
82
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılması
Gebe ve gebe olmayan köpeklerde luteal dönem hormonal mekanizması doğuma yakın prostaglandin F2 alfa (PGF2α) üretimi hariç benzerlik gösterir. Gebe köpeklerde uteroplasental bölgeden doğuma yakın korpus luteum (CL) yapısını lize eden PGF2α üretilmektedir. Ancak gebe olmayan köpeklerde PGF2α üretimi bulunmamakta, CL yavaş olarak regrese olmaktadır. Bu yavaş regresyon, köpeklerde luteal dönemde CL fonksiyonuna destek olan birçok luteotropik faktör bulunmasına rağmen gerçekleşmektedir. Bu yönleri ile köpeklerde luteolizis sürecindeki mekanizmalar hala tam olarak anlaşılamamıştır. Sunulan tezde amaç, gebe olmayan köpeklerde luteolizisin moleküler mekanizmasının araştırılmasıdır. Bu amaçla, gebe olmayan köpeklerde luteolizisi uyarmak için CL'nin PGF2α'ya duyarlı olduğu diöstrüsun 30-35. günlerinde deri altı olarak PGF2α, enjeksiyonları uygulandı. Gebe olmayan köpekler; kontrol grubu (n=4), 1 defa PGF2α uygulama grubu (1PGF, n=4), 2 defa PGF2α uygulama grubu (2PGF, n=4) ve 3 defa PGF2α uygulama grubu (3PGF, n=4) olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Yüksek doz PGF2α'nin köpeklerdeki yan etkilerinden dolayı düşük doz (20 µg/kg) PGF2α uygulaması tercih edildi. Luteolizis sırasındaki moleküler değişimleri incelemek için, uygulama gruplarından son PGF2α enjeksiyonundan 1 saat sonra (1, 9 ve 25. saatlerde) ve kontrol grubundan (uygulama yok) CL örnekleri ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu ile toplandı. Toplanan CL'lerden total RNA izole edilerek ters transkriptaz reaksiyonu ile komplementer DNA (cDNA) elde edildi. Luteolitik mekanizmada rol oynadığı bilinen genlerin (Steroidogenik akut regulatör protein (StAR), Kolesterol yan zincir bölünme enzimi (P450scc/CYP11A1), Lüteinleştirici hormon reseptörü (LH-R), Monosit kemoatraktan protein 1 (MCP-1), İnterlökin 8 (İL-8), Nukleer reseptör alt aile 4 grup A eleman 1 (NR4A1/Nurr77), Siklooksijenaz 1 ve 2 (COX-1, COX-2), Prostaglandin transporter (PGT), Prostaglandin F2α reseptörü (PGFR), BAX, Caspase-3, Fas-Ligand (Fas-L)) mRNA ekspresyonları Real-Time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (Real-Time PZR) ile değerlendirildi. Luteal dokuda NR4A1 ve MCP-1'in mRNA düzeyinin hücresel lokalizasyonu, ile StAR'ın protein düzeyinin hücresel lokalizasyonu ve yoğunluğu sırasıyla İn situ hibridizasyon (İSH) ve immunohistokimya (İHK) metotları ile belirlendi. Prostaglandin F2α uyarımı sonrası NR4A1'in mRNA ekspresyon değerinin tedavi gruplarında daha yüksek olduğu, İSH yönteminde de luteal ve endoteliyal hücrelerde lokalize olduğu gözlemlendi. PGF2α enjeksiyon sayısı arttıkça PGFR, PGT ve COX-2'nin mRNA düzeyinin azaldığı tespit edildi. Siklooksijenaz 1'in ekspresyonunun gruplar arasında değişmediği gözlemlendi. İmmun yanıt ile ilgili MCP-1 ve İL-8 genlerinin mRNA ekspresyonlarında ilk enjeksiyon sonrası (1PGF) belirgin düzeyde artış olduğu saptandı. İn situ hibridizasyon ile PGF2α sonrası MCP-1'in luteal dokuda luteal ve endoteliyal hücreler aralarında lokalize olduğu gösterildi. Fas-L'nin mRNA ekspresyon değerinin sadece 3PGF grubunda yüksek olduğu belirlendi. Progesteron (P4) sentezinden sorumlu genler LH-R, StAR ve CYP11A1'in mRNA ekspresyonlarının PGF2α enjeksiyonları sonrası azaldığı tespit edildi. PGF2α enjeksiyon sayısı artışına bağlı StAR proteininin yoğunluğunun azalması İHK ile mikroskop altında görüntülendi. Apoptozis ile ilgili BAX ve Caspase-3 genlerinin mRNA ekspresyon değerleri gruplar arasında benzer bulundu. Serum P4 düzeyinin uygulama gruplarında PGF2α enjeksiyonları sonrası belirgin bir şekilde düştüğü ancak, çalışmanın sonunda hala bazal seviyenin üstünde olduğu belirlendi. Sonuçlara göre (serum P4 ve çalışılan genlerin mRNA ve protein (StAR) ekspresyon seviyeleri) gebe olmayan köpeklerde diöstrüsun 30-35. günlerinde tekrarlayan PGF2α enjeksiyonlarının CL'de fonksiyonel luteolizisi uyardığı düşünülmektedir. Uyarılmış luteolizis modelinde tekrarlayan PGF2α uygulamaları sonrası, PGF2α üretimi, etkisi ve taşınması ile P4 üretimi ve devamlılığından sorumlu mekanizmaların CL'de mRNA seviyesinde düştüğü tespit edildi. Ayrıca, LH-R'nin PGF2α uygulamaları ile azalması, ekzojen PGF2α uygulamalarının köpek CL'sinde luteotropik etkiyi engellediğini işaret etmektedir. Bununla birlikte, immun yanıt genlerinin ekspresyonunun PGF2α enjeksiyonu sonrası artması, köpek CL'sinde akut yangıyı uyardığını göstermektedir. Bu deneysel koşullar altında, apoptozis ile ilişkili genlerin PGF2α enjeksiyonlarına duyarsızlığı, PGF2α'nın fonksiyonel luteolizisi uyardığı fakat apoptozisi başlatmadığı şeklinde yorumlanabilir. Sonuç olarak, ekzojen tekrarlayan PGF2α uygulamaları ile gebe olmayan köpek CL'lerinde luteolitik mekanizmanın uyarılabildiği belirlenmiştir. Ayrıca, gebe olmayan köpek CL'lerindeki luteolizisin moleküler mekanizmasının, diğer evcil hayvan türleri ile bazı yönlerden benzerlik gösterdiği kanatine varıldı.
Aydın İli söke ilçesinde siyah-alaca sütçü ineklerde subklinik mastitis prevalansının belirlenmesi
Bu çalışmada, Aydın ili Söke ilçesinin farklı mahallelerinde bulunan Siyah-Alaca ineklerde subklinik masititis oranının belirlenmesi ve subklinik mastitise neden olan bakterilerin moleküler (sekans analizi) identifikasyonun yapılması amaçlandı. Materyal olarak 312 baş Siyah-Alaca ineğin 1231 meme lobu kullanıldı. California Mastitis Test (CMT) sonucunda, ineklerin %72.44'ünün ve meme loblarının %46.63'ünün subklinik mastitisli olduğu belirlendi. Subklinik mastitisli inekler, yaş, laktasyon ayı, altlık yapısı, sağım sistemi ve bulundukları mahallelere göre değerlendirildi. Yaş ve laktasyon ayının artışı subklinik mastitis için riskli olduğu düşünüldü. Sağım sisteminin subklinik mastitise etkisi yüzdesel olarak farklı bulunsa da istatistiksel olarak önemli olmadığı (P>0.05) gözlenirken; kauçuk altlığın kullanıldığı işletmelerde subklinik mastitisin önemli derecede azaldığı kaydedildi (P<0.001). CMT pozitif 226 inekten aseptik şartlarda alınan süt numunelerinin 128'inde (%56.64) patojen mikroorganizmalar tespit edilirken 98'inde (%43.36) üreme görülmedi (P<0.05). Yüzyirmisekiz numuneden, 178'inde mikroorganizma ürediği, bunlardan 77'sinin (%43.75) bulaşıcı, 99'unun (%56.25) çevresel mastitis etkeni bakteri, 2'sinin ise maya olduğu tespit edildi. Streptecoccus spp., Stapylococcus spp., Corynebacterium spp., Bacillus spp. ve koliform grubu bakterilerin en çok identifiye edilen türler olduğu görüldü. Altlık materyali olarak gübrenin kullanıldığı işletmelerde, çevresel mastitis etkenlerinin subklinik mastitisde başlıca risk faktörü olduğu tespit edildi. Farklı bölgelerde yapılan çalışmalarda olduğu gibi Aydın ili Söke ilçesinde de subklinik mastitisin önemli bir sorun olduğu, ayrıca yetiştiricilerin hastalığın tanı, tedavi ve daha önemlisi koruma-kontrol yolları hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları belirlendi. Belirli aralıklarla subklinik mastitis taraması yapılması, etken izolasyonu ve identifikasyonu ile mastitise karşı alınacak tedbirlerin işletmelerin karlılığı ve sürdürebilirliği için önemli olduğu sonucuna varıldı. Anahtar kelimeler: California Mastitis Test, Moleküler identifikasyon, Subklinik mastitis
Köpeklerde ovaryohisterektomi operasyonunda lidokain ve meloksikam uygulamalarının postoperatif glutatyon peroksidaz, katalaz ve malondialdehit konsantrasyonları üzerine etkileri
Bu tezin amacı, rutin ovaryohisterektomi (OHE) geçiren sağlıklı köpeklerde lidokain ve meloksikam uygulamalarının postoperatif oksidatif stres belirteçleri üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışmada Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Hayvan Hastanesi'ne OHE talebiyle getirilen 28 adet dişi köpek kullanıldı. Köpekler rastgele 4 eşit gruba [Grup Kontrol (n=7), Grup Lidokain (n=7), Grup Meloksikam (n=7) ve Grup Lidokain-Meloksikam (n=7)] ayrıldı. Grup Lidokain'e OHE operasyonunu takiben 1 mg/kg dozda Lidokain intraperitoneal olarak karın boşluğunun kraniyal ve kaudal kısımlarına püskürtüldü ve ensizyon bölgesi kapatıldı. Grup Meloksikam'a OHE operasyonunu takiben 0,2 mg/kg dozda Meloksikam deri altı (SC) tek doz uygulandı. Grup Lidokain-Meloksikam'a OHE operasyonunu takiben 1 mg/kg dozda Lidokain intraperitoneal olarak karın boşluğunun kraniyal ve kaudal kısımlarına püskürtüldü ve SC tek doz Meloksikam 0,2 mg/kg dozda uygulanarak ensizyon bölgesi kapatıldı. Grup Kontrol'de ise operasyon takiben lidokain veya meloksikam uygulanılmadan rutin ovaryohisterektomi gerçekleştirildi. Oksidatif stres değerlerini belirlemek amacıyla; preoperatif dönemde, postoperatif 2., 12. ve 24. saatlerde kan örnekleri alınarak serumları çıkarıldı. Bu örneklerden serum malondialdehit (MDA), serum glutatyon peroksidaz (GSH-Px) ve serum katalaz (CAT) değerleri ölçüldü. Çalışmada lidokain-meloksikam grubunda MDA, GSH-Px ve CAT konsantrasyonları zamanla azalmakla birlikte lidokain grubunda sadece CAT konsantrasyonunun zamanla azaldığı görülmektedir. Sonuç olarak lidokain ve meloksikamın kombine olarak uygulanması oksidatif stresin azaltılmasında yararlı bir ilaç kombinasyonu olabileceği kanısına varıldı.
Pyometralı köpeklerde postoperatif izlemde infrared termografi bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: Sunulan tez çalışmasında kistik endometriyal hiperplazi (KEH)-pyometra kompleksi bulunan köpeklerde kısırlaştırma operasyonu sonrası infrared termografi (IRT) uygulamalarının postoperatif izlemde kullanılabilirliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışma toplamda 14 dişi köpekte olmak üzere, KEH-Pyometra tanısı konulmuş (Grup 1, n=7) ve elektif kısırlaştırma operasyonu uygulanan sağlıklı hayvanlar (Grup 2, n=7) üzerinde yürütüldü. Hastalardan operasyon öncesi ve postoperatif 1, 4 ve 7. günlerde serum CRP düzeyi ölçüldü. Göz ve ensizyon bölgesinden termografik görüntüler kaydedilerek sonuçlar istatistikî yönden incelendi. Bulgular: Her iki çalışma grubunda da intraoperatif ve postoperatif komplikasyon gelişmedi ve Grup 1 içindeki tüm köpekler sorunsuz şekilde iyileşti. Serum CRP düzeyleri Grup 1'de 0, 4 v 7. günlerde daha yüksekti (P<0,05), her iki grupta da 1. günde pik düzeyde iken (P>0,05), 4. ve 7. günlerde azalma görüldü (P<0,05). Tüm hayvanlarda postoperatif CRP düzeyi 4. ve 7. günlerde azalma eğilimi gösterdi. Göz ve abdominal termografik incelemelerde gruplar arasında ve grup içinde istatiksel olarak bir fark görülmedi (P>0,05). Sonuç: Sağlıklı ve hasta gruplarda cerrahi sonrasında serum CRP değerleri 1. günde maksimum düzeye ulaşırken, bu artış KEH-Pyometra grubunda var olan yangısal reaksiyona bağlı olarak daha hafif bir artış şeklinde görüldü. Çalışmanın komplikasyonsuz tamamlanması nedeniyle 4. günde CRP değerleri azalma eğilimine girmiş ve termografik görüntülerde belirgin bir farklılık görülmemiştir. İstatiksel verilere yansımasa da KEH-Pyometra grubunda 1. ve 4. günlerde göz; diğer tüm günlerde abdomen sıcaklığı kontrol grubuna kıyasla yüksek seyretti. Gelecekte daha büyük popülasyonlarda uygulanacak benzer çalışmalarda ovaryohisterektomi sonrası serum CRP ölçümüne ek olarak, non-invaziv ve pratik bir uygulama olan termografi kullanımının prognozun belirlenmesinde yardımcı olacağı düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Köpek, Postoperatif izlem, Pyometra, Termografi
İneklerde subklinik mastitislere sebep olan bakteri türüne göre sütteki TH1/TH2 sitokin dengesinin belirlenmesi
Bu tezde, ineklerde subklinik mastitislere neden olan bakteri türlerine (Escherichia coli, Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus) göre sütteki Th1/Th2 sitokin dengesinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmaya 180 adet inek dahil edildi. İneklere Kaliforniya Mastitis Testi (CMT) uygulandı. Kaliforniya Mastitis Testinde, dört meme lobuda negatif olan inekler CMT (-) grubuna (n=45) dahil edildi. Escherichia coli grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Escherichia coli üreyen ineklerden; Streptococcus agalactiae grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Streptococcus agalactiae üreyen ineklerden ve Staphylococcus aureus grubu (n=45), CMT pozitif süt örneklerinde Staphylococcus aureus üreyen ineklerden oluşturuldu. Süt numunelerindeki somatik hücre sayımı Cell Counter cihazı kullanılarak ölçüldü. Süt kompozisyon analizi Laktoscan cihazı kullanılarak ve sitokin analizleri ise tür spesifik ticari ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Escherichia coli grubunda süt TNF-α ve IFN-γ düzeyi yüksek bulunurken, IL-2 düzeyi düşük bulundu. En düşük süt IL-4 düzeyi CMT (-) grubunda bulundu. Süt IL-5 düzeyi en yüksek Streptococcus agalactiae grubunda bulunurken, süt IL-10 düzeyi en yüksek Staphylococcus aureus grubunda tespit edildi. Ayrıca, sütteki somatik hücre sayısının (SHS) artması, TNF-α ve IFN-γ düzeyinin azalmasına, IL-5 düzeyinin ise artmasına neden oldu. Ancak, IL-2, IL-4 ve IL-10 düzeylerinin SHS değişikliğinden etkilenmediği tespit edildi. Ayrıca, süt örneklerinde yağ yüzdesi Escherichia coli grubunda en yüksek oranda bulunurken, yağsız kuru madde, protein, laktoz ve mineral madde yüzdesi en düşük oranda bulundu. Sonuç olarak, Escherichia coli grubunda Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th1 yönüne kaydığı belirlendi. Streptococcus agalactiae ve Staphylococcus aureus gruplarında ise Th1/Th2 polarizasyon dengesinin Th2 yönünde olduğu bulundu. Bulgularımıza göre, Escherichia coli'ye bağlı mastitis olgularında hücresel bağışıklığın güçlü tutulması gerekirken, Staphylococcus aureus ve Streptococcus agalactiae'nın neden olduğu mastitislerde ise hümoral bağışıklığın desteklenmesi kanaatine varıldı.
Postpartum sorunlu ineklerde asprosin ve beta-hidroksibütirik asit düzeylerinin araştırılması
Bu tezde, ineklerde asprosin düzeylerinin tespit edilmesi, bu hormonun postpartum hastalıklar ve β- hidroksibütirik asit (BHBA) ile arasındaki ilişkinin belirlenmesi ayrıca asprosin hormonunun postpartum dönem hastalıkları özelliklede ketozis için bir belirteç olması ihtimalinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla tez iki aşamalı olarak dizayn edilmiştir. Birinci aşamada, yaşları 3-4 arasında değişen sağlıklı 20 Simental ırkı ineğin doğum anında, doğumdan sonra 3, 6, 9, 12 ve 15. günlerde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. İkinci aşamada ise 200 inek sağlıklı (n=100) ve hastalıklı (retensiyo sekundinarum, hipokalsemi, metritis, topallık, abomazum deplasmanı, mastitis) (n=100) olarak iki gruba ayrıldı ve doğum sonrası sadece 15. günde kan numuneleri alınarak BHBA ve asprosin değerleri ölçüldü. Her iki aşamada da asprosin düzeyleri ticari ELISA kiti ve BHBA değerleri ise ketometre kullanılarak ölçüldü. Elde edilen veriler değerlendirildiğinde ineklerde asprosin hormonunun kan serumunda ölçülebilir düzeyde ve BHBA ile arasında negatif korelasyon (r= -0.194) olduğu belirlendi (P<0.01). Diğer yandan çalışmanın ilk aşamasında elde edilen verilere göre BHBA (P=0.242) ve asprosinin (P=0.889) günlere göre değişiminde herhangi bir paralellik görülmedi (P>0.05). Hastalıklı ve sağlıklı hayvanların BHBA ve asprosin düzeyleri birbiriyle karşılaştırıldığında ise hastalıklı grubun BHBA (0.77±0.31 mmol/L) ve asprosin (0.99±0.41 ng/mL) düzeylerinin sağlıklı gruba göre daha yüksek (BHBA = 0.66±0.31 mmol/L, asprosin= 0.86±0.27 ng/mL) olduğu (P<0.05); hastalıklı grubu oluşturan hayvanlar kendi içerisinde karşılaştırıldığında ise retensiyo sekundinarumlu hayvanların BHBA düzeyinin (0.90±0.4 mmol/L) daha yüksek (P<0.05), asprosin değerinin (0.90±0.37 ng/mL) farklı olmadığı, yine topallık yaşayan hayvanların BHBA düzeyinin düşük (0.54±0.05 mmol/L), asprosin düzeyinin (1.84±0.51 ng/mL) ise daha yüksek (P<0.01) olduğu tespit edildi. Ketozis olmayan (BHBA <1.2 mmol/L) hayvanlarda asprosin düzeyi (0.95±0.35 ng/mL) subklinik ketozisli (BHBA ≥1.2 mmol/L) (0.71±0.21 ng/mL) gruptan daha yüksek bulundu. Sonuç olarak, ineklerde asprosin ile postpartum dönem hastalıkları arasındaki ilişkilerin belirlenmesi için daha kapsamlı çalışmaların yapılmasının faydalı olacağı kanaatine varıldı.
İneklerde doğum anındaki TH1/TH2 sitokin dengesi ve SOCS3 düzeyinin bazı postpartum hastalıklarla ilişkisi
Bu tezde ineklerde, hümoral ve hücresel immün sistem aktivitesinin önemli göstergelerinden olan Th1/Th2 polarizasyonu ve sitokin sinyal baskılayıcı (SOCS) 3'ün doğum anındaki düzeylerinin postpartum (pp) hastalıklarla ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmada 90'ı normal doğum (ND), 90'ı güç doğum (GD) olmak üzere 180 baş inek materyal olarak kullanıldı ve ineklerden doğum anında bir defa kan örneği alındı. Normal doğum yapan inekler herhangi bir pp problem şekillenmeyen (ND (-) (n=45)) ve pp problem şekillenen (ND (+) (n=45)) olmak üzere; benzer şekilde güç doğum yapan inekler de herhangi bir pp problem şekillenmeyen (GD (-) (n=45)) ve pp problem şekillenen (GD (+) (n=45)) olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Sitokin analizleri tür spesifik ticari ELISA kitleri kullanılarak yapıldı. Serum IFN-γ düzeyi ND (-) grubunda diğer gruplara göre daha yüksek bulunurken (P<0,001); ND (-) ile GD (-) arasında istatistiki bir fark olmadığı, fakat ND (+) ve GD (+) grupları arasındaki farkın anlamlı derecede önemli olduğu tespit edildi. Serum SOCS3 düzeyinde, ND (-) grubunun, GD (+) grubu ile istatistiki olarak önemli farklılık gösterdiği, ancak GD (-) grubu ineklerle aralarında herhangi bir fark olmadığı görüldü (P>0.05). Sonuç olarak gruplar arası Th1/Th2 polarizasyonu ND (-) grubunda IFN-γ, TNF-α ve IL-2 düzeyi diğer gruplara göre yüksek bulundu. Buna göre gruplar arası ND (-) grubunda polarizasyon dengesinin Th1 yönünde olduğu ve hücresel immünitenin desteklenmesi gerektiği kanaatine varıldı.
The investigation of levels of anti-mullerian hormone, kisspeptin 1 and kisspeptin 1 receptor in rats
In this thesis study, it was aimed to investigate the levels of kisspeptin 1 receptor in ovaries, Anti-mullerian hormone (AMH) and kisspeptin 1 (KiSS-1) in blood sera with cystic ovarian degeneration (COD), ovarian hyperstimulation (HS) experimentally, estrus and diestrus stages of sexual cycle in rats. For this purpose, 28 Sprague Dawley female rats aged 3-4 months were used. Rats divided into 4 groups; group 1 consisted animals in the cycle of estrus (n=7); group 2 from animals in the cycle of diestrus (n=7); group 3, animals with HS (n=7); group 4 consisted animals with COD (n=7). Animals in group 1 and 2 were decapitated when they were in estrus and diestrus cycles, group 3 and 4 were decapitated after HS and COD were created. Ovaries of animals from all groups were collected. AMH and KiSS-1 concentrations in blood sera obtained and kisspeptin 1 receptor levels in ovaries were determined using commercial ELISA kits. At the end of statistical analysis of the data obtained after the measurements revealed that the levels of kisspeptin 1 receptors on the ovary tissue were higher in estrus (1,271.43 ± 51.98 pg/ml) and HS (1,191.43 ± 85.67 pg/ml) group (p <0.05). AMH levels in blood sera were found to be higher in the group of estrus (16.91 ± 2.12 ng/ml) (p <0.05). There was no difference between the groups in terms of KiSS-1 concentrations in the blood serum. As a result, it was observed that AMH levels were lower in the experimental HS and COD cases than in the estrus phase and that the kisspeptin 1 receptor levels were similar to the estrus period in the HS rats.
Koyunlarda meydana gelen nonenfeksiyöz abortların önlenmesinde bazı vitamin ve minerallerin etkilerinin araştırılması
Bu tezde, koyunlarda enfeksiyonlara bağlı olmayan abortlardan korunmak için uygulanan Cu, Co, Zn ve Se mineralleri ile A, D, E ve B vitaminlerinin koruyucu etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışma materyali, yaşları 3 ile 5 arasında değişen daha önce en az bir doğum yapmış 1600 baş gebe koyundan oluşturuldu. Koyunlar Hamdani ve Akkaraman ırkı iki sürüden seçildi. Her çalışma grubunda iki yüz (200)'er hayvan olacak şekilde, hayvanlar 4 gruba ayrıldı. Mineral ve vitamin preparatları koçların sürüden ayrıldığı gün başlangıç kabul edilerek uygulanmaya başlandı. Gebeliğin 70. gününde, 1. gruptaki hayvanlara B1, B2, B6 ve B12 vitaminleri, 2. gruptaki hayvanlara A, D ve E vitaminleri, 3. gruptaki hayvanlara Cu, Co, Zn ve Se mineralleri içeren preparatlar uygulandı. Her iki ırkta 4. grup koyunlar kontrol olarak belirlendi ve herhangi bir uygulama yapılmadı. Gebelik süresince koyunlar takip edildi. Abort yapan hayvanlar kayıt altına alındı. Her abort yapan hayvan için brucella analizi yapıldı ve abort gerçekleşen tüm hayvanlardan negatif sonuç alındı. Sürülerde doğumlar tamamlandıktan sonra, elde edilen veriler kaydedildi. B vitamini (B1, B2, B6 ve B12) uygulanan hayvanlarda 9 adet koyunda (Akkaraman, 200/4, Hamdani 200/5), A, D ve E vitamini uygulanan hayvanlarda 9 adet koyunda (Akkaraman, 200/5, Hamdani 200/4), mineral madde (Cu, Co ve Se) uygulanan hayvanlarda 10 adet koyunda (Akkaraman 200/4, Hamdani 200/6) yavru atma gözlenirken, bu sayı kontrol grubu hayvanlarda 18 adet (Akkaraman 200/9, Hamdani 200/9) olarak tespit edildi. İstatistiki değerlendirme sonucunda sürülerde ırk faktörü, kullanılan mineral madde ve vitaminlerin abort görülme oranı üzerinde gruplar arasında önemli bir etki oluşturmadığı, ancak kontrol grubu hayvanlar ile karşılaştırıldığında gebelik sırasında kullanılan mineral maddelerin ve vitaminlerin abortları önlemede önemli bir etkiye sahip olduğu sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Koyun, yavru atma, A, D, E ve B vitamini, Cu, Co, Se, Zn, Hamdani, Akkaraman
İneklerde tohumlama sonrası uygulanan lesirelin asetat (GnRH analogu)'ın gebelik üzerine etkisi
Bu tezde, ineklere suni tohumlama ile birlikte farklı yollardan lesirelin asetat enjeksiyonlarının gebelik oranları üzerindeki etkisi araştırıldı. Materyal olarak postpartum 50-120. günler arasında kendiliğinden kızgınlığa gelen, düzenli aralıklarla seksüel siklus gösteren ve bu süreçte herhangi bir klinik bozukluk göstermeyen farklı ırk ve yaştan 180 inek kullanıldı. Materyali oluşturan inekler rastgele 4 gruba ayrıldı. A grubunda bulunan (n= 50) hayvanlara suni tohumlamadan hemen sonra 50 µg lesirelin asetat, B grubu (n=40), hayvanlara 2 ml serum fizyolojik üst epidural boşluğa uygulandı. C grubu (n=50), hayvanlara suni tohumlamadan hemen sonra 50 µg lesirelin asetat, D grubuna (n=40) ise, 2 ml serum fizyolojik kas içi olarak enjekte edildi. A ve B grubunda hayvanların gebelik oranları (sırasıyla % 64, % 45) arasında farklılığın olduğu (P<0,05) görüldü. Kas içi uygulama yapılan C ve D grubunda gebelik oranları (sırasıyla % 60, % 52,5) yönüyle farkın olmadığı (P>0,05) belirlendi. Ayrıca, epidural ve kas içi GnRH uygulanan gruplar arasında da istatistiki bir farkın (P>0,05) olmadığı tespit edildi. Sonuç olarak, yapılan tezde kendiliğinden östrüse gelen ineklere tohumlama ile birlikte epidural yolla uygulanan GnRH enjeksiyonlarının gebelik oranlarını artırmada faydalı olacağı kanaatine varıldı.
Safkan arap kısraklarında folikül gelişimi ve erken gebeliklerin ultrasonografi ile izlenmesi
Bu çalışmada, 2014 yılı aşım sezonu süresince Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü Sultansuyu Tarım İşletmesinde bulunan damızlık kısraklarda preovulator folikül çapları ve embriyonik ölüm oranlarını belirlemek, bu oranlar üzerine etkili faktörleri analiz etmek amaçlandı. Yaşları 4-22 arasında değişen 18'i ilk kez çiftleştirilen (Maiden; Grup I), 21'i bir önceki sezon gebe kalamamış (Barren; Grup II) ve 92'si yeni doğum yapmış (taylı kısrak; Grup III) olmak üzere toplam 131 safkan Arap kısrağı materyal olarak kullanıldı. Grup I ve II kısraklarla Grup III'deki kısraklardan tay kızgınlığında tohumlanması planlanmayanlarda aşım sezonunun başladığı 15 Şubat'tan itibaren; tay kızgınlığında tohumlanması planlananlarda ise doğumu izleyen 5. günde ovaryum ve uterusun ultrasonografik muayenelerine başlandı. Ovaryumların ardışık transrektal ultrasonografik muayeneleri ile folikül gelişimi izlenerek preovulator folikül çapları belirlendi. Uterusların transrektal ultrasonografik muayenesinde endometriyal ödemin varlığı ve derecesi, endometriyal sıvı birikimi, uterus kistlerinin varlığı araştırıldı. Aşım/tohumlama sonrası 15, 20, 35, 40 ve 55. günlerde transrektal ultrasonografik muayenelerle gebelikler izlenerek, embriyonik ölümler belirlendi. Embriyonik ölümlerle kısrağın yaşı, reprodüktif durumu (maiden, barren, taylı kısrak), gebelikteki embriyo sayısı (tek, ikiz), tay kızgınlığı veya izleyen kızgınlıklarda tohumlanmış olması, endometriyal kistlerin varlığı, aşım yapan aygır arasında ilişki araştırıldı. Preovulator folikül çaplarının I. Grup kısraklarda 41-55 mm (48,60 ± 3,84 mm), II. Grup kısraklarda 37-55 mm (46,61 ± 4,70 mm) ve III. Grup kısraklarda 36-63 mm (47,88 ± 5,10 mm) arasında değiştiği ve gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Aşım sonrası 15-45. günlerde şekillenen embriyonik ölüm oranları, I. Grup kısraklarda %5,55, II. Grup kısraklarda %4,76 ve III. Grup kısraklarda %10,86 olarak tespit edilmiş olup, gruplar arasında istatistiki farkın olmadığı belirlendi (p>0,05). Embriyonik kayıplarla aşım yapan aygır, gebelikteki embriyo sayısı, tay kızgınlığı veya izleyen kızgınlıklarda tohumlanmış olması, endometrial kistlerin varlığı arasında bir ilişkinin olmadığı (p>0,05), ancak 13 yaş ve üzeri kısraklarda diğer yaş gruplarına göre embriyonik ölümlerin daha yüksek oranda şekillendiği belirlendi (p<0,05). Birinci gruptaki kısrakların hiçbirinde uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı tespit edilmezken, uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı sırasıyla II. Grup kısraklarda %4,76, %19,04, III. Grup kısraklarda %11,95, %21,73 olarak belirlendi. Uterus kisti ve endometriyal sıvı varlığı yönüyle gruplar arasında farkın olmadığı (p>0,05), ancak 13 yaş ve üzeri kısraklarda diğer yaş gruplarındaki kısraklara göre uterus kisti insidensinin yükseldiği (p<0,05) ve endometriyal sıvı varlığı insidensinin daha yüksek (p<0,001) olduğu belirlendi. Sonuç olarak, farklı reprodüktif durumdaki kısraklarda (maiden, barren, taylı kısrak) preovulator folikül çapları, aşım/tohumlama öncesi endometriyal ödem varlığı ve derecesi, uterusta sıvı birikimi, uterus kistleri ve embriyonik ölüm oranları açısından farkın olmadığı; ancak yaşlanmanın endometriyal sıvı varlığı, uterus kisti ve embriyonik ölüm oranını artıran önemli bir faktör olduğu sonucuna varıldı.
Malatya arguvan yöresinde süt ineklerinde subklinik mastitis prevalansı
Bu çalışma, Malatya ili Arguvan ilçesindeki süt ineklerinin subklinik mastitis oranlarını belirleyip, bu oranların, ırk, yaş, laktasyon sayısı, laktasyon ayı, ortalama süt verimi, doğum şekli, retensiyo sekundinarum olgusu, sağım yöntemi, sağım hijyeni ve işletmedeki hayvan sayısıyla ilişkisini ortaya koymak amacıyla yapıldı. Aynı zamanda bu hayvanlara ait sütlerdeki Kaliforniya mastitis testi (CMT), somatik hücre sayısı (SHS) ve sütün elektrik direnci (SED) sonuçları arasındaki ilişkiler de belirlendi. Materyal olarak Malatya ili Arguvan ilçesinden, Mart-2013 - Mayıs-2013 tarihleri arasında, çeşitli ırklardaki 649 baş ineğe ait 2.596 meme lobu kullanıldı. Bu hayvanlara ait süt örneklerine tümüne CMT yapıldı. Bu hayvanlardan ayrıca 477 meme lobunda SHS ve 652 meme lobunda da SED'ne de bakılarak sonuçları belirlendi. Çalışmaya alınan ineklerin %51,77'si, meme loplarının %28,04'ü CMT pozitif sonuç verdi. Çalışmada CMT pozitiflik oranı Yerli Kara ırkında, günlük süt verimleri 21-25 lt olan gruptaki hayvanlarda, makineyle sağım yapılanlarda, güç doğum veya retensiyo sekundinarum geçiren hayvanlarda daha yüksek, laktasyonun 0-2 aylık döneminde ve sağım hijyeni iyi olanlarda daha düşük bulundu. CMT, SHS ve SED arasında istatistiksel bir benzerlik olduğu da görüldü. Sonuç olarak; CMT pozitiflik oranının yüksek çıkması, bölgede subklinik mastitisin önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir. Çalışmada ayrıca CMT ve SHS'nin subklinik mastitisin teşhisinde yalnız başına da önem taşıdığı ancak SED'nin teşhiste tek başına çok anlamlı bilgi veremediği, diğer teşhis yöntemleriyle birlikte kullanmanın güvenilirliği artıracağı kanaatine varıldı.
Östrüs döneminde uygulanan buserelin asetat'ın (GNRH analoğu) in vivo inek miyometriyal kontraksiyonları üzerine etkisi
Bu tezde, ineklerde östrüs döneminde tohumlama sırasında, ovulasyonun uyarılması amacıyla yaygın şekilde kullanılan bir GnRH agonisti olan buserelin asetat'ın, uterus kontraktilitesi üzerine in vivo etkilerinin belirlenmesi amaçlandı. Çalışmada östrüste olan 26 adet inek kullanıldı. Açık uçlu kateter tekniği ile uterus içi basınç (UİB) ölçüm sisteminin kurulumu tamamlandıktan sonra serum progesteron (P4) düzeyinin belirlenmesi amacıyla kan örneği alındı. Çalışmanın ilk 30 dakikası süresince uterusun spontan kasılmaları (T1-3) izlendikten sonra birinci gruptaki inekler (n=7, KON) kontrol grubu olarak belirlenerek 5 ml serum fizyolojik, ikinci gruba (n=6, BUS1) 0,01 mg buserelin asetat, üçüncü gruba (n=6, BUS2) 0,02 mg buserelin asetat ve dördüncü gruba (n=7, OXT) 50 IU oksitosin damar içi yolla uygulandı. Gruplara uygun ajanların enjeksiyonu sonrası uterus kasılmaları 60 dakika (T4-9) süre ile kaydedildi. Uterusun spontan ve uygulama sonrası kasılma özellikleri, kasılmaların sıklığı (kasılma sayısı/10dk), büyüklüğü (mmHg), süresi (sn) ve eğri altında kalan alanları (EAKA, mmHg X sn) yönünden irdelendi. Uterusun spontan kasılmalarının (T1-3), östrüs döneminde düzenli ve şiddetli olduğu belirlenirken, uygulama gruplarında enjeksiyon sonrası (T4-9), kasılmaların sıklığı ve süresinde farklılık tespit edilmedi (P>0,05). KON, BUS1 ve BUS2 gruplarında, spontan kasılmaların izlenmesinin ardından uygulanan ajanların kasılmaların büyüklüğünü değiştirmediği (P>0,05), OXT grubunda ise 50 IU oksitosin uygulamasının kasılmaların büyüklüğünü önemli ölçüde artırdığı belirlendi (P<0,05). Kasılmaların EAKA'da, KON, BUS1 ve BUS2 gruplarında, ajanların uygulanmasından sonra farklılık tespit edilmezken (P>0,05), OXT grubunda ise önemli düzeyde artış belirlendi (P<0,05). İneklerde östrüs döneminde 0,01 mg ve 0,02 mg buserelin asetat uygulamasının, uterusun kontraktil aktivitesi üzerine etkili olmadığı, 50 IU oksitosinin ise uterusun kontraktil aktivitesini artırdığı, kasılmaların büyüklüğü ve eğri altında kalan alanlarını artırırken, sıklığını ve süresini değiştirmediği belirlendi. Anahtar Kelimeler: Buserelin asetat, Kontraktilite, Uterus, İn vivo, İnek
Keçilerde prepartum uygulanan bazı vitamin ve minerallerin ıgg düzeyleri, oksidatif stres, pasif transfer ve metabolik profil üzerine etkileri
Bu çalışmada, keçilerde gebeliğin son döneminde uygulanan bazı vitaminlerin ve iz elementlerin; annedeki IgG düzeyi, oksidatif stres parametreleri, kolostrum brix ve IgG düzeyleri, metabolik profil test parametreleri ile yavrularda pasif transfer yetmezliği ve oksidatif stres üzerindeki etkileri araştırılmıştır. Sunulan çalışmada gebeliğin 3. ayında bulunan sağlıklı 60 keçi çalışma (n=40) ve kontrol (n=20) grubu olarak ayrıldı. Gebeliğin 3. ve 4. ayında çalışma grubundaki keçilere vitamin ve mineral enjeksiyonları, kontrol grubundaki keçilere ise serum fizyolojik uygulaması yapıldı. Her iki gruptan gebeliğin 3. ayında kan, doğum esnasında kan ile kolostrum örnekleri alındı. Alınan kanlardan IgG, TAS, TOS ve OSİ düzeyleri, kolostrumda ise brix değeri ve IgG konsantrasyonları ölçüldü. Gebeliğin 4. ayında, doğum esnasında ve doğumdan 21 gün sonra alınan kan örneklerinden metabolik profil parametreleri ölçüldü. Oğlaklardan ise doğumdan 24-48 saat sonra IgG ve TP düzeylerinin ölçülmesi için, 72-96 saat sonra ise TAS, TOS, OSİ düzeylerinin ölçülmesi için kan örnekleri alındı. Ayrıca oğlakların doğum ağırlıkları, canlı ağırlık artışları, sağ kalım oranları ve keçilerde mastitis oranları belirlendi. Elde edilen bulgulara göre; Keçilerde, IgG seviyelerinde zamana bağlı (p=0,440) ve yavru sayısına bağlı (p=0,034) olarak anlamlı bir fark oluşmamıştır. TAS, TOS, OSİ değerlerinde zamana bağlı anlamlı değişim görülürken (p<0,001) TAS ve TOS düzeylerinde gebelik ve doğum dönemlerinde anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Yavru sayısına göre TAS düzeylerinde anlamlı bir fark görülmezken TOS düzeylerinde iki grupta da düşüş görülmüştür (p<0,001). OSİ düzeylerinde gruplar arasi anlamlı bir fark oluşmuştur (p>0,042) çalışma grubunda OSİ düzeyinde düşüş daha anlamlı olmuştur (p=0,046). Kolostrum brix değerlerinde (p<0,001) ve IgG düzeylerinde (p=0,038) çalışma grubu anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Her iki grupta da ikiz yavruların hem brix (p=0,021) hem de IgG (p=0,024) düzeyleri tek yavrulara göre daha yüksek bulunmuştur. Brix düzeylerinde çalışma grubunun ikizlerinin ortalaması kontrol grubu ikizlerinden anlamlı derecede daha yüksekti (p=0.027). Oğlakların serum IgG ve TP seviyelerinde grup içi ve gruplar arası anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Oğlaklarda TOS ve OSİ düzeylerinde anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), TAS değerinde anlamlı fark görülmüştür (p=0,011). Doğum ağırlığı ve canlı ağırlık artışında anlamlı bir fark görülmemiştir (p>0,05). Sağ kalım oranlarında çalışma grubunda oğlak kaybı daha az olmuştur (p=0,008). Mastitis açısından çalışma grubunda daha az mastitis vakasına rastlanmıştır. Metabolik profil için ölçülen parametrelerin hepsinin zamana bağlı anlamlı değişim gösterdiği görülmüştür (p<0,001). BUN, Glu, GGT, Ca, NEFA, GLDH, TG parametrelerinde zamana bağlı anlamlı bir fark görülürken (p<0,001) gruplar arası gebelik, doğum ve doğum sonrası dönemlerde anlamlı bir fark oluşmadığı saptandı (p>0,05). AST, ALB, CHOL, Mg, P, BHBA düzeylerinde doğum esnasında, TP, GLB düzeylerinde gebelik ve doğum sonrası alınan kan örneklerinden yapılan ölçümlerde gruplar arası anlamlı bir fark oluştuğu görüldü (p<0,001). Yavru sayısına göre; BUN (p<0,05), AST (p<0,001), GGT (p<0,001), ALB (p<0,001), TP (p<0,001), GLB (p=0,003), CHOL (p=0,008), Mg (p=0,010), P (p=0,008), BHBA (p=0,008) parametrelerinde çalışma ve kontrol gruplarında anlamlı bir fark oluştuğu görülmektedir. Sonuç olarak, veteriner hekimlerin ve yetiştiricilerin kolaylıkla ulaşabileceği ve uygulayabileceği vitamin ve minerallerin keçilerde IgG seviyeleri, oksidatif stres ve metabolik profil parametreleri üzerine etkileri ortaya konulmuş oldu. Çalışmada elde edilen bu sonuçların bilim dünyasına ve ülkemiz hayvancılığına faydalı olacağı düşünülmektedir.
Ovariohisterektomi yapılan kedilerde meloksikam ve rektal ozon uygulamasının postoperatif ağrı üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Kedilerde ovariohisterektomi operasyonu orta şiddette ağrıya sebep olan en yaygın cerrahi prosedürlerden biridir. Bu çalışmanın amacı rutin ovaryohisterektomi (OHE) operasyonu geçiren sağlıklı kedilerde farklı analjezik prosedürlerinin postoperatif ağrı üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Çalışma Burdur Mehmet Akif Ersoy Veteriner Fakültesi'ne ovariyohisterektomi talebiyle gelen 72 dişi kedi üzerinde gerçekleştirilmiştir. Kediler meloksikam (Grup- 1, n=24), ozon uygulama (Grup- 2, n=24) ve kontrol grubu (Grup- 3, n=24) olmak üzere rastgele 3 gruba ayrılmıştır. Çalışmadaki kedilerin anestezisi için 0.08ml/kg dozunda medetomidin, 0.05-0.075 ml/kg dozunda ketamin intramuskuler olarak uygulanmıştır. Ketamin uygulamasından 10 dakika sonra kedilere iki ağrı kesici tedaviden biri uygulanmıştır. Ozon uygulama grubuna, 30 μg/ml rektal ozon insuflasyonu gerçekleştirilmiştir. Meloksikam grubuna ise 0.2 mg/kg subkutan meloksikam enjeksiyonu yapılmıştır. Kontrol grubuna ise hiçbir analjezik uygulanmamıştır. Tüm kedilerin benzer koşullar altında, median hattan ovariyohisterektomi operasyonu gerçekleştirilmiştir. Her kedi için UNESP-Botucatu çok boyutlu bileşik ağrı ölçeğine göre takip formu oluşturulmuş ve kedilerin postoperatif gözlem sonuç bilgileri kayıt edilmiştir. Ağrının değerlendirilmesi için postoperatif 0, 1, 2, 4, 6, 10 ve 24. saatlerde kullanılarak puanlama yapılmıştır. Tüm gruplarda postoperatif ilk saatlerde, sonraki zaman noktalarına kıyasla ağrı skorlarının en yüksek olduğu belirlenmiştir. Zaman ilerledikçe kedilerin ağrı skorlarında belirgin bir düşüş olmuş ve bu düşüş özellikle 4. saat sonrasında anlamlı hale gelmiştir. Dördüncü saatten itibaren, kontrol grubundaki kedilerin ağrı skorlarının, meloksikam ve ozon uygulanan gruplara kıyasla anlamlı şekilde yükseldiği belirlenmiştir. Meloksikam ve ozon grupları arasındaki istatistiksel fark ise altıncı saatten sonra belirginleşmiştir. Bu bulgular doğrultusunda, meloksikamın ağrıyı en hızlı şekilde kontrol altına alan yöntem olduğu, ozon uygulamasının ise zamanla etkili bir analjezik alternatif olabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Kedi, Meloksikam, Ovariyohisterektomi, Ozon, Postoperatif Ağrı
Diyarbakır ili ergani ilçesinde döl tutmayan ineklerde sığırların bulaşıcı rinotrakeitisi hastalığının yaygınlığı
Bu tezde, Diyarbakır İli Ergani İlçesinde döl tutmayan (repeat breeder) ineklerde sığırların bulaşıcı rinotrakeitisi (Infectious bovine rhinotracheitis; IBR)'nin yaygınlığı araştırıldı. Ergani ve çevresinde bulunan farklı işletmelerdeki yaşları 3-10 arasında değişen 108 inekten; kan numuneleri toplandı. Bu numunelerdeki IBR antikorlarının varlığı Enzime Bağlı İmmunosorbent Deneyi (ELİSA) yöntemi ile incelendi.Enzime bağlı immunosorbent deneyi ile 108 hayvanın 52'si (% 48,15) seropozitif, 56'sı (% 51,85) ise seronegatif bulundu. Sonuçların, ırklara göre dağılımında gruplar arasında fark bulunmazken; yaşa göre dağılımında 7 yaş (% 86,67) grubundaki hayvanlarda IBR seropozitifliği en fazla tespit edildi (P<0,01).Sonuç olarak, Diyarbakır İli Ergani İlçesindeki döl tutmayan ineklerde IBR seropozitifliğinin yüksek olduğu ve hayvanların yaşları ilerledikçe bu oranın daha da arttığı belirlendi. Bu nedenle bölgedeki ineklerde döl verimliliğini artırmak için IBR'e karşı tedbirlerin alınmasının gerekli olduğu kanaatine varıldı.Anahtar Kelimeler: Repeat breeder, IBR, İnek.
Keçilerde östrus senkronizasyonu amacıyla uygulanan uzun ve kısa süreli intravaginal progestagen uygulamalarının süt bileşenleri ve oksidatif stres indeksi üzerine etkilerinin doğal aşım süreci ile karşılaştırmalı analizi
Bu çalışmada mevsim içi dönemde bulunan Saanen keçilerinde uygulanan uzun ve kısa süreli intravaginal progestagen protokollerinin süt bileşenleri ve oksidatif stres indeksi (OSİ) üzerindeki etkileri araştırılmış ve sonuçlar doğal çiftleşme ile karşılaştırılmıştır. Yaşları 2 ile 4 arasında değişen, laktasyonun ortasında bulunan ve en az bir kez doğum yapmış toplam 60 sağlıklı keçi kullanılmıştır. Hayvanlar rastgele üç gruba ayrılmıştır. Grup 1 (n=20) 12 gün süreyle intravaginal sünger uygulamasına; Grup 2 (n=20) 7 gün süreyle aynı uygulamaya tabi tutulmuştur. Grup 3 (n=20) ise herhangi bir hormonal müdahale yapılmaksızın doğal çiftleşmeye bırakılmıştır. Çalışma süresince, süt örneklerinde yağ, protein, laktoz, yoğunluk, yağsız kuru madde (YKM), tuz, pH ve donma noktası parametreleri değerlendirilmiştir. Kan örneklerinde ise toplam antioksidan kapasite (TAS), toplam oksidan kapasite (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) analiz edilmiştir. Gebelik muayeneleri 30. günde ultrasonografi ile gerçekleştirilmiştir. Bulgulara göre Grup 1'de süt bileşenleri zaman içinde daha stabil bir seyir sergilemiştir. Grup 2'de bazı parametreler başlangıçta hızlı bir artış göstermiş, ancak takip eden haftalarda dalgalı bir seyir gözlenmiştir. Grup 3'te ise bazı süt bileşenlerinde azalma eğilimi tespit edilmiştir. OSİ açısından istatistiksel olarak anlamlı artış yalnızca Grup 2'de gözlenmiştir; Grup 1'deki artış ise istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Gebelik oranları Grup 1'de %80, Grup 2'de %85 ve Grup 3'te %75 olarak belirlenmiştir (p>0.05). Çalışma süresince hiçbir grupta klinik mastitis vakasına rastlanmamıştır. Bununla birlikte, sünger uygulanan gruplardaki bazı hayvanlarda geçici vaginitis bulguları gözlenmiş ve bu durum herhangi bir tedavi gerekmeksizin kendiliğinden iyileşmiştir. Sonuç olarak, uzun süreli progestagen uygulamasının kısa süreli protokole kıyasla süt bileşenlerinde daha stabil sonuçlar ve oksidatif stres düzeylerinde daha kontrollü bir seyir sağladığı görülmüştür. Bununla birlikte bu bulguların genellenebilirliğini artırmak amacıyla daha fazla sayıda hayvanın yer aldığı ve farklı mevsimsel koşulların değerlendirildiği çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır
Kedilerde Ligasure destekli ovariohisterektomi operasyonlarından sonra uygulanan lazer tedavisinin yara iyileşmesi üzerine etkisinin termal kamera ve doppler ultrasonografi ile takip edilmesi
Bu tez çalışmasında dişi kedilerde uygulanan farklı ovariohisterektomi (OHE) tekniklerinin ardından lazer tedavisinin yara iyileşmesi üzerine olan etkileri termal kamera ve renkli Doppler ultrasonografi ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Çalışma kapsamında klinik olarak sağlıklı, anöstrus döneminde bulunan toplam 40 dişi kedi rastgele olarak dört gruba ayrılmıştır. Bu gruplar Grup 1 (LigaSure™ destekli OHE + lazer tedavisi), Grup 2 (LigaSure™ destekli OHE + plasebo tedavi), Grup 3 (geleneksel ligatür tekniği ile OHE + lazer tedavisi) ve Grup 4 (geleneksel ligatür tekniği ile OHE + plasebo tedavi) olarak isimlendirilmiştir. Tüm operasyonlar aynı cerrahi ekip tarafından eşit koşullarda gerçekleştirilmiştir. Yara bölgesine ait deri sıcaklığı termal kamera ve Doppler ultrasonografi kullanılarak belirlenen ROI (region of interest) alanı üzerinden değerlendirilmiştir. Ayrıca sistemik inflamatuvar yanıtın değerlendirilmesi Serum Amiloid A (SAA) düzeyleri operasyon öncesi ve postoperatif 24., 48., 72. saatler ile 7. günde ölçülmüştür. Elde edilen bulgulara göre en kısa operasyon süresi LigaSure™ uygulanan gruplarda kaydedilmiş, geleneksel teknik uygulanan gruplarda süre anlamlı düzeyde uzamıştır (p<0.05). Termal görüntülemelerde, lazer tedavisi uygulanan gruplarda minimum yüzey sıcaklığındaki düşüş postoperatif dönemde daha kısa sürede normale dönmüştür. Bu durum yara bölgesinde daha hızlı bir termal toparlanma süreci olduğunu düşündürmüştür. Doppler ultrasonografi bulgularına göre, özellikle ilk 24 saatte tüm gruplarda vasküler parametrelerde anlamlı bir azalma görülmüş, ancak lazer uygulanan gruplarda 7. gün itibarıyla bu parametreler preoperatif değerlere yakın düzeylere ulaşmıştır (p < 0.001). SAA düzeyleri değerlendirildiğinde, lazer uygulanan gruplarda daha sınırlı inflamatuvar yanıt gözlenmiş, özellikle 48. saatte Grup 1 ile Grup 4 arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p < 0.05). Sonuç olarak, LigaSure™ cihazı ile gerçekleştirilen OHE operasyonları, cerrahi sürenin kısaltılması ve doku travmasının azaltılması açısından avantaj sağlamaktadır. Postoperatif dönemde uygulanan lazer tedavisinin ise yara iyileşmesini hızlandırdığı, mikrovasküler perfüzyonu desteklediği ve sistemik inflamatuvar yanıtı azaltarak iyileşme sürecine olumlu katkıda bulunduğu belirlenmiştir.
Gebe kediler ile piyometralı kedilerde serum amiloid A (SAA) ve bazı hematolojik değerlerin karşılaştırılması
Bu çalışma, gebeliğin erken ve erken-orta dönemlerinde kedilerde serum amiloid A'nın (SAA) seyri ile piyometra olgularındaki SAA ve hemogram/biyokimya profillerini karşılaştırmayı amaçladı. Toplam 14 dişi kedi iki gruba ayrıldı: gebe grup (GK, n=7) ve piyometralı grup (PK, n = 7). Gebe grupta 12-18. gün ve 20-30. gün olmak üzere iki farklı zamanda, piyometralı grupta ise tanı anında kan örnekleri alındı. Hemogram, temel biyokimya parametreleri ve SAA analizleri aynı gün gerçekleştirildi. Grup içi karşılaştırmalar eşleştirilmiş testlerle, gruplar arası farklar bağımsız testlerle, zaman ve grup etkileri ise doğrusal karma model (LMM) ile değerlendirildi. Gebe kedi grubunda iki zaman noktası arasında SAA ve temel hemogram/biyokimya değişkenlerinde anlamlı farklılık saptanmadı. LMM analizinde eritrosit sayısı (RBC) (β = −0,67; p = 0,03) ve albümin (ALB) (β = −0,73; p = 0,01) düzeylerinde azalma belirlendi. Gruplar arası karşılaştırmada piyometralı kedilerin orta hücre popülasyonu (MID) (p = 0,05) ve ortalama korpusküler hemoglobin konsantrasyonu (MCHC) (p = 0,01) anlamlı olarak daha yüksekti ve lökosit (WBC) (p = 0,07) ve lenfosit sayısı (LYM) (p = 0,08) artış eğilimi gösterdi. Piyometralı grupta alkalin fosfataz (ALP) düzeyleri daha düşüktü (p = 0,07). LMM analizinde piyometralı grupta WBC (p = 0,04), MID (p = 0,03) ve MCHC (p = 0,03) yüksek; ALP ise düşük (p = 0,05) saptandı. SAA düzeyi piyometralı grupta artış eğilimi gösterdi (p = 0,06). Sonuç olarak, gebeliğin erken ve erken-orta dönemlerinde SAA düzeyleri fizyolojik sınırlar içinde kalmakta ve durağan seyretmektedir. Piyometra olgularında ise SAA'da artış eğilimi, nötrofilik yanıt ve MID yükselişi dikkat çekmektedir. SAA'nın hemogram ve biyokimya paneli ile birlikte ve seri ölçümlerle değerlendirilmesi, klinik tanısal değerini artırmaktadır.
The compration of TWO different vaginal cytology staining and rapid progesterone test in bitch different time of sexuel cycle
In this study, we aimed to compare the advantages and disadvantages of two different vaginal cytology staining methods in different stages of sexual cycles in female dogs and to find out the reliability of the results of the determined sexual period and fast progesterone test results. In the study material, 37 female dogs were used, and female dogs were divided into three groups (10 dogs in each group) according to their sexual period (prooestrus, oestrus, metoestrus). A group of different female dogs with pyometra was also formed. As a result of smears performed during the progestus period, both erythrocytes and neutrophils were observed in both staining methods. 12.3 ± 2.89% parabasals, 52.4 ± 1.67% intermediates, 27.5 ± 1.23% superficials and 7.8 ± 1.07% keratinized superficial cells with papanicolaou staining method; 10.5 ± 2.7% parabasals, 52.4 ± 1.28% intermediates, 28.4 ± 1.43% superficials with nucleus, 8.7 ± 1.07% keratinized superficial cells were seen by diff quick staining method. Papanicolau staining method when applied during the oestrus period 77.5 ± 0.93% keratinized superficials, 20.3 ± 1.14% superficials with nucleus, 2.2 ± 0.786% intermediary cells; in the diff quick staining method, 78.7 ± 1.08% keratinized superficials, 20 ± 1.06% superficials, 1.3 ± 0.473% intermediary cells were observed and no parabasic cells were observed in both of the methods. Papanicolaou staining method was applied as diuretic stage with 0.8 ± 0.512% keratinized superficials, 11.7 ± 1.12% superficials, 29 ± 1.18% intermediates, 58.5 ± 1.80% basal-parabasal cells; In diff quick dyeing, 1.5 ± 0.885% keratinized superficials, 14% 1.29 core superficials, 28.8 ± 1.19% intermediates, 55.8 ± 1.74% basal-parabasal cells and metoestrus cells were seen in both staining methods. At the same time, a large amount of basal and parabasal type cells, neutrophils and bacteria were seen in smears of group pyometra. The progesterone test kit showed C1-C2 in the proestrous phase, C4 in the estrous stage,C4 in the diestrus stage and C2 scale in the pyometra case. Two different staining methods were compared in terms of cost, ease of use, reliability, image quality of cells. The reliability of the test was determined by comparing the sexual cycle determined by vaginal cytology and rapid progesterone test color scale. The same procedure was applied to dogs with pyrometers. As a result of this study; reliability, advantages and disadvantages were compared by using two different staining methods in vaginal cytology method and it was found that the differentiation of vaginal cells with papanicolaou staining method was easier than diff quick painting method, however, diff quick staining method could be preferred because of its rapid results in clinics. In addition, it was concluded that vaginal cytology and progesterone test kit can be used to diagnose the periods of sexual cycle Key Words: Progesterone test kit, Pyometra, Sexual cycles, Vaginal cytology
Holştayn düve ve ineklerde serum anti müllerian hormon düzeyleri il fertilite ilişkisinin araştırılması
Sığırlarda Anti Müllerian Hormon (AMH) konsantrasyonları ile antral folikül sayısı pozitif olarak ve yüksek seviyede ilişkilidir. Bu nedenle ovaryum rezervinin belirlenmesinde, oosit kalitesi, süperovulasyon cevabı, fertilite, verim ömrü gibi kriterlerin belirlenmesi için biyomarker olarak kullanılabilmektedir. Bu çalışmada inek ve düvelerde serum AMH düzeyleri ile fertilite parametreleri arasında olası ilişkilerin ortaya konulması amaçlanmıştır. Araştırmada 44 düve ve 40 inek materyal olarak kullanıldı. İneklerde ilk tohumlama gebelik oranı, gebelik başına ortalama tohumlama sayısı, postpartum 200 günde gruplarda gebelik oranları, açık gün sayısı fertilite parametreleri olarak analiz edildi. Düvelerin ilk tohumlamada gebe kalma oranları, gebe kalmayanların ikinci ve üçüncü tohumlama gebelikleri de ilave edilerek iki grubun gebelik oranları ve gebelik başına ortalama tohum sayıları karşılaştırıldı. Düvelerde ve ineklerde en düşük AMH düzeyi 0,001 ng/ml iken en yüksek seviye her iki grupta da 0,7 ng/ml olarak bulunmuştur. İnek ve düvelerde ortalama AMH düzeyi sırasıyla 0,26±0,17 ve 0,21±0,16 ng/ml±SD olarak belirlendi (p>0,05). AMH ölçümlerinden sonra tohumlanan ineklerde ve düvelerde 1., 2. veya 3. tohumda gebe kalanlar ile gebe kalmayanların ortalama AMH düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak düvelerde ve ineklerde tohumlamalar sonrasında gebelik oranlar ile AMH seviyeleri arasında bir ilişki kurulamamıştır. İnek ve düvelerde bireyler arasında AMH düzeyleri açısından varyasyonun çok yüksek düzeyde olması dikkat çekici bir bulgu olmuştur. İneklerde AMH düzeyleri ve fertilite ilişkisini ortaya koymak için yeni araştırmalar yapılarak bu konudaki bilgi birikiminin arttırılması gerekmektedir Anahtar Kelimeler: AMH, Fertilite, Ġnek, Düve
Akkaraman ve pırlak ırkı koyunlarda serum antimüllerian hormon seviyeleri ile koyun başına düşen kuzu sayısı arasındaki ilişkinin incelenmesi
Yetiştiricilikte kullanılacak olan koyunların fertilite durumlarının tahmin edilebilmesi, hayvan yetiştiriciliğini daha kârlı hale getirebilmek için önem taşımaktadır. Bu bağlamda ovaryum rezervinin belirlenmesi, çiftlik hayvanlarının döl verimleri hakkında bilgi verebilme potansiyeline sahiptir. Bazı çalışmalarda, sağlıklı ve gelişmekte olan foliküller tarafından üretilebildiği bilinen antimüllerian hormon konsantrasyonları ile morfolojik olarak sağlıklı foliküller arasında pozitif bir ilişki olduğu bildirilmektedir. Bu bilgiden yola çıkarak yapılan bu çalışmada, Pırlak ve Akkaraman koyunlarında serum AMH seviyeleri ile koyun başına düşen kuzu sayısı arasındaki ilişki incelenmiştir. Bu amaçla, serum AMH seviyelerini belirlemek için üreme mevsimi öncesinde, 40 baş Pırlak ve 40 baş Akkaraman koyunundan kan örneği toplanmıştır. Serum AMH seviyeleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Doğum yapan koyunların sayısı, doğum tipi (tekiz, ikiz, üçüz), kuzuların cinsiyetleri, doğum kolaylığı gibi veriler kaydedilmiştir. Yapılan çalışmada; Pırlak koyunlarının serum AMH değerlerinin (51.29 - (9.8 -180.12) pg/ml), Akkaraman koyunlarının serum AMH değerlerinden (20.66 - (10.49 - 49.97) pg/ml) istatistiksel olarak yüksek olduğu (p<0.01) ve Pırlak koyunlarında çoğul gebeliği bulunan koyunların, tek yavru doğuran koyunlara oranla istatistiksel olarak daha yüksek serum AMH seviyesine sahip olduğu belirlenmiştir (p<0.05). Sonuç olarak Pırlak koyunlarında çoğul gebe kalma ihtimali yüksek hayvanların seçilmesinde serum AMH düzeyinin bir belirteç olabilme potansiyeline sahip olduğu kanaatine varılmıştır. Anahtar kelimeler: Antimülerian Hormon, Fertilite, Koyun
Anöstrus döneminde; 9 gün ve 12 gün süreyle progestagen içeren intravaginal sünger ile senkronize edilen koyunlarda kızgınlık ve gebelik oranlarının araştırılması
Araştırmada 2-3 yaşta, ortalama 40-50 kg canlı ağırlığında 300 adet mor karaman ırkı koyun kullanılmıştır. Koyunlar, herbirinde 100 adet koyun bulunacak şekilde 3 gruba ayrılmıştır. I. gruba 9 gün süreyle, II. gruba ise 12 gün süreyle intravaginal sünger uygulaması yapılmıştır. III. grup ise kontrol grubu olarak ayrılmıştır. Süngerlerin çıkarılmasını takiben 500 IU PMSG enjeksiyonu yapıldı. 24- 48 saat içinde kızgınlığa gelme oranlarına bakılmıştır. Kızgınlığa gelen ve çiftleşen koyunlara 39. gün ve 42. gün ultrasonla gebelik muayenesi yapıldı. İntravaginal süngerin uygulandığı 0. gün, 5. gün, 9. gün ve 12. günlerde koyunlardan kan alınarak progesteron değerlerine bakıldı. Bu sonuçlara göre; 12 gün süreyle uygulanan intravaginal süngerin ikizlik ve üçüzlük sayısı bakımından daha başarılı sonuçlar verdiği kanısına varılmıştır.
İneklerde farklı sürelerde yapılan progesteron uygulamalarının gebelik oranına etkisinin araştırılması
Bu araştırmada, ineklerde döl verimini artırmak amacıyla farklı sürelerde kullanılan intravaginal gereçlerin gebelik oranlarına etkisi araştırıldı. Araştırmada 1-3 laktasyon geçirmiş 100 baş Holştayn ırkı inek kullanılmıştır. İnekler, her grupta 50 adet bulunacak şekilde CL olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrıldı. I. gruptaki ineklere progesteron içeren silikon 7 gün süreyle, II. gruptakilere ise progesteron içeren silikon 12 gün süre ile uygulanmıştır. Her iki gruba silikonların çıkarıldığı gün PGF2α enjeksiyonu yapılmıştır. İneklere PGF2α uygulamasından 60 saat sonra fix time suni tohumlama ve suni tohumlama esnasında GnRH enjeksiyonu yapılmıştır. Tohumlamadan sonraki 30. gün USG ile gebelik muayenesi yapılmış ve gebelik oranları, sırasıyla %56 (28/50) ve %44 (22/50) olarak belirlenmiştir ve farkın istatistiki olarak önemli olmadığı görülmüştür. Sonuç olarak, progesteron içeren intravaginal araçların, uzun süreli uygulamalar yerine kısa süreli uygulamalarında alternatif olabileceği görüldü.
İneklerde pre ve postpartum dönemde bolus olarak kullanılan vitamin ve mineral kompleksinin fertilite parametrelerine etkisi
Yapılan araştırmada, geçiş dönemi ve erken postpartum dönemde bulunan ineklere uygulanan vitamin mineral bolus takviyesinin, reprodüktif performans üzerindeki etkileri değerlendirildi. İneklerin doğum sonrası uterus involüsyonu, endometritis, ovaryum fonksiyonları ve ilk üç tohumlama sonrası gebelik oranlarına bakıldı. Araştırmada kullanılan hayvan materyalini, kuru dönemde olan, doğum tarihine yaklaşık 14 gün kalan, 200 adet sağlıklı, 1-3. laktasyon arasında olan Holstein ırkı inekler oluşturdu. İnekler VKS ortalamaları 3 olacak şekilde ve laktasyon ortalaması 1,5 olacak şekilde rastgele iki eşit gruba ayrıldı. Uygulama grubunda olan ineklere standart rasyona ek olarak beklenen doğum tarihinden 14 gün önce vitamin ve mineral içeren boluslar yutturuldu ve bolus uygulaması 60 gün sonra tekrar edildi. Kontrol grubundaki ineklere ise sadece standart rasyon verildi. Uygulama ve kontrol grubundaki inekler postpartum 30. günde rektal yolla involüsyon, endometritis ve ovaryum muayenesi yapılarak kontrol edildi. Kızgınlık gösteren ve tohumlamaya uygun olan ineklere suni tohumlama yapıldı. Tohumlama sonrası 7, 14, 21 ve 28. günlerde progesteron düzeyini belirlemek amacıyla kan alındı. Tohumlanan ineklere 21. ve 28. günlerde USG ile ovaryum muayenesi yapılarak KL varlığı değerlendirildi ve 30. günde gebelik muayenesi yapıldı. Doğum anı ve postpartum 30. gündeki ortalama VKS değeri arasında (P>0,05) önemli bir farklılık bulunamadı. Vajinal akıntı skorlaması yapıldığında; kontrol grubundaki endometritis varlığının uygulama grubuna göre daha yüksek olduğu görüldü (P<0,05). Postpartum 30. günde yapılan rektal muayeneler sonucunda, uygulama ve kontrol grubu arasında uterus involusyonu bakımından önemli bir farklılık bulunamadı (P>0,05). Ovaryumlarında aktif KL bulunan inekler (P>0,05) ve kistik ovaryum dejenerasyonu görülen inekler (P>0,05) karşılaştırıldığında istatistiki açıdan bir farklılık bulunamadı. Tohumlama sonrası 21. ve 28. günlerde aktif KL varlığının kontrol grubuna göre istatistiki olarak önemli ölçüde fazla olduğu belirlendi (P<0,05). Progesteron düzeyleri kontrol grubunda tedavi grubuna göre daha yüksek bulundu ancak istatistiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). Tohumlama sonrası 30. günlerde USG ile yapılan gebelik muayenelerinde, uygulama ve kontrol gruplarında sırasıyla; ilk tohumlama sonrası %32'ye %13, ikinci tohumlama sonrası %45'ye %16 ve üçüncü tohumlama sonrası %54'e %20 olarak belirlendi. Sonuç olarak, geçiş dönemi ve erken postpartum dönemde oral olarak kullanılan vitamin ve mineral içeren bolusların, postpartum 30. günde uterus involusyonuna olumlu bir etkisi belirlenememesine karşın, endometritis görülme oranını azalttığı ve ilk üç tohumlama sonrası gebelik oranlarını önemli ölçüde artırdığı belirlendi.
İneklerde vitamin E enjeksiyonlarının retensiyo sekundinarum ve üreme parametrelerine etkisi
Sunulan çalışma ile yüksek antioksidan kapasiteye sahip Vitamin E (Vit E) enjeksiyonlarının başta retensiyo sekundinarum (RS) olmak üzere üreme parametrelerine olan etkisi ve senkronizasyon sonucu sabit zamanlı tohumlama yapılan ineklerde, tohumlama anında Vit E enjeksiyonlarının gebelik oranları ile embriyonik ölüm üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmada laktasyon ortalamaları 1.6 (1-8. laktasyon arasında) olan 55 baş bir defa doğum yapmış inek, 152 baş ise birden fazla doğum yapmış inek olmak üzere toplamda 207 inek seçildi ve bu inekler iki gruba ayrıldı. Vit E grubundaki ineklere (PPVİT-E., n=103), doğumlarına ortalama 23.5±2.5, 16±2.5, 9±2.5 gün kala her hafta 6 ml (900 IU dl-alfa tokoferol asetat, Evigen®, Aksu Farma, Türkiye) ve doğumdan sonra ortalama 42. günde 6 ml Vit E kas içi enjeksiyonu yapıldı. Kontrol grubuna (PPKONT. , n=104) aynı günlerde 6 ml %0.9 NaCl serum fizyolojik kas içi uygulandı. Vit E enjeksiyonlarının kan serumundaki α-tokoferol yoğunluğuna olan etkisini görebilmek için, çalışmaya başlamadan önce Vit E grubundan 10, kontrol grubundan 10 inekten kan alındı ve aynı ineklerden doğum yaptıkları anda tekrar kan alınarak, kan serumundaki α-tokoferol yoğunluğunun değişimi hesaplandı. Sırasıyla serum α-tokoferol seviyesi değişimi (µg/ml) PPVİT-E.'de +1.66 µg/ml, PPKONT. 'da ise +0.25 µg/ml, olarak bulundu. İki grup arasında istatistiki açıdan önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). Vit E ve kontrol gruplarında sırasıyla RS oranı %5; %15; doğum-ilk östrus görülme 36.1; 37.0 gün; birinci tohumlama başarısı %40; %42; ikinci tohumlama başarısı %31; %29; üçüncü tohumlama başarısı %28; %24; boş geçen gün sayısı 136.0; 136.9; 200 gün, gebelik başarısı ise %70; %69 olarak belirlendi. Vit E grubundaki RS görülme oranı istatiksel açıdan önemli bulunurken (p<0.05) diğer parametreler arasında önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). PPVİT-E ve PPKONT gruplarından bağımsız olarak Double Ovysnch ile senkronize edilen ilk tohumlaması yapılacak 196 inek iki gruba ayrıldı. Tohumlama anı (STVİT-E , n=99) grubuna 6 ml (Evigen®, Aksu Farma, Türkiye) kas içi yapıldı. Kontrol grubuna (STKONT., n=97) ise tohumlama anı 6 ml %0.9 NaCl serum fizyolojik kas içi uygulandı. STVİT-E ve STKONT. gruplarında sırasıyla ilk tohumlama başarısı %40.4; %40.2; embriyonik kayıp oranı %10.0; %23.1 olarak saptandı ve iki grup arasındaki bu parametrelerde istatistiki açıda önemli bir fark bulunamadı (p>0.05). Sonuç olarak ineklerde doğuma yakın dönem ve doğum sonrası dönem yapılan Vit E enjeksiyonlarının RS oranını azaltma üzerine olumlu bir etki yaparken diğer fertilite parametreleri üzerine herhangi bir etkisi olmadığı, ayrıca senkronizasyon sonucu sabit zamanlı suni tohumlama anında yapılan Vit E enjeksiyonlarının fertilite parametreleri üzerine olumlu katkısının istatiksel olarak önemli olmadığı kanısına varılmıştır.
Sütçü ineklerde ilk tohumlamada modifiye G6G ve Double Ovsynch Senkronizasyon protokollerinin fertilite üzerine etkisi
Bu çalışma, sütçü ineklerde postpartum ilk tohumlamada Double Ovsynch (DO) ve Modifiye G6G (MG6GP) senkronizasyon protokolleri ile sabit zamanlı tohumlama yapılarak bu iki senkronizasyon protokolünün fertilite üzerine etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla yapıldı. Çalışmada DO-primipar (1.laktasyon inekler) (n:106), MG6GP-primipar (n:105), DO-multipar (2 ve üzeri laktasyon inekler) (n:392) ve MG6GP-multipar (n:385) şeklinde 4 çalışma grubu oluşturuldu. Double Ovsynch (DO) senkronizasyon protokolü (GnRH-7gün-PGF2α-3gün-GnRH-7gün-GnRH-7gün-PGF2α-1gün-PGF2α-36saat-GnRH-16-18saat sonra sabit zamanlı suni tohumlama) postpartum 51±3 günde başlatılırken, Modifiye G6G (MG6GP) senkronizasyon protokolü (PGF2α-3gün-GnRH-7gün-GnRH-7gün-PGF2α-1gün-PGF2α-36saat-GnRH-16-18saat sonra sabit zamanlı suni tohumlama) postpartum 58±3 günde başlatıldı ve tüm grupların sabit zamanlı suni tohumlaması sağılır gün sayısı (SGS) 78±3'de yapıldı. Gebelik muayenesi suni tohumlama sonrası iki defa 34±3 ve 63±3. günlerde ultrasonografik görüntüleme yöntemiyle (USG) yapıldı. Multipar ineklerin olduğu çalışma gruplarında senkronizasyon başlangıcı, breeding ovsynch başlangıcı ve suni tohumlama anında ultrasonografik görüntüleme yöntemiyle ovaryum ve uterus muayenesi yapıldı. Bu çalışmanın sonucunda primipar ineklerde; DO ile senkronize edilenlerde %40,56 (43/106), MG6GP ile senkronize edilen ineklerde %43,80 (46/105) gebelik oranı elde edildi. Multipar ineklerde ise; DO ile senkronize edilen ineklerde %39,79 (156/392), MG6GP ile senkronize edilenlerde ise %46,23 (178/385) gebelik oranı elde edildi. Sonuç olarak doğum sonrası ilk tohumlamada MG6GP senkronizasyon protokolü ile sabit zamanlı tohumlama yapılan primipar ve multipar ineklerde, DO ile senkronize edilip tohumlananlara göre daha yüksek gebelik oranı elde edildi. Ancak aradaki bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p˃0.05). Anahtar Kelimeler: Double Ovsynch, G6G, MG6GP, Senkronizasyon, Sütçü inekler
Sütçü ineklerde mastitis aşısının etkinliğinin araştırılması
Sütçü inekler üzerinde gerçekleştirilen bu araştırma, mastitis aşısının etkinliğini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Postpartum 20. günden başlayarak 100 gün boyunca, aşı uygulanan ineklerden alınan süt örnekleri üzerinde somatik hücre sayısı (SHS) değerleri incelenmiştir. Araştırmada, 200 gün ve üzeri (200-220 gün aralığında) olan 1-3. laktasyon döneminde bulunan 80 baş Holstein ırkı inek kullanılmıştır. Belirli zaman aralıklarında Kalifornia Mastitis Testi (CMT) yapılmış ve CMT pozitif sonuç veren meme çeyreklerinden alınan süt örneklerinde mikrobiyolojik analiz yapılmıştır. Analiz sonuçlarına göre çalışmada aşı (n=40) ve kontrol grubu (n=40) olmak üzere iki farklı grup oluşturulmuştur. Aşı grubuna dahil edilen hayvanlara ticari bir mastitis aşısı (Startvac® , Spain) uygulanmıştır. Aşılama prosedürü, aşı prospektüsüne uygun bir şekilde gerçekleştirilmiştir. Kontrol grubuna ise herhangi bir uygulama yapılmamıştır. Aşı ve kontrol gruplarındaki hayvanlardan, doğumdan sonraki 20. günden itibaren her 10 günde bir süt örneği alınmış ve somatik hücre sayısı incelenmiştir. Her meme lobu için ayrı istatistiksel analizler yapılmıştır. Yapılan analizlere göre; sağ ön meme, sağ arka meme, sol ön meme ve sol arka meme için SHS değerlerinde kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamamıştır (P>0,05). Gerekli profilaksi uygulamalarının gerçekleştirilmediği işletmelerde mastitis aşısı uygulamasının tek başına meme enfeksiyonlarını önlemede yetersiz olduğu ve böylece SHS'nı etkin şekilde düşüremediği sonucuna varılmıştır. Bu sonuçlar, aşının etkinliğinin değerlendirilmesinde çevresel koşullar, sağımhane şartları ve profilaktik önlemler gibi faktörlerle birlikte ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.
İn vitro üretilen sığır embriyolarının kültür medyumuna L-karnitin eklenmesinin embriyo dondurulması üzerine etkisi
Sığır embriyolarının in vitro üretimi (IVP) dünya genelinde giderek artmaktadır. Ancak IVP embriyoların özellikle yavaş dondurmaya karşı oldukça hassas olduğu bilinmektedir. Bunun nedenleri arasında; anormal oositlerden oluşan embriyolar, yüksek sitoplazma lipit içeriği, farklı lipit damlacık düzeni, reaktif oksijen türleri (ROT) seviyelerinin yüksek olması ve iç hücre kütlesinin az olması gibi nedenler bulunmaktadır. L-karnitinin ROT ve lipit miktarını düşürerek, hücreleri DNA hasarından koruyan antioksidan olduğu bildirilmektedir. L-karnitinin hücresel lipit içeriğini düşürücü ve antioksidan etkisi ile, IVP embriyolarında kriyotolerans ve gelişimsel yeteneğini iyileştirebileceği düşünülmektedir. Bu tezin amacı; kültür medyumuna L-karnitin eklenmesinin kültür sırasında ve kriyoprezervasyon sonrasında embriyoların hayatta kalma ve gelişim oranları üzerine etkisi araştırmaktı. Çalışma materyalini, mezbahada kesilen hayvanlardan toplanan 508 ovaryum oluşturdu. Toplanan A ve B kaliteli oositlerden IVP embriyolar üretildi. Kültürün 3. günü klivaj oranları ve 6. günü embriyo gelişimleri değerlendirildi. Erken blastosist ve blastosist aşamasına ulaşan embriyolardan 6 farklı grup oluşturuldu. L-karnitin içeren gruplarda 0-75 mM L-karnitin içermekteydi. Kontrol ve IVK-LK grubunda bulunan emriyolara herhangi bir işlem yapılmadan kültür işlemine devam edildi. Grup YD ve Grup LKYD'de bulunan embriyolar yavaş dondurma, Grup VİT ve Grup LK-VİT'de bulunan embriyolara vitrifikasyon yapıldı. Dondurulan embriyolar en az bir gün sıvı azot içerisinde bekletilip çözdürüldü. Embriyolar çözdürüldükten sonra 3 gün boyunca gelişimleri gözlendi. Kültürün 3. gün ve 6. gün değerlendirilmesinde kültür medyumuna L-karnitin eklenmesinin klivaj ve embriyo gelişimi üzerine etkisi bulunmadı (p>0,05). Kontrol ve Grup LK-IVK incelendiğinde, kültür medyumuna Lkarnitin eklenmesinin 24. saat ve 72. saat sonunda expanded blastosist ve hatching blastosist oranları üzerine etkisinin olmadığı tespit edildi (p>0,05). Ancak 48. saat incelemesinde Grup LK'nın hatching oranlarının Grup Kontrol'e göre daha düşük olduğu belirlendi (p<0,05). L-karnitin, yavaş dondurulan ve vitrifiye edilen embriyolarda çözdürme sonrasında 24, 48 ve 72 saat sonrasında expanded blastosist ve hatching blastosist oranları üzerine etkisinin olmadığı görüldü (p>0,05). Sonuç olarak; IVP embriyoların kültür medyumuna L-karnitin eklenmesi kültürün 3 ve 6. gününde klivaj ve embriyo gelişim oranlarına, vitrifikasyon ve yavaş dondurulan embriyolarda hayatta kalma ve gelişim oranları üzerine etkisinin olmadığı tespit edildi. İlerleyen araştırmalarda materyal sayısını arttırarak çalışmanın tekrarlanması önerilmektedir. Çalışmalarda ticari medyum kullanılacaksa kullanılan medyumun antioksidan içeriğinin ve yoğunluğunun bilinmesi gerekir. Embriyolarda L-karnitin etkinliğinin değerlendirilmesinde lipit içeriklerinin ve ROT seviyelerinin ölçülmesi önerilmektedir.
Pyometralı kedilerde serum amiloid düzeylerinin hematolojik ve biyokimyasal parametrelerle birlikte değerlendirilmesi
Pyometralı Kedilerde Serum Amiloid Düzeylerinin Hematolojik ve Biyokimyasal Parametrelerle Birlikte Değerlendirilmesi Sunulan bu çalışmada pyometra vakalarında tanı amaçlı sıklıkla kullanılan hematolojik ve biyokimyasal parametreler ile bir akut faz proteini olan serum amiloid A (SAA) değerinin etkinliğinin incelenmesi amaçlandı. Klinik olarak en sık tercih edilen parametreler ile SAA arasında herhangi bir korelasyon olup olmadığına bakıldı. İstatistiksel olarak önemlilik düzeyleri tespit edildi. Kedilerde pyometra vakaları ile ilgili çalışmalar oldukça sınırlıdır. Bu sebeple araştırmanın konusunu kedilere ait örnekler oluşturdu. Çalışmada farklı ırk, yaş ve kilolarda olmak üzere toplamda 14 adet kediye ait kan örnekleri kullanıldı. Kediler 2 gruba ayrıldı. Grup I'i klinik muayenede herhangi bir hastalık belirtisi olmayan ve kan parametreleri normal sınırlarda olan sağlıklı kabul edilen rutin ovariohisterektomi (OVH) operasyonu için kliniğe getirilmiş 7 kedi; Grup II'yi ise yapılan detaylı klinik muayene, hematolojik analizler ve ultrasonografik incelemeler sonrasında pyometra tanısı konulan 7 kedi oluşturdu. Çalışma grubundaki sağlıklı ve pyometralı kedilerin hematolojik parametreleri değerlendirildiğinde lökosit (WBC), nötrofil (NEU) ve monosit (MON) değerleri arasında istatistiksel olarak önemli derecede fark bulundu. Grup II'e ait bu değerler Grup I'e ait değerlere oranla anlamlı derecede yüksek tespit edildi (p<0.001). İncelenen diğer kan parametrelerinden olan eozinofil (EOS), lenfosit (LYM), eritrosit (RBC), hemoglobin (HGB), ortalama alyuvar hacmi (MCV), korpuskuler hemoglobin konsantrasyonu (MCHC), hematokrit (HCT) ve trombosit (PLT) arasında her iki grup karşılaştırıldığında önemli bir fark saptanmadı (p>0.05). Çalışma grubunu oluşturan kedilerde organ fonksiyonları incelendiğinde ve gruplar arası biyokimya parametrelerindeki değişimler değerlendirildiğinde alanin aminotransferaz (ALT), aspartat transaminaz (AST), kreatinin (CRE), total protein (TP), total bilirubin (TBİL), glukoz (GLU) değerleri arasında istatistiksel olarak önemli düzeyde fark tespit edildi (p<0.001). Alkalen fosfataz (ALP), kan üre nitrojeni (BUN) ve gama glutamil transferaz (GGT) arasında istatistiksel olarak önemli fark bulundu (p<0.05). Yapılan çalışmada serum amiloid A değerinin gruplar arası karşılaştırılmasında pyometralı grubun SAA değerinin sağlıklı gruba oranla anlamlı düzeyde yüksek olduğu sonucuna varıldı (p<0.001). Araştırma sonucunda elde edilen verilere göre akut faz proteinlerinin (APP) hematolojik ve biyokimyasal analizlere ek olarak birlikte değerlendirilmesinin erken teşhis ve tedavide önemli bir rolü olduğu vurgulandı. Anahtar Kelimeler: Biyokimya, Hematoloji, Kedi, Pyometra, Serum amiloid
Sütçü sığırlarda subklinik ve klinik ketozisin metabolik hastalık, süt verimi ve üreme parametrelerine etkisi
Negatif enerji dengesi (NED), süt sığırlarında gebelikten laktasyona geçiş sırasında ortaya çıkan fizyolojik bir durumdur. Bu geçiş dönemi, kuru madde alımındaki azalma ve süt üretimi için artan enerji ihtiyacı ile ilişkilidir. Ketozis, sıklıkla doğumdan hemen sonra ortaya çıkan bir metabolik bozukluktur ve düşük glukoz seviyeleri, azalmış karaciğer glikojeni ve artan keton cisimcikleri konsantrasyonları ile karakterizedir. Bu çalışma, subklinik ve klinik ketozise sahip ineklerde ketozisin süt verimine, üreme parametrelerine ve postpartum metabolik hastalıklara etkilerini araştırmayı amaçlamıştır. Çalışma, ikinci ve üçüncü laktasyon dönemlerindeki 267 sağlıklı, gebe Holstein ineklerini kapsamaktadır. Gruplar, doğum sonrası üçüncü gün betahidroksibütirat (BHBA) seviyelerine göre oluşturuldu. Gruplar, kontrol (BHBA < 1,2 mmol/dL), subklinik ketozis (BHBA = 1,2-2,4 mmol/dL) ve klinik ketozis (BHBA > 2,4 mmol/dL) gruplarından oluşmaktadır. Sonuçlar, doğum sırasında daha yüksek vücut kondisyon skorlarının (VKS) doğum sonrası ketozis riski ile ilişkilendirildiğini göstermiştir (p<0,001). Subklinik ketozis, gebelik başına daha fazla tohumlama (p<0,01), servis periyodunun uzaması (p<0,001) ) ve ilk tohumlama gebelik oranlarında düşüşe (p>0,05) yol açmıştır. Klinik ketozis grubunun pik süt verimine ulaşma süresinin daha uzun olduğu (p<0,001) ve daha yüksek pik süt verimine (p<0,01) sahip olduğu görüldü. Klinik ketozis olan ineklerde septik metritis insidansı (p<0,01) daha yüksek olduğu tespit edildi. Sonuç olarak, çalışmada ketozisin, üreme parametreleri, süt verimi ve metabolik hastalık insidansı üzerinde olumsuz etkilere sahip olduğunu görüldü. Ayrıca, süt sığırlarının geçiş döneminde ketozis riskini değerlendirmede ve yönetmede VKS'nin önemi vurgulandı. Çalışmanın daha fazla hayvan materyali ve daha fazla parametre ile değerlendirmesinin daha anlamlı sonuçlar verebileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: BHBA, negatif enerji dengesi, sığır, süt verimi
Elbistan Termik Santrali'nin etrafında yetiştirilen sığırların folikül sıvılarında ağır metal ve oksidatif stres parametrelerinin değerlendirilmesi
Termik santraller, çevreye saldıkları zararlı gazlar ve tozlar aracılığıyla ağır metaller yaymaktadır. Bu ağır metallerden su, hava, toprak etkilenmektedir. Buna bağlı olarak insan ve hayvan sağlığı da zarar görmektedir. Çiftlik hayvanları her geçen yıl daha fazla artan yoğunlukta bu kirliliğe maruz kalmaktadır. Bu kirliliğin olası etkilerinden birisi de hayvanların üreme sistemi üzerine olmaktadır. Bu tezde Elbistan Termik Santrali çevresinde yetiştirilen ineklerde ovaryum folikül sıvılarının ağır metal düzeylerinin tespit edilmesi ve folikül sıvısının biyokimyası üzerine olası etkilerini belirlemek için oksidatif stres parametrelerinin ölçülmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, Elbistan Termik Santrali çevresindeki (n=25) ve Elâzığ'daki (n=14) mezbahalarda kesilen ineklere ait folikül sıvıları kullanıldı. Folikül sıvısında kadmiyum (Cd), kurşun (Pb), cıva (Hg) ölçümleri atomik absorpsiyon spektrometresi ile malondialdehit (MDA), glutatyon (GSH) düzey ölçümleri ve glutatyon peroksidaz (GSH-Px) aktivitesi spektrofotometre ile kolorimetrik olarak ölçüldü. Daha sonra elde edilen parametrelerin istatistiki analizleri yapıldı. Sonuç olarak; Elbistan Termik Santrali çevresinde yetiştirilen ineklerin folikül sıvılarında Pb konsantrasyonunun (22,27 ±1,73 µg/dl, P<0,05) ve Elazığ yöresinde yetiştirilenlerde ise MDA konsantrasyonun (85,77 ± 10,40 µmol, P<0,05) yüksek olduğu, ancak Cd, Hg, GSH düzeylerinin ve GSH-Px aktivitesinin farklı olmadığı tespit edildi (P>0,05).
İneklerde tohumlama sırası ve sonrası GnRH veya hCG kullanımının kan serumu progesteron düzeyleri ve gebe kalma oranları üzerine etkisi
Süt sığırı işletmeciliğinde, ineklerden yılda bir yavru elde etmek ve doğum sonrası yapılan ilk suni tohumlamada gebe kalmalarını sağlamak çok önemlidir. Bu hedefe ulaşabilmek için reprodüktif yönden sürüde herhangi bir problem bulunmaması gerekir. Postpartum dönemdeki ineklerde pek çok hastalık ve çevresel faktör döl veriminde azalmaya sebep olur. Son yıllarda, laktasyondaki süt sığırlarında, fertiliteyi artırmak için farklı teknikler kullanılmaktadır. Maternal ve fetal ilişkiyi düzenlemek, luteolizisi geciktirmek veya inhibe etmek, korpus luteumun salgıladığı progesteron hormonu konsantrasyonunu yükseltmek, aksesor korpus luteum oluşumunu uyarmak ve sonuç olarak gebe kalma oranlarını artırmak için en sık kullanılan yöntem gonadotropin salgılatıcı hormon (GnRH) ve insan koryonik gonadotropini (hCG) hormonlarının uygulanmasıdır. Bu uygulamalar tohumlamadan önce, tohumlama ile birlikte veya tohumlamadan sonraki 1-15. günler arasında yapılmaktadır.Bu çalışmada, GnRH veya hCG'nin tek başına ve birlikte suni tohumlama sırası ve sonrası 12. günde kullanımının, ineklerde gebelik oranları ve kan serumu progesteron düzeyleri üzerine olan etkisini araştırmak amaçlandı. Çalışmada materyal olarak, yaşları 2 - 3 olan ve reprodüktif problemi olmayan 73 adet Holştayn ve 2 adet Montafon ırkı inek kullanıldı.Tüm hayvanlar, postpartum 40 - 80. günler arasında gösterdikleri ilk östrüste rastgele beş gruba ayrılarak tohumlandı. Birinci gruba hem tohumlamayı takiben hem de 12. günde 10 µg buserelin asetat uygulandı. İkinci gruba tohumlama anında 10 µg buserelin asetat ve tohumlama sonrası 12. günde 1.500 IU hCG verildi. Üçüncü gruba; hem ST anında hem de tohumlamadan sonraki 12. günde hCG yapıldı. Dördüncü gruba tohumlamayla birlikte hCG ve 12. günde GnRH uygulandı. Beşinci grup, kontrol grubunu oluşturdu.İneklerin gebelikleri, tohumlama sonrası 45-60. günlerde, rektal muayene ile teşhis edildi. Birinci, dördüncü ve beşinci grupta altışar inek gebe kalırken dokuzar tanesi gebe kalmadı. İkinci ve üçüncü grupta ise yedi inekte gebelik şekillenirken sekizinde gebelik oluşmadı.Sonuç olarak, yapılan bu çalışmada, tohumlama sırası ve sonrası 12. günde GnRH ve hCG uygulamalarının gebe kalma oranlarını artırmada başarılı olmadığı ve progesteron düzeylerinde istatistiksel anlamda önemli bir değişikliğe neden olmadığı tespit edildi.
Gebe olmayan izole sığır uterus kontraksiyonları üzerine Ceftiofur ve Meloxicam`ın etkileri
Bu çalışmada üçüncü kuşak bir sefalosporin olan ceftiofur ve nonsteroit antiinflamatuvar olan meloxicam'ın izole gebe olmayan inek ve düve miyometriyumunun spontan kasılmaları üzerine etkileri araştırıldı.Siklusun foliküler döneminde bulunan inek ve düvelerden alınan miyometriyal şeritler, % 95 oksijen % 5 karbondioksit içeren gaz ile sürekli gazlanan, 38?C'deki ve pH'sı 7.4 olan, 5 ml Krebs solusyonu bulunan izole organ banyosuna asıldı. Doksan dakikalık gerime uyum süresi sonunda, düzenli spontan kasılma gösteren şeritlerin kasılmaları, izometrik güç çevirgeci (transducer) kullanılarak 10 dakika süre ile kaydedildi ve bu veriler kontrol olarak kullanıldı. Daha sonra şeritlerin bulunduğu banyo sıvısına 500, kümülatif 1000 ve 2000 µM dozlarında ceftiofur (n=16); veya 0.5, kümülatif 1.0 ve 1.5 µM meloxicam (n=17) ilave edildi. Her doz eklemesinden sonra kasılmalar 10 dakika süreyle kaydedildi. Ceftiofur ve meloxicam'ın 10 dakikalık periyotta, spontan kasılmaların frekans (sıklık), amplitüd (büyüklük) ve eğri altında kalan alan (EAKA) değerleri üzerine etkisi değerlendirildi. Verilerin istatistiksel analizinde Wilcoxon Signed Ranks Testi ve Pearson Korelâsyon Analiz Testi'nden yararlanıldı.İzole organ banyosuna eklenen tüm dozlarda ceftiofur'un kasılmaların sıklığını azalttığı (P<0.05), büyüklüğünü etkilemediği (P>0.05) belirlendi. 500 ve kümülatif 1000 µM ceftiofur ilavesi sonrası EAKA'daki artış istatistikî olarak önemsiz iken (P>0.05), kümülatif 2000 µM sonrası artışın önemli olduğu (P<0.05) tespit edildi.Organ banyosuna eklenen 0.5 µM meloxicam'ın kasılmaların sıklığını artırdığı (P<0.05), kümülatif 1.0 µM'lük dozun sıklığı etkilemediği (P>0.05), kümülatif 1.5 µM ilavenin ise kasılmaların sıklığını belirgin şekilde azalttığı (P<0.05) gözlendi. Ayrıca meloxicam'ın doza bağlı olarak kasılmaların büyüklük ve EAKA'ını da belirgin olarak azalttığı (P<0.05) belirlendi.İn vitro nitelikli olan bu çalışmada, ceftiofur'un tüm dozlarda kasılmaların sıklığını azalttığı, büyüklüğünü etkilemediği, EAKA'ı ise yüksek dozlarda artırdığı; meloxicam'ın ise düşük dozlarda sıklığı artırırken orta dozlarda etkilemediği, yüksek dozlarda azalttığı, tüm dozlarda büyüklük ve EAKA'da belirgin olarak azalmaya yol açtığı söylenebilir. Sonuç olarak ceftiofur ve meloxicam'ın gebelik ve postpartum dönemde kullanılırken bu etkilerinin göz önünde bulundurulmasının klinik açıdan önemli olabileceği kanaatine varıldı.
İneklerde Erken Gebelik Faktörü'nün (EGF) tespitiyle gebeliğin tespiti
25 ÖZET Bu çalışmada, ineklerde tohumlama sonrası kan serumunda, 7. ve 21. gündeki Erken Gebelik Faktörü (EGF) ile 21. gündeki progesteron ve 45. gündeki rektal muayene bulguları değerlendirilerek, elde edilecek gebelik oranları arasındaki ilişkinin ve erken gebelik teşhisinde, EGF bulgularının kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması amaçlandı. Altmış İsviçre Esmeri inek materyal olarak kullanıldı. Tohumlamayı izleyen 7. ve 21. günlerde EGF aktivitesi, 21. günde progesteron ölçümü için kan örnekleri alındı ve kan serumu EGF aktivitesi Rozet İnhibisyon Testi (RIT) ile, kan serumu progesteron düzeyi ise radioimmunoassay (RIA) metoduyla belirlendi. RIT'nde, Rozet İnhibisyon Titre'si 4'ün üzerinde olanlar gebe, 4 ve 4'ün altında olanlar ise gebe değil olarak değerlendirildi. Progesteron düzeyleri 2.30 ng/ml'den yüksek olanlar gebe, düşük olanlar gebe değil şeklinde kabul edildi. RIT ve progesteron sonuçları, tohumlamayı izleyen 45. gündeki rektal muayene bulgularıyla karşılaştırıldı. Rektal muayene sonuçları esas alınarak yapılan değerlendirmede, 7. ve 21. gün EGF, 21. gün progesteron ölçümlerine göre elde edilen sonuçların doğruluk oranları sırasıyla; gebelerde %54.7, %70.7 ve %67.4, gebe olmayanlarda ise her üç erken gebelik teşhis metodunda da % 100 olarak bulundu. Erken embriyonik ölümler, EGF ve progesteron ölçümleri sonuçlarına dayanan, erken gebelik teşhis sonuçlarını önemli ölçüde etkiledi. Fertilizasyon oranı %88.3 (53) iken, bunun %45.3'ünde (24) embriyonik ölüm şekillendiği görüldü. Sonuç olarak, EGF aktivitesinin ölçülmesinin erken gebelik teşhisi ve gebeliğin devam edip etmediğinin kontrolü amacıyla kullanılabileceği, RIT ve progesteron ölçümlerine dayanan erken gebelik teşhisi metodlarmın, gebe olanlardan ziyade, gebe olmayanları ortaya koymada daha güvenilir olduğu kanaatine varıldı.
İneklerde oksitosin enjeksiyonlarının luteal regrasyon üzerine etkisi
28 6. ÖZET Bu çalışmada, ineklere kızgınlık siklusunun erken (4, 5 ve 6. günlerinde) ve. geç (14, 15 ve 16. günlerinde) luteal döneminde, deri altı uygulanan oksitosinin luteal regresyon üzerine olan etkilerini ortaya koyma amaçlandı. Çalışmada materyal olarak, toplam 20 inek kullanıldı. Hayvanların östrüsleri 1 1 gün ara ile iki defa 25 mg Dinoprost trometamin kas içi enjekte edilerek senkronize edildi. Daha sonra hayvanlar, A ve B olmak üzere, rastgele 10'arlı 2 gruba ayrıldı. A grubundaki 10 ineğe, 1. kızgınlık siklusunun 4, 5 ve 6. günlerinde, bölünmüş iki doz halinde, 12 saat ara ile deri altı 20 mi % 0.9 NaCl; 2. kızgınlık siklusunun aynı günlerinde, günlük 100 IU oksitosin, bölünmüş iki doz halinde, 12 saat ara ile deri altı enjekte edildi. Aynı uygulamalar, B grubu hayvanlara 1. ve 2. kızgınlık sikluslarının 14, 15 ve 16. günlerinde yapıldı. Her iki grup hayvandan, iki kızgınlık siklusu boyunca gün aşın kan örnekleri alındı. Kan serumu progesteron değerleri double RIA ile tayin edildi. Siklusun erken döneminde oksitosin uygulanan A grubu hayvanlardan birinde siklus kısalırken, bir hayvanda da 32. güne kadar yapılan klinik gözlemde kızgınlığa gelmediği, diğer 8 inekte ise siklus sürelerinin oksitosin uygulamalarından etkilenmediği görüldü. Geç luteal dönemde oksitosin uygulaması yapılan B grubunda, bir hayvanın siklusu uzarken, bir hayvanın da 32. güne kadar yapılan takipte kızgınlığa gelmediği, diğer 8 inekte ise, siklus sürelerinin uygulamadan etkilenmediği belirlendi. Progesteron yönüyle, A grubu hayvanların, 2. kızgınlık siklusunun 4, 6, 10 ve 12. günlerindeki progesteron düzeyinin, 1. kızgınlık siklusuna göre düşük olduğu; B grubunda ise, 2. kızgınlık siklusunun 8 ve 18. günlerindeki progesteron değerlerinin 1. siklusun aynı günlerine göre yüksek olduğu belirlendi. Sonuç olarak, ineklere kızgınlık siklusunun erken ve geç luteal döneminde, belirtilen doz ve süre ile uygulanan oksitosinin, kızgınlık siklus süresi ve kan serumu progesteron düzeyleri üzerine belirgin bir etkisinin olmadığı tespit edildi.
Elazığ bölgesine ithal edilen ineklerin doğum sonrası fertilite durumlarının araştırılması
38 6. ÖZET Bu çalışma, Elazığ ve çevresine 1991-1996 yılları arasında ithal edilen Simental ve Holştayn ırkı ineklerde doğum sonrası fertilite durumlarının takip edilmesi ve bölgeye uyumlarının araştırılması amacı ile yapıldı. Bölgeye gebe olarak getirilen Simental ve Holştayn ırkı ineklerin doğumdan önce kayıtlan tutuldu. Hayvanların beslenme durumu, barınaklar, idari faktörler değerlendirildi. Doğumdan sonra, hayvanlar iki gruba ayrıldı. Birinci grubu oluşturan hayvanlar, gebe kalıncaya veya 5. tohumlamaya kadar takip edildi. İkinci grubu oluşturan hayvanlar, postpartum 15-60. günler arası, haftada iki defa, alınan kan örneklerinde, plazma progesteron değerleri ve haftada bir defa yapılan rektal ve ultrason muayeneleri ile izlendi. Simental ırkı ineklerde, uterus involusyonu, doğum-ilk tohumlama aralığı, doğum-gebe kalma aralığı ve buzağılama aralığı sırası ile 46.25±10.80, 80.47+3.25, 136.88±5.22 ve 417.10±5.21 gün, Holştayn ırkı ineklerde aynı parametreler 45.25±7.68, 90.42+5.30, 132.16+7.86 ve 410.83+7.78 gün olarak hesaplandı. İki ırk arasında, involusyon süresi, doğum-ilk tohumlama aralığı, doğum-gebe kalma aralığı ve buzağılama aralığı arasında istatistiki olarak önemli fark görülmediği tespit edildi. Gebelik başına tohumlama sayısı, ilk tohumlamada gebelik oranı ve toplam gebelik oranı Simental ırkı ineklerde, 2.20, % 18.31 ve % 18.91 iken, Holştayn ırkı ineklerde sırası ile 1.78 % 33.33 ve % 29.69 olarak bulundu. Toplam gebelik oranında ırklar arasında istatistiki olarak önemli fark görülmez iken, birinci tohumlamada gebelik oranının Simental ırkı ineklerde daha düşük ve gebelik başına tohumlama sayısının daha yüksek (P<0.05) olduğu belirlendi. Doğum sonrası görülen hastalıklardan retensiyo sekundinarum Simental ırkı ineklerde % 37.03, Holştayn ırkı ineklerde % 19 oranında görüldü. Metritis, Pyometra, servisitis, Holştayn ırkı ineklerde sırası ile % 21, % 2, % 5, Simental ırkı ineklerde ise % 25.92, % 0 ve % 4.62 oranında görüldü. Simental ırkı ineklerin % 15.74 ve Holştayn ırkı ineklerin ise % 14'ünde ovaryum kisti tespit edildi. Simental ırkı ineklerde, güç doğum ve abortus oranı sırası ile % 18.50, % 4.62, Holştaynlarda ise % 13, % 2 idi.39 Simental ırkı inek yetiştiricilerinin % 78.16'sı sun'i tohumlama, Holştayn ırkı inek yetiştiricilerinin % 53.84 boğa ile tohumlama yapmaktadır. Bölgede sürüden çıkarma oranı Simental ırkı ineklerde % 30.5, Holştaynlarda ise % 16 olarak tespit edildi. Sonuç olarak, hayvancılığı geliştirme açısından bir seçenek olan damızlık hayvan ithalinin, yeterli alt yapı ve barınak oluşturulmadan, yetiştiriciye tam bir eğitim verilmedikçe ve bu konuda yeterli uzman yetiştirilmedikçe, başarıya ulaşılması oldukça zor görülmektedir.
Elazığ bölgesi süt ineklerinde klinik ve subklinik mastitislerin dağılımı, mastitislere sebep olan mikroorganizmaların izolasyonu ve antibiyotiklere duyarlılıkları üzerine çalışma
56 6. ÖZET Bu çalışmada, Elazığ ve çevresindeki ineklerde mastitisin dağılımının belirlenmesi ve bölgede mastitise sebep olan mikroorganizmaların tespiti ve bu mikroorganizmaların değişik antibiyotiklere duyarlılıklarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın materyalini, Elazığ'da halk elinde bulunan ve yaşları 2- 16 arasında değişen, 396'sı Esmer, 338'i Holştayn, 31*1 Simental, 355'i melez, 123'ü Yerli ve 6'sı Jersey olmak üzere 1249 inek oluşturdu. İneklerde mastitis bulunup bulunmadığı klinik muayene ve CMT ile tespit edildi. CMT'ye pozitif sonuç veren ve klinik mastitisli meme foblarından, steril cam tüplere, en az 5 mi süt numunesi alındı. Alman bu süt numuneleri 2 saat içerisinde mikrobiyolojik muayenelerinin ve antibiyogram testlerinin yapılması için, F.Ü. Veteriner Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı laboratuvanna ulaştırıldı. İneklerin muayenesinden sonra, hem mastitis bulunan hem de bulunmayan hayvanların sahiplerinden hayvanın yaşı, kaç doğum yaptığı, ne zaman doğum yaptığı, bir önceki laktasyonda hayvanın kaç gün süre ile kuruda bırakıldığı, günlük süt verimi, sağım öncesi ve sonrası herhangi bir hijyen işlemi uygulanıp uygulanmadığı ve sağım şekli hakkında bilgi alındı. Ayrıca hayvanların barındırıldığı ahırdaki hayvan sayısı, hayvan basma düşen alan, ahırdaki sinek yoğunluğu, havalandırma, hijyen ve ışıklandırma durumu gibi konularda bilgi toplandı. Yine hayvanların muayene edildiği tarihlerdeki günlük yağış miktarı, sıcaklık ve nem ortalamaları Elazığ Meteoroloji Müdürlüğü'nden temin edildi. Daha sonra bu bilgiler mikrobiyolojik muayene ve antibiyogram sonuçları ile karılaşt irildi. Sonuç olarak, Elazığ ve çevresindeki ineklerde mastitisin oram %60.53 olarak tespit edildi. Bunun da %55.17'sinin subklinik, %5.36'sının da klinik mastitis olduğu görüldü. Meme loblarında ise, mastitisin dağılımının %30.96 olduğu, bunun da %29.32'sinin subklinik, %1.64'ünün klinik mastitis olduğu tespit edildi. CMT'ye pozitif sonuç veren hayvanlardan alman süt numunelerinde %58.86 ve meme loblarından alman numunelerde de %47.78 oranında mikrobiyolojik üreme olduğu görüldü. CMT pozitif ve klinik mastitisli sütlerden en fazla üreyen mikroorganizma türünün Staph, aureus olduğu ve üretilen bu mikroorganizmaların en fazla sefalosporine duyarlı olduğu tespit edildi.
Koyunlarda koç katımı öncesi antioksidan kullanımının oksidatif stres ve bazı fertilite parametreleri üzerine etkisi
Amaç: Sunulan çalışma, üreme sezonunun olduğu yaz mevsiminde sıcaklık stresi etkisinde kalan koyunlarda, koç katımı öncesinden verilen antioksidanların (A, D, E ve Se) oksidatif stres ve fertilite parametreleri üzerine etkisinin araştırılması amacıyla yapıldı. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla çalışmada 71 baş Zom koyunu kullanıldı. Koyunlar koç katımından 2 ay öncesinden antioksidan verilen (Grup I; n=36) çalışma grubu ve verilmeyen kontrol grubu (Grup II; n=35) olmak üzere ikiye ayrıldı. Tüm hayvanlardan, TAS ve TOS düzeyleri için koç katımından 2 ay önce, 1 ay önce ve koç katım anında, MDA için koç katımı sonrası 16. ve 24. günlerde kan örnekleri toplandı. Çalışma süresince bölgenin sıcaklık verileri ve sıcaklık nem indeks değerleri kaydedildi. Bulgular: Meteorolojik verilere göre koç katımı anında hayvanların sıcaklık etkisiyle, özellikle Temmuz ve Ağustos aylarında, öğlen saatlerinden akşam saatlerine kadar THI'nin yüksek etkisine maruz kaldığı belirlendi. Yapılan antioksidan uygulamalarının; Grup I ve Grup II'nin aynı günlerdeki oksidatif stres parametreleri sonuçlarını istatistiksel olarak değiştirmediği görüldü. Ancak her iki grubun farklı günlerinde anlamlı bulunan değerler elde edildi. Fertilite parametreleri açısından gruplar arasında istatistiksel farklılık bulunmadı. Ancak, ikizlik oranının Grup I'de (%30), kontrol grubuna göre (%10,5) yaklaşık üç kat fazla çıktığı tespit edildi. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, gruplar arasında aynı günlerde alınan örneklerin sonuçları arasında oksidatif stres parametreleri açısından herhangi bir fark bulunamadı. Ancak antioksidan uygulamasının ikizlik oranına olumlu bir etkisinin olduğu görüldü. Meteorolojik veriler dikkate alındığında hayvanların üreme mevsimi boyunca sıcaklık stresine maruz kaldıkları görülmüştür. Sonuç olarak, yazın sıcaklık stresinin olumsuz etkilerine karşı koruyucu önlemler alınmasının ve antioksidan uygulamalarının faydalı olacağı düşünülmektedir.
Koyunlarda gebelik ilişkili glikoproteinler (PAGS) ile gebelik teşhisi
Amaç: Gebelik ile ilişkili glikoproteinler (PAGs) koyunları da kapsayan ruminantlarda gebelikte trofoblastik hücrelerden köken alan iki çekirdekli hücreler tarafından üretilmektedir. Sunulan bu çalışmada koyunlarda erken gebelik ve tüm gebelik boyunca kan plazmasındaki PAGs konsantrasyonunun belirlenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışma için toplam 16 baş gebe koyun kullanıldı. Birinci çalışma (gebelik boyunca PAGs profilinin izlenmesi) için 8 baş koyundan gebeliğin 0, 55, 85, 113 ve 145. günlerinde kan plazması toplandı. İkinci çalışma (erken gebelikteki PAGs profilinin belirlenmesi) için ise gebeliğin 18, 21, 25, 28 ve 35. günlerinde kan plazma örnekleri toplandı. Elde edilen plazma örneklerinde PAGs değerleri ticari (Sheep Pregnancy Associated Glycoproteins) ELISA kiti ile ölçüldü. Bulgular: Sonuçlar değerlendirildiğinde gebeliğin 0. gününde plazmada bazal seviyede PAGs olduğu tespit edilmiştir (14,99±1,63 ng/ml). Birinci çalışmada gebeliğin 0. günü ile kıyaslandığında; gebeliğin 55, 85, 113 ve 145. günlerindeki değerleri arasında istatistikî olarak önemli bir fark tespit edilmiştir (p<0,05). İkinci çalışmada ise gebeliğin 35. gününde plazma PAGs değerinin 18. gün ile kıyaslandığında önemli ölçüde arttığı tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç: Elde edilen sonuçlar değerlendiğinde koyunlarda gebelik boyunca plazma PAGs düzeyinin sürekli artan bir profil çizdiği görülmektedir. Yine bu sonuçlara göre çalışmada kullanılan PAGs kiti ile en erken 35. günde gebelik teşhisi yapılabileceği söylenebilir. Anahtar Sözcükler: gebelik ile ilişkili glikoproteinler (PAGs), gebelik, ELISA, koyun, gebelik teşhisi
Koyunlarda erken gebelik teşhisinde sığır gebelik ilişkili glikoprotein kitlerinin kullanılabilirliğinin araştırılması
TÜRKÇE ÖZET Amaç: Gebelik ilişkili glikoproteinler (PAGs) ruminantlarda gebelik sırasında çift çekirdekli trofoblastik hücrelerden sentezlenir ve maternal kan dolaşımına geçerler. Bu çalışmada, koyunlarda erken gebelik teşhisinde ticari sığır gebelik test kitinin kullanılabilirliği araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla, 13 baş gebe Konya Merinosu koyundan çiftleşme sonrası 21, 28, 35, 42, 49, 56, 63 ve 70. günlerde kan örnekleri alındı. Koyunların gebeliği doğumlar ile teyit edildi. Elde edilen plazma örneklerinde PAGs değerleri ticari (Bovine Pregnancy Associated Glycoproteins) ELISA kiti ile ölçüldü. Üretici firmanın talimatına göre, PAGs'ın plazma seviyesi 0,3'ün üzerindeyse gebelik için pozitif kabul edildi. Bulgular: Pozitif PAGs değerlerinin oranı gebeliğin 21, 28, 35, 42, 49, 56, 63 ve 70. günlerde sırasıyla %7,69, %30,77, %69,23, %61,54, %76,92, %92,31, %100 ve %100 olarak tespit edildi. Bu sonuçlar göz önüne alındığında, sığır PAGs testinin duyarlılığı gebeliğin ilerlemesiyle artmaktadır. Sonuç: Elde edilen sonuçlara göre, gebelik pozitif için 0,3 değeri esas alındığında gebeliğin erken döneminde koyunlar için hala bir hata payı olmasına rağmen koyunlarda gebelik teşhisinin özellikle gebeliğin 35. gününden sonra sığır PAGs kiti kullanılarak yapılabileceği kanısına varıldı.
Diöstrustaki ve anöstrustaki köpeklerde östrusun uyarılması
Anöstrusun sonlandırılması ve östrusun uyarılması, köpeklerde uzun süren anöstrus olgularına bağlı infertilite sorununda ve damızlık köpeklerde gebeliğin ve doğumun eş zamanlı olması istendiği durumlarda gerekli olmaktadır. Bu çalışmanın amacı diöstrus ve anöstrus dönemindeki köpeklerde östrusu uyarmak amacıyla aglepristone + cabergoline uygulamasının, yalnızca cabergoline uygulamasına göre avantaj sağlayıp sağlamadığını belirlemektir. Bu amaçla proöstrus veya östrus dönemlerinde olmadığı belirlenen farklı ırklardan 12 dişi köpek Grup I (n=6) ve Grup II (n=6) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup I' e 5 µg/kg dozda cabergoline (Dostinex 500 ?g/tablet) proöstrus belirtileri başlayana kadar veya en fazla 45 gün süreyle her gün oral olarak verildi. Bu gruptaki köpeklerden cabergoline uygulaması öncesinde (C0), uygulama başladıktan 1 hafta sonra (C1), proöstrusun görüldüğü gün (P0), bunu takiben 7 (P7), 11 (P11), 13 (P13) ve 23. (P23) günlerde olmak üzere kan örnekleri toplandı. Grup II' deki köpeklere arka arkaya 2 gün 10 mg/kg dozda aglepristone (Alizine 30 mg/ml), enjeksiyon şeklinde uygulandı. İlk aglepristone uygulamasını takiben 15 gün sonrasında cabergoline Grup I'de olduğu gibi uygulanmaya başlandı. Bu gruptaki köpeklerden, Grup I'de alınan kan örneklerine ilave olarak ayrıca, aglepristone uygulamasına başlamadan önce (A0), ve ilk uygulamadan 1 hafta sonra (A1) da kan örnekleri toplandı ve serum elde edildi. Toplanan serum örneklerinden çalışma bitiminde progesteron ölçümleri ELISA yöntemiyle yapıldı. Her iki grupta da östrus uyarımı sağlanan köpekler erkek köpekle bir araya getirilerek çiftleştirildi. Çiftleşmeler sonrası 30-35. günlerde ultrason ile gebelikler doğrulandı. Grup I'de östrus gösteren 4 köpekten 4'ünde gebelik gözlendi, Grup II'de östrus gösteren 5 köpekten 3 tanesinde gebelik gözlenirken birinde çiftleşme gerçekleşmedi, bir diğerinde ise çiftleşme gebelikle sonuçlanmadı. Her iki grupta da gebe olan köpekler normal doğum ile sağlıklı yavrular doğurdular. Sonuç olarak diöstrus veya anöstrus dönemindeki herhangi bir köpekte östrus uyarımı amacıyla aglepristone + cabergoline uygulamasının sadece cabergoline uygulamasına göre elde edilen gebelik oranları yönünden belirgin bir fayda sağlamadığı görüldü.Anahtar kelimeler: aglepristone, cabergoline, köpek, östrus uyarımı, progesteron.
Suböstrüslu sütçü ineklerde norgestomet ile birlikte prostaglandin kullanımının fertilite üzerine etkisi
Bu çalışmada, postpartum dönemde suböstrüs sorunu gözlenen sütçü ineklerde Crestar (Norgestomet içeren kulak implantı+PMSG) ve Crestar-Plus (Norgestomet içeren kulak implantı+PGF2?+PMSG) uygulamalarının çeşitli fertilite parametreleri (östrüs gösterme oranı, östrus gösterme aralığı ve ilk tohumlamada gebe kalma oranı) üzerindeki etkisi araştırılmıştır. Aynı işletmedeki son doğum tarih üzerinden 60 gün geçmiş, 11 gün ara ile yapılan rektal muayenelerde ovaryumlar üzerinde CL rastlandığı halde östrus beldekleri göstermeyen 40 sütçü inek rastgele olarak iki gruba ayrıldı. Grup 1'deki ineklere (n=20) sıfırıncı günde norgestomet içeren kulak implantı yerleştirildi ve aynı anda norgestomet ve oestradiol valerate içeren enjektabl solüsyon kas içi olarak uygulandı. Dokuzuncu günde implantların çıkartılmasını takiben 500 IU PMSG im olarak enjekte edildi. Deri altı implantlarının çıkartılmasını takiben 48-72. saatlerde çift sun'i tohumlama yapıldı.Grup 2'deki ineklere (n=20) ise aynı protokole ek olarak 7. günde 250 ?g cloprostenol enjeksiyonu yapılarak uygulandı. Deri altı implantlarının çıkarılmasını izleyen 56. saatte tohumlama yapıldı. Tedavilerin bitiminden itibaren 5 gün süreyle günde 2 kez östrüs beldekleri takip edildi. Östrüs gösterme oranı, östrüs görülme aralığı (saat) ve ilk tohumlamada gebe kalma oranları sırasıyla Grup 1'de %35, 52,80±3,67, %30 ve Grup 2'de %65, 48,31±2,19, %45 olarak kaydedildi. Yapılan istatistiki incelemeler sonrası her iki grupta önemli bir farklılık gözlenmedi (p>0.05).Özet olarak, norgestomet tedavisine ilave olarak PGF2? kullanılan ineklerde östrüs görülme ve gebe kalma oranlarının daha yüksek, östrüs görülme aralığının ise daha kısa olduğu ancak bu verilerin istatistiksel açıdan önemli olmadığı görülmüştür. Ancak çalışmanın daha fazla denek kullanılarak yinelenmesinin daha detaylı veriler elde edilmesi açısından gerekliliği görülmüştür.Anahtar Sözcükler: östrüs senkronizasyonu, norgestomet, suböstrüs, sütçü inek.
Sıcak stresi altındaki süt ineklerinde tohumlama protokolü sonrası epidural GnRH uygulamasının gebelik oranı üzerine etkisi
Bu çalışma ile tohumlama protokolü uygulanarak tohumlanan ve tohumlamadan 12 gün sonra epidural GnRH uygulamasının sıcak aylardaki süt verimi yüksek ineklerde luteal fonksiyonun stimüle edilmesi ve böylece artan progesteron üretiminin luteal yetersizlikten kaynaklanan embriyonik ölümlerin azaltılabileceği ve gebelik oranlarının yükseltilebileceği amaçlanmıştır.Çalışma Aydın ilinde sıcaklıkların en yüksek olduğu Temmuz-Eylül ayları arasında gerçekleştirildi. Çalışma materyalini, Aydın ilindeki özel bir süt ineği çiftliğinde yaşları 3?7 arasında değişen, en az bir kez doğum yapmış ve son buzağılama tarihinden en az 50?70 gün geçmiş toplam 42 baş Holstein ırkı süt ineği oluşturdu. Çalışmada kullanılan inekler, herhangi bir sağlık ve yapılan rektal muayene sonucunda herhangi bir fertilite problemi bulunmayan inekler arasından seçildi. Bütün hayvanlar buzağılamadan sonra dengeli bir rasyonla beslendi ve yarı açık serbest duraklı ahırlarda barındırıldı. İnekler üç gruba ayrılarak sabit zamanlı tohumlama için senkronizasyon işlemine tabi tutuldu. Birinci gruptaki ineklere, 0. gün GnRH (25 mg/ml Lesirelin asetat, Dalmarelin®, Vetaş) enjeksiyonu, 7 gün sonra 2 ml PGF2? (0.075 mg/ml D-Kloprostenol, Dalmazin®) enjeksiyonu, 48 saat sonra ikinci GnRH uygulaması yapıldı ve bunu takiben inekler 16?22 saatlerde tohumlandı. İneklere tohumlandıktan 12 gün sonra sakro-koksigeal epidural yolla 2 ml GnRH analoğu (25 mg/ml Lesirelin asetat) uygulandı. İkinci ve üçüncü gruptaki ineklere, grup 1'de yapılan senkronizasyon protokolü aynen uygulandı. Ek olarak, 2. grubundaki ineklere tohumlandıktan 12 gün sonra kas içi (İM) yolla 2 ml GnRH ve 3. gruptaki ineklere ise sakro-koksigeal epidural yolla 2 ml %0.9'luk fizyolojik serum uygulandı.Tohumlamayı takiben 60?62. günlerde yapılan rektal muayeneler sonucu ineklerin kesin gebelik tanıları konuldu. Tohumlama sonrası çalışma gruplarında gebe inek sayısı ve gebelik oranları sırasıyla Grup 1'de 5 (%35,7), Grup 2'de 5 (%35,7) ve Grup 3'de ise 4 (%28,6) olarak tespit edildi. Sabit zamanlı ilk tohumlamada elde edilen gebelik oranları bakımından üç grup arasında istatistiksel olarak önemli bir fark gözlenmedi (p>0,05).Sonuç olarak, sıcak stresi altındaki süt ineklerinde tohumlamadan 12 gün sonra hem epidural hem de intra muscular (im) GnRH uygulamasının ilk tohumlamada gebelik oranını kontrol grubuna göre artırmasına rağmen elde edilen artışın istatistiksel açıdan önemli olmadığı görülmüştür. Bununla birlikte GnRH'ın, elde edilen gebelik oranları üzerinde istatistiksel yönden önemli bir etkisinin olmadığı görülse de, bu yöndeki çalışmaların daha fazla hayvan kullanılarak yürütülmesinin daha kesin ve detaylı veriler elde edilebilmesi açısından gerekliliği görülmüştür.Anahtar Sözcükler: inek, sıcak stresi, epidural, GnRH
Sığırlarda gebeliğin son döneminde uygulanan vitamin e ve selenyumun postpartum dönem sorunları üzerine etkisi
Bu çalışma ineklerde prepartum dönemde yapılan vitamin E ve selenyum enjeksiyonunun postpartum dönemde görülen retensiyo sekundinarum, puerperal akut metritis, puerperal mastitis ve postpartum östrus görülme oranı üzerine etkisinin araştırılması amacı ile yapılmıştır. Çalışma materyalini, İzmir ilinde özel bir damızlık süt sığırı işletmesinde bulunan 22-26 aylık yaşta, 104 damızlık holstein ırkı düve oluşturdu. Materyal olarak seçilen 104 adet Holstein ırkı düve 2 gruba ayrıldı. Uygulama grubu hayvanlara (Grup 1, n=52), beklenen doğum tarihinden 10 gün önce Vitamin E ve Se içeren preperat (ml çözeltide 100 mg vitamin E asetat?a eşdeğer 100 IU Vitamin E, 1.03 mg saf selenyuma eşdeğer 3.0 mg Sodyum selenit 5 H2O, Seleject, Bremer Pharma Gmbh) 15 ml intramuskuler olarak enjekte edildi. Kontrol grubu hayvanlara (Grup 2, n=52) ise 5 ml izotonik NaCl enjekte edildi. Çalışma sonucunda uygulama grubu düvelerin 3?ünde (5,8%) retensiyo sekundinarum tespit edilirken, kontrol grubunda ise 10 düvede (19,2%) retensiyo sekundinarum tespit edildi. Metritis oranları uygulama ve kontrol gruplarında sırasıyla 23,1% (n=12) ve 42.3% (n=22) olarak bulundu. Doğum sonrası mastitis gösterenlerin sayısı uygulama grubunda 12 (23,1%) iken konrol grubunda bu sayı 7 (13,5%) olarak belirlendi. Postpartum 45 gün içinde östrus gösteren düvelerin sayısı da uygulama ve kontrol gruplarında sırasıyla 17 (32,7%) ve 18 (34,6%) olarak tespit edildi. Retensiyo sekundinarum ve metritis görülme oranları açısından uygulama ve kontrol grupları arasındaki fark istatistiki olarak önemli bulunurken (p<0,05), doğum sonrası östrus görülme oranları ve klinik mastitis görülme oranları açısından bulunan farklılık istatistiki olarak önemsiz bulunmuştur (p>0.05). Bu çalışmanın sonucunda; yapılan uygulamanın retensiyo sekundinarum ve puerperal metritis olgularının oranını düşürdüğü, buna karşın puerperal mastitis ve pospartum östrus görülme oranına herhangi bir etkisinin olmadığı kanısına varılmıştır.
Gebe tavşanlarda deneysel ketozis olgularında fetal umbilikal arter Doppler uygulamalarının diagnostik etkinliğinin incelenmesi
Bu çalışmada deneysel ketozis oluşturulan gebe tavşanlarda fetal Doppler USG ile fetal dolaşım üzerindeki değişikliklerin tespiti ve umbilikal arter Doppler indekslerinin tanı değerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışma materyali olarak 14 adet sağlıklı 3,6 – 4,1 kg ağırlığındaki Yeni Zelanda ırkı dişi tavşan kullanıldı. Tüm tavşanlar aynı ırktan fertil erkek bireylerlerle kontrollü olarak çiftleştirildi. Gebelik tanısı amacıyla 9. günde 8 MHz mikrokonveks prob ile transabdominal USG yapıldı. Gebe hayvanlardan ketozis grubundaki (n=7) tavşanlara gebeliğin son trimesterinde 5 gün boyunca aç bırakılarak ketozis indüksiyonu yapıldı. Kontrol grubundaki (n=7) hayvanlar ise normal şekilde beslenmeye devam edildi. Ketozis indüksiyonu gebeliğin 25±1 günlerinde başlanıp, hastalığın kesin tanısı günlük idrar örneklerinin strip muayenesinde keton cisimciklerinin varlığına göre yapıldı. Her iki çalışma grubunda 5 gün boyunca 24 saat arayla alınan venöz kan serum örneklerinden glukoz ve Beta-hidroksi bütirat (β-HBA) değerleri kaydedildi. Ek olarak gebelik toksemisinin olası fetal hemodinamik etkisini tespit etmek için fetal umblikal arter (UA)'deki kan akımı Doppler USG ile incelendi. UA pulsatilite (PI) ve rezistans (RI) indeks değerleri sol abdomenin en kaudalinde gözlenen yavru üzerinden göbek kordonunun serbest orta bölgesinden kaydedildi. Çalışma sonunda doğumlar normal olarak ve yardımsız gerçekleşti. Ölçümler sonucunda ketozis grubunda kan glukoz ve β-HBA değerlerinde önemli oranda artış görüldü (p < 0.05). Bununla birlikte UA Doppler indeks değerlerinde gruplar arasında önemli bir farklılığa rastlanmadı (p > 0.05). Ek olarak ketozis grubundaki fetuslerde diastol sonu blok, ters akım ve sistol sonu çentiklenme gibi fetal stres belirteçleri de görülmedi. Sonuç olarak gebeliğin son trimesterindeki ketozisli gebe tavşanlardaki fetal UA Doppler USG indekslerinde tanı değeri taşıyabilecek önemli bir farklılığa rastlanmamıştır. Bu çalışma bulgularının gebelik toksemisi olgularında fetal dolaşımın alternatif yöntemlerle izlenmesi konusunda yardımcı olabileceği düşünülmektedir.
Tavşanlarda gebelik boyunca B-mod ve doppler ultrasonografi yardımıyla fötal gelişimin incelenmesi
Sunulan çalışmada, gebe tavşanlarda yapılacak periyodik kontrollerle B-mod/ Doppler USG yöntemleri ile fötus-fötusların intrauterin gelişiminin incelenmesi amaçlandı. Çalışma 10 adet sağlıklı Yeni Zelanda ırkı dişi tavşanda yürütüldü. Aynı ırktan fertil erkek bireylerlerle çiftleşmeyi izleyen 7-9. günler arasında transabdominal USG ile gebelik tanısı yapıldı. Gebelik pozitif olan bireylerde 9-13-16-20-23-27 ve 30 günlerde B-mod ve Doppler USG muayeneleri yapıldı. Fötal canlılık tespiti yapıldıktan sonra örnekleme için sol abdomenin en kaudalinde gözlenen yavru seçildi. Çalışma sonucunda CRL ve TD değerleri ile gebelik günü arasında yüksek pozitif korelasyon kaydedildi (r=0,971; P < 0,001). CRL değeri 16. günden sonraki muayenelerde ekrana sığmadığı için pratik bir şekilde ölçümü mümkün olmadı. Bu parametreler içinde BPD değerinin en yüksek pozitif korelasyon değerini taşıdığı (r=0,981; P < 0,001) ve gebeliğin ikinci ve üçüncü trimesterinde pratik olarak ölçülebildiği tespit edildi. FHR değerinin gebelik yaşı ile pozitif korelasyon gösterdiği (r=0,562; P < 0,001) ve gebelik ilerledikçe kademeli olarak arttığı kaydedildi. Gebeliğin 20. gününde FHR pik değerine ulaştığı, 27. günde ise azaldığı gözlendi (P < 0,05). Pulsatilite ve rezistans indeks değerlerinin gebelik yaşı ile negative korelasyon gösterdiği (r=-0,383; P < 0,01), (r=-0,730; P < 0,001) görüldü. Pulsatil indekste gebelik boyunca önemli bir değişim kaydedilmedi (P > 0,05). Rezistans indekste ise gebeliğin 20. gününe kadar artış (P < 0,01) ardından doğuma kadar stabil seyrettiği gözlendi. Sonuç olarak bu çalışma ile sağlıklı tavşan fötuslarının intrauterin gelişimi ve umbilical arterdeki Doppler indekslerine ait standart eğri çıkarılmış oldu. Diğer evcil hayvan türlerinden farklı olarak, gebeliğin ikinci trimesterinde FHR değerinin giderek artan bir eğri gösterdiği kaydedildi.
Sıcaklık stresi altındaki sütçü ineklere uygulanan vitamin c' nin bazı kan parametrelerine ve gebelik oranına etkisi
Bu çalışmada, yaz döneminde sıcaklık stresi altındaki ineklerde vitamin C enjeksiyonlarının gebe kalma oranları üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışma materyalini, Muğla ili Milas İlçesi'nde bulunan süt sığırı işletmesinde yaşları 3–7 arasında değişen, en az bir kez doğum yapmış ve son buzağılama tarihinden en az 45–80 gün geçmiş toplam 80 adet Holstein- Friesian ırkı inek oluşturdu. Materyal olarak seçilen 80 adet Holstein-Friesian ırkı inek 2 gruba ayrıldı. Uygulama grubu ineklere (n=40) tohumlamanın yapıldığı gün (0. gün) ve izleyen 4, 8 ve 12. günlerde, 09.00-10.00 saatleri arasında 4 mg/kg dozda vitamin C kas içi yolla enjekte edildi. Kontrol grubu ineklere (n=40) de aynı şekilde 10 ml izotonik NaCl kas içi yolla enjekte edildi. Her iki gruptan rastgele seçilen 11 ineğin vena jugularislerinden, 0, 4, 8 ve 12. günlerde, saat 12.00-13.00 arasında kan örnekleri alındı. Elde edilen serum ve plazma örnekleri ölçümler yapılana kadar -20 ̊C'de derin dondurucuda muhafaz edildi. Sıcaklık değerlerinin ve sıcaklık nem indeksinin belirlenmesi amacıyla T.C. Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Meteoroloji Genel Müdürlüğü, Türkiye Meteorolojik Veri Arşiv Sistemi (TÜMAS) verilerinden faydalanıldı. Çalışma günleri içerisinde hesaplanan SNİ değerlerine göre kritik eşik olan 72 seviyesinden yüksek olduğu ve orta düzeyde bir stresin oluştuğu belirlendi. Tohumlamayı takiben 30. günde her iki gruptaki ineklere ultrasografik muayene ile gebelik muayeneleri yapıldı. Çalışma sonucunda uygulama grubunda 13 inekte (% 32,5), kontrol grubunda 9 inekte (% 22,5) gebelik tespit edildi. Serum progesteron (P4), glutatyon (GSH), malondialdehit (MDA) ile plazma 8-hidroksideoksiguanozin (8-OHdG) düzeyleri ELISA yöntemiyle belirlendi. Yapılan istatistiki değerlendirmede P4, GSH, 8-OHdG düzeylerinin gerek kontrol grubunun günleri arasında gerekse uygulama grubunun günleri arasında grup içinde istatistiki olarak fark olmamasına rağmen (p>0,05), uygulama ve kontrol gruplarının 4, 8 ve 12. günlerindeki 8-OHdG düzeyleri arasında farkın önemli olduğu tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak, postpartum dönemde tohumlama sonrası uygulanan vitamin C'nin 8-OHdG düzeylerini düşürdüğü, gebelik kalma oranını numerik olarak artırdığını, MDA düzeylerini istatistiki olarak önemli bulunmasa da numerik olarak azaltabileceği, ancak P4 ve GSH üzerine herhangi bir etkisinin olmadığı kanısına varıldı.
Köpeklerde seksüel siklusun farklı dönemlerinde uterus ekojenitesinin değerlendirilmesi
Seksüel siklus döneminin belirlenmesi vajinal sitoloji, klinik muayeneler, alınan anemnez bilgileri ve serum progesteron düzeyinin ölçülmesi ile gerçekleştirilebilmektedir. Ancak köpeklerde ultrasonografik muayene ile uterusun ortalama gri değerinin (MGL) değerlendirilmesiyle seksüel siklus döneminin belirlenmesine yönelik bir çalışma bulunmamaktadır. Sunulan çalışmanın amacı köpeklerde seksüel siklus döneminin uterus MGL değerleri üzerine bir etkisinin olup olmadığının araştırılmasıdır. Bu amaçla Afyon Kocatepe Üniversitesi Hayvan Hastanesi Doğum ve Jinekoloji kliniğine getirilen 52 adet köpek kullanıldı. Köpeklerin siklus dönemleri vajinal sitoloji yöntemi ile belirlendi. Ultrasonografi muayeneleri sonucunda elde edilen görüntülerden uterusun MGL (ortalama gri değer) ölçümleri yapıldı. Yapılan ölçümler sonucunda proöstrüs, östrüs, diöstrüs ve anöstrüs dönemindeki köpeklere ait uterus görüntülerinin MGL değeri ortalamaları sırasıyla 72,81 (σ:20,95), 61,03 (σ:15,59), 79,39 (σ:20,05) ve 75,10 (σ:15,88) olarak bulundu. Yapılan istatistiksel değerlendirme sonucunda MGL değerleri bakımından seksüel siklus dönemleri arasında anlamlı bir fark bulunamadı (P = 0,110). Proöstrüs ile östrüs dönemleri bir grup (foliküler dönem), diöstrüs ile anöstrüs dönemleri bir grup olarak değerlendirildiğinde foliküler dönemdeki köpeklere ait MGL değerleri ortalaması 66,9 (σ: 19,0), diöstrüs-anöstrüs dönemlerindeki köpeklere ait MGL ortalama değerler ise 77,6 (σ: 18,2) olarak bulundu. MGL değerleri bakımından gruplar arasındaki fark istatistiki olarak önemli bulunmasa da foliküler dönemde MGL değerleri düşme eğilimindeydi (P = 0,058). Çalışmada elde edilen bulgular sonucunda uterusun ekojenite değerlendirmesinin köpeklerde seksüel siklusun belirlenmesinde tek başına kullanılabilecek bir parametre olmadığı belirlendi. Bununla birlikte foliküler dönemdeki MGL değerlerinin düşme eğiliminde olması nedeniyle, bu ölçümlerin köpeklerin foliküler dönemde olup olmadıkları hakkında fikir verebileceği ve klinik muayeneyi desteklemek için kullanılabileceği düşünülmektedir.
Sakarya ve Balıkesir bölgelerindeki inek ve düvelerde şekillenen güç doğumların retrospektif olarak değerlendirilmesi
Sunulan çalışmada, Sakarya ve Balıkesir şehirlerindeki inek ve düvelerde görülen güç doğumların retrospektif olarak etiyolojisini belirlemek, güç doğum sonrası inek ve düvelerin sağlık değerlerini ölçmek ve buzağıların yaşama gücünü belirlemek amacıyla Sakarya ve Balıkesir bölgelerinden 20'şer tane olmak üzere toplam 40 veteriner hekim ile yüz yüze anket çalışması yürütülmüştür. Bu araştırmada hazırlayıcı faktörlerin güç doğumlardaki etkisinin önemi ortaya konulmaya çalışılmıştır. Katılımcılara açık uçlu sorular, kapalı uçlu seçenekli sorular ve 5ʹli likert tipi ölçek soruları yöneltilmiştir. Toplanan verilerin analizinde betimsel analiz testleri kullanılmıştır. Çalışmanın bulguları neticesinde güç doğumlar veteriner hekimlere göre %46,0 Holstein, %71 kapalı ahırlarda ve %46,0 oranında kış mevsiminde gerçekleşmektedir. Etiyolojik olarak güç doğumlar katılımcılara göre %50 maternal, %50 fötal kaynaklı olabilmektedir. Fötopelvik orantısızlıkta %47,03 relatif, %52,97 oranında absolut orantısızlık şekillenebilmektedir. Maternal nedenlerden, doğum kanalına bağlı güç doğumlarda pelvik kanal yetersizliği, serviks kanal yetersizliği, uterus vaziyet değişikliği ve vulvajinal kanal yetersizliğini katılımcılar, ineklerde sırasıyla %30,2; %26,4; %28,3; %13,0 oranında; düvelerde ise sırasıyla 46,2; %26,9; %13,5; %9,6 oranında karşılaşıldığını belirtmişlerdir. Doğan buzağının ilk 15 gün yaşama gücü üzerine veteriner hekimlerin %60ʹı prematüre buzağının nadiren yaşadığını, %52,5ʹi dev yavrunun sık sık yaşadığını, %82,5ʹi ikiz veya çoğul buzağıların sık sık yaşadığını, %62,5ʹi sezaryen operasyonu sonucu doğan buzağının sık sık yaşadığını belirtmişlerdir. Güç doğum sonrası inek ve düvelerde metabolik ve reprodüktif hastalıklarının arttığı araştırmacıların ortak kanısıdır. Çalışmada katılımcıların %57,5ʹi güç doğum sonrası retensiyo sekundinarum ile sık sık karşılaştıklarını, %40ʹı metritis ile sık sık karşılaştıklarını, %37,5ʹi ketozis ile ara sıra karşılaştıklarını, %42,5ʹi mastitis ile ara sıra karşılaştıklarını, %42,5ʹi ayak hastalıkları ile nadiren karşılaştıklarını, %55ʹi paraliz ile ara sıra karşılaştıklarını belirtmişlerdir. Güç doğum sonrası buzağılama-gebe kalma süresi ise katılımcıların %45,8ʹsine göre 90-120 gün aralığında olmaktadır. Sunulan çalışmanın sonuçlarına göre yetiştiricilerimiz güç doğuma risk teşkil edebilecek konularda bilinçlendirilmelidir. Kuru dönem içindeki hayvanların refah standartları yükseltilmeli, hayvan beslenme yeterli ve dengeli olmalıdır. Anahtar Kelimeler: Düve, Güç doğum, İnek, Retrospektif