Çukurova University
Anabilim Dalı

Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı

Çukurova University

217

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hidradenitis süpürativa hastalarının serum IL-32 ve IL-36 seviyelerinin ölçülmesi

Giriş ve Amaç: Hidradenitis süpürativa hastalığı kronik, inflamatuar hücre cevabı ve sitokin aktivasyonu ile karakterize, rekürren bir deri hastalığıdır. Patogenezi henüz iyi anlaşılmamıştır. Çoğu çalışmada interlökin ve sitokinlerin potansiyel rolü üzerinde durulmuştur. Bu çalışma ile amacımız hidradenitis süpürativa hastalarının özellikle daha önce az çalışılan serum IL-32 ve IL-36 seviylerinin ölçülüp normal populasyonla karşılaştırıp hastalık patogenezinde rolünü ortaya koymak, bilimsel çalışmalara katkı sağlamaktır. Gereç ve Yöntem: Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ağustos 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran ve hidradenitis süpürativa hastalığına sahip, daha önce biyolojik ajan kullanmayan, 18-65 yaş aralığında, gebe olmayan, emzirmeyen 30 hasta ve Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine Ağustos 2020-Temmuz 2021 tarihleri arasında başvuran herhangi bir kronik hastalığı olmayan, gebe olmayan, emzirmeyen 18-65 yaş arası 20 sağlıklı gönüllü dâhil edildi. Hasta ve gönüllülerden alınan 10 mililitrelik kandan serum ayrıştırdıktan sonra ELISA yöntemi ile IL-32 ve IL-36 seviyeleri ölçülüp karşılaştırıldı. Bulgular: Hasta grubunda (I. grup) IL-36 ortalaması 150,42 ± 46,68 iken kontrol grubunda (II. grup) 81,38 ± 57,85 olarak saptanmıştır. Hasta grubu ile kontrol grubu arasında IL-36 seviyeleri arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001). IL-32 seviyeleri ise I. grupta ortalama 11,37 ± 9,38 saptanırken II. grupta 5,8 ± 2,91 olarak saptanmıştır. I. grupla II. grup arasında IL-32 seviyeleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p<0,004). Sonuç: Sonuç olarak ELISA yöntemiyle ölçülen serum IL-32 ve IL-36 seviyeleri hidradenitis süpürativa hastalarında normal populasyona göre daha yüksek bulundu. Anahtar Kelimeler: Hidradenitis Süpürativa, IL-32, IL-36

Deri hastalıklarıHidradenitis süpürativaNüks+2
İdris Demir
Gaziantep University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bazal hücreli karsinomda klinik, histopatolojik ve dermatoskopik bulguların korelasyonu

Bazal hücreli karsinom , epidermisin formasyonundan sorumlu hücreler olan bazal keratinositlerin düşük "grade" bir malinitesidir. Bazal hücreli karsinom , insanlarda en sık görülen kanserdir. Dermatoskopi ( dermoskopi, epilüminisans mikroskopi, yüzeyel mikroskopi ) dermatolojide kullanılan invaziv olmayan bir tanı metodudur. Bu metod sayesinde klinik muayeneye kıyasla pigmente ve pigmente olmayan deri lezyonlarına çok daha yüksek bir sensitivite ve spesifite ile tanı konulabilir. Malin deri tümörleri daha erkenden saptanabilir ve benin deri tümörlerinin gereksiz eksizyonundan kaçınabilinir. Pigmente bazal hücreli karsinom ve yüzeyel bazal hücreli karsinom ile ilgili çok sayıda dermoskopik çalışma olmasına rağmen bazal hücreli karsinomun tüm tiplerini içeren büyük sayıda hasta populasyonu içeren çalışma sayısı çok azdır. Bu çalışmanın amacı tüm bazal hücreli karsinom alt tiplerini klinik, histopatolojik ve dermoskopik özellikleri açısından geniş bir hasta grubunda karşılaştırmak ve incelemektir. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma , 2012-2015 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran , klinik ve dermoskopik muayenesi yapılan, histopatolojik olarak bazal hücreli karsinom tanısı alan 104 hasta ve 111 bazal hücreli karsinom lezyonu üzerinde retrospektif olarak gerçekleştirilmiştir. Histopatolojik olarak en sık görülen tipler, solid tip BCC ardından infiltratif tip BCC'ydi. Ülserasyon 3. sıklıkla görülen özellikti. Dermoskopik özelliklerden en çok ince kısa telenjiektaziler, ardından sırasıyla pembe-beyaz alanlar, nokta damarlar ve arborize damarlar görüldü. Çalışmada pigmente olmayan bazal hücreli karsinomlarda en önemli özelliklerin vasküler yapıların karakteri, pembe-beyaz alan ve ülserasyon varlığı olduğu görüldü. Dermoskopi, bazal hücreli karsinom alt tiplendirilmesinde altın standart olan histopatolojinin yerini alamasa da ön tanıdaki doğruluk oranını arttırarak klinisyene yardımcı olur.Dermoskopi bazal hücreli karsinom tanısında sadece pigmente lezyonlarda değil pigmente olmayan lezyonlarda da kullanılmalıdır.

DeriDeri neoplazmlarıDermoskopi+6
Didem Dizman
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malin melanomda breslow kalınlığı ile sentinel lenf nodu arasındaki ilişki

Malin melanom (MM), melanositlerden kaynaklanan ve çoğunlukla deriden köken alan malin bir tümördür(1). Tümörün vertikal kalınlığı (Breslow kalınlığı), primer kütanöz melanomda en önemli lokal prognostik faktördür (2-4). Malin melanom en sık lenfatik yolla metastaz yapar ve ilk drene olduğu lenf nodu sentinel lenf nodu olarak adlandırılır. Sentinel lenf nodu biyopsisi (SLNB), melanom hastalarında lenf nodlarının tutulumunu saptamak amacıyla kullanılan bir evreleme prosedürüdür. Elektif lenf nodu diseksiyonu ile kıyaslandığında komplikasyon riski çok daha azdır. SLNB, Breslow kalınlığı 1 mm'den az olan melanomlarda önerilmemektedir(5). Sentinel lenf nodu pozitifliği ve prognozda en önemli histopatolojik parametre olan Breslow kalınlığı arasındaki ilişkiyi saptamak amacıyla yapılan çalışma sayısı az olduğu için bu çalışmada Breslow kalınlığı ile sentinel lenf nodu tutulumu arasındaki ilişkiyi araştırmayı amaçladık. Uzmanlık tezi çalışması için Bezmialem Vakıf Üniversitesi Etik Kurulundan onay alındı. Çalışma, 1995-2015 yılları arasında Vakıf Gureba Eğitim Araştırma Hastanesi ve Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniğine başvuran, histopatolojik olarak Breslow kalınlığı ölçülen ve sentinel lenf nodu biyopsisi yapılan 74 hasta üzerinde retrospektif ve prospektif olarak yapıldı. Breslow kalınlığı, mitoz sayısı ve lenfatik invazyon ile sentinel lenf nodu tutulumu arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulundu (p<0.05). Breslow kalınlığı 1.00 mm altında olan hastalarda sentinel lenf nodu tutulumu saptanmazken, en sık sentinel lenf nodu tutulumu Breslow kalınlığı 4.00 mm ve üzeri hastalarda saptandı. Sentinel lenf nodu biyopsisi evreleme, prognoz tayini ve tedavi belirlenmesi için gerekli bir işlemdir (75). Literatürde Breslow kalınlığı 1mm ve üzeri olan tüm hastalara sentinel lenf nodu biyopsisi önerilmektedir. Ancak 2009 yılında güncellenen AJCC kılavuzuna göre T1b olan yani Breslow kalınlığı 1.00 mm'den az olsa bile ülserasyon olan veya mitoz sayısı ≥ 1/mm2 olan melanom hastalarına sentinel lenf nodu biyopsisi önerilmelidir. Anahtar Sözcükler: malin melanom, breslow kalınlığı, mitoz sayısı, sentinel lenf nodu

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıLenf nodları+2
Buğçe Topukçu
Bezmialem Vakıf University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psöriazis hastalarında vitamin b12 düzeyleri

Psöriazis, genel popülasyonun %1-5 'ini etkileyen, eritematöz plaklar ile karakterize kronik ve tekrarlayan enflamatuvar bir deri hastalığıdır. Psöriazis, epidermal keratinositlerin hiperproliferasyonu ve zayıf farklılaşması ile karakterize olan bir T hücresi aracılı enflamatuvar deri hastalığı olarak kabul edilir. Psöriazise yatkınlık kalıtım ile ilişkili olsa da, hastalık enfeksiyon ve stres gibi çevresel faktörlerden de etkilenmektedir. Diyetin psöriazis etiyolojisi ve patogenezinde rol oynadığı öne sürülmüştür. B12 vitamini, DNA sentezi ve hücresel enerji üretimi için gereklidir. B12 vitamini eksikliği, özellikle hayvansal gıdaların sınırlı alınması veya vitamin emilememesi nedeniyle yaygın görülmektedir. Bu bilgiler dahilinde çalışmanın amacı psöriazis tanısı olan hastalardaki B12 vitamini düzeylerinin kontrol grubu ile karşılaştırılarak değerlendirilmesidir. Bu çalışmada Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Psöriazis polikliniğine 01.02.2018 – 01.04.2018 tarihleri arasında başvuran ve vitamin B12 düzeyleri istenmiş 88 psöriazis hastası geriye dönük saptanıp hasta grubu olarak kabul edilmiştir. Aynı tarihler arasında diğer polikliniklere başvuran B12 düzeyleri istenmiş, yaş ve cinsiyet uyumlu 72 kişi geriye dönük saptanarak kontrol grubu olarak kabul edilmiştir. Mann Whitney U Non-parametrik testine göre kontrol grubu ile psöriazis grubu arasında B12 vitamini düzeyleri arasında istatistiksel anlamlı bir fark görülmemiştir (p=0,092). Ancak psöriazis tanılı hastaların, kontrol grubuna göre daha küçük yaşta olduğu görülmüştür (p=0,001). Psöriazisli hastalardaki yaş ortalamasının daha düşük olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca cinsiyet ile de B12 vitamini düzeyleri arasında bir fark görülmemiştir. Elde edilen bu değerlerin ileriki çalışmalarda psöriazis alan şiddeti indeksi (PASİ) ile birlikte korelasyonunun araştırılması, kontrol ve hasta grubunda B12 vitamini düzeyleri arasında fark görülmese dahi serum B12 vitamini düzeylerine bakılarak hastalık şiddeti hakkında değerlendirme yapılmasına olanak sağlayacak bir belirteç olabilir. Anahtar Kelimeler: Psöriazis, B12 vitamini, Psöriazis ve B12 vitamini ilişkisi

Deri hastalıklarıPsoriyazisVitamin B 12
Yahya Beşkardeş
Bezmialem Vakıf University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriasis hastalarında solunum fonksiyon testlerinin ve karbonmonoksit difüzyon testinin değerlendirilmesi ve hastalık şiddeti ile ilişkisi

Amaç: Bu çalışmada herhangi bir akciğer hastalığı ve semptomu olmayan ve sigara kullanmayan psoriasis hastalarındaki solunum fonksiyon testleri ve karbonmonoksit difüzyon kapasitesini değerlendirmeyi ve hastalık şiddetinin, PASI skorunun, hastalık süresinin, MTX tedavisinin, hastalık başlangıç yaşının, psoriatik artrit(PsA) ve diyabet(DM) varlığının solunum fonksiyon parametreleri üzerine olan etkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 2015-2016 yılları arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Dermatoloji bölümünde takip ve tedavi edilen psoriasis hastaları arasında sigara içmeyen ve herhangi bir solunum sistemi hastalığı veya semptomu olmayan 91 hasta dahil edildi. Hastalar kullanmakta oldukları tedavilere göre sadece topikal tedavi kullananlar hafif psoriasis; fototerapi ve/veya sistemik tedavi kullananlar orta-şiddetli psoriasis olarak sınıflandırıldı. Ek olarak orta-şiddetli psoriasis grubundaki hastalar metotreksat kullanımına göre en az 3 ay süreyle metotreksat kullanılmış olanlar MTX(+) orta-şiddetli psoriasis, hiç metotreksat kullanılmamış olanlar MTX(-) orta-şiddetli psoriasis olarak 2 gruba ayrıldı. Tüm hastaların demografik, klinik özellikleri, spirometri ve DLCO sonuçları (yaş, cinsiyet, VKİ, psoriasis başlangıç yaşı, erken veya geç başlangıçlı olması, hastalık süreleri, hastalık şiddeti, PASI skorları, PsA, DM gibi komorbiditeleri ve FVC, FEV1, FEV1/FVC, FEF25-75, DLCO ve DLCO/VA değerleri) kaydedildi. Bulgular: 91 psoriasis hastasının 22'si(%24,2) erkek, 69'u(%75,8) kadın, yaş ortalaması 41,2±14, ortalama hastalık başlangıç yaşı 28±14,2, ortalama VKİ 30±6,3kg/m2 ve medyan hastalık süresi 10(1-38) yıl, medyan PASI skoru 2,2(0-12,5) idi. 69'u(%75,8) Tip 1 psoriasisti. 91 hastanın 21'inde(%23,1) PsA, 10'unda(%11) DM vardı, 34'ü hafif psoriasis, 57'si orta-şiddetli psoriasisti(30 MTX(+), 27 MTX(-)). Gruplar arasında yaş, cinsiyet, VKİ, hastalık başlangıç yaşı, erken başlangıçlı psoriasis hastası açısından anlamlı fark yoktu. PASI skoru, medyan hastalık süresi, PsA ve DM açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu(sırasıyla p<0,001, p=0,014, p<0,001, p=0,002). Hastaların 53'ünde(%58,2) spirometri ve/veya difüzyon kapasitesinde bozukluklar saptandı. 6 hastanın spirometrik sonuçları oryantasyon sağlayamadıkları için hariç tutuldu. Geriye kalan 86 hastanın 21'inde (%24,4) küçük havayolu obstrüksiyonu (KHYO), 1'inde(%1,2) restriktif bozukluk saptandı. Büyük havayolu obstrüksiyonu hiçbir hastada yoktu. KHYO olan hastaların 10'u(%35,7) MTX(+) orta-şiddetli psoriasis, 9'u(%36) MTX(-) orta-şiddetli psoriasis, 2'si(%6,1) hafif psoriasis grubundaydı. Gruplar arasında KHYO açısından anlamlı fark vardı(p=0,006). DLCO bulgularına göre hastaların 35'inde(%38,5) DLCO ve 12'sinde(%13,2) DLCO/VA bozukluğu(<%80) bulundu. Gruplar arasında DLCO, DLCO/VA bozukluğu açısından anlamlı fark yoktu(p>0,05). Grupların arasındaki SFT ve DLCO değerleri karşılaştırıldığında orta-şiddetli psoriasis grubunda FEV1, FVC, FEV1/FVC, FEF25-75 değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı düşüklük olduğu görüldü (sırasıyla p<0,001, p=0,033, p=0,041, p=0,012). PASI skoru ile FEV1, FEV1/FVC, FEF25-75 değerleri arasında negatif yönde anlamlı korelasyon olduğu saptandı(sırasıyla r=-0,234,p=0,030; r= -0,225,p=0,037; r=-0,215, p=0,047). Hastalık süresi ile SFT ve DLCO değerleri arasında herhangi bir anlamlı korelasyon saptanmadı. MTX kullanımının, psoriasis başlangıç yaşının, psoratik artrit ve diyabet varlığının solunum fonksiyonları üzerine herhangi bir etkisi bulunmadı. Sonuç: Psoriasis hastalarında herhangi bir solunumsal semptom veya sigara kullanımı olmasa da SFT ve DLCO bozuklukları gelişebilmektedir. SFT bozuklukları hastalık şiddeti ile artış gösterirken, DLCO bozuklukları hem hafif hem de orta-şiddetli psoriasis hastalarında görülebilmektedir. Bu nedenle biz SFT ve difüzyon testlerinin psoriasis hastalarındaki latent solunum sistemi hastalıklarına erken tanısında faydalı olabileceğini önermekteyiz.

DifüzyonHastalık şiddeti indeksiKarbonmonoksit+3
Kadriye Sallahoğlu
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik spontan ürtiker hastalarında endokrinolojik hastalıkların değerlendirilmesi

Ürtiker, kaşıntılı kabarıklıklar, anjioödem(AÖ) veya her ikisinin beraber görüldüğü yüzeyel dermiste ödem oluşumu ile karakterize vasküler bir reaksiyondur. Ürtiker 6 haftadan kısa sürerse akut ürtiker (AÜ) adını alırken 6 haftayı aşan durumlar kronik ürtiker (KÜ) grubu içinde değerlendirilir. KÜ etiyolojisi ili ilgili birçok çalışma yapılmış olmasına rağmen bazı hastalarda etiyoloji hala aydınlatılamamaktadır. Bu hastalar kronik spontan ürtiker (KSÜ) olarak değerlendirilmektedir. Endokrinolojik hastalıklar hormonların ve/veya hormonların etkilediği organların neden olduğu bir dizi hastalıklardır. Literatürde otoimmun tiroit hastalıkları ile KSÜ ilişkisini gösteren çalışmalar mevcut olsa da hala bu birlikteliğin sebebi ile bir görüş birliği sağlanamamıştır. KSÜ'nün kronik inflamasyonla seyrettiğine dair kanıtlar son yıllarda artmaktadır. Kronik inflamasyonla seyreden diğer deri hastalıklarında olduğu gibi KSÜ'de de metabolik sendrom riski artışını bildiren yayınlar mevcuttur. Seks hormonlarının kadın hasta popülasyonunda az oranda da olsa semptom şiddetine etkisi olduğunu bildiren çalışmalar mevcuttur. KSÜ prevelansında çocukluk döneminde cinsiyet açısından anlamlı bir fark bulunmaması, 20-64 yaş arasında kadın cinsiyet baskınlığı, 64 yaş sonrasında ise bu farkın kaybolması bu durumun seks hormonlarının patogeneze katkıda bulunduğu hipotezini desteklemektedir. Biz bu çalışmada KSÜ hastalarında ve kontrol grubunda eşlik eden endokrinolojik hastalıkların insidansını, hastaların ve kontrol grubunun epidemiyolojik özelliklerini, tiroit fonksiyon testlerini, kan glukoz düzeylerini, tiroit oto antikor seviyelerini, kadın hastaların ürtiker şiddetlerinin menarş, menstruasyon dönemleri, gebelik, oral kontraseptif(OKS)/hormon replasman tedavisi(HRT) kullanımı ile değişip değişmediğini ve varsa eşlik eden diğer endokrinolojik hastalıkları değerlendirmeyi amaçladık. Çalışmaya Ocak 2021-Haziran 2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji polikliniğine başvurup KSÜ tanısı alan, yaşları 18 ile 74 arasında değişen 107 hasta ile bilinen sistemik bir hastalığı olmayan yaşları 18 ile 65 arasında değişen yaş ve cinsiyet açısından hasta grubu ile eşleşecek şekilde seçilen 53 gönüllü birey kontrol grubu olarak dahil edildi. Hasta ve kontrol grubunda açlık serum glukoz, TSH, serbest T4 (sT4), anti tiroglobulin (Anti-TG) anti tiroid peroksidaz (Anti-TPO) düzeyleri karşılaştırıldı. Ayrıca her iki grup endokrin sistemin diğer elemanlarını (paratiroid, hipotalamus-hipofiz-adrenal aksı, gonadlar, pankreas) ilgilendiren hastalıkların varlığı açısından detaylı olarak sorgulandı. Hasta ve kontrol grubunda TSH ve sT4 seviyelerinde istatistiksel olarak anlamlı düzeyde fark tespit edilmemiştir. Ancak TSH düşüklüğü KSÜ grubunda oransal olarak daha yüksek olduğundan rutin takibin önemli olduğunu düşünmekteyiz. Anti-TG açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmamışken Anti-TPO düzeyi KSÜ grubunda anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p=0,014). Hasta grubundaki bireylerin 19'unda yüksek Anti-TPO düzeyi saptanmışken kontrol grubunda sadece 2 hastada yüksek seviyede Anti-TPO gözlendi. Tiroit oto antikor pozitifliği bulunan hastalarda tiroit fonksiyon testleri takibinin sık aralıklarla yapılması gerektiğini ve bu hasta grubunda KSÜ ile görülme sıklığı artmış diğer otoimmün hastalıkları da sorgulamanın yararlı olacağını düşünüyoruz. Kronik inflamasyonla giden deri hastalıklarının metabolik sendrom açısından bir risk faktörü olduğu bilinmektedir. KÜ'de sistemik inflamasyon düzeyinin arttığına dair veriler gün geçtikçe artmaktadır. Biz çalışmamızda DM oranını anlamlı olarak yüksek bulduk (p=0,016). Kronik ürtiker hastalarının genç yaşlarına rağmen metabolik sendrom komponentlerinden bir veya daha fazlasını taşıyabileceğini, bu durumun göz önünde bulundurularak uygun tarama testlerinin yapılması gerektiğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda hormonal faktörlerin ürtiker şiddetini etkilediğini belirten hastalar olsa da istatistiksel olarak bir yorum yapmak mümkün değildir. Literatürde doğal hormonal faktörlerin ve OKS/HRT kullanımının KSÜ üzerine etkisini inceleyen randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Endokrin sistemEndokrinolojiKaşıntı+4
Tahsin Çağdaş Akaslan
Bezmialem Vakıf University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Romatoid artrit, ankilozan spondilit ve psöriatik artrit hastalarının tırnak bulgularının klinik ve dermoskopik olarak değerlendirilmesi ve psöriasis hastaları ile karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Psoriasis immün aracılı mekanizma ile oluşan kronik inflamatuvar (IMID grubu) bir hastalıktır ve psoriatik artrit, psoriasisin en sık görülen komorbiditesidir. Romatoid artrit (RA) ve Ankilozan Spondilit (AS) de IMID grubuna dahil olan ve psoriatik artrit ile klinik benzerlikleri bulunan hastalıklardır. Tırnak tutulumu psoriasis ve özellikle de psoriatik artrit için özel önem taşır. Tırnağın eklem sisteminin bir uç parçası olarak görülmesiyle birlikte RA ve AS gibi hastalıklarda da tırnak lezyonlarının görülebileceği düşünülmüştür. Bu çalışmada, RA ve AS hastalarında tırnak değişikliklerini araştırmayı ve psoriasis ile psoriatik artrit hastalarında görülen zengin tırnak bulguları ile karşılaştırmayı amaçladık. Yöntem: Çalışmaya 1.11.2020 ve 1.11.2021 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Dermatoloji polikliniğine başvuran 25'er eklem tutulumu olan ve olmayan psoriasis hastası ile Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon polikliniğine başvuran 25'er romatoid artrit ve ankilozan spondilit hastası dahil edildi. Hastaların el tırnakları muayene edildi ve her elden ikişer tırnak ve çevresinin dermoskopik görüntüleri kaydedildi. Hastaların demografik ve klinik özelliklerinin yanında gözle görülen ve dermoskopik tırnak bulguları kaydedildi. Bulgular: Hastaların 35'i erkek, 65'i kadındı. Yaş ortalaması 43.59 ±12.69'di. Eklem tutulumu olan ve olmayan psoriasis hastaları arasında PASI ve NAPSI ortalamalarında fark bulunmadı (sırasıyla p=0.382, p=0.734). Psoriasis hastalarında hastalık süresi arttıkça NAPSI skoru da korele olarak artıyordu (p=0.02). Eklem tutulumu olmayan psoriasis hastalarında gözle görülebilen en sık tırnak bulgusu onikoliz (%88, n=22) ve yüksük tırnak (pitting) (%88, n=22) iken PsA hastalarında da bulgular benzerdi (onikoliz: %88, n=22; pitting: %80, n=20). Ankilozan spondilit grubunda en sık saptanan tırnak bulgusu ise (%56, n=14) lökonişi iken romatoid artrit grubunda en sık görülen tırnak bulgusu (%48, n=12) tırnakta dikey çizgilenme-trakinoişiydi. Lökonişi ve yatay çizgilenme-çöküklük bulgularında gruplar arasında istatiksel anlamlı fark saptanmadı (sırasıyla p= 0.56, p=0.05). Dermoskopide; Ps, PsA, RA ve AS hastalarında proksimal tırnak kıvrımında çok sıralı kapiller damarlanma sık görüldü. Megakapiller (%32, n=8), mikrohemorajik odak (%32, n=8), düzensiz, üst üste binmiş damar görünümü (%48, n=12) en çok ankilozan spondilit hastalarında görülürken; çarpık, dallanmış, morumsu damarlanma en çok (%20, n=5) romatoid artrit hastalarında saptandı. Psoriasis hastalarında (Ps: %76, n=19; PsA: %84, n=21) seyrek veya yaygın kümelenmiş noktasal damarlanma daha fazla görülürken (p<0.001), romatoid artrit hastalarında (%64, n=6) paralel kümelenmiş damarlar-kısa lineer damarlar daha fazla saptandı (p=0.01). Yine psödofiber işareti en çok PsA hastalarında görüldü (p=0.04). Sonuç: IMID grubu hastalıklarda patogenezdeki inflamasyon ve vasküler değişiklikler nedeniyle tırnak bulguları sık görülebilir ancak yine de RA ve AS hastalarında psoriasis hastalarındaki kadar zengin tırnak bulguları saptanmamıştır. Yüksük tırnak (pitting), onikoliz, splinter hemoraji ve subungual hiperkeratoz psoriasis tırnağında sık görülürken; lökonişi ve yatay çöküklük hastalığa özgün bulunmamıştır. Proksimal tırnak kıvrımında seyrek veya yaygın kümelenmiş noktasal damarlanma psoriasis tırnağını; paralel kümelenmiş, kısa lineer damarlanma ile düzensiz, dallanmış, morumsu damarlanma ise RA tırnağını düşündürebilir. Sonuç olarak; IMID grubu hastalıkların özellikle erken dönemde ayrımlarında dermatolojik muayene, detaylı tırnak muayanesi ve tırnak dermoskopisi büyük önem taşır.

Artrit-psoriatikArtrit-romatoidDermoskopi+4
Begüm Güneş
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hidradenitis süpürativa: Epidemiyoloji, klinik özellikler ve komorbid ilişkiler

Hidradenitis süpürativa, aksilla, kasık ve meme altındaki apokrin bezi taşıyan deri alanını etkileyen, uzun süreli, tekrarlayıcı, ağrılı, sinüs traktüsleri ve skarla sonuçlanabilen derin yerleşimli nodül ve abseler ile giden kronik inflamatuar bir hastalıktır. Sıklıkla 2-4. 10 yılda ortaya çıkmakla birlikte kadınlarda erkeklere göre 3 kat daha fazla görülmektedir. HS'nın mekanizması tam olarak aydınlatılamamış olsa da, lezyon oluşumunun pilosebase-apokrin ünite içindeki foliküler hiperkeratoz ve oklüzyon gelişiminden kaynaklı olduğuna inanılmaktadır. İnflamatuar sitokinlerin merkezi rolünün yanı sıra genetik, mikroorganizmalar ve hormonlar gibi faktörlerin hastalık patogenezinde rol oynadığı gösterilmiştir. Tek merkezden yürütülen bu çalışmada HS'nın demografik ve klinik özelliklerini araştırdık ve hastalık şiddetinin risk faktörlerini belirledik. Toplamda 72 kadın ve 121 erkek hastayı içeren 193 hasta ile çalışma fırsatı bulduk. Çalışmaya katılan hastaların yaş ortalaması 34.51±12.11 yıl, ortalama hastalık süresi 5.94±6.65 yıl idi. Kohortumuzdaki HS'lı bireylerde ailesel geçiş oranı % 21,8 bulunmuştur. HS'nın önemli bir parçası olduğu foliküler oklüzyon tetratı sorgulamasında hastaların % 6.7'sinde saçlı derinin dissekan selüliti, % 10.9'unda akne konglobata ve %35.8'inde pilonidal sinüs mevcuttu. Toplamda 5 hasta FOT'nın tamamını karşılıyordu. Hastaların % 61.1'i Evre I, % 24.4'ü Evre II ve % 14.5'i Evre III idi. Çalışmaya dahil edilen popülasyonda 93 hastada (% 48,2) en az bir komorbidite eşlik etmekteydi ve en sık görüleni psikiyatrik komorbiditeler iken ikinci ve üçüncü sırada diyabetes mellitus ve hipertansiyon görülmektedir. Lojistik regresyon analizinde kategorik değişkenler ile cinsiyet değişkeni arasındaki ilişkiler irdelendiğinde ise vücut kitle indeksi grupları, alkol kullanımı, çalışma, akne vulgaris, saçlı derinin dissekan selüliti, akne konglobata, pilonidal sinus ve hurley değişkenleri için bulgular istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Daha şiddetli hastalık hastalık süresi, sigara paket/yıl sayısı, erkek cinsiyet, kasık, kalça, abdomen, baş-boyun, genital ve ense-sırt tutulumu ile ilişklendirildi. Çalışmaya ait sonuçlarımız HS hastalarının demografik, klinik ve komorbid özellikleri hakkında veri sağlamakta ve literatüre katkıda bulunmaktadır.

EpidemiyolojiHidradenitis suppurativaKomorbidite
Gökhan Kaya
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lökositoklastik vaskülitin demografik özellikleri ve etyolojik faktörler

Amaç: Bu çalışmada, lökositoklastik vaskülit tanısı alan 75 hastanın klinik ve demografik özelliklerini, etyolojide yeralan faktörleri ve tedavi seçeneklerini belirlemek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya klinik ve histopatolojikolarak lökositoklastik vaskülit tanısı alan 75 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı, cinsiyeti, özgeçmiş ve soygeçmişözellikleri, kullandıkları ilaçlar, hastalığın görüldüğü mevsim ve atak sayısı, lezyonların yerleşim yeri ve tipi,lezyonlardaki semptom varlığı ve deri dışı bulguların varlığı kaydedildi. Hastalardan istenen hemogram, eritrositsedimantasyon hızı, karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri, Antistreptolysin O titresi (ASO), antinükleer antikor(ANA) , Anti çift sarmal DNA (dsDNA) , C-reaktif protein (CRP), romatoid faktör (RF) , anti- HIV, hepatit serolojisi ,kriyoglobulinler, tam idrar tetkiki, gaytada gizli kan, posterior-anterior akciğer grafisi ve batın ultrasonografisisonuçları kaydedildi. Hastalar ile ilgili tüm veriler geriye dönük olarak hasta dosyalarından elde edildi.Verilerinistatistiksel analizinde ortalama değerleri ve standart sapmayı saptamak için student-T testi kullanıldı. Kategorizeedilebilen sonuçlar ki-kare testi ile analiz edildi. Ki-kare testi ile belirlenemeyenler için Fischer'in exact testikullanıldı. İstatistiksel olarak anlamlılık için p<0,05 olarak kabul edildi. Elde edilen bulgular değerlendirilirken SPSS(Statistical Package for Social Sciences) for windows 13.0 istatistik paket programı kullanıldı.Bulgular: Hastalarınortalama yaşı 43,57 (4-86) olup 43'ü kadın, 32'si erkekti.Lezyonlar hastaların % 80' inde (n=60) sadece altekstremitede yerleşirken en sık görülen klinik bulgu palpabl purpura (%64,n=48) idi. Hastaların 48 `i (%64)asemtomatikken, en sık eşlik eden deri dışı semptomlar artralji ( n=20 , %26.7) ve karın ağrısı (n=14, %18.6) idi.Lökositoklastik vaskülitin en sık idyopatik (% 20,6) ikinci sıklıkta enfeksiyonlarla (%17,3) ilişkili olduğu desteklendi.HSP tanısı alan hastaların yaş ortalaması (26.8) ile kutanöz lökositoklastik vaskülit tanısı alan hastaların yaşortalaması (51.5) arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p <0,005). Erkek/kız oranı 1.67 olaraktespit edildi. Kutanöz lökositoklastik vaskülit ve HSP'lı hastaların başvurduları mevsimler arasında istatistiksel olarakanlamlı farklılık saptanmazken (p >0,005), her iki hastalığında yaz aylarında pik yaptığı fakat kutanözlökositoklastik vaskülitin en sık yaz aylarında, HSP'nin ise en sık kış aylarında görüldüğü tespit edildi. HSP'lıhastalarda yaşın artmasıyla renal tutulum, GIS tutulum veya eklem tutulumu arasında anlamlı ilişki saptanmadı(p>0,005).Sonuç: Lökositoklastik vaskülitin literatürle uyumlu olarak 40 yaş civarında, alt ekstremitede palpablpurpuralar ile en sık asemptomatik seyrettiği, idiyopatik ortaya çıktığı, etyolojide ilaçlardan en sık antibiyotiklerinsorumlu olduğu, inflamatuvar kollajen hastalıklar ve malinite ile ilişkili olduğu, sedimentasyon yüksekliğinin en sıkgörülen laboratuvar bulgusu olduğu, hastalığın genellikle kendini sınırladığı, HSP'lı olgularda erkek oranının yüksekolduğu, kış aylarında sık görüldüğü söylenebilir. Literatürle uyumlu olmayacak şekilde lökositoklastik vaskülitinkadınlarda daha sık görüldüğü ve HSP'lı olgularda yaş arttıkça renal tutulumda artış olmadığı saptandı.

Alkım Ünal
Bezmialem Vakıf University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriasis hastalarında bazal hücreli karsinom prevelansı

Başlıca deriyi ve eklemleri etkileyen kronik inflamatuvar bir hastalık olan psoriasis tüm dünyanın %3-4'ünü etkilemektedir. Romatoid artrit, crohn hastalığı veya psoriasis gibi inflamatuvar hastalıkların kanser riskini artırdığı ileri sürülmektedir. Psoriasis hastalarında immünsupresif ajanlar, metotreksat, siklosporin ve UV tedaviler kanser riskini attırabilmektedir. Ancak, psoriasis ile melanom dışı deri kanserleri (NMSC) arasındaki ilişki tartışmalıdır. NMSC tipleri içerisinde skuamoz hücreli karsinomun (SCC) psoriasisle ilişkisi hakkında çok sayıda çalışma bulunmasına rağmen, bazal hücreli karsinom (BCC) ile psoriasis ilişkisini inceleyen sınırlı sayıda çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmada psoriasis hastalarında BCC tanısı , BCC varlığından şüphenilen vakalardan biyopsi alınarak , histopatolojik olarak doğrulanarak konuldu . Gereç ve Yöntem Çalışma, 1 Ocak 2020 ile 1 Temmuz 2020 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Dermatoloji Polikliniğine başvuran, psoriasis tanısı ile takipli hastalar ile gerçekleştirildi. Çalışma 346 psoriasis hastası ile yaş ve cinsiyet ile uyumlu 306 kontrol arasında gerçekleştirildi. Hastaların demografik, klinik özellikleri ve kullandıkları farmakolojik tedavileri kaydedildi. Psoriasis şiddeti "Psoriasis Area and Severity Index (PASI)" ile değerlendirildi. Klinik olarak şüphelenilen vakalarda BCC tanısı histopatolojik olarak yapıldı. Bulgular Hastaların ortalama yaşı 49,9 ± 15,8 yıl, kontrol grubunun 49,4 ± 13,4 yıldı. Hastaların %53,7'si, kontrol grubunun %52,2'si kadındı. Demografik özellikler gruplar arasında farklılık göstermiyordu. Hastaların %6,6'sında (n = 23), kontrol grubunun %2,9'unda (n = 9) BCC görüldü. Psoriazis hastalarında BCC sıklığı kontrollere göre anlamlı derecede daha yüksekti (p=0,029). En sık BCC tipi nodüler BCC'ydi (%39,1). Psoriasis hastalarında, BCC olanlar, olmayanlardan daha yaşlıydı (p<0,001), BCC olanlarda artrit varlığı (p<0,001) ve sigara kullanımı daha sıktı (p=0,003). Psoriasis tedavileri arasından sadece PUVA alan hastalarda BCC sıklığı daha yüksek izlendi (p<0,001). BCC olan hastalarda, olmayanlara kıyasla PUVA seans sayısı daha çoktu (p=0,010). Sonuç Psoriasis hastalarında BCC sıklığı artmıştır. PUVA tedavisi BCC riskini artırabilir, bu nedenle PUVA tedavisi alanlar psoriasis hastaları BCC açısından taranmalıdır.

KarsinomaKarsinoma-bazal hücreliPrevalans+1
Aliye Sevdem Gülcan
Bezmialem Vakıf University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atopik dermatit hastalarında insülin direncinin hastalık şiddeti ve süresiyle ilişkisi

Giriş ve Amaç: Atopik dermatit; kaşıntı, egzama, uyku bozukluğuyla karakterize ve enfeksiyöz, alerjik, psikiyatrik komorbiditelerin görüldüğü, kronik olarak ataklar halinde tekrarlayan, inflamatuar bir deri hastalığıdır. Bu çalışmada atopik dermatit hastalarında insülin direncinin hastalık şiddeti ve süresiyle ilişkisi araştırılmıştır. Yöntem: Çalışmaya 1 Eylül 2022 ve 1 Ekim 2023 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi hastanesi, dermatoloji polikliniğine başvuran, yaşları 5-61 arasında olan 32 atopik dermatit hastası dahil edildi. Hastaların anamnez notları, fizik muayene bilgileri, kilo ve boy değerleri, vücut kütle indeksi (body mass index-BMI), SCORAD (Severity scoring of Atopic Dermatitis) ve EASI (Eczema Area and Severity index) değerleri ve laboratuvar değerleri, HOMA-IR(Homeostatic Model Assesment of Insulin Resistance), HbA1C, serum trigliserid, HDL, total IgE değerleri kaydedildi. Hastalar SCORAD değeri 25'in altında olanlar hafif, 25-50 arası orta, 50 üzeri şiddetli atopik dermatit olarak sınıflandırıldı. HOMA-IR değeri 2,5 üzeri değerler insülin direnci için eşik değer olarak kullanıldı. Bulgular: Yetişkin ve çocuklarda, orta ve şiddetli atopik dermatit hastalarında ortalama HOMA-IR 2,16 iken hafif atopik dermatit hastalarında ortalama HOMA-IR 1,62 saptandı. Çocuklarda HOMA-IR değeri yüksek hastalarda ortalama SCORAD 44,78 iken HOMA-IR 2,5'in altında olanlarda ortalama SCORAD 41,2 bulundu. İnsülin direnci olan yetişkinlerde ise hastalık şiddetinde anlamlı fark görülmedi. HOMA-IR değeri yüksek hastaların ortalama hastalık süresi 120 ay iken HOMA-IR düşük hastaların ortalama hastalık süresi 135 aydı; tüm hastaların ortalama hastalık süresi 132 aydı. Hastalık şiddetine göre hastalık süreleri arasında anlamlı fark görülmedi. Hastalarımızın %25'inin (n=8) klinik depresyon tanı ve tedavisi aldığı saptandı. Sonuç: Orta ve şiddetli atopik dermatit hastaları ile hafif AD hastaları arasında insülin direncinde istatistiksel anlamlı fark görülmemiştir. Fakat ilk grupta ikinci gruba göre daha yüksek ortalama HOMA-IR değeri ve ortalama BMI tespit ettik. Bu durum orta ve şiddetli AD hastalarının obeziteye ve insülin direncine daha yatkın olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca istatistiksel anlamlı farkla olmasa da, HOMA-IR değeri yüksek çocuklarda ortalama SCORAD değerini daha yüksek bulduk. İnsülin direnci çocuklarda hastalık şiddetini arttırıyor olabilir. Hastalık süresinin uzun olmasının hastalık şiddetini veya insülin direncini arttırmadığı sonucuna varıldı. Sağlıklı topluma göre atopik dermatit hastalarında klinik depresyon tanı ve tedavisinin daha sık görüldüğü saptandı. Sistemik tedavi alan hastalarda insülin direnci, sadece topikal tedavi alanlardan istatistiksel anlamlı olarak düşük saptandı. Anahtar Kelimeler: Atopik dermatit, insülin direnci.

Deri hastalıklarıDermatitDermatit-atopik+2
Ömer Mert
Bezmialem Vakıf University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Seboreik dermatitte malassezia türlerinin rolü

Amaç: Etyolojisi henüz tam olarak bilinmeyen, birçok nedenin ortaya sürüldüğü SD'te malassezia türlerinin etiyolojik rolünün araştırılması amaçlandı.Gereç ve yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji ABD polikliniğine başvuran 49 SD'li hasta (31 erkek, 18 kadın) alındı. Hastaların hem lezyonel hem de nonlezyonel bölgelerinden kültür için örnek alındı. Kültürler leming notman agar ile doldurulmuş rodac kontact platelere alındı.Bulgular: Lezyonel alınan örneklerden 7'sinde (% 14,3) m. furfur, 3'ünde (% 6,1) m.globosa üremesi oldu. Nonlezyonel alınan örneklerin ise 3'ünde (% 6,1) m. furfur üremesi oldu. Hem lezyonel hemde nonlezyonel örneklerin 3'ünde (% 6,1) tür tayini yapılamadı. Lezyonel ve nonlezyonel bölgelerde üreyen türler karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lezyonel bölgede üreme saptanan hastaların 12'sinde (% 92,3) lezyonlar rekürren karakterdeyken 1 hastada (% 7,7) ise lezyon primer idi. Non-lezyonel bölge ise üreme saptanan 6 hastanın 4 tanesinde lezyonlar rekürren (% 66,7), 2'si (% 33,3) ise primer olarak saptandı. Yine yapılan istatistiksel analizde bu iki değer arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Lezyon ve hastalık sürelerinin üreme üzerine etkisine bakıldı. İstatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Bu çalışmada lezyonel bölgede daha çok sayıda üreme saptanmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı. Malassezia türlerinin bu hastalıktaki rolünün anlamlı olup olmadığının daha net olarak belirlenmesi için daha fazla sayıda hasta ile yapılacak çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar sözcükler: Seboreik dermatit, malassezia, dermatoloji

Deri hastalıklarıDermatitDermatoloji+1
Kenan Yıldız
Çukurova University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Morfeada fototerapi/fotokemoterapinin etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Morfeada Fototerapi/Fotokemoterapinin etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesiGereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Polikliniğine Mayıs 2004 - Mart 2010 tarihleri arasında başvuran, kesin tanıları klinik ve histopatolojik olarak konulan 36 morfealı olgu retrospektif olarak değerlendirildi. Olguların verilerine bilgisayar kayıtlarından, dosyalarından ve Anabilim Dalımız fototerapi birimi kayıtlarından ulaşıldı. Morfealı olgular yaş, cinsiyet, klinik özellikleri ve uygulanan fototerapi/ fotokemoterapi protokollerine göre; uygulanan tedavilerden alınan klinik yanıtlarına, yan etkilerine ve nükslerine göre; uygulanan tedavilerden alınan histopatolojik yanıtlarına göre değerlendirildi. Klinik iyileşme inspeksiyon ve palpasyonla değerlendirildi skleroz ve eritemin kaybolması gibi klinik iyileşme bulguları ve histopatolojik bulgular ışığında iyileşmesi saptanan hastalar idame tedavi protokolüne alındı.Bulgular: 2 plak tip morfealı olguya geniş band UVA fototerapi, 1 plak tip morfealı olguya dar band UVB fototerapi, 1 lineer morfealı olguya sistemik PUVA, 2 morfealı (1'i plak, diğeri lineer) olguya geniş band UVA + nemlendirici, 2 plak tip morfealı olguya dar band UVB + nemlendirici, 1 plak tip morfealı olguya geniş band UVB + nemlendirici, 3 morfealı (2'si plak tip, 1'i lineer tip) olguya geniş band UVB + kalsipotriol, 24 morfealı (4'ü lineer tip, 20'si plak tip) olguya geniş band UVA + kalsipotriol tedavileri uygulanmıştı.Sonuçlar: Fototerapi/fotokemoterapi ile erken morfealı olgularda daha etkili ve güvenilir sonuçlar gözlenmiştir. Sistemik PUVA'nın şiddetli formlarda ve ciddi deformite riski olanlarda dikkatli olgu seçimi ile uygulanması gerektiği, etkinliğinin prospektif ve daha geniş olgu serileri ile araştırılması gerektiği düşüncesindeyiz. Fototerapi protokollerine (Genişband UVB, Darband UVA gibi) kalsipotriol ilavesinin tedaviden istenilen yanıtta belirgin artış oluşturduğu kanaatindeyiz. Ancak morfeada fototerapi/fotokemoterapinin etkinliğinin belirlenebilmesi için daha çok olguda uygulanımının ve karşılaştırılmalı prospektif çalışmaların yararlı olacağı düşüncesindeyiz.Anahtar kelimeler: Morfea, Fototerapi, Fotokemoterapi

Deri hastalıklarıFotokemoterapiFototerapi+4
Mustafa Mesut Demirci
Çukurova University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Avrupa baseline serisi ile yama testin ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci günlerdeki okuma sonuçlarının karşılaştırılması

Amaç: Alerjik kontakt dermatit tanısında altın standart olan yama testin ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci günlerdeki okuma sonuçlarını karşılaştırarak en uygun okuma zamanı tespit edilmeye çalışıldı.Gereç ve Yöntem: Alerjik kontakt dermatit şüphesi olan 100 hastaya (39'u erkek, 61'i kadın) Avrupa Baseline Serisi ile yama testi yapıldı. Testler ikinci gün, üçüncü gün, beşinci gün ve yedinci gün okundu.Bulgular: Çalışmaya alınan hastalarda ikinci okuma gününde 38 pozitif reaksiyon, üçüncü okuma gününde 38 pozitif reaksiyon, beşinci okuma gününde 35 pozitif reaksiyon ve yedinci okuma gününde 29 pozitif reaksiyon gözlendi. İkinci okuma gününde sensitivite %84,6 ve spesifite %99,8, üçüncü okuma gününde sensitivite %97,4 ve spesifite %100, beşinci okuma gününde sensitivite %89,7 ve spesifite %100, yedinci okuma gününde sensitivite %74,4 ve spesifite %100 bulundu.Sonuç: Yama testinde en doğru sonuca ulaşmak için tek okuma yapılacaksa üçüncü gün okuma, çift okuma yapılacaksa üçüncü ve beşinci gün okuma daha tercih edilirdir.Anahtar sözcükler: Alerjik kontakt dermatit, yama testi, okuma günleri.

Alerji ve immünolojiDermatit-kontakHipersensitivite+2
Abdurrahman Doğmuş
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Aeroalerjen karışımları ile yapılan deri testinin duyarlılığı ve özgüllüğü

Amaç: Atopi; sıklıkla protein yapıdaki alerjenlerle doğal karşılaşma sonucu bireyin duyarlı hale gelmesi ile immünglobulin E antikor cevabı oluşturmasına kişisel ve/veya ailesel eğilim şeklinde tanımlanmaktadır. Öykü ve klinik bulgulara ek olarak atopi tanısının temel taşlarından biri deri prick testidir. Bu çalışmanın amacı öyküsünde atopi şüphesi olan hastalarda 8 çeşit aeroalerjen solüsyon ve bu aeroalerjenlerin eşit oranda karışımıyla hazırlanan solüsyon ile farklı noktalara deri prick testi yapılarak, aeroalerjen karışımları ile yapılan deri testinin duyarlılığının ve özgüllüğünün belirlenmesi idi. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı?na Temmuz-Ekim 2012 tarihleri arasında başvuran ve atopi şüphesi olan 91?i kadın, 49?u erkek 140 hasta çal ışmaya alındı. Yaşları 8 ile 73 arasında değişiyordu ve ortalama yaş 32,8±13,7 yıl idi. Hastalara 8 çeşit aeroalerjen ve bu aeroalerjenlerin eşit oranda karışımıyla hazırlanan solüsyon ile farklı noktalara deri prick testi yapıldı. Bulgular: Çalışmaya alınan 140 hastadan 6?sının sonuçları deri prick testi geçerlilik kriterlerine uygun olmadığı için değerlendirme dışı bırakıldı. Standart deri prick testi alerjenlerinden herhangi birine karşı pozitiflik saptanan 65 hastanın 62?sinde karışım prick testi de pozitifken, 3?ünde negatif idi. Kar ışım prick testinin pozitif saptandığı 72 hastanın 62?sinde standart deri prick testi alerjenlerinden herhangi birine karşı pozitiflik saptanırken, 10?unda negatif idi. Standart deri prick testinde en fazla ev tozu akarı 2?ye kar şı pozitiflik saptandı. Epi-info paket programı kullanılarak yapılan tanı test ölçütlerinde testin sensitivitesi % 95,4, spesifisitesi % 85,5, pozitif prediktif değeri % 86,1, negatif prediktif değeri % 95,2, doğruluk oranı %90,2 olarak saptandı. Sonuç: Sonuç olarak deri prick test pozitifliğinin çok yüksek olmadığı bölgelerde, karışım prick testin atopi şüphesi olan hastalarda kullanılabilecek ucuz, güvenilir ve pratik bir tarama testi olabileceği düşünüldü.

AlerjenlerAlerji ve immünolojiDeri testleri+1
Ergün Dinç
Çukurova University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Jeneralize prurituslu olgularda etyolojik faktörlerin restrospektif olarak araştırılması

Jeneralize Prurituslu Olgularda Etyolojik Faktörlerin Retrospektif Olarak Araştırılması Amaç: Pruritus (kaşıntı), kaşıma isteğine neden olan rahatsız edici duygu olup deri hastalıklarında en sık görülen semptomdur. Deri hastalıklarında görülmekle beraber, pruritusun sistemik ve psikojenik nedenlerle de ortaya çıkabileceği unutulmamalıdır. Bu çalışmadaki amacımız; Anabilim Dalımız polikliniğine jeneralize pruritus yakınması ile başvuran olgularda araştırdığımız etyolojik faktörlerin prevalansının belirlenmesi ve kendi klinik yaklaşımımızı paylaşmaktır. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Otomasyon Sistemi aracılığı ile, Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı?na 2009- 2013 yılları arasında 6-8 haftayı aşan pruritus yakınması ile başvuran 73 hastanın dosyaları olgu grubu olarak; pruritus dışında bir yakınma ile aynı zaman aralığında Anabilim Dalımıza başvuran, rastgele seçilen 150 hastanın dosyaları da kontrol grubu olarak incelendi. Bulgular: Hasta grubunun % 39,7?sinde atopi, % 28,8?inde psikiyatrik hastalık , % 27,4?ünde endokrin hastalık, 24,7?sinde hematolojik hastalık, %9.59?unda hepatobiliyer hastalık, % 8,2? sinde bir enfeksiyon hastalığı, % 6,85?inde malign hastalık, % 6,8?inde kontakt duyarlılık, % 4,1?inde şüpheli bir ilaç, % 1.4?ünde kronik renal hastalık, % 1,4?ünde çeşitli nöropatik nedenler bulundu. Sonuç: Pruritus yakınması olan hastaya yaklaşımda dermatolojik, sistemik ve psikojenik hastalıklara yönelik ayrıntılı bir öykü alınmalı ve fizik muayene yapılmalıdır. Öykü ve muayene bulgularının yönlendirmesi ile de laboratuar testleri yapılmalıdır. Altta yatan bir hastalık varsa tedavisi; tanı konulamayan hastaların ise takibi ve belli aralıklarla tekrar değerlendirilmeleri gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Jeneralize pruritus, etyoloji, sistemik, atopi, psikojenik

Dermatit-atopikEtyolojiKaşıntı+1
Hatice Güngördü
Çukurova University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik isotretinoin tedavisi alan hastalarda retina sinir lifi tabakası, gangliyon hücre kompleksi ve koroid kalınlığının değerlendirilmesi

Amaç: Akne vulgarisli hastalarda sistemik isotretinoin tedavisinin retina sinir lifi tabakası (RSLT), gangliyon hücre kompleksi (GHK) ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin optik koherens tomografi (OKT) ile araştırılması. Gereç ve yöntem: Mayıs 2015-Nisan 2016 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniğinde akne vulgaris tanısı ile oral isotretinoin tedavisi başlanan 50 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası temporal, nazal, inferior ve süperior kadran ve ortalama RSLT, GHK ve koroid kalınlığı OKT ile ölçüldü. Tedavi öncesi ve sonrası değerler eşleştirilmiş t testi kullanılarak karşılaştırıldı. Bulgular: Hastaların 40'ı kadın, 10'u erkek idi ve yaş ortalaması 21.2±2.6 (aralık: 18-26) yıl idi. Ortalama tedavi süresi 6.2±0.5 (aralık: 6-8) ay idi. Hastaların tedavi öncesi ve sonrası RSLT, GHK ve koroid kalınlığı arasında anlamlı fark yoktu (bütün p'ler >0.05). Sonuç: Bu çalışmamızda OKT cihazını kullanarak, akne vulgaris tedavisinde 6 ay süreyle oral olarak verilen 0,5 mg/kg/gün isotretinoin tedavisinin RSLT, GHK ve koroid kalınlığı üzerine herhangi bir anlamlı etkisinin olmadığı tespit edildi. Daha yüksek doz ve daha uzun süre içerebilecek farklı tedavi protokolleri için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.

Neşe Okumuş
Gaziantep University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriasisli hastalarda metabolik sendrom komponentlerinin retrospektif olarak araştırılması

Amaç: Psoriasis keskin sınırlı, eritemli papül ve plaklar üzerinde yerleşmiş parlak, sedefi-beyaz skuamlarla karakterize, kronik seyirli inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Etyolojisi tam olarak bilinmemekle beraber, oluşumunda kalıtsal bir yatkınlığın olduğu ve yaşam süresi içinde herhangi bir zamanda çeşitli tetikleyici faktörlerle ortaya çıktığı düşünülmektedir. Son yıllarda psoriasisteki kronik inflamasyonun metabolik ve vasküler bozuklukların gelişimine neden olduğu öne sürülmekte ve çalışmalar psoriasise eşlik eden komorbiditeler üzerine yoğunlaşmaktadır. Psoriasis ile ilişkili komorbiditeler arasında metabolik sendrom da yer almaktadır. Bu çalışmada, psoriasisli hastalarda metabolik sendrom komponentlerinin retrospektif olarak araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu amaçla 2007-2012 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı kliniğinde psoriasis tanısıyla takip ve tedavileri yapılan hastaların arşiv dosyaları ve otomasyon bilgileri incelenmiştir. Hastaların açlık kan şekeri değerleri, antidiyabetik tedavi almaları; sistolik ve diyastolik kan basıncı değerleri, antihipertansif tedavi almaları; serum lipid düzeyleri ve beden kitle indeksleri verileri değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışmaya alınan 154 olgunun NCEP ATP III metabolik sendrom tanı kriterlerine göre 71 (% 46.1)'inde artmış kan basıncı, 36 (% 23.4)'sında artmış açlık kan şekeri saptandı. 154 olgunun 102(% 66.2)'sinde düşük HDL düzeyi, 64(% 41.6)' ünde yüksek trigliserid düzeyi saptandı. Beden kitle indeksi 30'un üzerinde olan 47 olgu (% 30.5) saptandı. Çalışmada obezite kriteri olarak beden kitle indeksi kullanıldığında psoriasisli 154 olguda NCEP ATP III tanı kriterlerine göre beş kriterden ( obezite, artmış kan basıncı, yüksek trigliserid düzeyi, düşük HDL düzeyi, artmış açlık kan şekeri) üçünü sağlayan 52 olgu (% 33.8) saptandı. Sonuç: Psoriasisli olguların eşlik edebilecek metabolik sendrom komponentleri açısından bir multisistem hastalığa yaklaşım gibi takip ve tedavileri yapılmalıdır.

Diabetes mellitusDislipidemiHipertansiyon+5
İlkay Kolukırık
Çukurova University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Liken planuslu hastalarda Diabetes mellitus, Hepatit B, Hepatit C sıklığının retrospektif olarak araştırılması

Amaç: Liken planus, deri ve deri eklerini etkileyebilen inflamatuar bir dermatozdur. Liken planus tanısıyla takip edilen hastalarda diabetes mellitus, hepatit C, hepatit Bgibi hastalıkların rutin olarak araştırılmasının gerekli olup olmadığı ile ilgili yorum yapılması amaçlandı. Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Kliniği'nde 2008-2013 yılları arasında histopatolojik ve klinik olarak LP tanısı konulan ve bu tanı ile izlenen hastalara ait bilgisayar kayıtları retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Hastaların 86'si (%64) kadın, 48'i (%36) erkek idi; kadın erkek oranı yaklaşık 1.8 olarak bulundu.Çalışmamızdaki LP' li hastaların anti-HCV pozitiflik oranı %1.5; HbsAg pozitiflik oranı %4.5; DM oranı %17.9 olarak bulundu. Sonuç: Çalışmamızda liken planus ile diabetes mellitus, hepatit B ve hepatit C arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Çalışma sonuçlarındaki farklılıklar nedeniyle ülkemizde ve dünyada benzer çalışmalara ihtiyaç vardır.

Deri hastalıklarıDermatolojiDiabetes mellitus+4
Deniz Erkan
Çukurova University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova Üniversitesi'nde çalışan hemşirelerde tinea pedis ve onikomikoz sıklığı üzerine mesleki ve mesleki olmayan risk faktörlerinin etkisi

Amaç: Ayaklarda, yüzeysel mantar enfeksiyonları sık görülmektedir. Çalışmamızda hastanemiz hemşirelerinin ayaklarındaki yüzeysel mantar enfeksiyonlarının sıklığını, bu enfeksiyonların gelişmesinde meslekî ve meslekî olmayan risk faktörlerinin etkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi'nde çalışmakta olan 203 hemşire çalışmaya alındı. Hemşireler standart forma göre sorgulandı ve muayene edildi. Hemşirelerden deri ve/veya tırnak kazıntıları alındı. Kazıntı örnekleri, potasyum hidroksit ile incelendi. Bulgular: Çalışmaya alınan 203 hemşireden 22'sinin (% 10,8) ayaklarında mantar varlığı gösterildi. Bu olguların 5'i subklinik, 17'si klinik düzeyde idi. Klinik düzeydeki mantar enfeksiyonu, hemşirelerin 14'ünde (% 6,9) ayak derisinde ve 7'sinde (% 3,4) ayak tırnaklarında saptandı. Çok değişkenli lojistik regresyon testi uygulandığında, mantar varlığı gösterilmiş 22 hemşirede erkek cinsiyetinin, düzenli spor yapma alışkanlığının ve iş sırasında sentetik çorap giymenin daha sık olması, istatistiksel olarak anlamlıydı. Sonuç: Çalışma sonuçlarımız değerlendirildiğinde kesin olmasa da, hemşirelerin ayaklardaki yüzeysel mantar enfeksiyonları açısından risk altında bir topluluk olabileceği söylenebilir. Bu konuda yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Çalışmamızda, meslekî faktörlerden iş sırasında sentetik çorap giymek, ayaklardaki yüzeysel mantar enfeksiyonları gelişiminde anlamlı bir risk faktörü olarak bulunmuştur. Anahtar sözcükler: Ayakların yüzeysel mantar enfeksiyonları, hemşireler, meslekî, risk faktörleri.

AyakAyak hastalıklarıDeri hastalıkları+5
Dilek Güngör
Çukurova University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Onikomikozis tedavisinde ND:Yag lazer etkinliğinin değerlendirilmesi

Amaç: Onikomikoz en sık tanı konulan tırnak hastalığı olup, tırnak plağı ve subungual alanın tutulduğu bir fungal enfeksiyondur. Subungual hiperkeratoz, trakionişi, onikoliz, diskolorasyon ve kırılganlık artışı gibi klinik belirtilerle seyreder. Onikomikozda uygulanan çok sayıda tedavi yöntemi bulunmaktadır Onikomikoz tedavisinde kullanılan topikal antifungal ajanların tedavi başarıları düşüktür. Sistemik antifungal tedavi daha etkilidir ancak uzun süre verilmeleri gerektiğinde hasta uyumunun zorlaşması, hepatik ve renal toksisite riski, ilaç etkileşimleri gibi yan etkilere sahiptir. Bu durum daha etkili monoterapilere ya da mevcut tedavilere yardımcı bir yönteme ihtiyacı artırmaktadır. Non-farmakolojik tedavi olarak son yıllarda UV terapi, fotodinamik tedavi ve lazer cihazları ile tedavi onikomikozda kullanılmaktadır. Biz de bu çalışmamızda onikomikozlu hastaları tedavi etmek için 1064-nm long-pulsed (uzun atımlı) Nd:YAG lazerin etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Standart KOH ve 24 saatlik KOH testlerinin en az birinin pozitif olduğu klinik ve mikolojik tanılı 25 erkek, 25 kadın toplam 50 hasta tedaviye alındı. Olguların yaş ortalaması 38,98±13,50 idi. Duetto MT EVO uzun atımlı 1064 nm Nd:YAG lazer cihazı kullanıldı. Hastalar 4 hafta arayla toplam 3 seans tedavi edildi. 4 mm uygulama genişliği (spot size), 13 milisaniye atım süresi (pulse duration), 1 Hz tekrarlama hızı (repetation rate), 40 joule/cm2 (fluence) standart dozunda Nd:YAG lazer tedavisi uygulandı. Soğutucu sprey, jel, analjezik ve topikal anestezik kullanılmadı. Tedavi bitiminden 1 ay sonra hastalara standart KOH ve 24 saatlik KOH testleri tekrar uygulandı. Tedavi öncesi ve tedavi bitiminden 1 ay sonraki KOH pozitiflikleri istatistiksel olarak karşılaştırılarak tedavi etkinliği değerlendirildi. Bulgular: Tedaviden 1 ay sonra 4 hastada (%8) KOH testi negatif bulundu. 46 hastada (%92) ise KOH testi pozitif bulundu. Sonuç olarak tedavi sonrası KOH testi ile tedavi öncesi KOH testi pozitiflikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki görülmemiştir (p=0,736). Hastalarda tedaviye ait hiçbir yan etki gözlenmedi. Sonuç: Bu çalışmada tedavi etkinliğini %8 olarak bulduk. Nd:YAG lazer'in bu parametrelerle uygulandığında onikomikoz için etkin bir tedavi seçeneği olarak kullanılamayacağı görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Nd:YAG lazer, tedavi, onikomikozis

Lazer tedavisiLazerlerNeodmiyum YAG lazer+2
Serkan Düzayak
Gaziantep University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Atipik nevüslerin melanomdan ayrımında dermoskopik bulguların tanısal değeri

Amaç: Atipik nevüsler klinik ve histolojik olarak benign melanositik nevüsler ile melanomun bazı özelliklerini gösterirler. Melanom, genç erişkinlerde en sık görülen kanser türlerinden biridir ve görülme sıklığı, mortalitesi son yıllarda artış göstermektedir. Deri malignitelerinde kesin tanı yöntemi histopatolojik incelemedir. Dermoskopi klinik gözlem ile histopatolojik inceleme arasında yer alan bir muayene yöntemi olarak pigmente lezyonların taramasında yaygın bir kullanım alanı bulmaktadır. Tanısal doğruluk oranı deneyimli kişilerce yapıldığında yüksektir. Bu çalışmada dermoskopik bulguların atipik nevüs ile melanomun ayrımındaki değerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı polikliniğinde dermoskopik incelemeleri sonrası atipik nevüs ve melanom ön tanılarıyla eksize ettirilerek histopatolojik olarak tanıları kanıtlanmış lezyonların dermoskopik görüntüleri retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Çalışmaya 24 melanom, 146 atipik nevüs dahil edilmiştir. Dermoskopik görüntüler benign nevüs paternleri, melanom spesifik yapılar, asimetri, kenar düzensizliği, renk, dermoskopik yapılar açısından incelenmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamına 85'i kadın, 85'i erkek 170 hasta alındı. Tüm hasta grubunda yaş ortalaması 31,23, melanomlularda 48,59, atipik nevüslülerde 28,38 olarak saptandı. Atipik nevüsün en sık gövde ön ve arka yüzünde, melanomun ise baş ve boyun yerleşimli olduğu gözlendi. Benign nevüs paternlerinden, yamalı retiküler, periferal retiküler ve merkezi hiperpigmentasyon, periferal globüler merkezi retiküler veya homojen alan; melanom spesifik yapılardan, radial streaming, psödopodlar, düzensiz lekeler, kabarık alanlarda mavi-beyaz yapılar, düz alanlarda mavi beyaz yapılar "regresyon yapıları"; dermoskopik genel özelliklerden asimetri varlığı, renk sayısında artış ve dermoskopik yapı sayısı bu iki lezyonun ayrımında istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Atipik nevüsler melanomun taklitçisi, potansiyel öncüsü olabilmektedir. Melanom ve atipik nevüs ayrımında ortak kullanılan kriterlerle yapılmış az sayıda çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızdaki verilerin dermatologlara atipik nevüslerin melanomdan ayrımında yardımcı olabileceğini düşünmekteyiz. Özellikle radial streaming, psödopodlar, düzensiz lekeler ve regresyon yapıları gözlenen lezyonlar dikkatle incelenmelidir. Anahtar Kelimeler: Atipik nevüs, Dermoskopi, Displastik nevüs, Melanom

Deri hastalıklarıDermoskopiDisplastik nevüs sendromu+3
Onur Çapkan
Çukurova University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitiligoda serum il-6, il-12, il-17, il-23 düzeylerinin incelenmesi

Vitiligo sık rastlanan ve melanosit kaybı ile ortaya çıkan depigmente maküllerle karakterize bir deri hastalığıdır. Etyopatogenezde otoimmün, nöral, ve sitotoksik teoriler öne sürülmüş olsa bile, hastalığın nedeni bilinmemektedir. Önceki çalışmalarda vitiligonun serum interlökin düzeyleriyle ilişkisi gösterilmiştir.Çalışmamızda, vitiligolu hasta ve kontrol grubu arasında IL-6, IL-12, IL-17, IL-23 düzeyleri araştırılması hedeflenmiştir. Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları polikliniğine başvuran 30 vitiligolu hasta ile kendilerinde ve ailelerinde vitiligo bulunmayan 20 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrol gruplarında ELISA yöntemiyle serum IL-6, IL-12, IL-17, L-23 düzeyleri belirlendi. Vitiligolu hastalar ile sağlıklı kontroller arasında serum IL-6, IL-12, IL-17 arasında anlamlı fark tespit edilmedi ancak serum IL-23 düzeyi vitiligo grubunda kontrol grubuna göre anlamlı yüksek saptandı (p=0,000). Anogenital tutulum ile vücut yüzey tutulum alanı, yaş, IL-6, IL-12, IL-17, IL-23 ve dermatolojik yaşam kalite indexi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. . Yüzey tutulum alanı ile serum interlökin düzeyleri arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Dikkat çeken önemli bir bulgu ise, günümüze kadar yapılan çalışmalarda, henüz literatürde böylesi bir anlamlı ilişkinin bulunamamasıdır. Yüzey tutulum alanı ile yaş, IL-6, IL-12, Il-17 ve IL-23, dermatolojik yaşam kalite indexi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı. Sonuç olarak, literatürde günümüze kadar aynı çalışmada IL-6, IL-12, Il-17 ve IL-23 birlikte çalışılmamıştır. Bizim araştırmamızda, tüm interlökinlerle olmasa bile, bazı interlökinlerle vitiligo hastaları arasında anlamlı ilişki olabileceğini gösterdik. Anahtar Kelimeler: Vitiligo, interlökin, IL-6, IL12, IL-17, IL-23

Deri hastalıklarıSerumSitokinler+5
Oya Önal
Gaziantep University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Onikomikoz tedavisinde 1,064NM ND:Yag lazer tedavisinin etkinliği

Amaç: Onikomikoz, tırnağın ve tırnak yatağının mantar hastalığıdır. Tedavide topikal antifungaller, oral antifungaller ve cerrahi veya kimyasal olarak tırnağın alınması gibi seçenekler bulunmaktadır. Oral tedaviler ile % 90 oranında mikolojik kür sağlanır. Ancak karaciğer fonksiyon testlerinde yükselme yapabilmeleri, ilaç etkileşimlerine açık olmaları kullanımlarını sınırlandırır. Son yıllarda, onikomikoz tedavisinde lazer ve fotodinamik tedaviler etkinliklerinin yanında ciddi bir yan etkileri olmaması nedeniyle günden güne yaygınlaşmaktadır. Bu çalışmada 1,064 nm Nd:YAG lazerlerin onikomikoz üzerine etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, dermatoloji polikliniğe başvuran, potasyum hidroksid (KOH) yayma ile onikomikoz tanısı almış, çalışmaya dahil olmayı kabul eden, 18-80 yaş arası 30 (otuz) adet onikomikoz hastası alınmıştır. Hasta tırnaklara, bir hafta arayla toplam 7 kez lazer uygulanmıştır. Tedavi öncesi ve sonrası etkinliği değerlendirmek amacıyla, dermatoskopik ve makroskopik fotoğraflar çekilip, onikomikoz şiddet indeksi hesaplanmıştır. Mikolojik kürü belirlemek amacıyla, tedavi bitiminden 1 hafta sonra kontrol KOH inceleme yapılmıştır. Hastaların lazer uygulaması sırasında hissettikleri ağrı şiddetini saptamak için vizuel ağrı skalası kullanılmıştır. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 15'i (% 54) kadın, 13'ü (% 46) erkekti. Tırnakların % 73,5'inde onikomikoz şiddet indeksi skorlarında azalma olmadığı, % 26,5'inde ise azalma olduğu görüldü (p=0,012). Tedavi sonrası birinci haftada bakılan direk mikroskopide, 54 tırnağın 37'sinde (% 68,5) KOH incelemesi pozitif, 17'sinde (% 31,4) negatif idi. Mikolojik kür oranı % 31,4 olarak hesaplandı. Kadınların tırnaklarında erkeklere göre daha fazla mikolojik iyileşme olduğu görüldü (p<0,001). Vizüel ağrı skorları değerlendirildiğinde hastaların ilk seanslarda artan şekilde ağrı hissettiği, sonraki seanslarda ise bunun azaldığı görüldü. Sonuç: 1,064 nm Nd:YAG lazerin onikomikoz tedavisinde tek başına etkili olmadığını düşünmekteyiz. Sistemik tedavilerin kontraendike olduğu hastalarda ve onikomikoz şiddet indeks skoru düşük olan hastalarda faydalı olabilir. Çalışmalarda belirli bir tedavi dozunun tedavi aralıklarının ve süresinin belli standarta bağlanmamış olması tedaviyi uygulayacak hekimler açısından kafa karışıklığına sebep olabilir. Bu nedenle tedavi şeklinin ve elde edilen yanıtın standardize olabilmesi açısından prospektif kontrollü uzun süreli çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: Onikomikoz, Lazer, 1,064nm Nd:YAG

Deri hastalıklarıLazer tedavisiMantar hastalıkları+4
Şenel Beydola
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik inflamatuvar deri hastalıklarında uyku kalitesi ve dermatoloji yaşam kalite indeksine etkisi

Amaç: Kronik inflamatuvar deri hastalıklarındaki kaşıntı gibi semptomlar, kişilerin uyku kalitesini ve bağlantılı olarak yaşam kalitesini düşürmektedir. Bu çalışmada, kronik inflamatuvar deri hastalıklarında uyku kalitesini araştırmak, hastalığın ve hastalardaki kişisel özelliklerin uyku kalitesi ile ilişkilerini ve bu ilişkinin Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi üzerine etkilerini değerlendirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, Ocak 2018-Ağustos 2018 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalında takip edilen 200 hasta dahil edildi. Hastalar sosyodemografik veri formu, Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi ve Kaşıntı Şiddeti Görsel Analog Ölçeği anketlerini doldurdu. Bu ölçeklerden elde edilen sonuçlar, uyku kalitesine olan etkilerine göre karşılaştırıldı. Bulgular: Eksik verili hastalar dışlandıktan sonra kalan 195 hastanın 41'i atopik dermatit, 59'u kronik spontan ürtiker, 45'i liken planus ve 50'si psoriazis idi. Uyku kalitesine göre, bağımsız değişkenler arasında yapılan ikili karşılaştırmalarda istatistiksel olarak anlamlı veya anlamlılığa yakın (p<0,10) sonuç veren değişkenler; evlilik durumu, deri hastalığı, kaşıntı skoru, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi, alkol kullanımı, akciğer hastalığı ve psikiyatrik hastalık idi. Çoklu lojistik regresyon analizinde, uyku kalite indeksi üzerinde, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi (p<0,001), alkol kullanımı (p<0,05) ve psikiyatrik hastalık (p<0,01) anlamlı prediktörler olarak kaldı. Yapılan analizin prediktivitesi % 69,2, sensitivitesi % 75,0 ve spesifitesi % 65,2 idi. Sonuç: Kronik inflamatuvar deri hastalarında, Dermatoloji Yaşam Kalite İndeksi skorlarının artması, eşlik eden psikiyatrik hastalık olması ve alkol kullanımı yaşam kalitesini ve uyku kalitesini bozmaktadır. Anahtar kelimeler: Deri hastalıkları, uyku, yaşam kalitesi

Deri hastalıklarıKronik hastalıkUyku+3
Selen Taner Akbay
Çukurova University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik spontan ürtiker hastalarında mevcut tedavilere göre beck depresyon ölçeği, dermatoloji yaşam kalite indeksi karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Kronik spontan ürtiker (KSÜ), en az 6 hafta süren, bilinen veya bilinmeyen nedenlere bağlı olarak kendiliğinden gelişen kaşıntılı ürtiker ve/veya anjiyoödem olarak tanımlanır. Yetişkinlerde 1 ila 5 yıl sürebilen KSÜ hastaların yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilenmektedir. Ayrıca yaşam kalitesini bağımsız olarak etkileyen, artan kaygı ve depresyon düzeyleriyle de ilişkilendirilmiştir. KSÜ hastalarında normal topluma göre düşük yaşam kalitesi ve yüksek depresyon değerleri bilinmekte olup bu çalışmadaki amacımız; KSÜ'lü hastalarda tedavi farklılığına göre depresyon düzeyi ve yaşam kalitesini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Polikliniği'ne başvuran, en az 1 yıldır kronik spontan ürtiker tanısı almış hastalar dahil edildi. Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Etik Kurul'undan onay alındı Hastaların boy-kilosu, ek hastalık durumu, anjioödem öyküsü, tanı sırasında ÜAS7 notu, mevcut aldığı tedavi kayıt edildi. Hastalara BDÖ ve DYKİ anketleri uygulanarak sonuçları kaydedildi. Hastaların tedavi sırasındaki ÜAS7 skorları kaydedildi. Aldıkları tedaviye göre omalizumab ve ikinci nesil antihistamin grubu olarak ikiye ayrıldı. İki grubun verileri karşılaştırıldı. Bulgular: Başlangıç ÜAS7 skoru Omalizumab alan grupta daha yüksekti(p<0,05). Omalizumab kullanan grupta ikinci nesil antihistamin kullanan gruba kıyasla: başlangıca göre ÜAS7 skor düşüşü daha fazla (p<0,05), beck depresyon ölçeği(BDÖ) skorları ve dermatoloji yaşam kalites indeksi(DYKİ) skorları daha yüksekti(sırasıyla 0,03 ve 0,022). BDÖ ve DYKİ skorları ÜAS7 değişim miktarı ile korelasyon göstermiyordu. Sonuç: Omalizumab hastalık aktivitesini azaltmada ikinci nesil antihistamine göre daha etkilidir. Yaşam kalitesi ve depresyon düzeyleri omalizumab alan grupta anlamlı olarak daha iyidir. Omalizumab tedavisinin etkinliğini ilk basamak tedavi olan antihistamine göre daha yüksektir. Ancak kontrol grubu ve başlangıç anket değerlendirmeleri ile daha geniş hasta gruplarındaki kapsamlı çalışmalar elde ettiğimiz verilerin değerini arttıracaktır. Anahtar kelimeler: Kronik spontan ürtiker, omalizumab, üas, dep

Beck Depresyon ÖlçeğiDepresyonDermatoloji+2
Nazime Bensu Önentaşçı Demir
Kırşehir Ahi Evran University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Seboreik dermatit hastalarında irritabl barsak sendromu sıklığının belirlenmesi ve psikojenik stres ölçekleriyle ilişkisi

Giriş ve Amaç: Remisyonlar ve alevlenmelerle giden seboreik dermatit; yağlı-sarı skuamlı, eritemli, keskin kenarlı plaklarla karakterize kronik bir dermatozdur. Saçlı deri, yüz, fleksural ve presternal bölgeler hastalığa yatkın bölgelerdir. Seboreik dermatitin psikojenik stresle başlayabileceği veya alevlenebileceği bilinmektedir. Psikojenik stresle başlayabilen ya da alevlenebileceği bilinen bir diğer hastalık ise irritabl barsak sendromu olup; dışkı kıvamında ve sıklığında değişiklikle birlikte, karın ağrısı veya karında rahatsızlık hissiyle karakterize fonksiyonel bir bozukluktur. Kronik stres, disbiyozu tetikleyebilir. Cildin ve barsak mikrobiyotasının işlevindeki değişiklikler, çeşitli cilt hastalıklarıyla bağlantılıdır. Barsak mikrobiyotasının irritabl barsak sendromu patogenezindeki rolü son yıllarda dikkat çekmektedir. Bu çalışmada amacımız, barsak-cilt-stres aksı arasındaki anlamlı bağlantıları değerlendirmek ve hastaların yaşam kalitesini artıracak yeni tedavi yaklaşımlarına ışık tutmaktır. Gereç ve Yöntem: 03.04.2024-01.01.2025 tarihleri arasında Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran 18-65 yaş aralığında seboreik dermatit tanısı konan 100 kişi hasta grubu ve gönüllü bireylerden oluşan sağlıklı 100 kişi kontrol grubu çalışmaya dâhil edilmişlerdir. Çalışmaya dâhil edilen bireylerden tez bilgilendirilmiş onam formu alınmıştır. Her iki gruba demografik verileri içeren ankete ek olarak psikojenik stres ölçeklerinden DASS-21 (Depresyon- Anksiyete-Stres) ölçeği ile algılanan stres ölçeği ve İrritabl Barsak Sendromu varlığını değerlendirmek için de Roma III tanı kriterleri ile Manning kriterleri ve Bristol dışkı skalası anket soruları uygulanarak sonuçlar arasındaki anlamlılık değerlendirildi. Çalışmamız tek merkezli, kesitsel bir çalışmadır. Bulgular: Seboreik dermatitli hasta grubunun DASS-21 ölçeğinin depresyon, anksiyete ve stres alt ölçeklerinden aldıkları puan ortancaları kontrol grubundan anlamlı ve yüksekti (p<0,001). Ayrıca algılanan stres ölçeği puanına göre seboreik dermatitli hasta grubun 29-56 puan arasında olma oranı kontrol grubuna göre anlamlı daha yüksekti (p<0,001). IBS olanların DASS-21 depresyon, anksiyete ve stres alt ölçeklerinden aldıkları puan ortancaları ve Algılanan stres ölçeği puanları IBS olmayanlardan anlamlı yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Seboreik dermatit hasta grubunda IBS görülme oranı kontrol grubuna göre anlamlı yüksekti (p<0,001). Ayrıca IBS olan seboreik dermatit hastalarının DASS-21 depresyon, anksiyete ve stres alt ölçeklerinden aldıkları puan ortancaları ve Algılanan stres ölçeği puanları da IBS olan ve kontrol grubunda yer alanlardan anlamlı yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Sonuç: Seboreik dermatitli hastalarda IBS görülme oranı sağlıklı bireylerde IBS görülme oranına göre daha fazla olup her iki hastalığın da stres faktörleri ile korelasyonu vardı. İleride daha geniş hasta popülasyonlarını içerecek kapsamlı çalışmalar, mevcut bulguların güvenilirliğini ve bilimsel değerini artıracaktır. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, depresyon, irritabl barsak sendromu, seboreik dermatit, stres.

Damla Gök
Kırşehir Ahi Evran University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Raynaud fenomeni pozitif olan 30 hasta ile 30 sağlıklı kontrol grubunun tırnak kıvrımı dermoskopik bulgularının toplanması ve bu bulguların eşlik edebilecek olan kollajen doku hastalıklarının erken tanıdaki öneminin dermatologlarca farkındalığının arttırılması

Raynaud fenomeni (RF), el ve ayak parmakların vazokonstriksiyon ile karakterize ataklarla seyreden bir bozukluktur. Hastaların çoğunda ataklar soğuğa maruz kalma veya emosyonel stresle başlamaktadır. RF, altta yatan sebep bulunamadığında primer form ile, altta yatan başka bir hastalık nedeniyle görüldüğünde ise sekonder form olarak adlandırılmaktadır. Altta yatan nedenini belirlemek için ; ayrıntılı anamnez, fiziki muayene, laboratuar ve görüntüleme tetkikleri kullanılır. Primer ve sekonder RF ayrımında videocapilleroskopi veya tırnak kıvrım dermoskopi yöntemleri tercih edilebilir. Çalışmadaki amacımız; RF pozitif hastalarda tırnak kıvrım dermoskopisini sağlıklı kontrol grubuna göre farklarını değerlenmek ve elde edilen veriler ile primer ve sekonder RF ayrımında ve eşlik edebilecek bağ dokusu hastalıklarında dermatologların farkındalığını arttırmaktı. Akut ve kronik enfeksiyon, insulin bağımlı diyabet ve 5 yılın üzerinde Diabetes Mellitus tanısı ile takipli olan hastalar ve 18 yaş altı kişiler hariç RF olan Dermatoloji ve Romatoloji polikliniğine başvuran 42 hasta ve aynı populasyonda RF negatif olan 33 kontrol grubu hastası şeçilmiştir. Hasta ve kontrol grubunda çalışmaya dahil olan kişilerden, sözel ve yazılı onam alınarak dermoskopik ve klinik fotoğraf ve hasta bilgi kayıtları yapılmış, kaydedilmiş olan bilgiler değerlendirilmeye alınmıştır. Hastaların dermoskopik çekim öncesinde 20 dk oda ısısında beklemeleri istenmiş, sonrasında ise her bir el parmak tırnak kıvrımının dermoskopik ve klinik fotoğrafları kayıt edilmiştir. Elde edilen 75 hastadan oluşan 750 fotoğraf tırnak kıvrım dermoskopisine aşina 2 çift göz tarafından modifiye Maricq evreleme kriterleri baz alınarak 4 kategoriye ayrılmıştır. Hastaların evrelemeleri yapılırken, en ileri evre olan tırnak kıvrımı, eğer evreler eşit ise tırnak kıvrım kapillerin en iyi değerlendirildiği, dominant olmayan elin 4-5 parmakları olduğu için dermoskopik evrelemede 4 veya 5. parmaklar tercih edilmiştir. İstatistiksel analiz SPSS v.20.0 kullanılarak yapıldı. Çalışmamızda 42 hasta ve 33 kontrolden oluşan 75 kişinin el parmak tırnak kıvrımlarının dermoskopik görüntüleri alınarak 750 fotograf incelendi. Yaş ortalaması hasta grubunda 47,24 ± 14,14 yıl, kontrol grubunda 39,18 ± 13,09 yıldı.Hasta grubunda 27 (64,3) kişide altta yatan bir hastalık mevcuttu, bu grup sekonder RF olarak sınıflandırıldı. Eşlik eden hastalığı olan %64,3 ( n=27 ) hastada; sıklık sırasına göre skleroderma (scl) (n= 18, 66,7%), romatoid artrit (ra) (n=5, %18,5), sistemik lupus eritematozus (sle) (n=2, % 7,4), Behçet hastalığı (n=1, % 3,7), tanımlanmamış bağ dokusu hastalığı (bdh)(n= 1, %3,7) bulunmaktadır. Tırnak kıvrımı dermoskopik evrelemeye göre %31 (n=13) evre 2, %28,6 (n=12) evre 3, %28,6 (n=12) evre 1, %11,9 (n=5) evre 4 idi. Kontrol grubunda ise deneklerin büyük çoğunluğu evre 1 ( n=27, %81,8), evre 4 (n=5, %15,2),evre 3 (n=1, %3) ve evre 2 (n=0) bulundu. Araştırmaya katılan 69 dermatologdan kendilerine gösterilen 50 tırnak fotagrafını evrelemesi istendi. MCBÜ Dermatoloji Ana Bilim Dalından iki dermatoloji doktorundan oluşan bir kurul bu 50 fotoğrafı evreledi. En fazla doğru yanıt verilen 3. evre iken en az doğru yanıtlanan 1. evredir. 69 dermatoloğun her biri için kurulun verdiği evrelendirme gözlemciler arası güvenirlik analizi ile kıyaslandı. 69 dermatolog içinde en düşük Cohen kappa -0,091 en yükseği 0,944 olarak saptandı. Gözlemciler arası güvenilirlik analiz sonucu Cohen kappa > 41 olan %69,56 (n=48) kişidir. Gözlemci içi güvenilirlik analiz sonucu Cohen kappa > 41 olan %75,36 (n= 52) kişidir. Sonuç olarak Raynaud fenomeni tanısında tırnak kıvrım dermoskopisi kullanımının yaygınlaşması eşlik edebilecek hastalıkların erken tanısında kullanılabilecek bir araçtır.

Bağ doku hastalıklarıDermoskopiKolajen+4
Güzin Sarı
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Biyolojik ajanların psoriasis tanılı hastalarda lipid profili ve hemogram parametrelerine etkisi

Giriş ve Amaç: Biyolojik ajanların lipid profili ve hemogram profiline etkileriyle ilgili literatürde çelişkili veriler mevcuttur. Bu çalışmada amacımız, biyolojik ajanların psoriasis tanılı hastalarda lipid profili, hemogram parametreleri, NLO, TLO, MPV ve CRP üzerindeki etkisini incelemektir. Gereç ve Yöntem: Retrospektif olarak psoriasis tanısıyla en az 6 aydır biyolojik ajan kullanan (Adalimumab,etanercept, infliksimab,ustekinumab, sekukinumab) hastaların yaş, VKI, sigara kullanımı, bilinen ek hastalık, kullanılan ilaçlar, psoriasis için aldığı geçmiş tedaviler incelendi. 12.ve 24.haftalardaki takiplerinde lipid profilleri, CRP, hemogram parametreleri ve aterojenik indeksleri, nötrofil/trombosit oranı (NLO), platelet/lenfosit oranı (PLO), PAŞİ, MPV değerlendirildi. Dahil edilme kriterleri 210 hastaya uygulandıktan sonra hemogram parametreleri analizi grubunda 153 hasta, lipid profili analizinde 124 hasta değerlendirmeye alındı. Veriler normal dağılıma uygun olmadığı için non-parametrik testler uygulandı. İstatistiksel analizde Kruskal Wallis, Friedmann testi , ANOVA (Repeated measures of ANOVA), Spearman testi kullanıldı. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Adalimumab ilaç grubunda (p<0,05) ve tüm hastalarda (p<0,001) takip haftaları arasında hemoglobin değerlerinde anlamlı farklılık saptandı. Etanercept (p<0,001) ve sekukinumab (p<0,05) ilaç gruplarında ve tüm hastalarda (p<0,001) takip haftaları arasında trombosit değerlerinde anlamlı farklılık ve azalma saptandı. Adalimumab (p<0,001) ve etanercept (p<0,05) alan ilaç gruplarında ve tüm hastalarda (p<0,001) lenfosit değerlerinde takip değerleri arasında anlamlı farklılık ve artış görüldü. TLO ve NLO değerlerinde adalimumab, etanercept, sekukinumab ilaç gruplarında ve tüm hastalarda takip haftaları arası anlamlı olarak farklılık ve azalma saptandı (p<0,05). Etanercept, sekukinumab ilaç gruplarında ve tüm hastalarda takip haftaları arasında CRP değerlerinde anlamlı olarak farklılık ve azalma görüldü (p<0,05). Tüm hastalarda ve ustekinumab ilaç grubunda trigliserid değerlerinde takip haftaları arasında anlamlı farklılık ve artma saptandı (p<0,05). Ustekinumab ilaç grubunda trigliserid değerlerinde 12. Takip haftasında bazale göre %10.91, tüm hastalarda ise %3.2 artma saptandı. Tüm hastalarda ve ilaç gruplarında total kolesterol, LDL, HDL değerlerinde ve aterojenik indekste takip haftalarında anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). 12.haftadaki bazal değere göre PAŞİ değişim yüzdesi ile NLO, TLO, CRP ve MPV değişim yüzdesi arasında pozitif korelasyon izlenmedi. Sonuç: Biyolojik ajan kullanan psoriasis hastalarında ve özellikle ustekinumab ilaç grubunda trigliserid düzeylerinin takiplerde yakından izlenmesi gerekmektedir. NLO, TLO, CRP değerleri ucuz ve basit sistemik inflamasyon belirteci olarak kullanılabilir. Biyolojik tedavi sırasında hematolojik parametrelerde ve lipid profilinde bazı değişiklikler meydana gelmesine rağmen, bu değerler takip sırasında sekonder faktörlerden dolayı da değişim gösterebildiği için hangi değerlerin tedaviyle değişim gösterdiğinin bilinmesi yanlış yorumlamaların ve gereksiz testlerin önüne geçicektir.

Deri hastalıklarıDermatolojiKan sayımı+5
Kağan Cingöz
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik spontan ürtikerli hastalarda ikinci kuşak antihistaminler ve omalizumab tedavisinin nötrofil/lenfosit oranı, trombosit/lenfosit oranı ve ortalama trombosit hacmi üzerine etkilerinin birbirleriyle ve kontrol grubu ile karşılaştırılması

Amaç: Kronik spontan ürtiker 6 haftadan uzun süren, çoğunlukla etiyolojik neden tespit edilemeyen, tekrarlayıcı sistemik inflamatuar bir hastalıktır. İnflamasyonun parçası olan nötrofil, lenfosit ve trombositlerin KSÜ patogenezinde rolü net değildir. Yapılan çalışmalarda nötrofil / lenfosit oranı (NLO), trombosit / lenfosit oranı ve MPV'nin KSÜ'de inflamasyon belirteci ve tedaviye yanıtı değerlendirmede kullanılabileceği gösterilmiştir. Çalışmamızda KSÜ hasta grubunda ve kontrol grubunda NLO, TLO ve MPV değerlerine bakarak, bu değerleri kontrol grubu ve tedavi öncesi hasta gruplarında karşılaştırmayı, antihistamin tedavisi ve omalizumab tedavisi ile bu değerlerde meydana gelen değişimlerini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Deri ve Zührevi Hastalıkları Polikliniği'ne başvuran kronik spontan ürtiker tanılı, 18 yaşından büyük, malignitesi olmayan, infeksiyöz hastalığı olmayan, immünsüpresif ilaç kullanımı olmayan, antihistamin veya omalizumab tedavisi almış olan 146 hasta dâhil edildi. Antihistamin grubunun tedavi öncesi ve tedavinin 4.haftasındaki, omalizumab grubunun ise tedavi öncesi ve tedavinin 3.ayındaki hemogram parametreleri retrospektif olarak incelendi. Retrospektif olarak seçilen 150 kişilik kontrol grubu polikliniğimize başvuran, ürtiker tanılı olmayan, araştırmanının dışlanma kriterlerinin uygulandığı, sistemik inflamatuar, enfeksiyöz ve malignite grubunda yer almayan hastalar dahil edildi ve hemogram parametreleri incelendi. Bulgular: KSÜ tanılı antihistamin ve omalizumab tedavi grubunun tedavi öncesi nötrofil ve NLO değerleri kontrol grubuna kıyasla anlamlı yüksek bulunmuş ancak birbirleriyle aralarında anlamlı fark bulunmamıştır (Nötrofil sayısı antihistamin-kontrol grubu p=0,018 ve omalizumab-kontrol grubu p<0,001; NLO: antihistamin-kontrol grubu p=0,017 ve omalizumab-kontrol grubu p=0,024). Trombosit sayısı, omalizumab grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek bulunmuştur (p=0,027). MPV değeri omalizumab grubunda, kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur (p<0,001). Lenfosit sayıları ve TLO değeri açısından, tedavi öncesi hasta grupları ve kontrol grubu arasında anlamlı bir farklılık saptanmadı. Antihistamin grubunda tedavinin 4.haftasında, tedavi öncesine göre hematolojik parametrelerde anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Omalizumab grubunda, tedavinin üçüncü ayındaki tetkiklerinde tedavi öncesine göre nötrofil sayısı (p=0,004) ve trombosit sayısında (p=0,019) anlamlı düşüş olduğu saptanmıştır. Her iki grupta tedavi sonrası, tedavi öncesine göre NLO değerinde azalma ve MPV değerinde artış görülmüş ancak bu değişikliklerin istatistiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı görülmüştür. Sonuç: KSÜ hastalarında hastalık aktivitesini ve tedaviye yanıtı değerlendirecek objektif testlere ihtiyaç vardır. Çalışmamızda, KSÜ hastalarında nötrofil sayısı, trombosit sayısı, NLO değerleri kontrol grubuna göre yüksek ve MPV değeri ise düşük bulundu. Bu değerler hastalık aktivitesini gösterebilecek belirteçler olabilir. Tedavi sonrası omalizumab grubunda nötrofil sayısı ve trombosit sayısında anlamlı düzeyde azalma tespit edildi. Omalizumab, anti-IgE etkisinin yanı sıra sahip olduğu antiinflamatuar etki ile nötrofil sayısı ve trombosit sayısında normal referans aralığında olacak şekilde azalmaya yol açmış olabilir. Anahtar Kelimeler: Kronik spontan ürtiker, antihistamin, omalizumab, nötrofil, lenfosit, trombosit, NLO, TLO, MPV

Histamin antagonistleriNötrofil/lenfosit oranıOmalizumab+3
Zülküf Arslan
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dermatologların ve diğer hekimlerin dermatoloji hakkındaki görüş ve düşünceleri

Bu araştırmanın amacı dermatologların ve diğer hekimlerin dermatoloji hakkındaki görüş ve düşüncelerinin belirlenerek son yıllarda dermatoloji branşına artan ilginin nedenlerinin ve hekimlerin branş seçimleri üzerinde etkili faktörlerin saptanmasıdır. Ayrıca Covid-19 pandemi sürecinde dermatologların ve diğer hekimlerin pandemi ile ilgili görevlendirilme durumlarının belirlenmesi amaçlandı. Çalışma tanımlayıcı ve kesitsel bir anket çalışmasıdır ve veri toplama aracı olarak araştırmacı tarafından geliştirilen anketler kullanılmıştır. Verilerin analizinde tanımlayıcı istatistiklerden frekans ve yüzde kullanılmıştır. Değişkenler arasındaki farklılığın belirlenmesinde Ki-Kare testi kullanıldı. Araştırmada hekimlerin ve özellikle de kadın hekimlerin dermatoloji branşına yüksek oranda ilgi duydukları saptandı. Ayrıca dermatologların branşlarından yüksek oranda ve diğer hekimlerden daha fazla memnun oldukları bulundu. Dermatoloji branşı seçiminde en etkili faktörlerin dermatolojinin rahat bir branş olması, dermatolojik hastalıkların nadiren yaşamı tehdit edici olması, çalışma saatlerinin kontrol edilebilir olması ve kontrol edilebilir yaşam tarzı özelliği olarak bulundu. Dermatologların branşlarından memnun olmalarına rağmen tekrar hekim olma isteklerinin düşük olduğu belirlendi. Bu durumda hekimlerin uzun ve yoğun çalışma şartlarının ve maruz kaldıkları sağlıkta şiddet, malpraktis gibi riskli durumların artmasının etkili olduğu düşünüldü. Covid-19 pandemi sürecinde dermatologlar ve diğer hekimlerin görevlendirilme oranlarında fark saptanmadı ancak diğer hekimlerin daha uzun süre ve pandemi yoğun bakımlarında daha fazla görevlendirildiği bulundu. Anahtar Kelimeler:Dermatologlar, Diğer Hekimler, Covid 19 Pandemi Süreci

DermatolojiDoktorlarDüşünce+1
Gaye Sülükçü
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lentigo malignanın dermoskopik ayırıcı tanısında invers yaklaşımın sensitivitesinin değerlendirilmesi

Giriş: Lentigo maligna, baş ve boyun bölgesi gibi kronik olarak güneşe maruz kalan deri alanlarında görülen bir malign melanom alt tipidir. Özellikle derideki güneş hasarının diğer bulguları ile görülmesi ve yavaş büyüme hızı nedeniyle progresyonunun geç dönemlerine kadar gözden kaçabilir. Bu nedenle tanısal sensitivite ve spesifiteyi arttıracak dermoskopik değerlendirme algoritmalarına gerek duyulmaktadır. Amaç: Bu çalışmanın amacı lentigo malignanın dermoskopik ayırıcı tanısında yeni tanımlanan invers yaklaşımın sensitivitesini prospektif olarak saptamak ve dermatoloji pratiğindeki uygulanabilirliğini değerlendirmektir. Yöntem: Çalışma grubuna baş ve boyun bölgesinde hiperpigmente makül veya makülleri olan toplam 68 hasta dahil edilmiş, 947 lezyon klinik ve dermoskopik olarak incelenmiştir. Veriler Windows için Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) 26.0 versiyon paket programı kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilen toplam 947 lezyondan 940 tanesi dermoskopik olarak benign olarak değerlendirilmiştir. İnvers yaklaşıma göre şüpheli olarak değerlendirilen 7 lezyonun 6'sına histopatolojik olarak lentigo maligna, 1'ine atipik lentijinöz proliferasyon tanısı koyulmuştur. 6 lentigo malignanın 2 tanesi klasik dermoskopik kriterlere göre tanı alamamıştır. Yöntemin sensitivitesi %100, spesifitesi %99,8 olarak saptanmıştır. Sonuç: Çalışmamızın sonuçlarına göre invers yaklaşım lentigo malign melanom tanısında sensitivitesi ve spesifitesi yüksek, kolay uygulanabilir bir dermoskopik değerlendirme algoritmasıdır. Özellikle kronik güneş hasarı olan ve baş-boyun bölgesinde mutlipl hiperpigmente makül ile başvuran hastaların dermoskopik incelemelerinde klasik kriterlere ek olarak kullanılmalıdır.

Deri hastalıklarıDeri neoplazmlarıDermoskopi+5
Ece Gökyayla
Manisa Celal Bayar University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitiligolu hastalarda karakter ve mizaç özelliklerinin değerlendirilmesi

Vitiligo, nedeni henüz tam olarak belirlenememiş, herhangi bir yaşta görülebilen, melanosit kaybına yol açarak, yaygınlığı ve büyüklükleri değişken, keskin sınıra sahip, depigmente süt beyazı renginde alanlar oluşturan kazanılmış bir deri hastalığıdır.Vitiligolu hastalar düşük benlik saygısı, ayrımcılık, damgalanma, utanma, öfke, reddedilme korkusu gibi duygular hissetmektedirler, ayrıca hastalık büyük bir fiziksel rahatsızlığa yol açmasa da dış görünüşü etkilediği için kozmetik açıdan problem oluşturabilmektedir.Hastalığın kişi üzerindeki etkisi son derece değişkendir, hastalığın doğal seyri, hastanın demografik özellikleri, kişiliği, karakteri ve toplumun tutumuna göre değişkenlik gösterir.Bu çalışmada amaç, vitiligolu hastaların benzer özelliklere sahip kontrol grubuna kıyasla hangi karakter ve mizaç özelliklerine sahip olduğunun belirlenmesi ve vitiligonun hastalarda yaşam kalitesini hangi ölçüde etkilediğinin saptanmasıdır.Çalışmaya Nisan 2011 ? Eylül 2012 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran, yaşları 18 ve üzerinde olan klinik olarak ve Wood lambası muayenesi ile vitiligo tanısı koyulan 22 kadın ile 27 erkek toplam 49 vitiligo hastası ve 29 kadın ile 17 erkek sağlıklı gönüllüden oluşan toplam 95 kişi dahil edildi.Vitiligolu hastaların hastalık süresi, lezyon görünürlüğü, lezyonların yerleşim yeri, tedavi alımı, tedavi şekli, aktif lezyon varlığı, görünümden rahatsızlık bilgileri kaydedildi. Ayrıca çalışmaya katılan bireylerin yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim durumu, meslek, ailede vitiligo öyküsü, daha 76önce geçirilmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü, psikiyatrik tedavi öyküsü, sigara ve alkol kullanım süresi ve sıklığı bilgileri kaydedildi. Çalışmaya katılan kişilere Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ-3), DLQI, Mizaç ve Karakter Envanteri ölçekleri uygulandı.Çalışmamızda hasta grubunda DLQI skoru ortalama 4.89± 4.27, kontrol grubunda ise 1.40± 2.49 olarak bulunmuştur. Vitiligo hastalarının yaşam kalitesi hafif derecede olumsuz etkilenmiştir.Hasta ve kontrol grupları arasında yaş, cinsiyet ve medeni durum dağılımı açısından fark saptanmamıştır (p> 0.05). Eğitim seviyesi ortaokul ve altı düzeyinde olan kişilerin çoğunluğu hasta grubunda yer almıştır (p=0.00). Meslek olarak daha stresli işlerde yer alan kişilerin çoğunluğu vitiligo grubunda yer almıştır (p= 0.02). Hasta grubunda ailede vitiligo öyküsü daha sık bulunmuştur (p= 0.01). Hasta grubunda ADİ-3 ve toplam DLQI skorları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur. Hasta grubunda yenilik arayış isteği kontrol grubuna göre daha az bulunmuştur. Hasta grubu içerisinde evli olanlarda sebat etme skoru bekar olanlara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.01). Görünür bölgede lezyonu olan hastaların, görünümünden rahatsız olan hastaların ve daha önce geçirilmiş psikiyatrik rahatsızlık öyküsü bulunan hastaların yaşam kalitelerinin daha düşük olduğu bulunmuştur. Sistemik tedavi alan hastalarınsistemik tedavi almayan hastalara göre ADİ-3 skorunda düşüklük (p= 0.01), iş birliği yapma skorunda yükseklik (p= 0.05) ve yenilik arayış skorunda düşüklük (p= 0.02) saptanmıştır. Hastalar sigara ve alkol kullanım durumlarına göre gruplandırıldığında ADİ-3, mizaç karakter envanteri alt grupları ve DLQI skorları açısından yapılan karşılaştırmada uygulanan ölçeklerin hiçbirinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (p> 0.05).Çalışmamız, vitiligolu hastalarda karakter ve mizaç özelliklerini değerlendiren ilk çalışma olup, bu hastaların sadece dermatolojik yönden değil psikiyatrik açıdan da tanı ve tedavilerinin gerekliliğini vurgulamaktadır.

Deri hastalıklarıKarakterMizaç+1
Orhan Demirer
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriasisli hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinin framingham risk skoru ve ayak bileği-kol indeksi ile değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, psoriasisli hastalarda kardiyovasküler risk faktörlerinin Framingham Risk Skoru ve Ayak bileği-kol İndeksi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ayrıca kalp damar hastalıkları açısından risk teşkil etmesi nedeniyle hastalarda metabolik sendrom kriterleri, serum CRP düzeyleri ve sigara kullanımı ile psoriasisteki sistemik inflamasyonun süresi ve PASI veya VYA ile belirtilen şiddetinin kardiyovasküler riske etkisi de değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvurarak klinik ve/veya histopatolojik olarak psoriasis vulgaris tanısı almış 50 hasta ile poliklinik muayenesi sonucu kronik inflamatuar patoloji saptanmayarak psoriasis dışı tanılar almış, yaş ve cinsiyet uyumlu 50 kontrol hastası dahil edimiştir. Katılımcıların yaş, cinsiyet, boy, kilo, bel çevresi verileri, vücut kitle indeksi, bel-kalça oranı, kol ve ayak bileği tansiyonları, açlık kan şekeri, lipid profili ve CRP değerleri ile sigara kullanımı ve eşlik eden sistemik hastalık öyküleri not edilmiştir. Psoriasis hastalarında ek olarak hastalık süresi, PASI ve VYA da kaydedilmiştir. Hastaların FRS ve ABİ değerleri hesaplanmış, ayrıca metabolik sendrom olup olmadığı da kaydedilmiştir. İstatistiksel analizler SPSS 20.0 programı kullanılarak yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda hastaların bel çevresi ortalaması kontrollere göre daha yüksek olup bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,033). Hastaların VKİ de kontrollere göre anlamlı olarak yüksek saptanmıştır (p=0,014). Gruplar ek hastalıklar açısından karşılaştırıldığında hasta grubunda psoriasise eşlik eden hastalık oranı anlamlı olarak fazlayken (p=0,030) ek hastalıklardan kardiyovasküler risk açısından anlamlı olan diyabet ve hipertansiyon ayrıca gruplandırıldığında hastalar ve kontroller arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Psoriasis hastalarında sigara kullanma oranı kontrollere göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,001). Hastaların FRS ortalaması kontrollere göre yüksek olup bu yükseklik istatistiksel olarak anlamı değilken (p=0,075), hastaların ABİ değeri ortalaması kontrollere göre istatistiksel açıdan anlamlı olarak yüksek saptanmıştır(p<0,001). Psoriasis hastalarında metabolik sendrom daha yüksek oranda saptanmakla birlikte, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Psoriasis hastalarında PASI, VYA ve hastalık süresinin FRS ve ABİ değerlerine anlamlı etkisi olmadığı gözlenmiştir. Sonuç ve Öneriler: Çalışmamız psoriasis hastalarında FRS ve ABİ?nin beraber değerlendirildiği ilk çalışma olup, bulgular psoriasisin kalp damar hastalıklarına zemin hazırladığını, psoriasisli hastaların kardiyovasküler risk faktörleri açısından değerlendirilmesi, bu yönden eğitimi ve takibi gerekliliğini ortaya koymuştur.

Ayak bileğiC reaktif proteinKardiyovasküler hastalıklar+4
Sedef Bayata
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Esansiyel hiperhidrozisli hastalarda mizaç ve karakter özelliklerinin değerlendirilmesi

EH, belirtilen vücut bölgelerinde bilinmeyen bir nedenle sempatik kolinerjik sinirlerin aşırı deşarjı ile karakterize bir dermatolojik bozukluktur. Bu bireylerde sempato-adrenal sistemin aşırı aktif olduğu düşünülmektedir. Ter bezi histolojisi ve fonksiyonu normal olup emosyonel stresle ter salgısında artış meydana gelirken uykuda terleme ortadan kalkmaktadır. Bu bulgular ışığında çalışmada EH'li bireylerin mizaç ve karakter özellikleri ile sempatik hiperaktivasyon ve terleme arasındaki ilişki araştırılmıştır. Çalışmaya Nisan 2011 – Ağustos 2013 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran, hiperhidroza yol açabilecek sistemik bir hastalığı bulunmayan, yaşları 18 ve üzerinde olan 42 kadın ile 38 erkek toplam 80 EH hastası ve 54 kadın ile 27 erkek sağlıklı gönüllüden oluşan toplam 161 kişi dahil edildi. EH' li hastaların yaşları, cinsiyetleri, Vizüel Analog Skorlaması (VAS) değerleri kaydedildi ve çalışmaya katılan kişilere Mizaç ve Karakter Envanteri (MKE), Anksiyete Duyarlılık İndeksi-3 (ADİ-3), DLQI, Liebowitz Sosyal Kaygı Bozukluğu Belirtileri Ölçeği (LSFÖ) ve SCID-CV Tanı Ölçütleri uygulandı. VAS skorları hasta grubunda 2-10 arasında değişmekte olup, VAS ortalamaları 7,54± 1,89 olarak bulundu, yani çalışmamıza katılan hastaların terleme şiddetleri fazlaydı. Hasta grubunda DLQI skorları 10-26 arasında değişmekte olup, DLQI ortalamaları 12,96± 4,11 olarak bulundu. EH hastaların yaşam kalitelerini orta derecede etkilemekteydi. Hasta grubunda ADİ-3 skoru istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha yüksek bulunurken (p= 0.01), yine La-TOP skoru ve Lb-TOP skoru kontrol grubuna göre daha yüksek bulundu (p=0.01, p=0.03). 54Hasta ve kontrol grubu arasında P (Sebat Etme) skoru açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (P=0.93). NS2 (Dürtüsellik) skoru hastalarda kontrol grubuna göre yüksek saptandı (p=0.006). HA3 (Yabancılardan çekinme) ve HA4 (Çabuk yorulma) skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek saptandı (p=0.04, p=0.01). RD4 (Bağımlılık) skoru hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha düşük saptandı (p=0,001). S2 (Amaçlılık) skoru hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı (p=0.047). C1 (Sosyal onaylama), C2 (Empati duyma), C3 (Yardımseverlik) ve C-TOP (İş birliği yapma) skorları hasta grubunda kontrol grubuna göre daha düşük saptandı (p=0.017, p=0.07, p=0.015, p=0.044). ST1 (Kendilik kaybı), ST3 (Manevi kabullenme) ve ST-TOP (Kendini aşma) skorları hasta grubunda daha yüksek saptandı (p=0.02, p=0.039, p=0.035). Hasta grubunda, geçmişte veya şu anda 21 kişide sosyal fobi, 12 kişide majör depresif bozukluk, 11 kişide başka türlü adlandırılamayan anksiyete bozukluğu, 7 kişide panik bozukluğu, 7 kişide özgül fobi, 5 kişide uyum bozukluğu, 3 kişide obsesif-kompulsif bozukluk, 3 kişide posttravmatik stres bozukluğu ve 3 kişide yaygın anksiyete bozukluğu saptandı. Aşırı terleme nedeniyle bozulmuş yaşam kalitelerine paralel olarak EH'li bireylerin sosyal kaygı düzeyleri yüksek olan anksiyeteye yatkın kişiler olduğunu saptadık. EH'li bireylerin artmış adrenerjik deşarj nedeniyle dürtüsel davranan, bağımlılıkları ve amaçlılıkları düşük olan iş birliği yapmaktan uzak olan kişiler olduğunu belirledik. VAS skorları yüksek olan EH'li hastaların belirgin derecede bozulmuş olan yaşam kalitelerine paralel olarak anksiyete duyarlılıkları ve soyal fobi düzeylerini yüksek saptadık. Görsel ve işlevsel sorunlara yol açan EH nedeniyle bireyler işlerini yaparken veya sosyal ilişkilerinde büyük sorunlar yaşamaktadırlar, bu da doğal olarak sosyal kaygılarını ve anksiyetelerini arttırmaktadır. Mizaçları gereği dürtüsel davranan yani olayları kapsamlıca irdelemeden hareket eden bu kişilerde çabuk yorulma puanlarının yüksek 55olması, artmış adrenerjik aktivitenin yarattığı yüksek bazal metabolizma nedeniyle olabilir. Ayrıca görünüm ve hijyenik iyilik sağlamak için sarfettikleri yoğun efor da bu duruma ekleniyor gibi görünmektedir. Anksiyete bozukluklarının bulgularından olan yabancılardan çekinme puanlarının EH grubunda yüksek saptanması yarattığı sosyal fobi ve anksiyete nedeniyle beklediğimiz bir sonuçtu. Yabancılardan çekinme düzeyleri yüksek olan EH hasta grubunun doğal olarak iş birliği yapmaktan uzak, amaçlılıkları düşük olan kişiler olduğunu saptadık. "Kendini aşma" puanlarının EH'li hastalarda yüksek saptanması ise bu kişilerin erken yaşlardan beri var olan hiperhidrozu içselleştirerek kabullendiklerini ve bu durumla yaşamayı öğrendiklerini göstermektedir. Çalışmamız bugüne kadar bu konuda yapılmış en yüksek katılımcı sayısından oluşan, DLQI, ADİ-3, Liebowitz Sosyal Fobi Ölçeği ve SCIDCV'nin bir arada kullanıldığı ilk çalışmadır. Önceki çalışmaların bulgularının farklı olması, az sayıda katılımcı ve dengeli olamayan hasta ve kontrol dağılımına bağlı gibi görünmektedir. İlk çalışmada (8) hasta ve sağlıklı kontrol sayıları oldukça düşüktür buna karşın patolojik kontrol olarak alınmış olan renal yetmezlikli kontrol grubu ise diğerlerinin yaklaşık iki katıdır. Bu orantısız dağılım istatistiksel veri güvenilirliğini düşürmektedir. Her iki çalışma da da hasta ve kontroller psikiyatrik patolojiler açısından değerlendirilmeye alınmamışlardır. Bizim çalışmamızda aktif bilinen psikiyatrik bozukluğu olan hastalar değerlendirilmeye alınmamıştır. Bu durum özellikle kontrol verilerinin güvenilirliğini arttırmaktadır. Gerek artmış sempatik aktivite, gerek erken başlangıçlı hastalığa ait genetik faktörler, gerekse hastalarda esansiyel hiper hidrozun yarattığı sosyal ve hijyenik problemler, hastaların mizaç ve karekter gelişimini etkiliyor gibi görünmektedir. Bu hastalarda sosyal fobi ve anksiyete dağılımındaki artış sosyalleşme ve dışa dönük davranış paterninde bozulmalara yol açmaktadır. Hastalık aktivitesi, sosyal ve kişisel kimlik etkilenmelerinin daha iyi anlaşılması bu hastalarda yaşam kalitesini arttıracağı gibi, anksiyete yönetimi ve hiperhidrozun regulasyonunda da hastalara olan yardımımızı arttıracaktır.

HiperhidrozKişilikMizaç+1
Mutlu Çoban
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dermatolojik olgu bildirilerinde klinik deskripsiyonların kalitesi ve belirleyici faktörler

Giriş ve Amaç: Olgu bildirileri, halen tıbbi yayımcılığın önemli bir parçası olarak varlığını sürdürmektedir. Tıp eğitiminde bilgi ve deneyim aktarılmasında oldukça önemli olmasının yanında yeni çalışmaların da öncüsü olma niteliği taşıması nedeniyle oldukça değerlidir. Dermatoloji görselliğin oldukça ön planda olduğu bir bilim dalıdır bu nedenle etkili bir dermatolojik olgu bildirisinin olmazsa olmazı iyi klinik deskripsiyonlardır. Bu çalışmada, dermatolojik olgu bildirileri incelenerek, olgu bildirilerinde yapılmış klinik deskripsiyonların ne düzeyde ayrıntılı olduğu bir başka deyişle ne düzeyde kaliteli olduğunu araştırmak ve klinik deskripsiyonların kalitesini etkileyen faktörlerin de belirlenmesi istendi. Böylelikle dermatolojik olgu bildirilerinin kalitesinin iyileştirilmesine katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, çoğunlukla dermatolojik olgu bildirileri yayımlayan bir dergi olan "Journal of Dermatological Case Reports" veri sağlamak üzere seçildi. Bu derginin 2007-2017 yıllarında yayımlanmış 247 makalesi gözden geçirildi ve dermatolojik deskripsiyon içeren 205 olgu bildirisi çalışmaya alındı. Klinik deskripsiyonlarda 11 ana özellik araştırıldı: Yerleşim, yan, nicelik, dağılım, boyut, biçim, kenar, renk, dokunma, sübjektif semptom ve elemanter lezyon. Bu on bir ana özellikten sekizi zorunlu sayıldı: Yerleşim, nicelik, boyut, biçim, renk, dokunma, semptom ve elemanter lezyon. Deskripsiyonun kalitesini etkileyen anlamlı faktörleri belirlemek üzere, her bir olgu bildirisinin deskripsiyonlarında sözü edilmiş zorunlu özellik sayılarının maksimumu, bağımlı değişken olarak kullanıldı ve "kalite skoru" olarak adlandırıldı. İstatistiksel değerlendirmeler lineer regresyon analizi ile yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ana bulgular; klinik deskripsiyonlarda palpasyon ve semptom ile ilgili bilgilerin çoğunlukla yetersiz olduğu, baş-boyun bölgesi dışındaki lezyonlar için yerleşim bilgisinin ayrıntılı verilmediği, ortalama yazar sayısının oldukça yüksek olduğu ancak bunun kalite skoruna olumlu bir etkisinin olmadığı görüldü. Kalite skoruna olumlu etkisi olan parametreler ise yazarlar arasında dermatolog bulunması ve klinik semptomların varlığının veya yokluğunun belirtilmesi olarak saptandı. Sonuçlar: Etkili bir dermatolojik olgu sunumu için ayrıntılı klinik deskripsiyon yapılmalıdır. Ayrıntılı ve kaliteli bir klinik deskripsiyon yapmak için ise yazarlar arasında dermatolog bulunmalı veya dermatologlardan yardım alınmalıdır. Bununla yanında olgunun semptom bilgisinin sorgulanıp mutlaka belirtilmesi gerektiği sonucuna varıldı. Anahtar Kelimeler: Olgu sunumu, Deskripsiyon

Deri hastalıklarıDermatolojiSunum+2
Ertuğrul Gazi Arık
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Seboreik dermatitli hastalar ile toll-like reseptör 2 ekspresyonu ve gen polimorfizmi arasındaki ilişki

Giriş: Seboreik dermatit yağlanma, kepeklenme ve sınırları belirgin olmayan eritemli yamalar ile karakterize kronik inflamatuar bir deri hastalığıdır. Birçok faktörün SD gelişiminden sorumlu olduğu bildirilse de hastalığın patogenezi tam olarak aydınlatılamamıştır. Patogenezde Malessezia türü mantarların da rol oynadığı gösterilmiştir. Toll-like reseptör ailesi konakçı immün sisteminde patojen mikroorganizmalara karşı inflamatuar yanıt oluşmasında anahtar role sahiptirler. TLR geninde meydana gelen değişimlerin konak savunmasında ve inflamatuvar hastalık patogenezinde yeri bulunmaktadır. SD'li hastalarda TLR2 gen polimorfizmi ve TLR2 ekspresyonu, Malessezia türü mikroorganizmalara karşı duyarlılık oluşturarak hastalığın ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Amaç: Seboreik dermatit ile TLR2 gen polimorfizmi ve monositlerdeki TLR2 ekspresyonu oranlarını belirlemek çalışmamızın amacı olmuştur. Gereç ve Yöntem: 60 hasta ve 60 kontrol grubundan olmak üzere 120 kişiden alınan periferik kan örneklerinde genomik DNA elde edildi. TLR2 Arg753Gln polimorfizmleri polimeraz zincir reaksiyonu sonrası restriksiyon enzim kesimi yöntemi ile belirlendi. Monosit yüzeyindeki TLR2 ekspresyon yüzdesini periferik kan örneklerinde flow sitometrik yöntem ile analiz edildi. Veriler ki-kare testi ve Hardy-Weinberg equilibrium test ile analiz edildi. Bulgular: Seboreik dermatit hastalarında TLR2 Arg753Gln polimorfizm sıklığı %20 oranında saptanırken sağlıklı kontrol grubunda ise hiçbir katılımcıda polimorfizm saptanmadı (p<0,001). Hem seboreik dermatitli grupta, hem de sağlıklı kontrol grubunun hiçbirinde TLR2 Arg753Arg mutant genotip (AA) homozigotluğu görülmedi. G Alleli hasta grubunda %90,2 ve kontrol grubunda %100 olarak bulundu (p<0,01). A alleli hasta grubunda %9,8 olup kontrol grubunda saptanmadı (p<0,01). Hasta grubunda periferik kanda ölçülen ortalama TLR2 monosit yüzey ekspresyon oranı %72,9±3,1, kontrol grubunda %80,7±2,7 olarak saptandı (p=0,129). TLR2 Arg753Gln polimorfizmi olan 12 hastada monosit yüzey ekspresyonu oranı %62,2±26 olarak hesaplandı. Bu hastalarda monosit yüzeylerindeki TLR2 ekspresyon oranında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde bir azalma olduğu bulundu (p=0,03). Sonuç: Çalışmamızda literatürde ilk kez seboreik dermatitli hasta grubunda TLR2 Arg753Gln tek nükleotid polimorfizmi olduğunu saptadık. Aynı zamanda Arg753Gln polimorfizmi olan grupta monositlerde TLR2 ekspresyonunda azalma olduğu belirlendi. Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar göz önünde bulundurulunca TLR2 ekspresyonundaki azalmanın SD patogenezinde M. furfur'a karşı duyarlılık oluşturduğu hipotezi gündeme gelmiş oldu.

DermatitDermatit-seboreikMalassezia+2
Mehmet Ateş
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Androgenetik alopesilerde trikoskopik bulguların şiddet ile ilişkisi

Amaç: Androgenetik alopesi, en sık görülen, genetik yatkınlıkla ortaya çıkan ve etkilenen bireylerde hayat kalitesini düşüren alopesi tipidir. Trikoskopik bulguların hastalığın kliniğindeki yerinin saptanması önemlidir. Androgenetik alopeside trikoskopik bulguların hastalık şiddeti ile ilişkisini inceleyen çalışmalar mevcuttur ancak bulguların saptandığı bölgelerin şiddet ile ilişkisi ve hastalığın ilerleyişini tahmin edebilirliği daha önce araştırılmamıştır. Gereç ve yöntem: 97 erkek androgenetik alopesi hastasının yaşları, hastalık süresi, Fitzpatrick deri tipi, Hamilton–Norwood evresi kaydedildi. Androgenetik alopeside sık görülen trikoskopik bulgular her hastada saçlı deride saptandığı bölgelere göre kaydedildi. Bulguların hastalığın şiddeti ile ilişkisi saptandıkları bölgelere göre ve bölgelerden bağımsız olarak iki ayrı şekilde incelendi. Bulgular: Çalışmamızda ana bulgular şu şekildedir: (1) Androgenetik alopeside saçlı deride herhangi bir bölgede saptanan bal peteği pigmentasyonu ve fokal atrişi şiddetli hastalık ile ilişkilidir. (2) Vertekste saptanan şaft kalınlık farkı, kahverengi peripiler bulgu ve bal peteği pigmentasyonu şiddetli hastalık ile ilişkilidir. (3) Herhangi bir bölgede saptanan fokal atrişi ve vertekste saptanan şaft kalınlık farkı hastalığın ilerleyişini erken evrelerde tahmin edebilir. Sonuç: Trikoskopi androgenetik alopesi tanısına ve şiddetine dair bilgi verir. Verteksin trikoskopik incelemesi diğer bölgelere kıyasla hastalığın şiddeti ve ilerleyişi ile ilgili sağladığı bilgi açısından daha önemli olabilir. Bulgularımızın desteklenmesi için androgenetik alopeside trikoskopik bulguların hastalık ilerleyişi ile ilişkisini incelemek üzere yapılacak boylamsal araştırmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Androgenetik, alopesi, trikoskopi, şiddet

AlopesiAndrojenlerTrikoskopi+1
Mustafa Barış Günaydın
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriazisli hastalarda hastalık algısı, aleksitimi ve anksiyete duyarlığı

Psikolojik etmenlerin gerek psoriazisin tetiklenmesinde , gerekse kliniğinin şiddetlenmesinde önemli rol oynadığı bilinmektedir. Psoriazisli hastalarda aleksitimi, anksiyete, depresyon, alkol bağımlılığı gibi psikopatolojiler daha sık görülmektedir. "Duygularını tanıma ve sözel olarak belirtmedeki zorluk" olarak tarif edilebilen aleksitiminin, anksiyeteye bağlı duyum ve belirtilere karşı aşırı ölçüde bir korku olarak nitelendirilen anksiyete duyarlılığının bu hastalarda yüksek düzeyde görülmesi beklenir. Dolayısıyla bu hastaların kendilerini ifade ederken ve stresli olayların üstesinden gelmeye çalışırken zorlandıkları söylenebilir. Hastalık ve/veya yeti yitiminin birey tarafından nasıl anlaşıldığına işaret eden hastalık algısı kavramıda psoriazisli hastalarda araştırılmalıdır. Çünkü bu hastaların hastalıkları ile ilgili düşünceleri tedaviye uyum ve tedavi planlanmasını etkilemektedir. Bu çalışmada psoriazisli hastalarda aleksitimi, anksiyete duyarlılığı ve hastalık algısının incelenmesi amaçlanmıştır

Affektif bozukluklarAlgıAnksiyete+4
Barış İnan
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Onkolojik hastalarda klinik ve dermoskopik tırnak ünitesi bulgularının kemoterapi ilaçları ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Kemoterapi ilaçlarına bağlı tırnak değişiklikleri birçok çalışmanın konusu olmuşken, bu değişiklikleri dermoskopik muayene ile inceleyen yalnızca birkaç çalışma bulunmaktadır. Bu nedenle, bu çalışma kemoterapiye bağlı tırnak değişikliklerinin tanı ve takibinde dermoskopinin yerini kapsamlı olarak belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Çukurova Üniversitesi Onkoloji Polikliniğinde kemoterapi almakta olan 227 hastanın (115 erkek, 112 kadın, yaşları 20 ile 88 yıl arasında değişen) yalnızca el tırnakları hem klinik hem de dermoskopik olarak incelendi. Tırnak değişikliklerinin bağımlı değişken; yaş, cinsiyet, kanser türü, kanser süresi, tırnak bulguları yapabilen sistemik hastalık varlığı ve kemoterapi gruplarının ise bağımsız değişken olarak kullanıldığı çok değişkenli lojistik regresyon testleri yapıldı. Bulgular: Çalışmada en sık gözlenen kanser türleri meme (% 25,6), akciğer (% 21,6), kolon (%14,5) ve hematolojik kanserlerdi (% 8,4). Hastaların % 49,3'ünün kanser süresi dokuz aydan daha kısayken, kalanlarda daha uzundu. Tırnak bulguları yapabilen sistemik hastalıklar hastaların % 14,5'inde bulunmaktaydı. En sık kullanılan kemoterapi grupları kortikosteroidler (% 62,6), platinumlar (% 50,2), hedefe yönelik ilaçlar (% 41,0) ve taksanlardı (% 31,3). En sık saptanan tırnak değişiklikleri longitudinal çizgilenme (% 45,4), onikoliz (% 37,0), kıymık kanama (% 37,0), longitudinal melanonişi (% 26,4), lökonişi (% 23,3), kırmızı lunula (% 15,9) ve transvers melanonişiydi (% 13,7). Çok değişkenli lojistik regresyon analizlerinde bulguların yalnızca üçü değişkenler ile anlamlı ilişki gösteriyordu. Transvers melanonişi taksan kullanan hastalarda daha sık saptandı (odds oranı [OR] 9,458, % 95 güven aralığı [CI] 1,938 – 46,151, p≈0,005). Onikoliz ve longitudinal çizgilenme yaş ile pozitif ilişki gösteriyordu (sırasıyla, OR 1,052, % 95 CI 1,021 - 1,085, p≈0,001 ve OR 1,068, % 95 CI 1,034 to 1,103, p<0,001). Sonuç: Kemoterapiye bağlı tırnak değişikliklerini inceleyen diğer çalışmalar ile karşılaştırıldığında, bu çalışmada longitudinal çizgilenme, onikoliz, kıymık kanama ve kırmızı lunula daha sık saptanmıştır. Özellikle kıymık kanama için olmak üzere saptanan bu yüksek oranlar, dermoskopinin bu çalışmada kullanılırken diğer çalışmalarda kullanılmaması ile açıklanabilir. Kıymık kanama ve melanonişi, taksanların da dahil olduğu kemoterapiye bağlı tırnak toksisitesinin erken bulguları olduğu gerçeği ışığında; daha şiddetli tırnak toksisitelerinin gelişmesini önlemek amacıyla, kemoterapi alan hastaların tırnaklarının kemoterapi başlangıcından itibaren periyodik olarak dermoskopik incelenmesi önerilir.

Antineoplastik ajanlarDermoskopiKanser hastaları+3
Ahmet Doğukan Dağdaş
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dudak yerleşimli keratinositik tümörlerde dermoskopik bulgular: Aktinik keilit, intraepidermal karsinom ve skuamoz hücreli karsinom dermoskopisi

En yaygın premalign dudak lezyonu olan aktinik keilit (AK), güneşe maruz kalmanın neden olduğu, dudak vermilyonunu etkileyen inflamatuar bir hastalıktır. AK, potansiyel malign bir hastalıktır ve dudak skuamoz hücreli karsinomasına (SHK) dönüşebilir. AK tanısı önemlidir; çünkü ilk klinik bulgular hafif ve belirsiz olup epitel ve bağ dokularındaki hasarın boyutunu her zaman yansıtmayabilir. Kutanöz skuamöz hücreli karsinom (SHK), bazal hücreli karsinomdan sonra en sık görülen kutanöz malignansidir ve tipik olarak yaşlı, açık tenli kişilerde görülür. Özellikle, dudak SHK, tüm oral karsinomların % 20'sini temsil eder; dudak, en yüksek riskli anatomik bölgelerden biridir. Dudak skuamöz hücreli karsinomların (SHK) ve aktinik keilitin (AK) dermoskopik özellikleri hakkında çok az şey bilinmektedir. Anatomik ve histolojik özellikleri normal deriden farklı olduğu için, dudakta lezyonların dermoskopik bulgularının belirlenmesi önem arz etmektedir. Çalışmanın amacı, labial SHK ile birlikte, AK'in dermoskopik bulgularını tanımlamak ve keratinositik labial tümörlü bu hastaların klinik ve demografik özelliklerini tanımlamaktır. Keratinositik labial tümör histopatolojik tanısı almış olan 41 hasta - 31 AK ve 10 SHK- araştırmaya dahil edildi. Hastaların demografik verileri, klinik ve dermoskopik görüntüleri ve bulguları kaydedildi. Dermoskopik ve klinik özellikler değerlendirildi. İstatistiksel analiz SPSS v.21.0 kullanılarak yapıldı. Medyan yaş 66,41 ± 13,35 ve hastaların çoğunluğu erkek idi. % 90'dan fazlası alt dudakta bulundu. En yaygın Fitzpatrick deri tipi III ve takiben tip II idi. Aktinik keilitli hastaların % 35'inde eşlik eden fasiyal aktinik keratozlar tespit edildi. Mevcut veya eski sigara kullanımı oranı % 44 gibi yüksek iken, düzenli alkol kullanımı toplamda % 2 idi. Hepsi açık alanda çalışan işçiler, çoğunlukla çiftçilerdi. Aktinik keilitler düzdü ve sarı-beyaz skuamlı lezyonların kötü tanımlanmış vermilyon sınırına neden olduğu gözlendi ve dörtte birinde yüzeysel erozyon, kabuk, çatlak ve şişlik vardı. Skuamoz hücreli karsinomalarda, vermilyon hattı kaybı yalnızca tümör bu bölgeyi infiltre edildiğinde gözlendi. Skuamoz hüceli karsinomaların birçoğu düz ve kurutlu ülser içermekte idi. Tümünde skuam ve endurasyon vardı. Aktinik keilit için iki dermoskopik model tanımlandı. Skuamoz hücreli karsinomaların dermoskopisi, radyal olarak dağılmış polimorf damarlar ile çevrelenmiş merkezi skuam, kurut ve ülserasyon paternini ortaya koydu. Bu çalışma sonucunda daha önce literatürde olmayan iki adet aktinik keilit paterni tanımlanmış, radyal firkete damarların, merkeze göre dağılan manyetik dalgalara dağılım benzerliği nedeniyle ("magnet sign") "mıknatıs bulgusu" adlandırması önermesi yapılmıştır. Daha önce literatürde perivasküler beyaz "halo" olarak adlandırılan, histopatolojik olarak damar çevresindeki tümör keratinizasyonuna bağlı olduğu düşünülen, damar çevrelerindeki beyaz yapılar, çalışmamızda da benzer oranlarda SHK'larda gözlenmiş ancak şekillerinin firkete damarları kaplayacak şekilde olması nedeniyle "halo" yerine "kılıf" olarak adlandırılmasının daha doğru olacağı önerilmiştir.Bildiğimiz kadarıyla, bu, aktinik keilitin ilk tanımlayıcı dermoskopik çalışmasıdır. Çalışmamız bir mukokutanöz geçiş bölgesi olan dudakta yerleşen lezyonlarda da dermoskopinin tanıya yardımcı anlamlı bilgiler sağlayabileceğini göstermiş olup, bu özel bölgede yerleşen lezyonların yönetiminde de klinikte rutin dermosopik incelemeden faydalanılabileceğini ortaya koymuştur. Ayırıcı tanı ve bulguların özgüllüğü açısından dudak yerleşimli farklı lezyonlar için de tanımlayıcı çalışmalar yapılmalıdır.

AktinlerDeri hastalıklarıDeri neoplazmları+6
Fatmagül Gülbaşaran
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlık çalışanlarında skabiyez riskini belirleyen risk faktörlerinin araştırılması

Amaç: Skabiyez risk faktörleri ile ilgili birçok çalışma mevcut olsa da, sağlık çalışanlarında skabiyez riskini belirlemeye yönelik olarak yapılmış bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışma, belirtilen konuya literatür katkısı sağlamak ve sağlık çalışanlarında skabiyez sıklığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve yöntem: Çalışmaya, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Balcalı Hastanesi'nde çalışan 178 sağlık çalışanı dâhil edildi. Katılımcılara kendi tarafımızdan oluşturulan anket ile yaş, cinsiyet, medeni durum gibi demografik özelliklere yönelik sorular; atopi varlığı, sistemik veya dermatolojik hastalık varlığı, son 6 ayda immunosupresan ilaç kullanımı gibi bağışıklık durumunun belirlenmesine yönelik sorular; çalıştığı bölüm, nöbet tutma durumu, hasta teması varlığı gibi çalışma şartları ve yoğunluğunu belirlemeye yönelik sorular ile daha önce skabiyez geçirme öyküsü, skabiyez bulaşma yolları üzerine bilgisini sorgulamaya yönelik sorular yöneltildi. Anketten elde edilen veriler ile skabiyez risk faktörleri araştırıldı. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen katılımcıların 92'si (% 51,7) kadın, 86'sı (% 48,3) erkekti. Toplam 178 katılımcının 31'i (% 17,4) daha önce en az bir kez skabiyez geçirmişti. Hasta ile temas etme durumu, skabiyez bulaşı için bir risk faktörü değildi. Katılımcıların meslekleri ile skabiyez geçirme riski arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki yoktu. Yaşanılan fiziksel ortama bebek bakımı, ev temizliği gibi sebeplerle gündelikçi çağırmak, skabiyez geçirme riskini anlamlı bir şekilde artırıyordu. Sonuç: Skabiyez, hastane kökenli bir enfeksiyon değildir. Eve gündelikçi gelme durumunun skabiyez riskini artırdığı göz önüne alındığında, skabiyez tedavi protokolünün, yalnızca evde yaşayanları değil, eve düzenli olarak gelen kişileri de rutin olarak kapsaması gerektiğini öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Risk faktörleri, sağlık çalışanları, skabiyez

Risk faktörleriSağlık personeliUyuz
Tolga Şener
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Palmoplantar ekzema ve palmoplantar psoriazis ayırıcı tanısında dermoskopinin yeri

Giriş: İzole palmar ve/veya plantar yerleşimli psoriazis olguları sıklıkla palmoplantar ekzema ile karıştırılmakta ve kesin tanısı histopatolojik olarak konulabilmektedir. Histopatolojik olarak ayrım da kimi zaman bazı lezyonlarda zorlayıcı olabilmektedir. Dermoskopi hızlı, non-invaziv ve ucuz bir tanı yöntemidir. Başta melonositik lezyonların tanısında kullanılmakla birlikte aynı zamanda hem inflamatuar, hem de noninflamatuar dermatozların tanısında da sıklıkla tercih edilen bir yöntemdir. Amaç: Bu çalışmanın amacı; palmoplantar yerleşimli psoriazisli hastalar ile palmoplantar hiperkeratotik ekzemalı hastaları dermoskopi yöntemi kullanarak ayırdetmek ve böylece ucuz ve hızlı sonuç alınan bir yöntem olan dermoskopi sayesinde histopatolojik tanı öncesinde daha hızlı ayırıcı tanı yapmaktır. Yöntem: Çalışmaya Ekim 2016- Haziran 2018 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar polikliniğine başvuran palmar ve/veya plantar yerleşimli psoriazis ve hiperkeratotik ekzeması olan, topikal ya da sistemik herhangi bir tedavi almayan 18-75 yaş arası toplam 90 hasta dahil edildi. Verilerin analizi SPSS (Statistical Package for Social Science) for Windows 21.0 paket programında yapıldı. Nominal değişkenler Pearson'un Ki-Kare veya Fisher'in Kesin Sonuçlu Ki-Kare testi ile incelendi, p<0,05 istatiksel olarak anlamlı kabul edildi. Sonuçlar %95 güven aralığında yorumlandı. Bulgular: Çalışmamızda psoriazis hastalarında en sık nokta damarlar gözlendi. Psoriazisli 5 hastada kırmızı globüler halka damarlar saptanırken, ekzema hastalarının hiçbirinde görülmedi (p=0,007). Ekzema grubunda yamalı dağılım vasküler paterni anlamlı olarak yüksek bulundu. Psoriazis hastalarında en sık görülen zemin rengi açık kırmızı idi (%48.6) (p<0.001). Beyaz skuam psoriazis hastalarında anlamlı olarak yüksekti, bunun yanında sarı skuam da ekzema grubunda anlamlı olarak yüksek bulundu. Yeni tanımladığımız "ringworm patern globüller" ekzema hastalarının %10.9'unda tespit edildi. Psoriazisli hastaların ise hiçbirinde görülmedi (p>0,05). Sonuç: Palmoplantar psoriazis ve ekzemanın dermoskopik ayırıcı tanısı hakkında literatürde sadece bir çalışmaya rastlanmıştır. Çalışmamızda, palmoplantar ekzemalı hastalarda sarı krutlar, yamalı dağılımlı vasküler patern ve yamalı dağılımlı skuam, sarı skuam rengi, soluk kırmızı lezyon zemini saptanırken; psoriazisli hastalarda ise açık kırmızı renk zemin, düzenli vasküler dağılım paterni ve beyaz skuam gözlenmiştir. Literatürde daha önce hiperkeratotik palmoplantar ekzemalı hastaların dermoskopik bulguları arasında belirtilmemiş olan "ringworm globüller", yeni ve ayırıcı tanıda yararlı bir dermoskopik bulgu olabilir.

Dermatit-atopikDermoskopiPsoriyazis+3
Tubanur Çetinarslan
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik bir hastalık olarak psoriasiste okuler tutulumun araştırılması

Psoriasis, keskin sınırlı eritemli plak veya papüller üzerinde yerleşmiş, sedefî-beyaz skuamlarla karakterize, epidermal proliferasyon artışı ile seyreden, tırnakları ve eklemleri de tutabilen, kronik, inflamatuvar bir deri hastalığıdır. Lezyonlar sıklıkla saçlı deri, diz, dirsek, sakral bölge ve eklemlerin ekstansör yüzlerinde simetrik olarak yerleşmektedir. Psoriasisin bir deri hastalığından fazlası olup aynı zamanda diğer sistemleri de etkileyebildiği bilinmektedir. Blefarit, inferior punktat korneal opasite, konjonktivit, göz kuruluğu, punktat epitelyopati, superfisyal punktat keratit, iritis, kronik iridosiklit, üveit, pigment dispersiyonu, trikiyasis, semblefaron, katarakt, episklerit ve periferal korneal erime sendromu psoriasiste bildirilmiş göz bulgularındandır. Bu çalışmada psoriasisli hastalarda göz bulgularının değerlendirilmesi ve bu bulguların yaş, cinsiyet, hastalık süresi, hastalık şiddeti, saçlı deri, eklem ve tırnak tutulumu ile ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamıza klinik ve histopatolojik olarak psoriasis tanısı almış 18 yaş üstü 77 hasta ve 75 sağlıklı kontrol grubu dâhil edildi. Hastaların yaş, meslek, sigara kullanımı ve süresi, aile öyküsü, hastalık süresi gibi bilgileri sorgulandı. Tırnak, saç ve eklem tutulumu değerlendirildi. PASI skoru hesaplandı. PASI skoru 1-10 olanlar ''hafif'', 10 un üzeri olanlar ''şiddetli'' psoriasis olarak değerlendirildi. Tüm olgulara biyomikroskopik muayenesi, fundus bakısı, gözyaşı kırılma zamanı, Schirmer testi, görme keskinliği, göz içi basıncı, göz hareketleri değerlendirmesi yapıldı. Hastaların speküler mikroskopi ve optik koherens tomografisi (OKT) çekildi. Korneal menisküs parametreleri hesaplandı. Kuru göz semptomları açısından OSDI skoru hesaplandı. Çalışmamızda tırnak ve saç tutulumu olan hastalarda olmayanlara göre PASI skoru anlamlı derecede yüksek bulundu. Yapılan göz muayenesinde hastaların %5,19 unda blefarit, %2,59 unda nükleer katarakt ve %1,29 unda pterjium izlendi. Hastaların yapılan göz dibi muayenesinde %2,59 hastada retinal epitel pigment değişikliği ve %1,29 unda asteroid hyelozis izlendi. BUT testi sonuçlarına göre psoriasisli grupta %79,2 hastanın ve kontrol grubunda %2,6 kişinin gözyaşı kırılma zamanının 10 saniyenin altında olduğu görüldü. Blefarit kadın hastalarda daha sık izlenirken göz kuruluğu erkeklerde sıktı. Speküler mikroskopide CV (değişkenlik katsayısı) ve HEX (hegzagonal hücre oranı) istatistiksel olarak anlamlı izlendi. ÖS-OKT (ön segment optik koherens tomografi) de santral, temporal, superior ve inferior korneal epitel kalınlıkları istatistiksel olarak anlamlı saptandı. Gözyaşı menisküs bulguları değerlendirildiğinde psoriasisli grupta gözyaşı menisküs alanının anlamlı olduğu izlendi. Psoriasisli tüm hastalar, takip ziyaretleri sırasında kuru göz, blefarit, konjonktivit ve üveit gibi göz hastalıkları açısından düzenli olarak taranmalıdır. Hastalar rutin muayene sırasında gözlerde rahatsızlık (ağrı / tahriş / yabancı cisim hissi / kuru göz / fotofobi), kirpiklerin dökülmesi, şişmiş / ağrılı göz kapakları, gözlerde kızarıklık, periokuler veya kapak lezyonları ve görmede değişiklikler açısından sorgulanmalı; gereklilik halinde göz hastalıklarına yönlendirilmelidir.

Deri hastalıklarıGözGöz hastalıkları+1
Emine Mutlu
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik ürtiker şiddeti ile anksiyete düzeyi arasındaki ilişki

Kronik Ürtiker Şiddeti ile Anksiyete Düzeyi Arasındaki İlişki Amaç: Bu çalışmada, kronik ürtikerden mustarip yetişkin hastalarda yaş, cinsiyet, hastalık süresi, laboratuvar tetkiki parametreleri ile aldığı tedavi ve hastalık şiddeti faktörlerinin psikometrik ölçekler de kullanılarak anksiyete düzeyi ile arasında olan ilişkiyi ortaya koymak amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Deri ve Zührevi Hastalıklar Anabilim Dalı Polikliniğinde Ekim 2023- Aralık 2023 döneminde yürütüldü. Bu poliklinikte izlenen hastalar arasından kronik ürtiker tanılı, 18 yaş ve üzeri hastalar çalışmaya alındı. Çalışmaya alınan hastaların yaşları, cinsiyetleri ve ay cinsinden hastalık süreleri kaydedildi. Kronik ürtikerin etiyolojisinin araştırılmasında rutin laboratuvar incelemelerinin gereksiz olduğunu ileri sürenlerin görüşlerine uygun olarak çalışmaya alınan hastalarda rutin laboratuvar incelemeleri istenmedi. Hastalar görmekte oldukları tedaviye göre iki gruba ayrıldı. Birinci grup, yalnız tekli veya ikili oral antihistamin kullanan hastalardan oluşuyordu. İkinci grup ise böyle bir tedaviye yanıt vermeyen dolayısıyla başka ilaçlar da kullanmak zorunda kalan hastaları kapsıyordu. Bulgular: Yaşları 18-67 yıl arasında değişen ve yaş ortalaması 38,5 (SD ± 12,1) yıl olan 45 hastanın dahil edildiği çalışmamızda hastaların 36'sı (% 80,0) kadın, 9'u (% 20,0) erkek idi. Hastaların hastalık süreleri 3-180 ay arasında değişmekle birlikte ortalama hastalık süresi 30,0 (SD ± 37,7) ay olarak belirlendi. Anamnez ve fizik muayene bulguları hastaların 28'inde (% 62,2) herhangi bir etiyolojik nedeni düşündürmedi. Diğer 17 (% 37,8) hastanın anamnez ve fizik muayene bulgularına göre bazı laboratuvar tetkikleri araştırıldı. Araştırma sonucunda yalnız bir hastada kan T4 düzeyi yüksek bulundu. Tedavi yöntemi olarak 32 (% 71,1) hastaya yalnız oral antihistamin; 18 (% 40) hastaya tekli oral antihistamin, 14 (%31,1) hastaya ikili oral antihistamin tedavisi uygulandı. Geri kalan 13 (% 28,9) hastada oral antihistamin tedavisine yanıt alınmadığı tedavi amaçlı başka ilaçlar kullanıldı. Çalışmamızda yedi günlük ürtiker kaşıntı skoru 0-21 arasında değişiyordu ve ortalaması 8,6 (SD ±5,6); yedi günlük ürtiker kabartı skoru 0-18 arasında değişiyordu ve ortalaması 6,4 (SD ±4,6); kaşıntı ve kabartı skorlarının toplamı olan yedi günlük ürtiker aktivite skoru 0-34 arasında değişiyordu ve ortalaması 15,1 (SD ±9,6); Beck anksiyete skoru, 3-34 arasında değişiyordu ve ortalaması 16,6 (SD ±9,2) olarak belirlendi. Çalışmamızda Beck anksiyete skoru ile ürtikerin süresi ve yedi günlük ürtiker aktivite skoru arasında ileri düzeyde anlamlı, üstelik sağlam pozitif bir korrelasyon vardı. Sonuç: Kronik ürtikerli hastalarda sıklıkla psikiyatrik bozukluklar görülmektedir. Bu, ürtiker tedavisine ek olarak herhangi bir potansiyel psikiyatrik bozukluğun derhal tanınmasını ve yönetilmesini içeren multidisipliner bir terapötik yaklaşıma olan ihtiyacın altını çizmektedir. Çalışmamızda kronik ürtikerli hastalarda ürtiker aktivite skoru ve yedi günlük ürtiker aktivite skoru ile Beck anksiyete skoru arasında anlamlı ilişkinin olduğu saptandı. Psikiyatrik bozuklukların kronik ürtiker ile bağımsız olarak birlikte mi yoksa ürtiker başlangıcından sonra mı ortaya çıktığını ve herhangi bir psikolojik veya psikiyatrik müdahalenin kronik ürtiker kontrolünde yardımcı olup olamayacağını değerlendirmek için daha ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar sözcükler: Ürtiker, Ürtiker Aktivite, Beck Anksiyete, Yedi Günlük Ürtiker Aktivite

Gunay Mammadova
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde mukokutanöz hastalıkların sıklığı ve niteliği

ÖZET İnsan İmmün Yetmezlik Virüsü ile Enfekte Bireylerde Mukokutanöz Hastalıkların Sıklığı ve Niteliği Amaç: İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde mukokutanöz hastalıklar birçok çalışmada ele alınmış olmasına rağmen, bu hastalıkların sayısına etki eden risk faktörleri, immün belirteçler dışında yeterince incelenmemiştir. Bu çalışmada, insan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde dermatolojik hastalık sayısına etki eden risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çukurova Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniği'ne ardışık olarak başvuran 417 insan immün yetmezlik virüsü ile enfekte hastanın (368 erkek, 49 kadın) deri muayenesi yapıldı. Dermatoz sayısı gruplarının (yok, düşük, yüksek) bağımlı değişken; yaş, cinsiyet, medeni durum, eğitim düzeyi, meslek, komorbidite, sigara, alkol, tahmini bulaş yolu, tedavi durumu, takip süresi, CD4 grupları, CD8 sayısı ve viral yükün ise bağımsız değişken olarak kullanıldığı çok değişkenli ordinal lojistik analizleri yapıldı. Bulgular: Mukokutanöz hastalık sıklığı % 82 idi. Hastalarımızda en sık saptanan üç dermatoz; kandidiyaz (% 45,6), seboreik dermatit (% 20,6) ve dermatofitoz (% 20,4) idi. Kandidiyaz, seboreik dermatit ve dermatofitoz, hem CD4 düşüklüğü hem de viral yükün tespiti ile kseroz (% 15,8) yalnızca CD4 düşüklüğüyle anlamlı ilişki gösterdi. İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde mukokutanöz hastalık sayısına etki eden risk faktörleri: bekar olmak, CD4 düşüklüğü ve kanda viral yükün tespiti olarak belirlendi. Tanı anındaki CD4 sayısı/yüzdesini ve AIDS tanımlayıcı hastalık varlığını temel alan evreleme ile dermatoz sayısı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: İnsan immün yetmezlik virüsü ile enfekte bireylerde bekar olmak, CD4 düşüklüğü ve saptanabilir viral yük dermatolojik hastalık gelişimi için risk faktörüdür. Hastaların takibi sırasında gelişen kandidiyaz, seboreik dermatit, dermatofitoz ve kserozun zayıf immünitenin bir işareti olabileceği bulunmuştur. İnsan immün yetmezlik virüsü tanısı konulan hastaların, hastalığın ileri evrede tespit edilmesi durumunda dermatolojik muayene için dermatoloğa yönlendirilmesi önerilir. Anahtar Kelimeler: CD4, dermatoloji, HIV, mukokutanöz, viral yük

Ayşe İrem Salkın Çınkı
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken dönem mikozis fungoides ve taklitçi lezyonları arasında Argirofilik çekirdekçik düzenleyici bölgeler (AGNORS) boyama yönteminin tanıya katkısı ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Çalışmamızın amacı erken evre mikozis fungoides (MF) olguları ile histopatolojik olarak ekzositoz gösteren inflamatuvar dermatozların, AgNOR (Argirofilik çekirdekçik düzenleyici bölge) boyama yöntemi kullanılarak ayırt edilmesinin sağlanması ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: Histopatolojik olarak MF tanısı almış 30 olgu ve ekzositoz gösteren 30 inflamatuvar dermatoz (İD) olgusu retrospektif incelenmiştir. AgNOR boyalı preparatlardaki epidermis ve dermiste bulunan 30'ar adet lenfosit fotoğraflanıp her lenfositteki ortalama AgNOR sayısı ile total AgNOR alanı/Total çekirdek alanı oranı değerleri (TAA/TÇA) hesaplanmıştır. Her bir grubun AgNOR parametrelerindeki değişiklikler karşılaştırılarak, bulunan sonuçların istatistiksel analizi yapılmıştır. Bulgular: MF hastalarında hem dermiste hem epidermiste ortalama AgNOR sayısı ile total AgNOR alanı/Total çekirdek alanı (TAA/TÇA) oranı İD'lara göre istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek saptanmıştır (p<0,005). Her hastanın dermisteki lenfositleri ile epidermisteki lenfositlerinin ortalama AgNOR sayısı ve TAA/TÇA oranlandığında, MF hastalarında istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüklük saptanmıştır (p<0,005). Tartışma ve Sonuç: MF, özellikle erken evrelerde hem klinik hem histopatolojik olarak İD'larla sıkça karışabilmekte ve ayrımını yapmakta güçlükler yaşanabilmektedir. Bu yüzden, tekrarlayan biyopsilere ihtiyaç duyulabilmekte ve tanıda gecikmeler yaşanabilmektedir. Dolayısıyla tanıyı destekleyecek yeni histopatolojik belirteçlere ihtiyaç vardır. Çalışmamız, kolay ve ucuz bir boyama yöntemi olan AgNOR'un, MF'in histopatolojik ayrımına katkı sağlayabileceğini ve doğru tanıya ulaşılmasında yardımcı bir yöntem olabileceğini göstermektedir. Daha geniş kapsamlı çalışmalar metodun güvenilirliğini artırabilir ve günlük pratikte kullanımına imkan sağlayabilir.

AgNORDeri hastalıklarıDeri neoplazmları+4
Yavuz Eyüp
Düzce University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik fasiyal dermatozların (akne vulgaris, rozase ve seboreik dermatit) psikososyal sonuçlarının karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Kronik fasiyal dermatozlar (akne, rozase, seboreik dermatit) nedeniyle oluşan psikososyal stres, altta yatan patolojik sürece katkıda bulunur. Hastayı her ikisi için de değerlendirmek en uygun yaklaşımdır. Bu çalışmanın amacı akne, rozase ve seboreik dermatitli hastalardaki psikososyal etkilenmeyi değerlendirmektir. Materyal ve Metod: Akne, rozase, seboreik dermatit tanılı hastalar ve kontrol grubu; Dermatoloji Yaşam Kalitesi İndeksi (DYKİ), Hastane Anksiyete ve Depresyon Ölçeği (HADÖ) ve Sosyal Görünüş Kaygısı Ölçeği (SGKÖ) ile değerlendirildi. Kronik fasiyal dermatozlu hastalar kontrol grubuyla ve ayrıca tüm gruplar kendi içerisinde ikili olarak karşılaştırıldı. Hastalık şiddeti, süresi, eğitim düzeyi ile psikososyal etkilenme arasında korelasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Kronik fasiyal dermatozu olan 420 hasta (164 akne, 134 rozase, 120 seboreik dermatit) ve 124 kontrolden alınan veriler analiz edildi. Tüm hasta gruplarında kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek DYKİ, HADÖ ve SGKÖ skorları saptandı. Rozase hastaları en yüksek DYKİ ve SGKÖ skorlarına ve en yüksek anksiyete prevalansına (%37,3) sahipti. Depresyon ise en sık seboreik dermatitli hastalarda (%41,5) görüldü. HADÖ, SGKÖ skorları her iki cinsiyette benzer olmasına rağmen, yaşam kalitesindeki bozulma kadınlarda anlamlı olarak daha fazlaydı. Hasta gruplarında hastalığın şiddeti, süresi, eğitim düzeyi ile ölçek sonuçlarında zayıf düzeyde anlamlı korelasyonlar saptandı. Tartışma ve Sonuç: Yüz bölgesindeki kronik dermatozlar hayatı tehdit etmemekle birlikte, duygudurum ve yaşam kalitesi üzerinde negatif etkilere yol açabilmektedir. Çalışmamız, kronik fasiyal dermatozu olan hastaların psikososyal olarak etkilendiğini ortaya koymaktadır. Kronik fasiyal dermatozların psikososyal sonuçlarının tanınması ve tedavisi hasta stresinin azaltılmasında, hasta uyumunun güçlendirilmesinde ve tedavi başarısının artırılmasında önemli rol oynayacaktır.

Akne vulgarisAkne vulgarisAnksiyete+7
Yunus Özcan
Düzce University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kaposi sarkom ve taklitçi lezyonları arasında COX-2'nin tanıya katkısı ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada temel olarak Kaposi sarkomu (KS) ve taklitçi lezyonları arasında siklooksijneaz-2 (COX-2)'nin immunekspresyonu açısından fark olup olmadığının araştırılması, ikincil olarak ise COX-2 ekspresyonunun klinik ve hematolojik parametreler ile ilişkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2012-2022 yılları arasında biyopsi örneği alınan KS tanılı 37 hasta ve ayırıcı tanıda KS ile karışıp insan herpes virüsü-8 (HHV-8) immunohistokimyasal olarak çalışılan 37 vaka dahil edilmiştir. Patolojik olarak KS tanısı alan, kesitleri COX-2 ve CD34 boyası ile optimal boyanan olgular çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara ait demografik ve klinik bilgiler ile ilgili veri toplamak için hastanemiz veri tabanı bilgi sistemi kullanılmıştır. Hastaların yaş, cinsiyet, tanı anındaki hemogram parametreleri (lökosit, nötrofil, lenfosit, ortalama trombosit hacmi (MPV)), üre ve kreatinin değerleri kaydedilerek, nötrofil lenfosit oranı (NLO) ve trombosit lenfosit oranı (TLO) hesaplanmıştır. Çalışmaya dahil edilen tüm hastaların arşivdeki parafine gömülmüş deri örneklerinden kesitler hazırlanarak histokimyasal inceleme ile HHV-8, CD34 ve COX-2 protein miktarları değerlendirilmiştir. Bulgular: KS hastalarında erkek/kadın oranı ve hastalığın görülme yaşı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (sırasıyla; p=0,018, p<0,001). KS hastalarının histolojik progresyon evrelerine göre; 19'u (%51,4) tümör evresinde, 8'i (%21,6) plak evresinde, 10'u (%27,0) yama (patch) evresindeydi. KS hastalarının tümünde (%100) HHV-8 immünreaktivitesi gözlenmiştir. KS hastalarının 33'ünde (%89,2), kontrol grubundaki vakaların 16'sında (%43,2) sitoplazmik diffüz paternde COX-2 immünreaksiyonu gözlenmiştir. KS ve kontrol grubu arasında COX-2 ve CD34 boyanma dereceleri açısından anlamlı fark saptanmıştır (sırasıyla; p<0,001, p<0,001). KS hastalarında lezyon evreleri(tümör, plak, yama) arasında CD34 boyanma derecesi açısından anlamlı fark saptanmıştır (p<0,001) ancak COX-2 boyanma derecesi açısından anlamlı fark saptanmamıştır (p=0,728). KS hastalarında NLO ve TLO değerleri COX-2 boyanma derecesi yüksek olan grupta COX-2 boyanma derecesi düşük olan gruba göre anlamlı derecede yüksek saptanmıştır (sırasıyla; p=0,002, p=0,016). Tümör evresindeki KS hastalarının HHV-8 skoru yama evresindeki hastaların HHV-8 skoruna kıyasla anlamlı daha yüksek bulunmuştur (p=0,036). Sonuç: COX-2'nin KS'nin gelişiminde önemli bir rol oynadığı ve KS ayırıcı tanısında kullanılan HHV-8, CD34'e ek olarak tanısal amaçlı kullanılabileceği sonucuna varılmıştır. Ayrıca COX-2 overekspresyonun inflamasyon ile karakterize daha yüksek NLO ve TLO ile korele olduğu görülmüştür. Bu bulguların KS'nin patogenetik süreci ve tümörün prognozu açısından önemli olabileceği düşünülmüştür. Bulgularımızın desteklenmesi için daha geniş seriler ve daha ileri moleküler ve genetik çalışmalar ile desteklenen çalışmalara ihtiyaç vardır. ANAHTAR KELİMELER: Kaposi sarkomu, COX-2, HHV-8, CD34, immunohistokimya

Gen ifadesiNeoplazmlarProstaglandin-endoperoksit sentazlar+3
Fatima Erik Doğan
Düzce University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psoriazis ve psoriatik artrit hastalarında tümör nekrozis faktör alfa ve interlökin-2 gen polimorfizmleri

Psoriazis, etyolojisinde başlıca T hücreleri, dendritik hücreler ve inflamatuvar sitokinlerin rol oynadığı kronik inflamatuvar, bir hastalıktır. Etyolojide primer neden tam olarak açıklanmamış olsa bile multifaktöryel ve multigenetik bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada psoriazis ve psoriatik artrit hastalarında TNF-? (-238, -308 ve -857), IL-2 (-330) ve IL-2RB gen polimorfizmlerinin psoriazis ve psoriatik artrit gelişimi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmaya Dermatoloji polikliniğine başvuran 74 psoriazis hastası ve kendilerinde ve ailelerinde psoriazis bulunmayan 74 sağlıklı gönüllü alındı. Hasta ve kontrol gruplarında PCR-RFLP (Polymerase chain reaction-restriction fragment length polymorphism) yöntemi ile TNF-? (-238, -308 ve -857), IL-2 (-330) ve IL-2RB gen polimorfizmleri belirlendi, elde edilen değerler çalışma grupları arasında karşılaştırıldı.Psoriazis hastaları ve sağlıklı kontroller arasında TNF-? (-857) ve IL-2RB gen polimorfizmleri açısında anlamlı bir fark tespit edilmedi. TNF-? (-308) AA genotipi (p=0.013), TNF? (-238) AA genotipi (p=0.028) ve IL-2 (-330)'da ise GG, TT genotipleri (p=0.037, p=0.009), psoriazis hastalarında, kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek olarak saptandı. Buna karşın TNF-? (-238) GG genotipi (p=0.016) ve IL-2 (-330)'da GT genotipinin (p=0.001) psoriazis hastalarında, kontrol grubuna göre düşük olduğu saptandı. Ayrıca gen polimorfizmleri psoriazis klinik karakterlerine göre hasta grupları arasında karşılaştırıldı. Psoriatik artrit hastaları psoriazis hastalarıyla karşılaştırıldığında; IL-2 (-330) GG genotipi (p=0.021) anlamlı olarak düşük, TT genotipi (p=0.014) ise anlamlı olarak yüksek olarak saptandı. Hafif psoriazis grubunda, orta-şiddetli psoriazis grubuna göre IL-2 (-330) TT genotipi (p=0.043) artmış olarak bulundu. Geç başlangıçlı psoriazis grubuyla erken başlangıçlı psoriazis grubu karşılaştırıldığında ise IL-2RB CC genotipi (p=0.009) anlamlı olarak artmış olarak bulundu. Aile hikayesi olan hastalarda, olmayan hastalara göre, IL-2RB TC genotipi anlamlı olarak düşük (p=0.017), TT genotipi ise anlamlı olarak yüksek (p=0.014) olarak bulundu.Sonuç olarak TNF-? (-238 ve 308) ve IL-2 (-330) gen polimorfizmleri psoriazis gelişimine yatkınlık ile ilgili olabilir. Ayrıca IL-2 (-330) TT genotipi psoriatik artrit açısından bir risk faktörü olabilir. Buna karşın IL?2 (-330) GG genotipi ise psoriatik artrit gelişim riski açısından koruyucu bir faktör olabilir.

Artrit-psoriatikDeri hastalıklarıPolimorfizm-genetik+3
Aslıhan Gülel
Gaziantep University
2010
00