Bursa Technical University
Anabilim Dalı

Psikoloji Anabilim Dalı

Bursa Technical University

2.276

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yükleme biçimleri ile evlilik doyumu arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolü

Bu çalışmada evlilik doyumu ile yükleme biçimleri arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolünün incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmaya 219'u (%54.1) kadın ve 186'sı (%45.9) erkek olmak üzere toplam 405 kişi katılmıştır. Katılımcılardan veri toplamak amacıyla demografik veri formu, Evlilik Yaşamı Ölçeği (Tezer, 1996) İlişkilerde Yükleme Ölçeği (Tutarel-Kışlak, 1997) ve Duygu Düzenlemede Güçlükler Ölçeği (Rugancı ve Gençöz, 2010) kullanılmıştır. Veriler SPSS 26 ve Hayes Process Macro eklentisi ile analiz edilmiştir. Bağımsız örneklem t testi sonuçlarına göre evlilik doyumu ve duygu düzenleme cinsiyete göre farklılaşmamaktadır. Ancak nedensel yüklemelerden genellik ve sorumluluk yüklemelerinden güdü yüklemesi kadınlarda erkeklere göre daha olumsuzdur. Evlilik doyumu ve yüklemeler lisans ve lisansüstü eğitim almış bireylerde anlamlı bir farklılık göstermemekte ancak lisans düzeyinde eğitim alanlar lisansüstü düzeyde eğitim alanlara göre daha fazla duygu düzenleme güçlüğü yaşamaktadır. Evlilik doyumu, duygu düzenleme güçlüğü ve yüklemeler evlilik biçimine göre farklılaşmamaktadır. Korelasyon analizi sonuçlarına göre evlilik süresi ile evlilik doyumu ve yüklemeler arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Ancak evlilik süresi arttıkça duygu düzenleme güçlüğü azalmaktadır. Gelir düzeyi arttıkça evlilik doyumu artmakta, duygu düzenleme sorumluluk yüklemelerinin tüm boyutları (kasıt, güdü, suçlama) ve nedensel yüklemelerden istikrar ve genellik boyutlarındaki yüklemeler daha olumlu hale gelmektedir. Çocuk sayısı ile evlilik doyumu, duygu düzenleme güçlüğü ve yüklemeler arasında anlamlı bir ilişki yoktur. Aracı değişken analizi sonuçlarına göre yüklemeler, evlilik doyumunu negatif ve duygu düzenleme güçlüğünü pozitif yönlü yordamaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ise evlilik doyumunu negatif yönlü yordamaktadır. Evlilik doyumu ile yükleme biçimleri arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü bulunmaktadır. Bu sonuç, nedensel yüklemlerin evlilik doyumunu duygu düzenleme aracılığıyla dolaylı olarak etkilediği anlamına gelmektedir. Araştırmada ayrıca nedensel yüklemelerin evlilik doyumunu doğrudan da etkilediği bulunmuştur. Yükleme biçimlerinin evlilik doyumu üzerindeki doğrudan etkisi, yükleme biçimlerine yönelik geliştirilecek müdahale programlarının önemine işaret etmektedir. Yükleme biçimlerinin zamanla sabit kaldığı bulgusuyla birlikte düşünüldüğünde, eşin davranışına yönelik olumsuz yüklemeleri azaltmak amacıyla uygulanacak erken müdahalelerin oldukça önemli olduğu değerlendirilmektedir. Duygu düzenlemenin evlilik doyumu üzerindeki aracı rolünün belirlenmiş olması da evlilik doyumunu artırmayı hedefleyen psikolojik müdahalelerde duygu düzenlemeye odaklanılmasını sağlayarak, görece değişmez bir özellik gösteren yükleme biçimlerine kıyasla daha etkili ve hızlı sonuçların alınmasına katkıda bulunabilir. Anahtar Kelimeler: Duygu düzenleme güçlüğü, evlilik doyumu, nedensel yüklemeler, sorumluluk yüklemeleri, yükleme biçimleri

Duygu düzenleme güçlüğü
Hatice Mamak Can
Çankırı Karatekin Üniversitesi · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yetişkinlerde (18-45 yaş) flört şiddeti ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkide stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolünün incelenmesi

Flört şiddeti bireyleri hem fiziksel hem de psikolojik sağlıkları açısından olumsuz etkilemektedir. Şiddetin en yaygın biçimlerinden olan flört şiddetinin birey üzerinde olduğu kadar toplum üzerinde de yıkıcı etkileri bulunmaktadır. Bu çalışma 18-45 yaş arasındaki genç yetişkinlerde flört şiddeti ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkide stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolünü incelemektedir. Etik izin ve araştırmada veri toplama aracı olarak kullanılan aydınlatılmış onam formu, demografik bilgi formu, flört şiddeti tutum ölçeği, çocukluk çağı travmalar ölçeği, stresle başa çıkma tarzları ölçeğinin kullanımı için gerekli izinler alındıktan sonra, 18-45 yaş arasındaki 360 gönüllü katılımcı araştırmaya dahil edilmiştir. Araştırmadan elde edilen veriler Anova testi kullanılarak varyans analizine tabi tutulmuştur. Parametrik testlerde varyanslar homojen dağılmadığında Welch testi sonuçları baz alınmıştır. Anova testi sonucunda anlamlı bulunan grupların çoklu karşılaştırmalarında varyans homojenliğine göre Tukey veya Tamhane testi uygulanmıştır. Flört şiddeti ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkide stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolü Hayes' in model 4 sonuçlarını baz alınarak değerlendirilmiştir. Sonuçlara göre; Flört şiddeti ile çocukluk çağı travmaları arasındaki ilişkide stresle başa çıkma tarzlarının aracılık rolü tespit edilmiş; sosyal desteğe başvurmanın aracı etkisi anlamlı (β=-0.74, %95 GA [-0.88/-0.61]), kendine güvenli yaklaşımın aracı etkisi anlamlı (β=-0.67, %95 GA [-0.82/-0.51]), iyimser yaklaşımın aracı etkisi anlamlı (β=-0.76, %95 GA [-0.91/-0.61]), çaresiz yaklaşımın aracı etkisi anlamlı (β=-0.69, %95 GA [-0.83/-0.56]), boyun eğici yaklaşımın aracı etkisi anlamlı (β=-0.68, %95 GA [-0.82/-0.54]) bulunmuştur.

Nazrın Sıyahlı
Altınbaş University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yetişkin Suriyeli mültecilerde dini başa çıkma, psikolojik sağlamlık ve manevi şükran düzeylerinin incelenmesi

Bu tez çalışmasında Türkiye'deki birçok farklı şehirde yaşayan Suriyeli yetişkin mültecilerin, "dini başa çıkma, psikolojik sağlamlık, manevi şükran" düzeylerini ölçerek çeşitli sosyo-demografik değişkenlere göre istatistiksel olarak anlamlılık gösterip göstermediği ve kavramlar arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. Çalışmaya Türkiye'nin 26 ilinden katılım gösteren 18 yaşını doldurmuş 220 Suriyeli yetişkin birey katılarak örneklem oluşturulmuştur. Çalışmaya katılım gösteren bireylerin 102'si kadın, 118'si ise erkek bireyden oluşurken, 160'ı bekâr ve 60'ı da +evli bireylerden oluşmaktadır. Katılımcıların 107'si 18-24 yaş aralığında, 60'ı 25- 29 yaş aralığında, 53'ü 30 ve üstü yaş aralığında bireylerden oluşmaktadır. Çalışmada veri toplamak amacıyla Sosyo-demografik Form, Dini Başa Çıkma Ölçeği, Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği ve Manevi Şükran Ölçeği kullanılmıştır. Verilerin analizlerini yapmak için t testi, ANOVA, Pearson Momentler Çarpımı Korelasyonu ve Doğrusal Çoklu Regresyon Analizi kullanılmıştır. Çalışmanın sonucunda dini başa çıkma cinsiyet, yaş, eğitim durumu, medeni duruma göre incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulgulanamamıştır. Psikolojik sağlamlık ve cinsiyet, yaş, eğitim durumuna göre incelendiğinde anlamlı bir farklılık bulgulanamamıştır. Psikolojik sağlamlık ve medeni duruma göre incelendiğinde ise istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılık bulgulanmıştır. Manevi şükran ve cinsiyet, yaş, eğitim durumu, medeni durumuna göre incelendiğinde anlamlı bir farklılık bulgulanamamıştır. Suriyeli bireylerin pozitif dini başa çıkma, psikolojik sağlamlık ve manevi şükran ölçeklerinden aldıkları toplam ortalama değerleri, bireylerin yüksek dini başa çıkma, yüksek psikolojik sağlamlığa ve yüksek manevi şükrana sahip olduklarını göstermektedir. İlişkisel analiz sonucunda pozitif dini başa çıkma ve psikolojik sağlamlık arasında pozitif yönlü bir ilişki olduğu, pozitif dini başa çıkma ve manevi şükran arasında pozitif yönde bir ilişki olduğu ve psikolojik sağlamlık ve manevi şükran arasında da pozitif yönlü bir ilişki olduğu bulgulanmıştır. Negatif dini başa çıkmanın ise psikolojik sağlamlık ve manevi şükran arasında bir ilişki bulgulanamamıştır. Yapılan çoklu regresyon analizi sonucuna göre, psikolojik sağlamlık, pozitif dini başa çıkma manevi şükrandaki toplam varyansın %21'ini açıklayarak dini başa çıkma ve psikolojik sağlamlığın manevi şükranı yordadığı bulgulanmıştır.

Dini başa çıkmaGöçlerManevi şükran+5
Dilara Nurefşan Başhan
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Gruplar arası temas ve önyargılar arasındaki ilişkidegruplar arası tehdit ve gruplar arası kaygının rolü

Allport'un temas hipotezine odaklanan pek çok araştırma temasın gruplar arası önyargıyı azalttığını ve gruplar arası ilişkileri olumlu yönde etkilediğini göstermiştir. Öte yandan gruplar arası tehdit kuramı gruplar arası temasın dış gruptan algılanan tehdidi ve gruplar arası kaygıyı azaltarak dış gruba yönelik duygu, biliş ve davranışları etkileyebileceğine işaret etmektedir. Mevcut tez çalışmasında yakın olumlu, yakın olumsuz, yüzeysel olumlu ve yüzeysel olumsuz temasın gruplar arası tehdit, kaygı, öfke ve tutumlar bağlamında nasıl bir yordayıcılığa sahip olduğu ve temas ile tutumların çeşitli bileşenleri arasındaki ilişkilerde gruplar arası tehdit, kaygı ve öfkenin aracılık rolü incelenmiştir. Dolaylı ilişkileri sınamak için yakın olumlu temas, yakın olumsuz temas, yüzeysel olumlu temas ve yüzeysel olumsuz temasın öncül olduğu, gruplar arası tehdit, kaygı ve öfkenin aracı olduğu, dış gruba yönelik tutumların öğeleri olan dış gruba yönelik sosyal mesafe, olumlu-olumsuz duygular ve olumsuz kalıpyargıların sonuç değişkenleri olduğu bir yol analizi gerçekleştirilmiştir. Veriler yüz yüze ve online ortamdan toplanmış olup, katılımcılar kendilerini Türk olarak tanımlayan 242 kişiden oluşmaktadır. Sonuçlar yakın olumlu ve yüzeysel olumlu temasların gruplar arası kaygıyı negatif yönde, yakın olumsuz ve yüzeysel olumsuz temasların ise pozitif yönde yordadığını göstermiştir. Yakın ve yüzeysel olumlu temasların dış gruptan algılanan genel tehdidi negatif yönde, yakın olumsuz temasın ise pozitif yönde yordadığı bulunmuştur. Yakın olumlu temas öfkeyi negatif yönde, yakın olumsuz temas pozitif yönde yordarken, olumlu ve olumsuz yüzeysel temaslar öfkeyi anlamlı olarak yordamamıştır. Öte yandan gruplar arası kaygı, tehdit ve öfke de dış gruba yönelik tutumların çeşitli öğelerini (duygular, kalıpyargılar, sosyal mesafe) yordamıştır. Algılanan genel tehdit olumlu duyguyu negatif yönde, olumsuz duyguyu, olumsuz kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordamıştır. Gruplar arası kaygı olumlu duyguyu negatif yönde, olumsuz kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordamıştır. Dış gruba duyulan öfke ise olumsuz duyguyu, kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordamıştır. Son olarak çeşitli gruplar arası temas değişkenleriyle tutumsal değişkenler (duygular, kalıpyargılar, sosyal mesafe) arasında gruplar arası kaygı, tehdit ve öfke yoluyla dolaylı ilişkilerin var olduğu gözlenmiştir. Hem yakın hem de yüzeysel olumlu temasın kaygı aracılığıyla olumlu duyguyu pozitif yönde, olumsuz kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi negatif yönde yordadığı bulunmuştur. Yakın ve yüzeysel olumlu temasın öfke aracılığıyla olumsuz duyguyu, kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi negatif yönde yordadığı gözlenmiştir. Yine hem yakın hem de yüzeysel olumlu temasın genel tehdit aracılığıyla olumlu duyguyu pozitif yönde, olumsuz duyguyu, kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi negatif yönde yordadığı görülmüştür. Öte yandan olumsuz temaslar için dolaylı ilişkiler ele alındığında, yakın olumsuz temasın öfke aracılığıyla olumsuz duyguyu, kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordadığı bulunmuştur. Yüzeysel olumsuz temasın ise kaygı aracılığıyla olumlu duyguyu negatif yönde, olumsuz kalıpyargıları ve sosyal mesafeyi pozitif yönde yordadığı görülmüştür.

Mehmet Yavuz Furkan Solak
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çocukluk çağı travmaları ve ebeveynlerin istismar farkındalığı arasındaki ilişkilerin incelenmesi

Bu tez çalışmasında ebeveynlerin çocukluk çağı travmaları geçmişi ile ebeveynlerin duygu düzenleme becerileri, ebeveynlerin kendi ilişkilerinde çatışma çözme yöntemleri ve istismar ve ihmal farkındalıkları arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Bu çalışmaya Türkiye'de yaşayan, 3-6 yaş arasında çocuğu olan 494 ebeveyn katılmıştır. Yapılan uç değer analizi sonucunda 45 katılımcı analiz sonuçlarının etkilenmemesi adına veri setinden çıkartılmıştır. Yapılan işlem sonrasında 449 katılımcı ile analizler yürütülmüştür. 449 katılımcının 398'i (%88,6) kadın 51'i (%11,4) erkek katılımcılardan oluşmaktadır. Çalışmada veri toplamak amacıyla Demografik Bilgi Formu, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Romantik İlişkilerde Çatışma Çözme Stilleri Ölçeği, Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği-Kısa Form ve Ebeveyn Çocuk İstismar ve İhmal Farkındalık Ölçeği kullanılmıştır. Veri analizleri SPSS 25 paket programı ve AMOS 26 programı üzerinden yapılmıştır. Araştırma dahilinde çocukluk çağı travmaları, duygu düzenleme güçlüğü, çatışma çözümü ve istismar ve ihmal farkındalığı arasında kurulan model yapısal eşitlik modellemesi ile sınanmıştır. Yapısal eşitlik modellemesi AMOS 26 (Analysis of Momement Structure) programı aracılığıyla yapılmıştır. Cinsel istismar boyutu uç değerler çıkartıldığında dahi çarpıklık ve basıklık değerleri kabul edilebilir aralıkta olmadığı için analizlere dahil edilmemiştir. Fiziksel istismar alt ölçeğinin ise Alfa katsayısının kabul edilebilir değer olan.70'in çok altında olması nedeniyle fiziksel istismar boyutu da analizlere dahil edilmemiştir. Bu nedenle model analizleri duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal değişkenleri ile yürütülmüştür. Sonuçlara göre katılımcılar arasında duygusal istismarın yaygınlık oranı %32,5, duygusal ihmalin yaygınlık oranı %38,08 ve duygusal ihmalin %46,32'dir. Çocuk istismarı ve ihmali farkındalık düzeylerine bakıldığında ise katılımcıların %10,2'sinin orta düzeyde; %71,9'unun yüksek düzeyde; %17,8'inin ise çok yüksek düzeyde farkındalık sahibi olduğu bulunmuştur. Analiz sonuçlarına göre duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmal duygu düzenleme güçlüğünü pozitif yönde yordamıştır. Duygusal istismar olumsuz çatışma çözümünü pozitif yönde yordamış, olumlu çatışma çözümü ile anlamlı düzeyde ilişkisi olmadığı bulunmuştur. Duygusal ihmalin ise olumsuz çatışma çözümünü pozitif yönde yordadığı, olumlu çatışma çözümünü ise negatif yönde yordadığı bulunmuştur. Fiziksel ihmale bakıldığında ise olumsuz çatışma çözümü ile anlamlı bir ilişkisi bulunmamış, olumlu çatışma çözümünü ise negatif yönde yordadığı görülmüştür. Duygusal istismar ve duygusal ihmalin istismar ve ihmal farkındalığı ile ilişkisi bulunmamıştır. Fiziksel ihmal, istismar ve ihmal farkındalığını negatif yönde yordamıştır. Olumlu çatışma çözümü istismar ve ihmal farkındalığını pozitif yönde yordamıştır. Duygu düzenleme güçlüğü ve olumsuz çatışma çözümünün istismar ve ihmal farkındalığı ile ilişkisi bulunmamıştır. Dolaylı ilişkilere bakıldığında ise duygusal istismar, duygusal ihmal ve fiziksel ihmalin olumsuz çatışma çözümü ile ilişkisinde duygu düzenleme güçlüğünün aracılık ettiği bulunmuştur. Ayrıca, duygusal ihmal ve istismar ve ihmal farkındalığı arasındaki ilişkide olumlu çatışma çözümü aracılık ettiği görülmüştür.

Aslı Yolcu
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Erken dönem uyumsuz şemalar ve duygusal zorlanmaya tolerans ilişkisinde algılanan sosyal destek ve savunma mekanizmalarının aracı rolü

Bu çalışma, beliren yetişkinlik döneminde erken dönem uyumsuz şemalar ve duygusal zorlanmaya tolerans arasındaki ilişkisinde savunma mekanizmaları ve algılanan sosyal desteğin aracılık rolünü incelemeyi amaçlamıştır. Çalışmaya 18-25 yaş arası 481 beliren yetişkin katılmıştır. Katılımcılara Sosyo-demografik Bilgi Formu, Young Şema Ölçeği Kısa Form 3 (YŞÖ-KF3), Savunma Biçimleri Testi-40 (SBT-40), Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği ve Duygusal Zorlanmaya Toleranssızlık Ölçeği uygulanmıştır. Çalışma bulguları, duygusal zorlanmaya toleranssızlık düzeyinin erken dönem uyumsuz şemalar ile pozitif ilişkili olduğunu göstermiştir. Çalışmadaki bir diğer araştırma sorumuz erken dönem uyumsuz şemalardan kopukluk ve reddedilme şema alanı ile beliren yetişkinlik döneminde duygusal zorlanma ilişkisinde algılanan sosyal desteğin aracı bir rolünün olup olmadığıdır. Kusurluluk şeması ile duygusal zorlanmaya toleranssızlık arasındaki ilişkide algılanan sosyal desteğin aracı bir rolü olduğu bulunmuştur. Ayrıca, erken dönem uyumsuz şemaların beş temel alanı ile beliren yetişkinlik dönemi duygusal zorlanmaya toleranssızlık ilişkisinde savunma mekanizmalarının aracı rolü incelenmiştir. Kopukluk, zedelenmiş otonomi, zedelenmiş sınırlar, diğeri yönelimlilik, yüksek standartlar şema alanlarının her biri ile olgun olmayan savunma mekanizmaları arasında aracılık ilişkisi olduğu bulunmuştur. Araştırmanın örneklemi beliren yetişkinlik dönemindeki katılımcılar oluşturmaktadır. Duygusal zorlanma yaratabilecek yaşam olaylarıyla sıklıkla karşılaşma olasılığının bulunduğu beliren yetişkinlik dönemine odaklı, erken dönem uyumsuz şemalar ve duygusal zorlanmaya toleranssızlığın araştırıldığı bir çalışma alanyazında bulunmamaktadır. Erken dönem uyumsuz şemalar ile beliren yetişkinlik dönemindeki duygusal zorlanma tolerans ilişkisinde savunma mekanizmaları ve algılanan sosyal desteğin rolünü incelemek bu dönemde ortaya çıkabilecek bireysel problemler ile baş etmek için de önemli yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Erken dönem uyumsuz şemaları olan bireylere yönelik psikoterapi çalışmalarının ruhsal sağlığın iyileştirilmesinde etkili olabileceği, bireyin duygusal zorlanmaya tolerans seviyesini geliştirmeye yardımcı olabileceği, savunma mekanizmalarının bilinçli kullanılmasında farkındalık oluşturabileceği ve güçlü bir sosyal destek ağı oluşturmaya yardımcı olabileceği düşünülmektedir.

Sümeyye Hamra Kotan
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ebeveynlerin ebeveynlik stilleri, ebeveyn öz yeterliği ve 5-6 yaş çocuklarının benlik algısı arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışmada anne babalarının ebeveynlik stilleri, ebeveyn öz yeterlik düzeyleri ve 5-6 yaş çocukların benlik algısı düzeyleri arasındaki ilişki incelenmiştir. Ayrıca sosyodemografik özelliklerin çalışma değişkenleri üzerindeki etkisi belirlenmiştir. Araştırmanın çalışma grubunu Konya ili Millî Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı anaokulu ve kreşlerde eğitime devam eden 5-6 yaş çocuklar ile onların anne ve babaları oluşturmuştur. Araştırmaya 20-48 yaş arası 99 anne, 20-50 yaş arası 99 baba ve 5-6 yaş arası 99 çocuk katılım sağlamıştır. Araştırmada anne ve babaların ebeveynlik öz yeterliklerini değerlendirmek amacıyla Yenilenmiş Berkeley Ebeveyn Öz Yeterlik Ölçeği, anne ve babaların ebeveynlik stillerini belirlemek amacıyla Ebeveyn Tutum Ölçeği, anne ve babaların yaşı, eğitim düzeyi, çalışma durumu; çocuğun yaşı ve cinsiyeti gibi sosyodemografik bilgileri için ise araştırmacı tarafından hazırlanan Sosyodemografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Formlar ebeveynlere öğretmenler aracılığıyla gönderilmiştir. Ebeveynleri tarafından araştırmaya katılımları onaylanan çocukların benlik algısı düzeylerini belirlemek amacıyla ise Demoulin Benlik Algısı Ölçeği araştırmacı tarafından çocuklara yüz yüze uygulanmıştır. Araştırma verilerinin analizinde SPSS 26.0 paket programı kullanılmıştır. Araştırmanın amaçlarını test etmek üzere verilerin analizinde Pearson Momentler Çarpımı Korelasyonu, Basit Doğrusal Regresyon Analizi ve tek yönlü Anova testi kullanılmıştır. Araştırma sonucunda annelerin ebeveyn öz yeterlik ölçeği puanlarının, demokratik ebeveyn tutumlarına ilişkin varyansın %33'ünü, otoriter tutuma ilişkin varyansın %8.7'sini, aşırı koruyucu tutuma ilişkin varyansın ise %7'sini açıkladığı belirlenmiştir. Buna ek olarak baba öz yeterliliği ölçeği puanlarının da demokratik tutuma ilişkin varyansın %44'ünü, otoriter tutuma ilişkin varyansın %8,9'unu, aşırı koruyucu tutuma dair ilişkin varyansın ise %10,8'ini açıkladığı görülmüştür. İzin verici tutum açısından ise anne ebeveyn öz yeterliliği ve baba ebeveyn öz yeterliliği puanlarının yordayıcı etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Anne ve babaların ebeveyn öz yeterlikleri ve ebeveynlik stilleri ile çocukların benlik algısı arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Çocukların benlik algısı puanlarının ise çocuğun cinsiyeti, annelerin yaşı, annelerin eğitim düzeyi, annelerin çalışma durumu, babaların yaşı ve babaların eğitim düzeyine göre anlamlı farklılık göstermediği saptanmıştır. Ayrıca annelerin otoriter, demokratik, aşırı koruyucu ve izin verici ebeveynlik tutum puanları; çocuğun cinsiyetine, anne yaşına, anne eğitim düzeyine göre anlamlı bir farklılık göstermezken aşırı koruyucu ebeveynlik tutum puanları annelerin çalışma durumuna göre anlamlı farklılık göstermiştir. Bulgular incelendiğinde çalışmayan annelerin aşırı koruyucu tutum puanları çalışan annelere kıyasla daha yüksek bulunmuştur. Benzer şekilde babaların otoriter, demokratik, aşırı koruyucu ve izin verici ebeveynlik tutumu puanları; çocuğun cinsiyetine, babaların eğitim düzeyine göre anlamlı farklılık göstermezken aşırı koruyucu ebeveynlik tutum puanlarının babaların yaşına göre anlamlı farklılık gösterdiği bulunmuştur. Bulgular 20-35 yaş grubundaki babaların aşırı koruyucu tutum puanlarının 36-50 yaş grubu babalara kıyasla daha yüksek olduğunu göstermiştir. Anahtar kelimeler: Ebeveynlik stilleri, Ebeveyn öz yeterliği, Benlik algısı.

Beyza Gün
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ortoreksiya ile sağlıklı yaşam biçimi davranışları, besin seçimi ve beden imajı değişkenleri arasındaki ilişkinin incelenmesi

Ortoreksiya nervoza, sağlıklı beslenmeye yönelik takıntılı bir ilgi olarak tanımlanmaktadır. Sağlıklı beslenmeye yönelik daha dengeli ve olumlu ilgi ise sağlıklı ortoreksiya olarak adlandırılmaktadır. Bu çalışmada ortoreksiyanın her iki boyutunun ortoreksik eğilim ile ilişkili olabileceği düşünülen demografik değişkenler, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, besin seçimi ve beden imajı ile ilişkilerinin incelenmesi ve sağlıklı ortoreksiya ve ortoreksiya nervoza boyutlarının hangi değişkenler tarafından yordandığının belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi, 18-65 yaş aralığında bulunan, okuma-yazma bilen, çevrimiçi ulaşılabilen ve çalışmaya katılmayı kabul eden 346 katılımcıdan oluşmaktadır. Verilerin toplanması sürecinde katılımcıların cinsiyet, yaş, eğitim düzeyleri gibi bilgilerinin ve ortoreksik eğilim ile ilişkili olabileceği düşünülen özelliklerinin belirlenmesi amacı ile Demografik Bilgi Formu kullanılmıştır. Sağlıklı ortoreksiya ve ortoreksiya nervozanın değerlendirilmesi için her iki boyutun ölçümünü sağlayan Teruel Ortoreksiya Ölçeği (TOÖ), sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının değerlendirilmesi amacı ile Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II (SYBD-II) ve besin seçim tercihlerinin belirlenmesi amacı ile Besin Seçimi Anketi (BSA) kullanılmıştır. Beden imajının değerlendirilmesi ise Vücut Algısı Ölçeği (VAÖ) ile sağlanmıştır. Bu çalışmada, orta yetişkinlik döneminde olanlarda, egzersiz yapanlarda daha yüksek sağlıklı ortoreksiya düzeyi; ailesinde kronik hastalık bulunmayanlarda, kilo verme amacı ile diyet yapanlarda daha yüksek ortoreksiya nervoza düzeyi; diyet yapanlarda ise hem sağlıklı ortotekisya hem de ortoreksiya nervoza boyutunda daha yüksek düzeyler saptanmıştır. Sağlıklı ortoreksiya ve ortoreksiya nervozanın yordanmasına ilişkin yürütülen analiz sonucunda sağlıklı ortoreksiyayı yordayan moedelde doğal içerik alt boyutu, sağlıklı yaşam biçimi davranışları, sağlık, etik kaygı, duygu-durum alt boyutları ve beden imajının yer aldığı görülmüştür. Bulgular, doğal içerik tercih etme eğiliminin, sağlıklı yaşam biçimi davranışlarının benimsenmesinin, sağlık ve etik kaygı alt boyutuna verilen önem ve beden imajının olumlu olmasının sağlıklı ortoreksiya eğilimini güçlendirdiğini göstermiştir. Duygu-durum alt boyutuna verilen önemin artmasının ise sağlıklı ortoreksiya eğilimini azalttığı bulunmuştur. Ortoreksiya nervozayı yordayan modelde ise sağlıklı ortoreksiya, doğal içerik, kilo kontrolü, etik kaygı ve aşinalık alt boyutunun yer aldığı görülmüştür. Bulgular, sağlıklı ortoreksiyadaki artışın, kilo kontrolüne verilen önemin artmasının, etik kaygı ve aşinalık alt boyutlarının önem kazanmasının ortoreksiya nervoza eğilimini arttırdığını göstermiştir. Doğal içerik alt boyutundaki artışın ise ortoreksiya nervoza eğilimini azalttığı bulunmuştur. Sonuçlar sağlıklı ortoreksiya ve ortoreksiya nervozanın farklı değişkenler tarafından yordandığını ortaya koymuştur. Çalışmadan elde edilen bulgular literatür çerçevesinde tartışılmıştır.

Büşra Eraslan
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yetişkinlerde sosyotropik/otonomik kişilik özellikleri ile psikolojik belirtiler arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün rolü

Bu araştırmada yetişkin bireylerin psikolojik belirti düzeyleri, sosyotropik/ otonomik kişilik özellikleri ve duygu düzenleme güçlükleri arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmada, nicel araştırma yöntemlerinden olan ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Araştırmanın örneklemini Türkiye genelinde bulunan 18 yaş üzeri 275 kadın ve 75 erkek olmak üzere 350 gönüllü katılımcı oluşturmaktadır. Çalışmaya 199 katılımcı çevrimiçi ve 151 katılımcı yüz yüze veri toplama aracılığıyla dahil edilmiştir. Katılımcılara Demografik Bilgi Formu, Depresyon, Anksiyete, Stres Ölçeği (DASS-21), Sosyotropi ve Otonomi Ölçeği ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği sunulmuştur. Çalışmanın amacı doğrultusunda ilk olarak katılımcıların psikolojik belirti düzeyleri ile sosyotropik/otonomik kişilik özellikleri arasındaki ilişki incelenmiş ve bu ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracı rolü analiz edilmiştir. Uygulanan istatistiksel analizler sonucu elde edilen bulgulara göre kadınların psikolojik belirti düzeyleri ve sosyotropi düzeyleri erkek katılımcılara göre daha yüksektir ve aradaki bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Otonomi düzeyleri ve duygu düzenleme güçlüğü toplam puanları açısından ise cinsiyetler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark elde edilememiştir. Gerçekleştirilen korelasyon analizi sonucunda katılımcıların psikolojik belirti düzeyleri ile sosyotopi ve otonomi düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı zayıf ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu görülmüştür. Katılımcıların sosyotropi düzeyleri ile duygu düzenleme güçlüğü düzeyleri arasında orta düzeyde pozitif yönlü bir ilişki elde edilirken otonomi düzeyleri ve duygu düzenleme güçlüğü düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamamıştır. Regresyon analizi sonuçları incelendiğinde ise sosyotropi, otonomi ve duygu düzenleme güçlüğünün pozitif yönde psikolojik belirti düzeyini yordadığı görülmüştür. Son olarak gerçekleştirilen aracılık analizinin bulgularına göre sosyotropi düzeyi ve psikolojik belirti düzeyi arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün kısmı aracılık rolüne sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Ancak otonomi düzeyi ve psikolojik belirti düzeyi arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracılık etkisinin bulunmadığı görülmüştür. Araştırma bulguları sosyotropi ve otonomi kişilik özelliklerinin psikolojik belirtiler ve duygu düzenleme güçlüğü ile ilişkisine işaret etmektedir. Alanyazında bu konuda yapılacak daha fazla sayıda çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Araştırmanın sınırlılıkları, güçlü yönleri ve gelecek çalışmalara yönelik önerilere çalışmanın sonunda yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Sosyotropi, Otonomi, Psikolojik belirtiler, Duygu düzenleme güçlüğü.

Tuğçe Yakar
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Nöromusküler hastalığa sahip bireylerde beden memnuniyeti, sosyal kaygı, psikolojik esneklik ve yaşam doyumu arasındaki ilişkilerin incelenmesi

Mevcut çalışma nöromusküler hastalığa sahip bireylerin, beden memnuniyeti, sosyal kaygı ve yaşam doyumu arasındaki ilişkilerde psikolojik esnekliğin aracılık rolünü incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışma 18 yaşından büyük, okur yazar ve en az 6 aydır nöromusküler hastalık tanısına sahip 88 katılımcıdan oluşmaktadır. Katılımcılara Sağlık Değerlendirme Anketi-Engellilik İndeksi, Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği, Beden Memnuniyeti Ölçeği, Yaşam Doyumu Ölçeği ve Psikolojik Esneklik Ölçeği'nden oluşan anket bataryası uygulanmıştır. Çalıma bulgularına göre; psikolojik esneklik, beden memnuniyeti ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide, beden memnuniyeti ve sosyal kaygı arasındaki ilişkide ve son olarak sosyal kaygı ve yaşam doyumu arasındaki ilişkide aracılık rolüne sahiptir. Mevcut çalışma, psikolojik esnekliğin nöromusküler hastalıklara sahip bireyler için koruyu-önleyici müdahale olarak önemli olduğunu göstermekte ve nadir hastalıklar grubundan olan nöromusküler hastalıklarla ilgili kısıtlı sayıdaki yayın havuzuna katkı sağlamaktadır.

Halil İbrahim Toprak
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Bir norm olarak iç grup yanlılığının minimal grup paradigmasında gruplar arası davranışa etkisi

Gruplar arası bağlamda bireylerin ait oldukları grubun normatif beklentilerine karşı duyarlı oldukları bilinmektedir. Buyruksal nitelikteki grup normlarının kayırmacı tutum ve davranışlar üzerinde yönlendirici olabildiği gösterilmiştir. İç grubun normatif beklentilerinin iç grup yanlılığını yönlendirmedeki gücü alan yazınında sıklıkla incelenmiş olsa da, dış grubun yanlılığa dair buyruksal normlarının iç grup yanlılığı üzerindeki etkisine yönelik bulgular sınırlıdır. Mevcut tez çalışması iç grup yanlılığına yönelik iç grup ve dış grup normunun ayrı ayrı ve etkileşimli olarak kayırmacı tutum ve davranışlar üzerindeki olası etkilerini inceleme amacıyla gerçekleştirilmiştir. Bu amaç doğrultusunda çalışmada kayırma beklentisinin olduğu ve olmadığı yönünde değişimlenen iç grup ve dış grup normlarının iç grup yanlılığı üzerindeki etkileri deneysel olarak incelenmiştir. Minimal grup paradigması temelinde tasarlanan deneyde üniversite öğrencilerinden oluşan 95 katılımcı renklerle temsil edilen iki minimal gruptan birine kendi tercihleriyle katılmışlardır. Katılımcılar kontrol grubuna ya da dört deneysel koşuldan birine seçkisiz olarak atanmışlardır: (1) iç grup ve dış grup kayırma bekliyor, (2) iç grup kayırma bekliyor – dış grup kayırma beklemiyor, (3) iç grup kayırma beklemiyor – dış grup kayırma bekliyor, (4) iç grup ve dış grup kayırma beklemiyor. İç grup yanlılığı davranışsal boyutta Tajfel matrislerinden elde edilen kaynak dağıtımına yönelik puanlar ve bu puanlarla hesaplanan farklı dağıtım stratejilerinin kıyaslandığı çekim skorları ile ölçülmüştür. İç grup ve dış grup için olumlu sıfat değerlendirmeleri ile de yanlılık tutum düzeyinde ele alınmıştır. Bulgular hem iç grup normu hem de dış grup normunun ayrı ayrı iç grup yanlılığı üzerinde anlamlı etkilere sahip olduğunu göstermiştir. Özellikle iç grubun kayırma beklediği deney koşullarında davranış düzeyinde iç grup yanlılığının arttığı gösterilmiştir. Katılımcıların daha rasyonel davranarak ortak kazancı gözetmek yerine kendi gruplarını kayıran ve gruplar arasındaki farkı açmak için kendi grubunun çıkarlarını arka plana atan stratejileri kullanmaya yönelebildiği gösterilmiştir. Dış grup normunun kayırma beklentisi olduğu koşulda da daha sınırlı da olsa benzer etkiler görülmüş, katılımcılar yine gruplar arasındaki farkı arttırmak için kendi gruplarının karından feragat etmişlerdir. İç grup yanlılığı tutumsal olarak ele alındığında ise iç grup normunun etkili olmadığı ancak dış grup normunun kayırma beklentisi olduğu koşulda iç grup yanlılığının arttığı gösterilmiştir. Bu çalışmanın bulguları iç grup normlarının yanında dış grup normlarının da iç grup yanlılığı üzerinde yönlendirici olabileceğini öngörmektedir.

Minimal grup paradigmasıTajfel matrisleriİç grup yanlılığı
Ceren Tataylak
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çocuklukta duygusal istismar yaşantısı ile partner istismarı, ilişki doyumu ve duygu düzenleme arasındaki ilişkilerin incelenmesi

Bu tez çalışmasında çocuklukta duygusal istismar ile yetişkinlikte partner duygusal istismarı, ilişki doyumu ve duygu düzenleme güçlüğü arasındaki ilişkiler incelenmektedir. Mevcut çalışmaya Türkiye'de yaşayan 18-30 yaş aralığında en az 6 aydır süren romantik ilişkisi bulunan 423 katılımcı dahil olmuştur. Katılımcılardan yaş aralığı dışında yer alan veya devam eden romantik ilişkileri bulunmayan toplam 51 kişi veri setinden çıkarılmıştır. Ayrıca istatistiksel analiz aşamasında uç değer gösteren 15 katılımcı veri setinden çıkarılmıştır. Kalan 358 katılımcının 259'u kadın (%72,3), 98'i erkek (%27,4) ve 1'i diğer (%0,3) katılımcıdan oluşmaktadır. Mevcut çalışmada veri toplama sürecinde Demografik Bilgi Formu, Çok Boyutlu Duygusal İstismar Ölçeği, Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği Revize Edilmiş ve Genişletilmiş Formu, İlişki İstikrarı Ölçeği ve Duygu Düzenleme Güçlüğü Ölçeği Kısa Formu kullanılmıştır. Çalışmada veri analizi AMOS 26 paket programı ve SPSS 22 paket programı ile yapılmıştır. Çalışma modelinin analizinde Yapısal Eşitlik Modellemelerinden Yol Analizi ile AMOS 26 paket programı kullanılarak değerlendirilmiştir. Analiz aşamasında modelin iyi uyum gösterip göstermediğine ve değişkenlerin regresyon katsayılarına bakılmıştır. Analiz sonuçlarına göre çocuklukta duygusal istismar, partner duygusal istismarına maruz kalmayı, partnere duygusal istismar uygulamayı ve duygu düzenleme güçlüğünü doğrudan yordamaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ile partner duygusal istismarına maruz kalma arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca duygu düzenleme güçlüğü, partner duygusal istismarına maruz kalmayı doğrudan pozitif yordamaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ile partnere duygusal istismar uygulama arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Ancak duygu düzenleme güçlüğü partnere duygusal istismar uygulamayı doğrudan yordamamaktadır. Partnere duygusal istismar uygulama ile partner duygusal istismarına maruz kalma arasında pozitif yönde bir ilişki bulunmuştur. Çocuklukta duygusal istismar yaşantısı ile partner duygusal istismarına maruz kalma arasındaki ilişkide duygu düzenleme güçlüğünün aracılık etkisi bulunmuştur. Çocuklukta duygusal istismar yaşantısı ile partnere duygusal istismar uygulama arasındaki ilişkide partner duygusal istismarına maruz kalmanın aracılık etkisi bulunmuştur. Çocuklukta duygusal istismar yaşantısı ile ilişki doyumu arasında duygu düzenleme güçlüğü aracı etkisi bulunmuştur. Partner duygusal istismarına maruz kalma ile ilişki doyumu arasında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca partner duygusal istismarına maruz kalma ilişki doyumunu doğrudan negatif yordamaktadır. Partnere duygusal istismar uygulama ile ilişki doyumu arasında negatif yönde bir ilişki bulunmuştur. Ancak partnere duygusal istismar uygulama ilişki doyumunu yordamamaktadır. Duygu düzenleme güçlüğü ile ilişki doyumu arasındaki ilişkide partner duygusal istismarına maruz kalmanın aracı etkisi bulunmuştur. Duygu düzenleme güçlüğü ile ilişki doyumu arasında negatif ilişki bulunmuştur. Duygu düzenleme güçlüğü ile ilişki doyumu arasında partnere duygusal istismar uygulamanın aracı rolü bulunamamıştır. Sonuç olarak erken dönem olumsuz yaşantıların erken dönemde gelişen duygu düzenleme becerisinin gelişimini sekteye uğrattığını ve çocukluk yaşantılarının yetişkinliğe dek uzanan uzun vadeli etkileri olduğunu göstermektedir.

Ece Aktaş
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Duygu düzenleme becerilerini artırmaya yönelik bilişsel davranışçı psikoeğitim programının çeşitli psikolojik değişkenler üzerindeki etkisi

Bu çalışmanın amacı, Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT) temelli bir psikoeğitim programının üniversite öğrencilerinin belirsizliğe tahammülsüzlük, gelecek kaygısı düzeyleri, mükemmeliyetçilik ve psikolojik dayanıklılıkları üzerindeki etkisini incelemektir. Bu çalışmada öntest-sontest ve izleme testi kontrol gruplu deneysel bir desen kullanılmıştır. Çalışma grubu, kamu kurumlarına kayıtlı 24 Türk üniversite öğrencisinden oluşmaktadır. Gönüllüler 12 kişilik bir deney grubuna ve 12 kişilik bir kontrol grubuna rastgele atanmıştır. Deney grubuna sekiz oturumluk, BDT temelli bir psikoeğitim programı çevrimiçi olarak uygulanmıştır. Program, duygu tanıma, duygu düzenleme, bilişsel çarpıtmalar, ABC modeli, mükemmeliyetçilikle başa çıkma yöntemleri, belirsizliğe tolerans ve psikolojik dayanıklılık konularına odaklanan içeriği kapsamaktadır. Kontrol grubundaki katılımcılar bu süreçte herhangi bir uygulamaya tabi tutulmamıştır. Veriler "Belirsizliğe Tahammülsüzlük Ölçeği", "Duygu Düzenleme Ölçeği", "Üniversite Öğrencilerinde Gelecek Kaygısı Ölçeği", "Büyük üçlü Mükemmeliyetçilik Ölçeği" ve "Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği "nden elde edilmiştir. Programın sonunda, deney grubu üyelerinin programa ilişkin bakış açılarını değerlendirmek amacıyla yapılandırılmamış değerlendirme soruları çevrimiçi olarak uygulanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistikler, tekrarlanan ölçümler ANOVA ile analiz edilmiştir. Kontrol grubu istatiksel olarak anlamlı bir değişim göstermezken, çalışma sonuçları deney grubunun sontest ve izleme testi sonuçlarında kayda değer bir iyileşme olduğunu göstermiştir. Sonuçlar, BDT temelli psikoeğitim programının üniversite öğrencileri arasında psikolojik dayanıklılığı artırırken uyumsuz mükemmeliyetçiliği, gelecek kaygısını ve belirsizliğe tahammülsüzlüğü etkili bir şekilde azalttığını göstermiştir. Yürütülen çalışmanın hipotezlerinin hepsi analizler sonucu doğrulanmıştır. Programın sonunda yapılan değerlendirmelerde katılımcılar, programın kendilerine yeni içgörüler ve bakış açıları sağladığını, kaygı ve mükemmeliyetçiliği yönetme becerilerini geliştirdiğini ve psikolojik dayanıklılık anlayışını teşvik ettiğini bildirmişlerdir. Araştırma bulguları, BDT temelli yapılandırılmış müdahale programlarının üniversite öğrencilerine bilişsel işlevsellik ve duygu düzenleme konularında etkili bir şekilde yardımcı olabileceğini göstermektedir.

Bilişsel duygu düzenlemeGelecek kaygısıUyumsuz mükemmeliyetçilik
Leyla Abdullayeva
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suçluluk ve utanç ile ilişkili otobiyografik bellekte görsel perspektifin duygu düzenleme üzerindeki işlevi

Bu araştırma, bireylerin suçluluk ve utanç gibi öz-bilinçli duygularla ilişkili otobiyografik anılarını hatırlarken kullandıkları görsel perspektifin (birinci şahıs ve üçüncü şahıs) duygu düzenleme üzerindeki etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Çalışmada suçluluk (haklı ve uyumsuz suçluluk) ile utanç (içsel ve dışsal utanç) duygularının alt boyutları temel alınarak, bu duyguların görsel perspektif tercihi ve duygusal yoğunlukla nasıl bir ilişki kurduğu deneysel bir desenle araştırılmıştır. Bu kapsamda, dışsal utanç yaşayan bireylerin, içsel utanç ve nötr anılarla ilişkili bireylere kıyasla daha fazla üçüncü şahıs perspektifi kullanacakları; benzer şekilde, haklı suçluluk deneyimleyen bireylerin de uyumsuz suçluluk ve nötr anı yaşayan bireylerden daha yüksek düzeyde üçüncü şahıs perspektifi tercih edecekleri öne sürülmüştür. Ayrıca, dışsal utanç ve haklı suçluluk grubundaki katılımcıların, üçüncü şahıs perspektifiyle hatırladıkları anılarda, aynı duyguları birinci şahıs perspektifiyle hatırlayanlara kıyasla daha yoğun duygulanım yaşayacakları varsayılmıştır. Öte yandan, içsel utanç ve uyumsuz suçluluk gibi benliğe yönelik duygulara sahip katılımcıların, nötr anılar ve diğer duygu gruplarına kıyasla daha fazla birinci şahıs perspektifi kullanacakları; ayrıca bu bireylerin birinci şahıs perspektifinden hatırladıkları olumsuz anıların, üçüncü şahıs perspektifiyle hatırlananlara göre daha yüksek duygulanım yoğunluğu oluşturacağı ileri sürülmüştür. Araştırmanın örneklemi, yaşları 18 ile 55 arasında değişen 124 katılımcıdan oluşmaktadır. Araştırma sürecinde katılımcılardan, belirli duygu kategorilerine (içsel utanç, dışsal utanç, haklı suçluluk, uyumsuz suçluluk, nötr) ilişkin istedikleri bir otobiyografik anı yazmaları ve bu anıyı atandıkları perspektif grubuna göre belirli bir perspektiften (birinci şahıs ya da üçüncü şahıs) yeniden canlandırmaları istenmiştir. Deney öncesi ve sonrası duygusal tepkiler ölçülmüş, anıların fenomenolojik özellikleri ve kullanılan perspektif türleri analiz edilmiştir. Bu süreçte, katılımcıların ruhsal durumlarını değerlendirmek amacıyla Beck Depresyon Envanteri-II ve Beck Anksiyete Envanteri uygulanmış; bu ölçeklerden sınırda puan alan bireyler analiz dışı bırakılmıştır. Anıların niteliksel yapısını değerlendirmek için Otobiyografik Bellek Özellikleri Ölçeği kullanılmış, ayrıca deney süreci boyunca katılımcıların duygusal durumları, 11 temel duyguyu içeren 5'li Likert tipi bir derecelendirme ölçeği aracılığıyla ölçülmüştür. Hipotezler, bağımsız örneklem t-testi ve Kruskal-Wallis testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular, hipotezlerin hiçbirinin istatistiksel olarak desteklenmediğini ortaya koymuştur. Ancak içsel utanç grubunda birinci şahıs perspektifinin, üçüncü şahıs perspektifine kıyasla daha yoğun duygulanım oluşturabileceğine işaret eden orta düzeyde bir etki büyüklüğü saptanmıştır. Bu sonuçlar, görsel perspektifin duygusal deneyim üzerinde tek yönlü ve otomatik bir etki oluşturmadığını; aksine bireysel farklılıklar, olayın kişisel anlamı ve zihinsel temsiller gibi çok boyutlu faktörlerle şekillendiğini göstermektedir. Görsel perspektifin, yalnızca duygusal mesafe oluşturmakla kalmayıp, duygudan kaçınma, özdeşleşme ya da yeniden yapılandırma gibi farklı psikolojik süreçlerde de rol oynayabileceği düşünülmektedir. Bu bağlamda, araştırma, öz-bilinçli duyguların otobiyografik bellekteki temsil biçimlerinin ve bu temsilin duygu düzenleme stratejileriyle olan ilişkilerinin daha derinlemesine anlaşılmasına katkı sunmakta; gelecekteki çalışmalar için bağlamsal değişkenlerin ve bireyler arasındaki farkların daha kapsamlı biçimde ele alınması gerektiğini vurgulamaktadır.

Bilişsel duygu düzenlemeMoral duygularOtobiyografik bellek+1
Nida Nur Önver
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çocukluk çağı travmalarının ve ebeveynlik stillerinin karanlık üçlü kişilik özellikleri ve saldırganlık ile ilişkisi

Bu tez çalışmasında çocukluk çağı travmaları ve ebeveyn tutumlarının karanlık üçlü kişilik özellikleri ve saldırganlık ile ilişkileri incelenmiştir. Aynı zamanda çocukluk çağı travmaları risk gruplarına göre karanlık üçlü ve saldırganlık boyutlarının karşılaştırılmasına yönelik analizler yapılmıştır. Bu çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan ve 18 yaş üzeri olan 317 kadın (%83,6) ve 62 (%16,4) erkek olmak üzere toplam 379 genç ve yetişkinden oluşmaktadır. Araştırma kapsamında katılımcıların demografik bilgilerine ulaşmak için Demografik Bilgi Formu, çocukluk çağı travmalarını ölçmek için Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ), çocuk yetiştirme stillerini ölçmek için Çocuk Yetiştirme Stilleri Ölçeği (ÇYSÖ), karanlık kişilik özelliklerini ölçmek için Kısaltılmış Karanlık Üçlü Ölçeği (SD3) ve saldırganlık düzeylerini ölçmek için Buss-Perry Saldırganlık Ölçeği (BPSÖ) kullanılmıştır. Tüm analizler SPSS 27.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Sonuçlara göre, çocukluk çağı travmaları ile karanlık üçlü kişilik özellikleri arasında anlamlı pozitif korelasyonlar tespit edilmiştir. Bu sonuç, çocukluk travmatik yaşantılarının artmasıyla birlikte bireylerin karanlık üçlü özelliklerinin de yükseldiğine işaret etmektedir. Çocukluk çağı travmaları ile saldırganlık arasındaki ilişkiler incelendiğinde çocukluk döneminde aşırı kontrol ve müdahale ile yetiştirilen bireylerin ilerleyen yaşlarda öfke düzeyinin yükselebileceği bulunmuştur. Çalışmada karanlık üçlü kişilik özellikleri ile saldırganlık arasındaki ilişkiler de analiz edilmiştir. Sonuçlar karanlık üçlü kişilik özellikleri arttıkça öfke düzeylerinin de yükseldiğini ve özellikle psikopati alt boyutunun öfke ile daha yakın ilişkili olduğunu göstermektedir. Ebeveyn tutumları ile karanlık üçlü kişilik özellikleri ve saldırganlık arasındaki ilişkiler incelendiğinde, anne/baba kabul/ilgi boyutu ile saldırganlık alt boyutları arasında anlamlı ve negatif yönde, anne/baba denetim/kontrol boyutu ile saldırganlık arasında pozitif yönde ilişkiler bulunmuştur. Karanlık üçlü kişilik özellikleri ile ilişkiler incelendiğinde baba kabul/ilgi boyutunun makyavelizmle pozitif, psikopati boyutuyla negatif ilişkiler gösterdiği, anne denetim/kontrol tutumunun, narsisizm ve psikopati ile pozitif yönde anlamlı şekilde ilişkili olduğu, baba denetim/kontrol tutumunun ise narsisizm ile anlamlı şekilde pozitif ilişkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Çocukluk çağı travmaları risk gruplarına göre karanlık üçlü ve öfke boyutlarının karşılaştırılması sonuçlarına baktığımızda, fiziksel istismar riski taşıyan bireylerin özellikle psikopati ve toplam karanlık üçlü puanları ile saldırganlık alt boyutlarında belirgin olarak daha yüksek puanlara sahip olduğu görülmektedir. Cinsel istismar risk grubunda olan bireyler karanlık üçlü kişilik özellikleri ve saldırganlık düzeylerinde riskli olmayan bireylere göre daha yüksek ortalama puanlara sahip olsalar da, bu farklılıkların istatistiksel anlamlılığa ulaşmadığı görülmektedir. Duygusal istismar risk boyutunda, duygusal istismara maruz kalmanın, bireylerin saldırganlık eğilimlerini ve karanlık kişilik özelliklerini artırabileceği bulgulanmaktadır. Fiziksel ihmal boyutunda, fiziksel ihmalin özellikle psikopati eğilimleri ve saldırganlıkla güçlü bir ilişki içerisinde olduğu görülmektedir. duyusal ihmal deneyimi olan bireylerin saldırganlık eğilimlerinin, özellikle fizikselsaldırganlık, öfke ve düşmanlık boyutlarında belirgin biçimde yükseldiği söylenebilir. Karanlık Üçlü kişilik özellikleri bakımından anlamlı bir farklılık gözlenmemesi ise, duyusal ihmalin saldırganlık üzerindeki etkisinin daha çok duygusal ve davranışsal boyutlarda ortaya çıktığını düşündürmektedir. Yapılan analizler sonucunda araştırma hipotezlerinin üçü tam, ikisi kısmen doğrulanmıştır. Yürütülen araştırmanın dört değişkeni bir arada incelemesi ve aynı zamanda değişkenleri alt boyutlar düzeğinde ele alması gelecek araştırmalar için iyi bir kaynak olabileceğini göstermektedir.

Narmın Abbaslı
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yetişkin bireylerde çocukluk çağı travmatik yaşantıları, erken dönem uyumsuz şemalar ve tecavüz mitleri kabulü arasındaki ilişkinin incelenmesi

Çocukluk çağı travmaları yaşam boyu iz bırakan yıkıcı deneyimlerdir. Bu izler kişinin kendisini, çevresini ve dünyayı algılayıp yorumlamasında aktif rol oynayan bilişsel şemalarında da görülebilmektedir. Bu bağlamda mevcut tez çalışmasının konusu çocukluk çağı travmatik yaşantıları, erken dönem uyumsuz şemalar ve tecavüz mitleri kabulü arasındaki doğrudan ve dolaylı ilişkilerin incelenmesidir. Bu amaçla araştırma verileri online ve kağıt-kalem yöntemleri kullanılarak Bilgilendirilmiş Onam Formu, Demografik Bilgi Formu (DBF), Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği (CTQ-33), Young Sema Ölçeği – Kısa Form (YSÖ-KF), Illionis Tecavüz Mitleri Kabul Ölçeği (ITMKÖ) Illionis Tecavüz Mitleri Kabul Ölçeği – Örtük Versiyon (ITMKÖ-ÖV) ölçüm araçlarıyla toplanmıştır. Araştırma kapsamında ITMKÖ-ÖV'nin Türkçe uyarlama çalışması da yapılmıştır. Ölçeğin istatiksel olarak güvenli ve geçerli olduğu bulgulanmış, katılımcıların tecavüz mitleri kabul puanları için bu ölçekle elde edilen veriler kullanılmıştır. Analizlere geçilmeden önce araştırmaya katılan katılımcılar arasından ölçek bataryasını eksik doldurmuş olan, dikkat sorularına yanlış cevap vermiş olan ve uç değer gösteren katılımcılar örneklemden çıkarılmıştır. Nihai olarak araştırma örneklemi 243'ü kadın 82'si erkek 329 kişiden oluşmaktadır. Katılımcıların yaş ortalaması ise 30.05'tir. Verilerin istatiksel analizleri SPSS 27 ve AMOS 22 paket programı ile yapılmıştır. Araştırma bulguları çocukluk çağı travmaları ile erken dönem uyumsuz şemalar arasında, başta kopukluk ve zedelenmiş otonomi şema alanları arasında, anlamlı pozitif ilişkiler göstermektedir. Çocukluk çağı travmaları ile tecavüz mitleri arasında istatiksel olarak anlamlı ilişkilere rastlanmamıştır. Fakat zedelenmiş otonomi şema alanı hariç olmak üzere, erken dönem uyumsuz şemalar ile tecavüz mitleri kabulü arasında pozitif anlamlı ilişkilere ulaşılmıştır. Yapılan yol analizleri sonucunda zedelenmiş otonomi şema alanı hariç her bir erken dönem uyumsuz şema alanının çocukluk çağı travmaları ile tecavüz mitleri arasında doğrudan etkisi olduğu bulgulanmıştır. Üç değişken arasında çizilen model varyansını en güçlü açıklayan iki şema alanı kopukluk ve zedelenmiş sınırlardır. Elde edilen bulgular alanyazın ışığında tartışılmıştır. Araştırma sonuçları erken dönem travmatik yaşantılarının bireyin şema örüntülerini şekillendirdiği, bu örüntülerin de tecavüz mitlerinin daha fazla kabul edilmesinde rol oynadığı yönündedir.

İpek Karagöz
Bursa Technical University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Depresyon ve anksiyete belirtileri olan psikiyatri hastalarında üstbilişsel inançların stres ve başa çıkma çerçevesinde incelenmesi

Bu çalışmada, üstbilişsel inançlar, anksiyete ve depresyon belirtileri arasındaki ilişkiler hem kesitsel hem de ileriye yönelik olarak klinik bir örneklemde incelenmiştir. Çalışmanın kesitsel tarafında, üstbilişsel inançların anksiyete ve depresyon belirtileri üzerindeki yordayıcılığının olumsuz yaşam olayları ve stresle başa çıkma yaklaşımlarının etkileri göz önünde bulundurularak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, çalışmanın ileriye yönelik tarafında, üstbilişsel inançların anksiyete ve depresyon belirtilerini yordayıp yordamadığının sınanması amaçlanmıştır. Son olarak, anksiyete ve depresyon belirtileri ile üstbilişsel inançlar arasındaki karşılıklı ilişkilerin mercek altına alınması amaçlanmıştır. Bu amaçlar doğrultusunda, Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Psikiyatri Polikliniği'ne başvuru yapmış anksiyete ve depresyon belirtileri olan kişiler araştırmaya dahil edilmiştir. Çalışmanın ilk ölçümüne 183 kişi katılırken, üç ay sonrasında alınan takip ölçümünde 71 kişiye ulaşılmıştır. Katılımcılara, Demografik Bilgi Formu, Üstbilişler-30 Ölçeği, Ruminasyonla İlgili Olumlu İnanışlar Ölçeği, Ruminasyonla İlgili Olumsuz İnanışlar Ölçeği, Yaşam Olayları Listesi ve Stresle Başa Çıkma Tarzları Ölçeği uygulanmıştır. Sonuçlar, öncelikle üstbilişsel inançların kontrol edilemezlik ve tehlikeyle ilgili olumsuz inançlar ve bilişsel güvensizlik alt boyutlarının anksiyete belirtilerini kesitsel olarak yordadığını göstermiştir. Anksiyete belirtilerinin yordanmasında olumsuz yaşam olaylarının ve stresle başa çıkma yaklaşımlarının etkisi bulunmamıştır. Depresyon belirtilerinin kesitsel olarak yordanmasında ise, ruminasyonun kişiler arası ve sosyal sonuçlarıyla ilgili olumsuz inanışların etkili olduğu görülmüştür. Ayrıca, olumsuz yaşam olaylarının ve başa çıkma yaklaşımlarının da depresyon belirtilerinin yordanmasında rol oynadığı dikkat çekmiştir. Aracılık analizi sonuçlarına göre, ruminasyonun kişiler arası ve sosyal sonuçlarıyla depresif belirtiler arasındaki ilişkiye stresle başa çıkma yaklaşımlarının aracılık ettiği bulunmuştur. Çalışmanın ileriye yönelik olarak elde edilen bulguları gözden geçirildiğinde, temel ölçüm düzeyleri kontrol edildiğinde hem anksiyete hem de depresyon belirtileri üzerinde sadece üstbilişsel inançların bilişsel güvensizlik alt boyutunun bağımsız yordayıcılığının olduğu tespit edilmiştir. Son olarak, araştırmadan elde edilen bulgular alanyazın temel alınarak tartışılmış, çalışmanın sınırlılıklarından ve sağladığı klinik doğurgulardan bahsedilmiş ve gelecek çalışmalar için öneriler verilmiştir.

AnksiyeteBilişüstü farkındalıkDepresyon+4
Gözde Sayın Karakaş
Aydın Adnan Menderes University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Planlanmış Davranış Teorisi bağlamında evliliği sürdürme ve sonuçları

Evliliklerin sürdürülmesi zor fakat önemli bir süreçtir. Bu süreç kişinin gerek var olan ilişkiyi devam ettirmek gerekse onarmak için belli davranışlarda bulunmasını gerektirir. Bilimsel çalışmalar doyum sağlanan, ödülü yüksek, bedeli düşük evliliklerin sürdürüldüğünü ve evliliklerin sürdürülmesinde sosyal çevrenin ve benlik kurgularının etkili olduğunugöstermektedir. Doyum sağlanan, mutlu bir evliliğin hem kadın hem de erkeğin sağlığını olumlu etkilediği görülmektedir. Evliliğin sürmesi, kişinin ilişkiyi sürdürme isteği de dahil pek çok değişkenden etkilenmektedir. Bu çalışma kapsamında evliliği sürdürme niyeti ve bu yönde gösterilen sürdürme davranışları "Planlanmış Davranış Teorisi (PDT)" bağlamında ele alınmıştır. Bu amaçla evliliği sürdürme niyetine yönelik PDT temelli bir ölçek hazırlanmış ve ölçek maddelerinin hazırlanması, geçerliği ve güvenirliğin test edilmesi amacıyla pilot bir çalışma yapılmıştır. Ana çalışmada evliliği sürdürme niyeti ve bu yönde gösterilen davranışlar üzerinde evlilik doyumu, algılanan ödül-bedel, benlik kurguları, PDT değişkenleri olan inançlar, evliliğe yönelik tutum, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrolün nasıl etki ettiği incelenmiştir. Ayrıca çiftlerin evliliği sürdürme niyeti, evlilik doyumu ve ruhsal sağlık arasındaki etkileşimde ilişkiyi sürdürme davranışlarının rolünün hem bireysel hem de ikili ilişki düzeyinde incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya çiftlerin ikili analizleri için 168 evli çift ve PDT kapsamında yol analizleri için de 183 kadın 178 erkek olmak üzere 361 evli kişi katılmıştır. Katılımcılara araştırmacı tarafından pilot uygulaması gerçekleştirilmiş olan PDT'nin boyutlarını içeren Evliliği Sürdürme Niyeti Ölçeği'nin yanı sıra İlişki Sürdürme Mekanizmaları Ölçeği, Evlilik Yaşamı Ölçeği, Algılanan Ödül-Bedel Ölçeği, Genel Sağlık Anketi-12, İlişkisel-Özerk Benlik Kurgusu Ölçeği ve demografik bilgi formu uygulanmıştır. Gerçekleştirilen yol analizleri sonucunda, PDT'nde yer alan davranışsal inançlar, normatif inançlar ve kontrol inançları boyutlarının, ana değişkenler olan davranışa yönelik tutum, öznel normlar ve algılanan davranışsal kontrolle olumlu yönde ilişkili olduğu; ancak inançlar üzerinden çizilen modelin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Bunun yanı sıra PDT'nin ana değişkenlerinin yer aldığı model anlamlı bulunmuştur ve modelin sonucuna göre evliliği sürdürmeye yönelik davranışsal tutumların, öznel normların ve algılanan kontrolün yüksek olması evliliği sürdürme niyetini olumlu yönde etkilemekte; bunun sonucunda da sürdürme niyeti ilişki sürdürme mekanizmalarına yol açmaktadır. Bu süreçte ilişkisel benlik kurgusu düzeyinin yüksek olduğu kişilerin evliliği sürdürmeye yönelik daha olumlu tutumlar ve daha yüksek öznel normlara sahip olduğu görülürken; ilişkisel benlik kurgusu düzeyinin yüksek olmasının algılanan davranışsal kontrol ile ilişkisi anlamlı bulunmamıştır. Ayrıca PDT değişkenlerine ek olarak, evlilik doyumunun sürdürme mekanizmaları ile ilişkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı; ancak algılanan ödül-bedelin sürdürme mekanizmaları üzerinde anlamlı ve orta düzeyde etkiye sahip olduğu görülmüştür. Gerçekleştirilen Aktör-Partner Karşılıklı Bağımlı Aracılık Modeli analizleri sonucunda erkeklerin evliliklerini sürdürme niyetleri ile ruh sağlıkları arasında kendilerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması ve partnerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması aracılık ederken; evlilik doyumu ve ruh sağlığı arasındaki ilişkide ise, yalnızca erkekler için partnerinin sürdürme mekanizmalarını kullanması aracılık etmektedir. Evliliği sürdürme niyeti ve evlilik doyumu arasındaki ilişkide sürdürme mekanizmalarını kullanmanın etkisinin incelendiği modelde, hem kadın hem de erkeğin evliliği sürdürme niyeti ile evlilik doyumu arasında kendisinin sürdürme mekanizmalarını kullanmasının aracılık ettiği görülürken; erkeğin evliliği sürdürme niyeti ile kadının evlilik doyumu arasında kadının sürdürme mekanizmalarını kullanmasının aracılık ettiği bulunmuştur. Bulgular alanyazın ışığında tartışılmış, çalışmaya dair sınırlılıklar ele alınmış ve gelecek çalışmalar ile uygulamaya dair önerilerde bulunulmuştur.

Benlik kurgularıDavranışsal niyetDavranışsal tutum+5
Gamze Karadayı Kaynak
Aydın Adnan Menderes University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

İntihar girişiminde bulunmuş hastalarda sorun çözme terapisinin intihar riskini azaltmada etkililiği

İntihar, tüm yaş grupları için üzerinde önemle durulması gereken konulardan biridir. Yapılan çalışmalar intihar girişiminde bulunan bireylerin önemli bir kısmının bu girişim ile bir yardım çağrısında bulunduklarını belirtmektedir. İntihar konusunda problem çözme becerilerinin önemli olduğu da yapılan çalışmalarla gösterilmektedir. İntiharı anlamak ve önlemek adına alan yazında farklı çalışmalar ve müdahaleler bulunmakla birlikte Sorun Çözme Terapisi de bu alanda kullanılan müdahale tekniklerinden birini oluşturmaktadır. Bu çalışmanın amacı sorun çözme terapisinin intihar girişiminde bulunan bireylerdeki etkililiğinin incelenmesidir. Çalışma farklı bireyler üzerinde hem bireysel hem de grup terapi formatında yürütülmüştür. Bu bağlamda, intiharın sağaltımı konusunda Sorun Çözme Terapisinin hem bireysel hem de grup terapi formunun etkililik çalışması yapılmıştır. Bu araştırmada deneysel desenin türlerinden biri olan öntest-sontest kontrol gruplu seçkisiz deneysel model kullanılmıştır. Deney grubunda bireysel terapi formatı alanlar ve grup terapi formatı alanlar olmak üzere iki grup; kontrol grubunda ise bekleme listesi olmak üzere bir grup; toplam 3 grup bulunmaktadır. Müdahale başlamadan önce 50 kişi Bilgilendirilmiş Onam Formunu imzalamış fakat müdahale toplam 39 katılımcı ile sonlandırılmıştır. Her bir grupta (bireysel, grup ve bekleme listesi) 13'er katılımcı ile süreç tamamlanmıştır. İzlem çalışması ise müdahalenin bitiminden 3 ay sonra yapılmıştır. Katılımcılara, araştırmacı tarafından hazırlanan Demografik Bilgi Formu, İntihar Olasılığı Ölçeği, Beck Depresyon Envanteri, Hamilton Depresyon Ölçeği, Gözden Geçirilmiş Sosyal Sorun Çözme Envanteri-Kısa Formu ve Bilişsel Esneklik Envanteri uygulanmıştır. Veriler Statistical Package for Social Sciences 20.0 (SPSS) aracılığıyla, ön ölçümlerde gruplar arasındaki fark Tek Yönlü Varyans Analizi (one-way ANOVA); araştırma değişkenlerinin zamana ve müdahale almaya bağlı olarak göstermiş olduğu değişim ise Tekrarlayan Ölçümler için Varyans Analizi (Repeated Measure ANOVA) ile incelenmiştir. Bu amaçla deney ve kontrol gruplarının ön test-son test karşılaştırmaları için 5 adet Tekrarlı Ölçümler için ANOVA yapılmıştır. Son olarak, ortak etkinin hangi ikili gruplarda anlamlı olduğunu görmek için t test analizleri yapılmıştır. Çalışma bulgularında, deney grubunda yer alan bireysel terapi ve grup terapi formatındaki katılımcıların intihar olasılığı ve depresyon düzeyleri müdahale sonrasında anlamlı düzeyde azalırken, bilişsel esneklik puanlarının da anlamlı düzeyde arttığı belirlenmiş olup bekleme listesinde herhangi bir fark olmadığı görülmüştür. Benzer şekilde, müdahale sonrasındaki Sosyal Sorun Çözme düzeyine ve alt boyutlarına bakıldığında bireysel terapi ve grup terapisi alan katılımcıların puanlarında bekleme listesine nazaran anlamlı düzeyde artış olduğu görülmüştür. Ayrıca, deney grubundaki bireylerin müdahaleden edindikleri kazanımların 3 ay sonraki izlem ölçümünde de korunduğu görülmüştür. Son olarak, bulgular alan yazın ışığında tartışılmış, çalışmanın sınırlılıkları ve klinik doğurgularından bahsedilmiş ve gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur.

Problem çözmeTerapiÖlçekler+2
Miraç Neslihan Turgut
Aydın Adnan Menderes University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Şubat 2023 depremlerini yaşamış üniversite öğrencilerinde travma sonrası büyüme ile değer odaklı yaşam arasındaki ilişkinin deprem deneyimlerine göre incelenmesi

Bu araştırma, Şubat 2023 depremlerini deneyimlemiş üniversite öğrencilerinde Travma Sonrası Büyüme (TSB) ile Değerler Odaklı Yaşam arasındaki ilişkiyi ve bu değişkenlerin deprem deneyimlerine göre farklılaşıp farklılaşmadığını incelemektedir. Araştırmaya 320 üniversite öğrencisi katılmış; veriler Kişisel Bilgi Formu, Travma Sonrası Büyüme Envanteri ve Değerlere Bağlı Yaşam Ölçeği ile toplanmıştır. Bulgular, TSB ile değerlere bağlı yaşam arasında orta-yüksek düzeyde pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğunu göstermektedir. TSB'nin alt boyutları olan Benlik Algısında Değişim, Yaşam Felsefesinde Değişim ve İlişkilerde Değişim ile değerlere bağlı yaşam arasında anlamlı ilişkiler saptanmıştır. Benzer şekilde, Değerlere Bağlı Yaşam Ölçeğinin alt boyutları; Değerli Yaşam ve Yaşam Doyumu da TSB ile anlamlı düzeyde ilişkilidir. Yapılan basit doğrusal regresyon analizi sonucunda, değerlere bağlı yaşamın TSB'yi anlamlı düzeyde yordadığı bulunmuştur. Regresyon modeli istatistiksel olarak anlamlıdır. Değer Odaklı Yaşamın TSB üzerindeki toplam varyansın %25,4'ünü açıkladığı görülmektedir. Değer odaklı yaşam biçiminin, travmatik deneyimlerin ardından bireyin yeniden yapılanma sürecini destekleyebileceği düşünülmüştür. Kadınların "ilişkilerde değişim" boyutunda erkeklerden anlamlı düzeyde daha yüksek puan aldığı saptanmıştır. Bunun dışında, yakın kaybı, fiziksel yaralanma ve evin hasar alması gibi değişkenlerin TSB ve Değer Odaklı Yaşam düzeylerinde anlamlı bir farklılık oluşturmadığı bulunmuştur. Barınma durumuna ilişkin bulgular, Travma Sonrası Büyüme puanlarında anlamlı bir farklılık olmadığını göstermektedir. Değer Odaklı Yaşam puanlarında ise barınma durumuna göre anlamlı bir fark saptanmıştır; konteynerde kalan bireylerin, evinde kalanlara kıyasla daha düşük puanlara sahip olduğu görülmüştür. Yaşam Doyumu alt boyutunda da gruplar arası fark anlamlı bulunmuş; ancak bu farkın hangi gruplardan kaynaklandığı istatistiksel olarak belirlenememiştir. Sonuç olarak, bireylerin değerlere uygun bir yaşam sürmeleri, travma sonrası yeniden yapılanma ve psikolojik büyüme süreçleriyle yakından ilişkilidir. ACT kuramına göre, bu tür bir değer odaklı yaşam tarzı, bireyin duygusal zorluklara rağmen işlevselliğini ve yaşam anlamını sürdürebilmesini mümkün kılar. Bu bağlamda, değer odaklı müdahalelerin afet sonrası psikolojik destek programlarına entegre edilmesi önerilmektedir.

Gül Kır Kara
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Depremi yaşamış Suriyeli kadın göçmenlere yönelik narrative terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışmasının etkililiğinin incelenmesi: Karma yöntemler araştırması

Bu araştırmada, Narrative Terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışmasının, deprem deneyimi yaşamış Suriyeli kadın göçmenler üzerindeki etkililiğinin geniş bir açıdan incelenmesi amaçlanmıştır. Bu doğrultuda çalışma, nicel ve nitel araştırma yöntemlerinin birlikte kullanıldığı karma yöntem deseni kapsamında, açıklayıcı sıralı desen modeliyle yapılandırılmıştır. Araştırmanın nicel aşamasında Karışık Ölçümler İçin İki Faktörlü ANOVA ve Eşleştirilmiş Grup t-Testi analizleri; nitel aşamasında ise Yorumlayıcı Fenomenolojik Analiz kullanılmıştır. Nicel araştırmanın deneysel desende yürütülen bölümde, veri toplama araçları olarak araştırmacı tarafından hazırlanan Kişisel Bilgi Formu'nun yanı sıra Hopkins Belirti Tarama Listesi-25 (HSCL-25), Connor-Davidson Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği (CD-RISC), WHO-5 İyilik Durumu İndeksi ve Algılanan Stres Ölçeği (ASÖ-10) kullanılmıştır. Araştırma dahil etme kriterlerini karşılayan katılımcılar, 14'ü deney ve 14'ü bekleme listeline seçkisiz bir şekilde atanmıştır. Deney grubunda yer alan katılımcılara sekiz oturumdan oluşan Narrative Terapi temelli psikolojik dayanıklılık grup çalışması uygulanırken, bekleme listeli gruba herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Nitel araştırma bölümde ise araştırmacı tarafından geliştirilen yarı yapılandırılmış görüşme sorularından yararlanılmıştır. Nicel verilerin analiz sonuçlarına göre, deney grubundaki Suriyeli kadınların psikolojik dayanıklılık ve iyilik hâli düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artış; depresyon, kaygı ve stres düzeylerinde ise anlamlı düzeyde azalma tespit edilmiştir. Nitel verilerin analizi sonucunda, sekiz katılımcı ile gerçekleştirilen görüşmelerden elde edilen anlatılar, ortak örüntüler, duygusal geçişler ve metaforik ifade biçimleri doğrultusunda Narrative Terapi felsefesi ışığında yorumlanmış ve bu doğrultuda beş temel üst tema altında toplam on sekiz alt tema oluşturulmuştur. Elde edilen bulgular doğrultusunda, göç ve savaş gibi zorlayıcı yaşam geçmişe sahip göçmen bireylerin, yaşadıkları yeni coğrafyada karşılaştıkları deprem gibi yaşam olayları karşısında alternatif hikâyelerine ulaşarak psikolojik dayanıklılıklarını güçlendirdikleri tespit edilmiştir. Bu çalışma, kriz ve travma sonrası yeniden yapılanma süreçlerinde Narrative Terapinin etkililiğini ve göçmen bireylerle yürütülecek ruh sağlığı temelli müdahale programlarının yapılandırılmasına katkı sunmaktadır. Çalışmanın karma yöntem ile gerçekleştirilmesi de literatürü kapsayıcı olarak desteklemektedir. Aynı zamanda, kültürel olarak duyarlı grup temelli terapötik yaklaşımların, afet sonrası iyileşme süreçlerinde nasıl etkili bir araç olabileceğine dair alanyazında önemli veriler sunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Psikolojik dayanıklılık, Narrative Terapi, kadın göçmenler, deprem

Rabia Olucak
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Yaygın anksiyete ve depresyon tedavisinde tekrarlayıcı olumsuz düşünmeye yönelik şefkat odaklı kabul ve kararlılık terapisinin etkililiğinin incelenmesi: çoklu başlama düzeyi tek vaka çalışması

Bu araştırmanın amacı, yaygın anksiyete ve depresyon belirtileri yaşayan bireylerde sıklıkla görülen tekrarlayıcı olumsuz düşünmeye (TOD) yönelik şefkat odaklı Kabul ve Kararlılık Terapisi (ACT) protokolünün etkililiğini incelemektir. Çalışmada çoklu başlama düzeyli tek denekli deneysel desen kullanılmıştır. Müdahale protokolü, ACT'in temel süreçlerini temel alan ve şefkat bileşenini içeren bir yapı ile oluşturulmuştur. Katılımcılar Hasta Sağlığı Anketi-9 (HSA-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu-7 (YAB-7) ölçeklerinden belirli puanları alma kriterine göre seçilmiştir. Araştırmaya toplamda on katılımcı alınmış ve sekiz katılımcı müdahale sürecini tamamlamıştır. Çalışmada hem standart psikometrik ölçekler hem de günlük ölçümler kullanılmıştır. Standart ölçüm araçları arasında Perseveratif Düşünce Ölçeği (PDÖ), Depresyon-Anksiyete-Stres Ölçeği (DASÖ-21), Bilişsel Kaynaşma Ölçeği (BKÖ), Değerler Odaklı Yaşam Ölçeği (DBYÖ), Kabul ve Eylem Formu-II (KEF-II) ve Öz Duyarlık Ölçeği kısa formu (ÖDÖ-KF) yer almaktadır. Günlük ölçümlerde TOD şiddeti, işlevsizlik, yaşantısal kaçınma, bilişsel birleşme ve değer odaklı yaşam düzeyleri değerlendirilmiştir. Veri analizi Güvenilir Değişim İndeksi (RCI), Tau-U analizi ve görsel analiz teknikleri ile yapılmıştır. Elde edilen sonuçlar, katılımcıların çoğunda TOD, depresyon, anksiyete, stres, bilişsel birleşme, yaşantısal kaçınma ve işlevsizlik düzeylerinde azalma olduğunu göstermiştir. Ayrıca değerlere bağlı yaşam, öz şefkat ve psikolojik esneklik düzeylerinde de artış görülmüştür. Bu terapötik kazanımlar, çoğu katılımcıda izlem döneminde korunmuş veya daha da belirginleşmiştir. Bununla birlikte değişimlerin düzeyi ve ortaya çıkış zamanı açısından bireysel farklılıklar dikkat çekmiştir. Sonuç olarak, şefkat odaklı ACT protokolünün yaygın anksiyete ve depresyon belirtileri yaşayan bireylerde tekrarlayıcı olumsuz düşünmeyi azaltmada ve psikolojik esnekliği artırarak günlük işlevselliği desteklemede etkili olduğu görülmüştür. Bulgular bu protokolün belirtilen klinik grupta uygulanabilir, etkili ve sürdürülebilir bir müdahale yaklaşımı olduğunu göstermektedir.

DepresyonKabul ve kararlılık terapisiKaygı+1
Seher Cömertoğlu Yalçın
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yetişkinlerde algılanan ebeveyn tutumu ve sosyal anksiyete arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolü

Bu çalışmanın amacı, yetişkin bireylerde algılanan ebeveyn tutumları ile sosyal anksiyete arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın aracı rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemi Türkiye'de yaşayan 18-64 yaş arası 407 yetişkinden bireyden oluşmaktadır. Veriler, uygun örnekleme yöntemi ile toplanmış olup çalışmaya dahil olan katılımcılara çevrim içi platformlar aracılığıyla ulaşılmıştır. Araştırma kapsamında katılmcılara kişisel bilgi formu, Kısaltılmış Algılanan Ebeveyn Tutumları-Çocuk Formu, Liebowitz Sosyal Kaygı Ölçeği ve Connor-Davidson Psikolojik Sağlamlık Ölçeği Kısa Formu uygulanmıştır. Toplanan veriler IBM SPSS 27.0 paket programı ve Hayess PROCESS Macro 4.2. eklentisi aracılığıyla analiz edilmiştir. Analizler sonucunda algılanan aşırı koruyucu ve reddedici ebeveyn tutumu ile sosyal anksiyete arasında pozitif yönlü ve anlamlı; algılanan duygusal sıcaklık ile ise negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ayrıca, psikolojik dayanıklılık ile sosyal anksiyete arasında negatif yönlü ve anlamlı bir ilişki gözlenmiştir. Psikolojik dayanıklılıkla algılanan ebeveyn tutumları arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde algılanan aşırı koruyuculuk ve reddedicilik boyutları arasında negatif yönde ve anlamlı; duygusal sıcaklık boyutu ile pozitif yönde ve anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Çalışmanın temel amacı doğrultusunda yürütülen basit aracı değişken analizinin sonuçları ise psikolojik dayanıklılığın, ebeveynlerden algılanan aşırı koruyucu, reddedici ve duygusal sıcaklık tutumları ile sosyal anksiyete arasındaki ilişkide kısmi aracı rol üstlendiğini göstermiştir. Elde edilen bulgular, alanyazın doğrultusunda tartışılmış ve olası klinik çıkarımlarından bahsedilmiştir. Son olarak gelecek çalışmalara yönelik önerilerde bulunulmuştur.

Erencan Oral
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ebeveynleşme ve depresyon arasındaki ilişkide öz-şefkatin düzenleyici, utanç ve suçluluğun aracı rolünün incelenmesi

Bu çalışma, çocuklukta yaşanan ebeveynleşme deneyimlerinin yetişkinlikteki depresif semptomlara etkisini, utanç ve suçluluk duygularının aracı rolünü ve öz-şefkatin düzenleyici rolünü incelemeyi amaçlamıştır. Türkiye'den 404 yetişkinin katıldığı çevrimiçi korelasyonel araştırmada, Ebeveynleşme Envanteri, Depresyon Anksiyete ve Stres Ölçeği Kısa Formu (DASS-21), Öz-Duyarlılık Ölçeği ve Sürekli Utanç ve Suçluluk Ölçeği kullanılmıştır. Elde edilen bulgular, ebeveyn odaklı ve kardeş odaklı ebeveynleşmenin depresif semptomları anlamlı şekilde artırdığını göstermiştir. Bu ilişki, bireylerde artan utanç ve suçluluk duyguları aracılığıyla tam aracılıkla açıklanırken, ebeveynleşmenin depresyon üzerindeki doğrudan etkisi anlamsız hale gelmiştir. Öte yandan, ebeveynleşme sürecinden algılanan yarar ve uyumun depresif belirtileri azalttığı, bu ilişkide utanç ve suçluluğun kısmi aracı rol oynadığı görülmüştür. Öz-şefkatin depresyonla güçlü negatif ilişkisine rağmen, ebeveynleşme ile depresyon arasındaki ilişkide düzenleyici etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Sonuçlar, ebeveynleşme deneyimi yaşayan bireylerle yapılan müdahalelerde utanç ve suçluluk gibi duygusal süreçlere odaklanmanın önemini vurgulamaktadır

Ceylan Hasanoğlu
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Çocuk merkezli oyun terapisinin kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki çocukların depresyon, anksiyete, öz şefkat ve yaşam kalitesi düzeylerine etkisinin incelenmesi

Bu çalışmanın amacı kanser tanısı konmuş 8-12 yaş grubundaki çocuklara yönelik uygulanan Çocuk Merkezli Oyun Terapisi (ÇMOT) yaklaşımının onların depresyon, anksiyete, öz şefkat ve yaşam kalitesi düzeylerine etkisinin incelenmesidir. Araştırma nicel araştırma tasarımlarından ön-test son-test kontrol ve deney gruplu deneysel desen ile yürütülmüştür. Deney ve kontrol gruplarına katılımcılar seçkisiz yöntemle atanmış olup toplamda kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki 34 katılımcı ile araştırma yürütülmüştür. Deneysel araştırma 2024 yılında, İç Anadolu Bölgesinde bir Tıp Fakültesi Hastanesi'nde gerçekleştirilmiş ve deney grubuna 3 ay boyunca haftada bir kez ve toplamda 12 seans olarak planlanan çocuk merkezli oyunla terapi yöntemi uygulanmıştır. Kontrol grubunda ise herhangi bir terapi uygulanmamıştır. Veri toplama aracı olarak Pediatrik Yaşam Kalitesi 4.0 Envanteri (PedsQL 4.0), Çocuklarda Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (ÇADÖ-Y) ve Çocuklar İçin Öz Şefkat Ölçeği (ÇÖŞÖ) kullanılmıştır. Verilerin analizinde parametrik olmayan testler Mann Whitney U Testi ve Wilcoxon İşaretli Sıralar Testi kullanılmıştır. Araştırma sonuçları, Araştırma bulguları, ÇMOT'un kanser tanısı almış 8-12 yaş grubundaki çocukların psikolojik sağlamlıklarını destekleyici ve iyileştirici etkileri olduğunu ortaya koymaktadır. Elde edilen sonuçlar ÇMOT uygulanan deney grubundaki çocukların yaşam kalitesi, anksiyete ve depresyon düzeylerinde anlamlı düzeyde iyileşmeler meydana gelmiştir. Anksiyete düzeyleri açısından, ayrılık anksiyetesi, sosyal fobi, obsesif kompulsif bozukluk, panik bozukluk ve yaygın anksiyete bozukluğu alt boyutlarında deney grubunun son test puanlarında anlamlı düzeyde düşüşler tespit edilmiştir. Depresyon semptomları bakımından da benzer bir eğilim gözlemlenmiş; majör depresif bozukluk alt boyutunda deney grubundaki çocukların puanları anlamlı şekilde azalmış, buna karşılık kontrol grubunda herhangi bir anlamlı değişim saptanmamıştır. ÇMOT'un öz-şefkat düzeyine etkisi açısından deney grubundaki çocukların son test öz-şefkat puanları, hem kendi ön test puanlarına göre hem de kontrol grubunun son test puanlarına kıyasla anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur. Çalışma bulgularına dayanarak, psikologların ÇMOT'u terapilere entegre etmeleri, ailelerin çocuklarının duygusal iyilik hâlleri için bu yöntemi desteklemeleri ve araştırmacıların ÇMOT'un farklı yaş grupları, psikolojik semptomlar ve hastalık türleri üzerindeki etkilerini daha geniş örneklemlerle incelemeleri önerilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocuk merkezli oyun terapisi, kanser, depresyon, anksiyete, öz şefkat, yaşam kalitesi

Esra Coşkun
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Yale–Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği 2'nin (Y-BOCS-II) Türkçe geçerlik ve güvenirlik çalışması

Yale-Brown Obsesif-Kompulsif Ölçeği - İkinci Baskı (Y-BOCS-II), obsesif-kompulsif bozukluk (OKB) semptomlarının varlığını ve şiddetini değerlendirmek amacıyla geliştirilen, kanıta dayalı ve klinisyen tarafından uygulanan yarı yapılandırılmış bir değerlendirme aracıdır. Y-BOCS-II'nin farklı dillerde geçerlik ve güvenirlik çalışmaları yapılmış olmakla birlikte, Türkçe sürümü henüz uyarlanmamıştır. Bu çalışma da, Y-BOCS-II'nin Türkiye toplumunda geçerliği, güvenirliği ve faktör yapısının incelenmesi amaçlanmıştır. Çalışmanın örneklemi, kliniğe başvuran 184 OKB tanılı birey ve 85 normal kontrolden oluşan toplam 269 katılımcıdan oluşmaktadır. Çalışmada, yapılandırılmış klinik görüşme (SCID-5-CV) ile birlikte Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ölçüm araçları kullanılmıştır. Y-BOCS-II Türkçe formunun geçerlik ve güvenirliği; yapı geçerliği, ölçüt bağıntılı geçerlik, iç tutarlılık, test-tekrar test güvenirliği ve değerlendiriciler arası güvenirlik düzeyleri incelenerek değerlendirilmiştir. Y-BOCS-II Türkçe'nin iç tutarlılığı Cronbach alfa güvenirlik analizi tekniği ile hesaplanmıştır. Cronbach alfa katsayısı tüm ölçek için .96, obsesyon alt ölçeği için .95 ve kompulsiyon alt ölçeği için .93 olarak bulunmuştur. Sadece OKB tanısı alan bireylerde ise bu değerler sırasıyla .91, .86 ve .90'dır. Değerlendiriciler arası güvenirlik katsayısı ICC = 0.998 ile mükemmel düzeyde tespit edilmiştir. Test-tekrar test güvenirliği (r = .993) ve sadece OKB tanısı almış 51 hasta üzerinden yapılan analizlerde r =.973 bulunmuştur. Ayrıca, Y-BOCS-II puanlarının Maudsley Obsesif Kompulsif Soru Listesi (MOKSL), Obsesif İnançlar Ölçeği (OİÖ-44), Hasta Sağlık Anketi (PHQ-9) ve Yaygın Anksiyete Bozukluğu Ölçeği (GAD-7) ile anlamlı ilişkiler gösterdiği bulunmuştur. Yapı geçerliği doğrulayıcı faktör analizi (DFA) ile test edilmiştir. Doğrulayıcı faktör analizi, orijinal makalede önerilen iki modelin de geçerli olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte; klasik iki faktörlü yapının (obsesyon–kompulsiyon) Türk örnekleminde daha iyi uyum sağladığı bulunmuştur. Sonuç olarak, Yale–Brown Obsesif Kompulsif Ölçeği'nin Türkçeye uyarlanan bu yeni sürümü (Y-BOCS-II), obsesif kompulsif belirtilerin şiddetini değerlendirmede geçerli ve güvenilir bir ölçme aracı sunmaktadır.

Selin Tutku Tabur
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çocukluk çağı travmaları, beden imajı, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç arasındaki ilişkiler: Bedeni olumsuz algılamanın aracılık rolü

Çocukluk çağı travmaları, sadece çocukluk dönemini değil, yetişkinlik dönemini de birçok yönden etkileyen bir kavramdır. Çocukluk döneminde istismar ve ihmal öyküsü bulunan bireylerin psikolojik problemlere yatkınlığı olduğu yapılan birçok çalışmayla ortaya konmuştur ve bu çalışmalar, çocukluk çağı travmalarının kişinin hayatında başka hangi alanlara etki ettiğini araştırmaktadır. Çocukluk çağı travmalarının etki ettiği düşünülen bir konu da beden algısıdır. Beden algısı, bebeklikten itibaren gelişimi başlayan ve hayat boyu kişinin içinde bulunduğu toplumdan, ailesinden, akranlarından ve medyadan etkilenerek değişimi süren bir kavramdır. Özellikle ergenlik döneminde önem kazanan beden algısı kişinin kimlik oluşumunda, özellikle de cinsel kimlik üzerinde oldukça etkilidir. Bireylerin hayatlarında çok önemli bir yeri olan cinselliğin beden algısı ile ilişkili olduğu gibi, çocukluk çağı travmalarıyla da ilişkili olabileceği düşünülmektedir. Bu çalışmanın da temel amacı, çocukluk çağı travmaları, beden algısı, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç kavramları arasındaki ilişkiye açıklık getirmek, aynı zamanda cinsel istismar ve cinsel utangaçlık arasında beden imajının aracı rolünü incelemektir. Çalışma, nicel bir araştırma olup ilişkisel tarama yöntemi kullanılmıştır. Araştırmanın verileri 18 yaş üstü 323 gönüllü kişiden Google Forms aracılığıyla dijital olarak toplanmıştır. Bu kişilere onam formu sunulup demografik bilgileri alındıktan sonra Çocukluk Çağı Travmaları Ölçeği, Beden İmajı Ölçeği, Cinsel Özgüven Ölçeği ve Cinsel Öz-bilinç Ölçeği uygulanmıştır. Toplanan veriler, IBM SPSS Statistics 27.0 ve Jamovi 2.0 programları ile analiz edilmiştir. Bu çalışmanın sonucunda, çocukluk çağı travmaları ve beden imajı ve bunların bazı alt boyutları arasında; çocukluk çağı travmaları, cinsel özgüven ve cinsel öz-bilinç arasında; beden imajı alt boyutları ve cinsel özgüven, cinsel öz-bilinç ölçeklerinin alt boyutları arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Aynı zamanda, bedeni olumsuz değerlendirmenin; çocukluk çağı cinsel istismarı ile cinsel utangaçlık arasındaki ilişkiye aracılık ettiği bulgulanmıştır. Beden imajının sağlıklı gelişimi için aile ve akran ilişkilerinin düzenlenmesi, medya kanallarının ideal beden üzerine değil; kişilerin kendi bedenlerini kabulü ve sağlıklı beden hakkında yayınlar yapması önerilmiştir.

Alara Cömert Göçmen
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Akademisyenlerin duygusal emek ve öz şefkatleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolü

Bu araştırmanın amacı, akademisyenlerin duygusal emek ve öz şefkat düzeyleri arasındaki ilişkide psikolojik dayanıklılığın düzenleyici rolünü incelemektir. Çalışmanın örneklemini Gaziantep ve Hasan Kalyoncu Üniversitelerinde görev yapan akademisyenler oluşturmuştur. Başlangıçta 242 katılımcıdan elde edilen veriler, uç değer analizleri sonucunda 239 kişiyle değerlendirmeye alınmıştır. Veriler, Duygusal Emek Ölçeği, Öz Şefkat Ölçeği-Kısa Formu ve Connor–Davidson Psikolojik Dayanıklılık Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS 25.0 programı aracılığıyla gerçekleştirilmiş; betimleyici istatistikler, Pearson korelasyon analizi, Bağımsız Örneklem T-Testi, varyans analizi (ANOVA) ve moderasyon analizi uygulanmıştır. Araştırma bulgularına göre, öz şefkat düzeyleri akademik unvana göre anlamlı farklılık göstermiştir. Akademik unvan arttıkça öz şefkat düzeyinin de yükseldiği görülmüştür. Ayrıca öz şefkatin yaş ve mesleki deneyimle pozitif yönde ilişkili olduğu belirlenmiştir. Bununla birlikte, öz şefkat, duygusal emek ve psikolojik dayanıklılığın cinsiyete göre farklılaşmadığı görülmüştür. Pearson korelasyon analizleri, öz şefkat ile psikolojik dayanıklılık arasında pozitif, öz şefkat ile duygusal emek arasında ise negatif yönde anlamlı ilişkiler bulunduğunu göstermiştir. Psikolojik dayanıklılığın, öz şefkatin alt boyutlarıyla (öz nezaket, farkındalık, ortak insanlık, aşırı özdeşleşme) anlamlı ve pozitif yönde; duygusal emeğin sahte duygular ve gizlenen duygular alt boyutları ile öz şefkatin olumsuz alt boyutları (öz yargılama, izolasyon, aşırı özdeşleşme) arasında anlamlı ve negatif yönde ilişkiler tespit edilmiştir. Yapılan moderasyon analizi sonucunda, psikolojik dayanıklılığın duygusal emeğin öz şefkat üzerindeki etkisinde anlamlı bir düzenleyici rol üstlendiği görülmüştür. Bu bulgu, dayanıklılığı yüksek akademisyenlerin duygusal emek gerektiren durumlarda öz şefkat düzeylerini daha iyi koruyabildiklerini göstermektedir. Araştırma, akademisyenlerin mesleki iyi oluşlarının sürdürülebilmesi için öz şefkat ve psikolojik dayanıklılık becerilerinin desteklenmesinin önemini ortaya koymaktadır.

Tuğçe Seden Karaca
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Psikoterapistlerde öz şefkat ve tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin aracı rolü

Mevcut araştırma, psikoterapistlerde öz şefkat ve tükenmişlik düzeyleri arasındaki ilişkide duygu düzenlemenin (yeniden değerlendirme ve bastırma) aracılık rolünü ve demografik değişkenlerin (yaş, mesleki deneyim süresi, haftalık seans sayısı) etkilerini incelemek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma korelasyonel desende yürütülmüştür. Araştırma, 2025 yılında Türkiye'de aktif olarak çalışan, yaşları 23-70 arasında değişen 339 (291 Kadın, 48 Erkek) psikoterapist ile yürütülmüştür. Veriler, Öz Şefkat Ölçeği-Kısa Formu, Duygu Düzenleme Ölçeği ve Tükenmişlik Ölçeği-Kısa Formu kullanılarak çevrim içi ortamda toplanmıştır. Verilerin analizinde, SPSS 21 programı kullanılarak Pearson momentler çarpımı korelasyon analizi, AMOS programı aracılığıyla doğrulayıcı faktör analizi ve Hayes'in Process Macro eklentisi (Model 4) ile aracılık analizi yapılmıştır. Elde edilen bulgular, öz şefkatin tükenmişlik ile negatif yönde anlamlı bir ilişki içinde olduğunu göstermiştir. Ayrıca duygu düzenleme stratejilerinden bastırmanın, öz şefkat ile tükenmişlik arasındaki ilişkide kısmi aracılık rolü üstlendiği belirlenmiştir. Buna karşın yeniden değerlendirme stratejisinin aracılık etkisi anlamlı bulunmamıştır. Yeniden değerlendirmenin etkisinin stres düzeyi, bağlam ve bireysel farklılıklara bağlı olarak değişkenlik gösterebileceği düşünülmektedir. Bu sonuçlar, öz şefkati yüksek bireylerin olumsuz duygularını bastırmak yerine farkında olarak düzenleyebildiklerini ve bu becerinin tükenmişliği azalttığını ortaya koymaktadır. Demografik değişkenler incelendiğinde; yaş arttıkça öz şefkat düzeyinin yükseldiği, haftalık seans sayısındaki artışın ise öz şefkati artırırken tükenmişlik ve bastırma düzeylerini azalttığı görülmüştür. Ayrıca mesleki tecrübe süresi arttıkça öz şefkatin yükseldiği ve bastırma stratejisinin kullanımının azaldığı belirlenmiştir. Araştırma, psikoterapistlerin iyi oluşunu destekleyecek psikoeğitim programlarında öz şefkatin geliştirilmesinin yanı sıra, duygu düzenleme stratejilerinin fark edilmesi ve dönüştürülmesinin önemine dikkat çekmektedir. Bu bağlamda, çalışma Türkiye'de psikoterapist örnekleminde yürütülen ve öz şefkat, tükenmişlik ve duygu düzenleme ilişkisini bütüncül biçimde ele alan araştırmalardan biri olup, literatüre katkı sağlamaktadır.

Betül Denktaş
Hasan Kalyoncu University · Lisansüstü Eğitim Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Evli bireylerin sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri ile iç-dış kontrol odağı arasındaki ilişkinin çeşitli değişkenler açısından incelenmesi

Bu araştırmanın genel amacı; evli bireylerin sosyotropik- otonomik kişilik özellikleri ile iç-dış kontrol odağı arasındaki ilişkinin çeşitli değişkenler açısından incelenmesidir. Evli bireylerin sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri ile iç-dış kontrol odağı arasında ilişkiye bakılmıştır. Bu genel amaç doğrultusunda evli bireylerin cinsiyetleri, yaş düzeyleri, eğitim seviyeleri sosyotropik-otonomik kişilik özellikleri ile iç-dış kontrol odağı arasındaki ilişki açısından incelenmiştir. Araştırma İstanbul ili merkez ilçelerinde yaşayan (50 evli çift) 100 evli birey katılmıştır. Ölçme araçları olarak, Sosyotropi-Otonomi Ölçeği (Beck ve ark. 1983), Rotter'in İç-Dış Kontrol Odağı Ölçeği (Rotter, 1966) kullanılmıştır. Uygulanan istatistiksel analizler sonucu elde edilen bulgulara göre, Evli bireylerin; otonomileri ile iç kontrol odakları arasında ilişki bulunmamıştır. Sosyotropileri ile dış kontrol odakları arasında ilişki bulunmamıştır. Cinsiyet ile otonomi-sosyotropi ve kontrol odağı arasında ilişki bulunmamıştır. İç- dış kontrol odakları ile yaş düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sosyotropi-otonomi ile yaş düzeyleri arasında ilişki bulunmamıştır. Özgürlük alt boyutu ile eğitim düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Otonomileri ile eğitim düzeyi arasında ilişki bulunmamıştır. Sosyotropileri ile eğitim düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. İç-dış kontrol odağı ile eğitim düzeyi arasında ilişki bulunmamıştır. Onaylanmama kaygısı alt boyutu ile eğitim düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Ayrılık kaygısı alt boyutu ile eğitim düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Eş seçimi açısından sosyotropi-otonomi ve iç-dış kontrol odağı incelendiğinde eşlerin çoğunlukla kendi kişilik özellikleri ile aynı olan kişilerle birliktelik kurduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Sosyotropi, otonomi, iç kontrol odağı, dış kontrol odağı, evlilik, eş seçim

Denetim odağıEvli çiftlerEvlilik+4
İlayda Çevirici
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Lise öğrencilerinin depresyon, anksiyete, stres ve internet bağımlılığı ilişkisinin bazı değişkenlerine göre yordanması

Bu araştırma, Diyarbakır ili merkez ilçesindeki özel bir lisenin lise 1 ve lise 2 öğrencilerinin depresyon, anksiyete, stres ve internet bağımlılığı ilişkisine etki eden yaş, cinsiyet, ebeveyn eğitim durumu, internet kullanma nedeni gibi faktörler ile ilişkisini incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, 50 lise 1 ve 50 lise 2 toplam 100 kişi oluşturmuştur. Veri toplama için Kişisel Bilgi Formu, İnternet Kullanım Ölçeği, Depresyon, Anksiyet, Stres Ölçeği kullanılmıştır. Araştırma verilerinin istatistiksel analizi "SPSS 19.0 for Windows" programı ile gerçekleştirilmiştir. Uygulama sonrasında verileri değerlendirmeye başlamadan önce, çalışmada kullanılan tüm ölçeklerin güvenilir olup olmadığının belirlenmesi için Cronbach Alpha Katsayısı yapılmıştır. Pearson çarpım moment korelasyon katsayısı gibi istatistiksel teknikler kullanılmıştır. Anlamlılık düzeyi p<.05 olarak kullanılmıştır Kontrol değişkenleri açısından dağılımın homojen olup olmadığı incelenmiştir. Sonuçlar incelendiğinde, genel olarak değişkenlerin yordama gücü yüksek çıkmıştır. Bu çerçevede, DASÖ' nün ve alt boyutlarından depresyon ile anksiyetenin ve eğitim durumu, internet kullanma amaçlarından arkadaş bulma ve sohbet amaçlı kullanımının internet kullanımı yordama gücü yüksektir. DASÖ' nün alt boyutlarından stres ile internet kullanımı yordama gücü anlamalı bulunmamıştır. İnternet bağımlılığı gelecekte büyük bir sağlık sorunu olarak görülmektedir. Bundan dolayı risk grubundaki ergenlere internet bağımlılığının belirtileri ve oluşabilecek sağlık sorunları konusunda hem risk grubundaki ergenlere hem de ailelerine uzmanlar tarafından eğitim programları hazırlanması gerektiği düşünülmektedir. Sosyal alanların kısıtlı olmasının internet kullanımını arttırdığı düşündürmektedir. Sosyal alanda çeşitli imkânların sunulması ve bu alanların rahat ulaşılabilir olmasının daha faydalı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: İnternet Bağımlılığı, depresyon, anksiyete, stres, eğitim durumu, cinsiyet.

AnksiyeteDepresyonLise öğrencileri+3
Yekta Korkmaz
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yardım davranışının travma sonrası gelişim üzerindeki etkisi ve yardım yöneliminin yordayıcısı olarak suçluluk duygusu

Suçluluk duygusunun psikopatolojik rahatsızlıklar üzerindeki etkisi bilinmekle beraber olumlu davranışlar üzerinde de bir etkisi olduğu araştırmalarca kanıtlanmıştır. Bununla beraber olumlu davranışlar ve travma sonrası gelişim arasındaki pozitif ilişki bilinmektedir. Bu araştırmada suçluluk duygusunun yardım yönelimi üzerindeki yordayıcı etkisini ve yardım davranışının travma sonrası gelişim üzerindeki etkisini araştırmak amacıyla; 1992'de Nesrin Şahin ve Nail Şahin tarafından; Johnson ve Noel'in 1987'deki Dimension of Conscience Questionnaire'inden esinlenilerek geliştirilmiş olan Suçluluk ve Utanç Ölçeği, Romer, Charles ve Lizzadro tarafından 1986 yılında geliştirilmiş ve Erdinç Duru tarafından 2002'de standardizasyonu yapılan Yardım Yönelimi Ölçeği, Tedeschi ve Calhoun'ın 1996'da geliştirdiği 2008'de Türkçe'ye uyarlamasını Karancı'nın yaptığı Travma Sonrası Gelişim Ölçeği ve demografik form kullanılmıştır. 62'si travma yaşantısı algısına sahip, 62'si böyle bir yaşantıya sahip olmadığını söyleyen toplamda 124 yetişkin gönüllü katılımcıyla çalışılmıştır. Ölçekler katılımcılara değişik sırayla uygulanmıştır. Sonuçlar SPSS (Statictical Package for Social Science) 17 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Suçluluk Duygusu puanının Yardım Yönelimi puanı üzerinde yordayıcı etkisi olduğu ve travma yaşantısı algısı olan kişilerin yardım davranışlarının artması Travma Sonrası Gelişim puanını arttırdığı sonuçlarına ulaşılmıştır. İlgili bulgular tartışılmıştır. Anahtar kelimeler: suçluluk, yardım, travma, gelişim, duygu

Psikolojik gelişmeSuçlulukSuçluluk duygusu+2
Huriye Tak
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2014
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kanser hastalarında algılanan sosyal desteğin travma sonrası stres bozukluğu depresyon anksiyete ve stres ile olan ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada, kanser hastalarında sosyal desteğin varlığının, travma sonrası stres bozukluğu (TSSB), depresyon anksiyete ve stres gelişiminde bir etkisi olup olmadığının incelenmesi amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmaya, İstanbul Haydarpaşa Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi onkoloji servisinde kanser tedavisi görmekte olan ve gönüllü katılan 50 yetişkin hasta (36 kadın, 14 erkek) dâhil edilmiştir. Veriler Çok Boyutlu Algılanan Sosyal Destek Ölçeği (MPSS), yarı yapılandırılmış bir klinik ölçeği olan Travma Sonrası Stres Bozukluğu Soru Formu (SCID I), depresyon, anksiyete ve stres ölçeği (DASO) kullanılarak elde edilmiştir. Bulgular: Algılanan sosyal destek puanı yüksek olan kişilerde, depresyon, anksiyete ve stres (DASO) puanı anlamlı düzeyde daha düşük bulunmuştur (r=-0,592; r=-0,419). TSSB yaşayan kişilerde algılanan sosyal destek puanı, TSSB yaşamayan kişilere göre anlamlı derecede düşük bulunurken, depresyon", "anksiyete" ve "stres" (DASO) puan ortalamaları ise anlamlı derecede yüksek olduğu sonuçlarına ulaşılmıştır (p<0,05). Tartışma: Kanser tanısı alan kişilerin sosyal destek sistemlerinin harekete geçirilmesi, doktorlara, hemşirelere ve kanser hasta yakınlarına kanser süreci, kayıplar, sosyal desteğin önemi, depresyon, stres ve kaygı konularında psikoeğitim verilmesi, hastalara psikolojik destek verilmesi amacıyla hastanelerin onkoloji servislerinde uzman psikolog ve psikiyatrların görevlendirilmesi ve onkoloji servisinde çalışan hekimlerin ve hemşirelerin hastaların içinde bulunduğu duruma uygun davranması hastalık sürecinin daha sağlıklı atlatılabilmesi adına büyük önem taşımaktadır.

Algılanan sosyal destekAnksiyeteAnksiyete bozuklukları+7
Handan Erdoğan
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Psikoterapide atasözleri ve deyimlerin kullanımı

Psikoterapilerde genelde Batı'nın, özelde Amerika'nın yerel (kendi kültürüne ait) psikolojisi olan anaakım psikoloji yaklaşımlarından esinlenen psikoterapi yöntem ve yaklaşımlarının kullanılıyor oluşu, farklı kültürel zemine sahip bireyler için, kimi zaman güvensizliklere, tereddütlere ve bazen de yanlış anlaşılmalara neden olmaktadır. Bu nedenle gerek psikoterapi hizmetinin daha geniş kitlelere ulaşması ve de terapi sürecinde danışanların daha etkin yararlanabilmesi için psikoterapi ve psikolojinin yerelleşmesi önemlidir. Bu çalışmada, psikolojinin ve psikoterapinin yerelleşmesi ihtiyacına dayalı olarak, atasözleri ve deyimlerin psikoterapide kullanımı incelenmiştir. Bu çerçevede çalışmanın amacı, psikoterapinin etkinliğini artırma ve nihai amaçlara ulaşma konusunda atasözleri ve deyimler kullanılabilir mi, bu konuda terapistlerin düşüncelerini anlamak olmuştur. Ayrıca danışan ile terapistin ortak dil kullanarak teröpatik bağlantıyı sağlama konusunda atasözleri ve deyimlerin etkisini öğrenmeyi amaçlamıştır. Bunların sonucu olarak da, atasözleri ve deyimlerin psikolojinin ve psikoterapinin yerelleşmesine katkısını incelemek amaçlanmıştır. Çalışma nitel araştırma yöntemi kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bu çerçevede katılımcılarla yarı yapılandırılmış sorular bağlamında görüşme gerçekleştirilerek kaydedilmiştir. Çalışmanın katılımcılarını, İstanbul'da yaşayan ve farklı alanlarda çalışan, farklı yaşlarda ve farklı cinsiyetten 10 psikoterapist oluşturmaktadır. Araştırma bulgularına göre, atasözleri ve deyimler psikoterapinin etkinliğini artırmak ve danışanın hayatta bir kişi olarak kendi tarzını belirlemesine katkı için kullanılabileceği belirlenmiştir. Terapötik ittifakın sağlanmasına katkı sağlayan atasözü ve deyimlerin, terapi sürecinin farklı bağlamlarında kullanılabileceği ortaya çıkmıştır. Bu sonuçlardan yola çıkarak, psikoterapinin ve psikolojinin yerelleşmesine yönelik olarak atasözü ve terapi ilişkisinin araştırılmaya devam etmesi ve atasözlerinin terapötik etkisinin araştırılması önerilmektedir.

AtasözleriDeyimlerPsikoterapi+3
Ramazan Uslu
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Üniversite öğrencilerinin bağlanma biçimleri, bilinçli farkındalık düzeyleri ve psikolojik belirtileri arasındaki ilişkiler

Bu araştırmada, bağlanma, bilinçli farkındalık ve psikolojik belirtiler arasındaki ilişkiler araştırılmıştır. Araştırmanın örneklemini 452 üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcıların bağlanma biçimleri, bilinçli farkındalık düzeyleri ve psikolojik belirtilerinin düzeyi ve aralarındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Bu amaçla Yakın İlişkilerde Yaşantılar Envanteri (YİYE-I), Bilinçli Farkındalık Ölçeği (BİFÖ) ve Kısa Semptom Envanteri (KSE) kullanılmıştır. Ayrıca bir kişisel bilgi formu kullanılarak katılımcıların cinsiyet, yaş ve sosyo-ekonomik seviyelerine dair bilgi alınmıştır. Uygulanan analiz sonuçlarına göre; bilinçli farkındalık düzeyi ile kaygılı bağlanma biçimi, güvenli bağlanma biçimi ve rahatsızlık ciddiyeti indeksi arasında negatif, bilinçli farkındalık düzeyi ve kaçıngan bağlanma biçimi arasında ise pozitif, rahatsızlık ciddiyeti indeksi ile kaygılı bağlanma biçimi, kaçıngan bağlanma biçimi ve güvenli bağlanma biçimi arasında ise pozitif yönde bir ilişki olduğu bulunmuştur. Yapılan regresyon analizi sonuçlarına göre bağlanma biçiminin, bilinçli farkındalık düzeyini yordadığı bulunmuştur. Travma ve bilinçli farkındalık düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Elde edilen bulgulara demografik değişkenler açısından bakıldığında ise; bağlanma alt-boyutlarının tümünde kadın katılımcılar ile erkek katılımcılar arasında anlamlı bir fark bulunmuştur. Ayrıca, yaşın farklılaşmasının kaygılı bağlama biçimi ve rahatsızlık ciddiyeti indeksi üzerinde, sosyo-ekonomik seviyenin farklılaşmasının ise rahatsızlık ciddiyeti üzerinde bir fark ortaya koyduğu bulunmuştur. Bütün sonuçlar ele alındığında, bağlanmanın ve bilinçli farkındalığın, psikolojik belirtiler ile ilişkili olduğu söylenebilir. Elde edilen bulgular literatür çerçevesinde tartışılmıştır.

BağlanmaBağlanma stilleriBilinçli farkındalık+7
Beyzanur Albayrak
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Birinci basamak sağlık hizmetlerine başvuran hastalarda fonksiyonel somatik belirtilerin incelenmesi

Bu araştırma, birinci basamak sağlık hizmetlerinde sık rastlanan ağrı yakınmalarını ve depresif belirtileri incelemek amacıyla yapılmıştır. Araştırmanın 40 katılımcısı, cinsiyet koşulu getirilmemesine rağmen kadın katılımcılardan oluşmuştur. Araştırmada katılımcıların sosyodemografik özelliklerinin, somatik yakınmalarının ve depresif belirti şiddetlerinin birbirleriyle ilişkili olarak farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Bu amaçla, somatik yakınmalar ile hekime başvuran hastaların ağrı türleri hekim tarafından tespit edilerek daha sonra katılımcılardan sosyodemografik veri formu ve Depresif Belirti Envanteri (DBE)'ni doldurmaları istenmiştir. Katılımcıların demografik özelliklerine göre somatik yakınmalarında ve depresif belirti şiddetlerinde farklılık bulunamamış, depresif belirti şiddetine göre somatik belirtilerde bir farklılık yahut somatik yakınma şiddetine göre depresif belirti şiddetinde bir farklılığa rastlanmamıştır. Bunun katılımcı sayısının yetersiz olmasından kaynaklandığı düşünülmüştür. Diğer yandan araştırmanın, somatik yakınmalarla başvuran hastaların depresif belirti şiddetlerinin anlamlı derecede yüksek (orta ve üzeri) olacağı beklentisi sayısal olarak doğrulanmış, katılımcıların %82,5'u orta ve üzeri depresif belirti puanı almıştır. Araştırmadan elde edilen bulgular literatür çerçevesinde tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: depresyon, somatik yakınmalar, ağrı, birincil sağlık hizmetleri

AğrıDepresif belirtilerDepresyon+6
Sümeyra Tayfur
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Evli kadınların eşleriyle ilişkilerindeki doyum düzeyleri ile depresyon ve anksiyete arasındaki ilişki

Bu çalışmanın amacı, evli kadınların eşleriyle ilişkilerindeki doyum düzeylerinin depresyon ve anksiyete düzeyleriyle olan ilişkisini saptamaktır. Bunun yanı sıra sosyo-demografik değişkenlere göre (yaş, eğitim düzeyi, eş eğitim düzeyi, çalışma durumu, evlilik süresi, çocuk sayısı, gelir düzeyi, evlilik öncesi tanışıklık süresi, evlilik biçimi) ilişki değerlendirme ölçeğinde saptanan ilişki doyum düzeylerinin farklılık gösterip göstermediği ve eş destek düzeyi, evlilik hayatına ilişkin gelecek öngörüsü ölçekleri puanlarının ilişki değerlendirme ölçeği puanlarıyla bağıntısına bakılmıştır. Araştırmanın örneklemi, yaşları 18 ile 60 arasında değişen 234 evli kadından oluşmaktadır. Çalışmada Demografik Bilgi Formu, İlişki Değerlendirme Ölçeği (RAS), Beck Depresyon Ölçeği ve Durumluk ve Sürekli Kaygı Ölçeği (STAI-I-II) kullanılmış, elde edilen veriler Kruskal Wallis-H testi, Mann Whitney-U testi, Bağımsız Grup t testi, Tek yönlü varyans analizi (ANOVA), Post –hoc LSD testi, Pearson çarpım moment korelasyon analizi tekniği ile incelenmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizleri sonucunda İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları düştükçe depresyon, durumluk anksiyete ve sürekli anksiyete puanlarının anlamlı şekilde yükseldiği görülmüştür. 45 yaş ve üzeri, 21 yıl ve üstü evli olan kadınların İlişki Değerlendirme Ölçeği puanlarının anlamlı şekilde düşük olduğu görülmüştür. Eğitim düzeyi, eş eğitim düzeyi, çalışıyor olma durumu, çocuk sayısı, gelir durumu, evlilik öncesi tanışıklık süresi, evlilik biçimi İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları ile karşılaştırıldığında farklılık bulunmamıştır. Eş destek düzeyi ve evlilik hayatına ilişkin öngörü ile İlişki Değerlendirme Ölçeği puanları arasında pozitif yönde anlamlı ilişki olduğu saptanmıştır. Araştırmadan elde edilen sonuçlar literatür çerçevesinde tartışılmıştır. Anahtar Sözcükler: Evlilik, İlişki Doyumu, Depresyon, Anksiyete

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıDepresyon+5
Arzu Güler
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Duygusal yemenin depresyon, anksiyete ve stres belirtileri ile olan ilişkisi

Bu çalışmada, duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres belirtileri arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Bu doğrultuda yaş, cinsiyet, medeni durum ve kilo ile ilgili değişkenlerin duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres belirtileri üzerindeki etkisinin de incelenmesi hedeflenmektedir. Çalışmaya, İstanbul'un çeşitli ilçelerinde oturan 18-68 yaş arası 785 yetişkin gönüllü olarak katılmıştır. Araştırmada, duygusal yemeyi ölçmek için 1986 yılında Van Strein, Frijters, Bergers ve Defares tarafından geliştirilen ve 1988 yılında Tekok tarafından Türkçeye uyarlanan Hollanda Yeme Davranışı Anketi, depresyon anksiyete ve stres belirtilerini ölçmek için 1995 yılında Lovibond ve Lovibond (Lovibond ve Lovibond, 1995) tarafından geliştirilen, Türkçeye standardizasyonu Çetin, Abacı ve Akın (2006) tarafından yapılan depresyon, anksiyete ve stres ölçeği (DASO) kullanılmıştır. Duygusal yeme puanları yüksek olan kişilerin depresyon (9,95±8,61), anksiyete (11,25±8,34) ve stres (16,53±12,68) puanları duygusal yeme puanları düşük olan kişilerin depresyon (6,97±7,55), anksiyete (8,34±6,70) ve stres (12,68±8,36) anlamlı ölçüde daha yüksektir. Ayrıca, cinsiyet, yaş, medeni durum ile kilo memnuniyeti ve kilo algısı; duygusal yeme ile depresyon, anksiyete ve stres seviyelerinde anlamlı derecede değişiklik oluşturmaktadır. Bu bulguların önemi önceki araştırmaların ışığında tartışılmış ve gelecek araştırmalar için önerilerde bulunulmuştur. Anahtar Kelimeler: duygusal yeme, kilo algısı, depresyon, stres, anksiyete

AnksiyeteBeslenme bozukluklarıDepresyon+7
Gül Senem Özdemir
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çocuk merkezli oyun terapisinin çocuklarda görülen davranış sorunlarının çözümüne etkisi

Oyun terapisinin birçok çeşidi vardır. Bunlardan biri de Çocuk Merkezli Oyun Terapisidir. Bu çalışma kapsamında Çocuk Merkezli Oyun Terapisinin çocuklarda görülen davranış sorunlarının çözümüne etkisi incelenmiştir. Araştırma kapsamında İstanbul'da 6-10 yaş arasındaki 30 çocuğa Çocuk Merkezli Oyun Terapisi uygulanmıştır. Örneklem özel danışmanlık merkezine başvuran çocuklar arasından seçilmiştir. Araştırmada ön test-son test deseni kullanılmıştır. Çocukların davranış sorunları araştırma öncesinde ve sonrasında 6-18 Yaş Çocuk ve Gençler için Davranış Değerlendirme Ölçeği (ÇDDÖ) kullanılarak ölçülmüştür. Elde edilen veriler bağımlı t testi ve wilcoxon testi ile analiz edilmiştir. Araştırma sonucunda Çocuk Merkezli Oyun Terapisinin çocuklarda görülen davranış sorunlarını ve psikolojik sorunları azaltmada etkili olduğu saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Oyun, oyun terapisi, çocuk merkezli oyun terapisi, ÇDDÖ, çocuk, davranış sorunları, psikolojik sorunlar.

Oyun terapisiÇocuk psikolojisi
Mehmet Teber
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Evli çiftlerin kişilik özelliklerinin evlilik doyumu ile ilişkisinin incelenmesi

Bu çalışma evli çiftlerin kişilik özelliklerinin evlilik doyumu ile ilişkisinin incelenmesi amaçlamaktadır. Çalışmaya İstanbul ili Göztepe ilçesinde yaşayan 25 y - 60 y arasındaki 50 evli çift katılmıştır. Araştırma, Goldberg (1990) tarafından kişilik özelliklerini ölçmek amacıyla geliştirilen, Türkiye ayağı kapsamında güvenilirliliği ve geçerliliği Sümer ve Sümer tarafından yapılan Beş Faktör Kişilik Ölçeği (BFKÖ), Tezer tarafından 1996 geliştirilen ve geçerlik, güvenirlik çalışmaları yapılan Evlilik Yaşam Ölçeği (EYÖ) kullanılmıştır. Çalışmadaki bulgular SPSS programı kullanılarak elde edilmiştir. Sorumluluk ve deneyime açıklık puanı yüksek olan erkeklerin evlilik doyumu puanları daha yüksek, nörotizm puanları düşük olan erkeklerin ise evlilik doyumu puanları daha yüksek bulunmuştur. Dışadönüklük puanı yüksek olan kadınların evlilik doyum puanları daha yüksektir. Eşlerarası sorumluluk puanları arasındaki fark ile eşlerin evlilik yaşam ölçekleri puan toplamları arasında negatif yönde orta düzeyde istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Uyumluluk puanı yüksek olan erkeklerin eşlerinin evlilik puanları daha yüksek iken nörotizm puanları yüksek olan erkeklerin eşlerinin evlilik doyum puanları daha düşük bulunmuştur. Uyumluluk ve sorumluluk kişilik özelliğine sahip olan kadınların eşlerinin evlilik doyum puanları daha yüksek bulunmuştur. Çalışmanın sonuçları, sınırlılıkları ve gelecek araştırmalar için öneriler literatür doğrultusunda tartışılmıştır.

Evli çiftlerEvlilikEvlilik doyumu+3
Didem Uçak
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Psikopatolojiler ve sıkıntıya dayanamama ile ilgili inançlar arasındaki ilişki: Yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluk karşılaştırması

Sıkıntıya dayanıksızlık, son dönemde yapılan araştırmalarda, başta anksiyete bozuklukları olmak üzere birçok ruhsal rahatsızlıkta rol oynadığı kabul edilen tanıya özgü olmayan genel bir etken olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, literatürde sıkıntıya dayanıksızlığın önemli bir psikolojik bileşen olduğu varsayılan iki anksiyete bozukluğu, yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk, sıkıntıya dayanma düzeyi ve duygusal şemalar açısından karşılaştırılmıştır. Çalışmamızın amacı sıkıntıya dayanıksızlığın yaygın anksiyete bozukluk ile obsesif kompülsif bozukluk tanıları arasında farklılık gösterip göstermediği, eğer farklılık varsa hangi bileşenlerde olduğu ayrıca, sıkıntıya ilişkin şemalar açısından yaygın anksiyete bozukluğu ile obsesif kompülsif bozukluğun farklılık gösterip göstermediğinin saptanmasıdır. Bu amaçla, İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Polikliniği'nde ayaktan tedavi gören sosyodemografik özellikler açısından birbirine benzer, obsesif-kompülsif bozukluk-kirlenme obsesyonu alt tipi (n: 30) ve yaygın anksiyete bozukluğu (n: 30) olan toplam 60 hasta çalışmaya alınmıştır. Her iki tanı grubunu sıkıntıya dayanma düzeyleri açısından karşılaştırmak için, Türkçe standardizasyonu Sargın ve ark. (2012) tarafından yapılmış olan Sıkıntıya Dayanma Ölçeği (Simons ve Gaher, 2005); duygusal şemaları karşılaştırmak amacıyla Türkçe uyarlaması Yavuz ve ark. (2011) tarafından yapılmış olan Leahy Duygusl Şema Ölçeği (Leahy, 2002) kullanılmıştır. Elde edilen bulgulara göre, Sıkıntıya Dayanma Ölçeğinin, sıkıntıyla ilişkili Tolerans alt ölçeğindeki iki madde ile Leahy Duygusal Şema Ölçeğinin Dışavurum alt ölçeğindeki, duyguların ifade edilmesi ile ilgili bir maddede, OKB grubunun ortalaması YAB grubunun ortalamasından anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: sıkıntıya dayanma, yaygın anksiyete bozukluğu, obsesif kompülsif bozukluk, duygusal şema

Anksiyete bozukluklarıAnksiyete bozukluklarıBilişsel şemalar+3
İclal Aydın
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan 8-15 yaş arası bir grup çocukta dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu alt tipleri ile anksiyete bozuklukları alt tipleri belirtilerinin birlikteliği

Amaç: Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) ve anksiyete bozuklukları çocukluk döneminin en sık görülen psikiyatrik bozukluklarındandır. DEHB' ye Karşıt Olma Karşı Gelme Bozukluğu (KOKGB) ve Davranım Bozukluğunun (DB) eşlik etmesi bilinmektedir. DEHB'ye anksiyete bozuklukları da sıklıkla eşlik etmektedir. DEHB'ye anksiyete bozuklukluklarının eşlik etmesi %20 ile %50 arasında değişmektedir. Fakat bu alanda az sayıda çalışma vardır. Aynı zamanda DEHB Alt Tipleri (DE Önde Tip, DEHB Bileşik Tip ) anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur. Çalışmamızda yeni tanı alan ve öncesinde tedavi edilmemiş DEHB'li çocuk ve ergenlerde anksiyete bozuklukları alt tiplerinin birlikteliği ve ilişkilerini saptamak amaçlanmıştır. Cinsiyet, yaş, DEHB alt tipinin anksiyete bozuklukları belirtileri ile ilişkisi değerlendirilmiş ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırılmıştır. Yöntem: Çalışmamız 01 Ocak 2015 – 01Haziran 2015 tarihleri arasında İstanbul ilindePEDAM Psikiyatri Kliniği ve MEVA Psikiyatri Kliniği'ne başvuran çocuk ergen psikiyatri uzmanı tarafından DSM-IV kriterlerine göre ilk kez DEHB tanısı alan ve ilaç tedavisi olmayan 8-15 yaş aralığında, zeka bölümü 90 ve üstü olan 60 (36 Erkek, 24 Kız) araştırma olgusundan oluşmuştur. Tüm DEHB'li olguların yaş ortalaması (11,18 ± 2,28)'dir. DEHB ve DEHB Alt Tipi (DE Önde Tip, DEHB Bileşik Tip) tanıları DSM-IV tanı ölçülerine göre uzman hekimlerin klinik değerlendirilmesi ile konuldu. 36 olgu (%60) DEHB Bileşik Tip, 24 olgu (% 40) DE Önde Tip tanısı aldı. DEHB Hiperaktivite- Impulsivite'nin Önde Geldiği Tip tanısı alanolgular çalışmaya dahil edilmedi. DEHB Bileşik Tip olgularının %69,44'ünde (n:25) KOKGB; DE Önde Tip olguların %41,6'sında (n:10) KOKGB tanısı vardı. DEHB Bileşik Tip olguların %5,5 (n:2) Davranım Bozukluğu (DB), DE Önde Tip tanısı alan olgularda DB tanısı alan olgu yoktu.Tüm DEHB'li olgularda %58,3 KOKGB, %3,3 DB tanısı bulunmaktaydı. Olguların değerlendirilmesinde Sosyodemografik Bilgi Formu, Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları İçin DSM-IV'e Dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeği, Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ) kullanıldı. DEHB tanısı almayan Kontrol Grubu (n:66); 29 Erkek, 37 Kızdan oluşturuldu ve bu grubun yaş ortalaması (11,88±2,11) idi. Kontrol Grubu İstanbul ilindeki özel bir ilköğretim okulunun 3. Sınıf - 9. Sınıf dahil 239 öğrencisinin içinden seçilmiştir. Aile ve öğretmenlerin Turgay Yıkıcı Davranım Bozuklukları için DSM-IV'e dayalı Tarama ve Değerlendirme Ölçeğini her öğrenci için doldurulması istenmiştir. Seçilen Kontrol Grubuna araştırmacı tarafından Çocuklarda Anksiyete Bozukluklarını Tarama Ölçeği (ÇATÖ) uygulanmıştır. Bulgular: DEHB'li tüm olguların %56,7'sinde, DEHB Bileşik Tipinin %69,4'ünde, DE Önde Tipin %37,5'inde anksiyete bozukluğu belirtileri saptanmıştır. DEHB Alt Tipleri anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur (DE Önde Tipe nazaran DEHB Bileşik Tip). DEHB alt tipleri arasında DEHB Bileşik Tipte DE Önde Tipe nazaran anksiyete bozuklukları belirtileri görülmesi istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB olgularının cinsiyetlerine göre anksiyete durumlarında anlamlı farklılık ortaya çıkmamıştır. (p>0,05). Tüm DEHB'li olgularda yaş grubu anksiyete bozuklukları görülme sıklıkları farklı bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB'li olguların anksiyete belirtileri 7-11 yaş grubunda 12-15 yaş grubundan anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm DEHB olgularına (DE Önde Tip + DEHB Bileşik Tip) Sosyal Fobi Belirtileri %53,5, Ayrılık Anksiyete Belirtileri %52,33, Yaygın Anksiyete Bozukluğu Belirtileri %43,9, Panik Somatik Belirtileri %28,1, Okul Korkusu Belirtileri %25,3 oranında eşlik etmektedir. Tüm DEHB olgularında birkaç anksiyete bozukluğu belirtileri görülme sıklığı bir anksiyete bozukluğu belirtileri görülme sıklığından daha fazla çıkmıştır. Tartışma: Çalışmamız daha önceki çalışmalara benzer şekilde DEHB'li olgularda sıklıkla anksiyete bozukluğu eş tanısının bulunduğunu destekler niteliktedir. DEHB alt tipleri anksiyete bozuklukları belirtilerinin görülmesinde önemli bulunmuştur. DEHB Bileşik Tipte DE Önde Tipe nazaran anksiyete bozuklukları belirtileri görülmesi istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Klinisyenlerin DEHB'li olgularda ebeveynleri tarafından genellikle fark edilmeyen anksiyete belirtileri eş tanısını sorgulamaları ve tespit edip tedavi yaklaşımını buna göre belirlemeleri gerekmektedir. DEHB'li olgulara eşlik eden anksiyete bozukluklarının birden fazla olabileceğini de göz önünde bulundurarak değerlendirilmelidir. Anahtar Kelimler: DEHB, Alt Tip, Anksiyete Bozuklukları, Çocuklar, Eş tanı.

AnksiyeteAnksiyete bozukluklarıDikkat+3
Fazilet Seyitoğlu
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Engelli çocuğa sahip olan kadınların tükenmişlik duyguları ve evdeki çocukla ilgili iş bölümü arasındaki ilişkinin incelenmesi

Bu çalışmada, engelli çocuğa sahip annelerin tükenmişlik duygu düzeylerinin saptanması ve bu düzeyle evdeki çocukla ilgili iş bölümü arasındaki ilişkinin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla örneklem olarak Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı rehabilitasyon merkezlerine devam eden engelli çocuğa sahip bir grup anne çalışmaya alınarak tükenmişlik düzeyleri ve çocukla ilgili iş bölümü düzeyleri araştırılmıştır. Katılımcı annelerin çocuklarının engel grupları incelendiğinde; 39'unun (%59,1) zihinsel, 17'sinin (%25,8) bedensel, 10'unun (%15,2) zihinsel ve bedensel olarak dağıldığı dikkat çekmektedir. Katılımcı annelerin 18'i (%27,3) 30 yaş ve altı, 24'ü (%36,4) 31-40 yaş, 24'ü (%36,4) 40 üstü yaş grupta yer almaktadır. Genel ortalamaları incelendiğinde; olumsuz değerlerden "duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma" ile "genel tükenmişlik" düzeyleri düşük iken "kişisel başarı" ve "iş bölümü" düzeyi yüksek olarak saptanmıştır. Araştırmaya katılan engelli çocuğa sahip annelerin tükenmişlik ve iş bölümü düzeylerinin eğitim durumuna, çocuğun engel durumuna, engelli çocuğun yaşına, çocuk sayısına, engelli çocuğu dünyaya getirmeyi dileme durumuna göre farklılaşıp farklılaşmadığı incelendiğinde, istatistiksel açıdan anlamlı bir farklılaşma olmadığı saptanmıştır. Engelli çocuğa sahip annelerin tükenmişlik ve iş bölümü algı düzeylerinin çocuğun eğitim durumuna göre kişisel başarı ve iş bölümü alt boyutlarında anlamlı bir farklılaşma belirlenmiştir. Gelir düzeyi en düşük olanlarda en yüksek tükenmişlik ortalaması olduğu sonucu önemlidir. Duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma ve genel tükenmişlik düzeyi intihar etmeyi düşünenlerde daha yüksektir. Sadece iş bölümü boyutunda gözlemlenen farklılaşma evli olanların lehinedir. Genel tükenmişlik düzeyi arttıkça duygusal tükenmişlik ve duyarsızlaşma düzeylerinin de arttığı; benzer şekilde genel tükenmişlik düzeyi arttıkça kişisel başarı düzeyinin de arttığı saptanmıştır. Bu bulgu; annelerin genel tükenmişlik düzeylerinin yüksek olmasına rağmen ev içerisindeki düzeni devam ettirme adına çabalamalarının göstergesidir. Annelere özellikle yer verilmesi gerektiğini belirttikleri gibi evdeki iş bölümünün önemini vurguladıkları dikkat çekmektedir. Bu doğrultuda, iş bölümü ve tükenmişlik düzeylerinin ilişkili oluşu, alanyazınla uyumla olmakla beraber hipotezleri de desteklemektedir.

AnnelerEngelli kişilerEngelli çocuklar+6
Hakan Mutlu
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Down sendromlu çocuğa sahip olan annelerin tanı ile ilgili haber alma süreci: Nitel bir çalışma

Çocuklarının engel durumunu annelere bildirme, bir nevi kötü haberi vermedir ve bu konuda sağlık çalışanlarının önemli bir rolü mevcuttur. Annelerin yeni doğan çocuğu kabul etmeleri, sürece adapte olmaları ve aile dinamikleri gibi birçok alanı etkilediği düşünülen bu ilk haber alma evresi oldukça kıymetli kabul edilmektedir. Çocukların özellikle doğum sonrasındaki fiziksel ve ruhsal durumlarına dair bilgilendirmenin nasıl yapılacağı ve ebeveynlerin bu haberi nasıl karşılayacağı konusunda önemli spekülasyonlar söz konusu olmuştur. Literatürde, çocuğun fiziksel ve zihinsel problemlerine dair bilginin ne zaman, nasıl verilmesi gerektiği konusunda yeterince çalışma olmadığı hatta ülkemizde bu konuya hiç yer verilmediği dikkat çekmektedir. Bu doğrultuda, bu çalışmanın amacı, annelerin çocuklarının Down Sendromlu olmaları hakkındaki tanı bilgisini nasıl haber aldıkları ve haber alma tercihlerini ortaya çıkarmaktır. Annelerin "tanıyı ilk duyma/haberi ilk alma durumlarına dair görüşlerini belirlemek amacıyla kapsamlı bir literatür taraması ile nitel bir araştırma yöntemi olan mülakat kullanılmıştır. Araştırmanın çalışma evrenini, Karabük ve İstanbul illerinde bulunan iki ayrı Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezlerinde eğitim gören Down Sendromlu 21 çocuk annesi oluşturmuştur. Verilerin analizinde "Görüşme Formu" ve ses kayıt cihazı ile kaydedilerek elde edilen verilerin yazılı dökümleri kullanılmıştır. Katılımcıları tanımlamak için A1'den A21' e kadar ardışık kodlama yapılmıştır. Elde edilen bulgular annelerin haberi ilk alma şekillerinden memnun olmadıkları ve mevcut bilgilendirme sistemini eleştirdikleri yönündedir. Bu bağlamda çeşitli önerilerde bulunmuştur.

AnnelerDown sendromuHaber alma+6
Duygu Mutlu
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Babanın çocuk davranış problemleri ve iyi olma hali üzerindeki etkisi

Bu araştırmada 8 - 10 yaş aralığında bulunan çocuklarda baba katılımı ile davranış problemleri ile iyi olma hali arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır.Araştırma İstanbul ili içindeki Avrupa yakasında bulunan 9 farklı ilçede yaşayan 8 -10 yaş arası 274 çocuk, anneleri ve babaları ile gerçekleştirilmiştir. Babaların kişisel ve ailesel özelliklere ilişkin veriler "Baba Bilgi Formu", babaların baba katılımına ilişkin veriler "Baba Katılım Ölçeği", çocukların davranış problemlerine ilişkin veriler "Conners Anne-Baba Değerlendirme Formu", çocukların iyi olma haline ilişkin veriler araştırmacı tarafından hazırlanan "Çocukların İyi Olma Hali Anketi" kullanılarak elde edilmiştir. Verilerin analizinde Bağımsız Gruplar için T-testi ve Pearson Momentler Çarpımı Katsayı tekniklerinden yararlanılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre babaların kız çocuklarına yönelik daha fazla katılımda bulundukları bulunmuştur. Baba katılımının yüksek olduğu çocuklarda iyi olma halinin yüksek olduğu bulunmuştur. Baba katılımının çocukların davranış problemleri üzerinde etki ettiği bulunmuştur. Anne ve babanın çocuklarını davranış problemleri açısından ayrı olarak değerlendirmeleri ilişkisel olarak anlamlı bulunmuştur. Son olarak Çocukların iyi olma hali ile bunu ölçen göstergelerin ilişkili olduğu saptanmıştır.

Baba katılımıBabalarBabalık davranışı+5
Hilal Can
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2015
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu tanısı almış erişkinlerde bilişsel şemalar: Karşılaştırmalı bir çalışma

Bu çalışmada, Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu tanısı almış erişkin bireylerin, bu tanıyı almamış erişkin bireylerle bilişsel şemalar bakımından karşılaştırılması amaçlanmıştır. Bu doğrultuda, örneklem olarak, Ankara ilinin Çankaya ilçesinde özel bir muayenehanede takip edilen, DEHB tanısı konmuş erişkin bireyler ile bu tanıyı almamış erişkinlerden oluşan iki ayrı grup belirlenmiştir. Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu, erken çocukluk döneminde başlayan, etkileri erişkinlik döneminde de devam eden, gelişimsel bir sendromdur. Temel belirtileri; dikkat eksiliği, hiperaktivite ve dürtüsellik olan bu sendrom, bireylerin erişkinlik döneminde de kişiler arası ilişkiler, eğitim ve mesleki beceriler gibi alanlarda zorluk çekmelerine neden olur. Süregelen DEHB semptomlarının varlığı ve birey üzerindeki olumsuz etkileri, bu bireylerde çeşitli bilişsel şemaların gelişmesi aşamasında oldukça önemli bir role sahiptir. Şemalar, insanoğlunun hayatta karşılaştığı birçok olayı değerlendirmesine ve anlamasına yarayan bilişsel yapılar ve mantıksal kategoriler olarak tanımlamışlardır. Bu bağlamda, şema, olaylar karşısında, bireyin çocukluk yaşantılarından itibaren ebeveynleri ve çevresiyle kurmuş olduğu iletişimden elde ettikleri deneyimlerin sonucunda ortaya çıkan duygu ve düşünce kalıplarıdır. Birey oluşturduğu bu duygu ve düşünce kalıpları ile kendisine sunulan yeni uyaranı özümser ve sonucunda eyleme nasıl geçeceğini bu kalıpların yardımıyla belirler. Young, kötü geçen çocukluk sonucu gelişen şemalar başta olmak üzere, bazı şemaların; kişilik bozukluklarının, karakter problemlerinin ve birçok kronik Eksen I bozukluğunun temelinde yatan düşünce yapıları olabileceğini belirtmiştir. Bu bağlamda, bazı şemalar tanımlamış ve bunları "erken dönem uyumsuz şemalar" olarak adlandırmıştır. Çalışmada, Young Şema Ölçeği-Türkçe Kısa Form 3 kullanılarak, DEHB tanısı bulunan erişkinlerle bu tanıyı almamış bireyler, erken dönem uyumsuz şemalar açısından kıyaslanmıştır. YŞÖ-KF3 Türkçe versiyonu, 14 şema ve 5 şema alanını incelemektedir. Çalışma sonuçlarında; klinik örnekleme dâhil olan Erişkin DEHB tanısı almış bireylerde yalnızca Kendini Feda ve Duyguları Bastırma şemalarına ait anlamlı sonuçlar bulunmamıştır. Bu bağlamda, DEHB'li erişkinlerin, bu tanıyı almamış insanlara göre daha güçlü bir biçimde erken dönem uyumsuz şemalarının etkisi altında oldukları söylenebilir. Anahtar kelimeler: Erişkin DEHB, Şema, Erken Dönem Uyumsuz Şemalar, Bilişsel Davranışçı Terapi

Bilişsel davranış terapileriBilişsel şemalarErken dönem uyum bozucu şemalar+2
Nihan Kavurmacı
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Tip 1 diyabet hastalığı olan çocuklar ve annelerinin algıladıkları kabul red düzeyleri ile sağlıklı çocuklar ve annelerinin kabul red düzeylerinin karşılaştırılması

Bu çalışma, Tip I Diyabet tanısı almış çocuklar ve annelerinin ebeveyn kabul-red algılarının diyabet tanısına ilişkin anlamlı bir fark gösterip göstermediğini tespit edebilmek amacıyla gerçekleştirilmiştir. Çalışma için Tip I diyabet tanısı almayan çocuklar ve annelerinden oluşan sağlıklı grup oluşturularak, iki grubun arasındaki farklılıklar karşılaştırılmıştır. Araştırma için Gaziantep ilinde bulunan birdevlet hastanesi polikliniğine tedavi için gelen 8-15 yaş arası tip 1 diyabet tanısı almış çocuk ve anneleri ile 8-15 yaş arası herhangi bir kronik hastalığı bulunmayan çocuklar ve annelerinden seçilmiştir. Araştırmaya katılan 52 Tip I diyabet tanısı alan çocuk, 52 anne; 52 tanı almayan çocuk ve anneleri bulunmaktadır. Araştırmada, Ebeveyn-Kabul Red algısını ölçmek için "Ebeveyn Kabul-Red Ölçeği Anne ve Çocuk Formları" kullanılmıştır. Ayrıca, Tip I diyabet tanısı alan gruba ve sağlıklı gruba kişisel ve klinik değişkenleri ölçmek amacıyla anne tarafından doldurulan bir "Kişisel ve Demografik Bilgi Formu" verilmiştir. Annelerin bilgilendirilmiş onamı doğrultusunda hem anne hem de çocukların verileri karşılaştırılmıştır. Araştırma sonuçlarına göre gruplar arasında ebeveyn kabul red algısı tanı alan ve tanı almayan çocuklar arasında ebeveyn kabul-red boyutları arasındaki "Sıcaklık/Duygulanım", "Farklılaşmamış Red" ve anne formundaki "Farklılaşmamış Red" boyutlarının anlamlı ölçüde daha farklı olduğu tespit edilmiştir. Bu doğrultuda, tanı almayan çocukların ters puanlanan Sıcaklık/Duygulanım alt boyutu ve Farklılaşmamış Red alt boyutu anlamlı düzeyde yüksektir. Tanı alan çocukların algıladıkları reddedici tutum tanı almayanlara göre daha fazla bulunmuştur. Bununla birlikte, annelerin ebeveyn tutum algısı anlamında "Farklılaşmamış Red" boyutunun tanı alan çocukların annelerinde tanı almayanlara göre daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tanı alan ve tanı almayan çocukların ve annelerin Ebeveyn Kabul-Red boyutları arasındaki korelasyon analizine göre tanı alan gruptaki çocukların alt boyut skorlarının annelerin alt boyut skorları ile tanı almayan grup ile karşılaştırıldığında olumsuz ve anlamlı ilişkisi olduğu görülmektedir. Bu doğrultuda, çocukların kronik hastalıkları sebebiyle söz konusu olabileceği düşünülen duygusal, psikolojik ve sosyal sonuçların ebeveyn tutum algısına etkisi olabileceği düşünülmektedir. Çocukların algıladıkları reddedici tutum, annelerinin belirttiği algılanan ebeveyn tutumuna göre daha fazla bulunmuştur. Çalışmanın sonuçları doğrultusunda, kronik hastalık tanısı konulmuş çocuk ve ergenlerin iyilik hali ve işlevselliğini sağlamak ve ailelerin bu noktada daha etkin bir tutum sergileyebilmeleri bakımından sağlanabilecek desteklerin yapılandırılması hususunda katkı sağlayabilecek bulgular elde edildiği düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Tip I Diyabet, Ebeveyn Tutumu, Ebeveyn Kabul-Red

Aile kabul-red kuramıAna-baba tutumuDiabetes mellitus+2
Erol Kurt
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Özgül öğrenme güçlüğü olan çocuklar ile sağlıklı çocukların anksiyete ve depresyon düzeyleri açısından karşılaştırılması

Bu çalışmada özgül öğrenme güçlüğü (ÖÖG) olan çocuklar ile sağlıklı çocukların anksiyete ve depresyon düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmakta olup, ÖÖG olan çocukların depresyon ve anksiyete düzeylerinin yaş, cinsiyet, kardeş sayısı gibi değişkenlere göre farklılaşıp farklılaşmadığı incelenmiştir. Çalışmaya İstanbul'da özel bir psikiyatri kliniğinde ÖÖG tanısı alan 30 çocuk ve bir devlet ilkokulunda eğitim gören 30 sağlıklı çocuk katılmıştır. Araştırmada Çocuklar İçin Süreklilik Anksiyete Alt-Ölçeği (ÇSAÖ) ve Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği(ÇDÖ) kullanılmıştır. Araştırma sonucunda, ÖÖG olan çocuklarda depresyon ve anksiyete puan ortalamaları sağlıklı çocuklardan daha yüksek bulunmuş fakat bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı çıkmadığı için kesin bir yargıya varılamamıştır (p>0,05). ÖÖG olan grupta iki veya daha fazla kardeşi olan çocuklar tek kardeşi olan çocuklardan ve erkekler kızlardan daha depresif bulunmuştur (p<0,05).

AnksiyeteDepresyonÇocuklar+2
Mehlika Kartöz
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Suriye ve Irak'tan gelen savaş mağduru çocuk ve genç mültecilerde travma sonrası stres bozukluğu düzeyi

Bu çalışmada Türkiye'ye sığınan Diyarbakır il sınırları içerisinde yer alan çadır kentte bulunan Iraklı mültecilerde ve Batman ili Beşiri ilçesi sınırları içerisinde yer alan çadır kentte bulunan Iraklı mülteciler ile Batman merkezde kalıp kampta kalmayan Suriyeli mültecilerde TSSB düzeyini saptamayı gidişatını değerlendirmeyi, çeşitli sosyodemografik değişkenler ve bazı olaylara ilişkin bilgi değişkenleri ile ilişkisini, savaş sonrasında meydana gelen ruhsal mağduriyetin düzeyini tespit etmek, savaşın yarattığı etkileri anlayabilmek ve gerekli önlemlerin alınmasını sağlayabilmek gibi olgular araştırılmıştır. Araştırmanın çalışma grubu Diyarbakır il sınırları içerisindeki mülteci kampı ve Batman il sınırları içerisinde kalan 202 mülteciden oluşmuştur. Çalışmada mültecilerin TSSB olup olmadığını varsa da şiddetinin ne düzeyde olduğunu 36 maddelik bir ölçek kullanılmıştır. Ölçek kişilerin yeniden yaşama belirtilerinin belirlendiği birinci bölüm, kaçınma ve küntleşme belirtilerinin belirlendiği ikinci bölüm, Artmış uyarılmışlık belirtilerinin belirlendiği üçüncü bölüm, bozukluğun süresibelirlendiği dördüncü bölüm, Önemli derecede sıkıntı veya işlevsellikte bozulmanın belirlendiği beşinci bölüm, TSSB tanınsın belirlendiği altıncı bölüm ve İlişkili özelliklerin belirlendiği altıncı bölümden oluşmuştur. 123 Erkek ve 79 kadından oluşan araştırmamızın bulgularını özetlemek gerekir ise; çalışmamıza dâhil edilen Suriyeli ve Iraklı mültecilerde şimdiki (son 1 ay) TSSB sıklığı %57,9, Hayat Boyu TSSB sıklığı ise % 58,9 olarak tespit edilmiştir. Mültecilerde yaş ilerledikçe, ailede ve arkadaşlarda kayıp oldukça, cinsel istismara maruz kaldıkça, patlamaya tanıklık ettikçe, şiddet gördükçe TSSB tanısı alma ihtimalinin arttığı görülmüştür. Çalışmamıza dâhil edilen Suriyeli ve Iraklı mültecilerde şimdiki (son 1 ay)TSSB ŞimdikiŞiddet Puanı ortalaması 78,07, TSSB Hayat Boyu Şiddet Puanı ortalaması 81,28 olarak tespit edildi. CAPS Ölçeği şiddet puanlarının skalasının 0-136 puan arasında olduğunu göz önüne alırsak eğer, hem TSSB ŞimdikiŞiddet Puanı ortalamasının hem de TSSB Hayat Boyu Şiddet Puanı ortalamasının yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Katılımcıların savaş kaybı, ölüme tanıklık, rehine kalma durumu, şiddete Maruzluk, yaralanma ve kaza geçirme, patlamaya tanıklık ile cinsel istismara uğrama değişkenleri ile hem TSSB Tanısı Şimdiki puanları arasında hem de TSSB hayat boyu puanları arasında pozitif yönde orta düzeyde anlamlı bir ilişki saptanmıştır (p<.05). Katılımcıların maruz kaldıkları bu durumlarla TSSB şimdiki ve hayat boyu tanıları arasındaki ilişkinin yönü ve düzeyleri incelendiğinde, birinci sırada "cinsel istismara maruz kalmak ya da tanık olmak" değişkeninin TSSB riskini artırdığı ve sonra sırasıyla ikinci sırada "savaşta aile bireylerinizden kayıp ya da kayıplar olma" değişkeni, üçüncü sırada "aile üyelerinden birinin ya da yakın bir arkadaşınızın ölümüne tanıklık etme" değişkeni, dördüncü sırada "savaş esnasında işkenceye, şiddete maruz kaldınız ya da tanık olma değişkeni, beşinci sırada "ciddi anlamda yaralanma ya da kaza yaşadınız veya tanık olma" değişkeni ve "görsel ya da işitsel herhangi bir patlamaya tanıklık etme" değişkeninin son sırada TSSB riskini arttırdığı tespit edilmiştir. Anahtar kelimeler: TSSB, savaş, mülteci, travma, çocuk, genç

IrakIraklılarMülteciler+5
Hüseyin Binay
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ergenlerde kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasındaki ilişkinin incelenmesi

Kendine zarar verme davranışı (KZVD), ölüm amacı olmaksızın kişinin kendi bede-ninde kasıtlı olarak hasar oluşturmasıyla tanımlanan bir durumdur. Son yıllarda kendine zarar verme davranışı ergenler arasında önemli bir sağlık problemi haline gelmiştir. Kendine zarar verme davranışının olumsuz otomatik düşüncelerle olan ilişkisi yeterince araştırılmamıştır. Bu araştırma kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla ; 2015-2016 Eğitim Öğretim yılında Malatya İlinde iki farklı ilçede öğrenim gören 9,10,11. sınıf öğrencilerine uygulanmıştır. Çalışmaya KZVD gösteren 380 ergen (lise öğrencisi) dahil edilmiştir. Kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçlayan bu tez çalışması korelasyonel bir desenle oluşturulmuştur. Katılımcılar Kendine Zarar Verme Davranışını Değerlendirme Ölçeği, Otomatik Düşünceler Ölçeği ve araştırmacı tarafından hazırlanan Kişisel Bilgi Formu kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırmada ergenlerde kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasında anlamlı bir ilişki olup olmadığı Pearson Moment Çarpım Korelasyonu yöntemiyle analiz edilmiştir. Kendine zarar verme davranışı ve olumsuz otomatik düşünce düzeyleri, diğer bağımsız değişkenler olan cinsiyet, birliktelik, güven ve şiddet ile anlamlı düzeyde farklılaşıp farklılaşmadığının tespitinde Bağımsız Gruplar T testi, okul türü, sınıf, başarı, kardeş sayısı, baba eğitim, anne eğitim, gelir ve arkadaş değişkenleri için Tek Yönlü Varyans Analizi (ANOVA), farkın kaynağını anlamak için ise LSD Post Hoc Testi kullanılmıştır. Araştırmada anlamlılık düzeyi .05 kabul edilmiş ve analizler SPSS programı ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın sonucunda; lise öğrencilerinde kendine zarar verme davranışı ile olumsuz otomatik düşünceler arasında pozitif yönde ve istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuş-tur. Kendine zarar verme davranışı ile okul türü, sınıf düzeyi, başarı ve anne baba birlikteliği arasında anlamlı farklılık görüldüğü ; cinsiyet, kardeş sayısı, anne/baba eğitim düzeyi, gelir, arkadaş, güven ve aile içi şiddet değişkenleri açısından anlamlı bir farklılık göstermediği bulunmuştur. Otomatik düşünceler ile cinsiyet, okul türü, başarı, arkadaş, güven ve aile içi şiddet değişkenleri açısından anlamlı farklılık görülürken ; sınıf düzeyi, kardeş sayısı, anne/baba eğitim düzeyi, birliktelik ve gelir düzeyi değişkeni açısından anlamlı bir farklılık göstermediği bulunmuştur.

ErgenlerKendine zarar verme davranışıOlumsuz düşünme+1
Mehmet Demez
Hasan Kalyoncu University · Sosyal Bilimler Enstitüsü
2016
00