize girme süreleri, operasyon süreleri, canlı veya kadavradan nakil yapılması, dren ve kateterle takip süreleri, aldıkları immun baskılayıcılar, hastanede yatış süreleri ve sayıları gibi değişkenler takip edilerek hastalarda görülen idrar yolu enfeksiyonlarıyla ilişkileri değerlendirilmiştir.Bulgular: Oniki hastada toplam 24 enfeksiyon atağı görülmüş, en sık izole edilen mikroorganizmalar E. coli ve K.pneumonia olarak belirlenmiştir. Enfeksiyonların en sık görüldüğü zaman aralığı transplantasyon sonrası ilk 120 gün olarak tespit edilmiştir. İncelenen değişkenler arasında nakil sonrası taburcu edildikten sonraki hastaneye yatış sayılarının, enfeksiyon atağı geçiren hastalarda, enfeksiyon atağı geçirmeyenlere göre istatistiksel olarak anlamlı olmasa da (p= 0,052) belirgin derecede fazla olduğu görülmüştür. Bunun dışındaki değişkenler açısından belirgin farklılık saptanmamıştır.Sonuç: Renal transplantasyon yapılan hastaların takibinde ilk bir yıl, özellikle ilk 120 gün içinde üriner sistem enfeksiyonları açısından dikkatli olunmalıdır. Çeşitli nedenlerle hastaneye yatırılan nakil hastaları, özellikle de daha önce idrar yolu enfeksiyonu geçirme öyküsü var ise, hastalık gelişimi açısından mutlaka değerlendirilmelidirler.
Nörojenik alt üriner sistem disfonksiyonu olan hastalarda onabotulinum toksin A enjeksiyonu etkinliğinin ürodinamik parametrelerle ilişkisi
Klinik yönetiminde multidisipliner yaklaşımı gerektiren, patolojinin gerçekleştiği nöral saha lokasyonu temelinde semptomlar birlikteliğiyle öne çıkan nörojenik alt üriner sistem disfonksiyonlu hastalarda onabotulinum toksin A (onaBoNT-A) uygulaması, etkinlik ve güvenliği çoğu çalışmada gösterilmiş olan, bir tedavi seçeneğidir. Çalışmamızdaki amaç onaBoNT-A enjeksiyonu başarısını ömgörebilecek ürodinamik parametrelerin araştırılmasıdır. Çalışmamız kapsamında, kliniğimizde son 10 yılda, ilk kez 200 İÜ onaBoNT-A enjeksiyon tedavisi uygulanmış ve dahil edilme kriterlerini karşılayan 74 hasta; laboratuvar, radyolojik ve ürodinamik parametreler bakımından incelendi. OnaBoNT-A uygulanımından 6 ay sonraki hasta verileri üzerinden analizler yapıldı. Hasta memnuniyeti temelinde 200 İÜ onaBoNT-A enjeksiyon tedavisinden fayda gören ve fayda görmeyen hastalar iki gruba ayrıldı. Etkinliği öngörebilecek faktör araştırmamızı fayda sağlanan subgrup özelinde; günlük kullanılan ped sayı düşüşü ve onaBoNT-A enjeksiyonundan görülen fayda süresi ile ürodinamik parametreler arasında çoklu regresyon analiziyle korelasyonu irdelendi. Çalışmamızda birincil analiz noktamızda, onaBoNT-A tedavisine yanıt veren ve tedaviye yanıtsız gruplar arasında etkinliği öngören ürodinamik, laboratuvar ya da radyolojik parametre izlenmedi. İkincil değerlendirme noktasında ise; kompliyans düştükçe onaBoNT-A' nın etkinlik süresinin uzadığı, maksimum detrüsör basıncı arttıkça fayda süresinin uzadığı ve düşük sistometrik kapasite ile günlük kullanılan ped sayı düşüşünün daha fazla olduğu görüldü (sırasıyla; p=0.035, p=0.018, p=0.024) Nörojenik alt üriner sistem disfonksiyonu (NAÜSD) hastalarında onaBoNT-A uygulamasının etkinliği ve güvenilirliği gösterilmiştir. Bu tedaviye yanıtı öngörebilecek parametrelerle ilişkili çalışma sayısının kısıtlı olduğu bilinmektedir. Çalışmamız neticesinde onaBoNT-A uygulamasından görülebilecek faydayı öngörebilen parametre gösterilememiştir. Ancak etkinlikle korele bazı ürodinamik parametreler saptanmıştır. Düşük kompliyans ve yüksek detrüsör basıncının fayda süresiyle pozitif yönde, düşük kapasite ile günlük ped sayısı arasında negatif korelasyon görülmüştür. Anahtar kelimeler: Prediktif faktör, Onabotulinum toksin A, Ürodinami
Sıçanlarda bakteriyel Lipopolisakkarit ve/veya Escherichia coli ile oluşturulan prostatit üzerine melatoninin etkisi
Amaç: Bu çalışmada sıçanlarda intraperitoneal bakteriyel lipopolisakkarit (LPS) enjeksiyonu ile prostatit oluşturularak inflamasyonlu sıçanların prostat dokuları üzerindeki tonus değişikliklerini farmakolojik yöntemlerle değerlendirmeyi ve güçlü bir antioksidan olan melatonin'in bu inflamasyona bağlı değişiklikler üzerindeki etkisini araştırmayı amaçladık.Gereçler ve Yöntem: Deneylerde Wistar Kyoto cinsi (200-300 g) erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar kontrol ve bakteriyel lipopolisakkarid (LPS) (10 mg/kg) uygulanan diye ana gruba ayrıldı. LPS uygulanan gruplar 5 alt gruba ayrıldı; (I) 24 saatlik LPS çalışma grubu, (II) 72 saatlik LPS + intraüretral E. coli çalışma grubu, (III) 72 saatlik LPS + intraüretral E. coli + aminoguanidin çalışma grubu, (IV) 72 saatlik LPS + intraüretral E. coli + melatonin çalışma grubu, (V) 4 haftalık kronik LPS + intraüretral E. coli çalışma grubu. LPS uygulamasından 24 saat, 72 saat veya 4 hafta sonrasında sıçanlar isofloran anestezi altında öldürülerek prostat dokuları alındı. Her sıçanın prostatının bir lobu patolojik inceleme için ayrıldı diğer lobu izole edilerek 37oC Krebs solüsyonu içeren ve %95O2-%5CO2 karışımıyla oksijenlendirilen (pH: 7,4) organ banyoları içerisine 1g tansiyon altında yerleştirildi. Preparattaki tonus değişiklikleri bir data veri toplama sistemi aracılığı ile bilgisayara kaydedildi. Dokulara elektriksel saha stimülasyonu verilerek nörojenik kasılmalar, alfa-1 adrenerjik reseptör agonisti fenilefrin verilerek adrenerjik kasılmalar ve kolinerjik agonist olan karbokol verilerek kolinerjik kasılma cevaplarına bakıldı. Gruplar arası karşılaştırma Student t testi ile istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Bakteriyel LPS veya LPS+intraüretral LPS uygulanan gruplarda nörojenik, adrenerjik ve kolinerjik kasılma cevapları anlamlı olarak azaldı. Bu azalma 72 saatlik grupta daha belirgin olarak ortaya çıktı. 24 saatlik ve 4 haftalık gruplarda ki azalmalar birbirine yakındı ve daha çok küçük frekans/düşük dozlarda belirgindi. Patolojik incelemelerde 24 saat ve 72 saatlik gruplarda bir akut prostatit olayının geliştiğini teyid etti. 4 haftalık gruplarda ise infeksiyonun kronikleştiği görüldü. 72 saatlik gruplara uygulanan melatonin ve bir İNOS inhibitörü olan aminoguanidin kasılma cevaplarındaki bu azalmayı kısmen geri çevirdi.Sonuç: Bakteriyel LPS uygulaması sıçan prostat dokusunda anlamlı olarak adrenerjik, nörojenik ve kolinerjik kasılma cevaplarını azaltmaktadır. Dokunun bu kasılma cevaplarındaki azalmanın başlıca nedeni oksidatif aktivitenin aşırı artması ve dokudaki inflamasyona bağlı patoloji olabilir. Melatonin bu oksidatif hasara bağlı kontraktilite bozukluğunu anlamlı olarak düzeltmektedir. Melatoninin iNOS inhibitör ve antioksidan etkileri ile prostat inflamasyonuna bağlı kontraktilite bozukluğunu ve patolojiyi düzeltebilmesi antioksidan maddelerin bu tür patolojik durumlarda endike olabileceğini göstermektedir.Anahtar Sözcükler: Bakteriyel lipopolisakkarit, sıçan prostat, melatonin
Uzun süreli cep telefonu kullanımının testis histopatolojisi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada cep telefonunun yaydığı düşük yoğunluklu elektromanyetik dalgaların sıçan testisleri üzerinde histopatolojik ve ultrastrüktürel anlamda değişikliklere yol açıp açmadığını araştırmayı amaçladık.Yöntem ve Gereçler: Deneylerde Wistar Kyoto cinsi (200-300 g) erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar kontrol ve elektromanyetik alana maruz bırakılan grup olmak üzere iki gruba ayrıldı. Kontrol grubunda yer alan 15 adet sıçanın bulunduğu kafeslere SAR değeri 1,58 olan 2 adet, deney grubunda yer alan 30 sıçanın bulunduğu kafeslere SAR değeri 1,58 olan 4 adet cep telefonu yerleştirildi. Kontrol grubundaki sıçanların kafesindeki cep telefonları kapalı halde tutuldu. Çalışma grubundaki sıçanların kafeslerine yerleştirilen cep telefonları ise haftanın yedi günü aktif halde tutuldu. Üçüncü ayın sonunda sıçanlar isofloran anestezisi altında sakrifiye edilerek testisleri alındı. Hem kontrol hem de deney grubunda çıkarılan testis ağırlıkları hassas terazi ile tartıldı. Her sıçanın testisinin bir yarısı histopatolojik inceleme için diğer yarısı ise elektron mikroskopik incelemesi için ayrıldı. Histopatolojik inceleme amacıyla oluşturulan her bir kesitte 50 adet seminifer tübül Johnsen skorlama sistemine göre randomize skorlandı. Yine her kesitte 10 adet seminifer tübül çapı randomize olarak ölçüldü. Seminifer tübül çapları ve testis ağırlıkları parametrik olmayan Mann Whitney U testi ile karşılaştırıldı. Johnsen skorlarının kontrol ve çalışma gruplarında benzer şekilde dağılıp-dağılmadığını test etmede Ki kare testi kullanıldı.Bulgular: Elektromanyetik alana maruz bırakılan ve bırakılmayan gruplarda testis ağırlıkları, seminifer tübül çapları ve Johnsen skorlarının histopatolojik incelemesinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı. Ancak yapılan elektron mikroskopi incelemede çalışma grubundaki testislerdeki membrana propria kalınlığında ve kollajen lif miktarında artış, kapiller damarlarda genişleme gözlendi. Sertoli hücrelerinin sitoplazması içerisinde yaygın vakuolizasyon, elektron dens yapılarda artış ve iri lipit damlacıklarının varlığı dikkat çekici bulgulardandı.Sonuç: Uzun süreli elektromanyetik alana maruz bırakılan sıçanların histopatolojik incelemesinde testis ağırlıkları, seminifer tübül çapları ve Johnsen skorlarında anlamlı bir değişiklik görülmemiş olup, yapılan ultrastrüktürel incelemede testislerdeki membrana propria kalınlığında ve kollajen lif miktarında artış, kapiller damarlarda genişleme ve Sertoli hücre sitoplazmasında yaygın vakuolizasyon saptanmıştır. Ultrastrüktürel incelemede meydana gelen değişikliklerin kliniğe yansıyacak etkilerinin anlaşılabilmesi için daha uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Sözcükler: Cep telefonu, sıçan testisi, elektromanyetik alan
İnvaziv olmayan düşük malignite potansiyelli mesane tümörleriyle, invaziv yüksek malignite dereceli tümörlerin genetik açıdan farklılıkları
İnvaziv Olmayan Düşük Malignite Potansiyelli Mesane Tümörleriyle, İnvazivYüksek Malignite Dereceli Tümörlerin Genetik Açıdan FarklılıklarıAmaç: Bu çalışmada, invaziv olmayan düşük dereceli tümörler ile invaziv yüksekdereceli tümörler arasındaki genetik farklılıkların, sitogenetik ve moleküler sitogenetikyöntemlerle gösterilmesi amaçlandı.Yöntem ve Gereçler: Mayıs 2009 ile Mayıs 2010 tarihleri arasında 34 mesanekanserli hastadan eş zamanlı alınan mesane kanser dokusu ile kan örneklerinin kültürüyapıldı. Kan ve doku kültürlerinden üretilen hücrelerin kromozomlarında oluşan yapısalve sayısal değişikliklerin tespiti için sitogenetik yöntemler kullanıldı. Sağlıklı olduğubilinen aynı sayıda kontrol grubunun kan kültürleri de kromozom hasarları bakımındanincelendi. Ayrıca, hastaların kanserli mesane doku örnekleri p16 ve p53 genlerininanalizi FISH yöntemiyle yapıldı. Kontrol grubu ile hastaların kromozom düzensizlikleriaçısından karşılaştırıldı. Ayrıca, histopatolojik incelemeye göre hastalar düşük derecelive yüksek dereceli tümörü olanlar olmak üzere iki ayrı gruba ayrıldı. Yaş, vücut kitleindeksi, sigara içme süresi, kromozomal düzensizlikleri, p16 ve p53 değişimleriyönünden karşılaştırıldı ve istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Yaş ortalaması 60,6±14,2 (26?81) yıl olan 30'u (%88,2) erkek ve 4'ü(%11,2) kadın toplam 34 mesane kanserli hastanın ortalama kromozom düzensizliksayısı [20±36,2 (0?182)] ile kontrol grubu [1,3±1,6 (0?5)] karşılaştırıldığında bu farkmesane kanserli hastalarda anlamlı şekilde yüksekti (p=0,0001). Histopatolojikinceleme sonrası 11 (%32,3) hastada, düşük dereceli papiller ürotelyal karsinom, 22(%64,7) hastada yüksek dereceli papiller ürotelyal karsinom ve 1 (%3) hastada CIS(karsinoma in situ) tümör olduğu saptandı. Düşük dereceli ve yüksek dereceli tümörüolan hastalarımızın yaş, vücut kitle indeksi ve sigara içme süresi açısından istatistikselolarak anlamlı farklılık bulunmadı (p=0,971, p=0,106, p=0,561). Bu iki grup,kromozom düzensizlikleri açısından karşılaştırıldığında aralarındaki farkın anlamlıolmadığı görüldü (p=0,714). Ancak, p16 ve p53 gen değişiklikleri açısındandeğerlendirildiğinde tümör derecesi yüksek olanlarda gen hasarlarının önemli derecedeyüksek olduğu görüldü (p=0,002 ve p=0,039). En çok yapısal düzensizlikler 1, 2, 3, 5, 9ve 15. kromozomlarda, sayısal düzensizlikler ise 8, 17, 21, 22, X ve Ykromozomlarında gözlendi. Bu düzensizlikler arasında özellikle 1q21, 1q32, 2q22,2q32?35, 3p21, 5q31, 5q33, 9p11 ve 9q32 bölgelerinde bozuklukların daha sıkgörüldüğü tespit edildi.Sonuç: Mesane kanserli hastalarımızın etiyolojisinde, 1q21, 1q32, 2q22, 2q32?35, 3p21, 5q31, 5q33, 9p11 ve 9q32 kromozom bölgelerinin ve 8, 17, 21, 22, X ve Ykromozomlardaki sayısal düzensizliklerin önemli olduğu ortaya çıkmaktadır. Bununlabirlikte, p16 ve p53 genlerindeki hasarın yüksekliği ile tümörün yüksek dereceli olmasıarasında paralellik olduğu rapor edildi. Buradan da bu genlere bakılarak hastalarınprognozunun tahmin edilebileceğini söyleyebiliriz.Anahtar Sözcükler: kromozom düzensizlikleri mesane kanseri, , p16, p53.
Sistin taşı nedeniyle takip edilen hastalarda renal fonksiyonlara etki eden klinik ve laboratuvar bulgularının analizi
Amaç: Sistin taşları erken yaşta ortaya çıkar, sık nüks eder ve çok sayıda cerrahi girişim gerektirebilir. Bu hastalarda tekrarlayan taş atakları uzun dönemde böbrek fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilir. Bu çalışmanın amacı, sistin taşı nedeniyle izlenen hastalarda böbrek fonksiyonlarını etkileyen klinik, biyokimyasal ve laboratuvar bulgularını analiz etmek ve bu faktörlerin böbrek fonksiyon bozukluğu gelişimi ile olan ilişkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Anabilim Dalı'nda 2018–2023 yılları arasında sistinüri tanısı almış ve en az üç yıllık düzenli takibi bulunan 39 hastanın retrospektif verilerinin incelenmesiyle gerçekleştirilmiştir. Hastaların demografik verileri, cerrahi sayıları ve türü ve medikal tedavileri kaydedilmiştir. Laboratuvar verileri olarak kreatinin, eGFR, üre, ürik asit, elektrolitler, parathormon ve D vitamini düzeyleri ile birlikte 24 saatlik idrarda sistin, sitrat ve oksalat düzeyleri değerlendirilmiştir. Bulgular: Hastaların ilk başvuruda ortalama eGFR 129,05 mL/dk/1,73m² iken, son kontrolde 95,95 mL/dk/1,73m²'ye gerilemiştir (p<0,05). Aynı şekilde serum kreatinin düzeyi de 0,6 mg/dL'den 0,93 mg/dL'ye yükselmiştir (p<0,05). Çalışmamızda tiyopronin tedavisi alan hastalarda eGFR değerlerinin anlamlı olarak daha yüksek, kreatinin düzeylerinin ise daha düşük bulundu. Sonuç: Bu çalışmanın bulguları, sistinürili hastalarda zaman içerisinde böbrek fonksiyon bozukluğunun ortaya çıktığını göstermektedir. Tiyopronin kullanan hastalarda ise renal fonksiyonlardaki bozulmanın yavaşladığı söylenebilir. Erken tanı, yeterli sıvı alımı, idrar alkalizasyonu ve medikal tedavi ile hastaların uzun dönem böbrek fonksiyonlarının korunabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: metabolik analiz, renal fonksiyon, sistinüri, tiyopronin
Fosfodiesteraz ıv inhibitörü olan rolipramın renal reperfüzyon hasarı üzerine etkisi
Amaç: Böbrek iskemisi; böbrek transplantasyonu, parsiyel nefrektomi, sepsis, çeşitli ürolojik girişimler ve hidronefroz gibi çeşitli klinik durumlarda sık görülen bir tablodur. Bu yüzden nefron koruyucu cerrahinin önemi zamanla daha da artmaktadır. Böbrek iskemisine bağlı böbrek dokusunda meydana gelen hasarı en aza indirmek için çeşitli farmakolojik alanlar deneysel olarak çalışılmaktadır. Bunlar içinde çeşitli fosfodiesteraz inhibitörleri mevcuttur. Bizde bu çalışmamızda fosfodiesteraz 4 inhibitoru olan Rolipram adlı ajanın renal reperfüzyon hasarı üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık.Yöntem ve Gereçler: Çalışmamızda 30 adet sıçan altışarlı 5 ayrı gruba ayrılması planlandı. 1.gruba herhangi bir şey yapılmadı, 2.gruba 30 dk boyunca renal pediküle klemp konuldu. 3.gruba klemp konulmadan 30 dk önce, 4.gruba klemp konulduğu esnada, 5.gruba klemp açıldıktan 30 dk sonra 1mg/kg intraperitoneal rolipram verildi. Klempleme süresi 30 dakika olarak belirlenmiştir. Bu grupların hepsine 24 saat sonra nefrektomi uygulandı. Alınan her böbrek dokusunun yarısının histopatolojik incelenmesiyle enflamasyon, tubuler nekroz ve apoptosize bakıldı. Diğer yarısının biokimyasal yöntemlerle malondialdehit, süperoksit dismutaz, katalaz seviyeleri ölçüldü.Bulgular: Çalışmada Rolipram verilmesiyle, sıçanlarda renal İ/R hasarı belirgin azaldı. Oksidatif hasarda serbest radikallerin neden olduğu lipit peroksidasyonunun stabil metaboliti olan malondialdehid seviyeleri; 2.(İ/R) grupta özellikle 5 gruptan belirgin olarak daha yüksekti. Aynı zamanda antioksidan enzim olan Superoksit Dismutaz ve Katalaz seviyesi 5.grupta 2.gruptan anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur. Histopatolojik olarak enflamasyon açısından Rolipram verilen gruplarla 1.( kontrol) ve 2.(İ/R ) gruplar arasında istatistiksel çok anlamlı fark olmamasına rağmen,5 grupta tubuler nekroz ve apoptosis 1.( kontrol ) grup hariç diğer gruplardan anlamlı derecede düşük bulunmuşturSonuç: Rolipram, renal İ/R hasarına yol açabilecek cerrahi girişimlerde kullanılarak, oluşabilecek oksidatif renal doku hasarı azaltılabilir ve renal fonksiyonun ileri derecede bozulması engellenebilir kanısındayız.Anahtar Sözcükler: Rolipram, renal iskemi, iskemi reperfuzyon hasarı ( İ /R )
Standart laparoskopik nefrektomi ve tek port ile laparoskopik nefrektomi yöntemlerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu ileriye dönük çalışmada, standart laparoskopik nefrektomi ve tek port ile laparoskopik nefrektomi yöntemlerinin, operasyon süresi, kanama miktarı, intraoperatif ve postoperatif komplikasyonlar, hastaların ağrı skoru, analjezik kullanımı, hastanede yatış ve gündelik yaşama dönme süreleri, yaşam kalitesi, hasta memnuniyeti ve operasyon maliyeti açısından karşılaştırılması amaçlanmıştır.Yöntem ve gereçler: Ocak 2009 ? Eylül 2011 tarihleri arasında selim hastalıklar nedeniyle basit nefrektomi endikasyonu konulan ve transperitoneal yolla laparoskopik basit nefrektomi uygulanan, 10 yaşından büyük hastalar çalışmaya alındı. On dokuz hastaya standart laparoskopik nefrektomi, 18 hastaya ise tek port ile laparoskopik nefrektomi uygulandı. Sonuçlar istatistiksel yöntemler kullanılarak analiz edildi.Bulgular: İstatistiksel değerlendirmede, intraoperatif komplikasyonlar açısından iki grup arasında anlamlı fark bulunmadı (p=0,677). Ortalama hastanede yatış süresi tek port ile laparoskopi grubunda daha kısa olmasına rağmen bu farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,435). İki grubun da görsel ağrı skalası skorlarının zaman içinde istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşüş gösterdiği görüldü (p=<0,001). Maliyet değerlendirmesinde, iki operasyonun toplam maliyetleri benzer bulundu (p=0,076).Sonuçlar: Tek port ile laparoskopik nefrektomide, bizim hasta grubumuzda standart laparoskopik nefrektomiye göre kozmetik sonuçlar daha iyi, ağrı kesici gereksinimi ve komplikasyon oranı benzer, hastanın toparlanması ve gündelik hayata dönüşü daha çabuk, hasta memnuniyeti daha fazla olmuştur. Tek port ile laparoskopik nefrektominin dezavantajları ise, deneyim gerektiren zor bir teknik olması ve yüksek malzeme maliyetidir. TPLN, laparoskopide deneyimli merkezlerde, kozmetik beklentisi fazla olan hastalarda öncelikle seçilip güvenle uygulanabilir.Çalışmamız, standart ve tek port ile laparoskopik nefrektomi yöntemlerini komplikasyon, görsel ağrı skoru, operasyon sonrası memnuniyet, yaşam kalitesi ve maliyet parametrelerinin tümü açısından karşılaştıran ilk çalışma olması açısından önemlidir.Anahtar Sözcükler: Laparoskopi, tek port, nefrektomi, komplikasyon, yaşam kalitesi.
Mesanenin ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonunun tümör derece ve evresi ile ilişkisi
Çalışmamızda mesanenin ürotelyal karsinomlarda maspin'nin immünhistokimyasal yöntemle ekspresyon'u araştırılmış, klinikopatolojik parametreler ile ilişkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Maspin serpin (serin proteaz inhibitörü) ailesinin bir üyesidir ve çeşitli tümör tiplerinde, tümör büyümesi ve anjiyogenez inhibitörü olduğu ve metastazı baskılayıcı olduğu gösterilmiştir. Mesane tümörlerinde prognozu belirleyen en önemli faktörler; tümörün histolojik derecesi ve evresidir. Çalışmaya alınan örnekler, 2005-2011 yılları arasında transüretral rezeksiyon-mesane (TUR-M) yapılarak Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı tarafından ürotelyal karsinom tanısı almış 67 vakadan oluşuyordu. Vakalar DSÖ/ISUP 2004 derecelendirme sistemine göre 3'ü DMPPÜN, 25'i DDÜK, 39'ı YDÜK olarak sınıflandırıldı. Patolojik evreleme sistemine göre 35 pTa, 17 pT1, 12 pT2, 1 pT3, 2 pT4 vakadan oluşmakta idi. Çalışmamızda histolojik derece ile invazyon ve pT evre arasında anlamlı derecede bir ilişki bulundu. Histolojik derece arttıkça invazyon ve pT evre anlamlı olarak artış göstermekteydi (p=0,001). Çalışmamızda 57 (%85,1) tümör olgusu maspin pozitifliği gösterdi. Maspin ekspresyon seviyesine göre 4 olgu (%6) +1, 26 olgu (%38.8) +2, 27 olgu (%40.3) +3 olarak dağılım gösterdi. Maspin pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da noninvaziv ve düşük dereceli olgularda daha fazla idi. Maspin ekspresyon seviyesi dikkate alındığında histolojik derece ve pT evre ile anlamlı ilişkili saptandı (p=0,009, p=0.020). Maspin ekspresyon skoru pT evre ve histolojik derece ile anlamlı negatif korelasyon saptandı (r=-0.283, p=0.020) (r=-0.316, p=0.009). Maspin ekspresyon ile tümör rekürrensi ve tümör nedenli ölüm arasında anlamlı bir korelasyona rastlanmadı (p =0,933,p=0.208). Sonuç olarak bulgularımıza göre mesane ürotelyal karsinomlarında maspin ekspresyonu düşük derece ve evre ile ilişkilidir. Bulgularımız mesane tümörlerinde maspin ekspresyonunun değerlendirilmesinin tümörün davranışının tahmininde yararlı bir prognostik belirleyici olabileceğini düşündürmektedir.
Farklı yaş gruplarında perkütan nefrolitotomi sonuçlarının karşılaştırılması
Farklı Yaş Gruplarında Perkütan Nefrolitotomi Sonuçlarının Karşılaştırılması Amaç: Bu çalışmada kliniğimizde perkütan nefrolitotomi uygulanan ve ayrıntılı kayıtları tutulan 65 yaş ve üzerindeki 233 hastada uygulanan perkütan nefrolitotomi ameliyatının etkinliği değerlendirildi. Yöntem ve gereçler: Retrospektif dökümante edilmiş hasta verileri analiz edildi. Bulgular: Yaşlı ( ?65yaş ) böbrek taşlı hastalarda uygulanan perkütan nefrolitotomi operasyonunda; operasyon süresi, skopi süresi, nefrostomi çekilme süresi, hastanede yatış süresi, kan transfüzyon oranları değerlendirildi. Ayrıca özgeçmişinde açık cerrahi ya da shockwave lithotripsy geçirmiş olmanın tüm bu parametrelere etkisi değerlendirildi. Sonuçlar: Böbrek taşı tedavisinde altın standart olan perkütan nefrolitotomi operasyonu yaşlı hastalarda da genç hastalar kadar etkili ve güvenilirdir. Anahtar sözcükler: Perkütan nefrolitotomi, yaşlı hasta, kan transfüzyonu gerektiren kanama
Benign prostat hiperplazili hastalarda uygulanan prostatik arter embolizasyonun klinik sonuçlarının gözlenmesi
Amaç: Benign prostat Hiperplazisi (BPH)'li hastalara minimal invaziv bir işlem olarak uygulanan prostatik arter embolizasyonun klinik sonuçlarının gözlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2012-2016 yılları arasında kliniğimizde Benign prostat Hiperplazisi (BPH) nedeniyle takip edilen ileri yaş ve komorbiditesi bulunan anestezi almaları yüksek riskli olan ve prostatik arter embolizasyonu uygulanan toplam 30 hasta dahil edilmiştir. Hastaların işlem öncesi ve işlem sonrası 1, 3, 6, 12.ay prostat hacmi, PSA değişikliği, üroflowmetrik değişimler (Qmax, Qort), IPSS değerindeki değişiklikler incelendi. Bulgular: Çalışmamıza toplam 30 hasta dahil edilmiştir. Hastların işlem sonrası 12.ayda ortalama prostat hacmi 68 cm³'ten 45 cm³'gerilediği saptandı (p=0,001). Ortalama PSA değeri 4,9 ng/dl'den 2,8 ng/dl'e düştüğü belirlendi (p=0,001). Ortalama üroflowmetrik maksimum akım hızı (Qmax) değeri 0 ml/sn'den 12 ml/sn'e yükseldiği saptandı (p=0,001). Üroflowmetrik ortalama akım hızı (Qort) değeri 0 ml/sn'den 8 ml/sn'e yükseldiği saptandı (p=0.001). Ortalama uluslararası prostatik semptom skoru (IPSS) değeri 35'ten 16'ya gerilediği saptandı(p=0.001). Hastların hiçbirinde önemli bir komplikasyon saptanmadı. Sonuç: İleri yaş ve komorbiditesi nedeniyle anestezi alamayan BPH'ı bulunan hastalara minimal invaziv bir işlem olan Prostatik Arter Embolizasyonu güvenli ve etkili bir yöntem olarak uygulanbilir. Anahtar Kelimeler: Benign Prostat Hiperplazisi, Prostatik Arter Embolizasyonu, IPPS, PSA, Qmax.
Renal transplantasyon yapılmış olan hastalarda CD3+ Ve CD4+ T lenfosit oranı ile rejeksiyon/enfeksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Renal transplantasyon alıcılarının takibinde gelişen enfeksiyonlar ve akut rejeksiyonlar greft sağ kalımını olumsuz yönde etkilemektedir. Transplantasyon sonrası enfeksiyon ile rejeksiyon ayırımı da önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. T hücre yüzey belirleyicileri rejeksiyon ve enfeksiyon durumlarında artabilmekte veya azalabilmektedir. Çalışmamızda transplantasyon sonrası görülen enfeksiyon/rejeksiyon tanısı ve ayırıcı tanısında T lenfosit işaretleyicilerindeki değişimi incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplantasyon sonrası takipte olan toplam 56 hasta alındı. Böbrek fonksiyon testlerinde bozulma nedeniyle kliniğe yatırılmış olan 31 hasta klinik ve laboratuar özelliklerine göre enfeksiyon ve rejeksiyon grupları olarak ayrıldı. Kontrol grupları olarak transplantasyon sonrası kontrole gelen enfeksiyon/rejeksiyon şüphesi olmayan 25 hasta dahil edildi. Kontol grubundaki olguların 10 tanesine kadaverik donörden nakil yapılmıştı. Serum örneklerinde flowsitometrik yöntemle T lenfosit işaretleyicileri CD3, CD4, CD8 düzeyleri çalışıldı. T lenfosit işaretleyicilerinin enfeksiyon/rejeksiyon klinik tabloları ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: CD3, CD4, CD8 hücreleri açısından enfeksiyon ve rejeksiyon grupları arasında anlamlı fark görülmedi. Enfeksiyon ve rejeksiyon grupları ile kontrol grubundaki transplant alıcıları arasında da hücre yüzey belirleyicileri benzerdi. Buna karşın kadaverik donörden nakil yapılmış alıcıların CD3, CD4, CD8 düzeyleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarına göre belirgin azalmıştı. Lenfosit işaretleyicileri ve WBC içindeki lenfosit oranının birinci ve ikinci takip değerleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarında karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak farklı olmadığı görüldü. Sonuç: Renal transplant alıcılarında ve özellikle ATG ile yapılan indüksiyon tedavisi sonrası ölçülen T lenfosit düzeylerinin takibi klinik faydalar sağlayabilmekte, kritik olgularda enfeksiyon ve rejeksiyon durumları açısından fikir verici olabilmektedir. T hücre tiplerinin renal transplantasyon yapılmış hastalardaki klinik öneminin daha net bir şekilde belirlenebilmesi ve prognoza etkisinin anlaşılabilmesi için geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.
Perkütan nefrolitotomi operasyonu yapılan hastaların preoperatif ve postoperatif homosistein düzeylerinin karşılaştırılması
Perkütan Nefrolitotomi Operasyonu Yapılan Hastaların Preoperatif ve Postoperatif Homosistein Düzeylerinin Karşılaştırılması Amaç: Kronik böbrek yetmezliği olan hastalarda plazma homosistein düzeyi artar. Çok sayıda çalışma plazma homosistein konsantrasyonunun böbrek fonksiyonunun en önemli belirleyicilerinden biri olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada böbrek taşı olan hastalarda yapılan perkütan nefrolitotomi ve plazma homosistein ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Perkütan nefrolitotomi planlanan böbrek taşı tanılı 23 hasta preoperatif 24. saat ve postoperatif 48. saat ile postoperatif 3. ay değerlendirildi ve analiz kan örnekleri alındı. Bulgular: Çalışmamızda preoperatif dönemde plazma homosistein ortanca değeri 15,8 umol/L (6,6-28,5), 48. saat plazma homosistein ortanca değeri 15,9 umol/L (8,7-45,6) ve 3. ay plazma homosistein plazma ortanca değeri 8,5 umol/L (4,5-21,4) idi. Postoperatif 3. aydaki plazma homosistein düzeyleri preoperatif ve postoperatif 48. saat düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük olduğu saptanmıştır. Sonuçlar: Böbrek taşı tedavisinde altın standart olan perkütan nefrolitotomi operasyonu sonrasında plazma homosistein düzeyinin operasyon öncesinden daha düşük değerlere indiği gösterildi. Anahtar Sözcükler: Perkütan Nefrolitotomi, Homosistein, GFR.
Çocuklarda ESWL sonrası gelişen olası akut böbrek hasarının üriner KIM-1, NGAL ve CYS-C seviyeleri ile değerlendirilmesi
Amaç: Çocuklarda ESWL sonrası gelişebilecek olası akut böbrek hasarının yeni nesil belirteçler olarak kabul edilen KİM-1, NGAL VE CYS-C üriner seviyeleri ile değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Nisan 2015 – Nisan 2016 tarihleri arasında üriner sistemde taş saptanan 0-16 yaş arasındaki 24 hasta dahil edildi. ESWL tedavisinden önce ve sonrasındaki 2. saat, 24. saat ve 7. günlerde hastaların serum üre, kreatinin, elektrolit, ürik asit seviyeleri ile üriner elektrolit, KIM-1, NGAL ve Sistatin C düzeyleri çalışıldı.. Bulgular: Hastaların serum üre, kreatinin, elektrolit, ürik asit seviyelerinde anlamlı değişim olmadığı görüldü. ESWL öncesi ortalama üriner kalsiyum seviyesinin, ESWL sonrası 24. saatte 5.26±3,93 mg/dl'den 12.31±11,34 mg/dl'ye yükseldiği gözlendi (p=0,038). Üriner KIM-1 ve sistatin-C seviyelerinde ise anlamlı yükselme gözlenmedi. NGAL seviyesi ise ESWL öncesinde ortalama 1806±934 pg/ml olarak ölçülmüşken ESWL sonrası 24. saate ve 7. günde sırasıyla 7969±7471 pg/ml ve 11864±7557 pg/ml olarak ölçüldü. NGAL seviyelerindeki bu artış anlamlı olmakla birlikte (sırasıyla p=0,005 ve p=0,001) saptanan en yüksek değerin bile referans aralığı içinde olduğu görüldü. Sonuç: Literatürdeki ESWL ve etkilerini inceleyen birçok çalışmayla birlikte çalışmamız da göz önüne alındığında, çocukluk çağı üriner sistem taş hastalığı tedavisinde uygun endikasyonda ESWL'nin oldukça etkin ve güvenilir bir yöntem olduğu ve böbrekte gösterilebilen akut bir hasara sebep olmadığı söylenebilir. Anahtar Kelimeler: ESWL, Akut Böbrek Hasarı, NGAL, KIM-1, Sistatin-C
10 mm'den küçük üreter taşı olan hastaların bilgisayarlı tomografi parametreleri, inflamatuar belirteçleri ve sosyodemografik verilerinin spontan pasaj öngörüsüne katkıları
Üreter taşı olan hastalara spontan pasaj için olanak tanımak cerrahi ihtiyacını ve buna bağlı komplikasyon ihtimallerini ortadan kaldırır. Ancak spontan pasaj ihtimali düşük olan bir taşı uzun süre bekletmek ise ağrı, enfeksiyon ve tedavide gecikmeye bağlı renal atrofi, üriner sepsis, hatta hemodiyaliz ihtiyacı gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir. Üreteral taşın spontan pasaj öngörüsü cerrahi veya medikal tedavi açısından oldukça önemlidir. Çalışmamızda spontan pasaj öngörüsünde önemli olduğunu düşündüğümüz parametreleri inceledik.15.06.2019 ile 15.06.2021 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üroloji Polikliniği'ne renal kolik nedeniyle başvuru yapıp çalışma kriterlerine uyan 2-10 mm arası üreter taşı olan 183 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların taş tarafı, yeri, taş hacmi, taşın üç farklı düzlemde çapı, taş dansitesi, üreter duvar kalınlığı, üreteral obstrüksiyon varlığı ve böbrekte hidronefroz derecesi, taşın opasitesi, hemogram, biyokimya, sedimantasyon, CRP, prokalsitonin, tam idrar tahlili verileri, vital bulguları, VAS (Vizüel Analog Skala) ağrı skoru puanları ve gros hematüri varlığı, yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKİ), sigara kullanım öyküsü, ek hastalıkları, medeni durumları, eğitim durumları, meslekleri, günlük su tüketim miktarları, daha önce spontan taş düşürme öyküleri, daha önce geçirilmiş üriner sistem taşına yönelik müdahale öyküleri ve belirtmiş oldukları işeme alışkanlıkları karşılaştırıldı. Yapılan lojistik regresyon analizinde parametrelerin spontan pasaj öngörüsü incelendiğinde; taş çapı (p=0,002), taş lokalizasyonu (p=0,034), üreter duvar kalınlığı(p=0,002), ve ESWL öyküsü (p=0,041), anlamlı olarak spontan pasaj öngörüsü ile ilişkili bulundu ve en kuvvetli öngörücüler olarak tespit edildi. Parametrelerin tek tek karşılaştırıldığı analizlerde ise yaş, sistolik tansiyon, GFR, kreatinin, potasyum, lökositüri, taş hacmi, taş Hounsfield Ünitesi, hidronefroz ve taş opasitesi de gruplar arası anlamlı farklı bulundu ve spontan pasaj öngörüsüne bu parametrelerin de katkıları olabileceği düşünüldü. İnflamatuar belirteçler spontan pasaj öngörüsünde anlamsız tespit edildi. Yapılan analizler doğrultusunda özellikle BT parametrelerinin spontan pasaj öngörüsünde daha anlamlı olduğunu; bunlar içinde de en önemlilerinin üreter duvar kalınlığı, taş çapı ve taş lokalizasyonu olduğunu gösterdik. Bu çalışma üreter taşı olan hastaların tedavisinde en doğru ve en hızlı tedavi kararını vermeye ve tedavi başarısını arttırmaya katkı sağlayacaktır. Anahtar kelimeler: üreter taşı, spontan pasaj, üriner taş
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Polikliniği'ne başvuran erkek hastaların cinsel sağlığının SHIM sorgulama formu ile değerlendirilmesi (SHIM:Sexual health inventory formen)
Amaç: Bu çalışma ile polikliniğe başvuran 18 yaş üstü erkeklerde cinsel sağlığın değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Ocak 2014-Haziran 2014 tarihleri arasında 250 erkek hastaya SHIM (Sexual Health Inventory for Men) sorgulama formu uygulandı ve cinsel sağlığa etki eden farklı parametreler karşılaştırıldı. Verilerin istatistiksel analizinde SPSS 19.0 paket programı kullanılarak analiz edildi. Ki Kare test istatistiği kullanılmış olup tüm testlerde istatistiksel önem düzeyi 0.05 olarak alınmıştır. Bulgular: Tüm hastaların yaş ortalaması 45,19 ± 13,752 (min. 19 – maks. 78) idi. Cinsel sağlığa etki eden farklı parametreler karşılaştırıldı. Cinsel sağlığın, düzenli spor aktivitesi, cinsel ilişki, gece ve sabah sertleşmesi sıklığı ve az miktarda alkol ile olumlu etkilendiği; yaş, cerrahi özgeçmiş, sistemik hastalıklar ve ilaç kullanımı ile olumsuz etkilendiği saptanmıştır. Edinilen bulgular arasında, şiddetli düzeyde ED'u olan hastaların % 89,5'i 51 ve üzeri yaştaydı, % 42,1'inde sabah ereksiyonu hiç olmuyordu, % 84,2'sinde sistemik hastalık vardı ve % 47,4'ü kardiyovasküler ilaçlar kullanıyordu. Sonuç: Farklı değişkenlerin erkek cinsel sağlığına etkisi detaylı olarak incelenmiş, yaşam tarzı değişiklikleri ve alışkanlıkların genel sağlığı olduğu gibi cinsel sağlığı da etkilediği saptanmıştır. İstatistiksel değerlendirme ile SHIM parametrelerine göre ED oranlarının literatür ile uyumlu olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: erkek cinsel sağlığı, erken boşalma, sertleşme problemi, SHIM, üroloji
Prostat kanserinde iğne biyopsi ve radikal prostatektomi örneklerinin gleason skorları arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Amaç : Bu çalışmamızda kliniğimizde ince iğne prostat biyopsisi ile prostat kanseri tanısı alıp radikal prostatektomi yapılan hastaların, ince iğne biyopsi spesimenlerinin Gleason skoru ile radikal prostatektomi spesimenlerinin Gleason skoru arasındaki uyumluluğu araştırdık. Materyal ve Method : Kasım 2011 ve Aralık 2014 tarihleri arasında organa sınırlı prostat kanseri nedeniyle radikal prostatektomi uygulanan 117 ardışık hasta çalışmamıza dahil edilmiştir.Bu 117 hastanın bilgileri retrospektif olarak incelendi. Bulgular : Ortalama yaşları 61,8 ± 6,7 (43-76) yıl olan 117 olgu üzerinde yapılmıştır. Bu hastaları ortalama Vücut Kitle İndeksi (VKİ) 26,7 ± 3,24 (19,3 – 35,3) idi. Ortalama PSA değeri 10.6 ± 9,9 (1,4 – 80) ng/ml idi. 117 hastanın 74'nün (%63,2) TRİB Gleason skoru ile radikal prostatektomi spesmendeki Gleason skoru uyumlu, 35'nin (%29,9) uyumsuz ve 8 (%6,8) hastanın ise Gleason skoru aynı ancak sıralamasının farklı olduğu görüldü. Gleason skoru aynı ancak sıralamasının farklı olan 8 hastayıda uyumsuz olarak kabul ettiğimizde hastaların 43'ü (%36,7) uyumsuz olduğu gözlendi. Bir hastanın radikal prostatektomi patoloji sonucu sonucu PIN geldi, %5,9' nun (7 hasta) Gleason skoru 1 derece düşmüş, %22,2' sinin (26 hasta) Gleason skoru 1 artmış ve %1,7' sinin (2 hasta) Gleason skoru 3 arttığı bulunmuştur. Tartışma : Bu bulgular, ince iğne biyopsisi ile Gleason skorunun düşük saptanma ihtimalinin daha yüksek olduğunu desteklemektedir.
Vezikoüreteral reflülü hastalarda HOX-B7 gen mutasyonu
Giriş: Primer vezikoüreteral reflü üriner sistem anomalili çocuklarda yaygın görülen ve genetik olarak heterojen bir hastalıktır. Bu çalışmada HOX-B7 gen mutasyonu ile primer VUR arasındaki ilişkiyi araştırdık Materyal ve Metod: Mayıs 2014 – Temmuz 2014 tarihleri arasında reflü araştırması için kliniğimize başvuran çekilen voiding sistoüretrogram primer VUR gösterilen 29 çocuk hasta çalışmaya alındı. Diğer ürolojik malformasyonu olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Her hastadan ayrıntılı anamnez alındı. Kan örneklerinden DNA'lar elde edildi. Elde edilen sekanslarda HOX B7 gen mutasyonuna bakıldı. Bulgular: Hastaların ortalama yaşı 69 (±37.4) aydır. 21 (% 72) hastada tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu mevcuttu. 25 (% 86) hasta profilaksi alıyordu. 18 (% 62) hastada DMSA 'da renal skar mevcuttu. 20 (% 68) hastada genetik polimorfizm saptandı (14.ve 15. ekzon). 17 hastada ekzon 14 mutasyonu mevcuttu. Bu mutasyon protein kodlamayan bir alanda olmasına rağmen gen datasında bu mutasyonun hastalığa neden olabileceği sonucuna varılmıştır. Sonuç: Çalışmamız göstermiştir ki HOX-B7 gen mutasyonu, çocuk hasta populasyonunda primer VUR'a neden olabilabileceği sonucuna varılmıştır. Ancak VUR mekanizmasındaki rolünün anlaşılabilmesi için daha çok çalışmaya ihtiyaç vardır.
Dijital ve konvansiyonel flexible üreteroskop'un böbrek taşı tedavisinde maliyet, güvenilirlik ve etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Böbrek taşı tedavisinde minimal invaziv yöntemlerden retrograd intrarenal cerrahi sırasında kullanılabilecek cerrahi aletlerin etkinliğinin, güvenilirliğinin ve maliyetinin karşılaştırılması Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 75 hasta dahil edildi. Bunlardan 47 tanesine dijital flexible üreteroskop ile 28 tanesine konvansiyonel flexible üreteroskop ile ameliyat yapıldı. Ameliyat öncesi demografik veriler ile taş boyutları, lokalizasyonları ve geçirilmiş cerrahiler kaydedildi. Ameliyat esnasında irrigasyon miktarı, floroskopi süresi, lazer cihazının gücü kaydedildi. Sonrasında bu hastalar postoperatif 1. gün ve 1. ayda tekrar değerlendirildi. Tam taşsızlık oranı, rezidü taşlar, komplikasyonlar değerlendirildi. İki grup arasında karşılaştırma yapıldı. Bulgular: Hastaların dijital flexible üreteroskop grubunda olanların yaş ortalaması 42,15'di. Ortalama taş boyutları 18,89 mm ve taşların %44,7'si alt kaliks taşıydı. Flexible üreteroskop grubunda yaş ortalaması 43,07 idi. Ortalama taş boyutu 17,64 mm ve taşların %46,4'ü alt kaliks taşıydı. Postoperatif yapılan analizlerde taşsızlık oranında dijital flexible üreteroskop yönünde anlamlı farklılık saptandı (p<0,05). Diğer parametrelerde anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Literatürde dijital flexible üreteroskop ve flexible üreteroskopun karşılaştırıldığı çalışma sayısı azdır. Bu çalışmalarda da operasyon süreleri açısından anlamlı farklılık varken bizim çalışmada böyle bir farklılık saptanmamış. Literatürdeki çalışmalarda stone free oranlarında anlamlı farklılık yokken bizim çalışmamızda anlamlı farklılık saptandı. Anahtar Kelimeler: Dijital, Fleksible, Üreteroskop, Taşsızlık, RIRC
Vücut kitle indeksinin radikal sistektomi cerrahisine etkisi
Giriş Obezite dünyada giderek büyüyen bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada radikal sistektomi yapılan hastalarda vücut kitle indeksinin perioperatif ve postoperatif sonuçlara olan etkisi değerlendirildi. Gereç-Yöntem Ekim 2011 – Şubat 2016 arasında kliniğimizde mesane kanseri sebebiyle açık radikal sistektomi(ARS) veya Laparoskopik radikal sistektomi(LRS) uygulanan 82 hasta VKİ'ye göre VKİ<25, 25≤VKİ<30 ve 30≤VKİ olarak 3 gruba ayrılmıştır. Onkolojik datada tutulan veriler retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Takipte fizik muayene, biyokimyasal testler; başlangıç testlerinden sonra, lokal veya uzak metastaz şüphesi olan hastalarda bilgisayarlı tomografi veya PET-CT görüntüleme yapılmıştır. Çalışmada sistektomi yapılma sebebi mesane kanseri olmama dışlama kriteri olarak ele alınmış ve 1 hasta bu sebeple çalışma dışı bırakılmıştır. Bulgular VKİ<25 grubunda 31 erkek 1 kadın, 25≤VKİ<30 grubunda 24 erkek 3 kadın ve 30≤VKİ grubunda 17 erkek 6 kadın olduğu saptanmıştır. Hastaların yaş dağılımına bakıldığında VKİ<25 olan grupta 59,6(48-64), 25≤VKİ<30 olan grupta 65,3(50-78) ve 30≤VKİ grubunda 62,9(41-79) olduğu görüldü. VKİ<25 olan grupta operasyon süresi 374,6(200-650) dakika, 25≤VKİ<30 olan gruba bakıldığında 359,2(250-600) dakika, 30≤VKİ grubunda ise 395,6(340-600) dakika olduğu görüldü. VKİ<25 olan grupta postop KT alan 17(% 53,1) almayan 15(% 46,9) hasta olduğu; 25≤VKİ<30 olan grupta postop KT alan 7(% 25,9) almayan 20(% 74,1) hasta olduğu ve 30≤VKİ olan grupta postop KT alan 6(% 26,1) almayan 17(% 73,9) hasta olduğu tespit edildi. Yukarıda belirtilen bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuş, çalışmada bakılan diğer parametrelerin VKİ ile ilişkisinde anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç Çalışmamızda obez hastalarda operasyon süresinin anlamlı olarak daha uzun olduğu tespit edildi. İstatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmasa da postoperatif komplikasyonların, hastanede yatış süresinin, hasta başı maliyetin obez hastalarda daha fazla olduğu saptanmıştır. Onkolojik sonuçlar açısından obez hastalar ile kilolu veya normal kiloda hastalar arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmemiştir. Bu sonuçlar açık veya laparoskopik radikal sistektominin obez hastalara da güvenle önerilebileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Obezite, Sistektomi, Vücut kitle indeksi
Böbrek ve üreter taşlarının kontrastsız bilgisayarlı tomografi üzerinde hesaplanan hounsfield ünitesinin holmium yag laser ile yapılan üreterorenoskopi ve retrograd intrarenal cerrahi tedavisinde fragmantasyon üzerindeki etkisi
Giriş: Üriner sistem taş hastalığı, görülme sıklığı iklim, etnik özellikler, genetik ve diyet alışkanlıklarına göre değişir. Taş hastalığı olanların ömür boyu en az bir kere olmak üzere nüks oranı yaklaşık % 50 olarak belirtilmiştir. Üriner sistem taş hastalığının değerlendirilmesinde kontrastsız BT altın standarttır. Taşın boyutu, hacmi, dansitesi gibi birçok özelliğini göstermede bize yardımcı olur. Üriner sistem taş hastalığı tedavisinde; ESWL, URS, RİRC, PNL, açık cerrahi ve laparoskopik cerrahi gibi yöntemler mevcuttur. Cerrahi yöntemin belirlenmesinde taşın boyutu, taşın hacmi, taş dansitesi, hastaya ait faktörler göz önünde bulunmalıdır. Tedavi yöntemleri belirlenirken cerrahi süre, skopi süresi, hastanede yatış süresi, olabilecek komplikasyonlar ve tedavi başarı oranı unutulmamalıdır. Holmium laser ile yapılan URS ve RİRC'de kısa süreli yatış, kısa cerrahi süre, kısa skopi süresi ve düşük komplikasyon nedeniyle tercih edilmektedir. Bu çalışmadaki amacımız; URS ve RİRC tedavisinin başarı oranın belirlemek için HU 'nun kullanılmasını göstemekti. Materyal ve Metod: Çalışmamızda 186 kadın, 380 erkek olmak üzere URS ve RİRC yapılan 566 hasta mevcuttu. Hastaların yaşı, cinsiyeti, taşın lateralitesi, preop ESWL öyküsü, preop DJ öyküsü, genitoüriner operasyon öyküsü, taş lokalizasyonu taş boyutu, taş dansitesi, taş hacmi, operasyon süresi, stone free olup olmaması verezidü taş boyutu kaydedildi. Elde edilen veriler, bilgisayar ortamında IBM-SPSS istatistik paket programı kullanılarak değerlendirildi. P <0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: 506 hasta stone free olarak kabul edildi. Stone free olan hastalarda taş dansitesi (HU) ile taş boyutu, taş hacmi, operasyon süresi karşılaştırıldığında her 3 analizde p<0,05 olması nedeniyle istatiksel olarak anlamlı olduğu görüldü. Stone free olmayanlarda HU değeri stone free olanlara göre yüksek saptandı. Sonuç: Taş hastalığı tedavisinde hem en yüksek oranda taşsızlığın sağlandığı hem de hasta için en konforlu ve en az risk içeren yöntemin seçimi önemlidir. BT'nin tanı üzerinde etkin olması dışında, tedavi yöntemini belirlemede de etkin olabileceğini göstermek istedik. HU'nun cerrahi tedavi yöntemi belirlenirken kullanılması ve düşük HU'lu taşlarda güvenilir yöntem olan URS ve RİRC tedavisinin uygulanabilirliğini gösterdik. HU değerinin yüksek saptandığı hastalarda ise taş boyutu küçük dahi olsa rezidü taş kalma ihtimalinin yüksek olabileceği önceden göz önünde bulundurulmalıdır.
İleal kondüit üriner diversiyon uygulanmış hastalarda üriner nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin düzeyinin güvenilirliği
Amaç: Radikal sistektomi (RC) ve ileal kondüit üriner diversiyon (ICUD) cerrahisi sonrası hastalarda kaçınılmaz metabolik değişiklikler meydana gelmektedir. Oluşabilecek metabolik komplikasyonları erken tanımak, önlemek ya da yavaşlatmak için serum kreatinin (SCr) ile serum sistatin C (ScysC) ve üriner nötrofil jelatinaz ilişkili lipokalin (uNGAL) ölçümlerinin ilişkisi değerlendirildi. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde Ocak 2022 ve Eylül 2022 tarihleri arasında açık RC ve ICUD uygulanan, tanı ve takipte hidronefrozu olmayan 14 hasta dahil edildi. Cerrahi öncesi 3. gün, cerrahi sonrası 1. ay ve 3. ayda aynı tüpten SCr ve ScysC ölçümleri yapıldı. Bu kan numuneleri ileeş zamanlı olarak idrar örnekleri toplandı ve uNGAL analizine kadar -80°Csaklandı. Tüm idrar numuneleri aynı anda aynı uzman doktor tarafından analiz edildi. Bulgular: RC ve ICUD uygulanan hastaların SCr ve ScysC ölçümlerinin ve tahmini glomerüler filtrasyon hızlarının (eGFR, eGRFcr ve eGFRcys) preop ve postop dönemde anlamlı korelasyon gösterdiği saptandı. uNGAL analizleri ile SCr, ScysC, eGFRcr, eGFRcys sonuçları ile ilişki görülmedi. KBH evrelemelerinde eGFRcrve eGFRcys arasında klinik uygulamlalarda önemli olabilecek farklılıklar gözlendi. Sonuç: KBH, RC ve UD'nin önemli komplikasyonları arasındadır. UD sıvı, elektrolit, idrar solütleri ve kreatinin metabolizması nedeniyle bu hasta grubunu özel kılmaktadır.Bulgularımız RC ve UD uygulanmış hastalarda böbrek fonksiyonlarının değerlendirilmesinde ScysC ve eGFRcys'nin daha güvenilir olacağını düşündürmektedir. Hesaplamaların güvenilirliği için daha geniş hasta popülasyonu ile SCr, ScysC, SCr ve ScysC'nin birlikte kullanıldığı eGFR hesaplamaları ile MAG3 gibi dinamik renal sintigrafi karşılaştırmalarının yapılması gereken çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Korelasyon, NGAL, radikal sistektomi, sistatinC, üriner diversiyon
Erkekte IIEF formu kullanılarak belirlenen erektil disfonksiyonun derecesini eşleri farklı mı değerlendiriyor?
Amaç: Cinsellik kadın ve erkeğin karşılıklı olarak haz alması gereken bir birlikteliktir. Erkeklerde bu fonksiyonun normal ya da bozulmuş olması kadın tarafından anlaşılabilmektedir. Bazen erkekte erektil fonksiyon normal olmasına rağmen ve eşlerinde cinsel hayatından memnun olmasına rağmen kişiler kendilerini farklı nedenlerle yetersiz bulabilmektedirler ya da tam tersine erektil fonksiyonu normal olan erkeklerde eşleri cinsel hayatlarından memnun olmayabilirler. Bizim çalışmamızdaki esas amaç erkekteki erektil fonksiyonun erkek ve kadın tarafından derecelendirilmesindeki tutarlı ya da tutarsızlığın belirlenmesidir. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği'nde Ocak 2023 ve Eylül 2023 tarihleri arasında başvuran, erektil disfonksiyon şikayeti ile başvuran 18-75 yaş arasındaki 36 erkek hasta ve eşleri dahil edildi. Erektil disfonksiyon ön tanısı klinik bulgular, laboratuar bulguları, IIEF skoru ve radyoloji yardımı ile konuldu. Bulgular: Erkek ve kadın gruplar arası IIEF formu alt boyutlarından cinsel istek ortalama puanları arasında anlamlı fark olduğu, erkeklerin ortalama puanlarının kadınların ortalama puanlarından daha yüksek olduğu, erkek ve kadınların gruplar arası uluslararası erektil işlev formu alt boyutlarından erektil fonksiyon, orgazmik işlev, cinsel memnuniyet, genel memnuniyet ortalama puanları arasında anlamlı fark olmadığı saptandı. Sonuç: Hastanın şikayetinin temel alınması ve cinsel işlevin değerlendirilmesinde multidisipliner bir yaklaşımın benimsenmesi gerektiği, sadece bireyin kendi deneyimlerinin değil, eşinin cinsel işlev bozukluğu üzerindeki etkilerinin ve deneyimlerinin de dikkate alınması önemlidir. Bu doğrultuda, klinik uygulamalarda çiftlerin birlikte değerlendirilmesi ve tedavi planlarının oluşturulması önem taşımaktadır. Bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Erektil disfonksiyon, IIEF, cinsel ilişki, erkek, kadın
Hayvan modelinde meydana getirilen akut üretra yaralanması sonrasında kolşisinin fibrotik süreç üzerine etkisi
Giriş ve Amaç: Üretra darlığı tanımı, anterior üretrayı kapsar ve çevre korpus spongiosumdaki fibrozisten kaynaklanan üretranın anormal bir şekilde daralmasıdır. Hastalığın gelişim sürecine zemin hazırlayan ana etken, yaralanmış olan üretranın iyileşmesi sırasında fibrozis oluşumudur. Üretra lümeninin açık kalması ve bu fibrozisin engellenmesi için uygulanan çeşitli cerrahi ve medikal tedaviler mevcuttur. Bu çalışmada antifibrotik etkinliği bulunan kolşisinin, travmatize edilmiş rat üretrasında iyileşme sırasında fibrozis gelişimi üzerine etkisini araştırmayı planladık. Materyal ve Metod: Çalışmamızda, ağırlıkları 250-300 gram olan 20 adet erkek Wistar-Albino rat kullanıldı. İlk olarak sağlıklı bir rat alınarak ratın üretrası bir branül iğnesi yardımı ile travmatize edilip üretra ve mesane bütün olarak eksize edildi. Çıkan spesmene yapılan diseksiyonda üretrada yaklaşık 2 cm uzunluğunda ventral hatta corpus spongiozumu da içeren derinlikte lezyon oluşturulduğu izlendi. Kalan 19 rat üç gruba ayrıldı. Kontrol grubundaki iki adet rata hiçbir işlem uygulanmadı; sham grubundaki beş adet ratın üretrası saat 12 yönünden travmatize edildi ve ek tedavi verilmedi; çalışma grubundaki 12 adet ratın üretrası travmatize edildikten sonra 1/mg/kg/gün dozunda oral kolşisin başlandı. Tüm ratlar 28. gün sakrifiye edildi. Üretralar eksize edildi ve travmatize edilen alan proksimali A, distali B lokasyonu olarak isimlendirildi. Üretral spesmenler fibrozis oluşumu, mononükleer hücre infiltrasyonu ve vasküler proliferasyon varlığı ve yoğunluğu açısından histopatolojik açıdan incelemeye alındı. Bulgular: A lokasyonu için her üç grup fibrozis, mononükleer hücre infiltrasyonu ve vasküler proliferasyon varlığı açısından karşılaştırıldı. Sonuçlara bakıldığında travmatizasyon işlemi A lokasyonunda iki parametrede (fibrozis p=0,013 ve vasküler proliferasyon p=0,02) istatiksel olarak anlamlı fark yarattı. Ancak B lokasyonunda ve her iki lokasyonun kombine edilmesiyle bu istatiksel anlamlı fark saptanmadı. Daha sonra çalışma ve sham grubu kolşisin etkinliği yönünden A ve B lokalizasyonlarına göre karşılaştırıldı. Lokasyon A için yapılan sham ve kontrol grubu karşılaştırmalarında fibrozis (p=0,037) ve vasküler proliferasyon (p=0,048) için istatiksel anlamlı fark elde edildi. Burada fark oluşturan neden sham grubunun skorlarının düşük olmasıdır. Lokasyon B ve A+B lokasyonlarının kombinasyonu sonuçları birbiri ile karşılaştırıldığında her üç parametre açısından arada anlamlı fark bulunmadı. Sonuç: Bizim çalışmamız, deneysel üretra travmatizasyonu oluşumu ve kolşisinin üretral spongiofibrozis üzerine etkisinin araştırıldığı iki koldan oluşmaktadır. İlk basamakta, branül iğnesi ile yapılan travmatizasyon tüm parametrelerde olmasa bile istatiksel olarak anlamlı etki oluşturmuş ve rat üretrasında deneysel spongiofibrozis oluşturmak için etkili bir yöntem olarak literatürdeki diğer yöntemlerle kıyaslanabilir sonuçlar elde edilmiştir. Çalışmamızda kolşisinin üretra travmatizasyonu sonrası spongiofibrozis gelişimi üzerine önleyici etkisinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Daha homojen sayıda çalışma grupları ve iyi ayarlanmış kolşisin dozu aralıklarıyla planlanacak çalışmalar, ilacın üretra darlığı üzerine olan etkisinin anlaşılmasına yeni katkılar sağlayabilecektir.
Kliniğimizdeki transrektal ultrason eşliğinde prostat biyopsisi veritabanımızın değerlendirilmesi ve istatistiksel analizi
Amaç: 2000-2024 yılları arasında transrektal prostat biyopsisi yapılan ve benign olan 2000 hastamızın retrospektif olarak veri analizini yapmayı ve oranlarımızı güncel literatür ile karşılaştırıp literatüre 2000 hastalık veri kazandırmayı ve elde edilen veri tabanından yeni araştırmalar yapılmasını amaçladık. Gereç ve Yöntem: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hastanesi Sağlık Bilimleri Etik Kurulu tarafından 20478486/2483 numaralı onay kararı sonrası prostat biyopsisi veri tabanımızdan 2000 ile 2024 yılları arasındaki prostat biyopsisi yapılan hastalarımızın verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Yaş, PSA değeri, prostat volümleri, rektal tuşe bulguları, alkol ve sigara kullanımı, ek hastalıkları (anjiyografi geçmişi, diyabetes mellitus, hipertansiyon, atriyal fibrilasyon, kronik böbrek yetmezliği, üriner sistem taş hastalığı geçmişi), işlem sırasındaki ağrı skalası, işlem sonrası ateş ve sepsis varlığı, işlem sonrası minör komplikasyonlar ( hematüri, rektal kanama, hematospermi, üriner retansiyon), profilaktik kullanılan antibiyotik grubu, ürolojik özgeçmiş (ailede prostat kanseri varlığı, TUR-prostat öyküsü, benign prostat hiperplazisi öyküsü, alfa blokör kullanım öyküsü), biyopside alınan kor sayıları, alt üriner sistem semptomları , IPSS skorları, MR prostat volümü ve TRUS ile ölçülen PV değerleri ile ilişkisi, rebiyopsi varlığı verilerinin yüzdeleri ve ortalamaları çıkarıldı. Bulgular: Çalışmaya 2000 hasta dahil edilmiştir. Ortalama yaş 65,69 yıl olarak bulunmuştur. %14 aktif sigara içicisi, %0,7 'si düzenli alkol içicisi, %15,9'unda diyabetes mellitus, %19,3'ünde hipertansiyon, %13'ünde anjiyografi, %0,3'ünde atriyal fibrilasyon, %1,4 kronik böbrek yetmezliği, %12,1'inde antikoagülan kullanımı, %6,4'ünde üriner sistem taş hastalığı öyküsü, %13,5'inde BPH, %19,8'inde alfa blokör ilaç kullanımı, %6,9'unda TUR-P öyküsü mevcuttu. 1834 hastanın ultrason ile ölçülen ortalama prostat volümü 45,32 cc iken 383 hastanın MR ile ölçülen prostat volümü 56,40 cc olarak belirlenmiştir. MR görüntülemesi mevcut olan ve prostat volümü ölçülen 383 hastanın TRUS görüntülemesindeki prostat volümü ölçümleri istatistiksel olarak incelendiğinde 316 (%83) hastanın ± 5-10 cc volüm ile benzerlik gösterdiği, 38 (%9) hastanın ± 20-40 cc volüm ile farklılık gösterdiği 29 (%8) hastanın ise ± >40 cc volüm ile farklılık gösterdiği hesaplanmıştır. Ortalama PSA değeri 15,68 ng/ml iken ağrı skalası açısından incelendiğinde ortalama RAS değeri 2,1 iken BAS ortalama değeri 1,27 olarak belirlendi. Hastaların %12'sinde PRM bulguları malign olarak tespit edilmiştir. Hastaların %5,2'sinde işlem sonrası ateş nedeniyle hospitalizasyon mevcut iken %0,15 inde sepsis tablosu mevcuttu. Mortalite görülmemiştir. %0,08'inde hematüri, %0,7'sinde rektal kanama, %1,7'sinde üriner retansiyon, %5,6'sında hematospermi nedeniyle poliklinik başvurusu vardı. Hastaların %27'si sefalosporin grubu, %70'i kinolon grubu, %3'ü diğer antibiyotik gruplarından profilaksi almıştır. Hastaların %85'5'inden 12 kor biyopsi alınmıştır. Hastaların %14'ü rebiyopsi hastası olmuş olup patolojileri benign prostat hiperplazisi olarak kodlanmıştır. Sonuç: Komplikasyon oranlarımızı literatür ile karşılaştırıldığında birçok çalışma ile benzer oranlarda sonuçlanmıştır. Transrektal prostat biyopsisi ile ilgili çok merkezli çok hasta sayılı çalışmalar olsa da bu çalışmaların sayısı azdır. Kliniğimizdeki 2000 hastaya ait veri, hasta özellikleriyle birlikte literatüre ve yeni çalışmalara katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Ağrı, benign, komorbidite, minör komplikasyonlar, sepsis, transrektal prostat biyopsisi
Kliniğimizdeki böbrek kanseri veritabanımızın değerlendirilmesi ve istatistiksel analizi
Amaç: Bu çalışmada, 2000–2024 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Üroloji Kliniği'nde böbrek kanseri tanısı alan hastaların sosyodemografik özellikleri, tanı ve tedavi süreçleri ile patolojik ve radyolojik verileri retrospektif olarak incelenmiştir. Amaç, böbrek tümörlerinin epidemiyolojik ve klinik özelliklerini değerlendirmek, tedavi sonuçlarını analiz etmek ve literatüre katkı sağlayacak bir veri tabanı oluşturmaktır. Gereç ve Yöntem: Böbrek tümörü nedeniyle cerrahi tedavi uygulanmış ve tanısı histopatolojik olarak doğrulanmış toplam 550 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların yaş, cinsiyet, semptom durumu, eşlik eden hastalıkları, tümör tipi ve evresi, uygulanan cerrahi yöntem (radikal veya parsiyel nefrektomi), nefrometri skorları (R.E.N.A.L., PADUA), patoloji sonuçları ve takip verileri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 550 hastanın ortalama yaşı 58,7 ± 12,1 yıl, erkek/kadın oranı 1,44:1 (325/225) olarak bulunmuştur. Ortalama tümör çapı 3,8 ± 1,5 cm'dir. En sık görülen histolojik alt tip berrak hücreli renal hücreli karsinomdur. Kaplan–Meier analizi ile hesaplanan 5 yıllık genel sağkalım oranı %84,5, hastalıksız sağkalım oranı ise yaklaşık %71 olarak saptanmıştır. Tümör çapı, patolojik evre ve Fuhrman derecesinin sağkalım sonuçları üzerinde anlamlı etkisi olduğu gösterilmiştir (p < 0,05). Sonuç: Elde edilen veriler, böbrek kanseri hastalarımızın klinik ve patolojik özelliklerinin uluslararası literatürle uyumlu olduğunu ortaya koymaktadır. Sağkalım sonuçları da benzer şekilde karşılaştırılabilir düzeyde olup, tümör çapı, evre ve nükleer derecenin prognostik önemini vurgulamaktadır. Bu bulgular, böbrek tümörlerinde erken tanı, doğru evreleme ve uygun cerrahi tedavi yaklaşımlarının önemini bir kez daha ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Böbrek kanseri, Renal hücreli karsinom, Parsiyel nefrektomi, Radikal nefrektomi, Nefrometri skoru, Prognostik faktörler, Sağkalım analizi
Prostat biyopsisi yapılacak hastalarda prostat sağlık indeksinin araştırılması ve önemi
Prostat Biyopsisi Yapılacak Hastalarda Prostat Sağlık İndeksinin Araştırılması Ve Önemi Amaç : Çalışmamızda, PSA yüksekliği nedeniyle trans rektal ultrasonografi eşliğinde ince iğne prostat biyopsisi (TRUS-Bx) yapılacak hastalarda eş zamanlı prostat sağlık indeksi (PHİ) hesaplanarak PHİ'nin prostat kanseri tanısı konulmasındaki etkinliğin araştırıdı. Materyal ve Metod : Kliniğimizde, Ağustos 2014 ve Mart 2016 tarihleri arasında PSA yüksekliği nedeniyle TRUS-Bx yapılan 258 ardışık hasta çalışmamıza dahil edildi. Parmakla rektal muayenede prostat kanseri şüphesi olan ve/veya serum PSA yüksekliği saptanan olgulardan işlem öncesi PSA, sPSA ve proPSA bakılıp TRUS-Bx uygulandı. Bulgular : Ortalama yaşları 63,5 ± 8 (36-91) yıl olan 258 hastanın ortalama PSA değeri 40,1 ± 194,2 (0,12 – 2170) ng/ml, ortalama PHİ değeri 118 ± 164,5 (0,41 – 1308) ng/ml idi. 96'sının TRUS-Bx patolojisi Adeno kanser, 140'ı BPH, 10'u ASAP, 1'i HGPİN, 10'u kronik prostatit ve 1'i skuamöz hücreli karsinom olarak raporlanmıştır. TRUS-Bx patolojisi Adeno kanser olan hastaların PSA ortalaması 93,9 ± 311,8 (2,2 – 2170) ng/ml, BPH olanların PSA ortalaması 7,5 ± 6,7 (0,3 – 71,1) ng/ml ve diğer hastaların PSA ortalaması 12,7 ± 14,5 (0,12 – 60,4) ng/ml idi. PSA değeri 4'ün altı düşük, 4 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde, PSA düşük olan grupta 10 (% 31,2) hasta Adeno kanser 22 (% 68,8) hasta BPH, PSA yüksek olan grupta ise 86 (% 42,2) hasta Adeno kanser, 118 (% 57,8) hasta BPH olarak raporlandı. PSA değeri 4'ün altı düşük, 4 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde, PSA'nın prostat Adeno kanseri yakalamadaki duyarlılığı % 89,6 özgüllüğü % 15,7 olarak hesaplandı. PHİ'nin değeri 55'in altı düşük, 55 ve üstü yüksek olarak kabul edildiğinde , PHİ'nin prostat Adeno kanseri yakalamadaki duyarlılığı % 71,9 özgüllüğü % 67,9 olarak hesaplandı. Tartışma : Bu bulgular, PHİ'nin prostat kanseri yakalamadaki özgüllüğünün PSA'ya göre daha yüksek olduğunu göstermektedir. Anahtar kelimeler: Prostat kanseri, prostat iğne biyopsisi, PSA, proPSA, prostat sağlık indeksi
Submukozal invazyonu olan yüksek dereceli mesane tümörü olan hastalarda klinik ve patolojik verilerin prognoza etkisi
Amaç: Mesane ürotelyal karsinomu tanısı koyulan hastaların %75'i tanı anında KİOMK'dir. KİOMK'lerinin zamanla %70'den fazlasında nüks, %10'dan fazlasında ise T2 progresyonu görülmektedir. Biz de çalışmamızda KİOMK'lerinde çeşitli demografik, klinik ve patolojik verilerin prognoz üzerine olan etkilerini incelemeyi amaçladık. Gereç Yöntem: Hastanemizde 2006-2018 yılları arasındaki patolojik değerlendirmesi T1G3 mesane ürotelyal karsinomu olan hastalar retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların demografik verileri; yaş ve cinsiyet, klinik verileri; tümör boyutu, tümör sayısı ve NLR, patolojik verileri ise; submukozal invazyon derinliği, eş zamanlı CİS varlığı, eş zamanlı LVİ varlığı ve varyant histoloji varlığıydı. Bu verilerin KİOMK'lerindeki çeşitli prognostik faktörler ile ilişkisi istatistiksel olarak incelendi. Bulgular: Patolojik tanısı T1G3 olan 157 hastadan 63 tanesi kriterlere uymadığı için çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen 61 hasta primer, 33 hasta sekonderdi. Medyan takip süresi 36,50 (2-150) aydı. Hastaların 80'i (85,1%) erkek, 14'ü (14,9%) kadındı (p< 0,05). Yaş ortalaması erkeklerin 64,6±9,4 kadınların 68,1±12,3 idi (p> 0,05). Genel yaş ortalaması 65,19±9,9'du. Hastaların 47'sinde (50%) nüks, 27'sinde (28,7%) progresyon görüldü. Nükse kadar geçen süre ortalama 9±4 (1-83), progresyona kadar geçen süre ortalama 17.1±2 (2-70) aydı. Genel sağkalım ortalama 92,2±8,0 ay idi. Nüks ihtimali ve progresyon ihtimali açısından tümör boyutu (p= 0,039), tümör sayısı (p= 0,022), NLR (p= 0,048) ve eş zamanlı LVİ varlığı (p= 0,011) anlamlı bulundu. Nükse ve progresyona kadar geçen süre ile hiçbir parametre arasında korelasyon bulunmadı (p>0,05). Genel sağkalım ile sadece NLR arasında korelasyon bulundu (p= 0,048). Sonuç: Bu bulgulara göre tümör boyutu, tümör sayısı, NLR ve LVİ'nin KİOMK'lerinde prognostik öneminin olduğu görülmüştür. Diğer parametreler ile prognostik faktörler arasında korelasyon bulunmaması, çalışmanın retrospektif olmasına, hasta sayısının az olmasına, hasta gruplarının dağılımında heterojenite olmasına ve erken sistektomi yapılan hasta grubunun çalışmamızda yer almasına bağlı olabilir. Anahtar Kelimeler: Mesane kanseri, nüks, progresyon.
Farelerde LPS ile oluşturulan orşit üzerine alfa-linolenik asitin koruyucu etkisi
Giriş ve Amaç: Çoklu doymamış yağ asitlerinden biri olan alfa-linolenik asit (ALA), insan yaşamının devamlılığı açısından çok önemlidir. ALA, kalp ve kardiyovasküler sistem için koruyucu bir besindir. Bununla birlikte ALA'nın çok güçlü anti-inflamatuvar ve anti-oksidan özellikleri de mevcuttur. Bakteriyel lipopolisakkarid (LPS) ile orşit oluşturulması inflamatuvar mediyatörlerin ekspresyonunun artışına neden olur. Bu amaçla anti-inflamatuvar özelliği olan ALA'in LPS ile oluşturulan orşit üzerine olan etkisini belirlemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Fareler; kontrol, orşit ve orşit + ALA uygulanan, olmak üzere üç gruba ayrıldı. Farelere intraperitoneal LPS uygulanması ile orşit oluşturuldu ve ALA ile tedavi edildi. Ardından farelerin testis dokularından siklooksijenaz-2(COX-2), fosfolipaz A2(FLA2), indüklenebilir nitrik oksit sentaz (iNOS) ve nükleer faktör kappa B (NFκB) düzeyleri ile serumlarında IL-6 ve TNFα düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. İstatistiksel karşılaştırmalı analiz için tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve post hoc doğrulama testi olarak ta Bonferoni kullanıldı. Bulgular: Farelere LPS uygulaması, IL-6, TNFα ve NFκB gibi inflamatuvar mediyatörlerin ve COX-2, FLA2 ve iNOS enzimlerinin ekspresyonunu arttırdığı gözlendi. ALA uygulamasının bu mediyatör ve enzim düzeylerini anlamlı olarak azalttığı tespit edildi. Sonuç: Bu çalışma ALA'in LPS kaynaklı testiküler inflamasyon ve testis hasarı için faydalı olabileceğini göstermiştir. Bu çalışma, araştırmacılara gram negatif bakterilerin neden olduğu testiküler inflamasyonun önemli noktalarını ortaya çıkarmada yardımcı olacaktır. Anahtar Kelimeler: Orşit, LPS, inflamasyon, alfa-linolenik asit, fare
Aşırı aktif mesane semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliğinin sıklığı, bu hastalarda D vitamini desteğinin tedavideki etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Aşırı Aktif Mesane (AAM) semptomları olan hastalarda D vitamini eksikliği sıklığını tespit ederek bu grup hastalara D vitamini desteği sonrasında AAM semptomlarındaki düzelme oranlarında artış olup olmadığını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma hastanesi üroloji polikliniğine AAM semptomları ile ilk kez başvuran premenopozal kadın hastalar incelendi. Bu hastalara AAM sorgulama formu (OAB-V8) ve üriner inkontinans yaşam kalitesi ölçeği (I-QOL) formları dolduruldu. Çalışmaya OAB-V8 skoru ≥ 8 olan hastalar dahil edildi. Bu hastalara uygun şekilde antikolinerjik tedavi başlandı. Ayrıca bu hastaların D vitamini seviyesine bakıldı. Ölçülen 25-OH D <30 ng/ml olan hastalara D vitamini tedavisi verildi. D vitamini 8 hafta boyunca 50.000 ünite/hafta olarak verildi. 8. hafta sonunda hastaların tekrar D vitamini seviyelerine bakıldı ve OAB-V8 ile I-QOL formları dolduruldu. Hastaların D vitamini seviyelerindeki yükselme ve bu formlardan elde edilen semptomlarındaki iyileşmeler karşılaştırıldı. Bulgular: Yapılan istatistiksel analiz sonucunda AAM semptomları gösteren hastalarda D vitamini yetersizliğinin daha sık (%86,7) görüldüğü bulunmuştur. D vitamini yetersizliği olup D vitamini takviyesi verilen grup 8. haftanın sonunda OAB-V8 ile I-QOL sorgulama formlarından elde edilen sonuçlara göre D vitamini takviyesi almayan gruptan daha fazla iyileşme göstermiştir. Bu iki grup istatistiksel olarak karşılaştırıldığında ise anlamlı bir sonuç elde edilememiştir (p=0,640 ve p=0,421). Sonuç: D vitamini yetersizliği AAM semptomu gösteren kadın hastalarda çok sık görüldüğü bulunmuştur. D vitamini, özellikle D vitamini eksikliği olan kadınlarda, antimuskarinik ajanlarla birlikte kullanıldığında semptomları azaltabilir. Düşük D vitamini seviyeleri olan AAM hastalarının asıl tedavi yanında D vitamini takviyesi de alması gerekebileceği ve bu yönde daha çok çalışmanın literatüre kazandırılması gerektiğine inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Aşırı Aktif Mesane, D vitamini, Premenopozal, Tolterodin, OAB-V8, I-QOL
Kırşehir ili nüfüsunda hipospadias hastalarında SRD5A2 gen mutasyonlarının analizi
Amaç: Bu çalışmada, hipospadias hastalarında SRD5A2 genindeki genetik mutasyonların sıklığını belirlemek ve Türk popülasyonunda gözlenen genetik varyasyonların hipospadias üzerindeki etkilerini incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne başvuran 32 hipospadias tanılı hastadan periferik kan örnekleri alınmış ve SRD5A2 geninin tüm ekzon bölgeleri analiz edilmiştir. Çoğaltılan ekzonlar NCBI veri tabanı referans dizisi ile karşılaştırılmış ve mutasyonların potansiyel patojenitesi Polyphen-2 yazılımı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmada 32 hastanın 31'inde SRD5A2 geninde mutasyon tespit edilmiştir. Bu mutasyonlardan p.D143N ve p.R114K varyantları, literatürde daha önce tanımlanmamış novel mutasyonlar olarak bulunmuştur. p.D143N varyantı muhtemel patojenik olarak değerlendirilirken, p.R114K varyantının da hastalığın gelişiminde rol oynayabileceği düşünülmektedir. Üçüncü mutasyon olan p.V89L ise SRD5A2 geninde daha önce tanımlanmış bir varyant olup, hipospadias vakalarında sık görülen bir polimorfizm olarak kaydedilmiştir. Sonuç: SRD5A2 geninde tespit edilen mutasyonlar, özellikle p.D143N ve p.R114K mutasyonlarının Türk popülasyonundaki hipospadias vakalarında önemli bir genetik katkı sunduğu düşünülmektedir. Bu çalışma, Türk popülasyonundaki hipospadias vakalarının genetik altyapısını anlamaya katkı sağlamakta ve hastalığın genetik yönü üzerine yapılacak gelecekteki araştırmalar için bir temel oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hipospadias, SRD5A2 geni, Genetik Mutasyon, p.D143N, p.R114K, p.V89L