
120
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Üniversite mezunu işsiz gençlerin psikososyal durumları üzerine bir alan çalışması
Bu tez çalışmasının amacı, üniversite mezunu işsiz gençlerin psikososyal durumlarının araştırılmasıdır. Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra iş piyasasında kendine uygun iş bulamayan diploma sahibi, okumuş bireylerin, işsizlik olgusuyla nasıl başa çıktıklarını, bu süreçte kimlerden nasıl destek aldıklarını, işsiz kalmanın önündeki en etkili nedenlerin varlığının neler olduğu, işsizliğin, eğitimli genç bireyler üzerinde ne tür etkileri olduğu çalışma açısından incelenmiştir. Yapılan bu çalışmanın örneklemi ise Türkiye'de farklı yükseköğretim kurumlarından mezun olmuş yaş ve cinsiyet farkı gözetmeksizin farklı statülerde işsiz kategorisi altında seçilen kişilerce gönüllülük esasına göre uygulanmıştır. Araştırma, nitel araştırma yöntemlerinden derinlemesine mülakat tekniği kullanılarak toplamda 32 katılımcı ile gerçekleşmiştir. Araştırma sonucunda katılımcılar işsiz kaldığı süreçte ailesinden maddi ve manevi desteği gördüğünü, işsizlik nedeniyle çevre ile olan ilişkilerinin olumsuz şekilde değiştiğini ve çevreden olumsuz eleştiriler aldıklarını, günlük hayatta sosyal ilişki bağlarının zayıfladığını ifade etmişlerdir. Gençlerin büyük çoğunluğu KPSS sınavından yeterli düzeyde puan alamadığını ve iş piyasasında yeterli düzeyde tecrübe ve donanım sahibi olmadığı için işsiz kategorisinde olduğunu belirtmiştir. Katılımcıların çoğunluğu işsizliğin sağlık açısından günlük hayatta bedenen ve ruhen olumsuzluklar yarattığını ifade etmişlerdir.
Gösterişçi tüketim bağlamında genç yetişkin bireyler üzerine bir inceleme: Çankırı il örneği
Bu çalışmamızda gösterişçi tüketim eyleminin genç yetişkin bireyler üzerindeki etkisi sosyolojik bir pencereden incelenmeye çalışılmıştır. Araştırmanın zemini bireylerin tüketim refleksleri ekonomik ihtiyaçlardan yanı sıra toplumsal kabul, statü, kimlik vb. kavramlar içerinde sembolik bir davranışlar bütünüdür. Bu bağlamda Çankırı örnekleminde 18-32 genç yetişkin bireylerden nitel araştırma tekniği ile veriler elde edilmiştir. Gösterişçi tüketim pratikleri bireylerin, sosyal çevre ve aidiyet, ifade biçimi gibi davranışlarına nasıl yansıdığı analiz edilmiştir. Araştırmamızda fenomenolojik yöntem benimsenmiş ve derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Elde edilen bulgular doğrultusunda bireylerin tüketim tercihlerini veya yönelimlerini belirleyen faktörlerin yalnızca ekonomik imkânlarla sınırlı olmadığını; aksine sosyal medya, sosyal çevre, beğenilme, modernlik algısı gibi kültürel ve psikolojik etkenlerin önemli rol oynadığını söyleyebiliriz. Katılımcıların bazıları bunların farkında olduğunu belirtirken bazıları ise farkında olmadan yaptıklarını belirtmişlerdir. Katılımcılar 18-32 yaş grubu arasında 10 erkek ve 10 kadın olmak üzere toplam 20 kişiden oluşmaktadır. Katılımcılarla derinlemesine görüşmeler yapılıp veriler toplanmıştır. Toplanılan bu veriler MAXQDA 2022 programında analizleri yapılmıştır. Yapılan analizlerde katılımcıların büyük bir çoğunluğu alışveriş yapınca mutlu olduğunu ve alışveriş sonrasında amacına ulaşmış hissi doğduğunu söyleyebiliriz. Katılımcılarla yapılan görüşmelerde ekonomik kriz ve enflasyondan kaynaklı olarak alım gücünün düşmesinden yakındığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak gösterişçi tüketimin bireyler için yalnızca bir davranış değil aynı zamanda kabul görme, var olma, sosyal çevre, beğenilme gibi kavramların bütünleştiği olgudur. Dolayısıyla bireysel davranışların toplumsal davranışlara nasıl yansıdığını ve ne derecede iç içe geçtiğini çalışmamızda ortaya konulmuştur. Tüketim sosyolojisine de yerel bir katkı sunmuştur. Anahtar Kelimeler: Gösterişçi Tüketim, Genç Yetişkinler, Tüketim Sosyolojisi, Çankırı
1984-89 Bulgaristan'daki asimilasyon sürecinde kadının deneyimi
Uluslararası konjonktürde "Yeniden Doğuş" olarak da kavramlaştırılan 1984-1989 aralığı, hâkim bir grup olan Bulgaristan yönetiminin bir devlet politikası olarak, ülke vatandaşı Bulgaristan Türklerini farklı bir kategoride değerlendirilmeye aldığı, asimilasyon olarak tanımlanan farklı uygulamalarla baskılamaya, dönüştürmeye ve mümkün mertebe ülkeden göndermeye (göç, sürgün gibi) yöneldiği sürece denk gelir. Bu dönemde ülke yönetimi, bölgesel ve tarihsel (1984 ila 1989 tarihlerini kapsar şekilde) anlamda şiddet, tehdit, cezalandırma gibi türlü yöntemlerle (tıpkı Pomak ve Çingene gibi diğer etnik gruplara uyguladığı şekilde), tabi bir gruba dönüştürdüğü bölge Türklerini denetlemeye ve baskılamaya çalışmıştır. Alan yazın yaşanan süreci, bölge Türkleri bağlamında ele almış, irdelemiş ve aktarmıştır. Ancak burada ve bu çalışmanın ortaya çıkmasında başlıca motivasyon kaynağı olan kadınların bu süreçteki yeri, yeterince irdelenmemiştir. Yapılan literatür taramalarında mevcut çalışmaların, asimilasyonun kendisini, etkilediği grupları, göçle ilişkisini ve sonuçlarını detaylarıyla ortaya koyduğu, kadınlardan bağımsız bir yapıda şekillendiği anlaşılmıştır. Çalışma, Bulgaristan'daki asimilasyonda Türk kadınlarının, asimilasyon sürecini nasıl deneyimlediklerini, süreci nasıl algılayıp yönettiklerini, nasıl anımsayıp andıkları sorusuyla birlikte ele almaya; diğer bir yönüyle de ilgili kadın grubunun hem görünmezliğini ortaya koymaya hem de görünmez kadınları görünür hale getirmeye çabalamaktadır. Bunun için tarihte kenarda kalanların görünür hale getirilmesinde giderek daha yaygın şekilde kullanılmaya başlanan sözlü tarih yöntemine başvurulmuştur. İlgili yöntem, kısmen kartopu ve amaçlı örneklem teknikleri üzerinden ulaşılan bir grup Bulgaristan göçmenine uygulanmıştır. Katılımcıların (burada anlatıcı denilecektir) seçiminde, Bulgaristan'dayken asimilasyon sürecini doğrudan deneyimlemiş ve sonrasında, Türkiye'ye göç etmiş, kendini iyi ifade edebilen ve yaş almış (50+) kadınlardan olmaları hususlarına dikkat edilmiştir. Üç ön görüşme, biri iki seans şeklinde görüşme olmak üzere kadın anlatıcılarla toplamda 14 görüşme gerçekleştirilmiştir. Elde edilen bulgular, söylem düzeyinde analize tabi tutulmuş; bunun sonucunda asimilasyon gibi günlük yaşamı kesintiye uğratan ve en çaresiz oldukları durumlarda dahi kadınların taktik, direniş, direnme gibi mikro pratikler geliştirebildikleri, bu sayede üzerlerinde mevcut olan tahakküme direnebildikleri görülmüştür.
Toplumsal hafızada Bursa'da vakıf kültürü
Bu tezin konusu, kadim şehir Bursa üzerinden toplumsal hafızada yaşayan vakıf kültürüne yönelik deneyim, anlam ve algılar üzerinedir. Aynı zamanda tarihsel süreç içinde vakıfların kuruluş gayesi, önemi, değeri, toplumsal işlevleri gibi konular da ele alınmıştır. Geçmişten günümüze Bursa, pek çok vakıf kurumuna ve eserine ev sahipliği yapmış, vakıf medeniyetiyle hayat bulmuş bir Osmanlı şehridir. Osmanlı Bursası'nda vakıflar; toplumsal işbirliğini güçlendiren, gelir dağılımını ve toplumsal bağları düzenleyen, istihdamı artıran, toplumsal hayata katkı sağlayan önemli kuruluşlardır. Vakıflar aracılığıyla eğitim, sağlık, din, şehir planlama ve imar hizmetlerine yönelik faaliyetler kolaylıkla yürütülmüş, ticari ve sosyal hareketlilik sağlanmıştır. Osmanlı döneminde sayısız eserleri ve hizmetleriyle şehri mamur eden, ilim, kültür ve irfan merkezleri olarak şehre değer katan vakıf kültürünün, Bursa ile özdeşleşen ve bütünleşen bir olgu olduğunu söylemek mümkündür. Günümüzde vakıf kültürü ve eserleri halen Bursa'nın silüetini güzelleştrmeye ve şehre değer katmaya devam etmektedir. Ancak günümüzde toplumsal hafızada vakıf kültürünün yeri ve değeri nedir, vakıf olgusu nasıl algılanmaktadır? Dolayısıyla araştırma, bu temel sorular üzerinden planlanmış ve yürütülmüştür. Bu bağlamda araştırmanın ana amacı; Bursalı ya da yaşamının büyük bir bölümünü Bursa'da geçirmiş olan (40 yıl ve üzeri) bireylerin deneyimlerinden, geçmişe dair hatıra ve izlenimlerinden yola çıkarak toplumsal hafızada yaşayan bir değer olarak vakıf kültürünü incelemektir. Araştırma, nitel araştırma yöntemi ile yürütülmüştür. Araştırmanın amacı çerçevesinde 65 yaş üstü 10 yetişkin birey ile yarı yapılandırılmış görüşme tekniği kullanılarak mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Mevcut araştırmada katılımcıların vakıf olgusuna yönelik algıları; vakıf kültürünün geçmişi, bugünü ve geleceğine ilişkin görüşleri incelenmiştir. Çalışma, tarihsel ve toplumsal bir değer olarak vakıf kültürünün öneminin altını çizmekte ve potansiyel çözümler önermektedir. Ayrıca, vakıf kültürü konusun da toplumsal farkındalık yaratma ve aktif katılımlarını teşvik etme ihtiyacını vurgulamaktadır. Eğitim kurumlarında bu konulara daha fazla dikkat edilmesi ve farkındalık yaratma girişimlerinin yürütülmesi, vakıf kültürünün tekrar canlanması için önemli bir adım teşkil edecektir. Sonuç olarak bu çalışma, Bursa ilinde ikamet eden ve uzun yıllarını bu ile adamış 65 yaş üstü bireyler üzerinden toplumsal hafızada yaşayan bir değer olarak vakıf kültürü konusundaki bakış açılarını sunmaktadır. Sonuç olarak vakıf kurum ve kültürüne yönelik toplumsal farkındalığı artırmak, mevcut sorunlara çözüm yolları bulmak, geçmişten gelen bir değer olan vakıf kültürünü korumamız ve geleceğe miras olarak bırakabilmemiz açısından önem arz etmektedir.
Üniversite öğrencilerinde anomi: MCBÜ örneği
Norm, belirli olaylar karşısında toplumun diğer üyeleri tarafından bireyden beklenilen davranışlardır. Normsuzluk yani anomi ise bu normların belli olmaması durumudur. Bireylerin toplumla bağını sağlayan, adeta pusula işlevini ifa eden normların işlevlerini yitirmesi ise bireyin belirli olaylar karşısında nasıl davranacağını bilememesi ile sonuçlanmaktadır. Normlar, her ne kadar bireylerin özgürlüğünü kısıtlayan ve bireyin davranışlarını belirleyen hayali bir çember çizmiş olsa da aynı zamanda bireylere o çember içinde özgürlük imkânı sağlar. Üniversite öğrencilerinin özgürlükle olan bağları, çoğu zaman bu çemberi görmezden gelme ile sonuçlandığı görülmektedir. Bireylerin özellikle de üniversite öğrencilerinin topluma yönelik algıları, toplumun geleceğine ve sürdürülebilirliğine yönelik önemli bir konum teşkil etmektedir. Bu noktada araştırmada üniversite öğrencilerinin anomik sayılabilecek tutumlara sahip olup olmadıkları ve bu tutumların hangi bağımsız değişkenlerle ilişkili olduğunun tespit edilmesi amaçlanmıştır. Araştırma tanımlayıcı nicel bir saha araştırmadır. Manisa Celal Bayar Üniversitesinde 400 öğrenci örneklem olarak belirlenmiş ve tamamına anket uygulanmıştır. Toplanan veriler SPSS.26 programı aracılığı ile değerlendirilmiştir. Çalışmanın ilk bölümünde anomi ile ilgili araştırmada kullanılan kavram ve kuramların bir çerçevesi oluşturulmuştur. İkinci bölümde modern ve postmodern toplumda anominin yansımaları ele alınmış ve bu doğrultuda literatürde yapılan çalışmalara ve tartışmalara yer verilmiştir. Araştırmanın son bölümünü ise saha araştırması oluşturmaktadır. Araştırmada katılımcıların orta düzeyde anomi yaşadıklarına ulaşılmıştır. Yüksek düzeyde anomi yaşanılan durum, katılımcıların toplumla bağını sağlayan önderlere ilişkin anomi düzeylerinde görülmektedir. Katılımcıların düşük düzeyde anomi yaşadıkları durum ise aile kurumuna yönelik norm ve değerlere ilişkindir. Bağımsız değişkenler ve anomi düzeyleri incelendiğinde dindarlık düzeyleri ve tanımlanan kimlikler ile anomi düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu sonucuna ulaşılmıştır.
Orta sınıf ve finansallaşmanın sosyo-mekansal yansımaları
Neo-liberalizmin etkisini her alanda gösterdiği günümüz toplumlarında, kentler de bu sürecin bir parçası haline gelmektedir. Neo-liberal küreselleşme ile birlikte finansal işlemler artmış ve gündelik hayatın içine kadar girmiştir. Bu durum, bireylerin finansal işlemlerle daha yakından ilişki içinde olmasını ve kredi kullanımını birçok alanda arttırmasını beraberinde getirmiştir. Finansallaşmanın artması, bir taraftan bir borçlanma kültürünün oluşumunu beraberinde getirirken diğer taraftan da kentsel mekânda konut tüketimi üzerinde kendini göstermektedir. Günümüzde konut sahibi olmak, artış gösteren kredi olanaklarıyla birlikte daha ulaşılabilir bir hale gelmiştir. Böylece, maaşlarının verdiği güvence ile orta sınıflar konut kredisinden yararlanıp uzun süreli borçlanarak konut sahibi olabilmektedir. Bu süreç, özellikle borçlanarak konut satın alan orta sınıfların mekânda konumlanması üzerinde görünür olmakta ve bir takım sosyo-mekânsal yansımaları ortaya çıkarmaktadır.
Siber gerçekliğin mekan ve ilişkilerde cisimleşmesi: League of legends" örneği
"Siber Gerçekliğin Mekân ve İlişkilerde Cisimleşmesi: "League of Legends" Örneği" başlıklı tez çalışmamızda Manuel Castells'in 'Ağ Toplumu' kuramı ve oyun olgusunun tarihsel dönüşümü analiz edilerek, 'League of Legends' oyununun mekân ve ilişkiler boyutu ele alınmaya çalışılmaktadır. Araştırmamızın birinci bölümünde Castells'in ağ toplumu tartışması detaylı bir şekilde incelenmektedir. Bu bağlamda, ağ kavramı, bilgisayar ve İnternet teknolojisi, zaman ve uzam tartışmaları, siber gerçeklik ve siber kültür tartışmaları incelenmektedir. Araştırmamızın ikinci bölümünde ise 'oyun' olgusu detaylı bir şekilde incelenmektedir. Bu bağlamda, oyun kavramı, oyun kültür ilişkisi, video oyunları, dijital oyunlar ve son olarak League of Legends oyunu bağlamında kavramlar ele alınarak oyunun kültürünün tarihsel bazda dönüşümü ve etkilerinin neler olduğunu açıklamak amaçlanmaktadır. Araştırmamızın üçüncü bölümünde ise İstanbul ve Aydın illerinde 12 kişiyle yapılan derinlemesine görüşme sonuçları analiz edilmektedir. ANAHTAR KELİMELER: Ağ toplumu, İnternet, Mekân, Oyun, League of Legends.
Erkeklik söylemleri ve ötekileştirilenlerin gündelik pratikleri
Bu çalışma erkeklik söylemlerinin gündelik hayat pratikleri içinde nasıl inşa edildiğine dair yapılan bir araştırmanın sonucunda ortaya çıkmıştır. Öncelikle toplumsal cinsiyet çalışmaları üzerine kuramsal yaklaşımlar incelenmiştir. Toplumsal cinsiyet çalışmalarının başat sorunsalı olan gündelik davranış kodlarının oluşmasında biyolojik ve kültürel yaklaşımlar ele alınmıştır. Erkeklik çalışmalarının sosyolojinin içinden ve toplumsal cinsiyet tartışmalarından nasıl ortaya çıktığı çalışılmıştır. Kuramsal tartışmaların izleğinde bir hegemonya olarak erkeklik söyleminin nasıl üretildiğini karşılaştırmalı olarak ele alan bu çalışmanın olgusal araştırma kısmında farklı erkeklik söylemlerinin anaakım ve anaakım dışında nasıl belirdiği üzerinde durulmuştur. Normatif beklentiler, kültürel kodların gündelik hayata uygulanması ve anaakım erkekliğin söylemsel analizi üzerinden gündelik pratikler irdelenmiştir. Sosyolojik kimliklerin, toplumsal hayatta bazı göstergelerle ve imgelerle desteklendiği yaptığımız derinlemesine görüşmeler üzerinden analizlerle incelenmiştir. Türkiye'de ve dünyada erkeklik alanı görece yeni bir sosyolojik çalışma nesnesidir. Anaakım erkeklik rollerine göre hareket edenler ve hareket etmeyenler olarak incelediğimiz söylem öbekleri benzerlikler ve farklılıklar göstermiştir. Erkeklik rolleri, farklı alt-kültürlerin oluşumu, kimlik inşası ve erkeklik söyleminin yaygınlığı öne çıkan sosyolojik bulgulardır. Anahtar kelimeler: Toplumsal Cinsiyet Sosyolojisi, Erkeklik Çalışmaları, Gündelik Hayat Çalışmaları, Habitus, Hegemonya, Söylem Analizi
Doğu Anadolu bölgesinde kadının değişen sosyal konumu: Muş Varto örneği
Toplumsal cinsiyet bağlamında inşa edilen cinsiyet temelli roller, gerek egemen ataerkil refleksler gerekse de bu rollerin organize edilişini sağlayan patriarkal sistem içerisindeki dinamiklerle şekillenmektedir. Bu çalışmada son yıllarda Doğu Anadolu Bölgesinde kadınların yaşam standartları ile değişen sosyal konumlarını belli başlı dinamikler bağlamında Muş Varto örneği ile ele alındı. Toplumsal hayatın her alanında bütün etkinlikleriyle bulunan kadınların, tarihsel süreç içerisinde değişen yaşam pratikleri, karşılaştığı zorluklar ve bu zorlukların yaşanmasında etkili olan sosyal, kültürel ve ekonomik dinamikler toplumsal cinsiyet rolleri bağlamında çözümlendi. Çalışmanın sunduğu veriler vasıtasıyla günümüzde kadınların yaşam pratikleri, bu pratikleri oluşturan kültürel örüntüleri ve bu örüntülerin toplumsal karşılığını var eden bütün simgesel kodları, yerel ulusal ve evrensel dinamiklerin ışığında sunulmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda daha eşitlikçi temelde düzenlenmiş bir cinsiyet rejiminin imkânı için kadınlardan ziyade erkeklere daha çok iş düştüğü görülmektedir. Bundan dolayı sosyokültürel anlamda kadın kimliğinin toplumsal anlamda özneleşmesi için erkekler tarafından oluşturulan ataerkil tahakküm biçimlerinin çözülmesine ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Daha adil ve güzel bir dünya için ötekileştirilen ve en basit yanıyla bedeni üzerinden her türlü cinsel politikanın üretildiği kadınların daha sürdürülebilir yaşam standartlarına ulaşması için bunun gibi toplumsal anlamda farkındalık yaratacak çalışmalara daha fazla ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Kadın, erkek, toplumsal cinsiyet, feminizm, toplumsal değişme, ekonomi, kültür.
Küreselleşme, popüler kültür ve İslami adaptasyon: İslami müzik ve zikrin dönüşümü
Bu çalışma heterodoks olarak nitelenebilecek olan İslami müziğin ve İslami tarikatların zikir pratiklerinin 1980'den günümüze kadar olan dönüşümünü incelemektedir. Küreselleşme ve popüler kültürün, bu dönüşümün gerçekleşmesindeki rolü ve etkisinin yanında ayrıca İslami kesimin bu konuda sergilediği roller ve Türkiye'nin yakın geçmişteki toplumsal dönüşümü de göz önünde bulundurulmuştur. Bu bağlamda İslami ilahilerin ezgi, ritim ve tınılarının, popüler ilahi sanatçılarının ve tarikatların zikir pratiklerinin popüler kültür formları doğrultusundaki dönüşümleri araştırılmıştır. Anahtar kelimeler: Popüler Kültür, Küreselleşme, İslami Müzik, Zikir
Suriyeli sığınmacıların yerel toplumla kültürel uyum pratikleri: Şanlıurfa örneği
Bu araştırmada Mart 2011'de Suriye'de başlayan iç savaş sonucu Şanlıurfa iline göç eden Suriyeli sığınmacıların, kaldıkları süre içerisinde yerel toplumla olan ilişkisi ele alınmış, karşılıklı iki toplum arasında kültürel uyum olup olmadığı, yerel toplumun sığınmacılara, sığınmacıların de yerel topluma bakış açısı irdelenmiştir. Göçmenlerin varış kültürüyle nasıl bir ilişkide olduğu, yerel kültürün hangi unsurlarını benimsediği, hangilerini ret ettiği, göçmenlerin yerel toplum tarafından kabul görüp görmedikleri, dışlanıp dışlanmadıkları incelenmiştir. Farklı etnik ve din gruplarına mensup Suriyeli sığınmacıların yerel toplum ile kültürel uyumunu sosyolojik olarak analiz etmek için Şanlıurfa merkez ilçeleri Karaköprü, Haliliye ve Eyyübiye ilçelerinden 5 Arap, 5 Kürt, 5 Türkmen, 5 Yezidi (bir aile Zerdüşt) inancına mensup 20 sığınmacı aile ve yerel toplumdan 10 aile ile derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Çalışmada 2014 ve 2015 yıllarında Ay Işığım Derneği adı altında ve Açık Toplum Vakfı'nın desteğiyle yapılan Suriyeli Sığınmacıların Sosyo-Ekonomik Yapısı ve Savaşın Yarattığı Sosyo-Psikolojik Etkiler (SE-SP Etkiler) adlı araştırmanın yayınlanmayan verilerinden gerekli izinler alınarak yararlanılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda Suriyeli sığınmacılar ile yerel toplum arasında karşılıklı kültür alışverişin olduğu ancak bunun isteğe bağlı olmasından çok zorunlu bir biçimde gerçekleştiği görülmüştür. Birlikte yaşamanın getirdiği yükümlülükler, varış ülkesinde resmi iş ve işlemlerin karşılıklı bir etkileşimi zorunlu kıldığı izlenmiştir. Anahtar kelimeler; Sığınmacı, kültür, uyum, toplumsal kabul, dışlanma
Gençlerin serbest zamanlarını değerlendirmelerinde sosyal medyanın etkisi: Düzce Üniversitesi örneği
Bu araştırmanın amacı, üniversiteli gençlerin serbest zamanlarını nasıl değerlendirdiğini öğrenmek ve sosyal medya kullanımlarının, serbest zamanlarını değerlendirmede etkisinin olup olmadığını anlamaktır. Araştırmada, tesadüfi örneklem ile belirlenen 506 üniversite öğrencisine, serbest zamanı değerlendirme durumlarını ve sosyal medya kullanımlarını ölçmek için oluşturulan anket formu uygulanmıştır. Anketlerin cevapları SPSS veri programına girilmiş, çeşitli değişkenler karşılaştırılmış ve Ki-kare analizi yapılarak sonuçlara ulaşılmıştır. Araştırmada, gençlerin çoğunluğunun (%33,7) günde 6 saat ve üzeri serbest zamana sahip olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Üniversiteli gençlerin serbest zamanlarında en çok internette vakit geçirdiği ve müzik dinlediği; genç kadınların daha çok dizi-film izlediği, sinema ve tiyatroya gittiği ve kitap-dergi okuduğu; genç erkeklerin ise daha çok bilgisayar ve telefonda oyun oynadığı, bireysel ya da takım sporları yaptığı sonucuna ulaşılmıştır. Gençler, serbest zaman etkinliklerine katılmamalarının en önemli nedeni olarak bulundukları şehirde imkân olmaması ve maddi yetersizlik olduğunu belirtmişlerdir ve bu sonuçlarda gençlerin ailelerinin ekonomik durumlarının da etkisi olduğu gözlenmiştir. Maddi durumu düşük gençler, maddi yetersizlik nedeniyle serbest zaman etkinliklerine katılmazken, maddi durumu yüksek gençler bulundukları şehirde imkân olmaması nedeniyle serbest zaman etkinliklerine katılmadıklarını belirtmiştir. Üniversiteli gençlerin çoğunluğu (%39,7) günde 3-4 saat sosyal medya kullandıklarını belirtmiştir. Gençlerin en sık kullandığı ilk üç sosyal medya platformu Whatsapp, Instagram ve Youtube olmuştur. Genç kadınların, genç erkeklere göre çeşitli sosyal medya platformlarını daha sık kullandığı sonucuna ulaşılmıştır. Genç kadınların sosyal medyada arkadaş edinmeyi güvenli bulmadığı, genç erkeklerin ise sosyal medya üzerinden arkadaş edinme fikrine sıcak baktığı gözlenmiştir. Üniversiteli gençler, sosyal medyayı daha çok eğlenmek, rahatlamak ve serbest zamanlarını değerlendirmek için kullandıklarını ve sosyal medyanın kendileri için bir alışkanlık olduğunu belirtmişlerdir. Araştırmada, üniversiteli gençlerin genel olarak serbest zamanlarının çoğunu sosyal medya platformlarında ve dijital ortamlarda geçirdiği sonucuna ulaşılmıştır.
Serbest zamanların karanlık yüzü: Dijital oyun bağımlılığı ve sapma ilişkisi
Bu araştırma sapkın serbest zaman olgusunun yaşam kalitesi ile olan negatif ilişkisini ortaya koymayı ve tahammül edilebilen serbest zaman aktivitesi olarak dijital oyun oynama bağımlılığının sapma ile ilişkisini amaçlamaktadır. Araştırma, sapkın serbest zaman olgusunu "karanlık yüz" metaforuyla ele alarak, hem olumlu ve olumsuz yönlerine değinmeyi hem de görünmeyen, perdenin arkasında kalan yönünü ortaya çıkarmayı hedeflemektedir. Bu araştırmada, nicel veri toplama araçlarından yararlanılmıştır. Araştırma çevrimiçi link oluşturularak katılımcılara dağıtılmış, tesadüfi örnekleme ulaştırılmıştır. Araştırmaya katılımda gönüllülük esas alınmıştır. Anket toplamda 450 kişiye uygulanmıştır. Anketin uygulanmasının ardından SPSS programı aracılığıyla araştırmanın verilerinden frekans tabloları oluşturulmuş ve Ki-kare analizleri yapılmıştır. Araştırmanın katılımcıları cinsiyet, yaş, eğitim durumu, aile yapısı gibi bağımlı değişkenler bağlamında karşılaştırmalı analiz edilmiştir. Cinsiyet değişkeni ile bilgisayar oyunlarına bütçe ayırma, bilgisayar oyunlarının güncelliğini takip etme, iddia ve benzeri şans oyunlarına ilişkin eğilim gibi konulara yer verilmiştir. Ayrıca cinsiyet değişkenine göre madde kullanımına dair bulgular, internet kafeye gitme eğilimi, bilgisayar oyunlarında hakarete uğrama ve en çok mutlu olunan şeylere ilişkin toplumsal cinsiyet perspektifini de içine alan karşılaştırmalar yapılmıştır. Örneklemin eğitim durumu değişkenine göre madde kullanma durumları, oyun süresini azaltmada çevredekilerin etkisi, ailenin bilgisayarda geçirilen vakte etkisi gibi konular ekseninde karşılaştırmalar yapılmıştır. Örneklemin yaş değişkenine göre ise kendine ait bilgisayarı olma durumu, arkadaş ilişkilerine dair bulgular, çevrenin oyun süresine olan etkisi ve ailenin bilgisayarda geçirilen süreye etkisi karşılaştırılmaktadır. Araştırmanın bulguları kapsamında dijital oyun oynama sıklığı ile serbest zaman yoksunluğu arasında anlamlı bir ilişki olduğu ortaya çıkmıştır. Araştırmaya göre pandeminin de etkileriyle birlikte bilgisayar başında geçirilen sürelerin artması dijital oyun bağımlılığını tetikleyen bir diğer unsur olarak ortaya çıkmaktadır. Anahtar kelimeler: Oyun bağımlılığı, Tahammül edilebilen sapkın serbest zaman, Serbest zaman yoksunluğu.
Factors that affect the adaptation to remote work: An analysis of banking sector in Türkiye
The basis of this research is the factors affecting the adaptation of white-collar employees in the banking sector in Türkiye during the widespread transition from traditional work arrangements to remote work due to the impact of the Covid-19 pandemic. The conceptual and theoretical approach of this study is based on Blauner's concept of alienation, feminist theory, and symbolic interactionism, which together provide a consolidated understanding of the remote work phenomenon within the Covid-19 pandemic context from the perspective of white-collar remote workers employed in the banking sector in Türkiye. The data collection process followed an explanatory sequential mixed methods research design, starting with quantitative data collection process with the participation of 152 white-collar employees working remotely in Turkish banks and then continuing with the qualitative data collection with 11 participants. Of the 152 participants, 91 were female and 61 were male. Among the 11 participants in the qualitative data collection process, there were eight females and three males. Findings pointed out that despite difficulties, participants generally found remote work satisfactory, valuing its advantages and trying to develop coping mechanisms and strategies for the disadvantages. Household dynamics, loss of autonomy on the work, and communication patterns with the colleagues and senior managers were identified as influential factors in the adaptation process. In addition, it has been concluded through the research findings that changes in physical health, eating habits and sleeping patterns, and difficulty in coping with stress are among the factors affecting adaptation. Participants appreciated reduced commute time, flexible workspace arrangement, increased family time, and comfort in remote work. However, challenges included blurring work-life boundaries, distractions, health issues, and irregular working hours. Remote work may become more common in the future due to changing social order and work dynamics. It is crucial to understand the factors affecting adaptation to remote working and to develop mechanisms for these factors. Keywords: remote work, Covid-19 pandemic, gender, alienation, work-life balance
Ortopedik engelli memurların iş yaşamında karşılaştıkları sorunlar (Ankara ili örneği)
20. yüzyıl sonları itibariyle çalışma yaşamına dahil edilmeye başlanan ve sosyal haklar tanınan engelli bireylerin çalışma yaşamına girmesi, bu alandaki sosyal ve fiziki eksikliklerin gün yüzüne çıkmasına sebep olmuştur. Ortopedik engelli bireylerin çalışma hayatında karşılaştıkları sorunları tespit etmeyi amaçlayan bu çalışma, nitel bir araştırma olarak planlanmış ve 14 katılımcı ile derinlemesine görüşmeler yapılarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmada engelli memurların çalışma hayatına katılımını teşvik eden unsurların neler olduğu, Engelli Kamu Personeli Seçme Sınavı ile ilgili görüşleri, çalışma koşullarının nasıl olduğu, sosyal ilişkileri bağlamında amir ve çalışma arkadaşlarının kendilerine karşı genel tutumları, çalışma ortamlarının fiziki ulaşılabilirliği ve erişilebilirliği, mesleki doyumları ve sorunlara karşı sundukları öneriler üzerinde durulmuştur. Araştırmada çalışma hayatına katılan ortopedik engelli bireylerin daha gelişmiş akülü sandalye gibi cihazlara ihtiyaç duydukları, bunun da engelli bireylere ekonomik anlamda ciddi bir yük getirdiği ve gelirlerinin yetmediği belirlenmiştir. Engelli bireylerin iş yaşamına katılım nedenleri; ailelerinin olmadığı zamanlarda kimseye muhtaç olmamak, ekonomik bağımsızlık kazanabilmek, üretmek ve sosyalleşmek olarak saptanmıştır. Ortopedik engelliler engelli kamu personeli seçme sınavında; sınav süresinin kısa olduğunu, atamalarda engellilik oranının dikkate alınmadığını ve eğitimlerine uygun işe yerleşemediklerini belirtmişlerdir. Engelli memurların günlük mesai saatlerinin uzun olmasına bağlı olarak uzun süre tekerlekli sandalyede oturmaları nedeniyle başta bası yarası olmak üzere bir takım sağlık sorunları yaşadıkları ortaya çıkmıştır. Engelli bireylerin işe başladıkları ilk zamanlarda amirler tarafından endişe ile karşılandığı ve kendilerine yönelik beklentinin düşük olduğu görülmüştür. İşe başladıkları zaman engelli bireylerin iş yapamayacağı, ya da normal insanlar kadar iş hayatında verimli olamayacağı düşüncesi nedeniyle amirleri ve iş arkadaşlarının olumsuz ön yargılı tutumlarıyla karşılaştıkları tespit edilmiş ve engelli memurların iş hayatında kendilerini ispatlayabilmek için büyük çaba harcadıkları da belirlenmiştir. Özellikle tekerlekli sandalyeye bağımlı bireylerin çalışma ortamındaki fiziksel düzenlemelerin uygun olmaması nedeniyle fiziksel ihtiyaçlarını karşılamada zorlandıkları, bina içindeki fiziksel engeller nedeniyle rahat hareket edemedikleri ve başkalarının yardımına ihtiyaç duydukları ortaya çıkmıştır. Ulaşım anlamında da toplu taşıma araçlarına ulaşmakta ve toplu taşımadan yararlanmakta sıkıntılar yaşadıkları ve bazı katılımcıların ulaşım anlamında başkalarına bağımlı oldukları saptanmıştır. Engelli bireyler çalışma hayatında sorunlarının çözümü için bireysel, çevresel, toplumsal ve hukuki anlamda bir takım düzenlemelere ihtiyaç olduğunu belirtmişlerdir.
Madde bağımlılığı ile mücadelede inanç temelli yaklaşım
Maddenin kötüye kullanılması ve bağımlılık sorunu, sağlık, sosyo-ekonomik ve güvenlik ile ilgili etkileri ile bireyleri, aileleri ve genel olarak toplumu etkilemektedir. Dünyada hâkim anlayış, bağımlılık sorununu da içine alan madde kullanım bozukluklarının bir hastalık olarak kabul edilmesi ve buna uygun tedavi ve bakım hizmetlerinin teşvik edilmesidir. Ancak madde bağımlılığı ile mücadelede tedavi hizmetlerine entegre veya bağımsız şekilde uygulanan alternatif yaklaşımlar da yaygındır. İnanç temelli programlar ve terapötik topluluklar bunların başında gelmektedir. Bu çalışmada, bağımlılıkla mücadelede bir tedavi alternatifi olan inanç temelli yaklaşım ele alınmıştır. İnanç temelli yaklaşımın ne olduğu ve tarihsel gelişimi ortaya konarak Türkiye'de dini cemaatlerin madde bağımlılığıyla mücadele çalışmalarından örnekler uygulamalı olarak çalışılmıştır. Araştırma kapsamında Bişri Hafi Derneği, Bağımsız Yaşam Derneği ve Hikmet Gönül Erleri Derneği'nin bağımlılıkla mücadele ve rehabilitasyon çalışmaları incelenmiştir. Sonuçlar, inanç temelli programların katılımcılarının çoğunlukla, uzun süreden beri bağımlılık düzeyinde madde kullanan ve ağır uyuşturucular olarak tanımlanan maddeleri kullanan kişilerden oluştuğunu göstermiştir. Aynı şekilde programlara katılanların bağımlılıklarından kurtulmak için farklı tedavi yöntemlerini deneyip başarısız olmuş kişiler oldukları bulgulardan elde edilmiştir. İnanç temelli programlarda maneviyatın yanında yakın ilgi ve gönüllülük ayırt edici tutum olarak ortaya çıkmıştır. Programların yatılı olması da riskli sosyal çevreden uzak durmak ve yoksunluk dönemini atlatmak için önemli bir fırsat sunmaktadır. Bağımlıların program ekibi ve diğer hastalar ile birlikte iyileşme çabalarına göndermede bulunan iyileşme ortaklığı ilkesi programların önemli bir özelliğidir. Katılımcıların riskli sosyal çevreden izolasyonu, yüksek motivasyon ve yeniden sosyalleşme fırsatları inanç temelli yaklaşımların güçlü yanları olarak öne çıkmaktadır. Kurumsallaşma sorunları, profesyonel çalışan eksikliği ve sağlık sistemine dahil olamamak da bu yaklaşımın zayıf yönleri olarak değerlendirilebilir. Sonuçlar bağımlılıkla mücadelede inanç temelli programların Türkiye'de uygulanabilir ve yaygınlaştırılabilir bir alternatif olduğunu ancak henüz çok yeni olan programların geliştirilmesi ve desteklenmesi gerektiğini ortaya koymuştur. Anahtar Kelimeler: Madde Bağımlılığı, Bağımlılık Tedavisi, İnanç Temelli Programlar, Terapötik Topluluklar
Çocuklara verilen insani yardım hizmetlerine sosyolojik bir bakış: UNICEF Irak, Erbil örneği
Çatışma ve savaş ortamlarından etkilenmiş çocukların durumlarında etkili olan pek çok unsur bulunmaktadır. Bunlar farklı açılardan incelenmektedir ancak sayıları oldukça azdır. Etkili unsurlardan olan UNICEF gibi kurum ve kuruluşların çabaları önemlidir. Ancak yapılan çalışmalar; kimi zaman annenin, kimi zaman gönüllü çalışanların kimi zaman ise çocukların bakış açılarına odaklanmaktadır. Bu tür ortamlarada, bu üç grubun bakış açısını mahalleler arası farklara da dikkat ederek çalışan araştırmalara rastlanamamaktadır. Araştırmada alan çalışmasına odaklanılmış ve Erbil'i çevreleyen Kasnazan, Shawes, Mamzawa ve Daratu yoksul mahalelerinde, UNICEF'in de üzerinde çalıştığı çocukların durum tespiti; doğrudan çocuklardan, dolaylı olarak ise anne ve gönüllülerin bakış açıları üzerinden değerlendirilmeye çalışılmaktadır. Bu amaçla 52 çocuk, 52 anne ve 15 UNICEF gönüllüsü tesadüfi örneklem ve uygun örneklem teknikleriyle seçilmiştir. Onlara anketler uygulanmış, gözlemler ve konuyla ilgili kaynak taramaları yapılmıştır. Anket verileri SPSS programı ile analiz edilerek sunulmuştur. Çalışma dört ana bölümden oluşmaktadır. Giriş ve kavramsal ve teorik bölümlerde çalışmanın önem ve orjinalliğine değinilmektedir. Üçüncü bölümde, çalışmanın metodolojik detaylarına yer verilmektedir. Dördüncü bölümde ise bulgular ve değerlendirmeler yer almaktadır. Burada; sosyo-demografik bulgular, yerleşim birimi, eğitim durumu, sağlık ve güvenlik durumu, aile yapıları, akran gruplarla ve akrabalarla, komşularla ilşkiler, ikamet alanlarındaki değişimler, çocukların etkileşimde oldukları görevli ve kuruluşlar, UNICEF'in çocuk konulu uygulamaları, bu programların ortakları, çocukların farklılıkları, farklı ortamlarda farkındalık ve tanınırlıkları, çocukların yaşamlarında oluşan ve hedeflenen değişimler ve COVID-19 Pandemisinin etkileri başlıkları altında veriler analiz edilmektedir. Sonuç ve öneriler kısmında, Erbil'in bu dört yoksul mahallesinde çocukların farklı çocukluk deneyimlerinin olabildiği, çocuklara ilişkin değerlendirmelerde bakış açısının farklılaşabileceğine ve durum tespitlerinde sonuçların katılımcılar (çocuk, anne ve gönüllüler) ve yerleşim yerlerine göre ( Erbil ve dört mahalesi) farklı sonuçlar verebileceğini ortaya konulmaktadır. Yerleşim bazlı çalışmaların önemine dikkat çekilmektedir. UNICEF gibi uluslararası kuruluşlar kadar katılımcıların, hükümetlerin ve sosyal çevrenin de çatışma ortamlarından etkilenen çocukların durumlarını belirlemede ne kadar önemli fonksiyonlarının olduğu da vurgulanmaktadır. Bu bölümde, gelecek çalışmalar için kısmi önerilerde de bulunulmaktadır.
Türkiye'de hayırseverlik kültürü: Zengin bağışçılar üzerine sosyolojik bir araştırma
Modern kapitalist sistemin ve yenidünya düzeninin sonucu olarak ulusal ve küresel çaptaki gelir dağılımı adaletsizliği, zenginler ile yoksullar arasındaki mesafenin açılıp derinleşmesine yol açmaktadır. Hayırseverliğin yoksullukla birlikte pek çok sosyal ve ekonomik problemlerin çözümüne katkı sağlayacağı aşikârdır. Bu bakımdan başta bireyler olmak üzere devletlere, ulusal ve uluslararası kuruluşlara ve sivil toplum kuruluşlarına önemli vazifeler düşmektedir. Zenginlerin hayırseverlik ilgileri ve yüksek miktarlardaki bağışları, bireysel ve kurumsal bağışlar düzleminde genel toplumsal sorunlara çözüm arayışlarında önemli katkılar sağlamaktadır. Bu nedenle zenginlerin hayırseverlik algı ve davranışları, hayırseverlik kültürüne katkıları bu araştırmanın temel konusunu oluşturmaktadır. Bu araştırmanın yapılma nedenlerinden biri, zenginler üzerine yapılan çalışmalara katkı sağlayacağı düşüncesidir. Çünkü ülkemizde zenginler ve hayırseverlik ilişkisinin sosyolojik bağlamda irdelenmediği tespit edilmiştir. Bu araştırma, zenginlerin hayırseverlik kültürünü ve bu kültürün alt bileşenlerini tanımak ve betimlemek amacıyla Türkiye'nin doğusundan, ortasından ve batısından temsilen olmak üzere üç ilde ikamet eden (Malatya, Konya ve İstanbul) bazı zengin aile ve kişilerle gerçekleştirilen bir alan araştırmasıdır. Araştırmada, gözlem ve derinlemesine mülakatın yapıldığı nitel bir yöntem izlenmiştir. Araştırmanın örneklem grubu ise 45 kişiden oluşmaktadır. Araştırmada bağışta bulunma nedenleri arasında pek çok etmenin yer aldığı tespit edilmiştir. Bunların arasında dinî inanç ve tutumlar, empati kurma, huzur ve mutluluk psikolojisine erişmek, sosyal sorumluluk ve sosyal adalet, sosyal dayanışma ve yardımlaşma gibi unsurlar öne çıkmaktadır. Ayrıca, hayırseverlik kültürüne önemli katkılarıyla birlikte siyasi ve ekonomik kazanımlar elde etmek, statü ve prestiji artırmak, zenginliği hayırseverlik üzerinden teşhir etmek gibi amaç ve eğilimler de zengin hayırseverliğinin önemli bir yönünü oluşturmaktadır. Anahtar Kelimeler: Hayırseverlik, Bağış, Zenginler, Yoksulluk, Sosyal Adalet, Sosyal Yardımlaşma, Sosyal Dayanışma, Gönüllü Kuruluşlar
Toplumsal cinsiyet açısından kadın girişimciliği: Elazığ İş Kadınları Derneği (ELİKAD) üyeleri üzerine sosyolojik bir araştırma
Günümüzde yaşanan bilimsel ve teknolojik gelişmeler; neo-liberal politikalar, kadınların çalışma hayatındaki konumlarını değiştirerek görünürlüğünün artmasına olanak tanımıştır. Özellikle kadın girişimciliği noktasında değerlendirildiğinde bu görünürlüğün dikkat çekici oranda artmış olduğu da gözlemlenmektedir. Bu çalışmada, kadın girişimcilerin işgücü piyasasındaki konumlarının mevcut toplumsal cinsiyet rolleri açısından nasıl belirlendiği incelenmiştir. Ataerkil toplum yapısında, toplumsal cinsiyet nedeniyle kadınlara ve erkeklere farklı toplumsal roller yüklenmektedir. Bu nedenle erkek ve kadın arasında toplumsal hayata katılma düzeyinde farklılıklar vardır. Buna göre erkek; evin ekonomik gereksinimini karşılamak, kadın ise; evin bakım işlerini ve çocukların sorumluluğunu almak durumundadır. Ayrıca girişimciliğin kadınlar tarafından ne derece benimsendiği, kadınların girişimcilik sürecinde karşılaştıkları sorunları ve bu sorunların toplumsal cinsiyetle bağlantılarını ve girişimciliğin kadınların genel olarak toplumsal konumlarında ne ölçüde bir değişim meydana getirdiği Elazığ örneğinden yola çıkılarak incelenmiştir. Bu çalışmada, nitel araştırma yöntemi ve derinlemesine mülakat tekniği kullanılmış ve bu çerçevede çeşitli sektörlerde faaliyet gösteren Elazığ İş Kadınları Derneği'ne üye on kadın girişimci ile yüz yüze görüşme yapılmıştır. Yapılan çalışma sonunda elde edilen bulgular değerlendirilmiş ve yorumlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Girişimcilik, Kadın Girişimciliği, Toplumsal Cinsiyet.
Hükümlülerin topluma kazandırılmasında denetimli serbestliğin rolü: Malatya ili örneği
Batılı ülkelerde ceza infazının bel kemiği haline gelmiş olan Denetimli Serbestlik ülkemizde de yakın bir zamanda kullanılmaya başlanmıştır. Bu sistem sayesinde, suça karışmış olan kişiler toplum içerisinde sorumluluk alarak, sosyal hayata adaptasyon süreçleri hızlandırılmaya çalışılmaktadır. Bu çalışma, suçlu olarak görülen insanların topluma yeniden kazandırılıp kazandırılamayacağını, Denetimli Serbestlikte eğitim ve iyileştirmenin bu konudaki rolünü ortaya çıkarmayı amaçlamıştır. Çalışma, Ocak 2014-Ocak 2015 tarihleri arasında Malatya ili örneğinde, sistemden seçilen 75 kişiden elde edilen verilere odaklanmıştır. Yapılan hesaplamalarda toplam kişi sayısının 803 kişi olduğu saptanmıştır. Her gruptaki kişilerin yüzde onu alınarak anket uygulanmıştır. Yapılan hesaplamalarda, dört grupta toplam 75 kişiye: SAMBA' dan 49, Öfke Kontrolünden 13, HAYDE' den 10 ve ÇMP' ye katılanlardan 3 kişiye anket uygulanmıştır. Bunun için Denetimli Serbestlik Sisteminin uygulanışı ve sonucunda hükümlü, sanık veya şüphelilerin Denetimli Serbestlik kapsamında ıslahının, iyileştirme ve eğitiminin mümkün olup olmadığı tartışılmaktadır. Takip edenlerin tespiti toplumsal süreçler içinde birer gerekliliktir: Denetimli Serbestlikte eğitim ve iyileştirme etkinliğinin değerlendirilmesi bir ihtiyaçtır. Denetimli Serbestliğin kişinin tekrar suç işlemesini önlemede daha işlevsel hale gelmesi amacıyla mevcut uygulamanın incelemesinin yapılması gerekmektedir. Bunların yanında sistemin eksik yönleri ile uygulamadaki aksaklıklarının da tespit edilmesi gerekmektedir. Bu çalışma, Malatya ili örneğinde bir durum tespiti yapmayı hedeflemektedir. Çalışma, kaynak taraması, kayıtlar ve anket verileri üzerinden konuyu işlemektedir. Çalışma üç ana bölümden oluşmaktadır. İlk olarak giriş kısmı yer almaktadır. Birinci bölümde, Denetimli Serbestlik Sisteminin ne anlama geldiği, uygulamaları ve temel ilkeleri tanımlayan kavramsal ve kuramsal çerçeve yer almaktadır. İkinci bölümde, çalışmanın metodolojisi yer almaktadır. Üçüncü bölümde ise bulgular üzerinde durulmaktadır. Çalışmanın bulguları bölümünde hedef ve amaçlar doğrultusunda alt başlıklar oluşturularak beş aşamada ele alınmıştır. Bu aşamalar; hükümlünün, sosyo-demografi, hane halkı ve aile, ekonomik durum, suç ve Denetimli Serbestlik süreci ile ilgili bulgulardır. Son olarak sonuç ve öneriler üzerinde durulmaktadır. Anahtar Kelimeler: Denetimli Serbestlik, Eğitim ve İyileştirme, Topluma Kazandırılma, Grup Çalışmaları.
Sahra-altı Afrikalı göçmen kadınların kamusal alanı kullanma biçimleri ve mekân deneyimleri: Burdur kent pratikleri üzerine bir çalışma
Bu çalışma Afrikalı kadınların "kırılgan" konumlarını sorunsallaştırmak ve kadınların "kent hakkı" kavramı bağlamında kamusal mekânlara erişilebilirliğini, eşit ve özgür bir biçimde kullanılabilirliğini tartışmaya açmayı amaçlamaktadır. Kent, hakim eril kültür ile davranış örüntüleri oluşturarak kamusal ve özel alan ayrımını ortaya çıkarmaktadır. Toplumsal cinsiyet ideolojisi bağlamında iş bölümünün temel belirleyicisi olan bu ayrım sadece mekânsal bir ayrım olmayıp, sembolik temelde de kadın ve erkek olmanın kültürel anlamlarını inşa eder. Bu ayrım aynı zamanda kadınların kent ile olan ilişkisini doğrudan etkileyerek daha dezavantajlı bir konumda yer almalarına neden olmaktadır. Kadınların gerek özel alan gerekse kamusal alan içindeki deneyimlerini belirleyen bu dezavantajlı kimliğine aynı zamanda türdeş olmayan farklı kimliklerin eklemlenmesi, çoklu dezavantajlılık ve çoklu ötekilik kavramlarını da gündeme getirmektedir. Nitekim cinsiyet, sınıf, etnisite, din, vatandaşlık, ırk ve benzeri özelliklerin yol açtığı kesişimsel kimlikler ve mekânlar, kadınların gündelik hayat pratikleri ve kent deneyimleri üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Bu bağlamda söz konusu bu çalışma; kesişimsellik yaklaşımından yola çıkarak, türdeş olmayan çoklu kadın kimliğinin (göçmen, renkli, yoksul) kent yaşamı üzerindeki etkilerini konu edinerek, toplumsal cinsiyet perspektifinden kadınların kentsel mekânları nasıl deneyimlediklerini, Burdur'da yaşayan Somalili göçmen kadınların gözünden anlamayı amaçlamaktadır. Araştırmanın örneklem grubunu Burdur'da yaşayan 17 Somalili kadın oluşturmaktadır. Çalışma nitel araştırma tasarımından yola çıkmaktadır. Görüşme tekniği ile elde edilen veriler belli temalar etrafında kategorize edilerek yorumlanmıştır.
Öğretim üyelerinin boş zaman etkinlikleri üzerine sosyolojik bir araştırma: Doğu Anadolu örneği
Boş zamanların değerlendirilmesi, insan yaşamının her döneminde ele alınmasıgereken bir konu olmasının yanında bu faaliyetlere katılma insan yaşamının önemli birzaman dilimini oluşturmaktadır. Boş zaman sanayileşme öncesi toplumlarda üst sosyalsınıflar için bir statü sembolü ve prestij kaynağı olarak kullanılırken, bu anlayışgünümüz modern toplumlarında günlük yaşamın vazgeçilmez bir parçasınıoluşturmuştur. Günümüz modern toplumlarında ekonomik, sosyal- politik yaşamdagörülen hızlı ve baş döndürücü değişiklikler, boş zamanların önemini ve değerlendirmebiçimini de etkilemiştir.Toplumda, belirli bir sosyal statüye sahip olan öğretim üyeleri saygın veönemli bir görev üstlenmekle beraber aynı zamanda yoğun ve stresli bir mesleksahibidirler. Üst ve ortanın üstü sosyo-ekonomik grup içerisinde gösterilen eğitimli,bilgili, birey olmalarının yanında, toplumun geleceğine yön veren kurumlarda görevyapmaktadırlar. Bu grubun boş zamanlarında hangi aktivitelere ve ne sıklıklakatıldıkları bu araştırmanının konusunu oluşturmaktadır.Elde edilen araştırma verileri ışığında; öğretim üyelerinin kişisel bilgiler vesosyo-ekonomik özellikleri belirlenmiştir. Boş zaman değerlendirme etkinliklerieğlenme, dinlenme, toplumsallaşma ve toplumsal ilişkiler gibi işlevleri yerinegetirmektedir. Öğretim üyeleri kitap okuma, aile üyeleri ile birlikte olma, sosyal vekültürel faaliyetlere katılma gibi bireysel-entellektüel gelişme ve sosyal ilişkiler yönüağırlıklı olan aktivitelere katılmaktadırlar. Kahve-kafeteryaya gitme, bar-gazino-birahane gibi eğlence yerlerine gitme gibi etkinliklere ise, düşük oranlardakatılmaktadırlar.Anahtar Kelimeler: Boş Zaman, Rekreasyon, Boş Zaman Etkinlikleri, ÖğretimÜyeleri
Substitution as a government strategy: Social assistance and radical rural movements in Brazil and India
This study delves into how governments strategically respond to social movements, with a specific focus on Brazil and India, and whether their strategies are effective. The study analyzes the Brazilian government's use of the flagship social assistance program, Bolsa Familia, and the Indian government's use of the National Rural Employment Guarantee Act to contain rural unrest led by radical social movements like the Landless Workers' Movement and the Maoist Naxalites. The analysis introduces a third systematic government response, referred to as "substitution," which involves delivering government policy that addresses grievances but is not demanded by the movement. The study also examines how the impact of the substitution strategy on movements' mobilization depends on their claim-making. Using two novel databases and quasi-experimental empirical designs, the study finds that both governments aimed to use these programs as a counter-insurgency measure by substituting the land rights of the rural poor. However, this strategy led to the demobilization of rural mobilization in Brazil, while the Maoists were able to gain new mobilization advantages via the program. Additional qualitative analysis indicates that the Maoists effectively framed the program as a collective action demand, transforming substitution into "concession" and reversing the program's demobilizing impact. Overall, this study sheds light on the intricate relationship between social movements and government policies in two of the world's largest democracies.
GAP'tan önce Harran kasabasının sosyal yapısı
Çamiçi beldesinde dini hayat: Alevilik üzerine sosyolojik araştırma
r ÖZET Doktora Tezi Çam içi Beldesinde Dini Hayat; Alevilik Üzerine Sosyolojik Bir Araştırma Recep CENGİZ Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sosyoloji Anabilim Dalı Bu araştırma için, Alevi kültür sahası diyebileceğimiz bir bölge ele alınmış, anket, gözlem ve mülakat adı verilen tekniklerle bu bölgedeki araştırma bizzat tarafımızca, yürütülmüştür. Toplam 300 kişiye anket uygulanarak Aleviliğin grup içi ve grup dışı nitelikleri, bakış açılan değerlendirilmiştir. Bu bağlamda Alevi inanç sisteminin sosyolojik açıdan tarafsız bir yorumu için önce bu tür cemaatlerin, grupların genel sosyoloji içinde teorik açıklamasını yapmak amacıyla kuramsal çerçeve içinde sosyolojik açıdan din ele alınarak incelenmiştir. Yine kuramsal çerçeve içinde ele alınan Alevilik bir Türk heteroksisi olarak hem kendi kimliksel açılımıyla, hem de sosyolojik bakış açısıyla değerlendirilmiştir. Bir tür heterodoks inanç sistemi oluşturan ve kendisini ortodoksiye göre mukayese eden Aleviliği açıklamak amacıyla Sünnilik ile ilgili açıklamalara yer verilmiş, bu karşılaştırmadan doğan farklılıklar ve bakış açısı önce teorik, sonra da ampirik olarak tespit edilmiştir. Gerek Aleviliğin gerekse Sünniliğin bu tür teorik açılımlarını daha iyi anlaşılır hale getirmeye yönelik olarak Aleviliğin tarihi gelişimi içinde önce Hz. Peygamber döneminden başlayarak Anadolu ya gelinceye kadar olan gelişmeler teorik çerçeve içinde kısaca özetlenmiştir. Özel bir konuma sahip olan Anadolu Aleviliği ise, Türk-İslam etkileşimi içinde ayrıca ele alınarak kısaca değerlendirilmeye çalışılmıştır. Hacı Bektaşi Veli'nin, tarihi bir dinsel grup lideri olarak, sahip olduğu misyon Anadolu yönü ağırlıklı olarak açıklanmıştır. Sözü edilen bu kuramsal ve kavramsal açıklamalardan sonra, anket mülakat, ve gözlem sonuçlarından elde ettiğimiz veriler ışığında; 1) Alevi-Bektaşiliğin sosyo-kültürel referans kaynakları (grup içi dinamikler) çerçevesinde; Alevi-Bektaşiliği belirleyen temel kriterler olarak, Aleviliğin bilgiII temelinde, başta aile olmak üzere dedelik kurumunun geleneksel sözlü anlatımda önemli bir işleve sahip olduğu belirlenmiştir. Dini ve sosyal törenlerin cinsiyet ayırımına dayanmaksızın performe edildiği, cem törenlerinin bir ritüel ortam olarak ?/ önemini koruduğu, araştırmanın ampirik bulgularından anlaşılmaktadır. Söz konusu dini cemaatin, kimliği kurma ve korumaya ilişkin tutumlarında ise; özellikle kendilerini tanımlarken, Bektaşi olmaktan çok Alevi ya da hem Alevi hem de Bektaşi olduklarını ifade ettikleri belirlenmiştir. Kızılbaşlık ifadesi ise, kimliğin belirlenmesinde kullanılmamaktadır. Toplumda kendileri için oluşturdukları kimliği rahatça ortaya koyabilme yeterliliğine sahip oldukları görülmektedir. Eş seçiminde gösterilen hassasiyetin gittikçe bir tabu olmaktan çıkarıldığı ve sivil toplum kuruluşlarına ihtiyatla yaklaşıldığı burada yapılan tespitlerden yine bazıları olmuştur. Alevilerin temel dinsel kurumlarını, musahiplikten düşkünlüğe hatta dedeliğe kadar sorguladıkları görülmektedir. Aleviliğin temel dinsel motifleri; Kur'an'a bakış, mitolojik unsurlara inanç, cami-cemevi, namaz-niyaz benzeştirilmeleri tarzında tipik göstergelere yaslanmaktadır. 2)-Aleviliğin kendini ayrıştırması (grup dışı dinamikler) ise; Sünniliğin algılanmasına bağlı olarak gerçekleşmektedir. Tarihsel ve dinsel ayrışma, birbirini tamamlayarak rasyonalize edilmektedir. Sünniliğe getirilen tanımlardan, Sünnilik için oluşturulan ön yargılardan, Sünnilerle ilişkilerin sosyal etkileşim yoğunluğuna kadar pek çok bakış, Alevi inanç sisteminin geleneksel izleriyle doludur. Alevi-Bektaşiliğin hukuki-siyasi yelpazesinde ise; merkezi otoritenin, dinsel bir beklenti olarak tarihi söylemlerle yadsındığı, ülke sorunlarına bakışta, geleceğe ilişkin kaygılarda, tüm toplumla uyuştuğu, kendine özgü bir siyasi yapılanma arzusu içinde bulunduğu, kadın- erkek eşitliğinin miras bölüşümü ile bir kez daha onaylandığı görülmektedir. Anadolu Aleviliğinin temel hareket noktası, gerek tarihsel gerekse yaşanan boyutu ile Hz. Ali taraftarlığı ve büyük üstad Hacı Bektaşi Veli ve onun takipçilerinin görüş ve düşünceleri üzerine inşa edilmiştir. Aleviler bu anlamda bizim tarihimizin, kültürümüzün, soyumuzun ve toplum değerlerimizin oluşturduğu tarihi kültürel dokumuzun bir tonudur. Bu nedenle Alevi inanç sistemine, kendi inanç sistemimiz gibi yaklaşmamız gerektiği unutulmamalıdır.
Selective and performative religiosity: Secularization of the devout bourgeoisie in Türkiye
This thesis examines the secularization of the devout bourgeoisie in Türkiye, who have historically identified as anti-modern, anti-secular, and anti-consumerist, but have subsequently experienced a notable transformation, embracing hybrid identities characterized by conspicuous consumption and leisure practices. Using qualitative methods, including non-participant observation and in-depth interviews, this study argues that secularization is evident within the devout bourgeoisie; yet, it is not a decline in religiosity but a transformation of religious practices. The study introduces the concepts of 'selective and performative religiosity', wherein individuals engage in visible and ritualistic expressions of devotion while minimizing the certain imperatives traditionally associated with Islam. The secularization process is framed as 'instrumental and contextual,' reflecting a pragmatic and context-dependent engagement with religion. This thesis further explores the role of embourgeoisement in reshaping religious subjectivities, illustrating how wealth, embourgeoisement and mobility influence the transformation of religiosity. By emphasizing the significance of the consequential dimension of religiosity, particularly in relation to leisure and consumption culture, this research contributes to the understanding of secularization as a dynamic, context-dependent phenomenon, with implications for elite religiosity and the broader discourse on modernity, identity, and faith in Muslim-majority societies.
Toplumun afet risk algısı ve afete hazırlıklı olma durumu: Bingöl örneği
Bu araştırma, Bingöl ilinde yaşanabilecek olası deprem risk algısını, risk toplumları kuramı çerçevesinde ele alarak değerlendirmeyi sağlamaktadır. Çalışma, deprem gibi doğal afetlerin bireysel ve toplumsal düzeydeki algısına yönelik kapsamlı bir yaklaşım sunmaktadır. Türkiye'nin en aktif fay hatlarının kesiştiği nokta üzerinde yer alan Bingöl, büyük depremlerle şekillenmiş bir tarihe sahip olup, hem fiziksel hem de toplumsal kırılganlıklarıyla afet yönetimi stratejilerinde kritik bir öneme sahiptir. Bu bağlamda, Ulrich Beck'in modernleşmeyle birlikte şekillenen risklerin yerel boyuttan, küresel boyuta taşındığını savunan risk toplumu kuramı temel alınmıştır. Ayrıca Anthony Giddens'ın günlük yaşamda risklerin dağılımını vurgulayan perspektifi de öğelerin teorik çerçevelerine katkı sağlamaktadır. Araştırmada nicel bir yöntem kullanılmış ve Google Form web2 aracıyla anket düzenlenmiş online aracılığıyla veri toplanması sağlanmıştır. Ankete, Bingöl ilinde ikamet eden 18 yaş ve üzeri bireyler gönüllülük esasıyla katılmıştır. Toplanan veriler, SPSS programı ile analiz edilerek risk algısı, kaygı düzeyi ve deprem öncesi hazırlıklı olma durumu arasındaki orantılar değerlendirilmeye çalışıldı. Araştırma kapsamında cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, medeni durum, Bingöl'de ikamet süresi ve geçmişte yaşanan depremler gibi demografik değişkenlerin risk algısı üzerindeki etkileri değerlendirildi. Elde edilen bulgular, yüksek bir deprem risk algısına sahip olduğunu, ancak bu algılamanın her zaman hazırlık çalışmasına dönüşmediğini göstermektedir. Ayrıca risk algısı ile kaygı düzeyi arasında güçlü bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Çalışma, depremlerin sadece fiziksel yıkımlarla sınırlı kalmadığını, aynı zamanda toplumsal eşitsizlikleri derinleştirdiğini, ekonomik kalkınmayı sekteye uğrattığını ve uluslararası sistemlerde zincirleme devam eden problemlere yol açtığını ortaya çıkarır. Bu birlikteliğin, Beck'in "bumerang etkileri" biçimi, yerel düzeyde meydana gelen bir afetin küresel düzeyde ekonomik ve sosyal olarak yol açabileceğini vurgulamaktadır. Araştırmanın, Bingöl ilinde risk algısının içeriğini anlamanın yanı sıra, yerel yönetimler ve sivil toplum örgütleri için etkili afet yönetim politikalarının geliştirilmesine ışık tutma önerileri sunulmaktadır.
Denetimli serbestlik sisteminden faydalanan madde bağımlıları üzerine sosyolojik bir araştırma: İstanbul Anadolu Denetimli Serbestlik Müdürlüğü örneği
Bu araştırma hakkında denetimli serbestlik tedbiri kararı verilmiş uyuşturucu madde kullanan bireyleri konu edinen bir araştırmadır. Çağın sorunu olan ve oldukça mücadele gerektiren uyuşturucu madde kullanımı konusu çerçevesinde oluşturulan bu araştırmada madde kullanan kişilerin sosyal, ekonomik ve kültürel profillerinin incelenmesi, bu kişilerin uyuşturucu madde kullanımı konusundaki bilgilerinin, davranış düzeyleri ve tutumlarının ölçülmesi ve bu kişileri madde kullanımına iten sebeplerin anlaşılması amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra devletin uyuşturucu ile mücadele eden birçok kurumundan biri olan denetimli serbestlik merkezinde uyuşturucu madde kullanan kişilere uygulanan uygulamaların kişiler açısından yeterliliğinin ve faydasının anlaşılması, tüm bulgular ışığında ilgili literatüre katkı sağlanmak amaçlanmıştır. Bu amaçlar ışığında İstanbul Anadolu Denetimli Serbestlik Merkezinde bulunan 200 madde kullanıcısı ile anket çalışması yapılmıştır. Gerçekleştirilen analizler sonucunda bu kişilerin çoğunluğunun medeni durumunun bekar olduğu, orta gelirli olduğu, eğitim seviyesinin düşük olduğu, madde kullanımlarında en etkili nedenin arkadaş ortamı olduğu, madde kullandıkları için hayatlarında en çok aileleriyle ilgili problemler yaşadıkları, maddeyi ilk kez arkadaşları sayesinde temin ettikleri, ilk kez esrar maddesini denedikleri, en çok esrar maddesini kullandıkları, denetimli serbestlik uygulamalarından fayda aldıkları, denetimli serbestlik uygulamalarında eksik bir yön bulmadıkları ve haklarında denetimli serbestlik kararının verilmesinden sonra hayatlarında bir çok alanda iyileşme yaşadıkları sonuçlarına ulaşılmıştır. Elde edilen bulgular ilgili literatüre katkı sağlamak amacıyla sonuçlar bölümünde tartışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Uyuşturucu Madde, Bağımlılık, Madde Bağımlılığı, Denetimli Serbestlik
Üniversite öğrencilerinin toplumsal cinsiyet rolleri ve kadına yönelik şiddete ilişkin tutumları: Dicle Üniversitesi örneği
Toplumumuzda yaygın bir sorun olarak ortaya çıkan, kadına yönelik şiddeti etkileyen toplumsal cinsiyet tutumları ve bazı sosyodemografik değişkenlerin mevcut olduğu tahmin edilmektedir. Bu araştırma üniversite öğrencilerinin kadına yönelik şiddet ile toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumlarını ve bu tutumlara etki eden faktörleri belirlemek amacıyla kesitsel olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini Dicle Üniversitesinin Ziya Gökalp Eğitim, Tıp, Hukuk, İlahiyat, Edebiyat Fakültelerinde son sınıf öğrencisi olan 404 kadın ve erkek üniversite öğrencisi oluşturmaktadır. Üniversite öğrencilerinin kadına yönelik şiddete ve toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumları cinsiyet, ailenin ortalama aylık gelir durumu, anne-baba eğitim düzeyleri, anne-baba çalışma, aile içi şiddete maruz kalma, anne babanın akrabalık durumu, aile içi şiddete şahit olma durumu, doğum yeri, okunulan lise, okunan fakülte, kardeş sayısı, kadına yönelik şiddet türlerine ilişkin farkındalıkları, ailenin şiddete yönelik tahmin edilen tutumu gibi çeşitli değişkenler açısından ele alınmıştır. Veri toplama aracı olarak, "Sosyodemografik Bilgi Formu", literatür taraması sonucu ulaşılmış Kanbay, Işık, Yavuzaslan, Keleş tarafından (2012) daha önce kullanılmış olan kadına yönelik şiddet ile ilgili tutumları içeren ve 19 sorudan oluşan bir anket formu "Kadına Yönelik Şiddet Tutum Anketi", Zeyneloğlu (2008) tarafından geliştirilen "Toplumsal Cinsiyet Rolleri Tutum Ölçeği" (TCRTÖ) ve oluşturulan bazı tutum cümleleri kullanılmıştır. Anket formu katılımcılara 1-12 Aralık 2015 tarihleri arasında uygulanmış, veriler SPSS for Windows 16.0 (Statistical Package for Social Sciences) bilgisayar programında; ortalama, standart sapma ile yüzdelik sayılar, Ki-kare, Fisher's Exact, Speraman's Rho, Kruskal-Wallis ve Mann-Whitney U testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırma sonucunda kadına yönelik şiddet ile toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin tutumlar arasında anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Cinsiyet, fakülte, kardeş sayısı, toplumsal cinsiyet dersi alma, kız çocuğu tercihi, toplumsal cinsiyet ve kadına yönelik şiddet tutumlarıyla ilişkili bulunmuştur. Ayrıca aile içi şiddete maruz kalma, ebeveynler arası şiddete tanıklık, aile içi şiddet uygulama ile ailenin kadına yönelik şiddete yönelik algılanan tepkilerinin birbirleriyle ilişkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar Sözcükler Toplumsal cinsiyet rolü, şiddet, kadına yönelik şiddet, üniversite öğrencileri
Franz Kafka'nın eserlerinde tanınma ve yabancılaşma problemi üzerine bir inceleme
Bu çalışma Franz Kafka'nın eserlerindeki tanınma ve yabancılaşma problemlerinin sosyolojik bir bakış açısıyla incelenmesini konu edinmiştir. Çalışmada öncelikle tanınma, yabancılaşma ve sosyal onay kavramlarının tanımına ve ilgili kuramcıların görüşlerine yer verilmiştir. Yazıları yaşantısının birer aynası olma niteliğine sahip olduğu için ikinci bölümde Kafka'nın yaşamı, kişiliği ve edebi yönü ele alınmıştır. Kafka eserlerinde mevcut toplumsal düzen içerisinde sistemin dışında kalan bireyin nasıl kabul görmediğini ve dışlandığını çarpıcı bir biçimde dile getiren bir yazardır. Kafka bireylerin belirli kalıplar içerisine alınmaya çalışıldığı, aynılaştırıldığı bir toplumda özellikle Yahudi kimliği ile kendi olma mücadelesi vermiştir. Bu mücadele kendini insanlardan ve toplumdan uzaklaştırdığı, kendi içine dönerek yazılarına sığındığı bir mücadeledir. Ayrıca aile ilişkilerinin duygusal bağdan yoksunluğu ve babası ile kurmuş olduğu negatif bağ da tanınma ve yabancılaşma problemleri yaşamasına zemin hazırlamıştır. Üçüncü bölümde ise Kafka'nın eserlerinden örnekler verilerek tanınma ve yabancılaşma problemlerinin nasıl yansıtıldığı ortaya çıkartılmaya çalışılmıştır. Bu bağlamda "Babaya Mektup" ve "Günlükler" adlı eserlerine özellikle ağırlık verilmiştir. Babaya Mektup, babası ile olan ilişkileri ve tanınma problemi açısından; Günlükler ise diğer sosyal ilişkileri ve yabancılaşmanın birey üzerindeki olumsuz etkilerini anlama açısından önemlidir. Çalışma tüm bu yönleri ile Kafka'nın eserlerinde tanınma ve yabancılaşma sorunsalı üzerinde durarak özellikle tanınma bağlamında ilgili literatüre katkı sağlamayı amaçlamıştır. Anahtar Kelimeler: Franz Kafka, Tanınma, Yabancılaşma, Sosyal Onay
Suriye'den Türkiye'ye göçün kadınların sağlığına etkisi üzerine niteliksel bir araştırma: İstanbul örneği
Göçün insan yaşamı üzerinde birçok farklı etkisi olmakla beraber en yıkıcı etkilerinden biri de göçmenlerin sağlık sorunlarına zemin hazırlamış oluşudur. Bu tezin konusu 18-50 yaş aralığındaki Suriyeli mülteci kadınların göç süreci ve sonrası boyunca karşılaştıkları sorunların sağlıkları üzerindeki olumsuz etkilerinin araştırılmasıdır. Bu tez çalışması göç eden göçmen kadınların göç öncesi, göç esnası ve göç sonrası yaşadıkları sağlık sorunları üzerine bir araştırma yaparak, göçmen kadınların yaşadığı sağlık sorunlarına genel bir bakış açısı oluşturmaktır. Bu bağlamda yaşanılan sorunlara çözüm önerileri getirilmesi hedeflenmiştir. Bu çalışma kapsamında 40 Suriyeli mülteci kadın ile görüşme sağlanmıştır. Yorumlayıcı epistemoloji ve kesişimsel feminizm yöntemi izlenerek, derinlemesine görüşme tekniği ile görüşmeler sağlanmış olup bu görüşmeler tezde üç ana bölümde incelenmiştir. Sonuçta çalışmaya katılan kırk kadının verdiği cevaplar doğrultusunda göçün mutlak süreçte yıkıcı etkileri olmakla beraber göç edilen ülkenin yaşam şartları ve coğrafi koşullarının da belli sağlık problemlerine zemin hazırladığı belirlenmiştir. Katılımcılar göçün en büyük etkisinin ruhsal sağlıklarında yıkım yaratığını dile getirmişlerdir.
Türkiye'de doğu batı algılayışları: Siverek örneği
Bu tez Türkiye'de doğu ve batı algılayışını anlamaya yönelik bir amaçla oluşturulmuştur. Bu amaca hizmet etmesi için Şanlıurfa'nın Siverek ilçesinde Türkiye'nin batı bölgelerinden gelmiş memurlar ile yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Nitel araştırma tekniği olan görüşme aracılığıyla daha önceden doğu bölgesinde yaşamamış bireylerin, gelmeden önceki ve gelip yaşadıktan sonraki doğu ve batı algılayışlarını ortaya koymak hedeflenmiştir.Mart ? Nisan 2010 tarihleri arasında 31 kişi ile yapılandırılmış görüşmeler yapılmıştır. Görüşmelerde sabit bir soru listesi kullanılmış, gerek görüldüğünde ek sorular sorulmuştur. Görüşme soruları, bir doğu ilçesi olarak kabul edilen Siverek'e gelmeden önceki ve gelip yaşadıktan sonraki düşünceleri ile son olarak genel anlamda doğu ve batı algılayışlarını belirlemeye yönelik üç ana bölümden oluşmuştur. Görüşmeler ses kayıt cihazına kaydedilmiş ve sonra metne dönüştürülmüştür. Görüşme formundaki her bir soruya teker teker katılımcıların verdiği yanıtlar analiz edilip, değerlendirilmiştir.Araştırma sırasında, araştırmacının önceden öngördüğü üzere doğu ve batı algılayışı temel üç kavram üzerinden yapılmaktadır: Kültür, Etnisite ve Kimlik. Özellikle sosyal kimliğin çeşitleri olan kültürel ve etnik kimliğin dillendirilmesi olarak doğu ve batı kavramları kullanılmaktadır.Anahtar Sözcükler: Doğu, Batı, Kültür, Etnisite, Kimlik, Siverek, Yapılandırılmış Görüşme
Üniversite öğrencilerinin spora yönelik tutumlarının akademik öz yeterlilik ve akademik başarı düzeylerine etkisinin incelenmesi: İstanbul örneği
Çalışmanın amacı, üniversite öğrencilerinin spora yönelik tutumlarını, akademik öz yeterlilik ve öğrenme performanslarıyla ilgili sporun yordama gücünü belirlemektir. Spor; ekonomik, politik, tarihsel, kurumsal ve kültürel boyutları olan sosyal bir olgudur. Bu yönüyle sosyolojik bütünlüğün bir parçasıdır. Spor yapan öğrencilerin akademik öz yeterlilikleri ve akademik başarıları yüksektir, hipotezinden yola çıkarak spor yapan öğrenciler; cinsiyet, yaş, öğrenim gördüğü bölüm, yaptığı spor branşı ve genel akademik not ortalaması vb. farklı sosyal parametrelere göre niceliksel olarak test edilmiştir. Bu araştırma İstanbul ilindeki üniversitelere yöneliktir. 2023-2024 eğitim öğretim döneminde üniversitelerde, farklı bölümlerde öğrenim gören ve spora katılım sağlayan/sağlamayan öğrenciler çalışma kapsamında değerlendirilmiştir. Bu çalışma kantitatif (nicel) araştırma yöntemlerinden "kolayda" tarama yöntemi olup 300 öğrenci üzerinden yürütülmüştür. Çalışmanın verileri "Akademik Öz Yeterlilik Ölçeği" ve "Üniversite Öğrencilerinin Spora Yönelik Tutumları Ölçeği" ile toplanmıştır. Verilerin analizi için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 25.0 programı kullanılmıştır. Öğrencilerin spora karşı tutumları, akademik öz yeterlilik inançları ile en güçlü korelasyonu, en fazla yordayan faktör; başarı performans faktörüdür.
Dini sembol ve pratikler düzleminde kuşakların dindarlık yorumunda algı farkları: Trabzon ili örneği
Dindarlık, kişinin hayatında dinin önemini, dine inanma ve bağlanma düzeyini ifade eden bir kavramdır. Her din, toplum, tabaka ve hatta yaşam tarzı içerisinde farklı dindarlık biçimleri bulunmakta ve buna bağlı olarak farklı dindarlık yorumları söz konusu olabilmektedir. Bu anlamda kişilerin içinde bulunmuş olduğu kuşak ve zaman dilimi de, dindarlık yorumlarında dini pratiklere ve dini sembollere yükledikleri anlamlarda farklılıkları beraberinde getirmektedir. Bu araştırmada dini sembol ve pratikler düzleminde kuşakların dindarlık yorumundaki algı farkları araştırılmıştır. Araştırma, insanların diğer insanları eylemsel, kişisel, davranışsal olmak üzere hangi dini pratiklere ve bedensel, mekânsal olmak üzere hangi dini sembollere göre dindar olarak tanımlayıp tanımlamadıklarını, kuşaklar arasında dindarlık tanımlamasındaki olası farklılıkları ve benzerlikleri ortaya koyma amacı taşımaktadır. Araştırma kapsamında toplumun bir üyesi olarak insanların birbirleriyle iletişim kurarak ve etkileşim içerisine girerek din ve dindarlık alanına yönelik gündelik hayat içerisinde inşa etmiş oldukları anlamın; kişilerin yaşamış oldukları döneme, koşullara, birbirleriyle olan etkileşimlerine göre değişip değişmediği, insanlar tarafından oluşturulan anlamda zaman içerisinde eski ve yeni kuşaklar arasında bir farklılığın yaşanıp yaşanmadığının araştırılmak istenmesi sebebiyle teorik zemin Peter Berger ve Thomas Luckmann'ın gerçekliğin sosyal inşası kuramına dayandırılarak tasarlanmıştır. Bu çerçevede araştırma mekânı olarak Trabzon ili seçilmiştir. Kuşaklar arasındaki farklılıklara dair bilgileri daha açık ve anlaşılır bir şekilde sunması açısından çalışma grubu ise, Bebek Patlaması Kuşağı ve Y Kuşağı üyelerinden oluşmaktadır. Kuşakların dindarlık yorumundaki algı farklarını ortaya koymayı amaçlayan çalışmada nitel araştırma yöntemlerinden fenomenolojik yaklaşım kullanılmıştır. Tabakalı amaçsal örnekleme yöntemi ile belirlenen 20 katılımcı (10 Bebek Patlaması Kuşağı ve 10 Y Kuşağı) ile yarı yapılandırılmış derinlemesine mülakat gerçekleştirilerek veriler toplanmıştır. Mülakatlar sonucunda elde edilen veriler ise, betimsel analiz tekniğiyle yorumlanmıştır. Araştırma sonucunda kişilerin dindarlık tanımı, dindar kişi tasnifi, önem verdikleri dini semboller ile ilgili Bebek Patlaması Kuşağı ve Y Kuşağı arasında bir farklılığın bulunmadığı, buna karşın söz konusu iki kuşağın kişilerin dindarlığının belirlenmesi hususunda dini semboller ve pratikler üzerinden gerçekleştirdikleri dindarlık yorumlarında ise birtakım farklılıkların bulunduğu görülmektedir.
Esnaflaşmanın Hatay'da geçici koruma altındaki Suriyelilerin uyum süreçlerine etkisi
Coğrafi konumu sebebiyle göç, tarihin her döneminde Türkiye için olağan ve alışılmış bir olgu olmuştur. 2010 yılında patlak veren Arap Baharının etkileri, 2011 yılında Suriye'ye sıçramış ve iç savaşla sonuçlanmıştır. Daha sonra uluslararası aktörlerin de devreye girmesiyle küresel bir mesele olmuş ve modern tarihin en çok sığınmacı yaratan toplumsal olaylarından birine dönüşmüştür. Bu olayların neticesinde iç savaştan kaçan Suriyelilerin büyük kısmı sınır komşusu olan Türkiye'ye sığınmış veya Avrupa'ya geçiş için transit ülke olarak kullanmıştır. Çalışmada Geçici Koruma kapsamında bulunan Suriyelilerden esnaflığı seçmiş olan Suriyelilerin deneyimlerine istinaden elde edilen veriler değerlendirilerek Suriyelilerin uyum süreçlerine esnaflaşmanın etkisi incelenmiştir. Çalışma konusunun seçiminde esnaflaşmış Suriyeliler ve uyum süreçlerine ilişkin çalışmaların diğer konulara nazaran daha az yapılmasıdır. Bu kapsamda Hatay'ın 3 ilçesinde (Kırıkhan, Reyhanlı ve Antakya) 30'u esnaf olmak üzere 32 Suriyeli ile tercüman vasıtası ile derinlemesine mülakatlar gerçekleştirilmiştir. Elde edilen veriler ışığında önerilen alt problemler değerlendirilmiştir. Çalışma ayrıca 'Kentsel Mültecilerin Adaptasyon ve Uyum Süreçlerine Yeni Bir Bakış Açısı: Kapsayıcı Kent İnşası Amaçlı Sosyal İnovasyon Deneyi' isimli TÜBİTAK Projesinden destek almıştır. Çalışma bu proje kapsamında gerçekleştirilmiş olup, projenin kapsamında elde edilen diğer verilerden de faydalanılmıştır. Çalışma neticesinde esnaflık olgusu kapsamında Suriyelilerin ev sahibi ülke ile hem kişisel hem de kurumsal ilişkilerin daha kolay geliştiği, bölgesel olarak Hatay ilinin kültürel ve tarihi geçmişi nedeniyle bu süreçleri desteklediği, ayrıca girişimcilik kararının alınmasında sembolik sermayenin ve sosyal ağların önemi ortaya çıkmıştır. Anahtar kelimeler: girişimcilik, mülteci girişimciliği, iltica, uluslararası koruma, Hatay
Başkent Üniversitesi öğrencilerinin sosyal sorumluluk projelerinde yer alma durumu
Bu araştırmada, Başkent Üniversitesi sosyal bilimler alanında eğitim gören öğrencilerinin sosyal sorumluluk projelerinde yer alma durumu incelenmiştir. Bu bağlamda, ilgili bölümlerden toplamda 213 öğrenci örneklem olarak çalışmaya dahil edilmiştir. Örneklem dahilinde, İletişim, Fen Edebiyat, İktisadi ve İdari Bilimler ve Sağlık Bilimleri Fakülteleri yer almıştır. Araştırmada elde edilen verilere göre, öğrencilerin %38,0'ı haftada 1-2 saat sosyal sorumluk faaliyetlerine vakit ayırdığını ifade ederken %23,9'u sosyal sorumluluk faaliyetlerine hiç vakit ayırmadığını ifade etmiştir. Haftada 1-2 saat sosyal sorumluluk faaliyetlerine vakit ayırdığını söyleyen katılımcıların %48,15'i fen edebiyat fakültesinde okumaktadır. Sosyal sorumluluk faaliyetlerine haftada 1-2 saat vakit ayırdığını aktaranların %39,51'i 4. sınıfta okurken %27,16'sı 3. sınıf öğrencisidir. Kadınlar, erkeklere göre sosyal sorumluluk faaliyetlerine daha fazla zaman ayırdıklarını belirtmişlerdir. Haftada 1-2 saat sosyal sorumluluk faaliyetlerine zaman ayırdığını söyleyenlerin %62,96'sı 21-23 yaş grubundadır. Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin %60,98'i daha önce sosyal sorumluluk projelerine katıldığını belirtmişlerdir. Sosyal sorumluluk projelerine en yüksek oranda katılım Sosyal Hizmet bölümünde okuyanlar arasındadır. Sosyal Hizmet bölümünde okuduğunu ifade edenlerin %62,5'i daha önce sosyal sorumluluk projesinde yer aldığını aktarmışlardır. Sosyal Hizmet bölümünde eğitim görenlerin 9'u daha önce kendilerinin proje ürettiğini belirtmişlerdir. Sosyal Hizmet bölümünde okuyanların %55'i (22 kişi) sosyal sorumluluk projelerine hem maddi hem manevi katkı sağladığını aktarmışlardır. Sosyal Hizmet Bölümünde okuyanların %42'si (17 kişi) üniversitede üye oldukları topluluk olduğunu söylemişlerdir. Başkent Üniversitesi bünyesinde sosyal sorumluluk projelerine katılım durumları incelendiğinde Sosyal Hizmet bölümü öğrencilerinin (%57,50) ön plana çıktığı görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Sosyal Sorumluluk, Sosyal Bilimler, Üniversite Öğrencileri
Tıbbi söylem, gündelik hayat ve iktidar: Şişmanlığın medya aracılığıyla tıbbileştirilmesi
Modern dönemle başlayan sekülerlik, özgürlük, rasyonellik ve bilimsellik tartışmaları, bireylerin gündelik hayatı ve bedenleri üzerinde yeni söylemlerin ve yeni politikaların oluşmasına neden olan önemli gelişmelerdir. Beden artık dinin buyruklarına uyan, onun etkisiyle şekillenen bir nesne olmaktan uzaklaşmış, modernliğin buyruklarına uyan bir projeye dönüşmüştür. Bu kusursuzluk iddiası taşıyan ve beden üzerinde ticari, politik ve toplumsal kaygılar doğrultusunda müdahale gerektiren bir projedir. İnsan hayatını kusursuz süreçlerden oluşturmak, ölümü, hastalığı, sağlığı denetim altına almak önemli uğraş olmakta, bu ise tıbbi bilgi ve onun aracılığıyla oluşturulan sağlık söylemi ile gerçekleşmektedir. Çalışmanın amacı tıbbi bilginin sahip olduğu güç ve gücün beraberinde getirdiği iktidar ilişkisini gündelik hayatın tıbbileştirilmesi bağlamında tartışmaya açmak ve bedenlerimizin sağlık söylemi etrafında hem denetsel hem de ticari bir ilişki ağına nasıl girdiğini şişmanlığın tıbbileştirilmesi bağlamında analiz etmektir. Bu amaç doğrultusunda, alanında önemli otoriteye ve popülariteye sahip olan Prof. Dr. Osman Müftüoğlu'nun 2012 yılı boyunca Hürriyet gazetesindeki sağlık köşesi ve şişmanlıkla ilgili tüm haberler analiz edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tıbbileşme, gündelik hayat, söylem, beden, sağlık, tıbbi söylem, iktidar, şişmanlığın tıbbileşmesi,
Türkiye'de kamu sağlık hizmetlerinde 1980 sonrası uygulanan neo-liberal ekonomi politikalarının sağlık personeli istihdamı üzerindeki etkileri: Sözleşmeli sağlık personeli istihdamının eleştirel bir değerlendirmesi
Bu tezin amacı, Türkiye'de 1980'lı yıllardan itibaren uygulanan neo-liberal sağlık politikalarının yardımcı sağlık personeli üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Bu çalışma yapılırken birinci bölümde sağlık hizmetlerinin genel tanımı, dünyada uygulanan sağlık sistemleri kısaca incelenmiş ve ülkemizin sağlık sisteminin kategorize edilmesine yönelik ön araştırma yapılmıştır. Yine çalışmanın birinci bölümünde iktisat teorisinin geçirdiği evrelerde irdelenmiş ve bunun sağlık sistemiyle olan ilişkisi üzerinde durulmuştur. Çalışmanın ikinci bölümünde ise Türkiye'deki sağlık sisteminin Cumhuriyet devriminden günümüze geçirdiği evrim üzerinde durulmuştur. Cumhuriyet devrimiyle birlikte sağlık alanında yapılan uygulamalar Türk modernleşmesinin bir parçası olmuştur. Sağlık hizmetlerinin gelişim evreleri aynı zamanda Türk modernleşmesinin gelişim evreleriyle paralel bir çizgi taşımaktadır. Çalışmanın üçüncü ve son bölümünde 1980 sonrası uygulanan sağlık politikalarının personel istihdam modeline etkisi üzerinde durulmuştur. Sözleşmeli sağlık personeli istihdamına yönelik olarak hazırlanan soru formu İzmir ilindeki kamu hastanelerinde çalışan sözleşmeli sağlık personeliyle yüz yüze görüşülerek yapılmıştır. Toplanan veriler, çalışmanın ileri sürdüğü hipotezlerle karşılaştırılarak sonuçlara ulaşılmıştır. Sözleşmeli istihdam modelinin sağlık personeli üzerinde oluşturduğu etkiler ortaya konulmaya çalışılmıştır.Anahtar Kelimeler: Refah devleti, neo-liberalizm, küreselleşme, sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi, sağlıkta reform süreci, esnekleştirme, piyasalaştırma,
Aydın örneğinden hareketle göç ve kentle bütünleşme: Kemer ve Osman Yozgatlı mahalleri üzerine karşılaştırmalı bir araştırma
Türkiye'de 1950'li yıllarla birlikte başlayan büyük kentlere yönelik göç dalgaları, bu kentlerde büyük sorunların yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. En önde gelen sorunlar ise özellikle İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirler başta olmak üzere kent yapısı, kentsel yaşam düzeyi ve kentle bütünleşememiş kenar mahalleler gerçeğidir. Bu durum bugün Türkiye'de kentte yaşayan ama kentli olmayan kitlelerin ortaya çıkmasına yol açmıştır.Yaşanan yoğun göçlerin neticesinde, bugün Türkiye'de çokça tartışılan bir konu haline gelen ?göçmenlerin içe kapanan gruplar haline geldiği? tezi çokça tartışılacaktır. ?Kentlerimiz kutuplaşmaların yaşandığı yerler mi yoksa kurumsal yapılar üzerine örülmüş, uluslaşmış kominal yaşam alanları mı olacak??Bu araştırmada amaçlanan, göç eden kitlelerin kentle bütünleşen ve bütünleşemeyen bireylerini karşılaştırarak aralarında sosyal, ekonomik, kültürel vb. konularda farklılıkların neler olduğunu belirlemeye çalışmaktır. Kentle bütünleşen bireylerin bütünleşme sürecinde hangi aşamalardan geçtiği, bütünleşemeyen kitlelerin bu aşamaları neden geçemediği; belirlenmiş olan iki ayrı örneklem grubundan hareketle ortaya konmaya çalışılmıştır.ANAHTAR SÖZCÜKLER:Göç, kentleşme, bütünleşme, kentle bütünleşme/bütünleş(e)meme, kentsel ayrışma, getto.
Anthony Giddens'ın yapılaşma teorisinde eylem sorunsalı
Sosyolojide ?eylem? sorunuyla ilgilenen pek çok yaklaşım eylemin ne olduğunu ele alıp açıklamak yerine çoğu zaman onu verili kabul etmiştir. Dolayısıyla ?eylem? konusunda sosyolojik düşüncede bütünlüklü bir teoriler kümesi görülememektedir. Giddens?ın yapılaşma teorisi öncelikle sosyolojide derinleştirilmiş bir eylem analizinin eksikliğinin tespiti ile başlar. Bu tespitten hareketle Giddens, eylem konusunda sosyal analiz için uygun bir teori geliştirmeye çalışır. O, bu sebeple yorumcu sosyolojilerin ve eylem felsefecilerinin çeşitli kavramlarından istifade ederek bir eylem teorisi inşa etmektedir. Bu çalışmada, Giddens?ın yapılaşma teorisinde `eylem?i nasıl ele aldığı değerlendirilecektir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Yapıla?ma Teorisi, Eylem, Fail, Eylem Sosyolojisi, Eylem Felsefesi, Yapı-Fail Teorileri
Cumhuriyet Halk Partisi'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde toplumsal tabanını kaybetmesinin nedenleri (1990-2011): Diyarbakır, Mardin ve Gaziantep örneği
ÖZET Cumhuriyet Halk Partisi Türkiye'nin en uzun ömürlü siyasal partisi olarak varlığını sürdürmektedir. Beklenileceği gibi siyasal partilerin geçirdiği yapısal dönüşümlerden ve ülke siyasetinden CHP de etkilenmektedir. Bu bağlamda incelediğimiz CHP'nin 1990'lı yıllardan bu yana özellikle Kürt seçmenin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde, hem 1980 öncesinde hem de 1990'ların başlarına kadar önemli ölçüde destek bulmasına rağmen, günümüzde toplumsal desteğini kaybetmeye başladığı ve bunun halen sürmekte olduğu gözlemlenmiştir. Araştırmada CHP'nin Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde toplumsal ve siyasal desteğini kaybetmesinin sosyolojik sebepleri ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu çalışma Kürt seçmenin yoğun olarak yaşadığı Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nden üç ilde, Gaziantep, Diyarbakır ve Mardin'de yapılan saha araştırmasına dayanmaktadır. Araştırma sorusu partide halen aktif görev alan ve geçmişte partide görev almış partililerin bakış açısından anlaşılmaya çalışılmıştır. Saha araştırmasında toplam elli altı kişi ile derinlemesine mülakatlar yapılmıştır. Araştırma neticesinde bu konunun nedenleri olarak şu temalar ön plana çıkmıştır: 1980 sonrası siyasette etkili olan kültürel konular karşısında CHP'nin politikaları daha ulusalcı bir yöne kaymıştır. İkinci olarak CHP'de yaklaşık yirmi yıl süren Deniz Baykal'ın "tek" liderliği döneminde parti içi demokrasiye ve muhalif seslere izin verilmemiş olmasının etkisidir. Üçüncüsü ise hem küresel hem de yerel düzeyde konjonktür ile ilgili olarak kültür ve kimlik taleplerinin ön plana çıkması karşısında CHP'nin geleneksel siyasal paradigmayı sürdürme ısrarıdır. Partinin tarihsel misyonu seçmen desteğinde önemli etkiye sahiptir. Ancak CHP'nin "ortanın solu" açılımı ile izlediği sosyal demokrat politikaların seçmende uyandırdığı ilgi bunun önüne geçmektedir. 1990'lardan bu tarafa CHP'nin soruna güvenlikçi, üniter-devlet söylem ve politikaları ile yaklaşması partinin Kürt seçmenin desteğini yitirmesinde büyük ölçüde etkili olmuştur.
Sağlık turizminin sandıklı ilçesine olan kültürel ve ekonomik etkileri: Hüdai kaplıcaları örneği
Sağlık turizmi, her geçen gün gelişen ve daha çok önem kazanan bir sektör haline gelmektedir. Sağlık turizmin gelişmesi, bir yöredeki ekonomik kalkınmayı ve kültürel yönden değişimi doğrudan olumlu yönde etkileyen bir olgu niteliğindedir. Ekonomik anlamda gelişmenin yanı sıra, sosyo-kültürel ve çevresel kalkınmayı da beraberinde getiren bu sektörün gelişimi, en başta bölgede yaşayan halkı etkilemektedir. Bu etkiler genel anlamda pozitiftir. Sağlık turizmi sektörünün gelişiminde başarılı ve sürdürülebilir bir hareket yakalamak için, bölge turizminin mevcut durumundan en fazla etkilenen kesim olan yerel halkın nasıl etkilendiğini bulmak gerekmektedir. Yerli halkın sağlık turizminin gelişimi ile ilgili olumlu ya da olumsuz algısı, sektörün gelişimine verdiği desteğin belirleyicisi durumundadır. Bu doğrultuda, bu çalışmanın sonuçları, turizme yönelik verilen desteğin artırılması açısından, yerli halkın sağlık turizminin olumlu etkilerinden daha fazla yararlanmasında faydalı olabilir. Bu kapsamda araştırmanın amacı, sağlık turizminin Sandıklı ilçesine olan kültürel ve ekonomik etkilerinin ortaya konulmasıdır. Belirlenen amaç doğrultusunda, Sandıklı'da ikamet eden 10 katılımcı üzerinde mülakat uygulanarak cevaplar yorumlanmıştır. Yapılan görüşmeler sonucunda Sandıklı'daki yerli halkın sağlık turizminden ekonomik ve kültürel olarak olumlu yönde etkilendiğidir.
Afyonkarahisar Alevilerinde dini ve sosyal hayat
Alevilik, Türklerin İslamiyet'i kabul etme sürecinde ortaya çıkmış dini ve sosyal bir olgudur. Alevilik bu topraklarda İslam'ın daha çok mistik yorumunu esas alıp, eski kültür ve inanışlarını da İslami renge büründürerek devam ettirmektedir. Aleviliğin geleneksel anlayışında var olan dini, sosyal ve kültürel unsurlar modern zamanlarda büyük bir değişim göstermektedir. Aleviler, kapalı toplum yapısıyla kırsalda kendi kendine yeterken, kentleşme ve göç olgusuyla birlikte geleneksel, sosyal, dini ve kültürel anlayışlarını sürdürmekte güçlük çekmektedirler. Bu çalışma kapsamında Afyonkarahisardaki bütün Alevi yerleşim yerleri ziyaret edilmiş, tamamında anket uygulanmış, görüşme yapılmış, dini ve sosyal etkinliklerine katılım sağlanmıştır. Elde edilen verilere göre Afyonkarahsar Alevi ve Bektaşi gruplarının inanç, ibadet, ahlak anlayışları hakkında bilgiler verilmiştir. Afyonkarahisardaki Alevilerin dini ve sosyal hayatları, geleneksel özelliklerini belirli oranda korumakla beraber, büyük bir değişim göstermektedir. Geleneksel Aleviliğin temel kurumları olan dedelik, müsahiplik ve düşkünlük işlevini hala belirli oranda sürdürmektedir. Bununla birlikte işlevlerinin azaldığı hatta işlevlerinin sembolik kalmaya başladığı gözlemlenmektedir. Afyonkarahisar Alevileri, Aleviliğin nasıl anlaşılması gerektiğine dair tartışmalarda kendilerini tereddütsüz İslam'ın içinde görmektedir. Afyonkarahisar'da Aleviler ve Sünniler arasındaki ilişkiler çok iyi düzeydedir. Afyonkarahisar Alevileri Aleviliğinin siyasete alet edilmesinden rahatsızlık duymaktadırlar. Onlara göre, her şeyden önce Alevilik, genel İslami çerçeve içerisinde değerlendirilip ortaya konmalıdır. Bugün daha çok bir kimlik olarak görülen Alevilik, ülkenin birçok yerinde olduğu gibi Afyonkarahisardaki belli yerleşimlerinde varlığını sürdürmekte; toplumsal hayatı düzenlemede en önemli etkenlerden biri olarak görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Afyonkarahisar, Alevilik, Bektaşilik, inanç, ibadet
Uluslararası ve geçici koruma altındaki yabancıların uyum stratejilerine ilişkin nitel bir araştırma: Afyonkarahisar ili örneği
Türkiye'ye yönelen kitlesel ve bireysel göç hareketleri göçmenin ev sahibi toplumla bütünleşme sorunlarını da beraberinde getirmiştir. Bu bütünleşme sürecini uyum olarak tanımlayan Türkiye, bu kavram ile göçmenin hayatını idame ettirecek yapısal sorunlara çözümler getirmekte iken göçmenin sosyo-kültürel entegrasyonunu kendi yeteneklerine bırakmaktadır. Belirli bir entegrasyon süreci takip etmeyen göçmen için yerli halkla ilişkilerinde gözetilmesi gereken ilk ilke kendi faydasıdır. Bu nedenle göçmenin ev sahibi toplumla bütünleşmesi gündelik yaşamın karmaşası ve belirsizliğinde egemen toplumsal yapının değerlerini ve yöntemlerini kullanarak geliştirdiği davranışlarla gerçekleşir. Michel de Certeau buna taktik adını vermektedir. Egemen toplumsal yapı içerisinde öteki ve yabancı olarak görülen göçmenin geçici ve değişken taktikler kullanarak ilişkilerini sürdürmesi egemen toplumsal yapıya karşı bir direniş olarak da okunabilir. Bu araştırmanın amacı göçmenin ev sahibi toplumla gündelik ilişkilerinde kendi tecrübelerinden hareketle geliştirdiği entegrasyon taktiklerini ve bu taktiklere göçmenin ait olduğu statünün etkisini keşfetmektir. Nitel araştırma yöntemi ile yürütülen bu çalışmada fenomenoloji deseni kullanılmış ve 9'u geçici koruma, 9'u uluslararası koruma statüsünden olmak üzere 18 kişi ile derinlemesine yüz yüze görüşme ve gözlem teknikleri kullanılmıştır. Elde edilen veriler Maxqda Nitel veri analiz programı ile analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda göçmenin taktiklerini etkileyen unsurlar belirlenmiş ve uluslararası koruma statüsündeki göçmenin taktiklere daha çok başvurduğu görülmüştür. Araştırmadan elde edilen verilerden hareketle göçmenin taktiksel ve tepkisel bu entegrasyon deneyimi reaksiyonel entegrasyon olarak tanımlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Göç, Entegrasyon, Bütünleşme, Taktik, Direniş
Yeni bir toplumsal hareket olarak hayvan hakları
Günümüzde bir kısım kuramcı ve aktivist binlerce yıllık tarihin insan merkezci (antroposantrik), ataerkil (patriarkal) ve türcü (speciesist) bir kurgu üzerine inşa edildiğini iddia etmektedir. Bu kuramcı ve aktivistlere göre mevcut teoloji, tarih, felsefe, hukuk, edebiyat, sosyoloji vb. pek çok alan, insanı önceleyen anlatılarıyla hayvanları ötekileştirmiş hatta nesneleştirmiştir. Bu ötekileştirme ve nesneleştirme sadece düşünsel ve kuramsal düzeyde kalmayıp, hayvanların her anlamda sömürüldükleri bir tarihsel pratiği de içerisinde barındırmaktadır. Bunlara göre yeni bir tarihsel okuma hem mümkün hem de zorunludur. Hayvan hakları kuramcıları gerek yazdıkları metinlerle gerekse yaptıkları eylemlerle geçmişin devamını sağlayan uygulama ve anlatıların değişmesi gerektiğini dünyaya duyurmaktadır. Bu kuramlar; felsefi bir zeminde güçlü argümanlarıyla gıda piyasasından, yeme-içme alışkanlıklarına, giyim-kuşamdan moda ve tasarıma, edebiyattan sanata, dinden siyasete tüm yaşam alanlarını etkileyen söylem ve eylemler ortaya koymaktadır. Bu çalışmanın amacı yeni toplumsal hareketler bağlamında hayvan hakları ve hayvan kuramının değişen toplumsal dinamikler içerisindeki yerini anlama ve tartışma çabasıdır. Hayvan meselesi; Batı dünyasında çok yönlü tartışılmaya başlanmasına karşılık, Türkiye'de konunun gündeme gelişi oldukça yenidir. Akademide ise henüz gereken ilgiyi bulamamıştır. Bu bağlamda çalışma, akademik camiada hem toplumsal değişim, toplumsal hareket çalışmalarına hem de münhasır bir başlık olarak sosyoloji içinde hayvan meselesinin tartışılmasına kapı aralayarak katkı sunmayı amaçlamaktadır. Bununla birlikte modern sosyolojinin geleneksel insan-toplum anlayışından farklı olarak hayvan kuramının etkisiyle oluşan söylem çerçevesinde sosyolojinin yeni varlık alanlarını ve sınırlarını ontolojik ve epistemolojik açıdan tartışmayı hedeflemektedir. Çalışma; yeni toplumsal hareketler bağlamında hayvan hakları meselesini, anlamacıyorumlayıcı yöntem ve betimsel analiz tekniği kullanarak anlamayı hedefler. Bu amaçla çalışmada, günümüze kadar konuyla ilgili ortaya konulan birincil kaynaklar, makaleler, sosyal medya ağlarında yapılan tartışma ve paylaşımlar incelenmiştir.
Çalışma hayatındaki ekonomik koşulların lise öğrencilerinin meslek tercih süreçlerine etkisi: Afyonkarahisar örneği
İnsan ömrünün çok büyük bir kısmını oluşturan çalışma hayatı, sosyoloji kapsamında ele alınabilecek ve tartışılabilecek birçok konu, kavram, olay ve olguyla ilişkilendirilebilecek kadar geniş ölçekli bir süreçler bütünüdür. Bireyler çalışma hayatına yaptıkları işler veya meslekleri aracılığıyla dâhil olabilmektedir. Bu noktada bireylerin meslek seçimi, hayatlarını nasıl yaşayacaklarını da belirleyecek olması açısından özen gösterilmesi gereken bir durumdur. Bugünün koşullarında ise iş ve meslek edinmenin en bilindik yolu eğitimdir. En önemli amaçlarından biri de hayata ve mesleklere yönelik bilgi edindirmek ve bu bilgileri kullanabilmek adına deneyimler sağlamak olan eğitim, örgün ve yaygın olarak ikiye ayrılmaktadır. Örgün eğitim kapsamına giren okullarda eğitim kademeli olarak ilerlemektedir. Bu kademelerden biri olan liselere geçen öğrencilerin bir sonraki aşamada üniversite bölümü, dolayısıyla da çalışma hayatına dâhil olacakları meslekleri seçecek olmaları nedeniyle, çalışma hayatına ve mesleğe dair algıları şekillenmeye başlamaktadır. Türkiye'de uygulanan mevcut örgün eğitim-öğretim sisteminde öğrencilerin 10. Sınıfın sonunda seçecekleri alan ve 12. sınıfta girecekleri üniversite sınavı doğrultusunda belirleyecekleri meslekler, içinde bulunulan çalışma şartları ve ekonomik sıkıntılar dikkate alınarak değerlendirilmektedir. Bu açıdan bakıldığında öğrencilerin, çalışma hayatındaki sorunlara, ekonomiye ve eğitime bakış açıları, meslek seçiminde bu faktörlerin ne derce etkili olduğu konusunda fikir sahibi olmak ve sorunlara yönelik çözüm önerisi sunmak açısından önem arz etmektedir. Belirtilen anlayış çerçevesinde ortaya koyulmuş olan bu tez çalışması, Afyonkarahisar merkezinde bulunan iki proje okulunda nitel yöntemle yapılmış bir saha araştırmasına dayanmaktadır. Fenomenolojik araştırma deseniyle tasarlanan çalışma bağlamında amaçlı örneklem tekniği kullanılarak belirlenmiş olan 24 katılımcı ile yarı yapılandırılmış görüşme formu kullanılarak derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Sonrasında elde edilen saha bulguları tematik içerik analizi tekniği ile çözümlenmiştir. Tez çalışmasının sonucunda, Türkiye'de çalışma hayatındaki ekonomik koşulların, öğrencilerin meslek tercihlerinin şekillenmesinde büyük oranda etkili olduğu, geliri yüksek olan mesleklere yöneldikleri veya yönlendirildikleri, kalıplaşmış meslek algılarını kabullendikleri, ilgi ve yeteneklerine yönelmek isteseler de çalışma hayatı sorunlarını ve özellikle de ekonomi faktörünü gözeterek meslek seçimi yaptıklarına yönelik değerlendirmelere ulaşılmıştır.
Yerelde STK'lar arası dayanışma: 6 Şubat 2023 Kahramanmaraş depremleri örneği
6 Şubat 2023 tarihinde gerçekleşen Kahramanmaraş depremlerinin ardından Türkiye'deki birçok şehir derin yaralar almıştır. 7,6 ve 7,2 şiddetinde iki büyük depremin yaşanması ile afet bölgesine birçok ulusal ve uluslararası yardım kuruluşu ulaşmış ve depremin yarattığı olumsuz etkilerin azaltılması için çalışmalara başlamıştır. Bu kurumlar içerisinde yer alan sivil toplum kuruluşları bölgeye hızlı bir şekilde ulaşarak yardımlaşma ve dayanışma, arama-kurtarma gibi kritik noktalarda insan gücünün koordine edilmesinde güçlü bir şekilde ön plana çıkarak afet yönetimine katkı sunmuşlardır. Sivil toplum kuruluşları bölge hakkındaki yerel bilgilerini ve mevcut kapasitelerini kullanarak merkezi afet yönetimine katılmıştır. Sosyal bilim literatüründe afet yönetiminde kamu kurumlarının rolüne ilişkin birçok çalışma olmasına rağmen; STK etkileşimleri, yerel iş birlikleri ve bunların toplumsal dayanışmadaki rolü gibi konular nispeten daha az çalışılmış alanlardır. Kahramanmaraş depremleri yerel sivil toplum kuruluşlarının toplum temelli afet yönetimi hakkındaki rolünü tekrar gündeme getirmiştir. Bu çalışma, Kahramanmaraş depremlerinde yer alan yerelde çalışmalar yürütmüş STK'ların gerçekleştirdiği çalışmalar göz önünde bulundurularak sivil toplum kuruluşlarının afet yönetimindeki rolü tartışılacak ve yerelde faaliyet yürüten sivil toplum örgütlerinin afet yönetimine katılmasının Kahramanmaraş depremlerinde yarattığı toplumsal etkileri incelenecektir.
Sürdürülebilir bir bakış açısıyla siber fiziksel toplum düşüncesi üzerine eleştirel bir değerlendirme
Teknolojinin gündelik yaşamda etkin bir şekilde rol almasıyla birlikte toplumsalın ve insanın doğasının değişmesi mekanik bir çağın kapısını açmış gibi görünmektedir. Siber-Fiziksel Toplum ve Toplum 5.0 gibi kavramlar, sürdürülebilir bir toplum yaratmayı hedeflerken, insan odaklı bir gelecek vizyonu sunmaktadır. Bu tez, Toplum 5.0 kavramının ne olduğunu ve sürdürülebilirlikle olan ilişkisini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu çalışmada, Toplum 5.0'a yönelik tematik bir analiz gerçekleştirilmiş ve bu temalar eleştirel söylem analizi yöntemiyle derinlemesine değerlendirilmiştir. Analiz sürecinde sürdürülebilirlik kavramının Toplum 5.0 vizyonundaki rolü ve teknolojik gelişmelerin toplumsal yapı üzerindeki etkileri ve bu süreçte hangi ideolojilerin ön plana çıktığı incelenmiştir. Bu bağlamda, Toplum 5.0'ın oluşturulduğu Hitachi Utokyo Laboratuvarının başkanı Makoto Gonokami ve Hiroaki Nakanishi ile yapılan bir röportaj ve aynı labarotuvarda bir manifesto şeklinde oluşturulan "Toplum 5.0 Nedir?" isimli makale tematik analiz ile incelenmiş, elde edilen bulgular tezin genel analiz sürecinde kullanılmıştır. Tematik analizde ortaya çıkarılan ana temalar; insan odaklılık, veri odaklılık, küreselleşme, teknolojik değişim ve sürdürülebilir kalkınma olarak belirlenmiştir. Yapay zekâ, nesnelerin interneti, büyük veri ve robotik sistemler gibi ileri teknolojilerin toplum üzerinde nasıl etkileri olduğu üzerine örnekler verilmiştir. Çevresel, ekonomik ve sosyal sürdürülebilirlik kriterleri göz önünde bulundurularak, yenilenebilir enerji kaynakları, döngüsel ekonomi ve akıllı şehirler gibi stratejilerin rolü analiz edilmiştir. Tarihsel bir süreç içinde teknolojinin konumu üzerinde durularak, teknolojikleşmiş bir toplumun mümkünlüğü ve sürdürülebilirlikle ilişkisi tartışılmıştır. Sonuç olarak, Toplum 5.0 vizyonunun öne sürdüğü sürdürülebilirliğin küreselleşme ve ideolojik olarak kapitalist bakış açısıyla ilişkili olduğu belirlenmiştir. Teknolojik bir toplumun sürdürülebilirliğinin, teknolojikleşmiş toplumun kendisinin sürdürülebilirliğinin devamlılığı açısından mümkün olduğu, ancak daha sürdürülebilir bir teknolojikleşmiş toplumun sağlanabilmesi için toplumsal bilinç, yenilikçi politikalar, inovasyon ekosistemi ve stratejiler ile küresel iş birliği gerektiği vurgulanmıştır. Daha sürdürülebilir bir teknolojik toplum için Eko-Bilişsel Siber Bütünleşme kavramlarıyla ifade edilen yeni bir perspektif oluşturulması gerektiği öne sürülmüştür.
Türkiye'de ve Bosna Hersek'te yaşayan Boşnak halkının kültürel kimliklerinin karşılaştırılması
Bu tez, Boşnakların kültürel ve etnik kimliklerinin, Bosna-Hersek ve Türkiye'deki tarihsel süreçler ve göç dinamikleri çerçevesinde nasıl şekillendiğini ve korunduğunu ele alır. Araştırma, Boşnak topluluklarının kültürel kimliklerinin gelişimi ve diğer milletlerle etkileşimleri üzerine odaklanmakta olup, Bosna-Hersek'teki ve Türkiye'deki Boşnakların karşılaştığı zorlukları ve kimlik koruma stratejilerini derinlemesine incelemektedir. Tezin ana amacı, Boşnakların kültürel kimliklerinin korunması ve gelişiminde etkili olan faktörleri belirlemek ve bu faktörlerin sosyo-kültürel bağlamdaki etkilerini analiz etmektir. Tezde "Kimlik, Kültür ve Göç" konuları ele alınarak, kimlik kavramının çeşitli boyutları ve bu boyutların sosyo-kültürel çerçevedeki önemleri irdelenmiştir. Ayrıca, kültürel süreçler, entegrasyon, asimilasyon ve kültürlenme gibi konular detaylı bir şekilde tartışılmıştır. Boşnakların tarihsel arka planı, Boşnak kültürü ve kültürlerinin sürdürülebilirliği konuları üzerinde durulmuştur. Boşnakların diğer kültürlerle olan etkileşimleri, zaman ve mekan algısı çerçevesinde analiz edilmiş ve bu süreçlerin kültürel kimlikler üzerindeki etkileri incelenmiştir. Saha çalışması kapsamında her iki coğrafyada Boşnaklarla kültürel çalışmalar yürütülmüş ve karma yöntem aracılığıyla bulgular analiz edilmiştir. Bu tez çalışması, Boşnakların farklı coğrafyalarda yaşama süreçlerinin kültürel kimlikleri üzerindeki etkilerine dair önemli bilgiler ve öneriler sunarak akademik literatüre katkıda bulunmayı hedeflemektedir.
Demokrasiye müdahale örneği olarak 15 Temmuz 2016 darbe kalkışması ve toplumsal tepkiler
Türkiye Cumhuriyeti devleti tarihinde birçok darbe ve darbe teşebbüsü ile karşı karşıya kalmıştır. Fakat 15 Temmuz günü tarihinin en utanç verici en korkunç günlerinden birisini yaşamıştır. Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde yuvalanmış FETÖ terör örgütü mensupları ve onun sivil uzantıları ülkenin seçilmiş Cumhurbaşkanına ve Hükümetine başkaldırmış ve darbe kalkışmasında bulunmuştur. Ama darbeciler başarılı olamamıştır. Darbecilerin başarılı olamamasının birçok sebebi sayılabilir. Ama bunların içinde en önemlisi Türk halkının demokrasinin yanında saf tutması olmuştur. Halkın darbeye karşı bu soylu ve destansı direnişi darbenin başarısız olmasında en önemli etken olarak yerini almıştır. Daha önce yapılan darbelerde halk darbecilerin karşısına hiçbir şekilde çıkmamış sanki darbeyi gerekli ve şartların zorunlu sonucu olduğunu, bir nevi kötü gidişatın iyiye döneceği umudunu taşımıştır. Fakat 15 Temmuz darbesinin diğer darbelere kıyaslandığında en önemli farkının halkın darbeciler karşısında demokrasiye, hükümete ve seçilmiş yetkililere sahip çıkması olmuştur.