
39
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Suriyeli mültecilere meslek kazandırılması ve bu sürecin ekonomik etkilerinin incelenmesi
Yoğun sığınmacı maruziyeti ile birlikte Türkiye'de son yıllarda göç yönetimi konusuna yeni bir bakış açısı getirilmiştir. Bu doğrultuda, politikalar ve uygulamalar bu etki neticesiyle düzenlenmekte, değiştirilmekte ve yeniden oluşturulmaktadır. Yapılan düzenlemelerle birlikte ülkemizde bulunan mültecilere yönelik sosyal politika çerçevesinde sunulan bazı haklar bulunmaktadır. Bu haklar sağlık, eğitim, çalışma, sosyal yardım ve hizmetler şeklindeyken yükümlülükler ise evlenme ve boşanma gibi her vatandaşı ilgilendiren konuları içermektedir. Bu bağlam içinde değerlendirildiğinde Türkiye, Suriyeli mülteciler için bir geçiş ülkesi haline gelmiştir. Bu bağlamda Türkiye Suriyeli sığınmacılara insani olarak birçok konuda yardım etmiştir. Bu noktada meslek edindirme üzerine de çalışmalar yapılmaktadır. Bursa'da yaşayan göçmenlerin meslek yapılarına bakılacak olursa, çok çeşitli meslek yapıları olduğu görülmektedir. Bundan sonra açılacak kurslarda özellikle katılımcıların mesleki yetkinlikleri, aldıkları meslek eğitimleri, dil bilme düzeyleri mevcut projelerin başarısını arttıracağı ve istihdama olumlu anlamda katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Meslek sahibi olan Suriyeli mültecilerin kendi mesleklerinin öğretilmesi ve bilinçlendirilmesi hem kursun mahiyetinin amaca yönelik gerçekleşmesine sebep verecek hem de kursiyerin doğru meslek kursuna katılmasını sağlayacaktır. Bu da doğalında istihdamla ilgili olumlu yönde katkı sağlayacaktır.
Türkiye'nin silahlı/insansız hava aracı politikasının ulusal güvenliğe etkileri
Geçmişte savunma sanayinde var olan dışa bağımlılık neticesinde ambargolara maruz kalan Türkiye, milli bir savunma sanayi teşkil ederek bağımlılığın ulusal güvenlik üzerinde yarattığı menfi etkileri en aza indirmeye çabalamaktadır. Bu çerçevede, milli bir savunma sanayi kurma çabalarının en popüler ve başarılı örneklerinden birini silahlı insansız hava araçları oluşturmaktadır. Çalışmada, Türkiye'nin silahlı insansız hava aracı politikasının ulusal güvenlik üzerine etkileri akıllı güç kavramsallaştırması çerçevesinde incelenerek yaratılan etkinin ortaya çıkartılması amaçlanmıştır. Literatür taraması yöntemiyle gerçekleştirilen çalışmada, izlenilen silahlı insansız hava aracı politikasının hem sert hem de yumuşak güce katkı sağlayarak bir akıllı güç aracı olarak kullanıldığı görülmüştür. Terörle mücadele ve sınır ötesi operasyonlar bağlamında, asimetrik harp sahalarında personel kaybı olmaksızın ve düşük maliyetli çözümler sunan silahlı insansız hava araçları tarafından devamlı olarak hedef tespiti, keşif ve gözetleme görevlerinin yerine getirilmesi, harp sahasında farkındalığı arttırmaktadır. Bununla birlikte akıllı mühimmatlar sayesinde saldırı kapasitesine sahip olunması, acil ve ani müdahale yeteneğini beraberinde getirmektedir. Böylelikle bir sert güç aracı olarak kullanılan silahlı insansız hava araçları, aynı zamanda elde edilen görüntülerin basına yansıtılması gibi meşruiyet arttırıcı yollarla bir yumuşak güç aracı olarak kullanılmaktadır. Bununla birlikte çalışmada, diğer devletlere gerçekleştirilen silahlı insansız hava aracı sistemi ihracatlarının Türkiye'nin ulusal güvenliği bağlamındaki etkileri üzerinde de ayrıca durulmuştur. Özellikle Azerbaycan, Libya ve Ukrayna gibi sıcak çatışma içerisinde bulunan devletler tarafından Türk üretimi silahlı insansız hava araçların kullanılmasının, Türkiye'nin hem sert gücünü hem de yumuşak gücünü olumlu olarak etkilediği sonucuna varılmıştır. Bu itibarla, Türk üretimi silahlı insansız hava araçlarının dünya kamuoyunda her geçen gün biraz daha popüler hale gelmesi de Türkiye'nin yumuşak gücü üzerinde olumlu etkiler doğurmaktadır. Çalışmanın nihayetinde, Türkiye'nin izlediği insansız hava aracı politikasının bir akıllı güç alanı oluşturduğu ve böylelikle de Türkiye'nin ulusal güvenliğinin olumlu olarak etkilendiği sonucuna ulaşılmıştır.
Soğuk Savaş Dönemi'nde Türkiye-ABD ilişkileri
İkinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Sovyetler Birliği'nin toprak ve üs talepleriyle karşı karşıya kalan Türkiye, Batı ülkeleri ile ilişkilerini geliştirmeye başlamıştır. Savaş sonrası Sovyetler Birliği'ne karşı yeni stratejiler geliştiren ABD, bu stratejileri ve çıkarları gereği Türkiye'ye destek verme kararı almıştır. Bu kararın ilk uygulamaları 1947'de Truman Doktrini ve 1948'de Marshall Planı çerçevesinde olmuştur. Türkiye, 1950'de başlayan Kore Savaşı'nda Batı ülkelerinin yanında yer alarak Kore'ye asker gönderme kararı almış ve 1952'de ABD'nin de desteğiyle NATO'ya resmen üye olmuştur. Bu tarihten sonra NATO, Türkiye-ABD ilişkilerinde çok önemli bir mihenk taşı haline gelmiştir. Türkiye, NATO'ya üye olduktan sonra özellikle güvenlik boyutunda ABD ile daha sıkı ilişkilere girmiştir. İlk dönemde şartların zorlaması ve iki ülkenin ihtiyaçları çerçevesinde pürüzsüz başlayan ikili ilişkilerde, daha sonra ABD'nin Soğuk Savaş politikaları çerçevesinde ciddi sorunlar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş döneminde iki ülke arasındaki stratejik ittifak dönemi, Kıbrıs sorunu ile sarsılmaya başlamıştır. Kıbrıs Türklerine karşı yapılan saldırılar nedeniyle 1964 yılında Türkiye adaya müdahale etmek istemiş, fakat ABD'nin tepkisiyle karşılaşmıştır. ABD Başkanı Johnson'un 5 Haziran 1964 tarihinde gönderdiği mektup, Türkiye-ABD ilişkilerine ağır bir darbe vurmuştur. Sarsılan ilişkiler, 1969 Savunma ve İşbirliği Anlaşması ile bir düzene oturtulmak istenmişse de 1974 Kıbrıs Barış Harekatı ve ertesinde Türkiye'ye uygulanan silah ambargosu ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. İki ülke arasındaki ilişkilerin tekrar yakınlaşmaya başlaması, 1978'de ambargonun kalkması ve arkasından 1979'da Savunma ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması'nın imzalanmasıyla mümkün olmuştur. İmzalanan anlaşmalar ile ABD'nin Türkiye'deki askeri varlığı da yeniden ele alınmıştır. 1980'li yıllarda iki ülke arasında her ne kadar bazı sorunlar yaşansa da ilişkilerde yeniden bir yakınlaşma dönemi başlamıştır. Bu çalışma, Soğuk Savaş döneminde Türkiye-ABD ilişkilerini incelemeyi amaçlarken söz konusu dönemde iki ülke ilişkilerinde ortaya çıkan önemli anlaşmazlıklara da dikkat çekmeyi hedeflemektedir. Ayrıca bu dönemde, Türkiye-ABD ittifakının temel özelliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu bağlamda Türkiye'nin ne derecede ABD'nin etkisi altında kaldığı da incelenmektedir. Anahtar Kelimeler: Türkiye, ABD, Türkiye-ABD İlişkileri, Soğuk Savaş, Kıbrıs Sorunu, Dış Politika
Soğuk savaş sonrası enerji güvenliği bağlamında İran dış politikası
Enerji güvenliği, tüketici ülkelerin, makul fiyatlardan, farklı kaynaklardan ve sürdürülebilir bir şekilde arz güvenliklerinin sağlanması olarak tanımlanmaktadır. Jeopolitik istikrarsızlıklar, doğal afetler, terörizm veya yatırım eksikliği gibi nedenler bir ülkenin enerji güvenliği boyutunda sorun yaşamasına neden olabilmektedir. Bu nedenle, devletler enerji arz güvenliklerini sağlamak için farklı stratejiler geliştirmektedirler. Enerji güvenliği, özellikle hidrokarbon kaynakları bakımından zengin olan Ortadoğu için oldukça önemli bir kavram olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çalışmada, Ortadoğu'nun en önemli ülkelerinden biri olan İran'ın Soğuk Savaş sonrası dış politikası enerji güvenliği bağlamında ele alınacaktır. Soğuk Savaş'ın bitmesiyle iki kutuplu sistemin sona ermesi, Humeyni'nin vefatı ve ABD'nin Irak müdahalesi gibi küresel etkileri olan olayların meydana gelmesi, İran dış politikasında önemli değişikliklere neden olmuştur. İran'ın coğrafi konumu ve zengin yeraltı kaynakları, bu olaylardan sonra enerji güvenliğinin dış politikada daha önemli bir faktör olarak yer almasına neden olmuştur. Özellikle İran'ın nükleer enerji çalışmaları, uluslararası gündemi ve İran dış politikasını meşgul eden en önemli konulardan biri olmuştur. Soğuk Savaş sonrası şekillenen yeni uluslararası sistemde enerji güvenliği, İran dış politikası açısından her geçen gün daha fazla önem kazanan bir parametre haline gelmiştir. Enerji güvenliğinin, İran'ın dış politikası açısından stratejik önemini koruyacağı tahmin edilmektedir.
Kore'de milliyetçilik, din ve ekonomik büyüme
Güney Kore, ekonomik kalkınmada her zaman bir mükemmellik örneği olarak gösterilmiştir. Çok az sayıda devlet, kendisini derin bir yoksulluktan dünyadaki ekonomik bir güce yükseltmeyi başarabilmiştir. Güney Kore ekonomisi ile ilgili olarak çok sayıda bilimsel araştırmalar yapılırken, aslında Güney Kore'nin sömürge sonrası savaşın yıktığı harabe bir ülke konumundan OECD üyeliğine kadar yükselmeyi başarabilen bir ülke konumuna gelmesinde etkili olan ana faktörler Kore'nin eşsiz tarihi, kültürü ve ulusal kimliği olmuştur. Hiç kuşkusuz etkileyici bir örnek olsa da, Güney Kore mucizevi ekonomik büyümeye doğru giden yolda tek başına değildir. Amerika Birleşik Devletleri'nin trilyonlara varan yardım fonlarından dışarıdan Kore'ye giren antik dinlerin etkisine kadar pek çok unsur bu hızlı ekonomik büyümeye katkı sağlamıştır. Ayrıca sadece bir etkenin veya bir ulusal hareketin Kore'nin 20. Yüzyıldaki şaşırtıcı modernleşmesinden sorumlu olduğu da söylenemez. Bunun yerine, diğer devletlerin başaramadığını Güney Kore'nin nasıl başardığını anlamlandırabilmek için Kore halkının kültürünü, çalışkan karakterini ve özellikle halkı yönlendiren liderlerini bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Bu tez çalışmasında güçlü dini kurumların, ulusal kimliğin, ırksal özelliklere dayalı etnik milliyetçiliğin gelişimi, hızlı kalkınma döneminden sorumlu dört cumhurbaşkanı bağlamında analiz edilmiş, milliyetçiliğin politik ve ekonomik rolü ayrıntılı olarak ele alınmıştır. Yapılan değerlendirmelerle özellikle milliyetçilik akımlarının ve geleneksel dinlerin etkisiyle oluşan sosyal yapının Güney Kore'nin ekonomik büyümesinde etkili olduğu sonucuna varılmıştır. Kore'nin dini ve sosyal yapısını; Kore ulusal kimliğinin oluşumunu ve milliyetçiliğini; Kore'nin ekonomik büyümesini detaylı olarak değerlendirebilmek ve Türkiye'de milliyetçiliğin ekonomik kalkınma üzerindeki etkisine dair yapılan araştırmalara katkıda bulunmak için İngilizce, Korece ve Türkçe kaynaklardan oluşan geniş bir literatür seçilmiştir.
Arap Baharı sonrası Ortadoğu'nun uluslararası ilişkileri ve Türk dış politikası
Ortadoğu bölgesi; siyasal, ekonomik ve kültürel yapısı sebebiyle uluslararası ilişkilerde çok önemli bir yere sahiptir. Enerji kaynakları açısından dünyanın en zengin bölgelerinden biridir. Bölge, Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle birlikte ciddi bir değişime sahne olmuştur. Soğuk Savaş sonrası Türkiye'nin bölge devletleriyle olan ilişkileri de değişime uğramıştır. 2010 yılı sonlarında Tunus'ta başlayan Arap Baharı, Ortadoğu'da yeni bir değişim dalgası yaratmıştır. Bölgede yaşanan gelişmeler ve akabinde Suriye'de ortaya çıkan iç savaş, Türkiye'nin ulusal güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir. Ulusal çıkarlarını korumak isteyen Türkiye'nin Ortadoğu politikasına yeni boyutlar eklenmiştir. Bu çalışmada; Arap Baharı sonrası Ortadoğu'da yaşanan uluslararası gelişmeler bağlamında Türkiye'nin izlediği bölgesel politikalar analiz edilmektedir. Ortadoğu coğrafyasında Arap Baharı sürecinden etkilenen devletler incelenmiş, bölgede yaşanan gelişmelerin Türk Dış Politikası'na yansımaları değerlendirilmiştir.
Finansal serbestleşme, sıcak para girişlerinin ekonomik büyüme ve cari açık ile ilişkisi: Türkiye örneği
İzmir İktisat Kongresiyle liberal politikalar belirleyen ve yabancı sermayeye olumsuz bir tavır takınmadığını gösteren Türkiye yeni bir cumhuriyet olması ve 1929 yılında yaşanan büyük buhran nedeniyle istediği liberalleşmeyi yakalayamamıştır. 1950'li yıllarda liberalleşmeyi tekrar denemiş ancak 1950'lerin ortasında oluşan döviz krizi ile korumacı politikalara geri dönmüştür. 1960 yılından başlamak üzere devletçilik ön planda olmuş, beşer yıllık kalkınma planları ile ekonominin büyütülmesi uygulamasına gidilmiştir. Ancak sanayileşmenin finansmanında enflasyon oluşturan modellerin seçilmesi, sanayinin ihracata yönelememesi gibi nedenlerle Türkiye 1970'li yılların sonunda tekrar döviz krizi yaşamıştır. Bu krizle beraber 24 Ocak 1980 Kararları devreye sokulmuş ve tekrardan liberalleşmenin adımları atılmıştır. 24 Ocak Kararlarını da Ağustos 1989 tarihinde alınan 32 Saylı Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında Karar izlemiştir. Çıkartılan bu karar ile yabancıların Türkiye'de doğrudan ve dolaylı yatırım yapmaları serbest hale gelmiştir. Fon fazlası olanlar ile fon açığı olanların karşılaştığı piyasalara finansal piyasalar denilmektedir. Finansal sistem de finansal piyasalar, finansal araçlar, yasal-kurumsal düzenlemeler ile finansal aracıların tamamından oluşmaktadır. Bu çalışmada finansal sitemin genel yapısı, finansal serbestleşme, finansal gelişmişlik anlatılmaya çalışılmış ve finansal serbestleşme neticesinde serbest hale gelen sermaye hareketleri ile birlikte Türkiye'ye giriş yapan sıcak paranın ekonomik büyüme ve cari açık üzerindeki etkisi incelenmiştir. Sabit fiyatlarla harcama yöntemine göre hesaplanmış GSYH, USD olarak cari açık ve USD olarak oluşturulmuş sıcak para girişleri veri olarak kullanılmıştır. Seriler 1998Q1:2019Q2 dönemini kapsayan üçer aylık serilerdir. Serilere önce durağanlık testi uygulanmış ve birim kök sorunu olan seriler durağan hale getirilmiştir. Sonrasında VAR model kurulmuş, gecikme uzunluğu belirlenmiştir. Gecikme uzunluğu da belirlendikten sonra seriler arasında bir nedensellik olup olmadığı, nedensellik var ise bu nedenselliğin yönünün ne olduğunun belirlenmesi için Granger Nedensellik Testi uygulanmıştır. Sonuç olarak sıcak para girişlerinden GSYH'ya ve cari açığa doğru tek yönlü nedensellik olduğu tespit edilmiştir.
Üniversite öğrencilerinin sosyal girişimcilik öncülleri ile duygusal zekâ düzeyleri arasındaki ilişkinin çeşitli değişkenlere göre incelenmesi
Bu çalışmada üniversite öğrencilerinin sosyal girişimcilik öncülleri ile duygusal zekâ düzeyleri arasındaki ilişkinin çeşitli değişkenler açısından incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırma Bursa Teknik Üniversitesi ve Bursa Uludağ Üniversitesi'nde öğrenim gören 268'i kadın, 52'si erkek toplam 320 katılımcı üniversite öğrencisi ile gerçekleştirilmiştir. Araştırmadan elde edilen bulgular, duygusal zekânın alt boyutu olan öz kontrol düzeyinin 41 yaş üzerindekilerde 18-25 yaş aralığındakilerden daha yüksek olduğunu, girişimcilik öyküsü olanların sosyallik düzeylerinin daha yüksek olduğu, girişimcilik konusunda rol modeli olanların öznel iyi oluş ve duygusallık düzeyleri ile toplam duygusal zekâ puanlarının rol modeli olmayanlara göre daha yüksek olduğu, kadınların sosyal girişimcilik öncüllerinin alt boyutlarından empati düzeylerinin erkeklerden, 18-25 aralığındakilerin ise 41 yaş üzerindekilerden daha yüksek olduğu, girişimcilik öyküsü bulunmayanların empati düzeylerinin girişimcilik öyküsü bulunanlardan daha yüksek, girişimcilik öyküsü bulunanların algılanan sosyal destek düzeylerinin ise girişimcilik öyküsü bulunmayanlardan yüksek olduğu, sosyal girişimcilik öncüllerinin girişimcilik rol modeli olup olmamasına göre farklılık göstermediğini ortaya koymaktadır. Ayrıca duygusal zekâ ile sosyal girişimcilik arasında pozitif yönlü ancak zayıf bir ilişki tespit edilmiştir. Ayrıca her değişkenin alt boyutları arasındaki korelasyonel ilişkiler de çalışma kapsamında incelenmiş ve bulgularına yer verilmiştir. Bu araştırma nicel olarak kurgulanmış, ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Verilerin analizleri SPSS for Windows paket programı aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Katılımcıların kişisel özelliklerini belirlemek üzere demografik soruların yanı sıra Sosyal Girişimcilik Öncülleri Ölçeği ve Duygusal Zekâ Özelliği Ölçeği kullanılmıştır. Anahtar Kelimeler: Duygu, duygusal zekâ, empati, girişimcilik, sosyal girişimcilik
Savunma harcamaları, cari denge ve silah ithalatı ile ekonomik büyüme arasındaki ilişkinin ekonometrik analizi
Güvenlik kavramı insanın yaratılışından beri hayatını devam ettirebilmesi için en büyük ihtiyaçlarından biri olmuştur. Bu güvenlik arayışı ve ihtiyacı devletlerin kendilerini savunma mecburiyetini beraberinde getirmiştir. Dünya savaşları, Soğuk savaş, ülkeler arası kutuplaşma, güç kavgaları, zengin olma isteği, egemenlik anlayışı vb. sebepler dünya genelini etkileyen bir hale gelmiştir. Dünya üzerinde netlik ortamının daima sürmesi çok iyimser bir yaklaşım olacaktır. Uluslararası çıkar ilişkileri sürdüğü sürece belirsizlik artacak, bu belirsizliğin arttırdığı karmaşşık ülkelerin kendilerini koruma ve egemenliklerini elinde tutma arzusunu tetikleyecek, vatandaşlarını koruma isteği iyice arttıracak ve karşı konulamaz bir talep haline gelecektir. Bu durumlar doğal olarak ekonomik birimler üzerine de yansımıştır çünkü savunma harcamalarını egemenliğin bedeli olarak düşünmek mümkündür. Ülke üzerindeki karmaşa ortamı arttıkça doğal olarak savunmaya ihtiyaç artmakta ve bu ihtiyaç beraberinde savunma alanına daha fazla kaynak aktarmayı gerektirmektedir. Çünkü savunma harcamaları kamu harcamalarından savunma hizmetleri adına ayrılan kısımdır. Bununla birlikte savunmaya ayrılan pay ülkenin içinde bulunduğu tehdit arttıkça artmaktadır. Benoit'ten beri savunmaya ayrılan kaynağın ekonomiyi ne yönlü etkilediği üzerinde çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmaların sürekli tazelenmesinin nedenleri arasında tarih boyunca devletlerce savunmaya pay ayrılmış olması ve bu paydan hiçbir devletin vazgeçememiş olması yatmaktadır. Önemli olan bu savunma payını optimum düzeyde tutmaktır. Çünkü savunma harcamalarına çok kaynak ayırmak doğru bir savunma planının olmadığını göstermektedir. Doğru bir plan ve gerekli düzeyde savunma harcamaları planlaması ekonomik büyümeyi en iyi düzeyde etkileyecektir. Ülkelerin savunma harcamalarını yaparken onları etkileyen birden çok faktör vardır. Genel bir çerçevede bakıldığında gelişmiş ülkelerin daha faza savunma harcaması yaptığı görülmektedir. Bu çalışma, Augment Dickey Fuller testi, ADF Birim Kök testi, Johansen Eş bütünleşme Testi, Varyans ayrıştırma analizi, Housman testi, Panel veri analizi kullanılarak; seçili ülkelerde askeri harcamalar, cari denge ve silah ithracatının ekonomik büyüme üzerindeki etkisini incelemiştir. Çalışmada öncelikle 1965-2015 yılları arasındaki dönemde Türkiye incelenmiştir. Türkiyenin ekonomik büyümesindeki uzun dönemli faktörler tespit edilmeye çalışılmıştır. Daha sonra Fransa, İngiltere, Almanya, İtalya ve Kanada gibi ülkeler de ilave edilerek araştırma genişletilmiştir. Tüm bu ülkeler arasında ampirik bir araştırma yapılmıştır. Araştırmada seçilecek tarih aralığı verinin bulunabilme özelliğine göre seçilmiştir.
Avrupa'nın enerji politikası ve Doğu Akdeniz stratejisi
Avrupa Birliği, bir yandan iklim değişikliği baskısı bir yandan arz güvenliği baskısı altında enerji güvenliği ve karbondan arındırma stratejilerini uyumlaştırmaya ve bir dengeye getirmeye çalışmaktadır. Son yıllarda karbondan arınmış bir ekonomi kurma hedefi enerji arz güvenliğine katkı sağlama ve sürdürülebilir enerji için kritik bir öneme ulaşmıştır. Politikaları birbiriyle uzlaştırma süreci AB içerisinde yerel, bölgesel ve küresel ölçekte enerji yönetimini zorunlu hâle getirmiştir. AB enerji ve iklim yönetimi 'Temiz Enerji Paketleri' sayesinde belirgin hâle gelmiştir. Avrupa Komisyonu'nun Paris ve Lizbon iklim zirveleri sonucu AB enerji politikasındaki yetki artışıyla Enerji Birliği yapısı altında karbondan arındırma stratejileri giderek daha fazla önem kazanmış ve üye ülkeleri bağlayıcı sonuçlar ortaya koymaya başlamıştır. Yenilenebilir Enerji hedefleri ve Yenilenebilir Enerji Direktifleri ile AB bir enerji yönetim mekanizması ortaya koymuştur. Fakat bu gelişmeler doğrultusunda AB enerji politikası ile özellikle fosil yakıt bağımlılıkları yüksek olan Doğu Avrupa ülkeleri arasında bir takım politik çekişmeler ortaya çıkmıştır. AB ekonomiyi karbondan arındırma stratejisinde 2020, 2030 ve 2050 enerji ve iklim hedefleri belirlemiştir. Bu hedeflere Yenilenebilir Enerji Kaynakları ile ulaşılması birincil strateji olmasına rağmen doğalgazın diğer fosil yakıtlara oranla daha az emisyon değerine sahip olması AB'nin doğalgazı bir geçiş enerji kaynağı olarak değerlendirmesine sebep olmuştur. Bunun yanı sıra AB'nin doğalgaz bağımlılığının yüksek olması kolay vazgeçilebilir bir kaynak olmamasına ve arz güvenliğini olumsuz etkilemesine neden olmaktadır. AB Güney Gaz Koridoru ile doğalgaz çeşitlendirme politikasını ortaya koymuştur. Bunun yanı sıra LNG talebi ile doğalgazın küresel bir piyasadan temin edilme fırsatı AB'yi farklı bir enerji yönetimi konseptini ele almaya zorlamıştır. AB, Doğu Akdeniz gazını ise bu politikanın diğer destek ayağı olarak tasarlamaya çalışmaktadır. AB'nin Enerji Birliği etiketi altında Enerji politikasının gelişen ve zenginleşen yapısını analiz etmek ve değişen eksenini değerlendirerek AB enerji stratejisinin önceliklerini yeniden düzenlemek amaçlanmıştır. Bunun yanı sıra AB'nin dış enerji yönetimi kapsamında jeopolitik yaklaşımının sonuçları ortaya konmuştur. Piyasa yaklaşımı ve jeopolitik kritiğin bir araya gelmeye başladığı AB enerji politikasının Doğu Akdeniz'e stratejik iz düşümü değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Avrupa Birliği, Avrupa Komisyonu, Enerji, Dış Yönetişim, Jeopolitik, Doğu Akdeniz, LNG
Türkiye'nin Bosna-Hersek ile olan siyasi ve iktisadi ilişkileri (1990-2010 dönemi)
Uluslararası arenada devletler birbirleriyle diplomatik ilişkilerini geliştirmeye özen göstermektedir. Birçok ülke karşı tarafla kendi ulusal çıkarı için ilişkiler kurmaktadır. Fakat, Türkiye ve Bosna-Hersek'in ilişkileri bu çıkar ilişkisinden çok ötededir. Türkler ve Boşnaklar uzunca süre aynı kaderi paylaşmışlardır. Birbirlerine kültürel ve dini yönden sıkı sıkıya bağlanmışlardır. Günümüzde ise bu ilişkiler yine aynı özenle devam etmektedir. Bu çalışmada, Türkiye ve Bosna-Hersek'in 1990-2010 tarihleri arasındaki siyasi ve iktisadi ilişkileri ele alınmaktadır. Türklerin ve Boşnakların günümüzdeki ilişkilerini en iyi şekilde anlayabilmek için bu çalışma, Osmanlı Devleti dönemi Bosna'daki durumdan başlanılmıştır. İleriki bölümlerde Yugoslavya Krallığı ve Yugoslavya Federal Cumhuriyeti zamanlarındaki Bosna'da tez çalışmasında yer almaktadır. İki devletin siyasi ve iktisadi ilişkilerini zorlanmadan anlayabilmek için Bosna-Hersek'in idari ve siyasi yapısı detaylı bir şekilde bu çalışmada kendine yer bulmuştur. Tez çalışmasının esas bölümlerini oluşturan başlıklar ''Türkiye ve Bosna-Hersek Arasındaki Siyasi İlişkiler'' ve ''Türkiye ve Bosna-Hersek Arasındaki İktisadi İlişkiler'' olarak belirlenmiştir. Bu bölümlerde iki devletin siyasi ve iktisadi anlaşmaları ile birbirleriyle olan siyasi ve iktisadi işbirlikleri açıklanmaktadır. Bu çalışmanın hipotezi ise Türkiye'nin Bosna-Hersek'e olan yardımları ile Bosna-Hersek'in kendi ayakları üzerinde durabilecek bir devlet durumuna gelebileceği ve yeniden patlak verecek bir savaşı Türkiye'nin bölge ülkelerini diplomatik yöntemlerle bir araya getirme çabasıyla engellemeye çalıştığı ve başarılı olduğu üzerine belirlenmiştir.
Türkiye'de Sosyal Güvenlik Kurumu'nun yapısı ve kayıt dışı istihdamın incelenmesi
Türkiye'de sosyal güvenliğin nasıl başladığı, sosyal güvenlik kurumlarının 2006 yılında tek çatı dahilinde birleşmeden önce nasıl örgütlendiklerine değinilmiştir. Sosyal Güvenlik Kurumu Türkiye'de bulunan en önemli sosyal güvenlik örgütüdür. Sosyal güvenlik alanındaki en önemli örgüt olması aktif ve pasif sigortalıların sayısının 34 milyon kişiyi aşmasından kaynaklanmaktadır. Ayrıca genel sağlık sigortası yönünden neredeyse Türkiye'de ikamet eden herkes genel sağlık sigortası kapsamındadır. 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu 4. maddesi sigortalı sayılanlar başlığı altında yer alan 4/a, 4/b ve 4/c çalışanlarından oluşan kişiler aktif sigortalı olarak kabul edilmekte bu kişiler adına prim tahakkuk ve tahsili yapılmaktadır. Diğer yandan Sosyal Güvenlik Kurumu'ndan gelir ve aylık alan kişiler ile bu kişilerin hak sahiplerini oluşturan kimseler ise pasif sigortalı olarak tanımlanmaktadır. Sosyal Güvenlik Kurumu'nun aktif ve pasif sigortalılara sağladığı kısa vadeli sigorta kolları, uzun vadeli sigorta kolları ve genel sağlık sigortasından kaynaklanan haklardan oluşmaktadır. Kayıt dışı ekonominin bir dalını oluşturan kayıt dışı istihdam; sosyal güvenlik ve vergi politikalarının etkin ve verimli yürütülmemesine neden olmaktadır. Çünkü verimli, etkin bir sosyal güvenlik ve vergi politikası üretilmesi için doğru istatistiki verilere ulaşılması gerekirken kayıt dışı istihdam olgusu bunu engellemektedir. İncelememizde Sosyal Güvenlik Kurumu'nun yapısı üzerinde durmamızda en önemli etken 5018 sayılı kanunun ekli 4 sayılı cetvelinde yer alan sosyal güvenlik kurumlar arasında en büyük ve etkili kurum olmasından kaynaklanmaktadır. Eğer Sosyal Güvenlik Kurumu'nun yapısı uygun bir şekilde ortaya konursa ülkemizin en büyük bütçe kalemlerinden birini oluşturan bu kurumda yaşanan eksiklikler daha iyi anlaşılacaktır. Sosyal Güvenlik Kurumu'nun, kayıt dışı istihdamla mücadelede en etkin kurum olması ve daha etkin mücadele etmesi adına çalışmamız ortaya konmuştur.
Almanya'da aşırı sağın teşkilatlanması ve İslamofobi
Kökenleri Endülüs'ün fethine dayanan Müslüman ve İslam karşıtlığı yıllar içerisinde Avrupa'ya yapılan işçi gücü göçü, 11 Eylül saldırıları ve Arap Baharı sonrası yaşanan mülteci kriziyle derinleştirilmiştir. Batı'da yaşayan Müslümanların yaşadıkları ülkelerde görünürlüklerinin artması ve kendi kültürlerini yaşadıkları ülkelerde devam ettirmek istemeleri Müslümanlara karşı zaten var olan önyargıların artmasına sebep olmuştur. Müslümanlara karşı ayrımcılık yapmak, yabancı düşmanlığı, toplumdan dışlama, nefret dürtüsüyle hareket etme ve özellikle de ırkçılık Avrupa toplumunu İslamofobi'ye götüren eylemler olmuştur. Şüphe götürmez bir gerçek ki insanlık tarihinin en utanç verici olgusu milliyetçi duygularla yapılan ırkçılık eylemleridir. Eski çağların hastalığı, kölelik ve kalıtsal farklılığa dayalı biyolojik ırkçılık iken; günümüzün hastalığı ise yabancı ve zayıf olana karşı kültür ve din temelli ötekileştiriciliği ifade eden kültürel ırkçılıktır. İslam ile Hristiyanlığın karşılaştığı tarihten itibaren iki din arasında yaşanan çatışmalar bizi bir kültürel ırkçılık türü olan İslamofobi'nin günümüzdeki şeklini almasına sebebiyet vermiştir. Kendisini daima diğer toplumlardan üstün gören Avrupa'nın öteki kimlikleri aşağı görerek kendi kimliğini oluşturması çabası yabancı düşmanlığını körüklemiştir. İslam kültürünün Hristiyan değerlerine dayanan Avrupa kültürüyle uyumsuz olduğuna dair ortaya atılan milliyetçi söylemler de yabancı olarak gördükleri Müslümanlara karşı İslamofobik söylem ve eylemlerin artmasına sebebiyet vermiştir. Milliyetçi söylemlerle süslenmiş dışlayıcı bir siyaset izleyen aşırı sağ partilerin politikaları İslamofobi'nin en büyük sebebi olarak çalışmada anlatılmıştır. Geniş bir yelpazede yer alan İslamofobi bu çalışmada Avrupa genelinde, özelde ise Almanya ülkesinde incelenmiştir. Çalışmanın çerçevesi Almanya'da görülenİslamofobi'nin ve kamuoyunda Müslümanlara karşı yapılan nefret söylemlerinin artmasındaki en büyük payın aşırı sağ partilerin ve aşırı sağ etkisinde hareket eden her türlü oluşumun milliyetçi ve ırkçı söylemlerinin olduğu teziyle çizilmiştir. Çalışmanın amacı ise Müslüman toprakları dışında yaşayan tüm Türklerin ve Müslümanların özellikle de Almanya'da maruz kaldıkları İslamofobik söylemlerin ve şiddetin boyutunu göstermek ve bu nefret suçunun tehlikesini anlatmaktır.
Gemlik limanlarının lojistik performansının Türkiye'nin uluslararası ticaretteki yerine katkısı
Küreselleşme, 21. asrın başından itibaren ülkeleri ve toplumları derinden etkileyen bir olgudur. Küreselleşme ile birlikte dünyamız klasik deyimle küçülmüş adeta evrensel köy haline gelmiştir. Bunula birlikte, uluslararası sınırların ortadan kalktığı, yeni Dünya evrensel köy tabiri ile ifade edilmektedir. Küreselleşme neticesindeki bilgi teknolojileri ile kurumlar ve bireyler çok etkin ve hızlı iletişim sayesinde mal, hizmet ve bilgi paylaşımı imkanına sahiptir. Küreselleşmenin getirdiği pazar bütünleşmesi ile de ülkelerin yakınlaşmasına zemin hazırlamıştır. Bu yakınlaşma taşımacılık hizmetlerinin hareketlenmesine ve lojistik faaliyetlerin etkinliğinin önemini ortaya çıkarmıştır. Küresel ekonomik değerlerin devamını sağlayan günümüzün en önemli kavramı lojistik olarak görülmektedir. Evrensel köy haline gelen dünyada yeni yüzyılın öne çıkan üç faaliyet alanından birisi de lojistik olarak gösterilmektedir. Dünyadaki ticari etkinliklerin hammadde temini ile ürün elde edilmesi aşaması ve bu ürünlerin dünya pazarlarında yer edinmesindeki en önemli faaliyet alanı lojistiktir. Küresel ekonomik faaliyetlerin yegâne sonucu olan ürün ya da hizmetlerin müşteriye ulaşması ve müşteri memnuniyeti ile üretimin ya da hizmetin devamını sağlayan nedenlerdir. Lojistik, müşterilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere her türlü ürünün, servis hizmetinin ve bilgi akışının, başlangıç noktasından tüketildiği son noktaya kadar olan tedarik zinciri içindeki hareketinin etkili ve verimli bir şekilde planlanması, uygulanması, taşınması, depolanması ve kontrol altında tutulması olarak tanımlanabilir. Lojistik sektörü, insanların günlük yaşantılarını devam ettirirken farkında olmadıkları, ancak yaşantılarını devam ettirmek için ihtiyaç duydukları hemen hemen her şeyin ihtiyaç sahibine ulaşmasında çok önemli olmakla beraber, her alanda hayatı kolaylaştırmaktadır. Bu kadar geniş bir yelpazede hizmet sunan lojistik sektörünün, özellikle dış ticaret açısından önemi büyüktür. Türkiye küresel ekonominin lojistik ayağını kullanabilmesi, jeopolitik ve jeostratejik konumundan tam olarak faydalanabilmesi durumunda çok büyük ekonomik kazanım elde edilebilecektir. Bu çalışma ile lojistik sektöründe sunulan hizmetlerde ortaya çıkan gelişmelerin, Türkiye'nin ihracatı üzerinde iyileştirici bir etkisinin olup olmadığı ve ihracata dayalı ekonomik büyüme ile lojistik sektöründe ortaya çıkan gelişmeler arasında bir bağlantının olup olmadığı ortaya konulmak istenilmektedir. Türkiye coğrafi konum, genç ve dinamik nüfusuyla lojistik sektörünün dünyadaki merkezlerinden biri olma potansiyeline sahip ender ülkelerden birisindir. Bu artılarını kullanabilmesi ise lojistik üs olma potansiyeli ile sektörel önderliğe erişmesini mümkün hale getirebilir. Günümüzde dünya ekonomik değerlerinin en önemli ayağı ise lojistik alanındaki denizcilik faaliyetlerini oluşturmaktadır. Dünyanın dörtte üçünün sularla kaplı olması, ticaretin denizaşırı ülkelere kayması, yüksek hacimli yük taşıma kapasitesi ve maliyetinin diğer taşıma türlerine göre düşüklüğü gibi nedenlere bağlı olarak küresel ticaretin yükünü denizler tarafından taşınmaktadır. Denizcilik faaliyetlerinin en yoğun kilit noktasını ise, limanlar meydana getirmektedir. Türkiye üç tarafı denizlerle ile çevrili bir ülke ve 8333 km. uzunluğundaki kıyı şeridi ile Avrasya kavşağında bulunan Anadolu toprakları sayesinde coğrafi ve jeostratejik avantajları yüksek bir konumdadır. Bursa, bir ticaret merkezi durumundaki konumu ve Marmara iç denizinin Gemlik limanlarını kapı olarak kullanması dolayısıyla bu yetkinliğe sahip bulunmaktadır. Bu çalışmada uluslararası lojistik sistemi kapsamında çerçevesinde de Gemlik limanlarının nitelikleri bunları hangi aşamada karşılamak kapasitesine sahip olduğunu tespit etmek amaçlanmaktadır. Bu amaç doğrultusunda, Türkiye'nin uluslararası ticarette Gemlik limanlarının ihracat ve ithalat anlamında lojistik performansını ortaya çıkarmaktır. Gemlik limanlarının Türkiye ekonomisindeki yerini değerlendirmektir. Marmara Denizi'nin lojistik üssü olarak görülen Gemlik limanlarının jeopolitik ve jeostratejik olarak denizyolu lojistiğinin mevcut durumunu ortaya çıkarmaktadır. Küresel rekabet; şirketlerin ürünlerini ve hizmetlerini müşteri tatminini üzerine hareket ederek hız ve zaman esaslı bir hale getirmiştir. Günümüz piyasa şartlarında üretim maliyetleri ile istenilen kalite yaklaşık aynı seviyeler de bulunmaktadır. Buradaki farkı ortaya çıkaran kavram lojistik hizmetlerinin yönetimiyle belirlenmektedir. Dış ticarette lojistik sektörü, olmazsa olmaz unsurdur. İthal edilen veya ihraç edilen tüm ürünler lojistik hizmetlere mutlaka konu olmaktadır. Dolayısıyla dış ticaret ve lojistik, özellikle de taşımacılık arasında bir ilişki olduğu ve bu ilişkinin de dolaylı olarak ekonomik büyümeyi etkilediği bu çalışmanın temel varsayımıdır. Kullanılan verilerin karşılaştırılması ve değerlendirilmesi neticesinde Gemlik limanlarının potansiyel varlığının istenilen değerlerin altında bulunduğu gerçek potansiyelinin ortaya çıkarılması için ihtiyaç duyulan yatırım desteklerinin kamusal ve özel kuruluşlar tarafından koordineli bir şekilde çözümlemelerinin yapılıp hazırlıkların kazan-kazan esaslı bir zihinsel birliktelik içinde hareket edilemesi ile mümkün olacağı öngörülmektedir.
Pozitif psikoloji çerçevesinde huzurevinde kalan yaşlılara bakış: Minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz-anlayış
Huzurevinde yaşamını sürdüren yaşlı bireyler, yaşlanma döneminin son evrelerinde olmasından dolayı psikolojik olarak olumlu ve olumsuz etkiler yaşamaktadır. Yaşlı bireylerin bu dönemlerinde pozitif yaşlanmayı gerçekleştirebilmeleri, yaşamını anlamlı olarak sürdürebilmeleri için gereklidir. Bu sebeple bireylerin olumlu yönleri üzerinden araştırmalar yapılması süreci etkileyebilmektedir. Bu araştırmanın amacı, huzurevinde kalan yaşlıların; minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz-anlayış düzeyleri arasındaki ilişkiyi incelemek ve minnettarlık, öz-anlayış düzeyinin mental iyi-oluşu yordayıp yordamadığını araştırmaktır. Araştırmanın diğer bir amacı ise, minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz-anlayış düzeylerinin; cinsiyet, yaş, eğitim durumu, algılanan gelir düzeyi, kronik rahatsızlık ve huzurevinde kaldığı süre değişkenlerine göre farklılıklarını incelemektir. Araştırmanın örneklemini Bursa Büyükşehir Belediyesi Huzurevi Şube Müdürlüğü'ne bağlı huzurevinde yaşamını sürdüren 60 yaş ve üzeri, 22'si kadın ve 98'i erkek olmak üzere toplam 120 yaşlı bireyler oluşturmaktadır. Bu araştırmada nicel olarak kurgulanmış, ilişkisel tarama modeli kullanılmıştır. Verilerin analizleri SPSS for Windows paket programı kullanılmıştır. Araştırmada veri toplama araçları olarak Minnettarlık Ölçeği, Warwick Edinburg Mental İyi-oluş Ölçeği, Öz-anlayış Ölçeği ve Bilgi Toplama Formu kullanılmıştır. Araştırmadan elde edilen veriler, korelasyon, çoklu regresyon, t testi tekniği, tek yönlü varyans analizi (ANOVA) kullanılarak incelenmiştir. Araştırma sonucunda minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz-anlayış düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler olduğu belirlenmiştir. Ayrıca minnettarlık ve öz-anlayış düzeylerinin mental iyi-oluş düzeyini yordadığı ve %32'sini açıkladığı bulunmuştur. Minnettarlık, mental iyi-oluş ve öz anlayış düzeylerinin cinsiyet, yaş, algılanan gelir düzeyi, eğitim durumu, kronik rahatsızlık durumu ve huzurevinde kaldığı süresi açısından farklılaşmadığı tespit edilmiştir. Ancak öz-anlayış düzeyinin cinsiyet değişkenine göre tam sınırda kaldığı da görülmüştür. Araştırmada elde edilen bulgular problemler doğrultusunda tartışılmıştır.
Ekonomi politik: Tarih, teori ve kavram
Aristoteles'in görüşleri ile başlayan ekonomi tarihi, günümüzde de güncel konuların arasındaki yerini korumaktadır. Antik çağlarda bir ailenin geçimi noktasında anlamlandırılan ekonomi, çağlar boyunca değişim ve dönüşümlere uğrayarak gelişimini sürdürmüştür. İnsanların toplumsal hayata geçişi ile devlet nizamına olan ihtiyaç doğmuş ve bunun sonucu olarak insanların, belli yasalar çerçevesinde hareket etmeleri sağlanmıştır. Ekonomi politik; insanlarla insanlar, insanlarla kurumlar, insanlarla nesneler arasında oluşan her türlü ilişkiyi inceleyen bir bilim dalı olarak ele alınmıştır. Ekonomi bilimi açısından belli bir dönemi ve klasik iktisadı ifade eden kavram, ekonominin matematikselleşme sürecine kadar politik kavramıyla beraber kullanılmıştır. Tarihsel süreçte ekonomi ve politika arasındaki ilişkilere ve gerilimlere kaynaklık eden ekonomi politik kavramı, ekonominin görece erken bir dönemde bağımsızlaşmasıyla birlikte bazı tartışmalara yol açmıştır. Tezde öncelikle ekonomi politik kavramının kavramsallaşma süreci ele alınmış ve bu bağlamda kavramın tarihi kısaca anlatılmış, ardından konuyla ilgili temel kavram ve tanımların analizine geçilmiştir. Ekonomi politiğin temel kavramları emek-değer, somut ile soyut emek ayrımı, üretim, sermaye, mülk, sınıf, adil fiyat, meta ve artı-değer kavramlarıdır. Bu kavramlar açıklığa kavuşturulmadan, ekonomi politik ile ilgili açıklamalar yetersiz kalacaktır. Bu kavramların ortaya çıkışına belli başlı teoriler kaynaklık etmiştir. Bu teoriler; kısaca feodalizm, merkantilizm, fizyokrasi, liberalizm, sosyalizm ve kapitalizmdir. Tarihsel süreçte Aristotelesçi ekonomiden, ekonomi politiğe bir geçiş yaşanmıştır. Ekonomi matematiksel olarak bir bilim dalına dönüşerek politikten ayrılmış, Aristo ekonomisinden farklı bir ekonomi bilimi doğmuştur. İnsanın ve toplumun sosyolojik, ekonomik ve politik yönleri birbiri ile ilişkili olduğundan, ekonomik problemlere salt matematiksel çözüm aranması yetersiz kalmaktadır. Bu nedenle ekonomi politiğe yeniden dönüşe ihtiyaç duyulmaktadır. Tezde ilgili kavramın tarihsel süreçteki evrimi incelenirken, İslam düşünce geleneğindeki izlerine de yer verilmeye çalışılmıştır.
Avrupa kimliği oluşumunda ortak dışişleri ve güvenlik politikasının etkisinin analizi
Bu çalışmada Avrupa'da meydana gelen savaş yıkımlarının ardından Avrupa Birliği (AB)'nin dış politika ve güvenlik konularında ortak bir Avrupa hareketi oluşturup oluşturamayacağı konusunun analizi amaçlanmıştır. Ekonomik olarak ilerleyen AB için siyasi bir gelişim olan Ortak Dışişleri ve Güvenlik Politikası (ODGP)'nın bir Avrupa Kimliği oluşumuna etkisi üzerinde durulmuştur. Çalışmanın teorik alt yapısını oluşturan entegrasyon teorileri ve bu teorilerin AB sürecini nasıl etkilediği irdeleneceği gibi Fonksiyonalizm fikri ile ortaya çıkan teknik konularda sağlanan başarının, siyasi olarak ilerlemeyi hedef edinen bir AB yapısına etkisi incelenmiştir. Bu doğrultuda atılan en önemli adım olan ve Soğuk Savaş sonrası dönemde AB'nin nasıl bir yol izleyeceği tartışmaları ile ortaya çıkan Maastricht Antlaşması (AB Kurucu Antlaşması) ve bunun bir sonucu olarak geliştirilen ODGP ile bir Avrupa Kimliği oluşumu değerlendirilmiştir. Bu değerlendirme sonucunda ekonomik bir adım olarak yola çıkan ve bu konuda başarılı bir organizasyon olan AB, siyasi konuların tartışmaya açık olmaması, bu konuların devletlerin ulusal çıkarları doğrultusunda belirleniyor olması ve özellikle dış politikada devletlerin ulusal yapılarının ön planda olması AB çatısı altında siyasi bir ilerlemeyi engellediğini göstermiştir. Bu doğrultuda her ne kadar AB'yi çok önemli bir siyasal boyuta taşıyacak olsa da ODGP, AB'yi oluşturan devletlerin ulusal kimlik ve çıkarları doğrultusunda hareket etmesi ve bu doğrultuda ilerlemesi ortak bir dış politika ve ortak bir Avrupa Kimliğinin oluşmasında etkili olmasında başarılı olamadığını göstermiştir. Güvenlik ve dış politika konularının ulusal çıkarların ön planda tutularak ilerlemesi dolayısıyla, ODGP ulusal çıkarların arkasında kalmıştır ve ODGP' nin Avrupa kimliğe de uzun vadede etki edemeyeceği görülmüştür. Anahtar Sözcükler; Avrupa Entegrasyonu, AB, Maastricht Antlaşması, ODGP, Kimlik
Kıbrıs adası civarı hidrokarbon kaynakları paylaşım mücadelesinin Kıbrıs sorununa etkisi
Doğu Akdeniz ve Kıbrıs stratejik konumu nedeniyle hegemonik güce sahip olmak isteyen devletlerin dikkatini tarihin her döneminde çekmeyi başarmıştır. Günümüzde Ortadoğu petrolleri ve kendi alanında bulunan hidrokarbon zenginliği için anahtar rol üstlenmektedir. Doğu Akdeniz'e kıyıdaş olan ülkelerin en büyük sorunlarından biri, üzerinde anlaşamadıkları deniz alanlarıdır. Özellikle Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY)'nin ilan ettiği sözde Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) alanları, Türkiye'nin Akdeniz'deki kıta sahanlığını ihlal etmektedir. GKRY, uluslararası enerji şirketleri ile yaptığı antlaşmalarla Kıbrıs sorununa farklı bir boyut kazandırmıştır. Türkiye'yi Doğu Akdeniz hidrokarbon meselesinde oyun dışına itmeye çalışan Yunanistan ve GKRY tezlerine karşılık olarak Türkiye uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarını savunmaya devam etmektedir. Ayrıca Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC)'nin menfaatlerini korumak adına Doğu Akdeniz'de her türlü girişimi yapmaktadır. İngiltere'nin adada bulunan egemen üsleri nedeniyle hidrokarbon rezervleri konusundaki talepleri ve politikaları da sorunun yönünü belirlemesi açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Kıbrıs adası civarındaki hidrokarbon kaynaklarının paylaşılması konusunda yaşanacak çıkar çatışmalarının, Kıbrıs adasında süregelen Rum ve Türk toplumları arasındaki anlaşmazlıklara yansımalarını, bu problemlerin olası çözüm yollarının etkin hale getirilmesinde izlenebilecek politikaları realist kuram teorileri çerçevesinde açıklamaktır. Anahtar Kelimeler: Kıbrıs sorunu, Realizm, Hidrokarbonlar, Münhasır Ekonomik Bölge, Mavi vatan
Vergi cennetlerinin uluslararası vergi rekabetine etkileri
Dünyada küreselleşmenin artması ile birlikte sermaye serbestliği başlamış, bu durumdan yararlanmak isteyen ülkeler, uluslararası yabancı sermayeyi, kendi ülkelerine çekmek için vergi kanunlarında düzenlemeler yaparak başta kurumlar vergisi olmak üzere birçok alanda vergi indirimleri yapmışlardır. Ülkeler arasında yaşanan vergi rekabetinin olumsuz sonucu olarak hiç vergi alınmayan veya az vergi alınan vergi cennetleri ve off-shore finans merkezleri ortaya çıkmıştır. Vergi cennetleri, hiç vergi alınmayan veya az vergi alınan bölgeler olduğu için vergi kaçakçılığı veya vergiden kaçınmanın merkezleri haline gelmişlerdir. Birçok şirket, az vergi vermek için merkezlerini bu bölgelere taşımaktadır. Bunun sonucunda ülkelerin vergi gelirlerinde azalma meydana geldiği için bütçelerinde bozulmalar oluşmaktadır. Dünyadaki vergi cennetlerinin uluslararası vergi rekabetine etkilerinin araştırıldığı bu çalışmada; vergi cennetlerinin ortaya çıkışı, nedenleri ile mücadele yöntemleri incelenmiştir. Türkiye'nin vergi cenneti ülkeler ile rassal olarak seçilen OECD üyesi ülkeler arasında karşılaştırma yapılarak Türkiye'nin vergi cennetleri olgusunda hangi konumda olduğu araştırılmıştır. Çalışmada nitel araştırma metotlarından literatür tarama yöntemi kullanılmıştır. Birçok kaynaktan yapılan araştırmalar ile vergi cennetlerinin varlığının olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için uluslararası kuruluşlar öncülüğünde önlemler alındığı ve çalışmalar yapıldığı, bu önlemlere riayet etmeyen ülkelere karşı yaptırım uygulanmaktadır. Türkiye'nin de bu yaptırımlara maruz kalmamak ve vergi cenneti ülke konumuna düşmemek için mevzuatında bir takım düzenlemeler yaptığı sonucuna ulaşılmıştır.
İstihbarat yönetiminin geleceğinde özel istihbarat şirketlerin rolünün analizi
İstihbarat yaşanan zamanın şartlarına uygun olarak geliştirilen bilinmezliğe karşı önceden tedbir almak, muhtemel sorunlarla mücadele etmek ve yön vermek için elde edilen verinin akıl, zekâ süzgecinden geçerek ortaya çıkarılmasıyla elde edilen üründür. Literatürde istihbarat akıl, zekâ, anlayış, malûmat, vukuf, işitilen, alınan, toplanan haberler ve bilgiler olarak tarif edilmektedir. Ancak teknik olarak incelediğimizde istihbarat kelimesinin kapsamı ham bilgilerin işlenmesi, tasnif, kıymetlendirme, yorum ve analiz sonucu üretilen ürün şeklindedir. Bu ürün plânlama, araştırma, deliller toplama, çeşitli aklî ve tecrübî ilmî metotlar ile onları değerlendirip bir sonuç istihsal edilmesi ve en uygun kullanma yöntemini içine alan faaliyetler bütününden oluşur. Soğuk Savaş döneminin bitmesi ve 11 Eylül saldırılarından sonra uluslararası arenada güvenlik ve istihbarat alanında önemli değişimler yaşanmıştır. Reel politik düşüncenin etkisi ile devletlerin hâkimiyet ve varlıklarını sürdürme mücadelesinde asli görevi olan güvenlik ve istihbarat alanında yaşanan teknolojik gelişmelerin hız kazanması ve hegemon devletlerin kamufle stratejileri istihbarat yönetiminde değişimleri ortaya çıkarmıştır. Bu değişimlerin en önemlilerinden biri devletlerin küresel ölçekte etkili olan özel istihbarat şirketlerini kullanmaya başlamalarıdır. Özel istihbarat şirketlerin kullanılmasındaki artış ve yaşanan durumlar uluslararası ilişkilerde yeni bir tartışmayı da beraberinde getirmiştir. İstihbarat yönetiminde özel şirketlerin kullanılmasının devletlere etkileri ve hizmet verdikleri bölgelerdeki uygulamaları sorgulanır hale gelmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Rusya Federasyonun (RF) istihbarat sistemleri ve bu devletlerle ilintili uluslararası alanda ön plana çıkan özel şirketleri ele alınmak suretiyle, reel politik paradigma kapsamında özel istihbarat şirketlerinin istihbaratın geleceğindeki rolü analiz edilmiştir.
Türkiye ve Kuşak Yol ülkeleri arasındaki uluslararası ticaret hacminin analizi: Panel Çekim Modeli yaklaşımı
Yüzyıllardır ticaretin devam ettiği, kültürlerin etkileşim halinde olduğu bir güzergâh olan tarihi ipek yolu, Çin lideri Xi Jinping'in 2013 yılında ilan ettiği üzere daha modernize edilerek Kuşak Yol Projesi'ne dönüştürülmüştür. Kuşak Yol Projesi, Çin'den Afrika kıtası da dahil olmak üzere Avrupa'ya kadar yoğun bir nüfusun yaşadığı güzergâh üzerinde yer almaktadır. Hem denizden hem de karadan belirlenmiş olan güzergahta ticaretin gelişmesi ve aksamadan devam etmesi için projede yer alan ülkelere Çin tarafından; ulaştırma ve iletişim altyapılarının kurulmasının yanı sıra finansman desteği de sağlanmaktadır. Kuşak Yol Projesi'ne, Çin'in özellikle enerji ve hammadde ihtiyacını karşılamaya yönelik oluşturduğu bir proje olarak görüp karşı çıkan ülkeler bulunmaktadır. Kuşak Yol Projesi, bazı ülkelerin ekonomik ve siyasi çıkarlarına ters düştüğünden ve bu ülkelerin sahip oldukları nüfuz alanlarını kaybetme endişesinden dolayı Çin'e karşı farklı oluşumlar kurmaya çalışmaktadır. Her ne kadar kazançları ve zorlukları olsa da Kuşak Yol Projesi ekonomik entegrasyon temelinde işleyen bir proje olarak görülmektedir. Kuşak Yol Projesi'nin ülkelerin kazan kazan mantığıyla, ekonomik kalkınmalarına yarar sağlaması beklenmektedir. Türkiye gelişen bir ekonomiye sahip bir ülke konumundadır. Türkiye ekonomide sürekliliği sağlamak ve nüfusun artmasıyla beraber artan enerji ihtiyacını karşılamak için alternatiflere ihtiyacı bulunmaktadır. Bu noktada Kuşak Yol Projesi, Türkiye'ye hedeflerini gerçekleştirme noktasında önemli fırsatlar sunmaktadır. Türkiye'nin Kuşak Yol Projesi'nde yer alan ülkelerle ilişkilerini geliştirerek ihracatını artırarak cari açığını düşürebilme potansiyeli bulunmaktadır. Türkiye'nin Kuşak Yol Projesi'nde yer alan ülkelere gerçekleştirdiği ihracat rakamları, Türkiye'nin GSYİH'sı, projede yer alan ülkelerin GSYİH'ları, Türkiye'nin nüfusu, projede yer alan ülkelerin nüfusu, Türkiye'nin projede yer alan ülkelere olan mesafesi ve bu ülkelerin uyguladığı gümrük tarifelerinin etkisi analiz edilmektedir. Bu doğrultuda, Türkiye'nin Kuşak Yol Projesi'nde yer alan ihracat yaptığı ülkeleri kapsayan ve 2000–2019 yılları arası dönemi içeren panel veri seti oluşturularak çekim modeli kurulmuştur. Analiz sonuçlarına göre, Türkiye ve Kuşak Yol Projesi ülkelerinin gayrisafi yurtiçi hasılaları ve nufüs hacimlerinin Türkiye'nin Kuşak Yol Projesi ülkelerine ihracatını pozitif yönde etkilediği tespit edilmiştir. Buna karşın, Türkiye ile Kuşak Yol Projesi ülkeleri arasındaki mesafenin, Kuşak Yol ülkelerinin uluslararası ticaretlerinde uyguladıkları ortalama gümrük tarife oranlarının ve Kuşak Yol ülkelerinin etrafının kara ile çevrili olmasının Türkiye'nin Kuşak Yol Projesi ülkelerine ihracatını negatif yönde etkilediği görülmüştür.
Yatırım teşviklerinin uluslararası ticaret ve doğrudan yabancı yatırımlar üzerindeki etkileri
Ülke ekonomilerinin geliştirilmesi ve kalkınması aşamalarında uygulanan politikalar, kamu kaynaklarının adil olarak bölüşülmesi ve tabanına yayılması açısından devlet teşvikleri önemli bir yere sahiptir. İktisadi açıdan gelişmenin en önemli faktörlerinden biri de ülkeye yapılan doğrudan yatırımlardır. Doğrudan yabancı yatırımlar, değişen küresel ekonomik yapılarla birlikte, özellikle gelişmekte olan ülkelerin ekonomileri üzerinde etkili olmuştur. Ekonomik sorunlarının başında gelen sermaye yetersizliğini, gelişmekte olan ülkeler yabancı yatırımları ülke ekonomilerine davet ederek çözüm arayışına yönelmişlerdir. Bu yönelme sonucunda gelen uluslararası dogrudan yatırımlar gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerinin gelişimine hız kazandırmıştır. Türkiye doğrudan yabancı yatırımlar açısından geniş içerikli yatırım teşvik programlarını yapısında bulundurmaktadır. Doğrudan yabancı yatırımları ülke ekonomisine çekerek entegre edebilmek ve uluslararası ekonomik sistemde rekabet sağlayabilmek için teşvik programlarının da artırılması amaçlanmaktadır. Bu çalışmada, yatırım teşvik politikalarının uluslararası ticaret ve dogrudan yabancı yatırımlar üzerinde artırıcı etkiye sahip olup olmadığı konusu analiz edilmiştir. Bu doğrultuda, Türkiye'de gerçekleşen yatırım teşvik dosyası sayıları, ihracat rakamları ile doğrudan yabancı yatırım rakamları 2001–2021 yılları arasındaki çeyreklik dönemler halinde oluşturulan veriler kullanılarak zaman serisi modeli kurulmuştur. Oluşturulan modelde yapısalkırılmalı birim kök testi sonucunda, güvenilir ülkeye doğru seyretme özelliği ile bilinen doğrudan yabancı yatırımların Türkiye'deki yapısal dönüşümlerden hem de küresel salgın gibi şoklardan etlilendiği görülmüştür. Yapılan eşbütünleşme testinde doğrudan yabancı yatırımlarve ihracat arasında uzun dönemli ilişki olduğu görülmektedir. ihracat ile desteklenen ekonomik büyüme ve yatırım teşvikleri vasıstasıyla Türkiye'ye gerçekleştirilen doğrudan yabancı yatırımların özendirilebileceği bir ilişkinin olduğu ortaya koyulmuştur.
PKK terör örgütünün 2010 sonrası dönemdeki ideolojik ve taktiksel dönüşümü
Son on yılda Suriye'de artan siyasi istikrarsızlık ve iç karışıklığın yarattığı otorite boşluğunu terör örgütleri doldurmaya başlamış ve bu durum Türkiye'nin de güney sınır güvenliği için tehdit haline gelmiştir. Yıllardır mücadele verdiği Kürdistan İşçi Partisi (Partiya Karkarén Kurdistané/PKK) terör örgütünün Suriye uzantısı olan Demokratik Birlik Partisi (Partiya Yekitiya Demokrat/PYD) terör örgütüne karşı sınır ötesi operasyonlar gerçekleştiren Türkiye, sınır güvenliğini sağlamak ve bölgeden zorunlu göç etmek durumunda kalan insanlara da ev sahipliği yapmak zorunda kalmıştır. Son dönemde PYD Suriye'nin kuzeyinde kısmen sağladığı kontrolle ve DEAŞ terör örgütüne karşı başka devletlerin gerek mühimmat gerekse finansal desteğini alarak ön plana çıkmıştır. Bu kapsamda çalışmamızda Suriye iç savaşıyla birlikte başlayan süreç, PKK geleceği için bir dönüm noktası olarak ele alınacaktır. Bu çerçevede 2010 sonrası dönemle birlikte PKK'nın Suriye'deki etki ve yetkisini PYD'ye bırakmaya başladığı ve PKK'nın geleneksel yönetici kadroları ile PYD'nin yönetim kadroları arasında ayrılık süreçlerinin hızlanma olasılığının artıp artmadığı iddiası araştırılacaktır. Söz konusu iddia dahilinde ise çalışmamızda PKK terör örgütünün kuruluşundan günümüze kadar yaşadığı ideolojik ve taktiksel dönüşüm analiz edilecek, PKK'nın uluslararası konjonktürle birlikte Suriye'de artan gücü, bu gücün bir sonucu olarak da PYD'nin gelişim süreci irdelenecektir. Sonuç olarak ise PKK ve PYD arasındaki ilişkinin geleceğine dair bir perspektif sunulmaya çalışılacaktır.
Neo-liberal ekonomi politikalarının Türkiye'de tarım sektörü üzerine etkileri
Tarım sektörünün Türkiye ekonomisine katkısı yadsınamaz bir gerçekliktir. Tarım politikaları tarihsel süreç boyunca değişim göstermiştir. 1970'ler sonrasında dünyada yaygınlaşmaya başlayan neoliberal politikalar Türkiye'de de 24 Ocak 1980 Kararları ile karşılığını bulmuştur. 24 Ocak Kararları neticesinde Türkiye'de ekonomi ve tarım politikalarında birçok değişim meydana gelmiştir. Tarım sektöründe uygulanan politikaların temel amaçları verimliliğin ve rekabetin arttırılması, gıda güvenliğinin sağlanması ve sürdürülebilir tarıma ulaşmaktır. Bu amaçlar doğrultusunda uygulanan politikaların tarımsal üretimdeki çıktıyı nasıl etkilediği en önemli husustur. Bu kapsamda çalışma neoliberal ekonomi ve tarım politikalarının Türkiye'de tarım sektörünü ne yönde etkilediğini incelemek amacıyla yazılmıştır. Bu çalışmanın temel sorusu 1980 sonrası uygulanan ekonomi politikalarının günümüz tarım sektörüne yansımalarını tespit etmektir. Neoliberal ekonomik görüşün hâkim olmasıyla beraber ortaya çıkan değişimlerin tarımsal üretimde ne gibi sonuçlar doğurduğu incelenecektir. Neoliberal ekonomi politikalarını ortaya çıkaran temel görüşlerden, dünyada uygulanan politikaların benzerlerinin Türkiye'de ne şekilde uygulandığı ele alınmıştır. İncelemelerin sonucunda neoliberal ekonomi politikalarının gerek yöntem gerek ise uygulama yanlışlıklarından kaynaklı tarım sektöründe negatif etkiler doğurduğu görülmüştür. Tarım sektörünün potansiyel üretim miktarı ile mevcut üretim miktarı arasındaki fark sektör mensupları ve ülke açısından tatmin edici olmadığı görülmüştür. Tez çalışmasının amacına, sonuçlarına, önermesine yönelik nitel bir araştırma yöntemi uygulanmıştır. Çalışmanın konusu bağlamında ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşların değerlendirme ve verilerinden ikincil kaynak olarak faydalanılmıştır.
Suriye iç savaşının Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri ilişkilerine etkisi
Suriye'nin içinde bulunduğu kriz hali, Türkiye ve Amerika Birleşik Devletleri (ABD)'nin ikili ilişkilerinin başka bir boyuta geçmesine, neden olmuştur. Çalışma, Suriye iç savaşı ekseninde Türkiye ve ABD ilişkilerinin gelişimini ve geleceğini çözümlemek amacıyla yazılmıştır. Tez çalışmasının temel araştırma sorusu, Suriye iç savaşının Türk-Amerikan ilişkilerini ne boyutta etkilediğini, ileriki yıllarda iki ülkenin ilişkilerinin seyrinin nasıl olacağı ve bunun Türkiye ekonomisi üzerinde yarattığı etkinin analiz edilmesidir. Bu doğrultuda, Suriye iç savaşı nedeni ile inişli çıkışlı bir hal alan Türkiye-ABD ilişkilerinin, kısa ve orta vade de istikrarsız bir seyir izleyeceği ve Suriye krizi kapsamında Türkiye ekonomisinin büyük tahribat aldığı önermesi savunulacaktır. Bu doğrultuda söz konusu hususlar reelpolitik bir bakış açısıyla ele alınacaktır. Tez çalışmasında araştırmanın amacı ve varsayımları bağlamında nitel bir araştırma yöntemi olarak literatür taraması uygulanmıştır. Tez çalışmasında birincil kaynaklar olan, resmî belgelerle birlikte devlet adamlarının yaptığı beyanların analizine özel olarak önem gösterilmiştir. Konu kapsamında uluslararası çeşitli düşünce kuruluşlarının analizlerinden ikincil kaynaklar olarak yararlanılmıştır.
"Bir kuşak bir yol projesi" ve "Kapsamlı stratejik ortaklık anlaşması" bağlamında İran-Çin ilişkilerinin, neoklasik realizm çerçevesinden değerlendirilmesi
Araştırma, özellikle son yirmi yılda ekonomisinin hızlı büyüme hızları ile tüm dünyanın dikkatini çeken Çin'in, ABD (Amerika Birleşik Devletleri) ve BMGK (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi) yaptırımları ile mücadele eden İran ile olan ilişkilerini BKBYP (Bir Kuşak Bir Yol Projesi) ve 25 yıllık KSOA (Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması) bağlamında incelemek amacıyla planlanmıştır. Teorik yaklaşım olarak ise hem uluslararası etkileri hemde yerel etkileri inceleyebilmek için neoklasik realizm seçilmiştir. Araştırmada, BKBYP ve KSOA'nın içeriği, Çin ve İran açısından anlamı, bu ülkeleri bu girişim ve anlaşmaya götüren nedenler ve BKBYP ve KSOA' nın bu iki ülkeye ve uluslararası sisteme etkileri değerlendirilmiştir. Araştırmada, giriş bölümünden sonra ikinci bölümde teorik yaklaşım ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise Çin ve İran dış politikalarının genel esasları ile Çin-İran ilişkileri tarihsel ve belli konular üzerinden ele alınmıştır. Dördüncü bölümde BKBYP , beşinci bölümde KSOA incelenmiştir. Altıncı bölümde, BKBYP ve KSOA neoklasik realizm açısından ele alınmış ve değerlendirilmiştir. Son bölümde ise, genel bir değerlendirme yapılmıştır. Çin'in BKBYP'ni başlatmasına neden olan başlıca faktörlerin, Çin'in artan enerji gereksinimi, enerji güvenliği ve artan üretimin pazarlanacağı yeni pazar arayışı olduğu anlaşılmaktadır. İran açısından değerlendirildiğinde, BKBYP İran için gereksinim duyulan enerji ve ulaşım altyapı yatırımları için yegane finans kaynağı anlamına gelmektedir. Ayrıca İran, Çin ile olan bağlantılarını uluslararası yalnızlıktan çıkmak içinde kullanmak istemektedir. Araştırmada, BKBYP ve KSOA'nın Çin'e faydasının İran'dan daha fazla olacağı, İran'ın ise ''Doğuya Bakış'' vizyonu çerçevesinde böyle bir anlaşmaya gitmesinden başka çaresinin olmadığı değerlendirilmektedir. Ayrıca Çin'in uluslararası sistemle karşı karşıya gelmeden bu anlaşmayı uygulamaya çalışacağı, İran'ın ise anlaşma ile ABD'yi dengelemek için Çin'i yanına almaya çalıştığı kanaatine varılmıştır. Sonuç olarak, KSOA'nın geleceğinin, Çin'in ABD ile ve İran'ın ABD ile olan ilişkilerine sıkı sıkıya bağlı olduğu anlaşılmaktadır. Bu araştırma ile, neoklasik realizm BKBYP ve KSOA bağlamında incelenmiş, uluslararası sistem ve güç dengesinin, Çin ve İran'ın ekonomik ihtiyaçları ile etkileşerek BKBYP ve iki ülke arasında yapılan KSOA gibi dış politika çıktılarına dönüştüğü sonucuna varılmıştır.
Kırsaldaki kadın kooperatiflerinde liderlik ve kurumsallaşma (Bursa örneği)
Bu araştırmada ülke kalkınması için önemli bir rolü olan ve ayrıca kadın girişimciliğini geliştirmek için en uygun araçlardan birisi olarak nitelenen kadın kooperatiflerindeki liderlik tarzları ve liderlik tarzlarının kadın kooperatiflerinin kurumsallaşması üzerindeki etkileri incelenmiştir. Bu kapsamda kadın kooperatiflerindeki kadın kooperatif yöneticilerinin ve kooperatif ortaklarının görüşleri doğrultusunda kooperatiflerde görülen liderlik tarzları ve kurumsallaşma boyutları incelenecektir. Kurumsallaşma örgütlerin belirlenmiş amaçları doğrultusunda hedeflerine ulaşmak için bir değer ve standartlarla yönetilmesini gerektirmektedir. Kadın kooperatiflerinde kurumsallaşma alt boyutlarından olan şeffaflık, adaletle yönetim, resmileştirme profesyonellik ilkelerinin niteliksel durumları ve bu kooperatiflerde standartlaşma süreçleri incelenecektir. Türkiye de Ticaret Bakanlığı, 2021 verilerine göre ülkemizde aktif olarak 594 kadın kooperatifi bulunmaktadır. Bunların büyük çoğunluğu kadın girişimi üretim ve işletme kooperatifleridir. Bursa da ise kadın kooperatif sayısı 35'dir. Kırsal alanda faaliyet gösteren kadın kooperatif sayısının ise 25 olduğu ve kadın kooperatiflerinin yoğunluklu olarak kırsal alanda faaliyet yaptığı görülmüştür. Bu araştırmanın verileri, Bursa ilinde faaliyet gösteren 12 farklı kadın kooperatifinin başkanları, yönetim kurulu üyeleri ve ortaklarından oluşan 21 kadın ile derinlemesine görüşme yöntemiyle toplanmıştır. Nitel yöntemle yürütülen araştırma bulgularına göre görüşülen 21 kadın üyeden 19'u evli, 2 kişi ise bekardır. Bu kadınların 9'u 20-40 yaş aralığında, 5'i 41-50 yaş aralığında, 7'si ise 51 yaş ve üzeridir. Mülakat yapılan katılımcılardan 11 kişinin tecrübesi 5 yıldan az iken 10 kişinin 5 yılın üzerinde kooperatifçilik deneyimi vardır. Katılımcıların kooperatifçilik deneyimleri ile kendi kooperatiflerinde çalışma sürelerinin aynı olması, bulundukları kooperatifte devamlılık sağladıklarını göstermektedir. Yaş aralıklarına bakıldığında çocuklarını büyütmüş kadınların daha çok kooperatifin yönetim organlarında olmayı tercih ettiği söylenebilir. Kadın kooperatiflerinde görülen liderlik tarzı sırasıyla otokratik liderlik, dönüşümcü liderlik, serbest bırakıcı liderlik, demokratik liderlik ve etkileşimci liderlik olarak görülmüştür. Bu görüşmeler neticesinde kadın kooperatiflerinin kurumsallaşmalarında öne çıkan bulgulara bakıldığında, dönüşümcü liderlikte kurumsallaşma düzeyinin daha yüksek olduğu, ikinci sırayı otokratik liderliğin aldığı ve en düşük kurumsallaşmanın ise serbest bırakıcı liderlerin yönetiminde olduğu görülmüştür.
Ekonomik kalkınmada teknoloji transfer sorunu ve teknoloji transfer ofislerinin girişimcilik ekosistemi üzerindeki etkileri
Yapılan bu çalışma ile ekonomik kalkınma açısından teknoloji transferinin öneminin ve teknoloji transfer araçlarından biri olan teknoloji transfer ofislerinin girişimcilik faaliyetlerinin girişimcilik ekosistemini geliştirmedeki güçlü rolünün gösterilmesi amaçlanmıştır. Araştırma kapsamında öncelikle teknoloji transferi süreci, yöntemleri ve Türkiye'de yarattığı etkiler açıklanarak teknoloji transfer ofislerinin dünyada ve Türkiye'de gelişim süreçleri üzerinde durulmuştur. Farklı ülkelerdeki ve Türkiye'deki teknoloji transfer ofislerinin ve girişimciliğin gelişim süreçleri incelenmiştir. Ekonomik kalkınma açısından girişimcilik faaliyetlerinin önemi vurgulanarak girişimcilik ekosistemini geliştirmek ve ülke genelinde Ar-Ge kültürünü yerleştirmek amacıyla uygulanan strateji, politika ve sağlanan teşvikler ele alınmıştır. Teknoloji transfer ofislerinde ve kuluçka merkezlerinde girişimcilik eğitimi almış ve/veya girişimcilik programlarına dâhil olmuş girişimci ve/veya girişimci adaylarına yönelik düzenlenecek anket ile girişimcilik çalışmalarının ülke ekonomisine ve ekonomik kalkınmaya olan etkisi ölçülmeye çalışılmıştır. Anket, girişimcilik eğitimleri sonrasında girişimcilere ait iş fikirlerinin gelişimini ölçmeye yönelik sorularla oluşturulmuştur. Anket soruları ile şirket kurulumu, Türk Patent Kurumu'na yapılan başvuru, alınan patent, faydalı model vs. durumu, istihdam durumu, üretim kapasitesi, pazar payı, ihracat potansiyeli, dış pazar payı gibi ölçütlerle girişimcinin gelişimi gözlemlenmiştir. Araştırmaya 41 girişimci katılım sağlamıştır. 16 sorudan oluşan ankete 656 farklı görüş veri olarak kayıt altına alınmıştır. Tüm veriler analiz edilerek çalışmanın sonuç ve öneriler bölümü oluşturulmuştur. Ülke ekonomisine katkı sağlayacak ve katma değeri yüksek ürün üretebilme kapasitesine etki edecek en önemli parametrelerden olan patent, marka, faydalı model başvuları sorgulanmış ve yanıtlayanların %28,21'inin patent, marka, faydalı model başvurusu yaptığı gözlemlenmiştir. Anketi yanıtlayanların %23,07'si KOSGEB destekleri başvurusunda bulunmuş, başvuranların %33,33'ü KOSGEB desteğinden faydalanmıştır. Ayrıca şirket kuranların %37,5'inin karlılık oranının artmış olduğu da elde edilen sonuçlar arasındadır. Tez çalışmasının önemini vurgulamak için anket katılımcılarına girişimcilik eğitimi almasa da aynı gelişmeleri gösterip göstermeyeceği yönünde sorulan soruya gelen yanıtların %77 gibi büyük bir yüzdesi açıkça aynı gelişmeyi gösteremeyeceğini beyan etmiştir. Anket katılımcılarının ekonomik yönde gelişimlerini ölçmek için geliştirilen anket sorularına gelen yanıtlar incelendiğinde katılımcıların %20,51'inin şirketini kurduğu, şirketini kuranların %50'sinin ihracat yaptığı sonucuna ulaşılmıştır. Ankette şirket kuranların durum değerlendirmesinin yapıldığı bölümde şirket kuranların %100'ünün ürün kapasitesi, %62,5'inin istihdam oranı ve iç pazar payı artmıştır. Araştırma kapsamında elde edilen veriler girişimcinin ve girişimcilik ekosisteminin gelişmesinde ve akabinde ülke ekonomisinin gelişmesi, rekabet gücü ve toplumsal refahın yükselmesinde teknoloji transfer ofislerinin ve teknoloji transfer ofisleri aracılığı ile yürütülen girişimcilik faaliyetlerinin kritik öneme sahip olduğunu göstermiştir.
Türkiye'den beyin göçü gerçekleştiren bireylerin psikolojik sağlamlık ve yaşam doyumu düzeyleri arasındaki ilişkinin bazı demografik değişkenler açısından incelenmesi
Bu araştırmada, beyin göçü gerçekleştirmiş yüksek nitelikli bireylerin psikolojik sağlamlık düzeyleri ve yaşam doyumu düzeyleri arasında ilişki olup olmadığını ve bu düzeylerin cinsiyet, yaş, eğitim düzeyi, medeni durum, yurtdışında yaşama süresi ve yurtdışında çalışma süresi gibi bazı demografik değişkenlere göre anlamlı farklılık gösterip göstermediği incelenmiştir. Araştırmanın örneklemini yurtdışında yaşayan Türkiyeli, yüksek nitelikli 405 birey oluşturmaktadır. Araştırmada kullanılan verileri toplamak amacıyla Demografik Bilgi Formu, Kısa Psikolojik Sağlamlık Ölçeği, Yetişkin Yaşam Doyumu Ölçeğinden faydalanılmıştır. Grup karşılaştırmalarının yapıldığı, varsayımların sağlanmadığı yerlerde parametrik olmayan test (Mann-Whitney U test ile Kruskal-Wallis-H testi) uygulanmıştır. Değişkenler arasındaki korelasyonlar Pearson korelasyon katsayısı ile hesaplanmıştır. Verilerin analizinde SPSS 26 versiyon programı kullanılmıştır. Araştırma sonucunda beyin göçü gerçekleştirmiş bireylerin psikolojik sağlamlık düzeyleri ile yaşam doyumu düzeyleri arasında anlamlı bir ilişki olduğu tespit edilmiştir. Beyin göçü gerçekleştiren bireylerin psikolojik sağlamlık düzeyleri ile yaşam doyumu düzeyleri arasında pozitif yönlü doğrusal ilişki bulunmaktadır. Araştırmada elde edilen diğer sonuçlara göre, psikolojik sağlamlık düzeyinin, cinsiyete göre ve yurtdışında yaşam süresine göre anlamlı farklılık göstermekte, diğer demografik değişkenlere göre anlamlı farklılık göstermemektedir. Beyin göçü gerçekleştirmiş yüksek nitelikli erkek bireylerin psikolojik sağlamlık düzeyinin, kadınlara oranla daha yüksek olduğu görülmüştür. Yetişkin Yaşam Doyumu Ölçeği alt boyutlarından genel yaşam doyumu düzeyi yurtdışında yaşama süresine göre, ilişki doyumu düzeyi eğitim düzeyine göre; iş doyumu düzeyi medeni duruma göre, Yetişkin Yaşam Doyumu Ölçeğinin kendisi ve alt boyutu olan iş doyumu düzeyi yurtdışında çalışma süresine göre anlamlı farklılık göstermektedir. Yetişkin yaşam doyumu düzeyinin diğer demografik değişkenlere göre anlamlı farklılık göstermediği görülmüştür. Çalışmada birbirleriyle ilişkili oldukları gösterilen psikolojik sağlamlık ve yaşam doyumu düzeyleri yüksek bireylerin beyin göçü gerçekleştirme oranlarının düşük olacağı varsayımından hareketle, bireylerin yaşam koşullarının iyileştirilmesine yönelik hangi çalışmaların yapılabileceği hakkında öneriler sunulmuştur. Böylelikle beyin göçü ivmesinin azalıp zamanla beyin göçünün tersine çevrilebileceği düşünülmektedir.
Vergiye gönüllü uyumu artırmaya yönelik uygulamaların Anayasal vergilendirme ilkeleri bağlamında değerlendirilmesi
Vergi, devlet harcamalarının finansmanı temeline dayanmakla birlikte ekonomik ve sosyal müdahale amacıyla da kullanan bir araç haline dönüşmüştür. Devlet egemenlik gücüne dayanarak vergi toplamakta ve hukuki çerçevesi belirlenmiş cebirle bu yetkisini kullanmaktadır. Vergi, Anayasal bir ödev ve zorunlu bir mali yükümlülük olarak tanımlansa da toplumda vergi bilinci arttıkça; vergi vermek ortak hedeflere ulaşma amacına hizmet eden gönüllü bir görev olarak benimsenmektedir. Gönüllü vergi uyumunun kısa vadeli önemli sonucu; mükelleflerin ödevlerini aksatmadan yerine getirmeleriyle birlikte verginin tam ve eksiksiz tahsil edilebilmesi olarak görülmektedir. Uyumun süreklilik arz etmesi ise vergi bilincine sahip bir toplum meydana getirerek vergi politikalarının sosyal ve hukuki adalet içinde yürütülmesini sağlayacaktır. Bu noktada vergi politikalarının mükellefleri gönüllü uyuma teşvik edici yönü önem kazanmaktadır. Vergi verme sorumluluğu bulunan mükellefler günümüzde çok daha bilinçli tutumda olsalar da vergi bilincinin ve uyumunun gelişmesi için kanuni düzenlemelerin ve vergi idaresi uygulamalarının da titizlikle yürütülmesi gerekmektedir. Gönüllü uyuma yönelik uygulamalar hayata geçirilirken dikkate alınması gereken bir diğer husus ise bunların Anayasal vergilendirme ilkeleriyle uyumlu olması gerektiğidir. Hem bireylerin hak ve özgürlüklerinin hem de devletin vergilendirme yetkisinin kaynağı Anayasa'dır. Dolayısıyla genel olarak vergilendirme süreç ve işlemlerinin ve tüm vergi düzenlemelerinin Anayasa'ya ve Anayasal ilkelere bağlı kalınarak yapılması gerekmektedir. Çalışmada ise gönüllü uyuma yönelik düzenlenmiş bazı uygulamaların Anayasal çerçeveden doğan vergilendirme ilkeleri ile uygunluğu ele alınmıştır. Ülkemizde özellikle son yıllarda mükellef odaklı anlayış benimsenerek, vergi uyumuna yönelik yasal düzenlemelerin ve uygulamaların gelir idaresi tarafından hayata geçirildiği gözlenmiştir. Ayrıca bu konuda görüş, öneri ve olası sonuçları konu edinen makale, akademik çalışma ve mesleki yayınlarda da artış olduğu görülmüştür. Bu çalışmada öncelikle vergi kavramları, vergilendirme ilkeleri ve Anayasal vergilendirme ilkeleri hakkında bilgi aktarılmıştır. Ardından vergi uyumu kavramı incelenerek gönüllü vergi uyumuna yönelik yapılan düzenleme ve uygulamaların neler olduğu ortaya koyulmuştur. Çalışma sonucunda, bu uygulamaların ve düzenlemelerin her birinin ayrı ayrı Anayasal vergilendirme ilkeleriyle ilişkisi ve uygunluğu ortaya konulmuştur.
Brexit sürecinin Birleşik Krallık'ın uluslararası ticareti üzerindeki etkileri
Bu tezin amacı, Brexit sürecini, Brexit'in Birleşik Krallık dış ticareti üzerindeki etkilerini başta Avrupa Birliği olmak üzere araştırarak ortaya koymaya çalışmaktır. Birleşik Krallık 'ta 23 Haziran 2016 tarihinde yapılan oylama sonucu %51,9 çoğunluk elde edilerek Avrupa Birliği'nden ayrılma yönünde karar çıkmış ve Avrupa Birliği tarihinde ilk defa ayrılış süreci başlatılmıştır. Brexit sürecine nasıl gelindiği, kararların nasıl alındığı, Avrupa Birliği içerisindeki kurumsal yapının nasıl olduğu ve ayrılış sonrası nasıl değişime uğrayacağı, bu zamana kadar türlü senaryolar sonrası en son hangi senaryoda karar kılınıp nasıl hizmete konulduğu sorularına cevaplar bulunacaktır. Ülkeler, firmalar ve bireyler kendi içlerinde ekonomik planlamalar yaparken riskleri ve belirsizlikleri en düşük ölçüde tutmaya çalışarak planladığı hedefe ulaşmayı arzulamaktadır. Birleşik Krallık, Brexit referandumu ile daha önce hiçbir ülkenin ayrılma talebinde bulunmadığı ve sonuçlarının bugüne kadar yaşanmadığı belirsizliklerle dolu bu yolda ilk adımını atmıştır. Sonuçlarının ne olacağı konusunda risk ve belirsizliklerin başlangıç noktasını oluşturan Brexit referandumu milat olarak kabul edilmiş ve araştırma noktasına referandum öncesi ve sonrası olarak Birleşik Krallık'ın başta coğrafi olarak en yakın komşuları ve Birlik üyeleri olan Avrupa Birliği üye ülkelerinin dış ticaret verileri Trade Map'den yararlanılarak beşer yıldan 10 yıllık süreç içerisinde kalem kalem irdelenerek taraflar açısından olumlu olumsuz yönleri yansıtılmıştır. Brexit süreci doğrultusunda BK'nin uluslararası ticaretinin ne yönde etkilendiği oluşturulan araştırma modelleri kapsamında, BK'nin 2012-2022 yılları arasındaki çeyreklik verileri kullanılarak zaman serisi analizleri vasıtasıyla analiz edilmeye çalışılmıştır. Analizde, BK'nin ihracatı, ithalatı, toplam uluslararası ticareti, gayrisafi yurtiçi hasılası, brüt sermaye yatırımları ve Sterlin/Amerikan Doları döviz kuru değişkenlerine ilişkin veriler OECD veri tabanından elde edilerek Brexit sürecinin BK'nin uluslararası ticareti üzerindeki etkileri analiz edilmiştir. Brexit ile BK-AB ülkeleri arasında dış ticaretinin fazlasıyla etkileneceği düşünüldüğünden yapısal kırılma ihtimalinin yüksek olması nedeniyle analizlerde serilerdeki kırılmaları içsel olarak tahminleyen Zivot-Andrews birim kök testi gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen test sonucundaki yapısal kırılma tarihleri değerlendirildiğinde, BK'nin toplam ticaret hacminde 2020 yılının ikinci ve üçüncü çeyreği ile 2021 yılının ikinci çeyreklerinde yapısal kırılmaların oluştuğu sonucuna ulaşılmıştır. 2020 yılında yürürlüğe giren tam ayrılış sürecinin BK'nin toplam uluslararası ticaretinde yapısal değişim ve kırılmalar oluşturduğunu sonucuna varılmıştır. BK'nin ithalatında 2020 yılında ve 2021 yılının üçüncü çeyreğinde yapısal kırılmaların gerçekleştiği gözlemlenmiştir. Tüm değişkenlerin tek yapısal kırılma altında birim köklü olmadığı tespit edilmesinin ardından, araştırma modeli En Küçük Kareler (EKK) tahmin tekniği vasıtasıyla test edilmiştir. BK'nin gayrisafi yurtiçi hasılasındaki artış oranının toplam ticaret hacmi oranını daha yüksek seviyede arttıracağı, ihracatını toplam ticaret hacmine göre daha az oranda arttıracağı, ithalatını ise daha da fazla oranda arttıracağı tespit edilmiştir. Döviz kurunda yükselme oranının toplam ticaret hacmi oranına göre daha az düzeyde arttıracağı, ihracatı hemen hemen yakın oranda yükselteceği, ithalatı ise daha az oranda arttıracağı sonucuna ulaşılmıştır. Çalışmanın araştırma değişkeni olan Brexit sürecinin yaşanması BK'nin ithalatında %0.08'lik bir artış sağladığı tespit edilmiştir. Sabit sermaye yatırımlarının ise BK'nin uluslararası ticaretinde istatistiki olarak etkisinin bulunmadığı saptanmıştır.
Gümrük Birliği'nin Türkiye'nin uluslararası ticareti üzerindeki etkileri: Çekim modeli analizi
2. Dünya Savaşı sonrası oluşan siyasi ve ekonomik konjonktüre göre ülkeler hem küreselleşme hem de bölgeselleşme olgularını birarada yaşamışlardır. Uluslararası ticaretin artmasını savunan küreselleşme taraftarları uluslararası ticaretteki tarifelerin kaldırılması amacı ile GATT ve IMF gibi küresel örgütlerin kurulmasına öncülük etmişlerdir. Bu küresel örgütlerle eşzamanlı olarak ülkeler kendi aralarında ekonomik entegrasyonlar oluşturarak bölgeselleşme alanında atılımlar yapmışlardır. Oluşturulan entegrasyonların en önemlilerinden biri 1951'de kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'dur. Avrupa ülkeleri arasında kalıcı barışın sağlanması amacı ile kurulan bu topluluk zamanla gelişmiş ve yeni üyelerle büyümüştür. Yaşanan gelişme ve büyüme sürecinde ekonomik entegrasyon aşamalarını sırası ile yaşamış, önce kendi içinde bir gümrük birliği oluşturmuştur. Sonrasında ortak pazar kurulmuş ve son olarak ekonomik ve parasal birlik aşamasına gelmiştir. Günümüzde Avrupa Birliği adı ile hayatına devam eden birlik dünyada hali hazırda ekonomik entegrasyonlar konusunda en sağlam yapılardan birini teşkil etmektedir. Türkiye bu topluluğa 1959 yılında başvurmuş, 1963'de imzalanan Ankara Anlaşması ile üyelik süreci başlamıştır. 1963 Ankara Anlaşması – 1971 Katma Protokol dönemi arasındaki hazırlık dönemini, 1971 - 1996 arasındaki geçiş dönemi takip etmiş, 1996'da başlayan Gümrük Birliği anlaşmasından günümüze kadar ise son dönem devam etmektedir. 1999'da Helsinki'deki zirvede kabul edilen Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyelik başvurusu, siyasi sebeplerle halen tam üyelik statüsü ile sonuçlandırılamamıştır. Tam üyelik konusunda net bir süreç de öngörülememektedir. Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği'nin Türkiye'nin uluslararası ticaretine etkileri gerek ulusal gerekse uluslararası literatürde birçok çalışmaya ilham kaynağı olmuştur. Ekonomik entegrasyonların statik etkileri olan ticaret yaratıcı ve ticaret saptırıcı etkiler bakımından birçok çalışmanın yapılmasına karşılık, daha uzun sürede sonuçları ortaya çıkan dinamik etkiler bakımından literatürde bazı boşluklar bulunmaktadır. Bu çalışmada dinamik etkilerden teknoloji transferi etkisi özelinde bir inceleme yapılmıştır. Panel veri analizi ile yapılan ve çekim modelinin kullanıldığı bu çalışmada Türkiye'ye AB ülkelerinden yapılan doğrudan yabancı yatırımlar ve ithalat yolu ile gerçekleştirilen teknoloji transferi analiz edilmiştir. Yapılan analizler sonucunda Türkiye'ye gerek doğrudan yabancı yatırımlar yolu ile gerekse ithalat yolu ile gerçekleştirilen teknoloji transferinin Türkiye'nin AB ülkelerine ihracatını pozitif yönde etkilediği tespit edilmiştir. Çalışmada Türkiye'nin AB ülkelerine ihracatı üzerinde kontrol değişkeni olarak ele alınan GSYH ve nüfus değişkenlerinin pozitif yönde, mesafe değişkeninin ise negatif yönde etkisi olduğu görülmüştür.
TÜRUSAV (Türkiye-Rusya-Avrupa) enerji denklemi: Rusya Türkiye enerji ilişkilerinin AB enerji güvenliğine etkisi
Enerji unsuru, her geçen gün artan bir ivmeyle uluslararası ilişkilerde devletlerin siyasi, politik ve ekonomik durumlarını belirlemektedir. Büyüyen ekonomilerin, ilerleyişlerini ve gelişimlerini sürdürebilmek için enerji ihtiyaçları daha fazla artmaktadır. Özellikle fosil yakıtların rezervlerinin tükeniyor olması ve çevreye olumsuz etkileri gibi hususlar meseleyi daha da önemli hale getirmektedir. Fosil yakıtlar ile ortaya çıkan sorun, sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji kaynaklarını işaret etmektedir. Tüm bu sebeplerle enerji unsuru hem bölgesel hem de küresel olarak önemli bir faktör haline gelmiştir. Enerji kaynaklarından, petrol ve doğalgaz zenginliğini elinde bulunduran ülkeler bu güçlerini ekonomik ve siyasi arenada bir baskı unsuru olarak kullanabilmektedir. Enerji kaynakları bakımından güçlü olan Rusya, bu gücünü siyasi ve ekonomik çerçevede en aktif kullanan ülkelerin başında yer alır. Çok boyutlu ortaklık düzeyindeki Türkiye ve Rusya ilişkileri, güçlü aynı zamanda rekabet edilebilecek ekonomi olmanın gereklerinden olan enerji unsuru ile ilerleyişini sürdürmektedir. Dünya'daki en büyük gaz üretici Rusya yine dünyanın en büyük gaz piyasası olan Avrupa'ya gaz aktarımını sağlamak istemektedir. Bu kapsamda, Türkiye ortaya çıkan denklemin önemli aktörü durumundadır. Türkiye'de oluşan bu denklemin bir parçası olmak istemektedir. Türkiye petrol ve doğalgazın bulunduğu bölge ülkelerinden ve Rusya'dan gelen enerji kaynaklarını sistemin içerisinde yer alacak şekilde Avrupa'ya aktarımını sağlamayı hedeflemektedir. Türkiye bu bağlamda, hayata geçirilmiş projelerin içerisinde yer almayı başarabilmiştir. Ancak bu başarı, Türkiye'yi güçlü bir enerji aktörü yapmaya yeterli olamamıştır. Türkiye elinde var olan enerji kaynaklarını tam manasıyla değerlendirememektedir. Türkiye'nin yenilenebilir enerji konusundaki potansiyeli yeteri kadar açığa çıkarılamamıştır. Türkiye aktörü olmayı planladığı projelerin bazılarında kilit noktayı korumuştur. Bazı projelerde ise istediği noktada yer alamamaktadır. TÜRUSAV (Türkiye – Rusya- Avrupa) enerji denklemi; Türkiye'nin rekabet edebilen bir ekonomiye erişimde, enerji unsurunun aktörü olabilmesiyle sağlayabilecektir. Avrasya Birliği, Rusya ile gelişen ilişkilerin Rusya ile Türkiye'nin enerji ilişkilerinin şekillenmesinde önemli unsur olarak görülmektedir. Bu çerçevede gelişmekte olan ilişkiler ve ortaya çıkan fırsatlar, Avrupa Birliği'nin enerji güvenliği denkleminde Türkiye'nin önemini artırmaktadır. Anahtar Kelimeler: Rusya, Türkiye, Avrupa, Enerji Politikaları, Petrol, Doğalgaz
Ekonomik karmaşıklık endeksi (EKE) ile gelir eşitsizliği arasındaki ilişki: OECD ülkeleri üzerine bir uygulama
Gelir, bir ekonomide belirli bir dönemde üretilen mal ve hizmetten elde edilen kazancı ifade etmektedir. Ekonomide var olan toplumlar ve bireyler arasında kazancın dağılımını etkileyen birçok unsur bulunmaktadır ve günümüzde ihtiyaçlara ulaşma yollarının kolaylaşması gelir dağılımında eşitsizlik sorununu ortadan kaldırmada etkili olmamaktadır. Gelir dağılımını etkileyen birçok faktör ve gelir dağılımı türleri iktisat tarihinin başlangıcından itibaren iktisadi düşünce okulları ve iktisadi düşünürler için inceleme konusu olmuştur. Bir ekonomide bireylerin bir arada yaşayıp kazanç elde edebilmeleri ve ekonomideki refah seviyesinin azalmaması için gelir eşitsizliği sorununun en aza indirilmesi gerekmektedir. Ekonomilerin dünya pazarında geniş hacimli yer edinebilmeleri önemlidir. Dünya pazarında yer edinebilmek için rekabet üstünlüğü sağlayan, yoğun teknoloji ve bilgi içeren çeşitlendirilebilir mal üretimini gerçekleştirmek gerekmektedir. Üretilen malın içerisinde yer alan bilgi, teknoloji ve kaliteyi ekonomik karmaşıklık endeksi ile ölçmek mümkündür. Bu doğrultuda, çalışmada, ekonomik karmaşıklık endeksi (EKE) ile gelir eşitsizliği arasındaki ilişki OECD ülkelerinde 2000-2020 yılları arasındaki veriler dikkate alınarak incelenmiştir. Modelde araştırma değişkeni ekonomik karmaşıklık endeksi olarak seçilmiştir. Bağımlı değişken OECD ülkelerine ait gini katsayısı olarak; bağımsız değişkenler gayri safi yurtiçi hasıla, ticari açıklık oranı ve OECD ülkelerine giren doğrudan yabancı yatırımların gayri safi yurtiçi hasıla içerisindeki oranı olarak seçilmiş, analiz ve testler uygulamıştır. Kullanılan analiz ve testler sırasıyla; yatay kesit bağımlılık testi, homojenlik testi, panel birim kök analizi, panel zaman serisi analizleri (uzun dönem homojenlik –Hausman- testi), havuzlanmış ortalama grup (PMG) tahmincisi ve Dumitrescu – Hurlin (2012) panel nedensellik testleridir. Yatay kesit bağımlılık ve homojenlik testi sonuçlarına göre modelde değişkenler arasında bağımlılık bulunamamış, panel birim kök analizine göre ise değişkenlerin durağan yapıda oldukları sonucuna ulaşılmıştır. Panel zaman serisi analizlerine göre ise OECD ülkeleri çerçevesinde uzun dönemde ekonomik karmaşıklık endeksinde, ticari açıklık oranında ve doğrudan yabancı yatırımların gayri safi yurtiçi hasıla içerisindeki payında görülen her 1 puanlık artış gini katsayısını sırasıyla; %0,029, %0,043,ve %0,027 oranında azalttığı görülmüştür. Gayri safi yurtiçi hasılada uzun dönemde meydana gelen %1'lik artışın sonucunda ise gini katsayısının %0,021 oranında arttığı gözlemlenmiştir. Panel zaman serisi analizi sonuçlarına göre uzun dönemde parametreler homojen bir yapıda olup birimden birime değişiklik göstermemektedir. Panel nedensellik analizi sonuçlarına göre OECD ülkelerinde ekonomik karmaşıklık endeksi, gayri safi yurtiçi hasıla ve ticari açıklık oranı ile gini katsayısı arasında iki yönlü nedensellik ilişkisinin var olduğu sonucu ortaya çıkmıştır. Doğrudan yabancı yatırımların gayri safi yurtiçi hasıla içerisindeki payı ile gini katsayısı arasında herhangi bir nedensellik ilişkisinin bulunmadığı görülmüştür.
Bölgesel güç arayışında devrim sonrası İran'ın asimetrik güç kapasitesi ve güvenlik stratejisi
Bu çalışmada, İran'ın İslam devrimi sonrası bölgesel rekabetinde savunma ve güvenlik stratejisinin temelini oluşturan asimetrik güç kapasitesi yapılacak araştırmalar neticesinde elde edilen nitel bulgularla irdelenecektir. İran'ın son dönemlerde çokça üzerinde durduğu bu asimetrik güç unsurlarının dış politika yapımına ve bölgesindeki nüfuzuna katkı sağlayıp sağlamadığı, çalışmanın temel sorunsalını oluşturmaktadır. Bu çalışma alanının belirlenmesindeki temel amaç ise Türkiye'de yapılan araştırmaların sınırlı kalması ve özellikle asimetrik güç unsurlarının İran dış politika yapımındaki etkisine dair çalışmaların bütüncül bir şekilde ele alınamamasıdır. Yapılan araştırmalar sonucu ortaya çıkan tabloda asimetrik güç kapasitesinin varlığı ve düzensiz savaş taktiklerinin, İran hedef coğrafyasında yapıcı bir etki sunduğu gözlemlenmiştir. 1979 yılında Ayetullah Humeyni liderliğinde gerçekleşen İslam devrimiyle beraber savunma ve güvenlik alanında önemli reformlar yapılmıştır. Humeyni öncesi İran askeri gücü büyük oranda tasfiye edilmiş ve yerine devrim rehberine bağlı Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) kurulmuştur. Günümüz İran güvenlik politikasının şekillenmesinde de DMO önemli bir yere sahiptir. Öte yandan 1990'lı yılların başında ve Irak savaşından hemen sonra İran, Ortadoğu'daki mücadelesinde yeni bir konsepte gitmiş ve bu minvalde savunma ve güvenlik stratejisini de revize etmiştir. Uzun süre yaşanan savaş neticesinde gerek İran gerekse de Irak istenilen sonuca ulaşamamış ve büyük bir insan kaynağı ve fiziki tahribata maruz kalmıştır. Gelinen bu süreçte İran yaşanan bu savaştan büyük ders çıkararak savunma stratejisini gözden geçirmiştir. Bu doğrultuda İran askeri gücünde gayri nizami taktik ve unsurlara İran bürokrasisinin ciddi yatırımlar yaptığı gözlemlenmiştir. Sonuç olarak İran, özellikle Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) 2003'teki Irak işgalinden sonra bölgede Şii asimetrik güç unsurlarını destekleyerek günümüz Irak siyasetinde söz sahibi olduğu gözlemlenmiştir. Yine Suriye'de de 2011 yılından bugüne benzer konseptte bir politika izlediği elde edilen bulgular neticesinde teyit edilmiştir. Bu çalışmada da İran'ın ana karadaki gayri nizami askeri faaliyetleri mercek altına alınarak Suriye ve Irak'taki etki kapasitesi incelenmiştir.
Küresel finansal krizler ve Türkiye'ye etkileri
Ekonomik krizler ülkelerin var oluşundan bu yana kaçınılmaz bir gerçektir. Tarih boyunca birçok yıkıcı ekonomik kriz yaşanmıştır. Bu çalışmanın ana konusu küresel etkiye sahip olan finansal krizler ve bu krizlerin Türkiye'ye olan etkileridir. Çalışmada kriz ve kriz çeşitlerini ilerleyen krizleri anlayabilmek adına açıklanmış ve anlatılmıştır. Üçüncü bölümde küresel çapta gerçekleşen ekonomik krizler anlatılmıştır. Bu krizlerin nasıl ortaya çıktığı, sebepleri, etkileri ve ülkelerin bu krizlere karşı nasıl önlemler aldığı detaylıca anlatılmıştır. Dördüncü bölümde anlatılmış olan krizlerden üç tanesinin Türkiye ekonomisi üzerinde nasıl bir etkisi olduğu anlatılmış ve ekonomik veriler incelenmiştir. Beşinci bölümde Türkiye'nin krizler esnasındaki genel performansında görülen sorunlar irdelenmiştir. Altıncı bölümde dolar/TL üzerinde belirli değişkenler alınarak yapılmış ekonometrik analizlere yer verilmiştir. FED faizinin ve ONS altın fiyatlarının çeşitli kriz dönemlerinde dolar/TL üzerinde önemli etkiye sahip olduğu gözlemlenmiştir. FED faiz oranları ve ONS altın fiyatları karşılaştırıldığında, dolar/TL paritesi için FED faiz oranlarının daha baskın olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Sonuç ve öneri bölümünde tüm çalışma kısaca özetlenmiş ve gelecekte yaşanabilecek finansal krizlere karşı nasıl önlemler alınabilir sorusuna çözüm önerilerinde bulunulmuştur.
Fransa'nın Afrika'daki varlığı: Fransa ve Gine arasındaki ilişkiler
Afrika kıtası beşeri ve doğal kaynak bağlamında oldukça zengin bir bölgedir. Afrika kıtası beşinci yüzyıldan önce çok az biliniyordu, ancak yedinci yüzyıla gelindiğinde özellikle Avrupalılar tarafından düzenlenen çeşitli seferlerle bu kıta keşfedilmiş ve yıllarca sömürülmüştür. Afrika kıtası kolonyal süreç öncesi birkaç krallık ve imparatorluğa ev sahipliği yapmaktaydı. Avrupalıların Afrika kıtasına keşif amacıyla gelmesiyle imparatorluk ve krallıkların topraklarının yağmalandı ve insanlar sömürüldü. Bununla beraber, kıta muazzam bir misyoner, tüccar ve kaşif akınına tanık oldu. Afrika kıyıları, derin bölgelere ilerlemeye başlamadan önce Avrupalılar tarafından uzun süre ziyaret edilmiştir. Avrupalılar, gözlemler ve keşifler sonucunda bu bölgelerde yerleşkeler kurmuşlardır. Özellikle Batı Afrika'da Songhay, Sosso, Mali ve Gana imparatorlukları ile Bambara, Oyo, Kanem-Bornou, Dahomey, Futa, Masina krallıkları vardı ve bunlar kültür ve inançlarına bağlı siyasi yönetim sistemleri ile yönetiliyordu. Ancak Avrupalıların gelişiyle birlikte var olan kültürden gelen misafirperverlik davranışı tam tersi bir davranış şekline doğru değişmeye başladı. Bunun temel sebebi ise misyonerlerin, tüccarların ve kaşiflerin asıl amacı kaynakları ve insanları sömürmek olmasıdır. Kıtadaki diğer sorun ise, Avrupalı güçler arasındaki rekabetti. "Hangi emperyal güç için hangi sömürü bölgesi?" Sorusuna cevap bulmak gerekiyordu. Bu soruya cevap vermek için 1884-1885 yılları arasında 14 Avrupalı gücün bir araya geldiği Berlin Konferansı gerçekleşti. Bunların arasında İngiltere başta olmak üzere Fransa, Portekiz, İspanya, Belçika, Almanya, Hollanda ve İtalya Afrika'da toprak elde etme arzusu gösteren ülkelerden bazılarıdır. Konferanstan sonra gecikmeden sömürge programlarını uygulamaya başladılar ve bu programın bir sonucu olarak resmi dillerinde kesinlikle farklı olan birkaç Afrika devletinin ortaya çıkmasıyla sonuçlandı. Avrupalı güçlerin Afrika'daki varlığı, kıtanın daha sonra bağımsız devletler haline gelecek birkaç bölgeye bölünmesine neden oldu. Bu bölünme, aralarında var olan kültür, dil, inanç veya akrabalık bağlarını dikkate almamıştır. Bu Avrupalı kâşiflerin çabalarının ve sömürgeci gücün iradesinin sonucudur. Özellikle Fransa, İngiltere ve Portekiz'e ek olarak Afrika'daki en fazla sayıda bölgeyi sömürdü. Fransa böylelikle Afrika'nın tüm bölgelerinde ve özellikle Fransız Batı Afrikası ve Fransız Ekvator Afrikası'nın bulunduğu Batı ve Ekvator Afrika'da uyguladığı sömürge politikasıyla topraklar aldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra tetiklenen dekolonizasyon hareketleriyle, kuzey'deki Fransa topraklarında yer alan ülkeler (Fas, Tunus ve Cezayir) bağımsızlık taleplerinde başı çekti. 1958'de, Sahra-altı tarafında Fransız egemenliği bulunan bir bölge, Beşinci Fransa Cumhuriyeti'nin Afrika'da bir Fransız topluluğu öneren referandumunda "Hayır" oyu kullanmıştır. Böylece sömürgeleştirmeden önce "Güney Nehirleri", sömürgeleştirme sırasında "Fransız Ginesi" olarak bilinen bu bölge, bağımsızlığının ilk yıllarında "Gine Halk ve Devrimci Cumhuriyeti" oldu. Bu çalışmada Avrupalı güçlerin Afrika'ya gelişleri üzerinden varlıkları, varlık nedenleri, varlıklarına karşı direniş hareketleri, Berlin konferansı ve sömürgeciliğin başlaması, İkinci Dünya Savaşı sonrası bağımsızlık hareketleri anlatılacaktır. Gine ile onun sömürgeci gücü olan Fransa arasındaki ilişki üzerine özel bir çalışma yapılacaktır.
Türkiye'de 1980 yılı sonrası yaşanan ekonomik krizlerin sosyal devlet anlayışına etkisi
İçerisinde bulunduğumuz 2023 yılı itibariyle Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunun 100. yılındayız. Bu yüz yıllık tarihsel süreç; gerek coğrafi gerek zengin toplumsal dokumuz ve millet olarak yüz yıldan çok daha öncesine dayanan tarihi, kültürel varlığımızla çeşitli politikalara, değişim ve dönüşümlere sahne olmuştur. Bu süreç kapsamında deneyimlenen politikalar, değişim ve dönüşümler; sosyal bilimler açısından ayrıca incelenmeyi ve değerlendirmeyi gerektiren hususlar barındırmaktadır. Bu hususlardan biri; ekonominin, ekonomik krizlerin sosyal devlet anlayışı üzerindeki etkisidir. Bu çalışmada; Türkiye'de 1980 yılı sonrası yaşanan ekonomik krizlerin; sosyal devlet anlayışı üzerindeki etkisine odaklanılmıştır. 1980 sonrası olarak belirtilen süreçte; 1994, 2001 ve 2008 yıllarında yaşanan ekonomik krizler ele alınmıştır. Sosyal devlet ve ekonomik kriz kavramları incelenmiş ve aralarındaki teorik ilişki anlamlandırılmaya çalışılmıştır. 1994, 2001 ve 2008 ekonomik kriz dönemlerindesosyal devlet anlayışı genel olarak; o dönemde devlet tarafından uygulanan politikalarla ifade edilmeye çalışılmıştır. Ancak 1980 yılı sonrasında yaşanan ekonomik krizlerin sosyal devlet anlayışına etkisi sosyal politikalar, vergi politikaları, sosyal harcamalar üzerinde meydana gelen değişimler kapsamında yorumlanacaktır. Devletlerin genel politik tutumları, sosyal politika ve vergi politikalarına yaklaşımları; sosyal devlet anlayışının varlığı ve gelişimi noktasında belirleyici faktörler olarak kabul edilmiştir. 1980 sonrası ekonomik kriz yıllarının da içerisinde bulunduğu 1991-2015 dönemine ait kamu harcamalarının, kamu sosyal harcamalarının ve GSYH'ninreel artışı; ilgili yıllara yönelik sayıştay uygunluk raporları verilerinden derlenerek aktarılmıştır. 1994, 2001 ve 2008 ekonomik kriz yıllarına ait sosyal harcamaların görünümü; 1990-1996, 2000-2005 ve 2006-2011 olarakbeşer yıllık dönemler şeklinde, 2016-2022 yıllarına ait sosyal harcamalarda ayrı bir başlık kapsamında Maliye Bakanlığı verilerinden derlenerek aktarılmıştır. İlgili yıllara dair anlamlılık gösteren veriler; sosyal devlet anlayışının ekonomik krizlerden etkilenme yönüne ve detaylarına açıklık getirmiştir.Bu kapsamda; sosyal devlet anlayışına yönelik olumsuz etkileriönleme ya da giderme noktasında fikir yürütebileceğimiz çıktılar söz konusu olmuştur. Ayrıca konunun; küresel anlamda da ekonomik problemlerin yaşandığı günümüz dünyasında, eklentilere ve geliştirilmeye açık nitelik gösterdiği ifade edilebilir. Anahtar kelimeler: Ekonomik Kriz, Sosyal Devlet, Türkiye 1980 Sonrası Ekonomik Krizleri, Ekonomi ve Sosyal Devlet.
Yaşlı bireylerin sosyal medya bağımlılığı, mutluluk ve kişilerarası duyarlılık düzeyleri arasındaki ilişkilerinin incelenmesi
Bu araştırmanın amacı, 60 yaş ve üzeri yaşlı bireylerin sosyal medya bağımlılığı, kişilerarası duyarlılık ve mutluluk düzeyleri arasındaki ilişkileri incelemek ve bu faktörlerin mutluluk üzerindeki etkilerini değerlendirmektir. Araştırma, bu üç temel değişkenin cinsiyet, yaş, eğitim durumu ve algılanan gelir düzeyi gibi demografik faktörlere göre farklılık gösterip göstermediğini de araştırmayı hedeflemektedir. Çalışma, Nilüfer Belediyesi'ne bağlı İnci ve Taner Altınmakas Huzurevi, İzzet Şadi Sayarel Huzurevi ve Bursa Aile ve Sosyal Hizmetler İl Müdürlüğü'ne bağlı Hasan Öztimur Huzurevi'nde yaşayan 60 yaş ve üzeri toplam 147 yaşlı birey üzerinde gerçekleştirilmiştir. Araştırma, nicel bir yaklaşımla kurgulanmış ve karşılaştırmalı ilişkisel tarama modeli kullanılarak yürütülmüştür. Bu yöntem, farklı değişkenler arasındaki ilişkileri ve bu değişkenlerin etkilerini anlamak için uygundur. Veri toplama sürecinde, Sosyal Medya Bağımlılığı-Yetişkin Formu Ölçeği, Kişilerarası Duyarlılık Ölçeği, Oxford Mutluluk Kısa Formu Ölçeği ve demografik bilgileri toplamak için bir Bilgi Toplama Formu kullanılmıştır. Elde edilen veriler, SPSS for Windows paket programı ile analiz edilmiştir ve değişkenler arasındaki ilişkiler, çoklu regresyon analizleri ve ANOVA testleri gibi istatistiksel yöntemler kullanılarak değerlendirilmiştir. Bulgular, yaşlı bireylerin mutluluk düzeyi ile kişilerarası duyarlılık alt boyutları (kaygı ve bağımlılık) ve sosyal medya bağımlılığı düzeyleri arasında anlamlı ilişkiler olduğunu göstermektedir. Özellikle, sosyal medya bağımlılığı ve kişilerarası duyarlılık düzeylerinin mutluluk düzeyini önemli ölçüde etkilediği ve mutluluk düzeyinin %9'unu açıkladığı belirlenmiştir. Demografik değişkenlere göre yapılan analizlerde ise sosyal medya bağımlılığı ve kişilerarası duyarlılık düzeylerinin cinsiyet, yaş ve algılanan gelir açısından anlamlı bir farklılık göstermediği ortaya konmuştur. Ancak, eğitim durumu açısından bakıldığında, mutluluk ve sosyal medya bağımlılık düzeyleri arasında anlamlı farklılıklar olduğu tespit edilmiştir. Özellikle, eğitim düzeyi arttıkça mutluluk seviyelerinin ve sosyal medya bağımlılığının farklılaştığı gözlemlenmiştir. Araştırma sonuçları, sosyal medya kullanımı, kişilerarası duyarlılık ve mutluluk ilişkisine dair literatürdeki mevcut bulgularla karşılaştırılarak tartışılmış ve bu sonuçların, yaşlı bireylerin sosyal medya kullanımı ve kişilerarası ilişkilerinin mutlulukları üzerindeki etkilerini anlamak adına önemli ipuçları sunduğu belirtilmiştir. Çalışma, bu alandaki literatüre katkı sağlamakta ve gelecekte yapılacak araştırmalar için temel bir referans niteliği taşımaktadır.