
211
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda alkol analizi yapılan örneklerde etanol biyobelirteçlerinden etil glukuronit (ETG) ve etil sülfat (WTS)' ın belirlenmesi
Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalında Alkol Analizi Yapılan Örneklerde Etanol Biyobelirteçlerinden Etil Glukuronit (EtG) ve Etil Sülfat (EtS) 'ın Belirlenmesi Dünya genelinde alkol kullanım bozukluğu sosyolojik, psikolojik, medikal ve adli soruna neden olarak bir çok insanın hayatını dolaylı veya doğrudan etkilemektedir. Adli Bilimlerde alkol alımının tespiti önemli bir konudur. Trafik kazaları başta olmak üzere, cinsel saldırı suçu, intihar ve cinayet gibi adli olaylarda alkol alımının gösterilmesi büyük önem taşımaktadır. Ancak alkol alındıktan kısa bir süre sonra kan ve diğer vücut sıvılarındaki miktarı tespit edilemeyecek düzeye inmektedir, bu durum Adli Bilimlerde birçok olayın çözülmesini zorlaştırmaktadır. Tüm bu nedenlerden dolayı etanol alımının tespit edilmesinde sadece vücut sıvılarında etanol tespit etmek yerine, etanol metabolitlerini de analiz etmek gerekmektedir. Kronik ve yoğun etil alkol alımının gösterilmesinde indirekt metabolitlerin ((alanine aminotransferase (ALT), aspartate aminotransferase (AST), γ-glutamyl transferase (GGT), Mean corpuscular volume (MCV), carbohydrate-deficient transferrin (CDT)) tespit edilmesi esasına dayanan yöntemin bazı kısıtlılıkları vardır aynı zamanda yöntem yeterince duyarlı ve özgül değildir. Etil alkol minör metabolitlerinden Etil Glukuronit ( EtG) ve Etil Sülfat (EtS) ise duyarlılıkları ve özgüllükleri yüksek olduğundan son yıllarda alkol alımının tespitinde kullanılması yaygınlaşmıştır Bazı riskli meslek gruplarında iş kazalarının önlenmesi amacıyla, akut ve kronik alkol alımının gösterilmesi büyük önem taşımaktadır. Bu durumda da etanol minör metabolitlerini tespit etmek önem kazanmaktadır. Bu çalışmada Ç.Ü Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na alkol analizi için gönderilen kan örneklerinde sıvı kromatografisi tandem kütle spekrometresi (LC-MS-MS) yöntemi ile EtG ve EtS miktarları kantitatif olarak hesaplanarak, kan alkol konsantrasyonları ile karşılaştırılmıştır Anahtar kelimeler: Etanol, Etil Glukuronit, Etil Sülfat, Kan, LC-MS/MS
Travma skorlama sistemlerinin adli raporlarda yaşamı tehlikeye sokan yaralanmanın şiddetini ayırt etmede kullanılabilirliği
26 Eylül 2004 tarihinde kabul edilen Türk Ceza Kanunu (TCK) gereği, ülkemizde adli travmalar için düzenlenecek olan raporlarda "kişinin yaşamını tehlikeye sokan durumlar"ın bildirilmesi istenilmektedir. Çalışmamız adli travma olgularında önerilen kılavuz gereği, kullanılan travma skorları arasında değerlendirme yapılabilmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Maruz kalınan travma nedeniyle ölümün gerçekleştiği veya kişinin yaşamını tehlikeye sokan bir durumun belirtildiği raporlarda yararlanılan travma skorlama sistemlerinin kişinin yaşamını tehlikeye sokan durumlar üzerindeki etkinlikleri karşılaştırılmıştır. Bu çalışma verileri, kasten veya taksirle yaralanma sonucu mahkemeye başvuran ve adli makamlar tarafından 01 Ocak 2013 – 01 Eylül 2019 tarihleri arasında Aydın Adnan Menderes Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi'ne adli değerlendirme için yönlendirilmiş kişilerin genel adli ve epikriz raporlarının retrospektif dosya taramalarından elde edildi. Hastaneye ölü olarak kabul edilen hastalar ve eksik travma dosyası kayıtları olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Bu çalışmada 1684 olgunun adli travmatolojik raporu incelendi. 1281 (%76,1) olgu erkekti. Çalışmada ortalama yaş 33±16,716 (dağılım 1-105) bulundu. Çalışmamızda 17 yaş üstü hasta gruplarında yaşamı tehlikeye sokan durumlar için ROC eğrileri çizilip klinik olarak AIS, ISS, CRAMS, RTS ve TRISS değerleri hesaplanmıştır. AIS en uygun kesim noktası 3 için duyarlılık %75,6, seçicilik %99,1, ISS en uygun kesim noktası 9 için duyarlılık %72,6, seçicilik %99, RTS en uygun kesim noktası 7,0061 için duyarlılık 14,6, seçicilik 99, CRAMS en uygun kesim noktası 8 için duyarlılık %13,5, seçicilik %99,9, TRISS en uygun kesim noktası 93,610 için duyarlılık %23,4, seçicilik %99,7 olduğu hesaplandı. 0-17 yaş arası hasta gruplarında yaşamı tehlikeye sokan durumlar için ROC eğrileri çizilip klinik olarak AIS, ISS, CRAMS, RTS ve TRISS değerleri hesaplanmıştır. AIS en uygun kesim noktası 3 için duyarlılık %76,1, seçicilik %99,2, ISS en uygun kesim noktası 9 için duyarlılık %75, seçicilik %99,2, RTS en uygun kesim noktası 7,4745 için duyarlılık %83,3, seçicilik %85,9, CRAMS en uygun kesim noktası 9 için duyarlılık %87,5, seçicilik %86,8, TRISS en uygun kesim noktası 98,95 için duyarlılık %95,7, seçicilik %93,7, PTS en uygun kesim noktası 9 için duyarlılık %96,7, seçicilik %97,3 olduğu hesaplandı. Çalışmamızdan elde edilen veriler ışığında travmaya uğrayan olgularda hastalığın ciddiyetini ve mortalite olasılığını belirleyebilmek amacıyla standart bir değerlendirme ve skorlama sistemlerinin kullanılabileceği düşünülmekle birlikte skorlama sistemlerinin hiçbirinin ideal özellikte olmadığı ve sürekli güncellenmesi gerektiği ve özellikle standartizasyon açısından yararları bulunmakla birlikte kısıtlılıkları açısından da dikkatle yaklaşılması gerekli olduğu bulundu.
12 X-STR lokusunun adli etkinlik değerlerinin araştırılması
Amaç: X kromozomu üzerindeki kısa ardışık tekrarlar (Short Tandem Repeats-STRs) otozomal kromozomlardaki STR'lere destekleyici olarak adli kimliklendirmede ve soy bağı araştırmalarında kullanılabilmektedir. X STR lokusu allellerinin allel frekansları popülasyonlar arasında farklılıklar gösterdiğinden adli amaçlı kimliklendirme ve soy bağı analizleri için yapılacak istatistiksel analizlerde her popülasyona özgü veri tabanı oluşturulmalıdır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma 12 X-STR lokusunun (DXS7132, DXS7423, DXS8378, DXS10074, DXS10079, DXS10101, DXS10103, DXS10134, DXS10135, DXS10146, DXS10148 ve HPRTB) alel/haplotip frekans dağılımının saptanması ve adli etkinlik değerlerinin belirlenebilmesi amacıyla yapılmıştır. Çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına DNA analizi için başvuran olgulardan rastgele seçilen 137 kişiden (84 kadın, 53 erkek) gönüllülük esasına dayalı olarak alınan biyolojik örnekler kullanılmıştır. Alınan örneklerde instagene matriks ile DNA izolasyonunu takiben 12 X-STR lokusunun mültipleks amplifikasyonu yapılmış ve PCR ürünleri kapiler elektroforezde yürütüldükten sonra genotiplendirilmiştir. Bulgular: Çalışılan 12 X-STR lokusunda toplam 126 alel tanımlamıştır. En fazla alele sahip lokusun 31 alelli DXS10148 ve en az alele sahip lokusun 5 alelli DXS8378 olduğu gözlenmiştir. 84 diploid örnekle yapılan analizde, Bonferroni düzeltme testinden sonra, Hardy Weinberg Dengesinde sapma tanımlanmamıştır (p=0.05/12). Çalışılan lokuslar içinde en yüksek ayrım gücü kapasitesine sahip lokusun DXS10135 (PDKadın = 0.995396, PDErkek = 0.951127) ve en düşük ayrım gücüne sahip lokusun DXS8378 (PDKadın= 0.826910; PDErkek= 0.669670) olduğu gözlenmiştir. 53 haploid örnekte bağlantılı grupların oluşturduğu haplotipler incelendiğinde bağlantı grubu 1 (Linkage Group 1-LG1), LG2, LG3 ve LG4'te sırasıyla 50, 46, 39 ve 46 farklı haplotip tanımlanmış olup, her bir bağlantılı grubu için en düşük ayrım gücü (Power of Discrimination-PD) değeri 0.94 olarak hesaplanmıştır. 4 LG grubunun kümülatif PD değeri ise 0.999999'un üzerindedir. Sonuç: Bu çalışma sonucunda elde edilen istatistiksel veriler 12 X-STR lokusu için geliştirilen Argus X-12 STR panelinin Türk popülasyonunda oldukça polimorfik ve bilgilendirici olduğunu; özellikle babanın analizinin yapılamadığı babalık davalarında ve kompleks akrabalık ilişkilerinin ortaya koyulmasında güçlü bir tamamlayıcı araç olabileceğini göstermiştir.
Türkiye'nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler kapsamında biyolojik delillerin elde edilmesi
Biyolojik deliller, yargılamanın her aşamasında en güvenilir sonuçlara ulaşmak için kullanılmaktadır. Bilirkişiler vasıtasıyla pozitif bilime uygun olarak hazırlanan raporlar yargılama süreçlerinin sağlıklı biçimde işleyişi ile yakından ilgilidir. Bilimdeki gelişmelerin sürekli olması hukukun da bu gelişmeleri yakından takip etme zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır. Muhakeme hukukunda, maddi gerçeğin ortaya çıkması için gerek olay yerinden gerek insan bedeninden elde edilen biyolojik deliller giderek daha fazla yer almaktadır. Doğaları gereği biyolojik materyaller, her türlü biyolojik varlıktan elde edilebilir. İnsan haysiyetinin korunması açısından, özellikle insan bedeninden elde edilecek delillerin, titizlikle, uluslararası sözleşmelerle ve iç hukuk kurallarıyla belirli kısıtlamalar çerçevesinde elde edilmesi gerekmektedir. Bu çalışmanın amacı, yasa koyucunun ve uygulayıcıların, hem delilin doğasını bozmadan, hem de insan onuruna aykırı hareket etmeden elde etmesi konusunda farkındalık oluşturmak ve düzenlemeler yapılması yönünde öneride bulunmaktır. Bu çalışmada biyolojik delillerin hem Türkiye'de, hem de Kara Avrupası ve Anglo Sakson Hukuk sisteminde ne şekilde elde edildiğini incelemek maksadıyla Yüksek Mahkeme Kararları kullanılmıştır. Mahkeme kararları, iç hukuk ve uluslararası sözleşmeler bağlamında incelenmiştir. Yüksek mahkeme kararlarında biyolojik delillerin elde edilme şekillerindeki hukuka aykırı delil sorunu ve biyolojik delillerin hangi koşullarda kullanılabileceği tartışılmıştır. Ülkemizde taraf olduğumuz uluslararası sözleşmeler kapsamında biyolojik delillerin elde edilmesi açısından iç hukuk kurallarının yetersiz olduğu, ayrıca DNA veri bankalarının oluşturulması gerektiği konusunda sonuca varılmıştır. İç hukukun, Türkiye'nin taraf olduğu sözleşmeler kapsamında düzenlenmesi ve maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından adli bilimlerden daha fazla faydalanılması gerekliliği bulunmaktadır. Anahtar Sözcükler: Biyolojik Delil, Beden Muayenesi, Olay Yeri İncelemesi, Örnek Alma.
İntihar iddiası bulunan 65 yaş üstü ölümler
Amaç: İntihar, kişinin kendine yönelik en büyük şiddet eylemi olup, bireyin yaşam karşısında ölümü tercih ederek, hayatına istemli olarak son vermesidir. Yaşam dönemleri incelendiğinde, intiharın yoğunlaştığı evrelerden birisi de yaşlılık dönemi olup, tamamlanmış intiharların hızı yaş ile orantılı olarak artmaktadır. Çalışmamızda intihar iddiası bulunan yaşlı ölümleri incelenerek; olguların demografik özellikleri, otopsi bulguları, intihara iten sebepler, intiharların özellikleri hakkında veriler elde edilmesi, bölgemizin bulduğumuz veriler üzerindeki etkisi, elde edeceğimiz verilerin literatür verileri ile karşılaştırılması ve yaşlı intiharlarının önlenmesi için önerilerde bulunulması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 2008-2017 yılları arasındaki on yıllık dönemde, Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığı Morg İhtisas Dairesi'nde otopsisi yapılmış, intihar iddiası bulunan 65 yaş ve üstü 447 olguya ait otopsi raporları ile olay yeri inceleme ve ölü muayene tutanakları geriye dönük olarak incelenerek; olguların yaş, cinsiyet gibi sosyodemografik verileri, intihar zamanı, intihar yöntemi, intihara sürükleyen sebepler, önceki intihar girişimleri, intihar notunun olup olmadığı gibi faktörler değerlendirilmiştir. Bulgular: Olgularımızın cinsiyet dağlımı %74.9'u erkek, %25.1'i kadın olarak bulunmuştur. İntihar yöntemlerine baktığımızda; ilk sırada ası gelirken (%49.7) bunu ateşli silah kullanımı (%19.5) ve kimyasal madde alımı (%15.2) takip etmiştir. Olguların intihar ettikleri mevsimlere göre dağılımları incelendiğinde; en sık ilkbahar (%28.2) ve yaz (%27.1), en az da sonbaharda (%21.5) intihar ettikleri görüldü. Olguların %32.9'unda intihar eylemine neden olacak herhangi bir olumsuz faktörün olmadığı yakınları tarafından ifade edilmiştir. İntihar nedeni olabilecek faktörlere baktığımızda ise; olguların %23.3'ünde fiziksel hastalık, %6.3'ünde bir yakınının ölümü, %6'sında ekonomik nedenler, %5.5'inde psikiyatrik bir hastalığın etkisi öne çıkan nedenler olarak tespit edilmiştir. Olguların %10.8'inde intihar notu mevcut olduğu saptandı. Olguların %7.6'sının daha önce intihara kalkıştığı, %12.1'inin intihar girişimi olmayıp son zamanlarda intihar düşüncelerinin mevcut olduğu saptanmıştır. Sonuç: Yaşlı bireylerle yaşayan, bakımını üstlenen ya da bakımına yardımcı olan kişilerin, yaşlı ve yaşlılık dönemi ile ilgili bilgilerinin artırılması, yaşlıyı intihara götüren sürecin daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Yaşlıların hayattan keyif alacakları bir yaşlılık dönemi geçirmeleri konusunda ve yaşlı intiharlarında riskler ile önleme amacıyla yapılacaklar hakkında farkındalıklarının oluşması için devlet eliyle veya sivil toplum kuruluşları aracılığıyla, yakınında yaşlı birey olanlar başta olmak üzere tüm toplum bilgilendirilmeli, yaşlı bireylerin hayata bağlanmaları, yaşamaktan keyif almaları için yapılacaklar, yaşlıya ağır bir yük olan tıbbi durumlar ve ileri derecede olan yeti yitimleri durumlarında nasıl destek olunacağı, bir yakınının kaybı, yaşama isteğinin olmaması, hiç bir şeyden keyif almama, umutsuzluk gibi durumlarda profesyonel ruhsal destek alınmasının gerekliliği konularında eğitimler verilmelidir.
Ateşli silah yaralanmasına bağlı 18 yaş altı ölümler
Giriş ve Amaç: Ateşli silah yaralanmalarına bağlı çocukluk çağında meydana gelen ölümler ülkemizde ve yurt dışında giderek artmaktadır. Ateşli silah yaralanmalarına bağlı ölüm olgularında otopside elde edilen bulgular ve delillerin, adli tahkikatın seyrinde ayrı bir önemi vardır. Bu çalışmada 01.01.2006-31.12.2015 tarihleri arasında İzmir ili ve çevre illerde meydana gelen 18 ve altındaki yaş grubunda ateşli silah yaralanmasına bağlı ölüm olaylarının sosyodemografik özeliklerinin incelenerek elde edilen verilerin ülkemizde ve dünyada yapılan benzer çalışmalarla karşılaştırılması, çocukluk döneminde ateşli silahlarla meydana gelen yaralanmalara bağlı ölüm olaylarına dikkat çekmek ve toplumun bu konudaki duyarlılığını artırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda İzmir ve çevresinde meydana gelen 1876 ateşli silah yaralanmasına bağlı ölüm olgularının adli ölü muayene ve adli otopsi raporları geriye dönük olarak taranmış ve bu olguların 114'ünün (%6.07) 18 yaş ve daha küçük yaştaki ergen, çocuk ve bebek yaş grubundan ateşli silah yaralanmasına bağlı ölüm olgusu olduğu görülmüştür. Olgular ölümün meydana geldiği yer ve zaman, cinsiyet, yaş, orijin, mevsim, ay, yıl, silahın türü, mermi giriş sayısı, atış mesafesi, elde edilen mermi çekirdeğinin yapısı, mermi giriş yeri, olayda kullanılan silahın kime ait olduğu, alınan örneklerin toksikoloji sonuçları, ölüm nedeni ile failin kim ve hangi yaş grubunda olduğu gibi özellikler açısından değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların yaşları 1 ile 18 arasında değişmekte olup, 79 (%69.3) olgu erkek, 35 (%30.7) olgu kadın, yaş ortalaması 14.04 ± 4.23,erkek/kadın oranı 2.25 bulundu. 39 olguda (%34.2) tabanca, 75 olguda (%65.8) av tüfeği kullanıldığı tespit edildi. Olgular orijinlere göre değerlendirildiğinde; 37 olgu (%32.5) ile cinayetler ilk sırada yer alırken, 34 olguda (%29.8) intihar, 22 olguda (%19.3) kaza sonucu ölümün meydana geldiği, 21 olguda (%18.4) ise orijin belirtilmediği görüldü. Ölümlerin en sık kış mevsiminde (n:32, %28.1) oluştuğu tespit edildi Ölümlerin 97'sinde (% 85.1) tek giriş yarası olduğu, 53 olguda (%46.5) yaralanmanın sadece kafa bölgesinde olduğu belirlendi. Olguların en fazla (n:48, %42.1) köy/kasaba gibi kırsal bölgelerde ve olayın gerçekleştiği yer olarak en fazla (n:54, %47.4) ev olduğu görüldü. 35 olguda (%30.7) olayda kullanılan silahın kişinin babasına ait olduğu görüldü. Sonuç: Bireysel silahlanmanın arttığı dünyamızda, evlerde bulundurulan ateşli silahların çocukluk çağı ölümlerine yol açtığı görülmektedir. Toplumumuzun, çocukların ateşli silahlara kolayca ulaşmaları halinde yaralanma ve ölüm olaylarının kolayca meydana gelebileceği, bu nedenle çocuklu evlerde mümkün olduğunca ateşli silah bulundurulmaması gerektiği, bulundurulması gerekiyorsa da ateşli silahların çocukların ulaşamayacağı yüksek yerlerde, boş bir şekilde kilitli dolaplar içerisinde silahın mermi ve fişeklerden ayrı yerlerde güvenlik önlemleri alınarak saklanması konusunda eğitilmesinin bu konuda faydalı olacağını düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Ateşli Silah, Ölüm Adli Otopsi
Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi acil servisine başvuran adli nitelikli kadın olguların değerlendirilmesi
Amaç: Kişinin dikkatsiz, tedbirsiz, ihmalkar veya kasti hareketleri neticesinde bedensel ve ruhsal sağlığının bozulmasına hatta ölümlere neden olan her türlü olay adli makamlarca anlamlı olup adli olgu olarak değerlendirilirler. Kadın olguların sosyal hayattaki rollerinde meydana gelen değişimler ile birlikte adli nitelikli kadın olgular da kaçınılmaz bir şekilde karşımıza çıkmaktadır. Çalışmamızda, yaşamın her alanında önemli bir yeri olan kadın olguların adli olgu niteliğinde acil servise başvuruları incelenerek, adli nitelikli kadın olguların özelliklerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.01.2013-31.12.2017 tarihleri arasındaki beş yıllık dönemde, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Acil Servisi'ne başvuran 18 yaş ve üstü 2546 kadın olguya ait tıbbi belgeler geriye dönük olarak incelenerek sosyodemografik özellikleri, yaralanma özellikleri, adli rapor sonuçları gibi faktörler değerlendirildi. Bulgular: Çalışma kapsamına alınan 18 yaş ve üstü kadın adli olgular tüm kadın adli olguların %74,1'ini (n=2546) oluşturmaktadır. Olguların yaşları 18 ile 89 arasında değişmekte olup, olguların yaş ortalamasının 34,82±13,83 olduğu, yaş gruplarına göre sınıflandırıldığında %36,1 (n=919) ile en sık 20-29 yaş grubundan başvuru olduğu bulunmuştur. Olguların acil servise başvurduğu aylar incelendiğinde; en sık başvurunun %12,6 (n=321) ile Ağustos ayında olduğu, olguların geliş nedenlerine bakıldığında; %36,5 (n=930) ile en sık trafik kazası nedeniyle, %33,4 (n=850) ile ikinci en sık geliş nedeni iş kazası nedeni ile geldiği belirlenmiştir. Adli rapor sonuçlarına bakıldığında; olguların %45,5'inin (n=1159) basit bir tıbbi müdahale ile giderilebilecek ölçüde hafif nitelikte olduğu, %62,4'ünün (n=1589) yaralanmasının yaşamını tehlikeye sokan bir duruma neden olmadığının belirtildiği görülmüştür. Sonuç: Acil servise başvuranların azımsanmayacak bir bölümünü adli olgular oluşturmaktadır. Çalışmamızda adli olguların yaklaşık dörtte birini kadın adli olgular oluşturmaktadır. Toplumuzdaki kadınların da büyük ölçüde adli olaylar sonucu acil servislere geldiği görülmüş olup kadınlarımızın sosyal ve iş hayatındaki zarar gördüğü etkenlerden korunmaları ve mağdur olmamaları için kadın adli olguların doğru değerlendirilmeleri daha fazla önemlidir. Düzenlenecek adli raporda mevcut olan travmatik lezyonların anatomik lokalizasyonlarına ve özelliklerine göre çok dikkatli edilerek kayda alınması, sonrasında oluşabilecek hukuksal süreçte hekim güvenliği ve hasta mağduriyetinin önlenmesi açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Adli Olgu, Kadın, Adli Tıp.
Adana ilinde sağlık çalışanlarının şiddete uğrama sıklığı ve sağlıkta şiddet konusundaki düşünceleri
Giriş ve amaç: İş yerinde şiddet tüm dünyada çalışanlar için önemli bir sorun kaynağıdır. Sağlık kurumları iş yeri şiddetine maruz kalma açısından yüksek riskli iş yerleri arasında yer almaktadır. Sağlık kurumlarında yaşanan şiddet olaylarından yalnızca fiziksel şiddet olayları dikkati çekmekte olup psikolojik, cinsel ve ekonomik şiddet gerekli ilgiyi görmemektedir. Bu çalışma, Adana ilinde görev yapan sağlık çalışanlarının şiddete maruz kalma sıklığını, karşılaştıkları şiddet türünü, bunları etkileyen mesleki özellikleri belirlemek ve sağlık çalışanlarının şiddetin nedenleri ve sağlıkta şiddete karşı alınabilecek önlemler hakkındaki düşüncelerini ortaya koyabilmek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Adana ilinde görev yapmakta olan 598 hekim ve 357 yardımcı sağlık çalışanına ulaşılarak 37 soruluk anket çalışması yapılmıştır. Çalışmadan elde edilen bulgular değerlendirilirken istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 25.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza katılan 955 sağlık çalışanının % 48,5,'i erkek, %51,5'i kadındır. Çalışmamıza katılan sağlık çalışanlarının % 85,9'u meslek hayatları boyunca en az bir kez şiddete maruz kalmıştır. En sık karşılaşılan şiddet türü psikolojik ya da sözel şiddet olup şiddetin en fazla hasta yakınları ve erkek cinsiyet tarafından uygulandığı belirtilmektedir. Erkek sağlık çalışanlarının (% 30,1) kadınlara (% 19,2) göre fiziksel şiddete istatistiksel olarak anlamlı olarak daha fazla maruz kaldığı bulunmuştur. Sağlık çalışanlarının bir günde ilgilendikleri hasta sayısı ile şiddete maruz kalma oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki olduğu bulunmuştur. Fiziksel şiddete maruz kalanların (% 39,6), diğer şiddet türlerine maruz kalanlara(% 30,6) göre daha yüksek oranda şikayetçi olduğu bulunmuştur. Sonuç: Sağlık çalışanlarına yönelik şiddet oranlarının yüksekliği endişe verici düzeydedir ve sağlıkta şiddetin önemli bir sorun olduğu görülmektedir. Bu sorunun çözülebilmesi için hasta, hasta yakınları ve sağlık çalışanları dışında karar alıcılar ile medyaya da önemli görevler düşmektedir.
Malpraktis davalarında aydınlatılmış onam ile ilgili yargıtay kararlarının değerlendirilmesi
Amaç: Son yıllarda sıkça dile getirilen "aydınlanma hakkı ve aydınlatılmış onam" kavramı, bireyin özerkliğine saygı ve kendi geleceğini belirleme hakkının uygulanmasında önemli bir yer edinmiştir. Aydınlatılmış onam formundaki eksiklik ya da onam formunun olmamasına bağlı tıbbi hatalı uygulama iddiaları ile ilgili Yargıtay'a intikal etmiş ve karara bağlanmış dosyalar incelenerek; tıp dalları arasında bu iddiaların hangi branşlarda daha sık karşılaşıldığı, hasta dosyasında rıza formunun olup olmadığı ve varsa bu formun hukuki yönden geçerliliğinin sorgulanması ile, tıp mensuplarının karşılaştıkları iddiaları saptamak ve uygulamada bu aksaklıkların giderilmesine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda; aydınlatılmış onam formundaki eksiklik ya da onam formunun olmamasına bağlı tıbbi hatalı uygulama iddiaları ile ilgili Yargıtay'a intikal etmiş ve 2006 ile 2019 yılları arasında karara bağlanmış dosyalardan çalışmamız için belirlediğimiz koşullara uygun olan 76 karar incelenmiştir. Bulgular: Aydınlatılmış onam ile ilgili 2006-2019 yılları arasında karara bağlanmış Yargıtay kararları incelendiğinde; dava açılan uzmanlık alanının en sık cerrahi branşlar (%77,6) olduğu, cerrahi branşlar içerisinde en sık plastik, rekonstruktif ve estetik cerrahi olduğu, ikinci sırayı genel cerrahinin aldığı, davaların %46'sında dosya içeriğinde aydınlatılmış onam bulunduğu, cerrahi işlemlerin %59,2'sinde aydınlatılmış onam bulunduğu, dava sürecinde alınan bilirkişi raporlarının %20,5'inde aydınlatılmış onam ile ilgili değerlendirmenin yapıldığı, Yargıtay makamınca 70 hukuk davasının 66 tanesinde yerel mahkeme kararını bozma, 6 ceza davasının 3'ünde yerel mahkeme kararını bozma kararı verildiği tespit edilmiştir. Yargıtay'ın yerel mahkeme kararlarını bozma gerekçeleri incelendiğinde; % 37,6 ile hekim kusuru ve aydınlatılmış onam ile ilgili ek rapora ihtiyaç duyulduğu, %27,5 ile yerel mahkemece aydınlatılmış onam ile ilgili delil toplanarak karar verilmesi gerektiğinin belirtildiği tespit edilmiştir. Sonuç: Aydınlatılmış onam, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunun şartlarından biri olmakla birlikte, hekim-hasta arasındaki güven ilişkisini kuvvetlendiren ve hastanın tanı-tedavi süreçlerine aktif katılımını sağlayan bir araçtır. Malpraktis iddialarını en aza indirmek için, sağlık çalışanlarının aydınlatılmış onam ile ilgili mevzuata hakim olması ve hastalarıyla etkili iletişim kurmaları gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Yargıtay kararları, aydınlatılmış onam, hatalı tıbbi uygulama
Adli çalışmalar için 30 insersiyon/delesyon (ındel) lokusunun çukurova populasyonunda alel frekans dağılımının saptanması
Giriş ve amaç: İnsersiyon/Delesyon (InDel) polimorfizmleri düşük mutasyon oranları ve küçük amplikon uzunlukları nedeniyle, adli kimliklendirme çalışmalarında giderek daha fazla ilgi çekmektedir. InDel'ler geleneksel STR lokusları ile analizin başarısız olduğu degrade DNA içeren biyolojik örnekler ile komplike adli olgularda adli kimliklendirme çalışmalarına yeni bir yön sağlamaktadır. Bu çalışmada 30 otozomal InDel lokusunun genotiplendirilerek Çukurova populasyonu için alel frekans dağılım oranları ve adli etkinlik değerlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: 102 kişiden alınan kan ve yanak içi sürüntü örneklerinde DNA izolasyonunu takiben Investigator® DIPplex Kiti ile 30 otozomal InDel lokusunun multipleks PCR'ı gerçekleştirilmiştir. PCR'ı takiben amplikonlar otomatik kapiller elektroforezde yürütülerek Genotyper v.3.2 yazılım programı ile genotiplendirilmiştir. Adli etkinlik değerlerinin hesaplanmasında STRAF 2.0 istatistiksel analiz programı, popülasyonlar arası genetik uzaklığın hesaplanmasında POPTREE2 istatistiksel yazılımı kullanılmıştır. Bulgular: Çukurova populasyonunda rastgele seçilen 102 kişiye ait örnekte çalışılan 30 InDel lokusunun tamamı 2 alelli olup, gözlenen heterozigotluk değeri ortalama 0,4784 hesaplanmıştır. Test edilen 30 InDel lokusun hiçbirinde HWE'den sapma olmadığı, gözlenen ve beklenen verilerin dengede olduğu saptanmıştır (p0.0016). 22 farklı kromozom üzerinde bulunan 30 farklı lokus arasında yapılan genetik bağlantı analizinde, lokuslar arasında bağlantı saptanmamıştır (p0.0016). Adli etkinlik değerleri analizi, 30 otozomal InDel lokusunun kombine ayrım gücünün ve kombine babalık dışlama olasılığının sırası ile 0,9999999999996 ve 0,99695 olduğunu göstermiştir. Sonuç: 30 InDel lokusunun alel frekans dağılım oranlarının dengeli ve kimliklendirme potansiyelinin anlamlı olması nedeniyle, bu veriler Çukurova popülasyonunda adli amaçlı kimliklendirme ve akrabalık ilişkilerinin araştırıldığı istatistiksel analizlerde veri tabanı olarak kullanılabileceği gibi popülasyon genetiği çalışmalarına da katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Adli Kimliklendirme, DNA, Indel, Diplex
Hekime yönelik şiddetin Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi öğrencilerinin kariyer seçimindeki etkisi
Amaç: Şiddet; kendine, başka bir bireye veya bireylere yönelik olarak ölüm, ruhsal ve fiziksel yaralanma, güç kullanımı ya da tehdidin kasıtlı olarak uygulanması halidir. Sağlık alanında şiddet ise; hasta, hasta yakınları ya da başka bir kişiden gelen, sağlık çalışanı için tehlike oluşturan sözlü, davranışsal tehdit veya fiziki saldırıdır. Çalışmamızda tıp fakültesi öğrencilerinin hekime yönelik şiddet olgularına yönelik tutumlarının ne yönde şekillendiği ve bu alandaki şiddet olgularının uzmanlık alanı, çalışma ortamı ve gelecek planlarını ne şekilde etkilediği değerlendirilerek sağlıkta şiddet olaylarının tıp fakültesi öğrencilerinin kariyer planları üzerindeki etkilerini göstermek ve alınabilecek önlemlerin tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 01.07.2019-08.10.2019 tarihleri arasında 2019-2020 Akademik Yılı'nda Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenim gören 983 öğrenciye hazırlamış olduğumuz anket uygulanmıştır. Veriler, paket istatistik programı Statistical Package for Social Sciences (SPSS) 21.0 kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan tıp fakültesi öğrencilerinin %54,9'u kadın, %45,1'inin erkek olduğu, ortalama yaşın 20,83±2,05 olduğu, %23,5'inin birinci dönem öğrencisi olduğu, %32,6'sının ailesinde sağlık çalışanı bulunduğu, %29'unun ailesiyle yaşadığı, %59,9'unun hekim olma idealiyle tıp fakültesini tercih ettiği, %59,7'sinin poliklinikte çalışmak istediği, %65,8'inin dahili branşlarda çalışmak istediği, en çok istenen branşın Kardiyoloji olduğu, %15,9'unun hekime yönelik şiddetle karşılaşmasının bulunduğu, en çok acil serviste şiddet olayı gördükleri, en çok sözel şiddete maruz kaldıkları, %93'ünün alınan önlemleri yetersiz bulduğu saptanmıştır. Ayrıca dönemler ilerledikçe cerrahi branşları tercih etme azalmış, dahili branşlar daha çok tercih edilmeye başlanmıştır. Sonuç: Hekime yönelik şiddet her geçen gün artmakta ve bir halk sağlığı problemine dönüşmektedir. Bu artışa sessiz kalınması doğrudan ve dolaylı olarak hem hekimleri, hem hekim adaylarını hem de tüm toplumu olumsuz yönde etkilemektedir. Bu sorun neticesinde tıp fakültesi öğrencilerinin tercihlerinin belirgin derecede etkilendiği gösterilmiştir. Alınması gereken önlemlerin ve özellikle yeniden düzenlenmesi gereken sistemsel ve hukuki altyapının doğru bir şekilde hayata geçirilmesi ülkemiz adına en sağlıklı seçenek olacaktır. Anahtar Kelimeler: Hekime Yönelik Şiddet, Tıp Fakültesi Öğrencileri, Kariyer Seçimi.
Akut cinsel istismar ve saldırı olgularında güncel teknoloji ve laboratuvar kullanımı ile raporlandırma standardizasyonu çalışması
Giriş ve amaç: Cinsel şiddet, cinsiyet ayrımı olmayan, tüm yaş gruplarında karşılaşılabilecek bir suçtur. Kız ve erkek çocukları, kadınlar, yaşlılar, bedensel-mental yetersizliği bulunanlar ve erkekler dahil herkes bu suçun mağduru olabilmektedir. Ancak dünya genelinde olgu sayılarına bakıldığında, bu şiddete en çok maruz kalanların kadınlar ve çocuklar olduğu görülmektedir. Cinsel şiddet olgularının yönetimi; kompleks, dikkat gerektiren, hassas, uzun süreli bir dönemi kapsayan ve multidisipliner bir yaklaşım gerektiren çok aşamalı bir süreçtir. Çalışmamızda cinsel şiddet iddiası ile başvuran olgular incelenerek; zamanında yapılan kaliteli bir adli tıbbi muayenenin önemini gösterebilmek, güncel teknoloji ve laboratuvar kullanımı ile raporlandırma standardizasyonunu sağlayabilmek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda, 2017 ve 2019 yılları arasında Anabilim dalımıza cinsel saldırı/istismar iddiası ile yönlendirilen, iddiaya konu olayların ilk yedi günü içerisinde gerçekleşmiş olan 203 olgu özellikleri incelenmiştir. Bulgular: Cinsel şiddet mağduru olduğu iddiasıyla muayene ve değerlendirmeleri yapılan olgular incelendiğinde; mağdurların en yüksek oranda 15-17 yaş kategorisinde ve kız çocuğu olduğu, erkek cinsiyette yabancı uyruklu olma oranının kadın cinsiyete göre anlamlı olarak yüksek olduğu, mağdur ve fail arasında sosyal medya üzerinden tanışma öyküsü varlığının yalnızca kız çocuğu/kadın grubunda ve %20,7 oranında görüldüğü, olayların %81,3'ünde failin mağdurun tanıdığı biri olduğu, cinsel şiddete eşlik eden fiziksel şiddet oranının %31 olduğu, en sık görülen istismar tiplerinin vajinal ve anal penetrasyon olduğu, olaydan sonraki ilk 24 saat içerisinde ve vajinal penetrasyon öyküsü varlığında alınan sürüntülerin pozitif sonuçlanma oranının anlamlı yüksek olduğu, alkol-madde kullanım iddiası mevcut olan 33 olgunun 16'sının toksikolojik incelemelerinin tarafımızca yapılması sonucu %100 oranında alkol/uyutucu-uyuşturucu madde bulunduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Cinsel şiddet olgularının yönetimi, ilk karşılaşmadan itibaren başlayan, yargılama aşaması ile hastanın tedavisinin ve rehabilitasyonunun tamamlanmasına kadar devam eden, mağdurun iyilik hali ve soruşturma kapsamında, maddi gerçekliğin ortaya konmasında önem taşıyan bir süreçtir. Cinsel şiddet olayına dahil bireylerin tıbbi ihtiyaçlarını ön planda tutarak yasal haklarını da korumayı kapsayan doğru bir olgu yönetiminin sağlanabilmesi için uluslararası kılavuz ve sözleşmelere uygun, iyi, standardize ve kaliteli bir muayene ve raporlandırma sistemi gerekmektedir.
Trafik kazası sonucu anabilim dalımıza başvuran maluliyet olgularının irdelenerek değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Klinik adli tıp uygulamalarının önemli bir alanını; kişilerdeki bedensel ve ruhsal kayıpların ve oranlarının ortaya konması oluşturmaktadır. Her geçen yıl trafiğe çıkan araç sayısındaki artış aynı zamanda kazaları, yaralanmaları ve maluliyetleri de artırmaktadır. Kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren kişi, oluşan bu zararı gidermekle yükümlü olduğundan, oluşan kayıplar ve oranların bilinmesi gerekmektedir. Çalışmamızda, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'mıza trafik kazası sonucu maluliyet raporu almak için başvuran olguların sosyodemografik ve tıbbi özellikleri, kazaya ait özelliklerin maluliyet üzerine etkisi, maluliyet raporları konusunda olguların farkındalık durumu ve rapor hazırlanırken dikkat edilmesi gereken unsurlara dikkat çekmek amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'mıza Haziran 2019-Haziran 2020 tarihleri arasında maluliyet raporu almak için başvuran olgulara anket çalışması yapılmıştır. Anketten elde edilen cevaplar ve düzenlenen maluliyet raporları birlikte değerlendirilmiştir. Çalışmadan elde edilen bulgular değerlendirilirken istatistiksel analizler için SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 25.0 programı kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmamıza 641 olgu katılmıştır. Olguların 476'sı erkek(% 74,3), 165'i (% 25,7) kadındı. Yaş aralığı 2 ila 76 yaş arasında olup yaş grupları açısından 20-29 yaş grubunun en yüksek oranda olduğu saptandı. Kazaların dağılımı aylara göre en sık Eylül ayında, mevsimlere göre en sık sonbahar mevsiminde, gün ışığına göre en sık gündüz aralığında olduğu görüldü. Araç tipine göre en sık motosiklet kazalarının (% 45,2) olduğu saptandı. Araç içi trafik kazalarında üst ekstremite yaralanmalarının, motosiklet ve yaya kazalarında alt ekstremite yaralanmalarının daha yüksek olduğu görüldü. Kazadan sonra olguların % 93,1'inin (n:597) hastaneye yattığı, % 74,6'sı (n:478) ameliyat geçirdiği tespit edildi. Maluliyet oran ortalaması % 17,4 'dü. Maluliyet raporlarının en sık Kas-İskelet Sistemine ait arızalar (% 95,2) sebebiyle düzenlendiği izlendi. Sonuç: Trafik kazaları, önemli bir halk sağlığı sorundur. Bu nedenle, trafik kazalarını en aza indirmek ve ölümleri, yaralanmaları ve buna bağlı maluliyet durumlarını azaltmak için çaba gösterilmelidir. Düzenlenen maluliyet raporlarının adil ve tutarlı olabilmesi için uygulama birliğinin sağlanması gerekmektedir. Adli Tıp ve diğer uzmanlık alanlarında görev yapan hekimlerin birlikte çalışarak ortak bir yaklaşım geliştireceği, bilimsel ve uluslararası literatüre uygun bir yönetmelik hazırlanmalı, değişen güncel tedavi yaklaşımları göz önünde bulundurularak düzenli olarak revize edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Adli Tıp, Maluliyet, Tazminat, Trafik Kazası, Yaralanma.
Opioidlere bağlı ölümlerde postmortem yeniden dağılımın ve opioid metabolitlerinin stabilitesinin belirlenmesi
Ölümden rezervuar organlardan kana veya kandan organlara pasif difüzyon yoluyla ilaç konsantrasyonlarında değişim postmortem yeniden dağılım (PMR) olarak tanımlanmaktadır. Tüm ilaçların PMR ile bir dereceye kadar etkilenebileceği, diğer katkıda bulunan faktörlerin ölüm ve örnekleme arasındaki zaman, örnek alma yeri ve tekniği, vücut enzimleri veya bakterilerin potansiyel postmortem metabolizması/üretimi ve nihayet ilacın fizikokimyasal özellikleri olduğu düşünülmektedir. PMR ile beraber toksikolojik bulguların yorumlanmasındaki zorluklardan biri de çoklu ilaç (polifarmasi) olgularında ilaçların farmakokinetik ve farmakodinamik etkileşimlerinin PMR'ye etkisinin değerlendirilmesidir. Bu çalışmada toplam 6 gruba ayrılan 96 adet rata, enjeksiyon yoluyla, eroin, kodein ve morfinin yanı sıra morfin-kodein, eroin-fentanil, eroin-dekstrometorfan-parasetamol-kafein kombinasyonlarında belirli dozlarda verilerek, ölüm anı, postmortem 1. saat, 4. saat ve 24. saatlerde farklı bölgelerden doku ve vücut sıvısı örnekleri alınmıştır. Tüm örneklere ekstraksiyon işlemi uygulanarak LC-MS/MS (sıvı kromatografisi-tandem kütle spektormetresi) cihazı ile analiz edilmiştir. Bu çalışmada toplanan tüm biyolojik örneklerde verilen opioid ilaçların ve metabolitlerinin düzeyleri belirlenerek opioid ilaçların in-vivo postmortem farmakokinetiğinin ve doku dağılımlarının değerlendirilmesi yapılmıştır Aynı zamanda morfin-kodein, eroin-fentanil, eroin-dekstrometorfan-parasetamol-kafein birleşimlerinde, bu ilaçların muhtemel etkileşimlerinin ana ilaç ve metabolitlerinin postmortem farmakokinetiğine etkileri de değerlendirilmiştir.
Adli yaş tahmininde ayak bileği MR görüntülerinde tibia distal epifiz hattı ve kalkaneus epifiz hattı kombinasyonunun kullanılabilirliği
Amaç: Yaş tahmini ülkemizde adli tıp uzmanlarının rutin işlerinin önemli bir parçasıdır. Ülkemizde hukuk sistemi açısından 12, 15 ve 18 yaş sınırları önemlidir. Adli makamlarca cinsel istismar, çocuk pornografisi, yasadışı göç, evlilik vb. konularda özellikle adli tıp uzmanlarından sanığın veya mağdurun yaş tahmini istenmektedir. Bu konuda en yaygın kullanılan yöntem radyolojik yöntemlerdir. Klinik endikasyon dışı radyasyon maruziyetinin olası zararları nedeniyle yeni çalışmalar non-iyonize ve non-invaziv yöntemlere odaklanmaktadır. Bu çalışmada non-iyonize bir yöntem olarak ayak bileği manyetik rezonans görüntülerinden yaş tahmini yaparak bunun kişilerin gerçek yaşları ile uyumlu olup olmadığını, bölgemizde uygulanabilirliğini göstermek ve veri tabanını oluşturmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesine Ocak 2011-Aralık 2020 tarihleri arasında başvurup ayak bileği MR çekilen, yaşları 7-26 arasında değişen hastaların MR görüntüleri retrospektif olarak değerlendirildi. Kemik gelişimini etkileyen hastalıklar, kemik maligniteleri, steroid, kemoterapi, radyoterapi tedavisi, ayak bileği eklemini ilgilendiren kırık, cerrahi fiksasyon, kemik iliği ödemi olan olgular çalışmanın dışında tutuldu. 197'si erkek ve 134'ü kadın olmak üzere toplamda 331 hastanın ayak bileği MR görüntüsü incelenerek distal tibial ve kalkaneal epifiz hattı kemikleşme noktalarına Lu ve ark.'nın önerdiği 6 aşamalı bir evrelendirme metodu uygulandı. Çalışmada 1.5 T MR, 3-4 mm kesit kalınlık, sagital kesit fast spin echo T1 ağırlıklı sekansından elde edilen görüntüler değerlendirildi. Bulgular: Çalışma sonucunda her iki cinsiyette hem distal tibial hem de kalkaneal epifizde evre 1'in en son 18 yaş altında görüldü. Erkeklerde distal tibial epifiz ossifikasyonunda evre 2'nin (25,5 yaştaki bir olgu hariç tutulduğunda) 18 yaş altında görüldüğü, her iki cinsiyette distal tibial epifiz ve erkeklerde kalkaneal epifiz ossifikasyonunda evre 5 neredeyse tüm olgularda 18 yaş ve üzerinde görüldü. Distal tibial epifiz ossifikasyonunda evre 2 (9,9 yaştaki bir olgu dışarda tutulduğunda) ve kalkaneal epifiz ossifikasyonunda evre 3 ve evre 4 her iki cinsiyette 12 yaş ve üzerinde görüldü. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre yaş tahmininde manyetik rezonans görüntülemenin 12 ve 18 yaş sınırının belirlenmesi amaçlı diğer radyolojik yöntemlere ek olarak kullanılabilecek non-iyonize bir yöntem olduğu görülmektedir. Yaş tahminlerinde MR kullanımının rutine girebilmesi için deneyimli çalışmacılarca yapılacak çok merkezli, karşılaştırmalı ve prospektif daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunduğu düşünülmektedir.
2016-2020 yılları arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı'nda rapor düzenlenen aile ı̇çi şiddet olgularının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Aile içi şiddet, önemli bir halk sağlığı sorunudur ve diğer insanların uyguladığı şiddetten daha travmatik ve tekrarlayıcı niteliktedir. Şiddete maruz kalan veya şahit olan bireylerde hayatları boyunca kalıcı olabilecek hasarlar oluşmaktadır. Meydana gelen bu zararlara dikkat çekmek amaçlanarak polikliniğimize yönlendirilen aile içi şiddet olguları değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: 01.01.2016-31.12.2020 tarihleri arasında polikliniğimize adli rapor düzenlenmesi amacıyla yönlendirilen 217 aile içi şiddet olgusu, geriye dönük olarak değerlendirilerek; sosyodemografik özellik ile olay ve yaralanmanın niteliği açılarından incelenmiştir. Bulgular: Polikliniğimize beş yıllık süre içerisinde başvuran olguların %10,1'inin aile içi şiddet olgusu, olguların %62,2'sinin kadın, yaş ortalamasının 35,6±14,8, şiddet uygulayıcılarının %56,7'sinin eş veya partner olduğu görülmüş olup, şiddet şekli olarak en sık %89,4 ile künt travma olduğu tespit edildi. Sonuç: Sağlıklı bir toplum, sağlıklı bireylerden oluşur. Bunun temeli de aileden gelmektedir. Şiddet nedeniyle sağlığını yitiren bireylerin gerekli tıbbi yardım ve resmi önlemlere erişmesini sağlamak, şiddetin tekrarlamasını önlemede ve mağdurun yaşamını korumada önemli bir noktadır. Aile içi şiddetin mağduru büyük çoğunlukla kadınlardır. Bu durumun önüne geçilmesi için cinsiyet eşitliği sağlanmalı, gerekli eğitimler verilmeli, kişilere hakları anlatılmalı ve mevcut yürürlükteki önlemlerin etkili uygulanması sağlanmalıdır. Ayrıca Türkiye genelinde daha fazla aile içi şiddet çalışmaları yapılmasına gereksinim vardır.
Tıp fakültesi öğrencilerinin cinsel saldırı mağdurlarına karşı tutumları
Amaç: Çalışmamızda, tıp fakültesi öğrencilerinin cinsel saldırı mağdurlarına karşı davranış, düşünce ve duygusal olarak tutumlarının eğitim hayatları başında ve sonunda olan durumlarının ne yönde geliştiği belirlenerek, aldıkları adli-tıbbi eğitimin hekimlik öncesi bilgi birikimleri ölçülerek literatüre katkı sağlanması hedeflenmektedir. Gereç ve Yöntem: 2021-2022 Akademik Yılı güz dönemi içerisinde Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde öğrenim gören dönem 1 ve dönem 6 sınıflarındaki 370 öğrenciye Cinsel Saldırı Mağdurlarına Karşı Toplumsal Tutum Ölçeği ile hazırlamış olduğumuz demografik veri ve adli-tıbbi değerlendirme sorularını içeren anket uygulanmıştır. Veriler, paket istatistik programı (SPSS) 22.0 kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamıza katılan tıp fakültesi öğrencilerinin %55,9'unun kadın olduğu, ortalama yaşın 20,83±2,85 bulunduğu, %56,5'inin birinci dönem öğrencisi olduğu, %18,9'unun kendisinin veya yakın çevresinin suç sayılan cinsel amaçlı davranışa maruz kaldığını belirttiği, çalışmaya katılan öğrencilerin Cinsel Saldırı Mağdurlarına Karşı Toplumsal Tutum Ölçeği'ndeki ortalama puanının 95,29 saptandığı, kadınların, 17-22 yaş aralığında olanların ve aylık aile gelir durumu yüksek bulunanların ölçek toplam puan ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek olduğu, katılımcıların %17,3'ünün kendilerine yöneltilen 6 adli-tıbbi sorunun tamamına doğru cevap verdiği belirlenmiştir. Sonuç: Cinsel saldırı mağdurlarının yaşadıkları travma sonrası maruz kaldıkları olumsuz tutumlarla sonu gelmeyen bir problem ortaya çıkmaktadır. Bu sorun özelinde cinsel saldırı mağdurlarına karşı tutum hususunda tıp fakültesi öğrencilerine kazandırılacak olumlu bakış açısı ile adli-tıbbi bilgi düzeyinin de yükseleceği ve mesleki açıdan daha bilgili ve doğru sonuçlara ulaşabilecekleri bir kariyer imkânı oluşacağı kanaatindeyiz.
Nefes alkol testinde yanlış pozitifliklere neden olabilecek ürünlerin değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Alkol etkisi altında araç kullanmanın trafik kazalarına zemin hazırladığı, maddi ve manevi kayıplar ile birçok yaralanma ve ölüme sebebiyet verdiği bilinmektedir. Alkollü araç kullanımının önüne geçebilmek için alınan tedbirlerden biri de trafikte yapılan alkol denetimleridir. Bu denetimlerde, kullanım kolaylığından dolayı nefesten alkol düzeyi tespiti yapan alkolmetre cihazları kullanılmaktadır. Ancak bazen alkolmetreyle yapılan ölçümlere itirazlar olabilmekte ve konu adli makamlara taşınmaktadır. Bu cihazlardan doğru sonuçlar almak için dikkat edilmesi gereken hususlar olduğu bilinmektedir. Bu çalışmada, nefes alkol testini etkileyebilecek ürünleri ve bu etkilerin zamanla olan ilişkisini irdelemek amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Nefes alkol düzeyini etkileyebileceğini düşündüğümüz 33 farklı ürün ile 30 sağlıklı gönüllünün katıldığı deneysel bir çalışma yapılmıştır. Ürünlerin kullanılmasından veya tüketilmesinden sonraki 1. dakikada, alkolmetre cihazı ile nefes alkol analizi yapılmıştır. Pozitif ölçüm sonucuyla karşılaşılması durumunda, nefeste saptanan alkol değeri sıfırlanıncaya kadar ikişer dakika arayla ölçüm yapılmaya devam edilmiştir. Bulgular: Organik üzüm, nar ve portakal suyu ile mandalinalı gazlı içecek tüketimi ardından yapılan ölçümlerde sadece 1.dakikada pozitif ölçüm sonucuyla karşılaşılmıştır. Şalgam suyu ardından 3.dakikaya kadar, el dezenfektanları ardından 5.dakikaya kadar, kolonya kullanımı ardından 7. dakikaya kadar ve alkol içeren gargaraların kullanımının ardından ise 11.dakikaya kadar azalarak devam eden pozitif ölçüm sonuçları görülmüştür. 1. dakikada ölçülen maksimum değerler gargaralarda 4,90 promil, el dezenfektanlarında 1,96 promil, kolonyada 2,76 promil ve içeceklerde 0,32 promildir. Diş macunları, alkolsüz gargaralar, gazozlar, kola, portakallı gazlı içecek, ayran, kefir, mentollü sakız ve şeker, organik elma suyu ile karışık meyve sularının test edilmesi sonrasında yapılan ölçümlerde solunum havasında alkol saptanmamıştır. Sonuç: Nefes alkol testinde, alkollü içki tüketmediği bilinen ancak alkollü ürün kullanan veya bazı gıdaları tüketen kişilerde pozitif ölçüm sonuçlarıyla karşılaşılmıştır. Bu ürünleri kullandığını veya tükettiğini belirten kişilerde belirlenecek bir süre ardından ölçüm yapılması sayesinde, yanlış pozitif sonuçların önüne geçilerek bu yanlışlıklara bağlı uygulanacak hatalı yaptırımların ve oluşacak gereksiz iş yükünün önüne geçilecektir.
Adli otopsilerde ölüm sebebinin değerlendirilmesinde histopatolojinin rolü ve önemi
Giriş ve amaç: Otopsi, patolojik olayların saptanması, bunların klinik olaylar ve anamnezle ilişkilerinin ortaya çıkarılması ve rastlanılan değişikliklerin nedenlerinin belirlenmesini sağlayan son derece kapsamlı bir teknik bilgi ve uzmanlık gerektiren bilimsel bir yöntemdir. Geçmişten günümüze kadar bir eğitim aracı olarak kullanılmakta ve elde edilen verilerle birçok bilimsel araştırma için temel oluşturmaktadır. Bu çalışma, adli otopsi olgularında histopatolojik incelemenin ölüm sebebini belirlemedeki rolünü ve önemini araştırmayı amaçlamıştır. Gereç ve yöntem: Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığı Morg Dairesi'nde 2011-2013 yılları arasındaki üç yıllık zaman diliminde otopsisi yapılan erişkin yaş grubuna ait (18 yaş ve üzeri) olguların otopsi raporları retrospektif olarak incelenerek; olguların yaş, cinsiyet, olayın meydana geldiği zaman dilimi gibi demografik özellikler değerlendirilerek, raporların sonuç bölümünde yer alan ölüm nedenlerine göre histopatolojik incelemenin, kesin ölüm nedeninin belirlenmesine katkısı araştırıldı. Bulgular: Olguların yaş ortalaması 53,95 ± 18,12 (18-103) yıl olup her iki cinsiyette de 18-49 yaş grubunun ilk sırada izlendiği tespit edildi. Histopatolojik incelemenin, olguların 106'sında (%4,0) ölüm nedenini tek başına belirlemede rol oynadığı, 1416'sında (%53,2) ölüm sebebini belirleyen tanıyı doğruladığı ve 306'sında (%11,5) ölüm nedeninin belirlenmesine katkıda bulunduğu, 836 olguda ise (%31,4) ölüm sebebini belirleyen tanı ile ilgili spesifik bulgular vermediği ya da kesin ölüm nedenini belirleyemediği tespit edilmiştir. Sonuç: Otopsi sonrası olgulardan alınan histopatolojik örneklerin daha çok ölüm sebebini belirleyen tanıyı doğrulmada yardımcı olduğu tespit edilmiş olup; tek başına ölüm nedenini belirlemede nispeten düşük etkisinin olması, ayrıca histopatolojik inceleme için örnek alınmasının getirdiği maliyet artışı, organların saklanması, kullanılması, depolanması ve atılmasının meydana getirdiği zorluklardan dolayı her otopsi olgusunda rutin histopatolojik inceleme yapmak yerine olgu bazında gerekli dokulardan örnek alınarak inceleme yapılmasının daha yararlı olacağı düşünülmüştür.
2017-2021 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi adli Tıp Anabilim dalı'nda kasten yaralanma sonrası düzenlenen adli raporların değerlendirilmesi
Bir suç şüphesi sonucunda hastaneye başvuran veya tıbbi değerlendirme sırasında kanunlar tarafından suç olarak kabul edilen bir eylemin bulgularının bulunduğu şüpheli olgular adli olgu olarak kabul edilmektedir Çalışmamızda; kasten yaralanma sebebiyle adli rapor düzenlenen olguların yaş, cinsiyet gibi demografik özellikleri ile olay türü, dağılımı ve oranının belirlenmesi, adli olgu profilinin ortaya çıkarılması yanı sıra; şiddet olaylarına dikkat çekmek ve kasten yaralanmalara bağlı ölümlerin ve yaralanmaların azaltılması için ileriye yönelik alınabilecek önlemlere değinmek amaçlanmıştır. Bu çalışmada 2017 Ocak – 2021 Aralık tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı tarafından kasten yaralanma sonrası adli raporu düzenlenmiş olgular retrospektif olarak incelenmiştir. Çalışmamızda toplam 6313 olgu değerlendirilmiştir. Olguların 6002'sinin (%95,1) T.C. vatandaşı, 311'inin (%4,9) yabancı uyruklu olduğu, 4187'sinin (%66,3) erkek, 2126'sının (%33,7) kadın olduğu, en sık 21-30 yaş grubunda olduğu belirlenmiştir. Olguların 5020'sinin (%79,6) künt travmatik yaralanma sonrası geldiği, bu olguların 35'inde (%0,7) öykülerinde herhangi bir cisimle (taş, sopa v.b.) künt travmadan bahsedildiği, 781'inin (%12,4) kesici delici aletle yaralanma, 510'unun (%8,1) ateşli silahla yaralanma ve 2 (%003) olgunun ise yanık sonrası başvurduğu görülmüştür. Olguların 5721'ine (%90,6) kesin rapor düzenlendiği, kesin rapor düzenlenen olguların 174'ünde (%3) geçici raporlarında travmatik lezyon olmadığı belirtildiği için lezyon bulunmadığı şeklinde rapor düzenlendiği, 592 (%9,4) olguya ise ön rapor düzenlendiği görülmüştür. Meydana gelen yaralanmaların olguların 323'ünde (%5,1) yaşamsal tehlikeye neden olduğu, 1338'inde (%21,2) basit bir tıbbî müdahaleyle giderilebilecek ölçüde hafif olmadığı, 576'sında (%9,1) kemik kırığına neden olduğu, 27'sinde (%0,4) yüzde sabit ize neden olduğu, 40'ında (%0,7) ise duyularından veya organlarından birinin işlevinin sürekli zayıflamasına veya yitirilmesine neden olduğu belirlenmiştir. Kişilerin en aktif oldukları zaman diliminde şiddete ve yaralanmalara maruz kalması ve bunun iş gücü ve zaman kaybı oluşturması, hatta ilerleyen dönemlerde işlev bozukluğu, sakatlık gibi kalıcı hastalıklara neden olması endişe vericidir. Şiddet "toplumsal bir sorun" olarak algılanmalı, konunun uzmanları öncülüğünde öncelikle riskli gruplara yönelik şiddeti önleyici programlar yapılmalıdır. Kasten yaralama faillerinin yargılanması ve alacağı cezanın belirlenmesinde önemli rol oynayan adli raporların düzenlenmesinde yapılan hataların, bu süreci olumsuz etkilediği ve sürecin uzamasına neden olduğu görülmektedir. Bu yüzden adli olgularla sık karşılaşan hekimlere adli rapor eğitimleri verilmesinin ve anabilim dalları ile ortak yapılacak olan adli tıp eğitimlerinin olumlu etkisi olacağı düşünülmektedir.
Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde görev yapan hekimlerin adli dna bankası oluşturulması konusuna bakış açıları.
Giriş ve amaç: DNA bankaları, DNA profili çıkarılmak üzere alınmış doku, hücre veya izole edilmiş DNA'nın daha sonra analizini gerçekleştirmek amacı ile uzun süre depolandığı merkezlerdir. DNA'nın adli amaçlı kullanımı ve DNA veri bankaları suçla mücadelede en etkin araç olarak kullanılmaktadır. Kimlerin veri tabanı kapsamında olacağı, biyolojik örneklerin saklanıp saklanmayacağı, DNA profillerinin saklanma süreleri, veri tabanından çıkarılma koşulları ülkemizde kurulması planlanan adli DNA bankası için önemli hususlardandır. Bu anket çalışması, ülkemizde kurulması planlanan adli DNA bankası hakkında farkındalık yaratmayı, adli ve etik boyutu tartışmayı amaçlamıştır. Gereç ve yöntem: Anket çalışması, Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi'nde 2016 yılı içerisinde görev yapan 315 hekime uygulanmıştır. Uygulanan katılımcılara araştırma ile ilgili bilgilendirme yapılmış ve onayları alınmış ancak konu ile ilgili bilgilendirme yapılmamıştır. Bulgular: Ankete katılanlar arasında yapılan değerlendirme sonucunda ülkemizde adli DNA veri bankasının gerekli bir yapılanma olduğunu düşünenler katılımcıların %88,6'sını oluşturmaktadır. Katılımcıların % 63,8'i yenidoğan dahil tüm toplumdan elde edilen biyolojik örneklerin, adli DNA veri bankasında saklanmaması gerektiği, %64'ü DNA veri bankalarının güvenliği ve buna yönelik olarak yönetim ve kontrolünün devlete bağlı olması gerektiği, %48,3'ü ülkeler arasında yapılacak bir protokol ile ülkeler arasında veri paylaşımı yapılabileceği görüşündedir. Katılımcıların %66'sı adli DNA veri bankasında yer alan genetik bilginin kötüye kullanılabileceği kaygısı taşıdıklarını, %54,6'sı adli DNA veri bankasına gönüllü olarak biyolojik örnek vermeyeceğini belirtmiştir. Sonuç: Sonuçlar değerlendirildiğinde kurulacak merkezin güvenilir olmasının gerektiği, DNA veri bankasının kurulmasının ülkemiz için bir gereklilik olduğu, veri bankalarına örnek verme ve veri paylaşımı konusunda çekincelerin olduğu görülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli DNA Bankaları, adli DNA analizi, adli DNA verileri.
Otopsi yardımcılarının sorunları ve çözüm önerileri
Giriş ve amaç: Adli otopsi, kanuni yetkililerce istenilen sorulara yanıt arayan özelleşmiş bir postmortem (ölüm sonrası) incelemedir. Adaletin doğru bir şekilde oluşabilmesinde bilimsel verilere dayalı bilirkişi raporları yadsınamaz bir öneme sahip olup, bilgi ve deneyimli uzman hekimler tarafından yapılacak adli otopsi işlemleri adaletin sağlanması için önemli verileri ortaya koyar. Otopsi işleminin gerçekleşmesinde otopsiyi yapan doktor kadar otopsi yardımcıları da önemli bir göreve sahiptir. Otopsi Yardımcılığı Programı, Adli Tıp Kurumlarında ve hastanelerin otopsi yapılan birimlerinde Adli Tıp Uzmanı ile birlikte çalışacak, otopsi tekniklerini ve otopsi sonrası ceset ve dokular üzerinde yapılacak işlemleri bilen meslek elemanları yetiştiren 2 yıllık bir ön lisans programıdır. Çalışmamızın amacı otopsi yardımcılarına anket çalışması yaparak, otopsi yardımcılarının, fiziki çalışma koşulları, iş güvenliği, iş yükü ve dağılımı, kurum içi iletişimi, mesleki etkilenme düzeyleri gibi konularda istatistiki analizler sayesinde bilgi sahibi olup saptanan sorunlara yönelik çözüm önerileri getirerek otopsi yardımcılarının fiziksel ve psikolojik sağlıklarının korunması adına alınabilecek ekstra önlemleri belirlemek, otopsi işlemine katılan kişilerin bulaşıcı hastalıklar konusunda alınabilecek önemler aracılığıyla risklerini azaltmak, böylece iş gücü kaybını önlemek ve toplum sağlığının daha etkin korunmasını sağlamak, otopsi yardımcılarının görev dağılımını ve çalışma düzeninin tespit edilerek, ek personel ihtiyacı varsa tespit etmek, otopsi yardımcılarının daha etkin ve motive çalışmalarına yardımcı olmak, otopsi süreci sırasında oluşabilecek insan kaynaklı hataları en aza indirmektir. Gereç ve yöntem: Bu çalışmanın örneklemi herhangi bir kamu kuruluşunda aktif olarak çalışan otopsi yardımcıları arasından seçilmiştir. Otopsi yardımcısı olarak çalışan kişilere Google Form aracılığıyla hazırlanmış ölçek formu gönderilmiştir. Katılımcılara online bilgilendirme formu gönderilmiş ve onam formu alınmıştır. 64 erkek 64 kadın olmak üzere toplamda 128 katılımcıdan elde edilen veriler SPPS 26 programı ile analiz edilmiştir. Demografik değişkenlere göre frekans ile yüzde dağılımı verilmiştir. İstatistiksel anlamlılık düzeyi a = 0,05 olarak tanımlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda genel memnuniyetin ölçek puanı toplamına göre ortalama seviyede olduğu görülmektedir. Ölçek alt boyutlarında ortalama puana göre değerlendirme yapıldığında çalışanlar arası iletişim algısının en yüksek olduğu saptanmıştır. Mesleki etkilenme algısı, görev yetki ve sorumluluk algısı, kurum içi iletişim algısı, iş yeri koşulları algısının ölçek puan ortalamasına göre orta seviyede olduğu saptanmıştır. Sonuç: Pilot çalışmamızda otopsi yardımcılarında kurum içi iletişim geliştirilmesi, görev yetki ve sorumluluklarda değişiklikler yapılması, mesleki etkilenmenin azaltması ve iş yeri koşullarının değiştirilmesi ile iş memnuniyetlerinin artacağı, mesleki risklerin azalacağı ve çalışan ve toplum sağlığına katkıda bulunulacağı öngörülmektedir. Anahtar Kelimeler: Otopsi Yardımcısı, Adli Tıp, İş Doyumu
Adana'da 2018-2022 yılları arasında otopsisi yapılan çocukluk çağı ölüm olgularının retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada Adana'da 2018-2022 yılları arasındaki 5 yıllık süreçte Adli Tıp Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı'na gönderilerek otopsisi yapılan çocukluk çağı ölümlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Adli Tıp Kurumu Adana Grup Başkanlığı'nda 2018-2022 yılları arasında otopsisi yapılan olgular retrospektif olarak incelenmiştir. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 26 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Beş yıllık zaman diliminde otopsisi yapılan 5689 olgudan 771'inin (%13,6) 0-18 yaş aralığında olduğu tespit edilmiştir. Olguların ortalama yaşı 5,8 olup, 472 olgu erkek, 199 olgu kız çocuğudur. Otopsisi yapılan en fazla olgunun 241 olgu ile (%31,3) 2018 yılında olduğu, bunu sırasıyla 198 olgu (%25,7) ile 2019, 118 olgu (%15,3) ile 2020, 112 olgu (%14,5) ile 2021, 102 olgu (%13,2) ile 2022 yıllarının izlediği görülmüştür. Yaş gruplarına göre dağılım incelendiğinde 0-4 yaş aralığında 442 olgu olduğu, 5-9 yaş aralığında 79 olgu olduğu, 10-14 yaş aralığında 92 olgu olduğu, 15-18 yaş aralığında 158 olgu olduğu tespit edilmiştir. Ölüm orijinlerinin dağılımına bakıldığında ise en sık %47,6 oran (367 olgu) ile doğal nedenlerle ölüm olduğu, bunu %35,8 (276 olgu) ile kaza orijinli ölümlerin takip ettiği, ardından %7,8 oran (60 olgu) ile intiharların, %5,8 (45 olgu) ile cinayetlerin ve %3,0 (24 olgu) ile orijini saptanamayan ölümlerin geldiği görülmektedir. Sonuç: Nedeni saptanabilen doğal ölüm olguları arasında en sık görülen enfeksiyon nedenli ölümleri azaltmak için bağışıklık sistemini güçlendirmek amacıyla bebeklere anne sütü verilmesinin teşvik edilmesi, çocukluk çağı aşıları konusunda ebeveynlerin bilinçlendirilmesi, hastalığın yayılmasını önlemek için uygun hijyen uygulamalarına dikkat edilmesi ve hastalığın erken teşhis edilerek zamanında tedavi edilmesi, bunun için de sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması gereklidir. Doğal olmayan ölümler arasında en sık kaza orijinli ölümler görülmektedir. Kaza önleme stratejileri arasında; ebeveynlerin çocukları denetimsiz bırakmamaları için eğitilmesi, hem okul öncesi hem de okul çağındaki çocuklara muhtemel riskler, kendilerini nasıl koruyabilecekleri ve acil durumlarda başvuracakları kişiler hakkında bilgi verilmesi önem taşır. Anahtar kelimeler: Adli tıp, otopsi, çocuk ölümleri
Tıp fakültesi 5. sınıf öğrencilerinin etik yönden tartışılan durumlara ve adli tıbbi olaylara yaklaşımında adli tıp stajının etkisi
Amaç: Bu çalışmada adli tıp stajının hekim adaylarının hekimlik hayatları boyunca karşılaşacakları adli tıbbi olaylara ve tıbbi etik ikilemler içeren durumlara yaklaşımlarının staj öncesi ve sonrasındaki değişimlerini, intörn doktor olduklarında bilgilerinin kalıcılık düzeyini değerlendirmek ve ek olarak, çalışmada ortaya çıkan veriler sonucunda, adli tıp eğitimi konusundaki eksiklikleri belirlemek, bu eksikliklerin giderilmesi amacıyla önerilerde bulunmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde 2022-2023 eğitim-öğretim yılında staj yapmakta olan dönem 5 öğrencileri değerlendirmeye alındı. Öğrencilere staj öncesi, sonrası ve intörnlük döneminde olmak üzere 3 farklı zamanda anket yapıldı. Staj öncesi anketinde; adli tıbbi bilgi düzeyleri ve etik yönden tartışılan durumlara yaklaşımlarını sorgulayan önermeler yer almaktadır. Staj sonrası ve intörnlük döneminde uygulanan ankette ise; staj öncesi anketine ek olarak adli tıp stajında alınan eğitimi değerlendiren önermeler de yer almaktadır. Elde edilen veriler IBM SPSS Statistics 26 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda adli tıp stajı öncesi ve sonrası gönüllü olarak yüz yüze anket dolduran 307 kişi, intörnlük döneminde ulaşabildiğimiz ve gönüllü olarak Google Form üzerinden anket dolduran 224 kişi değerlendirmeye alındı. 5. sınıfta aldığı Adli Tıp eğitimini hekimliğe başladığında karşılaşabileceği durumlarla başa çıkmakta yeterli bulduklarını belirtenler, staj sonrası %91,9 (n:282), intörnlük döneminde %70,1 (n:157), istirahat raporu ile adli rapor arasındaki farkı bildiklerini belirtenler, staj öncesi %24,4 (n:75), staj sonrası %88,9 (n:273), intörnlük döneminde %75 (n:168) olarak bulundu. "Adli olay sonrası tutuklanan şüpheliden, kendisi izin veremese bile delil kaybını önlemek için sağlık personeli tarafından zorla kan alınmalı. " önermesine, öğrencilerin staj öncesinde %28 (n:86)'inin, staj sonrasında %88,9 (n:273)'unun, intörnlük döneminde ise %70,6 (n:158)'sının "Hiç-Kısmen Katılmıyorum" seklinde cevap vermiş oldukları görüldü. Sonuç: 5. sınıf öğrencilerinin adli tıp staj eğitimi aldıktan sonra adli tıbbi bilgi düzeylerinin arttığını ve etik yönden tartışılan olaylara daha doğru yaklaşımlar gösterdikleri, fakat bu konulardaki bilgilerinde zamanla azalma olduğu görüldü. Hekim adayları, adli tıp eğitimini yeterli bulduklarını belirtseler de ilerleyen zamanlarda adli tıbbi durumlarla başa çıkabilmek konusunda kendilerine olan güvenin azaldığı görüldü. Hekimlerin adli tıbbi bilgi düzeylerini artırmak, etik davranışlar sergilemelerini sağlamak ve bu konulardaki bilgilerini kalıcı hale getirmek için adli tıp staj eğitiminin standardizasyonunun sağlanmasının ve mezuniyet öncesinde ve sonrasında belirli aralıklara eğitimler düzenlemesinin katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.
Ayak izinden vücut proporsiyonu tahmini
Amaç: Adli Antropoloji, bir suç olayının çözülmesi sırasında olay yerinden elde edilen bulguların tanımlayarak kimliklendirmeye fayda sağlayan bir bilim dalıdır. Adli soruşturmaların en kritik aşaması kimliklendirmedir. Mağdur, maktul ya da failin olayla ilişkisini araştırmak ve gerçeği ortaya çıkarmak açısından kimliklendirmedeki başarı büyük önem taşımaktadır. Suçlunun tespit edilmesi amacıyla gerçekleştirilen adli incelemeler, olay yeri inceleme uzmanlarının topladığı deri kalıntısı, saç teli, adli iz incelemeleri, kan ve vücut sıvısı gibi verilerin zanlılardan alınan örneklerle karşılaştırılmasına dayanmaktadır. Olay yerinde gözlenen ayak izleri, araştırmacılara özellikle olay yerini terk etmiş olan bireyin, muhtemelen suçlunun vücut proporsiyonu hakkında bilgi verebilir. Ayak izinin boyutları bu doğrultuda yol gösterici olabilir. Bu çalışmada amacımız ayak izi ölçümleriyle tahmini vücut proporsiyonlarını elde ederek, suça karışmış veya karışmamış kişilerin sayısının azaltılması ve suçlunun daha doğru tespit edilmesi sağlamak ve bu alanda veri tabanına katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Eylül 2023-Şubat 2024 tarihleri arasında 52 kadın ve 48 erkek olmak üzere toplamda 100 gönüllü erişkin bireyin ayak izi ve vücut ölçümleri alınarak prospektif olarak değerlendirildi. Çalışmaya alınacak gönüllülerin ayak ve vücut ölçümlerini etkileyecek konjenital anomalilerinin olmaması ve cerrahi operasyon geçirmemiş olması dikkate alındı. Ölçümlerin standart olması için tüm ölçümler aynı araştırmacı tarafından alındı. Beyaz bir zeminde kömür tozu kullanarak alınan ayak izinin fotoğrafı çekildi. Kalibrasyon için ayak izi yanına cetvel konuldu. Dijital ortama aktarılan ayak izi fotoğrafları üzerinde Image J ölçüm programı yardımı ile ölçümleri yapıldı. Ayaktan alınan ölçümler kullanılarak ayak izinin bir kadına mı yoksa erkeğe mi ait olduğunu tayin edebilmek için diskriminant fonksiyon analizi uygulandı. Ayak ölçümleri ile vücut ölçümleri arasındaki morfometrik ilişkinin belirlenmesi için Pearson korelasyon analizi yapıldı. Aralarında yüksek korelasyon tespit edilen değişkenler kullanılarak ayaktan alınan ölçümler kullanılarak vücut hatları ve vücuda ait morfometrik özelliklerini tahmin edecek formüllerin geliştirilmesi için Lineer Regresyon analizi gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışma sonucunda her iki ayak izi ölçümlerinde tek ve çok değişkenli diskriminant fonksiyonu analizleriyle cinsiyet tahminleri gerçekleştirildi. Vücut proporsiyonu tahmini için regresyon denklemleri oluşturularak boy, maksimum kafa genişliği, toplam yüz yüksekliği, boyun genişliği, boyun yüksekliği, üst ekstremite uzunluğu, kol uzunluğu, kulaç uzunluğu, biakromiyal genişlik, toraks genişliği, karın bölgesi genişliği, bikristal genişlik, alt ekstremite uzunluğu tahmini için formüller geliştirildi. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre suça karışmış veya karışmamış kişilerin doğru tespit edilmesi sağlamak amaçlı olay yeri incelemesinde kullanılan yöntemlere ek olarak kullanılabilecek bir yöntem olduğu görülmektedir. Ayak izinden vücut proporsiyonu tahmin edilmesinin rutine girebilmesi için deneyimli çalışmacılarca yapılacak çok merkezli, karşılaştırmalı ve prospektif daha fazla çalışmaya ihtiyaç bulunduğu düşünülmektedir.
2005-2009 yılları arasında İzmir'de otopsileri yapılmış ev kazalarına bağlı ölümler
Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımına göre ?kaza?; ihmal, tedbirsizlik, dikkatsizlik veya herhangi bir işte ehliyetsizlik sonucu ani olarak ve istenmeden meydana gelen ve sonunda maddi ve manevi bir kayba neden olan olaydır. Gelişmiş ülkelerde kazalar, kalp hastalıkları ve kanserden sonra en sık görülen ölüm nedenidir. Ev kazaları tüm dünyada ve ülkemizde diğer kaza türlerine göre daha sık görülmektedir.Bu çalışmada, ev kazası sonucu gelişen ölüm olgularının sınıflandırılması ve bu çerçevede ev kazalarına bağlı ölümlerin en aza indirilebilmesi için gereken önlemlerin belirlenmesi amaçlanmış olup, 2005-2009 yılları arasında Adalet Bakanlığı Adli Tıp Kurumu İzmir Grup Başkanlığı'nda otopsileri yapılmış 8431 adli olguya ait otopsi raporları ve olay yeri inceleme tutanakları geriye dönük olarak incelenmiş ve aralarından ölümün ev kazaları sonucu meydana geldiği belirlenen 415 olgu değerlendirmeye alınmıştır.Ev kazaları sonucu meydana gelen ölümler; zehirlenmeler, künt travmalar, yanıklar, asfiksiler olmak üzere dört ana grupta incelenmiştir. Araştırma grubunda yer alan olguların ölüm nedenleri değerlendirildiğinde, zehirlenmelerin ev kazasına bağlı ölümlerin birinci nedenini oluşturduğu görülmüştür. Çalışmada, karbonmonoksit zehirlenmeleri en yaygın ev kazası sebebi olarak bulunmuşken, alev yanıklarının ve yüksekten düşme sonucu künt travmaların sırasıyla bunu izledikleri görülmüştür.Ev kazası sonucu ölümler, cinsiyet dağılımı yönünden değerlendirildiğinde; ev kazalarına bağlı erkek ölümlerinin kadın ölümlerinden anlamlı derecede fazla olduğu saptanmıştır.Çalışma grubumuzda yer alan ev kazalarına bağlı ölümlerin en sık 0-3 yaş grubu içerisinde meydana geldiği, bunu 49-51 ve 79-81 yaş gruplarının izlediği görülmüştür. Olgular, 18 yaş ve altı, 19-64 yaş arası, 65 yaş ve üstü şeklinde gruplandırıldığında ise; ev kazalarına bağlı ölümlerin sayısal olarak daha çok 19-64 yaş arasında meydana geldiği, yaş başına düşen olgu sayısı şeklinde bir değerlendirme yapıldığında ise, 18 yaş ve altında yaş başına düşen ölüm sayısının en yüksek düzeye ulaştığı ve bu çerçevede, ev kazası sonucu ölümlerin, özellikle 18 yaş ve altı grupta yer alan çocuk ve ergenler için önemli bir sorun olduğu saptanmıştır.Olguların büyük çoğunluğunun (%61.4) olay yeri olan evde öldükleri saptanmıştır. Çalışmada kış aylarındaki ev kazaları ve buna bağlı ölümlerin ilk sırada yer aldığı, ölümlerin özellikle aralık ve ocak aylarında yoğunlaştığı, yaz aylarında ise ölüm oranın en aza indiği izlenmiştir.Evde uyanık ve aktif geçirilen sürelerde kaza sıklığının artışı dikkat çekmektedir. Gün içinde saat dilimi bazında ev kazası yaşanma sıklığı incelendiğinde, kaza geçirme sıklığının en yüksek olduğu zaman periyodunun 06:00-12:00 ve 12:00-18:00 saatleri arası olduğu görülmüştür.Evin oda-salon, çatı-teras-bahçe, koridor-merdiven, yatak odası, balkon-pencere bölümlerinde erkeklerin daha fazla kaza riski taşıdıkları belirlenmiş iken; banyo ve mutfak bölümlerinde ise kadınların daha fazla kaza riski taşıdıkları saptanmıştır. Kazaların meydana geldiği ev bölümleri, yaş grupları açısından irdelendiğinde; tüm yaş gruplarında yer alan olguların, ev kazalarına en çok evin oda-salon bölümünde maruz kaldığı gözlenmiştir.Sunulan çalışmada; belirlenen risk faktörleri ve önlemler çerçevesinde, ülkemizde ev kazalarına bağlı ölümlerin üstesinden gelebilmek için, güvenlikli ev, ev eşyaları ve ev içersinde kullanılan ilaçlar, kimyasallar ve mutfak gereçlerinin güvenli şekilde saklanmasına yönelik projelerinin desteklenmesi, bunlarla ilgili yasal düzenlemelere hız kazandırılması, ebeveyn ve çocuk/yaşlı/hasta bakıcılarının eğitimine yönelik çabaların arttırılması, ev güvenlik kontrolü sisteminin kurularak, evlerin ev güvenlik müfettişleri tarafından denetiminin sağlanması gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.Anahtar kelimeler: ev kazaları, adli olgular, ölüm, adli tıp.
Tıbbi ikilem içeren güncel uygulamalarda hekimlerin görüş ve farkındalıklarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda Türkiye'nin farklı yerlerinde farklı alanlarda çalışmakta olan hekimlerin mesleki hayatları boyunca karşılaştıkları veya karşılaşacakları güncel tıbbi ikilem içeren olaylara yaklaşımlarını değerlendirmek ve elde edilen veriler sonucunda hekimlerin yaklaşımındaki eksiklikleri belirlemek, bu eksikliğin giderilmesi için önerilerde bulunmak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada pratisyen hekimler, farklı uzmanlık dallarından asistan hekimler ve uzman hekimler olmak üzere 304 hekime 16 soruluk önermeden oluşan bir anket sunuldu. Çalışmaya katılacak gönüllü sayısı çalışmanın anlamlılığı için G-Power güç analizi ile belirlenmiştir. Katılımcılara uygulanacak anketin güvenilirlik analizi Cronbach's Alpha testi ile belirlenmiştir. Anket Google Forms üzerinden online olarak yapıldı. Elde edilen veriler IBM SPSS 26 istatistiksel analiz programı yardımı ile değerlendirilmiştir. Nicel değişkenler ortalama, standart sapma ile nitel değişkenler frekans ve yüzde kullanılarak sunulmuştur. İstatistiksel olarak anlamlılık düzeyi α = 0.05 olarak tanımlanmıştır. Bulgular: Çalışmamızda ülkenin birçok yerinde görev yapmakta olan farklı alanlarda çalışan Google Forms üzerinden anket dolduran 304 hekim (K= %54,3 E= %45,7) (yaş medianı 30-39) değerlendirmeye alındı. Kız çocuğunun genital muayeneyi kabul etmediği fakat mahkemenin genital muayene kararının olduğu önermeye hekimlerin % 44,7'sinin Kesinlikle Katılmadığı, % 24,3'ünün Katılmadığı görüldü. Tutuklu birinin kelepçeli muayenesi önermesine hekimlerin % 40,5'inin Kesinlikle Katılmadığı, % 25,0'inini Katılmadığı gözlendi. Zihinsel engelli çocuğu imza karşılığı eve gönderilebileceği önermesine hekimlerin % 40,8'inin Kesinlikle Katılmadığı, % 40,8'inin Katılmadığı gözlendi. Estetik ve kozmetik uygulamalarla alakalı önermeye "Kesinlikle Katılıyorum/Katılıyorum" yanıtı veren hekimlerin oranının %53,6 olduğu, %38,4'ünün (n=117) önermeye katılmadığı, %7,9'unun (n=24) kararsız olduğu bulundu. Açlık greviyle ilgili önermeye "Kesinlikle Katılıyorum/Katılıyorum" yanıtı veren hekim oranı %77,6 (n=236), "Kesinlikle Katılmıyorum/Katılmıyorum" yanıtı veren hekimlerin oranı %12,1 (n=37), karasız olan hekim oranı %10,2 (n=31) olarak belirlendi. Sağlık kuruluşu dışında muayene önermesine hekimlerin %32,6'sının Katılmadığı belirlendi. Tek hekimin otopsi yapabileceği önermesine hekimlerin % 29,6 oranında Katılmıyorum, %27,0'inde Katılıyorum görüşlerinde olduğu gözlendi. Sonuç: Hekimler, meslek hayatları boyunca tıbbi etik ilkeler ile hukuki yükümlülüklerin örtüşmediği ya da birbiriyle çatıştığı durumlarla sıklıkla karşılaşmakta ve bu tür etik-hukuki ikilemleri etkin biçimde yönetmeleri beklenmektedir. Bu bağlamda, her hekimin adli tıp uygulamaları, mesleki etik sorumluluklar ve bu sorumluluklara yön veren ulusal ve uluslararası mevzuat hakkında bilgi sahibi olması bir zorunluluktur. Hekimlerin söz konusu karmaşık durumlara hazırlıklı hale gelmelerini sağlamak amacıyla, bu konulara yönelik eğitim programlarının geliştirilmesi, mevcut programların standardize edilmesi ve sağlık hizmetlerindeki güncel ihtiyaçlara uygun şekilde sürekli olarak güncellenmesi büyük önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli tıp, tıbbi ikilem, tıp etiği, hekim yaklaşımı
Çocuğun cinsel istismarı ve psikiyatrik sonuçları
ÖZET Amaç: Çalışmamızda, cinsel istismar olgularında saptanan psikiyatrik bulgular ve etken olan unsurların değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına ve Düzce Üniversitesi Adli Tıp Uzmanlar Kurulu'na 2015-2019 yıllarında cinsel istismar şüphesiyle gönderilen ve haklarında rapor düzenlenen olguların muayene esnasında vermiş olduğu bilgiler, laboratuvar sonuçları, adli tahkikat evrakındaki bilgiler, sosyal inceleme raporları ve bu olgular hakkında Anabilim Dalımızca başkaca cinsel şiddet, kati rapor, ceza sorumluluğu, uyuşturucu madde kullanımı, evliliğe haiz olup olmama hususlarında tanzim edilen raporlar retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Mağdurların yaş ortalaması 13,20±3,62 (med: 14) bulundu. Olguların %79,2'sinin kız çocuğu olduğu, 177 olguda ilk muayeneden önce emniyette küçüğün ifadesinin alındığı, 5 olgunun başvuru anında gebe olduğu, anogenital muayeneye onam veren 207 olgudan 13'ünde akut travmatik bulgu saptanabildiği, olgulardan 71'inin flört şiddeti olduğu, adli süreçten önce tanı almış olan 52 olgudan 14'ünde zeka geriliği olduğu, olaydan sonraki yıllarda madde kullandığı tespit edilen 17 olgu olduğu, cinsel şiddet şüphesiyle tekrar değerlendirilen 20 olgu bulunduğu, beyana itibar yönünden değerlendirilmek üzere 10 olgunun ve evliliğe haizlik yönünden değerlendirilmek üzere 10 olgunun tekrar başvurduğu saptanmıştır. Kardeş sayısının, penetrasyonun, olay anında rızanın, özgeçmişinde aile içi şiddet veya psikiyatrik tanı bulunmasının olaydan sonra psikiyatrik tanı almayı etkilemediği; birden fazla kez cinsel saldırıya maruz kalmanın, okulu bırakmış olmanın olaydan sonra psikiyatrik tanı almayı artırdığı bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: Cinsel istismar olgusu ve bunu takip eden adli süreç, mağdurlarda ruhsal sonuçlara neden olmaktadır. Bu sonuçların tespiti, hem sağaltımı için gerekli adımların atılabilmesi, hem de adli kovuşturma kapsamında tıbbi bulgu niteliği taşıması bakımından önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: cinsel istismar, adli tıp, çocuk istismarı, çocuk ruh sağlığı, anksiyete
Klasik ıslak imza ve dijital ortamda atılmış imzaların grafolojik yöntemler ile karşılaştırılması
Amaç: Son yıllarda gelişen teknoloji ile beraber dijital yöntemler ile atılan imzaların kullanımı yaygınlaşmakta, dolayısıyla adli sistemde soruşturma ve bilirkişi incelemesine konu olabilmektedir. Çalışmamızda dijital yöntemlerle alınan imza örneklerinin, klasik ıslak imza alışkanlıkları ile uyumlu olup olmadığının ve imza değerlendirilmesinde kullanılan parametrelerin hangilerinin elektronik imzada kullanılabileceğinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma prospektif-deneysel bir çalışmadır. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı, Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Merkezi'nde yürütülmüştür. Çalışmaya dahil edilen 88 gönüllüden 1 adet A4 boyutunda kağıt üzerine tanımlanmış alana dominant el ile oturarak alınmış 3 adet ıslak imza, dijital ekran üzerine dijital ekran kalemi ile dominant el ile oturarak alınmış 3 adet imza, dijital ekran üzerine sadece dominant elin işaret parmağı ile aracısız olarak oturarak alınmış 3 adet imza örnekleri 2 farklı adli belge incelemecisi tarafından grafolojik kriterlere, ıslak imzaya benzerliklerine, yazı imza tetkikinde standart olarak kullanılan kriterlere göre değerlendirilmiştir. Bulgular: 3 farklı koşulda elde edilen imzalar; tersim tarzı, doğrultu, ebat, kalem kaldırma, noktalama, keşide çizgisi ve grama özelliklerine göre değerlendirilmiş, ıslak imzalar ile dijital imzalar arasında tersim tarzı, yatay ebat, dikey ebat ve genel ebat özellikleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmış, doğrultu, kalem kaldırma, noktalama, grama sayıları ve keşide çizgisi açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Tersim tarzı ve ebat özellikleri kalem (stylus) ile atılan imzalar ile parmak ile aracısız olarak atılan dijital imzalar kendi arasında değerlendirildiğinde parmak ile atılan dijital imzalarda daha büyük farkların ortaya çıktığı görülmüştür. Sonuç: Islak imzada tespit edilebilen birçok özelliğin dijital imzalarda özel teknolojik yöntemler olmadan tespit edilemediği bilinmektedir. Çalışmamızda ek teknolojik yöntemler kullanılmadan dijital imzaların ıslak imzalar ile mukayese edilirken en isabetli yol gösterici özelliğin tersim tarzı olduğu, dijital imzalarda ebat özellikleri yönünden parmak ile atılan imzalarda daha fazla olmak üzere büyüme yönünde değişimler olduğu saptanmıştır. Adli konulara dönüşen dijital imzaların incelenmesi talep edildiğinde mukayese için huzurda alınan yazı ve imza örneklerinin benzer özellikte cihaz ve yazılımlar ile elde edilerek ve kişinin geçmiş samimi dijital imzalarının ilgili kurum ve kuruluşlardan temin edilerek bilirkişiye gönderilmesi gerektiği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Yazı İmza İncelemesi, Elektronik İmza, Dijital İmza, Biyometrik İmza, Adli Grafoloji
Suriyeli mülteci 18 yaş altı evlilerde kemik yaşının tespitinde gök, greulich-pyle ve tanner-whitehouse atlaslarının kullanılabirliğinin değerlendirilmesi ve sosyodemografik özellikleri
Giriş ve Amaç: Mültecilerde yaş tayini, dünyada ve ülkemizde adli tıp ve hukukun önemli konularından biridir. Ülkemizin 2011 yılından itibaren Suriyeli mülteci göç akımına maruz kalması, Adli Tıp Anabilim Dalı'mıza da yaş tayini konusunda yoğun başvuruların olmasına yol açmıştır. Dolayısıyla biz bu çalışma ile yaş tayini hususundaki yaşanan zorluklara değinebilmek ve Anabilim Dalı'mıza başvurusu olan Suriyeli mülteci yaş tayini istenen 18 yaş altı olguların sosyodemografik özellikleri ile birlikte Gök, Greulich-Pyle ve Tanner Whitehause atlaslarının uygulabilirliğinin güvenirliliğini aktarmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 01.01 2018 ve 29.06.2019 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Adli Tıp Anabilim Dalı'na mahkeme veya savcılık üst yazısı ile kemik yaş tayini amacıyla başvuran Suriyeli mülteci 18 yaş altı olgular çalışmaya dahil edilmiş olup, kimlik yaşları 14 ila 17 arasında olan 178 kız olgunun sol el bilek grafileri ve anamnezleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Metabolik, sistematik hastalık ve kırık gibi herhangi bir patoloji içeren veya teknik açıdan uygunsuz çekimler çalışma dışı bırakılmıştır. Olguların kimliklerindeki doğum tarihleri ile direk grafi çekim tarihleri arasında zaman farkı kronolojik yaş olarak hesaplanmıştır. 14 yaşını doldurmuş 15 yaşından gün almış olgular ilkgrup olarak kabul edilmiş, sonrasında her bir yıl için Grup 2 ve Grup 3 olmak üzere toplamda 3 adet grup oluşturulmuştur. Gruplarındirek el bileği grafileri, iki Adli Tıp Uzmanı tarafından birbirinden bağımsız olarak incelenerek Gök,Greulich-Pyle ve Tanner-Whitehouse atlaslarına göre kemik yaşı hesaplanmıştır. Tanner Whitehouse yönteminde en çok kabul gören RUS(Radius, Ulna ve Short bone) skoru kullanılmıştır. Tüm vakaların sosyodemografik verileri de ayrıca irdelenmiştir. Bulgular: Gök, GP ve TW3 atlasları kullanılarak gözlemciler arası uyum, güçlü ve çok güçlü olarak sınıflandırılmış ve gözlem sonuçlarının ortalaması alınarak istatiksel analiz yapılmıştır. Kronolojik yaşlar istatistiksel olarak atlaslara göre kemik yaşları ile karşılaştırıldığında, 14-15 yaş grubunda her üç atlas için de anlamlı bulunmamıştır. 15- 16 yaş grubunda Gök ve Greulich-Pyle atlasları anlamlı ancak düşük uyumlu bulunmuştur. 16-17 yaş grubunda ise Gök ve Greulich-Pyle atlasları anlamlı bulunmamıştır. Her üç atlasta da yaş gruplarına göre standart sapmalar 1 yıldan az bulunmuştur. Yaş atlasları kendi içlerinde karşılaştırıldığında ise güçlü bir korelasyon izlenmiştir. Suriyeli mültecilerin çoğunluğununresmi olmayan evli (şer'i nikâh-dini nikâh) ve çocuk sahibi oldukları ve büyük bir kısmının ise eğitim durumlarının ilkokul ve altında olduğu tespit edilmiştir. Sonuç: Suriyeli mülteci kız olgularda 15-16 yaş aralığında Gök veGreulich-Pyle atlasları uygulanabilir bulunmuştur.14-15 yaş grubunda Gök, Greulich-Pyle ve Tanner Whitehouse, 16-17 yaş grubunda ise Gök ve Greulich-Pyle atlaslarınınbir yıllık standart sapmaları dikkate alınarak uygulanabileceği sonucuna varılmıştır.
Dna parmak izi yöntemi ile kişi farklılıklarının gösterilmesi
Gaziantep üniversitesi tıp fakültesi şahinbey araştırma ve uygulama hastanesi tarafından ocak 2004-temmuz 2007 tarihleri arasında verilen özürlü sağlık kurulu raporlarının incelenmesi
Özürlülerin toplum yaşamına tam katılımının sağlanması ve yaşam standartlarının yükseltilmesi çağdaş toplum anlayışının gereğidir. Özürlü insanlar, normal sağlıklı bireylerin faydalandığı çoğu haklardan yararlanamamaktadırlar. Gelişmiş devletlerin özürlülere sağladığı geniş imkânlar, ülkelerin sosyoekonomik seviyeleri ile doğru orantılı olarak farklılık göstermektedir. Sosyal güvenlik uygulamaları toplumda adil bir paylaşım ve eşitliği sağlamada etkin bir araç olma konumundadır. Öncelikle kabul edilmesi gereken konu, özürlülerin sağlam insanlara göre istihdam edilmeye çok daha fazla ihtiyaç duyduklarıdır. Araştırmamızda, Ocak 2004-Temmuz 2007 tarihlerini kapsayan dönemde özürlü raporu almak için başvuran 601 olgunun raporları geriye dönük incelendi. Bunların 494'ü (%82.2) erkek, 107'si (%17.8) kadındı. Olgular en çok 21?40 yaş aralığında başvurdular. Başvuranların 205'i (%31.1) için malulen emeklilik kararı verildi. Araştırmamız daha çok bir sakatlığı olup, bunu raporla belgelemek isteyen olguları kapsadığı için, maluliyet oranları Türkiye'de genel nüfus üzerinde yapılan araştırmalara oranla yüksek çıkmıştır. Resmi Gazete'nin 16 Temmuz 2006 tarih, 26230. sayısında yer alan özürlü maluliyet cetveli'nin uygulanmaya başlamasıyla, uygulayıcılar çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Cetveldeki eksiklik ve hatalardan oluşan bu sorunlar, dağınık bir görüntü içinde olan özürlüler ile ilgili kurum ve kuruluşların koordinasyon halinde olması gerektiğinin kanıtıdır. Bu raporlar, Hastanemiz'e başvuru yapan olguları kapsadığından, raporu olmayan benzer olgular hakkında da yorum yapmamızı sağlayacağı gibi, elde ettiğimiz veriler, yapılacak benzer araştırmalara basamak olabilir. Ülkemizde bu konuda yapılan araştırmaların sayısının az, veri tabanın sınırlı olması ve özürlülerle ilgili uygulamaların farklı kurumlar tarafından değişik kanunlarla yürütülmesi, özürlülere daha fazla önem verilmesi gerektiğini göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Özürlü Sağlık Kurulu Raporu, Maluliyet, Rehabilitasyon, Özürlü Sınıflandırması
Uyuşturucu madde kullanıcılarında dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu (DEHB) semptomları ile saldırganlık, kendine zarar verme ve intihar davranışları arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamız ile uyuşturucu madde kullanıcılarında kullanılan maddenin türüne ve sayısına göre Dikkat eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) semptomları ile kendine zarar verme, intihar ve saldırganlık davranışları arasındaki ilişkilerin incelenmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma ile tanımlanan farklı komorbit durumlar arasındaki karmaşık ilişkinin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmamızda 01.05.2023 ile 31.12.2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalımıza adli makamlarca uyuşturucu madde kullanımı şüphesi nedeniyle gönderilen olgular çalışılmıştır. Olgular hakkında adli makamlar tarafından ilgili kanunlarca işlem yapılmış olup adli makamların talebi doğrultusunda zaten muayenesi ve örnek alınma işlemi yapılmıştır. Olguların standart örnekleri Üniversitemiz farmakoloji laboratuvarında çalışılmış ve haklarında adli makamlara rapor düzenlenmiştir. Araştırmaya gönüllü olarak katılmak isteyen olgulardan elde edilen sosyodemografik bilgiler ve olgulara doldurulan erişkin dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu tarama ölçeği (ASRS), kendine zarar verme davranışını değerlendirme envanteri, intihar davranış ölçeği, saldırganlık ölçeği ve farmakoloji laboratuvar sonuçları dahil edildi. Bulgular: Çalışmamızda toplam 185 olguya ulaşılmıştır ancak 25 olgu uyuşturucu madde testinin negatif olması, anketlerde eksiklikler bulunması nedenleriyle çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmamıza farmakoloji laboratuvarınca LC/MS yöntemi ile çalışılan idrar örneğinde uyuşturucu madde pozitif saptanan toplam 160 olgu dahil edilmiştir. Olgular anketlere ve idrar örneğinde çalışılan uyuşturucu madde sonucuna göre gruplara ayrılmıştır. 160 olgunun 63'ünün (%39) ASRS ölçeğine göre yüksek DEHB riski göstermiş olduğu, 33'ünün (%20) birden fazla uyuşturucu madde testinin pozitif saptandığı, 77'sinin (%48) kendisine zarar verici davranışta bulunduğu, 100'ünün (%62) daha önce en az bir kez kendini öldürmeyi düşündüğünü belirttiği, 36'sının (%22) yüksek saldırganlık riskinde bulunduğu saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamız ile uyuşturucu madde kullanıcılarında DEHB ile tehlikeli davranış modelleri olan kendine zarar verme, intihar ve saldırganlığı etkileyen faktörleri tartıştık. Çalışmamızda uyuşturucu madde kullanıcılarında toplum risk ortalamasına göre daha yüksek oranda DEHB görülme riski bulunmuştur. Çalışmamızda DEHB semptomlarının varlığı ile daha fazla kendine zarar verme, intihar veya saldırganlık riski arasında istatistiksel olarak anlamlı seviyede ilişki bulunamadı. Ancak DEHB açısından yüksek riskli grupta istatistiksel olarak anlamlı seviyede olmamakla beraber daha yüksek intihar davranış puanları ve saldırganlık ölçeği toplam puanı ve alt ölçek puanlarının bulunmuş olması DEHB'li bireylerin daha fazla intihar girişiminde bulunabileceğini ve değişik alt tiplerde (Sözel saldırganlık, fiziksel saldırganlık vb.) artmış saldırganlık riskinin öngörülebilmesi açısından önem taşımaktadır. Bu nedenle DEHB'li bireylere kendine ve çevreye zarar verici davranışlara ilişkin koruyucu sağlık hizmetinin verilmesinin önemli olacağı düşünülmektedir.
Spor salonlarında egzersiz yapan kişilerde anabolik androjenik steroidlerin kullanımı ve saldırganlık eğilimi arasındaki ilişkinin araştırılması
Spor salonlarında egzersiz yapan kişilerde anabolik androjenik steroidlerin kullanımı ve saldırganlık eğilimi arasındaki ilişki, spor psikolojisi ve sağlık alanında önemli bir konudur. Yapılan araştırmalar, anabolik steroidlerin kullanımının saldırganlık eğilimini artırabileceğini göstermektedir. Steroidlerin vücuttaki hormonal dengeleri etkilediği ve agresif davranışlara yol açabileceği bilinmektedir. Bu konuda yapılan bilimsel araştırmalar ve sağlık otoritelerinin önerileri doğrultusunda, anabolik steroidlerin kullanımının saldırganlık eğilimi üzerindeki etkileri üzerine farkındalık oluşturulmalı ve bireylerin sağlıklarını korumak adına bilinçli kararlar almaları teşvik edilmelidir. Anahtar Kelimeler: Anabolik Androjenik Steroidler, Saldırganlık, Spor.
Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına 2000-2010 yılları arasında bağımlılık yapıcı madde kullanımı iddiasıyla adli makamlarca gönderilen olguların irdelenmesi
Amaç: Bu çalışmada; Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalına (A.D)'na madde kullanımı iddiasıyla gönderilen vakaların sosyo-demografik özelliklerini ve kullandıkları maddelere ait özellikleri literatür eşliğinde incelemeyi amaçladık.Yöntem: Kliniğimize son on yılda başvuran vakaların dosya ve bilgisayar kayıtları geriye dönük olarak incelendi. Tüm verileri bir formda toplanarak ve SPSS 10.0 programı kullanıldı. Tanımlayıcı analizler, ki-kare ve tek yönlü varyans analizi ile değerlendirildi.Bulgular: 325 madde kullanan olgu saptanmıştır. Bunların çoğunluğu gençtir, yaş ortalaması 27.58 (ss=10.43) yıl, madde kullanmaya başlama yaşı ise 18.80 (ss=8.20) olarak bulunmuş, hastaların %88.3'ü erkek, %11.7'si kadındır, en çok kullandığı maddeler, çoğul madde (%30.8) ve esrardır (%26.4). Uçucu madde kullanımına başlama yaşı belirgin olarak düşük bulunmuştur. İşsizlik %38 gibi yüksek bir orandadır. Eroin kullananlar, yurt dışı doğumlu ve yüksek gelir düzeyine sahipSonuç: Kliniğimiz verilerine göre madde kullanımı gençleri de etkileyen önemli bir sorundur. Konuyla ilgili epidemiyolojik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Madde kullanımı, Adli Tıp, sosyo-demografik özellikler
Cinsel istismar mağduru çocukların çizimlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çocuğun cinsel istismarının değerlendirilmesi bu süreçte yer alanlar için zor bir görevdir. Çalışmamızın amacı cinsel istismar mağduru çocukların muayene sırasında çizim yoluyla kendilerini ifade etmelerini sağlamalarının yanı sıra çizimler yoluyla olayın nitelikleri ile ilgili değerlendirme yapılarak adli sürece yardımcı veriler elde edilip edilemeyeceğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışma pro-retrospektif yöntemle yapılmıştır. 1 Ocak 2016 – 30 Haziran 2024 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı ve ÇİM'de muayeneleri yapılan ve çizim yapmayı kabul eden cinsel istismara uğradığı iddia edilen olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulardan A4 boyutunda kağıt üzerine, literatürde yer alan 'Bir İnsan Çiz, Kendini Çiz, Aileni Çiz, Seni Mutlu Eden Bir Şey Çiz, Seni Mutsuz Eden Bir Şey Çiz, Şüpheliyi Çiz' talimatları verilmiş, kurşun kalem kullanılarak yapılan çocuk çizimleri incelenmiştir. Elde edilen çizimler literatürde tanımlanan kriterlere göre, çocuk çizimleri alanında aktif olarak çalışan ve çocuk çizimleri konusunda eğitimi ve deneyimi bulunan biri adli tıp uzmanı ve diğeri araştırma görevlisi araştırmacı tarafından incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda 122 olgunun 6 adet çizimi değerlendirilmiş olup şüphelide pupil ihmali, vücutsuz baş çizimi, vücut ihmali yapımında diğer figür çizimlerine göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olduğu, olay sonrası psikiyatrik başvurusu olanlarda ilk figür çizimine farklı-belirsiz cinsiyet özelliklerine sahip çizim yapılmasının, özgül öğrenme güçlüğü veya zeka geriliği tanısı olan çocuklarda çizimin yaşına göre beklenenden düşük düzeyde olmasının ve anne-babası evli olmayan çocuklarda aile üyesini eksik çizme durumunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark olduğu, diğer parametrelerin şüpheli ile diğer figürler arasında ve yaş, cinsiyet, aile yapısı, istismarın türü, sıklığı, geçmiş istismar öyküsü, rıza olup olmaması, genital bulgu olup olmaması, psikopatoloji olup olmaması ile değerlendirildiğinde aralarında istatiksel olarak anlamlı ilişki bulunmadığı saptanmıştır. Sonuç: Çocuk çizimlerinin yaş, cinsiyet, eğitim seviyesi, zeka düzeyi, olay öncesi ve sonrası ruhsal durum, adli görüşme ve muayene sırasındaki stres, aile dinamikleri, sosyokültürel ortam, istismarın türü, süresi, sayısı, şüpheli ile ilişkisi, çizim özellikleri, kalemi tutuş şekli, kullanılan kalemin ucu, medya maruziyeti, değerlendiricinin yorumuna göre birçok faktörden etkilenmesinin yanında cinsel istismar vakalarında çocuğu rahatlatarak çocuktan daha iyi bilgi alınmasını sağladığı, tek bir göstergenin cinsel istismarı teyit ettiği ön yargısına kapılmadan adli görüşmelerde çocuk çizimlerinin yardımcı araç olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Gaziantep Üniversitesi Adli Tıp Anabilim dalına 1998-2005 yılları arasında başvuru yapmış olguların 765 Sayılı Eski Türk Ceza Kanunu doğrultusunda retrospektif incelenmesi ve 5237 Sayılı Yeni Türk Ceza Kanununa göre değerlendirilmesi
Ceza sorumluluğu değerlendirmesi amacıyla Düzce Üniversitesi adli tıp anabilim dalına başvuran hastaların retrospektif incelenmesi
Amaç: Ceza sorumluluğunun değerlendirilmesi, kişinin işlediği ve sonucunda zarar oluşmuş olan bir fiille ilgili olarak, yasada cezaya hükmedilmesinin gerektiği hallerde kişinin kusuru olup olmadığının tanımlanmasını sağlayan değerlendirmedir. Türk Ceza Kanunu'nun 32. maddesinde akıl hastalığı-zayıflığı nedeniyle kişinin işlemiş bulunduğu fiilin anlam ve sonuçlarını algılayamadığı veya işlediği fiille ilgili olarak irade yeteneğinin bulunmadığı halleri, 34. maddesinde geçici bir neden, irade dışı alınmış alkol veya madde etkisiyle ceza sorumluluğunun kalktığı durumları kapsamaktadır. Bu maddelere ilişkin değerlendirmeler ülkemizde tıbbi bilirkişi olarak adli makamların görevlendirdiği hekimlerce yapılmaktadır. Çalışmamızda bu değerlendirmenin yapılması amacıyla Adli Tıp Anabilim Dalımız üzerinden Adli Tıp Uzmanlar kurulumuza 2021-2023 yıllarında yönlendirilen suç tarihleri itibariyle 18 yaş ve üzeri olguların; sosyademografik veriler, suç tipi, psikiyatrik hastalıkları gibi parametreler retrospektif olarak değerlendirilerek olguların analizlerinin yapılması amaçlanmaktadır. Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup, 01.01.2021- 31.12.2023 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalına ceza sorumluluğunun değerlendirilmesi amacıyla başvuran suç tarihi itibariyle 18 yaş ve üzeri olguları kapsamıştır. Çalışmamızda olgulara ait sosyodemografik ve klinik özellikler, suç teşkil ettiği iddia edilen fiilleri, suçların işlendiği mekan, suçun failinin mağduru ile yakınlık durumu, adli sürece ait özellikler, adli muayene bulguları gibi özellikler değerlendirilmiştir. Sonrasında olgular TCK 32. Maddeden yararlanma ve yararlanmama durumlarına göre iki gruba ayrılmış ve gruplar arasında fark olup olmadığı incelenmiştir. Verilerdeki sayısal sonuçlar aritmetik ortalama ve standart sapma, kategorik sonuçlar ise yüzde olarak değerlendirilmiştir. Grup karşılaştırmalarında verilerin dağılımına uygun olarak istatistiksel analizler uygulanmıştır. İstatistiksel analizler "SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 26.0 (SPSS Inc, Chicago, IL)" aracılığıyla değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada ilgili yıllarda suç tarihi itibariyle 18 yaş ve üzeri olan, rapor sonuçları itibariyle ceza sorumluluğuna dair kanaate ulaşılmış, dosya içeriği açısından değerlendirilen parametrelerin yer aldığı toplam 446 olgu değerlendirmeye alınmıştır. Tüm olgular belirlenen parametrelerle değerlendirilmiş, sonrasında veriler TCK 32. maddeden yararlananlar ve yararlanmayanlar olarak ayrılarak farklılıklar tespit edilmiştir. Bu farklılıklar arasında TCK 32. maddeden yararlanan olguların yararlanmayanlara göre; çiftçi olma durumları, iletişim araçlarıyla daha çok suç işledikleri, askerlikten akıl hastalığı nedeniyle daha sık muaf oldukları, öğrenim durumlarının farklılaştığı, akıl hastalıklarının farklılaştığı, suç tipleri açısından cinsel suçlar ve mala zarar verme suçunun daha sık olduğu, işledikleri fiilin mağdurunun 1. derece akraba olma oranının daha sık olduğu, suçu kendi iş yerlerinde işleme oranının daha yüksek olduğu, ceza sorumluluğu değerlendirmesine daha erken yönlendirildikleri tespit edilmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarının literatürle uyumlu yönleri olmakla birlikte, literatürde yeterince konuşulmamış bazı sonuçlara ulaşılmıştır. Ceza sorumluluğuna yönlendirilen olguların sosyodemografik özellikleri ülke genelindeki pek çok çalışmayla benzer özellikler gösterdiği tespit edilmiştir. Askerlik durumlarının ayrıntılı sorgulanması, suçun mağdurları, suçun gerçekleştiği mekan, suçun iletişim aracıyla işlenmiş olup olmaması gibi durumların farklılaşması dikkate alındığında daha doğru sonuçlara ulaşmak için odaklı çalışmalara ihtiyaç olduğu tespit edilmiştir.
TNSA 2018 verilerine göre Türkiye'de yaşayan suriyeli göçmen ve Türk çocuklarda ihmal ile ilişkili durumların değerlendirilmesi
Amaç: Çok sayıda ülke tarafından kullanılan standart yöntem ile elde edilmiş veriler üzerinden Türkiye'de yaşayan Suriyeli göçmen ve Türk çocuklarda, çocuğa kötü muamele çeşidi olan ihmal maruziyetini ve maruz kaldıkları ihmal türlerini ve ilişkili faktörleri değerlendirmektir. Böylece çocuk ihmalinin ülkemizdeki durumu hakkında bir tablo çizmek, diğer ülkelerle kıyaslanabilecek nitelikte tespitler yaparak ihmal konusunda yapılabilecek çalışmalara katkıda bulunmak, ülkemizde çocuk ihmaliyle ilişkili olan durumların belirlenmesine dolayısıyla alınacak önlemlere ışık tutmak, çocuk ihmalinin önlenmesi açısından multidisipliner yaklaşımın gerekliliğini vurgulamak amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, Hacettepe Üniversitesi Nüfus Etütleri Enstitüsü (HÜNEE)'nin onayı alınarak, 2018 Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması kapsamında Ekim 2018 - Şubat 2019 tarihleri arasında yapılan araştırmaya dahil edilmiş 15-49 yaş arasındaki kadınlardan, 0-5 yaş arası çocuğu bulunan 2032 Türk ve 1191 Suriyeli göçmen çocuk hakkındaki veri kullanılmıştır. Bağımsız ve bağımlı değişkenler üzerinden tanımlayıcı ve ileri istatistiksel analiz yapılmış olup kategorik değişkenlerin karşılaştırılması amacıyla Pearson ki-kare ve Fisher Kesinlik Testi uygulanmıştır. Ayrıca, çocuk ihmali ile bağımsız değişkenler arasındaki ilişki incelenmek üzere, farklı özellikleri dikkate alan 3 model ile lojistik regresyon analizi yapılmıştır. Bulgular: Türkiye'de yaşayan çocuklarda, türünden bağımsız olarak, Suriyeli göçmen çocukların Türk çocuklara göre daha yüksek oranda ihmale maruz kaldığı tespit edilmiştir. İhmal maruziyet sıklıkları Türk çocuklarda %29,7 ve Suriyeli göçmen çocuklarda %66,1 olarak tespit edilmiştir. Her iki grupta da en yüksek oranda maruz kalınan ihmal türünün eğitim ihmali olduğu, en düşük oranda maruz kalınan ihmal türünün ise sosyal destek ihmali olduğu saptanmıştır. Çocukların ihmal maruziyetlerini etkileyen sosyodemografik özelliklerin her iki grupta farklılık gösterdiği tespit edilmiştir. Türk çocuklarda hanehalkı özelliklerinin tüm değişkenleri ile ihmal maruziyetinde etken olduğu, Suriyeli göçmen çocuklarda ise yalnızca kardeş sayısının etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Ebeveyn özellikleri açısından hem anne yaşının 19-35 arasında olması ve anne-baba eğitim düzeylerinin düşük olması her iki grupta da anlamlı etken olduğu görülmüştür. Baba yaşının genç olması Suriyeli göçmen çocuklar için, annenin çalışmaması ise Türk çocuklar için anlamlı bir etken faktör olarak saptanmıştır. Her iki grupta da daha küçük yaşlardaki çocukların ihmal maruziyetlerinin daha yüksek oranda olduğu, çocuğun cinsiyetinin ise ihmal maruziyetinde anlamlı bir etkiye sahip olmadığı saptanmıştır. Bulgularımıza göre ihmal maruziyetini en çok artıran değişkenlerin Türk çocuklarda refah seviyesi (8 kat) iken Suriyeli göçmen çocuklarda anne eğitim düzeyi (3 kat) olduğu tespit edilmiştir. Kalabalık evde veya kırsal alanda yaşamak, planlanmamış gebelik gibi değişkenlerin etkileri gruplar arası farklılık göstermiştir. Çalışmamızda, iii literatürle uyumlu olarak, ihmal maruziyeti saptanan çocuklarda erken çocukluk gelişiminin de daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Tartışma ve Sonuç: Çocuk ihmali, çocuğa kötü muamelenin tüm dünyada en yaygın görülen ve hem bireyi hem toplumları tehdit eden bir problemdir. Çocukluk dönemi maruz kalınan ihmal çocukta bedensel, ruhsal, davranışsal pek çok kalıcı hasara neden olmakta en ağır form olarak ölümle sonuçlanabilmektedir. Çocukluğunda ihmale maruz kalmış bireylerde şiddete yatkınlık, yasadışı madde kullanımı vb. adli boyutu olan sonuçlara neden olmaktadır. Literatürle uyumlu şekilde, çalışmamızda da; düşük refah düzeyi, ebeveynlerin düşük eğitim düzeyi, kalabalık ve standart dışı yaşam koşulları gibi durumların çocuk ihmalini artıran risk faktörleri olduğu tespit edilmiştir Erken dönemde tespiti ile sonuçları önlenebilen bir durum olduğu bildirilen çocuk ihmali, sosyal yönü yanısıra multidisipliner yaklaşımla ele alınması gereken çok boyutlu bir sağlık problemidir. Çocuk ihmalinin bireysel ve toplumsal sonuçları ile ülkemizdeki göçmen nüfus yoğunluğu ve göçmen nüfusta çocuk ihmalinin yaygınlığı bir arada düşünüldüğünde problemin ciddiyetle ele alınması gerektiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte bu alana yakın zamana kadar gereken ilgi gösterilmemiş, çocuk ihmali "ihmal edilen bir alan" olarak kalmıştır. Günümüzde çocuk ihmali uluslararası kuruluşlar ve hükümetler tarafından da dikkat çekilen bir konu olmakla birlikte tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de bu alanda bilimsel açıdan da kapatılması gereken büyük bir boşluk bulunmaktadır. Çalışmamız, ülke geneli temsil gücü bulunan hem Türk hem de Suriyeli göçmen örneklemlerden elde edilen veriler kullanılarak yapılmış olması ve kullanılan verilerin 100'e yakın ülkede kullanılan standart yöntemlerle elde edilmiş olmasıyla diğer ülkelerle kıyaslanabilirliği açısından önem arz etmektedir.
Gaziantep ilinde 2005-2008 yılları arasında meydana gelen adli ölümlerin retrospektif incelenmesii
Bu çalışmada 2005-2008 yılları arasında Gaziantep il merkezinde postmortemdeğerlendirilmesi yapılan 2372 adli ölüm olgusunun retrospektif incelemesi yapılarak,Gaziantep yöresine ait adli ölüm olgularının profilinin çıkarılması ve ilerde alınabilecektedbirlere ışık tutmak amaçlanmıştır. Olgularının 1863'ü (%78.5) erkek, 509`u (%21.5)kadındır. En fazla adli ölüm olgusu %51.7'lik oran ile 15-49 yaş grubunda görülmüşolup, nöbetçi Cumhuriyet Savcısına adli ölümlerin oluş nedenlerine göre bildirimleriincelendiğinde; %57`lik oran ile (1352 olgu) kazaların ilk sırada yer aldığı tespitedilmiştir. Postmortem inceleme olarak sadece 708'ine (%29.8) otopsi işlemiuygulanmış ve 1172`sinde (%49.4) tek pratisyen hekimin incelemeyi yaptığıbelirlenmiştir. Meydana gelen adli ölümlerde postmortem incelemelerde belirlenenölüm nedenleri incelendiğinde; %38'lik oran ile künt kafa travmalarının 1. sırada yeraldığı tespit edilmiştir.Somut ve objektif veriler ile nedeni kanıtlanamayan tüm ölümler, birer adli ölümolgusu olarak değerlendirilmelidir. Otopsi işlemi, ölüm sebebi ve mekanizmasını ortayakoymada en önemli yöntemdir. Adli otopsilerin eksiksiz ve doğru yapılabilmesindepostmortem incelemede adli tıp uzmanının bulunması önemlidir. Adli tıp uzmanlarınınsayısının arttırılması gerektiği kadar, ilgili Cumhuriyet Savcılıkları tarafından adli tıpuzmanının postmortem incelemelerde bulundurulması zorunluluğuna da uyulması diğerönemli ve göz ardı edilmemesi gereken bir durumdur.Ölüm nedeni ne olursa olsun, adli olgu olarak değerlendirilen tüm ölümlerdeeksiksiz ve usulüne uygun otopsi yapılması için, gerekli yasal düzenlemelerin yapılmasıve uygulama için alt yapının hazırlanması ve uzmanlık gerektiren postmortemincelemenin konunun uzmanları tarafından yapılması için de, çözümler üretilmesigerekmektedir.
Bildirilen ölüm nedenlerindeki hataların ve olası sonuçlarının adli tıbbi açıdan retrospektif olarak değerlendirilmesi
Amaç: Hastanemizde görevli adli tıp uzmanlık eğitimi almamış hekimler tarafından ölüm belgeleri düzenlenmiş doğal ölüm olgularında ölüm bildirimlerinde yapılan hataların tanımlanması, adli bildirimi gerekip de bildirimi yapılmayan olguların tespiti ve bunların olası sonuçlarının tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ölümü 01.01.2023- 31.12.2023 tarihleri arasında gerçekleşen, Ölüm Bildirim Sistemi (ÖBS) formları hastanemizdeki adli tıp uzmanlık eğitimi almamış hekimler tarafından düzenlenmiş ve ÖBS formunda doğal ölüm olarak kayıtlı olan ölüm olguları retrospektif olarak incelenmiştir. Ölümü bu tarihler arasında gerçekleşen ve dahil etme-dışlama kriterlerimize uyan olgulardan rastgele örneklem yöntemiyle 220 olgu seçildi. Çalışmamıza dahil edilen olguların geçmiş hastane kayıtları incelenerek ÖBS formlarında kayıtlı ölüm nedenlerine kör bir şekilde yeni ölüm nedenleri belirlenmiş, adli bildirim yapılması gerekip de yapılmamış olanlar tespit edilmiş olup ÖBS formlarında ölüm nedenlerinin kaydedilmesinde yapılan hatalar değerlendirilmiştir. Hatalar temel ölüm nedeninin seçilmesi ve yorumlanmasındaki etki derecelerine göre 1'den 4'e kadar numaralandırılmış; 1 ve 2 numaralı hatalar minör hata, 3 ve 4 numaralı hatalar majör hata olarak sınıflandırılmıştır. Bulgular: İncelenen 220 ÖBS formunun yalnızca %10,5'i hatasız düzenlenmişti. Formların %89,5'inde Herhangi bir hata; %13,2'sinde Minör hata; %89'5'inde Majör hata bulunduğu tespit edildi. En sık yapılan hata türü %61,4 hatalı form oranı ile yanlış temel ölüm nedeninin kaydedilmesi (Hata 4c) iken ikinci sıklıkta yapılan hata türü %56,4 hatalı form oranı ile Bölüm I'de kabul edilebilir bir ölüm nedeni olmaması (Hata 4b) hatasıydı. ÖBS formlarında temel ölüm nedeninin yanlış belirtilmesinin (Hata 4c) sonucu olarak %54,9 formda ölüm nedeni listelerinde farklılığa yol açacağı, dolayısıyla istatistikleri etkilemiş olacağı saptandı. Adli bildirimi gereken ölümlerin (Hata 4e) oranı %13,5 (n=30) olarak tespit edildi; bu 30 olgunun 17'si ani, beklenmedik ya da açıklanamayan ölüm, 8'i zorlamalı ölüm şüphesi, 3'ü tıbbi uygulama hatası sonucu ölüm şüphesi, 2'si zehirlenme sonucu ölüm şüphesi içeriyordu. Her bir hata için formların düzenlendiği servislere göre saptanan hata oranlarında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edildi. Acil servis hekimleri tarafından düzenlenen formların tümünün (n=49; %100) Herhangi bir hata içermesi ve bu hataların tamamının majör hatalardan Hata 4 olması dikkat çekiciydi. Sonuç: Ölüm bildirimlerinde yapılan hata ya da eksikliklerin istatistikler üzerinde dolayısıyla halk sağlığı politikalarının planlanması üzerinde etkisinin yanında miras, sigorta gibi konularda istenmeyen hukuki sonuçları da olabilmektedir. Özellikle adli bildirimi gereken ölümlerin gözden kaçırılması suçun tespit edilememesine ya da eksik inceleme sonucu hatalı yargılamalara yol açabilmektedir. Ölüm bildirimlerinde hata oranını azaltmak için standart yaklaşımların benimsenmesi ve bu konuda hekim farkındalığının artırılması, adli tıp uzmanlarının ölüm olaylarıyla ilgili süreçlere daha aktif katılımının sağlanması, adli tıp uzmanlık eğitimi planlamalarının bu ihtiyaca yönelik yapılması gerekmektedir.
Farelerde immunohistokimyasal metodlarla yara yaşı tespiti
Giris ve Amaç: Yara yaşı tespit sorunu otopsi vakalarında ciddi sorunların ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Bu problemlerin aşılabilmesi için çeşitli güncel çalışmalar yapılmasına rağmen bu konuda bilgilerimiz hala netleşmemiştir. Adli pratikte önemi büyük olan bu konuda biz de immunohistokimyasal yöntemlerle ubiquitin, Ki-67 antikorlarını çalışarak yara yaşı tespiti konularına ışık tutacabileceğimizi düşünmekteyiz.Gereç ve yöntem: Ortalama 25-30 gr. ağırlığında ve 6-8 hafta büyüklüğünde toplam 50 adet balb/c tipi erkek fındık faresi her bir grupta 5 fare olacak şekilde toplam 10 gruba ayrıldı. Genel anestezi sonrası 1.5 cm. lik cilt-ciltaltı kesi ile yara oluşturuldu. Fareler sırası ile 1., 3., 6., 12., 24 saatlerde., 5., 7., 14. günlerde servikal dislokasyon ile sakrifiye edilerek yaralar etrafında 1 cm.lik sağlam doku kalacak şekilde çıkarıldı. Toplam 8 farenin ölmesiyle Grup 6 çalışma dışı bırakıldı ve 42 fare ile çalışma tamamlandı.Bulgular: Yara kenarında Ki-67 pozitif boyanan fibroblast ortalamasının Grup 4 ten itibaren artmaya başladığı Grup 5 ve 7'de anlamlı olduğu görülmüştür. Benzer şekilde Ki-67 pozitif boyanan bazal hücre ortalamasının Grup 5 ve 7'de anlamlı olduğu saptanmıştır. Grup 8 ve 9 kontrol grubuyla benzer özellikler göstermiştir.Grup 4'e kadar kontrol grubuyla benzer özellik gösteren ubiquitin pozitif fibroblast hücrelerin Grup 5, 7, 8'de anlamlı olduğu görülmüştür.Sonuç: Yara yaşı tespitinde; ubiquitin belirtecinin özellikle yara yaşının bir günden fazla olup olmadığı ve 1-7 gün arasındaki yaralarda kullanılabileceği düşüncesindeyizKi-67 belirtecinin ise 1-5 günlük yaralarda immunohistokimyasal metodlar ile kullanılmasının yara yaşı tespitine katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz.Anahtar Kelimeler: Adli Patoloji, Yara Yaşı Tespiti, Ubiquitin, Ki-67, İmmunohistokimya
Diyabetik çocuklarda adli tıbbi yaş tayini açısından değerlendirilmesi
Yaşın saptanması hukuki ve tıbbi açıdan giderek daha da önem kazanmıştır. Büyüme ve gelişmeyi etkileyen hastalıklarda, normal çocuklar için düzenlenmiş yaş tayini yöntemlerinin kullanılması hak ihlallerine neden olabilecektir. Çalışmamızda çocukluk ve adölesan yaş grubunda en sık görülen endokrin-metabolik bozukluk olan Diyabetes Mellitus'un kemik yaşına etki edip etmediğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Bu çalışmada Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine Eylül 2010 ve Mart 2016 tarihleri arasında başvuran yaşları 9 ile 18 yaş arasında değişen, Diabetes Mellitus tanısı olan beden muayenesi ve Tanner Kriterleri'ne göre maturasyon değerlendirilmesi yapılmış olguların uygun teknikle çekilmiş olan sol el bilek grafileri pro-retrospektif olarak değerlendirilmiştir. TW3 atlası metoduna göre kızlarda 16 yaş erkeklerde 16 yaş 6 aya kadar değerlendirme yapılabiliyor olması nedeni ile bu yaş sınırlarının altında bulunan 84 vaka (38 kız, 46 erkek) üzerinde istatistiksel analizler yapıldı. Bulgular literatürde benzer çalışmaların sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Bulgular: Olguların cinsiyetleri bakımından ayrı ayrı kronolojik yaşları ve kemik yaşları arasındaki farklılık incelendiğinde, hem kızlar hem de erkeklerde kemik yaşı ve kronolojik yaşları arasında anlamlı düzeyde farklılık olmadığı gözlenmiştir (p=0.267 ve p=0.565). Kızlarda 13 yaş grubu (p= 0,010), erkeklerde 9 yaş grubunda (p= 0,045) kemik yaşı ile kronolojik yaş arasında anlamlı fark olduğu saptanmıştır. Bu yaş gruplarında kemik yaşının ileride olduğu görülmüştür. (kızlarda -1,24 erkeklerde -0,70). Ancak diğer yaş gruplarındaki uyum dikkate alındığında bu yaş gruplarındaki olgu sayısının az olmasının farkın oluşmasına etken olduğu düşünülmektedir. Kemik yaşı ile kronolojik yaşın tahmini için oluşturulan regresyon modelinin her iki cinsiyette de anlamlı olduğu (p<0.001), kızlar için r2 = 0,816, model; BA= - 0,347+(1,041xCA) ve erkekler için r2 = 0,786, model; BA= 0,721+(0,941xCA) olarak saptandı. Modelin kemik yaşı ve kronolojik yaş açısından birbirini tanımladığı saptandı. Tartışma ve Sonuç: Sonuç olarak çalışmamızda olguların kronolojik yaşları ile kemik yaşları arasında TW3 metoduna göre anlamlı fark olmadığı saptandı. Olgularımız 3 aylık periyotlarla düzenli takip edilen diyabetli çocuklar olup, büyüme ve gelişmelerinin normal çocuklardan farklı olmadığı saptandı. TW3 atlasının diabetli çocuklarda da güvenle kullanılabileceğini düşünülmektedir.
Obez çocukların adli tıbbi yaş tayini açısından değerlendirilmesi
Adli Tıp açısından yaş tayini önemli konulardan biridir. Obezite, diyabet ve benzeri kronik hastalıkları bulunan dezavantajlı gruplarda kemik gelişiminin kronolojik yaş ile uyumlu olup olmadığının saptanması, aynı şekilde standart olarak kullanılan yaş tayini atlaslarından sapmaların değerlendirilmesi özellikle ceza davalarında hak kayıplarının önüne geçmek açısından önemlidir. Çalışmamızda obez olgularda kronolojik yaş ile kemik yaşı arasındaki fark ve büyüme gelişme sırasında yaş tayini için alınan Tanner kriterlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmada Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları polikliniğine 2013 yılı Ocak ayı ile 2016 Şubat ayı arasında kilo fazlalığı (VKİ persantil eğrisi ≥95) nedeni ile başvuran, beden muayenesi ve Tanner Kriterleri'ne göre maturasyon değerlendirilmesi yapılmış 274 vakanın (153 kız ve 121 erkek) uygun teknikle çekilmiş olan sol el bilek grafileri pro-retrospektif olarak TW3 atlası ile değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmada kızlarda obeziteye bağlı kemik yaşı ile kronolojik yaşı arasındaki farkın bir yıldan az, erkeklerde 5,8,9,10,11,12 yaşlarda bir yıldan fazla olduğu saptandı. Erkeklerde testis gelişimi 2 ve 3 evrelerde ve pubik kıllanma 2,3,4 ve aksiller kıllanmanın tüm evrelerindeki farkın bir yıldan fazla olduğu, kızlarda sadece pubik kıllanmanın evre 1'de 1 yıldan fazla, diğer parametrelerde 1 yıldan az olduğu saptandı. Her iki cinsiyette tüm parametrelerde farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı. Tartışma ve Sonuç: Literatür bilgileri de dikkate alındığında obez çocuklarda yaş tayininde bazı yaş gruplarında bir yıl veya daha fazla sapmaların meydana gelebileceği, puberte gelişiminin normal gelişime göre bir yıldan daha fazla süre önce de meydana gelebileceği saptandı. Çalışmamızda obez çocuklarda da TW3 atlasının kullanılmasının mümkün olduğu saptandı. Obez çocuklarda obezitenin düzeyi ve süresi de dikkate alınarak değerlendirmenin yapılması gerektiği düşünülmektedir. Özellikle obez erkek çocuklarda sapmanın bir yıldan daha fazla olabileceğinin de göz önünde tutulmasının ve yaş tayini için gerekli diğer parametreler ile birlikte değerlendirmenin yapılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adli tıbbi yaş tayini, kemik yaşı, obezite.
Türk Ceza Kanunu'nda tanımlanan yaralanma suçlarına istinaden çıkarılan kılavuza göre başvurduğu sağlık kuruluşunda kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilip, kati rapor verilmesi için adli tıp polikliniği'ne gönderilen olguların 1 yıllık maliyet analizi
Türk Ceza Kanunu'nda Tanımlanan Yaralanma Suçlarına İstinaden Çıkarılan Kılavuza Göre Başvurduğu Sağlık Kuruluşunda Kati Rapor Verilebilecekken Geçici Rapor Verilip, Kati Rapor Verilmesi İçin Adli Tıp Polikliniği'ne Gönderilen Olguların 1 Yıllık Maliyet Analizi, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Adli Tıp Uzmanlık Tezi, Zonguldak, 2019 Amaç: Çalışmamızda adli olgularla sıklıkla karşılaşan pratisyen/uzman acil hekimleri veya yatırıldığı servisteki uzman hekimler tarafından 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu Çerçevesinde Düzenlenecek Adli Raporlar İçin Kılavuz'a göre kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilip, sadece kati rapor almak için Adli Tıp polikliniğine başvuran olguları geriye dönük olarak tarayarak, olguların sosyodemografik özelliklerinin saptaması, hekimlerin geçici rapor kararı almasındaki etmenlerin tespit edilmesi, verilen geçici raporlardaki eksiklik ve yanlışlıkların sebeplerinin ortaya konması ve en önemlisi bu eksiklik ve yanlışlıkların devlete ve kişilere olan maliyetinin hesaplanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi, Tıp Fakültesi, Adli Tıp A.D.'na 1 Ocak 2018-31 Aralık 2018 tarihleri arasında kati rapor verilmesi için gönderilen 395 olgunun Acil servislerde doldurulan genel adli muayene raporları, muayene ve tetkik sonuçları ile eğer yatırıldıysa yatırıldığı servisteki tüm muayene ve tetkik sonuçları göz önüne alınarak Türk Ceza Kanunu'nda Tanımlanan Yaralama Suçlarının Adli Tıp Açısından Değerlendirilmesi Kılavuzu rehberliğinde değerlendirildi. Adli olgular, ilk başvurduğu hekim tarafından kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilenler, yatırıldığı serviste veya sevk edildiği bölümdeki hekim tarafından kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilenler ve Adli Tıp polikliniğine gelmeden önce kati rapor verilmesi mümkün olmayan olgular olarak 3 gruba ayrıldılar. 1. ve 2. Gruptaki olguların adli rapor için hastaneye geldiği tarihte yalnızca kati rapor için mi geldiği yoksa aynı zamanda tedavi amacıyla mı geldiği, çalışabilecek durumda olup olmadığı, çalışabilecek durumda olanların meslekleri, tüm olguların ikamet yerleri, yakınlarının refakat edip etmediği gibi sorular cevaplanarak her olgu için ortalama maliyet hesaplandı ve 1 olgunun ortalama maliyeti üzerinden Türkiye genelindeki ve Zonguldak ili ve ilçelerindeki toplam maliyet hesaplanmaya çalışıldı. Ayrıca Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yetişkin acil ve çocuk acil servislerine başvuran tüm hastalar içerisindeki adli olgu oranı hastanemizin kullandığı bilgi sistemi üzerinden tespit edildi. 2204 adli olgudan rastgele örneklem metoduyla 200 olgu(150 olgu yetişkin acil, 50 olgu çocuk acil) seçildi. Bu 200 olgunun ne kadarına geçici ne kadarına kati rapor verildiği araştırıldı ve tespit edilen veriler literatür eşliğinde değerlendirildi. Hesaplama yapılırken, acil servislere başvuran her 100 vakanın 4'ünün adli olgu olduğu ve her 100 adli olgunun da 90'ına geçici rapor verildiği kabul edildi. İstatistiksel analiz SPSS 19.0 programı kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Adli Tıp Polikliniği'nde kati rapor verilen 395 olgunun 365'ine Adli Tıp Polikliniği'ne başvurmadan önce kati rapor verilebileceği görüldü. 2018 yılında ZBEÜ yetişkin ve çocuk acil servislerine 2204 adli olgu(%3,84) başvurduğu tespit edildi. Acil servislerde 0-18 yaş grubundaki olgulara, hangi yaş grubunda olursa olsun zehirlenme olgularına, taburcu edilme dışında diğer şekillerde(sevk, yatış veya kendi isteği ile) acil servisten ayrılanlara ve basit yumuşak doku yaralanması (ekimoz, abrazyon, ödem gibi) dışındaki tüm yaralanmalarda diğer olgulara göre anlamlı derecede fazla geçici rapor verildiği anlaşıldı. Türkiye'de yılda ortalama 100 milyon kişinin acil servislere başvurduğu, acil servislere başvuran her 100 olgunun 4'ünün adli olgu olduğu, adli olguların da ortalama %90'ına geçici rapor verildiği düşünülmektedir. Sonuç; Yapılan hesaplamalarda olguların her birinin kendisine ve devlete maliyetinin ortalama 155,6 TL olduğu, 2018 yılında acil servislerde veya yatırıldığı serviste kati rapor verilebilecekken geçici rapor verilen olguların Türkiye çapındaki toplam maliyetinin ortalama 520 milyon TL(3,337 milyon kişi x 155,6 TL), Zonguldak ili ve ilçelerinde ise ortalama 3.8 milyon TL olduğu anlaşılmıştır. Bu yüksek maliyetlerin düşürülmesi için acil servisteki tedavisi sonrası taburcu edilen adli olgulara acil servisteki hekim tarafından, herhangi bir servise yatırılan veya sevk edilen adli olgulara eğer ilk olarak başvurduğu acil serviste geçici rapor verildiyse, sevk edildiği yerdeki veya yatırılan servisteki hekim tarafından, olgu taburcu edilirken kati raporları verilmelidir. Ayrıca Tıp Fakültelerinde adli tıp eğitimine verilen önem artırılmalı, özellikle mezuniyet öncesi intörnlük döneminde uygulamalı adli rapor yazımı eğitimleri yapılmalıdır. Ayrıca sahada çalışan acil hekimlerine ve diğer uzman hekimlere de çalıştıkları kurumlarda belirli aralıklarla uygulamalı adli rapor eğitimi verilmesinin adli rapor yazımında yapılan hataları azaltacağını düşünüyoruz.
Yakın partner şiddeti olgularının değerlendirilmesi
Bu çalışmada Fırat Üniversitesi Hastanesi acil servis ve adli tıp polikliniğine başvuran yakın partner şiddeti olgularının nedenleri ve risk faktörlerini ortaya çıkarmak ve önleyici tedbirler konusunda önerilerde bulunmak amaçlanmıştır. Elazığ ilinde Şubat 2019- Haziran 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi acil servis ve adli tıp polikliniğine başvuran yakın partner şiddeti olguları prospektif olarak sosyodemografik özellikler, yakınlık derecesi, ilişki türü, maruz kalınan şiddet tipi, saldırılar esnasında kullanılan aletler, saldırıya uğrayan vücut bölgeleri, meydana gelen yaralanmanın ağırlık derecesi vb. yönünden incelenmiştir. Çalışma için herhangi bir örneklem yöntemi seçilmemiş olup belirtilen tarihler arasında partner şiddeti nedeniyle başvuran olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya 311 partner dahil edilmiştir. Şiddet kurbanlarının 277'si (%89,1) kadın, 34'ü (10,9) ise erkektir. Kurbanların yaş ortalaması 33,1±9,8 yıl (min.=15, maks.=66) olarak bulunmuştur. Şiddet uygulayıcılarının yaş ortalaması 35,9±10,6 yıl (min.=18, maks.=72) olarak bulunmuştur. Şiddet uygulayanların 282'si (%90,7) şiddet uyguladığı kişinin eşi iken 271'i (%87,1) medeni nikah ile birliktelik sağlamaktadır. Evli olup şiddet olayı görülenlerin 164'ü (%57,3) anlaşarak (flört ederek) evlenmiştir. Partnerler arasında en fazla fiziksel şiddet (%98,4) sonrasında ise sırasıyla sözel (%86,8), duygusal (%43,7), ekonomik (%37,3) ve cinsel (%16,4) şiddet olayı görülmüştür. Çalışmaya alınan partnerlerin 26'sı (%8,4) ilk defa fiziksel şiddet görmüştür. İlk fiziksel şiddet ilişkinin ortalama 15'inci ayında gerçekleşmiştir. Fiziksel şiddet eşler arasında yılda ortalama 34,6 defa meydana gelmiştir. İlk fiziksel şiddet en sık olarak partnerler evliyken (%86,8) meydana gelmiştir. Partnerler arasındaki şiddet nedenleri değerlendirildiğinde en sık kıskançlık (%38,6) ve ekonomik nedenler (%37,6) olduğu en az ise cinsel nedenler olduğu görülmüştür. En fazla saldırıya uğrayan vücut bölgesi yüz (%64) iken en az saldırıya uğrayan vücut bölgesi ise batın ön ve arka duvardır (%7,7). Kurbanların 204'ü (%65,6) partner şiddetine maruz kaldığında bu durumu kabullenmektedir. Yine kurbanların 192'si (%61,7) kolluk yardımına başvurmuştur. Kurbanın eğitim düzeyi azaldıkça ekonomik nedenlerden dolayı şiddet olduğu, arttıkça kıskançlık ve tarafların aileleri nedeniyle şiddet görüldüğü ve şiddet sonucu olarak da kolluk yardımına başvurma görüldüğü bulunmuştur. Çalışmayan ve aylık geliri asgari ücret altında olan kadınların ekonomik şiddete maruz kalma oranı yüksek bulunmuştur. Şiddet uygulayanın aylık gelir düzeyi arttıkça daha fazla sözel ve duygusal şiddet uyguladığı görülmüştür. Sonuç olarak partnerler arasında şiddet nedenleri değerlendirildiğinde en sık şiddet nedeni olan "kıskançlık" duygusunun kontrolüne yönelik evlilik öncesi eğitim programları, aile danışmanlığı ve ilişki terapisi gibi bilinçlendirme yollarının yaygınlaştırılmasının ve kolay ulaşılabilir hale getirilmesinin kıskançlık kaynaklı şiddetin önlenmesine katkısı olacaktır. Şiddet mağdurlarının önemli çoğunluğunu oluşturan kadının eğitim düzeyinin yükseltilmesinin, bilinçlendirilmesinin, çalışma hayatına daha fazla dahil edilmesinin ve ekonomik anlamda yeterli gelirinin olmasının şiddeti ve şiddeti kabullenmeyi önemli derecede azaltabilecek unsurlar olduğu kanaatindeyiz.
Ultrason ile yaş tayini sesamoid ve ulnar kemiğin değerlendirilmesi
Amaç: Adli Tıpta yaş tayini ceza veya medeni kanunu ilgilendiren pek çok durumda gerekli olup özellikle gebelik gibi klasik yaş tayini metodlarının yanında radyasyon içermeyen yaş tayini yöntemlerinin kullanılması gereken olgularda sesamoid ve ulnar kemiğin ultrasound ile değerlendirilmesinin Türk çocuklarında uygulanabilirliğinin bilimsel olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Ulaşılabilen literatürde yaş tayini amacıyla ulna kemiğinin evrelendirilmesi ve ultrasonografik olarak değerlendirilmesine yönelik herhangi bir çalışmaya rastlanmamıştır. Çalışmamızda her iki cinsiyete ait ulna ve sesamoid kemiklerin hangi yaşlarda hangi gelişim düzeyinde olduklarının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmamızda 2019 yılı mart ayı ile 2020 yılı nisan ayı arasında Düzce Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne çeşitli nedenler ile başvurmuş (ilaç yazdırma, muayene olma vs) 4-21 yaş aralığında 216 gönüllü kişinin (107 kız, 109 erkek) ulna ve 1. Parmak Metakarpofaringeal(MKP) eklem üzerindeki sesamoid kemiğine yönelik ultrasonografik değerlendirme yapılmıştır. Bu amaçla ulna gelişimi tarafımızca 6 evreye ayrılmış ve sesamoid kemiğin ossifiye olup olmadığı değerlendirilmiştir. Kemik gelişimine engel olabilecek nitelikte kronik bir hastalığı olanlar, bakılan bölgede (sol el bileği ve el) kemik kırığı öyküsü olanlar, obezite (kilo persentil değeri 97'nin üzerinde olan olgular) ya da gebelik geçmişi olanlar ve bir yıl veya daha fazla süre ile kronik ilaç kullanımı olan olgular çalışmanın dışında tutulmuştur. Bulgular: Evre 5 ulna epifiz gelişimi 12 yaşın altında hiçbir kız ve erkek cinsiyette görülmedi. Evre 6 ulna epifiz gelişimi ise 15 yaşın altında hiçbir kız ve erkek cinsiyette görülmedi. Ulna epifiz kemiğinin evre iki gelişimi ilk olarak erkeklerde 6,4 yaşında, kızlarda 4,7 yaşında evre 3 ilk olarak erkeklerde 8,2 yaşında kızlarda 7,5 yaşında, evre 4 ilk olarak erkeklerde 9,5 yaşında kızlarda 8,6 yaşında, evre 5 ilk olarak erkeklerde 13,8 yaşında kızlarda 12,0 yaşında evre 6 ilk olarak erkeklerde 17,2 yaşında kızlarda 15,2 yaşında saptandı. Median yaş değerleri ise evre 2 kızlar için 6,9 erkekler için 8,7, evre 3 kızlar için 9,1 erkekler için 10,7, evre 4 kızlar için 11,2 erkekler için 13,4, evre 5 kızlar için 15,4 erkekler için 16,9, evre 6 kızlar için 18,9 erkekler için 19,1 olarak bulundu. Her bir 5 cinsiyet için sesamoid kemik görülen bireylerin %50'sine karşılık gelen yaş değerini saptamak amacıyla uygulanan probit regresyon analizi (p50) sonucu sesamoid kemiğin kızlardaki p50 değeri 10,2 erkeklerde 12,7 saptandı. Bireylerin ulna ve sesamoid kemik incelemeleri tek bir hekim tarafından yapıldı. Ayrıca çalışmadan rasgele seçilen 149 bireyin (%69) ulna ve sesamoid kemik değerlendirmesi ikinci hekim tarafından da yapıldı iki hekim arasında ulna için istatistiksel olarak anlamlı ve yüksek düzeyde uyum sesamoid için iyi düzeyde uyum saptandı. (Ulna için ICC=0,941 p<0,001) (sesamoid için Kappa=0, 0,784). Tartışma ve Sonuç: Çalışmamızda sesamoid kemiğin ulna gelişiminde belirli bir evreye karşılık geldiği ve ulna gelişiminde evre 4'ü fiili olarak iki bölüme ayırabileceği düşünülmüş olup, sesamoid kemiğin çok geniş bir zaman aralığında ortaya çıkması toplumda küçük bir oranda da olsa hiç oluşmayan kişilerin bildirilmesi sebebiyle yaş tayininde kesin bir gösterge olarak kullanılamayacağı düşünülmüştür. Bunun yanında 12 yaşının altında hiç evre 5 görülmemesi ve 15 yaşın altında hiç evre 6 görülmemesi adli tıp için önemli yaş sınırları olan 12 ve 15 yaşın değerlendirilebilmesinde kullanılabilir. Ultrasonografik değerlendirme kolay ulaşılabilir olması kısa süre içerisinde vücudun farklı bölgelerindeki kemikleri değerlendirmeye elverişli olması, gebelere uygulanabilmesi ve radyasyon içermemesi sebebiyle yaş tayini için uygun bir araçtır. Bu konuda daha fazla çalışma yapılmasına ihtiyaç vardır.
Otopsisi yapılan bebek ölümlerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmada otopsisi yapılan 0-1 yaş gurubu bebeklerin ölüm nedenleri açısından incelenmesi, bebek otopsilerinde dikkat edilecek hususlar ve önlenebilir ölüm nedenlerinin tespit edilmesi amaçlanmıştır. Elazığ ilinde 2010-2019 yılları arasında otopsisi yapılan 0-1 yaş grubu bebeklerin otopsi tutanakları retrospektif olarak incelenmiştir. Fırat Üniversitesi Hastanesi otomasyon sistemine kayıtlı olduğu tespit edilen anne ve bebeğe ait tıbbi belgeler (epikriz, labaratuar, görüntüleme vs.) ile bu yıllar arasında Elazığ İl Sağlık Müdürlüğüne bildirilen olgulara ait bebek ölümleri bilgi formları ve komisyon tutanakları incelenmiştir. Travma kaynaklı bebek ölümlerinin dahil edilmediği bu çalışmada bebek ölümü kriterlerine uyan 92 olgu çalışmaya dahil edildi. Annelerin gebelik döneminde takipli olma oranı %89,1 iken %6,5'i takipsiz idi. Bebeklerin doğum ağırlıklarına bakıldığında %62'si normal doğum ağırlığına, %34,7'si ise düşük doğum ağırlığına sahip idi. Olguların %10,9'unu ölü doğumlar oluşturdu. Olguların %51,1'i kız olup %52,2'si postneonatal dönem ölümleri idi. Bebeklerin yaş ortalaması 3,3±3,7 ay şeklinde idi. Yaş grubuna göre ayrıldığında 10'unun (%10,8) fetal, 22'sinin (%23,9) erken neonatal, 12'sinin (%13) geç neonatal, 48'inin (%52,2) ise postneonatal dönemde olduğu tespit edildi. İlk ölüm nedenlerine bakıldığında olguların %39,1'ini şüpheli ölümler oluşturuyordu. Bu olguların otopsi sonuçlarına göre ölüm nedenlerine bakıldığında %32,6 ile en sık ölüm nedeninin akciğer enfeksiyonu olduğu, bunu %13,0 ile mide içeriği, gıda v.b. aspirasyonu kaynaklı ölümlerin izlediği görüldü. Sadece bir olgunun ölüm nedeni belirlenemedi. Bebek ölüm nedenlerine dönemsel olarak bakıldığında perinatal dönem ölüm sebepleri arasında en sık sebep %23,5 ile prematürite ve ilişkili durumlar olup, geç neonatal dönem ölümlerinin %33,3'ünde, postneonatal dönem ölümlerinin ise %50'sinde akciğer enfeksiyonu kaynaklı ölümlerin yer aldığı görüldü. Elazığ İl Sağlık Müdürlüğü komisyon tutanaklarına göre ölümlerin %19,6'sı önlenebilir, %75'i ise kaçınılmaz ölümler olarak belirlendi. Adli otopsisi yapılan, travmatik olmayan bebek ölümlerine bakıldığında enfeksiyon hastalıkları nedenli ölümlerin en fazla oranda olduğu görüldü. Sadece bir olgunun ölüm nedeninin belirlenememesi ölüm sebebi vermede ve önlenebilir ölüm oranlarını iyileştirmede otopsinin rolünü açıkça ortaya koymaktadır. Doğum öncesi yetersiz gebelik takibi, bebeklerin bakım, beslenme ve hijyen sorunları, gecikmiş tanı ve tedavi, hastanelerdeki uzun yatış süreleri gibi nedenler enfeksiyon kaynaklı bebek ölümlerinin artmasına yol açmaktadır. Bu çalışmadaki bebek ölümleri, şüpheli olarak değerlendirilen adli nitelikli olgular olduğundan bebek ve çocuk ölümlerini inceleyen Halk Sağlığı, Pediatri gibi diğer bilim dallarının bulgularından farklılıklar gösterebileceği düşünülse de diğer çalışma bulgularıyla bazı benzerliklerin olduğu görülmektedir. Bu durum bebek ölüm oranlarını azaltmada multidisipliner yaklaşımın zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Postmortem intihar olgularının santral sinir sisteminde Kİ67, glial fibrilar asidik protein ve vitamin D reseptörünün önemi
İntihar sonucu ölüm trajik bir toplum sağlığı problemidir. Bu ölümlerin bir kısmını majör depresif hastalar oluşturmaktadır. Major depresyon etiyolojisi henüz aydınlığa kavuşturulmasa da hipokampus ve kaudat nükleusun etkili olduğunu düşündüren bazı çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada postmortem sol hipokampus ve kaudat nükleuslar intihar ederek ölen tedavisiz major depresif olgular (n=7) ile psikiyatrik olarak normal kontrol grubundan (n=6) elde edildi. Hipokampus ve kaudat nükleus Vitamin D Reseptörü (VDR) ve glial fibrial asidik protein (GFAP) antikorlarıyla boyandı. Ki67 antikoru ile hipokampus boyandı. Anterior ve posterior dentat girus (DG) Ki67 pozitif hücre sayısında major depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark bulunmadı (p>0,05). Major depresyon grubunda anterior DG'de Ki67 pozitif hücre sayısı ile yaş arasında negatif bir ilişki saptandı. Antreior DG, posterior DG ve kaudat nukleusta GFAP immunreaktif alan fraksiyonunda intihar ve kontrol grubu arasında anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Anterior dentat girusda VDR immunreaktif granüler hücre yüzdesi kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunurken (p<0,05); posterior dentat girusta bulunmadı. Kaudat nükleusda VDR immunreaktif nöron pozitifliği major depresyon grubu ile kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak intihar ederek ölen tedavisiz major depresyon olgularında anterior hipokampusta immunohistokimyasal olarak daha fazla değişime uğradığı ve VDR granüler hücrede koruyucu faktör olarak artış gösterdiği kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Hipokampus, vitamin d reseptörü, kaudat nükleus
Delici kesici alet yaralanmasına bağlı ölüm olgularının değerlendirilmesi
Günümüzde gündelik hayatta ev, iş yerleri, kamu alanları vb. yerlerde çeşitli amaçlarla yaygın olarak kullanılmakta olan delici kesici aletler her zaman el altında hazır olması ve genellikle belirli bir mevzuat ile kontrol edilmemesi nedeniyle saldırı, müdafaa hatta öldürme amacı ile oldukça sık kullanılmaktadır. Dünya çapında birçok ülkede cinayetlerin önde gelen nedenlerinden olan delici kesici aletlere bağlı yaralanma ve ölümler adli tıp pratiğinde önemli bir yer tutmaktadır. Çalışmada; delici kesici alet yaralanmasına bağlı adli otopsisi yapılan olguların değerlendirilmesi amaçlandı. Fırat Üniversitesi Adli Tıp Anabilim Dalında 2005-2018 yılları arasında ölü muayenesi ve adli otopsileri yapılan olguların raporları ve Elazığ Adliyesinde bulunan adli tahkikat dosyaları incelendi. Delici kesici alet yaralanmasına bağlı ölen 84 olgu çalışmaya dâhil edildi. Olguların 67'si (%79,8) erkek 17'si (%20,2) kadın olduğu tespit edildi. Olguların en küçüğü 12 yıl en büyüğü 85 yıl olup, yaş ortalamaları 39,7±17,86 yıl idi. Olguların en sık 31-50 yaş grubunda (n=37, %44,0) olduğu belirlendi. En sık orijin 77 (%91,7) olgu ile cinayet idi. Cinayet vakalarının 39'unda savunma yarası olduğu görüldü. Tüm olguların 21'inde tek yara saptandı. En sık yaralanan bölgenin göğüs bölgesi olduğu saptandı. Göğüs bölgesi yaralanmalarının 40'ında (%64,5) kalp yaralanması olduğu görüldü. Delici kesici alet yaralanmaları özellikle nüfusun üretken olduğu yaş döneminde kişileri etkileyen önemli bir toplumsal sorundur. Şiddeti kolaylaştıran etmenlerin analizi yapılarak önleyici tedbirlerin alınması sağlanmalıdır. Delici kesici aletin kullanıldığı olaylarda orijinin tespitine yönelik ayrıntılı bir soruşturma ile birlikte dikkatli bir postmortem inceleme yapılmasının faydalı olacağı kanaatine varıldı. Anahtar kelimeler: Delici kesici alet yaralanmaları, adli tıp, otopsi, cinayet.