Bingöl University
Anabilim Dalı

Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Anabilim Dalı

Bingöl University

200

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Frekansa özgü işitsel elektrofizyolojik değerlendirme yöntemlerinden tone burst ABR'nin yetişkinlerde klinik normalizasyonu

İşitme, insanın çevresiyle iletişimini sağlayan en önemli duyu fonksiyonlarındandır. İşitme duyusunun azalması ya da tamamen ortadan kalkması kişinin yaşam kalitesinde ciddi sorunlar ortaya çıkarabilir. Bu durum kişilerde işitme kaybına ilave olarak sosyo-psikolojik problemlerin ortaya çıkmasına neden olabilir. İşitmenin değerlendirilmesinde güvenilir davranışsal yanıtlar alınamayan hastalarda, işitmenin tespit edilebilmesi için güvenilir objektif yanıtlara ihtiyaç duyulmaktadır. İşitsel Beyin Sapı Cevapları ?Auditory Brainstem Responce? (ABR) işitmenin objektif değerlendirilmesi için klinik uygulamalarda ve literatürde en çok kullanılan odyolojik test bataryasıdır. Bizim çalışmamızın amacı; işitme kaybının odyolojik tanısı ve işitme kaybının rehabilitasyonuna yönelik belirlenecek amplifikasyon yaklaşımı için, frekansa özgü elektrofizyolojik işitme değerlendirmesine yardımcı olacak şekilde tb-ABR'nin saf ses odyometresinin normal eşikleriyle uyumluluğunu araştırmaktır.Bu çalışmada yetişkin normal işiten 15 kadın, 15 erkek toplam 30 deneğin 60 kulağından 4, 2, 1, 0.5 ve 250 Hz frekanslarında elde edilen saf ses eşikleri ile tone burst uyaran kullanılarak elde edilen İşitsel Beyin Sapı Cevapları (tb-ABR) eşikleri karşılaştırıldı.Çalışmada, 18-55 yaş aralığında seçilen olgular cinsiyetin etkisini araştırmak için, kadın ve erkek denek olarak eşit sayısıda alınmıştır. Kadın ve erkek olgularda istatiksel fark anlamlı bulunmamıştır.Kulaklar arası farklılıkları araştırmak için sağ ve sol kulaklar çalışmaya dahil edilerek kulaklar arası farklılıklar değerlendirilmiştir. İstatiksel olarak farklar anlamlı bulunmamıştır.Bütün deneklerde tb- ABR eşik seviyelerinin SSO eşik seviyelerinden daha yüksek elde edilmiştir. 4, 2, 1, 0.5 kHz ve 250 Hz'de tb-ABR eşiği ile SSO eşikleri arasındaki fark sırasıyla, 6.13, 11.13, 13.97, 14.00 ve 14.67 dB fark saptanmıştır bulundu. tb-ABR eşiklerinin, saf ses odyogram eşiklerini 4, 2, 1 kHz'de istatiksel olarak anlamlı yansıttığı bulunmuştur.Sonuç olarak tb-ABR normal işiten bireylerde 4, 2, 1, eşiklerinin saf ses eşiklerinin tahmininde istatiksel anlamlı sonuç elde edilmiştir. 500 ve 250 Hz tb-ABR eşikleri saf ses eşiklerinin tahmininde istatiksel anlamlı sonuç vermemektedir.

ElektrofizyolojiFrekans analiziOdyoloji+3
Cevdet Ünlü
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstrüktif uyku apne sendromu tanısında kullanılan iki farklı tekniğin etkinlik ve güvenliğinin karşılaştırılması

OSAS önemi her geçen gün daha iyi anlasılan yasam kalitesini bozan kardiyovasküler venörokognotif birçok bozukluga neden olabilen bir sendromdur. Prevelansı yas ve cinsiyetledegismekle birlikte %1-5 arasında degismektedir.Bu sendromun tanısının konularak olasıkomplikasyonlarının engellenmesi koruyucu hekimlik adına yapılması gereken en önemliadımlardan birisidir.OSAS tanısında günümüz sartlarında altın standart tanı yöntemi uyku laboratuvarındayapılan polisomnografidir. Ancak uyku laboratuvarında yapılan polisomnografinin bellimerkezlerde ve belli sayıda olması, maliyeti, egitimli personel ihtiyacı olması gibi nedenlerlealternatif tanı yöntemleri arastırılmıstır. Bu nedenle literatürde daha önceden bu amaçlaönerilen ASDA 3. Kategoride sınıflandırılan tasınabilir aletlerden Watch PAT® ile cihazınetkinlik ve güvenilirligini arastırmak için çalısma yaptık. Çalısmamızda OSAS ön tanılı 30hastaya polisomnografiyle es zamanlı Watch PAT® cihazı kullanılmıstır. Sonuçlar analizedildiginde Watch PAT ile elde edilen sonuçların polisomnografi ile elde edilen sonuçlar ileuyumlu oldugu tespit edilmistir. Bu nedenle OSAS tanısında ASDA 3. Grupta sınıflandırılanWatch PAT cihazının polisomnografiye altenatif bir tanı yöntemi olarak degerlendirilebilecegikanaatine ulasılmıstır.

TeşhisTeşhis teknikleri-solunum sistemiTeşhis-ayırıcı+3
Emine Körkuyu Yardımcı
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Horlama hastalarının ses analizlerinin, fizik muayene ve laboratuar bulguları ışığı altında obstrüktif uyku apne sendromu varlığı yönünden değerlendirilmesi

OUAS mortalitesi ve morbiditesi oldukça yüksek olan ciddi bir sağlık sorunudur. Tanısı; altın standart olan polisomnografi ile konur. Ancak bu inceleme uzun zaman alan, pahalı, özel ekip ve cihaz gerektiren bir uygulamadır. KBB fizik muayene bulguları ve sefalometrik inceleme hastalığın tanısını koydurmada yardımcı olsada kollaps seviyeleri hakkında fikir verememektedir. Bu çalışmanın amacı; horlama ve OUAS hastalarının öykü, fizik muayene, sefalometrik verileri ve ses analiz bulguları ile OUAS'ın varlığını ve ağırlığını belirlemede farklılık gösterip göstermediği ve OUAS'lı hastalada ÜSY patolojisinin yerinin tayini hedeflenmiştir.Bu çalışmada; hastalara ses analizleri, KBB fizik muayenesi, sefalometrik inceleme, PSG çalışması, gündüz uykululuğunu subjektif olarak değerlendiren ESS ve GÜUHDA yapılmıştır. Yapılan bütün inceleme bulguları istatiksel olarak birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Olgular AHİ 15'e göre iki gruba ayrıldığında, gruplar arasında; yumuşak damak skoru, GÜUHDA, en düşük oksijen satürasyonu ve SPI değerleri anlamlı olarak farklı bulunmuştur. Bunlardan SPI dışındaki parametreler ile AHİ arasındaki korelasyon analizinde de anlamlı sonuçlar elde edilmiştir. Lojistik regresyon analizinde ise; sadece GÜUHDA değerlerinin ve yumuşak damak damak skorunun yüksek olması orta-ağır OUAS olma ihtimalini arttırmaktadır. Horlama sesinin formant analizleri ile diğer bulgular arasında istatiksel olarak anlamlılık saptanmamıştır. Ünlü fonemlerin formant frekansları ile KBB fizik muayene bulguları, sefalometrik ölçümler ve AHİ arasında arasında bir dizi anlamlı korelasyonlar saptanmıştır. Bu anlamlı korelasyonlar daha çok orofarengeal yumuşak dokular, farengeal boyut ve farengeal havayolu mesafesi arasında çıkmıştır.Sonuç olarak; ünlü fonemlerin formant frekans analizleri ile KBB fizik muayene ve sefalometrik analiz bulguları birlikte değerlendirildiğinde hastalığın derecesi ve ÜSY'deki patolojinin yeri hakkında fikir verebeliceğini düşündürmektedir. Ancak bu çalışma ilk teşkil etmektedir ve gelecek çalışmalar için rehber niteliği taşımaktadır ve ileride yapılacak benzer çalışmalar ile teyit edilmesi gerekmektedir.Anahtar kelimeler: Obstrüktif uyku apne, ses analizi, sefalometrik analiz.

Fizik muayeneHorlamaSefalometri+4
Raşit Cevizci
Gazi University
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sistemik lupus eritematozus hastalarında saf ses ve yüksek frekans odyometri ile işitmenin değerlendirilmesi

Sistemik lupus eritematozus nedeni bilinmeyen, otoantikor ve immün kompleks birikimi ile doku ve organ hasarına sebep olan, kronik karakterli bir hastalıktır. Kadınlarda görülme oranı erkeklerin 9-10 katıdır. Sistemik lupus eritematozus kokleada vaskülit, atrofi, dış tüy hücre ve spiral ganglion kaybına sebep olur. Bunların sonucu olarak sensörinöral işitme kaybı gelişebilir. Bu çalışmada sistemik lupus eritematozus hastalığının işitme fonksiyonları üzerine etkisi ve işitme kaybı oluşumunda etkili olan olası risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 18-40 yaş arası Sistemik Lupus Eritematozus tanısı almış 70 hasta ve kontrol grubu olarak normal işitmeye sahip sağlıklı 70 birey alındı. Tüm bireyler dört ayrı yaş grubuna ayrıldı. Her yaş grubunda 10 kadın, 10 erkek olmak üzere 20 kişi bulunmaktadır. Ayrıca çalışma grubundaki hastalar, tanılama yaşı, hastalık süresi, tedavi süresi, hastalıkta uygulanan ilaç tedavisi ve cinsiyet parametreleri açısından değerlendirildi. Çalışma öncesi tüm bireylerin kulak burun boğaz muayeneleri yapıldı. Çalışmaya alınan tüm bireylerin saf ses ve yüksek frekans odyometri, konuşma odyometrisi, timpanometri ve akustik refleks testleri yapıldı. Çalışmanın sonucunda sistemik lupus eritematozus hastası olan her iki cinsiyette ve oluşturulan tüm gruplarda saf ses ortalamaları ve 250-6000 Hz arası hava yolu, 500-4000 Hz arası kemik yolu eşikleri ve konuşma odyometrileri normal sınırlardaydı. Hastalık ve tedavi süresi ile tanılama yaşı ilerledikçe yüksek frekanslarda işitme eşiklerinin yükseldiği görüldü (p<0,05). Kadın ve erkek grubunda her iki kulak için işitme eşiklerinin yükselmesi genellikle 12000, 14000 ve 16000 Hz frekanslarında görüldü. Hastalıkda kullanılan birinci ilaç grubu (steroid + hidroksiklorokin) ve ikinci ilaç grubu (steroid + hidroksiklorokin + azatioprin) ile işitme eşikleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı. Sistemik lupus eritematozus hastası olan 40 kadından 16'sında (% 40), 30 erkekten ise 6'sında (% 20) orta derecede sensörinöral işitme kaybının olduğu görüldü. Çalışmamızda, sistemik lupus eritematozuslu hastaların yüksek frekanslarda işitme eşiklerinin yükseldiği saptandı. Sistemik lupus eritematozus hastalığının kokleada özellikle bazal bölge üzerine olumsuz etkileri nedeniyle hastaların takibinde standart frekanslar dışında yüksek frekanslarda da işitme eşiklerinin peryodik olarak değerlendirilmesinin uygun olacağını düşünmekteyiz.

Lupus eritematozus-sistemikOdyometriOtoimmün hastalıklar+5
Nilda Tunay Yazgan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Fırat Üniversitesi Hastanesi yenidoğan işitme tarama sonuçları

Yenidoğan işitme taraması (YEDİT) yenidoğan tüm bebeklerin işitme kayıplarının erken saptanmasını amaçlayan bir programdır. Dünyada konjenital bilateral işitme kaybının görülme sıklığını yaklaşık 1-3/1000, yenidoğan yoğun bakım ünitelerinde %2-4 olduğunu gösterilmektedir. Türkiye'de ise bu oran 2.2/1000'dir. Konjenital işitme kaybının çocuklarda konuşma gelişimi, dil edinimi, psikososyal ve bilişsel beceriler üzerine olumsuz etkileri görülmektedir. Ancak yapılan birçok çalışmada, erken teşhis ve müdahalenin konjenital işitme bozukluğunda olumlu değişiklikler meydana getirdiği bildirilmiştir. Bebeklerin işitme kaybı üç aydan önce tanımlanmalı ve altı aydan önce müdahale edilmelidir. Bu çalışma, 1 Ocak 2013 ile 31 Aralık 2015 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun ve Boğaz Hastalıkları Kliniği Odyoloji Ünitesinde yapıldı. Otoakustik emisyon, otomatik işitsel beyin sapı cevapları, klinik işitsel beyin sapı cevapları ve ilk testte başarısız olanlar takip edildi. Toplam 2430 bebek çalışmaya dahil edildi, 1269 (%52.2) erkek ve 1161 (%47.7) kız bebek tarandı. Taranan 2430 yenidoğan bebeğin 1435'i (%59) sağlıklı yenidoğan ve 995'i (%40.9) yüksek riskli yenidoğandı. Çalışmamızda 48 (%1,9) bebekte sensörinöral işitme kaybı belirlendi. İşitme kaybı tanısı alan bebeklerin 8'inde tek taraflı, 40'ında bilateral sensorinöral işitme kaybı vardı. Hafif derece ve unilateral sensörinöral işitme kaybı olduğu belirlenen 17 yenidoğana sadece takip önerildi. Orta, ileri ve çok ileri derecede sensörinöral işitme kaybı tespit edilen 31 bebeğin hepsine işitme cihazı kullanmaları önerildi. Çalışmada işitme cihazı önerme yaş ortalaması 7 aydı. İşitme cihazı önerilen 31 bebeğin 6'sına koklear implant yapıldı. Bebeklerin 2'si koklear implant için uygun olduğu tespit edilip ve ameliyat için tarih verildi ve 3'ü koklear implant ameliyatı için uygun bulunmadı. Çalışmamız sonucunda, hiperbilirubinemi, ailede işitme kaybı öyküsü, akraba evliliği, prematürite ve düşük doğum kilosu olanların işitme kaybı açısından önemli risk altında olduğu görüldü. Anahtar Kelimeler: Yenidoğan, işitme kaybı, işitme taraması

Bebek-yenidoğmuşBebek-yenidoğmuş hastalıklarıBebekler+5
Abdullahı Damagum Ibrahım
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçanlarda fasiyal sinirin ezilme yaralanmasında edaravonenin iyileşmeye olan etkilerinin değerlendirilmesi

Giriş Fasiyal sinir paralizisi bireylerde fonksiyonel, kozmetik ve psikolojik problemlere yol açan önemli bir hastalıktır. Günümüzde tedavide kullanılan mevcut cerrahi ve medikal tedaviye ek olarak sinir rejenerasyonunu artıran yeni alternatif tedavilere ihtiyaç vardır. Yaptığımız deneysel çalışmada, fasiyal sinir ezilme yaralanmalarında edaravonenin iyileşmeye olan etkilerini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem Çalışma, etik kurul izni alındıktan sonra ortalama ağırlıkları 250-300 gr arasında değişen 30 adet Sprague-Dawley tipi yetişkin dişi sıçan üzerinde deneysel olarak yapıldı. Sıçanlar her grupta 10 sıçan olmak üzere randomize olarak 3 gruba ayrıldı. Fasiyal sinir trunkusu dallanmadan hemen önce mosquito klemp ile yaklaşık 1 dakika ezilerek fasiyal paralizi oluşturuldu. Sonrasında gruplara 1 hafta süreyle i.p. SF, Prednol ve Edaravone uygulandı. Fonksiyonel değerlendirme 1., 2., 3., 4. haftalarda bıyık hareketleri ve kornea refleksi kullanılarak yapıldı. Çıkarılan trunkus dokusu histopatolojik olarak incelendi. Fasiyal sinir dallarından oluşan doku ve serum örneklerinde SOD1, GPx, CAT, MDA, TAS, TOS, OSI değerleri ölçüldü. p < 0,05 düzeyi istatistiksel anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular Kornea refleksinin değerlendirilmesinde dördüncü haftada tüm gruplar arasında (Grup 1, Grup 2, Grup 3) anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p < 0.005). Grup 2 ve Grup 3 arasında bu haftada anlamlı fark yokken Grup 1 ve Grup 3 arasında anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p = 0.003). Bıyık hareketlerinin değerlendirilmesinde dördüncü haftada tüm gruplar arasında (Grup 1, Grup 2, Grup 3) anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p < 0.005). Grup 2 ve Grup 3 arasında bu haftada fark yokken Grup 1 ve Grup 3 arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p = 0.029). Serum örneklerinde gruplar arası TAS ve OSI düzeyleri karşılaştırıldığında Grup 2 ile Grup 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Hasar grupları arasındaki doku SOD1, GPx, CAT, MDA, TAS, TOS, OSI değerleri karşılaştırıldığında farklılık saptanmamıştır (p > 0.05). Sinir lifi çapında Grup 1 ile 2 ve Grup 1 ile 3 arasında (p< 0.001); schwann hücre apoptozis skorunda Grup 1 ile 2 ve Grup 1 ile 3 arasında; aksonal dejenerasyonda Grup 1 ile 2 ve Grup 1 ile 3 arasında; myelin dejenerasyonda ise Grup 1 ile 2 ve Grup 1 ile 3 arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmıştır (p < 0.05). Sonuç Edaravonenin hayvan modelinde oluşturulan travmatik fasiyal sinir paralizilerinin tedavisinde etkili olduğu ve sinir fonksiyonlarındaki iyileşmenin histopatolojik sonuçlar ile de uyumlu olduğu gösterilmiştir.

AntioksidanlarApoptozisEdaravon+5
Efnan Abdioğlu Fazlı
Karadeniz Technical University
2017
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çölyak hastalarında saf ses ve yüksek frekans odyometri bulguları

Çölyak hastalığı genetik yatkınlığı olan bireylerde buğday, arpa ve yulaf gibi tahılların içinde bulunan glutenin alınmasıyla ortaya çıkan otoimmün ince bağırsak hastalığıdır. Hastalık, gastrointestinal sistem hastalığı olarak tanımlanmasına rağmen ileri yaşlarda santral sinir sistemi ve periferal sinir sistemini etkileyebilir. İç kulak otoimmün ataklara karşı duyarlı bir organdır ve sensörinöral işitme kaybı otoimmün hastalıkların bir komplikasyonu olarak ortaya çıkabilmektedir. Bu çalışmada çölyak hastalığı tanısı almış, son altı ay glutensiz diyet yapan erişkin bireylerde işitme fonksiyonlarının değerlendirilmesi amaçlandı. Çalışmaya 18-50 yaş arası normal işitmeye sahip sağlıklı 56 gönüllü bireye ait 112 kulak (Kontrol grubu) ve aynı yaş grubunda çölyak tanısı almış glutensiz diyetli olan 55 bireye ait 110 kulak (Çalışma grubu) alındı. Çalışma öncesi bütün bireylerin kulak burun boğaz muayeneleri yapıldı. Olguların işitme fonksiyonları akustik immitansmetri, saf ses, yüksek frekans ve konuşma odyometre testleri kullanılarak değerlendirildi. Çölyak hastalığı olan bireylerin, kontrol grubuna göre saf ses hava yolu işitme eşikleri sol kulakta 2000 Hz hariç diğer frekanslarda (250, 500, 1000, 4000, 6000 Hz), sağ kulak ise tüm frekanslarda (250, 500, 1000, 2000, 4000, 6000 Hz) istatistiksel olarak anlamlı şekilde yükselme (kötüleşme) saptandı (p<0,05). Ancak işitme eşik değerleri normal işitme sınırları içerisinde olduğu için klinik olarak anlamlı kabul edilmedi. Çölyak hastalığı olan bireylerin, kontrol grubuna göre yüksek frekans (8000, 10000, 12000, 14000, 16000 Hz), işitme eşikleri de anlamlı ölçüde yükselme (kötüleşme) olduğu saptandı (p<0,05). Çölyak hastalığı olan kadın bireylerde 16000 Hz yüksek frekans işitme eşiğinde erkeklere göre anlamlı ölçüde yükselme (kötüleşme) olduğu saptandı (p<0,05). Sonuç olarak çalışmamızda çölyak hastalığının işitme eşiklerini yükselttiği (kötüleştirdiği) sonucuna varıldı. İşitme eşiğinde ki bu yükselmenin (kötüleşmenin) yüksek frekanslarda daha belirgin olduğu dikkat çekmektedir. Bu bulgular, çölyak hastalığının eşitsel sistem üzerine etkilerini belirlemede yüksek frekans işitme eşiklerinin saptanmasının faydalı olabileceğini ve erken tanı için kullanılabileceğini düşündürmektedir.

OdyometriOtoimmün hastalıklarOtoimmünite+4
Ömer Küçüköner
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Farklı etiyolojik faktörlere bağlı gelişen fasial sinir paralizilerinde Metilprednizolon'un etkinliği

Bu çalışmanın amacı fasial sinirde kesi, bası ve Herpes Simplex Virüs (HSV) tip-1 inokülasyonu ile oluşturulacak fasial sinir paralizi modellerinde metilprednizolonun etkinliğini araştırmaktır.Çalışma, 1200-3000 gram ağırlığında 30 adet dişi Yeni Zelanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Tüm tavşanlar ratgele beşerli altı gruba ayrılmıştır. Grup 1a (Kesi-Metilprednizolon grubu) ve 1b (Kesi-Kontrol grubu)'de bulunan tavşanların fasial sinirinde kesi tipi hasar oluşturulmuştur. Grup 2a (Bası- Metilprednizolon grubu) ve 2b (Bası-Kontrol grubu)'de bulunan tavşanların fasial sinirinde bası tipi hasar oluşturulmuştur. Grup 3a (HSV tip 1- Metilprednizolon grubu) ve 3b (HSV tip1-Kontrol grubu)'de bulunan tavşanların fasial sinirinde viral enfeksiyona bağlı fasial paralizi oluşturulmuştur. Her üç grubun ``a'' grubuna intramusküler 1 mg/kg/gün dozunda metilprednizolon, ``b'' grubuna 1 cc serum fizyolojik üç hafta süreyle uygulanmıştır. Çalışmaya alınan tüm denekler iki ay süreyle takip edilmiştir. Takip süresi sonunda deneklerin işlem uygulanan taraftaki fasial sinir bukkal dalı çıkartılmıştır. Spesmenler yarı ince doku kesitlerinde perinöral fibrozis, kollajen lif artışı, miyelin dejenerasyonu, aksonal dejenerasyon, Schwann hücre proliferasyonu ve ödem parametreleri açısından ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Her gruba ait sekiz kesitten altı adet alan (x40, 100, 200, 1000 objektif büyütme) sayılmış ve her grup için altı adet alanın ortalaması alınmıştır. Elde edilen bulgular; Yok: (0), hafif: +(1), orta: ++(2), şiddetli: +++(3) olarak derecelendirilmiştir.Yaptığımız deneysel çalışmada, kesi grubunda sinir anastomozu sonrasında metilprednizolon uyguladığımız grup ile kontrol grubu arasında perinöral fibrozis, kollajen lif artışı, miyelin dejenerasyonu, aksonal dejenerasyon ve ödem bakımından anlamlı farklılık saptanmamıştır. Sinir iyileşmesinde önemli bir faktör olan schwann hücre proliferasyonunda da her iki grup arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Bası grubunda (Grup 2) kontrol grubu ve metilprednizolon uygulananlar arasında perinöral fibrozis, kollajen lif artışı ve Schwann hücre proliferasyonu açısından fark saptanmazken; metilprednizolon grubuna göre kontrol grubunda daha fazla aksonal dejenerasyon, miyelin dejenerasyonu ve ödem izlenmiştir, gruplar arasındaki bu fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). HSV tip-1 inokülasyonu yapılan grupta metilprednizolon ile kontrol grubu karşılaştırıldığında perinöral fibrozis, aksonal dejenerasyon, miyelin dejenerasyon, schwann hücre proliferasyon bakımından anlamlı fark saptanmamıştır. Bu grupta sadece ödem açısından metilprednizolon lehine istatiksel farklılık gözlenmiştir(p<0.05).Çalışmamızın sonucunda farklı fasial sinir paralizi modellerinde metilprednizolonun etkinliği değerlendirildiğinde; kesiye bağlı fasial paralizilerde metilprednizolonun sinir iyileşmesi üzerine etkili olmadığı, HSV tip-1 bağlı fasial paralizilerde sadece sinirdeki ödemi azalttığı, sinire bası sonucu ortaya çıkan fasial paralizilerde ise iyileşme üzerine olumlu etkilerinin olduğunu söyleyebiliriz. Bu çalışmanın bulgularını güçlendirmek amacıyla metilprednizolon tedavisi sonrasında fasial sinirde meydana gelen değişiklikleri histopatolojik ve klinik olarak EMG değerlendirmesininde dahil olduğu sonraki çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Fasial sinir paralizisi, Metilprednizolon, Herpes Simplex Virüs tip-1.

Fasiyal paraliziHerpes simplexMetilprednizolon+1
Mehmet Akif Yıldırım
Fırat University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik fasial sinir yaralanmalarında nimodipin ve metilprednizolon'un iyileşme üzerine etkileri

ÖZETBu çalışmanın amacı basıya bağlı oluşan fasial sinir paralizilerinde nimodipin ve metilprednizolon'un etkinliğini araştırmaktır.Çalışma, 1200-3000 gram ağırlığında 28 adet dişi Yeni Zelanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin tamamının fasial sinir bukkal dalına bası uygulanmış ve fasial paralizi oluşturulmuştur. Daha sonra denekler rastgele yedişerli dört gruba ayrılmıştır. Grup 1'e (Nimodipin grubu) intraperitoneal 0,5 mg/kg/gün dozunda nimodipin, Grup 2'ye (Metilprednizolon grubu) intramusküler 1 mg/kg/gün dozunda metilprednizolon, Grup 3'e (Nimodipin-Metilprednizolon grubu) intraperitoneal 0,5 mg/kg/gün dozunda nimodipin ile intramusküler 1 mg/kg/gün dozunda metilprednizolon, Grup 4'e (Kontrol grubu) intramusküler 1 cc serum fizyolojik üç hafta süreyle uygulanmıştır. Daha sonra deneklerin işlem uygulanan taraftaki fasial sinir bukkal dalı çıkartılarak patolojik incelemeye alınmıştır. Spesmenler yarı ince doku kesitlerinde perinöral fibrozis, kollajen lif artışı, miyelin dejenerasyonu, aksonal dejenerasyon, schwann hücre proliferasyonu, normal miyelin yapısı ve ödem parametreleri açısından ışık mikroskobu ile değerlendirilmiştir. Her deneğe ait dört kesitten dört adet alan (x40, 100, 200, 1000 objektif büyütme) sayılmış ve her grup için dört adet alanın ortalaması alınmıştır. Elde edilen bulgular; yok: - (0), hafif: + (1), orta: ++ (2), şiddetli: +++ (3) olarak derecelendirilmiştir.Çalışmamızda, nimodipin grubu ile kontrol grubu arasında perinöral fibrozis, schwann hücre artışı ve ödem bakımından anlamlı farklılık saptanmazken kollajen lif artışı, miyelin dejenerasyon, aksonal dejenerasyon ve normal miyelin yapısı parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Nimodipin grubu ile metilprednizolon grubu arasında ve nimodipin grubu ile nimodipin-metilprednizolon grubu arasında ödem bakımından anlamlı farklılık saptanırken (p<0.05) diğer parametreler açısından anlamlılık tespit edilmemiştir. Metilprednizolon grubu ile kontrol grubu arasında perinöral fibrozis, schwann hücre artışı ve normal miyelin yapısı bakımından anlamlı farklılık saptanmazken kollajen lif artışı, miyelin dejenerasyon, aksonal dejenerasyon ve ödem parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Değerlendirilen tüm parametrelerde metilprednizolon grubu ile nimodipin-metilprednizolon grubu arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (p>0.05). Nimodipin-metilprednizolon grubu ile kontrol grubu arasında perinöral fibrozis ve schwann hücre artışı bakımından anlamlı farklılık saptanmazken kollajen lif artışı, miyelin dejenerasyon, aksonal dejenerasyon, normal miyelin yapısı ve ödem parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05).Çalışmamızın sonucunda sinir bütünlüğünün korunduğu travmatik fasial sinir paralizisinde her iki ajanın da sinir iyileşmesi üzerine olumlu etkilerinin olduğunu fakat nimodipin'in metilprednizolona bir üstünlüğünün olmadığını söyleyebiliriz.Anahtar Kelimeler: Fasial sinir paralizisi, Nimodipin, Metilprednizolon.

Fasiyal paraliziMetilprednizolonNimodipin+2
Tolga Dölen
Fırat University
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Mikst tip işitme kayıplı yetişkinlerde saf ses odyometri eşikleri ile klik ve tonal işitsel beyinsapı cevap odyometri eşiklerinin karşılaştırılması

İşitsel beyinsapı cevapları (ABR) günümüzde odyolojik ve nörootolojik tanıda önemli bir yere sahiptir. Klinikte en çok işitme eşiğinin belirlenmesinde ve retrokoklear patolojilerin ayırıcı tanısında kullanılmaktadır. Bu çalışmada normal işiten ve mikst tip işitme kayıplı erişkinlerde ABR latans süreleri karşılaştırılarak mikst tip işitme kayıplı erişkinlerde hava-kemik aralığının tahmin edilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 19-55 yaş arası normal işitmeye sahip sağlıklı 30 gönüllü bireye ait 30 kulak (Kontrol grubu) ve 19-55 yaş arası mikst tip işitme kaybı olan 30 bireye ait 30 kulak (Çalışma grubu) alındı. Bütün bireylere ABR ölçümleri öncesinde saf ses odyometri, konuşma odyometrisi, akustik immitansmetri ve transient uyarılmış otoakustik emisyon testleri uygulandı. ABR?de I, III ve V. dalganın mutlak latansları ve bunların interpik latansları değerlendirildi. Mikst tip işitme kayıplı erişkinlerde klik ve tone-burst uyaran kullanılarak kaydedilen ABR latans sürelerinin, normal işiten erişkinlerden daha uzun olduğu görüldü (p<0.05). Ayrıca mikst tip işitme kayıplı erişkinlerde saf ses işitme eşiklerindeki hava-kemik aralığı ile ABR?de kaydedilen V. dalga latansı ve I-V interpik latanslar arasında pozitif yönlü zayıf düzeyde bir ilişki olduğu saptandı (sırasıyla r=0.28-0.50; r=0.15-0.51). Mikst tip işitme kayıplı erişkinlerin saf ses işitme eşiklerindeki havakemik aralığı arttıkça ABR?deki dalga latanslarının ve I-V interpik latansının uzadığı belirlendi. Fakat saf ses işitme eşiği hava-kemik aralığında meydana gelebilecek her 10 dB HL?lik değişimin ABR?de kaç milisaniyelik bir gecikmeye neden olduğunu kesin olarak söyleyebilmek için daha fazla olgudan oluşan ileriki çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Odyometri, ABR, Mikst tip işitme kaybı, Hava-kemik aralığı.

ABROdyometriUyarılmış potansiyeller-işitsel+3
Ömer Faruk Birkent
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İşitme engelli 10-14 yaş arası çocuklarda işitme düzeyi ile yazılı dil becerisi ilişkisinin incelenmesi

Yazılı dil becerisi, bireylerin sosyal ve akademik hayatında önemli bir yere sahiptir. Yazılı dil becerisini etkileyen en önemli faktör dil gelişimidir. Dil gelişimleri zayıf olan işitme kayıplı bireyler yazılı anlatım becerilerinde problemlerle karşılaşmaktadırlar. İşitme engelli çocukların yazılı dil becerileri, onların dil düzeyleri, dili kullanma amaçları ve uygun eğitim ve eğitim ortamı ile bağlantılıdır.Bu çalışma ile Elazığ ilinde kaynaştırma eğitimi alan işitme engelli öğrencilerin yazılı dil beceri düzeyleri ile bu beceri düzeyi üzerinde etkisi olduğu düşünülen öğrenci özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya ilköğretim 4.-7. sınıfta 16?sı işitme cihazı, 9?u koklear implant kullanan 25 işitme engelli öğrenci ile 20?si normal işiten toplam 45 öğrenci dahil edilmiştir. Öğrencileremuayene, immitansmetrik inceleme, otoakustik emisyon testi, saf ses odyometri ve serbest saha odyometresi yapılmıştır. Yazılı dil becerisi veri toplama ve değerlendirme için, "Yazılı anlatım beceri düzeyini değerlendirme aracı" kullanılmıştır.İşitme engelli öğrencilerin yazılı anlatım beceri düzeyi, normal işiten öğrencilerden anlamlı düzeyde düşük olarak bulunmuştur (p<0.01). Yazılı anlatım beceri düzeyi ile işitme kaybı ortalaması, işitsel deprivasyon süresi, konuşmayı ayırt etme skoru ve okul öncesi eğitim alma durumu arasındaki ilişki istatistikselolarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Sosyo-ekonomik durum ile yazılı anlatım beceri düzeyi arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0.05).Sonuç olarak, işitme kaybının yazılı dil becerisini olumsuz etkilediği, işitme kaybı olan bireylerin akranlarından daha düşük düzeyde yazılı dil becerisi geliştirdikleri söylenebilir. Bununla beraber sonuçlar, özellikle prelingual dönemde işitme cihazı ve koklear implant kullanmaya başlayan bireylerin normal akranları ile birlikte eğitim alabildiklerini ve yazılı dil becerilerini geliştirebildiklerini düşündürmektedir.Anahtar Kelimeler: İşitme engeli, İşitsel deprivasyon, Yazılı anlatım becerisi.

Dil becerileriYazılı anlatım becerisiÇocuklar+2
Nedim Turğut
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kekeme bireylerde işitsel uyarılmış geç latans potansiyellerin değerlendirilmesi

Kekemelik kişinin yaşına uygun olmayan şekilde konuşmanın akış ve ritminde istemsiz kesintilerle karakterize bir konuşma bozukluğudur. Genellikle 3-8 yaşlar arasında başlar ve sebebi belli değildir. Kekemelik gelişimsel, psikolojik ve nörolojik olarak üçe ayrılmaktadır. Gelişimsel kekemelik en yaygın formudur.İşitsel uyarılmış geç latans potansiyeller santral sinir sisteminden, talamik ve işitsel kortikal bölgelerden elde edilen ilk işitsel elektriksel cevaplardır. Geç latans potansiyellerden P1 sekonder işitsel korteksten, N1 ise primer işitsel korteksteki lateral supratemporal, frontal lob ve orta beyinden kaynağını almaktadır.Çalışmamızda, kekemeliğin normal konuşanlara göre işitsel geri bildirimde gecikmeye sebep olabileceği düşüncesiyle, işitsel uyarılmış geç latans potansiyeller kullanılarak kekemelerde kortikal cevapların değerlendirilmesi ve normal konuşanların cevapları ile karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya 18-43 yaş arasında sağ elini kullanan, işitme kaybı ve nörolojik problemi olmayan 15 kekeme ve 15 normal konuşan (kontrol grubu) erkek birey alındı. Kekemelerin 11 tanesinin birinci ya da ikinci derece akrabalarında kekemelik vardı. Dokuz kekemeden korku ve psikolojik travma sonucu, bir kekemeden nörolojik defisit bırakmamış yüksek ateş sonucu başladığı bilgisi alındı. Beş kekeme kekemeliğin başlama nedenini bilmiyordu.Normal konuşan ve kekeme bireylere kulak burun boğaz muayenesinden sonra immitansmetrik inceleme, distortion product otoakustik emisyon ve saf ses işitme testleri yapıldı. Normal odyolojik bulgular elde edilenlerin geç latans potansiyel kayıtları alındı. Klik uyarı TDH-49 kulaklıklarla sağ kulaklarından verildi ve altın elektrodlar kullanıdı. Verteks (Cz) noninverting elektrot, alın (Fpz) toprak elektrot, mastoid (M1) inverting elektrot olarak belirlendi. Test sırasında deneklere bilgisayardan sessiz görüntüler izletildi.İşitsel uyarılmış geç latans potansiyellerin kaydedilmesi sonucunda kekemelerde P1 latansı 56,68 ± 7,37 msn'de, N1 latansı 85,09 ± 3,90 msn'de, normal konuşanlarda P1 latansı 57,36 ± 7,74 msn'de, N1 latansı ise 86,68 ± 5,10 msn'de elde edidi. Kekemelerde P1 amplitüdü 0,71 ± 0,53 µV'da, N1 amplitüdü ?0,63 ± 0,46 µV'da, normal konuşanlarda P1 amplitüdü 0,73 ± 0,51 µV'da, N1 amplitüdü ise ? 0,99 ± 0,76 µV'da bulundu.Kekemelik süresi ile P1 dalga latansı arasında korelasyon saptanmazken, N1 dalga latansı arasında çok zayıf bir korelasyon saptandı. Kekemeler ve normal konuşanlardan elde edilen işitsel uyarılmış geç latans potansiyeleri arasında istatistiksel bir fark bulunamadı.Anahtar Kelimeler: Kekemelik, geç latans, kortikal potansiyeller

A dergisiKekemelikKonuşma bozuklukları+1
Döndü Ünsal
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Preeklampsili annelerin 1-4 yaş arasındaki çocuklarının işitmelerinin OAE, O-ABR bera ve serbest saha odyometrisi ile değerlendirilmesi

Preeklampsi hamileliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan ve multisistem komplikasyonları olan gebeliğe özgü bir sendromdur. Hipertansiyon ve proteinüri en önemli bulgusudur. Tüm gebelikler içinde insidansı %5-10 arasında değişmektedir. Vazospazm ve endotelyal aktivasyona bağlı azalmış organ perfüzyonu ile karakterizedir. Preeklampsi fetal/neonatal bir dizi risk faktörü oluşturarak hem fetüsü hem de bebeği doğumdan sonra etkilemektedir.Bu çalışma, hamileliğinde hafif ya da ağır preeklampsi geçirmiş annelerin 1-4 yaş arasındaki çocuklarında doğumsal ya da ilerleyici tipte işitme kaybının olup olmadığını araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya 20 hafif preeklampsili, 20 ağır preeklampsili ve 20 sağlıklı annenin çocukları alınmıştır. Çocuklara kulak burun boğaz muayenesinden sonra immitansmetrik inceleme, otoakustik emisyon testi, otomatik işitsel beyinsapı cevap ölçümü ve serbest saha odyometresi yapılmıştır.Odyolojik inceleme sonucunda hafif preeklampsili gruptaki bir çocuğun sağ kulağında, ağır preeklampsili ve sağlıklı gruptaki ikişer çocuğun sol kulaklarında Tip C timpanogram elde edildi. Hafif ve ağır preeklampsili gruptaki birer çocuğun sağ kulaklarında, ağır preeklampsili gruptaki bir çocuğun ise sol kulağında ipsilateral refleks elde edilemedi. Hafif preeklampsili gruptaki bir çocuk ise OAE testinden kaldı. İkinci odyolojik incelemede normal immitansmetrik bulgular ve OAE testinden geçti sonucu alındı. Otomatik ABR testinden tüm çocuklar geçti. Serbest sahada 125-4000 Hz arasında 30 dB'de işitme eşikleri elde edildi.Preeklampsili annelerin çocuklarının işitmeleri, sağlıklı annelerin çocuklarının işitmeleriyle karşılaştırıldığında her iki grupta da normal işitme bulguları elde edildi. Preeklampsinin çalışma grubumuzda tek başına doğumsal ve/veya ilerleyici tipte işitme kaybına sebep olmadığı düşünüldü.Anahtar Kelimeler: Preeklampsi, işitme kaybı, odyolojik inceleme

AnnelerKulak hastalıklarıOdyoloji+4
Selim Ünsal
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel hayvan modelinde, maksiller sinüs mukozasında, fibrin glue ve siyanoakrilatın histopatolojik etkileri

Selda Sarıkaya, Deneysel Hayvan Modelinde, Maksiller Sinüs Mukozasında, Fibrin Glue ve Siyanoakrilatın Histopatolojik Etkileri, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Tezi, Zonguldak 2013 Amaç: Bu çalışmada, fibrin glue ve siyanoakrilatın, maksiller sinüs mukozasında histopatolojik etkilerinin tavşan modelinde gösterilmesi ve karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bülent Ecevit Üniversitesi hayvan deneyleri laboratuvarında, 2,5?3 kg ağırlıklarında, 14-16 haftalık genç erişkin 20 adet beyaz Yeni Zellanda tavşanı, çalışmanın başlangıcında iki gruba ayrıldı. On tavşanın sağ maksiller sinüs içine fibrin glue, diğer on tavşanın sağ maksiler sinüs içine siyanoakrilat uygulandı. Kontrol grubu olarak, aynı tavşanların sol maksiler sinüs içine SF uygulandı. Çalışma sırasında, siyanoakrilat uygulanan gruptan ölen bir tavşan çalışma dışı bırakıldı. Operasyon sonrası 21. günde hayvanlar sakrifiye edildi. Maksiller sinüs mukoza örnekleri; inflamasyon derecesi, fibrozis, yabancı cisim reaksiyonu, siliyer kayıp, mukoza altındaki kemik yapılarda osteoneogeneziste artış ve seröz glandlarda kayıp açısından histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Maksiller sinüs mukozasında, fibrin glue gurubunda kontrol gurubuna göre inflamasyon derecesi, fibrozisi, yabancı cisim reaksiyonu, siliyer kayıp, osteoneogenezis ve seröz glandlarda kayıp açısından istatistiksel olarak anlamlı artış izlendi (P:0.001, <0.001, 0.003, <0.001, 0.03, <0.001 sırasıyla). Siyanoakrilat grubunda da tüm parametrelerde artış vardı ancak kontrol gurubu ile arasında istatistiksel olarak anlamlı fark görülmedi. Fibrin glue ve siyanoakrilat grupları karşılaştırıldığında osteogenezis hariç tüm parametrelerdeki artışta istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (P:0.005, 0.003, 0.003, 0.002, 0.003 sırasıyla) Sonuç: Bu bulgular neticesinde, tavşan maksiller sinüs mukozasında siyanoakrilatın, fibrin glueya göre histopatolojik olarak daha az yan etki oluşturduğu gösterilmiştir. İnsanda kullanımı ile ilgili daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: deneysel, maksiler sinüs, fibrin glue, siyanoakrilat, histopatoloji, tavşan

FibrinHistopatolojiMaksiller sinüs+3
Selda Sarıkaya
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Larengofarengeal reflü hastalarında tat fonksiyonlarının değerlendirilmesi

GÖR'ün larengo-farengeal manifestasyonlarından olan LFR'nin baş-boyun bölgesindeki olası etkileriyle ilgili daha önce yapılmış birçok çalışma bulunmaktadır.Biz yaptığımız bu prospektif çalışmamızda LFR hastalarında tat fonksiyonlarını değerlendirdik. Bu çalışma 01.04.2014-01.04.2015 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi KBB polkliniğine başvuran hastalarda yapıldı.Çalışma reflü ve kontrol grubundan oluşmaktaydı.(RSİ) 13'ün üzerinde olan ve endoskopik muayene sonucunda (RBS) 7'nin üzerinde olan 50 hasta LFR tanısı alarak çalışmaya dahil edildi.Reflü grubunun 21'i erkek, 29'u kadın idi. Yaşları 17 ile 60 (ort.yaş 38.56) arasında değişiyordu.Aynı şekilde KBB polikliniğine başvuran ve yaşları 20 ile 59 (ort.yaş 37.72) arasında değişen 25'i erkek, 25'i kadın 50 kişiden oluşan kontrol grubu alındı. Her iki grupta da (reflü grubu ve kontrol grubu) kronik sinonazal enfeksiyon hastalığı olanlar, alerjik riniti olanlar, aktif üst solunum yolu enfeksiyonu olanlar, septum deviasyonu olanlar, nazal polip hastaları, kronik otitis mediası olan hastalar, daha önce herhangi bir nedenden dolayı kulak cerrahisi geçiren hastalar, daha öncesinde kafa travması geçirmiş hastalar, üst solunum yolları enfeksiyonu sonrası tat duyusunu kaybetmiş hastalar, intrakraniyal ve tat yollarıyla ilgili maligniteye sahip olan hastalar, baş-boyun malignitesi nedeniyle RT alan hastalar, kronik hastalıklar nedeniyle ilaç kullanım öyküsü olan hastalar, psikiyatrik yada nörolojik hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Her iki gruba bölgesel tat testi yöntemi kullanılarak tat testi yapıldı ve grupların tat algısı performansları karşılaştırıldı.Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirldi.P değeri 0,05'in altında olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. LFR hastalarının acı, ekşi ve tuzlu tat algılarında azalma saptandı.Bu azalma acı ve ekşi tatlarda daha fazlaydı.Tatlı tat algılasında ise azalma saptanmadı.Bu çalışma LFR'nin tat algısında bozulmaya yol açtığını göstermektedir.Ancak bunun hayvan deneylerinde yapılacak histopatolojik incelemelerle desteklenmesinin faydalı olacağı kanaatindeyiz.

Belirti ve semptomlarGastroözofageal reflüLaringeal hastalıklar+3
Hüseyin Işık
Zonguldak Bülent Ecevit University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Prematüre doğum öyküsü olan 1-5 yaş arası çocuklarda işitme fonksiyonunun değerlendirilmesi

Prematüre doğum öyküsü, çocuklarda işitme kaybı risk faktörleri arasında gösterilmektedir. Yeni doğan döneminde prematüre çocukların işitmeleri ile ilgili birçok çalışma yapılmasına rağmen, bu çocukların daha ileri yaşlarda işitmelerini değerlendiren çalışmalar son derece nadirdir. Biz yaptığımız bu prospektif çalışmamızda prematüre doğum öyküsü olan 1-5 yaş arası çocuklarda işitmeyi ve orta kulak fonksiyonlarını değerlendirdik. Bu çalışma 01.01.2016-01.01.2017 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine başvuran hastalarda yapıldı. Çalışma 1-5 yaş arası prematüre doğan ve aynı yaş aralığında term doğan çocuklar olmak üzere iki gruptan oluşmaktaydı. Prematüre doğum öyküsü olan (<37 hafta) 80 hasta ile term doğum öyküsü olan (≥37 hafta) 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Prematüre grubun 49'u erkek 31'i kız idi. Doğum haftaları 24 ile 36 hafta (ort. 32+6) arasında değişmekte idi. Kontrol grubunun ise 41'i kız 39'u erkek idi. Her iki grupta da aktif üst solunum yolu enfeksiyonu olanlar, aktif akut otit ve seröz otiti olan hastalar, kronik otitis mediası olan hastalar, daha önce herhangi bir nedenden dolayı kulak cerrahisi geçiren hastalar, daha öncesinde kafa travması geçirmiş hastalar, psikiyatrik ya da nörolojik hastalığı olanlar, intrakraniyal ve işitme yollarıyla ilgili maligniteye sahip olan hastalar ve başka bir kronik enflamatuar veya enfeksiyöz hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Akut otiti olan hastalar uygun süre tedavi ile orta kulağın normale dönmesi sonrası çalışmaya dahil edildi. Her iki gruba da rutin kulak burun boğaz muayeneleri yapıldıktan sonra Geçici Uyarılmış Otoakustik Emisyon (TEOAE) testi yapılarak SNR (sinyal gürültü oranı) değerleri karşılaştırıldı. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi. P değeri 0,05'in altında olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Prematüre doğum öyküsü olan çocukların SNR değerleri 2000 kHz'de düşük saptandı. Diğer frekanslarda farklılık bulunmadı. Bu çalışma prematüre doğum öyküsü olan çocuklarda işitmenin etkilenebileceğini kanıtlamaktadır. Prematüre doğan çocuklarda işitmenin değerlendirilmesi için daha kapsamlı çalışmalara ve tüm dünyada ve ülkemizde yenidoğan işitme tarama programının prematüre doğan ve diğer risk grubu olan çocuklar için ilerleyen yaşlarda da takip edilmesi amacıyla ayrı bir zorunlu tarama programı oluşturulması kanaatindeyiz.

Bebek-prematürBebeklerDoğum+7
Raşit Uzun
Zonguldak Bülent Ecevit University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Likopenin deneysel miringoskleroz üzerine etkisi

Miringoskleroz, timpanik membranın lamina propriasındaki kollajen yapının hiyalin dejenerasyonu ve kalsifikasyonu ile karakterize bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı likopenin miringoskleroz oluşumu üzerine etkisini histopatolojik ve immünohistokimyasal olarak değerlendirmektir. Çalışmaya, 28 guinea pigin 56 sağlam timpanik membranı dahiledildi. Denekler rastgele yedişerli dört gruba ayrıldı. Grup I?de (Kontrol grubu) miringotomi yapıldıktan sonra herhangi bir tedavi verilmedi. Grup II?de (Miringotomi sonrası likopen uygulanan grup) miringotomi yapıldıktan sonra birinci günden itibaren 10 mg/kg likopen suda eritilerek sonda yardımı ile günde bir defa aynı saatteoral verildi. Bu işleme yedi gün devam edildi. Grup III?de (Miringotomi öncesi ve sonrası likopen uygulanan grup) miringotomi yapılmadan 1 hafta önce likopen aynı şekilde ve dozda başlanarak yedi gün verildi. Sekizinci gün miringotomi yapıldıktan hemen sonra likopen verilerek aynı yöntem ve dozda yedi gün devam edildi. Grup IV?de (Miringotomi öncesi likopen uygulanan grup) miringotomi yapılmadan 1 hafta önce likopen aynı yöntem ve dozda başlanarak yedi gün verildi. Sekizinci gün miringotomi yapıldı. Miringotomiden sonra likopen verilmedi. Çalışma süresince grup I ve II?de birer guinea pigin ölmesi ve grup II?de bir kulakta enfeksiyon olması nedeniyle beş timpanik membran çalışma dışı bırakıldı. Miringotomiden 14 gün sonra otomikroskopik olarak miringoskleroz değerlendirmesi yapıldı ve skorlandı. Dekapitasyon sonrası guinea piglerin bullaları çıkarılarak %10?luk formaldehit solüsyonuna koyuldu. Histopatolojik ve immünohistokimyasal inceleme için kesitler alınarak kalınlık, skleroz, inflamasyon ve kollajen-IV birikimi semikantitatif olarak skorlandı. Bu çalışmada likopen ile tedavi edilen gruplarda miringosklerozun kontrol grubuna göre anlamlı derecede azaldığı görülmüştür (p<0.05). Ayrıca kalınlık, inflamasyon, skleroz ve kollajen-IV birikiminin tedavi edilen gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı derecede azaldığı görülmüştür (p<0.05). Likopenin miringotomiden önce ve/veya sonra verilmesinin miringoskleroz oluşumu açısından bir fark oluşturmadığı da saptanmıştır. Sonuç olarak miringosklerozun oluşumunun önlenmesinde güçlü bir antioksidan olan likopen iyi bir seçenek olarak düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Miringoskleroz, likopen, antioksidan

AntioksidanlarKulak hastalıklarıLikopen+2
Evin Daş Şahin
Fırat University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik otitli hastalarda carhart çentiğinin tanısal önemi

Amaç: Kronik otitis media tanısı ile tip 1 timpanoplasti operasyonu yapılan hastalarda preop ve postop 6. ay saf ses odyometri testleri ayrı ayrı karşılaştırılarak 500,1000,2000 ve 4000 hertz frekanlarındaki air bone gap(ABG) ve kemik yolu işitme eşiklerindeki değişimleri incelemek, hava yolu iletiminin kemik yolu üzerine etkilerini araştırmak, cerrahi müdahale ile hava yolunda meydana gelen düzelmenin kemik yolu üzerinde etkilerini saptamak, kronik otitis mediada Carhart çentiği varlığını saptamak ve cerrahi tedavinin carhart çentiği üzerine etkilerini saptamak. Çalışmanın türü ve yeri: Retrospektif, 3.basamak sağlık merkezi Materyal Metod: Çalışmaya Ocak 2012- Mart 2017 tarihleri arasında kronik otitis media tanısı ile tip 1 timpanoplasti yapılan 104 hasta dahil edildi. Odyometrik değerlendirme için ölçülen parametreler 250, 500, 1000, 2000, 4000, 8000 Hz seviyelerinde havayolu işitme eşikleri, 500, 1000, 2000, 4000 Hz seviyelerinde kemik yolu işitme eşikleri ve 500-4000 HZ aralıklarında hava-kemik yolu gap (ABG) değerleridir. Saf ses ortalamaları 500-1000-2000-4000 hertz frekansı değerler üzerinden hesaplandı. Çalışmaya kronik otitis media tanısı alan ve 8-70 yaş arasında erkek yada kadın hastalar dahil edildi. Çalışmaya kolesteatomulu ve timpanik membranda retraksiyon ile seyreden kronik otitis medialı hastalar, intraoperatif olarak timpanoskleroz, kemikçik zincir fiksasyonu yada kopukluğu saptanan hastalar dahil edilmemiştir. Tartışma: Bazı çalışmalar orta kulağın durumunun 1-3 kHz aralığında insan kemik iletimi eşiği algılamasında önemli olabileceğini göstermektedir. Bu çalışmada timpanoplasti sonrası 500-4000 Hz aralığında ABG de anlamlı düzelme saptanan hastalarda 2000 Hz seviyesinde kemik yolu anlamlı olarak düzelmiştir. 2000 hertzdeki kemik yolundaki düşme Carhart çentiği olarak bilinmekte ve yaygın olarak stapes fiksasyonunu gösterdiğine inanılmaktadır (48). Yapılan çalışmalarda orta kulağın 1000 hertzden düşük frekanslarda kemik yolu iletimine katkısı olmadığı bildirilmektedir. Kashio ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada Carhart çentiğinin olup olmadığı formülüze edilerek hesaplanmaya çalışılmış. Buna göre 2000 hertzdeki kemik yolu seviyesinden 1000 hertz ve 4000 hertz deki kemik yolu seviyelerinin ortalaması çıkarılmış ve çıkan sonuç 10 dB ve üzerinde çıkarsa Carhart çentiği var kabul edilmiş. Biz de Carhart çentiğinin değerini bu formül ile belirledik. Bizim çalışmamızda 104 timpanoplasti yapılan hastanın 46'sında (%44,2) Carhart çentiğini pozitif bulduk. Bu 46 hastanın 25'inde (%54,3) postop Carhart çentiğinin düzelmiş olduğunu gördük. Bunu istatistiksel olarak anlamlı bulduk (p:0,029). Kashio ve arkadaşlarının yaptığı çalışmada hastaları stapes fiksasyonu, inkudostapedial eklem ayrışması ve malleus ile inkus fiksasyonu olmak üzere 3 gruba böldüler ve stapes fiksasyonu olan hastaların %31,4'ünde, inkudostapedial eklem ayrışması olan hastaların % 26,3'ünde ve malleus ve inkus fiksayonu olan hastaların %30'unda Carhart çentiğini pozitif buldular (48). Yine Kumar ve arkadaşlarının 95 seröz otitli kulak üzerinde yaptığı çalışmada 37 kulakta (%38,9) Carhart çentiğini pozitif buldu (49). Shishegar ve arkadaşlarının efüzyonlu otitli hastalarda yaptığı çalışmada ise çalışmada anlamlı Carhart çentik oranı %25.3 bulundu (50). Bizim çalışmamız bu üç çalışmayla karşılaştırıldığında Carhart çentik oranını bizim çalışmamızda daha yüksek olduğunu görmekteyiz. Sonuç: Timpanoplasti sonrası ABG de anlamlı düzelme ile kemikçik zinciri sağlam ve hareketli olan kronik otitis medialı hastalarda 2000 Hz seviyesinde kemik iletim eşiğinde düzelme görülebilir. Carhart çentiği otosklerozun tanısına spesifik bir bulgu değildir. Kronik otitis medialı hastalarda da görülebilir.

Cerrahi-kulak-burun-boğazKulak hastalıklarıOdyometri+2
Ergin Bilgin
Zonguldak Bülent Ecevit University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsülin benzeri büyüme faktörü I-II reseptör düzeyinin parotis bezinden kaynaklanan pleomorfik adenom gelişimindeki rolü

Pleomorfik adenom, çoğunlukla parotis bezinden kaynaklanan ve yavaş büyüyen benign bir tükrük bezi tümörüdür. Bu çalışmanın amacı, insülin benzeri büyüme faktörü I-II reseptör (IGF-IR, IGF-IIR) düzeyinin ölçülerek parotis bezinden kaynaklanan pleomorfik adenomun gelişiminde IGF-I ve IGF-IIR düzeyinin rolünü araştırmaktır. Çalışmaya 2000 -2011 yılları arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Kliniğinde yüzeyel parotidektomi ameliyatı yapılan ve patoloji sonucu pleomorfik adenom olarak raporlanan yaşları 20-50 arasında değişen 20 bayan, 20 erkek hasta alındı. Kontrol grubu, 5 erkek ve 5 kadın cesetten otopsi esnasında normal parotis bezinden tek taraflı 0.5x0.5 cm?lik biopsiler alınmak suretiyle oluşturuldu. Çalışma grubunda IGF-IR ve IGF-IIR ekspressiyonu, hem tümör dokusunda hem de aynı tarafta tümör içermeyen parotis dokusunda incelenirken; kontrol grubunda cesetlerden alınan parotis biopsilerinde araştırıldı. Çalışma ve kontrol grubundaki doku kesitlerine IGF-I ve IGF-II reseptör proteine karşı geliştirilmiş primer poliklonal antikorlar immünohistokimyasal olarak ?Streptavidin-Biotin Kompleks? yöntemi ile uygulandı. Bu çalışmada pleomorfik adenom dokusunda hem IGF-I hem de IGF-II reseptör düzeyinin anlamlı düzeyde yüksek olduğu bulundu (p<0.05). Ayrıca IGF-I ve IGF-II tutulumunun, tümör içermeyen parotis dokusunda cesetlerden alınan normal parotis dokusuna göre daha yüksek olduğu tespit edildi. Bu fark istatistiksel olarak anlamlı değil idi (p>0.017). Sonuç olarak bu çalışmada parotis bezinden kaynaklanan pleomorfik adenomla IGF-I ve IGF-II tutulumu arasında anlamlı ilişki tespit edildi. Pleomorfik adenom dokusundaki IGF-I ve IGF-II tutulum düzeylerinin tümör içermeyen parotis dokusuna ve cesetlerden alınan normal parotis dokusuna göre yüksek olması pleomorfik adenomun patogenezinde IGF-I ve IGF-II?in önemli bir faktör olabileceği sonucunu ortaya koymaktadır. Anahtar Kelimeler: Pleomorfik adenom, IGF-I, IGF-II

AdenomlarParotis beziİnsülin benzeri büyüme faktörü I+1
İbrahim Arslan
Fırat University
2013
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

İşitme ve görme engelli bireylerde vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyeller

Denge görsel, somatosensöriyel ve vestibüler sistemlerden gelen uyaranların integrasyonuyla sağlanır. Görsel, vestibüler ve somatosensör sistemi etkileyen patolojiler denge bozuklukları ile sonuçlanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, işitme ve görme engelli bireylerde denge sistemini vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyelleri kullanarak değerlendirmektir. Çalışmaya 18-50 yaş arası, normal işitme ve görmeye sahip 21 sağlıklı gönüllü birey (kontrol grubu), 21 işitme engelli birey (işitme engelli grubu) ve 21 görme engelli birey (görme engelli grubu) alındı. Bütün bireylere vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testi öncesinde saf ses odyometri, konuşma odyometrisi, akustik immitansmetri testleri uygulandı. Vestibüler uyarılmış miyojenik potansiyel testinde p13- n23 dalga varlığı, yokluğu, p13- n23 dalga latansı, interpeak amplitüd değerleri değerlendirildi. İşitme engelli bireylerde 95 ve 105 dB HL?de p13 dalga latansının kontrol grubu ve görme engelli grubuna göre anlamlı derecede uzadığı (p< 0.05); görme engelli grup ile kontrol grubu arasında anlamlı farklılığın olmadığı saptandı (p>0.05). İşitme engelli ve görme engelli gruplarda kontrol grubuna göre n23 dalga latansında anlamlı fark saptanmadı (p<0.05). İşitme engelli bireylerde sakkulus fonksiyonlarında azalma olduğu ve subklinik etkilenmenin olabileceği gözlendi. VEMP testinin görme engelli bireylerde denge sistemini değerlendirmede iyi bir alternatif olabileceği düşünüldü. Anahtar Kelimeler: VEMP, İşitme engelli, Görme engelli.

Engelli kişilerGörmeUyarılmış potansiyeller+3
Asuman Küçüköner
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Picibanil enjeksiyonunun nazal konkalar üzerine histopatolojik etkileri

Burun tıkanıklığı birçok burun hastalığının ilk semptomudur. Alt konka hipertrofileri burun tıkanıklığının en sık sebeplerinden biridir. Bu çalışmanın amacı, nazal konkalara uygulanan OK-432 'nin konkalardaki histopatolojik etkilerini incelemek ve nazal konka hipertrofisinde kullanılan geleneksel tedavi yöntemlerine alternatif oluşturmaktır. Çalışma rastgele seçilerek üç gruba ayrılan 21 Yeni Zelanda türü erişkin erkek tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin konka nazalis ventralisine Grup I'de (n=7) 0,2 cc OK-432 uygulanmış, Grup II'de (n=7) 0,5 cc OK-432 uygulanmış, Grup III (n=7) kontrol grubu olarak kullanılmıştır. Denekler uygulamadan 21 gün sonra dekapite edilmiş ve bilateral konka nazalis ventralisleri eksize edilmiştir. Bunlardan hazırlanan preperatlar silya kaybı, submukozal damarlanma artışı, goblet hücre kaybı, inflamatuar hücre infiltrasyonu, fibrozis ve epitelyal hasar yönünden ışık mikroskobu ile değerlendirilmişlerdir. Gruplar birbirleriyle karşılaştırıldığında silya kaybı, goblet hücre kaybı ve epitelyal hasar açısından istatistiksel olarak anlamsız (p>0.05); inflamatuar hücre infiltrasyonu, submukozal damarlanma artışı ve fibrozis açısından ise istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0.05). Çalışmamızda OK-432 uygulanan konkalarda silya kaybı, goblet hücre kaybı ve epitelyal hasar hafif düzeyde iken submukozal damarlanma artışı, inflamatuar hücre infiltrasyonu ve fibrozis anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Bu yüzden biz konka hipertrofilerinde OK-432 kullanımının diğer yöntemlere alternatif olabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: OK-432, nazal konka, burun tıkanıklığı, konka hipertrofisi

Burun hastalıklarıHipertrofiNazal kavite+5
Serdar Şengül
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik fasiyal sinir paralizilerinde cortexin'in etkinliği

Bu çalışmanın amacı fasiyal sinirin ezilmesine bağlı olarak oluşan travmatik fasiyal sinir paralizinlerinde intramuskuler cortexin ve metilprednizolon etkinliğini araştırmaktır. Çalışma 1400-3000 gram ağırlığında 21 adet sağlıklı yeni zellanda türü tavşan üzerinde gerçekleştirilmiştir. Deneklerin tümünün sol fasiyal sinir bukkal dalına bası uygulanmış ve fasiyal paralizi oluşturulmuştur. Denekler rastgele yedişerli üç gruba ayrılmıştır. Grup I'e (Cortexin grubu) intramusküler olarak 3mg/gün cortexin, Grup II'ye (Metilprednizolon grubu) intramusküler olarak 1mg/kg/gün metilprednizolon, Grup III'e (Kontrol Grubu) intramusküler olarak 3mg/gün serum fizyolojik 10 gün süre ile uygulanmıştır. Nöroprotektif olarak kullanılan cortexin literatürde fasiyal sinir paralizisinde kullanılmamıştır bu nedenle çalışmamız cortixinin travmatik fasiyal sinir paralizisinde tedavi etkinliğini değerlendirmesi açısından dünyada ilktir. Deneklere 7., 14. ve 21. günlerde iyileşmenin değerlendirilmesi amacıyla elektromiyografi yapılmıştır. Daha sonra deneklerin işlem uygulanan taraftaki fasiyal sinir bukkal dalı çıkarılarak histopatolojik incelemeye alınmıştır. İnce doku kesitleri şeklinde hazırlanan spesmenler nöral fibrotik dejenerasyon, kollajen lif artışı, miyelin dejenerasyon, aksonal dejenerasyon, schwann hücre proliferasyonu, normal miyelin yapımı ve ödem parametreleri açısından değerlendirilmiştir. Her deneğe ait dört kesitten dörder adet alanda (x40, 100, 200, 1000 objektif büyütme) sayım yapılmış ve her bir grup için dört alanın ortalaması alınmıştır. Derecelendirme yok: - (0), hafif: +(1), orta: ++( 2), şiddetli: +++ (3) şeklinde yapılmıştır. Çalışmamızda cortexin ve metilprednizolon kontrol grubuna göre nöral fibrotik dejenerasyon, miyelin dejenerasyon, aksonal dejenerasyon, normal miyelin yapımı ve ödem açısından iyileşme üzerine olumlu etki göstermiştir. Cortexin ve metilpednizolon karşılaştımasında cortexin kollajen lif artışını metilprednizolona göre azaltmıştır. Elektromiyografi verilerine göre gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmemiştir. Çalışmamız sonucunda sinir bütünlüğü bozulmamış travmatik fasiyal sinir paralizilerinde cortexin ve metilprednizolonun etkin olduğunu ve tedavide cortexinin metilprednizolona belirgin üstünlük sağlayamadığını söyleyebiliriz. Anahtar Kelimeler: Fasiyal sinir paralizisi, cortexin, metilprednizolon, elektromyografi

CortexinElektromiyografiFasiyal paralizi+4
Tuncay Tunçcan
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolesteatomalı kronik otitte PCNA ve ki-67 ekspresyonu

Bu çalışmada, erişkin ve çocuk yaş gruplarında kolesteatoma dokusunda proliferasyon markırları olan Ki-67 ve PCNA ekspresyonu değerlendirilerek, bu markırların kolesteatomanın radyolojik ve intraoperatif evrelemesi ile ilişkisinin olup olmadığının ortaya konması amaçlanmıştır. Çalışma kolesteatomalı ve kolesteatomasız kronik otitis media nedeniyle opere edilen toplam 100 hasta üzerinde yapıldı. Çalışmada hastalar dört gruba ayrıldı. Kolesteatomalı kronik otit nedeniyle opere edilen 19-55 yaş hastalardan grup 1, kolesteatomalı kronik otit nedeniyle opere edilen 6-18 yaş hastalardan grup 2, kolesteatomasız kronik otit nedeniyle opere edilen 19-55 yaş hastalardan grup 3 ve kolesteatomasız kronik otit nedeniyle opere edilen 6-18 yaş hastalardan grup 4 oluşturdu. Grup 1 ve grup 2'den kolesteatoma matriksi ve dış kulak yolu cildinden, grup 3 ve grup 4'ten ise dış kulak kanalı cildinden doku örnekleri alınarak immünohistokimyasal olarak değerlendirildi. Pozitif hücrelerin boyanma oranı semikantitatif olarak dört gruba ayrılarak skorlandı: 0-boyanma yok, 1-hücrelerin %1-25'inde boyanma, 2- hücrelerin %26-50'sinde boyanma, 3-hücrelerin %51-75'inde boyanma ve 4- hücrelerin %76-100'ünde boyanma olarak değerlendirildi. Tüm gruplarda PCNA ve Ki-67 boyanma skorlarına bakıldığında en yüksek boyanma skoru çocuk kolesteatoma grubunda olduğu görüldü. Grup 1 ve grup 2'de kolesteatomanın radyolojik ve intraoperatif evresi ile PCNA, Ki-67 ekspresyonu arasında pozitif korelasyon saptandı. Grup 3 ve grup 4'de PCNA ve Ki-67 ekspresyonu karşılaştırıldığında grup 4'te boyanma skorlarının daha yüksek olduğu görüldü (p<0.05). Grup 4'deki bu farkın pediatrik yaş grubundaki mitotik aktivitenin daha yüksek olmasından kaynaklandığı düşünüldü. Çalışmada kolesteatomanın yaygınlığının artması ile PCNA ve Ki-67 ekspresyonunun arttığı gözlemlendi. PCNA ve Ki-67 ekspresyonunun değerlendirilmesi, kolesteatomalı hastaların prognozunun değerlendirilmesinde faydalı olabilir. Bu ilişkinin tam olarak ortaya konulması için daha fazla vaka sayısını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Kolesteatoma, PCNA, Ki-67

Ki-67KolestatomaKulak hastalıkları+3
Koray Yüksel
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Efüzyonlu otitis media sıvısında mantar varlığı

Efüzyonlu otitis media(EOM) sağlam kulak zarı arkasında, orta kulakta sistemik ve lokal enfeksiyon bulguları olmaksızın sıvı birikmesidir. Bu çalışmanın amacı EOM'li hastalarda, efüzyon sıvısında mantar varlığını ve varsa bunun efüzyon gelişiminde etken olup olmadığını araştırmaktır. Çalışma Fırat Üniversitesi Hastanesi Kulak, Burun ve Boğaz Hastalıkları Kliniğinde, Mart 2013 ile Ekim 2013 tarihleri arasında EOM nedeniyle kulak zarına parasentez yapılan ve/veya ventilasyon tüpü takılan çocuk hastalarda yapıldı. Çalışmaya toplam 45 hasta dahil edildi. Hastalar üç gruba ayrıldı. Grup 1'in yaş aralığı 0-3 yaş, grup 2'nin yaş aralığı 4-6, yaş grup 3'ün yaş aralığı 7-10 yaş idi. Hastalarda ameliyat esnasında dış kulak yolu, nazofarenksten sürüntü örnekleri ve orta kulaktan efüzyon sıvısı örnekleri alındı. Alınan örnekler direkt mikroskopi ile spor varlığı açısından incelendi. Daha sonra örneklerden saboraud deksroz agara ekim yapılarak mantar üremesi değerlendirildi. Efüzyon örneklerinden mantar DNA'sı izolasyonu ve tür düzeyinde tanımlanması için ticari bir ekstraksiyon kiti (2013 QIAGEN) kullanılarak multipleks tandem PCR yöntemi kullanıldı. Elde edilen PCR ürünleri Easy-Plex robotik sistem (AusDiagnostics Pty Ltd, Australia) yardımıyla incelendi. Bu çalışmada alınan örneklerin hiçbirinde direkt mikroskopide spor görülmedi ve kültürlerde mantar üremedi. Ancak PCR yöntemi ile 45 efüzyon örneğinin 13'ünde (%28.88) mantar DNA'sı tespit edildi. Sonuç olarak bu çalışmada EOM sıvısında %28.88 mantar varlığı tespit edildi. Bizim sonuçlarımız daha önce yapılmış diğer çalışmalar ile benzerdi. Fakat hem bizim çalışmamız hem de diğer çalışmalarda mantarların EOM'de etken mi yoksa normal flora elemanı mı olduğu net olarak ortaya konulamamıştır. Bunun için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Efüzyonlu otitis media, mantar

Kulak hastalıklarıMantarlarOtitis media+1
Mehmet Ali Karakaş
Fırat University
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Sağlıklı bireylerde videonistagmografik bulguların değerlendirilmesi

Videonistagmografi (VNG), vestibüler sistemi değerlendiren, bu sistemde meydana gelen patolojinin santral kökenli mi, periferik kökenli mi, olduğunu gösteren önemli bir laboratuar testidir.Bu çalışmanın amacı, Gazi üniversitesinin Odyoloji kliniğinde, VNG testine ilişkin normatif veriler elde etmek ve sağlıklı kişilerde spontan nistagmus insidansını, sakkadik ve pursuit göz hareketleri anomalitesini ve optokinetik asimetriyi belirlemektir.Bu amaçla calışmamızda, 40 normal olgu değerlendirilmiştir, önce anket formları doldurtulmuş ve daha sonra odyolojik testler ve VNG testi yapılmıştır.Yapılan değerlendirmeler sonucunda hiçbir olguda spontan nistagmus ve pozisyonel nistagmusa rastlanmamıştır.Test sonuçlarında cinsiyet açısından bir fark olup olmadığı araştırıldığında kalorik test FI'de erkek-kadın arasında anlamlı fark bulunmuştur.Test sonuçlarında yaş açısından bir fark olup olmadığı araştırıldığında grup I ve grup II arasında FI ve post kalorik nistagmus yavaş faz hızında anlamlı fark bulunmuştur.Sakkadik test latans değerleri sağ göz abd: 126,45 ± 27,68 msn (67?187 msn) sağ göz add: 128,23 ± 27.20 msn (76?197 msn), sol göz abd: 134,40 ± 23.38 msn (72?178 msn), sol göz add: 134,53 ± 29.15 msn (82?203 msn) olarak bulunmuştur. Pursuit testi kazanç kriteri ortalama değeri 0,1 Hz'de sağ göz için 0,89 ± 0,15, sol göz için 0,87 ± 0,15, 0,2 Hz'de sağ göz için 0,91 ± 0,12, sol göz için 0,89 ± 0,13, 0,4 Hz'de sağ göz için 0,90 ± 0,13,sol göz için 0,88 ± 0,19 olarak bulunmuştur. Pursuit testi faz kriteri ortalama değeri 0,1 Hz'de sağ göz için 3,06 ± 3,34, sol göz için 3,49 ± 3,91, 0,2 Hz' de sağ göz için 8,28 ± 5,86, sol göz için 7,33 ± 4,27, 0,4 Hz'de sağ göz için 15,28 ± 6,91, sol göz için 14,10 ± 7,06 olarak bulunmuştur. Optokinetik test kazanç kriteri ortalama değeri TN sağ göz için 0,66 ± 0,34 (0?1,13), sol göz için 0,69 ± 0,30 (0?1,21), NT sağ göz için 0,73±0,24 (0?1,19), sol göz için 0,62±0,34 (0?1,18) olarak bulunmuştur. Optokinetik test asimetri indeksi sağ göz için 0,48±0,21 (0?1,00), sol göz için 0,56 ± 0,22 (0?1,00) olarak bulunmuştur. Kalorik test uyarılma farkı (KP) %16,92 ± 11,99 (1?41). Yön üstünlüğü %18,72 ±1 3,60 (1?52), fiksasyon indeksi; sıcak uyaranda sağ kulak için 31,82 ± 27,97 (1?119), sol kulak için 49,33 ± 46,09 (3?182), soğuk uyaranda sağ kulak için 50,46 ± 36,39 (0?209), sol kulak için 61.46 ± 60,95 (12?262) olarak bulunmuştur.

Vestibüler fonksiyon testleri
Bilgehan Tekin Dal
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polip hastalarında süperantijen seviyesinin kantitatif tayini

NP; tomografik ve endoskopik değerlendirmeler ile tanısı konulan, kronik inflamatuar bir hastalıktır. Hastalığın karmaşık doğası ve etyopatogenezin sınırlı anlaşılmış olması, doğru bir şekilde tedavisini güçleştirmekte ve bu yüzden nüksler sıklıkla gözlenmektedir.NP etyolojisinde en önemli faktör kronik inflamasyondur. Kronik enflamsyonun nasıl ve ne şekilde başladığı, birçok hipotezle açıklanmaya çalışılmışsa da günümüzde halen tam olarak aydınlatılamamıştır.NP farklı etyolojik faktörlerle oluşan multifaktöriyel bir hastalıktır. Tek başına hiçbir etyolojik ajan nazal polip patogenezini açıklayamamaktadır. Çoğu teori, polipleri kronik bir enflamasyon sürecinin esas ortaya çıkış hali olduğunu kabul etmektedir, bu yüzden nazal kavite içerisinde kronik inflamasyona yol açan koşullar nazal poliplere neden olabilirler. Etyolojik olarak kronik persistan inflamasyon ana faktördür.Literatürdeki birçok hastalıkla ilişkisi saptanmış olan süperantijenler; oluşan immün yanıtı arttırarak anormal bir immün yanıta ve de birçok hastalığa neden olmaktadır. Literatürde süperantijen ve NP ilişkisini gösteren birçok çalışma bulunmuştur. Bu çalışmanın amacı; NP'li olgulardaki serum, konka ve nazal polip dokularında süperantijen düzeyinin araştırılarak, nazal polip yaygınlığı ve yaşam kalitesi ile olan ilişkisinin ortaya konulmasıdır.Astım, alerjik, inflamatuar, granulomatöz hastalık hikayesi bulunmayan ve en az 8 hafta sistemik veya lokal medikal tedavi almamış 18 NP hastası bu çalışmaya dahil edilmiştir. Kontrol grubu ise astım, alerjik, inflamatuar ve granulomatöz hastalık hikayesi olmayan septum deviasyonu, konka bülloza ve/veya alt konka hipertrofisi nedeniyle nazal cerrahi planlanan ve daha önceden nazal cerrahi hikayesi bulunmayan 20 hastadan oluşan 1. kontrol grubu ve daha önce herhangi bir nazal cerrahi geçirmemiş ve herhangi bir nazal şikayeti bulunmayan 15 hasta içeren 2. kontrol grubundan oluşturulmuştur.Sonuç olarak NP hastalarında, 1. kontrol grubuna göre serum süperantijen seviyesinin istatiksel olarak anlamlı olmayan bir dercede yüksek olduğu ancak 2.kontrol grubuna göre serum süperantijen seviyesinin istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca NP'teki polip dokusunda yüksek miktarda hastada süperantijen pozitif olarak bulunmuştur. Hastaların BT ve endoskopik evreleme değerleri ile polip dokusunudaki süperantijen DNA kopya sayısı arasında orta derecede pozitif korelasyon saptanmıştır. Kronik rinosinüzit etyopatogenezinde, kronik inflamasyon sürecinde süperantijenlerin önemli bir rolü olduğu kanısına varılmıştır.

Nazal polipler
Ozan Gökdoğan
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Genetik sendromik olmayan işitme kayıplarında GJB2 (Connexin 26) gen mutasyonlarının koklear implant performansı üzerine etkileri

Bu çalışma genetik sendromik olmayan işitme kayıplı hastalarda GJB2 (Connexin 26) gen mutasyonlarının koklear implant performansı üzerine etkilerinin saptanması için yapılmıştır.Bu amaçla Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz ve Baş Boyun Cerrahisi Anabilim Dalı'nda 2006 ? 2008 yılları arasında genetik sendromik olmayan bilateral sensörinöral işitme kaybı nedeniyle koklear implant takılmış 65 çocuk hastada Cx-26 gen mutasyonu taranmıştır. İşitsel performans değerlendirmesi MAIS, MUSS ve LittlEARS test bataryaları ile preoperatif dönemde ve postoperatif 1, 6 ve 12. aylarda yapılmıştır.Altmış beş hastanın 22'sinde Cx-26 mutasyonları saptanmıştır.Tüm hastalar implantasyon sonrası performans değerlendirmelerinde anlamlı bir artış göstermiştir (p<0.01). Bununla birlikte mutasyon olan ve olmayan hastalar koklear implantasyon sonrası işitsel performans açısından kıyaslandığında aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farkın olmadığı görülmüştür.Çalışmamızda ayrıca hastanın eğitimsel ve gelişimsel performansını etkileyebilecek ek problemların koklear implantasyonun işitsel sonuçlarını olumsuz yönde etkilediği görülmüştür. Preoperatif dönemde en az 3 ay düzenli cihaz kullanan hastaların implantasyon sonrası daha iyi işitsel performans sergiledikleri saptanmıştır. Yine aile ilgisinin yüksek olmasının işitsel performansı olumlu yönde etkilediği belirlenmiştir.

KokleaKoklear implantlarKoklear implantlar+5
Recep Karamert
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Baş ve boyun bölgesine radyoterapi uygulanan ratlarda proksimal özefageal ve hipofarengeal fibrozisi önlemede metilprednizolon ve halofigunonun etkinliği

Bu çalışmada baş ve boyun bölgesine radyasyon uygulanan ratlarda, halofuginon ve metilprednizolon uygulamasının geç dönemde gelişebilecek hipofarengeal ve proksimal özefageal striktür üzerine etkileri araştırıldı.Çalışma, ağırlıkları 150-250 gr arasında değişen winstar ratlarda gerçekleştirildi. Denekler rastgele 10'arlı dört gruba ayrıldı ve kontrol grubu dışında kalan tüm deneklerin baş boyun bölgesine 18 Gy radyasyon verildi. Grup 1 (Kontrol Grubu); radyasyon ve ilaç uygulanmayan grup. Grup 2 (Radyasyon Grubu); radyasyon sonrası ilaç uygulanmayan grup. Grup 3 (Halofuginon Grubu); radyasyon sonrası 30 gün boyunca 100 µg/kg/gün intraperitoneal halofuginon uygulanan grup. Grup 4 (Steroid Grubu); radyasyon sonrası 30 gün boyunca intramüsküler 1 mg/kg/gün metilprednizolon uygulanan grup. Uygulamadan sonra 90. günde tüm gruplardaki ratlar yüksek doz ketamin ile öldürülerek proksimal özefagus ve hipofarenks bölgesi anatomik bütünlüğü bozulmadan çıkartıldı. Alınan dokular, fibrozis, fibroblast proliferasyonu, vaskülarizasyon, epitelyal atipi, nekroz, polimorfonükleer lökosit, mononükleer hücre ve stenoz indeksi için ışık mikroskopisiyle incelendi. Ayrıca doku hidroksiprolin seviyeleri biyokimyasal değerlendirme ile belirlendi.Radyasyon grubundaki fibrozis, epitelyal atipi ve hidroksiprolin değerleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında anlamlı oranda yüksekti (p<0.05). Halofuginon ve kontrol grubunda fibrozise rastlanılmadı. Steroid grubundaki fibrozis oluşumu radyasyon grubuna göre anlamlı derecede düşüktü (p<0.05). Halofuginon ve steroid grubundaki epitelyal atipi derecesi ile hidroksiprolin seviyeleri radyasyon grubuna göre anlamlı derecede düşük saptandı (p<0.05). Gruplar arasındaki stenoz indeks skoru farkı istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0.05). Vaskülarizasyon açısından tüm gruplar benzerdi.Sonuçlar, radyasyon sonrası uygulanan halofuginon ve steroidin, özefagus ve hipofarenkste fibrozis oluşumunu azalttığını fakat bu olayın halofuginonda daha belirgin olduğunu göstermektedir. Özellikle halofuginonun radyoterapiye bağlı fibrozisi önlemede güvenle kullanılabilecek bir tedavi alternatifi olabileceğini düşünmekteyiz

FibrozRadyasyon
Hakan Dabak
Fırat University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fasiyal sinire uygulanan elektriksel uyaranların fasiyal sinir üzerinde yaptığı histopatolojik ve fonksiyonel değişiklikler

Bu çalışmada, fasiyal sinire verilen çeşitli şiddet ve sayıdaki elektiriksel uyarının fasiyal sinir üzerinde ortaya çıkardığı fonksiyonel ve histopatolojik değişiklikleri araştırmak amaçlandı.Çalışma, ağırlıkları 250-300 gr arasındaki wistar ratlarda gerçekleştirildi. Deneklerin fasiyal sinirleri bulunarak stimülatör ile uyarıldı ve 18'erli beş gruba ayrıldı; Grup 1: 1 mA (miliamper) şiddetinde elektiksel uyaran verilen grup. Grup 2: 2 mA şiddetinde elektiksel uyaran verilen grup. Grup 3: 3 mA şiddetinde elektiksel uyaran verilen grup. Grup 4: 4 mA şiddetinde elektiksel uyaran verilen grup. Grup 5: 5 mA şiddetinde elektiksel uyaran verilen grup. Tüm gruplar kendi aralarında altışarlı üç alt gruba ayrıldı ve deneklerin fasiyal sinirleri birinci alt grupta 10, ikinci alt grupta 20, üçüncü alt grupta 30 kez uyarıldı. Deneklerin fasiyal sinir fonksiyonları birinci günde, birinci haftada ve birinci ayda değerlendirildi. Fasiyal sinir dalları çevre dokulardan hasar vermeden disseke edilerek çıkartıldı. Alınan dokular aksonal dejenerasyon, makrovakualizasyon ve damarlarda konjesyon açısından ışık mikroskopisinde incelendi.Takip süresince deneklerin hiç birinin fasiyal fonksiyonlarında kayıp izlenmedi. Uyaran şiddetleri açısından gruplar karşılaştırıldığında aksonal dejenerasyon, makrovakulaizasyon ve damarlardaki konjesyon derecelerinde önemli bir fark yoktu (p>0.05). Uyaran sayıları bakımından, 10 kez uyaran verilen gruptaki aksonal dejenerasyon daha az iken 20 ve 30 kez uyaran verilen gruplarda daha fazlaydı (p<0.05). Bir günlük gruplarda tespit edilen aksonal dejenerasyon, makrovakualizasyon ve damarlardaki konjesyon diğer gruplara göre anlamlı oranda daha fazlaydı (p<0.05).Sonuç olarak stimülatör kullanılan hastalarda sinirin uyarılabildiği en düşük şiddette ve en az sayıda uyaran verilmesi sinirin hasarlanmaması açısından önemli bir kriter gibi görünmektedir.

Fasiyal paraliziHistopatoloji
Emrah Sapmaz
Fırat University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Travmatik Fasiyal paralizilerde, sinir iyileşmesi üzerine Aminoguanidin, Melatonin ve Metilprednizolonun etkileri

Bu çalışmanın amacı travmatik fasiyal sinir paralizilerinde, sinir rejenerasyonu üzerine aminoguanidin, melatonin ve kortikosteroidlerin etkilerini araştırmaktır.Otuziki tavşan rastgele dört gruba ayrılarak deneysel bir çalışma yapıldı. Denekler, kontrol grubu (grup 1), aminoguanidin grubu (grup 2), melatonin grubu (grup 3) ve kortikosteroid grubu (grup 4) şeklinde ayrıldı. Tüm deneklere aynı cerrahi işlem uygulandı. Tavşanların yüzünün sol tarafına mandibulaya paralel 2 cm uzunluğunda horizontal bir insizyon yapılıp fasiyal sinirin bukkal dalı tanındı. Fasiyal sinirin bukkal dalından yaklaşık olarak 1 cm'lik segment çıkartılarak serbest uçlar 9-0 monofilaman prolen ile anastomoz yapıldı. Grup 2' ye 100 mg/kg/gün aminoguanidin 10 gün süreyle intraperitoneal uygulandı, grup 3'e 30 mg/kg/gün melatonin 10 gün süreyle intraperitoneal uygulandı, grup 4'e ise 1mg/kg/gün metilprednizolon 2 ay süresince intramusküler olarak verildi. Cerrahi prosedürü takip eden 3, 6 ve 10. haftalarda fasiyal sinirin bukkal dalının elektromiyografisi (EMG) yapıldı. 10 hafta sonra anastomoz bölgeleri çıkartılarak ışık mikroskobu ile incelendi. Sinir rejenerasyonu açısından kontrol grubuna göre en iyi rejenerasyon aminoguanidin verilen grupta, en kötü iyileşmenin ise steroid verilen grupta olduğu tesbit edildi.Elektromiyografi verilerinde, en iyi iyileşme aminoguanidin grubunda saptanırken, bunu melatonin grubu takip ediyordu. Steroid grubunda ise kontrol grubuna göre belirgin düzelme gözlenmedi.Tavşanlarda travmatik fasiyal sinir paralizilerinde rejenerasyonu artırmak amacıyla aminoguanidin ve melatonin verilmesi faydalı olurken, steroidin faydalı olmadığı tesbit edildi. Bu sonuçların insanlarda desteklenmesi için yeni çalışmaların yapılması gereklidir.

AminoguanidinElektromiyografiFasiyal paralizi+5
Muhammed Yanılmaz
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Konjenital non-sendromik sensorinöral işitme kayıplı hastalarda GJB2 (Konneksin 26) mutasyon analizi

İşitme kaybı kişinin sosyal, eğitim ve zeka gelişimini olumsuz yönde etkileyen en yaygın algılama bozukluklarından biridir. Bu çalışma, bölgemizde konjenital nonsendromik sensorinöral işitme kaybı olan hastalarda, işitme kaybına en sık neden olan GJB2 (konneksin 26) geni mutasyonlarını araştırmak amacıyla yapılmıştır.Bu çalışma Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı'nda tanı konulan, konjenital non-sendromik sensörinöral işitme kayıplı 60 hasta üzerinde yapılmıştır. Kontrol grubu işitme açısından problemi olmayan 60 hastadan oluşturulmuştur. Çalışmaya katılan hastalardan 3 ml periferal venöz kan örneği alınarak Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı'nda mutasyon analizi yapılmıştır. Çalışmamızda, GJB2 genindeki 35delG, 167delT, delE120, 235delC mutasyonları ile GJB6 genindeki mutasyonlar araştırılmıştır. Ayrıca çalışma grubundaki hastalara DNA dizileme de yapılarak yeni mutasyonların varlığı araştırılmıştır.Çalışma grubunda yer alan toplam 60 hastanın altısında (%10) mutasyon tespit edilmiştir. Bu hastaların beşinde 35delG (%8,3) ve birinde de (%1,7) delE120 mutasyonu saptanmıştır. 167delT, 235delC mutasyonları ile GJB6 geni mutasyonları görülmemiştir. Kontrol grubunda ise hiçbir hastada mutasyon saptanmamıştır. Çalışma grubundaki hastaların ailelerinde sensörinöral işitme kaybı öyküsünün varlığı ile 35delG ve delE120 mutasyonu varlığı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0,05).Sonuç olarak bizim çalışmamızda 35delG mutasyonu literatürle uyumlu olarak en sık görülen mutasyon olmuştur. Bu çalışma GJB2 geni mutasyonlarının araştırıldığı yöremizdeki ilk çalışmadır. Konjenital nonsendromik sensörinöral işitme kayıplı hasta ve ailelerine verilecek genetik danışmanlık, işitme kaybının etiyolojisinin belirlenmesinde ve genetik testlerle heterozigot ve homozigot bireylerin tanımlanmasında son derece önemlidir.Anahtar kelimeler: Konjenital işitme kaybı, Otozomal resesif, GJB2

Genital hastalıklarGenler-GJB2Malformasyonlar+3
Emin Kaskalan
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kolesteatomanın kemik yıkım etkisine BMP-2, BMP-4 VE BMP-6 varlığının etkisi

Çalışmamızda edinilmiş kolesteatoması olan hastalarda temporal kemik yapılarındaki yıkım, orta kulak kemikçik yapılarındaki yıkım ve kolesteatoma yaygınlığı ile BMPs, BMP-2, BMP-4 ve BMP-6 ekspresyonu arasındaki ilişkinin saptanmasını amaçlanmıştır.Çalışma kolesteatomalı ve kolesteatomasız kronik otit nedeni ile opere edilen toplam 80 olgu üzerinde yapılmıştır. Hastalar çalışma ve kontrol grubu olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Çalışma grubu primer edinilmiş kolesteatomalı kronik otitli hastalardan, kontrol grubu kolesteatomasız kronik otitli hastalardan oluşmaktaydı. Çalışma grubu için kolesteatoma dokusundan ve dış kulak yolu cildinden, kontrol grubu için dış kulak yolu cildinden örnekler alınmıştır. BMPs, BMP-2, BMP-4 ve BMP-6 ekspresyonu ölçümünde RT PZR yöntemi kullanılmıştır. Doku örneklerinden RNA izolasyonu yapılmış ve PZR çalışılmıştır.Çalışma ve kontrol gruplarının dış kulak kanalı cildinde BMP ekspresyonu varlığı ile karşılaşılma oranlarına bakıldığında BMPs, BMP-2 ve BMP-6'da çalışma grubunda istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilirken (p<0.05), BMP-4'de ise anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p>0.05). Kolesteatoma dokusunda BMP ekspresyonu varlığı ile karşılaşılma oranlarına bakıldığında çalışma grubunda BMPs, BMP-2 ve BMP-6'da istatistiksel olarak anlamlı bir pozitiflik bulunmuştur (p<0.05). BMP-4'de ise anlamlı bir pozitiflik tespit edilememiştir (p>0.05). Çalışma grubunda, kolesteatoma dokusunda ve dış kulak kanalı cildinde BMPs, BMP-2, BMP-4 ve BMP-6 eksperesyonu varlığına göre kemik yapılardaki yıkım, kemikçik yapılarındaki yıkım ve kolesteatoma yaygınlığı değerlendirildiğinde, istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p>0.05). İnkus+malleus+stapeste yıkım olan grupta kolesteatoma dokusunda BMPs eksperesyonunda istatistiksel olarak anlamlı pozitiflik tespit edilmiştir (p<0.05).BMPs, BMP-2 ve BMP-6 ekspresyonu kolesteatoma dokusunda yüksek bulunmuştur. Ayrıca tüm kemikçiklerin yıkıma uğradığı olgularda BMPs ekspresyonu pozitifliğinin istatiksel anlamlılıkta olması, bu belirteçlerin kolesteatoma agresifliğini değerlendirmede rolü olabileceği fikrini vermektedir.Anahtar Kelimeler: Kolesteatoma, Ekspresyon, Bone Morfogenetik Protein

EkspresyonKemik deformasyonuKemik hastalıkları+5
Muzaffer Öğer
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polip ve/veya alerjik rinitli hastalarda Th1/Th2 dengesi ile 1?, 25-dihidroksivitamin D3 arasındaki ilişki

Bu çalışma ile izole polip, nazal polip ve/veya alerjik riniti olan hastalarda immun yanıtta rol oynayan IL-4, IL-10 ve IFN-? sitokinlerinin düzeylerini ölçerek Th1/Th2 hücre dengesini araştırmayı ve bu denge ile D vitamininin aktif metaboliti olan 1?, 25-dihidroksivitamin D3 arasındaki ilişkiyi belirlemeyi amaçladık.Çalışma 160 erişkin olgu üzerinde yapılmıştır. Çalışmada hastalar beş gruba ayrılmıştır. Sadece alerjik rinit tanısı alan hastalar grup I, alerjik rinit ve nazal polipozis tanısı alan hastalar grup II, izole polip tanısı alan hastalar grup III, alerjik riniti olmayan, nazal polipozis tanısı alan hastalar grup IV, izole polip, nazal polip ve/veya alerjik riniti olmadığı belirlenen sağlıklı gönüllü bireyler grup V'i oluşturmuştur. Bütün hastaların serum örneklerinde IFN-?, IL-4, IL-10 ve total IgE seviyeleri, plazma örneklerinde ise Vitamin D3 tayinleri yapılmıştır.Alerjik rinit grubu ve alerjik rinit+nazal polipozis grubunun IgE, IL-4, IL-10, IFN-? ve D vitamini değerleri ile kontrol grubunun IgE, IL-4, IL-10, IFN-? ve D vitamini değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmiştir (p<0.05).Alerjik rinit grubunda; IL-10 değerleri ile D vitamini değerleri arasında negatif yönde; alerjik rinit ve alerjik rinit + nazal polip grubunda; IgE, IL-4 değerleri ile D vitamini değerleri arasında negatif yönde; IFN-? değerleri ile D vitamini değerleri arasında pozitif yönde korelasyon saptanmıştır (p<0.05).Bu çalışmada, D vitamininin alerjik rinitli hastalarda Th1/Th2 dengesini etkilediği ve D vitamini eksikliği ile alerji arasında anlamlı bir ilişki olduğu gösterilmiştir. D vitamini eksikliği ile nazal polipozis ve izole polip arasında anlamlı bir ilişki bulunamamıştır.Anahtar Kelimeler: Nazal polipozis, İzole polip, Alerjik Rinit, D vitamini, Th1, Th2

Nazal poliplerPoliplerRinit-alerjik+2
Şule Özkara
Fırat University
2011
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Vokal kord nodüllü kadın hastalarda ses kalitesi ve kişilik yapısının incelenmesi

Vokal nodüllü bireyler ses kliniklerindeki hasta grubunun geniş bölümünü oluşturmakta ve çoğunlukla kadınlarda görülmektedir. Görülme sıklığı sesin profesyonel olarak kullanıldığı mesleklerde daha yüksektir. Kişinin mizaç özellikleri, stres ve duygusal durum, fonasyonda yer alan fizyolojik mekanizmaları etkileyerek ses kalitesinde değişimlere neden olurBu çalışmada, ses kısıklığı şikayeti ile Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi KBB AD Mart 2007 ile Haziran 2008 tarihleri arasında başvuran ve fiziksel ve stroboskobik muayeneleri sonucu vokal kord nodülü tanısı almış 32 hasta ile kontrol grubu olarak herhangi bir ses bozukluğu şikayeti olmayan ve larengeal muayenesi normal 30 olgudan seçilmiştir. Çalışmaya uygun tüm olgular Odyoloji BD ses laboratuvarına alınarak akustik analiz için ses kayıtları alınmıştır. Ses kaydı sonrası ses değerlendirme formu, aerodinamik değerlendirme (a, s, s/z süreleri), SHİ, RÖGÖ, MÖ tüm olgulara uygulanmıştır. Akustik analiz için CSL programında yer alan MDSP ve Dr. Speech programının ses değerlendirme bölümünden yaralanılmıştırÇalışma sonucunda anksiyete mizaç özelliğinin ve stresle başa çıkma stratejilerinde nodül grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı farklılık saptandı. MFZ'nında nodül grubunda anlamlı olarak kısalma görüldü. MDSP'den MF0, Jitt, ROP, PPB, SHdB, Shim, APB, GHO, YFİ parametrelerinin tümünde, ses değerlendirme programında Jitt, Shim%, ve ?Dr. Speech? ses değerlendirme analiz programının algısal (SB, SK, SN) parametrelerinde anlamlı farklılık gözlenmiştir. Vokal nodüllü hastaların değerlendirilmesi sırasında, objektif akustik ve algısal parametrelerin değerlendirilmeleri yanında tedavinin etkinliği açısından mizaç ve stres faktörlerinin de göz önünde bulundurulmasını önermekteyizAnahtar Kelimeler: Ses, nodül, ses kalitesi, akustik ses analizi, mizaç, stres, kişilik

KişilikLarinksMizaç+5
Emine Metin
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polipozis etiyopatogenezinde Helikobakter pilori'nin rolü

Nazal polipozis üst solunum yolunun kronik, enflamatuar bir hastalığı olup, meatuslardan nazal kavite içine sarkan benign, ödematöz kitleler olarak tanımlanabilir. Histolojik olarak solunum epiteli ile sarılı olan ödematöz bir stromada ağırlıklı olarak fibroblastlar ve enflamatuar hücreler içinde de en büyük oranda eozinofiller bulunmaktadır. Polip histolojisi tipik olarak kronik, eozinofilik bir enflamasyon gösterirNazal polipozis etiyopatogenezini açıklayan pek çok sayıda kuram ortaya atılmasına rağmen mekanizması ve bunun çözümü halâ büyük oranda bilinmemektedir. Nazal polipozis tedavisi ve bu yaygın görülen hastalıkta yinelemelerin önlenmesi pek çok klinisyen ve araştırmacının ilgisini çeken bir konudurSon zamanlarda rinosinüzit patogenezinde gastroözefageal veya özefagonazofarengeal reflünün rolü olabileceğine dikkat çekilmiştir. Gastrik içeriğin nazofarenkse doğrudan reflüsünün mukozal ödem ve enflamasyona neden olarak bunun da sinüs ostiumlarında sekonder obstrüksiyona yol açabileceği ortaya atılmıştır. Gastroözefageal reflu hastalarının önemli bir kısmının Helikobakter pilori ile enfekte olduğu saptanmıştırHelikobakter pilori normalde gastrik mukus tabakasında yerleşir ve kronik gastrit, gastrik ve duodenal ülserasyon ve gastrik karsinoma ile ilişkilidirHelikobakter pilori'nin dental plaklarda, tükrükte, tonsil ve adenoid dokularında kolonize olduğu gösterilmiştir. Oral kavitenin burun ve paranazal sinüslerle olan komşuluğundan dolayı H.pilori enfeksiyonunun oral kavite içinden buraya doğrudan geçişini düşündürmektedir. Fakat bununla beraber, H.pilori'nin sinüzit ve NP patogenezindeki rolü ile ilgili yapılan çalışmalar nadirdir. Helikobakter pilori enfeksiyonunun nasıl geçiş gösterdiği ve gastrointestinal sistem dışı hastalıklardaki rolü hakkında pek az bilinen vardırBiz çalışmamızda PZR ve üre nefes testi kullanarak nazal polipozisde H.pilori bulunma sıklığını saptamaya çalıştıkÇalışmamız küçük bir hasta grubunda yapılmasına rağmen nazal polip dokusunda H.pilori varlığı gösterilmiştir. Bu sonuç ise H.pilori'nin nazal polipozisteki muhtemel rolünü göstermesi bakımından ilgi çekicidir.

Burun hastalıklarıEtyopatogenezHelicobacter pylori+1
Derya Girgin
Gazi University
2009
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Koklear implantlı hastalarda elektrik stapes refleks testi ve NRT testinin T seviyesi açısından standardizasyonu

Bu çalışmanın temel amacı koklear implant kullanan hastalarda NRT (Neural Response Telemetry) testi, Elektirik Stapes Refleks Testi (ESRT) ve T seviyesinin klinik kullanımdaki standardizasyonunu sağlamaktır. ESR eşiği ve NRT eşiğinin T seviyesiyle ilişkisi, ölçüm parametrelerinden akım genişliği ve uyaran hızının test sonuçlarına etkisi incelenmiştir. Çalışmaya Cochlear Nucleus marka Freedom Contour Advance, 24Contour, 24M model koklear implant kullanan 7-71 yaş arası 54 hasta dahil edilmiştir. Hastalar 3 grupta incelenmiştir. Birinci grup hastalar Freedom, ikinci grup hastalar 24C, üçüncü grup hastalar 24M koklear implant kullanmaktadır.Hastalara NRT ve ESRT testi uygulanmış, T seviyesi tespit edilmiştir. Ölçüm için 22, 20, 10 ve 5. elektrotlar kullanılmıştır. Freedom'da objektif ve subjektif değerlerin akım genişliğinden daha fazla etkilenmektedir. T-NRT değerleri tüm modellerde ESRe ve T seviyesi arasındadır. T-NRT ve T seviyesi bazaldan apikale doğru yükselme eğilimindedir. Uyaran hızı test değerlerini önemli ölçüde etkilememektedir. Freedom'da t-NRT ve T seviyesi arasındaki korelasyon diğer modellere göre daha yüksektir. Tüm modellerde ESRe ve t-NRT arasında yüksek korelasyon bulunmuştur. Sonuçlar programlama sırasında objektif test parametrelerinin dikkate alınması gerektiğini, modeller arası farklılıklar olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Koklear implant, elektriksel bilesik aksiyon potansiyeli,NRT, elektrik stapes refleks testi, ESRT, T seviyesi.

Odyoloji
Atılım Atılgan
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Periferik vestibüler sistem hastalıklarında vestibüler uyarılmış myojenik potansiyeller(VEMP)

Uyarılmış vestibüler myojenik potansiyeller(VEMP) testi periferik vestibüler hastalıkların tanısında kullanılabilecek yeni bir vestibüler test olduğu bildirilmektedir. VEMP'lerin, sakkül ve/veya inferior vestibüler sinir fonksyonunu ortaya koyan klinik bir testtir. Bu çalışmanın amacı, VEMP'lerin, Meniere Hastalığında (MH) ve rekürrent vestibulopatide (RV) tanılarındaki yerini ve bu hastalıklarda sakkül ve inferior vestibüler sinirin hangi oranlarda tutulum gösterdiğini belirlemektir.Kontrol grubu için 21 hastanın 42 kulağı, MH tanısı almış 32 hastanın 45 kulağı ve RV tanılı 35 hastanın 47 kulağı çalışmaya dahil edilmiştir.RV grubunda 11 kulakta (%22)VEMP cevabı alınamamış, 4 kulakta (%8)asimetri oranı yüksek bulunmuş, 15 kulakta(%35) p13 ve/veya n23 latans uzaması,4 kulakta (%8) interaural latanslarda uzama saptanmış ve 13 (%28) kulakta normal VEMP cevabı elde edilmiştir. MH grubunda ise 23 (%51)kulakta VEMP cevabı elde edilememiş, p13 ve /veya n23 latans uzamaları 9 kulakta, interaural latans uzamaları ise 5 kulakta kaydedilmiş ve 8 kulakta normal VEMP cevabı elde edilmiştir.VEMP testi, periferik vestibüler rahatsızlıkları olan hastalarda uygulaması kolay bir tanı testtir. MH hastalarında sakküler hidropsa bağlı patolojik VEMP cevapları gözlenirken, RV grubunda daha çok inferior vestibüler sinir tutulumunu belirtebilecek latans uzamaları gözlenmiştir.

OdyolojiVestibüler fonksiyon testleriVestibüler hastalıklar
Nilüfer Öndağ
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik orta kulak enfeksiyonu olan hastalarda orta kulak mukozasında biyofilm oluşumunun araştırılması

Kronik otitis media (KOM) düşük sosyoekonomik statü ile orantılı olarak özellikle gelişmekte olan toplumlarda sık görülen bir hastalıktır. Etyopatogenezi ve epidemiyolojisi hakkında ayrıntılı çalışmalar yapılmış olmasına rağmen gelişmiş ülkelerde bile tam olarak aydınlatılamamıştır. Hastalığın görüldüğü bireylerde daha önceki yıllarda ciddi komplikasyonlara yol açıp mortaliteye neden olurken, günümüzde güçlü antibiyotiklerin ve yeni tedavi yöntemlerinin gelişmesi ile birlikte mortalite oranları azalmasına rağmen işitme azlığı, dil ve konuşma geriliğine neden olarak yaşam kalitesini düşürmeye devam etmektedir. Östaki disfonksiyonu, akut otitis media atakları ve biyofilm oluşumu etyolojideki bazı faktörlerdir.Biyofilmler bakterilerin su, besin ve atık kanalları oluşturmak için biraya gelerek oluşturmuş oldukları organizmalar olarak tanımlanabilir. Biyofilm içinde yaşayan bakteriler çevresel etkenlere, antibiyotiklere ve konak immün sistemine daha dirençli hale gelmektedirler. Bakteriler bu dirençli halleri ile özellikle kronik ve medikal olarak tedavi edilmesi güç olan enfeksiyonların etyolojisinde etkili olmaktadırlar. Kronik otitis media medikal olarak tedavi edilmesi güç bir hastalıktır. Zor tedavi edilmesi ve kronik seyretmesi nedeni ile hayatı tehtid eden komplikasyonlara ve işitme kayıplarına neden olmaktadır.Bizim çalışmamızda KOM'da biyofilmlerin etkin olup olmadığını araştırmak amacı ile KOM olan hastaların orta kulak mukozaları TEM ile incelendi. İnceleme neticesinde 19 hastanın 12'sinde (%63,15) biyofilm oluşumu saptandı.Koklear implant adayı olan ve sağlıklı olduğu düşünülen 9 hastanın mukozalarından alınan biopsiler kontrol grubunu oluşturdu. Kontrol grubunun incelenmesi neticesinde spesmenlerin hiçbirinde biyofilm oluşumuna rastlanmadı. Saptanan bu bilgiler istatiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05).Sonuç olarak KOM, etyolojisinde biyofilmlerin önemli bir rol oynadığı mortalite ve morbiditeye neden olabilen klinik bir durumdur dolayısı ile bu hastalığın tedavisinde cerrahi tedavi ve biyofilmler için önerilen yeni tedavi yöntemleri öncelikli olarak düşünülmelidir.

İlker Akyıldız
Gazi University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Polilaktik asit biyoabsorbabl adezyon bariyer filminin kobaylardaki nörotoksik etkisinin araştırılması amacıyla orta kulağa uygulanması

Polilaktik asit biyoabsorbabl adezyon bariyer filminin kobaylardaki nörotoksik etkisinin araştırılması amacıyla orta kulağa uygulanmasıAmaç: Bu çalışmada yara iyileşmesi sırasında komşu yüzeyler arasında adezyon gelişimini önleyen polilaktik asid (PLA) film bariyerin kobay orta kulağına etkilerinin odyometrik ve patolojik olarak incelenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve yöntem: Bu amaçla 21 erkek albino kobay çalışmaya dahil edildi. Kobayların her birinin bir kulağı çalışmanın kontrol grubunu, diğer kulağı PLA uygulanan grubu oluşturdu. Genel anestezi altında kobayların kulak zarları mikroskopla değerlendirilerek işitsel beyin sapı cevap ölçümü (ABR) ile işitme eşik değerleri ve dalga latansları bulundu. Takiben kobay timpanik bullasında bir pencere açılarak PLA orta kulağa yerleştirildi. Kontrol tarafında sadece bulla penceresi açıldı, her iki taraf da bonewax ile kapatıldı. Uygulama sonrası 1. ve 6. aylarda ABR ile eşikler ve dalga latansları değerlendirildikten sonra kobaylar sakrifiye edilerek temporal kemiklere histopatolojik inceleme yapıldı.Bulgular: Kontrol ve PLA grupları karşılaştırıldığında uygulama öncesi ve uygulama sonrası 1. ay ABR ölçümlerinde işitme eşikleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. 6. aydaki ölçümlerde eşiklerde uzama görüldü, ancak dalga morfolojileri normaldi. Her iki tarafın dalga latansları arasında uygulama sonrası ölçümlerde uygulama öncesi ölçümlere oranla hafif uzama görülmesine rağmen, bu değerler istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmedi(p>0,05). Her iki grupta da preoperatif ve 1. ay interpik latans değerleri karşılaştırıldığında anlamlı farklar saptanmazken, 6. ayda ölçülen interpik latanslarda her iki grupta da preoperatif sonuçlara göre uzama görüldü. Bu sonuçların cerrahi işleme ve tur travmasına bağlı olduğu düşünüldü. Hiçbir ölçümde dalga morfolojisinde bozukluk saptanmadı. Patolojik incelemede normal bulguların yanı sıra inflamasyona ait nonspesifik değişiklikler de saptandı.Sonuç: PLA film bariyer kulak operasyonları olmak üzere çoğu alanda kullanılabilecek, cerrahın işini kolaylaştıran ve toksisitesi tespit edilmeyen, adezyonu engelleyici bir materyaldir.

AdezyonlarKobaylarOrta kulak+2
Nuray Ensari
Gazi University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Baş boyun yassı epitel hücreli karsinomlarında siklooksijenaz-2, 12-lipoksijenaz ve indüklenebilir nitrik oksit sentaz genlerinin ekspresyon düzeylerinin belirlenmesi

Baş boyun yassı hücreli karsinomları dünya çapında önemli bir sağlık problemi, beşinci en yaygın kanser türü ve ölüm sebebidir. Baş boyun yassı hücreli karsinomlarının gelişiminde alkol, sigara, beslenme, meslek, viral enfeksiyon ve kötü ağız bakımı gibi belirli risk faktörleri olmasına rağmen, bu hastalığa yol açan mutasyonel olaylardan sorumlu net mekanizma henüz tanımlanamamıştır. Bununla birlikte sayılan risk faktörleri baş boyun kanserlerinin %5-10'unu açıklamamaktadır. Kronik inflamasyonun uzun zamandır pek çok bölgede kanserle ilişkisi, tümör oluşumunun önemli bir bileşeni olduğu bilinmektedir, fakat sorumlu mekanizma tam olarak tanımlanamamıştır.Biyoaktif lipidlerin oluşumuna yol açan eikozanoid metabolizmasının kanser oluşumuna yol açtuğı bilinmektedir. Siklooksijenaz (COX) ve lipooksijenaz (ALOX) yolaklarının metabolizmasının baş boyun kanserli hastaların tümör dokularında, plazmalarında ve tükrüklerinde arttığı bulunmuştur. Ayrıca, araşidonik asit metabolizmasıyla ilişkili çeşitli enzim ve genlerin farklı ekspresyonları yassı hücreli karsinogeneze katkıda bulunmaktadır. Son dönemlerde, COX enziminin tümör oluşumundaki rolü üzerinde durulmaktadır. Baş boyun kanserli hastalarda COX-2'nin aşırı eksprese edildiğini gösteren pek çok çalışma mevcuttur. Artan COX-2 seviyeleri karsinogeneze ksenobiyotik metabolizma, apoptosis, immun yanıt ve anjiojenez üzerine olan etkileri yoluyla katkıda bulunur. Lipooksijenazın katalizlediği araşidonik asit metabolizmasının kanser oluşumundaki fonksiyonel rolü konusunda yeterli veri mevcuttur. Özellikle ALOX5 ve platelet tip ALOX12 izoenzimleri genel olarak prokarsinojenik kabul edilirler. ALOX12 melanoma, prostat ve epidermal kanserler gibi farklı kanserlerde saptanmıştır. 12-HETE, ALOX12'nin tümör büyümesini ve hareketini düzenleyeci roldeki tek metabolitidir. Fakat 12-HETE'nin baş boyun yassı hücreli karsinomlarındaki rolü tam olarak araştırılmamıştır.Nitrik oksit (NO), nitrik oksit sentaz (NOS) enzimi aracılığı ile L-arjinin'inden oluşur. NOS'un birbirine yapısal olarak çok benzeyen 3 izoformu bulunmaktadır; Nöronal NOS (nNOS), indüklenebilir NOS (iNOS ), endotelyal NOS (eNOS). nNOS ve eNOS sırasıyla nöronlarda ve endotel hücrelerinde sürekli mevcuttur ve intraselüler Ca2+ yükselmesine ihtiyaç duyarlar. Bu izoformlar esas olarak kalsiyum girişi ile düzenlenir ve kısa zaman periyodunda düşük seviyede NO üretirler. Diğer yandan, iNOS her hücre tipinde sitokinler tarafından indüklenmesi şarttır ve uzun zaman periyodlarında yüksek konsantrasyonlarda NO üretebilirler. Meme, özofagus, barsak, prostat ve baş boyun kanserlerinin dahil olduğu pek çok malign tümörde iNOS'un eksprese edildiği bildirilmektedir. NOS hem tümör oluşumuna katkıda bulunup hem de inhibitör etkiye sahip olduğu için, NOS'un tümör biyolojisindeki rolü çok az anlaşılabilmiştir.Bu çalışmada COX-2, ALOX12 ve iNOS genlerinin baş boyun yassı hücreli karsinomlarında komşu normal dokuyla karşılaştırıldığında aşırı eksprese edilip edilmediği araştırılmıştır. Yirmi iki hastadan rezeksiyon sırasında kanser dokusu (5x5mm) ve komşu normal mukoza temin edildi. Yassı hücreli karsinom parçaları steril ependorf tüplere yerleştirildi ve hemen sıvı azotta donduruldu. Tüm dokular analiz zamanına kadar -80ºC'de saklandı. COX-2, ALOX12 ve iNOS genlerinin ekspresyon seviyeleri real-time PCR ile saptandı. Tüm hastaların tümör dokularında COX-2 gen ekspresyon miktarında gözlenen yaklaşık 11 katlık artışın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu belirlendi (p = 0,001). ALOX12 geninin ekspresyon miktarına bakıldığında tüm tümör dokuları için belirlenen yaklaşık 4 katlık artmanın da istatistiksel açıdan anlamlı olduğu belirlendi (p = 0,011). Buna karşın iNOS geninin transkripsiyonundaki 2 katlık artışın, tüm tümör dokuları ile sağlıklı kontrol dokuları karşılaştırıldığında istatistiksel açıdan anlamlı olmadığı bulunmuştur (p = 0.286) Fakat larenks kanserli hastalarda iNOS geninin ekspresyon miktarının kontrol dokularına kıyasla 3 kat arttığı belirlenmiştir (P = 0.041). Bu veriler COX?2 ve ALOX12'nin tüm baş boyun kanserlerindeki potansiyel rolünü göstermektedir. Ayrıca üç enzimin de larenks kanserlerinde potansiyel rolü bulunmaktadır.

Fatih Çelenk
Gazi University
2008
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tek taraflı tinnitusu olan hastalarda tinnitus retraining tedavi (TRT) etkisi: terapi öncesi ve sonrasında Tinnitus Handikap Anketi (THA) skorlarının kıyaslanması

Tinnitus, herhangi dış kaynaklı ses uyaranı olmaksızın bireyin kulaklarında veya baş içerisinde ses algısıdır. Tinnitus için kesin bir tedavi yöntemi bulunmasa da, semptomları azaltmak için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir.Bu tedavi yöntemleri medikal , cerrahi ,işitme cihazları,tinnitus maskeleme ve tinnitus retraining tedavi(TRT) gibi yöntemler söylenebilir.Bu çalışmamızda tinnituslu hastaların TRT tedavisi öncesi ve sonrasında Tinnitus Handikap Anketi(THA) skorlarının karşılaştırılıp TRT yönteminin etkisini araştırmak amaçlanmıştır.Çeşitli çalışmalarda TRT'deki ses terapisi üreticileri olarak işitme cihazları , tinnitus maskeleyiciler, masa üstü ses üreteçleri, CD çalarlar, mp3 çalarlar ses kaynağı olarak kullanılmıştır. Bu çalışmada ise hastalarımızın tinnitus frekansı belirlenip odyometri cihazı ile dar bant gürültü verilip 3 ay boyunca haftalık terapiye alınacak ve terapi süreleri arasındaki günlerde ise kişilerin cep telefonlarına indirilen uygulamalarla tinnitus frekansını kapsayan dar bant gürültü ve arka planda çalınan müzik ile terapi uygulanacaktır.

İbrahim Halil Babacan
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uyku bandı tarama testinin obstrüktif uyku apne hastalarında güvenilirliği

OUAS, uyku bozukluklarının sık ve önemli sebeplerinden biridir. Orta yaşlı kadınların %2'ü ve erkeklerin %4'ü uyku apne sendromu için minimal tanısal kriterleri karşılamaktadır. OUAS yertişkinlerde mortalite sebebi olan pek çok durumla ilişkilidir. OUAS tanısı, karekteristik klinik özellikler ve uykuda bozuk solunumun objektif olarak gösterilmesi temeline dayanır. Ancak, OUAS'nin hem tanısında hem de bu olguların tedavisinin planlanmasında altın standart test olan PSG'nin maliyeti ve yeterli uyku laboratuarı bulunmaması büyük bir sorundur. UB'nin OUAS tanısında güvenilirliğini test etmek amacıyla standart PSG yapılan 41 hastaya UB hastanın evinde uygulanmıştır. UBT'nin uygulanabilirlik oranı % 75'dir. UBT skorları ile PSG sonucu elde edilmiş olan AHİ skorları arasında anlamlı pozitif korelasyon vardır (r=0.71, p<0.01). Ancak tanısal kesinlik değerlendirilmesinde sadece AHİ >30 eşik değerlerinde UBT skorları ile AHİ arasındaki korelasyon anlamlıdır. Çalışmada UBT'nin OUAS 'yi tanımadaki pozitif predikti vitesi ve spesi vitesi % 100 bulunmuştur ancak negatif prediktivite ve sensitivite değerleri düşük olarak saptanmıştır. Bu çalışmanın sonucuna göre, UBT'nin basit horlama olgularında OUAS için bir tarama testi olarak ve OUAS 'de cerrahi tedavi seçeneğinin öncelikli düşünüldüğü hafif olguların orta-ağır olgulardan ayırt edilmesinde bir tarama testi olarak kullanılması önerilmemektedir. Ancak bu tarama testinde 2 veya 3 değeri elde edilen olguların orta ya da ağır OUAS olma olasılıkları çok yüksek olduğu için bu olguların uyku laboratuarlarında tanısal PSG yerine 'split- night' testine alınarak aynı gece CPAP/BPAP/APAP tedavisine yönlendirilmesi mümkündür.

Aykut Erdem Dinç
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nazal polipzis hastalarında kistik fibrosis gen mutasonlarının araştrılması

55 VI - ÖZET Nazal polipozis nazal mukozanın yoğun enflamasyonu sonucu gelişen, sık karşılaşılan sorunlardan birisidir. Çeşitli hastalıklarla birliktelik gösteren nazal polipozis kistik fıbrozis hastalığının da belirgin özelliklerinden birisidir. Kistik fıbrozis 7. kromozomda kalıtılan otozomal rcsesif geçişli bir genetik hastalıktır. Günümüzde hastalığa neden olan 900'den fazla mutasyon olup en sık görüleni AF50S mutasyonudur. Bu çalışmada yaygın veya nüks nazal polipozis hastalarında kistik fıbrozis gen mutasyonlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yaygın veya nüks nazal polipozis dışında kistik fıbrozis belirtisi bulunmayan 30 nazal polipozis hastasında şikayetler sorgulanmış, CFTR gen mutasyonları araştırılmış, ter klorür testi yaptırılmış ve polip biyopsisi histopatolojik olarak incelenmiştir. Ayrıca nazal patolojisi olmayan 30 kişi kontrol grubu olarak seçilmiş, bu gruba genetik inceleme, ter klorür testi ve orta meatus kültürü yapılmıştır. Hasta grubunda sadece bir hastada G542X mutasyonu saptanmış, diğer hastalarda ve kontrol grubunda mutasyon saptanmamıştır. İki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ter klorür testi sonuçlarının tümü normal sınırlarda olup ortalamaları hasta grubunda 31,9 mmol/L, kontrol grubunda ise 54 mmol/L'dir. Steril şartlarda alman orta meatus kültürlerinde hasta grubunda 6 hastada, kontrol grubunda ise 4 kişide Koagülaz negatif Staphylococcus aureus üremiştir. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamasına rağmen bcrlirlencn G542X mutasyonunun Türk toplumundaki düşük prevelansı (% 3,6-4,1) bu mutasyonunun NP ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Çalışmanın kısıtlılıkları göz ardı edilirse, bu çalışmanın sonucu nazal polipozis gelişiminde CFTR mutasyonlarının rolü bulunmadığını göstermektedir.

Yusuf Kızıl
Gazi University
2005
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Septorinoplasti operasyonu geçiren hastalarda hasta memnuniyetinin, burnun fonksiyonel durumunun ve sosyal görünüş kaygı düzeyinin preoperatif ve postoperatif dönemde karşılaştırılması

Amaç: : Günümüzde artan estetik beklenti ve kaygı nedeniyle septorinoplasti operasyonu talebi de giderek artmaktadır. Bu çalışmada açık teknik septorinoplasti operasyonu sonrası hasta memnuniyetinin, burnun fonksiyonel durumunun ve sosyal görünüş kaygı düzeyinin ölçekler kullanılarak belirlenmesi amaçlanmıştır. İkincil olarak ameliyat sonrası skorların ameliyat öncesi skorlar ile karşılaştırılması ve septorinoplasti operasyonunun hasta memnuniyeti, sosyal görünüş kaygısı ve burnun fonksiyonel durumu üzerine olan etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği' ne Mart 2021 ile Haziran 2021 tarihleri arasında nazal fonskiyonel bozukluk ve kozmetik deformite şikayetleriyle başvuran ve septorinoplasti operasyonu yapılan 18-45 yaş arası 100 hasta dahil edildi. Çalışmamızda hastalarımıza ameliyat öncesi dönemde estetik ve fonksiyonel açıdan memnuniyetlerini değerlendirmek amacıyla Rinoplasti Sonuç Değerlendirme Anketi Türkçe versiyonu (ROE-T) ve Burun Tıkanıklığı Semptom Skalası (NOSE) uygulandı. Ayrıca ameliyat öncesi dönemde hastalarımızın sosyal görünüş kaygı düzeylerini belirlemek amacıyla Sosyal Görünüş Kaygı Ölçeği (SGKÖ) uygulandı. Ameliyat sonrası 6. ayda hastalara rutin kontrolleri esnasında veya telefon ile iletişim sağlanarak aynı anketler tekrardan uygulandı. Bu şekilde septorinoplasti ameliyatı sonrası hastaların estetik ve fonksiyonel açıdan memnuniyet düzeyleri ve sosyal görünüş kaygı düzeyleri belirlenip, ameliyat öncesi ile karşılaştırılıp istatistiksel analizi yapıldı. Bulgular: Ameliyat öncesi NOSE skorlarının ortalaması 10,37 ± 5,36 /20 olup, ameliyat sonrası 6.ayda ortalama 5,95 ± 4,35 /20 bulunmuş ve ameliyat sonrası NOSE skorlarında istatistiksel olarak anlamlı düşüş olduğu görülmüştür (p<0,001). Ameliyat öncesi ROE-T skorlarının ortalaması 6,56 ± 3,55 /24 olup, ameliyat sonrası 6.ayda ortalama 14,23 ± 5,64 /24 bulundu. Olguların ameliyat sonrası ROE-T skorlarında istatistiksel olarak anlamlı yükselme olduğu bulunmuştur (p<0,001). Ameliyat öncesi SGKÖ skorlarının ortalaması 38,13±12,57 /80 olup, ameliyat sonrası 6.ayda ortalama 32,70±12,20 /80 bulunmuş ve ameliyat sonrası sonuçlarda istatistiksel olarak anlamlı düşüş olduğu gözlemlenmiştir (p<0,001). Ayrıca NOSE ile ROE-T skorları ve ROE ile SGKÖ skorları arasında orta seviyeli negatif korelasyon olduğu görülmüştür. Sonuç: Septorinoplasti operasyonu sonrası hem fonksiyonel hem de estetik açıdan hastalarımızın memnuniyet oranlarında istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu sonucuna vardık. Ameliyat sonrası dönemde hasta memnuniyet oranlarında cinsiyet, yaş ve eğitim düzeylerine göre istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadığı ve hasta memnuniyeti ile cinsiyet, yaş ve eğitim düzeyleri arasında bir ilişki olmadığı sonucuna vardık. Ayrıca septorinoplasti operasyonu olan hastaların sosyal görünüş kaygısında da istatistiksel olarak anlamlı düşüş olduğunu belirledik. Septorinoplasti operasyonunun genel olarak hastaların biyopsikososyal hayatlarına olumlu yönde etki ettiği sonucuna ulaştık

BurunBurun deformiteleriHasta memnuniyeti+6
Nurullah Aran
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Baş-boyun kanserlerindeki servikal lenf nodu metastazlarının klinik muayene, kompüterize tomografi ve ultrasonografi ile değerlendirilmesi

Servikal lenf nodu metastazlarının tespiti, baş boyun kanserlerinin tedavisinde daha iyi bir sürviv elde edilmesi için önemlidir. Önceleri tek başına palpasyon, boyun lenf nodlarını değerlendirmede tek yol idi. Radyolojik görüntüleme yöntemlerindeki gelişmeler neticesinde CT ve USG gibi değerli görüntüleme yöntemleri metastatik servikal lenf nodlarmın tespitinde kullanıl mıştır. Biz bu çalışmayla bu yöntemlerin metastatik servikal lenf nodlarmın tespitindeki değerlerini belirledik. Çeşitli boyun disseksiyonu uygulanmış 32 hastaya preoperatif olarak klinik muayene, USG ve CT yapıldı. Servikal lenf nodlarmın histopatolojik inceleme leri, palpasyon, CT ve USG sonuçlarıyla karşılaştırıldı. Sonuç olarak, baş boyun kanserli hastaların metastatik boyun lenf nodlarmın tespitinde önce USG yapılması, USG nin etkisiz kaldığı yerlerde veya USG de şüpheli lenf nodu varlığında ise CT nin USG ye kombine edilmesi optimum sonuç sağlayabilir.

Kafa ve boyun neoplazmlarıLenf nodlarıNeoplazm metastazları+2
Muharrem Dağlı
Gazi University
1997
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Parotis kitlesi nedeniyle opere edilen hastaların, ince iğne aspirasyon biyopsi (İİAB) sonuçlarının retrospektif olarak analizi

Amaç: Parotis ince iğne aspirasyon biyopsisi (İİAB) sonuçları ile opere edilen olguların histopatolojik sonuçlarının retrospektif olarak karşılaştırılarak, parotis lezyonlarının değerlendirilmesinde İİAB' nin tanısal değerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Kliniği'nde son 5 yıl(2010-2015) içerisinde parotis kitlesi nedeniyle ameliyat ettiğimiz 80 vakanın, preoperatif İİAB sonuçları ile aynı hastaların operasyon materyallerini retrospektif olarak karşılaştırmak suretiyle İİAB'nin parotis kitlelerindeki etkinliğini araştırdık. Bulgular: Hastaların 44'ü erkek (%55), 36'sı kadın (%45) olup, yaş ortalaması 47,8 (13-94 yaş arası) idi. İİAB, 80 hastamızın 68'inde benign olarak değerlendirildi. Bunların 65'inin postoperatif histopatolojisinde benign olarak tanı kondu (%95.5). İİAB tarafından malign olarak rapor edilen 12 hastanın, 11'inde tanı postoperatif olarak doğrulandı (%91,6). Histopatolojik olarak doğrulanan lezyonların değerlendirilmesinde, hastalarımızdaki duyarlılık %78.5, özgüllük ise %98.4 olarak bulundu. Pozitif prediktif değer (PPD) ve negatif prediktif değer (NPD)'ler sırasıyla %91.6 ve %95.5 olarak saptandı; doğruluk oranı ise %95 idi. Sonuç: Parotis kitleli hastalarda İİAB, istatistiki olarak güvenle kullanılabilecek etkili bir yardımcı diagnostik yöntemdir.

BiyopsiBiyopsi-iğneCerrahi tedavi+5
Hakan Özkan
Dicle University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyarbakır populasyonunda snıffın' stıcks koku testi ile bölgesel koku testinin sonuçlarıyla koku fonksiyon değerlendirmesi

Amaç: Bu çalışmada; Diyarbakır popülasyonunda Sniffin' Sticks koku testi ve oluşturduğumuz bölgesel koku testinin sonuçlarıyla koku skorlarımızı oluşturmayı amaçladık. Aynı zamanda bu skorları diğer toplumların değerleri ile karşılaştırarak bölgesel koku normallerimizi değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2014 ve Haziran 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 18 yaş üzeri 91 erkek ve 110 kadın olmak üzere 201 sağlıklı gönüllü çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilen gönüllüler, anamnez ve fizik muayenede nazal patolojisi olmayan gönüllülerden seçildi. Sniffin' Sticks testi kullanılarak gönüllülerin eşik değer (odor thresold¬¬-OT), koku ayırt etme (odor diskriminasyon-OD), koku tanıma (odor identifikasyon-OI) skorları tespit edildi. Tüm bu skorların toplamı ile hastanın genel koku düzeyini anlatan TDI (threshold, discrimination, identification) skorları hesaplandı. Daha sonra Modifiye Koku testi kullanılarak gönüllülerin modifiye test eşik değer (modifiye odor thresold¬-mOT), modifiye test koku ayırt etme (modifiye odor diskriminasyon-mOD), modifiye test koku tanıma (modifiye odor identifikasyon-mOI) skorları tesbit edildi. Modifiye test için de hastanın genel koku düzeyini yansıtan ve bu üç skorun toplamını ifade eden mTDI (modifiye test thresold, discrimination, identification) skoru hesaplandı. Bu işlemler her iki nazal kavite birlikte kullanılarak yapıldı. Bulgular: Koku skorları iki nazal kavite birlikte kullanılarak tanımlandı. Olgular cinsiyet, yaş, eğitim seviyesi ve sigara içimine göre her test için kendi içinde kıyaslandı ve her iki testin sonuçları karşılaştırıldı. Tüm olgularda, Sniffin' Sticks testi için ortalama eşik değer 10,73±2,35, ortalama ayırt etme (diskriminasyon) skoru 11,11±1,94, ortalama tanıma (identifikasyon) skoru 11,32±2,15 ve ortalama TDI skoru (eşik değer, diskriminasyon ve identifikasyon skorlarının toplamı) 33,11±5,9 olarak bulundu. TDI skorlarında 10.persantil değeri 26 olarak bulundu. Bu değerin altındaki olgular (n:13) hiposmik olarak değerlendirildi. Tüm olgularda, modifiye koku testi için ortalama eşik değer 10,88±2,31, ortalama ayırt etme (diskriminasyon) skoru 12,00±2,065, ortalama tanıma (identifikasyon) skoru 11,95±2,07 ve mTDI skoru (modifiye test için eşik değer, diskriminasyon ve identifikasyon skorlarının toplamı) ortalama 34,68±6,474 olarak bulundu. mTDI skorlarında 10.persantil değeri 26 olarak bulundu. Bu değerin altındaki olgular (n:10) hiposmik olarak değerlendirildi. Her iki test skorları birbiri ile kıyaslandiğında; ortalama eşik değer skorunda her iki test arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmazken, ortalama ayırt etme skoru, ortalama tanıma skoru ve bu üç skorun toplamından oluşan ortalama TDI skorunda fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0.01). Tartışma: Sniffin' Sticks ve modifiye koku testi kıyaslanarak yapılan bu çalışmada bölgemiz populasyonunun normal koku skorlarını belirlemeyi ve her iki test arasında skorlar açısından fark durumunu araştırmayı amaçladık. Daha önceden yapılan çalışmalarda Türk popülasyonunun ortalama koku skorlarının diğer ülkelerle kıyaslandığında daha düşük olduğu görülmüştür. Çalışmamızda elde ettiğimiz verilere göre bölgesel modifikasyonlar ile testin kullanılabilirliği arttırılıp daha yüksek koku skorları elde edilebilir. Uluslararası koku testlerinin Türk halkının aşina olduğu kokular eklenerek modifikasyonlarının yapılması, testin maliyetini de düşürerek daha yaygın kullanımına olanak sağlayabilir. Muhakkak ki bu konuda daha geniş seriler içeren çok merkezli çalışmalara ve bölgelere göre modifikasyonların standardize edilmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: koku, Sniffin' Sticks, modifiye test

BurunDiyarbakırKoku+3
Songül Demir
Dicle University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Septoplasti / septorinoplasti sonrası koku ve akustik değişikliklerinin araştırılması

Amaç: Çalışmamızda Kulak Burun Boğaz kliniklerinde oldukça sık yapılan Septoplasti/septorinoplasti operasyonları sonrasında koku ve akustik değişikliklerini saptamayı hedefledik. Gereç ve yöntem: Çalışmamız 2016 yılı Ocak- Haziran ayları arası Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz polikliniğine burundan nefes almakta güçlük, burun tıkanıklığı ve şekil bozukluğu nedeniyle başvuran 70 hasta ile yapıldı. Hastaların 22'si kadın, 48'i erkekti. Hastaların anamnezi alınarak, nazal ve laringeal muayeneleri yapıldı. 40 hastaya Cottle yöntemiyle septoplasti operasyonu, geri kalan 30 hastaya açık teknik ile fonksiyonel septorinoplasti operasyonu yapıldı. "Sniffin' Sticks" testiyle koku eşik, koku ayırım ve koku tanımlama skorlarına bakıldı. Ses kayıt işleminde AKG C1000 mikrofonu, ses programı olarak Adobe Audition CS6 versiyon 5 yazılımı kullanılmıştır. Bu ses kayıtları günümüzde en çok bilinen ses analiz programlarından olan LingWAVES (Wevosys, Germany, versiyon 2.6) programının Vospector ve Voice Protocol modülü ile değerlendirilmiştir. Vospector modülündeki; Ortalama temel frekans (Mean F0, Hz), Maksimum temel frekans (Max F0, Hz ), Minimum temel frekans ( Min F0, Hz ), Shimmer ve Jitter ile Glottal to Noise Excitation ratio (GNE) parametreleri ile sesin akustik özellikleri, Irregularity(pürüzlülük), Noise(solukluluk), Overall Severity (genel ses kısıklığı düzeyi) parametreleri ile sesin objektif algısal değerlendirilmesi yapılmıştır. Voice Protocol modülündeki S/Z ratio ve Maximum Phonation Time ( MPT) parametreleri ile ise sesin aerodinamik özellikleri değerlendirilmiştir. Hastalara burnun her iki tarafı için ayrı ayrı yapılmak üzere koku testi ve ses analizi, ameliyat öncesi ve sonrası 3. ayda yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda burnun her iki tarafı için "Sniffin' Sticks" koku testiyle bulunan ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası koku eşiği, koku ayırım ve koku tanımlama testlerinin değerlerinin ve TDI (treshold, diskriminasyon ve identifikasyon toplamı ) skorunun istatistiksel olarak karşılaştırılması sonucunda, anlamlı artış izlendi. Septoplasti yapılan hastalarda preoperatif akustik parametreler ile postoperatif akustik parametreler karşılaştırıldığında Glottik gürültü eksitasyon oranı(GNE), Noisea, Maximum Phonation Time parametrelerinde anlamlı farklılıklar izlenir iken diğer parametrelerde anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Septorinoplasti yapılan hastalarda preoperatif akustik parametreler ile postoperatif akustik parametreler karşılaştırıldığında Shimmer, irregularity (pürüzlülük), Overall Severity (genel ses kısıklığı düzeyi), Maximum Phonation Time parametrelerinde anlamlı farklılıklar izlenir iken diğer parametrelerde anlamlı bir farklılık izlenmemiştir. Tartışma: Kulak Burun Boğaz kliniklerinde septal deviasyon sık görülen bir patoloji olup, Septoplasti/septorinoplasti ameliyatları da sık yapılmaktadır. Çalışmamızın sonucunda, septoplasti/ septorinoplasti cerrahisinden sonra olfaktör sahaya ulaşan havanın artması sağlanarak "Sniffin' Sticks" koku testi ile; bu ameliyatların koku alma üzerine pozitif etkisinin olduğu görüldü. Septoplasti/septorinoplasti sonrası maksimum phonation time (Mpt) ' i uzayan hastaların vital kapasitelerindeki artış objektif ses analiz yöntemi ile tespit edilmiştir. Operasyon sonrası bu değişikliği hastalarımız da subjektif olarak ifade ettiler. Bu nedenle Septoplasti/septorinoplasti yapılacak hastalar cerrahi sonrası gelişebilecek muhtemel ses değişikliklerine karşın bilgilendirilmeli ve ameliyatın koku alma üzerine olumlu etkisinden söz edilmelidir. Anahtar kelimeler: ses, koku, septoplasti, septorinoplasti

BurunBurun hastalıklarıKoku+3
Müzeyyen Çetin
Dicle University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Timpanik membran retraksiyon ceplerinin klinik takip ve değerlendirilmesi

Amaç: Retraksiyon cepleri (RC) ile ilgili yapılan klinik takip içeren çalışmalar literatürde mevcuttur ancak yeterli değildir. Genelde tedavi yaklaşımları farklılık göstermekte ve sonuçlarda değişkenlik arz etmektedir. Bu çalışma ile sebebi tam ortaya konamamış bu patolojinin aydınlatılmasına teorik fayda ve bu tip hastaların takibi ile klinik yaklaşımlarımızı değerlendirilerek pratik fayda sağlanması ve literatüre ek katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmamıza 2016-2019 tarihleri arasından Dicle Üniversitesi KBB polikliniği'ne başvuran ve yapılan muayene sonucunda RC tespit edilen 80 hastanın 121 kulağı dahil edildi. Kulakların 20'sinde hem Pars tensa (PT) hem de Pars flaksida (PF) da RC mevcut idi. Kulakların 101'inde sadece pars tensada RC mevcut idi. Pars tensa RC için Sade(1976) sınıflaması, PF RC için Tos(1987) sınıflaması kullanıldı. Çalışmamız prospektif olarak yapıldı. Pars tensa RC olan 51 kulak ve pars flaksida RC olan 12 kulak herhangi bir işlem görmeyip evre değişimine bakıldı. Pars tensa RC olan 70 kulak ve pars flaksida RC olan 8 kulak çeşitli operasyonlardan en az birini geçirdi. Hastalara ilk başvuruda ve takip sonunda odyometri, östaki disfonksiyon testi ve östaki tüpü disfonksiyon anketi (Eustachian Tube Dysfunction Questionnaire - ETDQ-7 ) yapıldı. Bulgular: Pars tensa RC evresi işitme kayıpları analiz edildiğinde; normal timpanik membran ile evre 1 PT RC arasında işitme açısından istatiksel olarak fark izlenmez iken PT RC evre 2, 3, 4 ile normal zar arasında istatistiksel olarak anlamlı kayıp olduğu görüldü. Pars tensa RC olup sadece takip edilen 51 kulakta takip süresi sonunda (21,98±2,27 ay) istatistiksel olarak anlamlı evre ilerlemesi saptandı. Pars flaksida RC olan ve sadece takip edilen (22,42±2,42 ay) 12 kulakta ise takip süresinde istatistiksel olarak anlamlı evre değişimi saptanmadı. Pars tensa RC olup kartilaj reinforcement timpanoplasti yapılan 23 kulakta kulak zarında takip süresi sonunda (21,74±2,26 ay) tekrar eden RC'i saptanmadı. Pars tensa RC olup Goode T tüp uygulanan 10 kulak (21,50±2,01 ay) ve tip 1 Paparella VT uygulanan 24 kulakta takip sonunda (22,04±2,11 ay) istatiksel olarak anlamlı düzelme saptanmazken evre ilerlemesi açısından da anlamlı ilerleme görülmedi. Ek işlem olarak balon tuboplasti uygulanan 13 kulakta ise (9 kulak Paparella VT'ye, 4 kulak kartilaj reinforcement TP'ye ek işlem olarak) evre iyileşmesi açısından takip süresi sonunda (22,85±1,21 ay) istatiksel olarak anlamlı iyileşme saptandı. Sonuç: PT RC olan kulakların opere edilmeyecekse kısa aralıklarla takip edilmelidir. Pars flaksida RC'lerinin klinik seyri PT RC'sine göre daha yavaştır. Pars tensa RC olan kulaklarda kartilaj reinforcement TP etkili bir yöntemdir. Tip 1 Paparella VT ve T tüpün PT RC'inde hastalık ilerlemesini durdurmasına rağmen tam kür sağlayamamaktadır. Pars tensa RC'lerinde tip 1 Paparella VT uygulamasına ek işlem olarak yapılan balon tuboplasti işleminin, sadece tip 1 Paparella VT işleminden daha etkili olduğu saptanmıştır. Anahtar kelimeler: Retraksiyon Cebi, Pars Tensa, Klinik Takip, Ventilasyon Tüpü, T Tüp, Balon Tuboplasti, Kartilaj Timpanoplasti

Kulak hastalıklarıTimpanik membranTimpanoplasti
Hayrullah Durak
Dicle University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obstruktif uyku apne sendromlu hastalarda tiroid fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve vücut kitle indeksini apne hipopne indeksi ile korelasyonu

AMAÇ: OSAS'ın semptomotoloji spektrumu oldukça geniştir. Bu semptomlar OSAS'a yönelmemizi sağlarlar ancak hepsi tanı koydurucu özelliğe sahip değildir. Etyolojik nedenler arasında sayılan endokrin bozukluklardan tiroid hormonlarının azalması ve aşırı kilo kolaylıkla tespit edilebilir, maliyeti düşüktür ve tedavi planlanmasında yol göstericidir.Bu noktadan hareketle polisomnografi ile OSAS tanısı alan hastalarda tiroid hormon düzeylerine baktık ve vücut kitle indeksi (BMİ) değerlerinin, Apne Hipopne indeksi (AHİ) ile korelasyonunu araştıran bir çalışma yaptık.MATERYAL METOD: Bu çalışma kapsamına, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kulak Burun Boğaz Polikliniğine ve Uyku Bozuklukları Merkezine Temmuz 2008 ile Kasım 2010 tarihleri arasında başvuran ve PSG sonucu OSAS tanısı konulan hastalar alındı. Başvuru şikayetleri yönünden heterojen bir grup olup, çoğu horlama şikayetiyle, diğerleri ise partnerlerinin ifade ettiği uykuda solunum durması hikayesi, gündüz aşırı uykululuk hali, yorgunluk, baş ağrısı gibi şikayetlerle başvurdu. Bu hastalara yapılan PSG sonucuna göre, OSAS olarak saptanan (AHİ>5) gruptan, rastgele ilk 100 hasta seçildi. Hastalara arasında cinsiyet ayırımı yapılmadı.BULGULAR: PSG sonucu OSAS tespit edilen olguların yaş ortalamaları 48.79 di.Kadınların yaşları 24 ile 76 arasında değişmekte olup; ortalaması 55.44'tir. Erkeklerin yaşları 24 ile 77 arasında değişmekte olup; ortalama yaş 46.33'dir. 100 hastanın 33' u hafif, 19'i orta, 48'u ağır OSAS tablosuna sahipti. Bu 100 olgunun yapılan serum tiroid hormonu düzeylerinde 5 hastada (2'si hafif, 3'si ağır OSAS'lı) hipotiroidi saptandı. Hipotirodisi olan hastalardan 2'si kadın 3'i erkekti.Tüm olgularda BMİ ve AHİ arasında pozitif yönde,%45.9 düzeyinde ve istatistiksel olarak önemli bir Korelasyon bulundu.SONUÇ: Bu verilere göre uyku laboratuarlarına OSAS şüphesi ile başvuran tüm hastalarda hipotiroidi taraması ve BMİ ölçümünün gerekli olduğu ve bu sayede daha doğru bilgilere ulaşılacağı ve hastaların daha efektif bir tedaviye kavuşacağı sonucuna varılmıştır.

ApneTiroid beziTiroid fonksiyon testleri+4
Berzan Miroğlu
Dicle University
2011
00