
1,375
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
İdari yargılama hukukunda dava açmanın sonuçları
İdari yargılama hukukunda tıpkı medeni yargılama hukukunda olduğu gibi dava açılmasıyla usul hukuku ve maddi hukuka ilişkin sonuçlar meydana gelmektedir. Dava açılmasının sonuçları kendiliğinden meydana gelmektedir. Dava açılmasının sonuçlarının tümü İYUK' da düzenlenmediğinden ve son derece önemli sonuçları olduğundan bu tezin yazılmasına ihtiyaç duyulmuştur. Tezde, dava açılmasının sonuçları doktrin, mevzuat ve içtihatlar çerçevesinde analiz edilip diğer hukuk disiplinlerinden de faydalanılarak farklı açılardan ele alınmaktadır. Bunun yanında tezin konusu ile yakından ilgili ancak mevzuatta tanımı net olarak yapılmamış bazı kavramlar, farklı yazarların görüşleri ışığında ele alınmış ve tartışılmıştır. Davanın açılmasının sonuçlarının hukuk aleminde görünümü için Danıştay kararlarının öneminden dolayı sık sık Danıştay kararlarına atıf yapılmış, yer yer alıntılar yapılarak yargının konuya bakışı değerlendirilmiştir. Tezin ilk bölümünde, idari yargılama hukukuyla ilgili temel kavramlar açıklanmaya çalışılmış, tezin ana fikrinin bahsedildiği ikinci bölümde ise dava açılmasının usul hukuku ve maddi hukuka ilişkin sonuçlarına değinilmiştir. Son bölümde ise dava açılmasının sonuçları medeni yargılama hukuku, ceza hukuku ve anayasa hukuku ile karşılaştırmalı olarak sunulmuştur. Anahtar Sözcükler İdari Yargı, Dava Açılmasının Sonuçları, İdari Dava, Dava Dilekçesi, Temerrüt, Zamanaşımı, Derdestlik
İdari Yargılama Usul Hukukunda temyiz
ÖZET Hukuk devleti ilkesinin gereği, yönetenlerin işlem ve eylemlerinde hukuk denetimine tabi olmalarıdır. Bu denetim bağımsız mahkemeler tarafından yerine getirilmektedir. Mahkemelerde verilen kararların ise yazılı normlara uygunluğunun denetimi ve bunun sonucunda bir uygulama ve anlayış birliğinin yerleştirilerek adalete güven duygusunun geliştirilmeside hukuk devletinin bir zorunluluğu olarak ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde mevcut idari yargı sistemide idare ile kişi arasındaki uyuşmazlıkları çözümlerken önceden belirlenmiş yazılı normlara uygun olarak hareket etmek zorundadır. Mahkemelerin uyuşmazlığın çözümünde uyguladığı kuralların usul ve esasa aykırı olması durumunda verdiği kararda hukuksal bir nitelik taşımayacak dolayısıyla hukuk devleti ilkesi tam olarak gerçekleşmeyecektir. Mahkeme kararlarının hukukukilik denetiminin yapıdığı temyiz kanun yolu ise böyle bir tehlikeyi ortadan kaldırmaktadır. Temyiz kurumu incelenirken temyize konu kararlar, temyizde uygulanan usul kuralları, kararın temyiz edilmesinin nedenleri, temyiz yarg ılamas ı ndaki esaslar ve verilen hüküm ile ilgili olarak ilk derece mahkemelerinin yapacakları işlemler değerlendirilmiştir.
1982 Anayasası`na göre yasa yapım süreci
Devletin yasama, yürütme ve yargı olmak üzere üç temel fonksiyonu vardır. Yasama fonksiyonu yasama organı tarafından yerine getirilmektedir. Yasama organının en temel üç görevi yasa yapmak, hükümeti denetlemek ve bütçeyi onaylamaktır. 1982 Anayasasında da yasa yapmak Meclis'in görevleri arasında sayılmıştır. Ancak Anayasa, yasa teklif etme yetkisini, milletvekilleri ile birlikte hükümete de tanımıştır. Yasa yapma görevi esas olarak parlamentoya ait olmakla birlikte bu sürece katılan parlamento öncesi bir çok kurum bulunmaktadır. Yasa yapma süreci özellikle hazırlanan tasarılarla ilgili olarak Bakanlıklar'da başlamaktadır. Tasarılar Bakanlıklarca hazırlanmakta ve Bakanlar Kurulunun onayından geçtikten sonra Meclis'e sunulmaktadır. Yasa teklifleri ise milletvekilleri tarafından hazırlanmakta ve Meclis'e sunulmaktadır. 1982 Anayasası yasa tasarı ve tekliflerinin görüşülme usul ve esaslarının içtüzük ile belirleneceğini öngörmüştür. Ancak 1982 Anayasasfnın kabulünden sonra yeni bir İçtüzük yapılmadığı için 1973 İçtüzüğü halen uygulanmaya devam etmektedir. Ancak bu İçtüzük birçok değişikliğe uğramıştır. İçtüzükte yasa tasarı ve tekliflerinde aranacak şartlar, tasarı ve tekliflerin komisyonlarda ve Genel Kurulda görüşme usul ve esasları ayrıntılarıyla düzenlenmiştir. Meclis Başkanlığına sunulan tasarı ve teklifler Meclis Başkanlığı tarafından ilgili komisyonlara (esas-tali) havale edilmektedir. Komisyonlar, Meclis Genel Kuruluna niyabeten görev yapmaktadırlar ve Genel Kurul'un küçültülmüş bir şekli gibidirler. Bundan dolayı tasarı ve tekliflerin komisyonlarda ve Genel Kurul'da görüşülme usulleri birbirine benzemektedir. Komisyon tarafından görüşülen tasarı veya teklif bir rapor ile birlikte Meclis Başkanlığına sunulur. Usul şartları yerine getirildikten sonra tasarı veya teklif Meclis gündeminde yerini alır. Gündemde sırası gelen tasarı veya teklifin Genel Kurul'da görüşmelerine başlanır. Genel Kurul'un gündemdeki tasarı ve tekliflerin sırasını düzenleme yetkisi de vardır. Genel Kurul'da tasarı veya teklifin tümü ve maddeleri görüşülür. Maddeler üzerinde milletvekilleri, komisyon ve hükümetin değişiklik önergesi verme yetkileri vardır. Tasarı veya teklif Meclis Genel Kurulunda kabul edilmekle yasalaşmış olur. Ancak yasanın bağlayıcı216 olabilmesi için yürürlüğe girmesi gerekir. Genel Kurul'da kabul edilen yasa yayımlanmak üzere Cumhurbaşkanı'na gönderilir. Cumhurbaşkanı yasayı onbeş gün içinde Resmi Gazete'de yayımlayabileceği gibi, tamamen veya kısmen geri gönderebilir. Geri gönderme durumunda yasa Meclis'te aynı aşamalardan tekrar geçmek zorundadır. Yasaların yürürlüğe giriş tarihleri genelde yürürlük maddelerinde gösterilir. Şayet yasanın yürürlük tarihi gösterilmemiş ise yasa, Resmi Gazete'de yayımından kırkbeş gün sonra yürürlüğe girer. Yasaların yürürlükten kalkmalarında da yetkili organ Yasama organıdır. Yasalar yine başka bir yasa ile ortadan kaldırılır. Ancak Anayasa Yargısının kabul edildiği diğer ülkelerde olduğu gibi ülkemizde de Anayasa Mahkemesinin iptal kararı ile de yasalar yürürlükten kalkmaktadır.
Kadın hak savunucularının toplantı ve örgütlenme özgürlüğü kapsamındaki eylemleri sonucu maruz kaldıkları yargı tacizi – Anayasa ve İHAS kapsamında bir değerlendirme
Bu çalışmada, Türkiye'de kadın hak savunucularının toplantı ve örgütlenme özgürlüklerine yönelik yargı tacizi, toplumsal ve siyasi gelişmelerin hukuki değerlendirmeler üzerindeki etkisi yadsınmadan ele alınmaya çalışılmıştır. Kolektif biçimde ve farklı yöntemlerle "ifadenin" üretimi ve paylaşılmasına dayalı bu haklarının özgür biçimde kullanılabilmesi, hak savunuculuğu yapan kişiler açısından aynı zamanda varoluşsal bir gerekçeyle temellendirilebilir. Özellikle din, dil, ırk, etnisite, cinsiyet, cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, engellilik, vatandaşlık gibi farklı ayrımcılık temellerinde dezavantajlı gruplara aidiyet, temel hakların kullanımı açısından farklı muamelelere tabi tutulmaya sebep olabilir. Bu çalışmada, hak savunucusu olma kimliğiyle kesişen cinsiyet ve etnisite temelleri bağlamında yargı tacizi incelenmiştir. Çalışmanın Birinci Bölümünde, yargı tacizinin hukuki temelini oluşturan "yetki saptırması" kavramı, ulus-üstü sözleşme rejimleri bağlamında incelenmiştir. İkinci olarak, yargı tacizinin üretimi ve uygulanışının siyasi alt yapısını oluşturan popülizm, rasyonel bir strateji olarak ele alınmıştır. Üçüncü kısımda, uygulamadaki farklı yargı tacizi pratiklerinin hukuki zeminini oluşturan, düşman ceza hukuku kavramı incelenmiştir. Bu bölümde son olarak, uluslararası gözlemciler ve STK'ların raporları çerçevesinde, Türkiye'de yargı tacizine yönelik güncel durumun tespiti yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmanın İkinci Bölümünde öncelikle İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (İHAS) rejiminde, toplantı ve örgütlenme hakları ele alınmış ve tarafımızca ulaşılan iddianameler kapsamında kadın hak savunucularının haklarına yönelik müdahaleler incelenmiştir. Bu bağlamda, İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi içtihatlarından hareketle, müdahalelerin hukuka uygunluğunu denetleyen üçlü test gerçekleştirilmiştir. Son olarak, İHAS'ın 18. maddesine yönelik içtihatlardan yola çıkılarak yargı taciziyle ilgili tespitlerde bulunulmuştur.
İdari yaptırımlar
Mahalli idareler ve yargı ilşkileri
Anayasa Mahkemesi ve idari yargı kararları çerçevesinde Türkiye`de özelleştirme
120 ÖZET Global bir köy haline gelmeye başlayan dünyamızın siyasi ve iktisadi gündemine 1970'lerden itibaren giren, kısaca kamu işletmelerinin özel sektöre devri olarak tanımlanabilecek olan özelleştirme uygulamalannın ülkemizde 1980'lerden itibaren başladığı görülmektedir. Bu çalışmada kavramın tanımı ve teorik temelleri ele alınmakta liberal ve sosyal devlet anlayışlarının kavramla ilişkisi incelenmektedir. Kamu İktisadi Teşebbüslerinin kuruluşlarından itibaren gelişimleri ve yasal çerçeveleri, bunlan özelleştirilme aşamasına getiren sürecin açıklanması maksadıyla ele alınmaktadır. Özelleştirme uygulamaları ile ilgili olarak özellikle kamuoyunda tepki ile karşılanan hususlara değinilmek suretiyle eksikliklerin giderilmesine yardımcı olunmaya çalışılmaktadır. Bir Anayasal dayanak olmaksızın özelleştirme uygulamalannın başlamasından, yargı organlarının bu uygulamalar ile ilgili kararlarından oluşturulan ilkeler paralelinde bir hukuki altyapı oluşturulmasından bahsedilmektedir. Hukuki ve iktisadi olmaktan ziyade siyasi boyutu ile algılanması neticesinde bir kesimin tamamıyla ak, bir kesimin ise tamamıyla kara olarak gördüğü kavramla ilgili yargı kararlan incelenerek bu kararlarda mevcut olan çelişkiler irdelenmeye çalışılmaktadır. Yargı kararlannın kimi zaman idarenin hukuka aykın hareketleri kimi zamansa yargı organlarının yerindelik denetimi yapmalan sonucu aldı klan şekil incelenip bu kararların etkileri ortaya konulmaktadır.
Mukayeseli Hukukta ombudsmanlık kurumu ve Türkiye'de uygulanabilirliği
319 ÖZET Devletlerin büyümesi ve buna paralel olarak, "sosyal devlet" ilkesi gereği görevlerinin artması ile birlikte yönetimde kamunun ağırlığı ve yükü öne çıkmıştır. Bu durum da, birtakım aksaklıkların ortaya çıkmasına, bürokrasinin artmasına, kamu hizmetlerinde verimsizliğe ve sonuç olarak bu hizmetlerden faydalanmakta olanların yakınma ve şikayetlerine sebep olmuştur. Varılan bu noktadan hareketle kamu yönetiminin durumunu gözden geçirmek, aksayan yönlerini tespit etmek ve bunları ortadan kaldırmak için bazı denetim yöntemleri ortaya konulmuştur. Bugün, ülkemizde kamu yönetiminin denetimi İdari Mahkemeler, Meclis, Cumhurbaşkanı ve her kamu kurumunun denetim organlarınca yapılmaktadır. Başbakan da teftiş kurulu aracılığıyla tüm kamu kurumlarını teftiş edebilir. Buna ek olarak uluslararası denetim mekanizmaları da vardır. Ancak yargının dışında kalan denetimlerin ne derece etkin, tarafsız ve adil olduğu hususu düşündürücüdür. Bununla birlikte, yönetimin eylem ve işlemleri karşısında şikayetlerde görülen artışın yanında, yargı hizmetlerinin biçimsel ve zaman alıcı özelliği, kişileri mağdur etmektedir. Bu durum "hukuk devleti" ilkesini de belirli ölçüde işlevsiz duruma getirmektedir. Kamu yönetimindeki diğer tüm denetim mekanizmalarına göre daha ucuz, basit ve pratik olan "Ombudsman Kurumu"nun ülkemizde de benimsenmesi ve "şeffaf devlet" ilkesinin söylem haline getirildiği günümüz ortamında kurulması gereklidir. Bu düşünce ile hazırlanan bu üç bölümlük tez çalışmasının ilk bölümünde, idarenin denetim yöntemleri ile bunların özelliklerinden bahsedilmiş, ayrıca bir denetim türü olarak Ombudsman Kurumu ayrıntılı olarak incelenmiş, tanımı, ortaya çıkış nedenleri, özellikleri, etkinliği ve işlevi, görevleri ve yetkileri ortaya konulmaya çalışılmıştır. İkinci bölümde ise birçok ülkedeki Ombudsmanlık Kurumu oldukça detaylı anlatılarak mukayese yapılabilmesi320 imkanı sağlanmaya çalışılmıştır. Üçüncü ve son bölümde ise Türkiye'de Ombudsmanlık Kurumu'nun uygulanabilirliği hususu tartışılmıştır.
Kamu ihale sözleşmelerinin yükleniciden kaynaklı sona erme halleri
Kamusal ihtiyaçlar ve kamu hizmetleri doğası gereği devlet eli ile sağlanması zorunluluk teşkil eden ihtiyaçlardır. Fakat kamusal ihtiyaç ve hizmetlerin çokluğu ve çeşitliliği sebebi ile özel hukuk kişisi olan kişiler aracılığı ile temin edilmesine ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyaca bağlı olarak doğan kamu ihale sözleşmeleri bir tarafı idare iken diğer tarafı özel hukuk kişisi olan sözleşmelerdir. 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanununda bulunan sonlanma nedenleri; sözleşmenin izinsiz devri, yüklenicinin ölümü, iflası, ağır hastalığı, tutukluluğu, mahkûmiyeti, mali acz içinde olması ve yasak fiil ve davranışlarda bulunmasıdır. 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununda bulunan sonlanma nedenleri ise ifa, ibra, yenileme, sözleşme taraf sıfatlarının birleşmesi, kusurlu imkânsızlık ve takastır. Sözleşmenin feshedilmesi neticesinde idare tarafından yükleniciye ait teminatlar gelir kaydedilmek sureti ile genel hükümler çerçevesinde tasfiye işlemleri gerçekleştirilmektedir. Sözleşmenin feshi ve tasfiye sürecinde uygulanacak hukuki disiplini tespit edilirken sözleşme taraflarının eşitliği ve kamu yararının üstün tutulması önceliği arasında bir denge kurularak, öncelikle kamu ihale mevzuatı esasları, hüküm bulunmayan hallerde ise borçlar hukuku mevzuatı esasları dikkate alınması gerekmektedir.
Müdafilik ve müdafi ile savunulma hakkı
Ceza muhakemesinde adil bir yargılanmanın yapılabilmesi ve sağlıklı bir hüküm kurulabilmesi için suç isnadı ile karşılaşmış şüpheli veya sanığa savunma hakkının tanınması gerekir. Şüpheli veya sanık, kamusal gücü elinde bulunduran iddia ve yargılama makamları karşısında zayıf konumda olduğundan, müdafi tarafından savunulmaya ihtiyaç duymaktadır. Ceza muhakemesinde savunma makamını işgal eden müdafi, soruşturma aşamasında şüphelinin, kovuşturma aşamasında ise sanığın haklarını koruyan, maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yardımcı olan, silahların eşitliği ilkesinin gerçekleşmesini sağlayan, uluslararası sözleşme ve yerel hukuk tarafından kendine özgü hak ve yetkiler ile donatılmış bir süjedir.Bu çalışmanın birinci bölümünde; savunma hakkının önemine, savunma hakkının niteliği ve kapsamına, savunma makamı ve süjeliğine, müdafi ile savunulmanın neden gerekli olduğuna dair konulara değinilmiştir.Çalışmanın ikinci bölümünde; müdafilik kurumunun tarihsel gelişimi, müdafiin ceza muhakemesindeki hukuki niteliği ve müdafi olabilme koşulları incelenmiştir.Çalışmanın üçüncü bölümünde; müdafiin yetkilerinden olan dosya inceleme ve dosyadan örnek alma, hazır bulunma, şüpheli veya sanıkla görüşme ve yazışma, soru sorma, işlemlerin kendisine bildirilmesini isteme, kanun yollarına başvurma ve vazgeçme yetkileri ile müdafiin yükümlülüklerinden olan savunma görevini dürüstlükle ve özenle yapma, sır saklama ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına yardım etme yükümlülükleri irdelenmiştir.Çalışmanın dördüncü bölümünde ise müdafiin uygulamada karşılaştığı sorunlara ve sorunların giderilmesi için çözüm önerilerine değinilmiştir. Anahtar Kelimeler: Savunma, Savunma hakkı, Müdafi, Müdafiin yetki ve yükümlülükleri
Uluslararası tahkimin işletme hakkı devir sözleşmelerinde uygulanması
İ56 ÖZET İşletme hakkının devri, ülkemizde elektrik üretim ve dağıtım hizmetlerinin özel kişilerce yürütülmesi kapsamında gündeme gelmiş bir yöntem olup, yasal dayanağını 1984 yılında çıkarılan 3096 sayılı Kanun oluşturmaktadır. Bu yöntem, mülkiyeti kamuya ait elektrik üretim ve dağıtım tesislerinin işletme haklarının idare ile bu konuda bir sözleşme imzalayan özel şirkete uzun süreli olarak devredilmesi şeklinde işlemektedir. Hem bu yöntem, hem de elektrik hizmetlerinin özel kişilerce yürütülmesinin diğer yöntemleri olarak geliştirilen yap-işlet-devret ve yap-işlet yöntemleri özelleştirme çalışmaları kapsamında değerlendirilmektedir. İşletme hakkının devri ve yap-işlet-devret yöntemlerine göre imzalanan sözleşmelerin hukuki niteliği tartışma konusu olmuş; bu sözleşmeler, yasal ve idari düzenlemelerle özel hukuk hükümlerine, dolayısıyla bunlardan doğan uyuşmazlıkların çözümünde tahkime tabi tutulmak istenirken, Anayasa Mahkemesi ve Danıştay tarafından kamu hizmeti imtiyaz sözleşmesi niteliğinde görülerek, bunların özel hukuka tabi olmalarını öngören düzenlemeler iptal edilmiştir. Bu sözleşmelerin niteliğine ilişkin yapılan değerlendirmeler arasındaki farklılık, yasama ve yürütme ile yargı organları arasında yıllarca süren bir çekişmeye neden olmuş; bu çekişme 1999 yılında Anayasa değişikliğine gidilmesiyle sona ermiştir. Anılan Anayasa değişiklikleri ve daha sonra çıkarılan uyum kanunları sonucunda, işletme hakkının devri ve yap-işlet-devret yöntemlerine göre imzalanan sözleşmeler, imtiyaz kapsamından çıkarılmış ve bunlardan doğan uyuşmazlıkların çözümünde uluslararası tahkim yoluna gitmek mümkün hale gelmiştir. Bu doğrultuda, imtiyaz yöntemine göre imzalanmış bulunan mevcut işletme hakkı devir sözleşmeleri özel hukuk hükümlerine tabi olarak yeniden düzenlenmiş; ancak, 2001 yılında Türkiye'de elektrik enerjisi sektöründe piyasa düzenine geçişi ve elektrik hizmetlerinin ruhsat (lisans) yöntemi ile yürütülmesini öngören 4628 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra bu157 sözleşmelerin durumu belirsiz hale gelmiştir. Öte yandan, işletme hakkı devir sözleşmelerinin her birinin dayanağını oluşturan Bakanlar Kurulu kararlarına karşı açılmış bulunan davalar sonucunda, bu kararlar iptal edilmiş; bunun üzerine sözleşmeler idare tarafından feshedilmiştir. Feshedilen sözleşmelerin karşı tarafı şirketlerden bir kısmı ise, bu sözleşmelerde bulunan tahkim şartına dayanarak uluslararası tahkim yoluna gitmişlerdir. Sonuç olarak, elektrik hizmetlerinin yürütülmesinde, mülkiyeti kamuya ait tesislerin işletme haklarının imtiyaz ve özel hukuk sözleşmeleriyle devredilmesi dönemi, bu sözleşmelerin feshedilmeleriyle kapanmış; bu tesislerin varlık satışı yoluyla özel mülkiyete geçirilmesi ve elektrik hizmetlerinin Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu'ndan lisans alınarak yürütülmesi dönemine geçilmiştir. Elektrik enerjisi sektöründe özel hukuk hükümlerine tabi işletme hakkı devir sözleşmeleri uygulamaya geçememiş olsalar da, bundan böyle pek çok kamu hizmetinin özel hukuk sözleşmeleri ile özel kesime gördürüleceği anlaşılmaktadır. Bu noktada, aslında idari nitelikte olan sözleşmelerden doğan uyuşmazlıklarda ticari bir uyuşmazlık çözüm yöntemi olan tahkim yolunun öngörülmesi, farklı disiplinlere ait iki hususun bağdaştırılması sorununu ortaya çıkarmaktadır.
Askeri yargıda disiplin mahkemeleri ve temel hak ve hürriyetleri
ÖZET Zor ve düzenli, tertipli olmayı gerektiren görev olması ve bundan dolayı gerekli olan disiplini sağlamak amacıyla ayrı olarak bir yargılama sistemine sahip olan Türk Silahlı Kuvvetlerinin yargı unsurlarından biri de Disiplin Mahkemeleridir. Bu mahkemeler 1961 Anayasası ile hukuk sistemimize girmiştir. 1964 yılında çıkarılan kanunla da kurulmuşlardır. Kanunda yapılan bazı değişikliklerle bu güne kadar mevcudiyetini devam ettirmiştir. Kanun, kuruluşu, yargılama usulünü ve konu olan suçları bir arada bulundurmaktadır. Kanunun son haline göre Disiplin Mahkemeleri asgari tugay seviyesinde kurulmakta ve tüm asker kişilere kanunda belirtilen sınırlar dahilinde hürriyeti bağlayıcı cezalar verebilmektedir. Kararlarına karşı net bir kanun yolunun olmaması ve teşkilatında kurulduğu komutanın hiyerarşik astı olan kıta subay veya astsubaylarından mahkeme heyetinin oluşması bu mahkemelerin bağımsızlığı ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine uygunluğu konusunda tereddütler yaşanmasına neden olmaktadır. Askeri yargının tarihinden başlamak üzere, kanunun yapım süreci içinde, mahkemelerin kuruluşu, yargılama usulü ve disiplin mahkemesi kararlarına konu olan suçlar, amirlerin görevleri ve diğer askeri suçlar da aktarılmak suretiyle anlatılmıştır. Fiiliyatta görevine devam eden bu mahkemelerin temel hak ve hürriyetler karşısındaki durumu, Anayasa Mahkemesi kararları ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine göre değerlendirilmiştir. Disiplin Mahkemelerinin Mahkeme teşkilatı da oluşturulmak kaydı ile askeri hakim sınıfından olan kişilerden kurulu ve tek hakimli olarak yapılandırılması bağımsızlıkları konusundaki tereddütleri ortadan kaldıracaktır.
İdari yargı kararlarının yerine getirilmesi
İdarî yargılama Usul Hukukunda süreler
ÖZET Dava açma ve kanun yollarında müracaat süreleri ilgililerin başvuruda bulunabilecekleri süreyi gösteren kısıtlı zaman kesitidir. Tezimizde, dava açma ve kanun yollarında müracaat süreleri, idari yargılama usul hukuku açısından ele alınmıştır. Süre kavramı vatandaşların hak arama hürriyetini kısıtladığı ve hukuk devletini etkilediği için önem taşır. Tezimiz dört bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde konunun sunulması ve inceleme yöntemi aktarılmış, konunun önemine ve kapsamına işaret edilmiştir. İkinci bölüm, idari yargılama usul hukuku açısından süre kavramı ve sürelerin hesaplanması konularını içermektedir. Bu bölümde idari yargılama usul hukukunda sürenin hukuki niteliği tartışılmış, medeni yargılama hukukundaki süre kavramı ile mukayese edilmiştir. Hesap usulleri ise, sürenin başlaması ve hesaplama yöntemleri çerçevesinde açıklanmıştır. Üçüncü bölümde idari yargılama usul hukukunda geçerli olan süreler, ilk derece mahkemelerinde dava açma süreleri ve kanun yollarında müracaat süreleri ana başlıkları altında incelenmiş, ilk derece mahkemelerinde dava açma süreleri özellik arz eden farklı durumlara göre ve iptal ve tam yargı davaları çerçevesinde açıklanmış, bu arada özel kanunlarda öngörülen dava açma süreleri de ayrı başlıklar altında izah edilmiştir. Kanun yollarındaki müracaat süreleri ise yine aynı bölümde, temyiz süresi, itiraz süresi, karar düzeltme başvurusunda süre ve yargılanmanın yenilenmesinde süre başlıkları altında değerlendirilmiştir. Tezimizin son bölümünde ise konuya ilişkin yaptığımız açıklamalar, sonuç ve değerlendirmeler başlığı altında önem arz eden ve problem sahası teşkil eden durumlar dikkate alınarak, çözüm önerileriyle birlikte sunulmaya çalışılmıştır.
İran Çek Hukuku ve Türkiye Çek Hukuku karşılaştırması
İran'da aynı Türkiye ve dünyanın birçok memleketleri gibi kambiyo senetleri yaygın olarak kullanılmaktadır. İran'da kambiyo senetleri üç çeşittir ki onlara Farsçada sifte (bono), berat (poliçe) ve çek denmektedir. Tezimizin konusu İran çek hukuku ve Türkiye çek hukuku karşılaştırmasıdır. Eğer çek evraklarını İran ve Türkiye arasında kıyaslamak istersek, şu hususu rahatlıkla söyleyebiliriz ki çek evraklarının kullanılması İran'da çok yaygındır. Ayrıca şu hususu da vurgulayabiliriz ki İranda birçok kişi çek defterleri kullanılmaktadır, oysaki Türkiye'de çek evrakları daha çok tacirler tarafından kullanılmakta olup tacirlere özel çek defterleri tasarlanmıştır. Buna aksilik İran'da tacirlere özel bir çek defteri tasarlanmamıştır. İran'da bankalar müşterilerin birçoğuna çek defterleri teslim etmektedir, Ayrıca ifade edebiliriz ki İran'da banka hesabı açmaya ehliyeti olan her şahıs bir cari veya çek hesabı da açabilmektedir. Kanaatimce bu durum çok büyük bir risk olup halk için büyük ekonomik problemler yaşatmaktadır ve karşılıksız olan çeklerin sayısını her gün fazlalaşmaktadır. Bankalar tarafından çek hesabı açabilmek için genel olarak şu şartlar var olmaktadır: 1. Çek hesabı açmak isteyen kişinin çalışıyor olması ve bir maaşının olması. 2. Çek hesabına belli bir miktarda para bulunmasi. 3. Bir başka kişinin, yeni hesap açmak isteyen kişiye zamin (kefil) olması ve zamin olan kişinin de bizzat kendi çek hesabı olması. İran Ticaret Kanunun 310.maddesinden 318 maddesine kadar çek hakkında hükümler yer almaktadır. İran'da kanunların çoğu İslam hukukuna dayandığından başka ülkelerle farklı düzenlemeler bulunmaktadır bununla birlikte ticaret konusunda İslam Hukukunda çok fazla kural olmadığından İran kanun koyucusu da dünya ticaret kurallarına uymaya çalışmıştır.
İhracatçı birliklerinin hukuki rejimi
109 ÖZET 1936 yılında çıkarılan Ticarette Tağşişin Men'i ve ihracatın Murakabesi ve Korunması Hakkında 1705 sayılı Yasaya Ek 3018 sayılı Yasa'nın 7. maddesinde yer alan; "Hükümet, lüzum gördüğü mıntıkalarda muayyen malların ihracıyla meşgul ruhsatnameli tacirlerin birlikler kurmalarını emredebilir." hükmüne istinaden kurulmuş olan ihracatçı birlikleri faaliyetlerini halihazırda, 4059 sayılı Hazine Müsteşarlığı ile Dış Ticaret Müsteşarlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun'un 6/c maddesindeki "Dış Ticaret Müsteşarlığının bağlı kuruluşları; ihracatçı ve ithalatçı birlikleri ve bunların oluşturduğu Dış Ticaret Birlikleri üst kuruluşu ile ihracatı Geliştirme ve Etüd Merkezidir, ihracatçı Birlikleri, ithalatçı Birlikleri ve bunların üst kuruluşlarının teşkilatlanma, işleyişleri, gelirleri, gelirlerinin kullanım esasları, iştigal sahaları, denetimleri, organları ve üyeliğe ilişkin esasları ile üyelerinin hak ve yükümlülüklerini gösteren statüleri Bakanlar Kurulu Kararı ile belirlenir." hükmüne dayanarak 5.7.1993 tarihli ve 93/4614 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı hükümleri çerçevesinde sürdürmektedirler. Anılan kanunlarda ihracatçı birliklerinin hukuki niteliği konusunda bir açıklık bulunmamaktadır. Öğretide bu hususta çeşitli görüşler bulunmakta olup, bunlara örnek olarak; mevzuatın ihracatçı birlikleri için öngördüğü organ, görev, yetki, gelir, malvarlığı, yaptırım ve usullere bakılmak suretiyle, bunları "tüzel kişiliğe sahip meslek teşekkülü" saymak gerektiğini belirten veya birlikleri "tüzelkişiliği olmayan kamu kurumu niteliğinde meslek teşekkülü"; kamu kurumu niteliğinde meslek teşekküllerinden farklı meslek kuruluşu ya da "kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarına benzer, kamu hukuku statülü meslek kuruluşu" şeklinde nitelendiren görüşler gösterilebilir. Diğer taraftan, bazı yüksek mahkeme kararlarında da konu hakkında birtakım tespitlere rastlamak mümkündür. Nitekim, Danıştay bir kararında; bu kurumların her ne kadar Anayasada kamu tüzel kişiliklerinin kurulması ve idaresine yönelik hükümlerle çelişen yönleri bulunsa da, yapılan işin kamu110 hizmeti ve bu kurumların da kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olduğunu ifade etmiştir. Uyuşmazlık Mahkemesi de bir kararında; 3247 sayılı Yasa gereği bunların Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı'nın bağlı kuruluşu olmaları (4059 sayılı Kanunda ise İhracatçı Birliklerinin Dış Ticaret Müsteşarlığı'nın bağlı kuruluşu olduğu hükme bağlanmıştır.) ve Bakanlar Kurulu kararı ile çıkarılan yönetmeliklerindeki düzenlemeler sonucu birliğin kamu kurumu olduğunu, genel kurul kararlarının da "idari işlem" niteliğinde bulunduğunu belirtmiştir. Kanımızca, ihracatçı birlikleri ve onların üst kuruluşu olan Türkiye ihracatçılar Meclisi (TİM) meslek kuruluşu olmakla birlikte, "tipik" kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşu değildirler. Zira, "kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşu" kavramı "anayasal" bir kavramdır ve bu kavramın içeriği 1982 Anayasasının 135 inci maddesinde belirtilen niteliklerle doldurulmuştur. Dolayısıyla, bir meslek kuruşunun kamu kurumu niteliğinde olması için, Anayasada sayılan ve yukarıda belirtilen niteliklerin hepsine birden sahip olması gerekmektedir. Bu nitelikler "anayasallık" özelliğine sahip olduğundan, tipik bir kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşunda bu niteliklerin hepsi bulunmalıdır. Ancak, ihracatçı birliklerinde anılan niteliklerin hepsinin bulunmadığı görülmektedir. Bu itibarla, tarafımızca, ihracatçı birliklerini tipik kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları olarak değil, fakat "kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına yakın meslek kuruluşları" olarak kabul etmenin daha doğru olacağı düşünülmektedir.
Kamulaştırma ve yargı denetimi
Daha sonra eklenecektir...
Ulus devlet ve Avrupa Birliği ilişkisinde Türkiye
Uyuşmazlık Mahkemesi kararlarına göre idari yargının görev alanı
İdarenin her türlü işlem ve eylemine karşı yargı yolu açıktır. İdari rejimi kabul eden ülkemizde, idarenin "idari" nitelikteki işlem ve eylemleri "idari yargTda denetlenir. Dolayısıyla "idari yargının görev alanı"nı belirlemek gerekmektedir. Çalışmamız bu konudadır. Mahkemelerin görevi kanunla belirlenir. İdarenin işlem ve eylemlerinin "idarilik" niteliğini tespit etmek ve idari yargının görev alanını belirlemek için 1868 yılında Şurayı Devlet' in kurulmasından bu yana kanun hükümleri ışığında pek çok kıstaslar geliştirilmiştir. 1945 yılında Uyuşmazlık Mahkemesinin kurulmasıyla bu kıstaslar daha güçlü şekilde vurgulanmaya başlamış ve neticede idari işlem, idari eylem ve idari sözleşme kıstaslarına gelinmiştir. Anılan kavramların da tarihsel süreç içerisinde işlenip geliştirilmesi, idari yargının görev alanını belirlemeye katkıda bulunmuştur. İdare faaliyetlerinin, "idarilik" niteliğinin tespitinde kamu hizmeti, idarenin üstün otoritesi, tek taraflı bağlayıcı karar alabilmesi, muhatabın durumu vs. dikkate alınmaktadır. Ülkemizde başlayan özelleştirme faaliyetinden sonra, KİT'lerin taraf olduğu davalar özellik arz etmeye başlamış, neticede KİT'lerin personelleriyle olan ilişkileriyle, kamu hizmeti niteliği ağır basan faaliyetlerinden doğan uyuşmazlıklarda idari yargı görevlendirilmiştir İdarenin taraf olduğu ve fakat idari yargının görev alam dışında kalan uyuşmazlıklar da hayli hacimlidir. Yasama ve yargı kısıntıları, yasama ve yargı organlarının asli faaliyetleri ve seçim işlerinden doğan uyuşmazlıklar idari yargının görevi dışındadır. Kanunun açıkça diğer bir yargı yolunu görevlendirdiği uyuşmazlıklar, idarenin davacı olarak takip ettiği davalar, idare ajanının kişisel kusuruyla sebep olduğu ihtilaflar da böyledir. Yine idarenin karıştığı sebepsiz zenginleşme davaları, idarenin haksız eylemine dayanan davalar ve idarenin taşıt araçlarının yaptığı kazalardan doğan uyuşmazlıklar, idari yargının görevine girmez. Adli yargı kararlarının infazından doğan uyuşmazlıklar da böyledir. Askeri idari yargının görevi kanunla ayrıca belirlenmiştir.
Parlamenter sistemde meclis soruşturması ve Türkiye uygulaması
Parlamenter rejimde, yürütme organının denetlenmesi büyük bir önem taşımaktadır. Hükümet, çalışmalarım parlamentonun siyasal denetimi altında, keyfîlikten uzak bir şekilde yapmak zorundadır. Her ne kadar bu denetim, seçim dönemlerinde, vatandaşlar tarafından kullanılan oylar aracılığıyla yapılmakta ise de, hükümetin asıl denetimi, icraatını gerçekleştirdiği sırada, yasama organı tarafindan yerine getirilmektedir. Yasama Organı ise bu denetimi, Anayasa ve İçtüzükte düzenlenen denetim araçları ile sağlamaktadır. Çalışma konumuzu oluşturan Meclis Soruşturması da bu denetim araçlarından biri olup, Başbakan ve bakanların görevleri ile ilgili 'cezai' sorumluluklarının araştırılmasını sağlayan bir denetim yoludur. 1982 Anayasasına göre Başbakan ve bakanlar hakkında T.B.M.M. üye tamsayısının en az onda birinin vereceği önerge ile soruşturma açılması istenebilir. Meclis bu istemi en geç bir ay içinde görüşüp karara bağlar. Soruşturma açılmasına karar verilmesi halinde Meclisteki siyasi partilerin güçleri oranında komisyona verebilecekleri üye sayısının üç katı olarak gösterecekleri adaylar arasından her parti için ayrı ayrı ad çekme suretiyle kurulacak on beş kişilik komisyon tarafindan soruşturma yapılır. Komisyon soruşturma sonucunu belirtin raporunu iki ay içinde Meclise sunar. Soruşturma bu süre içinde bitirilemezse komisyona iki aylık ek sure verilir. Meclis raporu öncelikle görüşür ve gerekli görürse ilgilinin Yüce Divana şevkine üye tamsayısının salt çoğunluğu ile karar verir. Meclis Genel Kurulu, meclis soruşturması açılan Başbakan veya bakan hakkında, Yüce Divana sevk edip etmeme konusunda, komisyonun verdiği karar ile bağlı olmayıp, komisyonun raporunun aksi yönde de karar verebilir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararı ile Yüce Divana verilen bir bakan bakanlıktan düşerken, Başbakanın Yüce Divana şevki halinde hükümet istifa etmiş sayılır. Meclis soruşturması, ilgili Başbakan yada bakanın, göreviyle ilgili suçlardan dolayı, yargıya intikal ettirilmesini amaçladığından, diğer parlamenter denetim araçlarından ayrılırken, ilgilinin hem siyasi sorumluluğuna hem de cezai sorunluluğuna yol açan bir denetim yoludur. Bu özelliği ile de diğer denetim yollarından ayrılmaktadır
Türkiye'de Memur Disiplin Hukuku
Devlet Denetleme Kurulunun idari teşkilat üzerindeki etkinliği
"6771 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun" ile Türkiye Cumhuriyeti'nin hükümet sisteminde değişikliğe gidilmiştir. Parlamenter hükümet sisteminden, Türkiye'ye özgü başkanlık hükümet sistemine geçilmiştir. Cumhurbaşkanının görev ve yetkilerini belirten Anayasa'nın 104. maddesine göre, Cumhurbaşkanı devletin başıdır ve yürütme yetkisi tek başına Cumhurbaşkanına aittir. Cumhurbaşkanı artık tarafsız değildir; herhangi bir siyasi partiye üye olabilir. Cumhurbaşkanının yürütme organının başı olması sebebiyle Cumhurbaşkanıyla ilgili veya ilişkili kuruluşlardan olan Devlet Denetleme Kurulunun da yapısında önemli değişikliklere gidilmiştir. İdarenin yargı dışı yollardan denetiminde rol alan Kurul, Anayasa'nın 108. maddesinde yeniden düzenlenmiştir. Kurula, 6771 sayılı Kanun değişikliği öncesindeki konumundan farklı olarak, Anayasa'nın 108. maddesinde sayılan ilgili mercilerde idari soruşturma yapma yetkisi verilmiştir. Ayrıca Kurulun, 6771 sayılı Kanun öncesi görev alanı dışındaki Silahlı Kuvvetler, görev alanına dâhil edilmiştir. Kurulun işleyişi, üyelerinin görev süresi ve özlük işleri, değişiklikten önce olduğu gibi kanunla değil, "5 sayılı Devlet Denetleme Kurulu Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi" ile düzenlenmiştir. Bir üst denetleme kurulu olan Devlet Denetleme Kurulu, Cumhurbaşkanına doğrudan bağlıdır ve ondan aldığı talimatla harekete geçer. Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu ya da Kamu Denetçiliği Kurumu gibi idarenin bağımsız kuruluşlarca denetlenmesinden farklı olarak Devlet Denetleme Kurulu bağımsız değildir. Her ne kadar yeni düzenlemelerle Kurulun icrai karar alabileceği haller olsa da, kararları ancak Cumhurbaşkanının onayıyla icrailik kazanır. Cumhurbaşkanlığı teşkilatı içinde özel bir yere sahip olan Kurul, kuruluş ve işleyişinin Anayasa'da özellikle belirtildiği üzere Cumhurbaşkanı kararnamesiyle düzenlenebilmesi bakımından da özgün bir yapıdır. Kurul, Türkiye Büyük Millet Meclisinin düzenleme alanının dışında, yürütmenin tek elde toplandığı yeni hükümet sisteminde, Cumhurbaşkanın rolü ve konumunun göstergelerinden en önemlilerindendir. Kurulun görev alanı, Anayasal hükümleri zorlayacak şekilde genişletilmiştir. Kurul vasıtasıyla, partili Cumhurbaşkanına, kamu kurum ve kuruluşlarının yanı sıra, sivil alanı da denetleyebilmektedir. Yeni hükümet sisteminin siyasi ve idari özelliklerini gösteren tek boyut olmasa da, bu çalışmada Kurulun üzerinden yeni sistemin idari ve siyasi bir tahlili yapılarak, Türk kamu hukuku alanına katkı sağlanmaya çalışılmıştır.
Askeri yargıda savcılık
Suç işlenmesi sebebiyle, toplum zarar gördüğü kadar, devlet de suçtan zarar görmektedir. Suçun işlenmesi suretiyle bozulan, kamu düzeninin, süratle yerine getirilmesi ve düzenin sağlanması amacıyla, kamu adına suçlan takip edecek bir organın varlığına, sürekli olarak, ihtiyaç duyulmuştur. Bu sebeple, devlet adına suçlan takip etmek üzere, resmi bir devlet organı olan, savcılık kurulmuştur. Disiplin ve düzenin büyük önem taşıdığı silahlı kuvvetlerde, askeri savcılık, bu amaca hizmet etmek üzere kurulmuş bir devlet organıdır. Yine bu sebepte, silahlı kuvvetler mensupları hakkında uygulanacak ayrı bir usul yasası ve askeri mahkemeler kabul edilmiştir. Ayrı bir askeri mahkeme kurulduktan sonra, bu mahkemelerde, kamusal iddia görevini yerine getirecek olan, askeri savcılık olmaktadır. Askeri yargıda oldukça önemli rol oynayan, askeri savcılık, Anayasal bir organ olarak kamusal iddia görevini yerine getirmektedir. Tezimizde, askeri savcılık çok değişik açılardan incelenmiş olmakla birlikte, özellikle Anayasa, Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu ile Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu çerçevesinde ele alınmıştır. Ayrıca, her bölümde, konuyla ilgili yeni fikir ve önerilerde bulunulmuştur.
Vergi kabahatlerinin cezalandırılması ve cezaları kısmen veya tamamen sona erdiren haller
Vergi Usul Kanunu'nda vergi kabahatleri; vergi ziyaı, genel usulsüzlük ve özel usulsüzlük olarak düzenlenmiştir. Bir mükellef herhangi bir vergi işlemiyle vergi kabahatinde bulunursa, Vergi Usul Kanunu'nda düzenlenen cezalarla cezalandırılır. Vergi kabahatlerinin cezalandırılması idari para cezası veya idari yaptırımlar şeklinde olmaktadır. Vergi Usul Kanunu'nda vergi cezalarının azalmasını veya ortadan kalkmasını sağlayan bazı özel düzenlemeler bulunmaktadır. Bu düzenlemelere uygun olduğu ölçüde vergi kabahatlerine uygulanacak cezalar bakımından cezaların azalması veya kısmen ya da tamamen ortadan kaldırılması söz konusu olabilecektir. Bu çerçeveden hareketle bu çalışmada, Vergi Usul Kanunu'nda düzenlenen vergi kabahatleri, bunlara uygulanacak cezalar ile bu cezaların kesilmesini engelleyen veya cezaları azaltan ya da ortadan kaldıran haller incelenecektir. Anahtar Sözcükler Vergi kabahatleri, vergi ziyaı, genel usulsüzlük, özel usulsüzlük, vergi cezalarının kesilmesini engelleyen haller, vergi cezalarını kısmen veya tamamen sona erdiren haller.
Köy idaresine ilişkin hukuki düzenlemelerde yetersizlikler
Ülkemizin idari yapısına baktığımızda, köy idaresinin, mahalli idareler bölümünde yer alan en küçük idari birim olduğunu görürüz. Kastamonu sancağının Taşköprü ayanını yerine burada sözü geçen kişiler arasından mütesellim tarafından iş başına getirilerek başlayan köy idaresinin tarihi gelişimi, günümüzde tüzel kişiliğe haiz kamu gücünü kullanan bir biçime dönüşmüştür. Yönetim yapılan farklılıklar gösteren ülkelere bakıldığında bu halkın seçtiği ihtiyar meclisi ile köy muhtannca kanunlarla belirlenmiş, zorunlu ve isteğe bağlı köye ile koruculara devlet memuru statüsü tanınarak devlet idaresinin mini bir kopyası oluşturulmaya çalışılmıştır. Köy idaresinin yasal dayanaklarının başında gelen köy kanunu zamanın en demokratik ve sosyal gerçeklere uygun bir kanun olarak çıkarılması ve uygulanması beklenmesine rağmen köy idaresinin yöneticilerinin yeterli eğitim ve kültür düzeyine eriştirilmemesi mali ve teknolojik imkanlarının yeterli olmaması, kaynakların dağılımında bir takım aksaklıkların giderilmesi nedeniyle bu kanunda beklenen amacın gerçekleşmesini önemli ölçüde olumsuz yönde etkilemiştir. Bu sebeple köy idaresi yüzünden en küçük mahalli hizmetlerin bile merkezi idare tarafından yerine getirilmesinin beklenmesine neden olmuştur. Zaman içerisinde değişen devlet yönetimi anlayışına uygun olarak devlet, hizmet götüren değil, mahalli idareler tarafından sosyal gerçeklere uygun tespit edilen ihtiyaçların yine mahalli idareler tarafından halka götürülmesinde planlayan konumda olmasını sağlayacak önlemler alınması gerekir. Bu önlemler arasında mahalli idarelere mali kaynak yaratıcı düzenlemeler getirilmesi, bu idarelerin teknik ve idari personelinin kalifiyeleşmesini destekleyip imkanların yaratılması sayılabilir.
Terörün ekonomik etkileri
Terörist eylemlerin ülke ekonomilerine büyük zararlar verdiği bilinen ve tartışılmaz bir gerçektir. Terör örgütleri, terör eylemlerinin amaçları ve terörün sonuçları kitaplara, makalelere, araştırmalara ve oturumlara konu olmaktadır. Dünyada terör örgütlerinin gerçekleştirdiği eylemlerin ülke ekonomilerine olan olumsuz etkileri ve terörün maliyetleri konusunda birçok araştırma ve hesaplama yapılmış olmakla birlikte, Türkiye'de bu konuda yapılmış çok fazla bir çalışma bulunmamaktadır. Son dönemlerde bazı siyasetçilerin ve akademisyenlerin telaffuz ettiği bazı rakamlar olsa da bu konuda daha ayrıntılı çalışma yapılması ve terörün ülke ekonomisine ve gelişmesine olan zararlarının ortaya konulması ihtiyacı duyulmuştur. Terörizmle mücadele ederken terörist faaliyetlerin ülke ekonomisine etkilerinin detaylı bir şekilde ortaya konulamaması sorunun anlaşılmasını güçleştirmiştir. Bunun yanında terörist eylemler sonucunda ülke ekonomisinin karşılaşacağı etkiyi en aza indirebilmek adına alınabilecek tedbirlerin eksik kalmasına neden olmaktadır. Bu çalışma da Türkiye'de yıllardır devam etmekte olan terörün ekonomik yönden maliyetinin, ülke ekonomisi için hayati önem taşıyan ticaret, turizm, ulaştırma, sigorta, finans, tarım ve hayvancılık gibi sektörleri nasıl etkilediğinin ortaya konulması ve terörist faaliyetlerin ülke ekonomisine verebileceği zararların büyüklüğünü rakamsal ifadelerle göstermek ve eylemler sonucunda ekonomik sektörlerdeki dinamiklerin verdiği olumsuz tepki sonucunda meydana gelen aksaklıkları göstermek amaçlanmıştır. Böylece terör örgütlerinin ve faaliyetlerinin sona erdirilmesinin, ülkenin kalkınmasına, bireylerin refah düzeylerinin artmasına yapacağı katkının gerek bilinçli gerekse bilinçsiz şekilde terör örgütlerine ve faaliyetlerine destek verenleri bir kez daha düşünmeye sevk edeceği kanaatindeyim. Anahtar Kelimeler: Terör, Terörizm, PKK, Ekonomi, Kalkınma
Uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu( TCK m.188 )
Uyuşturucu veya uyarıcı maddelere karşı, tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de bir mücadele yürütülmeye çalışılmaktadır. İç hukukumuz bakımından bu mücadelede birçok yasal ve idari nitelikte düzenleme bulunmakla birlikte, önemli üç temel düzenlemenin; 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu, 2313 sayılı Uyuşturucu Maddelerin Murakabesi Hakkında Kanun ve 3298 sayılı Uyuşturucu Maddelerle İlgili Kanun olduğu söylenebilir. Bu düzenlemelerin şekillenmesinde ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin bu konuda çizdiği çerçevenin de dikkate alındığı özellikle vurgulanmalıdır. Çalışma konumuz olan uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti suçu Türk Ceza Kanunu'nun 188. maddesinde düzenlenmiştir. Bu Kanun hükmü ile uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak imal, ithal ve ihraç etmek; ayrıca satmak, satın almak, satışa arz etmek, nakletmek, depolamak, bulundurmak veya başkalarına vermek yaptırım altına alınmıştır. Uyuşturma veya uyarma etkisi bulunmamakla beraber uyuşturucu ve uyarıcı madde imalinde kullanılan maddelerin imal ve ticareti de bu çerçevede yaptırım altına alınmıştır. Bu çalışmamızı hazırlarken, birçok kitap, dergi, tez, makale, rapor, Yargıtay kararı ve web sayfasından istifade edilmiştir. Anahtar Sözcükler: Türk Ceza Kanunu, uyuşturucu veya uyarıcı madde, suç, ticaret, mücadele,kötüye kullanma
Türkiye'de kalkınma ajansları
Cumhuriyet tarihinden beri uygulanmakta olan kalkınma politikalarına Avrupa Birliği kriterleri ışığında yeniden bakışın bir ürünü olarak uygulamaya konulmuş olan kalkınma ajansları; 5449 sayılı Kalkınma Ajanslarının Kuruluşu, Koordinasyonu ve Görevleri Hakkında Kanun hükümlerine dayalı olarak pilot uygulama olarak 2006 yılında kurulan iki ajansın teşkili ile Türk hukuk tarihindeki yerini almıştır. 2008 ve 2009 yılındaki kararnamelerle tüm Türkiye'deki kalkınma ajanslarının kuruluşları tamamlanmış ve ajanslar kuruldukları bölgelerde faaliyetlerini yerine getirmeye başlamıştır. Türk hukuk sisteminde kalkınma ajanslarının Anayasal konumu ve yapısı ile ilgili çalışmalar yapılmış olmakla birlikte bugüne kadar mevzuatının detaylı bir şekilde incelenmesi ve uygulamadaki aksaklıkların giderilmesine yönelik olarak eleştiri ve öneriler oluşturan bir çalışmanın yapılmamış olması bu tezin hazırlanmasındaki ana sebebi oluşturmuştur. Bu çalışma ile Türkiye'de oluşturulmuş olan bu kendine özgü hukukî kişiliklerin doğuşundan önceki kalkınma politikalarına göz atılacak; kalkınma ajanslarının Kanun ve ikincil mevzuatı kapsamında tahlili yapılarak hukuk sistemi içerisindeki yeri ile mevzuattaki düzenleniş biçimi üzerinde değerlendirmeler yapılacaktır. Ajansları klasik kamu kurumlarından ayıran temel özellikler üzerinde durularak personel rejimi tahlil edilecek ve ajansların hesap verebilirliği üzerinde değerlendirmeler yapılarak çalışma neticelendirilecektir. Anahtar Kelimeler: Kalkınma politikaları, kalkınma ajansları, bölge, ajansların hesap verebilirliği
Türkiye'deki KOBİ'lerin mevcut durumlarının analizi ve ticari uygulamaları
Türkiye'de, Devlet Planlama Teşkilatının Strateji Eylem Planlarındaki tespitine göre, Küçük ve Orta Büyüklükteki İşletmelerin sayısı hizmet sektörü de dâhil olmak üzere, tüm işletmelerin sayısının % 99,8'ini ve bu işletmeler de toplam istihdamın %76,7'sini oluşturmaktadır. KOBİ yatırımlarının, toplam yatırımlar içindeki payı %38'e ulaşmakta ve toplam katma değerin % 26,5'i yine bu işletmelerce yaratılmaktadır. Bir ulusal ekonominin gelişmişlik ölçütlerinden en önemlisi, o ülkenin istihdam kabiliyetidir. Bu verilere dayanarak Türkiye'de en çok istihdam yaratan ekonomik birimler olarak KOBİ'ler ön plana çıkmaktadır ve ülkedeki refah düzeyinin iyileştirilmesinde büyük rol oynamaktadırlar. Bu noktadan hareketle, KOBİ'lerin Türkiye Ekonomisi için çok önemli birimler olduğu gerçeği ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada; öncelikle Türkiye'deki KOBİ'lerin tanımlanması ile dünyadaki diğer önemli ülkelerde KOBİ tanımlamalarına yer verilmiştir. KOBİ'lerin avantaj ve dezavantajları ile KOBİ'lerin Türkiye Ekonomisi için önemine değinilmiştir. Türkiye'deki sanayi yapısı içinde KOBİ'lerin bulundukları durumlar ile Türkiye'de KOBİ'lere verilen destekler ile bu destekleri veren kurum ve kuruluşlarla birlikte, Türkiye'de faaliyet gösteren KOBİ'lerin karşılaştıkları sorunlar incelenmiştir. Türkiye için önem taşıyan Avrupa Birliği'ne katılım sürecinin Türkiye'deki KOBİ'lere olan etkileri de ortaya konulmaya çalışılmıştır. Dünya genelindeki teknolojik gelişmeler ile birlikte ticari ilişkiler faklılaşmıştır. Bu süreç Elektronik Ticaret'in ekonomik birimler için her geçen gün önemi artan bir uygulama olmasına neden olmaktadır. Türkiye'deki KOBİ'ler, bu değişim sürecinden büyük oranda etkilenmiştir. Teknolojideki gelişmeler nedeniyle dış ticaret ile elektronik ticaretle birlikte değerlendirilmesine neden olmaktadır. Bu çalışmada Türkiye'deki KOBİ'lerin, elektronik ticaret ile dış ticaret süreçlerindeki mevcut durumları ve ticari ilişkileri incelenmiş ve bazı çözüm önerlileri üzerinde durulmuştur. Anahtar Sözcükler: KOBĠ,Türkiye Ekonomisi, Elektronik Ticaret, DıĢ Ticaret
Türk Hukuku'nda idarenin kusursuz sorumluluğu
Devlet Denetleme Kurulu
Kamu İcra Hukukunda ödeme emri ve ödeme emrine dava
Kamu alacağının vadesinde ödenmemesi durumunda ilişkiye, kamu düzenini sağlanması ve korunması adına alacağın etkin ve hızlı tahsilini sağlayan 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun uygulanır. Kamu borçlusu, kamu alacağının takip ve tahsili sırasında herhangi bir hukuka aykırılık gördüğünü düşünüyorsa, Anayasa'nın 40. maddesindeki hak arama özgürlüğü ve 125. maddesindeki idarenin yargısal denetimi hususları uyarınca dava açma hakkını kullanabilir. Kamu borçlusuna tahsil ve takip sürecince, ödeme emrinin tebliğine itirazdan başlayıp kanun yollarına başvuruyu da içine alan geniş bir itiraz yetkisi tanınmıştır. Bunun yanında ödeme emrinin tebliğinde ve dava açma süresi gibi içeriğinde bulunması gereken hususlar konusundaki sıkıntılar, mücbir sebepten kaynaklı olarak ödeme emrinin gecikmeli şekilde dava edilmesi, davanın kaybedilmesi sonucunda yüksek oranda haksız çıkma zammı ile karşı karşıya kalınması konularında kamu borçluları yüksek uğraş içine girebilmektedir. Anahtar Kelimeler: Kamu İcra Hukuku, Ödeme emri, Dava Açma Süresi, İtiraz
İnsan haklarının korunması bağlamında Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi ve Ek Protokol'ü insan haklarının korunması bağlamında değerlendirilmiştir. Çalışmanın kapsamı Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi, Ek Protokol'ü ve İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Hakkındaki İlkeler ile sınırlıdır. Çalışmanın birinci bölümünde genel olarak kavramsal çerçeve çizilmeye çalışılmıştır. Bu bağlamda çalışmanın birinci bölümünde terörün tanımı, tarihçesi ve dönüşüm etapları, özellikleri, nedenleri, çeşitleri ve mukayeseli hukukta terörle mücadele stratejisi konuları ele alınmıştır. Çalışmanın ikinci bölümünde Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi ve Ek Protokol'ünde yer alan düzenlemeler ile Bakanlar Komitesi'nin İnsan Hakları ve Terörle Mücadele Hakkındaki İlkeler adlı kararı birlikte irdelenmiştir. İrdelemenin asıl amacı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi kararları bağlamında Bakanlar Komitesi'nin kararında yer alan insan haklarına ilişkin ilkelerin Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi ve Ek Protokol'ünde düzenlenip düzenlenmediğini tespit etmektir. Çalışmanın üçüncü bölümünde Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi ve Ek Protokol'ündeki düzenlemeler insan hakları bağlamında irdelenmiştir. Çalışmanın sonuç bölümünde ise insan haklarının korunması bağlamında Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi ve Ek Protokol'ündeki eksiklikler veya yetersizlikler tespit edilmiş ve bunlara ilişkin çözüm önerileri sunulmuştur. Böylece uluslararası ceza hukukunda insan haklarının korunması bağlamında terörle mücadeleye katkıda bulunulacağı öngörülmektedir. Anahtar Sözcükler Uluslararası Terörizm, Avrupa Konseyi Terörizmin Önlenmesi Sözleşmesi, İnsan Hakları, Terörle Mücadele.
Ceza yargılamasında mahkumiyet hükmü
Bu çalışmada, ceza mahkemeleri tarafından verilen mahkumiyet hükmü incelenmiştir. Mahkeme, yüklenen suçu işlediğinin sabit olması halinde, sanık hakkında mahkumiyet kararı verir. Mahkumiyet hükmünün tesisi belli aşamaları olan bir yargısal faaliyettir. Mahkumiyet hükmünün tesisinde hangi aşamalardan geçileceği, hangi esaslara uyulacağı kanunlarla belirlenmiştir. Hakimler, kanunlarla öngörülen kuralları somut olaya ve sanığa uydurarak mahkumiyet hükmünü tesis edecektir. Hüküm aşamasına gelinene kadar her yönden hatasız bir yargılama yapılmış olsa bile hükmün tesisi aşamasındaki bir hata veya eksiklik yargılamanın sıhhatini bozabilecektir. Bu nedenle hakimler, suçun sübuta erip ermediğinin takdirinde gösterdikleri dikkat ve özenin belki de daha fazlasını mahkumiyet hükmünün tesisi aşamasında göstermelidirler. Aksi takdirde suçun sübutuyla ilgili gösterilen gayretler sonuca ulaşamayacaktır. Hakim, mahkumiyet hükmünü tesis ederken kanunla belirlenen sınırlar dahilinde takdir yetkisini kullanır. Takdir yetkisini kullanırken yaptığı değerlendirmeleri ve seçimleri de gerekçelendirir. Gerekçeli karar hakkı hukukumuzda Anayasal düzeyde korunmaktadır. Anahtar sözcükler:Mahkumiyet Hükmü, Hakimin Takdir Yetkisi, Mahkumiyetin Gerekçelendirilmesi
Cinsel saldırı suçu
Cinsel Saldırı Suçu, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nun Kişilere Karşı Suçları cezalandıran İkinci Kısmının, Cinsel Dokunulmazlığa Karşı Suçlar başlıklı Altıncı Bölümünde 102 nci maddede düzenlenmiştir. Cinsel saldırı suçunun basit hali, 1. fıkrada düzenlenmiş ve burada cinsel davranışla bir kimsenin vücut dokunulmazlığını ihlal eden kişi mağdurun şikayeti üzerine cezalandırılır denmek suretiyle şikayet şartı getirilmiştir. Cinsel saldırı suçunun nitelikli ise 2. fıkrada düzenlenmiş. Cinsel saldırı suçunun niteliklinde ayırıcı unsur vücuda organ ve cisim sokulmasıdır. 102. maddenin 2. fıkrasının son cümlesinde evlilik birliği içerisinde bu suçun işlenmiş olması düzenlenmiştir. 3. Fıkradaki nitelikli haller ise; beden veyahut ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan bir kişiye karşı işlenmesi, Kamu görevinin vesayet veya hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuzu kötüye kullanmak suretiyle işlenmesi, 3. derece dahil kan ve kayın hısımla ilişkisi bulunan kişiye karşı işlemesi ya da üvey ana üvey baba üvey kardeş evlat edinen veya evlatlık tarafından işlenmesi, silahla veya birden fazla kişi tarafından işlenmesidir. 4. fıkrada cinsel saldırı için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümlerin uygulanacağı belirtilmiştir. Suç sonucunda mağdurun bitkisel hayata girmesi ve ölümü hali netice sebebiyle ağırlaşmış cinsel saldırı suçu olarak 5. fıkrada düzenlenmiştir. Anahtar Kelimeler Cinsel Saldırı, Mağdur, Nitelikli Cinsel Saldırı
Haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu "TCK m. 132"
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Anayasa ile güvence altına alınan haberleşme özgürlüğüne müdahale niteliğindeki fiillerin bir boyutunu oluşturan haberleşmenin gizliliğini ihlal suçu, Türk Ceza Kanunu m. 132'de düzenlenmektedir. İlgili maddede üç ayrı suç düzenlenmiş olup, bunlar; "haberleşmenin gizliliğini ihlal" (m.132/1), "kişiler arasındaki haberleşmenin içeriklerini ifşa" (m. 132/2), "kendisiyle yapılan haberleşmenin içeriğini alenen ifşa" (m. 132/3) suçlarıdır. TCK m. 132/1'deki suçun oluşması için, haberleşmenin belirli kişiler arasında, diğer kişilerin öğrenemeyeceği şekilde yapılması gerekir. TCK m. 132/2, kişinin tarafı olmadığı haberleşmenin içeriğini hukuka aykırı olarak ifşa edilmesini cezalandırırken; m. 132/3' deki suçun oluşması için ifşanın; diğer tarafın rızası olmaksızın, hukuka aykırı olarak ve alenen gerçekleştirilmesi gerekir. Gizlilik ihlalinin; haberleşme içeriklerinin kaydı suretiyle (m. 132/1 c. 1); kamu görevlisi tarafından ve görevinin verdiği yetki kötüye kullanılmak suretiyle (m. 137/1-a); son olarak belli bir meslek ve sanatın sağladığı kolaylıktan yararlanmak suretiyle (m. 137/1-b) işlenmesi suçun nitelikli halleridir. Haberleşmenin gizliliği, mutlak değildir, bir hukuka uygunluk sebebinin varlığı, haberleşme özgürlüğüne müdahaleyi haklı kılabilir. Suçların, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlıdır (m. 139) ve görevli mahkeme asliye ceza mahkemesidir. Anahtar Sözcükler Özel Hayat, Haberleşme, Haberleşme Özgürlüğü, Haberleşmenin Gizliliği
Meclis soruşturması ve Yüce Divan yargılaması
Çalışmada başbakan ve bakanların görevleriyle ilgili işledikleri iddia edilen suçlardan dolayı haklarında yapılacak yargılama usulü ayrıntılı olarak incelenmiştir. İki ana bölümden oluşan çalışmanın birinci bölümünde başbakan ve bakanların görevleriyle ilgili işledikleri iddia edilen suçlar yönünden haklarında yapılacak yargılamanın soruşturma aşaması olan meclis soruşturması üzerinde durulmuştur. Meclis soruşturması, başbakan ve bakanların görevleriyle ilgili işledikleri iddia edilen suçların soruşturulmasını ve soruşturma sonucunda bu kişilerin yargılanmaları için Yüce Divan'a sevk edilmelerini sağlayan Türkiye Büyük Millet Meclisinin (TBMM) yapmış olduğu kendine özgü bir soruşturma sistemidir. Çalışmanın ikinci bölümünde ise meclis soruşturmasının sonunda başbakan veya bakanların yargılanmalarına karar verilmesi durumunda kovuşturma aşaması olan Yüce Divan yargılaması incelenmiştir. Yüce Divan, devletin üst düzey kamu görevlilerinin kayırılmalarını önlemek ve haksızlığa uğramadan adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamak için kurulmuş bir mahkemedir. Bu kişilerin görevleriyle ilgili işledikleri iddia olunan suçlarla ilgili olarak yargılama yapma yetki ve görevi ise Yüce Divan sıfatıyla görev yapan Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Bu çalışmanın amacı; başbakan ve bakanların görevleriyle ilgili bir suç işlediklerinin iddia edilmesi halinde haklarında yapılacak olan soruşturma ve yargılama usullerini inceleyerek meclis soruşturması ve Yüce Divan sistemimize yönelik eleştirilere çözüm önerileri sunmaktır. Anahtar sözcükler: Meclis soruĢturması, baĢbakan, bakan, Yüce Divan, Anayasa Mahkemesi
Türk Hukukunda idarenin takdir yetkisi ve denetimi
İdare Hukuku kapsamında pek çok alanda kullanılan takdir yetkisi, kanunların özel olarak düzenleme yapmadığı böylelikle idareye hareket serbestisi bırakılması ve idarenin bu alan çerçevesinde, somut olayın gereklerini göz önünde tutarak hareket edebilmesini ifade eder. İdareye takdir yetkisi verilmesinin gerekliliği doktrinde kabul görmüştür; ancak takdir yetkisinin sınırlarının ne olacağı hususu buna bağlı olarak söz konusu sınırların nerede başlayıp nerede bittiği hakkında bir uzlaşı sağlanamamıştır. Hukuk devleti ilkesi gereği, idarenin yapacağı tüm eylem ve işlemler yargı denetimine tabidir. Ancak idarenin takdir yetkisinin bulunduğu durumlarda yargısal denetimin farklı özellikleri söz konusu olmaktadır. İdarenin takdir yetkisinin varlığı halinde yargısal denetim sadece hukukilik denetimi ile sınırlıdır. İdarenin sahip olduğu takdir yetkisi, yerindelik denetimi dışında yer alır. Teorik olarak yerindelik denetimi yasağı olmasına rağmen, uygulamada zaman zaman bu kuralın ihlal edilmesinden dolayı 1961 ve 1982 Anayasaları'nda yargısal denetim ile ilgili çeşitli düzenlemeler getirilmiştir. Çalışmada, idare hukukunun içtihatlara dayanan bir hukuk dalı olması nedeniyle yerindelik alanının sınırları konusunda, son sözü yargı organlarının söylediği görüşüne ulaşılmıştır. İlk bölümde genel olarak takdir yetkisi üzerinde durulmuş, idarenin takdir denetiminin kavramsal çerçevesi çizilmiş, tanımı hususunda açıklamalara yer verilmiştir. Bununla birlikte idarenin bir konuda takdir yetkisi olup olmadığının nasıl anlaşılacağı takdir yetkisinin tam tersi olan bağlı yetki üzerinde durularak açıklanmış, Türk Hukukunda takdir yetkisinin nasıl düzenlendiği ve Danıştay'ın genel olarak takdir yetkisine nasıl yaklaştığı incelenmiştir. Takdir yetkisinin unsurlarının incelendiği ikinci bölümde ise, söz konusu unsurlar detaylı olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümü olan idarenin takdir yetkisinin denetlenmesi bölümünde ise, denetim konusundaki anayasal ve yasal düzenlemeler ele alındıktan sonra, doktrindeki görüşlere yer verilmiştir. Denetimde uygulanan yöntemler ve tarihi seyir içinde Danıştay tarafından geliştirilen ilkeler ve içtihatlar üzerinde durularak, konu açıklanmaya çalışılmıştır.
Türk Hukukunda yasama kısıntısı
Tez çalışmasında, 1982 Anayasası ile diğer mevzuattaki idarenin yargı denetiminden muaf bırakılan iş ve eylemleri incelenmiştir. 1982 Anayasası'nın temelini oluşturan ilkelerden olan "hukuk devleti ilkesi" ile ilişkisine de değinilmiştir. Anayasanın 125. maddesinde "idarenin her türlü iş ve eyleminin yargı denetimine tabi olduğu" düzenlenmiştir. Ancak ilgili maddenin devamındaki özel hükümlerde idarenin bir takım iş ve eylemleri yargı denetiminden muaf tutulmuştur. 1982 Anayasası yürürlük tarihinden sonra defalarca değişikliğe uğramış son olarak 16 Nisan 2017 tarihinde yapılan referandumla son halini almıştır. Zaman içerisinde yapılan değişiklerde yasama kısıntılarıyla ilgili de değişiklikler yapılmış, kısıntıların kapsamı daraltılmıştır. Hukuk devletinin bir gereği olarak idarenin iş ve eylemlerinin tamamının yargı denetimine açık olması gerekmektedir. Son yıllarda yapılan değişikliklerde yasama kısıntılarının azalması olumlu bir gelişmedir. Bu çalışmada da yasama kısıntıları, Anayasa değişiklikleri ve hukuk devleti ilkesi kapsamında incelenmiş, Yüksek Mahkemelerin ve AİHM'in kararlarıyla da içtihatların bu kapsamdaki değerlendirilmelerine yer verilerek konunun tüm açılardan irdelenmesine çalışılmıştır.
Yargı kararlarında kitle iletişim özgürlüğü
Ruh dünyamızda yeşerttiğimiz düşüncelerin anlam ifade edebilmesi için dışa aktarılmaları gerekmektedir. Düşüncelerin dışa aktarılması da ifade özgürlüğünün varlığı ile sağlanabilir. Günümüz dünyasında teknolojik gelişmelerle şekillenen ve çeşitlenen iletişim araçları ifade özgürlüğünün sağlanmasında çok etkin bir rol üstlenmektedir. O kadar ki radyo televizyon ve internetin icadıyla beraber artık ifadeler anlık olarak çok büyük kitlelere ulaşabilmekte ve toplumlara yön vermektedir. Kitle iletişimin toplumlar üzerindeki yadsınamayan bu etkisi, hakim otoriteleri kitle iletişim araçlarına karşı yeni tutumlar sergilemeye itmiştir. Hakim otoritelerin bu tutumları, toplumları temel hak ve hürriyetlerin en önemlilerinden biri olan ifade özgürlüğünün kitlesel görünümü olan kitle iletişim özgürlüğünün sınırlandırılmasının sınırının ne olacağı sorusu ile karşı karşıya bırakmıştır. "Yargı Kararlarında Kitle İletişim Özgürlüğü" başlıklı bu çalışmada kitle iletişim özgürlüğüne Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin yaklaşımı örnek kararlar eşliğinde irdelenmiştir. Anahtar Sözcükler Kitle iletişim, Özgürlük, Otorite, İfade, Teknoloji, İletişim araçları, Yargı Kararları, Radyo, Televizyon, İnternet
Uluslararası Hukukta soykırım kavramı
Bu çalışmada uluslararası hukuka göre suç sayılan soykırım (genocide) kavramı üç bölümde incelenmiştir. Birinci bölümde, soykırım kavramının doğuşu, kavramın yaratıcısı olan Raphael Lemkin‟in bu kavrama yaklaşımı ve soykırım suçunun uluslararası hukukta barındırdığı nitelikler ele alınmıştır. İkinci bölümde, soykırım suçunun tanımı ve unsurları; soykırım suçunun barındırdığı kısmen veya tamamen yok etme özel kastı, suçun mağdur grupları; suçu oluşturan fiilleri de kapsayacak şekilde anlatılmaya çalışılmıştır. Bu değerlendirmeler 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi ekseninde yapılırken sözleşmeden kaynaklı yetersizlikler ideal hukuk ekseninde eleştiriye tabi tutulmuştur. Üçüncü ve son bölümde ise soykırım suçundan dolayı devletlerin ve bireylerin sorumlulukları ast-üst ilişkileri de göz önünde bulundurularak incelenmiştir. Devamla, uluslararası ceza yargılamalarına emsal teşkil eden ad hoc nitelikli uluslararası mahkemeler ve süreğen bir yapıya sahip olan Roma Statüsü ile devletlerin yargı yetkisini tanıdıkları Uluslararası Ceza Mahkemesi incelemeye alınmıştır. Sonuç olarak soykırım kavramının, 1948 tarihli Soykırım Sözleşmesi kapsamındaki muhtevasının gelişen toplumsal yaşam ve modern hukuk karşısında yetersiz kaldığı ve tekrar gözden geçirilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Anahtar Sözcükler Soykırım, Raphael Lemkin, Soykırım SözleĢmesi, Kültürel Soykırım, Siyasal Soykırım, Uluslararası Ceza Yargılaması, Devletlerin Sorumluluğu, Bireylerin Sorumluluğu
Türkiye ve Almanya'da engelli haklarına ilişkin yasal düzenlemeler ve Uluslararası Hukuk
Tez çalışmamızın ilk bölümü Uluslararası Hukukta Engelli Hakları başlığını taşımaktadır. Bu başlık altında Birleşmiş Milletler sisteminde engellilere ilişkin düzenlemeler ve özellikle de 2006 Tarihli Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşmenin Değerlendirilmesi yapılmıştır. Bu bölümün bir diğer alt başlığı ise Avrupa Birliği sisteminde engelli hakları olmuştur. Çalışmamızın ikinci bölümünde Almanya'da Engelli Haklarına Yönelik Temel Yasal Düzenlemeler konusu işlenmiş. Bu temel düzenlemeler incelendikten sonra ise Berlin Eyaleti'nde uygulanan ve engellileri ilgilendiren yasal düzenlemeler değerlendirilmiştir. Tez çalışmamızın üçüncü bölümü ise Türkiye'de Engellilere İlişkin Temel Yasal Düzenlemeler ve Bu Düzenlemelerin İncelenmesi başlığını taşımaktadır. Bu başlık altında ülkemizde engellilere uygulanan yasal düzenlemelerin konularına göre tasnif edilip değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızın son bölümünde ise uluslararası hukuk düzenlemeleri göz önünde bulundurularak Türkiye'de engellilere sunulan haklar ve bu hakların gelişim durumu incelenmeye çalışılmıştır. Anahtar Sözcükler Engelli hakları, Birleşmiş Milletler sistemi, Birleşmiş Milletler Engelli Kişilerin Haklarına Dair Uluslararası Sözleşme, Avrupa Birliği, Türkiye'de Engelli Hakları.
Ulus devlet kıskacında bölgesel demokrasi: Bir örnek olarak İsviçre kanton modeli
Bu tez, esasen disiplinler arası bir çalışma olarak düşünüldü. Pozitif hukukun dar sınırlarına bağlı kalmadan, siyaset bilimi, genel kamu hukuku- devlet teorisi ve idare hukuku üçgeninde disiplinler arası bir çalışmanın hem daha özgün, hem daha işlevsel olacağını düşündüm. Bu minvalde, çalışmamızda öncelikle ulus devlet, tarihsel bağlam içerisinde ele alınıp tanımlanacak, dünya sistemi içerisindeki yeri belirlenecek ve ulus devlet sisteminin esasen bir kriz rejimi olduğu iddiasından hareketle, bu krizi aşmanın bir aracı olarak İsviçre Modeli temel tez olarak savunulacaktır. Çalışmamızda metodolojik olarak şöyle bir yöntem izlenmiştir: Birinci bölümde kuramsal tartışmalar çerçevesinde ulus devlet olgusunun tarihsel bağlamda kapsamlı bir analizi yapılacak, güncel bir kriz içerisinde olduğu tespit edilecektir. Bu bağlamda, çalışmanın ikinci bölümünde, krizi aşmanın bir aracı olarak alternatif iddiasındaki iki tez karşılaştırılacaktır. Bunlar; radikal demokrasi tezi ve liberal demokratik tez olarak belirlenmiş olup radikal demokrasi tezinin savunucuları olarak anarşist teorisyen Murray Bookchin'in 'Komünalist Proje- Özgürlükçü Belediyecilik- tezi temel izlek olarak incelenecektir. Bu kapsamda Atina demokrasisi, Paris komünü, Sovyet devriminin ilk yılları ve İspanyol iç savaşındaki doğrudan demokrasi deneyimleri ele alınacak, liberal demokratik çözüm modeli olarak da Avrupa Birliği modeli ele alınacaktır. Ayrıca Fransız ve Amerikan Devrimlerine de bu başlık altında değinilecektir. Çalışmanın üçüncü bölümü, İsviçre Konfederasyonu'nun analizine ayrılmıştır. İsviçre Konfederasyonu, hem sahip olduğu doğrudan demokrasi araçlarıyla radikal demokrasi modeline yakın, hem de Avrupa Birliği değerlerine sahip olduğu için liberal demokratik teze yakın olması dolayısıyla iki tezin sentezi olarak değerlendirilmesi mümkündür.
Karşılaştırmalı hukukta Cumhurbaşkanlığı kararnamesi
Türkiye'de anayasal organlar arasındaki ilişkiler ve dengeler ile hükümet sistemi konuları sürekli tartışma konusu olan konulardan olmuştur. Bu tartışmalarda 2017 Anayasa değişiklikleri ile yeni bir boyuta geçilmiştir. 2017 Anayasa değişiklikleri ile sadece hükümet sistemine ilişkin değişiklikler yer almamakta, aynı zamanda yürütme organının düzenleyici işlem yapma yetkisine ilişkin düzenlemelere de yer verilmektedir. Bu düzenlemelerden biri de, içeriği itibariyle anayasa hukukumuz açısından yeni bir kavram olan Cumhurbaşkanlığı kararnamesidir. Bu çalışmada amaçlanan, Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin, dünyadaki farklı hükümet sistemlerinde yürütme organının sahip olduğu benzer nitelikteki düzenleme yetkisi ile karşılaştırılmasıdır. Bu amaçla ilk olarak hükümet sistemleri ile kuvvetler ayrılığı kavramlarına değinilecektir. Ardından ABD ve Arjantin başkanlık hükümeti sistemleri ile Fransa yarı başkanlık sisteminde yürütme organlarının benzer düzenleme yetkilerinin olup olmadığı, varsa bunların sınırları ve anayasal organlar arası ilişkilere etkisi irdelenecek ve buna ilişkin değerlendirme yapılacaktır.
Türk adli yargı sisteminde savcılık kurumu
Türk Adli Yargı Sisteminde Savcılık Kurumu konulu bu çalışmada, savcılık kurumunun bugüne kadar olan gelişimi, hukuki niteliği, diğer ülke örnekleri, uluslararası ilkeler, hukuki statüsü, diğer yargı kollarındaki savcılık kurumlarından farkı, savcı olabilme koşulları, savcılık teşkilatı, ceza muhakemesi süjeleri ile olan ilişkisi, Hâkimler ve Savcılar Kurulu ve Adalet Bakanı karşısındaki konumu, adli kolluğu sevk ve idaresi, ceza muhakemesi hukukundaki görevleri, işlemlerin denetimi, özel hukuktaki görevleri, infaz hukukundaki görevleri, idari görevleri, idari-cezai-hukuki sorumluluğu ele alınmıştır. Bilhassa mevzuat (5271 s. CMK, 5237 s. TCK, 5275 s. CGTİHK, 5235 s. Kanun, 5352 s. Kanun, 5402 s. Kanun, 5326 s. Kanun) ve uygulama değişikliği, geniş kapsamlı bir çalışmayı gerekli kılmıştır. Konuya ilişkin yargı kararlarına geniş yer verilmiştir.
Türk Ceza Kanununda rüşvet suçu
Rüşvet, Türk Ceza Kanunu'nun İkinci Kitabının "Millete ve Devlete Karşı Suçlar" başlıklı Dördüncü Kısmının "Kamu İdaresinin Güvenirliğine ve İşleyişine Karşı Suçlar" başlıklı Bölümünde 252, 253 ve 254. maddelerinde düzenlenmiştir. Rüşvet suçu, kamu görevlisinin görevinin ifasıyla ilgili bir işi yapması veya yapmaması amacıyla, doğrudan veya aracılar vasıtasıyla, kendisine veya göstereceği bir başka kişiye menfaat temin etmesidir. Aynı şekilde kamu görevlisine veya kamu görevlisinin göstereceği bir başka kişiye menfaat temin edilmesi rüşvet suçunu oluşturmaktadır. Rüşvet suçu, rüşvet alan ve rüşvet veren olmak üzere iki kişinin varlığına ihtiyaç gösteren karşılaşma tipinde çok failli bir suçtur. Bu nedenle rüşvet alan ve rüşvet veren birbirinin suç ortağı olmayıp, aynı suçun müstakil faili konumundadırlar. Rüşvet suçunun oluşması için, kamu görevlisi tarafından yapılacak iş karşılığında menfaat temin edilmesi; yapılacak işin kamu görevlisinin görev ve yetkisinde bulunması; rüşvet alan kamu görevlisi ile rüşvet veren kişinin, temin edilen menfaatin yapılacak iş karşılığında olduğunun bilinç ve iradesine sahip olması ve menfaat temini tarafların özgür iradelerine dayanması gerekir. Faillerden birisinin iradesinin cebir, hile veya tehdit ile ifsat edilmesi durumunda rüşvet değil; somut olayın koşullarına göre, yağma, irtikâp veya dolandırıcılık suçu oluşur.
İslamcı devletlerde siyasi partilerin hukuki rejimi
Din ve devlet arasındaki ilişkinin niteliği, öteden beri hem siyaset bilimcilerin hem de din adamlarının ilgisini çeken tartışmalı bir konu olmuştur. 21.yüzyılın ilk çeyreğinde, bu kadim tartışma özellikle İslam dünyasında 11 Eylül Saldırısı ve Arap Baharı'nın etkisiyle yeniden canlanmış bulunmaktadır. Tartışmaların odak noktasında İslamcılık ve demokrasi kavramları bulunmaktadır. Demokrasi kavramı ile İslam arasındaki ilişki nedir? Demokrasinin tarihi gelişim serüveninde halkın siyasi hayata katılımını sağlamak için üretilen başlıca araç olan siyasi partilerin İslamcı ideolojiyi benimsemiş ülkelerdeki fonksiyonunu incelemenin ön şartı bu soruya anlamlı bir cevap bulabilmektir. Bu çalışmamızın amacı da yeniden doğuşunu yaşayan bir ideoloji olan İslamcılığı tanımlamak, İslamcılığın türlerini ve genel ilkelerini tarafsız bir şekilde açıklamak, bu bağlamda İslam ve demokrasi arasındaki ilişkiyi tespit etmeye çalışmak, ardından İslamcı ideolojiyi benimsemiş ülkelerdeki siyasi partilerin konumunu hukuki düzenlemeler üzerinden değerlendirmektir. Sonuç olarak, İslamcılığın fikri kökleri İslam'a yayılmış ve bozuk olan mevcut düzenlerin ancak İslami prensiplere göre şekillendirilmesiyle ideal düzenin sağlanacağı iddiasındaki bir modern dönem ideolojisi olduğu belirlenmiştir. İslam ve demokrasi arasındaki ilişkinin İslamcı ideolojiyi benimsemiş İran, Malezya ve Suudi Arabistan gibi ülkelerin tevhid anlayışına göre şekillendiği ve tevhid anlayışının siyasi partilere ilişkin düzenlemeler üzerinde doğrudan etkili olduğu sonucuna varılmıştır.
Koruma tedbirleri nedeniyle tazminat
Ceza muhakemesi hukuku maddi gerçeğe ulaşmayı hedefler. Bu amaca ulaşmak için koruma tedbirlerini araç olarak kullanır. Koruma tedbirleri farklı isimlerle anılsa da birçok ortak özelliklere sahiptirler. Bütün koruma tedbirleri geçicidir ve kanunla düzenlenirler. Koruma tedbirleri maddi gerçeğe ulaşmada araç olarak kullanılırken, kişilerin temel hak ve özgürlüklerini sınırlar. Bu nedenle bu tedbirlere mutlak ihtiyaç duyulması halinde başvurulmalıdır. Yakalama, gözaltına alma, tutuklama, arama ve el koyma koruma tedbirleri Ceza Muhakemesi Kanunu'nda geniş şekilde düzenlenmiştir. Kullanım sınırları yine kanunda belirtilmiştir. Bu sınırın dışına çıkılması halinde veya sınırlar dâhilinde kullanılmasına rağmen kişiler bu tedbirlerden zarar görebilirler. İşte bu zararlar hukuk devleti ilkesi gereği tazmin edilmelidir. Ceza Muhakemesi Kanunu'nda bu tedbirlerin haksız uygulanması sebebiyle tazminat öngörülmüştür. Tazminatın hangi hallerde ve nasıl talep edileceği kanunda belirtilmiştir. Hangi hallerde tazminat istenemeyeceğine de kanun da yer verilmiştir. Devlet tazminat ödemesine kusuru ile sebep veren kişilere rücu edebilir. Bütün bu hususlarda Anayasa ve AİHS yol göstericidir.
Çok partili siyasi hayata geçiş sürecinde parti kapatmaları ve Millet Partisi örneği
Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları olan siyasi partiler, demokratik sistemlerde hayati önemi haiz siyasi işlevler yerine getirmektedirler. Temsili demokrasi siyasi partiler eliyle gerçekleştiği gibi, çağdaş demokrasinin mümeyyiz vasfı olan "çoğulculuk" ilkesi de ancak siyasi partiler marifetiyle hayat bulmaktadır. Bu nedenle çağdaş demokrasiler, "siyasi partiler demokrasisi" olarak da adlandırılmaktadır. Ancak, bütün özgürlükler alanı olduğu gibi siyasi örgütlenme ve faaliyet özgürlüğünün de sınırları vardır. Şiddete başvurmak ya da şiddeti politik bir araç olarak kullanmak, bu özgürlüğün sınırını oluşturmaktadır. Bunun dışındaki sınırlamalar demokratik siyasetle, siyasal çoğulculukla ve siyasi parti özgürlüğüyle bağdaşmamaktadır. Türkiye siyasi tarihinde siyasi yelpazenin her kanadında yer alan sayısız siyasi parti kurulmuştur. Bu siyasi partilerin önemli bir kısmının varlığı, siyasetin kendi doğal akışı sonucu kendiliğinden değil, dışarıdan yapılan müdahalelerle sona er(diril)miştir. Türkiye siyaset geleneği ve tarzının muhalefete olan tahammülsüzlüğü, çoğulculuk karşıtı, tekçi siyaset anlayışı, muhalif siyasi partilere yönelik çeşitli baskıların uygulanmasına ve siyasi partilerin sık sık kapatılmalarına yol açmıştır. Tek-partili cumhuriyet döneminde yaşanan iki başarısız girişimin ardından, İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok-partili siyasi hayata geçildikten sonra birçok siyasi parti kurulmuş; bunlar içerisinde Demokrat Parti 1950 seçimlerinde iktidara gelmiştir. Bu Parti içerisindeki bir grubun ayrılarak kurduğu "Millet Partisinin" ise, kısa süren siyasi hayatına mahkeme kararıyla son verilmiştir.
Meclis araştırması ve görüşülen meclis araştırma komisyonu raporlarının hukuk devleti ilkesi bakımından değerlendirilmesi
Meclisin denetim yollarından biri olan meclis araştırması, literatürde ele alınmışsa da Meclis Araştırma Komisyonu Raporları hakkında değerlendirme yapılmamıştır. Bu çalışmanın esas gayesi Meclis Araştırma Komisyonu Raporlarını hukuk devleti ilkesi bakımından incelemek olacaktır. Araştırma sonrası hazırlanan raporlar, araştırmanın sonucunu, tespit edilen hususlarını ortaya koyar, bir nevi araştırmayı maddi bir varlığa büründürür. Bu doğrultuda raporlar birincil nitelikte araçlardır. Raporları anlamlı hale getiren Genel Kurulda görüşülmeleridir. Günümüze dek Türkiye'de toplam 121 adet araştırma komisyonu raporu görüşülmüştür. Bu raporların %66'sı hukuk devletinin düşünsel temellerine yöneliktir. Keyfi yönetimin önlemesine yönelik raporlar ilk sırada, insan haklarının korunmasına yönelik raporlar ikinci sırada, yönetilenlere hukuki güvenlik sağlanmasına yönelik raporlar son sıradadır. Yapılan çalışmada görüşülen meclis araştırma komisyonu raporlarının büyük oranda hukuk devletinin düşünsel temellerine yönelik olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda meclis araştırmasının da hukuk devleti ilkesinin hayata geçirilmesinde etkili bir mekanizma olduğu söylenebilecektir. Anahtar Sözcükler Parlamento, Parlamenter Denetim, Hukuk Devleti, Meclis Araştırması, Meclis Araştırma Komisyonu Raporları