Bingöl University
Discipline

Plastic, Reconstructive and Aesthetic Surgery

Bingöl University

94

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda hyalüronik asit dolgusuna bağlı arter oklüzyonunun çözülmesinde hyalüronidaz-enoksaparin kombine tedavisinin etkinliğinin araştırılması

Ameliyatsız yüz gençleştirme işlemleri son yıllarda giderek yaygınlaşmaktadır. Bu işlemler arasında en sık başvurulan yöntemlerden biri hyaluronik asit(HA) dolgu uygulamasıdır. Bu uygulamaların giderek yaygınlaşmasıyla birlikte nekroz, körlük gibi korkutucu vasküler komplikasyonlar da daha çok görülmeye başlamıştır. Çalışmamızda bu komplikasyonların tedavisine yönelik hyalüronidaz(hyal) ve enoksaparin kombine tedavisinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda ratlarda hyaluronik asit vasküler oklüzyon modeli kullanılmıştır. 18 adet rat 6 ratlık 3 gruba ayrılmıştır. İlk gruptaki ratlardan bilateral oblik kasık flebi kaldırılmıştır. Bu 6 ratın sol tarafındaki felpler Grup 1(Sham grubu) olarak, sağ tarafındaki flepler Grup 2(Kontrol grubu) olarak isimlendirildi. Grup 1'de flepler kaldırıldı. Ek bir işlem yapılmadan yerine iade edilip sütüre edildi. Grup 2'de flepler kaldırıldıktan sonra flebi besleyen supeficial epigastrik artere HA dolgusu verildi. Grup 3'e dolgu ile birlikte hyal enzimi verildi. Grup 4'e dolgu ile birlikte hyal enzimi ve enoxaparin verildi. 1 hafta sonra ratlar sakrifiye edilip bulgular makroskobik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Makroskopik olarak yapılan nekroz yüzdesi karşılaştırmasına göre grup 3 ile karşılaştırıldığında grup 4'te nekroz yüzdesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az bulundu. Ayrıca dolgu verilmeyen grup 1 ile hyal ve enoxaparin'i birlikte verdiğimiz grup 4 arasında nekroz yüzdesi açısından anlamlı fark yoktu. Bu deneysel çalışma ile HA dolgu vasküler komplikasyonlarında intravasküler hyal ile kombine edilen subkutan enoxaparin tedavisinin etkinliği gösterilmiş oldu.

Arteryel oklüzif hastalıklarCerrahi-plastikEnoksaparin+6
Mehmet Mesut İnan
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Otolog dermis greftinin rat aşil tendonu iyileşmesi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç:Tendon yaralanmaları günlük hayatta acil servise başvuru sebepleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Aşil tendon en sık yaralanan tendonlardan biridir. Özellikle genç-orta yaşlı bireylerde, aktif spor uğraşı olan bireylerde görülme sıklığı daha fazladır.Tendon onarımı cerrahi olarak yapıldıktan sonra hasta takiplerinde rüptür (tekrar kopma) gibi olumsuz durumlarla karşılaşılmaktadır. Bu tür durumlarda tekrar ameliyat ihtiyacından, kalıcı sakatlığa varan olumsuz durumlar meydana gelebilmektedir.Bu sonuç özellikle sporcularda aşil kopmalarında işe geç dönüş ile sporcu kariyerini ciddi bir şekilde etkilemektedir.Yetersiz perfüzyon nedeniyle iyileşmesi sorunlu olan aşil tendonu güçlendirmek için literatürde çeşitli yöntemler denenmiştir. Tendon güçlendirmesi için; Plantaris tendon grefti, fasyal flepler, sentetik greftler, çeşitli biyolojik materyaller(asellüer dermal matrix) kullanılmıştır. Ayrıca tendon iyileşmesini güçlendirmek için onarım bölgesine çeşitli enjeksiyonlar (kök hücre, PRP, otolog serum,büyüme faktörleri, hidrojeller vs.) yapılmıştır. Detaylı literatür taramasına rağmen tendon augmentasyon amacıyla kullanılan dermis greftine dair veri bulamadık.Dermis greftleri;kolay ulaşılabilen, maliyet olarak ucuz, özdoku olduğu için yabancı cisim reaksiyonu az, daha kısa zamanda alınabilen ve daha az donör alan morbiditesine yol açması sebebiyle alternatif olabilecek niteliktedir. Çalışmamızda amaç, aşil tendon yaralanmalarında tendon iyileştirmesini güçlendirip tekrar kopma riskini azaltmak ve güçlü bir iyileşme elde etmek için otolog dermis greftinin iyileşme üzerinde etkinliğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Yaptığımız çalışmada 20 adet, 2-3 aylık, 300-350 gr ağırlığında Sprague Dawley türünden erkek sıçanlar kullanıldı. Ratlar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grubun sağ aşil tendonuna atravmatik, tam kat, düz kesi yapıldı. İlk grupta yer alan ratlar kontrol grubu olup; tendon onarımı yapıldıktan sonra onarım bölgesine herhangi bir uygulama yapılmadı. İkinci grupta yer alan deney grubundaki ratlara ise tendon onarımı yapıldıktan sonra; sırttan alınan dermis grefti tendon onarım bölgesine çepeçevre sarılıp sütüre edildi. Ratlar 4 haftalık takibin sonunda sakrifiye edildiktan sonra alınan numuneler; histopatolojik inceleme (semikantitatif Movin ve Bonar skorları ile), immünhistokimyasal inceleme (tip I ve tip III kollajen yoğunluğuna yönelik) ve biyomekanik incelemeler için değerlendirildi.İstatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular:Bütün numunelerde tendon intakt izlendi, rüptür gözlenmedi. Histolojik parametreler açısından dermis grefti ile onarım yapılan deney grubunda anlamlı sonuçlar izlendi (p<0.05). İmmünhistokimyasal incelemededeney grubunda tip I kollajen ve tip I/tip III kollajen yoğunluğu daha fazla gözlendi. Biyomekanik incelemelerde deney grubunda istatsiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi.(p<0.05). Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda dermis greftinin, sıçanlardaaşil tendon yaralanması sonrası, iyileşme sürecine olumlu katkı sağlayabileceğini gösterdi.Dermis grefti ile tendon onarımı; tendon augmentasyonu veya güçlendirmesi için diğer yöntemlere göre iyi bir alternatif olabilir. Bu tekniğin klinik kullanımı için daha büyük çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Aşil tendonuHayvan deneyleriSıçanlar+2
Muhammet Doğan
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat siyatik sinirinde oluşturulan ezilme tarzı yaralanma sonrası ven ve yağ grefti uygulamalarının sinir iyileşmesi ve adezyon azaltıcı etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Periferik sinir yaralanmaları; travmalar, cerrahi girişimlere sekonder iatrojenik yaralanmalar , yanıklar ve dejeneratif lezyonların sonucu olarak klinik pratikte sıklıkla karşılaşılan önemli morbidite ve mortalite durumlarından biridir. Sinir onarımları sonrasında sinir iyileşme sürecinde fibroblast, makrofaj ve diğer hücresel yapıların ürettiği kollajene bağlı olarak gelişen skar dokusu sonucu sinir yapıları çevre dokulara yapışarak iyileşme süreçlerinde azalma, kas ve eklem hareketleri sırasında mobilitelerinde azalma ve sinir yapılarında iskemiye yol açmaktadır. Deneysel çalışmalarda ve klinik pratikte gelişen bu skar dokusunu ve yapışıklıkları azaltmak ve önlemek için çok sayıda tedavi modalitesi kullanılmasına rağmen skar dokusu ve gelişen yapışıklıklar hala iyileşme sürecini etkileyen sebeplerin başında gelmektedir. Bu skar dokusuna bağlı gelişen kompresyon tarzında nöropatiler pratikte çok sık karşımıza çıkmaktadır. Bu süreci önlemek ve sinir iyileşmelerini artırmak için sinir iyileşmesi üzerine antioksidan, antiinflamatuvar , antifibrotik ve nöroprotektif özelliklere sahip biyomateryallerin ve ilaçların katkıları bilinmektedir. Bu amaçla yapılan deneysel çalışmalarda yapışıklıkları ve skar dokusunu azaltmak için 5 – florourasil, doksorubisin, kolşisin gibi antinflamatuar ilaçlar, hyaluronik asit, karboksimetil selüloz tarzı sentetik ilaçlar, amniyotik membranlar, radyasyon, seprafilm gibi biyolojik membranlar kullanılması sonrası olumlu sonuçlar alınmıştır fakat bu ilaç ve materyallere erişimin zor olması, yüksek maliyetli olmaları nedeniyle kullanımlarını sınırlandırmaktadır. Bunu için otolog dokuların kullanımı ön planan çıkmaktadır. Bu amaçla otolog dokulardan ven , mukoza , kas tendon gibi dokular kullanılabilir fakat donör alan morbiditesi bu otolog dokuların en önemli dezavantajlarıdır. Plastik cerrahide rejenerasyon, augmentasyon, doku iyileşmesi, kök hücre görevi gibi pek çok alanda sık kullanılan ve antifibrotik, antiinflamatuar, nöroprotektif etkilere sahip olan yağ ve ven otolog dokuların siyatik sinir iyileşme sürecini olumlu katkı sağladığı ve fibrozis-skar oluşumu azalttığını düşünmekteyiz. Bu amaçlarla yaptığımız deneysel çalışmada; sıçanlarda siyatik sinirde ezilme tarzı (aksonotmezis) yaralanma modeli oluşturarak yağ ve ven greftlerinin sinir iyileşmesi ve skar azaltıcı etkilerini değerlendirmeye aldık. Gereç ve Yöntem: Deneysel çalışmamızda 24 adet Sprague-Dawley türünde ortalama 300-350 gr ağırlığında 14- 16 haftalık dişi ratlar kullanıldı. Ratlar kontrol , yağ grefti grubu ve ven grefti grubu olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Tüm ratların sağ siyatik sinirlerine uygun diseksiyon sonrası ulaşılarak 60 saniye boyunca aesculap klemp yardımı ile basınç uygulanarak ezilme tarzında aksonotmezis tipinde yaralanma oluşturuldu. Kontrol grubuna herhangi bir müdahale yapılmadı, yağ grefti grubuna sol ischial bölgeden toplanan yağ greftleri ezilen sinir segmentinin etrafına sarılarak süture edildi, ven grefti grubuna sol taraftan alınan femoral ven grefti tüp şeklinde sarılarak süture edildi. 4 haftalık yakın takip sonrasında tüm deney hayvanlarına ötenazi uygulandı. Makroskobik ve histopatolojik olarak ratlar değerlendirilmeye alındı .Ratlarda asepsi antisepsi şartlarına uyularak ezilme modeli oluşturulan siyatik sinir segmentine ulaşıldı. Makroskobik değerlendirme petersen tarafından tariflenen evrelemeye göre diseksiyon sırasında cilt, kas ve kas fasyasının iyileşmesi ve bütünlüğü, sinir dokusunun çevre yapılara olan yapışıklılığı ve ekplorasyon sırasında sinirin çevre yapılardan ayrılabilirliği değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirmede ise Hematoksilen-Eozin ile boyanan preperatlarda fibrozis, aksonal dejenerasyon, inflamasyon ve dilatasyon parametrelerine bakıldı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucuna göre makroskobik cilt, kas ve kas fasyasının bütünlüğü ve iyileşmesi açısından üç grup arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği ven grubunda kontrol ve yağ grubuna göre daha iyi olmakla beraber istatiksel olarak her üç grup karşılaştırıldığında anlamlı farklılık gözlenmedi(p>0,05). Histopatolojik olarak yapılan değerlendirmede yapılan istatistiksel incelemede inflamasyon açısından üç deney grubu arasında anlamlı farklılık gözlendi, kontrol-yağ grefti grupları arasında anlamlı fark görülmeyip ven grefti-kontrol ve ven grefti-yağ grefti grupları arasında anlamlı farklılık görülmüştür, farklılığı oluşturan grubun ven Grefti grubu olduğu görülmüştür(p<0,05), nöronal dejenerasyon hem yağ hem de ven grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05), ancak yağ ve ven grefti grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir(p>0,05), fibrozis açısından üç deney grubu arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir. Kontrol-yağ grefti grupları arasında fibrozis açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık görülmezken(p>0,05), ven grubu yağ grubu ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü(p<0,05). Dilatasyon açısından her üç deney grubu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi(p>0,05). Sonuç: Yaptığımız deneysel rat siyatik sinir ezilme tarzı aksonotmezis tipi yaralanma modeli çalışmamızda otolog olan yağ ve ven greftlerinin makroskobik ve histopatolojik olarak skar dokusu ve buna bağlı gelişen sinir yapışıklıklarını azaltarak periferik sinir iyileşmesine olumlu şekilde yarar sağlayabileceğini gösteren sonuçlar elde edilmiştir. Travmanın şiddeti , mekanizması, ek travmalar, hastanın genel durumu ve komorbid durumları, cerrahın tercihi göz önünde bulundurularak uygun greft materyali bu amaçlarla tercih edilebilir.

Mehmet Bayram
Dicle University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan Mandibular Distraksiyon Osteogenezisinde Demineralize Kemik Matriksi Kullanımının Oluşan Kemik Kalitesi ve Konsolidasyon Süresine Olan Etkisi

Distraksiyon osteogenezis, kraniyofasiyal patolojilerin tedavisinde kullanılan uzun süreçli bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada; demineralize kemik matriksinin, DO'in konsolidasyon dönemi üzerinde fizyolojik süreci hızlandırıcı ve kemik kalitesine etkisini araştırmayı amaçladık.Ağırlıkları 250-300 gr arasında olan 40 adet Wistar tipi erkek sıçan kullanıldı. Tüm deneklerde sağ hemimandibulada çalışıldı. Cerrahi kontrol grubunda (Grup 3, n=8) yumuşak dokular kesilip tekrar dikildi. Diğer denekler grup 1 (DKM, n=16) ve grup 2 (SF, n=16) olarak ayrıldı. İki gruba distraktör takılarak, osteotomi sonrası 5 gün latans, 0.25 mm oran ve günde 2 defa ritim ile 3mm'lik distraksiyon gerçekleştirildi. Takiben, 4 haftalık konsolidasyon döneminin 1. gününde distraksiyon mesafesine 0.2cc DKM, diğer gruba da 1cc SF uygulandı. Konsolidasyonun 2. haftasında her iki gruptan 8'er denek sakrifiye edilerek sağ hemimandibulaları histolojik incelemeye alındı. Konsolidasyonun 4. haftasında kalan tüm gruplardaki denekler sakrifiye edilerek mandibulaları eksize edildi. Kemik mineral dansitometrik (KMD), histolojik ve immünohistokimyasal inceleme gerçekleştirildi. İncelemede H.E, Masson-trikrom, MMPase-2 ve Caspase-3 kullanılarak kemik iyileşmesi ve apoptozis incelendi. Tüm veriler Kruskal-Wallis yöntemiyle istatistiksel olarak değerlendirildi. Kemik mineral dansitometrik değerleri 2'li gruplar şeklinde Mann Whitney-U testi ile ayrıca değerlendirildi. Histolojik değerlendirmede. 2. ve 4.haftalarda DKM uygulanan grubun SF uygulanan gruba göre kemik iyileşmesi değerlerinin ve hücresel aktivitenin daha iyi olduğu ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,05) görüldü. Total KMD sonuçlarına göre DKM, SF ve kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı, 2'li karşılaştırmalarda DKM grubu ve SF grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05,Mann Whitney-U). 1/3 KMD sonuçlarına göre 3 grup arasındaki fark anlamlı iken, 2'li karşılaştırmada DKM grubu SF grubu arasındaki, DKM lehine olan fark, anlamlı değildi (p>0.05, MannWhitney-U).Sonuç olarak, klinik kullanıma uygun bir ürün olan DKM'nin, konsolidasyon döneminin başında distraksiyon mesafesine uygulanması ile kemik iyileşmesini olumlu etkilediği ve süreci hızlandırdığı istatistiksel olarak gösterilmiştir. Distraksiyon ile rekonstrüksiyonu planlanan kraniyofasiyal olgularda, tedavi süreci içinde,genel anesteziye gerek kalmadan, iyileşmeye yardımcı olarak DKM uygulanması öngörülebilir.

Cerrahi-plastikMandibular hastalıklar
Hakkı Yücel Demir
Gazi University
2007
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek taraflı yarık dudak onarımında kullanılan millard teknik ile tennison randal tekniğin post operatif dönemde karşılaştırılması

Giriş –Amaç: Dudaklar; yüzün en önemli yapılarından biri olup estetik ve fonksiyonel rollerde görev alırlar. Mimik hareketleri, beslenme, konuşma gibi fonksiyonel görevlerin yanında estetik subünite olmaları nedeniyle travma, malignite ve konjenital anomalilerde dudakların restorasyonu önem arz etmektedir. Yarık dudak defektlerinin tedavi hedefleri, yarığın erken dönemde düzeltilmesi ve primer olarak gerilimsiz, hareketli ve dengeli bir dudağın oluşturulmasıdır. Dudak yarıklarının cerrahisinde çok sayıda teknik ve modifikasyon kullanılmakta olmasına rağmen, en az skar bırakan en etkili yöntemin arayışı halen devam etmektedir. Bu durumun en büyük sebebi ise her tekniğin kendine özgü avantajları ve dezavantajları vardır. Zamanla ise Tennison-Randall ve Millard rotasyon-ilerletme prosedürleri en çok kullanılan iki yöntem olarak öne çıkmıştır. Bizim yaptığımız çalışma da kliniğimizce sıkça opere edilen bu hastların post-operatif dönemde iki cerrahi tekniği sonuçlarının estetik ve fonksiyon açısından karşılaştırdık. İkisi arasında uygun tekniği bulmak amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız randomize retrospektif olarak yapıldı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğimizde 01.01.2023-01.04.2024 tarihleri arasında opere edilen (20 hasta Grup 1:Millard tekniğiyle opere edilen) ve (20 hasta Grup 2:Tennsion Randall tekniğiyle opere edilen) benzer yaş ve cinsiyet özelliklerine sahip cerrahi sonrası en az 1 ay geçmiş; toplam 40 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastalar takiplerinde Vernier Caliper yardımı ile ölçüm sonuçları milimetre olarak kaydedildi. Ardından yapılan ölçümler cerrahi yapılan ve cerrahi yapılmayan parametreler karşılaştırıldı. Böylece hedef doku simetrisi karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda yarık dudağın alt 1/3'lük kısmına cerrahi sırasında dudağın filtrum distal kısmı ve Cupid yayının Tennison-Randall tekniğin daha efektif şekilde onarıldığı gösterilmiştir. Musculus orbicularis orise ve burun tabanına daha etkili cerrahi ulaşılabilme kapasitesi sayesinde Millard tekniğin ve modifikasyonlarının nazal bölge ve rekonstrüksiyonunda üstün olduğu sonucunu ortaya koymuştur. Sonuç: Yarık dudak cerrahisi en iyi fonksiyonel ve estetik sonuçları gösteren kanıtlara dayanmalıdır. Bu çalışmanın bulgularına genel perspektiften bakıldığında her iki dudak yarığı onarım yönteminin kendi avantaj ve dezavantajlarına sahip olduğu görüşünü desteklemektedir. Binlerce yıllık geçmişi olan bu cerrahinin disiplinin bilimin ve teknolojinin ışığında deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyacı olduğu aşikardır. Anahtar Kelimeler: Yarık dudak cerrahisi, Nazal taban rekonstrüksiyonu, Millard, Tennison-Randall, Vernier Caliper

Yusuf İnan Nakipoğlu
Dicle University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombosit zengin plazmanın pediküllü fleplerde pedikül ayırma zamanına ve geciktirme (delay) fenomenine etkileri

ÖZETGeciktirme etkisini farmakolojik olarak sağlayabilecek bir madde arayışı sürmektedir.Anjiojenik büyüme faktörlerini içeren trombosit zengin plazmanın, pedikül ayırma zamanınıerkene çekebilme ve geciktirme etkisi sağlayabilme potansiyelini araştırmak amacıyla ikiçalışma tasarlanmıştır.Birinci deneyde bilateral kasık flebi oluşturulan 24 sıçan 3 gruba ayrıldı. Her sıçanınsağdaki flepleri karşı tarafa kontrol grubu olurken soldakilerden Grup I'dekilerin (n=8) altınatrombosit zengin plazma, Grup II'dekilerin (n=8) altına fibrin yapıştırıcı, Grup III'tekilerin(n=8) altına trombin uygulandı. Bir hafta sonra tüm fleplerin pedikülleri bağlanıp işlemden birhafta sonra flep nekroz yüzdeleri hesaplandı. İkinci deneyde karın flep modeli oluşturulan 24sıçan 4 gruba ayrıldı. Flep kaldırılması planlanan bölgenin altına Grup 1'de serum fizyolojik,Grup 2'de trombosit zengin plazma, Grup 3'te fibrin yapıştırıcı, Grup 4'te trombin enjekteedildi. Bir hafta sonra ilk üç grupta sağ inferior epigastrik damarlar üzerinde fleplerkaldırılabilirken Grup 4'te flep kaldırılması planlanan bölgeler nekroza gittiği için işlemgerçekleştirilemedi. Grup 1, 2, ve 3'te cerrahiden bir hafta sonra nekroz yüzdeleri hesaplandı.İki deneyde de her gruptan iki sıçan mikroanjiografik olarak incelenirken tümünün histolojikdeğerlendirmeleri yapıldı.Trombosit zengin plazmanın iki deneyde de fibrin yapıştırıcı, trombin ve kontrolgruplarına göre nekroz miktarını azalttığı saptandı (p<0,05). Trombosit zengin plazmauygulanan gruplarda histolojik ve mikroanjiografik olarak küçük çaplı arterlerde artışgözlendi. Birinci deneyde trombin uygulandığında görülen artmış nekroz yüzdeleri ikincideneyde trombin uygulaması sonrası gelişen nekrozlarla paralellik göstermekteydi.Bu çalışma, trombosit zengin plazmanın pedikül ayırma zamanını erkeneçekebileceğini, farmakolojik olarak geciktirme etkisi sağlayabileceğini ve muhtemelmekanizmanın neovaskülarizasyon olduğunu, trombinin ise flep sağkalımını olumsuzetkileyen bir madde olduğunu ortaya koymaktadır.

Fulya Fındıkçıoğlu
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik sinir yaralanmalarının onarımında trombositten zengin plazma'nın sinir rejenerasyonu üzerine etkisi

PER FER K S N R YARALANMALARININ ONARIMINDATROMBOS TTEN ZENG N PLAZMA'NINS N R REJENERASYONU ÜZER NE ETK SDr. Yakup SARIGÜNEYBu çalışmada, içerisinde yüksek oranda büyüme faktörleri içeren trombositten zenginplazmanın (PRP) sinir iyileşmesi üzerine olan etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır.Cerrahi işlemler için 40 adet Wistar tipi dişi sıçan kullanıldı. Ketamin (50 mg/kg-IM)anestezisi kullanılarak, sağ arka ekstremitede çalışıldı. Hayvanlar 5 gruba ayrıldı. Grup 1(n=4): Siyatik sinir, siyatik çentikten bifurkasyona kadar olan çevre dokulardanserbestleştirildi ve sinire ek bir işlem yapılmadı. Diğer cerrahi gruplarda sinir bifurkasyonun 1cm proksimalinden keskin bir mikromakas ile kesildi. Grup 2 (n=8): 2 adet epinöral sütür ileonarım, Grup 3 (n=8): 6 adet epinöral sütür ile onarım, Grup 4 (n=10): 2 adet epinöral sütürile onarım + PRP ve Grup 5 (n=10): 6 adet epinöral sütür ile onarım + PRP.Postoperatif 90. günde deneklere yürüme analizi ve elektromiyografi yapıldı. Deneklersakrifiye edilerek ıslak kas ağırlığı, kas ve sinir histomorfometrik analizleri yapıldı.Siyatik fonksiyon indeksi sonuçlarına göre Grup 2 ve Grup 5 arasındaki fark anlamlıidi (p=0,02). PRP uygulanan grupların elektromiyografide daha kısa latans değerine sahipoldukları (p<0,02) ve histolojide daha kalın miyelin tabakası içerdikleri bulundu (p<0,01).Epinöral skar doku indeksi, ıslak kas ağırlıkları ve kas histomorfometrik değerlendirmesiaçısından sonuçlar Grup 4 ve Grup 5'de Grup 2 ve Grup 3'e göre daha iyiydi, ancak gruplararasında istatistiksel olarak anlamlı iyileşme farkı saptanmadı.Sonuç olarak PRP kolaylıkla hazırlanabilen bir üründür ve sonuçlar ratlarda tek dozuygulanan PRP'nin sinir iyileşmesini olumlu yönde etkilediğini göstermektedir.

Yakup Sarıgüney
Gazi University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Abdominoplasti operasyonunun diz osteoartrit hastalarında ağrı ve yaşam kalitesine etkisi

Plastik cerrahlar tarafından abdominoplasti operasyonu çok sıklıkla yapılan estetik ameliyatlardan bir tanesidir. Hastalardaki fazla karın cilt dokusu ve yağ dokusunun varlığı, hastaların diz bölgesine binen yükü arttırmaktadır. Zamanla bu binen yük, hastaların diz bölgesinde rahatsız edici boyutta ağrılara neden olmaktadır. Hastalar, bu durumdan kurtulmak için bariatrik cerrahi, diyet ve ilaç kullanarak kilo vermeye çalışmaktadırlar. Bunlar sonucunda kilo veremeyen hastalarda diz ağrıları yüzünden fizik tedavi gereksimine ihtiyaç duymaktadırlar. Fizik tedaviden sonuç alamayan hastalar ortopedik cerrahi için hastanelere başvurmaktadırlar. Bu çalışmada diz Osteoartriti olan 30 abdominoplasti hastasının operasyon öncesi ve sonrası diz ağrılarını ve bunun yaşam kalitesine olan etkilerini araştırdık. Hastaların abdominoplasti sonrası fazla sarkmış dokularından kurtulacakları için diz bölgelerine binen yükleri azalacağı ve buna bağlı olarak da hastaların diz ağrılarında azalmayı ön görmekteyiz. Ağrısı geçen hastaların yaşam kalitelerinde belirgin düzelme olacağından dolayı hastalar hem fiziksel hem de psiklojik rahatsızlıklardan kurtulacaktırlar. Böylece ağrı şikayeti azalan hastaların ortopedik cerrahi gereksinimleri de o ölçüde azalacaktır. Çalışmaya katılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastalara anket çalışması yapıldı. VAS skoru, WOMAC osteoartrit indeksi ve EUROQOL genel yaşam kalitesi ölçekleri ile hastalar değerlendirildi. Bu değerlendirmeler ile hastaların abdominoplasti sonrası VAS skorlarında ciddi anlamda azalma ve WOMAC değerlerinde düzelme istatistiksel olarak anlamlı kaydedildi ve sonuç olarak hastaların yaşam kalitelerinin arttığı gözlemlendi. ANAHTAR KELİMELER: Abdominal hipertrofi, Diz Ağrısı, Osteoartrit

Ali Doğan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tavşan alt göz kapağı posterior lamella defektlerin onarımında; ven-arter duvar greftleri, palatal-bukkal mukozal greftler ile onarımı ve sonuçlarının kıyaslanması

Amaç: Çalışmamızın hipotezi literatürde eksik gördüğünüz şu ana maddeleri test etmek, literature yeni bir otojen greft seçimi kazandırmak amacıyla oluşturuldu 1)Literatürde en sık kullanılan mukozal membran greftlerin 2 üyesi sert damak mukozal greft ve bukkal mukoza greftlerin spontan epitelizasyona ya da konjonktival metaplazik diferansiasyon uğrayıp uğramadı uğruyorsa kantitatif objektif olarak histopatolojik olarak göstermek(9). 2) Bulbo-korneal hasar miktarını ve şiddetini hasta semptomları gibi subjektif kriterlerle bildirilmiş literatürün aksinine Kantitatif-objektif korneal boyama yöntemi ve biyomikroskobik inceleme,fotoğraflamak ve korneal opositenin patolojik doğasını ve şiddetini oposite gredlemesi ile evrelemek 3)Ven duvar grefti ve Arter duvar greftinin ile ilgili literatürde yapılan çalışmalarda yazarlar tarafından bildirilmemiş ve çalışılmamış vaküler greflerin endotel yapısının post-op histolojik değişimleri saptamak ve kantitatif objektif olarak göstermek 4) Ven duvar grefti ile ilgili literatürde yapılan tüm çalışmalarda bu yapının tarso konjonktival yapı replasmanı amacıyla kullanıldığı belirtilmiş ,fakat tarso konjuktival yapı posterior lamellanın sadece bir komponenti dir . Rekonstrüksiyon da mutlaka göz önünde bulundurması gereken kapsülo palpebral fasiya, inferior tarsal kas ve orbital septum dan bahsedilmemiştir biz bu çalışmada bu yapıları da içerecek şekilde Total posterior lamellar defekt onarımında kullanarak sonuçların öncekilerle verilerle kıyasla, aynı olup olmadığı saptanmaya çalışılacaktır(43-44). 5) İdeal sonuçları bildirilen ven duvar greftine histoanatomik olarak avantajlı olabileceği düşündüğümüz arter duvar greftinin ideal greft özelliklerini test ederek sonuçları objektif olarak ortaya koymak

Cerrahi-plastikGöz kapaklarıGöz kapağı hastalıkları+3
Aydın Aydemir
Dicle University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kısmi kalınlıkta deri grefti verici alan iyileşmesinde topikal tedavi amaçlı sesamol, kafeik asit fenetil esteri ve izotonikli pansuman materyallerinin etkinliğinin karşılaştırılması: deneysel çalışma

Amaç: Bu çalışmada kısmi kalınlıkta deri grefti verici alanlarında susam yağının antioksidan ve antiinflamatuar etkilerinden sorumlu sesamol ve propolisin asıl antioksidan etkinliğe sahip bileşeni kafeik asit fenetil esterinin yara iyileşmesi üzerine etkinliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tüm gruplar 8 adet denek içerecek şekilde 24 adet Sprague Dawley rat ile yapıldı. Her üç gruptaki ratların sırt cildinde kısmi kalınlıkta deri grefti alınarak yara alanı oluşturuldu. Birinci grup kontrol grubu olarak belirlendi ve bu gruba yara iyileşmesi izlemi için günlük izotonik uygulandı. Diğer gruplar çalışma grubu olarak belirlendi. Çalışma gruplarına topikal olarak Kafeik asit fenetil esteri (CAPE) ve sesamol uygulandı. Oluşturulan yara alanlarının 3., 7. ve 14. günlerde yüzey ölçümleri yapıldı ve yara kontraksiyon yüzdeleri hesaplandı. Yaraların tam epitelize olduğu gün denekler sakrifiye edildi. Deneklerin iyileşen yara alanları eksize edildi ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Kontrol grubu ile CAPE grubunun kıyaslandığı istatistiki analizlerde CAPE ile takip edilen yaralarda kontrol grubuna göre iyileşme sürelerinde kısalma, ayrıca 14.gün yara kontraksiyon yüzdelerinde artış gözlendi. Bu veriler istatistiksel olarak anlamlı idi. Sesamol grubunda ise numerik verilerde kontrol grubuna göre farklılık gözlense de bu veriler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Literatürdeki diğer çalışmalarda yara iyileşmesi üzerinde olumlu etkisi gösterilmiş olan CAPE kullanımının, kısmi kalınlıkta greft verici alanlarının iyileşmesi üzerinde bu etkisinin devam ettiği gösterilmiştir. Elde etmiş olduğumuz verilere göre daha fazla denek sayısı ile yapılacak çalışmalar ile sesamolün yara iyileşmesi üzerine etkisinin anlamlı şekilde gösterilebileceği düşünülmektedir.

Cerrahi-plastikDeriDeri nakli+7
Yasemin İmamoğlu
Karadeniz Technical University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perikondrium ve periost greftlerinin kıkırdak oluşturma kapasitelerinin karşılaştırılması ve okside selülozun rejenerasyona etkileri

Kıkırdak eksikliklerinin onarılmasında en sık kullanılan ve altın standart olarak kabul edilen seçenek otojen kıkırdak greftlerinin kullanılmalarıdır. Ancak, vücutta kıkırdak grefti alınabilecek alanlar kısıtlıdır. Perikondrium ve periostun osteokondrojenik kapasiteleri ise uzun yıllardır bilinmektedir. Bu dokuların greft olarak kullanımları ile değişik koşullar altında, değişik miktar ve kalitede kıkırdak dokusu elde etmenin mümkün olduğu da bazı çalışmalar ile gösterilmiştir. Çalışmamızda 1,4 x 2,4 cm boyutlu kulak perikondrium (Grup 1) ve kafatası periost (Grup 2) greftleri kendi üzerlerine katlanıp, kenarlarından dikilerek kapalı cep haline getirilmeleri sonrasında içlerine otojen kan enjeksiyonu yapılarak, karında kas fasyası altı plana nakledilmişlerdir. Ayrıca, 0,8 x 0,8 cm boyutlu okside rejenere selüloz (Şurgicel ®), sırasıyla yine aynı özellikte hazırlanmış perikondrium (Grup 3) ve periost (Grup 4) greftlerinin içine yerleştirilip, bunlar da aynı işlemler sonrasında aynı doku planına nakledilmişlerdir. 6 haftalık takip sonrasında greftler çıkartılmış, hacimleri su taşırma yöntemi ile, ağırlıkları hassas terazi ile ve içlerinde oluşan kıkırdak dokusu ve olgunluğu da histolojik çalışmalar ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel olarak grupların hacim ölçümleri arasında anlamlı fark olmamasına ve ağırlık ölçümlerinde okside selüloz içeren grupların daha ağır olarak bulunmalarına karşın, histolojik çalışmalar ile perikondrium greftlerinin, periost greftlerine göre daha fazla miktarda ve daha olgun kıkırdak içerdikleri tespit edilmiştir. Okside selüloz ise kıkırdaklaşmayı bozmamakla birlikte, arttırıcı etkiye de sahip olamamış, yalnızca ortamda fibröz dokunun daha yaygın görülmesine neden olmuştur. Ayrıca histomorfometrik çalışmalar ile yapılan hacim ölçümleri de göstermiştir ki, su taşırma yöntemiyle ölçülen greft hacim değerleri, greftlerin içinde gelişen olgun kıkırdak hacmini yansıtmamaktadır.

Alper Sarı
Gazi University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat siyatik sinirinde ezilme tarzı yaralanma sonrası ven ve bukkal mukoza grefti uygulamasının adhezyon ve skar azalatıcı etkilerinin karşılaştırılması

Periferik sinir yaralanması sonrası iyileşme süreci skar ve skar dışı birçok nedenden dolayı olumsuz etkilenmektedir. Skar dokuları genellikle travma ve cerrahi müdahaleler sonrasında oluşmaktadır. Adhezyon ve skar önleyici tedaviler kullanılmasına rağmen skar dokusu ve adhezyon iyileşme sürecini etkileyen faktörlerin başında gelmektedir. Skar ve adhezyona bağlı kompresyon nöropatileri klinik çalışmalarda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kompresyon nöropatilerine neden olan skar dokusu genellikle cerrahi müdahaleler ile tedavi edilmektedir ancak yapılan klinik çalışmalarda cerrahi müdahale sonrası hastaların bir kısmında semptomların devam ettiği belirtilmiştir. Periferik sinir yaralanması sonrası skar ve adhezyon önleyici tedaviler deneysel çalışmalarda çoğunlukla kullanılmıştır. Bu çalışmalarda hyaluronik asit, çeşitli ilaçlar, amniyotik membranlar, radyasyon, carbohydrate polymer gel (ADCON-T/N) gibi ajanlar kullanılmış olup olumlu sonuçlar alınmıştır ancak bunlar hem ulaşılması güç hem de maliyetli olmaları dezavantajlarıdır. Bunun dışında otolog dokulardan ven , mukoza ve yağ grefti gibi dokular kullanılmış ve olumlu sonuçlar alınmıştır ancak donör alan morbiditesi, cerrahi olarak elde edilmesi gibi dezavantajları vardır. Periferik sinir iyileşme sürecinde deneysel olarak birçok yaralanma modeli, skar ve adhezyon önleyici tedavi kullanılmasına rağmen henüz standardize edilmiş bir tedavi protokolü yoktur. Klinik kullanımdaki karar sürecini cerrahın tecrübesi, skar önleyici ajana ulaşılabilirlik, otolog kaynaklar için oluşabilecek donör alan morbiditesi ve literatürdeki sınırlı bilgiler etkilemektedir. Bizim yaptığımız çalışmada toplam 24 adet, 250-300 gr ağırlığında, 3 aylık dişi Spradue-Dawley tipi sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar üç gruba ayrıldı. Sıçanların sağ siyatik sinirinde crush(ezilme tarzında) yaralanma oluşturuldu. İlk gruptaki sağ siyatik sinire femoral ven grefti konduiti kullanıldı. İkinci grupta sağ siyatik sinire bukkal mukoza konduiti kullanıldı. Üçüncü gruptaki siyatik sinir kontrol grubu olarak kullanıldı. Ratlar 4 haftalık takibin sonunda sakrifiye edilerek makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Çalışmamızda makroskopik olarak Peterson sınıflaması kullanıldı.Doku ve kas fasiyası üç grupta karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği mukoza ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği ven grubunda mukoza ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05) Histopatolojik olarak ise üç grupta inflamasyon, intranöral ve ekstranöral skar incelenmiştir. İnflamasyon üç grupta karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). İntranöral ve ekstranöral skar hem mukoza hem de ven grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05). İntranöral ve ekstranöral skar ven grubunda mukoza grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Yaptığımız çalışmada ven ve mukoza greftinin periferik sinir crush (ezilme tarzı) yaralanmalarında skar ve adhezyon azaltmak amaçlı kullanılabileceği göstermiştir. Yaralanmanın boyutu, cerrahın tercihi ve hasta onamı sonrası uygun greft materyali seçilebilir. Anahtar Kelimeler: periferik sinir, skar, adhezyon, ven, mukoza

AdezyonlarHayvan deneyleriMukozalar+5
İkram Esen
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan alt ekstremite iskemi reprfüzyon modelinde MESNA (2-merkapto-etan-sülfonat)'nın etkileri

Plastik cerrahide flep cerrahisi, ekstremitelerde kısmi veya tam kopmalar sonrası replantasyonlar, transplantasyonlar güncel pratikte yoğun uğraş verilen alanlardır. Bu tür cerrahilerin başarı oranı iskemi/reperfüzyon(İ/R) hasarı ile yakından ilişkilidir. Farklı dokularda, iskemi reperfüzyon hasarını azaltmaya yönelik bir çok endojen ve eksojen madde araştırılmış ve araştırılmaya devam edilmektedir. Ancak halen İ/R hasarını tamamen engelleyen farmakolojik ajan bulunamamıştır. 2- merkaptoetan sodyum sülfonat(MESNA) iyofosfamid ve siklofosfamid gibi kemoterapötik ajanlara bağlı gelişen hemorajik sistit tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Farklı deneysel çalışmalarda, akciğer, böbrek, over, barsakta İ/R hasarına karşı koruyucu etkileri denesel olarak gösterilmiştir. Ancak alt ekstremite ve iskelet kasında iskemi reperfüzyon hasarı üzerine herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bir çok organda İ/R hasarı üzerine olumlu etkileri göserilen Mesna'nın, alt ekstremite İ/R hasarına olumlu etkileri olabileceği hipoteziyle bu çalışma planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda herbir grup 8 adet rattan oluşmak üzere 24 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat kullanıldı. Gruplar, kontrol grubu, İ/R grubu ve İ/R + Mesna olacak şekilde üç gruba ayrıldı. Kontrol grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. Diğer iki gruba sağ ekstremite trochanter majusun proksimalinden turnike ile 4 saat iskemi ve 4 saat reperfüzyon ugulandı. İ/R grubuna iskemiden 15 dk ve reperfüzyon anında serum fizyolojik, İ/R+Mesna grubuna ise aynı zamanlarda Mesna 150mg/kg/doz'dan intraperitoneal olarak uygulandı. I/R tamamlandıktan denekler derin anestezi altında intrakardiyak kan alınarak sakrifiye edildi. Daha sonra tüm ratların sağ taraf gastrokinemius kaslarından histopatolojik ve biyokimyasal inceleme için doku örneği alındı. Bulgular: Kontrol grubu ile İ/R ve İ/R+Mesna gruplarında ekstravaze eritrosit varlığı, enine çizgilenme kaybı, çekirdeğin merkeze göçü, kas liflerinde ayrılma, bağ doku artışı, interselüler/interfasiküler ödem ve pnml sayısı istatiksel olarak anlamlı(p<0,001) olmasına rağmen, IR ve IR+Mesna grubu istatiksel olarak aynıdır. Sonuç olarak histolojik olarak ve sayısal ölçümlerde Mesna uygulanan grubun dejeneratif değerlerde düşme sağladığı halde bunun istatiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı bulunmuştur. Kontrol ve deney grupları arasında lipid peroksidasyonun göstergesi olan MDA (p=0.860) enzimi ve antioksidan aktivite açısından değerlendirlmeye dahil edilen MPO açısından anlamlı bir fark bulunamadı(p=0,539). Sonuç: Yaptığımız çalışma sonucunda elde ettiğimiz bulgular, Mesna nın alt ekstremite kas dokusunda iskemi reperfüzyon hasarını istatiksel olarak anlamlı ölçüde azaltmadığıdır. Anahtar Kelimeler: Kas dokusu, Mesna, iskemi reperfüzyon

Alt ekstremiteCerrahi-plastikEkstremiteler+6
Ümmü Gülsüm Barutcu
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplasti için iki yeni greft tekniği: Tavşan modelinde deneysel çalışma

Giriş ve Amaç: Dorsum augmentasyonu rinoplastinin zor aşamalarından biridir. Günümüzde burundaki düzensizlikleri gidermek ve dorsumu augmente etmek amacıyla kullanılan kıyılmış kıkırdak greftleri oldukça popüler hale gelmiştir. Kıyılmış kıkırdakları bir arada tutmak, burna istenilen şekli vermek, görünürlüğü azaltmak ve kıkırdak kalitesini arttırmak amacıyla pek çok sarma materyali tarif edilmiştir. Son çalışmalar kıyılmış kıkırdakların fasya ile sarılması durumunda oldukça başarılı sonuçlar elde edilebileceğini göstermiştir. Dermis greftleri hem daha kısa zamanda alınabilmesi hem de çok daha az donör alan morbiditesine yol açması sebebiyle fasyaya alternatif olabilecek niteliktedir. Detaylı literatür taramasına rağmen kıyılmış kıkırdağı sarma amacıyla kullanılan dermis greftine dair veri bulamadık. Yine rinoplastide pek çok otojenik doku, greft amacıyla kullanılmasına rağmen tendon kullanımına dair bir çalışma yoktur. Bu çalışmada, rinoplastide kullanılabilmesi için kıkırdak greftine alternatif olarak tendon grefti ve kıkırdağı sarmak amacıyla dermis grefti olmak üzere tanımladığımız iki yeni greft tekniğinin yaşayabilirliğinin ve kalıcılığının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: On altı adet Yeni Zelanda türü beyaz tavşandan iki adet lumbosakral fasya, bir adet dermis grefti, bir adet aşil tendonu alındı. Tavşanların sağ kulağı ampute edildikten sonra, cilt ve perikondriyum uzaklaştırıldı. Kulak kıkırdağı ve aşil tendonu 1 mm küplük parçalar halinde dilimlendi. Dört deney grubu oluşturuldu. Birinci grupta kıyılmış kıkırdak greftleri herhangi bir materyale sarılmadı (A grubu); ikinci grupta kıyılmış kıkırdak greftleri fasya ile sarıldı (B grubu); üçüncü grupta kıyılmış kıkırdak greftleri dermis ile sarıldı (C grubu); dördüncü grupta ise kıyılmış tendon greftleri fasya ile sarıldı. Her tavşanın sırtına dörder adet cilt altı cep oluşturuldu ve greftler ceplere yerleştirildi. On altı haftalık gözlem sonrasında tavşanlar sakrifiye edilip, greftler çıkarıldı. Deney süresince üç tavşan öldüğü için çalışmaya dahil edilmedi (n=13). Makroskobik olarak greftlerin düzenli olup olmadıklarına bakıldı ve hacim değişiklikleri ölçüldü. Histolojik inceleme için preparatlar Hematoksilen-Eozin, Masson trikrom ve Van Gieson ile boyandı. İstatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Canlı kalan on üç tavşanda greftlerin yerinde olduğu ve hiçbir greftte total rezorpsiyon olmadığı izlendi. Kıyılmış kıkırdak, fasya ile sarılmış kıyılmış kıkırdak ve dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak gruplarında hacim artışı olduğu ve bu üç gruptaki hacim değişimi kıyaslandığında aralarında anlamlı bir fark olmadığı izlendi. Fasya ile sarılmış kıyılmış tendon grubunda ise bir miktar hacim azalması tespit edildi, ancak bu değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Fasya ve dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak gruplarında periferal proliferasyon daha yüksek izlendi. Fasya ile sarılmış kıyılmış tendon grubunda fibrozis, fragmentasyon ve kollajen lif miktarının daha fazla olduğu, elastik lif miktarının ise daha düşük olduğu tespit edildi. Diğer histolojik parametreler açısından gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak greftleri ile kıyılmış tendon greftleri başta dorsum augmentasyonu olmak üzere, rinoplasti operasyonları için iyi birer alternatif olabilir. Bu tekniklerin insanda klinik kullanımı için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.

Hayvan deneyleriKıkırdakRinoplasti+4
Mehmet Özdemir
Dicle University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel siyatik sinir modelinde 900, 1800 ve 2100 MhZ elektromanyeitk alanın siyatik sinir iyilşemesi üzerine etkisi

Amaç: Kablosuz teknoloji ile çalışan cep telefonları etraflarında üç ana frekansta (900, 1800 ve 2100 Mhz) manyetik alan oluştururlar. 3G teknolojisi ile çalışan telefonlar 1800 ve 2100 Mhz elektromanyetik alan oluşturur. Bu çalışmanın amacı cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik alanların sinir kesisi ardından yapılan koaptasyonu sonrası iyileşme üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Metod: Bu çalışma, 28 adet erkek 250-300 gr. ağırlığında sıçan üzerinde planlanmıştır. Sıçanlar randomizasyon listesine göre seçilmiş olmak üzere, her bir grup 7 adet sıçandan oluşacak şekilde düzenlendi. Grup1 sham grubu olup siyatik sinir kesisi oluşturulan ve elektromanyetik alana maruz bırakılmayan grup, Grup 2 siyatik sinir kesisi oluşturulup 900 MHz elektromanyetik alana maruz bırakılan grup, Grup 3 siyatik sinir kesisi oluşturulup 1800 MHz elektromanyetik alana maruz bırakılan grup ve Grup 4 ise siyatik sinir kesisi oluşturulup 2100 MHz elektromanyetik alana maruz bırakılan grup olarak planlandı. Tüm gruplarda yer alan sıçanlara 30. günün sonunda belirli bir parkur üzerinde yürüme testi analizi yapıldı ve koaptasyon yapılan alandan siyatik sinir biyopsileri alındı. Çalışma sonunda tüm sıçanlar intrakardiyak kan alınarak sakrifiye edildi. Alınan biyopsi materyalleri histopatolojik olarak Dicle üniversitesi Merkez Araştırma laboratuarında yer alan elektron mikroskobu ve ışık mikroskobu ile incelendi. Elde edilen histopatolojik bulgular ile beraber yürüme testi analizleri istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda tüm gruplarda elektron mikroskobi ve ışık mikroskobide, siyatik sinir hücresinde hiperplazi, dilatasyon, hemoraji, hyalinizasyon, vakolizasyon değerlendirildi. Tüm gruplarda histopatolojik bulgular istatistiksel olarak değerlendirdiğinde her dört grup içerisinde sinir iyileşmesi açısından anlamlı bir fark bulunamadı. Ayrıca tüm gruplarda yürüme analizleri sonrasında, sağlam ayak parmaklar arası mesafe, sağlam ayak adımlama mesafesi, hasarlı ayak parmaklar arası mesafe ve hasarlı ayak adımlama mesafeleri cm bazında ölçülüp median ve standart sapma değerleri hesaplandı, yürüme analizleri sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, 30 günün sonunda, cep telefonlarının yaydığı elekromanyetik alanların, sinir kesisi ardından yapılan koaptasyon sonrası siyatik sinir iyileşmesi üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit edildi.

Cep telefonuElektromanyetik alanlarSinir dejenerasyonu+4
Cemal Akçay
Dicle University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Cucurbitacin e' nin tendon onarımı sonrası gelişen adezyon üzerine etkisi

El günlük hayatımızda vücudumuzun en sık kullandığımız kısımları arasındadır. Bu nedenle el yaralanmaları da oldukça sık görülmektedir. Üst ekstremite yaralanmalarında en sık yaralanan bölge parmaklar olup bu yaralanmaların bir kısmına tendon yaralanmaları eşlik etmektedir. Bu durumda tendon onarımı en kısa sürede yapılmalı ve gelişebilecek adezyonlar için gerekli önlemler alınmalıdır. Çalışmada, 36 adet Lohmann Brown cinsi tavuk kullanıldı. Aynı ekstremitede iki parmak kullanılarak 72 parmak opere edildi. Grup I' de (sham grubu) sadece tendon kılıfı insize edildi. Grup II' de (kontrol grubu) tendon kesilerek onarıldı. Grup III' de onarılan tendonun etrafındaki yumuşak dokuya dimetilsülfoksit (DMSO) enjekte edildi. Grup IV' te onarılan tendonun etrafındaki yumuşak dokuya DMSO'da çözünmüş Cucurbitacin E enjekte edildi. 21. günde sakrifiye edilen tavuklardan alınan tendonlar histopatolojik ve biyomekanik olarak değerlendirildi. Biyomekanik ve histopatolojik değerlendirmeler doğrultusunda Grup IV' te adezyon oranında istatistiksel olarak anlamlı azalma izlendi (p<0,05). En fazla yapışıklık Grup II ve Grup III' te görülmüştür. Kopma kuvveti de Grup III ve IV' te istatistiksel olarak daha az bulundu (p<0,05). Bu sonuçlar doğrultusunda Cucurbitacin E ve DMSO enjeksiyonunun tendon onarımı sonrası gelişen adezyonu azalttığı gösterilmiştir. İlerleyen zamanlarda yapılacak olan farklı deneysel ve klinik çalışmaların sonucunun, çalışmamızın sonucunu destekleyeceğini ve Cucurbitacin E'nin tendon adezyonunu önlemede kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

AdezyonlarCerrahi-plastikCucurbitaceae+3
Muhammet Mustafa Aydınol
Dicle University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rinoplasti sonrası postoperatif dönemde iki farklı nazal tampona verilen sitokin cevabı

Bu tezin amacı, rinoplasti sonrası kullanılan nazal tamponların burun içindeki inflamasyona etkilerini inflamatuar sitokinler olan; EGF, PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2' nin postoperatif süreçteki değişimini ölçerek belirlemekti.Bu tez çalışmasında rinoplasti operasyonu olan 20 vakada silikon tampon, 20 vakada vazelin emdirilmiş gazla yapılan tampon kullanıldı. 2, 7 ve 14. gün'lerde nazal sekresyonlardan alınan örneklerde EGF, PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2 düzeyleri ölçüldü. Bu ölçümlerden elde elden veriler iki grupta karşılaştırıldı. Ayrıca bu sitokinlerin ayrı ayrı zamansal değişimleri incelendi. Sonuçta her iki grupta EGF, TGF-ß1ve TGF-ß2' nin 2, 7 ve 14. gün düzeylerinin değişmediği, PDGF'nin ise 2.günden sonra hızla düştüğü tespit edildi. PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2 değerlerinin iki grupta karşılaştırılmalarında 2, 7 ve 14. gün anlamlı bir farklılık görülmedi. EGF düzeyi ise silikon tampon kullanılan grupta 2 ve 14. gün daha yüksekti.Bu sonuçlarla, silikon tampon ve vazelin emdirilmiş gazla yapılan tampon arasında sadece EGF düzeyinin daha yüksek oluşu nedeniyle silikon tampon uygulanan grupta enflamatuar yanıtın daha fazla olduğu söylenebilir.

RinoplastiSitokinlerTransforme edici büyüme faktörü-beta+2
Emrah Sözen
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yara iyileşmesinde topikal tedavi amaçlı kantaron yağı, susam yağı ve izotonikli pansuman materyallerinin etkinliğinin karşılaştırılması

Yara iyileşmesi; bir organ ya da dokudaki (genellikle deri) bir defektin tamiri ya da yeniden düzenlenmesidir. Yara iyileşmesi, farklı organ sistemlerinin yaralanmaya verdikleri farklı yanıtları içeren büyük ve karmaşık bir konu başlığıdır.Yara bakımında topikal amaçlı pek çok pansuman malzemesi kullanılmaktadır. Bunlar; gaz tamponlar, yarı- okluziv pansuman malzemeleri, hidrojel ürünler, hidrokolloidler, köpük örtüler, alginatlar ve antimikrobiklerdir.Son zamanlarda yapılan yayınlarda hypericum perforatum içeren yağ materyallerinin yara iyileşmesinde olumlu etkilerinin olabileceği gösterilmiştir. Yine son yapılan yayınlarda sesamum indicum içerikli yağ materyallerinin de bu amaçla kullanılabileceği gösterilmiştir. Her iki ürün de bu etkileri nedeniyle topikal amaçlı yara bakımında kullanılabilirler.Çalışmada 14 adet dişi fare 2 gruba ayrılmıştır. Her bir farenin sırtına yanyana 2 tane olacak şekilde toplam 12 adet 6 mm' lik punch cihazı ile cilt defekti oluşturulmuştur. Grup 1' deki 7 farenin sırtındaki sol taraftaki defektlere izotonikli serum emdirilmiş spongostanlar, sağ taraftaki defektlere de kantaron yağı emdirilmiş spongostanlar yerleştirilmiş ve kapatılmıştır. Grup 2' deki farelerin sol tarafındaki defektlere izotonikli serum emdirilmiş spongostanlar, sağ tarafındaki defektlere de susam yağı emdirilmiş spongostanlar yerleştirilip kapatılmıştır. 2. 3. 5. 7. 9. ve 11. günlerde pansumanlar açılmış ve her bir farenin sırtındaki defektler şeffaf asetat kağıdına çizilip, pansumanlar yenilenmiştir. Ayrıca 3. 7. ve 11. günlerde her bir farenin sırtındaki ilk üst defekte eksizyonel biyopsi uygulanmış ve kollajen ve fibroplast ölçümü için patolojiye gönderilmiştir.Çalışma sonucunda yapılan istatistiksel analizde kantaron yağı ve susam yağının salinle karşılaştırılmasında; kantaron yağı ve salinle pansuman yapılan alanların karşılaştırılmasında iyileşme yüzdeleri açısından anlamlı fark olmadığı ( tüm günlerde P1> 0.05 ) ( Grafik 1 ) gözlenmiş. Susam yağı ve salinle pansuman yapılan alanların kendi içinde karşılaştırılmasında, 5. ve 11. günlerde ( P1 < 0.05 )( Grafik 2 ) susam yağı ile pansuman yapılan alanların iyileşmesinde salinle pansuman yapılan alanlara oranla belirgin fark olduğu gözlenmiştir. Susam yağı ve kantaron yağı ile pansuman yapılan alanların karşılaştırılmasında da , susam yağının 2. 9. ve 11. günlerde kantaronla pansuman yapılan alanlara oranla yara iyileşmesinde belirgin fark olduğu ( P1 < 0.05 )( Grafik 3 ) gözlenmiştir. Kantaron yağı ve susam yağı ile pansuman yapılan alanların zaman içindeki değişimleri de anlamlı ( P2 < 0.0005 ) bulunmuştur. Yapılan histopatolojik inceleme sonucunda da; 11. günde susam yağı grubunda epitelizasyonun tamamlandığı, kollajen oluşumunun daha fazla olduğu ve inflamasyonun daha az olduğu gösterilmiştir.Bu sonuçların doğrultusunda susam yağının yara iyileşme modelinde, yara kapanma zamanını kısalttığı gösterilmiştir.

Antienfektif ajanlarAntiinflamatuar ajanlarBitkisel yağlar+8
Beste Kara
Karadeniz Technical University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat inferior epigastrik ada flebinde propofol kullanımının iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Flep uygulamaları sonrasında en sık görülen dolaşım problemleri, vasküler yetmezlik problemleridir. Vasküler yetmezliğe uğrayan dokuda iskemi gelişmeye başlar. İskeminin süresiyle ilişkili olarak dolaşım normale dönmesiyle, reperfüzyon başlar ve bununla birlikte iskemi-reperfüzyon hasarı tablosu ortaya çıkar. Bu deneysel çalışmanın amacı genel anestezi sırasında kullanılan propofolün cilt fleplerinde iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkilerini göstermektir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 250?300 gr. arasında değisen 30 adet, Sprague-Dawley albino erkek sıçan dâhil edildi. Denekler 3 gruba ayrıldı. 3 x 6 cm boyutlarında inferior epigastrik arter tabanlı ada flebi tüm deneklerde kaldırıldı. sham (I) grubuna flep kaldırılmasını takiben iskemi-reperfüzyon uygulanmadı. Kontrol (II) ve propofol (III) grubunda flep elevasyonundan sonra inferior epigastrik artere klemp yardımı ile 2 saat iskemi sonrasında 2 saat reperfüzyon uygulandı. II. gruba 1cc izotonik, III. gruba 5 mg/kg dozunda %1 propofol kuyruk veni kateterizasyonu ile i.v olarak uygulandı. Tüm grupların cerrahi işlem öncesi ve 2 saatlik reperfüzyon sonrası kalp atım sayısı, sistolik arter basıncı ve parsiyel oksijen basınçları ölçüldü. 7. gün tüm grupların flep yaşıyabilirliği hesaplandı. 14. gün tüm denekler sakrafiye edilerek alınan doku örnekleri histopatolojik değerlendirme ve biyokimyasal değerlendirmeye alındı. Biyokimyasal olarak MDA(malondialdehit), SOD (superoksit dismutaz), KAT (katalaz), TAK(total antioksidan kapasite), TOS(total oksidatif stres), PON(paraoksanaz) değerlerine bakıldı. Histopatolojik olarak ödem, inflamasyon, epitel, vaskülarizasyon ve fibrozis değerlendirildiBulgular: Flep yaşayabilirliğinde propofol grubu, kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı görüldü (p<0,0001) Hemodinamik parametreler karşılaştırıldığında kalp atım sayısı arasında bir fark görülmemekle beraber sistolik arter basıncı ve parsiyel oksijen basınçlarındaki fark anlamlı görüldü. (p<0,0001) Biyokimyasal parametrelerden MDA (p=0,016) , TOS (p=0,000) değerleri anlamlı derece düşük SOD (p=0,000), TAK (p=0,000), KAT (p=0,03) anlamlı derecede yüksek bulundu. PON (p=0,862) değerinde fark görülmedi. Patolojik değerlendirmede İ/R+propofol grubunda, İ/R+izotonik grubuna göre inflamasyon, ödem ve fibrozis bulgularının anlamlı derecede azaldığı ve epitel rejenerasyonunun arttığı görüldü.Sonuçlar: Sonuç olarak, propofolün uygun dozlarda uygulanması aksiyel paternli cilt fleplerinde, iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkinlik göstermiştir; bu nedenle bu ilaç iskemi-reperfüzyon riski olan ameliyatlarda tercih nedeni olabilir.Anahtar sözcükler: İskemi-reperfüzyon hasarı, Propofol

Cerrahi fleplerPropofolReperfüzyon lezyonu+2
Tuncay Eroğlu
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat tram kas-deri flebinde spinal ve epidural anestezinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: İskemi ve reperfüzyon hasarını azaltmada olumlu etkileri olduğu ileri sürülen spinal ve epidural anestezinin; deneysel olarak serbest kas aktarımını ifade eden bir modelde iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemektir.Metod: Çalışmada 40 rat dört gruba ayrıldı. Birinci grup (n=10) iskemi yapılmayan grup (Sham), ikinci grup iskemi reperfüzyon grubu (İ/R, kontrol, n=10 ), üçüncü grup (n=10) epidural anestezi grubu, dördüncü grup (n=10) spinal anestezi grubuydu. Deneklerde tüm gruplarda TRAM kas-deri flebi oluşturulup sonrasında sham grubu hariç tüm gruplarda dört saatlik normotermik no-flow iskemi, iki saatlik reperfüzyon uygulandı. Cerrahi sonrasında alınan biyopsilerde hyalinizasyon, nükleer değişiklik ve enflamasyon ölçümleri ile histopatolojik ve total antioksidan statü (TAS), total oksidatif stress (TOS), malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve PON ölçümleri ile biyokimyasal değerlendirme yapıldı.Bulgular: Biyokimyasal incelemede epidural grubunda MDA düzeylerinin İ/R grubuna göre anlamlı seviyede düşük, PON seviyesinin ise anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0.037, p:0.028). Spinal grubunun total oksidatif stress düzeylerinin epidural grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu, İ/R grubunun da TOS düzeylerinin epidural grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0,045; p:0,001). Epidural grubunun total antioksidan kapasite düzeylerinin spinal ve İ/R gruplarından anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0,001; p:0,001). Gruplar arasında nitrik oksit seviyeleri arasında anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Patolojik incelemede spinal grubunda minimal enflamasyon bulguları epidural grubuna göre daha yüksek saptandı (p:0.001). Spinal grubunda nükleer değişiklik oranı İ/R ve Epidural grubuna göre daha yüksek saptandı (p<0.01). Gruplar arasında hyalinizasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda, epidural anestezinin iskemi reperfüzyon hasarını azaltmada spinal anesteziden daha etkili ve yararlı bir anestezik yöntem olduğu ve klinik uygulamalarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler; İskemi-reperfüzyon, epidural anestezi, spinal anestezi, kas flebi, mikrocerrahi

Anestezi-epiduralAnestezi-spinalCerrahi+5
Yusuf Acar
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel haşlanma yanık modelinde hiperbarik oksijen tedavisi ve medikal ozon tedavisinin yara iyileşmesinde etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Yanık; derinin veya organların ısı, elektirik akımı, kimyasal veya yakıcı bir ajan etkisi ile tahrip olması veya yanması şeklinde gerçekleşen bir yaralanma şeklidir. Yanık türleri arasında sıcak sıvılarla haşlanma en sık karşılaşılan nedendir. Günlük yanık bakımının hedefleri epitelizasyonu uyarmak, nekrotik dokuları kaldırmak, bakteriyel kontaminasyonu önlemek, devam eden travmayı önlemek, sistemik komplikasyonlardan korumaktır. Modern yanık tedavi yaklaşımlarına rağmen yanık yaralanması sonrası morbidite ve mortalite hala büyük bir sorundur. Bu nedenle yanıkta, adjuvan tedavi olarak kullanılan hiperbarik oksijen ve medikal ozon tedavilerini deneysel yanık modelinde kullanarak yanık alanlarında histopatolojik etkilerini incelemektir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 200-220 gr. ağırlığında 28 adet Wistar albino sıçan dahil edildi. Tüm denekleri, 9.1kg0?66 formülü kullanılarak %10 yanık alanı oluşturuldu. Ratlar dört gruba ayrıldı. Birinci grup (n=7) hiperbarik oksijen tedavisi aldı, ikinci grup (n=7) medikal ozon tedavisi aldı, üçüncü grup (n=7) debridman tedavisi aldı, dördüncü grup (n=7) yanık alanı oluşturulduktan sonra tedavi uygulanmayan grup. Yanık oluşturulduktan sonra 1.gün ve 30.gün tüm gruplardan histopatolojik inceleme için biyopsi alındı.Bulgular: Makroskobik değerlendirmede grup 1 ve grup 2 de diğer gruplara göre anlamlı gözlemlensede, histopatolojik değerlendirmede tüm gruplarda güven aralığı (confidence interval ) 1 değerini içerdiğinden anlamlı olarak kabul edilmedi.Sonuçlar: Sonuç olarak hiperbarik oksijen ve medikal ozon tedavilerinin yanık tedavisinde olumlu etkilerini gözlemledik. Standart tedavi modeline adjuvan tedavi olarak uygulanabileceğini düşünüyoruz.Anahtar sözcükler: hiperbarik oksijen, medikal ozon, yanık

Hiperbarik oksijenasyonOzonYanıklar+2
Zeki Yaşar
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adipöz kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin periferik sinir rejenerasyonuna etkisinin saptanması

Periferik sinir hasarları; kazalar, kesici delici alet yaralanmaları gibi travmalar sonrasında sık görülen ve özellikle tam kesiler, gecikmiş ve yetersiz onarımlar sonucunda ilerleyici kas atrofisi ve yetersiz fonksiyonel geri dönüş ile sonuçlanan dramatik tablolardır.Son zamanlarda, literatürde periferik sinir onarımları için farklı cerrahi teknikler dışında alternatif yöntemler de yer almaya başlamıştır.Kök hücre uygulamaları bu bağlamda, son zamanlarda tüm tıp camiasının üzerinde durduğu ve her yıl yüzlerce yeni çalışmanın yapıldığı bir konu haline gelmiştir.Pluripotent ve sınırsız yenilenme kapasiteleri nedeniyle kök hücrelerin, doku mühendisliğinde gelecek vadetmesi ve farklı rekonstrüktif prosedürler için önemli gelişmelere izin vermesi beklenir.Çalışmamızda, deneysel siyatik sinir yaralanmasında adipöz kaynaklı yeşil fluoresan proteini (YFP) işaretli mezenkimal kök hücre (ADSCs) uygulamasının, fonksiyonel analizler, histomorfometrik ve biyokimyasal incelemelerle periferik sinir rejenerasyonuna etkisinin saptanması amaçlandı.Deneysel 4 Wistar grubu (n:8) tasarlandı: Ratların sol siyatik sinirinde oluşturulan 1 cm'lik defektler, 1.grup dışında oluşturulan epinöral kılıf içerisine ADSCs uygulamasıyla rekonstrukte edildi.Fonksiyonel geri dönüş Walking Track analizi ile değerlendirildi. Siyatik sinir ve gastroknemius kasının histomorfometrik çalışmaları, postoperatif 4.ayında yapıldı.Çalışmamızın sonunda tüm klinik, biyokimyasal ve histomorfometrik analizler, ADSCs uygulamasının periferik sinir rejenerasyonuna, kök hücrenin nöral diferansiyasyonu, yeni akson üretimi ve myelin formasyonunu destekler şekilde olumlu etkisi olduğunu gösterdi. Bu etki muhtemelen ADSCs hücrelerin nöronal differansiyasyonu ve ortama salınan nörotopik faktörlere bağlıdır. ADSCs uygulamalarının periferik sinir rejenerasyonu üzerine olan etkilerinin klinik uygulamalara uyarlanabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Adipoz dokuKök hücrelerPeriferik sinir sistemi hastalıkları+2
Perçin Caşkan
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

2008-2011 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Cerrahi servisine başvuran diyabetik ayak hastalarının retrospektif analizi

Diyabetik popülasyonda ayak ülserleri önemli bir morbidite ve mortalitenedenidir. Yeterli debridman ve diğer cerrahi prosedürleri takiben uygun antibiyotiktedavisi, diyabetik ayak enfeksiyonlarının yönetiminde köşetaşıdır.Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve EstetikCerrahi servisine başvuran diyabetik ayak hastalarının tedavi ve sonuçları ile ilgiliverilere dayanmaktadır. Hastalarda tedavi sonucları sekonder olarak kapanması veyaeğer yeterli granülasyon gelişmiş ise cerrahi ara basamak olarak kaydedildi. Cerrahikapama seçenekleri flep, greft ve amputasyondur. Başarılı tedavi sonucu, yaranıntam olarak kapanması yani tamamiyle akıntısız olarak veya epitelizasyonungelişmesi olarak kabul edildi.Negatif basınçlı pansuman (NBP) granülasyon dokusunun ve erkenreepitelizasyon gelişimiyle ilgili olarak, kompleks yaraların hızlı iyileşmesindebaşarılı bulunmuştur. Çalışmamızda tedavi grupları arasında dokunun tam kapanmasıoranları arasında anlamlı bir farklılık görülmedi.Tartışma nöropati, enfeksiyon kontrolü ve etyolojideki mikrovasküleranormalliklerin sonuçta rol oynayabileceği üzerine odaklandırılmıştır. Mikrovaskülerdisfonksiyonun diyabetik ayak ülseri gelişiminde rol oynamadığı düşünülse de yaraiyileşmesini geciktirmesini ekarte etmez.

AyakAyak hastalıklarıDiabetes mellitus+2
Rana Işık
Dicle University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deneysel sıçan yanık modelinde L-glutamin + L- alanin kullanımının bağırsaklardaki yapısal değişikliklere etkisi ve bakteryel translokasyona etkisinin araştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı, yoğun bakım hastalarında sıklıkla kullanılan L-alanin+ L-glutaminin karaciğer, ince bağırsakdaki yapısal değişikliklere etkisi, yara iyileşmesine etkisi ve bakteriyel translokasyona etkisini araştırılmasıdır. Materyal ve Metod : Bu çalışmada 190-230 gr olan 20 adet erkek Sprague Dawley rat kullanıldı. Ratlar randomize olarak iki guruba ayrıldı. Tüm ratlarda deneysel rat yanık modeline uygun olarak deride yanık oluşturuldu ve her iki grup eşit şartlarda 21 gün beslendi. Deney grubuna 5ml/kg/gün L-glutamin+L-alanin içeren (Dipeptiven®, Fresenius Kabi BadHamborg, Almanya) preparatı oral yolla verildi. 21 günün sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Tüm ratlardan steril şartlarda karaciğer, ince bağırsak, yanık yarasından biyopsiler ve kan kültürü alındı. Patolojik incelemede dokulardaki yapısal değişiklikler ve yara iyileşmesi değerlendirildi. Mikrobiyolojik incelemede ince bağırsak ve kan kültürleri kıyaslayarak L-glutamin+L-alaninin bakteriyel translokasyona etkisi araştırıldı. Bulgular : İki grup arasında ince bağırsak biyopsileri arasında hiçbir yapısal fark görülmedi. Karaciğer biyopsilerinde kontrol grubunda grade 1 hasarlanma mevcutken deney grubunda hasar tesbit edilemedi. Yanık yarasından alınan cilt biyopsilerinin patolojik incelemesinde deney grubunda epitelizasyon ve granulasyonun daha iyi olduğu tesbit edildi. Mikrobiyolojik incelemede kontrol grubundaki iki ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde S.aureus, iki ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde de S.epidermidis olmak üzere toplamda dört ratda üreme tesbit edildi. Deney grubundaki hiçbir ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde üreme olmadı. Sonuç: Deneysel rat yanık modelinde yapılan bu çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz verilere göre, L-glutamin+L-alanin (Dipeptiven®, Fresenius Kabi BadHamborg, Almanya) kullanımının yanık hastalarının yara iyileşmesini olumlu etkisi olacağını, bakteriyel translokasyonu engellemeye yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Yatarak tedavi edilen yanık hastalarının beslenmesinde L-glutamin+L-alaninin destek ürünü olarak tüm hastalarda düzenli olarak kullanımını öneriyoruz.

AlaninBakteriyel translokasyonBağırsaklar+4
Semih Günay
Dicle University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Trombositten zengin plazma uygulamasının yara iyileşmesi üzerine etkisinin araştırılması

Giriş ve amaç: Yara iyileşmesi bir organizmanın bir dokusunun fiziksel bütünlüğünün bozulması sonrası verdiği lokal ve sistemik yanıtı ifade eder. İnsan hayatında en karmaşık fizyolojik süreçlerden biri olan yara iyileşmesi bilim adamları ve klinisyenler tarafından çokaz anlaşılabilmiş olmakla birlikte bu alanda hızlı ilerleyiş ile yeni bilgilere ulaşılmaktadır. Yara iyileşmesi sırasında ortaya çıkan sitokinler, büyüme faktörleri, kemokinler ve benzerlerinin oluşturduğu liste oldukça kabarıktır. Bu çalışmada oluşturulan doku defekti alanında greft uygulamasını takiben trombositten salınan büyüme faktörünün yara iyileşmesi sürecine etkisinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi ve hücrelerarası sıvıda metabolitlerin mikrodiyaliz ile ölçülerek araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve metod: Çalışma doku hasarı oluştrulmuş sıçanlarda trombositten zengin plazmanın protektif etkisinin değerlendirilmesinin planlandığı randomize olarak seçilecek 30 adet inbret Spraque-Dawley sıçan üzerinde planlanmıştır. Sıçanlar bilgisayar aracılığı ile randomizasyon litesine göre 8' er adet sıçandan oluşan 3 gruba ayrıldı. Kalan sıçanlar trombositten zengin plazma hazırlanması amacı ile kan donörü olarak kullanıldı. Sıçanların ketalar anestezi sonrası sırt bölgesi traşlanarak ve 3×2 cm tam kat cilt defekti oluşturuldu. Defekt amaçlı alınan doku örnekleri inceltilerek tam kalınlıkta deri grefti olarak tekrar insert edildi. 1. gruba intraoperatif trombositten zengin plazma (TZP; PRP; platelet rich plasma) enjeksiyonları yapıldı. 3. grup mikrodiyaliz öreneklemesi için kontrol grup olarak tutuldu ve herhangi cerrahi işlem yapılmadı. Her 3 gruptan operasyon sonrası 1. gün,7. gün ve 14. günlerde mikrodiyaliz yöntemi ile interstisyel örneklemeler alındı. Yara yeri bakımı günlük olarak ve klorhegzidinli tül gras sargılar ile yapıldı. Sonrasında postoperatif 21. gün histopatolojik incelemeler için doku örnekleri alındı. Bulgular: Histopatolojik değerlendirmede cerrahi yapılan gruplar arasında özellikle inflamasyonda PRP uygulanmış grupta belirgin azalma olduğu görüldü. Yine cerrahi yapılan gruplar arasında mikrodiyaliz verileri karşılaştırıldığında glikoz, pirüvat ve laktat değerlerinde anlamlı farklar bulundu. Sonuç: Deneysel sıçan tam kat doku defekti modelinde tam kat deri grefti ile birlikte trombositten zengin plazma kullanılarak histopatolojik ve mikrodiyaliz verilerinin istatistiksel değerlendirilmesi yapıldı. Trombositten zengin plazma uygulanan grupta hem histopatolojik hemde mikrodiyaliz sonuçlarında anlamlı farklar olduğu görüldü. Bu çalışma verilerine dayanarak trombositten zengin plazma uygulamasının klinik kullanımda defektif yaralarda öncelikli tedavi seçeneklerinden biri olabileceğine inanmaktayız.

Trombositten zengin plazmaYara iyileşmesi
Niyazi Gülsün
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İnhalasyon ve spinal anestezinin deneysel sıçan kas-deri flep modellerinde mikrodolaşıma etkilerinin karşılaştırılması

ÖZET Amaç: Flep cerrahisi sonrası flep mikrodolaşımını olumlu yönde etkilediği ileri sürülen spinal anestezinin farklı kas-deri fleplerinde mikrodolaşıma etkileri incelenecektir. Metod: Çalışmada 35 adet rat beş gruba ayrıldı.Birinci grup iskemi oluşturulmayan kontrol grubu,ikinci grup inhalasyon anetezisi altında TRAM flep kaldırılan grup, üçüncü grup spinal anestezi altında TRAM flep kaldırılan grup, dördüncü grup inhalasyon anestezisi altında gluteus maksimus kaldırılan grup, beşinci grup ise spinal anestezi altında gluteus maksimus kaldırılan grup olarak planlandı.Tüm gruplarda 0., 7.,14, ve 28. günlerde deriden O2 saturasyonu ölçüldü. Deney sonunda intrakardiyak yoldan kan alınarak tüm ratlar sakrifiye edildi. Alınan kanlarda MDA, TAS ve TOS değerleri ölçüldü. Flep dokularından histopatolojik inceleme için örnekler alındı.Alınan örneklerde ödem,konjesyon,nekroz,inflamasyon,kanama,hyalinizasyon,nükleer santralizasyon ve fibrozis alanları değerlendirildi ve parametreler çalışma sonunda bulgular(+),(++),(+++),(++++) şeklinde sınıflandırılıp dereceleme yapıldı.Bulgular istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Biyokimyasal değerlendirmede MDA değerlerinin 1-2;( p=0.002), 1-3(; p=0.004 ) 1-4;( p=0.001), 2-5;( p=0.002), 3-5;( p=0.005), 4-5;( p=0.002) gruplarına anlamlı olarak farklılık gösterdiği buna göre hem spinal hem de inhalasyon anestezisi uygulanan ve TRAM flep kaldırılan gruplarda MDA düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmıştır. Gluteus maksimus flebi kaldırılan gruplarda ise sadece inhalasyon anestezisi verilen grupta MDA düzeylerinde anlamlı yükselme tesbit edilmiştir. hassas bir şekilde ölçüldü. TAS değerleri, inhalayon anestezisi uygulanarak TRAM flep kaldırılan grupta ve spinal anestezi uygulanıp gluteus maksimus flebi kaldırılan grupta ve anlamlı olarak yükselmiştir.Ayrıca kaldırılan farklı flepler arasında aynı anestezik yöntem kullanıldığı halde farklı sonuçlar elde edilmiştir. Şöyle ki;inhalasyon anestezisi uygulanan ve TRAM flep eleve edilen grupta TAS değerleri aynı anestezik yöntem kulanılan fakat gluteus maksimus flebi kaldırılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.Spinal anestezi uygulanan gruplarda ise Gluteus maksimus flebi kaldırılan grupta TAS değerleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bir başka anlamlı fark da 4. ve 5. gruplar arasında tesbit edilmiştir.Gluteus maksimus flebi kaldırılan ve spinal anestezi uygulanan grupta TAS değerleri aynı flep kaldırılan ve inhalasyon anestezisi uygulanan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. 1-2; p=0.024, 1-5; p<0.001, 2-4; p=0.023, 3-5; p=0.002, 4-5; p<0.001 TOS değerleri ile ilgili yapılan istatiksel analizlere göre; 2. ve 4. Gruplar arasında anlamlı farklılık görüldü.Buna göre TOS değerleri, inhalasyon anestezisi uygulanan TRAM flep kaldırılan grupta aynı anestezi yöntemi uygulanan fakat gluteus maksimus flebi kaldırılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Yapılan histopatolojik çalışmalar ve bunların analizi sonucu kontrol grubu ile TRAM flep kaldırılan her iki grup arasında anlamlı farklılık olduğu ve bu gruplarda hyalinizasyonun arttığı görüldü.

AnesteziAnestezi-inhalasyonAnestezi-spinal+4
Mehmet Fatih Akkoç
Dicle University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sefalik pediküllü, random paternli dorsal rat deri flebinde danazol kullanımının flep yaşamı üzerine etkisi

xÖZETVücudun d örtü tabakas olan cildin büyük defektlerinin kapat lmas ,rekonstrüktif cerrahinin önemli sorunlar ndan biridir. Bilindi i gibi cilt defektlerininkapat lmas nda en uygun fonksiyonel ve estetik yakla m fleplerin kullan lmas d r.Büyük defektlerin kapat lmas nda kullan lan fleplerin boyutlar da s n rl d r. Planlananflebin boyu uzad kça flep ya ayabilirli inde azalma olmakta bu durum kendisiniözellikle distalde nekroz ve doku kayb olarak göstermektedir.Deri flep kayb n aç klamak için iskemi, inflamasyon ve sempatektomikombinasyonlar ileri sürülmü tür. Ayr ca yeterli besin sirkülasyonu sa lanamazsa flephasar n n geri dönü ümsüz hale geldi i ifade edilmi tir..Flep nekrozu olu tu u zaman sekonder iyile meye yard mc olmak amac ylazaman alan ve tekrarlayan pansumanlar ve hatta ikinci bir operasyon gerekebilmektedir.Bu durum hastanede yat süresini, morbiditeyi ve maliyeti art rmaktad r. Bu sorunlargiderebilmek için kan ak m n art ran sempatolitik ajanlar ve antikoagülanlar, kan nreolitik özelli ini de i tiren ajanlar kullan lm ayr ca iskemik hücrelerde hücre zarstabilizasyonu sa lanmaya çal lm t rBu çal mada random paternli deri flebinin distal k sm nda nekroz geli iminiazaltmak suretiyle ya ayabilirli ini art rmak için danazol kullan lm t r. Çal madadeney hayvan olarak di i, eri kin, 250-300gr a rl nda Sprague-Dawley s çankullan ld . Denekler her biri 10 ar adetten olu an grup 1 (kontrol grubu) ve grup 2(danazol grubu) olmak üzere iki gruba ayr ld . Deney hayvanlar na IM 90mg/kg aKetamine-HCL (ketalar 50mg/mlt 10ml flk Phizer Warner Lambert) ve 10mg/kgXylasine-HCL (Rompun 50ml Bayer) uygulamas yla anestezi sa land . S çanlar n s rtbölgesinde pedikülü sefalik tarafta ve pannikulus karnosus u içerecek ekilde olan2.5*8cm ebad nda random paternli deri flebi kald r ld . Flep 4/0 atravmatik ipek ilekontinü olarak yata na sütüre edildi. Buraya kadar yap lan i lemler iki gruba dauyguland . Kontrol grubundaki s çanlara plasebo amac yla preoperatif 1. saatte vepostoperatif 1. günden itibaren izotonik NaCl (izotonik sodyum klorür %0.9 1000mltEczac ba /Baxter) 1cc olarak gavaj yoluyla 7 gün verildi. Danazol grubundaki s çanlara3.6mg/100gr danazol (danasin tab. 50mg, Koçak) 100cc lik su içinde 1000mg olacakekilde süspansiyon haline getirilerek toplam 1cc gavaj yoluyla preoperatif 1. saattexiverildi. Postoperatif 1. günden itibaren total doz bir defada ve 24 saatte bir olacakekilde 7 gün verildi. Postoperatif yedinci günde, bütün fleplerde nekroz alanlarmilimetrik ka tlarla ölçülüp kaydedildi. Kaydedilen canl flep alanlar tüm flep alan nabölünüp, canl flep alan yüzdeleri bulundu. Elde edilen de erler Student s t-test ilede erlendirildi. p < 0.05 de eri istatistiksel anlaml l k s n r olarak kabul edildi.Danazol ün etkisini daha iyi gösterebilmek için, postoperatif yedinci günde, nekroz vecanl doku hatt ndan biyopsi al narak histopatolojik de erlendirme yap ld .Postoperatif 7. günde kontrol grubu ile danazol grubu makroskopik olarakkar la t r ld . Danazol grubundaki s çanlarda distal flep nekrozunun daha az veya ayabilen flep alan n n daha fazla oldu u görüldü. Student s t testi ile de erlendirileniki gruptaki fleplerin canl alan yüzdeleri istatistiksel olarak danazol grubunda yüksekolarak bulundu.Sonuç olarak danazolün random paternli deri flebi ya ayabilirli ini art rdgörüldü. Danazolün random deri flebinin distalinde nekrozu azaltmas , antiinflamatuarve antikoagülan etkileriyle olu mu olabilir. Ancak bir çok organda farkl fizyolojikmekanizmalarla de i ik etkilere yol açmas yan etkilerini art rmaktad r. Bu durumdezavantaj d r. Antiinflamatuar etkinli i ile antikoagülan etkinli inin doza ba mlolarak de i mesi ise ilac n avantaj olabilir. Dolay s yla flep ya ayabilirli ine katksa lad ve olumsuz etkilerinin daha az görüldü ü doz aral n n bulunmas içinçal malar n sürmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Danazol, deri flebi, ya ayabilirlik

Altan Yücetaş
Dicle University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kutanöz malign melanomda Breslow kalınlığı ve prognoz arasındaki ilişki

Amaç: Çalışmamızın amacı gerek coğrafik gerekse fiziki anlamda ülkemizin diğer bölgelerinden daha farklı bir görünüme sahip olan Doğu Karadeniz bölgesinin malign melanom hasta profilinin araştırılması ve bu hastaların sağkalım sürelerinin Breslow kalınlığı ile olan ilişkisinin ortaya konulmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız klinik bir çalışma olup, retrospektif kohort çalışmasıdır. 2007-2018 yılları arasında KTÜ Farabi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı'nda malign melanom ICD tanısı almış olan 122 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Malign melanom ICD tanısı almış ancak kutanöz malign melanom olmayan uveal melanom, primeri bilinmeyen metastatik melanom ve mukozal melanomlar çalışmaya dahil edilmemiştir. Ayrıca malign melanoma in situ vakaları ve eksik verilere sahip olan vakalarda çalışmaya dahil edilmemiştir. Sağkalım hesaplamalarında 5 yıllık takibi yapılmış 81 hasta değerlendirilmiş ve istatistiksel analiz SPSS programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızdaki 122 hastanın ortalama tanı yaşı 65,7±15,5 olarak saptanmıştır. Malign melanom tanısı konulan kitlelerin en sık lokalizasyonu alt ekstremite (n=58, %47,5) olarak saptanmıştır. En sık tespit edilen subtip nodüler malign melanom(n=50, %41,0) olmuştur. Takiplerde 81 hastanın 45'i (%55,6) ölmüş, 36'sı (%44,4) ise yaşıyor olarak tespit edilmiştir. Tanı sonrası 1.yıl sonunda hastaların %88'i, 2.yıl sonunda %75'i, 5.yıl sonunda ise %48'i hala yaşamaktaydı. 5 yıl sonunda Breslow kalınlığı ≤4 mm olan hastaların %57'si halen yaşamaktayken, >4 mm olan hastaların ise %39'u halen yaşamaktaydı.

Fatih Akkaya
Karadeniz Technical University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan siyatik sinirinde modifiye "sleeve neurorrhaphy" ile onarımın elektrofizyolojik, histopatolojik ve fonksiyonel olarak değerlendirilmesi

Amaç: Periferik sinir yaralanması onarımında en sık kullanılan yöntem epinöral onarım tekniğidir. Son zamanlarda bu tekniğe bir alternatif olarak uç-içe onarım ("sleeve neurorrhaphy") konsepti gündeme gelmiş ve epinöral onarıma üstün olduğu gösterilen çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı uç-içe onarım tekniği ile epinöral onarımı kıyaslamak ve uç-içe onarım tekniğinin uygulanmasını kolaylaştıracak teknik yöntemlerden bahsetmektir. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada sham grubu (n:5), epinöral onarım yapılan kontrol grubu (n:8) ve "sleeve neurorrhaphy" yapılan deney grubu (n:8) olacak şekilde 3 grupta toplam 21 adet Sprague- Dawley tipi rat kullanıldı. Deneklerin sağ siyatik sinirleri diseksiyon ile ortaya kondu. Sham grubuna herhangi bir ek işlem yapılmadan cilt onarımı yapıldı. Kontrol grubuna epinöral onarım yapılırken, deney grubuna "sleeve neurorrhaphy" işlemi uygulandı. 3 ay boyunca günlük pansuman yapıldı. 3 ayın sonunda yürüme analizi ile SFI(siyatik fonksiyon indeksi) ölçümü, EMG ile motor sinir ileti hızı ölçümü yapıldı. Hayvanlar sakrifiye edildikten sonra siyatik sinirler eksize edildi ve histopatolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Yürüme analizi sonucu elde edilen SFI değerlerinde üç grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu. Motor sinir ileti hızı değerlendirildiğinde sham grubu, deney ve kontrol grubuna üstün bulundu ancak deney ve kontrol grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Histopatolojik inceleme ile fiber çapı/ akson çapı oranı değerlendirildiğinde sham ve deney grubu arasında anlamlı fark bulunmazken, bu iki grup ile kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmuştur. Sonuç: Sleeve neurorrhaphy ile epinöral onarım arasında fonksiyonel ve histopatolojik analiz değerlerinde anlamlı fark bulundu. Çalışmada bahsedilen teknik öneriler ile beraber, "sleeve neurorrhaphy" sinir onarımında kullanılabilecek önemli bir yöntemdir.

Cerrahi tedaviElektromiyografiPeriferik sinir hasarları+5
Yunus Sağlam
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Migren cerrahisinin uzun dönem sonuçları ve anatomik varyasyon ile ağrı ilişkisi

Amaç: Migren cerrahisinin uzun dönem sonuçlarını içeren literatürdeki pek çok çalışmaya rağmen ülkemizde migren cerrahisi tedavisinin uzun dönem sonuçlarının objektif yöntemlerle [ MHI (Migraine Headache Index), MIDAS (Migraine Disability Assessment Score), VAS (Visuel Analog Skala)] yapıldığı yeterli çalışma bulunmamaktadır. Ayrıca hastalarda sağ ve sol taraf arasında anatomik simetri farklılıkları görülmektedir Literatürde bu anatomik farklılıklar ile ağrı ilişkisini gösteren yeterli yayın bulunmamaktadır. Bu çalışma kliniğimize başvuran migren operasyonu geçiren hastaların uzun dönem sonuçlarının tespiti ve ağrı ile anatomik simetri farkı arasındaki ilişkinin tanımlanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız klinik bir çalışma olup, retrospektif ayağı olan prospektif bir çalışmadır. Çalışmaya 2017-2021 yılları arasında KTÜ Farabi Hastanesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğinde opere olup operasyon sonrası en az bir yıl takip edilen ve toplam 240 bölgeden operasyon geçiren 93 hasta dahil edilmiştir. Hastaların cerrahi öncesi yaşları, cinsiyetleri, ne zamandır migren hastası oldukları (yıl), yarım baş ağrısı mevcudiyeti, görsel bulgu (aura) mevcudiyeti, ameliyat öncesi aylık ortalama atak sayıları, ameliyat öncesi aylık ortalama atak süreleri (saat), ameliyat öncesi aylık ortalama atak şiddetleri (1-10), migren ağrı indeksleri (MHI) ve ameliyat öncesi dizabilite oranları ( MİDAS skoru) kayıt edildi. Anatomik veriler cerrahi sırasındaki bulguların kayıt edilmesiyle elde edildi. Hastaların hepsine migren cerrahisi iki taraflı uygulandı. Aynı hastada sağ ve sol taraf arasındaki anatomik simetri farklılıkları kayıt edildi. Çalışmaya dahil edilen tüm hastalar cerrahi sonrası en az 12 ay takip edildi. Hastalara son kontrollerinde, ameliyat sonrası aylık ortalama atak sayıları, ameliyat sonrası aylık ortalama atak süreleri (saat), ameliyat sonrası aylık ortalama atak şiddetleri (1-10), migren ağrı indeksleri (MHI) ve ameliyat sonrası dizabilite oranları ( MİDAS skoru) kayıt edildi. İstatistiksel analiz aşamasında SPSS 23,0 istatistik programı kullanılmıştır. Bulgular: Hastaların %69'u kadın, %31'i erkek idi. Migren cerrahisi uygulanan hastaların ortalama yaşı 40,0 ± 9,8 olarak saptandı. Migren cerrahi sonrası ortalama takip süresi 37±10,9 olarak saptandı. Migren cerrahisi öncesi aylık ortalama atak süresi 24,0±21,6 saat olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası aylık ortalama atak süresi 10,0±19,4 saat olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası atak süresinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Migren cerrahisi öncesi ortalama atak şiddeti 10,0± 0,9 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama atak şiddeti 4,0±3,0 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası atak şiddetinde anlamlı farklılık saptanmıştır. Migren cerrahisi öncesi ortalama MHI 100,0± 93,6 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama MHI 4,5±67,3 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası migren atak indeksinde anlamlı farklılık saptanmıştır (p<0,001). Hastaların %84,9'unda migren ağrı indeksinde (MHI) %50'den çok azalma saptanmıştır. Hastaların %15,1'inde migren ağrı indeksinde (MHI) %50'den daha az azalma saptanmıştır. Hastaların %14'ünde %100 azalma olmuştur. Cerrahi öncesi atak sayısı ve atak süresi ile MHI değişimi arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Migren cerrahisi öncesi ortalama MIDAS 4,0± 0,7 olarak saptandı. Migren cerrahisi sonrası ortalama MIDAS skoru 1,0±1,2 olarak saptandı. Cerrahi öncesi ve sonrası MIDAS skorunda anlamlı farklılık saptanmıştır. Hastaların 30'unda (%32.3) bilateral baş ağrısı, 63'ünde (%67,7) yarım baş ağrısı mevcut idi. Yarım baş ağrısı olan 51 (%81) hasta anatomik olarak asimetrik, 12 (%12) anatomik olarak simetrik idi. Yarım baş ağrısı olan hastalar anatomik olarak yüksek oranda asimetrik bulunmuştur. Yarım baş ağrısı olan hastalarda anatomik asimetri karşılaştırmasında istatiksel olarak da anlamlı farklılık saptanmıştır. Sonuç: Migren cerrahi tedavisinin etkin olduğunu ve uzun dönem korunduğunu daha önceki çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda da cerrahi tedavinin etkin olduğunu ve uzun dönem korunduğunu göstermektedir. Migren cerrahisi insizyon yerlerinde alopesi ve uyuşukluk gibi hasta tarafından rahatlıkla tolere edilen hafif yan etkileri olan ve hayat kalitesindeki dramatik iyileşme ile beraber maliyet etkin bir tedavidir. Çalışmamızdaki yarım baş ağrısı ile anatomik asimetrinin anlamlı olması periferik mekanizmayı destekler niteliktedir. Çalışmamız yarım baş ağrısı ile anatomik asimetri ilişkisini kıyaslayan literatürdeki ilk çalışmadır.

AnatomiAğrı ölçümüBaş ağrısı+3
Necdet Urhan
Karadeniz Technical University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yağ grefti canlılığı üzerinde adipöz kökenli stromal vasküler fraksiyon ile emilebilir poli-4 hidroksibütirat ve polikaprolakton iskelelerin karşılaştırılması

Günümüzde biyobozunur iskeleler, yağ greftlerinin hacim kaybını azaltma ve rejeneratif kapasiteyi artırma potansiyelleri nedeniyle estetik ve rekonstrüktif cerrahide giderek daha fazla araştırılmaktadır.Bu çalışmada, emilebilir poli-4-hidroksibütirat (P4HB) ve polikaprolakton (PCL) iskelelerin, adipöz kökenli stromal vasküler fraksiyon (ADSVF) ile kombine edilmiş yağ greftlerinin canlılığı ve doku rejenerasyonu üzerindeki etkilerinin karşılaştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Toplam 26 erişkin dişi Sprague Dawley sıçanın sırt bölgesinde bilateral subkutan cepler oluşturuldu. Grup 1: Sağ tarafa P4HB + yağ grefti, sol tarafa yalnızca P4HB. Grup 2: Sağ tarafa PCL + yağ grefti, sol tarafa yalnızca PCL. Grup 3: Sağ tarafa PCL + yağ + ADSVF, sol tarafa P4HB + yağ + ADSVF uygulandı. İskeleler 2 cm çapında dairesel olarak hazırlanıp, 90 derecelik bir alan çıkarıldı. 4-0 PDS (Ethicon, ABD) sütür ile koni şekline getirildi. Yağ greftleri üç sıçanın bilateral inguinal bölgeden alınan yağ dokusundan elde edildi. ADSVF tarafımızca tanımlanmış olan protokole göre hazırlandı. Cerrahi işlemler genel anestezi altında, steril koşullarda gerçekleştirildi. Sırtın sağ ve sol tarafına 2 cm çapında cepler işaretlendi ve ceplere ulaşmak için her birinin 1.5 cm inferiorundan 2 cm'lik insizyon yapıldı. Künt diseksiyonla, panniculus carnosus tabakası üzerinde subkutan cepler oluşturuldu. Bu ceplere gruplara uygun şekilde iskele, yağ grefti ve ADSVF konuldu. Post-operatif 4., 8. ve 12. haftalarda makroskopik, volümetrik, histopatolojik (H&E, Trikrom) ve immünohistokimyasal (Perilipin, CD31) incelemeler yapıldı. Ayrıca, bir denekte sedasyon altında ultrason elastografi, bilgisayarlı tomografi ve MRG ile radyolojik değerlendirme gerçekleştirildi. Bulgular: PCL iskele uygulanan örneklerde, P4HB iskeleye kıyasla boyut ve hacim olarak daha büyük saptandı (p<0.05). Histopatolojik değerlendirmede genel karşılaştırmalarda iskele tipi, yağ grefti ve ADSVF uygulamalarının oluşturulan yağ dokusu büyüklüğü üzerinde anlamlı fark yaratmadığı gözlenmiştir (p>0.05). Ancak alt grup analizlerinde, PCL + yağ grefti + ADSVF grubunda oluşan yağ dokusu hacmi, P4HB + yağ grefti + ADSVF grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı biçimde daha büyük bulunmuştur (p=0.022). İnflamasyon düzeyleri incelendiğinde, özellikle yağ grefti ve ADSVF uygulanan gruplarda inflamasyon skorlarının anlamlı biçimde daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Vaskülarizasyon açısından, PCL grubunda damar oluşumu P4HB grubuna göre anlamlı derecede fazlaydı (p=0.019). Ayrıca PCL alt gruplarında (PCL, PCL + yağ, PCL + yağ + ADSVF) vaskülarizasyon düzeyinin anlamlı olarak arttığı saptandı (p=0.017). CD31 boyamasıyla değerlendirilen neovaskülarizasyon, yağ grefti uygulanan gruplarda anlamlı biçimde daha yüksek bulundu (p=0.020).Fibrozis ve perilipin ekspresyonu açısından gruplar arasında anlamlı fark izlenmedi (p>0.05). Sonuç: Bu deneysel çalışma, emilebilir P4HB ve PCL iskelelerin yağ greftiyle birlikte kullanıldığında doku hacmini koruma ve vaskülarizasyonu artırma potansiyelini göstermiştir. PCL iskelelerinin daha rijit ve poröz yapısı sayesinde boyut ve hacimde artış ve damar oluşumu için daha uygun bir mikroçevre sağladığı düşünülmektedir. Her iki materyal biyouyumlu olup fibrozis açısından güvenli bulunmuştur. Bu sonuçlar, PCL ve P4HB iskelelerin yağ greftiyle kombinasyonlarının meme cerrahisi ve yumuşak doku rekonstrüksiyonlarında klinik uygulanabilirliğini desteklemektedir.

Süleyman Savran
Başkent University
2025
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Metilen mavisi ile boyanmış silikon implantlarda kapsül oluşumu

Günümüzde mastektomi sonrası meme onarımları en sık protez ile yapılmaktadır. Bu hastalarda eş zamanlı yapılan sentinel lenf nodu biyopsisinde sıklıkla metilen mavisi (MM) kullanılmaktadır. MM'sinin inflamatuar etkisinden dolayı meme implant etrafında oluşan kapsülün üzerinde olumsuz bir etki yapabilmektedir. Çalışma deneysel ortamda MM'nin implantların etrafında oluşan kapsül üzerine etkisi olup olmadığını araştırmak için yapıldı. Çalışmada 250-300 gram ağırlığında 32 adet Sprague Dawley cinsi sıçan kullanıldı. Her grupta 8'er denek olmak üzere toplam 4 grup oluşturuldu. Tüm hayvanların sırt bölgelerinde Panniculus Carnosus (PC) kası altında 1x1 cm'lik cepler içerisine 1 adet 1 cm3 implant yerleştirildi. Birinci kontrol grubunda oluşturulan ceplerin içerisine herhangi bir madde enjekte edilmeden kapatıldı. İkinci kontrol grubunda oluşturulan ceplerin içerisinde 0,1 ml %0.9 izotonik sodyum klorür verildi. Üçüncü ve dördüncü deney grubunda oluşturulan ceplerin içerisine sırasıyla 0,1 ve 0,2 ml MM verildi. Operasyonun 60. gününde kapsül dokusu ve silikon implantlar ayrı ayrı çıkarıldı. Kapsül oluşumu hem makroskopik hem de mikroskopik olarak değerlendirildi. Histolojik incelemede inflamasyon, vaskülarizasyon ve fibrozis şiddetine ek olarak kapsül kalınlığı ölçüldü. Kapsül kalınlığı her bir hayvanda ölçülen implantların dorsal, ventral ve lateral kalınlıkların 5 farklı bölgesinden alınan değerlerin ortalaması olarak hesaplandı. İnflamasyon, vaskülarizasyon ve fibrozis şiddeti kesitler içerisinde kapladığı alana göre 0'dan 4'e kadar derecelendirildi. Kapsül kalınlığı açısından Grup I-III, grup I-IV, grup II-III ve grup II-IV arasında anlamlı bir farklılık bulunmuştur (sırasıyla p=0,004; p=0,024; p=0,001; p=0,009). Gruplar arasında inflamasyon durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır (p=0,093). III. grubun %50'si orta derecede, %37,5'unda şiddetli derecede ve %12,5'unda hafif derecede inflamasyon görülmüştür. Benzer şekilde IV. grubun %62,5'unda orta derecede görünürken, %25'inde şiddetli derecede ve %12,5'unda hafif derecede inflamasyon gözlenmiştir. Grup I'de %57,1'inde hafif, %42,9'unda orta derece, grup II'de %71,4'unda hafif, %28,6'sında orta derecede inflamasyon gözlenmiştir. Bu gruplarda şiddetli derecede inflamasyon gözlenmemiştir. Gruplar arasında vasküler proliferasyon durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p=0,014). Grup I ve grup II %85,7'inde 10'dan az, %14,3'ünde 10-20 arası damar kesiti gözlenmiştir. Bu gruplarda 20'dan fazla damar kesiti gözlenmemiştir. Üçüncü grubun %62,5'u 10-20 arası damar kesiti, %25'inde 20'den fazla damar kesiti görülmüştür. Benzer şekilde dördüncü grubun %62,5'unun 10-20 arası damar kesiti görünürken, %12,5'unda 20'den fazla damar kesiti ve %25'inde 10'dan az damar kesiti gözlenmiştir. Gruplar arasında fibrozis durumu açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmuştur (p<0,001). Grup III ve grup IV hayvanların %75'inde şiddetli derecede, %25'inde orta derecede fibrozis görülürken, hafif derecede fibrozis hiç gözlenmemiştir. Grup I'deki deneklerde %57,1 orta derecede, %42,9 hafif derecede, grup II'dekilerde %42,9'unda orta derece, %57,1'inde hafif derecede fibrozis gözlenmiştir. Bu gruplarda şiddetli derecede fibrozis gözlenmemiştir. Bu çalışmada metilen mavisinin kapsül kontraktürü üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Metilen mavisinin implant cebi içerisine verilmesi kapsül kalınlığını, inflamasyon, vaskülarizasyon ve fibrozisi artırarak kapsül kontraktürü riskini artırmaktadaır. Kapsül kontraksiyonu enjekte edilen metilen mavisinin dozundan etkilenmemektedir. Anahtar kelimeler: metilen mavisi, kapsül kontraktürü, meme implantı, meme rekonstrüksiyonu.

Boyama ve işaretlemeCerrahi-plastikKontraktür+4
Abbas Najımaldın Muhsun Al-bayatı
Başkent University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Farklı yara kapatım modellerinde apoptosis süreci

Ercan Yavuz
Karadeniz Technical University
2001
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Iskemiye ikincil damarlanma esnasında çentık sinyal yolagının rolü

Embriyonik dönemi takiben yeni damar olusumu, dinamik bir islem olup organizmanın metabolik, immünolojik ve büyüme gereksinimlerine cevap verecek biçimde gerçeklesmektedir. Dogum sonrası dönemde, yeni damar olusumu için en önemli uyaranın hipoksi oldugu düsünülmektedir. Çentik sinyal yolagı hücreler arası iletisimi saglayarak, hücrelerin büyümesi, farklılasması ve özellesmesi açısından önemli bir role sahiptir. Islevsel bir Çentik sinyal yolagı, normal damar gelisimi açısından gereklidir. Embriyonik dönemde damarın arter veya ven yönünde farklılasmasını sagladıgı gibi, olusan damar agının islevselligi açısından dallanma isleminde dengeliyici bir rol üstlenmektedir. Bu denge, dallanan damarın en ucundaki endotel hücrelerinde sentezlenen DLL4 ile saglanmaktadır. Bu moleküller ana damar endoteli üzerindeki çentik reseptörleri ile etkilesime girerek vascular endothelial growth factor receptor 2 sentezini baskılamaktadır. Böylece, vascular endothelial growth factor'un dallandırıcı etkisi baskılanmaktadır. Postembriyonik dönemde, Iskemiye ikincil gelisen damarlanma esnasında Çentik sinyal yolagının etkisi halen bilinmemektedir. Bu çalısmada, sıçanda olusturulan iskemi modelinde Çentik sinyal yolagının etkili olup olmadıgı sorusuna cevap aramaktayız. Çalısmada 30 adet erkek "Sprague Dawley" cinsi sıçan kullanıldı. Iskemi modeli olarak, sırt bölgesinde kaudal bazlı random paternli deri flebi (modifiye McFarlane flebi) tercih edildi. Sıçanlar 2 gruba ayrıldı. Grup I (kontrol grubu): bu grupta yer alan 6 sıçana herhangi bir cerrahi islem uygulanmadı. Cerrahi grubunda kullanılan McFarlane flebinin distal kısmına denk gelen bölgeden doku biopsisi yapıldı. Kalp içinden kan örneklemesi yapıldıktan sonra sıçanlar sakrifiye edildi. Grup II (cerrahi grubu): Bu grupta yer alan 24 sıçandan McFarlane dorsal deri flebi kaldırıldı ve tekrar yerine dikildi. Doku ve kan örneklemeleri ilk 6 sıçandan 55 cerrahi sonrası 1. gün, ikinci 6 sıçandan cerrahi sonrası 3. gün, üçüncü 6 sıçandan cerrahi sonrası 5. gün ve son 6 sıçandan cerrahi sonrası onuncu gün yapıldı. Örnekleme islemini takiben sıçanlar sakrifiye edildi. Alınan kan ve doku örneklerinde incelenen parametreler: ELISA yöntemi ile kanda DLL4 ve VEGF seviyeleri, GZ - PZR yöntemi ile dokuda DLL4 ve VEGF ifadelenmesi ve immünohistokimyasal boyama yöntemleri ile dokuda DLL4 proteinin tayini. Kontrol grubuna ait iskemik olmayan doku ile karsılastırıldıgında, iskemik dokuda VEGF transkripsiyonunun cerrahi sonrası birinci gün %66 oranında azaldıgı gözlenmistir. Cerrahi sonrası 3. gün bazal seviyelere tekrar ulastıktan sonra, en yüksek seviyesine %40'lık artıs ile cerrahi sonrası besinci gün ulastıgını görmekteyiz. Cerrahi sonrası onuncu gün, ifadelenme bazal seviyeye göre %68 azalmaktadır. Gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01) . DLL4 ifadelenmesine bakacak olursak, kontrol grubundan elde edilen düzeylere göre iskemik dokuda DLL4 transkripsiyonunun cerrahi sonrası birinci gün % 63 oranında azaldıgı gözlenmistir. Cerrahi sonrası 3. Gün %147, 5. Gün ise %172 artıs saptanmıstır. Onuncu günde, bazal seviyelere göre %70 azalma saptanmıstır. Gruplar arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.01) . Kanda ölçülen VEGF seviyelerinin ortalamalarına bakıldıgında; kontrol grubu: 0,09 pg/ml, cerrahi grubu I: 0,37 pg/ml, cerrahi grubu II: 0,63 pg/ml, cerrahi grubu III: 0,25 pg/ml ve cerrahi grubu IV: 0,19 pg/ml olarak bulundu. Gruplar arası fark istatistiksel açıdan anlamlı bulunmustur ( p < 0.01). Kanda ölçülen DLL4 seviyelerine bakıldıgında; cerrahi grubu I: 0,175 ng/ml ve cerrahi grubu II: 0,28 ng/ml olarak bulundu. Cerrahi grubu III ve IV ile kontrol grubundan alınan örneklerde düsük seviyeye baglı olarak ölçüm yapılamadı. Gruplar arası farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p < 0.01). DLL4 antikoru ile yapılan immünohistokimyasal boyamada, kontrol grubunda bazı endotelyal hücrelerde minimal sitoplazmik granüler boyanma gözlendi. Cerrahi uygulanan gruplarda kapiller proliferasyon alanlarında daha belirgin olmak üzere, endotelyal hücrelerde degisken siddetlerde yaygın pozitif reaksiyon gözlendi. Cerrahi grupları arası boyanma siddetinde farklılık gözlenmedi. Daha önce yapılan çalısmalarda, Çentik sinyal yolagının embriyo ve tümör damarlarlarında aktive oldugu gösterilmisti. Bu çalısmada, Çentik sinyal yolagının iskemi ile tetiklenen damarlanma esnasında aktive oldugunu göstermekteyiz.

Ozan Luay Abbas
Başkent University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Adipoz doku kökenli kök hücre naklinin abdominoplasti sonrası transvers rektus abdominis kas-deri (TRAM) flebi yaşayabilirliği üzerine etkileri: Deneysel çalışma

Abdominoplastinin, TRAM flep cilt adası beslenmesini sağlayan perforatör arterleri kalıcı olarak zedelediği bilinmektedir. Bu hasarı azaltmak ve damarlanmayı arttırarak flep yaşayabilirliğini arttırmak adına cerrahi geciktirme yöntemleri, vaskülogenezi tetikleyici büyüme faktörleri, farmakolojik ajanlar ve gen tedavileri denenmiştir. Abdominoplasti sırasında lokal olarak uygulanan adipoz doku kökenli kök hücrelerin daha sonra yapılması olası TRAM flebin yaşayabilirliği üzerindeki etkilerini araştıran bir çalışmaya literatürde rastlanılmamıştır. Çalışmada toplam 7 grup oluşturuldu. Grup 1'de sadece TRAM flep uygulandı. Grup 2, 3 ve 4'te sırası ile abdominoplastiden 1 hafta, 2 hafta ve 4 hafta sonra TRAM flepler hazırlandı. Aynı işlemlerin aynı süreler ile uygulandığı grup 5, 6 ve 7'de ise abdominoplasti sırasında adipoz doku kökenli kök hücre (ADKKH) enjeksiyonları yapıldı. Tüm gruplarda TRAM flepler kaldırılıp yerine dikildikten 7 gün sonra flep canlı alanı hesaplamaları gerçekleştirildi. Her gruptan 1 sıçanın flebinin anjiyografik görüntüleri alındı. Bu aşamada abdominoplasti sırasında kesilen rektus abdominis muskulokutan peforatör arterlerin yeniden oluşup oluşmadığının gösterilmesi ve sayılması işlemi gerçekleştirildi. TRAM flep dokuları histopatolojik inceleme amacı ile alındı. Histopatolojik incelemede; kapiller dansite ve flebin kas komponentinde meydana gelen değişiklikleri değerlendirmek için fibroz gradient ölçümleri yapıldı. DiI ile işaretli ADKKH'lerin dokuda takibi için floresan mikroskopta inceleme yapıldı. Abdominoplastilerin yapıldığı gün, TRAM fleplerin kaldırıldığı gün ve hayvanların sakrifiye edildiği günlerde kanda VEGF düzeyleri çalışıldı. Grup 1'in ortlama canlı flep alanı % 82,90 ± 7,59 olarak bulundu. Grup 2, grup 3 ve grup 4'ün ortalama canlı flep alanları sırası ile % 2,24 ± 3,71, % 3,31 ± 3,29, % 9,40 ± 6,18 bulundu. Grup 5, grup 6 ve grup 7'nin ortalama canlı flep alanları sırası ile % 15,83 ± 6,41, % 31,92 ± 9,29, % 64,98 ± 10,95 bulundu. Grup 5, 6 ve 7'nin canlı flep alanı yüzdeleri sırası ile grup 2, 3 ve 4'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Grup 7 canlı flep alanı grup 6'dan, grup 6'nın canlı flep alanı grup 5'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Abdominoplasti sırasında sayılan, her iki rektus abdominis kasından çıkan muskulokutan perforatör arter sayıları 7,98 ± 1,10 adet bulundu. Gruplar yeni oluşan muskulokutan perforatör arterler açısından incelendi. Grup 2 ve grup 3'te hiçbir sıçanda yeni oluşan muskulokutan perforatör gösterilemedi. Grup 4'te 0,29 ± 0,49, grup 5'de 0,43 ± 0,53, grup 6'da 1,14 ± 0,69 ve grup 7'de 2 ± 0,82 adet yeni oluşan muskulokutan perforatör arter gösterildi. Tüm gruplarda abdominoplasti sonrası sayılan perforatör arter sayıları, abdominoplasti öncesi sayılan değerlerden anlamlı olarak düşük bulundu. Grup 7'nin abdominoplasti sonrası sayılan perforatör arter sayısı diğer gruplardan anlamlı olarak yüksek bulundu. Grup 1'de kapiller dansite ortalaması 6,86 ± 0,50, grup 2'de 0,36 ± 0,05, grup 3'te 0,67 ± 0,13, grup 4'te 2,79 ± 0,53, grup 5'te 2,46 ± 0,58, grup 6'da 3,71 ± 0,47, grup 7'de 7,01 ± 0,70 olarak bulundu. Grup 5, 6 ve 7'nin kapiller dansite ortalamaları sırası ile grup 2, 3 ve 4'ten anlamlı şekilde yüksek bulundu. Grup 7'nin kapiller dansite ortalaması grup 5'ten anlamlı olarak yüksek bulundu. Fibröz gradient ortalamaları açısından gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmadı. Floresan mikroskobu altında yapılan immünohistokimyasal inceleme sonucunda DiI işaretli ADKKH'lerin damar duvarına endotel hücresi olarak katıldığı gösterildi. Grup 5, 6 ve 7'nin bazal VEGF değerleri (0. gün) ile 2. kan değerleri arasındaki artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bu çalışmanın sonuçlarına göre; ADKKH'ler, lokal uygulama ile abdominoplasti sonrası TRAM flep yaşayabilirliğini arttırmıştır. Ayrıca abdominoplasti sonrası geçen sürenin de flep yaşayabilirliği üzerine etkili olan bir değişken olduğu gösterilmiştir. Flep yaşayabilirliğindeki artış dokuda meydana gelen damarlanma artışı ve muskulokutan perforatör arterlerin yeniden oluşması ile ortaya çıkmıştır. ADKKH'lerin kan VEGF düzeylerini arttırarak ve direkt olarak endotel hücrelerine dönüşerek damarlanmada artışa neden olduğu gösterilmiştir. Deneysel araştırmalarda flep yaşayabilirliğini arttırmak adına ADKKH uygulamaları ile başarılı sonuçlar elde edilmektedir. İleride klinikte flep yaşayabilirliğinin riskli olduğu durumlarda ADKKH'lerin kullanıma girebileceğini ve başarılı sonuçların elde edilebileceğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: TRAM flep, abdominoplasti, adipoz doku kökenli kök hücre, vaskülarizasyon.

Adipoz dokuCerrahi fleplerGref yaşaması+3
Erhan Coşkun
Başkent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabet ve kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda adipoz kökenli stromal vasküler fraksiyonun deri flebi yaşayabilirliği üzerine etkisi: Deneysel çalışma

Diyabet (DM) ve kronik böbrek hastalığı (KBH) görülme sıklığı giderek artan epidemik hastalıklardır. Mikroanjiopati ve makroanjiopati zemininde gelişen yaralar kronikleşerek ekstremite ampütasyonlarına varan ciddi morbiditelere neden olur. Bu yaraların rekonstrüksiyonunda kullanılan fleplerde ise yüksek nekroz oranları bildirilmiştir. Yapılan çalışmalarda adipoz kökenli stromal vasküler fraksiyonun (SVF) deri flebi yaşayabilirliğini arttırıcı etkileri gösterilmiştir, ancak KBH ve DM ve KBH'nin birlikte görüldüğü hasta grubunda deri flebi yaşayabilirliğine etkisine yönelik bir çalışma literatürde bulunmamaktadır. Çalışmamızda 48 adet Sprague Dawley cinsi erkek sıçan kullanıldı. Diyabet modeli intraperitoneal 65mg/kg streptozosin ile yapıldı. Kronik böbrek hastalığı modeli olarak 5/6 nefrektomi tercih edildi. Her grupta 12 sıçan olacak şekilde 4 grup oluşturuldu, her gruptan 2 hastalık gelişmiş sıçan inguinal bölgelerinden SVF elde etmek amaçlı kullanıldı. Grup I (kontrol grubu): Sıçanların sırt bölgesinden iki adet flep kaldırıldı, fleplere fosfat tamponlu salin (PBS) verildi. Grup II (DM), Grup III (KBH), Grup IV (DM+KBH): Hastalık oluşturulduktan sonra uygun süre beklenildi, iki adet flep kaldırılarak soldaki flebe SVF enjekte edildi diğer flebe PBS verildi. 7 gün sonra deney sonlandırılarak flepler makroskopik ve histopatolojik incelemeye alındı. Makroskopik değerlendirme canlı alan yüzdesi ölçümü ve mikroanjiografi ile yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede; hematoksilen-eozin ve CD31 boyanmış kesitlerde kapiller dansite ölçümü yapıldı. Bütün sıçanlarda, 1. ve 7. günlerde, kanda VEGF düzeyi çalışıldı. Hastalık gruplarına SVF, flep canlılığını anlamlı arttırdığı gözlendi (p<0,05). SVF verilen fleplerde PBS grubuna göre kapiller dansite istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0,05). Bu sonuç mikroanjiografik damar sayımıyla uyumluydu. DiI işaretli kök hücrelerin endotel hücresine dönüşümü gösterildi. VEGF kan seviyeleri ise kontrol grubuna göre anlamlı artış gözlenirken 1. ve 7. günler arasındaki fark bir tek Grup II (DM)'de anlamlıydı (p<0.05). Çalışma sonucunda; DM ve KBH'nin flep yaşayabilirliğini azalttığını ve bu iki hastalığın birlikte görüldüklerinde flep yaşayabilirliğinin en az olduğu gösterildi. SVF'nin flep yaşayabilirliğini endotele dönüşerek ve neovaskülarizasyonla arttırdığı görüldü. Flep canlı alan yüzdesinin ise kontrol grubuna göre daha düşük olduğu gözlendi. Bu bulgular sonunda DM ve KBH'nin yarattığı mikroçevre değişikliklerinin üremi daha fazla olmak üzere in vivo olarak kök hücre fonksiyonlarını olumsuz etkilediğini düşünüldü.

Adipoz dokuBöbrek yetmezliği-kronikCerrahi flepler+4
Burak Özkan
Başkent University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda adipöz kökenli stromal vasküler fraksiyonun ve trombositten zengin plazmanın kemik iyileşmesi üzerine etkileri

Günümüzde Dünya nüfusunun %10 kadarında herhangi bir seviyede böbrek hastalığına bağlı problemler gözlenmektedir. Kronik böbrek hastalığının (KBH) osteoblast/osteoklast dengesinin bozulması ve mineralizasyonun azalması gibi mekanizmalar ile kemik yapısını bozduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, kronik böbrek hastalığı olan sıçanlarda yağ hücresi kökenli kök hücreden zengin stromal vasküler fraksiyonun (SVF) ve trombositten zengin plazmanın (TZP) kemik iyileşmesi üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada kullanılan 62 adet Sprague- Dawley cinsi erkek sıçan, Grup I (n:12), Grup II (n:12), Grup III (n:12) ve Grup IV (n:16) olmak üzere dört gruba ayrıldı. 10 sıçan SVF ve TZP eldesi için kullanıldı. Sağlıklı kontrol grubu olarak kullanılan Grup I hariç diğer gruplara KBH oluşturmak için cerrahi olarak 5/6 nefrektomi modeli uygulandı. Gruplardaki tüm sıçanların sol femurlarına tur motoru ile kırık oluşturulmasını takiben intramedüller kemik fiksasyonu uygulandı. Grup II sıçanlar KBH kontrol grubu olarak takip edildi. Grup III sıçanların kemik kırığı bölgesine kalsiyum ile jelleştirilmiş TZP verildi. Grup IV sıçanlarının kemik kırığı bölgesine TZP ve SVF tedavisi uygulandı. Sıçanların KBH tanısı ve takibine yönelik, 3 haftalık aralık ile ağırlık ölçümü yapıldı ve 0. gün, 3, 6 ve 12. haftada sıçanların kan hemoglobin, üre ve kreatinin seviyeleri ölçüldü. Kandan kemik iyileşmesi parametreleri olan parathormon, D vitamini ve kalsiyum alınarak kemik kırığı oluşturulması öncesi ve sonrası olarak karşılaştırıldı. Kemik iyileşmesi ve kallus oluşumu; biyomekanik olarak üç nokta bükme testi, radyolojik olarak bilgisayarlı tomografi ve direkt grafi, histopatolojik olarak ve immun boya olan osteokalsin ile değerlendirildi. Kök hücrelerin osteoblastik dönüşümü immunfloresan mikroskopunda DiI boyaması ile gösterilmesi amaçlandı. Grup II, III ve IV de bulunan KBH'li sıçanların ağırlık değişimi istatistiksel olarak anlamlı olarak bulundu. Morfolojik olarak kallus dokusu miktarı ve kemiğin düzgün iyileşme bulguları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak gözlendi. Kemiklerin mekanik dayanıklılıkları sırası ile: Grup IV> GrupIII> Grup I> Grup II olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesinin radyolojik değerlendirilmesi rakamsal değeri arttıkça iyileşmeyi gösteren modifiye Lane ve Sandru skorlama sistemine göre yapıldı. Skorlama sonuçları: 3.91 ±0.64 (Grup I), 3.5 ±0.64 (Grup II), 5.08 ±1.44 (Grup III), 5.43 ±0.99 (Grup IV) olarak bulundu. Kortikal kemik iyileşme bölgesinden, kallusun en dış noktasına olan kalınlıklarının ölçülmesi sonucu ortalama kallus kalınlıkları; 2.16 ±0.51 (Grup I), 1.75 ±0.50 (Grup II), 2.90 ±0.26 (Grup III), 3.23 ±041 (Grup IV) olarak ölçüldü. Kemik iyileşmesi skorlama sistemi sonuçları ile ölçülen kallus kalınlıklarının karşılaştırılmasında; skorlama sistemi ile kallus kalınlıkları arasında anlamlı korelasyon gözlendi. 0. gün, 3. hafta, 6. hafta ve 12. haftada alınan kan örneklerinde BUN, kreatinin seviyelerinde yükselme ve hemoglobin seviyelerindeki düşme anlamlı bulundu. Tüm denek gruplarında kan kalsiyum, PTH ve D vitamini sonuçlarında düşüş gözlendi. KBH'lı gruplardaki sıçanlarda kırık öncesi benzer kemik iyileşmesi parametreleri gözükmekte iken uygulanan TZP ve SVF tedavileri sonrası vitamin ve minerallerdeki azalma daha az oldu. Histopatolojik değerlendirmede kemik dokunun iyileşme skorlaması (Allen skorlaması) sonuçları 4.71±0.99 (Grup I), 4.17 ±0.62 (Grup II), 5.17 ±0.90 (Grup III), 5.38 ±0.88 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun mineralizasyon miktarları 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 1.50 ±0.50 (Grup III), 1.68 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik dokunun immunohistokimyasal incelenmesinde osteokalsin ile boyanma yoğunluklarına göre 1.43 ±0.49 (Grup I), 1.33 ±0.47 (Grup II), 2.17 ±0.37 (Grup III), 2.38 ±0.49 (Grup IV) olarak bulundu. Kemik hücrelerine özel immünolojik boya olan osteokalsin ile boyalı preparatlar aynı kesitlerin DiI boyaması ile karşılaştırıldı. Adipoz kaynaklı kök hücrelerin kemik hücresine dönüşüm gösterildi. Çalışmamızda kronik böbrek hastalığının kemik iyileşmesine olan olumsuz etkilerinin TZP ve SVF tedavileri ile mekanik, histolojik, radyolojik ve biyokimyasal olarak daha olumlu parametreler elde edilebileceği gösterildi. Kemik kırığı sonrası oluşan kallus dokusunun kalınlığı kemik dokunun iyileşme sürecini uzatsa da geç dönemde daha sağlam kemik oluşumuna öncül olacağı gösterildi. KBH hastalarında kemik iyileşmesinin hızlandırılması ve regüle edilmesi amacı ile mezenkimal kök hücre uygulanması sonrası hayvan çalışmalarında elde edilen olumlu sonuçların klinik uygulamada benzer etkileri gösterebileceği düşüncesindeyiz.

Böbrek hastalıklarıHematopoetik kök hücre transplantasyonuKan trombositleri+5
Atilla Adnan Eyüboğlu
Başkent University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçan lateral torasik arter perforatör ada flebinin tanımlanması

Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi'de flepler kapatılması güç defektlerin onarımında kullanılmaları ve yapılarının karmaşık olması nedeniyle her zaman ilgi odağı olmuşlardır. Anjiozomlar, deri ile kemik arasında uzanan bir kaynak arter ve buna eşlik eden ven tarafından beslenen üç boyutlu anatomik alanlardır. Her anjiozom, doku tabakalarının güvenli anatomik sınırını tanımlar ve bitişik anjiozomlardaki dokular güvenle flep içine dahil edilebilir. Bu bilgiler anatomik temel alınarak 'perforatör flep' başlığı ortaya çıkmıştır. Son dönem flep modelleri olmaları sebebiyle perforatör fleplerle ilgili deneysel çalışmalar güncelliğini korumaktadır. Literatüre bakıldığında deneysel çalışmaların gerçekleştirilebileceği perforatör flep modellerinin sayıca az olduğu gözlenmektedir. Taylor ve Palmer'in anjiozom konseptindeki kaynak arterlerin beslediği alanlar arasında bunları birbirine bağlayan komşu vasküler bölgeler bulunmaktadır. Bunlar 'şok damalar' olarak adlandırılmaktadır. Bir bölgedeki vasküler beslenme zarar gördüğünde azalan kan volümünü kompanse edebilmek için bu vasküler bölge genişleme gösterir. Şok damarlar flep cerrahisinde önemli bir yer tutmaktadır. Bu çalışmamızda, lateral torasik arterden kaynaklanan tek perforatör üzerinden güvenli kaldırılabilecek flep boyutunu standartize edip, deneysel perfarotör flep çalışmaları ve mikrocerrahi eğitimde yarar sağlayacak uygun bir genişletilmiş ada flebi seçeneği olduğunu göstermeyi amaçlamaktayız. Ek olarak lateral torasik arter perforatör flebinin içerdiği farklı anjiyozom bölgelerinin ve bu anjiyozomların birbiri ile iştirakini sağlayan şok anastomozların anjiografik ve immunohistokimyasal olarak gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışma grupları, yapılan flep anatomik kriterleri ve boyutlarına göre 3'e ayrıldı: Grup 1 vertikal akslı lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10), grup 2 horizontal akslı lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10) ve grup 3 genişletilmiş lateral torasik arter perforatör flep grubu (n:10). Grup 1 ve grup 2'de elde edilen flep yaşayabilirlik sonuçları ile genişletilmiş lateral torasik arter perforator flebi planlandı. Gruplara uygun yapılan çizimlere uyularak lateral torasik arterin dorsal dalından gelen kraniyaldeki perforatörü üzerinden flep kaldırıldı 7. günde flep yüzey alanı ölçümleri alındı ve flebin 3 bölgesinden histopatoloji ve immunohistokimyasal inceleme için 1 cm'lik kesitler alındı. Anjiografik değerlendirme ile flep yaşayabilir alanı ile vaskülarizasyon alanlarının ilişkisi saptandı. Grup 1'de flep yaşayabilirlik oranı ortalama %95.8 (4.8), flep nekroz oranları %4.2 (4.8) olarak ve Grup 2'de ise flep yaşayabilirliği oranı ortalama %89.1 (7.8), flep nekroz oranı %11.3 (8.0) olarak saptandı. Bu sonuçlar göz önüne alınarak planlaması yapılan Grup 3'de flep yaşayabilirlik oranı ortalama %92.3 (5.0), flep nekroz oranı ortalama %7.7 (5.0) olarak saptandı. Grup 2'de nekroz oranlarının diğer 2 gruba göre daha fazla olduğu izlendi. Histopatolojik olarak değerlendirilen 3 ayrı kesite (perforatör, şok zon ve kontralateral damarın beslediği bölge) flep yaşayabilirliği için kullanılan topografik değerlendirme ve anjiografik bulgularıyla uyumlu olan sonuçlar elde edilmiştir. Böylece elde ettiğimiz flep yaşayabilirliği ve nekroz oranları histopatolojik olarak doğrulanmıştır CD 11b, ICAM-1 ve VEGFR-2 parametrelerinin 'şok zon' adı verilen bölgede daha yüksek oranda arttığı tespit edildi. Bunu izleyen artışlar, grup 1'de sırasıyla kontralateral bölge ve perforatör bölge şeklindedir. Ancak grup 2'de alınan vertikal kesitlerde 'şok zon'da artışın en yüksek olduğu izlenmekle beraber, perforatör bölgesinde kontralateral bölgeden daha fazla artış olduğu izlenmektedir. Bu sonuç, bizim flep yaşayabilirliği değerlendirmesi için kullandığımız topografik incelemeler ve anjiografi ile uyumlu olarak, nekroz oranını grup 2 ve grup 3'te artıran bölgeyi işaret etmektedir. İstatistiksel olarak şok zon bölgesindeki artışın anlamlı olduğu gösterilmiştir. Flep yaşayabilirliği için oldukça önemli olduğu bilinen şok damarlardaki değişiklikler karşı sırt yarımındaki anjiozom bölgesinde diğer bölgelere göre daha az yoğun izlenmektedir. Bu bulgunun, bu bölgedeki nekroz oranımızın fazla olmasının bir sebebi olduğunu düşünmekteyiz. Deneysel sıçan lateral torasik arterperforatör flebinin anatomik olarak kolay ve hızlı diseksiyon imkanı tanıyan, postoperatif bakım ve korumanın kolay olduğu sırt bölgesinde bulunmasının yanı sıra flep yaşayabilirliği çalışmaları için tutarlı nekroz oranları, geniş boyutlarda planlanabilme özellikliği ile güvenilir bir flep modeli olduğunu düşünmekteyiz. Deneysel perforatör flep ve mikrocerrahi çalışmaları için yarar sağlayacak ve araştırmacıların çalışmalarında güvenle kullanabilecekleri bir deneysel perforatör flep tanımladığımıza inanmaktayız

Cerrahi fleplerGöğüs arterleriMikrocerrahi+1
Seçkin Aydın Savaş
Akdeniz University
2015
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Perikondrium etkisiyle yağ dokusu kaynaklı yetişkin mezenşimal kök hücrelerden kıkırdak elde edilmesi: (Tavşanlar üzerinde deneysel çalışma)

Belirli boyutun üzerindeki kıkırdak defektlerinin onarımı zordur. Bu defektlerin onarımında en sık kullanılan yöntem otolog kıkırdak greftleridir. Donör alan kısıtlaması bu yöntemin en önemli dezavantajıdır. Bu Çalışmada yetişkin yağ dokusu kökenli mezenşimal kök hücrelerden perikondriumun salgıladığı büyüme faktörlerinin etkisiyle kıkırdak elde edilebilirliği ve kıkırdak defektlerinin bu yolla onarımı araştırıldı. Bu amaçla tavşan kulağında perikondrium korunarak 2x2 cm kıkırdak defekti oluşturuldu, aynı tavşandan cilt altı yağ dokusu alınarak SVF elde edildi. ADAS hücreleri DiI boyası ile işaretlenerek üç farklı grupta deneye tabi tutuldu. Kıkırdak defektlerine Grup 1 de ADAS tan zengin SVF, Grup 2 de kültüre edilerek çoğaltılmış ADAS hücreleri ve Grup 3 te kültüre edilerek çoğaltılmış ve kartilojeneze yönlendirilmiş ADAS hücreleri verildi. 40 gün sonra tavşanlar sakrifiye edilerek kıkırdak defektlerinde oluşan onarım dokusu makroskobik ve mikroskobik olarak değerlendirildi. Sonuçlar Student t-testi ile istatistiksel analize tabii tutuldu(p<0,05). Sonuç olarak; SVF kullanılan Grup 1. denek grubunda makroskobik olarak yeni kıkırdak benzeri doku oluşumu saptansa da istatistiksel olarak kontrole nazaran anlamlı fark bulunmadı. Çoğaltılmış ADAS verilen Grup 2. denek grubunda ve çoğaltılarak kartilojeneze yönlendirilmiş ADAS verilen Grup 3. denek grubunda2 defektlerin tam ve tama yakın onarıldığı saptandı. Fakat oluşan kıkırdağın kalitesinin orijinal kulak elastik kıkırdak kalitesinden düşük olduğu görüldü.

Adipoz dokuCerrahi-plastikKök hücreler+4
Araz Salmanov
Dokuz Eylül University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Damarlarda avülziyon yaralanmaları oluşturmak için yeni bir deneysel model geliştirilmesi

Avülziyon yaralanması cilt travmalarında çok sık karşılaşmakla birlikte diğer dokularda da görülmektedir. Deneysel çalışmalarda arter ve vende avülziyon yaralanması oluşturmak amacıyla kullanılan crush-avülziyon modelleri ile nicel veri elde etme imkanı mevcut değildir. Tarafımızca geliştirilen model, kuvvet altındaki deformasyonu elektriksel bir sinyale çeviren yük hücresi kullanılarak oluşturuldu. Sistem, motorun dönme hareketini doğrusal harekete dönüştüren aktüatörün yanı sıra, motor sürücü, joystik (kontrol çubuğu) ve mikrokontrolör devresi ile kurulmuş ve bu amaca yönelik bir yazılım hazırlanarak mikrokontrolöre bağlanmıştır. Ağırlıkları 300-330 gram arasında değişen, 30 adet rattan 6'sı pilot çalışma için kullanıldı. Ratın sağ bacağı femoral nörovasküler paket hariç tüm yapılar kesildikten sonra modelin çekme koluna takılarak sabit hızla çekildi. Pilot çalışmada ekstremite çekilerek kuvvet yol eğrisindeki değişiklikler değerlendirildi. Kuvvette düşme görülen dört yer belirlenerek her grupta 6 rat olacak şekilde dört farklı grup oluşturuldu. Her grupta belirlenen seviyeye kadar ekstremite çekilerek işlem gerçekleştirildi. Ekstremite sabit hızla çekilirken artan kuvvet eğrisindeki ilk düşmeye damar-sinir paketindeki fibröz bantlar ve damarların adventisyaları ile epinöryumdaki kopmanın neden olduğu; ikinci düşmeye arterin kopmasının neden olduğu; üçüncü düşmeye %89 oranında vendeki kopmanın neden olduğu, dördüncü ve son sıradaki düşmeye sinirdeki kopmanın neden olduğu görüldü. Bu modelde, açı, hız ve kuvvet gibi değişkenler sabit tutularak arter ve vende avülziyon tarzı yaralanma oluşturulabildiği gibi, ciltte degloving tarzı yaralanma veya deneysel brakial pleksus zedelenmeleri oluşturulmasında da rahatlıkla kullanılabileceği düşünülen, deney sonuçlarını güvenilir kılan, hassasiyetinin artırılması ile birlikte gelecekte ümit vaat eden bir yöntem olduğu söylenebilir.

ArterlerKan damarlarıModeller+2
Mehmet Can Ubur
Akdeniz University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda değişik tram flep delay yöntemleri ve iskemik önkoşullama ile karşılaştırılması

Meme rekonstruksiyonunda halen pediküllü TRAM flep en sık uygulanan yöntemlerden biridir. Bu flebin en önemli dezavantajı deri adasında gözlenen nekrozdur. Çalışmamızda yaşayan deri adasını artırmak amacıyla farklı delay yöntemleri ve İÖ uyguladık ve sonuçlarını birbiriyle karşılaştırdık. 40 adet Wistar sıçanda 6x3 cm'lik TRAM flebini kullandık. Hayvanlar her grupta 8 adet olacak şekilde 5 gruba ayrıldı. Kontrol grubu da TRAM flep nondominant pedikülünden kaldırılıp orijinal yerine suture edildi. Grup 2'de sol TRAM flebin dominant pedikülü kesilip 1 hafta sonra flep kaldırıldı. Grup 3'te planlanan flebe sadece cilt insizyonu yapıldı ve 1 hafta sonra TRAM flep kaldırıldı. Grup 4'te hem dominant vaskuler pedikül kesildi, hem de cilt insizyonu yapıldı ve 1 hafta sonra flep kaldırıldı. Grup 5'te İÖ, 10 dakika iskemi / 10 dakika reperfüzyon periyotlarının 3 defa tekrarlanması ile yapıldı. TRAM flebin kaldırılmasından 1 hafta sonra yaşayan deri alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi, her gruptan iki sıçana mikroanjiografi uygulandı. Sadece cilt insizyonu yapılan delay grubu dışındaki bütün grupların istatistiksel olarak anlamlı yaşayan flep deri adasını artırdıgını saptadık. İÖ'nin, sıçan TRAM flep modelinde delay işlemine alternatif olup olamayacağını araştırdık ve İÖ'nin yaşayan flep alanını artırmada cerrahi delay kadar etkili olmadığını saptadık.

Anı Çinpolat
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aksiyel ve perforator paternli flep pediküllerinin rotasyona dayanıklılıklarının karşılaştırılması; Cerrahi geciktirme yöntemi ile rotasyon arkının arttırabilirliğinin araştırılması

Flep pedikülünün rotasyona uğraması fleplerde önemli bir dolaşım yetmezliği sebebidir. Pedikül torsiyonu ameliyat sırasında kaza eseri olabileceği ya da teknik hatalardan kaynaklanabileceği gibi, flebin defekt alanına transferi sırasında bir zorunluluk gereği de olabilir ve böyle bir durumda flep vasküler dolaşımını tehlikeye atabilir.. Biz bu deneysel çalışmada ratlarda aksiyel paternli flep pedikülü ve perforator paternli flep pediküllerinin rotasyona dayanıklılığını karşılaştırmayı amaçladık. Çalışmanın ikinci kısmında ise bu rotasyon arkını arttırabilmede cerrahi geciktirme işleminin etkili olup olmadığını araştırdık. Çalışma için 120 adet erkek Wistar sıçan kullanıldı. 50 hayvanda 3x3 cm boyutlarında çift taraflı kasık flebi, yüzeyel inferior epigastrik damarlar üzerinden kaldırıldı. Sağ tarafdaki flep kaldırıldığı şekilde geri orijinal yerine dikildi ve tüm sıçanlarda kontrol grubu olarak kullanıldı. Bu 50 hayvan sol taraf kasık flebinde yapılan prosedüre göre 5 gruba ayrıldı. İlk grupdaki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra saat yönünde 90 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup II'deki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra 180 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup III'de flebe uygulanan rotasyon derecesi 270, grup IV'de 360, grup V'de 720 dereceydi. Diğer 50 hayvanda 3x3 cm boyutlarında çift taraflı posterior uyluk perforator flebi kaldırıldı. Sağ tarafdaki flep kaldırıldığı şekilde geri orijinal yerine dikildi ve tüm sıçanlarda kontrol grubu olarak kullanıldı. Bu 50 hayvan da sol taraf kasık flebinde yapılan prosedüre göre 5 gruba ayrıldı. İlk grupdaki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra saat yönünde 90 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup II'deki 10 hayvanın flebi kaldırıldıktan sonra 180 derece döndürülerek yerine geri dikildi. Grup III'de flebe uygulanan rotasyon derecesi 270, grup IV'de 360, grup V'de 720 dereceydi. Fleplerin kaldırılmasından 1 hafta sonra yaşayan deri alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi, her gruptan 3 sıçana mikroanjiografi uygulandı. Her grupdan 3 flep örneği histopatolojik inceleme ile ödem, konjesyon, inflamasyon ve iskemi açısından değerlendirildi. Bütün kontrol grupları hem aksiyel hem perforator grup da beklenildiği gibi sorunsuz yaşadı, bu gruplarda yaşayan flep oranı %100'dü. Aksiyal grupda grup I, II, III, IV'de çalışma grubu fleplerinden hiç birinde anlamlı nekroz gözlenmedi. Buna karşın perforator grupda grup I, II çalışma grubu fleplerinde anlamlı nekroz gözlenmezken, grup III'den başlayarak grup IV ve V'de değişen derecelerde nekroz gözlendi. İstatiksel olarak; perforator gruplarda hem daha erken rotasyon derecelerinde nekroz gözlenmeye başlarken hem de ortalama nekroz alanları aksiyel gruba göre daha fazlaydı. Histolojik ve mikroangiografik bulgular bunu destekler nitelikteydi. Çalışmanın ikinci bölümünde 20 adet rat rastgele 2 gruba bölündü. İlk grubda cerrahi geciktirme işleminin ardından 3x3 cm boyutlarında kasık flebi kaldırıldı. Pedikülü 720 derece rotasyona uğratıldıktan sonra yerine dikildi. İkinci grubda cerrahi geciktirme işleminin ardından 3x3 cm boyutlarında posterior uyluk perforator flebi kaldırıldı. Pedikülü 720 derece rotasyona uğratıldıktan sonra yerine dikildi. Pedikülü rotasyona uğramış fleplerde yaşayan deri adasında cerrahi geciktirme yöntemi ile artış sağlanmış olsa da bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Sonuç olarak; aksiyel pedikül paternine sahip fleplerin, perforator paterne sahip olanlara kıyasla rotasyonuna daha dayanıklı olduğunu ve cerrahi geciktirmenin flebin rotasyon arkını arttırmada etkin bir yöntem olmadığını saptadık.

Gamze Bektaş
Akdeniz University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serbest fleplerde başarısızlık nedenleri ve kurtarma stratejilerinin araştırılması

SERBEST FLEPLERDE BAŞARISIZLIK NEDENLERİ VE KURTARMA STRATEJİLERİNİN ARAŞTIRILMASISerbest doku nakli büyük ve lokal dokularla kapatılamayan doku defektlerinin tedavisinde plastik cerrahi için çok önemli bir yere sahiptir. Günümüzde büyük mikrocerrahi merkezlerinde yapılan geniş serilerde %5 ile % 25 arasında serbest flep revizyona alınmaktadır ve bu dokuların çoğunun telafi edilmesi oldukça zor olmaktadır. Bu da, serbest fleplerin revizyona alınma nedenlerinin bilinmesi ve revizyona alınan fleplerin kurtarılma stratejilerinin kavranmasını çok önemli hale getirmektedir.Çalışmada 2005 ve 2010 yılları arasında yapılan 334 serbest doku nakli retrospektif olarak incelenmiştir. Fleplerin yıllara göre dağılımları, etyolojiler, yapıldığı bölgeler, flep çeşitleri, revizyon yapılan flep sayısı, revizyona alınma nedenleri, revizyona alınan fleplerden başarısız olanlar ve başarısızlık nedenleri tanımlandı.Toplam 334 flep içerisinden 43 flep revizyona alınmış olup 20 tanesinde arterde, 18 tanesinde vende, 4 tanesinde ise hem arter hem de vende tromboz görülmüştür. Ayrıca 1 tanesinde cross-leg ayrılması sonucu flep başarısız olmuştur. 34 flepte ilk 24 saat içerisinde dolaşım sorunu tespit edildiğinden revizyona alınmıştır. 16 flepte ise revizyon yapılmış ancak sonuç başarısız olmuştur. En çok alt ekstremiteye flep uygulanmış olup en çok uygulanan flep çeşidi ise ALT olarak saptanmıştır. En çok revizyon yapılan ve en çok başarısız olan flep çeşidi de ALT olmuştur. En çok travmaya bağlı serbest doku nakli yapma ihtiyacı görülmüştür. Sonuç olarak, % 95 oranında başarı sağlanmıştır.Serbest doku naklinde, ameliyat öncesi hasta hazırlığı ile başlayıp ilgili ameliyat tekniğinin uygulaması ve sonrasında yakın takip ile devam eden zor bir süreçtir. Cerrahın tüm bu aşamalarda yapılması gerekenlere hakim olması ve herhangi bir sorunla karşılaştığında bunu saptayıp çözüm üretebilmesi başarıyı getiren en önemli özellikler olarak görülmektedir.

Cerrahi fleplerCerrahi-plastikDoku nakli+2
Ahmet Harun Şimşek
Akdeniz University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat inferior epigastrik deri flebinde farklı geciktirme ve iskemik koşullama metodlarının iskemi/reperfüzyon sonrası flep sağkalımına etkilerinin karşılaştırılması

Uzamış iskemi sonrası dolaşımın aniden sağlanması sonucunda oluşan reperfüzyon hasarı rekonstrüktif cerrahide tam olarak çözülememiş bir problemdir. Çalışmamızda sıçan epigastrik deri flebinde iskemik önkoşullama ve iskemik ardkoşullamanın ayrı ayrı ve birlikte kullanımı ile üç farklı geciktirme metodunun iskemi/reperfüzyon hasarı sonrası flep sağkalımı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi ve birbirleri ile karşılaştırılması amaçlandı. 70 adet Wistar ratta 6x3 cm'lik inferior epigastrik deri flebi kullanıldı. İskemik önkoşullama, iskemi öncesinde 15 dakika iskemi ve 15 dakika reperfüzyon periyotlarının 2 defa tekrarlanması ile yapıldı. İskemik ardkoşullama, iskemi sonrasında 30 saniye tam reperfüzyon, 30 saniye tam oklüzyon sikluslarının 6 defa tekrarlanması ile yapıldı. İskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubunda ise her iki işlem tek bir flebe uygulandı. Geciktirme metodları olarak ilk grupta planlanan flebin sadece deri adasının kesilmesi, ikinci grupta sadece karşı pedikülün kesilmesi, üçüncü grupta ise her iki işlemin birlikte uygulanması şeklinde planlandı. Geciktirme gruplarında 1 hafta sonra ikinci bir cerrahi işlem yapılarak flep tek pedikül üzerinde bırakıldı. Pedikül klemplenerek flebe 4 saat iskemi uygulandı. Bu sürenin sonunda klemp açılarak flep tekrar yerleştirildi ve sütüre edildi. Hayvanlar her grupta 10 hayvan olacak şekilde rastgele 7 gruba ayrıldı. Kontrol grubu, flep kaldırılarak pedikülü vasküler klemple kapatılarak flebe 4 saat iskemi yapıldı. İskemik önkoşullama grubu, 4 saat iskemi öncesi iskemik önkoşullama yapıldı. iskemik ardkoşullama grubu 4 saat iskemi sonrası iskemik ardkoşullama yapıldı. iskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubu, 4 saat iskemiden önce iskemik önkoşullama yapıldı, iskemiden sonra da iskemik ardkoşullama yapıldı. Tüm koşullama gruplarında cerrahi işlemden 1 hafta sonra sıçanlar sakrifiye edilerek yaşayan flep alanları ve tüm flep alanları ölçüldü. Geciktirme-1 grubu, planlanan deri adası kesildi. Geciktirme-2 grubu sol kasıktan 1 cm insizyon ile girilerek sol yüzeyel epigastrik damarlar bağlandı. Geciktirme-3 grubu, deri adası kesildi ve sol yüzeyel epigastrik damarlar bağlandı. Tüm geciktirme gruplarında ilk cerrahi işlemden 1 hafta sonra fleplerin tamamı sadece pedikül korunacak şekilde kesilerek 4 saat iskemi uygulandı ve iskemi süresinin sonunda reperfüzyon sağlandı. Geciktirme gruplarında uygulanan ikinci cerrahi işlemden 1 hafta sonra sıçanlar sakrifiye edilerek flep yaşayan alanı değerlendirildi ve yaşayan flebin total flep alanına yüzdesi kayıt edildi. Toplam 10 rat (kontrol grubu 1: 1 rat öldü, geciktirme-1 grubu 3: 2 rat flebini yedi ve 1 rat öldü, geciktirme-2 grubu 2: 1 rat flebini yedi ve 1 rat öldü, geciktirme-3 grubu 1: 1 rat flebini yedi, iskemik önkoşullama grubu 2: 2 rat flebini yedi, iskemik önkoşullama+iskemik ardkoşullama grubu 2: 2 rat flebini yedi) çalışmadan çıkarıldı. Sonuç olarak; iskemik önkoşullama metodu geciktirme gruplarının ikisine göre iskemi/reperfüzyon hasarından koruyuculukta daha etkilidir. İskemik önkoşullama yapılan gruba aynı zamanda iskemik ardkoşullama da eklendiğinde tüm geciktirme gruplarına göre iskemi/reperfüzyon hasarından koruyucu etkisi artmaktadır

Cerrahi fleplerCerrahi işlemler-operatifDeri+5
Polat Biçici
Akdeniz University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Deri flebi iskemisinin değerlendirilmesinde bioelektriksel empedansmetre ölçümleri

Kemal İslamoğlu
Akdeniz University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ratlarda nörokutanöz fleplerin yaşayabilir alanlarının artırılması amacıyla VEGF'nin kullanılması

Gülsüm Tetik Menevşe
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Alt göz kapağı posterior lamella defektlerinin rekonstrüksiyonunda ideal greft materyali arayışı: deneysel bir çalışma

Amaç ve Hipotez: Bu çalışmadaki amacımız; alt göz kapağı posterior lamella defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan greft materyallerini makroskobik ve histopatolojik olarak karşılaştırmaktır. Konan tüm materyaller mevcut komşu konjonktiva ilerlemesi için yatak oluşturmuştur. Önemli olan bu süreci hızlı, zararsız ve konforlu zemin yaratarak geçirmektir. Literatürde çalışmamızda kullandığımız greft materyallerine ait sınırlı bilgiler bulunmakla birlikte karşılaştırmalı çalışma örneği bulunmadığından 5 greft materyalini kullanıp makroskobik ve histopatolojik özelliklerini kıyaslayarak ideal greft materyalini araştırdık.Yöntem: Çalışmamızda her grupta 8 tavşan olmak üzere 5 grup oluşturularak toplam 40adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tavşanların alt göz kapaklarında yaklaşık 1 cm lik posterior lamella defektleri yaratıldı. Aynı seansta otolog konjonktiva, septal mukoza, sert damak, temporal fasya ve HAM greftleri yerleştirilerek yeni yerlerine adapte edildi. Glob ve göz kapakları; kemozis, greftte şekil bozukluğu ve korneal ülser açısından takip edildi. 4 hafta sonra yerleştirilen greftler histopatolojik inceleme için total olarak eksize edildi. Histopatolojik olarak vaskülarite, fibrozis, enflamasyon, Goblet hücre varlığı, konjonktival epitelizasyon varlığı bulguları değerlendirildi. Histopatolojik bulgular için skorlama sistemi oluşturuldu.Bulgular: Yerleştirilen greftlerin makroskobik incelemesinde konjonktival otogreftte herhangi bir komplikasyonla karşılaşılmadı. 1 adet alt göz kapağında korneal ülser saptandı. Gruplar arasında kemozis görülme sıklığı açısından anlamlı fark saptandı (p=0.037). Kornea ülseri açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.392). Greftlerde şekil bozukluğu açısından gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p< 0.001).Histopatolojik incelemede; enflamasyon açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.910). Fibrozis açısından da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.187) Vaskülarite, tüm deneklerde değişik şiddetlerde saptandı. Gruplar arasında vaskülarite açısından istatiktiksel olarak anlamlı fark yoktu(p=0.731). Konjonktival epitelizasyon 40 alt göz kapağının hepsinde gelişmişti. Konjonktiva greftinin % 100 ünde, temporal fasya, sert damak ve septal mukozada % 62.5, HAM greftinin % 50 sinde Goblet hücresi vardı( p=0.263) .Histopatolojik değerler toplam skorlama sisteminde temporal fasya ve sert damak grefti eşit puan alarak çalışmamızda istatiksel olarak en ideal greft materyali olarak saptanmıştır.Sonuç:Çalışmamızda ideal greft materyalini bulmak amacıyla 5 grup çalışılmış, skorlama sonucuna göre sert damak mukoza grefti ve temporal fasya grefti eşit derecede skor alarak ideal greft materyali olarak saptanmıştır. Konan tüm materyaller komşu konjonktiva ilerlemesi için zemin hazırlamıştır. Bu süreçi hızlandırmak ve komplikasyonsuz geçirmek önemlidir. Literatürde, çeşitli greft materyalleri hakkında bilgi mevcut olup karşılaştırma tarzında çalışma bulunmamaktadır. Temporal fasya; ulaşması kolay, tek seansta iki tabakalı onarım yapabilmesi, globa kolayca adapte edilebilmesi, donör saha morbiditesi yaratmaması, skar oluşturmaması ve kozmetik sonuçları nedeniyle başarılı bir greft materyalidir. Çalışmamızın, temporal fasya greftinin klinikte daha sık kullanımına katkıda bulunacağını umuyoruz.Anahtar kelimeler:Posterior lamella defekti, temporal fasya grefti, HAM greftiİletişim Adresi: Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Anabilim Dalı, Merkez/Aydın, email:bilkurbulut@hotmail.com Tel:053260672917. ÖZETBaşlık: Alt Göz Kapağı Posterior Lamella Defektlerinin Rekonstrüksiyonunda İdeal Greft Materyali Arayışı: Deneysel Bir ÇalışmaAmaç ve Hipotez: Bu çalışmadaki amacımız; alt göz kapağı posterior lamella defektlerinin rekonstrüksiyonunda kullanılan greft materyallerini makroskobik ve histopatolojik olarak karşılaştırmaktır. Konan tüm materyaller mevcut komşu konjonktiva ilerlemesi için yatak oluşturmuştur. Önemli olan bu süreci hızlı, zararsız ve konforlu zemin yaratarak geçirmektir. Literatürde çalışmamızda kullandığımız greft materyallerine ait sınırlı bilgiler bulunmakla birlikte karşılaştırmalı çalışma örneği bulunmadığından 5 greft materyalini kullanıp makroskobik ve histopatolojik özelliklerini kıyaslayarak ideal greft materyalini araştırdık.Yöntem: Çalışmamızda her grupta 8 tavşan olmak üzere 5 grup oluşturularak toplam 40adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tavşanların alt göz kapaklarında yaklaşık 1 cm lik posterior lamella defektleri yaratıldı. Aynı seansta otolog konjonktiva, septal mukoza, sert damak, temporal fasya ve HAM greftleri yerleştirilerek yeni yerlerine adapte edildi. Glob ve göz kapakları; kemozis, greftte şekil bozukluğu ve korneal ülser açısından takip edildi. 4 hafta sonra yerleştirilen greftler histopatolojik inceleme için total olarak eksize edildi. Histopatolojik olarak vaskülarite, fibrozis, enflamasyon, Goblet hücre varlığı, konjonktival epitelizasyon varlığı bulguları değerlendirildi. Histopatolojik bulgular için skorlama sistemi oluşturuldu.Bulgular: Yerleştirilen greftlerin makroskobik incelemesinde konjonktival otogreftte herhangi bir komplikasyonla karşılaşılmadı. 1 adet alt göz kapağında korneal ülser saptandı. Gruplar arasında kemozis görülme sıklığı açısından anlamlı fark saptandı (p=0.037). Kornea ülseri açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.392). Greftlerde şekil bozukluğu açısından gruplar arasında anlamlı fark bulundu (p< 0.001).Histopatolojik incelemede; enflamasyon açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.910). Fibrozis açısından da gruplar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0.187) Vaskülarite, tüm deneklerde değişik şiddetlerde saptandı. Gruplar arasında vaskülarite açısından istatiktiksel olarak anlamlı fark yoktu(p=0.731). Konjonktival epitelizasyon 40 alt göz kapağının hepsinde gelişmişti. Konjonktiva greftinin % 100 ünde, temporal fasya, sert damak ve septal mukozada % 62.5, HAM greftinin % 50 sinde Goblet hücresi vardı( p=0.263) .Histopatolojik değerler toplam skorlama sisteminde temporal fasya ve sert damak grefti eşit puan alarak çalışmamızda istatiksel olarak en ideal greft materyali olarak saptanmıştır.Sonuç:Çalışmamızda ideal greft materyalini bulmak amacıyla 5 grup çalışılmış, skorlama sonucuna göre sert damak mukoza grefti ve temporal fasya grefti eşit derecede skor alarak ideal greft materyali olarak saptanmıştır. Konan tüm materyaller komşu konjonktiva ilerlemesi için zemin hazırlamıştır. Bu süreçi hızlandırmak ve komplikasyonsuz geçirmek önemlidir. Literatürde, çeşitli greft materyalleri hakkında bilgi mevcut olup karşılaştırma tarzında çalışma bulunmamaktadır. Temporal fasya; ulaşması kolay, tek seansta iki tabakalı onarım yapabilmesi, globa kolayca adapte edilebilmesi, donör saha morbiditesi yaratmaması, skar oluşturmaması ve kozmetik sonuçları nedeniyle başarılı bir greft materyalidir. Çalışmamızın, temporal fasya greftinin klinikte daha sık kullanımına katkıda bulunacağını umuyoruz.

AmnionCerrahi-plastikGöz hastalıkları+2
Hatice Bilkur Bulut
Adnan Menderes University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Sıçanlara intraoperatif PRP kullanımının venöz konjesyon oluşturulmuş fleplerin yaşayabilirliğine etkisi

Bu çalışmanın amacı total venöz yetmezlik oluşturulmuş sıçan epigastrik ada flebinde PRP'nin flep yaşayabilirliği üzerine etkisini araştırmaktır. Çalışmada inferior epigastrik arter ada flebi kullanıldı. Çalışma 17 adet Wistar cinsi erkek sıçan üzerinde yapıldı. Sıçanlar random olarak deney,sham ve kontrol olmak üzere üç gruba ayrıldı. Deney grubu venöz konjesyone fleplere 0,5 ml PRP uygulandı. Sıçanlar postoperatif 7 gün izlendi. Yedinci günün sonunda yüksek doz ketamin enjeksiyonu ile sakrifiye edildi. Değerlendirme makroskopik gözlem, digital ortamda topografik değerlendirme ile flep nekroz yüzdelerinin karşılaştırılması ve histopatolojik değerlendirme ile yapıldı. Makroskopide Sham ve deney grubunda postoperatif 7. günde nekroz gelişirken, deney grubunda venöz yetmezlikte olduğu ve nekroz oranlarının sham grubuna göre daha düşük olduğu gözlendi. Makroskopik bulgular histopatolojik inceleme ile doğrulandı. Topografik değerlendirme ile ölçülen nekroz yüzdeleri kontrol ve sham ,deney grupları arasında karşılaştırıldığında belirgin farklar gözlendi ancak istatiksel olarak anlamlı değildi. Elde edilen bulgulara dayanılarak total venöz yetmezlik oluşturulmuş ada fleplerde PRP'nin flep yaşayabilirliğini etkisi tartışmalı olduğu sonucuna varılmıştır.

Cerrahi fleplerGref yaşamasıSıçanlar+2
Ender Ceylan
Adnan Menderes University
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Periferik sinir onarımlarında ters uç-yan sinir greftlerinin uç-uca sinir greftleri ile karşılaştırılması ( sıçanlarda deneysel çalışma )

Periferik sinirler, neoplazmlar, travmalar, kompresyon durumları, enflamatuarhastalıklar, enfeksiyonlar, cerrahi işlemler gibi çok çeşitli nedenlerden dolayı zarargörebilmektedir. Yaralanmanın etiyolojik özelliğine, şiddetine, yaralanmanınbulunduğu anatomik lokalizasyon bağlı olarak farklı yöntemlerle sinir onarımıyapılabilir. Klinikte aynı anda birden fazla hedef kas dokusunun tek bir intakt sinir ilenörotize edilmesini gerektiren klinik durumlarla karşılaşılabilinir. Böyle bir problemeyönelik olarak literatürde uç-yan onarımın değişik modifikasyonları uygulanmayaçalışılmıştır. Genellikle de bu yöntemler çoklu veya seri uç-yan onarım şeklindedir.Bu çalışmada ters uç-yan olarak literatürde tanımlanan yöntemi sinir grefti ilebirlikte uygulayarak, tek bir intakt sinir ile iki ayrı hedef kas grubunu nörotize etmeyihedefledik. Bu amaçla 6 deneysel grup planlandı:? Grup 1: Kontrol grubu;? Grup 2: Onarım yapılmayan grup;? Grup 3: Uç-uca onarım grubu;? Grup 4: Ters uç-yan onarım grubudur.At nalı şeklindeki sinir greftinin ortasına açılan epinöral pencereye intakt sinirinucu sütüre edilerek sinir greftinin iki ucunda da aksonal ilerleme sağlandı. Ters uçyanonarımın fizyolojisini daha iyi değerlendirebilmek amacı ile Grup 5 ve Grup 6oluşturuldu. Grup 5'te at nalı greftin uçlarına farklı hedef dokular sütüre edilirken Grup6'da greftin bir ucu bağlanarak nörotropizm incelenmiştir.Bu çalışmanın değerlendirilmesinde yürüme analizi, EMG ve elektronmikroskobisinde myelinli ve myelinsiz aksonların sayımı yapılmıştır.Grup 4'ün (ters uç-yan onarım) yürüme analizleri ve EMG bulguları, Grup 3'te(uç-uca onarım) elde edilen bulgulara göre istatistiksel olarak daha anlamlıbulunmuştur. Sinir greftinin uçlarından alınan örneklerin elektron mikroskobikincelemesinde, ters uç-yan onarım yapılan grupta myelinsiz ve myelinli aksonsayılarının, uç-uca onarımın yapıldığı gruba göre istatistiksel olarak daha fazlaolduğu saptanmıştır.Bu çalışmada, sinir dokusu, kas dokusu ve serbest bağlamanın nörotropizmaçısından önceliği de değerlendirilmiş ve sinir dokusunun diğerlerinden daha baskınolduğu görülmüştür. Aksonal ilerleme açısından ideal bir ortam sağladığı nörotropizmçalışmaları için bu çalışma iyi bir model olabilir.Sonuçlar göz önüne alındığında, tek bir intakt sinirin ters uç-yan onarımyöntemi ve sinir grefti kullanılarak iki hedef kası başarılı bir şekilde innerveedebileceği gösterilmiştir.

Periferik sinirler
Ozan Balık
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Stromal vasküler fraksiyon ve plateletten zengin fibrinin subdermal enjeksiyonunun deri komponentlerine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: İntrinsik ve ekstrinsik mekanizmalarla gerçekleşen yaşlanma süreci kendisini birçok bulgu ile göstermektedir. Bu bulguların en belirgin ve göze çarpan şekli deri bulgularıdır. (1, 2) Bu çalışmada serum fizyolojik (SF), otolog plateletten zengin fibrin (PRF) ve otolog stromal vasküler fraksiyon (SVF) tavşan kulağına tek doz olarak subdermal olarak enjekte edilmiş ve deri komponentlerine histolojik düzeyde etkileri değerlendirilmiştir. Yaşlanmanın deri bulgularını yavaşlatmak ya da önlemek amacıyla kullanılabilecek proliferatif bir etkinin varlığı araştırılmıştır. Yöntem: Çalışma 24 adet 8-12 aylık, 2,5-3 kg ağırlığında dişi Yeni Zelanda tavşanın 48 kulağında yapıldı. Her bir denekten 20-25 ml inguinal yağ yastıkçığı eksize edilerek SVF ve tam kan alınarak PRF elde edildi. Birinci grupta, deneklerin kulaklarına 2 ml serum fizyolojik; ikinci grupta 1 ml SVF + 1 ml PRF kombinasyonu; üçüncü grupta 2 ml SVF ve dördüncü grupta 2 ml PRF enjeksiyonu yapıldı. Birinci hafta, birinci ay, ikinci ay ve üçüncü ay sonunda; her bir zaman diliminde tüm gruplardan üçer adet denekten doku örneği alınarak histomorfometrik olarak değerlendirildi. Bulgular: Gruplar arasında yapılan histomorfometrik incelemelerde dermal kalınlık, mikrovasküler yoğunluk ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Bunun yanında bu parametrelerin değerlendirildiği birçok ikili karşılaştırma sonucunda istatistiksel anlamlılık sınırında (p=0,05) fark saptandı. İstatistiksel anlamlılık sınırında (p=0,05) fark saptanan SVF+PRF ve SVF gruplarının SF grubuna göre üçüncü ayda mikrovasküler yoğunluğu fazlaydı. PRF grubunda ise daha erken ve kısa süreli etki ile uyumlu olarak birinci hafta değerleri SF grubuna göre yüksek saptandı. Bu değerler yanında fokal selüler 2 proliferasyon izlenen alanlar SVF+PRF ve SVF gruplarında PRF ve SF gruplarına göre daha fazla izlendi. Sonuç: Bu çalışmada tek doz PRF ya da SVF uygulaması ile beklenen proliferatif ve rejeneratif etki histolojik olarak anlamlı fark oluşturacak şekilde ortaya konamamıştır. Bunun yanında doku düzeyinde fokal selüler ve ekstraselüler proliferatif etkiler izlenmiştir. SVF ve PRF'nin ılımlı proliferatif etkileri nedeniyle anlamlı sonuçların elde edilebilmesi için tekrarlayan dozlarda uygulandıkları ve daha fazla denek sayısını içeren çalışmalar yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Stromal vasküler fraksiyon, plateletten zengin fibrin, plateletten zengin plazma, yaşlanma

Cerrahi-plastikDeriDeri yaşlanması+4
Hasip Şamil Yazgan
Dokuz Eylül University
2018
00