Çukurova University
Department

Temel Tıp Bilimleri Bölümü

Çukurova University

36

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
DoctorateOpen AccessTR

Hastayı algılama ve hasta kavramı oluşturma bağlamında türk ve fransız hekimlerin karşılaştırılması

Tez çalışması çerçevesinde Türk ve Fransız hekimlerin hastalarını nasıl algıladıkları ve zihinlerinde nasıl bir hasta kavramı oluşturdukları hakkında karşılaştırmalı bir değerlendirme yapılmıştır.Bu bağlamda 50 Türk ve 25 Fransız hekim üzerinde yürütülen araştırmanın sonuçları kısa ve genel olarak aşağıdaki gibi ifade edilebilir:Türk hekimler insani meziyetlerini ve zaaflarını işlerine daha fazla yansıtmakta, hastalarını kimi olumsuz niteliklere sahip ve yetersiz olarak değerlendirmekte, tıbbi ilişkide paternalist davranmaya eğilim göstermektedir.Fransız hekimler ise profesyonel kimliklerini ön planda tutmakta, hastalarının tıbbi ilişkide avantaj sağlayan nitelikleri taşıdığını düşünmekte ve onlardan bu ilişkide daha yüksek aktivite beklemekte, özerkliğe saygı konusunda duyarlı davranmaktadır.Anahtar Sözcükler: Hasta kavramı, Hasta-hekim ilişkisi, Tıp etiği, Sağlık sosyolojisi.

Zahide Olgun Henzel
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertansif ve normotansif bireylerde anjiyotensin dönüştürücü enzim ve G proteini sinyal düzenleyici 2 genlerindeki polimorfizmlerin incelenmesi

Amaç: Hipertansiyon yol açtığı morbidite ve mortaliteden dolayı önemli bir halk sağlığı problemidir. Etiyolojisine göre primer (esansiyel) ve sekonder hipertansiyon şeklinde iki gruba ayrılmaktadır. Sekonder hipertansiyon daha az sıklıkta görülmekte olup, nedeni belirlenebilirdir. Esansiyel hipertansiyonun temel nedeni bilinmemektedir. Biz de çalışmamızda, esansiyel hipertansiyonun genetik etiyolojisini aydınlatmaya yönelik, ACE I/D polimorfizmi ve RGS2 gen polimorfizmlerinin hipertansiyonla ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 53 esansiyel hipertansiyonlu ve 53 normotansif olmak üzere 106 birey dahil edildi. ACE I/D polimorfizmi ARMS yöntemiyle değerlendirilir iken RGS2 gen polimorfizmlerini incelemek üzere için dizi analizi yapılmıştır. Bulgular: Hipertansiyon aile öyküsü, alkol kullanımı ve beden kitle indeksi ile ilişkili saptandı (p<0,05). ACE I/D polimorfizminin hem beden kitle indeksi hem de hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). RGS2 geninde, 2?si yeni olmak üzere 10 adet polimorfizm saptandı. RGS2 geninde saptanan polimorfizmler ile hipertansiyon arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (p>0,05). Sonuç: Hipertansiyonun ACE I/D polimorfizmi ve RGS2 gen polimorfizmleri ilişkisini anlamsız saptadık. RGS2 geninin 5? üstü bölgesinde, başka çalışmalarda rastlamadığımız 2 adet yeni polimorfizm saptadık. Bu çalışma bir ön çalışma niteliğinde olup, daha geniş hasta grubunun genetik analizinin yapılması ve saptanacak değişimlerin gen ifadesi üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi literatüre katkı sağlayacaktır. Anahtar Sözcükler: Anjiyotensin Dönüştürü Enzim, Esansiyel hipertansiyon, G proteini sinyal düzenleyici 2, I/D polimorfizmi.

Anjiyotensin konverting enzimG proteinleriGenler+2
Gülhan Şahin
Çukurova University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuklarda viral solunum yolu enfeksiyonlarının multipleks real-time polymerase chain reaction (PCR) ve direkt immunfloresan test ile araştırılması

Viral solunum yolu enfeksiyonları, bütün dünyada çocuklarda morbidite ve mortalitenin önemli bir sebebidir. Bu çalışmanın amacı alt solunum yolu enfeksiyonu sebebiyle hastaneye yatırılan çocuklarda viral enfeksiyonların sıklığının multipleks real-time PCR ve direkt immunfloresan assay (DFA) ile araştırılmasıdır. Eylül 2012 ve Mart 2013 tarihleri arasında 17 yaş ve altındaki 158 çocuktan flocked eküvyon (Copan Diagnostics, Italy) ile nazofaringeal sürüntü örnekleri toplanmıştır. Örnekler 13 solunum yolu virusunun tespiti için multipleks real-time PCR (ARVI Screen Real-TM, Sacace, Italy) ve respiratory syncytial virus (RSV), human metapneumovirus (hMPV), adenovirus ve parainfluenza virus (PIV) antijeni tespiti için DFA testi (Argene SA, France) ile analiz edilmiştir. Multipleks real-time PCR test ile 158 hastadan 114?ünün (%72.2) en az bir virus için pozitif olduğu bulunmuştur. Koenfeksiyon bütün hastaların 49?unda (%31) gözlenmiştir. Rhinovirus en yaygın virus olup 44 (%27.8) hastada tespit edilmiştir, bunu RSV (%17.7), adenovirus (%17.7), hMPV (%10.1), PIV 4 (%9.4), PIV 1 (%7.5), human bocavirus (%6.3), human coronavirus (HCoV) OC43/HKU1 (%4.4), PIV 2 (%3.1), PIV 3 (%3.1) ve HCoV 229E/NL63 (%1.8) izlemiştir. Real time PCR testine göre DFA testinin sensitivitesi RSV, hMPV, adenovirus ve PIV için sırasıyla %85.7, %75, %46.4 ve %70.4 ve spesifitesi %96.2, %96.5, %89.4 ve %94.7 bulunmuştur. Sonuç olarak çalışma grubumuzda viral solunum yolu enfeksiyonları %72.2 gibi yüksek bir oranda tespit edilmiştir. Gereksiz antibiyotik tedavisinin azaltılması ve nozokomiyal virus yayılımının önlenmesi için viral solunum yolu enfeksiyonlarının erken tanısında multipleks real-time PCR testinin yapılması önerilir ve daha hızlı test olan DFA testi de özellikle RSV ve hMPV için kullanılabilir.

Floresan antikor tekniğiPolimeraz zincirleme reaksiyonuSolunum yolları enfeksiyonları+2
Deniz Özdoğru
Çukurova University · Institute of Health Sciences
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akciğer kanseri ve sigara içimi ile soluble human leucocyte antıgen-g seviyeleri arasındaki ilişkinin araştırılması

Akciğer kanseri 20. yüzyılın sonlarında itibaren önlenebilir ölümler arasında giderek artan bir orana sahip olmaya başlamıştır (1). Global olarak akciğer kanseri erkeklerde en fazla tanı konan ve en sık ölüme neden olan kanserdir. Bayanlarda ise en sık tanı alan dördüncü kanserdir ve en sık ikinci kanser kaynaklı ölüm nedenidir. (2). HLA-G ilk kez trofoblastlarda gösterilmiştir. İmmun sistemi baskılayıcı özelliği nedeniyle dolaşımdaki formu sHLA-G birçok araştırmacı tarafından farklı malignitelerde biobelirteç özelliği yönüyle araştırma konusun olmuştur. Çalışmamızda gruplar arasında sHLA-G seviyelerini karşılaştırarak akciğer kanseri için bir biyobelirteç olup olamayacağını ve sigara kullanımının sHLA-G seviyeleri üzerine etkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya kabul ve red kriterlerine göre akciğer biyopsi materyali patolojik olarak malign sonuçlanan 62, benign sonuçlanan 18 hasta ve sigara kullanan 40 ve kullanmayan 31 sağlıklı birey dahil edilerek dört grup oluşturulmuştur. Gruplar arasında ve grup içinde sHLA-G seviyeleri ile hastların sigara içme alışkanlıkları, yaşları ve patoloji sonuçları ile ilişkileri araştırılmıştır. Yapılan analizler sonucunda sigara kullanmayan kontrol grubu ile malign tanı almış hasta grubu arasında sHLA-G seviyeleri bakımından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Diğer değişkenler için ise gruplar arasında anlamlı fark elde edilememiştir. sHLA-G ile ilgili birçok malign hastalıkta çalışmalar yapılmış olup akciğer kanserleri üzerinde etkisi ile ilgili çalışmalar kısıtlıdır. Çalışmamız sonucunda elde ettiğimiz verilere göre sHLA-G akciğer kanseri tanısını kolaylaştıracak bir biyobelirteç olarak görülmektedir ve seviyeleri sigara kullanımından bağımsızdır.

Akciğer neoplazmlarıHLA-GNeoplazmlar+1
Muhammet Engin Özcan
Düzce University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Antifungal ajanların candida türleri ile uyarılmış periferal kan mononükleer hücrelerinden sitokin salınımına etkisi

Geniş spektrumlu antibiyotiklerin daha yaygın kullanımı, organ nakillerinin daha sık yapılması gibi nedenler bağışıklık sistemi baskılanmış hastaların sayısının ve bu tür hastalarda kandidoz varlığının her geçen gün artış göstermesine neden olmaktadır. Candida infeksiyonuna karşı oluşan bağışıklıkta, sitokinler de dahil olmak üzere, pek çok faktör rol oynamaktadır. Antifungal ajanlar immün hücrelerele etkileşime girebilmektedir. Bu çalışmamızda; vorikonazol, kaspofungin ve itrakonazol gibi antifungal ajanların. C.albicans ve C. krusei ile uyarılan insan periferal mononükleer hücrelerinden (MNH) sitokin salınımında oluşturduğu değişikliklerin belirlenmesi amaçlanmıştır.İnsan MNH izolasyonu Ficoll-hypaque density gradient centrifugation yöntemi ile yapıldı. İnsan MNH kültür üst sıvılarında IL-2, IL-6, IL-10, IL-17, IL-22, IL-23, IFN-? ve TGF-ß sitokin düzeyleri ELISA yöntemi kullanılarak belirlendi.Çalışmamızın sonuçlarına göre vorikonazol, itrakonazol ve kaspofungin varlığında IL-2, IL-6, IL-22, IL-23, IFN-? düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı artış, IL-10 ve IL-17 düzeylerinde istatiksel olarak anlamı bir değişiklik gözlenmemiş olup, TGF-ß düzeyinde ise azalma gözlenmiştir.Çalışmamızın sonuçları, Candida türleri ile uyarılmış insan MNH'leri üzerine antifungal ajanların immunomodülatör etkisi olduğunu düşündürmektedir. Antifungal ajanlarla MNH etkileşimi Th1 tip sitokin yanıtı oluşumuna neden olmuştur. İmmün hücrelerden sitokin salınımı da fungal patojenlerin yok edilmesinde önemlidir. Bu nedenle, sitokinler özellikle Candida infeksiyonlarının tedavisinde antifungal ajanlarla beraber kullanılabilecek yeni tedavi yaklaşımı olarak önem taşımaktadır.

AntibiyotiklerAntifungal ajanlarHücreler+2
Nur Şahin
Gazi University · Institute of Health Sciences
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Apelinin sıçanlarda gebelik ve doğum sürecindeki muhtemel rolünün araştırılması

ÖZETApelin, endokrin ve metabolik işlevlerde önemli fizyolojik etkilere sahiptir. Bu çalışmada gebelik ve laktasyon dönemlerindeki sıçanlarda plazma apelin düzeyleri ve gebe sıçan miyometriyumunda apelinin kontraksiyonlar üzerindeki etkisi araştırılmıştır.Çalışmada kontrol (diöstrus dönemi), gebelin 12., 18. ve 28. günüyle laktasyonun 2. ve 10 günündeki sıçanlarda plazma apelin konsantrasyonları ELISA yöntemiyle belirlendi. Ayrıca, gebeliğin 21. günündeki sıçan uterusunda, apelinin 0.01, 0.1, 1 ve 10 M dozlarının izometrik kontraksiyonlar üzerindeki etkisi izole organ banyosu kullanılarak test edildi. Kalsiyumsuz ortamda ve protein kinaz C inhibitörüyle önmuamele edilmiş şartlarda apelinin uterus kontraksiyonlarını indükleyip indüklemediği araştırıldı.Plazma apelin düzeyleri diöstrusta ve gebeliğin 12., 18. ve 21. günlerinde sırasıyla 120.2±10.9 ng/ml,101.9±14.5 ng/ml, 151.1±31.7 ng/ml ve 235.8±46.5 ng/ml olarak belirlenirken, laktasyonun 2. ve 10. günlerinde 111.4±19.2 ng/ml ve 143.3±13.2 ng/ml olarak ölçüldü. 21 günlük gebe grubundaki apelin düzeyi anlamlı olarak yüksekti (p<0.05). 2 günlük laktasyon grubundaki apelin konsantrasyonu anlamlı derecede düşüktü (p<0.05). Miyometriyum deneylerinde ise apelinin kasılmaları indüklediği gözlendi. Kasılma frekansı 0.01 M, 1 M ve 10 M dozlarda istatiksel olarak anlamlı olarak yüksekti (p<0.01). Ayrıca 1 ve 10 M doz uygulamasında kontraksiyonların genliği istatiksel olarak anlamlı derecede arttı (sırasıyla, p<0.05 ve p<0.01). Kalsiyumsuz ortamda apelin uygulanması kasılmaları indükledi. Protein kinaz C inhibitörüyle önmuamele sonrası apelin uygulandığında herhangi bir kasılma gözlenmedi.Bu araştırmanın bulguları sıçanlarda apelin düzeyinin gebeliğin sonunda arttığını ve hormonun uterus kontraksiyonlarını indüklediğini göstermektedir. Bu etki hücre içi Ca+2 salıverilmesi aracılığıyla gerçekleşmektedir. Bu süreçte protein kinaz C yolağı rol oynamaktadır. Bu bulgular apelinin, sıçanlarda doğum sürecinin başlamasında rol oynayan endojen bir peptit olabileceğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Apelin, Miyometriyum, Plazma apelin düzeyi, İn vitro kontraksiyon ve Sıçan

ApelinDoğumGebelik+3
Emine Kacar
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Çocukluk çağında toplumdan gelişen pnömonilerde atipik patojenlerin indirekt immünfloresan yöntemle araştırılması

Çocukluk çağında toplumdan gelişen pnömonilerin (TGP) etiyolojisinde çok çeşitli tipik ve atipik patojenler rol oynamakta olup, tür ayrımı tanı daha çok serolojik yöntemlerle yapılabilmektedir. İndirekt immünofloresan antikor (İFA) yöntemi, hasta serumunu birçok etken patojene karşı gelişen özgül antikorlar açısından aynı anda tarayıp tür ayrımı yapabilen serolojik bir yöntemdir. Bu çalışmada TGP tanısı almış çocuk hastalarda, atipik pnömoni etkenlerine karşı özgül IgM antikorlarının seropozitifliğinin İFA yöntemiyle araştırılması ve kontrol grubuyla karşılaştırması amaçlandı. Gereç ve yöntem olarak, TGP tanısı konmuş 90 çocuk hasta ile 30 sağlıklı çocuktan alınan serum örnekleri, en çok görülen 20 atipik patojen açısından tek bir İFA kiti (Respiratory Tract Profile IgM, Euroimmun, Lübeck, Germany ) ile tarandı. Hasta grubunda 61, kontrol grubunda 7 çocukta seropozitiflik görüldü. Testin duyarlılık ve özgüllüğü % 76,7 olarak saptandı. Yapılan istatiksel analizde hasta grubunun seropozitiflik oranı, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0.05). İnfluenza virüsler 42 (%46,7), diğer respiratuar virüsler 9 (%25,6), Koksaki virüsler başta olmak üzere enterik virüsler 55 (%45,6), bakterilerden Bordetella spp 30 (%33,3), diğer bakteriler ise (K. pneumoniae, M. pneumoniae,L.pneumophila) 16 (%17,8) hastada pozitif saptandı. İstatitstiksel analizde bu pozitiflikler kontrol grubuna göre anlamlı bulundu (p<0.05). Hasta grubunda seropozitiflik saptanan 61 hastanın 38 (%62,3)?inde, kontrol grubundaki 7 kişinin 4 (%57,1)?ünde birden fazla etkene karşı seropozitiflik görüldü. Sonuç olarak TGP tanısı alan çocuklarda atipik etken seropozitifliği, sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu ve çoğunluk olarak karma etkenler olarak saptandı. Bu sonuç, bize çocukluk çağında TGP olgularında atipik etkenlerin önemli oranda sorumlu olabileceğini gösterirken, tanıda kullanılacak İFA yönteminin TGP etiyolojisini saptamada yüksek duyarlılık ve özgüllüğe sahip bir yöntem olduğunu ve diğer klasik konvansiyonel yöntemlerle birlikte rutin uygulamalarda tercih edilebileceğini düşündürmüştür.Anahtar Kelimeler: Çocukluk çağı, Toplumdan gelişen pnömoni, Atipik patojen, İndirekt immünfloresan yöntem

Atipik bakteri formlarıFloresan antikor tekniğiPnömoni+1
Recep Öncü
Fırat University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Psöriasisli hastalarda serum fetuin-A ve osteoprotegerin düzeylerinin değerlendirilmesi

Psoriazis hastaları, kardiyovasküler hastalık gelişiminin bir göstergesi olarak kabul edilen koroner arter kalsifikasyonu görülmesi bakımından incelendiğinde; yüksek bir orana sahip oldukları saptanmıştır. Fetuin-A ve osteoprotegerin, sistemik kalsifikasyon inhibitörleri olup vasküler kalsifikasyon ve kardiyovasküler mortalite ile ilişkili bulunmaktadır. Bu çalışmada psoriazis hastalarında fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri ile psoriazis arasındaki ilişkiyi araştırdık. Çalışmaya Nisan 2012 ile Nisan 2013 tarihleri arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji bölümüne başvuran 40 psoriazis hastası ve 40 sağlıklı birey kontrol grubu olarak dahil edildi. Hastalardan ve sağlıklı bireylerden fetuin-A ve osteoprotegerin düzeylerinin araştırılması amacıyla venöz kan alındı. Hastalık şiddeti, psoriazis alan şiddet indeksi (PASI)'ne göre hafif, orta ve şiddetli olarak gruplandırıldı. Psoriazis hastalarında cinsiyet, PASI, psoriatik artrit varlığı gibi klinik özellikler ile fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasındaki ilişki incelendi. Psoriazis hastaları kontrol grubu ile karşılaştırıldığında serum fetuin-A seviyeleri, psoriazis hastalarında istatistiksel olarak düşük tespit edildi (p<0.001). Serum osteoprotegerin düzeyleri açısından iki grup arasında istatistiksel fark gözlenmedi (p>0.05). Psoriatik artrit öyküsü olan ve olmayan hastalar arasında serum fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Cinsiyetlerine göre hastalar gruplandırıldığında, kadınların ve erkeklerin fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Psoriazis hastalarının yaşları ve PASI skorları ile fetuin-A ve osteoprotegerin düzeyleri arasında korelasyon gözlenmedi. Sonuç olarak psoriazis hastalarında serum fetuin-A düzeyleri düşük olup, hastalık şiddeti ile ilişki göstermedi. Bu bulgular ışığında psoriazis patogenezinde fetuin-A'nın rol oynayabileceğini ve psoriaziste gelişen kalsifikasyon sürecine etkisinin olabileceğini düşünmekteyiz.

Fetuin AOsteoprotegerinPsoriyazis+1
Mehmet Genç
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten Escherichia coli ve Klebsiella spp.'nin toplum taşıyıcılığı sıklığının ve enzim tiplerinin araştırılması

Amaç: Dirençli bakterilerin transferi insanda insana ya da çevreden insana olabilmekte ve toplumda dirençli bakterilerle kolonize kişilerin oranı giderek artmaktadır. Bu çalışmada amaç, genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten bakterilerin fekal taşıyıcılık oranlarının, enzim tiplerinin ve taşıyıcılığı etkilemesi beklenen risk faktörlerin belirlenerek, yayılımını kontrol altına alma stratejilerine ve epidemiyolojik verilere katkı sağlanmasıdır. Yöntem: 15/11/2012-15/05/2013 tarihleri arasında polikliniğe başvuran hastalardan rutin inceleme amaçlı gönderilen dışkı örnekleri incelenmiş ve anket formunu (Yaş, cinsiyet, eğitim durumu, kronik hastalık varlığı, son 3 ayda antibiyotik kullanımı, son 6 ayda idrar yolu enfeksiyonu geçirme, hastaneye yatış, ameliyat olma öyküsü, proton pompa inhibitörü (PPI) ya da antiasit kullanımı, eğitim durumu, evdeki birey ve oda sayısı, evde ya da bahçede hayvan besleyip beslemediği ve haftada kaç kez tavuk eti yediği) doldurmaları istenmiştir. Hasta örnekleri 2 µg/ml sefotaksim ve 2 µg/ml seftazidim + 2 µg/ml sefotaksim içeren EMB agarlara ekilmiştir. Bakteriler konvansiyonel yöntemler ile tanımlanmıştır. Antibiyotik duyarlılık testleri CLSI önerilerince yapılmıştır. GSBL varlığı çift disk sinerji testi ile araştırılmış, gerekli durumlarda E test yöntemi kullanılmıştır. İzole edilen bakterilerde enzim tipleri PCR ile gösterilmiştir. Bulgular: Belirtilen sürede laboratuvarımızda 576 hasta (% 52 erkek, % 48 kadın) değerlendirilmiştir. GSBL üreten bakteri taşıyıcılık oranı % 30 (173/576) olarak bulunmuştur. Değerlendirilen 173 hastadan GSBL üreten 192 bakteri izole edilmiştir. GSBL üreten bakterilerin 173'ü (% 90.1) E. coli, 18'i (% 9.3) K. pneumoniae, 1'i (% 0.5) K. oxytoca olarak tanımlanmıştır. Son 3 ayda antibiyotik kullanımı, son 6 ayda idrar yolu enfeksiyonu geçirme, hastaneye yatış ya da ameliyat olma öyküsü, diyabeti olan ve 60 yaş üzeri hastalar ile ev nüfusunun 3 kişiden fazla olduğu kişilerde taşıyıcılık oranı anlamlı olarak yüksek, üniversite mezunu olan kişilerde taşıyıcılık oranı anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. GSBL üreten 192 bakterinin 168'i (% 87.5) CTX-M grup enzimi pozitif olarak saptanmıştır. CTX-M-1 grup enzimi pozitif olarak saptanan 160 bakterinin 130'unda (%67.7) CTX-M-15, 158'inde (%82,2) CTX-M-3 pozitif bulunmuştur. Yüzyirmi (%62.5) bakteride ise CTX-M-3 ve CTX-M-15 birlikteliği belirlenmiştir. GSBL üreten 192 bakterinin 144'ünde (% 75) TEM grup enzimi, 11'inde (% 5.7) SHV grup enzimi tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızda erişkin yaş grubunda toplumda fekal taşıyıcılık oranı yüksek (% 30) bulunmuştur. GSBL enfeksiyonu için daha önce bildirilmiş olan risk faktörlerinin erişkin taşıyıcılığı üzerine anlamlı biçimde arttırıcı etki oluşturduğu belirlenmiştir. Taşıyıcılarda CTX-M enzimi en sık belirlenen enzim tipi olup CTX-M-3 grup dominant enzim grubu olarak belirlenmiştir.

Beta laktamazlarEnzimlerEscherichia coli+3
Derya Çakır Erdoğan
Zonguldak Bülent Ecevit University
2013
00
Master'sOpen AccessTR

Kronik periodontitisli hastalarda anaerob bakteriyel etkenlerin moleküler yöntemler kullanılarak belirlenmesi

Periodontitis, periodontal liflerde ve se¬mentte harabiyete, alveolar kemikte yıkı¬ma neden olan klinik bir enflamasyondur. Kronik periodontitis ise plak birikimi sonucu ortaya çıkan, dişeti enflamasyonu ve cep oluşumu ile sonlanan, periodontal ataşman ve alveol kemiği kaybıdır. Bu tezde kronik periodontitisli hastalardan alınan subgingival plak örneklerinden, anaerob bakterilerin varlığının moleküler yöntemler ile araştırılması ve bu hastalardaki bakteri sıklığı ile, periodontitisin seyrini belirlemede önemli olan, plak indeksi (Pİ), gingival indeks (Gİ) ve sondalama derinliği (SD) gibi parametreler arasında bir ilişki olup olmadığının belirlenmesi amaçlandı. Bu amaçla, 2013 yılında Elazığ Diş Hastanesi' ne başvuran kronik periodontitisli 37 ve periodontitis yönünden sağlıklı 33 bireyden, periodontal ceplere paper pointler yerleştirilerek krevikular sıvı örnekleri alındı. Daha sonra, bu örneklerden DNA izolasyonu yapıldı. Elde edilen DNA'lar Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR)-Ters hibridizasyon yöntemiyle incelendi. PCR-Ters hibridizasyon sonuçlarına göre; kronik periodontitisli 37 hastada % 94 Tannerella forsythia (T. forsythia-Tf) ve Fusobacterium nucleatum (F. nucleatum-Fn), % 86 Capnocytophaga türleri (C sp), % 78 Campylobacter rectus (C. rectus-Cr), % 70 Treponema denticola (T. denticola-Td), % 56 Parvimonas micra (P. micra-Pm) ve Eikenella corrodens (E.corrodens-Ec), % 51 Porphyromonas gingivalis (P.gingivalis-Pg), % 21 Eubacterium nodatum (E.nodatum-En) ve % 16 Aggregatibacter actinomycetemcomitans (A. actinomycetemcomitans-Aa)' a rastlanmıştır. Kontrol grubunda ise, % 54 Fn , % 15 C sp, % 3 Tf ve Ec' ye rastlanmıştır. Kronik periodontitisli ve sağlıklı bireylerdeki mikroorganizmaların dağılımı incelendiğinde, iki grup arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlendi (p< 0,01, p<0,001). Pİ, Gİ ve SD değerleri bakımından her iki grup arasında istatistiksel açıdan anlamlı farklılıklar tespit edildi (p<0,001). Hastaların cep derinliği ile bakterilerin bulunma sıklıkları incelendiğinde ise, Aa, Pg, Tf, Td, Pm, Cr, Ec varlığı ile sondalama derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar olduğu tespit edilirken (p<0,05, p<0,01, p<0,001). Pi, Fn, En, C sp varlığı ile cep derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenemedi (p> 0,05). Sonuç olarak, kronik periodontitisin seyrini belirlemede önemli olan klinik parametreler ile anaerob bakteri varlığı arasında kuvvetli bir ilişkinin olduğu ve bu ilişkiyi belirlemede daha hızlı, spesifik, doğru sonuçlara kısa sürede ulaşılabilecek, PCR-Ters hibridizasyon yönteminin uygulananabileceği kanaatine varıldı.

Bakteriler-anaerobikDental plakGingiva+2
Gül Arıca
Fırat University · Institute of Health Sciences
2014
00