
130
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Günübirlik hastalarda preanestezik değerlendirme zamanlamasının preoperatif anksiyete üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmanın amacı günübirlik minör cerrahi geçirecek olan hastalarda preanestezik değerlendirme zamanlamasının preoperatif anksiyete üzerine etkisini araştırmaktır. Gereç-Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Gündüz Hastanesinde lokal anestezi ve sedasyonla günübirlik minör cerrahi işlem uygulanacak olan, 18-80 yaş arası fiziksel durumu ASA I ve II olan 144 hasta çalışmaya alındı. Preanestezik değerlendirmesi anestezi poliklinikte yapılan (Grup P) ve preanestezik değerlendirmesi Gündüz Hastanesinde yapılan (Grup G) olmak üzere hastalar iki grupta incelendi. Anksiyete düzeylerini ölçen STAI (State – Trait Anxiety Inventory, Durumluk-Sürekli anksiyete ölçeği) anketi ve VAS (Vizüel Analog Skala) her iki gruba preanestezik değerlendirme öncesinde uygulandı (Durumluk Anksiyete 1, Sürekli Anksiyete ve VAS 1). Her iki grupta STAI anketi ve VAS, operasyon salonuna alınmanın hemen öncesinde, preoperatif bekleme alanında tekrarlandı (Durumluk Anksiyete 2, VAS 2). Bulgular: Durumluk Anksiyete 1 skorları, Grup P: 35.22±8.90, Grup G: 35.11±8.80; Durumluk Anksiyete 2 skorları, Grup P: 37.97±10.90, Grup G: 38.04±9.47 idi. Her iki grupta grup içi Durumluk Anksiyete 2 skorları Durumluk Anksiyete 1 skorlarına göre daha yüksekti (Grup P için p:0,018, Grup G için p:0,01) fakat gruplar kıyaslandığında iki grup arasında fark yoktu. Benzer şekilde Sürekli Anksiyete, VAS 1, VAS 2 değerleri açısından karşılaştırıldığında da iki grup arasında anlamlı fark gözlenmedi (p>0.05). Araştırmaya dahil edilen hastalarda operasyonu iptal olan ya da ertelenen olgu olmadı. Sonuç: Lokal anestezi ve sedoanaljezi eşliğinde minör cerrahi geçirmesi planlanan hastalarda preanestezik değerlendirme zamanlamasının hastaların preoperatif anksiyete düzeyi üzerine etkisinin olmadığı ve operasyon planlarını değiştirmediği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Preoperatif anksiyete, STAI, Preoperatif değerlendirme, Günübirlik hasta
İzmir ilinde multimorbidite oluşturan hastalıklar ve bunların görülme sıklığı
Sağlık alanındaki ilerlemeler; kronik hastalıklarla yaşam süresinin uzamasını sağlayarak kronik hastalıkların bir arada görülme sıklığında artışa neden olmuştur. Bu durum iki ve üzeri kronik hastalığın bir arada bulunması olarak tanımlanan multimorbidite kavramının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu çalışmada amacımız İzmir ilinde multimorbidite oluşturan hastalıkları, bunların sıklığını ve ilişkili faktörleri sorgulamak, bu güncel kavramı aile hekimliği bakış açısı ile değerlendirmektir.Çalışmamız İzmir ili merkez ilçelerindeki Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 18 yaş ve üzeri gönüllü katılımcılarla yüz yüze görüşülerek gerçekleştirilmiştir. Katılımcılara literatürden faydalanılarak oluşturulmuş 19 kronik hastalığı sorgulayan anket, Morisky İlaç Tedavisine Uyum Ölçeği ve Uluslararası Fiziksel Aktivite Anketi uygulanmıştır. 18 yaş ve üzeri 982 katılımcıya ulaşılmıştır. Katılımcıların %30,1'inin 18-34 yaş; %35,4'ünün 35-49 yaş, %25,1'inin 50-64 yaş aralığında ve %9,4'ünün ise 65 yaş ve üzerinde olduğu, cinsiyet dağılımının yarı yarıya olduğu; fiziksel olarak aktif olan bireyler katılımcıların %28,9' unu, BKI > 30 olanların ise %23,7'sini oluşturduğu görülmüştür. Katılımcıların %48,7'sinin kronik bir hastalığının olmadığı belirlenmiştir. İki ve üzeri kronik hastalığın bir arada görülme sıklığı %30,9; üç ve üzeri kronik hastalığın bir arada bulunma sıklığı %15,2 olarak bulunmuştur. Yaş ile birlikte multimorbidite sıklığının arttığı görülmüştür. Obez olmayan ve fiziksel olarak aktif olan bireylerde multimorbidite oranının daha düşük olduğu görülmüştür.
Glokomatöz görme alanı defektlerinde humphrey otomatik perimetri ile heidelberg edge perimetrinin karşılaştırılması, heidelberg retina tomografisi ve heidelberg spektralis optik koherens tomografi ile yapısal ve fonksiyonel ilişkisinin belirlenmesi
Amaç: Glokomatöz görme alanı defektlerinde, Humphrey Otomatik Perimetri (HOP) ile Heidelberg Edge Perimetri'nin (HEP) karşılaştırılması, Heidelberg Retina Tomografisi (HRT) ve Heidelberg Spektralis Optik Koherens Tomografi (OKT) ile yapısal ve fonksiyonel ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Glokom biriminde takip edilen glokomatöz görme alanı defekti olan 56 hastanın 56 gözü dahil edildi. Tüm hastalarda HEP ile 30.2 Flicker Defined Form (FDF), Standard Automated Perimeter (SAP) Std ve Fast stratejileri, HOP ile 30.2 SITA Std ve Fast stratejileri ile görme alanı (GA) çekimleri, HRT ve OKT ile Optik Disk (OD) ve Retina Sinir Lifi Tabakası (RSLT) analizleri yapıldı. Bulgular: 56 hastanın 34'ü (%60.7) erkek, 22'si (%39.3) kadındı. Ortalama yaş 63.64 ± 11.17 yıldı. Test süreleri açısından SITA Fast stratejisi SITA Std'a göre süre kısalması açısından avantaj sağlarken, HEP SAP ve HEP FDF çekimlerinde Fast çekimleri süre açısından avantaj sağlamadı. Yanlış negatiflik yüzdesi HEP stratejilerinde HAP stratejilerine göre daha yüksek bulundu. 30.2 görme alanlarında MD değerleri korelasyon analizinde SITA Std ile HEP SAP Std arasında mükemmel korelasyon (r ꞊ 0.880, p ˂ 0.001), SITA Fast ile HEP SAP Fast arasında mükemmel korelasyon ( r ꞊ 0.823, p ˂ 0.001), SITA Std ile HEP FDF Std arasında iyi korelasyon ( r ꞊ 0.697, p ˂ 0.001), SITA Fast ile HEP FDF Fast arasında iyi korelasyon ( r ꞊ 0.626, p ˂ 0.001), HEP SAP Std ile HEP FDF Std arasında mükemmel korelasyon ( r ꞊ 0.810, p ˂ 0.001), HEP SAP Fast ile HEP FDF Fast arasında çok iyi korelasyon ( r ꞊ 0.735, p ˂ 0.001) saptandı. 30.2 görme alanlarında PSD değerleri korelasyon analizinde SITA Std ile HEP SAP Std arasında mükemmel korelasyon (r ꞊ 0.765, p ˂ 0.001), SITA Fast ile HEP SAP Fast arasında mükemmel korelasyon ( r ꞊ 0.757, p ˂ 0.001) saptanırken, SITA Std ile HEP FDF Std arasında ( r ꞊ -0.213, p ꞊ 0.115), SITA Fast ile HEP FDF Fast arasında ( r ꞊ -0.186, p ꞊0.171) ve HEP SAP Std ile HEP FDF Std arasında ( r ꞊ -0.34, p꞊ 0.324) korelasyon saptanmadı. HEP SAP Fast ile HEP FDF Fast arasında ise negatif düşük-orta korelasyon ( r ꞊ -0.303, p ꞊ 0.023) bulundu. HRT parametreleri ile 30.2 görme alanları MD değerleri arasında genel olarak korelasyon saptansa da düşük düzeyde idi. HRT parametreleri ile 30.2 görme alanları PSD değerleri arasında genel olarak korelasyon saptanmadı. Görme alanları ortalama MD değerleri ile OKT RSLT kalınlığı korelasyonu incelendiğinde genel olarak orta düzeyde korelasyon saptandı. 30.2 görme alanları ortalama PSD değerleri ile OKT RSLT kalınlığı korelasyonu incelendiğinde genel olarak düşük-orta düzeyde korelasyon saptandı. Sonuç: 30.2 görme alanlarındaki MD ve PSD değerleri açısından SITA ve HEP SAP arasında genel olarak mükemmel korelasyon mevcuttur. MD ve PSD değerleri ile OKT parametreleri arasındaki korelasyon HRT parametrelerine göre daha yüksek bulunmuştur.
Ankilozan spondilit hastalarında orta kulak tutulumunun saf ses odyometri ve geniş bant timpanometri testleri ile araştırılması
ANKİLOZAN SPONDİLİT HASTALARINDA ORTA KULAK TUTULUMUNUN SAF SES ODYOMETRİ VE GENİŞ BANT TİMPANOMETRİ TESTLERİ İLE ARAŞTIRILMASI. Dr. Melih Arif Közen Dokuz Eylül Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalı İnciraltı, İZMİR Amaç ve hipotez Bu çalışmada, ankilozan spondilit hastalığının, orta kulak fonksiyonları üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Yöntem Çalışmaya 62 ankilozan spondilit hastasına ait 124 kulak ve 45 sağlıklı bireye ait 90 kulak (kontrol grubu) dahil edildi. Katılımcıların işitme düzeyleri 250-16000 Hz. arasındaki oktav frekanslarında saf ses odyometri testleri ile değerlendirildi. Orta kulak absorbans oranları ve rezonans frekansları geniş bant timpanometri testi ile ölçüldü. Ankilozan spondilit ve kontrol gruplarının işitme eşikleri, absorbans oranları ve rezonans frekansları karşılaştırıldı. Hastalık aktivitesinin, takip süresinin, AS nedeniyle kullanılan ilaçların; işitme, orta kulak absorbansı ve rezonans frekansı üzerine olan etkileri ankilozan spondilit grubu içerisinde karşılaştırıldı. Bulgular Test edilen kulakların hiçbirinde iletim tipi işitme kaybı izlenmedi. 500, 1000, 2000 ve 4000 Hz hava yolu işitme eşiklerinin aritmetik ortalaması alınarak hesaplanan saf ses ortalamalarına göre ankilozan spondilit grubunda 10 kulakta (% 8), kontrol grubunda ise 4 kulakta (% 4) hafif derecede sensörinöral işitme kaybı saptandı. 8-16 kHz arasındaki oktav frekansların ortalamalarına göre ise ankilozan spondilit grubunda bulunan 99 kulakta (% 79,8), kontrol grubunda 62 kulakta (% 68) sensörinöral işitme kaybı tespit edildi. Tüm frekanslardaki hava yolu işitme eşikleri AS grubunda daha yüksek bulunsa da sadece 250, 500, 1000, 2000 ve 4000 Hz frekanslarında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0,05). Ankilozan spondilit grubuna ait 250 Hz oktav bandındaki absorbans oranı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p<0,05). 10 yıl üzeri hastalık süresi olanların 2000 Hz oktav bandındaki absorbans oranları, 10 yıldan az süredir takip edilen hastalara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (p<0,05). Kulak tarafının, cinsiyetin ve kullanılan ilaçların odyometrik ve geniş bant immitansmetrik bulgular üzerine etkisi olmadığı gözlendi. Sonuç Ankilozan spondilit hastalarında düşük frekanslardaki işitme eşiklerinin yükseldiği, 250 Hz oktav bandındaki absorbans oranlarının düştüğü saptanmıştır. Ankilozan spondilite bağlı kulak tutulumunun daha net ortaya konabilmesi için çok merkezli, geniş hasta grubunu içeren çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler Ankilozan spondilit, Geniş Bant Timpanometri, Absorbans, İşitme Kaybı
Fakoemülsifikasyon yöntemi ile katarakt cerrahisi yapılan hastalarda kornea anterior ve posterior kurvatur değişiklikleri
ÖZET Amaç: Fakoemülsifikasyon yöntemi ile katarakt cerrahisi sonrası korneanın ön ve arka kurvatur değişikliklerinin karşılaştırılması Materyal-Metot: Retrospektif çalışmamıza; fakoemülsifikasyon yöntemi ile katarakt cerrahisi ve göz içi lens (GİL) implantasyonu yapılan, post-operatif en az 3 ay izlemi olan, 141 hastanın 168 gözü dahil edildi. Ameliyat öncesi; otorefraktometre ile ölçülen keratometri değerleri; IOLMaster ile ölçülen keratometri ve aksiyel uzunluk (AU) değerleri kaydedildi. Pentacam ile, ameliyat öncesi ile ameliyat sonrası 1. ve 3. ayda; korneanın ön yüz, arka yüz ve total astigmatizma ile keratometri değerleri ölçüldü. Birinci ve 3. aydaki; kornea ön yüz, arka yüz ve total cerrahi ile indüklenen astigmatizma (CİA) vektör analizi ile hesaplandı. Kornea ön yüz, arka yüz ve total CİA ile ana kesi yerleşimi, ana kesi boyutu, AU ve operasyon öncesi astigmatizma arasındaki ilişkiler değerlendirildi. Bulgular: Temporal, oblik ve üst kadranlardan saydam korneal kesi (SKK) yapılan gruplarda, ameliyat sonrası 3. ayda; kornea ön yüz ortalama CİA sırasıyla, 0,53±0,34 D, 0,75±0,52 D, 0,81±0,46 D; kornea arka yüz ortalama CİA sırasıyla, 0,23±0,19 D, 0,25±0,19 D, 0,23±0,14 D ve total korneal ortalama CİA sırasıyla, 0,58±0,43 D, 0,79±0,52 D, 0,86±0,52 D idi. Kornea ön yüz ve total CİA açısından, sadece temporal ve üst kadranlardan ana kesi yapılan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Kornea arka yüzde ise ana kesi yerleşimine göre CİA farkları, istatistiksel olarak anlamlı değildi. Ana kesi boyutları 2,2 mm, 2,4 mm, 2,75 mm ve 3,5 mm olan gruplarda, 3. ayda; kornea ön yüz ortalama CİA, sırasıyla 0,38±0,17 D, 0,62±0,19 D, 1,05±0,40 D, 1,31±0,67 D; kornea arka yüz ortalama CİA, sırasıyla 0,17±0,10 D, 0,24±0,17 D, 0,27±0,23 D, 0,30±0,19 D ve total korneal ortalama CİA, sırasıyla 0,41±0,19 D, 0,68±0,29 D, 1,03±0,42 D, 1,13±0,77 D idi. Kornea ön yüz ve total kurvatur değişimleri incelendiğinde; ana kesi boyutları 2,75 mm ve 3,5 mm olan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı. Fakat diğer gruplar arasındaki ikili karşılaştırmalarda farklar anlamlı idi. Kornea arka kurvatur değişiklikleri incelendiğinde, sadece 2,2 mm ve 3,5 mm ana kesi yapılan gruplar arasındaki CİA farkı anlamlı idi. Temporal kadrandan ana kesi yapılan grupta operasyon öncesi astigmatizma değerleri ≥ 2 D olan vakalarda, CİA istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Temporal ve oblik kadranlardan ana kesi VIII yapılan gruplarda, AU'ları <22 mm olan vakalarda, CİA istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek bulundu. Kornea arka yüz astigmatizma değerleri ≥ 0,5 D olan vakalarda, kornea arka yüz CİA istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı. Sonuç: Vakalar ana kesi boyutlarına göre incelendiğinde; en düşük CİA 2,2 mm ana kesi yapılan grupta saptanırken, bu grubu sırasıyla 2,4 mm, 2,75 mm ve 3,5 mm ana kesi yapılan gruplar izledi. Ana kesi yerleşimlerine göre yapılan analizde, en düşük CİA temporal kadran yerleşimli ana kesi yapılan grupta saptanırken, en yüksek CİA üst kadran yerleşimli ana kesi yapılan grupta bulundu. AU'ları <22 mm olan veya operasyon öncesi astigmatizma değerleri ≥ 2 D olan hastalarda CİA'nın yüksek olduğu görüldü. Ameliyat öncesi ölçülen, arka korneal astigmatizma değerleri ≥ 0,5 D olan vakalarda, arka korneal CİA yüksek saptandı. Anahtar kelimeler: Kornea, ön yüz astigmatizma, arka yüz astigmatizma, total astigmatizma, cerrahi ile indüklenen astigmatizma, aksiyel uzunluk, Pentacam
Aile hekimlerinin cinsel yolla bulaşan hastalıkların yönetimindeki yetkinlik düzeyleri
GİRİŞ VE AMAÇ: Cinsel yolla bulaşan hastalıklar (CYBH); 21. yüzyılın en yaygın ve önemli sağlık sorunlarından biridir. Basit korunma ve tedavi yöntemlerine rağmen, prevalansı tüm dünyada yüksek seyretmektedir. Ayrıca birçok çalışma, aile hekimlerinin CYBH tanısı, tedavisi ve yönetimi hakkındaki bilgilerinin yetersiz olduğunu vurgulamaktadır. Bu çalışmada aile hekimlerinin CYBH yönetimindeki yetkinlik düzeylerinin olgu örnekleri aracılığıyla saptanması amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Kesitsel analitik tipteki bu çalışmanın evrenini, Türkiye'deki tüm aile hekimleri oluşturmaktadır. Demografik özellikler ve CYBH konusunda öz-değerlendirmeyle ilgili soruları ve 3 olgu örneğinde tanı, tedavi ve yönetimle ilgili soruları içeren anketler, Türkiye İstatistiki Bölge Birimleri Sınıflandırması'ndaki 12 bölgeden tabakalı rastgele örneklemeyle seçilen illerdeki tüm aile hekimlerine e-postayla gönderilmiştir. Her doğru cevaba 1 puan verilerek katılımcıların tanı, tedavi/yönetim ve toplam yetkinlik skorları hesaplanmıştır. Bunun yanında, öz değerlendirme soruları üzerinden katılımcıların yeterlilik, engel ve davranış puanları hesaplanmıştır. Veriler, IBM SPSS Statistics V22.0 programıyla analiz edilmiştir. BULGULAR: Çalışmaya toplam 658 aile hekimi katılmıştı. Katılımcıların % 29'u (n=191) kadındı. Yaş ortalamaları 42,29 ± 7,902, meslekteki çalışma yılı ortalamaları 17,69 ± 8,059'du. Katılımcıların % 52.1'i (n=343), tıp fakültesi dışında CYBH'la ilgili eğitim almamıştı. Toplam tanı skorları ortalaması medyan değerin üzerinde, tedavi/yönetim ve yetkinlik skorlarının ortalamaları ise medyan değerlerin altındaydı. Skorların yaş, cinsiyet, akademik durum, meslekteki çalışma yılı ve aile hekimi olarak çalışma yılı arasında anlamlı ilişki saptanmadı (p>0.05). Daha önce CYBH'lerin sık görüldüğü bir kurumda çalışanların davranış ve yeterlilik skorları çalışmayanlara göre (p=0,002, p<0,001); CYBH konusunda tıp fakültesi öğrencilik yılları dışında eğitim alanların tedavi/yönetim, engel, davranış ve yeterlilik skorları almayanlara göre (p=0.031, p=0.004, p<0.001 ve p<0,001); CYBH yönetim sorumluluğunun birinci basamakta olması gerektiğini belirtenlerin tedavi/yönetim, yetkinlik, davranış ve yeterlilik skorları diğerlerine göre (p<0.001, p=0.001, p.0,001 ve p=0,003) anlamlı düzeyde daha yüksekti. SONUÇ: Aile hekimlerinin CYBH'lerin tanı, tedavi ve yönetimi hakkındaki bilgi düzeyleri ve yönetim becerileri yetersizdir ve geliştirilmelidir.
Türkiye'deki göğüs hastalıkları hekimlerinde tükenmişlik sendromu sıklığının araştırılması
Amaç; "Tükenmişlik Sendromu" işi gereği yoğun duygusal tepkilere maruz kalan ve sürekli diğer insanlarla yüz yüze çalışmak zorunda olan bireylerde görülen, kişinin gerek iş hayatında gerekse diğer insanlarla olan ilişkilerinde olumsuzluklara yol açan, kronik yorgunluk, çaresizlik, umutsuzluk ve özsaygı yitimi duygularının gelişimi ile birlikte seyreden fiziksel, duygusal ve entelektüel tükenmeyle karakterize bir sendrom olarak tanımlanmıştır. Bu araştırma ile Türkiye'deki göğüs hekimlerinde tükenmişlik sendromu sıklığının araştırılması ve buna etki eden faktörlerin saptanması amaçlandı. Yöntem; Bu kesitsel, tanımlayıcı çalışmada Türkiye'de göğüs hastalıkları alanında çalışmakta olan hekimlere Eylül- Kasım 2016 tarihleri arasında elektronik posta, telefon, kısa mesaj yolu ile ulaşıldı. Bilgilendirilmiş gönüllü onamı ile sosyodemografik veri formu ve maslach tükenmişlik ölçeğinden oluşan anket formları gönderildi. Ayrıca ulaşılabilen hastaneler ziyaret edildi göğüs hekimlerine basılı anket formları dağıtıldı. Bulgular; Çalışmaya 105 (%29.8) araştırma görevlisi, 148 (%42.0) uzman, 99 (%28.1) öğretim üyesi olmak üzere toplam 352 kişi katıldı. Hekimlerin 238'i (%67.6) kadındı. Yaş ortalaması 38.93(±9.977) bulundu. En yüksek tükenmişlik düzeyleri asistanlarda ve uzmanlarda bulundu (p<0.001). En düşük tükenmişlik puanları özel sağlık kuruşlarında çalışan hekimlerdeydi (p<0.001). Duygusal tükenmişlik, duyarsızlaşma, kişisel başarıda azalma boyutları ile toplam nöbet sayısı arasında pozitif, yaş ile negatif yönde ilişki bulundu (p<0.001). Alınan maaşın yeterli olduğunu düşünenlerde duygusal tükenme ve duyarsızlaşma daha düşük saptandı (p<0.05). Uzmanlık alanı kendi isteği ile seçen 296 kişinin %50.3'ü bugün tekrar tercih imkânı olsa aynı uzmanlık alanını seçmeyeceğini belirtti. Hekimlerin %83.5'u kendilerine ya da ailelerine yeterli vakit ayıramadıklarını belirtti. Sonuç; Göğüs hastalıkları hekimlerinde tükenmişlik sendromunun araştırıldığı bu çalışmada; hekimlerin tükenmişlik düzeylerinin önceki araştırmalardan oldukça yüksek olduğu saptandı. Belki de gerçek çözüm; konuya taraf olan birimlerin, bir masa etrafında eşit koşullarda ve eşit güçte bir araya gelerek sağlık sisteminin ve çalışma koşullarının, insan onuruna ve yaşama haklarına saygı gösteren bir yapıda yeniden ele alınması ve düzeltilmesi olacaktır. Anahtar Kelimeler: Tükenmişlik sendromu, göğüs hastalıkları, duyarsızlaşma, duygusal tükenme, kişisel başarı eksikliği.
Manisa'da 15 yaş ve üzeri nüfusta depresyon, panik bozukluk ve somatoform bozukluk sıklığı ve sağlığın sosyal belirleyicileri ile ilişkisi
Giriş ve Amaç Mental hastalıklar sadece duygu, düşünce ve davranış yönetiminden değil; sağlığın sosyal belirleyicilerinden de etkilenir. Bu araştırmanın amacı Manisa İli'nde 15 yaş ve üzeri nüfusta depresyon, panik bozukluk ve somatoform bozukluk sıklığı ve sağlığın sosyal belirleyicileri ile ilişkisinin saptanmasıdır. Yöntem Araştırma kesitsel tiptedir, Mart-Haziran 2014'te Manisa İli'nde gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini 2014 yılında Manisa İli AHBS'ye kayıtlı 15 yaş ve üstü 1,086,255 birey oluşturmaktadır. Beklenen mental hastalık sıklığı %12, mutlak sapma %2 alınarak %95 güven düzeyinde en az örnek büyüklüğü 1,014 kişi olarak hesaplanmıştır. Örnek için %40 yedek alınmış ve araştırmada 1,423 kişiye ulaşılması hedeflenmiştir. Örnek seçimi rasgele örnekleme yöntemi ile yapılmıştır. Araştırmada incelenen bağımlı değişken mental hastalık varlığıdır. Bağımsız değişkenler, yaş, cins, öğrenim durumu, çalışma durumu, mesleksel sınıf, kişi başı eşdeğer gelir, algılanan gelir düzeyi, barınma koşulları, hanede yaşayan kişi sayısı, odabaşına düşen kişi sayısı ve göç durumudur. Çözümlemede SPSS 15.0 paket programı kullanılarak mental hastalık varlığı için bağımsız değişkenlerin "odds ratio" ve %95 Güven aralıkları lojistik regresyon analizi ile hesaplanmıştır. Araştırma öncesi Dokuz Eylül Üniversitesi Girişimsel Olmayan Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alınmıştır. Bulgular Araştırmada 1,038 kişiye ulaşılmıştır. Ulaşma oranı %72.9'dur. Çalışmada, somatizasyon bozukluğu sıklığı %9, depresyon sıklığı %5, panik bozukluk sıklığı ise %3 bulunmuştur. Bunlardan en az birinin bulunma sıklığı, bir başka deyişle mental hastalık sıklığı ise %14 bulunmuştur. Mental hastalık sıklığı kadınlarda %22.3 olup, erkeklerden (%4.1) daha yüksektir. (Düzeltilmiş OR=7.7 %95 GA: 4.4-13.5). Mental hastalık geçici işlerde çalışanlarda profesyonel işlerde çalışanlara göre 4.4 kat (Düzeltilmiş OR=4.4 (%95 GA: 1.4-13.3)), işveren ya da kendi işinde çalışanlarda profesyonellere göre 5.0 kat (Düzeltilmiş OR=5.0 (1.3-19.4)) yüksek bulunmuştur. Mavi yakalı işçiler ya da tarım işçilerinde, profesyonel mesleği olanlara göre mental hastalık sıklığında anlamlı fark saptanmamıştır. Mental hastalık sıklığı düşük gelir algısına sahip kişilerde, gelirlerini orta/yüksek düzeyde algılayanlara göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (Düzeltilmiş OR=1.6 (1.1-2.4)). Mental hastalık, son beş yılda göç edenlerde etmeyenlere göre yüksektir (Düzeltilmiş OR=1.7 (1.0-2.7)). Yaş gruplarına, öğrenim durumuna, eş değer hane halkı gelir dilimlerine ve barınma koşullarına göre çözümleme yapıldığında, mental hastalık sıklığı açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç Mental hastalık sıklığı kadınlarda, düzensiz gelir getiren meslek grubunda olanlarda, işveren ya da kendi işinde çalışıyor olanlarda ve düşük gelir algısı olanlarda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Toplumda mental hastalıkların azaltılmasına yönelik politika geliştirilirken söz konusu sosyal belirleyicilerin göz önünde tutulması önemlidir.
Birinci basamakta kronik hastalıklarda kronik hasta bakımının hasta perspektifinden değerlendirilmesi
Amaç: Birinci basamağa başvuran hastalar arasında kronik hastalıklardan hipertansiyon ve/veya diyabeti olan hastaların kronik hasta bakımını hasta perspektifinden belirlemektir. Yöntem: Kesitsel tipteki araştırmamızın katılımcılarını İzmir ili Balçova ilçesindeki Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran hipertansiyon ve/veya diyabet hastaları oluşturmuştur. Araştırma Temmuz–Ağustos 2016'da yürütülerek 384 Diyabetes Mellitus, 384 Hipertansiyon olmak üzere toplam 768 hasta dâhil edilmiştir. Hastalara sosyodemografik özellikler ve Kronik Hastalık Bakımını Değerlendirme Ölçeği-Hasta Formu(PACIC)'nu içeren anket yüz yüze görüşme yöntemiyle uygulanmıştır. Türkçe PACIC 20 madde ve 5 alt ölçekten oluşmaktadır. İstatistiksel analizlerde SPSS 22.0 programı kullanılmış, yüzde, ortalama, anova ve t testleri yapılmıştır. P<0,05 anlamlı olarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Tüm katılımcıların yaş ortalaması 62,3±9,99 idi. Hastaların %61.1 (n: 469)'i kadın, %38.9 (n:299)'u erkekti. Hastaların %19.8 (n:152)'i sigara kullanıyordu. Hipertansiyon hastalarının %50 (n:191)'si diyet-egzersiz yapmadığını belirtirken bu oran, diyabet hastalarının %45 (n:172)'i düzeyindeydi. Hastaların %32,2 (n: 247)'si son 1 yıl içinde Aile Sağlığı Merkezleri haricinde başka bir sağlık kuruluşuna başvurmamışlardı. Katılımcıların Kronik hastalık bakımını değerlendirme ölçeği genel puan ortalaması 2,41±0,84 idi. Hipertansiyon ve diyabet hastaları arasında fark yoktu (p>0.05). Alt ölçekler değerlendirildiğinde "izlem/koordinasyon"da diyabetikler lehine daha yüksek ortalama puan belirlendi. Ölçek ortalama puanı ve alt ölçeklerden "hasta katılımı" ve "izlem/koordinasyon"da erkeklerin puanı kadınlardan fazlaydı. Katılımcıların yaşı arttıkça ve eğitim durumu azaldıkça ölçek puanlarının azaldığı görüldü. Aile sağlığı merkezine başvuru sayısı, ekonomik durumu, sigara içme durumuyla ölçek ortalaması arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0.05). Sonuç: Hipertansiyon ve diyabet hastalarının Kronik hastalık bakımını değerlendirme ölçeği ortalama puanları düşük düzeylerdedir. Kronik hastalıkların birinci basamakta izlemi büyük önem taşımaktadır. Birinci basamakta kronik hastalık bakımını geliştirmeye ihtiyaç vardır.
Acil servise lateral malleol travması ile başvuran hastalarda ultrasonografinin kırık tanısındaki sensitivite ve spesifitesinin araştırılması
Giriş ve Amaç: Kırık tanısında standart yöntem direkt grafi olmasına rağmen, ultrasonografi kullanımı giderek yaygınlaşmaktadır. Bizim çalışmamamızın amacı erişkinlerde lateral malleol kırıklarının tanısında ultrasonografik incelemenin tanısal değerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Acil servise lateral malleol travması sebebiyle başvuran 18 yaş ve üstü hastaların alındığı ileri yönelik kesitsel bir çalışmadır. Hastalara acil servis hekimi tarafından ultrasonografik inceleme yapıldıktan sonra anteroposterior ve lateral direkt grafi çekildi. Direkt grafi ve ultrasonografi arasında uyumsuzluk olması durumunda hastalara bilgisayarlı tomografi çekildi. Direkt grafi ve varsa bilgisayarlı tomografi görüntüleri ultrasonografik bulgularından ve hastanın klinik bulgularından habersiz bir ortopedi uzmanı tarafından yorumlandı. Ortopedi uzmanının kararı altın standart kabul edildi. İstatiksel analiz için SPSS 15.0 Windows ve vassarstats programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 120 hastanın 42'sinde kırık olduğu tespit edildi (toplam kırık prevelansı %35). Ultrasonografik incelemede 47 hastada lateral malleol kırığı görüldü. Ultrasonografi lateral malleol kırıklarının tümünü tespit ederken, beş olguda yanlış pozitif sonuç verdi. Ultrasonografinin lateral malleol kırıklarının tanısında sensitivitesi %100, spesifitesi %93, pozitif likelihood ratio (LR) değerleri 8.4, negatif LR değerleri none saptandı. Direkt grafinin lateral malleol kırıklarının tanısında sensitivitesi sırasıyla ise %92.8, spesifitesi %100, pozitif LR değerleri ∞, negatif LR 0.03 saptandı. Sonuç: Ultrasonografinin, lateral malleol kırıkları tanısındaki duyarlılığı, direkt grafiden yüksektir. Acil servis hekimleri lateral malleol kırıklarının tanısında yatak başı ultrasonografik incelemeyi efektif bir tanı aracı olarak kullanabilirler