Bingöl University
Anabilim Dalı

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı

Bingöl University

134

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarında etkenlerin ve risk faktörlerinin retrospektif incelenmesi

Deri yumuşak doku enfeksiyonları, klinik tanısı ve tedavisi kolay olmasına rağmen eşlik eden hastalıklara, immun sisteme, enfeksiyon odağının anatomik yerine, etken mikroorganizmanın virülansına ve antibiyotik direncine göre ciddi morbiditeye neden olabilir, özellikle yaşlı ve immünyetmezlikli hastalarda mortal seyredebilir. Ayrıca komplike deri yumuşak doku enfeksiyonları ile sağlık bakımı ile ilişkili deri yumuşak doku enfeksiyonlarında risk faktörlerini bilmek tedaviyi planlamak açısından klinisyene fayda sağlar. Çalışmamızda hastanemize yatarak tedavi edilen deri ve yumuşak doku enfeksiyonlu hastaların klinik özellikleri, deri ve yumuşak doku enfeksiyonlarının klinik tipleri, bu enfeksiyonlardan izole edilen etken mikroorganizmalar, komplike deri yumuşak doku enfeksiyonu ve sağlık bakımı ile ilişkili deri yumuşak doku enfeksiyonu gelişmesindeki risk faktörleri araştırıldı. Ayrıca kronik hastalıklar, klinik özellikler ve eşlik eden bazı özel durumlar açısından <65 yaş ve ≥65 yaş hastaları karşılaştırıldı. Bu çalışmada deri ve yumuşak doku enfeksiyonu tanısı almış 206 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Diyabetes mellitusun ve ileri yaşın komplike deri ve yumuşak doku enfeksiyonu gelişmesinde risk faktörleri olduğu saptandı. Operasyon öyküsünün, son 1 ay içinde hastanede yatışın ve antibiyotik kullanımının ise sağlık bakımı ile ilişkili deri yumuşak doku enfeksiyonu gelişimindeki risk faktörleri olduğu gösterildi. Alınan kültür sonuçlarına göre toplum kökenli deri yumuşak doku enfeksiyonlarından izole edilen etkenlerin çoğu metisilin duyarlı stafilokoklarken, sağlık bakımı ile ilişki DYDE'de en sık üreyen mikroorganizmalar sıklık sırasına göre P. aeruginosa, E. coli, metisiline dirençli Staphylococcus aureus olduğu tespit edildi. Sonuç olarak diyabetes mellitus hem deri yumuşak doku enfeksiyonlu hastalarda sık saptanan komorbid hastalık hem de komplike deri yumuşak doku enfeksiyonu gelişimi için bir risk faktörü olarak saptandı. Diyabetes mellitus ve ileri yaş gibi komplike deri yumuşak doku enfeksiyonu için risk faktörlerinin varlığında hastaların tanı ve tedavi planı hızlıca yapılmalı, hastalar yatırılarak takip edilmelidir. Yakın zamanda geçirilmiş operasyon öyküsü, antibiyotik kullanımı ve hastanede yatışı olan hastalarda da deri ve yumuşak doku enfeksiyonuna daha dirençli mikroorganizmaların sebep olabileceği düşünülmeli ve ampirik tedavi dirençli Gram pozitif ve Gram negatif bakterileri kapsamalıdır. Anahtar Kelimeler: Deri yumuşak doku, komplike, sağlık bakımı ile ilişkili, geriatri, risk faktörleri.

DeriEnfeksiyonlarGeriatri+3
Emre Horuz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Zonguldak bölgesinde maden işçilerinde leptospiroz seroprevalansının araştırılması

Amaç: Leptospiroz, dünya çapında en yaygın görülen zoonozlardandır. Enfeksiyona Leptospira cinsi patojen bir spiroket neden olmaktadır. İnsanlarda hastalık genellikle non-spesifik kendini sınırlayan ateşli hastalık şeklinde görülür; ancak olguların %5-10'nunda Weil hastalığı (sarılık, akut böbrek yetmezliği, kanama diyatezi ile karakterize) ve şiddetli pulmoner hemorajik sendrom şeklinde hastalığın şiddetli formları da gelişebilmektedir. Bu çalışmada amaç, Zonguldak bölgesinde kömür madeni işçilerinde leptospiroz seroprevalansının belirlenmesidir. Yöntem: Çalışma kapsamında 20 Haziran 2013- 20 Temmuz 2013 tarihleri arasında Zonguldak Türkiye Taşkömürü Kurumu'na bağlı 5 farklı kömür madeninde çalışan toplam 185 maden işçisinden, gönüllülük esasına göre 5 cc kan örneği alınmıştır, serum örnekleri -80°C'de saklanmıştır. Maden işçilerine yaş, yerleşim bölgesi, madende çalışma yılı, madende haftalık çalışma saati, halen başka bir meslekle uğraşma, önceden başka bir meslekle uğraşma, madende fare görme ve görme sıklığı, farenin en sık görüldüğü mevsimler, madende fare pisliği görme, madende eşyalarda fare yeniği görme, madende farenin yiyecek ve içeceklerle teması, madende el temizliği hakkında soruların bulunduğu bir anket formu da doldurulmuştur. 09.06.2014- 10.06.2014 tarihlerinde T.C Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı Veteriner Kontrol Merkez Araştırma Enstitüsü Müdürlüğü Spiroket Hastalıkları Teşhis Laboratuvarı'nda, leptospiroz yönünden seroepidemiyolojik çalışmalarda referans test yöntemi olarak kullanılan mikroskobik aglütinasyon testi (MAT) ile serum örneklerinde 8 ayrı serotipte Anti-Leptospira antikor düzeyleri araştırılmıştır. Bulgular: Yapılan bölgesel seroprevalans çalışmasında leptospiroz açısından risk grubunda bulunan maden işçilerinin serum örneklerinin hiçbirisinde MAT ile seropozitiflik saptanmamıştır. Yapılan anket ile maden işçileri ile ilgili olarak demografik veriler ortaya konulmuştur. %100'ü erkek olan işçilerin yaş ortalamaları 36±6 yıl olarak saptandı. Madende yeraltında çalışma yılı ortalamaları 11±6 idi. Yeraltında haftalık olarak ortalama çalışma saatleri 44±6 idi. İşçilerin %18.9'unun köyde, %50.3'ünün ilçede, %30.8'inin il merkezinde ikamet etmekte olduğu tespit edildi. Maden işçilerinin %7.0'si çiftçilik, %2.7'si avcılık, %0.5'i gemicilik ve %0.5'i besicilik yapmaktaydı. Maden işçiliği öncesinde işçilerin %13.5'i çiftçilik, %3.8'i avcılık, %1.1'i gemicilik ve %2.7'si besicilik yapmıştı. Farelerin madenler içerisinde işçilerin %82.7'si tarafından her gün görüldüğü tespit edildi. İşçilerin %65.4'ü farelerin her mevsim aynı oranda görüldüğünü, %20.0'si farelerin en çok yaz mevsiminde görüldüğünü belirtti. Çevrenin kontaminasyonu ile ilgili olarak işçilerin %35.7'si madende fare pisliği gördüğünü belirtti. Madene götürülen giyeceklerde, yiyecek ve içecek kaplarında fare yeniği görme, işçilerin %68.1'i tarafından belirtildi. İşçilerin %55.7'si tarafından farelerin madene götürülen yiyeceklerle ve içeceklerle temasının olduğu belirtildi. Madene götürülen yiyeceklerin yemek vaktine kadar işçilerin %91.9'u tarafından poşet/kese kağıdı içerisinde saklandığı tespit edildi. Madende işçilerin %76.2'sinin el temizliği yaptığı, bunların da %94.3'ünün sadece su ile el temizliği yaptığı saptandı. Sonuç: Çalışmamızda maden işçilerinin serum örnekleri leptospiroz açısından MAT ile Türkiye'de rutinde kullanılan 8 leptospira serotipi ile test edilmiştir. Yukarıda belirtilen tüm risk oluşturacak durumlara ve sonuçlara rağmen hiçbirinin serum örneğinde leptospiroz açısından teması göstermesi bağlamında seropozitiflik saptanmamıştır.

AglütinasyonAglütinasyon testleriKömür madenciliği+5
Özlem Yılmaz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik böbrek yetmezliği hastalarında hantavirus seroprevelansı

"Hemorajik ateş ve renal sendrom" Hantavirus genusuna bağlı virüsler tarafından oluşturulan hastalıkları tanımlamaktadır. Bu virüsler kemirici hayvanlarda asemptomatik enfeksiyonlara neden olurlar. İnsanlar kemiricilerin sekresyonlarından bulaşan damlacıklarla enfekte olurlar. Hantavirus genusu Hantaan, Seoul, Puumala, Prospect Hill, Maaji virüs gibi çeşitli virüsleri içermektedir. Bu virüslerin her biri farklı şiddette bir klinik tabloya yol açmaktadır (1). "Hemorajik ateş ve renal sendrom" ateş, hipotansiyon, hemoraji ve böbrek yetmezliği ile karakterizedir. Ateş, hipotansiyon, oligürik faz, diüretik faz ve konvelesan dönem hastalığın başlıca evrelerini oluşturur. Hafif seyreden olgularda hipotansiyon ve oligüri izlenmeyebilir (1). Literatürde ülkemizde Hantavirüs enfeksiyonu ile ilgili çok az sayıda çalışma mevcuttur. Türkiye'de hasta serumlarında Hantavirüse karşı IgG antikor varlığı 1997 ve 2004 yılında iki çalışmada saptanmış olup ilk akut Hantavirüs enfeksiyonu salgını da Zonguldak ve Bartın'da ortaya çıkmıştır. Hantavirüs enfeksiyonu Türkiye için bir gerçek olmakla birlikte, enfeksiyonun epidemiyolojik karekteri hakkında bilgiler sınırlıdır. Bülent Ecevit Üniversitesi, Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji ve Erişkin Nefroloji polikliniklerine başvuran kronik böbrek yetmezliği olan olguların çalışma grubuna, İç Hastalıkları ve Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniklerine başvuran herhangi bir böbrek hastalığı bulunmayan hastaların ise kontrol grubuna alınmıştır. Olgulardan elde edilen serum örneklerinden 1ml ayrılmış ve -80 °c derin dondurucuda serolojik inceleme yapılıncaya kadar korunmuştur. Elde edilen serum örnekleri soğuk zincir korunacak şekilde Bülent Ecevit üniversitesi İmmünoloji laboratuarına ulaştırılmış, hanta virüse karşı oluşmuş IgG tipi antikorların varlığı ELİSA yöntemi ile araştırılmıştır.

Böbrek hastalıklarıBöbrek yetmezliği-kronikEtyoloji+3
Rağıp Sarıismailoğlu
Zonguldak Bülent Ecevit University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlık personelinde kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği seroprevalansının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç : Sağlık personelleri, hastaların respiratuar sekresyonları, enfekte kan ve vücut sıvılarıyla temas gibi riskler nedeni ile bazı enfeksiyon hastalıkları açısından toplum geneline göre artmış risk altındadırlar. Bu nedenle özellikle aşı ile önlenebilen hastalıklara karşı sağlık personelinin bağışıklanması, hem sağlık personelinin korunmasını sağlayacak hem de diğer hastalara yayılımının önlenmesinde yardımcı olacaktır. Günümüzde herhangi bir sağlık kurumunda hastalara hizmet veren sağlık personeli için bağışıklama programlarının oluşturulması ve uygulanması giderek önem kazanmaktadır. Bu çalışmada, Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde görev yapan sağlık personelinde aşı ile önlenebilir hastalıklardan olan kızamık, kızamıkçık, kabakulak ve suçiçeği antikor düzeylerinin belirlenmesi ve aşılama öncesi serolojik taramanın maliyet etkinliğini değerlendirerek, etkin bir bağışıklama programının oluşturulması amaçlanmıştır. Metod: Bu çalışma 10/03/2014 – 10/01/2015 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde yapılmıştır. Katılımcıların yaş, cinsiyet, meslek, bölüm, çalışma süreleri, çocukluklarının geçtiği yerleşim birimleri, hastalık geçirme öyküleri ve aşılanma durumları bir anket formu ile sorgulanmıştır. Serum örnekleri üretici firma (NOVATEC) önerileri doğrultusunda Enzyme-linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemiyle çalışılmıştır. Bulgular : Çalışmaya toplam 384 gönüllü sağlık personeli dahil edilmiş olup katılanların % 61,2'si kadın, % 38,8'i erkekti ve çalışmaya katılan sağlık personelinin % 52,6'sı hemşire, % 30,5'i yardımcı personel, % 16,9'u doktor idi. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 32,43±6,4 ve ortalama görev süreleri 4,86±3,0 idi. Serolojik test sonuçları değerlendirildiğinde hastanemizde görev yapan sağlık personelinin, seropozitiflik düzeylerinin, kızamıkçık için % 98,2, suçiçeği için % 94,3, kabakulak için % 94 ve kızamık için ise % 92,2 olduğu belirlenmiştir. Anket sonuçları ile serolojik test sonuçları karşılaştırıldığında; sağlık personelinde hastalık geçirme öyküsünün duyarlılığı kabakulak ve kızamık için yüksek değerlerde iken (sırasıyla % 81,6 ve % 80,5), kızamıkçık için % 43,4 gibi çok düşük değerlerde olduğu belirlenmiştir. Ayrıca MMRV enfeksiyonlarının hepsinde hastalığı geçirme öyküsü için yüksek pozitif prediktif değerler saptanmıştır; kızamıkçık geçirme öyküsü için % 98,9, kabakulak geçirme öyküsü için % 97,5, suçiçeği geçirme öyküsü için % 96,9 ve kızamık geçirme öyküsü için % 95,6 pozitif prediktif değerler saptanmıştır. MMR ve suçiçeği enfeksiyonları için yapılan maliyet etkinlik çalışması sonucunda MMR enfeksiyonları için serolojik tarama yapılarak aşılama uygulanması lehine 2.507,00 ₺ gibi bir maliyet farkı saptanırken, suçiçeği enfeksiyonu için maliyet farkı yine serolojik tarama yapılması lehine 20.787,00 ₺ olarak saptanmıştır. Özellikle suçiçeği için aşılama öncesi serolojik tarama yapılarak seronegatifliğin gösterilmiş olmasının maliyet etkinlik açısından uygun olduğu belirlenmiştir. Sonuç : Sonuç olarak, elde edilen verilerin, hastanemiz sağlık personelinin mevcut serolojik durumunun belirlenmesinde, mesleki iş güvenliği eğitim programlarının ve bağışıklama programlarının oluşturulmasında yol gösterici olabileceği düşünülmüştür. Özellikle riskli bölümlerde çalışan sağlık personelinin bağışıklık durumunun serolojik testlerle desteklenmesinin ve duyarlı sağlık personelinin aşılanmasının gerektiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler: Kızamık, kızamıkçık, kabakulak, suçiçeği, aşı, sağlık personeli

AşılamaAşılarKabakulak+5
Mihriban Şengöz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çeşitli klinik örneklerden hastane enfeksiyon etkeni olarak izole edilen karbapenem dirençli acinetobacter baumannii suşlarının pfge yöntemiyle genotiplendirilmesi

Hastane enfeksiyonları morbidite ve mortalite oranlarını, hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini önemli ölçüde arttırdığı için, önemli bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Acinetobacter cinsi bakteriler hastane enfeksiyonlarına yol açan etkenler içinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu etkenlerin hastane enfeksiyonlarında sık olarak saptanmalarının nedenleri, dış ortam koşullarında kolaylıkla yaşayabilmeleri ve antibiyotiklere karşı çoğul direnç kazanabilmeleridir. Acinetobacter baumannii salgınlarının kaynağının doğru ve hızlı tespiti, enfeksiyonun tedavisi ve salgının kontrolü açısından önemlidir. Salgın epidemiyolojisinde Pulsed-Field Gel Electrophoresis ile total genom polimorfizminin analizi en güvenilir yöntemdir ve genotiplendirmede altın standart olarak kabul edilmektedir. Çalışmamızda Fırat Üniversitesi Hastanesi Merkez Laboratuarı ile Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı Laboratuar' ına 1 Aralık 2013 – 30 Haziran 2014 tarihleri arasında gönderilen çeşitli klinik materyallerden hastane enfeksiyon etkeni olarak izole edilen 93 adet karbapenem dirençli A. baumannii izolatının PFGE yöntemiyle moleküler benzerliklerinin araştırılması amaçlandı. 93 adet A. baumannii suşunun disk difüzyon yöntemi ile yapılan antibiyogramlarına göre, tümünün imipeneme karşı dirençli olduğu bulundu. Tiplendirilen 93 A. baumannii suşu 30 farklı PFGE profili gösterdi. Klonal yönden ilişkili suşlar, 7 farklı küme içerisinde yer aldı. Toplam 93 A. baumannii suşunun 80'i herhangi bir küme içerisinde yer aldı. Suşların kümeleşme oranı %86 bulundu. Çalışmamızda en fazla izolat sayısına sahip I kümesinde yer alan 55 suşun izolasyon tarihleri incelendiğinde, bu klonun hastanemizde yaklaşık 7 ay varlığını sürdürdüğü görüldü. Sonuç olarak; bu çalışma hastanemizde A. baumannii izolatlarının, aradan 7 ay gibi uzun bir süre geçmesine rağmen benzer olduğunu gösterdi. Ayrıca PFGE 'nin diğer çalışmalarla benzer şekilde izolatlar arası benzerlik ya da farklılıkların tespitinde mevcut en önemli ayırıcı yöntem olduğu düşünüldü. Anahtar Kelimeler: Acinetobacter baumannii, karbapenem direnci, PFGE, genotipleme

Acinetobacter baumanniiAntibiyotiklerBeta laktamazlar+7
Yasemin Kırık
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hepatit b enfeksiyonu tedavisinde kullanılan tenofovir'in kemik mineralizasyonu üzerine olan etkisinin araştırılması

Dünya genelinde iki milyar kişi Hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaşmış olup, bunların 350 milyonu HBV ile kronik olarak enfektedir. Yenidoğan ve ilk 1 yaşta geçirilen enfeksiyon %90, 1-5 yaş arasında %30, erişkin yaşlar da ise %2-5 oranın da kronikleşmektedir. HBV başlıca; vertikal, parenteral, horizontal bulaş, medikal işlemlerin sebep olduğu nozokomiyal bulaş ve korunmasız cinsel ilişki ile bulaşmaktadır. Kronik hepatit B tedavisinde günümüzde; immünmodülatör ve antiviral etkili pegile-interferonlar ve oral antiviral ajanlar kullanılmaktadır. Oral antiviral etkili ajanlardan tenofovir: HBV polimeraz aktivitesini inhibe eder, DNA içine girdikten sonra DNA zincirini sonlandırır. HIV hastalarında tenofovir tedavisi altında kemik mineral dansitesinde azalma tespit edilmiştir. Bu çalışmanın amacı, kronik HBV enfeksiyonlu hastalarda tenofovir tedavisinin kemik mineralizasyonu üzerine olan etkisini araştırmaktır. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran, tenofovir tedavisi başlanan 30 hasta çalışmaya alınmıştır. Tedavi öncesi ve tedavinin 1., 2. ve 3. yılı hastaların lomber bölgelerinden DEXA ölçümleri yapıldı. Tedavi başlangıcı ile tedavinin 3. yılında yapılan T ve Z skor ölçümlerine göre kemik mineral dansitesinde istatistiksel olarak da anlamlı azalma saptanmıştır (p<0.05). Diğer parametrelerle karşılaştırıldığında kemik mineral dansitesindeki azalma ile vit D arasında da anlamlı ilişki saptanmıştır (p<0.05). Sonuç olarak; kronik HBV hastalarında tenofovir tedavisiyle kemik mineral dansitesinde azalma tespit edilmiş olup hastalarının bu yan etki nedeniyle periyodik takipleri yapılmalı ve gereken hastalara D vitamini tedavisi verilmelidir. Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit B, Tenofovir, kemik mineralizasyonu, D vitamini

Antiviral ajanlarHepatitHepatit B+5
Derya Beslenti
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım ünitelerinde yatan yaşlı ve erişkin hastalarda gelişen nozokomiyal infeksiyon sıklığı ve etkileyen risk faktörleri

Toplumda 65 yaş üzerindeki hastaların giderek artması nozokomiyal infeksiyonlar için özel bir popülasyon oluşturmaktadır. Bu yaş grubunda infeksiyonlara yatkınlık, azalmış hücresel immunite gibi konak savunmasının bozulmasından kaynaklanmaktadır. Bu konunun önemine rağmen yaşlı hastalardaki nozokomiyal infeksiyonların insidansı ve risk faktörleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı hastanemiz medikal YBÜ'lerde yatan yaşlı hastalarda gelişen nozokomiyal infeksiyonların sıklığı, risk faktörleri ve mortaliteyi etkileyen faktörleri araştırmaktır.Çalışmamız Ocak 2008-Aralık 2008 tarihleri arasında 4 YBÜ'de 48 saatten uzun süre yatırılarak takip edilen toplam 433 hasta ile yapılmıştır. Hastaların 228'i 65 yaş ve üzeri, 205'i 18-65 yaş arasındadır. Yaşlı ve erişkin hastalar Nİ gelişimini etkileyen risk faktörleri, etkenler ve mortalite oranları yönünden karşılaştırılmıştır, ayrıca Nİ gelişen ve gelişmeyen yaşlı hastalar risk faktörleri açısından karşılaştırılmıştır. Nİ gelişimi açısından yaşlı ve erişkin grup arasında fark saptanmamıştır. Yaşlı grupta Nİ insidansı %51, erişkin grupta %48.8 olarak bulunmuştur. Nİ olan yaşlı hastalarda diyabet, KOAH ve kronik hastalık varlığı erişkin hastalardan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Her iki grupta da en sık rastlanan Nİ pnömoni olup MV kullanımı her iki grupta da yüksek olarak saptanmıştır.Nozokomiyal infeksiyonu olan yaşlı hastalarda hastanede yatış süresi ve mortalite Nİ olmayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. İleri yaş, yatış süresinin uzunluğu, SVK ve MV uygulaması, bilinç bozukluğu, kronik hastalık varlığı, Nİ ve malignite mortalitayi artıran bağımsız risk faktörleri olarak bulunmuştur.Sonuç olarak nozokomiyal infeksiyon YBÜ'de takip edilen yaşlı hastalar için önemli bir mortalite nedenidir. Çalışmamızda invaziv yöntemlerin kullanımı ile infeksiyon insidansının arttığı gösterilmiştir. İnvaziv işlemlerin kısa süreli ve kısıtlı kullanımının infeksiyonların azaltılmasına önemli bir katkı sağlayacağı düşünülmüştür.Anahtar sözcükler: Nozokomiyal infeksiyon, yaşlı hasta, risk faktörleri

HastanelerRisk faktörleriYaşlılar+3
Kevser Özdemir
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik Hepatit B hastalarında pegileinterferon /lamivudin tedavisinin işitme fonksiyonları üzerine etkisi ve eşlik eden diğer yan etkilerin değerlendirilmesi

Bu çalışma, kronik hepatit B (KHB) hastalarında monoterapi veya kombine tedavi şeklinde uygulanan pegileinterferon ve pegileinterferon+lamivudin tedavisi süresince ortaya çıkan klinik yan etkiler ile bu tedavilerin işitme fonksiyonları üzerine olan etkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Çalışmada KHB tanısı alan toplam 54 hasta dört tedavi grubuna ayrıldı: Grup 1'deki hastalara pegileinterferon-alfa 2a; grup 2'ye pegileinterferon-alfa 2a ve lamivudin; grup 3'e pegileinterferon-alfa 2b ve grup 4'e pegileinterferon-alfa 2b ve lamivudin tedavisi uygulandı. Hastalar çalışmaya başlamadan hemen önce ve çalışmanın 12., 24. ve 48. haftalarında ortaya çıkan sistemik (ateş, grip benzeri sendrom, miyalji, halsizlik, artralji, baş ağrısı, iştahsızlık, kusma, ishal, öksürük, konsantrasyon bozukluğu, aşırı uyku, uykusuzluk, kilo kaybı, libido azalması, saç dökülmesi, anksiyete, deliryum, intihar düşüncesi, nöbet), hematolojik, biyokimyasal, audituar yan etkiler (otalji, tinnitus, vertigo ve dengesizlik) ve işitme sistemi (standart ve yüksek frekans odyometri ile) değerlendirildi.Tedavi uygulanan tüm hastalarda en sık görülen sistemik yan etkiler; grip benzeri sendrom, miyalji, halsizlik, başağrısı, konsantrasyon bozukluğu, kilo kaybı, saç dökülmesi olarak saptandı. Toplam tedavi süresince her bir sistemik yan etkinin görülme sıklığında tedavi grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, gruplar tedavinin 12., 24. ve 48. haftalarında toplam tedavi süresinden bağımsız değerlendirildiğinde ateş, iştahsızlık, uyku artışı için istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0.05). Diğer sistemik yan etkiler açısından ise anlamlı farklılık saptanmadı. Yan etki görülme sıklığında 12. haftaya göre 48. haftadaki takiplerde azalma eğilimi belirlendi. Uygun kriterlere göre tedavi yanıtı değerlendirildiğinde gruplar arasında anlamlı istatistiksel farklılık saptanmadı. Tüm tedavi gruplarında tedavi başlangıcındaki işitme eşiği ile 12., 24. ve 48. haftalardaki işitme eşikleri arasında ortalama 1-10 dB'lik yükselme saptandı. Fakat herbir grup için takip haftalarındaki bu yükselme, tedavi başlangıcındaki işitme eşiğine göre istatistiksel olarak anlamlı değildi. İşitme eşiklerinde en fazla yükselmenin, yüksek frekanslarda (10000, 12000 ve 16000 Hz) olduğu görüldü. Tedaviye bağlı en sık karşılaşılan audituar yan etkiler, sırasıyla tinnnitus, vertigo, denge bozukluğu ve otalji idi.Sonuç olarak, her iki pegileformun birbirine ve kombineterapinin monoterapiye hem sistemik, hematolojik yan etkiler hem de tedavi cevabı açısından üstünlüğü saptanmadı. Fakat kombine terapi alan gruplarda istatistiksel olarak anlamlı bir fark olmamasına rağmen monoterapi grubuna kıyasla hematolojik yan etki oranları daha yüksekti. Tedavi uygulanan tüm gruplarda işitme eşiğindeki hafif bir yükselmenin olması ise istatistiksel olarak anlamlı olmasa da PEG-IFN tedavisi uygulanan hastalarda işitme fonksiyonlarının moniterize edilmesinin faydalı olabileceğini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: Kronik hepatit B, Pegileinterferon, İşitme kaybı, Yan etki.

Hepatit B virüsüKomplikasyonlarTedavi+2
Gülden Eser Karlıdağ
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolonize vankomisin dirençli enterokok suşlarında linezolid ve tigesiklinin in-vitro aktiviteleri

Enterokoklar virulansı düşük mikroorganizmalar olmalarına rağmen önemli bir nozokomiyal infeksiyon etkenleridir. Çevre şartlarına dayanıklı olmaları, birçok antimikrobiyal ajana karşı intrensek dirençli olmaları ve yeni direnç geliştirme yetenekleri nedeniyle son yıllarda hastane kaynaklı infeksiyon etkenleri arasında üst sıralara yükselmişlerdir.Çalışmamız 01/09/2007-01/09/2009 tarihleri arasında yapılmıştır. Bu çalışmada vankomisin dirençli enterokoklara bağlı gelişen infeksiyonlarda alternatif olabilecek tigesiklinin ve 2005 yılından bu yana Türkiye'de kullanılmakta olan linezolidin in-vitro duyarlılıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır.Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi Anestezi ve Reanimasyon Yoğun Bakım Ünitesi ile Onkoloji Kliniği'nde yatan hastalarda 2 yıllık sürede VRE kolonizasyonu ve izole edilen VRE suşlarında linezolid ile tigesiklinin in-vitro aktiviteleri araştırıldı. 680 hastadan 105 hastada VRE pozitifliği tespit edildi. VRE suşlarının 80'i E. faecium (%76.2), 25'i E. faecalis (%23.8) olarak saptandı. 105 hastada antibiyotik kullanımı mevcuttu. En sık kullanılan antibiyotikler glikopeptid ve geniş spektrumlu sefalosporinlerdi. Kolonize VRE suşlarında linezolid ve tigesiklinin mikrodilüsyon broth ile belirlenen MİK değerlerine göre direnç tespit edilmedi.Sonuç olarak, hastaların uzun süreli tedavi gördüğü ve antibiyotik kullanımının yaygın olduğu kliniklerde enterokoklar önemli nozokomiyal patojenlerdir. Bu nedenle izole edilen enterokokların antibiyotik duyarlılığı, tür tayini ve vankomisin duyarlılığı araştırılmalıdır. VRE tespit edilen hastalar için kontrol ve korunma önlemleri alınmalıdır.Anahtar kelimeler: Vankomisine dirençli enterokok, linezolid, tigesiklin

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarEnterococcus+5
Özlem Çağaşar
Fırat University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Brusellozlu olguların epidemiyolojik, klinik ve laboratuvar özelliklerinin retrospektif olarak incelenmesi

Ülkemizde endemik olarak görülen ve geniş bir klinik dağılımla karşımıza çıkan bruselloz çok sayıda hastalıkla ayırıcı tanıya girmektedir. Tanı çoğunlukla klinik belirti ve bulguların olduğu hastada Serum Tüp Aglütinasyon (STA) testinin pozitif olmasıyla konmaktadır. Son zamanlarda kullanıma giren BACTEC kan kültürü yöntemleri ile etkenin üretilme oranı artmış ve izolasyon süresi düşmüştür. Tedavi edilmeyen olgularda mortalite düşüktür ve en önemli ölüm sebebi endokardit ve menenjittir.0cak 1994 ve Aralık 2008 tarihleri arasında kliniğimize başvuran, yatarak veya poliklinikte ayaktan takip ve tedavisi yapılan 328 Brucella olgusu retrospektif olarak incelendi. Olgular; cinsiyet ve yaşa göre dağılımları, çiğ süt ve süt ürünleri (özellikle çiğ sütten yapılmış peynir) tüketimi, hayvancılık, şikayet süreleri, başvuru yakınmaları, muayene ve laboratuvar bulguları, tanı ve tedavileri yönünden değerlendirildi. Tüm olgularda tanı; klinik belirti ve bulguların varlığında STA testinin pozitif olmasıyla konuldu. Kan kültürlerinde üreme oranları tespit edildi.Çalışmaya alınan 328 bruselloz olgusunun 166'sı (%50,6) erkek, 162'si (%49,4) kadındı. Olgularımızın yaş ortalaması 34,6±15,06 (yaş aralığı 15?77) olarak bulundu. Olgularımızda süt ve süt ürünleri kullanımı bulaş da öne çıkan bulgu olarak görüldü. Hastalarımızın 213'ünde (%64,9) süt ve süt ürünleri kullanımı mevcuttu. Dört olguda laboratuvar bulaşı tespit edildi. Hastaların klinik formları incelendiğinde 241'i (%73,5) akut, 46'sı (%14) subakut, 17'sinin (%5,2) kronik ve 24'ünün (%7,3) relaps formda olduğu görüldü. Olguların %76,5 ilkbahar ve yaz ayında ortaya çıktığı görüldü.Hastalarımızın klinik ve laboratuvar bulguları incelendiğinde, ateş 278 (%84,8) , terleme 238 (%72,6), artralji 175 (%53), halsizlik 172 (%52,4) , üşüme titreme 141 (%43), bel ağrısı 123 (%37,5), iştahsızlık 101 (%30,8), sırt ve kalça ağrısı 76 (%23,2), başağrısı 74 (%22,6), miyalji 59 (%18) ve kilo kaybı 50 (%15,2), hepatomegali 79 (%24,1), splenomegali 70 (%21,3) lenfadenopati 47 hastada (%14,3) görüldü.Komplikasyon gelişen olgu sayısı 62 (%18,9) olarak saptandı, en sık komlikasyonlar osteoartriküler komplikasyonlardı. En sık komplikasyon ise 21 hastada (%6,4) spondilodiskit olarak görüldü. Olgularımızın hepsine kan kültürü yapılmıştı. Kan kültürlerinde üreme oranı %50 olarak saptandı.Anahtar kelimeler; Brucelloz, Serum tüp aglütinasyon testi, Ateş

Aglütinasyon testleriAteşBrusella+2
Necmettin Yıldırım
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hastanede yatan hastalardan enfeksiyon etkeni olarak soyutlanan candida suşlarının tiplendirilmesi ve antifungal ilaçlara karşı duyarlılıklarının e-test yöntemi ile araştırılması

İnvaziv Candida enfeksiyonlarının öneminin artışında; epidemiyolojik faktörler, risk faktörleri, mortalite, yeni etkenler, tanı zorluğu, tedavi maliyetleri ve antifungal ajanlara direnç gelişimi gibi pek çok faktörün katkısı vardır.Bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Nisan 2009 ile Nisan 2011 tarihleri arasında kandidemi ve/veya invaziv Candida enfeksiyonu tanısı ile takip edilen tüm hastalar klinik farkı gözetmeksizin değerlendirmeye alındı. Hastalar yaş, cinsiyet, invaziv Candida enfeksiyonu oluşumuna zemin hazırlayan risk faktörleri, takip edildikleri klinikler, invaziv Candida enfeksiyonu ataklarının sistemlere göre dağılımı açısından değerlendirildi. İzole edilen Candida suşları germ tüp testi ve APİ ID 32 C identifikasyon sistemi ile tiplendirildi ve antifungal duyarlılıkları E-test yöntemi ile çalışıldı.İnvaziv Candida enfeksiyonu tanısı alan 111 hastanın 49'u (%44,1) yoğun bakım ünitesinde, 62'si (%55,9) ise diğer kliniklerde takip edilmiştir. Hastaların yaş ortalaması 54,8±20,8 olup 64'ü (%57,7) erkek, 47'si (%42,3) kadın olarak saptanmıştır. İnvaziv Candida enfeksiyonu gelişiminde en sık görülen risk faktörleri sırası ile geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı (%92,8), santral venöz kateter (%57,7) ve idrar kateteri varlığı (%55) olarak saptanmıştır. 111 invaziv Candida enfeksiyonu olgusunda en sık izole edilen Candida türü Candida albicans olup (%45,9), bunu Candida parapsilosis (%19,8), Candida tropicalis (%9,9) ve Candida glabrata (7,2) izlemiştir. %17,2 olguda ise diğer Candida türleri izole edilmiştir. Antifungal duyarlılık testlerinde itrakonazol direnci Candida albicans için %5,8, albicans dışı türler için %28,3, flukonazol direnci Candida albicans için %5,8, albicans dışı türler için %20 ve amfoterisin B direnci Candida albicans için %1,9, albicans dışı türler için %1,6 olarak saptanmıştır. Candida albicans'da vorikonazol direnci saptanmazken, albicans dışı türler için vorikonazol direnci %10 olarak saptanmıştır. En yüksek direnç itrakonazole karşı saptanırken bunu ikinci sırada flukonazol takip etmiştir. Çalışmamızda, vorikonazol ve amfoterisin B'ye karşı düşük oranlarda direnç saptanırken, kaspofungine karşı direnç saptanmamıştır.Anahtar kelimeler: İnvaziv Candida enfeksiyonları, Candida türleri, antifungal duyarlılık.

Antifungal ajanlarHastalarHastaneler+1
Kürşat Karadaban
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım ünitelerinde santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu sıklığı, mikrobiyolojik etkenleri, antibiyotik duyarlılıkları ve risk faktörlerinin belirlenmesi

Çalışmamızda santral venöz kateter ilişkili infeksiyonların sıklığı, risk fak-törleri, mikrobiyolojisi ve duyarlılık sonuçlarını belirlemek amaçlanmıştır. Beş yoğun bakım ünitesinde 2008 yılı İnfeksiyon Kontrol Komitesi sürveyans verilerine göre KİKDİ hızı ve SVK kullanım oranları değerlendirilmiştir. Nozokomiyal KİKDİ tanımlamaları için CDC kriterleri, kullanılmıştır. SVK kul-lanım oranı ve SKİH hesaplamalarında NNIS verileri kullanılmıştır. KİKDİ verileri saptanan yetmiş hastada risk faktörleri, izole edilen mikroorganizmalar, duyarlılık sonuçları analiz edilmiştir.Santral kateter kullanım oranı %48 ve SKİH 8.07 olarak saptanmıştır. Kateterin kalış süresinin >7 gün, çok lümenli, tünelsiz ve femoral yerleşimli olmasının KİKDİ riskini artırdığı saptanmıştır (p<0.0001). Kan transfüzyonu ve nozokomiyal infeksiyon varlığında KKDİ daha sık saptanmıştır. SIRS ve mortalite oranları, >60 yaş, malignite, travma, immünsupresyon, steroid kullanı-mı, mekanik ventilasyon varlığında anlamlı olarak yüksek saptanmıştır.İzole edilen 72 patojenin , 28' i gram pozitif (% 28.9), 31'i gram negatif ( % 43.6), 13' ü mantar (%18.5) olup, koagülaz negatif stafilokok (%22), Candida spp. (%18.8) Acinetobacter spp. (%16.6) en sık saptanan etkenler ol-muştur. Koagülaz negatif stafilokoklarda metisilin direnci % 81, S. aureus' da %67 saptanmıştır. Kandidalar diyabetiklerde ve 60 yaş üzerinde daha sık izole edilmiştir (sırasıyla p=0.017, p=0.002).Gereksiz santral kateter kullanımından kaçınılması, endikasyon kalkınca çıkarılması ve altta yatan hastalıkların tedavi edilmesi ile KİKDİ oranlarında azalma sağlanabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: Santral venöz kateter, bakteriyemi, yoğun bakım ünitesi

Nuran Sarı
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik ayak enfeksiyonları tedavisinde risk faktörleri ve mikrobiyolojik tanının önemi

Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilimdalı tarafından incelenen diyabetik ayak enfeksiyonlu hastalardaki risk faktörleri, komplikasyon gelişimi, enfeksiyon etkenleri, antibiyotik duyarlılıkları ve prognozu etkileyen faktörler araştırılmıştır.Çalışmamızda diyabetik ayak enfeksiyonlu hastaların enfekte yara bölgesinden izole edilen etkenler, antibiyogram sonuçları ile diyabetin süresi, komplikasyon varlığı (nöropati, nefropati, retinopati ve dolaşım sorunu, osteomiyelit, amputasyon), risk faktörleri (kan glukoz regülasyonu bozukluğu, vücut kitle indeksi yüksekliği sigara ve alkol kullanımı) ve tedavi sonuçları değerlendirildi. Yaş ortalamaları 60,32±10,29 olan 82 (%60,3) erkek, 54 (%39,7) kadın toplam 136 olgu izlendi. PEDIS sınıflamasına göre derece 1'den 4'e doğru sırasıyla %5.9, %21.3, %66.9, %5.9 hasta yer aldı. Bası yaraları diyabetik ayağın en sık (%46.3) nedeni olarak saptandı. Hastaların %61'inde osteomiyelit vardı ve 29(%21.3) hastaya amputasyon uygulandı. En sık stafilokoklar izole edildi ve S. aureus'da metisilin direnci %34.7 oranında saptandı. Gram-pozitiflerin hepsi glikopeptidlere ve linezolide duyarlıydı. Gram-negatifler içerisinde en sık E. coli (%35.5) ve Pseudomonas spp. (%29) izole edildi. Yapılan 15 doku biyopsisinde 10 hastadan anaerop üreme oldu ve tümü gram-pozitif kok olarak saptandı.Hastalarda uzun diyabet süresi, kan glukozu regülasyonu bozukluğu, vaskülopati, nöropati bulunmasının prognozu kötü yönde etkilediği görüldü. Kan glukozu regüle olmayan, ileri yaşta olan, önceden ayak enfeksiyonu veya amputasyon öyküsü olan diyabetik hastalarda özellikle polimikrobiyal ve gram-negatif etkenler daha sık izole edildi. Sonuç olarak kötü prognozu engellemek açısından kan glukoz regülasyonu, nöropati, vaskülopati gibi faktörlerin düzeltilmesi gereklidir. Ayrıca DM süresi uzun olup, önceden hastaneye yatış ve amputasyon öyküsü olan hastalarda çoklu dirençli hastane kaynaklı enfeksiyonlar da düşünülmelidir.

Nesrin Ata
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten escherichia coli ve klebsiella spp. suşlarının karbapenem ve beta-laktamaz inhibitörlü kombinasyonlara karşı duyarlılıklarının araştırılması

1.ÖZETGenişlemiş Spektrumlu beta laktamazlar (GSBL) 1980'lerin ilkyıllarından itibaren gittikçe artan sıklıkla Klebsiella türleri ve Escherichia colisuşlarında en önemli sefalosprin direnci haline gelmiştir. GSBL' lerle ilgili enyaygın kaygı bu direncin ülkemizin de içinde bulunduğu geniş coğrafibölgelerdeki hızlı yayılımıdır. GSBL suşlarına karşı etkin antibiyotikseçeneklerinin az olmasından dolayı GSBL suşlarının yol açtığıenfeksiyonların tedavisi önemli bir sağlık sorunu haline gelmiştir. Bununlabirlikte beta-laktamaz inhibitörlü kombinasyonların in vitro testlerde duyarlıbulundukları takdirde GSBL üreten bakterilerin neden olduğu infeksiyonlarıntedavisinde kullanılmaları önerilmektedir.Bu çalışmada GSBL üreten Klebsiella ve E. Coli sıuşlarına karşıimipinem, meropenem, sefaperazon-sulbaktam, piperasilin-tazobaktam veamoksisilin-klavulanatın in vitro etkinliğini saptamayı amaçladık. Çalışmaya230'u E. Coli, 43'ü K. pneumoniae, 27'si K. oxytoca olarak tanımlanmıştoplam 300 adet suş alındı. Suşlar Ocak 2003 ile Mayıs-2005 tarihleri arasındaFırat Tıp Merkezi polikliniklerine başvuran hastalar ve CDC (Centers forDiseases Control and Prevention) kriterlerine göre nozokomiyal infeksiyonutanısı alan hastalardan izole edildi. Suşların GSBL üretimi ?Çift Disk SinerjiTesti ? ile saptandı. Suşların çalışılan antibiyotiklere karşı duyarlılıklarıNational Committee for Clinical Laboratory Standards (NCCLS) önerilerinegöre broth mikrodilüsyon yöntemi ile araştırıldı.GSBL üreten E. coli, K. pneumoniae ve K. oxytoca'da imipenem vemeropeneme direnç saptanmadı. E. coli'de piperasilin-tazobaktam %75.2,sefoperazon-sulbaktam %72.6 ve amoksisilin-klavulanat %29.3 oranındaduyarlı olarak saptandı. K. pneumoniae'da piperasilin-tazobaktam vesefoperazon-sulbaktam duyarlılığı eşit olup %69.8 olarak saptandı. K.ise piperasilin-tazobaktam duyarlılığı %55.8, sefoperazon-oxytoca'dasulbaktam %40.7 olarak bulundu. K. pneumoniae ve K. oxytoca'nınAmoksisilin-klavulanat'a duyarlılığı sırasıyla %23.3 ve %18 olarak saptandı.Sonuç olarak beta-laktamaz inhibitörü içeren kombine antibiyotiklere K.oxytoca ve K. pneumoniae suşlarının duyarlılıklarının E. coli 'ye göre dahadüşük olduğu görüldü. Onbir adet E. coli, 3 adet K. pneumoniae ve 1 adet K.oxytoca olmak üzere toplam onbeş suş her üç antibiyotiğe dirençli bulundu.1E. coli ve Klebsiella spp. suşlarında İmipenemin MİK50/90 değerleri0.5/0.5 mcg/ml, meropenemin MİK50/90 değerleri ise 0.12/0.12 mcg/ml olaraksaptandı. Piperasilin-tazobaktam ve sefoperazon-sulbaktam'ın E.coli içinMİK50/90 değerleri 8/4-64/4 ve 8/8-64/64 mcg/ml, Klebsiella spp. için 16/4-128/4 ve 16/16-128/128 mcg/ml olarak saptandı ve MİK50 değerleri duyarlılıksınırları içinde ölçülürken, MİK90 değeri klebsiella spp.'de her iki antibiyotikiçin direnç sınırları içinde, E. coli'de ise piperasilin-tazobaktam için az hassassınırında, sefoperazon-sulbaktam için dirençlilik sınırında ölçüldü.Amoksisilin-klavulanat'ın MİK50/90 değerleri E. coli için 16/8-64/32 mcg/ml,Klebsiella spp. için 32/16-128/64 mcg/ml olarak saptandı. Amoksisilin-klavulanat'ın hem MİK50 hem de MİK90 değerleri direnç sınırları içindeölçüldü.Sonuç olarak, GSBL üreten E. coli ve K. Oxytoca'da piperasilin-tazobaktam sefoperazon-sulbaktama göre in vitro olarak daha etkinbulunmuştur. K. pneumoniae'da ise her iki antibiyotiğin etkinliği eşitbulunmuştur. Bu iki antibiyotiğin komplike olmayan ve hayati önemibulunmayan enfeksiyonların ampirik tedavisinde kullanımının daha uygunolacağını ve hayatı tehdit eden ciddi sistemik infeksiyonlarda ise mutlakaduyarlılık testleri sonuçlarına göre kullanılması gerektiğini düşünmekteyiz.Amoksisilin-klavulanat bu etkenlere bağlı infeksiyonların tedavisinde yeterlietkinlikten oldukça uzak görünmektedir. İmipenem ve meropenem GSBLüreten suşların tedavisinde güvenle kullanılabilecek ajanlardır.Anahtar Kelimeler: GSBL, E. Coli, Klebsiella spp., MİK, imipenem,meropenem, amoksisilin-klavulanat, sefoperazon-sulbaktam, piperasilin-tazobaktam.2

Pınar (yüce) Fırat
Fırat University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Elazığ yöresinde epstein-barr virüsü seroprevalansı

1- ÖZET Bu çalışmada, bölgemizdeki Epstein-Barr virüsü (EBV) seropozitifliği ve seropozitifliği etkileyen epidemiyolojik faktörlerin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Elazığ il merkez ve çevre yerleşim birimlerinde yaşayan toplam 540 kişi alındı. Bu kişilerin serumları ayrıldı ve çalışma gününe kadar -20°C'de derin dondurucuda saklandı. Serum örneklerinde EBV viral kapsid antijenine (VCA) karşı IgG antikorları ELISA yöntemi ile araştırıldı. Çalışılan 3 serum örneğinde EBV VCA IgG negatif olarak, geriye kalan 537 serum örneğinde EBV VCA IgG antikoru pozitif olarak sonuçlandı, ilk iki yaş grubunda % 96.2 oranında seropozitiflik saptandı. İlk 10 yaşta seropozitiflik %97.5 olarak bulundu. Tüm yaş gruplarındaki seropozitiflik oranı ise % 99.44 olarak saptandı. Seropozitiflik oranının sosyoekonomik düzey, kalabalık yaşam ve toplu yaşanılan yerlerde bulunma gibi faktörlerden etkilenmediği ve bu gruplarda bulunan kişilerde %98.8-100 arasında değiştiği saptanmıştır. Yaş artışı, kalabalık ailede yaşam ve toplu yaşam yerlerinde bulunma ve gelir düzeyi düşüklüğü ile anti-VCA IgG antikor düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı yükselme olduğu saptanmıştır (p<0.05). Ancak, cinsiyet, kan nakli yapılması ve eğitim durumu ile anti-VCA IgG antikor düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık gözlenmemiştir (p>0.05). Sonuç olarak; EBV infeksiyonlarının toplumumuzda yaygın olduğu, Elazığ yöresinde EBV infeksiyonunun yaşamın erken döneminde kazanıldığı görülmüştür. Bölgemizde, kalabalık aile, toplu yaşam ve düşük gelir düzeyinin EBV infeksiyonunun kazanılmasında önemli rol oynadığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler : Epstein-Barr virüsü, EBV VCA IgG, Seroprevalans, ELISA

Aydın Özkan
Fırat University
2002
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kemik iliği nakli yapılan ve hematolojik malignitesi olan hastalardainfeksiyon hastalıklarının sağkalım üzerine etkisi

Giriş: Hematopoietik kök hücre naklinde (HKHN) infeksiyöz komplikasyonlar, mortalitenin önemli nedenidir. Antimikrobiyal direncin yüksek saptandığı bir merkezde, HKHN sonrası infeksiyonları ve sağkalıma etkisini tanımlamayı amaçladık. Yöntem: Koç Üniversitesi Hastanesi'nde 2016-2024 yılları arasında hematolojik malignite nedeniyle HKHN yapılan 18 yaşından büyük 522 hasta çalışmaya dahil edildi. Demografik ve klinik özellikler kaydedildi. İlk 100 günde bakteriyemi etkenleri ve direnç oranları saptandı. İnvaziv aspergilloz (İA) gelişimini artıran faktörler için tek değişkenli ve çok değişkenli analiz yapıldı. Allojeneik nakil yapılan hasta grubunda Sitomegalovirus (CMV) reaktivasyonu için risk faktörleri analiz edildi. Mortaliteyi belirleyen faktörlerden, cinsiyet, yaş, hematolojik tanı, relaps/refrakter (R/R) hastalık, nakil türü ve sayısı, kan dolaşımı infeksiyonları (KDI), İA ve CMV bağımsız değişkenler olarak belirlendi. Çok değişkenli analizde 30 ve 100 günde mortalite sonlanım kabul edildi, lojistik regresyon analizi yapıldı. Bulgular: Hematolojik tanılar non-Hodgkin lenfoma (%36), multipl miyelom (%33), Hodgkin lenfoma (%11), akut miyeloid lösemi (%9.5), akut lenfoblastik lösemi (%5) ve miyelodisplastik sendrom (%2) olarak gruplandırıldı. Allojeneik nakil ve R/R hastalık olması, mortalitenin infeksiyon dışı nedenleriydi. Gram negatif (GN) bakteriyemiler (%73), Gram pozitif bakteriyemilere (%24) göre daha yüksek oranda saptandı. GN bakteriyemiler içinde ise en sık Escherichia coli (%32) ve Klebsiella pneumoniae (%30) izole edildi. Fenotipik karbapenem direnci en fazla Klebsiella pneumoniae'de %71 görüldü, bu izolatlar içinde en sık OXA-48 karbapenemaz pozitifliği (%43) saptandı. Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae ve Pseudomonas aeruginosa bakteriyemilerinin 30 günlük mortaliteyi 3.6-7.6 kat oranında artırdığı saptandı. Bakteriyel etkenler içinde sadece Klebsiella pneumoniae bakteriyemisi hem 30 hem 100 günde mortalite için anlamıydı. IA tanısı allojeneik nakil yapılanların %19'unda, otolog nakil yapılanların %10'unda konuldu. Tek başına IA mortaliteyi artıran diğer bir önemli faktördü. Uzamış nötrofil engrafmanı ve sistemik steroid tedavisi almak, IA için risk faktörleriydi. CMV dahil diğer infeksiyonların mortalite üzerine anlamlı etkisi saptanmadı. Genel mortalite oranları 30 günde %5, 100 günde %10 olarak saptandı. Sonuç: Hematopoietik kök hücre naklinden sonra gelişen infeksiyonlar sağkalımı olumsuz etkilemektedir. İnfeksiyon nedenli mortalitenin başlıca iki nedeni karbapenem direncinin yüksek saptandığı Klebsiella pneumoniae bakteriyemileri ve İA olarak saptanmıştır. İlk 30 günde GN bakteriyemiler mortaliteyi anlamlı derecede artırmıştır. Bakteriyemi etkenleri içinde Escherichia coli istatiksel olarak daha fazla saptanmasına rağmen, karbapenem direncinin düşük olması nedeniyle engrafman sonrası dönemde sağkalım üzerine olumsuz etki izlenmemiştir. Karbapenem dirençli Klebsiella pneumoniae bakteriyemilerinde ise etkin tedavi seçeneklerinin kısıtlı olmasından dolayı hem 30 hem 100 günde mortalite anlamlı olarak artmıştır. Diğer bakteriyel, fungal ve viral etkenlerin sağkalım üzerine doğrudan bir etkisi gösterilememiştir. Antimikrobiyal yönetim ve infeksiyon kontrol önlemleri HKHN hastalarının sağ kalımı için kritik öneme sahiptir. Anahtar Kelimeler: Mortalite, kemik iliği nakli, kan dolaşımı infeksiyonları

Pelin İrkören
Koç University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

HIV pozitif hastalarda immun yeniden yapılanma inflamatuar sendrom (IRIS) gelişmesindeki risk faktörleri

Amaç: Immun yeniden yapılanma enflamatuar sendromu (IRIS), human immunodeficiency virüs (HIV) ile enfekte olup Acquired Immune Deficiency Syndrome (AIDS) gelişen bireylerde antiretroviral tedavinin (ART) başlanması ile özellikle ilk 6 ayda meydana gelen, immun sistemin yeniden aktive olması ile bireyde daha önce olan fakat klinik belirti vermeyen fırsatçı bir enfeksiyonun lokal veya sistemik enflamatuar bulgularla ortaya çıkmasıdır. IRIS'ın klinik prezentasyonları; Mycobacterium avium kompleksi lenfadeniti, Mycobacterium tuberculosis'in neden olduğu pnömöni ve santral sinir sistemi enfeksiyonun paradoksal alevlenmeleri, Cryptococcus neoformans menenjiti ve sitomegalovirüs üveitinin paradoksal alevlenmesi gibi farklı kliniklerdir. Klinisyen, HIV ile enfekte hastalarda ART başlarken zaman zaman IRIS gelişmesinde çekinmekte ve öngörmekte zorlanmaktadır. Bu tez çalışmamızda; yaş, cinsiyet, ART başlangıcında ve ART'nin 1. ve 3. ayında CD4+ sayısı, ART başlangıcında ve ART'nin 1. ve 3. ayında viral yük miktarı, madde kullanım öyküsü, diyabetes mellitus varlığı ve Purified Protein Derivative of Tuberculin (PPD) sayısal değeri bakılarak hastalarda IRIS gelişiminde risk faktörleri değerlendirdik. Böylece ART başlarken hangi hastada riskin yüksek olacağının öngörülebilirliğinin güçlendirilmesi amaçlandı. Materyal ve Metod: Çalışmamız, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Klinik ve Poliklinik'e 1 Ocak 2010-1 Ekim 2021tarihleri arasında başvurmuş, HIV/AIDS açısından kesin tanı almış ve en az bir defa takibe gelmiş 18 yaş ve üzeri tüm hastalar dahil edilmiştir. Araştırmaya dahil edilen 204 hastanın verileri, hastane bilgi sistemi taranarak elde edilmiştir. Hastaların tanı anındaki; yaş, cinsiyet, başlangıç CD4+ sayısı, başlangıç viral yük, madde kullanım öyküsü, diyabetes mellitus varlığı, PPD sayısal değeri ve tedavinin 1. ve 3. ayındaki HIV RNA ve CD4+ sayısı tekrar bakıldı ve 3 aylık süreçte IRIS gelişiminde bu faktörlerin ne kadar etkili olduğu belirlenmeye çalışıldı. Bulgular: IRIS kliniği gelişen ve gelişemeyen hasta gruplarında bakılan; yaş (p=0,793),cinsiyet (p=0,419), madde kullanım öyküsü (p=0,838), diyabetes mellitus varlığı (p=0,326), PPD sayısal değeri (p=0,501) ve 3. ay CD4 + değeri (p=0,302) IRIS gelişmesi açısından istatistiksel olarak anlamlı saptanmamıştır. Başlangıç aşamasındaki, 1. ayda ve 3. aydaki HIV RNA sayısı (p=0,001) ve yine başlangıç aşamasındaki (p=0,009) ve 1. ayda bakılan CD4+ sayısı (p=0,018) ile IRIS gelişmesi açısından istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur Sonuç: Klinisyenin, ART öncesi, tedavinin 1. ve 3. ayında baktığı HIVRNA düzeyi ve ART öncesi ve 1. ayda baktığı CD4+ sayısı IRIS gelişimini öngörmede önemli parametrelerdir, literatürde çeşitli IRIS enfeksiyonlarında risk faktörlerinin belirlenmesinde benzer çalışmaların az olması nedeni çalışmamız önem taşımaktadır

AIDSAntiretroviral ajanlarHIV+3
Dilan Baygeldi
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

HIV ile enfekte hastalarda bağırsak mikrobiyotası ve antiretroviral tedavilerin mikrobiyota üzerindeki etkileri

Amaç: Çalışmamızın amacı yeni tanı HIV/AIDS hastalarında bağırsak mikrobiyatasını incelemek, bu verileri sağlıklı gönüllülerle karşılaştırmak ve hastalara başlanılan antiretroviral tedavi ile bağırsak mikrobiyota değişimini belirlemektir. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Poliklinik ve Kliniklerine Aralık 2021 ile Mayıs 2022 yılları arasında başvuran ve yeni tanı alan HIV/AIDS hastaları çalışmanın baseline hasta koluna dahil edilmiştir. Tedavi sonrası 3. ay hastalar tekrar incelenmiş olup çalışmanın kontrol hasta grubuna dahil edilmiştir. Çalışmanın 3. kolunu sağlıklı kontrol grubu oluşturmuştur. İntestinal mikrobiyota analizi için tüm katılımcılardan gaita örneği alınarak yeni nesil dizileme yöntemiyle analiz yapılmıştır. Verilerin analizinde, IBM SPSS Statistics 26 (IBM SPSS, Türkiye) programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 15 HIV/AIDS tanılı hasta ile 10 sağlıklı gönüllü kişi dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 25 olgunun 21'i (%84) erkek, 4'ü (%16) kadındı. Katılımcıların yaş ortalaması 35.4±9.1 olup, yaşı en küçük olan katılımcı 21, en ileri olan 50 yaşında idi. Baseline hasta kolunda HIV RNA ortalama 568.740 kopya/ml olarak ölçüldü. HIV RNA sayısı en düşük 354 kopya/ml iken; en yüksek 4 430 860 kopya/ml olarak saptandı. Baseline hasta kolunda CD4+ T lenfosit ortalama sayısı 352 hücre/mm3, en düşük 139 hücre/mm3 iken; en yüksek 650 hücre/mm3 olarak saptandı. Hasta kontrol grubunda HIV RNA ortalama 364 kopya/ml olarak ölçüldü. En düşük HIV RNA 0 kopya/ml iken; en yüksek 5 503 kopya/ml olarak saptandı. Hasta kontrol grubunda CD4+ T lenfosit ortalama sayısı 622 hücre/mm3, en düşük 160 hücre/mm3 iken; en yüksek 1 400 hücre/mm3 olarak saptandı. Tedavi rejimleri ile CD4+ T lenfosit değişikliği ve HIV RNA sayısı arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı. Hasta baseline grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre Actinobacteria şubesinde artış saptanmıştır. Hasta kontrol grubunda hasta baseline grubuna göre Actinobacteria şubesinde azalma saptanmıştır. Hasta baseline grubunda hasta kontrol grubuna göre cins düzeyinde Bacteroides, Oxalobacter, Neisseria, Collinsella, Pseudomonas ve Streptococcus sayısında artış meydana gelmiştir. Hasta kontrol kolunda tedavi karşılaştırmasında Emtrisitabin, TDF, dolutegravir grubunda Spirochaetes şubesinde ve Veillonellaceae ailesinde, cins düzeyinde ise Oxalobacter'de anlamlı artış saptanmıştır. Sonuç: HIV/AIDS hastalığında bağırsak mikrobiyotası etkilenmektedir. Mikroorganizma çeşitliliği hastalıkla beraber azalmaktadır. Mikroorganizmaların farklılaşması inflamasyonda rol oynamaktadır. Başlanılan tedavi, CD4+ T hücre sayısında artma, HIV RNA'nın düşmesi mikroorganizmal çeşitliliği değiştirmektedir. Bu hastalarda tedavinin kontrol altında olması, beslenme ve egzersiz desteği büyük önem arz etmektedir.

AIDSAntiretroviral ajanlarGastrointestinal mikrobiyom+3
Yakup Demir
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik ayak enfeksiyonu hastalarında yeni biyobelirteçlerin prognoz üzerindeki rolünün değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Diyabetik ayak enfeksiyonu (DAE), diyabetin ciddi ve yaşamı tehdit eden komplikasyonlarından biri olup, erken tanı ve prognozun belirlenmesinde etkili biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, DAE'li hastalarda serum düzeyleri ölçülen soluble urokinase-type plasminogen activator receptor (suPAR), Pentraxin-3 (PTX-3) ve Angiopoietin-like 2 (ANGPTL2) biyobelirteçlerinin enfeksiyon şiddeti, süresi, klinik ve labaratuvar parametreleri ile ilişkisi araştırılmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmaya 54 DAE hastası ve kontrol grubu olarak 51 sağlıklı birey dahil edilmiştir. suPAR, PTX-3 ve ANGPTL2 düzeyleri ile diyabetik ayak enfeksiyonu süresi (akut ≤14 gün, subakut-kronik >14 gün), PEDIS evresi, osteomiyelit varlığı, klasik inflamasyon parametreleri (CRP, ESR, prokalsitonin), HbA1c, diyabet süresi ve lipid profili arasındaki ilişkiler analiz edilmiştir. Bulgular: PTX3, ANGPTL2 ve suPAR düzeyleri hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşük saptanmıştır. Bu biyobelirteçler ile HbA1c arasında negatif yönlü korelasyon bulunmuştur. PEDIS evreleri ilerledikçe ANGPTL2 ve PTX3 düzeylerinde anlamlı azalma gözlenmiş; suPAR düzeyleri ise erken evrelerde daha yüksek olmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir. ANGPTL2, suPAR ve PTX3 düzeyleri anlamlı şekilde yüksek saptanan beş olguya ait biyobelirteç düzeyleri ile diyabetik ayak enfeksiyonu süresi arasındaki ilişki incelendiğinde, dört hastanın akut evrede (≤14 gün) , bir hastanın ise subakut-kronik evrede (>14 gün) olduğu saptanmıştır. Ancak örneklem sayısının (n=5) son derece sınırlı olması nedeniyle bu hastalar arasında istatistiksel karşılaştırma yapılmamıştır. Geriye kalan 49 hastanın dağılımı incelendiğinde, 30 olgunun (%61,2) subakut-kronik evrede (DA süresi >14 gün), 19 olgunun (%38,8) ise akut evrede (≤14 gün) yer aldığı görülmüştür. Subakut-kronik evredeki hastalarda biyobelirteç düzeylerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç: suPAR, PTX-3 ve ANGPTL2 biyobelirteçleri, diyabetik ayak enfeksiyonu yönetiminde potansiyel tanı ve prognoz belirleyicileri olarak dikkat çekmektedir. Ancak biyobelirteç düzeyleri; enfeksiyonun süresi, evresi, metabolik durum, glisemik kontrol ve vasküler durum gibi faktörlerle birlikte iii değerlendirilmelidir. Bu çalışmanın bulguları, DAE tanısı ve yönetiminde çok boyutlu yaklaşım gereksinimini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik ayak enfeksiyonu, biyobelirteç, suPAR, Pentraxin-3, Angiopoietin-like 2

Azize Pervin Değirmenci
Dicle University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hematolojik maligniteli hastalarda gelişen sağlık bakımıyla ilişkili enfeksiyonların değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Hematolojik maligniteli hastalarda gelişen sağlık bakımıyla ilişkili enfeksiyonlar (SBİE), tedavi sürecini olumsuz etkileyen önemli morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Bu çalışmada, hematolojik malignite tanısı alan hastalarda SBİE türlerinin, etken mikroorganizmaların, antibiyotik direnç profillerinin ve mortalite ile ilişkili faktörlerin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: 01 Ocak 2019-10 Ekim 2024 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde SBİE tanısı almış 182 erişkin hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Veriler SPSS 27.0 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hastaların %48,4'ü Akut Miyeloid Lösemi (AML) tanılıydı; nötropeni süresi ortalama 10,5 gün ve mortalite oranı %35,2 olarak saptandı. En sık SBİE türleri Laboratuvar Tarafından Doğrulanmış Kan Dolaşım Enfeksiyonu (LTD-KDE 1) (%35,7), Santral Kateter İlişkili Kan Dolaşım Enfeksiyonu (SKİ-KDE) (%23,1) ve Mukozal Bariyer Hasarı ile İlişkili Laboratuvar Onaylı Kan Dolaşım Enfeksiyonu (MBH-LTD-KDE 1) (%18,1) olup, bu üç tür toplam enfeksiyonların %77'sini oluşturdu. En yaygın etkenler E. coli (%43,1) ve K. pneumoniae (%29,9) idi; etkenlerin %81'i gram-negatif bakterilerdi. En sık direnç türü Karbapenem Dirençli Enterobakter (KRE) + Genişletilmiş Spektrumlu Beta-Laktamaz (ESBL) (%44,4) olarak belirlendi. Ampirik tedavide en çok meropenem (%52,2), kültür sonrası ise kolistin (%18,6) tercih edildi. Nötropeni süresi ile mortalite arasında anlamlı ilişki bulundu (p=0,028); her bir günlük artış, ölüm riskini %4,6 artırmaktaydı. Mutlak nötrofil sayısı ile mortalite arasında ilişki saptanmadı. SKİ-KDE ve LTD-KDE 1 gibi enfeksiyon türlerinde mortalite belirgin yüksek bulunurken, MBH-LTD-KDE 1 olgularında sağkalım oranı daha yüksekti. Malignite türü ile mortalite arasında anlamlı ilişki izlenmedi. Sonuç: SBİE'ler, hematolojik maligniteli hastalarda ciddi enfeksiyon yükü oluşturmaktadır. Özellikle dirençli gram-negatif bakteriler ve uzamış nötropeni, mortaliteyi artıran temel etkenlerdir. Enfeksiyon kontrol önlemleri, kültüre dayalı tedavi ve lokal direnç profillerine uygun antibiyotik seçimi, bu hasta grubunda prognozu olumlu yönde etkileyebilir. Anahtar Kelimeler: Hematolojik Maligniteler, Sağlık Bakımıyla İlişkili Enfeksiyonlar ,Nötropeni, İlaç Direnci, Mortalite

Elif Yılmaz İlmin
Dicle University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dicle Üniversitesi Hastanesi Hematoloji Kliniği'nde yatan akut miyeloid lösemi'li hastalarda antifungal profilakside kullanılan posakonazol ve itrakonazol tedavilerinin karşılaştırılması

Amaç: İnvazif fungal enfeksiyonların (İFE) remisyon indüksiyon tedavisi alan akut miyeloid lösemi (AML) tanılı hastalarda ciddi morbidite ve mortaliteye yol açması, profilaktik tedavi yaklaşımının önemini arttırmaktadır. Yaptığımız bu tez çalışmasında AML tanılı hastalarda antifungal profilakside kullanılan posakonazol ve itrakonazol tedavilerinin etkinliğini karşılaştırma amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Çalışmamızda Dicle Üniversitesi Hastanesi 'nde Ocak 2015 ve Aralık 2019 tarihleri arasında yeni AML tanılı remisyon indüksiyon tedavisi alan 67 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Bu hastaların 34'ü posakonazol, 33'ü ise itrakonazol antifungal profilaksisi aldı. Tüm hastalar İFE gelişmesi açısından incelendi. Posakonazol ve itrakonazol gruplarında profilaksi altındayken İFE gelişme insidans oranları birincil sonuçtu. İkincil sonuç ise 30 ve 100 günlük sağkalım oranları ve İFE'ye yol açan risklerin incelenmesi olarak planlandı. Bulgular: Posakonazol grubunda 12 (%35,2), itrakonazol grubunda ise 20 (%60,6) hastada İFE gelişti. Yapılan çok değişkenli regresyon analizinde antifungal profilakside kullanılan posakonazolün itrakonazole göre İFE riskini istatiksel olarak anlamlı şekilde azalttığı görüldü (OR:4,54, %95 GA: 1,16-17,77, p=0,030). Yüz günlük sağkalım karşılaştırıldığında; posakonazol grubunda 5 (%14,7), itrakonazol grubunda ise 14 (%42,4) hasta hayatını kaybetti (p=0,012). Ölüm sebeplerinin İFE ile ilişkisi incelendiğinde; posakonazol grubunda 1 (%2,9) hasta, itrakonazol grubunda ise 4 (%12,1) hastanın ölümü İFE ile ilişkili olarak saptandı (p=1,000). Sonuç: Literatürde profilakside kullanılan posakonazol tablet formunun diğer antifungal profilaksi ilaçlarıyla karşılaştırmalı çalışmalarının az sayıda olduğu görülmektedir. AML hastalarında remisyon indüksiyon tedavisinde posakonazol profilaksisi itrakonazole göre İFE'yi önlemede daha etkilidir ve bu hastalarda posakonazol kullanılması daha faydalı olacaktır.

Antifungal ajanlarDiyarbakırEnfeksiyon+5
Erkan Erbaş
Dicle University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

HBsAg taramasında kullanılan ELISA ve RPHA'nun duyarlılıklarının kıyaslanması ve RPHA testinin duyarlılığını artırma denemeleri

Bu çalışma, HBsAg taramalarında, RPHA ile ELİSA'nın duyarlılıklarını karşılaştırmak ve RPHA'nun duyarlılığını artırmak amacı ile planlandı. Bu amaçla, ELİSA ile taranarak HBsAg pozitif bulunan toplam 207 serum, 4 grup halinde, RPHA ile test edildi. RPHA ile negatif bulunan serumlar, test serum miktarları, uygun oranda, bir misli artırılarak tekrar tarandı ve bu aşamaya 1. konsantrasyon aşaması denildi. Bu aşamadan sonra da negatif bulunan serumlarda aynı değişiklik uygulanarak test tekrarlandı ve bu aşamaya 2. konsantrasyon aşaması denildi. 4 grup halinde çalışılan serumlarda, RPHA'nun ELİSA'ya göre duyarlılığı 1. grup için % 69.8, 2. grup için % 76.9, 3. grup için % 94.0, 4. grup için % 80.0 olarak bulundu. 1. konsantrasyon aşamasından sonra duyarlılık 1. grup için % 88.0, 2. ve 3. gruplar için % 100, dördüncü grup için % 92.0 olarak bulundu. 2. konsantrasyon aşamasından sonra ise, 1. grup için duyarlılık % 91.5, 4. grup için % 96.0 olarak bulundu. Bu çalışma RPHA yönteminde antijeni konsantre edebilmek için uygulanan bu değişikliğin, RPHA'nun duyarlılığını anlamlı derecede artırdığını gösterdi. Sonuç olarak hızlı, basit ve ucuz bir yöntem olan RPHA'nun bu değişiklik uygulandığında, duyarlılık bakımından da ELİSA'ya yakın bir yöntem olarak, küçük merkezlerde, hızlı sonuç verilmesi gereken kan bankalarında, ELİSA yerine güvenle kullanılabileceği belirlendi.

Enzime bağlı immünosorbent testiHemaglütinasyonHepatit B yüzey antijenleri
Esin Şenol
Gazi University
1992
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ventilatör ilişkili pnömoni tanısında; Elabela, visfatin, chemerin gibi enflamatuar biyobelirteçlerin rolünün değerlendirilmesi

Amaç: Ventilatör ilişkili pnömoni; yoğun bakımda yatan hastalarda görülen nozokomiyal enfeksiyonlar arasında ilk sıralarda yer almaktadır. VİP; nozokomiyal enfeksiyonlar arasında en yüksek mortalite oranına sahip hastalıktır. Hastaların morbidite ve mortalitelerinde ciddi artışa, hastanede kalış sürelerinde uzamaya ve ciddi bir maliyet yüküne neden olmaktadır. Ventilatör ilişkili pnömoni tanısında rutin pratikte kullanılan laboratuar parametreleri WBC, CRP ve prokalsitonin gibi parametrelerdir. Son yıllarda gündeme gelen; elabela, visfatin ve chemerin gibi yeni enflamatuar biyobelirteçlerin, birçok hastalık grubunun tanısında, takibinde ve prognozunda faydalı olup olmadığı üzerine çalışılmaktadır. Bizim tez çalışmamızda amacımız, VİP tanısında; elabela, visfatin ve chemerin gibi biyobelirteçlerin faydalı olup olmayacağını ortaya koymaktır. Materyal ve Metod: Çalışmamıza 01.05.2021-01.10.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi 3. basamak yoğun bakımlarda yatmakta olan ve ventilatör ilişkili pnömoni tanısı koyduğumuz (bu tanım; 2 günden uzun süredir mekanik ventilatöre bağlı hastalarda radyolojik olarak yeni gelişen pnömonik infiltrasyonları olan, sekresyon artışı ve oksijen ihtiyacında artış olup klinik olarak pnömoni tanısı konan hastaları kapsamaktadır) hastalar alındı. Hastalardan VİP tanısı konan ilk gün, sonrasında 7. gün ve 14. gün WBC, CRP ve prokalsitonin değerleri çalışıldı ve eş zamanlı elabela, visfatin ve chemerin parametrelerinin çalışılması için kanlar alındı. 30 sağlıklı bireyden kontrol grubu için kanlar alındı. 1., 7. ve 14. günlerde tespit edilen elabela, visfatin ve chemerin değerleri, hem kontrol grubunda tespit edilen değerler ile hem de WBC, CRP ve prokalsitonin değerleri ile karşılaştırıldı. Ayrıca hastaların 28 günlük sağkalım oranları değerlendirildi. Bulgular: VİP hastalarında ölçülen chemerin değerleri, sağlıklı kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu (p=0,041). Elabela ve visfatin değerleri açısından ise hasta ve kontrol grupları arasında istatistiki olarak anlamlı fark saptanmadı (p değerleri sırasıyla 0,577 ve 0,089). Hastaların chemerin değerleri ile CRP ve prokalsitonin değerleri arasında da istatistiki olarak anlamlı şekilde pozitif korelasyon belirlendi (p değerleri sırasıyla 0,033 ve 0,001). Hastaların elabela ve visfatin düzeyleri ile WBC, CRP ve prokalsitonin düzeyleri arasında ise istatistiki olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Elabela, visfatin ve chemerin düzeyleri ile 28 günlük mortalite arasında anlamlı ilişki saptanmadı. 28 günlük mortaliteyi öngörmede istatistiki olarak anlamlı olduğu belirlenen tek biyobelirteç; CRP idi (p=0,016) Sonuç: Son yıllarda keşfedilen biyobelirteçlerden olan chemerin'in, VİP tanısı koymada faydalı olduğu görülmektedir. Çalışmamızda diğer biyobelirteçler; elabela ve visfatin düzeylerinin ise VİP tanısında faydası olduğu gösterilememiştir. Chemerin, VİP tanısında anlamlı gözükmekte ancak her üç biyobelirteçte mortalite öngörüsünde faydalı bulunmamıştır. Literatürde bu biyobelirteçlerin VİP tanısındaki yeri ile ilgili henüz başka bir çalışma bulunmamakta olup bulgularımız bu açıdan önemlidir. Yaptığımız çalışmadan hareketle chemerin'in VİP tanısı koymadaki etkinliği için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Ventilatör ilişkili pnömoni, elabela, visfatin, chemerin

AkciğerAkciğer hastalıklarıBiyobelirteçler+6
Erdal İnci
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kandidemi tespit edilen erişkin ve pediatrik hastalarda risk faktörleri ve antifungal duyarlılıkları

Giriş ve Amaç: Kandidemi invazif kandidozda en sık görülen klinik tablodur. Kan kültüründe Candida spp. üremesi tedavi edilmesi gereken bir klinik durumdur. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi Türkiye'de ve hastanemizde ciddi enfeksiyonlara neden olmaktadır. Bu enfeksiyonlar uzamış hasta yatışı, artan mortalite ve morbidite ve ekonomik kayıplarla birlikte önemli bir sorun haline gelmektedir. Çalışmamızda hastanemizde yatan erişkin ve pediatrik hastalarda gelişen kandidemilerin risk faktörlerini ve antifungal duyarlılıklarını araştırmayı ve tiplerinin belirlenmesini amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde yatmakta olan hastalar, hasta ve kontrol grubu olarak dâhil edildi. Çalışma bir vaka kontrol çalışması olarak planlandı. Aralık 2013- Aralık 2014 tarihleri arasında bir yıl boyunca hasta verileri retrospektif olarak kaydedildi. Vaka grubuna kandidemi gelişen hastalar alındı. Kontol grubuna, her vakaya karşılık bir kontrol hastası olmak üzere, kandidemi gelişmeyen hastalar seçildi. Her iki grup için demografik özellikler, SOFA (Sequental Organ Failure Assessment) skoru, eşlik eden hastalıklar, invaziv alet kullanımı, kullanılan antibiyotikler ve süreleri kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 42 kandidemili hasta ve 42 kontrol hastası olmak üzere 84 hasta dâhil edildi. Kandidemili hastaların 28'i erkek (% 67) iken kontrol grubunun 25'i erkek (% 60) idi. Kandidemili hastaların yaş ortalaması 47,3±32, kontrol grubunun yaş ortalaması ise 56,7±27,2'idi. Gruplar arasında ortalama yaş, cinsiyet arasında istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Hasta ve kontrol grubunun klinik bulgularını karşılaştırdığımızda hastane enfeksiyon varlığı, sepsis varlığı, kandidüri varlığı, ateş yüksekliği hasta grubunda istatiksel olarak anlamlı bir şekilde yüksek saptandı (sırasıyla p=0,012, p=0,004. P=<0,001, p=0,027). Çalışmada izole edilen 42 suşun 22'si (% 52,4) candia albicans, diğerleri non candida albicans olarak belirlendi. Non candida albicanslar ise kendi içinde candida parapsilozis (% 16,7), candida glabrata (% 9,5), candida tropikalis (% 7,1), candida crusei (% 4,8) ve tiplendirilmeyen non-candida albicanslar (% 9,5) olarak saptandı. Candida albicans suşunun sadece birinde (% 4,5) flukonazola direnç saptanırken, non-candida albicans suşlarının 7'sinde (% 35) flukonazole direnç saptandı. Candida albicans suşlarında diğer antifungal ilaçlardan amfoterisin B, flusitozin, caspofungin ve vorikonazole direnç saptanmadı. Non-candida albicans suşlarında flusitozine 4 hastada, vorikonazole bir hastada ve amfoterisin B'ye bir hastada direnç saptandı. Caspofungine ise hiçbir hastada direnç saptanmadı. Ayrıca hasta grubunda batın cerrahi uygulaması, CVP (Santral Venöz Basınç) kateteri varlığı, Total parenteral nutrisyon, endotrakeal entübasyon, kan transfüzyonu sıklığı ve SOFA skoru kontrol grubuna göre anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (sırasıyla p=0,002, p=0,028, p<0,001, p=0,045, p<0,001, p=0,024). Sonuç: Kandida enfeksiyonları ülkemizde ve hastanemizde önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Sonuç olarak antibiotik tedavisine yanıt alınamayan, TPN alan, CVP kateteri takılan, kan transfüzyonu ve batın cerrahisi uygulanan hastalarda kandidemi riski göz ardı edilmemelidir. Çalışmamız hastanemizde izole edilen kandida suşlarının tiplendirilmesi ve antifungal duyarlılıkların belirlenmesi açısından yapılan ilk tez çalışmasıdır. Kandida suşlarının tiplerinin ve duyarlılıklarının bilinmesi antifungal tedavi kararını vermemizde bize önemli bir yol gösterecektir. Anahtar Kelimeler: Kandida, Antifungal ilaçlar, Kandida duyarlılık testleri, Risk

Çiğdem Mermutluoğlu
Dicle University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Brucella tanısında; decoy receptor 3, lipopolysaccharide-binding protein, sfingozin 1 fosfat gibi enflamatuar biyobelirteçlerin rolünün değerlendirilmesi

Amaç: İnflamatuar bir hastalık olan brusellozda beyaz küre (WBC) ve C- reaktif protein (CRP) gibi laboratuvar parametreleri tanıyı destekleme ve tedavi yanıtını değerlendirmede kullanılmaktadır. Bu çalışmada, yeni inflamatuar biyobelirteçlerden olan decoy reseptör 3 (DcR3), lipopolisakkarit bağlayıcı protein (LBP) ve sfingozin1 fosfatın (S1P) brusella tanısındaki rolünü araştırmak amaçlanmıştır. Materyal ve Metot: Çalışmaya 01.08.2021 ve 01.12.2021 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji servisinde yatan ve/veya polikliniğine başvuran bruselloz tanılı 50 hasta ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı birey dahil edildi. Bireylerden alınan kanlar biyokimya tüplerine alınıp santrifüj edildi, serumları ayrılarak -80ºC derecede saklandı. Çalışmada enzim-linked immuno sorbent assay (ELİSA) yöntemi kullanıldı. Serum DcR3, LBP, S1P seviyeleri Human DcR3, Human LBP, Human S1P (Sunred Biological Technology, Shanghai, Çin) ticari kitleri ile BioTek ELx50 Microplate Washer ve BioTek ELx800 Microplate Reader (BioTek Instruments Inc, USA) cihazları kullanılarak saptandı. Bulgular: Brusella hastalarında ölçülen DcR3, LBP, S1P değerleri, kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düşük bulundu (p=0,000, p=0,000, p=0,001). Hasta grubunda ölçülen DcR3, LBP, S1P değerleri arasında pozitif korelasyon mevcuttu. DcR3, LBP, S1P düzeyleri ile WBC ve CRP düzeyleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Sonuç: Yeni keşfedilen biyobelirteçler olan DcR3, LBP ve S1P bruselloz tanısında faydalı olabilir. Bildiğimiz kadarıyla çalışmamız, bu biyobelirteçlerin bruselloz tanısındaki rolüne ilişkin ilk çalışmadır. Bu açıdan bulgularımız önemlidir. Yaptığımız çalışmadan yola çıkarak brusella tanısında DcR3, LBP, S1P'ın etkinliğinin net ortaya konması için daha ileri prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, Decoy Receptor 3, Lipopolysaccharide-Binding Protein, Spingozin 1 Fosfat

BiyobelirteçlerBrusellaC reaktif protein+2
Ülkiye Yetim
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmünsüpresif hastalarda HBVizyon projesi öncesi ve sonrası iki yılda hepatit B tarama ve profilaksi oranlarının karşılaştırılması

Amaç: Hepatit B virüsü (HBV) ile karşılaşan bir hasta, iyileştikten sonra bile cccDNA hepatosit nükleusunda varlığını sürdürdüğünden tam bir iyileşme söz konusu değildir. Bu sebeple immünsüpresif tedavi verildiğinde, hastada reaktivasyon gelişme riski mevcuttur. Kılavuzlar immünsüpresif tedavi verilecek hastalarda hepatit B taraması önerdiği halde tarama oranları istenilen düzeyde değildir. Bu tez çalışmasında amaçlanan, HBV tarama oranlarını arttırmak için oluşturulan HBVizyon programının tarama ve profilaksi üzerindeki etkisini değerlendirmekti. Materyal ve Metod: HBVizyon programı, immünsüpresif ilaç raporu çıkarıldığında veya önceden belirlenmiş ICD-10 tanı kodları girildiğinde, HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG çalışılmasını önermekte ve herhangi birinde pozitiflik durumunda Enfeksiyon Hastalıkları ve Gastroenteroloji uzmanlarına yönlendirme uyarısı yapmaktadır. Çalışmaya HBVizyon projesinin uygulanmaya başlanmasından (24.01.2017) önceki ve sonraki iki yıllık dönemde (Ocak 2015-Aralık 2018), Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji ve Dermatoloji polikliniklerine başvuran, immünsüpresif tedavi başlanan hastalar alınmış; hastaların HBVizyon öncesi ve HBVizyon sonrası taranma oranları, konsültasyon durumları ve profilaksi durumları retrospektif olarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: HBVizyon sonrası grubunda HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG tarama oranları (sırasıyla %92, %91, %83,7), HBVizyon öncesi gruba göre (sırasıyla %81, %79, %40) yüksekti (p<0,001, p<0,05, p<0,001). Alt gruplara bakıldığında Romatoloji hastalarında (%40'tan %81'e) ve Dermatoloji hastalarında (%20'den %88'e) HBVizyon sonrası taranma oranlarında iyileşme gözlendi (p>0,05). HBVizyon öncesi profilaksi başlanan hasta oranı %2,4 iken HBVizyon sonrası %67,9'a yükseldi (p<0,001). Sonuç: HBVizyon programının immünsüpresif tedavi öncesi hepatit B tarama oranını ve profilaksi uygulamasını iyileştirdiği saptandı. Uyarı sisteminin geliştirilmesi için HBV DNA istenmesi gibi ek uyarılar eklenebilir ve immünsüpresif tedavi veren hekimlerden geri bildirim anketleri yapılabilir. Anahtar kelimeler: HBVizyon, reaktivasyon, hepatit B virüs, profilaksi

Hepatit BHepatit B virüsüProfilaksi+2
Elif Zelal Çiftçi
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vankomisin dirençli enterokok kolonizasyon ve enfeksiyonunda risk faktörleri

Bu retrospektif vaka-kontrol çalışmasının amacı, vankomisin dirençli enterokok rektal kolonizasyonu ve enterokokkal bakteriyeminin risk faktörlerini değerlendirmektir. Çalışmamızda hastanemiz üçüncü düzey(toplam 85 erişkin hasta yatağına sahip) yoğun bakımlarında takip edilen ve perirektal sürüntü kültürlerinde VRE izole edilen; VRE ile kolonize 108 hasta ve VRE ile kolonize olup daha sonra kan kültüründe VRE üremesi olan 14 hasta risk faktörleri açısından değerlendirildi. VRE ile kolonize hastalarda ; Antibiyotik kullanımında; piperasilin tazobaktam (p=0.007), sefoperazon sulbaktam (p=0.028), karbapenem (p<0.001), kolistsin (p=0.001), sulbaktam (p=0.001) ve glikopeptidler (p<0.001) risk faktörü olarak anlamlı bulunurken, invaziv girişimlerden endotrakeal entübasyon (p=0.006), nazogastrik katater (p=0.003), trakeostomi (p=0.024), hemodiyaliz (p=0.048), reentübasyon (p=0.008), SVK (p<0.001) anlamlı bulundu. VRE kolonize hastalarda altta yatan hastalıklarda immünsupresyon (p=0.041) anlamlı bulundu. VRE rektal kolonizasyonu saptanan hastaların ortalama yatış günü 24,65 ± 48,82, VRE rektal kolonizasyonu saptanmayanlar da ortalama yatış günü 9,12±15,25‟dir. Yoğun bakımda uzun süre yatan hastalarda VRE kolonizasyon riski anlamlı bulunmuştur (p=0.002). Ayrıca çalışmamızda VRE kolonizasyonunda APACHE-II skorunun ≥ 20 değeri istatiksel olarak anlamlıydı (p=0.001). VRE suşu olarak kolonize hastaların 82'si (%75,9) E faecium, 6'sı (%5,6) E faecalis ve 20'sinin (%18,5) Enterococcus species olduğu tespit edildi. VRE bakteriyemi gelişen hastalarda ; Risk faktörleri incelendiğinde, antibiotiklerden vankomisin kullanımı (p=0.009) anlamlı bulundu. İnvaziv girişimlerden reentübasyon (p=0.006), altta yatan hastalıklardan ise Diabetes mellitus (P=0.004) ve koroner arter hastalığı (p=0.003) anlamlı bulundu. VRE kolonize hastalardan VRE bakteriyemisi gelişen hastaların tamamında E faecium suşu tespit edildi.

BakteriyemiEnterococcusRektum+5
Davut İpek
Dicle University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hepatit B'ye bağlı fibrozisin saptanmasında fibrotest ve elastografinin değeri

Hepatit B dünya genelinde sık görülen, kronikleşebilen bulaşıcı bir hastalık olması yönüyle önemli bir epidemiyolojik sorundur. Kronik olgularda hepatoselüler karsinom (HSK) ve siroz gibi ciddi komplikasyonlara sebep olduğundan tanı ve takibi önem arz etmektedir. Kronik Hepatit B'li (KHB) hastalarda karaciğer fibrozis evresi, seçili olgularda tedavi endikasyonunu belirlemesinin yanısıra prognostik öneme de sahiptir. Geleneksel olarak karaciğer biyopsisi fibrozis evresini belirlemede altın standart kabul edilir. Ancak karaciğer biyopsisinin histopatolojik değerlendirmede değişkenlik gösterebilmesi ve invaziv olması yönüyle komplikasyonlara açık olması biyopsinin yararını kısıtlamaktadır. Günümüzde karaciğer biyopsisinin yerini alabilecek noninvaziv testler hakkında birçok araştırma yapılmaktadır. Bunlar arasında bulunan FibroTest'in ve Acustic Radiation Force Impulse (ARFI) kuantifikasyon elastografinin tanısal değeri araştırma konumuz olmuştur. Hastanemize KHB nedeni ile başvuran ve son bir hafta içinde karaciğer biyopsisi yapılmış olan 32 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalardan FibroTest çalışılmak üzere kan alındı ve aynı gün içinde ARFI elastografi bakıldı. Çalışma kriterlerine uyan 28 patoloji, 30 FibroTest ve 31 ARFI elastografi sonucu değerlendirmeye alındı. Patoloji sonuçları baz alınarak noninvaziv tetkiklerin tanısal performansı değerlendirildi. Hastalar belirgin fibrozisi olan (Grup 2: Ishak evre F3-4-5-6) ve olmayan (Grup 1: Ishak evre F0-1-2) şeklinde iki gruba ayrıldı. Belirgin fibrozisi ayırdetmek için bakılan ROC eğrisi altında kalan alan (AUROC) FibroTest için 0,56 saptanarak düşük tanısal performans gösterirken ARFI elastografi için 0,92 değeri ile iyi tanısal performans göstermiştir. FibroTest ve ARFI elastografinin kendi aralarında bakılan korelasyon testinde uyum saptanmamıştır. Patoloji sonucu ile ARFI elastografi arasında ise anlamlı korelasyon saptanmıştır. Sonuç olarak çalışmamızda KHB'de belirgin fibrozisi ayırdetmede FibroTest yetersiz bulunurken ARFI elastografinin iyi tanısal performans gösterdiği kanısına varılmıştır.

ElastografiFibrozHepatit B+5
Esma Karaca
Dicle University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbapenem dirençli enterobacteriaceae enfeksiyonlarında risk faktörleri

Giriş ve Amaç : Enterobacteriaceae ailesi tıbbi önemi olan çok sayıda gram negatif (GN) bakterilerden oluşmaktadır. GN bakteriler hem toplum kökenli hem de hastane kökenli enfeksiyonların önemli etkenleri arasında yer almaktadır. Son birkaç yıla kadar son derece nadir olarak görülen karbapenem direnci dünya genelinde Enterobacteriaceae ailesinde giderek artmaktadır. Carbapenem Resistant Enterobacteriaceae (CRE) enfeksiyonlarında risk faktörlerinin belirlenmesinin, erken ve uygun ampirik tedavi başlama ve enfeksiyon kontrol önlemlerinin uygulanmasına yardımcı olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda CRE ile enfekte olan hastalarda risk faktörlerinin ve mortalite ile olan ilişkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Ocak 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Vaka-Kontrol çalışması olarak planlandı. Herhangi bir mikrobiyolojik kültür örneğinde CRE üremesi saptanan ve Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji uzmanı tarafından enfeksiyon etkeni olarak kabul edilip tedavi başlanan, yatış tanıları ve cinsiyetleri göz önüne alınmaksızın ≥18 yaş hastalar vaka grubu olarak alındı. Kontrol grubu ise CRE üremesi olduğu tarihte vakalar ile aynı serviste yatan, klinik örneklerde CRE üremesi olmayan hastalar arasından rastgele seçildi. Her vaka için 2 kontrol hastası alındı. Bulgular: Çalışmaya 70 CRE üremesi olan vaka dahil edildi. Bu 70 vakanın 55'i K.pneumoniae, 7'si E.coli, 6'sı Enterobacter cloacae, 1'i Enterobacter asburiae ve 1 tane de Enterobacter aerogenes'ti. Vaka grubunda tespit edilen CRE nin 18'i endotrakeal aspirat (ETA) kültüründe, 28'i kan, 12'si idrar, 9'u yara, 3'ü de dren kültüründe tespit edildi. Vaka grubunda 38'i kadın 32'si erkek olup kontrol grubunda ise 70'i kadın ve 70'i erkek idi. Vaka grubunda ortalama yaş 57.5 ±19.9 olup kontrol grubunda ise 59.3 ±18.7 idi. Vaka grubunda hastaların %55.7'si, kontrol grubunda ise hastaların %20.7'si ölümle sonuçlandı. Çalışmamızda risk faktörü açısından; immünsüpresyon, endotrakeal entübasyon, mekanik ventilasyon, idrar sondası, TPN, SVK, trakeostomi, CRE öncesi idrar sondası günü, endotrakeal entübasyon günü, mekanik ventilasyon günü, SVK günü, TPN günü, nazogastrik günü, abdominal dren günü, CRE gelişmeden önce toplam yoğun bakım yatış süresi, CRE gelişmeden önce toplam yatış süresi, APACHE II, piperasilin/tazobaktam, karbapenem, glikopeptit, colistin, piperasilin/ tazobaktam günü, karbapenem günü ve glikopeptit günü anlamlı bulundu. Ayrıca çalışmamızda; mekanik ventilasyon, APACHE-II sınıf skoru, immünsüpresyon ve CRE gelişmeden önce toplam yoğun bakım yatış süresi bağımsız risk faktörü olarak bulundu. Sonuç: CRE enfeksiyon sıklığı hastanemizde giderek artmaktadır. Bu etken ile gelişen enfeksiyonlarda mortalite diğer mikroorganizmalar ile gelişen enfeksiyonlara göre daha yüksek seyretmektedir. CRE etkeni ile oluşan enfeksiyonları azaltmak için, düzenli olarak sürveyans sonuçları takip edilmeli, enfeksiyon kontrol komitesinin önerileri dikkate alınmalıdır. İnvaziv girişimlerin endikasyonları iyi konulmalı ve gereksiz invaziv girişimlerden kaçınılmalıdır. Tedavi başlanacak hastalarda da akılcı antibiyotik kullanım ilkesi dikkate alınarak tedavi başlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae, risk faktörleri, mortalite.

EnterobacteriaceaeEnterobacteriaceae enfeksiyonlarıKarbapenemler+2
Mehmet Zeki Kortak
Dicle University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hepatit b hastalarında vitamin d düzeylerinin değerlendirilmesi

ÖZET Giriş ve Amaç: Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu halen tüm dünyada önde gelen sağlık sorunlarından biridir. Karaciğer, vitamin D'nin metabolizması ve depolanmasında önemli bir organdır. vitamin D'nin, hücre farklılaşması, çoğalması ve bağışıklık modülasyon inhibisyonu da dâhil olmak üzere çok önemli bir biyolojik etkiye sahip olduğu bilinmektedir. Son zamanlarda, vitamin D düzeylerinin HBV enfeksiyonu gibi viral enfeksiyonlara karşı immün sistem ve konak yanıtını etkileyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmamızda amaç sağlıklı bireylerde ve HBV ile enfekte bireylerdeki vitamin D düzeyini karşılaştırıp vitamin D düzeyinin HBV replikasyonu ve hastalığın progresyonu ile ilişkisini saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğine Ocak 2014 - Aralık 2015 tarihleri arasında başvuran HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı negatif 29 hasta, HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı 2000-20000 IU/ml olan 30 hasta, HBsAg pozitif ve HBV DNA'sı >20000 IU/ml olan 31 hasta ile HBsAg negatif ve komorbiditesi olmayan; ancak halsizlik, yorgunluk şikâyeti ile polikliniğimize başvurup vitamin-D düzeyleri bakılmış olan 45 kontrol grubu çalışmamızda değerlendirmeye alındı. Hastaların bazal, 6. ay ve 12. ay 25 (OH) D düzeyleri incelendi. Bulgular: Hastaların 77'si erkek (%57), 58'i kadındı (%43). Hastaların yaş ortalaması 40,8 olup gruplar arasında yaş ve cinsiyet açısından istatiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Kadın ve erkek arasında bazal, 6. ay ve 12. ay D vitamini düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı (sırasıyla p:0,133,p:0,319,p:0,212). Kronik Hepatit B (KHB)'li hastaların ortalama vitamin D düzeyi 23,37±10,71 µg/l, kontrol grubunun ortalama vitamin D düzeyi 35,54±10,42 µg/l olarak saptandı (p<0,001). Bu durumda KHB'li hastalarda vitamin D düzeyi yetersiz olup kontrol grubuna göre daha düşük saptandı. Kontrol grubunun ise vitamin D düzeyleri normal sınırlarda idi. KHB'li hastaların grup içi vitamin D düzeyleri karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı. Bu çalışmada düşük vitamin D düzeyinin yüksek viral yük ile ilişkili olmadığı sonucuna varıldı. Sonuç: KHB hastalarında vitamin D düzeyi yetersiz bulundu. Düşük vitamin D düzeyi yüksek viral yük ile ilişkili olmamakla birlikte daha detaylı tasarlanmış, prospektif ve kontrollü çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca hastalar; vitamin D eksikliği ve yerine koyma tedavisi açısından değerlendirilmelidir. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, vitamin D, viral yük, karaciğer

HepatitHepatit BHepatit B virüsü+4
Fatma Meral İnce
Dicle University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hastane kaynaklı çoklu antibiyotiğe dirençli Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonlarında risk faktörleri araştırması

Giriş ve Amaç: Pseudomonas aeruginosa, birçok antibiyotiğe karşı doğal dirençli olup yüksek morbidite ve mortalite ile seyreden ciddi hastane enfeksiyonlarına neden olabilir. Gelişen dirençlerin bir araya gelmesi ve antibiyotikler arasında çapraz direnç gelişimi, `'çoklu antibiyotik dirençli'' P. aeruginosa (ÇADPa) sorununu ortaya çıkarmaktadır. Bu çalışmada hastanemizde yatan hastalarda ÇADPa enfeksiyonlarının risk faktörleri araştırıldı.Materyal ve Metot: Dicle Üniversitesi Hastanesinde ÇADPa enfeksiyonu için risk faktörlerini belirlemek amacıyla prospektif olarak vaka-kontrol çalışması yapıldı. Hastalara, klinik örneklerden ÇADPa izole edilen bakterilerin kaydedilmesi ile ulaşıldı. ÇADPa ile hastane enfeksiyonu gelişen hastalar vaka grubu olarak alındı. İki farklı kontrol grubu oluşturuldu. Her vakadan sonra gelen uygun ilk hasta kontrol grubuna dahil edildi. Birinci kontrol grubunda (K?1) çoklu antibiyotik direnci olmayan P. aeruginosa suşları vardı. İkinci kontrol grubuna (K?2) ise çoklu antibiyotik direnci olmayan Gram negatif bakterilerin yaptığı hastane enfeksiyonları alındı. Vaka ve kontrol hastalarının demografik özellikleri, laboratuvar değerleri ve muhtemel ÇADPa risk faktörleri kaydedildi. ÇADPa suşlarının antibiyotik duyarlılıkları `'Disk Diffüzyon Testi'' (Oxoid) ile doğrulandı. ÇADPa gelişimi için risk faktörü olabilecek değişkenler tek değişkenli ve çok değişkenli lojistik regresyon analizi ile test edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda yaş ortalamaları vakaların 29,8 ± 27,2 yıl, K-1'de 29,2 ± 25,9 yıl, K-2'de 46,6 ± 24,8 yıl idi. Vakaların % 59'u, K-1'in % 69'u, K-2'nin % 61'i erkekti. Tek değişkenli analizde her iki grupta da çok sayıda değişken risk faktörü olarak görülmekteydi. Çok değişkenli analize göre K?1 ile karşılaştırıldığında anlamlı olan risk faktörleri; Karbapenem kullanımı (p<0,011; RR=5,71), uzun süreli hospitalizasyon (p<0,006; RR=4,12), İnvaziv girişim sayısı ?3 (p<0,018; RR=4,68), Kronik bakım hastası (p<0,027; RR=0,35), Risk faktör fayısı ?7 (p<0,009; RR=7,41), Geçirilmiş cerrahi operasyon (p<0,001; RR=0,83) ve Total parenteral nütrisyon (p<0,016; RR=0,14) idi. Çok değişkenli analize göre K?2 ile karşılaştırıldığında ise anlamlı risk faktörleri; Karbapenem kullanımı (p<0,022; RR=29,2), uzun süreli hospitalizasyon (p<0,041; RR=6,61), İnvaziv girişim sayısı ?3 (p<0,002; RR=208), Kronik bakım hastası (p<0,018; RR=0,28), Yanık (p<0,001; RR=734), Pnömoni (p<0,012; RR=0,17) ve Sepsis (p<0,005; RR=0,35) olarak bulundu.Sonuç: ÇADPa ciddi bir sağlık problemi olmaya devam etmektedir. Özellikle hastanede uzun süre yatan, çok sayıda invaziv girişim yapılan, uzun süreli antibiyotik (özellikle karbapenem) kullanımı olan ve çok sayıda başka hastalığı olanların ÇADPa gelişimi açısından dikkatle izlenmesi gerekmektedir.

Cemal Üstün
Dicle University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dicle üniversitesi hastanesi´nde yatan hastalarda antibiyotik kullanımının değerlendirilmesi

AntibiyotiklerHastalarHastaneler-üniversite
Zafer Parlak
Dicle University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Naiv kronik hepatit B hastalarında lamivudin ve adefovir dipivoksil monoterapilerinin maliyet-etkinlik açısından değerlendirilmesi.

Giriş ve Amaç: Kronik hepatit B (KHB) virus enfeksiyonu dünyada tahmin edilen prevalansıyla 400 milyondan fazla kişide görülmektedir. KHB'si ve viral replikasyon bulguları olan hastalar ciddi karaciğer hastalığı yönünden yüksek risk altındadırlar. Farmakoekonomik araştırmalar, özellikle sağlık ve sosyal alanda, kaynakları optimize etme kararını vermede yardımcı olabilir. Bu çalışmada, KHB'li hastalarda lamivudin ve adefovir dipivoksil ile uzun dönem tedavide maliyet-etkinliğinin analizi amaçlandı.Materyal ve Metot: Maliyet-etkinliği hesaplamada, karar ağacı analiz modeli kullanılmıştır. Her iki oral ajanın tedavi ile ilgili maliyet-etkinliği, KHB'li 100 hastada yapılan kohort çalışmasıyla tespit edildi. Tüm veriler klinik kayıtlarından alındı.Bulgular: Çalışmada, dört yıl boyunca hasta başı toplam maliyet; lamivudin grubu için 19.477 YTL, adefovir grubu için ise 37.296 YTL olarak hesaplandı. Tedavi sonu virolojik yanıt; lamivudin grubunda % 40, adefovir grubunda % 81 olarak gözlendi. Ortalama maliyet-etkinlik oranı; lamivudin için 48.693 YTL, adefovir için 46.044 YTL olarak bulundu (p = 0.045). Adefovirin lamivudine göre artımlı maliyet-etkinlik oranı 43.461 YTL olarak bulundu. Bu rakam (43.461 YTL), her iki ilacın da (lamivudin ve adefovir) ortalama maliyet-etkinlik oranından daha düşüktü. Yapılan duyarlılık analizi, dördüncü yıl sonundaki tedaviye yanıtın, maliyet-etkinliği belirlemede önemli faktör olduğunu göstermiştir.Sonuç: Farmakoekonomik açıdan, KHB'li hastalarda adefovir dipivoksil ile uzun dönem tedavi maliyet-etkin bir seçenektir.

Hepatit BLamivudinMaliyet-etkinlik analizi
Hakan Eraydın
Dicle University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik ayak enfeksiyonlu hastalarda sürüntü kültürü ile derin doku kültürünün karşılaştırılması

Giriş ve Amaç; DM un kronik bir komplikasyonu olan DA yaralar tı bbi , sosyal ve ekonomikbir problem olup, gittikçe artan oranlarda ciddi bir sağ lı k sorunu olmaya devam etmekte. Bu nedenleenfekte DAÜ lerinin tedavisi için etken mo. nın izole edilmesi hayati bir önem taşır. Etken mo. n nizolasyonu için çe itli örnek alma metotlar mevcut olup, bunlar aras nda önceleri kontaminasyon riskiyüksek kabul edilen ancak son zamanlarda steril olarak al narak bula riski azalt lan SK leri ile DDK ündeizole edilen mo. lar aras nda uyum oranının belirlenmesi amaçlandı .Materyal ve Metot; Çal maya Ekim 2006 ile kasım 2007 tarihleri arasında, Dicle ÜniversitesiHastanesi nde Klinik mikrobiyoloji ve Enfeksiyon hastalıklar , Ortopedi ve Travmatoloji ve Endokrinolojiservislerinde yatan 63 DAE lu hasta al nd . DAE tan m klinik olarak enfeksiyon bulgular dikkateal narak yap ld . Yaralar ülser, abse ve osteomiyelit olarak ayrıldı . Ülser tipi nöropati, iskemi venöroiskemi olarak sınıflandırıldı . Yara lokalizasyonu parmak, metatars, orta ayak ve topuk yerle imiolarak incelendi. Yara olu um süresi açısından akut (< 30gün) ve kronik (>30gün) olarak ayr ld . Yaras n flamas nda Wagner evrelemesi kullanıldı . Mikrobiyolojik kültür için her bir hastadan eşzamanlıolarak steril SK ile DDK ü alındı . Aerob ve anaerob kültür için hızlı bir ekilde laboratuvara gönderildi.Elde edilen mikrobiyolojik veriler duyarlılık ve özgüllük formülü doğrultusunda analiz edildi veyorumlandı .Bulgular; Vakalar n % 52 si kad n ve ya ortalamalar 58,1 ± 12 y l idi. % 94 ünün tip2 diyabetivard . Ortalama diyabet süreleri 9,3 ± 6,8 y l idi. % 60 hasta OAD tedavisi almaktayd . HbA1C ( %)ortalamas 9,8 ± 2,6 idi. % 68 i akut bir sürece sahipti. Hastalar n % 60 Wagner 1+2 iken, % 40Wagner 3+4 idi. Yara yerle imi % 73 vakada parmak ve metatarsdayken, % 27 sinde orta ayak vetopuktayd . Vakalar n % 63 ünde ülser, % 24 ünde osteomiyelit ve % 13 ünde abse formasyonundayd .Yara etyolojisinde % 81 nöropati, % 13 nöroiskemi ve % 6 iskemi mevcut idi. DDK ünde 77 mo. üredi veal nan materyal ba na ortalama 1,2 iken, SK ünde 91 mo. üredi ve ortalama 1,4 idi. Mikrobiyolojikinceleme sonucunda % 58,7 oran nda her iki kültürde ayn mo. ürerken, % 20,6 oran nda SK ünde dahafazla mo. üredi ancak üreyen mo. lar içinde DDK ünde üreyen mo. lar da vard . % 20,6 oran nda ise heriki kültürde farkl mo. üredi. Ortalama duyarl l k % 84,4 ve özgüllük % 84,6 olarak bulundu. En s k izoleedilen mo. S.aureus ( SK da % 32 , DDK ünde % 36,5) idi. Bunu ikinci s kl kta Klebsiella spp. izledi.Sonuç; DAÜ leri gittikçe artan s kl kta ciddi bir sa l k sorunu olmaya devam etmektedir. Bunedenle DA geli imi hemen hemen kaç n lmaz olan diyabet hastalar nda ülser geli meden önce düzenli53ayak kontrolleri yap larak koruyucu önlemler al nmal . DAE nu geli ti inde etken mo. n n izolasyonu içingereken önem gösterilerek en k sa zamanda uygun tedavi ba lanmas hem amputasyon riskini azaltmadahem de mortaliteyi önlemede en etkili yol olarak görünmektedir.

Fatma Bozkurt
Dicle University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Delta hepatitinde uzun süreli pegile-interferon tedavisinin etkinliği

Delta virüs infeksiyonu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de görülen önemli bir karaciğer hastalığıdır. Viral hepatitin az rastlanılan bir formudur. Klinik olarak ciddi bir seyir gösterir. Buna rağmen tedavi seçenekleri çok az veya yetersizdir. Diğer viral hepatit türlerine göre fulminan hepatit, erken siroz gelişimi, terminal karaciğer yetmezliğine ilerleyiş ve yüksek hepatoselüler karsinom gelişim riski ile karakterize şiddetli bir hastalık formuna neden olabilmektedir. Kronik delta hepatiti tedavisinde interferonlar dışında yararı kanıtlanmış bir tedavi seçeneği yokturÇalışmaya kronik delta hepatiti tanısı konulan ve daha önce hiç tedavi almamış toplam 21 hasta alındı. Hastalar iki gruba ayrıldı. Birinci grupta 11 hastaya bir yıl süreyle, ikinci grupta 10 hastaya ise iki yıl süreyle PEG IFN- ?? 2a tedavisi verildi. Bu tedavi seçeneklerinin karaciğer fonksiyon testleri, virolojik göstergeler ve karaciğer histopatolojisi üzerine etkileri araştırıldı. Hastaların başlangıç demografik özellikleri değerlendirildiğinde gruplar arasında yaş, cinsiyet, nekroinflamasyon derecesi, fibrozis, viral yük, karaciğer fonksiyon testleri ve hematolojik göstergeler bakımından anlamlı fark yoktu. Tedavinin sonunda birinci gruptaki 11 hastanın 2'sinde (%18.1), ikinci gruptaki 10 hastanın üçünde (%30) HDV-RNA negatifleşirken, bu negatiflik her iki grupta da tedaviden sonraki 24. haftanın sonuna kadar devam etti. Gruplar arasında, tedaviye yanıt açısından karşılaştırıldığında yüzdesel olarak anlamlı, ancak sayı yetersiz olduğu için istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Ayrıca çalışmamızdaki, KDH'li hastalarda PEG-IFN-?-2a'nın bir ve iki yıllık tedavi sonu başarı oranları ülkemizde yapılan çalışmalarla benzer bulunduHer iki grupta en sık görülen yan etki grip benzeri semptomlar idi. Yan etkilerin görülme sıklığı açısından gruplar arasında anlamlı fark gözlenmediSonuç olarak, kronik delta hepatitinde iki yıllık PEG-IFN-?-2a tedavisinin, bir yıllık tedaviye üstünlüğü yüzdesel olarak anlamlı bulundu. Ancak çalışma sayısının ve literatür bilgisinin yetersiz oluşu gelecekte farklı çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.Anahtar Kelimeler: HDV, tedavi süresi, peginterferon

Adjuvanlar-immünolojikHepatitHepatit D+3
Recep Tekin
Dicle University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten mikroorganizmaların etken olduğu hastane kaynaklı enfeksiyonlarda risk faktörlerinin araştırılması

Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde 01 Ocak 2008-31 Aralık 2008 tarihleri arasında Enterobactericae ailesi üyesi mikroorganizmalar tarafından oluşturulan sağlık hizmetleriyle ilişkili enfeksiyonlarda (SHİE), GSBL üreten mikroorganizmaların risk faktörleri prospektif olarak araştırıldı. Toplam 32941 hasta ve 982 SHİE takip edildi. Toplam SHİE hızı 2.98 ve 1000 hasta yatış gününde SHİE dansitesi 4.77 olarak hesaplandı. 982 SHİE'nin 273'ü (%27.8) Enterobacteriaceae ailesi üyesi mikroorganizmalar tarafından oluşturulmaktaydı. Çalışmamızda dahil edilme kriterlerine uyan 236 enfeksiyon değerlendirmeye alınırken, 37 enfeksiyon çalışma dışı bırakıldı. 126 SHİE (%53.4) GSBL (+), 110 SHİE (%46.6) GSBL (-) mikroorganizmalar tarafından oluşturulmaktaydı.Tek değişkenli analiz sonuçlarında; yara/yumuşak doku enfeksiyonu (p=0.005; OR=3.64), cerrahi kliniklerde yatış (p=0.006; OR=2.41), ürolojik patoloji (p=0.008; OR=3.06), öncesinde hastanede yatış (p<0.0005; OR=3.32), öncesinde cerrahi operasyon (p<0.0005; OR=2.99), öncesinde antibiyotik kullanımı (seftriakson, siprofloksasin, amikasin veya metronidazol) (p<0.0005; OR=31.16) ve invaziv girişimler (p=0.003; OR=2.98) GSBL üretimini arttıran risk faktörleri olarak tespit edildi. Çok değişkenli analiz sonuçlarında; akciğer hastalığı (p=0.035; OR=2.80), invaziv girişimler (p=0.003; OR=4.36) ve öncesinde antibiyotik kullanımı (seftriakson, siprofloksasin veya amikasin) (p<0.0005; OR=29.90) GSBL ile ilişkili önemli bağımsız risk faktörleri olarak bulundu.Sonuç olarak; çalışmamızda öncesinde antibiyotik kullanımı başta olmak üzere, GSBL üretimini etkileyen ve çoğu önlenebilir çok sayıda risk faktörü belirlendi. Bu risk faktörlerinden biri veya daha fazlasının var olduğu hastalarda GSBL olasılığı göz önünde bulundurularak tedavi seçimi yapılmalı ve risk faktörlerinin ortadan kaldırılması sağlanmalıdır.

AntibiyotiklerBakterilerBakteriyel enfeksiyonlar+5
Şükrü Erensoy
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bruselloz olgularının klinik ve laboratuar sonuçlarının değerlendirilmesi

Bruselloz ülkemizde özellikle doğu ve güneydoğuda daha çok yaz ve ilkbahar aylarında yaygın görülen zoonotik bir enfeksiyondur.Temel bulaş yolu süt ve süt ürünlerinin iyi pişirilmeden tüketilmesidir.En önemli risk grubunu tarım ve hayvancılıkla uğraşan kesim oluşturmaktadır.Bruselloz bir çok sistemi tuttuğundan zengin bir klinik tablo göstermektedir. Özellikle yüksek ateşe eşlik eden gece terlemeleri ile yaygın kas-eklem ağrıları brusellozu düşündürmelidir. Bruselloz kan değerlerinde lökopeni, anemi ve trombositopeni gibi bulgulara neden olmaktadır. Bu bulgular gerekli tıbbi tedavi ile 1-2 hafta içinde normal seviyeye gelmekte hastaya ve hekime ciddi bir sıkıntı yaşatmamaktadır.Biyokimyasal parametrelerde ALT, AST, sedim ve CRP değerlerinde genellikle hafif-orta düzeyde artışa neden olmaktadır.Bruselloz en sık osteoartiküler sistem tutulumlarına neden olurken diğer sistem tutulumları daha nadir görülmektedir.Ultrasonografik bulgu olarak en sık karaciğer ve dalak büyüklüğü görülmektedir.Kan kültürü brusellozun kesin tanısında en sık kullanılan yöntem olup pozitifliği bir çok faktörler tarafından etkilenmektedir.Özellikle kontrolsüz antibiyotik kullanım sıklığı kan kültür pozitiflik oranını %50-60'lara varan oranda azaltmıştır.Tanı amaçlı en sık kullanılan serolojik testler rose bengal, STA ve brucella capt testleridir.Bu testlerin duyarlılıkları hem kendi aralarında hem de brusellozun klinik evrelerine göre ciddi olmayan farklılıklar gösterse de temelde %90'ın üzerinde bir duyarlılığa sahip güvenilir tanı yöntemleridir.Çok nadir olarak klinik takiplerde bruselloz düşündüğümüz fakat rose bengal ve STA'nın negatif olduğu durumlarda brucella capt testi pozitif olabilir. Bu nedenle klinik olarak bruselloz düşünülen fakat rose bengal ve STA testleri negatif olan özellikle kronik bruselloz olgularında brucella capt testininde yapılması bu tür olguların tanısında yol gösterici olabilir.

Alanin transaminazAntimikrobiyal ajanlarAspartat aminotransferaz+7
Ömer Çoşkun
Dicle University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bakteriyel menenjit tanısında BOS kültürü ve BOS PCR yöntemlerinin karşılaştırılması

Menenjit, beyni çevreleyen meningeal zarların ve spinal kordun enflamasyonudur. Günümüzde menenjit vakalarının büyük bir kısmından Haemophilus influenzae (H. influenzae), Streptococcus pneumoniae (S. pneumoniae) ve Neisseria meningitidis (N. meningitidis) sorumlu tutulmaktadır. Menenjit, kraniyum ve spinal kord gibi hayatsal açıdan önemli bölgelerde geliştiğinden önemli morbidite ve mortalite nedenlerindendir. Hem mortalite hem de nörolojik sekel oranının azaltılmasında erken tanı ve uygun antimikrobiyal kullanımı önemlidir. Bu nedenle bakteriyel menenjitin etyolojik tanısı için Beyin Omurilik Sıvısı (BOS) kültürü ve Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) gibi yöntemler kullanılmaktadır. Biz bu çalışmada bakteriyel menenjitin etyolojik tanısında BOS kültürü ve BOS PCR yöntemlerini ve bu yöntemlerle etken tespitine etki eden faktörleri araştırmayı amaçladık. Aralık 2009-Nisan 2012 tarihleri arasında kliniğimizde tanı konulan 57 akut bakteriyel menenjit hastası bu çalışmaya dahil edildi. Hastalar demografik özellikleri, klinik semptom ve bulgulari, predispozan faktör varlığı, muayene ve laboratuvar bulguları, tedavi rejimleri ve gelişen komplikasyonlar, BOS kültürü sonuçları, BOS PCR sonuçları, BOS kültürü ve BOS PCR pozitifliğine etki eden faktörler açısından değerlendirildi. Çalışmaya alınan 57 hastanın BOS kültürlerinden 10 (%17,5) örnekte üreme saptanmış, kalan 47 (%82,5) örnekte üreme saptanmamıştır. Üreme olanların hepsinde S. pneumoniae üremiştir. Bu 10 örneğin hepsinde PCR pozitif olarak saptanmış olup, PCR?da da kültür ile aynı etken saptanmıştır. Alınan 57 BOS örneğinden 34?ünde (%59,6) PCR pozitifliği saptanmış olup kalan 23 (%40,4) örnekte PCR negatif olarak saptanmıştır. PCR pozitif 34 örneğin 33?ünde (%97,05) S.pneumoniae saptanmışken, sadece 1 (%2,95) örnekte N. meningitidis saptanmıştır. Örneklerin 23?ünde (%40,4) kültür ve PCR negatif olarak bulunmuştur. Kültürün pozitif, PCR?ın negatif olduğu örnek saptanmamıştır. Sonuç olarak; çalışmamızda mortalite ve sekel oranları çoğu yayına göre daha düşük bulunmuş olsa bile, menenjitler komplikasyon ve mortalite oranı yüksek bir hastalık grubudur. Bu hastalarda erken tanı ve tedavi prognoz ve sekellerin önlenmesi açısından büyük önem taşımaktadır.

Hemofilus influenzaeMenenjit-bakteriyelMenenjitler+5
Emel Ödemiş Başpınar
Dicle University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hepatit B tedavisinde yeni yanıt göstergelerinin eşliğinde antiviral ilaçlara yanıt oranlarının değerlendirilmesi

Hepatit B virüs (HBV) enfeksiyonu global bir sağlık problemi olup HBV viralreplikasyonu artan morbidite ve mortalite ile ilişkilidir. Ülkemizde ve dünyada yeniantiviral ilaçlar kullanıma girmiş olmasına rağmen mevcut antiviral ajanlarla hedeflenenHbsAg kaybına henüz ulaşılması zor görünmektedir. Kronik hepatit B (KHB)enfeksiyonunda tedaviye yanıtı etkileyen konak ve virüse ait çok sayıda faktör bulunmaktaolup bunlar tedavi kararını verirken önem taşımaktadır. KHB tedavisinde tedaviye yanıtıngöstergeleri henüz net olarak ortaya konmamış olup her geçen gün bu konuyla ilgili yenifikirler ortaya atılmaktadır. Tedaviye yanıt göstergelerinin kalıcı virolojik yanıt üzerineolan etkileri de net olarak tanımlanmamıştır. Tedaviye yanıt göstergeleri içinde sontanımlananlardan biri de HbsAg ve HbeAg'nin kantite edilerek değerlendirilmesi fikridir.Bu tez çalışmasında KHB enfeksiyonu nedeniyle tedavi verilen hastalarda kullanılanantiviral ilaçların etkinliğinin değerlendirilmesi, tedavi aylarına ait yanıtların birbirleriyleolan ilişkileri ve kalıcı yanıtın göstergelerinin belirlenmesi gibi yeni yanıt göstergelerininincelenmesi amaçlanmıştır.Bu çalışma 1 Nisan 2007-31 Aralık 2010 tarihleri arasında KTÜ Tıp FakültesiEnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'nda gerçekleştirildi.Çalışmada kronik viral hepatit B tanısıyla enfeksiyon hastalıkları polikliniğinde takipedilen ve tedavi endikasyonu alan hastalardan, potent oral antiviral tedavi başlanmış olanhastaların yanıtlarının değerlendirilmesi planlandı. Hastaların takiplerinde 12.hafta,24.hafta, 48.hafta, 96.hafta ve 144.haftaya ait virolojik, biyokimyasal ve serolojik yanıtlarile bu yanıtların birbirleriyle olan ilişkileri değerlendirildi. Yeni yanıt göstergeleri erkenvirolojik yanıt (EVR) pozitifliğinin 48.hafta sonu yanıtın öngördürücüsü olabilirliği, HbeAg pozitif hastalarda HbeAg seviyelerindeki düşüş ile HBV DNA düşüşü arasındakiilişkinin değerlendirilmesi olarak belirlendi. Elde edilen veriler SSPS programınaaktarılarak değerlendirildi.Çalışmaya 72 entekavir (ENT) ve 45 tenofovir (TDF) başlanmış toplam 117 hastadahil edildi. Hastaların 12.hafta, 24.hafta, 48.hafta, 96.hafta, 144.haftaya ait virolojik yanıtoranları ENT verilen grupta sırayla %95.8, %20.8, %68, %75.4, %66.7 iken TDF verilengrupta sırayla %86.6, %20, %71.1, %78.6 olarak saptandı ve her iki grup arasında yanıtoranları açısından anlamlı fark saptanmadı. Hastaların %92.3'ünde EVR(+)'liği saptanmışolup bu hastalardan %72.2'sinde 48.hafta sonunda cevap elde edilmiştir. 12. haftadakiHBV-DNA seviyesindeki azalma ile 48.haftadaki yanıt arasında anlamlı ilişki saptandı(p=0.023). HbeAg(+) 62 hastanın tedavi öncesi-tedavinin 24.haftası ile 24.hafta-48.haftaHBV DNA düzeylerindeki düşüşle HbeAg titrelerindeki düşüş arasında anlamlı ilişkisaptandı ( r=0.32 p=0.017, r=034 p=0.01).Sonuç olarak, KHB tedavisinde potent antiviraller arasında etkinlik açısından birfark saptanmazken, IFN bazlı tedavilerde yanıt öngördürücüsü olarak kullanılan EVR yani12.haftadaki HBV DNA'daki log düşüşünün oral antiviral ajanlarda da yanıt göstergesiolarak kullanılabileceğini göstermektedir. Ayrıca HbeAg(+) hastalarda, HbeAgtitrelerindeki düşüş ile HBV DNA seviyelerindeki düşüş arasında pozitif korelasyonsaptanması ile HbeAg titre takibinin yeni bir takip parametresi olarak kullanılabileceğitespit edildi.

Antiviral ajanlarHepatit BHepatit B+2
İlknur Yavuz
Karadeniz Technical University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonlarında risk faktörleri

ÖZET Amaç: Santral venöz kateterler (SVK) başta yoğun bakım üniteleri (YBÜ) olmak üzere birçok serviste farklı endikasyonlarda yaygın olarak kullanılmaktadır. SVK ilişkili komplikasyonların en önemli nedenlerinden birisi olan kan dolaşımı enfeksiyonları hastaların hastanede yatış sürelerininin uzamasına, sağlık personellerinin iş yükünün artmasına, maliyet artışına ve ciddi oranlarda mortaliteye neden olmaktadır. Çalışmamızda SVK ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonları (SKİ-KDE) gelişiminde risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlandı. Hastalar ve Yöntem: Hastanemizde takılan SVK ile ilgili bilgiler dokuz aylık sürede prospektif olarak toplandı. SKİ-KDE gelişen grup ile kontrol grubunda risk faktörleri karşılaştırıldı. Bulgular: İki yüz seksen bir hastaya takılan 356 SVK toplamda 5667 kateter günü takip edildi ve kateterizasyon süresi ortalama 15,9 ± 12,7 gün bulundu. Kırk altı (% 12,9) vakada SKİ-KDE tespit edildi. SKİ-KDE hızı 1000 kateter gününde 8,12 hesaplandı. Çok değişkenli analizde ileri yaş ve kateterizasyon süresinin uzaması SKİ-KDE gelişiminde bağımsız risk faktörü olarak bulundu. En sık izole edilen etkenler koagülaz negatif stafilokok (% 15,2), Candida spp. (% 13) ve Klebsiella pneumoniae (% 13) idi. Sonuç: Bu çalışma ileri yaşın ve kateterizasyon süresinin SKİ-KDE gelişiminde bağımsız risk faktörleri olduğunu göstermiş olup önlenebilir risk faktörlerinin bulunması sağlık personelinin eğitimi ve müdahale çalışmalarının önemini ortaya koymuştur. Anahtar kelimeler: santral venöz kateter, bakteriyemi, enfeksiyon, risk faktörleri

Akut enfeksiyonBakteriyemiKateterizasyon-periferik+1
Muhammed Bekçibaşı
Dicle University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kırım kongo kanamalı ateş hastalarında endotel disfonksiyonunun değerlendirilmesi

Kırım-Kongo kanamalı ateşi (KKKA), Crimean-Congo hemorrhagic fever virus (CCHFV) ile oluşan, temelde ateş ve kanama ile seyreden mortalitesi %3-30 olarak bildirilen bir hastalıktır. Mortalitenin en önemli nedeni masif kanamalardır. Hastalığın patogenezi ve kanamanın nedeni tam olarak bilinmemektedir. KKKA patogenezinde endotel anahtar rol oynamaktadır. Endotelin hemostaz ve tromboz mekanizmasında önemli bir yeri vardır. Çalışmamızda KKKA hastalarında endotel disfonksiyonunun serumdaki belirteçlerinin [asimetrik dimetil arjinin (ADMA), endotelin-1 (ET-1), trombomodülin (TM), von Willebrand faktör (wWf) ve hücrelerarası adezyon molekülü-1 (ICAM-1)] araştırılması, kanama ile olan ilişkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya Nisan 2008 ile Eylül 2011 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi, İnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı?nda KKKA tanısı ile izlenen 36 kanaması olan ve 37 kanaması olmayan hasta alındı. KKKA tanısı T.C. Sağlık Bakanlığı Refik Saydam Hıfzısıhha Merkezince doğrulandı. Kontrol grubu olarak da 29 sağlıklı gönüllü çalışmaya dahil edildi. Tüm hastaların rutin biyokimyasal ve hematolojik testleri de hastanemiz biyokimya laboratuarında, endotel disfonksiyonu belirteçleri ise biyokimya araştırma laboratuarında çalışıldı. Elde edilen veriler SPSS programına aktarılarak istatistiksel analizler yapıldı. Anlamlılık düzeyi de p<0,05 olarak alındı. Çalışmaya alınan hastaların yaş ortalaması 45,1±16,8 olup, hastaların %53.4?ü kadındı. Kontrol grubunun yaş ortalaması 41,1±11,3 olup, gönüllülerin %44.8?i kadındı. Her iki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel anlamlı fark yoktu. Ateş, halsizlik ve yaygın vücut ağrısı en sık başvuru semptomu olarak tespit edildi. Konjunktival hiperemi ve hematüri bulguları kanamalı hastalarda, kanamasız hastalara göre anlamlıderecede daha fazla görüldü. Kanamalı hastalarda PT, aPTT, INR, D-dimer, AST, LDH, CPK ve myoglobin değerleri yüksek, trombosit sayısı ise düşüktü. Tüm değerler istatistiksel anlamlı idi. Hastaneye başvuruda hasta grubu ile sağlıklı kontrol grubu 95 arasında ADMA, ET-1, TM, vWf ve ICAM-1 seviyeleri arasında anlamlı fark vardı(p<0,05). Kanamalı ve kanamasız gruplar arasında ise sadece TM ve vWf arasındaki fark anlamlı bulundu (p<0,05). Klinik takibin 5. gününde ise gruplar arasında ICAM-1 haricindeki diğer dört biyobelirtecin farkları anlamlı idi (p<0,05). Belirli cut-off?un üzerindeki ve altındaki değerlerde biyobelirteçlerin farklı oranlarda duyarlılık ve özgüllüklerle kanamayı göstermeleri açısından anlamlı oldukları görüldü. Biyobelirteçlerler ayrı ayrı ele alınarak yapılan korelasyon analizlerinde bazı biyokimyasal ve hematolojik parametrelerle aralarında anlamlı olarak negatif ve pozitif korelasyonlar vardı. Elde ettiğimiz bulguları özetleyecek olursak; çalışmamızda serum ADMA seviyeleri endoteldeki hasarın henüz şiddetli olmadığı günlerde düşük iken, ilerleyen günlerde endotel hasarının şiddeti ile doğru orantılı olarak artmaktadır. ET-1 düzeyleri ise hastaneye başvuruda KKKA hastaları için endotel hasarının iyi bir göstergesidir. Ancak kanamayı göstermesi açısından erken bir prediktif değeri yoktur ve endotel hasarının şiddeti ile korele olarak düzeyleri artmıştır. TM bu biyobelirteçler arasında endotel hasarınıgöstermede en göze çarpan biyobelirteçtir. TM, hastalığın başlangıcında endotel hasarına cevap olarak kogülasyonu engellemede kullanıldığı için azalmaktadır. Ancak hastalığın ilerleyen günlerinde hasarlanmanın derecesi ile doğru orantılı olarak düzeyi artmıştır. vWf KKKA hastalarında endotel hasarının şiddetini ve buna paralel olarak hastanın kanamalıseyredebileceğini göstermede iyi bir biyobelirteçtir. ICAM-1 ise hastaneye başvuruda KKKA? nde endotel hasarını göstermede iyi bir gösterge olmasına rağmen, kanamayıgöstermede yetersizdir. Sonuç olarak; KKKA hastalığında endotel disfonksiyon belirteçlerinin düzeyleri endoteldeki hasarla orantılı olacak şekilde değişmektedir. Özellikle hafif endotel hasarının olduğu dönemlerde ADMA ve TM düzeylerinin kontrol grubundan düşük olduğu halde, hasarın şiddeti ile birlikte artmasının nedenlerinin daha ayrıntılı çalışmalarla açıklanması, bu hastalığın patogenezi ve tedavisi için yol gösterici olacaktır.

ADMAAdezyonlarEndotelinler+3
Mustafa Arslan
Karadeniz Technical University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dicle Üniversitesi Hastanesi'nde yatan hastalarda izeole edilen gram negatif bakteriler ve antibiyotik direnci

ÖZET Gram negatif bakteri (GNB)'lerde antibiyotik direnci tüm dünyada artmaktadır. Çalışmamızda yatan hastalardan izole edilen GNB'lerin bazı antibiyotiklere karşı direnci değerlendirildi. Bu çalışmanın amacı ampirik antibiyotik tedavisi için yol gösterici sonuçlar elde etmekti. Diyarbakır, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Mayıs 2003 ile Nisan 2005 yıllan arasında klinik örneklerden izole edilen 898 GNB toplandı. Antibiyotik direncini saptamak için mikrodilüsyon yöntemi kullanıldı. E. coli (282), Enterobacter spp. (215), P. aeruginosa (101), Klebsiella spp. (95), S. maltophilia (69) ve Acinetobacter spp. (52) en sık izole edilen GNB'lerdi. Tüm izolatlarda antibiyotik direnç oranları seftriaksona % 73, sefotaksime % 68, seftazidime % 63, trimetoprim-sulfametaksazole % 60, siprofioksasine % 51, amikasine % 20, imipeneme % 3 ve meropeneme % 2 idi. Bu hastanede 3. kuşak sefalosporine, trimetoprim-sulfametaksazole ve siprofioksasine karşı direnç diğer antibiyotiklere göre daha yüksek bulundu. Sonuç olarak uygun ampirik antibiyotik tedavisi için her hastanenin kendi direnç oranlarını izlemesi gerekmektedir. Surveyans çalışmaları ampirik tedavi yaklaşımı için yol gösterici olacaktır. 57

Esen Özmen
Dicle University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım ünitesinde yatan hastalardan üretilen staphylococcus aureus'lar için konak risk faktörlerinin S.aureus virulans faktörlerinden olan Panton- Valentine Lökosidin(PVL)geninin araştırılması

Amaç: Yoğun Bakım Ünitesine kabul edilen hastaların nazal Staphylococcus aureus taşıyıcılık oranının, taşıyıcılık için risk faktörlerinin, S.aureus suşlarında Panton-Valentine lökosidin (PVL) ve Metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA) suşlarında Stafilokok kaset kromozom mec (SCCmec) tiplerinin bulunma oranının belirlenmesi planlandı. Bu amaçla YBÜ'ne yatan hastalardan hastaneye yatışlarının ilk 48 saati içerisinde alınan burun sürüntülerinden izole edilen S. aureus için virulans faktörlerinden olan PVL geninin polimeraz zincir reaksiyonu ile gösterilmesi ve S. aureus taşıyıcılığı için konak risk faktörlerinin araştırılması amaçlandıGereç ve Yöntem: Çalışmaya 1 Mart-31 Kasım 2011 tarihleri arasındaki dokuz aylık sürede, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Yoğun Bakımlarında yatan 250 hasta dahil edildi. Hastalardan, hastaneye yatışlarının ilk 48 saatinde (hasta yakınları bilgilendirilerek onay alındıktan sonra, demografik verilerini, kronik hastalıkları ve risk faktörlerini saptamak amacıyla bir form doldurulup) nazal sürüntü örnekleri alındı. S. aureus suşlarının CLSI standartlarına göre identifikasyonu ve metisiline duyarlılıkları saptandı. Üretilen tüm S. aureus suşlarından multiplex polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) yöntemi ile PVL için lukS-PV ve lukF-PV, SCCmec varlığı araştırıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan 250 hastanın 42'sinde (%16,8) S. aureus burun taşıyıcılığı saptandı. Bu S. aureus suşlarının sadece bir tanesi MRSA (%0,4) idi. S. aureus burun taşıyıcılığı açısından yapılan risk analizinde; erkek cinsiyet, insülin kullanımı ve siroz varlığı S. aureus taşıyıcılığını arttıran risk faktörleri olarak değerlendirildi. Sigara kullanımı negatif risk faktörü olarak bulundu. İzole edilen 42 S. aureus suşunun hiçbirinde PVL geni bulunmadı. İzole edilen 1 MRSA suşununun SCCmec tip III olduğu görüldü.Tartışma: Bizim çalışmamızı da destekleyen ülkemizde yapılmış birçok çalışmada MRSA kolonizasyon oranları düşük saptanmıştır. Çalışmamızda MRSA oranı düşüklüğü ve PVL geni taşıyan suşa rastlanmamış olması nedeniyle Amerika Birleşk Devleti`nde ve Avrupa'nın birçok ülkesinde ciddi bir sağlık sorunu olan toplum kökenli metisiline dirençli S. aureus (TK-MRSA) enfeksiyonları ülkemiz için henüz önemli bir sorun oluşturmamaktadır. Toplum kaynaklı enfeksiyonların ampirik tedavisi düzenlenirken bu bulguların göz önünde tutulması ve glikopeptid, lipopeptid veya oksazolidinon grubu antibiyotiklerin ilk seçenek olarak kullanılmaması gerektiği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler: Staphylococcus aureus, PVL, MRSA, SCCmec

GenlerMetisilinStaphylococcus+3
Zeynep Karlıbaş
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karaciğer transplantasyonu yapılan hastaların BK virüs yönünden izlemi

Amaç: BK Virüs (BKV)` ün böbrek transplantasyon ve kök hücre alıcılarındaki etkileri net olarak biliniyorken, böbrek dışı solid organ alıcılarındaki etkileri tartışmalı olduğundan karaciğer transplantasyonu yapılan hasta grubunda BKV? yi araştırmayı planladık. Çalışmamızda temel olarak, karaciğer transplantasyonu yapılmış hasta grubunda, transplantasyon sonrası ilk 3 ayda toplanan kan ve idrar örneklerinde, üç farklı yöntemle BKV? nin araştırılması ve karaciğer, böbrek fonksiyonları ve greft disfonksiyonu ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. İkincil amacımız ise bu hasta grubunda Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PZR) ile BKV DNA saptama testinin rutinde kullanımının önemini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 01 Ocak 2011 -31 Aralık 2011 tarihleri arasında DEUTF Genel Cerrahi Anabilim Dalı karaciğer transplantasyon ünitesinde ardışık olarak karaciğer transplantasyonu yapılan, gönüllü ve 18 yaşından büyük hastalar çalışmaya alındı. Hastalar transplantasyon sonrası ilk 3 ay, 2 haftada bir değerlendirildi. Her değerlendirmede kan ve idrar örnekleri toplanarak PZR ile BKV DNA ve idrarda decoy hücreleri araştırıldı, klinik veriler kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 39 hastadan 5 (% 12.8)? inde BK viremi, 11 (% 28.2)?inde BK virüri ve 13 (%33.3)?ünde decoy hücreleri saptandı. BKV pozitif ve negatif grup arasında demografik veriler, böbrek-karaciğer fonksiyonları, greft sağ kalımı açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Kanda BKV DNA pozitifliği standart alındığında decoy hücresi incelemesi ve idrarda PZR ile BKV DNA saptanmasının duyarlılığı her iki yöntem için de % 40 bulunurken, negatif prediktif değerleri decoy için % 88.4, idrarda BKV DNA PZR için % 89.2 olarak saptandı. Tartışma: Karaciğer transplantasyon hastalarında idrarda BKV hangi yöntemle araştırılırsa araştırılsın testlerin negatifliği pozitifliğinden daha değerlidir. Bu testler BKV enfeksiyonlarının dışlanmasında rutinde kullanılabilir ancak pozitiflik saptandığında sonuçların kan BKV DNA PZR sonuçları ile izlenmesi gerekir. İstatistiksel anlamlı fark saptanamasa da, böbrek ve karaciğer fonksiyon testlerinde nedeni açıklanamayan bozulmalar saptandığında, BKV? nin dikkate alınması gereken bir etken olduğu düşünülmektedir. Bu hastalarda rejeksiyon gelişiminde BKV? nin rolünün değerlendirilebilmesi için prospektif daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Polyomavirüs, BK Virüs, BKV, PZR, Decoy, Karaciğer transplantasyonu

BK virüsüKaraciğer nakliPolimeraz zincirleme reaksiyonu+1
Kübra Demir Önder
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hepatit B'li hastalarda serum neopterin düzeylerinin karaciğer nekroenflamasyonu ile korelasyonu

Amaç: Gama interferon stimülasyonuna yanıt olarak insan makrofaj ve monositlerinden sekrete edilen bir sitokin olan neopterinin, kronik hepatit B enfeksiyonunda karaciğerde nekroenflamasyon ve fibrozis derecesini gösteren bir belirteç olduğunun gösterilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 04 Ocak 2013 - 01 Ekim 2013 tarihleri arasında hastanemizin Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı polikliniği ve İç Hastalıkları AD Gastroenteroloji Dal polikliniğine başvuran, kronik hepatit B tanı kriterlerine uyan, takip ile tedavi kararı açısından başvuru tarihinden önceki son 1 yıl içinde ve başvuru sonrasında karaciğer biyopsisi yapılmış ancak tedavi almamış gönüllü ve 18 yaşından büyük hastalar dahil edildi. Hastalardan alınan serum örneklerinde neopterin düzeyleri ELISA yöntemi ile araştırıldı ve bulunan sonuçlar, karaciğer biyopsisi ile saptanan HAI ve fibrozis skoru ile korele edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 64 hastada serum neopterin düzeyleri, yaş, cinsiyet, serum ALT düzeyi ve serum HBV DNA düzeyi arasında istatistiksel anlamlı bir ilişki saptanmadı (p= 0.07, p=0.329, p=0.101, p=0.134). Hastalarda serum neopterin düzeyleri ile HAI ve fibrozis skorları arasında pozitif korelasyon ve istatistiksel anlamlılık saptandı (p=<0.001, p=0.001). Hastaların 16' sında (%25) HBeAg pozitif, 48'inde (%75) HBeAg negatif saptanırken, hem HBeAg pozitif hem HBeAg negatif hasta grubunda serum neopterin düzeyleri ile HAI ve fibrozis skoru arasında pozitif korelasyon olduğu gösterildi (p=0.009, p=0.034, p=0.002, p=0.011 ). Sonuç ve Öneriler: Kronik hepatit B enfeksiyonunda nekroenflamasyon ve fibrozis gelişimine T lenfositler ve makrofajların rol aldığı immun yanıt yol açmaktadır. Bu immun yanıt sırasında makrofajlardan salgılanan neopterinin karaciğerdeki nekroenflamasyon ve fibrozis varlığı ve derecesini yansıttığı düşünülmektedir. Serum neopterin düzeyi ile karaciğer biyopsisi ile saptanan HAI ve fibrozis skoru arasında pozitif korelasyonun ve istatistiksel anlamlı bir ilişkinin olduğu gösterilmiş olup, neopterinin karaciğerdeki nekroenflamasyon ve fibrozis derecesini göstermede umut vaadeden bir belirteç olduğu düşünülmüştür. Anahtar kelimeler: Neopterin, nekroenflamasyon, fibrozis, hepatit B

FibrozHepatit BHepatit B+5
Gülhan Çallı Samsa
Dokuz Eylül University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

The retrospective and prospective analysis of infection agents and antimicrobial therapies in febrıle neutropenic patients with hematologic malignancies

Bu çalışmada Ekim 2005-Ekim 2008 arasında izlenen hematolojik maligniteli febril nötropenik hastalarda gözlenen enfeksiyonlar ve antimikrobiyal tedavilerin incelenmesi amaçlandı. 335 febril nötropenik hasta değerlendirildi.Hastaların % 24.1'inde ateşin nedeni bulunamadı, %20'sinde tanı klinik olarak, % 55.9'unda mikrobiyolojik olarak dökümante edildi. Etken olarak en sık Gram pozitif mikroorganizmalar (%27.8) izole edildi. Gram negatif mikroorganizmaların oranı %25.1, fungusların oranı %18.2 idi. Bakteremi görülme oranı %27.4, en sık izole edilen mikroorganizma Gram negatif mikroorganizmalar (%47.8) idi.Başlangıç ampirik tedavide sefepim, sefoperazon/sulbaktam veya piperasilin/tazobaktam ile monoterapi başlanan veya bunların amikasin ile kombinasyonunun başlandığı atakların değerlendirilmesinde; atakların 43'üne monoterapi, 280'ine kombinasyon tedavisi başlandığı görüldü. Başlangıç ampirik antibakteriyel tedavilerin toplam yanıt oranları; sefepim + amikasin %91.0, piperasilin/tazobaktam + amikasin %89.2, piperasilin/tazobaktam' da %80.6 idi.Antifungal tedavilerin başlanma zamanı tüm antifungaller için ortalama 7.0±4.6 gün idi. Antifungal tedavide, Klasik amfoterisin B (%36.8), Lipozomal amfoterisin B (%9.6), Kaspofungin (%38.2) ve Vorikonazol (%17.6) kullanıldı. Antifungal tedavi modifikasyonu ile ateşin kontrol altına alınma zamanı ortalama 4.4±5.1 gündü. Antifungal tedaviler mortalite açısından değerlendirildiğinde anlamlı fark tespit edilmediÇalışmamızın sonuçları; bu hasta grubundaki enfeksiyonların erken tanımlanması ve gelecek yıllar için yerleşik bir tedavi protokolü oluşturulması konusunda katkı sağlayacaktır. Elde edilen veriler hastaların takip ve tedavilerinin en uygun şekilde yapılabilmesine ışık tutacaktır.

AntibiyotiklerAntienfektif ajanlarEnfeksiyonlar+6
Firdevs Aksoy
Karadeniz Technical University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Toplum kökenli alt solunum yolu infeksiyonlarında atipik etkenlerin araştırılması

Sedat Kaygusuz
Karadeniz Technical University
2000
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün yetmezlikli hastalarda invazif fungal enfeksiyon gelişimindeki risk faktörlerinin retrospektif değerlendirilmesi

İmmünsüpresif hastalarda invazif fungal enfeksiyon (İFE) görülme sıklığı giderek artmaktadır. Çalışmamızın amacı hematolojik maligniteli ve non-hematolojik immünsüpresif hasta gruplarında saptanan invazif fungal enfeksiyon tiplerini ve dağılımını karşılaştırmak; invazif fungal enfeksiyon gelişiminde olası risk faktörlerini saptamak; mortaliteyi değerlendirmek; altta yatan hastalıkları karşılaştırmaktır. Bu retrospektif çalışmaya, Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi'nde 01 Ocak 2012 ve 1 Nisan 2014 tarihleri arasında İFE tanısı almış, 84 erişkin hasta dahil edildi. Vakaların tanımlanması ve sınıflandırılmasında European Organization for Research and Treatment of Cancer/Invasive Fungal Infections Cooperative Group and the National Institute of Allergy and Infectious Diseases Mycoses Study Group (EORTC/MSG) konsensus grubunun yeniden gözden geçirilmiş kriterlerine göre yapıldı. Bu kriterlere göre endemik mikozlar haricinde olan İFE olguları; "kanıtlanmış" (proven), "olası" (probable), "mümkün" (possible) şeklinde üç grupta değerlendirildi. Elde edilen tüm veriler Statistical Package for the Social Sciences (SPSS®) 11 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA®) sistemine aktarıldı. Değişkenlerin karşılaştırılmasında Pearson Ki-Kare testi ve Mann-Whitney U testi kullanıldı. Tüm analizlerde istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Olguların dağılımı; kanıtlanmış İFE (58/84, %69), olası İFE (12/84, %14.2), mümkün İFE (14/84, %16.6) olarak tespit edildi. Kanıtlanmış İFE olgularının %91.3'ü (53/58) invazif kandidiyazis (52 kandidemi ve 1 kandidal mediastinit), %5.1'i (3/58) ise PA olarak saptandı. Ayrıca iki ayrı olguda nazofaringeal invazif fungal tutulum (1/58, %1.7) ve kolonda invazif fungal tutulum (1/58, %1.7) belirlendi. Olası ve mümkün İFE hastalarının hepsi (26/26, %100) PA olarak saptandı. Bilinen İFE risk faktörleri olan immünsüpresif tedavi kullanımı, renal replasman tedavisi ihtiyacı, mekanik ventilasyon ihtiyacı, santral venöz kateter mevcudiyeti, üriner kateter mevcudiyeti, GİS kateter mevcudiyeti, mukozit/diyare/ileus hikayesi, malnutrisyon, kan ürünü transfüzyonu, bakteriyel enfeksiyon, antibakteriyel tedavi, hastane ve yoğun bakım yatış süreleri, nötropeni süresi tüm hastalarda irdelendi. Hematolojik malignite ve non-hematolojik immünsüpresif gruplar arasında, immünsüpresif tedavi kullanımı ve nötropeni süresi istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bunun dışındaki parametreler için iki grup arasında anlamlı fark bulunamadı (p<0.05); bu faktörlerin her iki grubu da etkileyen ortak risk faktörleri olduğu sonucuna varıldı. Çalışmamız genel olarak literatürle uyumlu olmakla birlikte özellikle kaba mortalite oranlarında İK hasta grubunda görülen yüksek mortalite dikkat çekicidir. Yine İFE epidemiyolojisi açısından bölgesel ve hastaya yönelik farklılıkların olabileceği bu çalışmada gösterilmiştir. Verilerimiz sınırlı ve tek bir hastaneye başvuran hastaların verileri olmakla beraber, bu konuyu irdeleyen nadir çalışmalardan biridir. Benzer çalışmaların yapılması İFE epidemiyolojisine, hematolojik ve non-hematolojik kökenli hasta grupları arasındaki farklılıkların aydınlanmasına ışık tutacaktır. Giderek sıklığı artan invazif fungal enfeksiyonların risk faktörlerinin iyi bilinmesi, yeni gelişen tanı yöntemlerinin kullanılması ve multidisipliner yaklaşılması ile değerlendirilmesi gerekmektedir.

EnfeksiyonMantar hastalıklarıMantarlar+4
Onur Özalp
Başkent University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erişkin yoğun bakım ünitelerinde candida albicans ve non-albicans candida nozokomiyal kan dolaşımı enfeksiyonları: Risk faktörleri ve mortalitenin kıyaslanması

Kandidemi, hastanelerin yoğun bakım ünitelerinde de görülen erken tanı ve tedavisi zor, mortalitesi yüksek olan önemli kan dolaşımı enfeksiyonudur. Kandideminin yüksek mortalite oranları ile seyretmesi nedeniyle kandidemi gelişme riski yüksek hastaların önceden belirlenerek, preemptif veya profilaktik tedavi yaklaşımları uygulanması önemlidir. Kandidemi etkeni olan türler ve kandidemi insidansı yıllar içerisinde ülkeden ülkeye, hatta aynı ülkedeki hastaneler arasında değişebilmektedir. Kandidemi etkeni en sık C. albicans olarak bildirilirken, son yıllarda non-albicans Candida türleri ile gelişen kandidemi insidansında artış görülmeye başlanmıştır. Bu çalışma 1 Ocak 2011-31 Ağustos 2015 tarihleri arasında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi erişkin yoğun bakım ünitelerinde yatan ve kandidemi saptanan hastalarda retrospektif olarak yapıldı. Çalışmaya alınan hastaların epidemiyolojik ve klinik verileri yapılandırılmış formlara kaydedildi. İstatistiksel değerlendirme için T-testi, Mann Whitney U testi, Ki-Kare ve Fisher's Exact analizi uygulandı, p<0.05 olması anlamlı kabul edildi. Çalışmaya 106 kandidemi olgusu alındı: 58'inde (%55) C. albicans, 48'inde (%45) non-albicans Candida türleri izole edildi. Non-albicans türlerden C. glabrata %19 (n=20), C. tropicalis %11 (n=12), C. parapsilosis %7 (n=7), Candida spp %4 (n=4), C. lusitaniae %2 (n=2) olarak belirlendi. C. famata, C. guilliermondii ve C. dubliniensis ise birer olguda izole edildi. Öncesinde azol kullanımı non-albicans kandidemi gelişimi için risk faktörü olarak bulundu, öncesinde kullanılan geniş spektrumlu antibiyotikler ile C albicans ve non-albicans kandidemileri arasında ise risk faktörü açısından anlamlı fark tespit edilmedi. Çalışmamızda C. albicans ve non-albicans suşlarla gelişen kandidemide hastaların öncesinde antibiyotik kullanımının %99, santral venöz kateter varlığının %87, üriner kateter varlığının %92, total parenteral nutrisyon alma durumunun %68, mekanik ventilatör uygulanımının %44, abdominal cerrahi geçirme durumunun %23 oranlarında olduğu izlendi. Ancak bu parametrelerle non-albicans ve C. albicans kandidemileri arasında risk faktörü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Kandidemi gelişen hastalar altta yatan hastalıkları açısından değerlendirmeye tabi tutulduğunda; diabetes mellitus, kronik obstruktif akciğer hastalığı, hematolojik malignite, solid organ malignitesi, solid organ nakli, nötropeni, böbrek yetmezliği, hemodiyaliz durumu ile non-albicans ve C. albicans kandidemileri arasında risk faktörü açısından anlamlı bir fark saptanmadı. Bazı hastalarda eksitus sonrası kandidemi tespit edilmesi nedeniyle antifungal duyarlılık testleri hepsinde çalışılamamıştır. Antifungal duyarlılık 106 kandidemi suşunun sadece 82'sinde (%77) çalışılmıştır. Antifungal duyarlılık testlerinde flusitosin, flukonazol, vorikonazol ve itrakonazol hepsinde çalışılırken, kaspofungin ve amfoterisin B bazı Candida suşlarında çalışılmıştır. Çalışma süresi boyunca üç farklı yöntem ile antifungal duyarlılık çalışıldığından istatistiksel olarak karşılaştırma yapılamadı. Ellisekiz C. albicans suşunun 48'inde (%83), 20 C. glabrata suşunun 12'sinde (%60), 12 C. tropicalis suşunun yedisinde (%58), yedi C. parapsilosis suşunun altısında (%86) antifungal duyarlılık çalışılmıştır. Çalışmamızda az sayıda izole ettiğimiz Candida spp (n=4), C. lusitaniae (n=2) ve birer adet izole edilen C. famata, C. guilliermondii ve C. dubliniensis'in suş duyarlılığı, sayı azlığı nedeniyle değerlendirmeye alınmamıştır. Toplam 106 Candida suşunun 15'inde kaspofungin duyarlılığı, 39'unda amfoterisin B duyarlılığı çalışılmış ve hepsinde duyarlı bulunmuştur. Antifungal duyarlılık testi çalışılan C. albicans ve C. parapsilosis suşlarının hepsi flukonazol, vorikonazol, itrakonazol, kaspofungin ve amfoterisin B duyarlı bulundu. C. glabrata'da; flukonazol %42 duyarlı, %33 doza bağlı duyarlı, %25 dirençli, vorikonazol %50 duyarlı, %25 doza bağlı duyarlı, itrakonazol %50 duyarlı, %25 doza bağlı duyarlı olarak saptandı. C. tropicalis'de; vorikonazol %100 duyarlı, flukonazol %86 duyarlı, %14 doza bağlı duyarlı, itrakonazol %86 duyarlı, %14 doza bağlı olarak saptandı. Yoğun bakım ünitelerimizde kandidemi saptanan hastaların %69'unda ölüm gelişti. Ölenlerin %53'ü non-albicans, %47'si C. albicans ile kandidemi gelişen hastalardı. Non-albicans türlerde mortalite daha fazla izlendi. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Yoğun bakım ünitelerinde uzun süreli yatan, santral venöz kateteri olan, uzun süre geniş spektrumlu antibiyotik tedavisi alan, invazif terapötik işlemlerin sık uygulandığı hastalarda kandidemi gelişebileceğinin akılda tutulması ve her merkezin kendi kandidemi epidemiyolojik verilerine hakim olarak, erken ve etkin antifungal tedaviye başlanmasının kandidemi mortalite ve morbiditesi üzerinde olumlu etki oluşturacağı aşikardır. Anahtar kelimeler: Yoğun bakım ünitesi, kandidemi, Candida türleri, risk faktörleri

Fatoş Berdan
Başkent University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gram negatif bakteriyemi etkenleri ve artan antibiyotik direnci

Medikal gelişmelere rağmen son yıllarda bakteriyemi ve sepsis riski artmaktadır. Bunun en büyük sebebi ileri yaş popülasyonunun artması, kronik hastalığı olan kişilerin yaşam sürelerinin uzaması, immünsupresif ilaçların yaygın olarak kullanılmaya başlanması, teşhis ve tedavi amaçlı invaziv girişim uygulamalarındaki artıştır. Tüm dünyada giderek artan antibiyotik direnci ve dirençli bakterilere karşı tedavide kullanılabilecek antibiyotik seçeneklerinin çok kısıtlı olması nedeni ile enfeksiyonların tedavisinde zorluklar yaşanmaktadır. Bu çalışma; Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi'ne başvuran hastalarda saptanan gram negatif bakteriyemilere ait verilerin toplanması ile bir takip protokolü hazırlamak ve ülkemize ait veri tabanına katkıda bulunmak amacı ile yapılmıştır. Sık rastlanan gram negatif bakteriyemi etkenleri olan; Escherichia coli, Klebsiella pneumoniae, Enterobacter spp., Pseudomonas aeruginosa, Acinetobacter baumannii'nin hastanemizde son oniki yıllık süreçte dağılımları, sıklıkları ve antibimikrobiyal direnç oranları irdelenmiş olup; uygun antibiyotik seçimi için kılavuz olabilecek veriler araştırılmıştır. Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Hastanesi bünyesinde, Ocak 2004 – Aralık 2015 tarihleri arasındaki oniki yıllık dönemde, mikrobiyoloji laboratuvarına yatan erişkin hastalardan gönderilen 3604 adet kan kültürünün mikrobiyolojik tetkik sonuçları; retrospektif olarak hasta medikal takip ve dokümantasyon sistemi olan Nucleus ve AviCenna programlarından elde edilen veriler doğrultusunda incelenmiştir. Hastane kaynaklı veya toplum kaynaklı ayrımı gözetilmemiştir. Ortalama yaş 64.8 ± 18,0 olarak saptanmıştır. Yaş ortanca değer; 66,0 dır. Hastaların %50,5'i kadın (n=1819), %49,5'i erkektir. (n=1785) Çalışmamızda; dirençli gram negatif bakteriyemi görülme oranları yıllar içerisinde artış göstermektedir [2004 yılı n=90 (%2,5), 2015 yılı n=550 (%15,3)]. Sıklık sırasına göre en fazla görülen gram negatif bakteriler; E. coli, K. pneumoniae, P. aeruginosa, A. baumannii, Enterobacter spp dir. İkibinonbeş yılı için; E. coli (%36,0), K. pneumoniae (%21,8), P. aeruginosa (%16,9), A. baumannii (%12,0), Enterobacter spp (%6,0) saptanmıştır. Gram negatif bakteriler arasında GSBL (Genişlemiş spektrumlu β-laktamaz) pozitiflik oranları açısından, K. pneumoniae ve E. coli irdelenmiş olup; son üç yılda GSBL poziflik oranlarında artış olduğu tespit edilmiştir. GSBL pozitif suş oranları E. coli ve K.pneumoniae'da benzerdir. Özellikle K. pneumoniae ve P. aeruginosa'da son üç yılda belirgin artış gösteren karbapenem direnci çarpıcıdır. A. baumannii tüm antibiyotik gruplarına yüksek oranlarda direnç göstermektedir. İkibinonbeş yılı için antibiyotik direnç oranları; amikasin %72,7, imipenem %87,9, meropenem %87,9, levofloksasin %87,9, siprofloksasin %87,9 ve trimetoprim-sulfametoksazol %80,3'dür. Empirik antibiyotik tedavisine erken dönemde başlanması, doğru antibiyotik seçimi ve uygun süre antibiyotik kullanımı önemlidir. Akılcı antibiyotik yönetimi, yeni antimikrobiyal ilaçların geliştirilmesi ve kullanıma girmesi dirençli gram negatif bakteriyemilerin tedavisindeki problemlerin aşılmasında etkili olacaktır. Anahtar Kelimeler: Bakteriyemi, Gram negatif, Direnç oranları, Kan Kültürü

AntibiyotiklerBakterilerBakteriyemi+5
Zehra Nur Şeşen
Başkent University
2016
00