
345
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Sistemik sklerozis hastalarında İnterlökin-37 serum düzeyi ve klinik bulgularla ilişkisi
Sistemik skleroz(SS,skleroderma) patogenezi deri ve/veya iç organ fibrozu, çeşitli otoantikorların üretimi ve vaskülopati olmak üzere üç temel özellikten oluşan bir konnektif doku hastalığıdır. Ancak spefisifik patolojik mekanizması tam olarak anlaşılamamıştır. İnterlökin-37(IL-37), IL-1 ailesinin yeni keşfedilen bir üyesi olup immün yanıtın doğal bir inhibitörü olarak tanımlanmıştır. IL-37 çeşitli inflamatuar hastalıklarla yakından ilişkilidir. Son zamanlarda yapılan çalışmalar IL-37 ekspresyonunun Sistemik Lupus Eritematozus(SLE), Romatoid Artrit(RA) gibi otoimmün hastalıklarda anormal olduğunu göstermiştir. Bu çalışmada amacımız; SS hastalarında serum IL-37 düzeylerini değerlendirmek ve IL-37'nin major klinik ve laboratuar bulgularla olan ilişkisini incelemekti. Çalışmaya 35 SS hastası ve 30 sağlıklı kontrol alındı. Serum IL-37 düzeyleri enzyme-linked immunosorbent assay(ELİSA) ile ölçüldü. SS hastalarının major klinik ve laboratuar özellikleri de kaydedildi. Sonuçlar SS hastalarının serum IL-37 düzeylerinin kontrollerle karşılaştırıldığında daha düşük olduğunu gösterdi. Ancak bu, istatistiksel olarak anlamlı değildi(p=0,078). Korelasyon analizinde SS hastalarının serum IL-37 düzeyleri ile C3 düzeyi arasında negatif korelasyon olduğu saptandı(p=0,046). IL-37 ile diğer klinik ve laboratuar parametreleri arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Sonuç olarak; IL-37 düzeyi, SS hastalarının serumlarında kontrollerle karşılaştırıldığında diğer otoimmün hastalıkların aksine düşüktü ve C3 düzeyi ile ters ilişkiliydi. SS'in etiyolojisi ve patogenezi halen çok merak edilen ve tam olarak aydınlatılamamış bir konudur. Bu durumun net ortaya konulabilmesi için gerek IL-37 gerekse diğer immünolojik belirteçleri içeren geniş populasyonlu gruplarla daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER, Sistemik skleroz, İnterlökin-37, kompleman, klinik bulgular, laboratuar bulguları
Geriatrik bireylerde fleksibilitenin farklı yaş grupları, cinsiyet ve fiziksel aktivite düzeylerinde incelenmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı geriatrik bireylerde esnekliği farklı yaş grupları, cinsiyet ve fiziksel aktivite düzeylerinde incelemektir. Yöntem: Çalışmaya 120 (59 kadın) gönüllü dahil edildi. Olgular yaşlarına (65-74;75-84;84 ve üstü) göre üç gruba ayrıldı. Esneklik kalça fleksiyonu, ayak bileği dorsifleksiyonu, servikal rotasyon, skapular düzlem kol elevasyonu ve normal eklem hareket açıklıkları, sırt kaşıma testi ve sandalyede otur-uzan testi kullanılarak değerlendirildi. Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi ile mevcut fiziksel aktivite düzeyi, Yaşam Boyu Toplam Fiziksel Aktivite Anketi ile toplam fiziksel aktivite düzeyi ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Yaşlı Modülü ile yaşam kalitesi değerlendirildi. Bulgular: Esneklik artan yaş ile azalma eğilimi içerisinde olmasına rağmen yaş grupları arasında anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Cinsiyetin esneklik üzerine etkisi, ayak bileği dorsifleksiyonunda erkekler lehine, sandalyede otur uzan testinde ise kadınlar lehine anlamlı bulundu (p<0.05). Yaşam boyu egzersiz ve spor aktiviteleri sadece alt ekstremite esnekliği üzerine anlamlı bulunurken, yaşam boyu toplam fiziksel aktivite seviyesinin diğer esneklik parametrelerine bir etkisi bulunmadı. Lineer regresyon modelinde, mevcut fiziksel aktivite düzeyi değerlendirilen parametrelerden ayak bileği dorsifleksiyonu, üst ve alt ekstremite esnekliğini öngördüğü gözlendi (sırasıyla p=0.011, p= 0.036, p=0.001). Yaşam kalitesinin esneklikteki değişikliklerden ve fiziksel aktivite düzeylerinden etkilenmediği bulundu (p>0.05). Sonuç: Geriatrik bireylerde yaşın esneklik üzerine negatif bir etkisi olduğu kabul edilmektedir. Çalışmamızda bu etkinin cinsiyetten bağımsız olduğu gösterilmiştir. Mevcut fiziksel aktivite düzeyi esnekliğin belirteçlerinden biri olarak kabul edilebilir. Bu nedenle yaşlı bireyler fiziksel uygunluk parametreleri hakkında bilgilendirilmeli ve fiziksel olarak aktif olmaya teşvik edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Esneklik, Geriatri, Fiziksel aktivite, Yaşam boyu toplam fiziksel aktivite, Yaşam kalitesi
Yaşlı inme sayrılarında (hastalarında) düşme sıklığı ile işlevsel yeti, denge ve yaşam niteliği arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, yaşlı inme sayrılarında düşme sıklığı ile işlevsel yeti, denge ve yaşam niteliği arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Çalışmaya Ocak 2015-Eylül 2015 tarihleri arasında 68 inme sayrısı alındı. Sayrılar 65 üstü (Grup 1) ve altı (Grup 2) olmak üzere iki gruba ayrıldı ve gruplar arasında değerlendirme sonuçları karşılaştırıldı. Sayrıların kişisel özellikleri, düşme sıklığı ve korkusu sorgulandı. İşlevsel yeti; Fugl Meyer Duyu Değerlendirmesi, 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT), İnme Esenlendirmesinde Hareket Değerlendirmesi Ölçeği (STREAM), Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçeği (FBÖ) ile, denge; Süreli Kalk Ve Yürü Testi (SKYT) ve Gövde Bozukluk Ölçeği (GBÖ) ile, yaşam niteliği (kalitesi) İnme Etki Ölçeği ile değerlendirildi. Bulgular: Grup 1'in yaş ortalaması 74,21±7,43 yıl, Grup 2'nin 54,25±9,40 yıldı. Grup 1'in işlevsel yeti ve denge değerleri Grup 2 'ye göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde düşük, düşme korkusu ise anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). Tüm sayrılarda yaş ile işlevsel yeti arasında negatif yönde düşük düzeyde ve anlamlı korelasyon saptanırken, yaş ile SKYT arasında pozitif yönde düşük düzeyde anlamlı korelasyon saptandı. Sonuç: Yaşlı inme sayrılarında işlevsel yeti ve denge değerleri daha düşük buna bağlı olarak düşme korkuları daha yüksek bulunmuş ve günlük yaşam etkinliklerinde (aktivitelerinde) bağımsızlıklarının azaldığı görülmüştür. İnme esenlendirmesinde (rehabilitasyonunda) motor işlev ve dengeyi arttıracak, düşmeyi önleyecek egzersizlerin günlük yaşamdaki bağımsızlıklarını ve yaşam niteliklerini arttırılabileceği görüşündeyiz. Anahtar Sözcükler: İnme, Düşme, Yaş.
Diz osteoartritinde kinezyolojik bantlama tedavisinin etkinliğinin araştırılması
Amaç: Osteoartrite bağlı diz ağrısı olan hastalarda, ev egzersiz programına kinezyolojik bantlama eklenmesinin ağrı ve fonksiyonellik üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Materyal Metod: Çalışmamızda diz osteoartrit tanılı 60 hasta alınarak tedavi ve kontrol grubu olarak ikiye ayrıldı. Birinci gruptaki (tedavi grubu) hastalara kinezyo bant (KB) uygulaması yapıldı ve ev egzersiz programı verildi. İkinci gruptaki (kontrol) hastalara ise sadece ev egzersiz programı verildi. KB uygulaması üç günde bir değiştirilmek üzere toplam 3 defa uygulandı. Değerlendirmeler tedaviden önce, 9 günlük KB uygulaması sonrasında ve tedavi bitiminden 3 hafta sonra yapıldı (30.gün). Ağrı şiddeti istirahat ve yürüme sırasında olmak üzere; 10cm'lik Vizuel Analog Skala (VAS) ile, fonksiyonel durum Western Ontario and MacMaster Osteoarthritis Index (WOMAC) ile değerlendirildi. Ayrıca fonksiyonel değerlendirme için Kalk Yürü testi (Timed Up & Go testi) uygulandı. Değerlendirmeler hastanın hangi grupta olduğunu bilmeyen bir hekim tarafından yapıldı. Her iki gruba da 30 gün süreli ev egzersiz programı verildi. Bulgular: KB grubunda yürüme VAS, WOMAC fiziksel fonksiyon ve Kalk Yürü testi skorlarında 9. gün ve 30. gün değerlendirmesinde anlamlı düzelme gözlendi. İstirahat VAS skorlarında 30. günde iyileşme anlamlıydı. Kontrol grubunda yürüme VAS ve Kalk Yürü testi skorlarında 9. gün ve 30. gün değerlendirmesinde anlamlı düzelme görüldü. WOMAC ağrı ve fiziksel fonksiyon skorlarında 30. gün değerlendirmesinde iyileşme anlamlıydı. Her iki grup arasında başlangıç, 9. gün ve 30. gün değerlendirmelerinde hiçbir parametrede anlamlı fark saptanmadı. Sonuç: Diz osteoartritinde ev egzersiz programına ek olarak uygulanan kinezyo bantlamanın, tek başına verilen ev egzersiz programına göre bir üstünlüğü olmadığını ancak fiziksel fonksiyonda daha hızlı bir iyileşme sağlayabileceğini düşünmekteyiz.
Kronik boyun ağrılı hastalarda pilates eğitiminin fonksiyonellik ve yaşam kalitesine etkisi
Amaç:Kronik boyun ağrısının fonksiyonel yetersizliğe sebep olduğu belirtilmesine rağmen, Pilates eğitiminin fonksiyonellik ve yaşam kalitesine olan etkisi bilinmemektedir. Araştırmanın amacı kronik boyun ağrılı hastalarda Pilates egzersizlerinin fonksiyonellik ve yaşam kalitesine etkisini incelemektir. Yöntem: Otuz altı kronik boyun ağrılı hastada ağrı, özürlülük, kavrama kuvveti, el becerisi, postüral kontrol, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesi değerlendirilmiştir. Hastalar Pilates ve ev egzersiz grubu olmak üzere randomize olarak 2 gruba ayrılmıştır. Hastalara 8 haftalık egzersiz eğitimi uygulanmış ve değerlendirmeler egzersiz öncesi, sonrası(8. hafta) ve 12. haftada tekrarlanmıştır. Bulgular: Her 2 tedavi yöntemi de kısa dönemde ağrı ve özürlülüğü azaltmada ve el becerisi ile kavrama kuvvetini artırmada benzer etkiye sahipken, Pilates egzersizleri uzun dönemde ağrı ve özürlülüğün azalmasında, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesinin artmasında ev egzersizlerinden daha etkili bulunmuştur (p<0.05).Pilates egzersizleri ve ev egzersizlerinin, postüral kontrolün gelişiminde uzun dönemde katkı sağlaması açıdan birbirine üstünlüğü bulunmamaktadır (p>0.05). Sonuç: Pilates egzersizleri hem kısa hem uzun dönemde ağrı ve özürlülüğün azalmasında,fiziksel aktivite ve yaşam kalitesinin artmasında ev egzersizlerinden daha etkilidir. Postüral kontrolü geliştirmede her 2 egzersiz yöntemi de benzer etkiye sahiptir. Bu konuda Pilates egzersizleri ile farklı egzersiz yaklaşımlarını karşılaştıran daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: pilates egzersizleri, postüral kontrol, fiziksel aktivite, kronik boyun ağrısı
Sağlıklı genç bireylerde karada ve su içinde yapılan kısa dönem yüksek şiddetli aralıklı egzersiz eğitiminin aerobik kapasite ve kas performansı üzerine etkilerinin karşılaştırılması
Amaç : Bu çalışmanın amacı sağlıklı genç bireylerde karada ve su içinde yapılan Yüksek Şiddetli Aralıklı Egzersizin kas performansı ve aerobik kapasite üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır. Yöntem: Çalışmaya 18-25 yaş arası 41 sağlıklı katılımcı dahil edildi. Katılımcıların demografik bilgileri (yaş, cinsiyet, boy uzunluğu, beden ağırlığı, beden kütle indeksi) kaydedildi. Tüm katılımcılar aerobik kapasite (mekik koşu testi), Core Stabilizasyon (60° fleksiyon testi, Biering-Sorensen ekstansiyon testi, yan köprü kurma testi) ve fonksiyonel kas kuvveti (dikey sıçrama testi) testleri kullanılarak değerlendirildi. Katılımcılar su içi, kara ve kontrol olacak şekilde üç gruba ayrıldı. Su içi ve kara grubuna iki haftalık toplamda altı seans yüksek şiddetli aralıklı egzersiz eğitimi verildi. Bulgular: İki haftalık süre sonunda üç grup arasında dikey sıçrama mesafesi dışında tüm ölçüm parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Kontrol grubuna göre hem kara hem de su içi egzersiz grubunun core stabilizasyon ve kas performansı ölçümleri istatistiksel olarak anlamlı ölçüde daha iyiydi. Kara ve su içi egzersiz grubu karşılaştırıldığında ise core stabilizasyon testlerinden 60° fleksiyon testi(p=0.00) dışındaki diğer testler ve aerobik kapasite açısından iki grup arasında fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç :Sağlıklı genç yetişkinlerde aerobik kapasite ve core stabilizasyonun geliştirilmesi açısından kısa süreli yüksek şiddetli aralıklı egzersiz eğitimi etkilidir. Eğitimin karada veya su içinde yapılması ölçülen parametreler açısından bir fark oluşturmamıştır. Anahtar Kelimeler: Yüksek şiddetli aralıklı egzsersiz eğitimi, core stabilizasyon, aerobik kapasite, su içi egzersiz
Romatoid artrit ve ankilozan spondilitte nörosensorial işitme kaybı
Amaç: Ankilozan spondilit (AS) ve Romatoid artrit (RA)'lı hastalarda işitme kaybı oranını, tipini ve mevcut kaybın kontrol grubuna göre farklı olup olmadığını araştırmak.Materyal ve metot: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon ABD polikliniğine başvuran 50 AS'li, 50 RA'lı hasta ve 34 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya alındı. Her üç gruba kulak burun boğaz fizik muayenesi, 250-8.000 Hz frekanslar arasında pür tone odyometrileri, stapes refleksleri ve Oto Akustik Emisyon (OAE) testi yapıldı.Bulgular: Olguların yaş ortalaması AS'li hastalarda 32,20 (18-55), RA'lı hastalarda 36,88 (19-50) ve kontrol grubunda 35,58 (20-50) yıl idi. AS'te ortalama hastalık süresi 5,27 (0-22) iken RA'te 4,72 (0-21) yıl bulundu. AS'li hastaların 7'sinde (% 14), RA'lı hastaların 10'unda (% 20) ve kontrol grubundaki hastaların 3'ünde (% 8,8) işitme kaybı saptandı. En sık sensörinöral tip işitme kaybı (SNİK) bulundu. Bunların da dağılımı AS'li hastalarda % 10, RA'lı hastalarda % 14 ve kontrol grubundakilerde % 8,8 şeklinde idi. Hastalık süresi 10 yıldan fazla olan 7 RA'lı hastanın 6'sında (% 85.7) ve 7 AS'li hastanın 2'sinde (% 28.5) işitme kaybı vardı.Sonuçlar: AS, RA ve kontrol grubu arasında işitme kaybı açısından anlamlı fark yoktur. RA'lı hastalarda daha fazla olmak üzere hastalık süresi uzadıkça işitme kaybı görülme oranı artmaktadır.Anahtar kelimeler: Ankilozan spondilit, romatoid artrit, hastalık süresi, işitme kaybı
Romatoid artritli hastalarda kardiak tutulumun noninvaziv elektrofizyolojik parametrelerle değerlendirilmesi (24 saatlik holter monitorizasyonu bulguları)
Giriş ve Amaç: Romatoid artrit (RA)'te hem hastalığa ve hem de kullanılan ilaçlara bağlı olarak kalp tutulumu olabilmekte ve çoğunlukla sessiz seyretmektedir. Bu çalışmanın amacı, RA'li hastalarda kalbin elektrofizyolojik parametrelerini 24 saatlik Holter elektrokardiografi izlemiyle değerlendirerek kardiak etkilenimin varlığını araştırmaktı.Materyal ve Metod: Bu çalışma, Dicle Üniversitesi Hastanesinin Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Anabilim dalı Romatizmal Hastalıklar polikliniğine başvuran 49 RA'li hasta ve 28 sağlıklı birey üzerinde yürütüldü. Çalışmaya dahil edilen bireyler klinik ve laboratuar parametreleri açısından değerlendirldi ve 24 saatlik Holter elektrokardiografik monitorizasyonları yapıldı.Bulgular: Minimal, maksimal ve ortama kalp hızları RA grubunda anlamlı derecede daha yüksek iken, ortalama RR, maksimum QT intervali, SDNN, SDANN ve HRV indeksi parametreleri ise RA hastalarında kontrol grubuna göre anlamlı düşük saptandı (p<0.05). ESH ile düzeltilmiş QT dispersiyonu arasında anlamlı negatif ilişki (p<0.05). Diğer klinik ve laboratuar parametrelerle QT ve KHD bulguları arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05).Sonuçlar: RA'li hastalarda QT dispersiyonu ve KHD gibi parametrelerin, bu hastalarda geleneksel risk faktörlerine ek olarak kardiyovasküler riskin değerlendirilmesi ve ani kardiyak ölüm riskinin öngörülmesinde ılımlı bir rolü olabileceği söylenebilir.Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, Holter elektrokardiografi, QT dispersiyonu, Kalp hızı değişkenliği
Psoriatik artritli hastalarda anti-ccp antikor düzeylerinin klinik ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Giriş ve amaçPsoriatik artrit psoriasis ile ilişkili, aksial ve periferal eklem tutulumunun olduğu kronik inflamatuar eklem hastalığıdır. PsA hem RA hemde spondiloartropatilerin özelliklerini paylaşır. PsA hastaların yaşam kalitelerini olumsuz etkiler.Bizim amacımız PsA anti-CCP antikor düzeyleri ve bunların klinik ve yaşam kalitesi ile ilişkisini araştırmaktı.Materyal ve metodÇalışmamız 42 psoriatik artrit hastası ve 38 sağlıklı kontrol içermektedir. Demografik ve karekteristik klinik özellikler yaş, cinsiyet, hastalık süresi, ESH, CRP, anti-CCP antikorları, RF ve VAS ile periferal eklem ağrısı değerlendirildi. NHP ve SF- 36 her iki grupta yaşam kalitesini değerlendirmek için kullanıldı.BulgularGrublar arasındaki demografik özellikler benzerdir. NHP'nin sosyal izolasyon, emasyonel durum ve ağrı subskorları PsA hastalarında kontrol grubundan anlamlı yüksekti.. NHP'nin özellikle fiziksel kompanentleri ( yorgunluk, fiziksel fonksiyon ve uyku ) PsA hastalarında istatistiksel olarak yüksekti ( p>0.05 ). Anti-CCP antikorları PsA'li 13 ( % 33.3 ) hastada ( % 0 kontrol grubu ile karşılaştırıldığında pozitif bulunduNHP ve SF-36 ile ESH ve CRP arasında istatistiksel olarak belirgin korelasyon yoktu.SonuçlarSonuç olarak anti-CCP antikor pozitifliği psoriatik artritli hastalarda anlamlı olarak artmıştır. Bununla birlikte anti- CCP titresi ile yaşam kalitesi ölçütleri arasında ilişki bulunmadı
Total kalça protezli hastalarda denge eğitiminin denge ve fonksiyonel düzey üzerine etkisinin incelenmesi
Amaç: Total kalça protezli (TKP) hastalarda denge eğitiminin denge ve fonksiyonel düzey üzerine etkisini incelemek amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya 16 unilateral TKP'li hasta dahil edilmiştir. Hastalar ameliyat sonrası 8. haftada klasik egzersiz(KE, n=8) ve klasik egzersize ilave olarak denge eğitimi (KE+D, n=8) grubu olmak üzere ikiye ayrılmıştır. KE grubu klasik kalça eklem hareket açıklığı ve kuvvetlendirme egzersizlerini, KE+ D grubu da klasik egzersizlere ilave denge egzersizlerini haftada 7 gün olmak üzere 6 hafta boyunca uygulamıştır. Hastaları ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 8. , 14. ve 26. haftalarda değerlendirme parametreleri ağrı düzeyleri, kalça eklem hareket açıklıkları, kalça çevresi kas kuvveti değerlendirmeleri, tek ayak üzerinde durma testi, Tetrax denge sistemi, Harris Kalça skorlaması, alt ekstremite fonksiyon skalası, 5 tekrarlı otur kalk ve 50 adım süreli yürüme testini içermektedir. Bulgular: Çalışma grubundaki hastaların statik denge sağ ekstremite üzerinde gözü kapalı tek ayak üzerinde durma süresinde daha fazla artış elde edilirken (p<0.05). diğer değerlendirme parametreleri bakımından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). Her iki grupta da ameliyat öncesine gore ameliyat sonrası haftalarda anlamlı gelişme elde edilmiştir (p<0.05). Sonuç: Çalışmamızın sonucunda klasik rehabilitasyon ve denge eğitimi gruplarında dengede ve fonksiyonel parametrelerde benzer kazanımlar olduğu bulunmuştur. Klasik rehabilitasyona ek olarak verilen denge egzersizlerin TKP sonrası 26 haftalık dönemde fonksiyonel durum ve denge açısından ek bir yararı görülmemiştir. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, Kalça, Total Kalça Protezi, Denge Eğitimi, Fonksiyon, Değerlendirme
Total diz protezli hastalarda operasyon öncesi anksiyete ve depresyon ile operasyon sonrası fonksiyonel performans arasındaki ilişkinin incelenmesi
Amaç:Diz artroplastisi artan bir şekilde uygulanmaktadır, en sık olarak ta ciddi şekilde diz OA kişlerde uygulanmaktadır. Operasyonun başarılı geçmesine ve uygun tekniklerin uygulanmasına rağmen bu insanların %20 sinin menmuniyetsizliği devam etmektedir. Hastalardan istenen sonuçların alınamaması sebebini hasta kaynaklı diz sonuç ankentleri bunun fiziksel karakterlerden, kötü bir durumdan, fiziksel kötüleşme ya da ameliyattan mı kaynaklandığını belirleyememiştir. Bu durumun nedeni psikolojik durumudan kayanaklandığını bildirmişlerdir. Düşük sonucun nedeni ağrıdan kaynaklanmaktadır. Son zamanlarda yapılan çalışamalarda psikoljik durumun TDP sonucunu etkilediğini bildirmişlerdir. Bu yapılan çalışamaların hiçbiri objektif ölçüm yapan sonuç bildrim araçları ile yapılmamıştır. Bizim çalışamamızın amacı da objektif diz fonksiyon sonuç ölçüm araçları ile psikolojik durum arasındaki ilşkiyi incelemektir. Yöntem:Çalışmamıza 45 TDP hastası dahil edildi. Bu hastalar operasyon öncesi ve operasyon sonrası 3. Ay da değerlendirmeye alınmıştır değerlendirme aracı olarak diz fonksiyonel seviyesi için HSS , yaşam kalitesi için SF-12 , süreli performans testlerinden 50 AYT ,30 SN-OKT, merdiven çıkma testi uygulanmıştır. Hastalar operasyon öncesi ankiyete ve depresyon durumuna göre ikiye bölünmüş bu gurubaların parametereleri ile, SPSS 22.0 versiyonunda, mann-u whitney analizi yapılmıştır. Bulgular:Operasyon öncesi anksiyetesi yüksek olan grupla düşük olan grup karşılaştırıldığında 50-AYT de istatiksel olarak anlamlı fark olup anksiyetesi düşük olan grubun yürüme süresi daha kısadır. 9-BMT de istatiksel olarak anlamlı fark olup anksiyetesi düşük olan grubun merdiven çıkma süresi daha kısadır. 30-SN-OKT ise istatiksel bir değişim olmamıştır. Sonuç: Buradan çıkardığımız sonuca göre yürüme ve merdiven çıkma testleri operasyon öncesi anksiyete den etkilenmektedir. Anahtar Sözcükler:Anksİyete ve Depresyon, Süreli performans, Total Diz protezi
Tenisçi dirseği (lateral epikondilit'te) ESWT'nin (extracorporeal shock wave therapy) etkinliği
Amaç: Extracorporeal Shock Wave Therapy (ESWT)'nin lateral epikondiliti olan hastalarda, klinik, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi üzerine olan kısa ve orta vadedeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık.Yöntem: Lateral epikondiliti olan toplam 34 hasta randomize olarak çalışma kapsamına alındı. Hastalara gün aşırı birer seans toplam 3 seans ESWT uygulandı. Hastaların tedavi öncesi, tedaviden hemen sonra, 6 hafta sonra ve 12 hafta sonra VAS, NİRSCHL, PRTEE ve SF-36 skorları değerlendirildi.Bulgular: Hastalarımızda tedavi sonrasında, tedavi öncesine göre VAS, NİRSCHL, PRTEE ve SF-36 skorlarında tedaviden hemen sonra, 6 hafta ve 12 hafta sonraki değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler bulundu(P<0.05).Sonuç: Lateral epikondilitli hastalarda, iyi planlanmış ve odaklanmış olarak uygulanan ESWT'nin; hastaların ağrılarını azaltmada, günlük aktivitelerin ve fiziksel fonksiyonların artmasında, yaşam kalitesinin fiziksel ve mental parametrelerinin iyileştirilmesinde kısa ve orta vadede etkin olduğu görülmektedir.
Sistemik skleroz'da leptin düzeyinin hastalık aktivitesi, osteoporoz ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
Sistemik skleroz (SSk) deri ve iç organlarda fibrozise neden olan kronik inflamatuar bir hastalıktır. SSk'da hastalık seyri sırasında osteoporoz görülebilmektir. Leptin ise hidrofilik peptid yapıda bir hormon olup, leptinin inflamasyonla ilişkisini gösteren bir çok çalışma bulunmaktadır. Yine leptinin osteoporoz ile ilişkisi olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Yaptığımız literatür taramasında SSk'da leptin düzeyini araştıran bir yayın bulunmuş olup bu çalışmada SSk'da leptin ile inflamasyon ilişkisi araştırılmıştır. Biz bu çalışmada SSk'da leptin düzeyinin hastalık aktivitesi ve osteoporoz ile ilişkisini göstermeyi amaçladık.Çalışmaya hasta ve kontrol grubuna 28'er kadın 2'şer erkek dahil edildi. Kronik hastalığı olan kişiler çalışmaya dahil edilmedi. Hastalık aktivitesi açısından değerlendirildiğinde hasta grubundaki 30 kişiden 14'ü aktif, 16'sı ise inaktif olarak değerlendirildi.Hasta ve kontrol grubu arasında leptin düzeyi açısından istatistiksel anlamlı fark saptanmadı (p=0.179). İlginç olarak aktif hastalarda leptin düzeyi inaktif hastalara göre anlamlı derecede düşüktü (p=0.02). Leptin ile infalamasyon markırlarından sedimentasyon ve CRP arasında anlamlı korelasyon saptanmadı. Hasta grubunda kemik dansitometresi parametreleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (P<0.05). Leptin ile kemik dansitometresi parametreleri arasında ise korelasyon saptanmadı (p>0.05). D vitamini ise hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p=0.04). Leptin ile D vitamini arasında ise anlamlı pozitif korelasyon görüldü (p=0.023). SSk'lı hastalarda SF-36 parametreleri kontrole göre anlamlı derecede düşüktü (p<0.05).Sonuç olarak aktif hastalarda leptin düzeyinin inaktif hastalara göre anlamlı derecede düşmesi leptinin SSk'da hastalıkta aktivite belirteci olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. SSk'da leptinin osteoporozla ilişkisi saptanamadı. SSk'lı hastalarda yaşam kalitesinde etkilenme saptandı. Bu konuda daha geniş serilerle yapılmış çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Telerehabilitasyon tabanlı motor imgeleme eğitiminin multipl sklerozlu bireylerin yürüme ve denge performansları üzerine etkisi: Randomize kontrollü çalışma
Amaç: Multipl skleroz (MS) hastalarında telerehabilitasyon tabanlı motor imgeleme eğitiminin başta yürüme ve denge olmak diğer fiziksel, kognitif ve psikososyal değişkenler üzerine etkisinin incelenmesiydi. Yöntem: Randomize kontrollü değerlendirici kör dizayndaki araştırmaya MS hastaları ve sağlıklı bireyler dâhil edildi. Hastalar, randomize olarak tedavi ve kontrol grubu olmak üzere ikiye ayrıldı. Hastaların fiziksel, kognitif ve psikososyal durumları kör değerlendiriciler tarafından değerlendirildi. Tedavi grubundaki hastalar, haftada iki kez olmak üzere sekiz hafta boyunca fizyoterapist tarafından bireysel olarak uygulanan telerehabilitasyon tabanlı motor imgeleme eğitim programına alındı. Kontrol grubundaki hastalara ek bir uygulama yapılmadı, rutin medikal tedavilerine devam edildi. Hastalar, izlem öncesi ve sonrası olmak üzere iki kez değerlendirildi. Sağlıklı bireyler bir kez değerlendirildi. Bulgular: Tedavi grubundaki 20 ve kontrol grubundaki 15 hastaya ilk değerlendirmeler yapıldı. Toplam 33 hasta (tedavi=19, kontrol=14) sekiz haftalık izlemi tamamladı. Hasta grupları arasında demografik ve klinik özellikler bakımından anlamlı fark yoktu (p>0.017). Hastaların fiziksel, kognitif ve psikososyal durumlarının sağlıklılara göre olumsuz yönde etkilenmiş olduğu saptandı (p<0.017). Tedavi grubundaki hastaların yürüme hızı, algısı, denge ve denge güven, kognitif, yorgunluk, anksiyete, depreyon ve yaşam kalitesi ölçümlerinde ilk değerlendirmeye göre anlamlı düzeyde gelişme görüldü (p<0.05). Kontrol grubunda bu ölçümlerde bir değişim saptanmadı (p>0.05). Sonuç: Çalışmanın sonuçları, telerehabilitasyon tabanlı motor imgeleme eğitiminin, MS hastalarının yürüme ve denge performanslarını ve kognitif fonksiyonlarını iyileştirmede, yorgunluk, anksiyete ve depresyon düzeylerini azaltmada ve yaşam kalitelerini artırmada etkili bir yöntem olduğunu gösterdi. Bu yenilikçi yaklaşımın mevcut fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamaları arasına girmesi gerektiği düşünülmektedir.
Dokulu tabanlıkların multiple sklerozlu bireylerde denge ve süreli performans parametreleri üzerine etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı ayak tabanında taktil uyarılar yaratmaya yarayan dokulu tabanlıkların MS'li bireylerde kullanılmasının denge parametreleri ve süreli performans testleri üzerindeki olası etkilerini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya yaşları 20-64 arasında olan, EDSS skorları 2-4 arasında, Relapsing remitting ve sekonder progresif tip 36 MS hastası dahil edilmiştir. Çalışmada 4 grup yer almıştır. Gruplarda sırası ile kontrol tabanlığı (n:9), dokulu tabanlık (n:9), mekanik tabanlık (n:9) ve dokulu+mekanik (n:9) tabanlık uygulamaları yapılmıştır. Değerlendirme parametreleri olarak süreli performans testlerinden Zamanlı Kalk ve Yürü Testi (TUG) ve 25 Adım Yürüme Testi (25FWT) değerlendirmeleri yapılmış, denge değerlendirmelerinde ise statik ayakta duruş, stabilite limitleri testi, oturmadan ayağa kalkma testi ve tandem yürüyüş testi yapılmıştır. Grupların birinci değerlendirmelerinden sonra tabanlık uygulaması yapılmış ve hemen tabanlıkla ikinci değerlendirmeleri tekrarlanmıştır. Bu değerlendirmeden sonra 4 hafta süreli verilen tabanlığı kullanmaları istenmiş ve bu sürenin sonunda üçüncü değerlendirmeleri yapılmıştır. Üçüncü değerlendirmeden sonra tabanlık kullanımı sonlandırılmış ve sönümlenme etkisinin değerlendirilmesi için 4 hafta sonra dördüncü değerlendirme yapılmıştır. Bulgular: Gruplar arasında yaş, boy, kilo, cinsiyet, EDSS skoru, medikal durum ve başlangıç süreli performans değerlendirmeleri ile denge parametreleri açısından anlamlı fark bulunmamaktaydı (p>0.05). Değerlendirme sonuçlarına göre dokulu tabanlık grubunda ve dokulu+mekanik tabanlık grubunda Zamanlı Kalk ve Yürü testi ile stabilite limitleri testinde anlamlı gelişmeler olduğu saptanmıştır (p<0.05). Bu etkinin uzun dönemde de devam ettiği tespit edilmiştir (p<0.05). Statik denge değerlendirmelerinde ise dokulu tabanlık kullanımının sadece yumuşak zemin, gözler kapalı denge testinde 4 haftalık kullanım ile anlamlı gelişmeler olduğu kaydedilmiştir (p<0.05). 2 Sonuç: Sonuç olarak dokulu tabanlık kullanımı somato-duyusal problem yaşayan MS hastalarının dengelerini anlamlı olarak geliştirdiği ve bu etkinin uzun dönemde de devam ettiği görülmektedir.
Behçet hastalarında erektil fonksiyonların değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Behçet hastalığı (BH) oral ve genital aft, göz tutulumu, cilt lezyonları, artrit, nörolojik ve vasküler tutulum ile seyreden kronik, multisistemik bir hastalıktır. Bu çalışmada erkek Behçet hastalarında erektil fonksiyonların yaşam kalitesi ile ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve metod: Çalışmaya 72 erkek behçet hastası ve 62 erkek sağlıklı gönüllü alındı. Demografik ve klinik özellikler, sigara kullanımı, yaş, hastalık süresi, eritrosit sedimentasyon hızı (ESH), C reaktif protein (CRP) ölçümleri kaydedildi. Hasta grubunun yaşam kalitesi Nottingham Sağlık Profili, ağrı düzeyleri vizüel analog skala (VAS) ile değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunda anksiyete ve depresyon düzeyi hastane anksiyete depresyon ölçeği (HADÖ) ile erektil fonksiyon (EF) ereksiyon işlevi uluslar arası değerlendirme formu (EİUDF) kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Behçet hastalarında kontrol grubuna kıyasla EF anlamlı oranda düşük bulundu. EF ile yaş, tanı süresi, HADÖ-anksiyete skoru, HADÖ-depresyon skoru, NHP sosyal izolasyon, NHP emosyonel reaksiyonlar, NHP enerji düzeyi skoru arasında negatif korelasyon saptandı (p<0,001). Sonuçlar: Behçet hastalarında kontrol grubuna kıyasla EF anlamlı oranda düşük bulunmuştur. EF bozukluğu özellikle yaş, tanı süresi, anksiyete, depresyon, yaşam kalitesi ile ilişkilidir. Anahtar kelimeler: Behçet hastalığı, erektil fonksiyon, erkek, psikolojik durum, yaşam kalitesi.
Miyofasiyal ağrı sendromunda sürekli ve kesikli terapötik ultrasonun etkinliğinin karşılaştırılması
AMAÇ: Bu çalımanın amacı; miyofasiyal ağrı sendromunda (MAS); sürekli, kesikli ve sham tipte terapötik ultrason uygulamalarının ağrı, kas spazmı derecesi, boyun fonksiyonu, yaşam kalitesi ve depresyon üzerine etkilerinin karşılaştırılmasıdır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğine Nisan 2012-Mayıs 2013 tarihleri arasında başvuran 18-60 yaşları arasında 60 hasta alındı. MAS tanısı, Travell ve Simons'ın tanı kriterleri esas alınarak konuldu. Bu hastalar üç gruba randomize edildi. Tüm hastalara standart germe ve eklem hareket açıklığı egzersizleri ve 10 dakika ağrılı bölgeye sıcak paket uygulaması verildi. Birinci gruba sürekli ultrason, ikinci gruba kesikli ultrason (1:1 oranında) üçüncü gruba sham ultrason (cihaz kapalı) 5 dakika toplam 10 seans aynı araştırmacı tarafından uygulandı. Tüm hastaların tedavi öncesi, tedavi sonrası, 6 ve 12 haftada istirahatte, hareketle ve palpasyonla verbal ağrı şiddeti visüel analog skala (0-10 cm) ile, yaşam kalitesi Nothingham Health Profile ile, boyun fonksiyonu Boyun Ağrı ve Özürlülük Ölçeği ile ve depresyon durumu ise Beck Depresyon Ölçeği ile değerlendirildi. Ayrıca hastaların memnuniyeti ve kas spazmı derecesi değerlendirildi. BULGULAR: Gruplar arasında cinsiyet, yaş, ağrı süresi, eğitim ve meslek bakımından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı (p>0.05). Her üç grupta da tedavi ile tüm ağrı değerlerinde, kas spazmı derecesinde, boyun fonksiyon değerlendirmesinde ve yaşam kalitesi bazı alt parametrelerinde anlamlı iyileşme gösterildi (p<0.05). Depresyon değerlerinde yalnızca sham ultrason grubunda, hasta memnuniyeti açısından ise her üç grupta anlamlı bir iyileşme gösterilemedi (p>0.05). Gruplar karşılaştırıldığında tedavi öncesinde istirahat ağrısının sürekli ultrason alan grupta anlamlı olarak daha iyi olduğu saptanırken diğer ölçümlerde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Tedavi sonrasında ise tüm parametrelerde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı. Ancak tedavi ile gruplarda meydana gelen değişimler karşılaştırıldığında sürekli ultrason alan grupta istirahat ağrısındaki düzelme, sürekli ve kesikli ultrason alan grupta palpasyonla oluşan ağrıdaki düzelme sham ultrason grubuna göre anlamlı olarak daha iyi bulunurken (p<0.05), diğer parametrelerde anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). SONUÇ: MAS' da sürekli ultrason tedavisinin istirahatde ağrıyı azaltmada plaseboya üstün olduğu, sürekli ve kesikli ultrason tedavisinin her ikisinde palpasyonla oluşan ağrıda azalmada, psikolojik durumu düzeltmede plaseboya üstün olduğu ancak yaşam kalitesi, hareketle oluşan ağrı ve kas spazmı derecesi üzerine etkisinin plasebodan farksız olduğu sonucuna varılmıştır.
Romatoid artritli hastalarda hastalık aktivitesi ile visseral yağ arasındaki ilişki
Romatoid artrit (RA) kronik, inflamatuar, otoimmün bir hastalıktır. Tedavide hastalık modifiye edici ilaçlar ve biyolojik ajanlar kullanılmaktadır. Çalışmalarda obezitenin biyolojik ajanlara cevabı azalttığı gösterilmiştir. Visseral yağ obezitenin neden olduğu metabolik ve inflamatuar olaylardan sorumlu tutulmaktadır. Bu çalışmanın amacı RA'lı hastalarda visseral yağ oranını ve hastalık aktivitesine etkilerini belirlemektir. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran 101 RA'lı hasta ve 45 sağlık kontrol grubu çalışmaya alındı. Vücut yağ doku yüzdesi, visseral yağ yüzdesi Biyoempedansmetre tekniği ile çalışan OMRON BF 508 marka vücut analizi aleti ile ölçüldü. RA'lı hastalar muayene edilerek artrit ve hassas olan eklemleri belirlenerek DAS 28 değerleri hesaplandı ve hastalık aktiviteleri DAS 28 ve VAS ile belirlendi. RA'lı hastalarda ilaç alt grubu oluşturularak yapılan değerlendirmede anti TNF kullanan grupta total yağ ortalaması 43,1, Disease Modifying Anti Rheumatısmal Drug (DMARD) grubunun total yağ ortalaması 38,5, kontrol grubunu total yağ ortalaması 36,9 idi. Total yağ açısından anti-TNF ve kontrol grubu arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (P=0,031); diğer gruplar arasında total yağ açısından anlamlı fark saptanmadı (p = 0,113 ve 0,705). Anti TNF kullanan hastalarda visseral yağ ortalaması 11,1 DMARD grubunun visseral yağ ortalaması 8,6, kontrol grubunun visseral yağ ortalaması 8,9 idi. Anti TNF grubunun visseral yağ oranı kontrol ve DMARD grubuna göre yüksek olup istatiksel olarak anlamlı fark saptandı (p=0,018 ve 0,003). Romatoid artrit hastalarında visseral yağ oranı daha yüksek olduğu tespit edildi. Anti TNF kullanımı ile hem total ve hemde visseral yağ oranlarının daha fazla arttığı tespit edildi ve bununda tedavi yanıtını etkileyen bir faktör olabiliceği düşünüldü. Anahtar kelimeler: Romatoid artrit, visseal yağ, toplam yağ, anti-tnf, DMARD
Postmenopozal osteoporoza bağlı torakal kifozu olan hastalarda postürü düzeltmeye yönelik kinezyo bantlamanın kifoz açısı, ağrı ve denge üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmanın amacı osteoporoza bağlı kifozu olan hastalarda postür düzeltmeye yönelik kinezyo bantlamanın ağrı, dorsal kifoz açısını azaltma ve denge üzerine rutin osteoporoz ve denge egzersizlerine ek bir yarar sağlayıp sağlamadığının araştırılmasıdır. Materyal Metot: Osteoporoz tanısı almış ve inklinometre ile ölçülen dorsal kifoz açısı 40 derecenin üzerinde olan 42 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize edilerek iki gruba ayrıldı. A grubuna (n=22) konvansiyonel osteoporoz egzersiz programı (germe, güçlendirme ve denge egzersizleri), B grubuna (n=20) bu tedaviye ek olarak postür düzeltici kinezyolojik bantlama yapıldı ve hastalar 6 hafta boyunca izlendi. Hastaların statik denge değerlendirmesi ''Kinestetic Ability Trainer'' (Kinestetik Beceri Eğitim) (sport KAT 1700) cihazı ile, fonksiyonel denge değerlendirmesi Berg Denge Ölçeği ile yapıldı. Dorsal kifoz açıları dijital inklinometre kullanılarak ölçüldü. Hastaların ağrı değerlendirmesi Vizuel Analog Skala (VAS) kullanılarak yapıldı. Dorsal kifoz açısı, sportkat ve Berg Denge Ölçeği ile denge değerlendirilmesi, VAS ile ağrı değerlendirmesi tedavi öncesi, 3.hafta ve 6. haftada değerlendirilirken; kinezyotape bantlama yapılan grupta bu değerlendirmelere ek olarak bantlama sonrası anlık sportkat ile denge değerlendirmesi ve dijital inklinometre ile dorsal kifoz açısı ölçümü tekrarlandı. Bulgular: Her iki grup arasında yaş, boy, eğitim düzeyi, menapoz yaşı, kronik hastalık öyküsü, kırık varlığı açısından anlamlı fark yoktu (p>0.05). Ancak VKI açısından değerlendirildiğinde iki grup arasında anlamlı fark saptandı ve B grubunda daha yüksek bulundu (p:0.007). Hastaların DXA ölçümleri karşılaştırıldığında, A grubunda L1-L4 T-skoru ve KMY ölçümleri daha düşük saptandı (p<0.05). Ancak femur boyun ve femur toplam T-skoru ve KMY değerlerine bakıldığında her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Dorsal kifoz açısı ölçümlerinde başlangıç, üçüncü ve altıncı hafta değerlendirmelerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Grup içi değerlendirmelere bakıldığında her iki grupta da başlangıç ile altıncı hafta değerleri karşılaştırıldığında A grubunda anlamlı fark saptanmazken (p>0.05), B grubunda anlamlı fark saptandı (p<0.05). Sport KAT 1700 cihazı ile yapılan ölçümlerde ve Berg Denge Ölçeği skorlarında başlangıç, üçüncü ve altıncı hafta değerlendirmelerinde gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Grup içi değerlendirmelerde başlangıç ile altıncı hafta değerleri karşılaştırıldığında her iki grupta da değerler arasında anlamlı fark saptandı (p<0.05). VAS skoru değerlendirmelerinde, başlangıçta her iki grup arasında anlamlı fark saptandı (p<0.05). B grubunun başlangıç VAS değeri daha yüksek bulundu. Ancak üçüncü ve altıncı haftada gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Grupların kendi içindeki VAS skoru değerlendirmelerine bakıldığında, başlangıç ile altıncı hafta değerleri arasında her iki grupta da anlamlı fark saptandı (p<0.05). Değerlendirilen parametrelerin başlangıç-üçüncü hafta, üçüncü hafta-altıncı hafta ve başlangıç-altıncı hafta değişimlerinin farkı karşılaştırıldığında sadece VAS başlangıç-üçüncü hafta ve başlangıç-altıncı hafta değişimlerinde gruplar arası anlamlı fark saptanırken (p<0.05), diğer tüm parametrelerin değişim farklarında gruplar arası anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). B grubunda kinezyotape bantlama öncesi ve bantlamadan 30 dakika sonra dijital inklinometre ile ölçülen dorsal kifoz açısı ve sportkat cihazı kullanılarak hesaplanan denge ölçüm skorlarında, anlamlı fark saptandı (p<0.05). Sonuç: Dorsal kifoz artımı olan osteoporozlu hastalarda rutin olarak verdiğimiz egzersiz programına ek olarak postür düzeltici kinezyotape bantlamanın altı haftalık izlemde denge, dorsal kifoz açısı parametreleri üzerinde istatiksel olarak anlamlı bir katkısının olduğu saptanamamıştır. Ancak egzersize ek olarak kinezyotape bantlama yapılmasının, sadece egzersiz yapanlarla karşılaştırıldığında ağrıda daha belirgin azalma sağladığı saptanmıştır. Ayrıca bantlamanın anlık olarak kifoz açısını azalttığı ve statik denge skorunda iyileşmeye ek katkısı olduğu saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Osteoporoz, kifoz, kinezyotape, denge, ağrı
Fibromiyalji hastalarında serum nöron spesifik enolaz düzeylerinin araştırılması
ÖZET Giriş: Fibromyalji sendromu (FMS), yaygın vücut ağrıları ve halsizlikle kendini gösteren kronik ağrı sendromudur ve santral sensitizasyon sendromları arasında yer almaktadır. Nöron spesifik enolaz(NSE) yapılan çalışmalarda nöron hasarıyla ilişkili olduğu tespit edilen bir biyomarkır olup, FMS'nin patofizyolojisindeki rölü çalışılmamıştır. Amaç: Bu çalışmada amacımız, FMS hastalarında serum NSE düzeylerinin etkilenip etkilenmediğini ve yaşam kalitesi, psikolojik durum ve kognitif fonksiyonlarla ilişkisi olup olmadığını değerlendirmekti. Gereç ve yöntem: Çalışmaya Amerikan Romatoloji Derneği (ACR)1990 FMS sınıflandırma kriterlerine göre fibromyalji tanısı konan 55 kadın hasta ve 40 sağlıklı gönüllü kadın alındı. Hasta ve kontrol grubunun demografik özellikleri, yaşam kalitesi ölçekleri( SF-36, fibromyalji etki anketi(FIQ)), psikolojik durum ( beck depresyon ölçeği, durumluluk ve sürekli kaygı ölçeği(STAİ-1, STAİ-2)) uyku kalitesi ölçeği(pitssburg uyku kalitesi anketi(PUKİ)), kognitif disfonksiyon (mini mental test, saat çizme testi ) ölçekleri çalışıldı. Serum NSE düzeyleri ECLİA yöntemi ile çalışıldı. Bulgular: Serum NSE düzeylerinde FMS hastalarında anlamlı farklılık bulunmadı. . FMS hastalarında yaşam kalitesi, uyku ve psikolojik durum skorları kontrol grubuna göre anlamlı olarak farklı bulunurken, kongnitif fonksiyonlarda anlamlı değişiklik bulunmadı. Serum NSE düzeyleri ile yaşam kalitesi, psikolojik durum ve kognitif fonksiyonlar arasında anlamlı ilişki bulunmadı. Sonuç: Bu çalışmada FMS hastalarında NSE düzeylerinde bir değişiklik saptanmadı. Bunun yanında NSE düzeyleriyle klinik parametreler, yaşam kalitesi, psikolojik ve kognitif durum arasında da bir ilişki bulunmadı. Çalışmaya alınan FMS hastalarında kognitif disfonksiyonun olmamasının bu sonuca katkısı olabilir. Daha geniş katlımlı ve kognitif durumun etkilendiği hastaların dahil edildiği çalışmaların yapılması NSE ile FMS arasındaki ilişki konusuna açıklık getirecektir. , Anahtar kelimeler: Fibromiyalji sendromu, yaşam kalitesi, nöron spesifik enolaz, kognitif disfonksiyon, psikolojik durum, uyku kalitesi.
Total diz protezli hastalarda düşme ve dengeyi değerlendiren performans testlerinin güvenirlik ve geçerliliğinin incelenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı total diz artroplastisi (TDA) cerrahisi geçirmiş hastalarda denge ve düşmeyi değerlendirmede kullanılan performans testlerinin geçerlilik ve güvenilirliğini incelemektir. Yöntem: Çalışmaya osteoartrit (OA) nedeniyle geçirdiği TDA cerrahisi sonrası altıncı ayını doldurmuş, yaş ortalaması 64,07±10,57 yıl olan 41 hasta dahil edildi. Geçerlilik ve güvenilirliklerini incelemek amacıyla katılımcıların, Süreli Kalk ve Yürü Testi (SKYT), 10 Metre Yürüme Testi (10MYT), Tek Bacak Üstünde Durma Testi (TBÜDT), Fonksiyonel Uzanma Testi (FUT), 2 Dakika Yürüme Testi (2DYT) ve 5 Tekrarlı Otur Kalk Testi (5TOKT) performansları değerlendirildi. Değerlendirmeler toplamda iki kez uygulandı. Performans testlerinin eşdeğer ve yakınsak geçerliliğini belirlemek için sırasıyla Berg Denge Ölçeği ve Uluslararası Düşme Etkinlik Skalası ile performans testleri arasındaki korelasyon seviyesi incelendi. Testlerin test-tekrar test güvenilirliğini analiz etmek için Intraclass correlation coefficient (ICC) modelleri kullanıldı. Bulgular: İyi seviyede güvenilirlik (ICC =,72) gösteren TBÜDT hariç, incelenen testlerin tümü mükemmel seviyede test-tekrar test güvenilirliği (ICC > ,86) gösterdi. YUT, SKYT, 10MYT, 2DYT, TBÜDT ve 5TOKT testlerinin dengeyi değerlendirmede eşdeğer geçerlilik düzeylerinin iyi (rho> 0,704), FUT testinin eşdeğer geçerlilik düzeyinin ise orta (rho= ,637) düzeyde olduğu tespit edildi. Sonuç: Sonuçlarımıza göre, SKYT, 10MYT, TBÜDT, ÖUT, YAT, 5TOKT ve 2DYT testlerinin hepsi TDA'lı hastalarda geçerli ve güvenilirdir ve klinikte TDA'lı hastalarda dengenin değerlendirilmesinde kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Total Diz Artroplastisi, Denge Değerlendirmesi
Kalsifiye periartrit' lerde intra - artiküler steroid + ultrason uygulamalarının karşılaştırılması
Konvansiyonel ve Anti-TNF ALFA tedavi kullanan ankilozan spondilitli hastaların klinik özelliklerinin kıyaslanması
Giriş: Ankilozan spondilit (AS) özellikle omurga ve sakroiliak eklemleri etkileyen sistemik, kronik ve inflamatuar romatizmal bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı, konvansiyonel ve biyolojik tedavi alan ankilozan spondilit hastalarının klinik ve demografik özelliklerinin kıyaslanmasıdır. Metod: Çalışma K.T.Ü. Tıp Fakültesi Romatoloji Polikliniğimiz?de takip edilen, Modifiye New York tanı kriterlerine göre kesin AS tanısı almış 100 hastanın mevcut kayıt kütükleri incelenerek yapıldı. Hastaların demografik özellikleri, kullandıkları tedaviler, rutin biyokimyasal (ESH, CRP, CBC) ve genetik testleri (HLA-B27) ve radyografi (servikal ve lomber yan grafi) verilerinden yararlanıldı. Bath ankilozan spondilit hastalık aktivite indeksi (BASDAI), Bath ankilozan spondilit metroloji indeksi (BASMI), Bath ankilozan spondilit fonksiyonel indeksi (BASFI), vizuel analog skala (VAS), modifiye Stoke ankilozan spondilit spinal skorundan (mSASSS) oluşan hastalık ölçüm testleri değerlendirmeye alındı. Sonuçlar: Hastalık aktivite indeksleri (BASDAI, VAS) anti-TNF tedavi grubunda daha düşüktü (p<0,05). Vertebral radyografik hasar skorları (mSASSS) ise, daha yüksek bulundu (p<0,05). Erkeklerde mSASSS ve BASFI skorları, kadınlarda ise VAS ve BASDAI skorları yüksekti. Sigara kullanan hastalarda BASFI, BASMI ve mSASSS skorları daha yüksek bulundu (p<0,05). Kalça tutulumu için erkek cinsiyet bağımsız prediktif değere sahipti (p<0,05). Tartışma: Anti-TNF tedavinin hastalık aktivitesini ve fonksiyonel durumu gösteren BASDAI ve BASFI skorlarında sağladığı olumlu etkiler bir kez daha görülmüş oldu. Erkek cinsiyet ve sigara kullanımı hastalık aktivitesi ve hastalık progresyonu ile yakından ilişkiliydi. Sonuç olarak; AS hastalarının sahip olduğu demografik özellikler ve aldığı tedavi hastalık aktivitesi, fonksiyonel durum, radyografik hasar derecesi gibi kinik özelliklerle yakından ilişkilidir.
Hastaya özgü fonksiyonel skala'nın (the patient-spesific functional scale) Türkçe'ye uyarlanması, boyun ağrılı hastalarda geçerlilik ve güvenilirliği
Amaç: Boyun ağrısı ile ilgili güncel klinik kılavuzlar değerlendirme sırasında hem klinik hem de hasta öz bildirimine dayanan ölçeklerinin kullanılmasını önermişlerdir. Hasta özbildirmine dayanan ölçekler arasında Boyun Özür Anketi (NDI) ve Hastaya Özgü Fonksiyonel Skala (PSFS) en yaygın kullanılan ve önerilen araçlardır. NDI'nın daha önce Türkçe dilinde geçerlilik ve güvenilirlik analizleri yapılmıştır. Çalışmamızın amacı daha önceden Türkçe dilinde validasyonu yapılmamış olan PSFS'nin geçerlilik ve güvenilirliğini belirlemektir. Yöntem: PSFS, güncel kılavuzlara göre Türkçe'ye (PSFS-T) çevrildi. Demografik bilgiler, yaşam kalitesi, boyun normal eklem hareket açıklığı, PSFS-T, NDI ve hastanın genel değişim algısı başlangıç değerlendirmesi sırasında kaydedildi. Test-tekrar test güvenilirlik analizleri için ilk 30 hasta telefonla arandı. Güvenilirlik analizleri için "Intraclass korelasyon katsayısı" (ICC) belirlendi. Geçerlilik analizleri için ise PSFS-T ve NDI arasındaki korelasyonlar incelendi. Bulgular: PSFS-T'nin final formu 110 (K: 77, E: 33) boyun ağrılı hastada değerlendirildi. PSFS-T'nin test-tekrar test güvenilirliği iyi düzeyde bulundu (ICC:0,85). PSFS-T ile NDI arasındaki ilişki orta düzeyde olarak belirlendi (p<0,05; rho:-0,578). Bununla birlikte, kitap/gazete okumak, temizlik yapmak ve ağır yük taşımak Türk boyun ağrılı hastalar tarafından günlük yaşam aktiviteleri sırasında en çok problem yaşanan ilk üç aktivite olarak bildirildi. Sonuç: PSFS-T boyun ağrılı hastalarda geçerli ve güvenilir bir sonuç ölçüm yöntemidir. Gelecek çalışmalar PSFS-T'nin farklı popülasyonlar üzerinde de geçerlilik ve güvenilirliğini üzerine odaklanmalıdır.
Jüvenil idiopatik artritli çocuklarda su içi egzersiz programının egzersiz kapasitesi üzerine etkisinin araştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı Jüvenil İdiopatik Artritli (JİA) hastalarda sekiz hafta boyunca uygulanan su içi egzersiz eğitiminin egzersiz kapasitesi üzerine etkilerini araştırmaktır. Yöntem: Çalışmaya JİA tanısı almış 8-18 yaşları arasında 42 hasta dahil edildi. Hastalar egzersiz ve kontrol olmak üzere iki gruba ayrıldı. Egzersiz grubuna sekiz hafta boyunca hafta sonları ilerleyici su koşusu egzersizi yaptırıldı. Kontrol grubuna rutin medikal tedavi dışında bir öneride bulunulmadı. Tüm olgular çalışma başlangıcında ve sekiz hafta sonrasında fiziksel özellikler, vücut kompozisyonu, ağrı, eklem hareket açıklığı, alt ekstremite kas kuvveti, aerobik egzersiz kapasitesi, anaerobik egzersiz kapasitesi, alt ekstremite patlayıcı gücü, alt ekstremite fonksiyonel kapasitesi ve yaşam kalitesi açısından değerlendirildi. Bulgular: Çalışma başlangıcında gruplar benzerdi. Çalışma bitiminde egzersiz grubunda boy, kilo, iskelet kası kütlesi, alt ekstremite kas kuvveti, anaerobik egzersiz kapasitesi, alt ekstremite patlayıcı gücü, alt ekstremite fonksiyonel kapasitesi ve ailenin yaşam kalitesi parametrelerinde anlamlı gelişmeler saptandı (p<0,05). Kontrol grubunda ise yalnızca alt ekstremite kas kuvveti parametresinde anlamlı farklar belirlendi (p<0,05). Egzersiz grubu anaerobik egzersiz kapasitesi ve alt ekstremite fonksiyonel kapasitesi parametrelerini geliştirme açısından kontrol grubuna göre daha üstün bulundu (p<0,05). Sonuç: JİA'lı çocuklarda sekiz hafta boyunca haftada iki kez yaptırılan su koşusu egzersiz programı aerobik egzersiz kapasitesini geliştirmek için yetersiz kalırken, anaerobik egzersiz kapasitesini geliştirme açısından etkindir.
Subklinik hipotiroidili hastalarda ve sağlıklı kişilerde periferik ve solunum kas kuvveti, yorgunluk, ağrı, arteriyel sertlik, denge, egzersiz kapasitesi, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesinin karşılaştırılması
Amaç: Subklinik hipotiroidili (SKH) hastalarda ve sağlıklı kişilerde periferik ve solunum kas kuvveti, yorgunluk, ağrı, arteriyel sertlik, denge, egzersiz kapasitesi, fiziksel aktivite ve yaşam kalitesini karşılaştırmaktı. Yöntem: Çalışmaya 28 SKH ve 28 sağlıklı birey katıldı. Demografik bilgiler ve laboratuar sonuçları kaydedildi. Periferik kas kuvveti dinamometre ile ölçüldü. Solunum kas kuvveti için maksimal inspiratuar ve ekspiratuar basınçlar ölçüldü. Ağrı vizüel analog skalası ve algometre ile ölçüldü. Arteriyel sertlik, SphygmoCor XCEL cihazı ile denge, Berg Denge Ölçeği (BDÖ) ve Biodex Denge Sistemi ile değerlendirildi. Egzersiz kapasitesi 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT) ile değerlendirildi. Fiziksel aktivite düzeyleri Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi (IPAQ) ve aktivite monitörü (SWA) ile değerlendirildi. Yorgunluk, Yorgunluk Etki Ölçeği (YEÖ) ile, yaşam kalitesi, Nottingham Sağlık Profili (NSP) ile sorgulandı. Bulgular: SKH'li ve sağlıklı gruplar arasında periferik ve solunum kas kuvveti, basınç-ağrı eşiği (p<0,05), istirahat ağrı şiddeti (p<0,001), arteriyel sertlik (p=0,09), BDÖ (p<0,001), postüral stabilite indeksi ve düşme riski indeksinde (p<0,05) istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. SKH'li grubun sağlıklı gruba kıyasla 6DYT mesafesi, toplam IPAQ puanı ve adım sayısı anlamlı olarak daha düşüktü (p<0,001). SKH'li grubun YEÖ ve NSP puanı anlamlı olarak daha yüksekti (p<0,001). Sonuç: SKH, tiroid işlev bozukluğunun erken evresi olmasına rağmen birçok fiziksel etkilenim söz konusudur. SKH'li hastalarda optimal ilaç tedavisi ile birlikte fizyoterapi ve rehabilitasyon programlarının planlanması önem taşımaktadır. Anahtar Sözcükler: Subklinik Hipotiroidi, Egzersiz Kapasitesi, Fiziksel Aktivite
Adölesan idiyopatik skolyozlu hastaların konservatif tedavisinde üç boyutlu skolyoz egzersizleri ve denge-koordinasyon egzersizlerinin etkinliğinin araştırılması
Amaç: Adölesan idiopatik skolyozu olan hastalarda üç boyutlu skolyoz egzersizleri ve denge-koordinasyon egzersizlerinin etkinliğininin araştırılması amaçlandı. Yöntem: Adölesan idiyopatik skolyoz tanısı almış 30 birey rastlantısal yöntemle üç gruba ayrıldı. Birinci gruba korse tedavisi ile birlite Schroth yöntemine göre 3 boyutlu skolyoz egzersiz programı, ikinci gruba korse tedavisi ile birlite Schroth egzersizleri ve denge-koordinasyon egzersizleri 6 hafta boyunca (18 seans) uygulandı. Üçüncü gruba ise sadece korse tedavisi uygulandı ve kontrol grubu ise sağlıklı bireylerden oluşmaktaydı. Hastaların skolyoz açıları (Cobb yöntemi), rotasyon açıları (skolyometre), omurga esneklikleri (öne ve yana eğilme testleri), yaşam kaliteleri (Scoliosis Research Society-22), kozmetik etkilenimleri (Walter Reed Görsel Değerlendirme Skalası), dengeleri (Balance Master System NeuroCom International Inc. Clackamas,OR,USA ver. 8.1), vertikal algıları (Subjektif Vizüel Vertikal Algılama testi) ve beyin yanıtlılığı (elektroensefalografi) tedavi öncesinde ve sonrasında değerlendirildi. Çalışmanın veri analizinde SPSS 20.0 istatistik programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmadan elde edilen veriler, Schroth ve denge-koordinasyon egzersizlerinin rotasyon açısı, gövde lateral fleksiyon esnekliği, statik pozisyondaki birçok dinamik denge parametresinde gelişim sağladığını (p<0,05), denge-koordinasyon egzersizlerinin daha üstün olduğunu ve korse tedavisinin olumlu bir etkisi olmamakla birlikte olumsuz da etkilemediğini ortaya koymuştur. Yaşam kalitesi bakımından egzersiz temelli tedavilerin sadece korse kullanımına göre tedaviden memnuniyette daha üstün oldukları görülmüştür (p<0,05). Sağlıklı bireyler ile hasta gruplarının vücut ağırlık merkezi salınım hızlarının benzer olduğu görülmüştür. Korse tedavisinin, Schroth ve denge-koordinasyon egzersizlerinin subjektif vizüel vertikal algılamada bir değişim yaratmadığı gözlenmiştir (p>0,05). Adölesan idiyopatik skolyozu olan hastalarda konuşma algısı ve dil fonksiyonları açısından lateralizasyon/asimetri olduğu saptanmıştır (p<0,05) ve korse tedavi ile lateralizasyonda azalma sağlanabilmekdir (p<0,05). Hastalarda vertikal olan ve olmayana verilen beyin yanıtlılığında farklılıklar görülmektedir (p<0,05) ve tedavi ile değişim sağlanabilmektedir. Ancak bu değişim metodolojik bir yapıda olmayıp tedavi grupları ve gruplardaki yanıt bileşenleri arasında çeşitlilik göstermektedir. Sonuç: Bu çalışmanın sonuçlarına göre adölesan idiopatik skolyozda korse tedavisi ile birlikte uygulanan Schroth ve denge-koodinasyon egzersizleri denge ve beyin yanıtlılığında değişim yaratabilmektedir. Konservatif tedavi programına denge-koordinasyon egzersizlerinin eklenmesinin yararlı olacağı görülmektedir.
Hipermobilite sendromunda postural kontrol mekanizmalarının araştırılması
Amaç: Hipermobilite sendromu (HS) hipermobiliteye ek olarak çeşitli muskuloskeletal problemlerin görülmesi ile karakterize klinik bir sendromdur. Literatürde, HS'li bireylerde denge ve postural kontrol ile ilgili çalışmalar sayıca azdır ve bu çalışmalarda çoğunlukla statik parametrelerin incelendiği görülmektedir. Bu nedenle, bu çalışmanın amacı HS tanısı alan bireyler ve sağlıklı bireyler arasında statik ve dinamik postüral kontrol açısından bir fark olup olmadığının araştırılmasıdır. Yöntem: Beighton kriterlerine göre hipermobil olduğu saptanan ve Brighton kriterlerine göre HS tanısı alan 50 olgu (45 kadın, 5 erkek, ortalama yaş: 21,02±0,38 yıl) ve hipermobil olmayan 47 sağlıklı birey (26 kadın, 21 erkek, ortalama yaş: 21,72±2,13 yıl), statik ve dinamik postüral kontrol açısından Balance Master denge ve performans cihazı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar yaş ve vücut kütle indeksi açısından benzerken, gruplar arasında boy ve vücut ağırlığı açısından farklar saptandı. HS'li olgularda stabilite limitleri testinde öne doğru ulaşılan son nokta, birleşik uzanılan maksimum uzaklık ve tandem yürüyüş testinde adım genişliği parametrelerinin sağlıklı olgulara göre farklı olduğu bulundu. Ayrıca Beighton skoru ile tandem yürüme testi parametrelerinden adım genişliği, stabilite limitleri testinden öne ve öne-sağa ulaşılan son nokta parametrelerinin ilişkili olduğu tespit edildi. Sonuç: Hipermobilite sendromuna sahip bireylerde, kontrollere göre özellikle yürüme sırasında adım genişliğinin azaldığı dikkat çekmektedir. Rehabilitasyon programları planlanırken bu farklılığın göz önünde bulundurulmasının rehabilitasyon profesyonellerine yol göstereceğini düşünmekteyiz.
Gonartrozda lazer tedavisinin etkinliği
VI. ÖZET Diz osteoartritli hastalarda infrared düşük enerjili gallium- arsenid (Ga-As) lazerin (LPLT) etkinliğini değerlendirmek için prospektif, randomize, çift-kör kontrollü bir çalışma yapıldı. Amerikan Romatoloji Cemiyeti kriterlerine göre diz osteoartriti tanısı alan ve Kelgreen- Lawrence radyolojik evreleme kriterlerine göre 3 ve 4. evrede olan 45 hasta çalışmaya alındı. Hastalar aktif lazer + egzersiz (30 hasta) ve plasebo lazer + egzersiz (15 hasta ) olmak üzere rastgele iki gruba randomize edildi. Tüm hastalara 10 seans lazer tedavisi ve çalışma süresince (14 hafta) egzersiz tedavisi verildi. Hastalar, doktor ve verileri analiz edenler, tüm çalışma boyunca vakaların; aktif veya plasebo grubunun hangisinde olduğundan habersizdiler. Tüm hastalar başlangıç, 6, 10 ve 14 haftalarda ağrı, dizin aktif fleksiyon derecesi, sabah tutukluğu, ağrısız yürüme süresi ve mesafesi, Lequesne's Functional Index (LFI), Sickness Impact Profile (SIP), Health Assessment Questionnaire (HAQ) ve Western Ontario and Mc Master Universities Osteoarthritis Index (WOMAC) skorları açısından değerlendirildi. Aktif lazer grubunda çalışma boyunca tüm parametrelerde tedavi öncesine göre anlamlı düzelmeler mevcuttu (p<0.05). Plasebo lazer grubunda 6 ve 14. haftadaki takiplerde SIP ve istirahat ağrısı, 10. haftada da SIP hariç diğer tüm parametrelerde tedavi öncesine göre anlamlı düzelmeler mevcuttu (p<0.05). Tedavi öncesinde gruplar arasında tüm parametrelerde anlamlı farklılıklar bulunmazken; (p>0.05) tedavi sonrasında aktif diz fleksiyonu, sabah tutukluğu, WOMAC ve HAQ skorlarında 6, 10 ve 16. haftalarda aktif lazer grubu lehine anlamlı düzelmeler mevcuttu (p<0.05). Sonuç olarak, çalışmamız ağrılı diz osteoartritli hastalarda aktif lazer tedavisinin plasebo ile karşılaştırıldığında klinik semptomlar, fonksiyonel durum ve yaşam kalitesi üzerinde daha etkili olduğunu ve lazer tedavisinin diz osteoartrit tedavisinde güvenli ve etkili bir yöntem olduğunu; ayrıca LPLT'nin diz osteoartriti tedavisinde diğer tedavi modaliteleri ile birlikte veya tek başına kullanılabileceğini ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: Egzersiz, Düşük enerjili lazer tedavisi, Diz osteoartriti
Üriner inkontinansın tedavisinde pelvik taban egzersizlerinin pelvik taban kas kuvveti üzerine etkilerinin non-invazif yöntemle saptanması
Amaç:. Üriner inkontinansın tedavisinde pelvik taban egzersizlerinin pelvik taban kas kuvveti üzerine etkilerinin non-invazif yöntemle saptanıp saptanamayacağını belirlemektirYöntem: Çalışmaya üriner inkontinans tanısı almış ve gönüllü olarak katılmayı kabul eden 33 egzersiz ve 31 kontrol olmak üzere 64 olgu dahil edilmiştir. Çalışmaya katılan olgular randomize olarak 2 gruba ayrıldılar. Birinci gruba Pelvik taban egzersizleri 12 hafta boyunca verildi, ikinci gruba her hangi bir uygulama yapılmayarak kontrol grubu oluşturuldu. Her iki gruba 12 hafta öncesinde ve sonrasında beden kütle indeksi, bel kalça oranı, bel uyluk oranı, transabdominal ultrason ölçümü, PERFECT sistemiyle kuvvet değerlendirmesi, stop testi, stres testi ve pad testi yapıldı. Olguların egzersiz öncesi ve sonrası grup içi ile egzersiz ve kontrol grubu arasında gruplar arası olarak bağımlı ve bağımsız gruplarda t testi ile karşılaştırılmıştır.Bulgular: Egzersiz grubundaki olguların ortalama yaşları 51.9±10,06 yıl ve Kontrol grubundaki olguların ortalama yaşları 48,06±5,14'dır. Egzersiz grubunun tedavi öncesindeki ve tedavi sonrasındaki Transabdominal transvers USG ve Transabdominal longutüdinal USG değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artma saptanmıştır (p=0.00). Kontrol grubunun 12 hafta öncesindeki ve 12 hafta sonrasındaki Transabdominal transvers USG ve Transabdominal longutüdinal USG değerlerinde değişim görülmemiştir. Egzersiz grubu ve kontrol grubundaki olguların hem tedavi öncesinde hem tedavi sonrasında PERFECT kuvvet ölçüm değerleri artıkça USG kuvvet ölçüm değerleri artmaktadır ( p=0.00 r=0.631, p=0.00 r=0.644).Sonuç: Literatürdeki çalışmalar da, bizim çalışmamızla paralel olarak pelvik taban kas eğitimiyle pelvik taban kas kuvvetinde artış saptanmıştır. Çalışmamızda tedavi sonrasında tedavi sonuçlarını değerlendirmede kuvvet ölçümü olarak ultrasonla da gelişmelerin saptanabileceği gözlenmiştir.Anahtar Sözcükler: Pelvik Taban Egzersizleri, PERFECT
Lateral epikondilitli hastalarda, sürekli ultrason tedavisinin klinik ve tanısal ultrasonografik bulgulara etkisinin araştırıldığı plasebo kontrollü randomize çalışma
ÖZETAmaç:Bu çalışmanın amacı lateral epikondiliti olan hastalarda, terapötik ultrasonun ağrı, dirsek ve el bileği eklem hareket açıklıkları, kavrama gücü, fonksiyonel test, yaşam kalitesi ve ultrasonografik bulgular üzerine etkinliğini araştırmaktır.Materyal Metod:Lateral epikondiliti olan 40 hasta çalışmaya alındı. Hastalar randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Bir gruba (n:20) sürekli ultrason tedavisi, diğer gruba (n:20) plasebo ultrason tedavisi uygulandı. Her iki gruba da günlük yaşam aktivitesi modifikasyonu olarak etkilenen taraf dirsek için tekrarlayıcı dirsek ve el bilek hareketleri, ağır yük kaldırma, travmalardan kaçınmaları önerildi. Hastalar 3 ay boyunca izlendi. Hastaların istirahat, gece ve hareketle oluşan dirsek ağrısı 0-10 cm' lik visüel analog skala (VAS) ile, dirsek ve el bileği eklem hareket açıklıklarıgoniometre ile, kavrama gücü Jamar dinamomotre ile (dirsek 90 derece fleksiyonda ve dirsek ekstansiyonda, ön kol pronasyonda iken), fonksiyonel durum Kol, Omuz ve El Sorunları Anketi (Disabilities of the Arm, Shoulder and Hand)' in Türkçe çevirisi (DASH-T) ile, yaşam kalitesi short form 36 (SF-36)' nın Türkçe uyarlaması ile, tanısal ultrasonografi ile lateral epikondil bölgesinde tendonun kalınlığı, ekojenitesi, kalsifikasyon, bursit ve peritendinöz sıvı olup olmadığı değerlendirildi. Bu değerlendirmeler tedavi öncesi, tedavi sonrası (3. hafta) ve 3. ayda yapıldı.Bulgular:Tedavi öncesinde, her iki grup arasında yaş, cinsiyet, ortalama ağırlık, boy, VKİ, meslek, eğitim düzeyi açısından anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Semptom süresi kontrol grubunda, ultrason grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla saptandı (p<0,05). Gruplar arasında dominans ve etkilenen taraf açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Tedavi grubunda tüm VAS skorlarında, kontrol grubunda da VAS istirahat ve VAS hareket skorlarında iyileşmenin olduğu görüldü (p<0,016). Ancak gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Ultrason grubunda dirsek aktif fleksiyon açısında tedavi öncesi ile 3. ay, dirsek pasif fleksiyon açısında tedavi öncesi ile 3. hafta ve tedavi öncesi ile 3. ay arasında anlamlı iyileşme saptandı (p<0,016).Dirsek pasif fleksiyon açısında, tedavi öncesi ile 3. hafta arasındaki iyileşme karşılaştırıldığında, ultrason grubundaki iyileşme anlamlı olarakBulgular:Tedavi öncesinde, her iki grup arasında yaş, cinsiyet, ortalama ağırlık, boy, VKİ, meslek, eğitim düzeyi açısından anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Semptom süresi kontrol grubunda, ultrason grubuna göre istatistiksel olarak daha fazla saptandı (p<0,05). Gruplar arasında dominans ve etkilenen taraf açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Tedavi grubunda tüm VAS skorlarında, kontrol grubunda da VAS istirahat ve VAS hareket skorlarında iyileşmenin olduğu görüldü (p<0,016). Ancak gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Ultrason grubundadirsek aktif fleksiyon açısında tedavi öncesi ile 3. ay, dirsek pasif fleksiyon açısında tedavi öncesi ile 3. hafta ve tedavi öncesi ile 3. ay arasında anlamlı iyileşme saptandı (p<0,016). Dirsek pasif fleksiyon açısında, tedavi öncesi ile 3. hafta arasındaki iyileşme karşılaştırıldığında, ultrason grubundaki iyileşme anlamlı olarak daha fazla saptandı (p<0,05). Hastaların dirsek ekstansiyon, supinasyon, pronasyon; aktif ve pasif ölçümleri karşılaştırıldığında, her iki grup arasında anlamlı farklılık yoktu (p>0,05). Tedavi sonrası da anlamlı değişiklik saptanmadı. El bileği aktif fleksiyon açısında tedavi grubunda tedavi öncesi ile 3. ay, 3. hafta ile 3. ay arasında ve kontrol grubunda tedavi öncesi ile 3. ay arasında anlamlı iyileşme saptandı (p<0,016).Ancak her iki grup arasında farklılık saptanmadı (p>0,05). Ultrason grubunda pasif ekstansiyon açısında tedavi öncesi ile 3. ay arasında anlamlı iyileşme saptandı (p<0,016). Her iki grup arasında anlamlı farklılık görülmedi (p>0,05). El bileği aktif ulnar deviasyonunda tedavi öncesi ile 3. ay arasında ve el bileği pasif ulnar deviasyonunda tedavi öncesi ile 3. haftadaki iyileşme ultrason grubunda daha fazla saptandı (p<0,05). Kontrol grubunda el bileği aktif radial deviasyon açısında tedavi öncesi ile 3. hafta arasında azalma ve 3. hafta ile 3. ay arasında anlamlı iyileşme saptandı (p<0,016). Ultrason grubunda tedavi öncesi ile 3. hafta arasında, el bileği pasif radial deviasyon ölçümlerinde, daha fazla iyileşme saptandı (p<0,05). Kavramagücünde dirsek fleksiyondayken ve dirsek ekstansiyondayken yapılan ölçümlerde tedavi ile anlamlı değişiklik olmadı (p>0,016). Ultrasonografik değerlendirmede, ultrason grubunda başlangıç ve 3. ay arasında, sağlam taraf ultrasonografik tendon kalınlığı ölçümü değerlendirildiğinde, anlamlı olarak arttığı görüldü (p<0,016). Kontrol grubunda bir hastada tüm değerlendirmelerde kalsifikasyon saptandı. İstatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0,05). Hastaların hiçbirinde, hiçbir değerlendirmede bursit ve sıvı saptanmadı. Ultrason grubunun etkilenen dirseği değerlendirildiğinde, tedavi öncesi ve 3. haftada, iki hastanın dirseği sağlam tarafa göre hipoekojen, 18 hastanın dirseğinin ekojenitesi ise normaldi. 3. ayda ise üç hastanın etkilenen dirseği sağlam tarafa göre hipoekojen, 17 hastanın etkilenen dirseği normaldi. Kontrol grubunda ise tedavi öncesinde bir hastanın etkilenen dirseği hiperekojen, bir hastanın etkilenen dirseği hipoekojen, 18 hastanınki ise normaldi. Tedavi sonrası 3. haftada iki hastanın etkilenen dirseği hipoekojen, 18 hastanın dirseği normaldi. 3. ayda ise üç hastanın etkilenen dirseği hipoekojen, 17 hastanın etkilenen dirseği normaldi. Tedavi öncesi, 3. hafta, 3. ay arasındaki ekojenite değişimi, anlamlı bulunmadı (p>0,05). SF-36'nın ağrı alt bölümünde her iki grupta tedavi öncesi ile 3. ay arasında, tedavi grubunda da mental sağlık alt bölümünde tedavi öncesi ile 3. hafta arasında anlamlı iyileşme saptandı (p<0,016) . Gruplar arasında ise genelsağlık alt bölümünde tedavi öncesi ile 3. hafta arasındaki iyileşme ultrason grubunda anlamlı şekilde daha fazlaydı (p<0,05). DASH-T FS skorunda, ultrason grubunda tedavi öncesi ile 3. ay arasında, kontrol grubunda ise tedavi öncesi ile 3. ay ve 3. hafta ile 3. ay arasında anlamlı iyileşmenin olduğu görüldü (p<0,016). Yine kontrol grubunda DASH-T W skorunda tedavi öncesi ile 3. ay arasında da anlamlı iyileşmenin olduğu görüldü (p<0,016). DASH-T W skorunun, ultrason grubunda tedavi öncesi ile 3. hafta arasındaki iyileşmesi, kontrol grubunda ise 3. hafta ile 3.ay arasındaki iyileşmesi anlamlı olarak daha fazlaydı (p<0,05).Sonuç: Lateral epikondilit tanısı alan hastalarda, terapotik ultrason tedavisinin; tedavi sonrası dirsek pasif fleksiyonu, el bilek pasif radial ve ulnar deviasyonları ve fonksiyonellik artışına, yaşam kalitesinin genel sağlık alt bölümüne, el bilek aktif ulnar deviasyonu artışına ise 3. ayda katkı sağladığı, ancak ağrı, kavrama gücü ve ultrasonografik bulgulara etkisi olmadığı saptandı.Anahtar Sözcükler: Lateral epikondilit, terapotik ultrason, tanısal ultrasonografi
Subakromial sıkışma sendromunda mulligan ve proprioseptif nöromuskuler fasilitasyon yöntemlerinin ağrı, fonksiyon ve yaşam kalitesi üzerine etkileri
Amaç: Çalışmamızın amacı, Subakromiyal Sıkışma Sendromu'nda (SSS) Mulligan ve Proprioseptif Nöromuskuler Fasilitasyon (PNF) yöntemlerinin omuz ağrısı, üst ekstremite fonksiyonelliği ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini belirlemek ve etkiler arasında fark olup olmadığını karşılaştırmaktır.Yöntem: Çalışmaya Özel Balçova Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Dal Merkezi'ne SSS tanısı ile başvuran ve çalışmaya kabul edilme kriterlerine sahip yaş ortalaması 50,3±1,13 yıl olan toplam 40 hasta (26'sı kadın, 14'ü erkek) dahil edildi. Tedavi öncesi hastalar basit rasgele sayılar tablosu kullanılarak iki gruba ayrıldı. Grup 1'deki olgulara standart fizyoterapi programına ek PNF tekniklerinden ?kas-gevşe aktif hareket? ve Grup 2 olgularına da standart programa ek olarak Mulligan tekniği uygulandı. Tüm uygulamalar haftada 5 gün, 4 hafta olacak şekilde toplam 20 seans uygulandı. Hastaların omuz ağrısı, üst ektremite fonksiyonelli (Constant Omuz Skoru) ve yaşam kalitesi (Kısa Form SF-36) değerlendirmeleri yapıldı. Değerlendirmeler tedavi sonrası ve 3. ayda tekrarlandı.Bulgular: Tedavi öncesi değerlendirmesinde demografik özellikler, ağrı şiddeti, Constant omuz skoru ve SF-36 yaşam kalitesi skorları her iki grupta da benzerdi ve iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu (p>0.05). Tedavi sonrası ve 3. ay değerlendirmelerde Grup 1 ve Grup 2 hastalarında ağrı şiddetinde azalma, Constant omuz skorunda artış olduğu ve tedavi öncesi değerlerle karşılaştırıldığında aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p<0.05). SF-36 skorlarına bakıldığında Grup 1'de fiziksel ve mental komponent skorunda istatistiksel olarak anlamlı artış belirlenirken (p<0.05), Grup 2'de mental komponentteki artış istatiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Grupların tedavi sonrası ve 3. ay ölçüm sonuçları birbiri ile karşılaştırıldığında ağrı şiddeti, Constant skoru ve yaşam kalitesi skorundaki değişiklerin benzer olduğu, ölçümler arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olmadığı görüldü (p>0.05).Sonuç: Sonuçlarımız, SSS konservatif tedavisinde standart fizyoterapiye ek olarak uygulanan PNF ve Mulligan yöntemlerinin omuz ağrısının azalmasında, üst ekstremite fonksiyonelliğinin ve yaşam kalitesinin artmasında etkili olduğu ve bu etkinin 3. ay ölçümlerinde de devam ettiğini göstermiştir. Ek olarak PNF ve Mulligan uygulamalarına bağlı elde edilen gelişmelerin benzer bulunmuştur.Anahtar Sözcükler: Subakromiyal Sıkışma Sendromu, PNF, Mulligan konsept, Omuz ağrısı, Fonksiyonel düzey, Yaşam kalitesi.
Farklı tip total diz artroplastisi uygulanan hastaların fonksiyonel sonuçlarının incelenmesi
Amaç: Diz osteoartriti nedeniyle farklı tip total diz artroplastisi (TDA) uygulanan hastaların fonksiyonel sonuçlarının incelenmesidir. Gereç-yöntem: Çalışmamızda yaş ortalamaları 66.7±8.8 olan 141 hastanın toplam 257 dizi değerlendirilmeye alınmıştır. Katılımcıların tümüne Diz Eklemi Değerlendirme Formu ve Oxford diz skorlaması (ODS) uygulanmıştır. Ayrıca fonksiyonel sonuçlar performansa dayalı 5 tekrarlı otur-kalk testi, 10 m süreli yürüme testi, çömelme testi, dizüstüne gelme testi ve Knee Society diz skorlamasının merdiven inip çıkma parametresi ile değerlendirilmiştir. Araştırmamız çift kör olarak yapılmış ve çalışmanın sonunda farklı tip total diz artroplastisi olan hastalar arka çapraz bağı korunan-arka çapraz bağı kesilen, patellası değişen- patellası değişmeyen, tibial insert kalınlığı ?12 mm olan- tibial insert kalınlığı ?11 mm olarak gruplara ayrılmıştır. Bulgular: Arka çapraz bağ durumu, patella değişimi ve tibial insert kalınlıklarına göre değerlendirilen TDA?lı hastaların 90° çömelme, 120° çömelme, dizüstü pozisyona gelme, merdiven inip-çıkma, otur-kalk testi ve yürüme testi performansları arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır (p>0.05). 90° çömelme sırasındaki ağrı açısından hem patellası değişen-patellası değişmeyen hem de insert kalınlığı ?11 mm- insert kalınlığı ?12 mm olan gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Dizüstü pozisyonu sırasındaki ağrı açısından hem arka çapraz bağı korunan-arka çapraz bağı kesilen hem de insert kalınlığı ?11 mm- insert kalınlığı ?12 mm olan gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Hastaların ODS skorları değerlendirildiğinde Arka çapraz bağ durumu ve patella değişimi açısından gruplar arasında anlamlı fark görülmezken (p>0.05) insert kalınlığı ?11 mm- insert kalınlığı ?12 mm olan gruplar arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Sonuç: Farklı protez tiplerinin fonksiyonel sonuçlar üzerinde ciddi bir katkısı olmadığı gözlenmiştir. Farklı protez tiplerinin hastaların performansından daha çok bu performanslar sırasındaki ağrı ile ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Total diz artroplastisi, fonksiyonel sonuçlar, protez dizaynı
Diz osteoartritli hastalarda konvansiyonel ve akupunktur benzeri transkutanöz elektriksel sinir stimülasyonu(TENS) tedavisinin etkinliğinin karşılaştırılması
Bu çalışmanın amacı diz osteoartritli hastaların tedavisinde konvansiyonel ve akupunktur benzeri Transkutan Elektriksel Sinir Stimülasyonu (TENS) uygulamasının ağrı, fiziksel fonksiyon ve yaşam kalitesi üzerine etkilerini araştırmaktır. Materyal Metod: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Anabilim Dalı Polikliniği?ne diz ağrısı şikayeti ile başvuran iki yanlı primer diz osteoartriti tanısı konan 60 hasta alındı. Hastalar randomize edilerek iki gruba ayrıldı. Grup I?de yer alan hastalara 4 Hz frekans ve 200 mikrosaniye (µsn) dalga genişliğinde akupunktur benzeri TENS, grup II?de yer alan hastalara 70 Hz frekans ve 100 µsn dalga genişliğinde konvansiyonel TENS 30 dakika süreyle uygulandı. Hastaların diz ağrısı 10 cm`lik görsel analog skala (VAS) ile, eklem hareket açıklığı (EHA) goniometrik ölçüm ile, fonksiyonel durum Western Ontario ve McMaster Universities Osteoarthritis İndex (WOMAC)?ın Türkçe uyarlaması ile, yaşam kalitesi kısa form-36 (SF-36)?nın Türkçe uyarlaması ile değerlendirildi. Hastalar tedavi başlangıcında, 3. haftada ve 6.haftada değerlendirildi. Bulgular: Her iki tedavi grubunda ağrı-VAS, WOMAC ağrı, WOMAC-fiziksel fonksiyon ve SF-36 alt grup skorlarının bazılarında tedavi öncesine göre anlamlı iyileşme saptandı (p<0.05). Diz EHA?da ve WOMAC-eklem tutukluğunda her iki grupta anlamlı iyileşme saptanmadı (p>0.05). Gruplar arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuç: Konvansiyonel TENS ve akupunktur benzeri TENS ağrı ve fiziksel fonksiyon üzerine etkili saptanmıştır. Diz EHA üzerine her iki TENS uygulamasının etkisi saptanmamıştır. Konvansiyonel TENS ve akupunktur benzeri TENS?in birbirine üstünlükleri saptanmamıştır. Anahtar Sözcükler : Diz osteoartriti, Konvansiyonel ve akupunktur benzeri TENS
Anatomik ön çapraz bağ rekonstrüksiyonunun postoperatif osteoartrit oluşumuna etkisi
Çalışmamızın birincil amacı, anatomik rekonstrüksiyon ile ön çapraz bağ (ÖÇB) yırtığı tedavi edilen hastaların uzun dönem sonuçlarında osteoartrit varlığını değerlendirmekti. İkincil amacımız anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu olan hastalar ile non-anatomik ÖÇB cerrahisi olan hastalar arasında, diz osteoartritinin gelişim farklılığı olup olmadığının değerlendirilmesiydi. Çalışmamıza ortalama 13 ± 8 yıl önce anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu cerrahisi uygulanmış, 18 ile 64 yaş aralığındaki 35 birey ve non-anatomik yöntemler ile ÖÇB tedavisi uygulanmış 9 birey olmak üzere toplam 44 kişi dahil edildi. Non-anatomik cerrahi uygulanan grupla cerrahi üzerinden geçen yıl eşleştirilmeli, anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu geçiren 9 kişilik bir grup (Anatomik 1) oluşturuldu. Eşleştirilen gruplar aralarında kıyaslandı. Olgularda osteoartritin varlığını belirlemek için röntgen üzerinden Kellgren-Lawrence skoru, ağrı şiddeti için Görsel Analog Skalası (GAS), aktivite düzeyinin belirlenmesi için Tegner Aktivite Skoru dizin fonksiyonelliği için Diz Cemiyeti Skoru kullanıldı. Olguların opere ve opere olmayan diz ekstansör ve fleksör kas kuvveti izokinetik kas kuvvet ölçümü ile belirlendi. Anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu geçiren bireylerin %65,9'unda osteoartrit bulgularına rastlandı. Cerrahi yöntemler arası karşılaştırmada Non-anatomik cerrahi geçiren hastaların GAS sonucu düşük, Diz Cemiyeti Skoru sonuçları daha yüksek çıktı. Osteoartrit dereceleri arasında ise anlamlı bir fark görülmedi. Tüm hastaların rekonstrükte diz izokinetik kuvvet sonuçları, diğer ekstremitedeki diz kuvvetinden düşük çıkarken eşleştirilmiş gruplar arası karşılaştırmada non-anatomik grupla cerrahi üzerinden geçen yıl eşleştirilmeli anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonu geçiren grup (Anatomik 1) grubunun ekstansör kas defisiti 60°/s Work ölçümleri daha yüksek çıktı. Sonuç olarak anatomik ÖÇB rekonstrüksiyonunun postoperatif osteoartrit oluşumuna engel olamadığını ve gruplar arası karşılaştırmada Non-anatomik yöntemle cerrahi geçiren hastaların daha az ağrı hissedip, diz fonksiyonları daha iyi olsa da osteoartrit dereceleri arasında anlamlı bir fark olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, Ön çapraz bağ, Rekonstrüksiyon
Kolorektal kanserli hastalarda fonksiyonel kapasiteyi belirleyen faktörler
AMAÇ: Kolorektal kanserli hastalarda fonksiyonel kapasiteyi belirleyen faktörleri tespit etmek ve ölçülen parametrelerle (fiziksel aktivite düzeyi, yorgunluk, yaşam kalitesi, anksiyete/depresyon durumu) aralarındaki ilişkiyi incelemektir. YÖNTEM: Çalışmaya evre II-III kolorektal kanser tanısı alan 42 hasta alındı. Hastaların fonksiyonel kapasitesi altı dakika yürüme testi (6DYT) ile, fiziksel aktivite düzeyi Eastern Coorperative Oncology Group Performans Skalası (ECOG-PS) ile, yorgunluk düzeyi Kısa Bitkinlik Anketi (KBA) ile, yaşam kalitesi Kanser Tedavisinin Fonksiyonel Değerlendirmesi-Kolorektal (FACT-C) ile, anksiyete depresyon durumu Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ile değerlendirildi. BULGULAR: %54,8?i erkek(n=23), %45.2?si kadın(n=19) olan hastaların %61.9?u(n=26) evre II, %38.1?i(n=16) evre III kolorektal kanserdi. 6DYT?te yürünen maksimum mesafe (6DYM) ortalaması 382.51±74.36 m idi. Oluşturulan lineer regresyon modelinde varyasyonun %34.8?ini açıklayan ECOG-PS skoru değişkeni, 6DYM?nin tek anlamlı prediktörü olarak bulundu. 6DYM ile ECOG-PS skoru arasında negatif yönde, orta güçte anlamlı ilişkinin olduğu saptanırken(p=0.001, r=-0.415); 6DYM ile yorgunluğun günlük yaşam aktivitelerine etkisi(KBA-GYA) arasında negatif yönde, orta güçte anlamlı ilişki(p=0.013, r=-0.379); 6DYM ile FACT-C skoru arasında pozitif yönde, orta güçte anlamlı ilişkinin olduğu saptandı (p=0.016, r=0.369). SONUÇ: Kolorektal kanserli hastalarda fonksiyonel kapasitenin belirlenmesinde fiziksel aktivite düzeyinin değerlendirilmesi önemlidir. Fonksiyonel kapasitenin arttırılması için fiziksel aktivite düzeyinin arttırılması, yorgunluğun günlük yaşam aktivitelerine etkisinin azaltılması ve yaşam kalitesinin arttırılması etkili olabilir. Bu hedeflere ulaşmak amacıyla planlanan tedavi programına fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamalarının dahil edilmesinin yararlı olacağı düşünülmektedir.
Multipl sklerozlu hastalarda fiziksel aktivite düzeyini etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Amaç: Multipl sklerozlu (MS) hastalardaki fiziksel aktivite düzeyini etkileyen faktörleri belirlemektir. Yöntem: Araştırmaya 52 MS hastası katıldı. Olguların dizabilite düzeyleri Expanded Disability Status Scale (EDSS) ve Multiple Sclerosis Functional Composite (MSFC) ile belirlendi. Subjektif fiziksel aktivite düzeyi Godin Boş Zaman-Egzersiz Anketi ile değerlendirildi. Objektif fiziksel aktivite düzeylerinin belirlenmesi için hastalar 7 gün boyunca Caltrac? markalı akselerometre kullandı. Yürüme değerlendirmesi için 6 Dakika Yürüme Testi (6DYT), 8 Metre Yürüme Testi (8MYT), Six Spot Step Test (SSST) ve MS Yürüme Ölçeği-12 (MSWS-12) kullanıldı. Yorgunluk Etki Ölçeği (YEÖ) ile yorgunluk, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile depresyon, Uluslararası MS Yaşam Kalitesi Anketi (MusiQoL) ile yaşam kalitesi değerlendirildi. Kognisyon değerlendirilmesinde ise Paced Auditory Serial Addition Test-3 (PASAT-3), Multiple Sclerosis Neuropsychological Screening Questionnaire ? Hasta ve Bilgi veren formu (MSNQ-H ve MSNQ-B) kullanıldı. Bulgular: Godin Boş Zaman-Egzersiz Anketi ile Caltrac? akselerometre arasında orta derecede korelasyon (r=0,305) bulundu. Godin Boş Zaman-Egzersiz Anketi ile EDSS (r=-0,372), 6DYT (r=0,464), 8MYT (r=-0,498), YEÖ (r=-0,310), BDÖ (r=-0,320) ve MusiQoL (r=0,361) arasında korelasyon bulundu. Caltrac? akselerometre ile erkek cinsiyet (r=0,397), beden kütle indeksi (BKİ) (r=0,337), çalışma durumu (r=0,279) ve 6DYT (r=0,278) arasında korelasyon belirlendi. Fiziksel aktivite düzeyi ile kognisyon arasında korelasyon yoktu. Godin Boş Zaman-Egzersiz Anketi ile ölçülen fiziksel aktivite düzeyini etkileyen faktörün 8MYT (ß=-0,422) olduğu belirlendi. Caltrac? akselerometre ile ölçülen fiziksel aktivite düzeyinin belirleyicilerinin cinsiyet (ß=0,371) ve BKİ (ß=0,268) olduğu belirlendi. Sonuç: Subjektif fiziksel aktivite düzeyini etkileyen faktörün 8MYT, objektif fiziksel aktivite düzeyini etkileyen faktörlerin ise cinsiyet ve BKİ olduğu bulundu. MS?li hastalarda fiziksel aktivite düzeyinin belirlenmesinde subjektif ve objektif ölçüm yöntemlerinin birlikte kullanılması gerekmektedir. Anahtar Sözcükler: Multipl skleroz, fiziksel aktivite, akselerometre
Quadriceps açısının (Q açısı) dinamik plantar basınç değerleri ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı Q açısı, taban altı basınç değerleri, naviküler kemik düşme testi, kalkaneo-tibial açı ve femoral anteversiyon açısı arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Çalışmaya yaş ortalamaları 22,3±2.53 yıl olan sağlıklı 64 kişi (33 erkek, 31 kadın) dahil edildi. Katılımcılar Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Yüksekokulu Denge ve Yürüme Analizi Laboratuarı?nda değerlendirmelere alındı. Antropometrik değerlendirmeler için kalkaneo-tibial açı, Q açısı, naviküler kemik düşme testi ve femoral anteversiyon açısı kullanıldı. Dinamik plantar basınç değerlendirmesi için EMED-m (Novel gmbh, Almanya) kullanıldı. Bulgular: Katılımcıların ortalama Q açısı değerleri ayakta 110±3.98, sırtüstü yatışta ise 120±3.64 olarak bulunmuştur. Cinsiyetler arası Q açısı farkı anlamlı çıkmamıştır (p=0.697). Q açısının 1. Metatars ve parmak, 2. Metatars ve parmak, 5. Metatars ve parmak, total ayak ve orta ayak maksimum kuvvetlerini, tepe basınçlarını, basınç-zaman integrallerini ve kuvvet zaman integrallerini anlamlı olarak değiştirdiği bulunmuştur. Sonuç: Q açısının ölçülmesi ölçüm tekniği nedeni ile düşük hassasiyet ve iç tutarlılık seviyelerine sahip olmasına rağmen farklı klinik durumlarda ayak altındaki potansiyel risklerin öngörülebilmesi açısından önemli bir kinematik veri olduğunu düşünmekteyiz. Yine de Q açısı ölçüm tekniklerinin standardizasyonu ve klinik problemlerde nasıl yorumlanacağı konularında ileri araştırmalar gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Q açısı, kalkaneo-tibial açı, femoral anteversiyon açısı, naviküler kemik düşme testi, plantar basınç
Prematüre doğum yapan annelerin doğum sonrası yaşam kalitesi ve anksiyete düzeyi ile term dönemdeki bebeklerinin motor perofrmans düzeyi arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Preterm doğumu takiben oluşan yüksek stres seviyesi ve depresyon gibi durumlar ebeveynlerin yaşam kalitesini etkileyebilmektedir. Preterm bebek annelerinde depresyon görülme sıklığının term dönem doğum yapan annelere göre 1,6 kat daha fazla olduğu yapılan çalışmalar sonucu ortaya konmuştur. Ancak annelerin yaşam kalitesi ile ilgili çalışma sayısı azdır. Bu çalışmada, prematüre bebeği olan annelerin yaşam kalitesi düzeyinin bebeklerin motor gelişim düzeyine olan etkisini ortaya çıkarmak amaçlandı. Çalışmaya, 29-36 hafta aralığında doğan 26 preterm bebek ve anneleri alındı. Anne ve bebeklerin her ikisi aynı anda, bebeklerin term döneme ulaşmış olduğu 37-40 gestasyon haftasında değerlendirildi. Annelere, doğumdan sonra, Doğum Sonu Yaşam Kalitesi Ölçeği (DSYKÖ) ve STAI (I-II) uygulandı. Term döneme ulaşan bebeklerin motor değerlendirmesi için Test of Infant Motor Performance (TIMP) kullanıldı. Çalışmaya dahil edilen bebeklerin gestasyon yaş ortalaması 34,4 hafta, ortalama doğum ağırlıkları 2024,88 gramdı. Yapılan korelasyon analizinde annelerin DSYKÖ ve DSKÖ skorları ile bebeklerin TIMP skorları arasında ilişki bulunmadı (p>0.05). Annelerin DSYKÖ puanı ile DKÖ puanı (r=-0,591) arasında negatif yönlü orta kuvvetli ilişki bulunurken, SKÖ puanı (r=-0,673) ile arasında negatif yönlü güçlü ilişki bulundu (p<0,05). Bu çalışmanın sonucunda; annelerin yaşam kalitesi ve anksiyete düzeyinin bebeklerin motor gelişim performansını etkilemediği görülmüştür. Ancak çok sayıda olgunun olduğu ve uzun süreli yapılabilecek takip çalışmasıyla daha doğru sonuçların ortaya çıkacağını düşünmekteyiz.
Hemiparetik serebral palsili hastalarda üst ekstremite robotik rehabilitasyonunun üst ekstremite becerileri ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyi üzerine etkisi
HEMİPARATİK SEREBRAL PALSİLİ HASTALARDA ÜST EKSTREMİTE ROBOTİK REHABİLİTASYONUNUN ÜST EKSTREMİTE BECERİLERİ VE FONKSİYONEL BAĞIMSIZLIK DÜZEYİ ÜZERİNE ETKİSİ Nuriye Büyüktaş, Dokuz Eylül Üniversitesi, Sağlık Bilimleri Enstitüsü, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, nuriyeozhan@hotmail.com ÖZET Amaç: Bu çalışma, hemiparetik serebral palsili (SP) hastalarda üst ekstremite robotik rehabilitasyon uygulamalarının üst ekstremite becerileri ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyi üzerine etkilerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Çalışma Dr. Ayten Bozkaya Spastik Çocuklar Hastanesi ve Rehabilitasyon Merkezi'ne tedavi amacıyla başvuran, 4-18 yaş aralığında 34 hemiparetik SP'li hasta ile gerçekleştirilmiştir. Çalışma grubuna dahil olan 17 olguya klasik fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamalarına ek olarak robotik rehabilitasyon uygulamaları yapılmıştır. Kontrol grubunda bulunan 17 olguya, sadece klasik fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamaları yapılmıştır. Klasik fizyoterapi ve rehabilitasyon 45 dakika, robotik rehabilitasyon 30 dakika olarak uygulanmıştır. Çalışmaya katılan her olgunun tedavi programı 15 seans sürmüştür. Tedavi öncesinde ve sonrasında vücut işlevleri ve aktivite ile ilgili değerlendirmeler yapılmıştır. Kas tonusunu değerlendirmek için Modifiye Ashworth Skalası (MAS), el becerilerini değerlendirmek için Abilhand-Kids testi, üst ekstremite motor fonksiyonları değerlendirmek için Üst Ekstremite Becerilerinin Kalitesi Testi (The Quality of Upper Extremity Skills Test-QUEST), fonksiyonel bağımsızlık düzeyini değerlendirmek için Pediatrik Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçümü (WeeFIM) testi kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmanın sonucunda, üst ekstremite genel kas tonusunda, dirsek ve el bölgesi kas tonusunda çalışma grubu lehine anlamlı bir fark tespit edilmiştir (p<0,05). El yeteneklerinde, üst ekstremite motor fonksiyonlarında ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyinde tedavi öncesi ve sonrası istatistiksel olarak anlamlı fark olmakla birlikte (p<0.05), bu anlamlı farklılığın klasik fizyoterapi ve rehabilitasyona ek olarak uygulanan robotik rehabilitasyon grubunda daha fazla olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç: Klasik fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamalarına ek olarak yapılan üst ekstremite robotik rehabilitasyon uygulamaları, sadece klasik fizyoterapi ve rehabilitasyon uygulamalarına göre hemiparetik SP'li hastaların üst ekstremite becerilerini ve fonksiyonel bağımsızlık düzeyini daha fazla arttırmıştır. Uzun dönem fizyoterapi ve rehabilitasyon gerektiren SP gibi bir nörogelişimsel bozuklukta motivasyonu ve tedavinin etkinliğini arttırmak amacıyla robotik cihaz gibi yüksek teknolojili aktivitelerin eklenmesi müdahalenin başarısını arttıracaktır. Anahtar Kelimeler: Serebral Palsi, Robotik Rehabilitasyon, Üst ekstremite becerileri, Fonksiyonel Bağımsızlık, QUEST, Spastisite
Pediatrik motivasyon ölçeği'nin (pedıatrıc motıvatıon scale (pmot)) Türkçe'ye uyarlanması, geleneksel rehabilitasyon programına katılan farklı kronik engele sahip çocuklarda motivasyonun değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, rehabilitasyon programına motivasyonu değerlendiren Pediatrik Motivasyon Ölçeği'nin (PMÖ) Türkçe geçerlilik ve güvenilirlik çalışmasını yapmak ve rehabilitasyona katılan kronik engelli bireylerde fonksiyonel seviye ile motivasyon arasındaki ilişkiyi incelemektir. Yöntem: Çalışmaya, 8-18 yaş arasında, rehabilitasyon programına katılan 62 kronik engelli çocuk dahil edildi. Çocukların sosyo-demografik özellikleri, araştırmacı tarafından hazırlanan bir form ile sorgulandı. Çocukların rehabilitasyona motivasyonu PMÖ ve Görsel Analog Skala (GAS) ile değerlendirildi. Ölçeğin geçerliliğinin belirlenebilmesi için PMÖ ile GAS arasındaki korelasyon incelendi. İç tutarlılığın belirlenebilmesi için Cronbach alfa değeri hesaplandı. Test-tekrar test güvenilirliğinin belirlenebilmesi için rastgele 15 çocuğa ilk değerlendirmeden iki hafta sonra ikinci değerlendirmeler yapıldı ve "Intraclass Correlation Coefficient (ICC)" değeri hesaplandı. Çocukların fonksiyonel seviyesi Pediatrik Fonksiyonel Bağımsızlık Ölçümü (WeeFIM) ile değerlendirildi. Bulgular: Çocukların yaş ortalaması, 12,16±3,19 idi. PMÖ ve GAS arasında pozitif yönde iyi derecede bir korelasyon olduğu tespit edildi (r=0,713, p=0,000). PMÖ'nün iç tutarlılığı yüksek (Cronbach alfa=0,827), test-tekrar test güvenilirliği çok yüksek (ICC=0,960) olarak bulundu. Fonksiyonel seviye ile motivasyon arasında ilişkiye rastlanmadı (p=0,896). Sonuç: PMÖ'nün Türkçe versiyonu kronik engelli çocuklarda geçerli ve güvenilir bir ölçektir. Çalışmamızda, kronik engelli çocuklarda fonksiyonel seviye ile rehabilitasyona katılım konusundaki motivasyon düzeyi arasında bir ilişki bulunmamıştır. Çalışmamıza katılan çocukların fonksiyonel seviyelerinin yüksek olması motivasyon düzeylerinin de yüksek olmasına neden olmuştur. Anahtar Kelimeler: Motivasyon, Çocuk, Rehabilitasyon, Kronik Engel
Fibromiyaljili kadınlarda kalistenik egzersiz eğitiminin ağrı, kardiyorespiratuar endurans, fiziksel yetersizlik, yaşam kalitesi, depresyon ve kaygı üzerine etkisi
ÖZETFibromiyalji sendromu kronik ağrıya yol açan ve hastanın hayatını her yöndenolumsuz etkileyen bir hastalıktır. Çalışmamızın amacı, fibromyaljili kadınlardakalistenik egzersiz eğitiminin ağrı, kardiyorespiratuar endurans, fizikselyetersizlik, yaşam kalitesi, depresyon ve kaygı üzerine etkisinideğerlendirmektir. Çalışmamız Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi, Fiziksel Tıpve Rehabilitasyon Anabilim Dalı polikliniğinde tanısı konan 27 fibromiyaljisendromlu olgu üzerinde gerçekleştirildi. Olgular tedavi programının başlangıcıve bitiminde değerlendirildi. Değerlendirmelerde; ağrı şiddeti, hassas noktasayısı ve hassas noktaların ağrı eşiği, sağlık düzeyi ve fiziksel fonksiyonellik,kardiyorespiratuar endurans, yaşam kalitesi, depresyon, kaygı, kas kısalıkları,esneklik, kavrama kuvveti ve spinal bölge eklem hareket açıklığına bakıldı.Ayrıca birinci tedavi grubuna kalistenik test yapıldı. Olgular iki tedavi grubunaayrıldı. Her iki gruptaki olguların tümüne 15 seans; yüzeyel sıcaklık modalitesi,Transkuteneal elektriksel sinir stimulasyonu ve ultrason uygulandı. Birinci gruba8 hafta süre ile haftada 3 gün bir fizyoterapist eşliğinde kalistenik egzersizprogramı, üst ekstremite ve gövdeye yönelik germe, kuvvetlendirme, postüregzersizleri ve hasta eğitimi verildi. kinci gruba ise ev programı olarak üstekstremite ve gövdeye yönelik germe, kuvvetlendirme, postür egzersizleri,hasta eğitimi ve yürüme programı verildi. Tedavi sonrasında yapılandeğerlendirmelerde her iki grupta ağrı şiddeti, hassas nokta sayısı ve hassasnoktaların ağrı eşiğinde, sağlık düzeyi ve fiziksel fonksiyonellik, yaşam kalitesi,depresyon, esneklik ve kavrama kuvvetinde anlamlı gelişme olduğu görüldü(p<0.05). Kardiyorespiratuar egzersiz testi parametrelerinde ve kaygı düzeyindeher iki grupta da fark görülmedi (p>0.05). Kalistenik testte ise eğitim sonrası,egzersizlerin tekrar sayılarında, algılanan zorluk düzeylerinde, istirahat veegzersiz sonrası kalp hızı ve sistolik kan basıncında anlamlı gelişmeler olduğubelirlendi (p<0.05). Sonuç olarak, her iki araştırma grubunda da olumlugelişmeler sağlandı.Anahtar Kelimeler: Fibromiyalji sendromu, egzersiz testi, maksimal oksijentüketimi, aerobik egzersizV
Diz osteoartritli olgularda iki farklı havuz içi egzersiz eğitiminin fiziksel yetersizlik, ağrı, günlük yaşam aktivitesi ve depresyon üzerine etkisi
ÖZETDiz osteoartritinde ortaya çıkan ağrı ve fiziksel yetersizliğin fizik tedavi ile birlikteyapılan havuz içi egzersiz tedavisiyle nasıl değişiklik gösterdiği ve hangi tiphavuz içi egzersiz eğitiminin daha etkili olduğunu saptamak önemlidir. Buçalışmanın amacı, diz osteoartrit tanısı konan olgularda iki farklı havuz içiegzersiz eğitimini, su içi tedavi almayan olgularla ve kendi içinde karşılaştırarak,su içi tedavinin ilave katkısının olup olmadığını eğer varsa, bu egzersizlerdenhangisinin fiziksel yetersizlik, ağrı, günlük yaşam aktivitesi ve depresyonüzerinde daha etkili olduğunu saptamaktır. Çalışmamıza diz osteoartriti tanısıkonan toplam 89 hasta katılmıştır. Çalışmaya katılan olgular üç grubaayrılmışlardır. İki grup havuz içi egzersiz eğitimi alan grup olmuştur ve rastgeleörneklem tekniği ile seçilerek 30'ar kişilik eşit iki gruba ayrılmışlardır. Üçüncügrup ise ayaktan tedavi edilen ve su içi egzersiz tedavisi almayan 29 kişidenoluşan bir grup olmuştur. Araştırma grubundaki olgulara iki farklı tipte egzersizeğitimi uygulanmıştır. Havuz içi egzersiz tedavisi olarak; birinci araştırmagrubuna; iki fazdan oluşan ve her fazda ısınma, germe ve kuvvetlendirmeperiyotlarını içeren sadece alt ekstremiteye yönelik egzersiz eğitimi verilmiştir.İkinci araştırma grubuna; birinci gruba uygulanan alt ekstremite egzersizlerineek olarak, üst ekstremiteye yönelik egzersizler ile birlikte gövdeye yönelikegzersiz eğitimi de verilmiştir. Çalışmamızda olgularımızın ağrı şiddetleri(Görsel Analog Skalası) VAS'a ile değerlendirilmiştir. Fiziksel yetersizlik vegünlük yaşam aktivitesi değerlendirmesi (Western Ontario and McMasterUniversities Osteoarthritis Index) WOMAC indeksi ile yapılmıştır. Olgularımızınemosyonel durum değerlendirmesi için (Hastane Anksiyete ve Depresyon) HADölçeği kullanılmıştır. Her iki araştırma grubu ile kontrol grubunun (Görsel AnalogSkalası) VAS'a göre ağrı değerlendirmesi sonucu gruplar kendi içindekarşılaştırıldığında, tedavi sonrasında tüm gruplarda istatistiksel olarak olumlugelişmeler saptanmıştır (p<0,001). Gruplar arasında tedavi öncesi ve sonrası(Görsel Analog Skalası) VAS'a göre ağrı değerlerinde zaman içerisindekideğişim incelendiğinde birinci araştırma grubundaki değişim diğer gruplara göredaha yüksek bulunmuştur (p<0,001). Gruplar arasında tedavi öncesi ve sonrası(Western Ontario and McMaster Universities Osteoarthritis Index) WOMACvağrı, sertlik ve fiziksel fonksiyon değerlerinde zaman içerisindeki değişimincelendiğinde ikinci araştırma grubundaki değişim diğer gruplara göre dahayüksek bulunmuştur (p<0,001). Gruplar arasında tedavi öncesi ve sonrası(Hastane Anksiyete ve Depresyon ölçeği) HAD depresyon değerleriincelendiğinde, tedavi sonrasında birinci araştırma grubundaki olgularındepresyon durumlarının diğer gruplara göre daha çok azaldığı görülmüştür(p<0,05). Tüm gruplarda altı dakikalık yürüme testi değerlendirmesi sonucu,tedavi sonrası yürüme mesafesi artmıştır (p<0.001). Sonuç olarak, diz OAtedavisinde havuz içi egzersiz tedavisinin yararlı olduğu saptanmıştır. Olgularınağrı sonuçlarında birinci araştırma grubunun daha iyi olduğu görülmüştür. İkinciaraştırma grubunda günlük yaşam aktivitesi ve fiziksel yetersizlik sonuçlarınınbirinci araştırma grubuna göre daha çok geliştiği saptanmıştır. Üst, altekstremite ve gövde egzersizlerinden oluşan havuz içi egzersiz tedavisininfonksiyonların gelişmesinde daha etkili olduğu görülmüştür. Üç hafta uygulananhavuz içi egzersiz tedavisiyle olgularımızın depresyon durumları azalmıştır veegzersiz kapasiteleri gelişmiştir.Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, havuz egzersizi, ağrı, günlük yaşam aktivitesi,fiziksel yetersizlikvi
Mikrodiskektomi sonrası erken dönem egzersiz tedavisinin etkiliği
ÖZETÇalışmamızın amacı mikrodiskektomi sonrası birinci haftada başlanan standartev egzersiz programına ek olarak klinikte fizyoterapist rehberliğinde uygulananlomber dinamik stabilizasyon egzersizlerinin etkililiğini incelemekti. Çalışmayakatılan toplam 40 olgu, rasgele örneklem yöntemi ile tedavi ve kontrol grubunaayrıldı. Bu olgular, egzersiz programlarına başlamadan önce ve 8 haftalık eğitimprogramının sonunda tanımlayıcı ve klinik özelliklerinin yanısıra kas kuvveti,endurans, ağrı, eklem hareket açıklığı, esneklik, yeti yitimi, fonksiyonel kapasite,yaşam kalitesi ve işe dönüş açısından değerlendirildi. Her iki gruptaki olgulartanımlayıcı, klinik özellikler ve bulgular açısından benzerdi. Tedaviden önce SF-36'nın ağrı ve sosyal fonksiyonları dışındaki tüm ölçümlerde gruplar birbirinebenzerdi. Tedavi sonrasında lomber bölge toplam kas kuvveti, lomber fleksiyon-ekstansiyon enduransları, eklem hareket açıklığı ölçümleri, esneklik, fonksiyonelkapasite gruplar arasında istatistiksel açıdan anlamlı şekilde farklı bulundu(p<0.05). Gruplar karşılaştırıldığında tedavi grubunda anksiyete ve SF-36'nıngenel sağlık alt ölçeğinde alınan puanlar tedaviden sonra anlamlı bulunmazken,diğer tüm parametrelerde tedavi öncesine göre anlamlı değişimler elde edildi.Kontrol grubunda ise ağrı şiddeti, esneklik, anksiyete ve SF-36'nın genel sağlıkve vitalite alt ölçeklerinde elde edilen puanlar tedavi sonrasında öncesine göreistatistiksel olarak anlamsız idi. Diğer tüm parametrelerde ise tedaviden sonraanlamlı değişimler saptandı (p<0.05). Olguların işe dönüşleri arasında gruplararasında anlamlı farklılık bulunmadı. Bununla birlikte tüm olguların en geç ikinciayda işe döndükleri tespit edildi.Sonuçlarımız, ev programlarına ek olarak erken postoperatif dönemdeuygulanan dinamik stabilizasyon programının sadece ev programına göre dahaetkili olduğunu göstermektedir. Benzer çalışmaların geniş serilerde ve uzunizlem periyotlarını içerecek şekilde yapılması sonuçların kanıt düzeyiniartıracaktır.Anahtar Kelimeler: Dinamik lomber stabilizasyon; bel ağrısı; lomber diskcerrahisi; egzersiz; fizik tedavi ve rehabilitasyon.
Tip II diyabetli hastalarda aerobik ve dirençli egzersizlerden oluşan egzersiz eğitim programının metabolik kontrol depresyon ve yaşam kalitesi üzerine etkisi
ÖZETBu çalışma, Tip II diyabetli hastalarda aerobik ve dirençli egzersizlerden oluşangözetimli egzersiz programının metabolik kontrol, depresyon ve yaşam kalitesiüzerine etkilerini değerlendirmek amacı ile planlandı. Söğütözü BayındırHastanesi Endokrinoloji Bölümünde izlenen 36 Tip II diyabetli hasta çalışmayaalındı. Hastalar gelişigüzel olarak egzersiz ve kontrol grubu olmak üzere ikigruba ayrıldı. Kontrol grubunda standart tedaviye (diyet, tıbbi tedavi, egzersizönerisi) devam edildi. Egzersiz grubunda geleneksel tedavi yaklaşımına ekolarak sekiz hafta boyunca, fizyoterapist gözetiminde egzersiz programıuygulandı. Program dirençli egzersizler, kalistenik egzersizler ve yürüyüşükapsadı. Çalışma öncesi ve sonrası iki grupta açlık kan glikoz, hemoglobin A1c,total kolesterol, HDL, LDL kolesterol ve trigliserit değerleri ölçüldü ve yaşamkalitesi, depresyon düzeyleri değerlendirildi. Kısa Form 36 (SF-36) yaşamkalitesi anketi, Center for Epidemiological Studies Depression Scale (CES-D)depresyon ölçeği, yaşam kalitesi ve depresyonu değerlendirmek için kullanıldı.Kontrol grubunda hemoglobin A1c, açlık kan glikoz, total kolesterol, HDL, LDLkolesterol ve trigliserit düzeylerinde değişiklik gözlenmedi. Egzersiz grubunda,LDL kolesterol değişmezken; hemoglobin A1c, açlık kan glikoz, total kolesterol,ve trigliserit düzeylerindeki azalma ve HDL kolesterol düzeyinde artmaanlamlıydı. Egzersiz grubunda sosyal fonksiyon hariç yaşam kalitesinin tüm altölçekleri ve depresyondaki düzelmeler anlamlıydı. Kontrol grubunda depresyonve yaşam kalitesinde anlamlı değişiklik bulunmadı. Sonuç olarak, dirençliegzersizler, kalistenik egzersizler ve yürüyüşü içeren gözetimli egzersizprogramının Tip II diyabetli hastalarda metabolik kontrol, yaşam kalitesi vedepresyon üzerine olumlu etkiler yaptığı saptandı.Anahtar Kelimeler: Diabetes Mellitus; kalistenik egzersiz; yürüyüş; glisemikkontrol; sağlık sonuçları
Patellofemoral ağrı sendromunda fiziksel yetersizliğin egzersiz kapasitesi ve yaşam kalitesi ile ilişkisi
ÖZETÇalışmamızın amacı, patellofemoral ağrı sendromunda fiziksel yetersizliğin, egzersizkapasitesi ve yaşam kalitesi arasındaki ilişkisini değerlendirmektir. Çalışmamızda, ÖzelMesa Hastanesi, Ortopedi polikliniğinde patellofemoral ağrı sendromu tanısı konmuş 25olgu araştırma grubunu, sağlıklı 25 olgu ise kontrol grubunu oluşturdu. Her iki gruba,fonksiyonel kapasitesini değerlendirmek için 12 dakikalık yürüme testi yapıldı. 12dakikalık yürüme testi öncesinde, hemen sonrasında, toparlanma 3. ve 5. dakikalarda;olguların kalp hızı, kan basıncı, solunum frekansı, ağrı şiddetleri görsel analog skalası(VAS) ve algılanan zorluk dereceleri BORG ile değerlendirildi. Her iki grupta 12dakika yürüme testi sonrası tahmini oksijen tüketimi değerleri hesaplandı.Çalışmamızda, olgularımızın patellofemoral ağrı değerlendirmesi Kujala patellofemoralağrı puanlaması ile yapıldı. Olguların yaşam kalitesi Dünya Sağlık Örgütü YaşamKalitesi Ölçeği Kısa Formu (WHOQOL-BREF) ile, depresyon durumu ise Beckdepresyon anketi ile yapıldı. Gruplar arasında hem 12 dakikalık yürüme mesafeleri hemde tahmini maksimum oksijen tüketimi değerleri açısından istatistiksel fark bulunmadı(p>0,05). Her iki grup arasında yürüme testi öncesi, hemen sonrası, toparlanma 3. ve 5.dakikalar arasında; kalp hızı, kan basıncı, solunum frekansı ve BORG değerleri arasındaistatistiksel bir fark bulunmadı (p>0,05). Araştırma grubunda VAS değerlerindeistatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Yürüme testi öncesi ve hemen sonrasıBORG değerleri arasındaki fark araştırma grubunda istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p<0,05). Araştırma grubunda Kujala patellofemoral puanlaması kontrol grubuna göredaha düşük bulundu (p<0,05). Gruplar arasında, WHOQOL-BREF yaşam kalitesiölçeği; fiziksel, psikolojik ve çevresel alt parametrelerinde araştırma grubu aleyhineistatistiksel olarak anlamlı fark saptanırken (p<0,05), sosyal alanda gruplar arasındaanlamlı bir farklılığa rastlanmadı (p>0,05). Beck depresyon anketi değerleriincelendiğinde iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). Ancak, her ikigruptaki olguların Kujala patellofemoral puanlaması ile WHOQOL-BREF' in fizikselalan puanlaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptandı (p<0,05). Sonuçolarak, araştırma grubunda patellofemoral ağrı sendromunun fiziksel yetersizliğe yolaçtığı, yaşam kalitesini ve fonksiyonel kapasiteyi olumsuz yönde etkilediği bulundu.Anahtar kelimeler: Patellofemoral ağrı sendromu, fonksiyonel kapasite, yaşamkalitesi.
Miyofasiyal ağrı sendromunda klasik fizyoterapi yöntemlerine ek olarak uygulanan servikal mobilizasyonun etkinliği
ÖZETBu tezin amacı miyofasiyal ağrı sendromunda klasik fizyoterapi yöntemlerine ekolarak uygulanan servikal mobilizasyonun etkinliğini incelemekti.Çalışmaya katılan 40 olgu, tesadüfi olarak mobilizasyon (n=21) ve kontrol grubu(n= 19) olarak ikiye ayrıldı. Her iki gruba hotpack, masaj ve ev egzersizprogramı uygulandı. Mobilizasyon grubuna bu modalitelere ek olarakmobilizasyon teknikleri uygulandı. Olguların sosyodemografik özellikleri ve kliniksemptomları ile ilgili veriler toplandı. Tedavi öncesi ve sonrasında olguların ağrıözellikleri, tetik nokta hassasiyeti ve sayısı, kas kuvveti, eklem hareket açıklığı,depresyon, yeti yitimi ve yaşam kalite düzeyleri değerlendirildi. Tüm veriler non-parametrik istatistiksel testler kullanılarak analiz edildi. Tedavi öncesinde her ikigruptaki olguların yaş, vücut kitle indeksi ve eğitim süresi yönünden anlamlışekilde farklı oldukları bulundu (p<0.05). Bu nedenle bazı ileri istatistikselanalizler için bu değişkenler kontrol edildi.Tedavi öncesi değerlerle karşılaştırıldığında, tedaviden sonra her iki grupta daağrı yakınmalarında anlamlı bir azalma, eklem hareket açıklığı ve kaskuvvetinde artma, yeti yitiminde azalma saptandı (p < 0.05). Her iki gruptadepresyon düzeyinde de azalma bulundu (p < 0.05). Mobilizasyon grubundatetik nokta sayısında azalma olurken diğer grupta bir değişim olmadı.Etki büyüklüğü karşılaştırmaları, mobilizasyon grubunda bu ölçümlerde klinikdüzelmelerin daha fazla olduğunu gösterdi. Bu grupta Kısa-Form 36' nın tüm altölçek puanlarında anlamlı şekilde düzelmeler bulunmasına karşın, kontrolgrubunda sadece fiziksel fonksiyon, genel sağlık ve vitalite alt ölçekpuanlarında düzelmeler saptandı.Sonuçlarımız mobilizasyon tekniklerini içeren klasik fizyoterapi programınınkronik boyun ağrısı olan miyofasiyal ağrı sendromlu olguların tedavisinde etkiliolduğunu göstermektedir. Geniş örneklem gruplarında ve izlem periyotlarınıiçeren çalışmaların yapılması bu sonuçların kanıt düzeyini artıracaktır.Anahtar kelimeler: Servikal mobilizasyon; boyun ağrısı; miyofasiyal ağrısendromu; masaj; klasik fizyoterapiiv
Kas iskelet sistemi hastalıklarına bağlı kronik ağrıların yaşam kalitesi üzerine olan etkileri
ÖZETBu tez kronik kas iskelet sistemi hastalıklarına bağlı kronik ağrıların yaşamazalan yaşam kalitesinin belirleyicilerini tesbit etmek amacı ile tasarlandı. RA,OA, FMS, MAS, bel ve boyun ağrılı kişileri içeren 304 kronik kas iskelet sistemhastası (çalışma grubu) ve kronik ağrı yakınma problemi olmayan 157 (kontrolgrubu) olgu çalışmaya katıldı. Olguların sosyo-demografik ve ağrı özellikleri,depresyon, anksiyete, uyku bozuklukları, yeti yitimleri ve sağlıkla ilgili yaşamkaliteleri özel anketlerle değerlendirildi. Çalışma grubundaki olguların duyusal,afektif ve toplam ağrıları ile ölçümün yapıldığı anda hissedilen ağrı şiddetleri vedeğerlendirilen toplam ağrı kontrol grubundaki olguların ağrışiddetiözelliklerinden daha fazla idi (p<0.05). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığındaçalışma grubundaki olguların uyku kaliteleri daha kötü idi (p<0.05). Kas iskeletsistem hastalıklarına bağlı kronik ağrısı olan olguların mental, fiziksel ve toplamyorgunluk düzeyleri kontrol grubundaki olgulardan daha fazla bulundu (p<0.05).(p<0.05). Çalışma grubundaki olguların kontrol grubundan daha fazladepresyona eğilimi olduğu bulundu (p<0.05). Çalışma grubundaki olgularınsürekli anksiyete düzeyleri kontrol grubundakilere göre daha fazla bulunmuşken(p<0.05) , durumluluk anksiyete puanları arasında fark yoktu (p>0.05).Çalışma grubundaki olguların ağrıya bağlı oluşan yeti yitimi düzeyleri kontrolgrubundaki olgulardan daha fazla idi (p<0.05). Çalışma grubundaki olgularınsağlıkla ilgili yaşam kalite düzeyleri Kısa Form-36 anketinin vitalite ve mentalsağlık alt ölçekleri dışındaki diğer alt ölçeklerde kontrol grubundaki olgulardananlamlı düzeyde daha düşük idi (p<0.05). Fiziksel fonksiyon ve genel sağlıkdışında hastalık gruplarının sağlıkla ilgili yaşam kalite düzeyleri benzerdi(p>0.05). Bu çalışmamızın bulguları sonucunda sağlıkla ilgili yaşam kalitesiüzerinde uyku kalitesi, yorgunluk ve depresyon düzeylerinin önemli etkisiolduğunu göstermiştir. Elde edilen sonuç literatür ile uyumludur.Anahtar Kelimeler: Uyku kalitesi; psikolojik problemler; yorgunluk; ağrıya bağlıyeti yitimi; sağlıkla ilgili yaşam kalitesi
Sağlık çalışanlarında kas iskelet sistemi bozuklukları ile ilgili yaşam kalitesini etkileyen faktörler
Bu çalışma sağlık çalışanlarında kas iskelet sistemi bozuklukları ile ilgili yaşamkalitesini etkileyen faktörleri belirlemek amacı ile yapıldı. Araştırmaya kamu veözel sağlık kuruluşlarında çalışan, yaşları 20-45 arasında değişen doktor,fizyoterapist, diş hekimi ve hemşireden oluşan toplam 320 sağlık çalışanıkatıldı. Konjenital kas iskelet sistemi deformitesi olanlar, nörolojik, ortopedik,romatizmal problemleri olanlar, kas iskelet sistemi ile ilgili operasyon geçirenlerve 2 yıldan daha kısa süredir çalışanlar araştırmaya dahil edilmedi. Olgularınsosyodemografik özellikleri, postür analizi, depresyon düzeyi, bel ağrısıdüzeyleri ve yaşam kalitesi özel anketlerle değerlendirildi. New York PostürDeğerlendirme Yöntemi(NYPDY)'nde gruplar arasında toplam puan yönündenyapılan istatistiksel karşılaştırmalarda doktorların %96,3'ünün(p<0,05), dişhekimlerinin %98,8'inin(p<0,05) aldıkları puan ?çok iyi? iken, bu oranfizyoterapistlerde %77,5 ve hemşirelerde ise %76,3 olarak bulundu(p<0,05).NYPDY'nin omurga, kalça, ayak arkı, omuz lateral postürü, üst sırt, gövde, belve karın postürü alt parametreleri kötü postürden çok iyiye doğru istatistikselolarak gruplandırıdığında sıralama fizyoterapistler, hemşireler, doktorlar ve dişhekimlerinden oluştu(p<0,05). Nottingham Sağlık Profili(NHP) alt ölçekleriistatistiksel olarak karşılaştırıldığında doktor, fizyoterapist ve hemşirelerin ?ağrıalt ölçeği? ve ?fiziksel hareketlilik? yönünden benzer puanlar aldıklarısaptandı(p>0,05). Diş hekimlerinin ağrı alt ölçeğinde aldıkları puanlar anlamlıderecede doktor ve fizyoterapistlerden farklı(p<0,05), hemşirelerlebenzerdi(p>0,05). diş hekimlerinin fiziksel hareketlilik alt ölçeğinde aldıklarıpuan fizyoterapist ve hemşirelerden farklı(p<0,05), doktorla benzerbulundu(p>0,05). ?Duygusal Reaksiyonlar alt ölçeğinde doktorlarınfizyoterapistlerden farklı(p<0,05) diş hekimleri ve hemşirelerle benzer puanaldıkları bulundu(p>0,05), Gruplar arasında NYPDY toplam puanı ile NHP altölçekleri Enerji, ağrı, sosyal izolasyon, duygusal reaksiyonlar ve fizikselhareketlilik yönünden negatif korelasyon bulundu(p<0,01). Gruplar arasındaNYPDY toplam puanları açısından fark bulunamamıştır(p>0,05). Ancakfizyoterapist ve hemşirelerin NYPDY alt parametreleri puanları diğer meslekgruplarından daha düşük olarak saptanmıştır(p>0,05). Sonuç olarak, sağlıkçalışanlarında kas iskelet sistemi ile ilgili bozukluklar yaşam kalitesi altölçeklerini etkilemektedir.Anahtar Kelimeler: Sağlık çalışanları, kas iskelet sistemi bozuklukları, yaşamkalitesi
Serebral paralizili çocuklarda bobath nörogelişimsel tedavi yaklaşımının yürüme parametreleri üzerine olan etkileri
Çalışmamız, serebral paralizili (CP) çocuklarda Bobath nörogelişimsel tedavi(NDT) yönteminin yürüme parametreleri üzerine olan etkilerini incelemek amacıile yapıldı. Çalışmamıza, yaşları 4?17 yıl arasında değişen unilateral spastik CPtanısı alan 15 olgu katıldı. Sosyodemografik ve tanımlayıcı verilerin yanı sıraolgular tedavi öncesi ve sonrasında kaba motor fonksiyonlar, kas tonusu, eklemhareket açıklığı, alt ekstremite uzunluğu, fonksiyonel durum, denge, yaşamkalitesi, yürümenin kinetik, kinematik ve zaman-mesafe karakteristikleri ile enerjitüketimi açısından değerlendirildi. Olgular NDT yöntemi ile 12 hafta boyuncahaftada üç seans olacak şekilde toplam 36 seans tedaviye alındı. Uygulanantedavi sonrası olguların kaba motor fonksiyon puanları, motor ve toplamWeeFIM puanları, dinamik ve statik denge indeks puanları ve sağlıkla ilgiliyaşam kalitesinin arttığı ve yürüme sırasında tüketilen enerji miktarlarınınazaldığı saptandı (p<0.05). Buna karşın kas tonuslarında, etkilenen taraf dizinaktif fleksiyon ve ekstansiyonu ve kalça eksternal rotasyonu (p<0.05) dışındakieklem hareket açıklıklarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilemedi(p>0.05). Yürümenin incelenen etkilenen taraf salınım fazındaki maksimumayak bileği dorsifleksiyon açısı dışındaki kinematik değişkenler ve zamanmesafeözellikleri ile kinetik değişkenler açısından tedavi sonrasında istatistikselolarak anlamlı bir değişim bulunmadı (p>0.05). NDT yönteminin unilateralspastik CP'li çocukların yürüme parametrelerinden salınım fazındaki maksimumayak bileği dorsifleksiyon açısı ile enerji tüketim düzeyi üzerine olumlu etkisininolduğu saptanmıştır. Bu etkinin çocukların dengelerindeki düzelmeye bağlıolduğu düşünülmektedir. Bobath NDT yönteminin etkinliğini belirlemeyiamaçlayan daha sonra yapılacak çalışmaların erken yaşlarda, geniş seriliörneklemlerle, randomize kontrollü bir çalışma düzeni içerisinde ve izlemperiyotlarını içerecek şekilde planlanması önerilir.Anahtar Kelimeler: Serebral Paralizi, yürüme, nörogelişimsel tedavi,oksijen tüketimi, yaşam kalitesi