
101
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Böbrek ve mesane kitlelerinin malign benign ayrımının difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile değerlendirilmesi
ÖZETBu çalışmada 12'si mesane, 24'ü renal olmak üzere toplam 36 olgu üzerindeADC değerleri çalışılmıştır.Mesane kitlesi olan 52-82 yaş aralığında toplam 12 olgunun kitle ADC değerlerinormal mesane duvarı ADC değerleri ile karşılaştırılmıştır. Olgularımızdan 11'i erkek, sadecebiri kadındı. 11 kitlenin histopatolojisi karsinomla uyumlu olup ADC değerleri ile patolojisikorelasyon gösterdi. Bu kitlelerin ortalama ADC değerleri (1,098x10-3 mm2/s), normalmesane duvarından alınan ortalama ADC değerlerinden (1,979x10-3 mm2/s) belirgin düşükolup, aralarında istatiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.0001). Sadece bir olguda benignpatoloji geldi. Bu olgu prostat hipertrofisine sekonder mesane anterior duvarda diffüz duvarkalınlaşması olan 63 yaşında erkekti. Lokal duvar kalınlaşması olan bölgenin ADC değeri2.10x10-3 mm2/s olup malign kitlelerin ADC değerinden belirgin yüksekti. Bu sonuçlar damesane kitlelerinin benign malign ayrımında DAG'nin değerli olabileceğini göstermektedir.Böbrek kitleli olan grubumuz 6-80 yaş aralığında, 16 erkek, 8 kadın olmak üzeretoplam 24 olgudan oluşmaktaydı. Bu kitlelerin 15'i malign (10 renal hücreli karsinom, 1Wilm's tümörü, 1 transizyonel hücreli karsinom, 2 non hodking lenfoma, 1 nöroblastom) ve9'u benign (2 anjiomyolipom, 2 basit kist, 2 böbrek absesi, 1 Bertini kolumnar hipertrofisi, 2kistik nefroma) klinikopatolojik özellik göstermekteydi. Malign benign ayırımı yapılmaksızıntüm kitlelerin ortalama ADC değerleri 1,385 x10-3 mm2/s, normal böbrek parankiminin ADCdeğerleri ise 2.096 x10-3 mm2/s, bulunmuştur. Malign kitlelerin ortalama ADC değerleri(1.005x10-3 mm2/s), normal böbrek parankiminin ADC değerlerinden (2.096 x10-3 mm2/s)belirgin düşük olup bu değerler arasında istatiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur(p<0.0001). Benign kitlelerin ortalama ADC değerleri (2.245x10-3 mm2/s) normal böbrekparankiminin ADC değerlerinden yüksek bulunmuştur.Olgularımızın çoğunda diğer radyolojik görüntüleme modaliteleri ile benignmalign kitle ön tanısı doğru şekilde yapılmış olup DAG ile de korelasyon göstermiştir. Ancakkitle şüphesi olan bir olguda ADC değerlerinin normal böbrek parankimi ile benzer olmasıile Bertini kolumnar hipertrofisi tanınmış ve patolojik olarak korele edilmiştir. Malign böbrekkitlelerinin histopatolojileri ile ADC değerlerini karşılaştırdığımızda en düşük değerleri nonhodking lenfoma ve nöroblastom olgularında tespit ettik ve renal hücreli karsinomlarınortalama ADC değerleri ise bunlardan daha yüksekti.Bu değerler bize renal ve mesane kitlelerin malign benign ayrımında DAG'ningüvenilir olarak kullanılabileceğini göstermektedir.66
Multipl skleroz hastalığında aktif plağı olan ve olmayan hastalarda koroid pleksus görünür difüzyon katsayısı değerlerinin ölçülmesi ve kontrol grubu ile karşılaştırılması
Multipl skleroz otorekatif T lenfositlerin periferden santral sinir sistemine geçerek glial hücrelere ve nöronlar immün yanıt oluşturması ile ortaya çıkan kronik inflamatuar demyelinizan bir hastalıktır. T lenfositlerin santral sinir sistemine geçişinde koroid pleksuslar anahtar rol almaktadır. Daha önce koroid pleksusun tutulumunu difüzyon ağırlıklı görüntüleme ile değerlendiren çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışma ile multipl skleroz hastalarında koroid pleksusta oluşan inflamasyonun difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme ile saptanabilirliğini araştırdık. Ocak 2020 ile Ağustos 2023 arasında görüntülemesi bulunan, çalışma kriterlerine uyan 60 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar aktif plağı olan 30 kişi ve aktif plağı olmayan 30 kişi olarak iki gruba ayrıldı. Kontrol grubu amacıyla aynı tarih aralığında 30 kişiden oluşan sağlıklı kontrol gubu oluşturuldu. Koroid pleksus ADC değerleri sağ ve sol için ayrı ayrı ölçüldü. Her gruptaki toplam 60 ADC ölçümü One Way Anova testi ile gruplar arasında karşılaştırıldı. Aktif plağı olan ve aktif plağı olmayan grupların karşılaştırılmasında p=0.92, aktif plağı olan ve sağlıklı kontrol grubunun karşılaştırılmasında p=0.69, aktif plağı olmayan ve sağlıklı kontrol grubunun karşılaştırılmasında p=0.90 olarak hesaplanmış olup hiçbir grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptanmadı. Sonuçların anlamsız çıkmasında hasta sayısının az olması ve teknik sınırlılıkların yer alabileceği düşünüldü. Diğer yandan koroid pleksus tutulumunun değerlendirilmesinde ADC değerlerinin yeterli olmayabileceği de göz önünde bulundurulmalıdır. Bu konuda yeterli veri elde edilebilmesi için geniş kapsamlı çalışmalar ihtiyaç vardır.
Behçet hastalığında renal renkli doppler inceleme
Haziran 2001 ile Mayıs 2002 tarihleri arasında înonü Üniversitesi Turgut Ozal Tıp Merkezi Göz Hastalıkları ve Dermatoloji Ana Bilim Dallarında Behçet hastalığı tanısı ile takip edilen 32 hasta ve karşılaş örma amacı ile aynı yaş ve cinsiyette 32 gönüllüden oluşan kontrol grubu prospeküf çalışmaya alındı. Her iki grupta 18 erkek ve 14 kadın bulunmaktaydı. Behçet hastalarının yaşları 17 ile 54 arasında değişmekte olup ortalamaları 34.88 idi. IControl grubunun yaşlan 16 ile 54 arasında değişmekte olup ortalamaları 34.69 dur.Behçet grubunda hastalık süresi 1-20 yıl arasında değişiyordu. (Ortalama 8-5 yıl ) Renal tutulum göstergeleri olarak albümin, kreatinin ve kan üre azotu (BUN) bakıldı. İncelemede ATL HDI 5000 doppler cihazı kullanıldı. 3.5 MHz lık sektör probla inceleme yapıldı. Gri skala USG ile her İki böbreğin kontur, parankım yapısı, ekojenitesı ve boyutları değerlendirildi. Ortalama parankım kalınlıkları not edildi. Doppler incelemede her iki renal arterin proksimal kesiminden (aort çıkışından itibaren ilk 2 cm) ve ınterlober arterler araş tırıldı. Her iki renal arter debilerini değerlendirmek amacı ile bilateral renal arter çaplarını Doppler inceleme seviyesinde ölçtük. Doppler parametreleri Pİk sistoük akım hızı (PSV), Diastol sonu akım hızı (EDV), Zaman aralığı ortalama akım hızı (TAM), Sistol diastol oranı (S/D), Rezistans indeksi (RI), Pulsatilıte indeksi (Pl), Akselerasyon zamanı (AT) ve ml/dk cinsinden her iki renal arter debisi (RAD) akım örneklen alındıktan sonra cihaz tarafından otomatik olarak hesaplandı. Her iki böbrekte renal arter pik sıstolik abm hızı / aorta pik sistolık akım hızı (Reno aortik oran) hesaplandı. İstatistiksel incelemede SPSS for Windows 10.0 paket programı, student's t testi şeklinde grupların karşılaştınlmasında kullanıldı. Behçet hastalannda BUN, Kreatinin ve Albümin değerlen normal sınırlardaydı. Gri skala incelemede 7 yıl ve daha uzun süredir Behçet hastalığı tanısı alan grubun renal parankımlen kontrol grubundan daha ince olup fark anlamlıydı. Renkli doppler incelemede, Behçet hastalarının TAM değerleri 7 yıl ve daha uzun hastalık süresi grubunda daha düşüktü. Her iki renal arter çaplan Behçet grubunda hastalık süresinden bağımsız olarak daha küçüktü. Çalışmamızda renal arterlere ait makroskobik tutulum (anevnzma veya oklüzyon) saptanmadı. Makroskobik tutulum varlığı doppler verilen ile değerlendirildi.Erkek olgularda renal arter çaplarında azalma ve debilerde düşüş kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıydı. Kadın olgularda yalnızca sol renal arter çaplarında azalma anlamlı butundu. Yine her iki renal arter debîleri erkek Behçet hastalarında kontrollere göre düşüktür Çalışmamızda elde ettiğimiz bulgular : Erkek hastalarda renal tutulumun daha belirgin olması, hastalık süresinin uzaması ile kronik değişikliklerin ve renal parankım hasarının belirgin hale gelmesidir. Behçet hastalığının renal tutulum görünümlerinde glomerülonetritis, interstisyel nernüs, ve daha az sıklıkla amıloidozisde renai parankım hasan ve nefron kaybı gözlenebilmektedir. Ayrıca Behçet hastalarının sistolık arteryel tansiyon değerlen kontrol grubu ile kıyaslandığında daha yüksek değerde olmasına karşın aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Albumin, BUN, Kreatinin gibi biyokimyasal parametrelen değiştirecek kadar belirgin renal tutulum bulunmamıştır.
Behçet hastalığında beyin parankim değişikliklerinin difüzyon ağırlıklı MR görüntüleme ile değerlendirilmesi
ÖZET AMAÇ Bu çalışmada; Behçet hastalarında beyinde konvansiyonel MRG ile gösterilemeyen mikroskopik düzeydeki değişikliklerin varlığını saptamak için difüzyon ağırlıklı görüntüleme kullandık. GEREÇ VE YÖNTEM Nörolojik muayene bulgularına göre 3 gruba ayrılan (1. grup hiçbir nörolojik şikayetleri ve bulgusu olmayan Behçet hastaları, 2. grup nörolojik şikayetleri olan, fakat nörolojik bulguları olmayan Behçet hastalan, 3. grup ise (NB olarak kabul edilen) nörolojik şikayetleri ve bulgusu olan ) Behçet hastalan (n=32) ve kontrol grubuna (n=20) 1.5 Tesla MRG cihazı ile inceleme yapıldı. Hasta ve kontrol gruplarına aksiyel T2 ağırlıklı konvansiyonel turbo spin eko sekansı ve iki farklı 'b' değeri (0, 1000 s/mm ) ile single-shot echo-planar pulse sekansıyla DAG incelemesi yapıldı. Bu görüntülerden ADC haritası software kullanılarak otomatik olarak elde edildi. Ortalama ADC değeri hastalarda ve kontrol grubunda 22 normal görünen bölgeden: bilateral; frontal, oksipital, temporal, paryetal beyaz cevherler, kaudat nükleus, putamen, talamus, pons, lateral ventriküldeki (ön boynuz, orta kısım, arka boynuz) BOS'dan region of interest (ROI) yerleştirilerek elde edildi. BULGULAR Behçet hastalannın ve kontrol grubunun ortalama ADC değerlerinin karşılaştırmasında; bilateral frontal, oksipital, temporal beyaz cevherlerde ve sağ talamusta istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu (p<0.05). Bu bölgelerin ortalama ADC değerleri kontrol grubundan daha yüksek ölçüldü. ADC değerleri Grup 2 ile Grup 3, Grup 1 ile kontrol grubu (Grup 4) kıyaslandığında farklılık gözlenmedi. Bu bölgelerin dışında kalan diğer 15 bölgenin ortalama ADC değerleri, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark göstermemektedir. SONUÇ Beyaz cevherlerde ve sağ talamusda ortalama ADC değerlerinin artması, Behçet hastalarındaki vaskülitin sonucu gelişen hipoperfüzyon ve hipoperfüzyonun yol açtığı sekonder demyelinizasyon ile açıklanabilir. DAG bulgulannın, özellikle Behçet hastalarının tanısında ve tedavisinin yönlendirilmesinde yaralı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Difüzyon ağırlıklı görüntüleme, Beyin, Behçet hastalığı 39
Diz içi eklem patolojilerinin 3 Tesla MRG bulguları ile artroskopi sonuçlarının karşılaştırılması
Çağımızda aktif yaşam ve spor faaliyetlerinin artmasına sekonder sıklıkla yaralanan eklemlerden biri de diz eklemidir. Anterior ve posterior krusiat ligament, menisküs yırtıkları, kıkırdak lezyonları, diz ekleminde en sık karşılaştığımız yaralanma tiplerindendir. Aralık 2005 ? Aralık 2010 tarihleri arasında toplam 161 hastaya ait 170 diz MRG değerlendirilerek altın standart olan artroskopi ile karşılaştırılmıştır. Amacımız 3T MRG'nin diz içi eklem patolojilerinden; meniskal yapıları, kartilaj ve ligamentlerin strüktürel yapılarını değerlendirmedeki etkinliğini göstermektir. MRG bulgularının duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif tahmini değer ile tutarlılık oranları hesaplanmıştır. Gözlemciler içi, gözlemciler arası ve artroskopi ile yapılan karşılaştırmalarda tutarlılık hesaplamasında kappa istatistikleri kullanılmıştır. Menisküs yırtıklarını saptamada MRG'nin duyarlılığı gözlem 1a, 1b ve gözlem 2 için sırasıyla % 91.3- % 89.8- %79.6 bulunurken, özgüllük oranları sırasıyla % 90.4- % 92.5 ve %88.8 idi. AKL tam kat yırtığını belirlemede için MRG'nin duyarlılığı gözlem 1a, 1b ve gözlem 2 için sırasıyla % 99.3- % 100- %100 bulunurken, özgüllük oranları sırasıyla % 82.6- % 82.6 ve %82.6 idi. Gözlem 1a, gözlem 1b, gözlem 2'nin kondromalazi varlığı açısından yapılan değerlendirmesinde kappa değerleri sırasıyla; 0.429, 0.488, 0.489 ölçülmüş olup orta derecede uyumlu bulunmuştur. Sonuçta; MR görüntüleme menisküs lezyonu ve AKL yırtığı tanısında literatür ile uyumlu olarak yeterli bulunmuştur ancak kıkırdak hasarının teşhisinde yetersiz bulunmuştur. Bu yetersizliğin nedeni, bir çok çalışmada da belirtildiği gibi kıkırdak hasarının tanısında henüz MRG'nin yeterli olmamasından kaynaklanmaktadır. Ancak kıkırdak fizyolojisinin gösterilmeye başlandığı ileri MR teknikleri ile bu yetersizlikler de giderek azalmaktadır. Anahtar sözcükler: MRG, Artroskopi, Diz, Menisküs, Ligament, Kıkırdak
Vezikoüreteral reflü hastalığı bulunan çocuk hastalarda böbrek parankiminin elastografi ile değerlendirilmesi
Vezikoüreteral reflü (VUR) hastalığında en önemli komplikasyon böbrekte skar varlığıdır ve tespitinde dimerkapto süksinik asitten (DMSA) faydalanılmaktadır. Biz bu çalışmamızda pediyatrik VUR hastalarında skar varlığı tespitinde elastografinin tanıya katkısını araştırmayı amaçladık. Bunun için son bir yıl içerisinde raporlanmış DMSA tetkikleri bulunan 50 pediyatrik VUR hastası ve 21 sağlıklı çocukçalışmaya dahil edildi. Hasta ve kontrol gruplarındaki böbrekler "böbrek ünitesi" ismi ile araştırmaya dahil edildi. Hasta grubunda evre 3,4 ve 5 reflüsü bulunan böbrekler "ileri evre böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. "İleri evre böbrek üniteleri" skarlı ve skarsız olarak kendi içinde ikiye ayrıldı. Hasta popülasyonundaki evre 1 ve 2 reflüsü bulunan böbrekler "erken evre böbrek ünitesi"olarak, tek taraflı reflüsü olan hastalarda reflü olmayan taraftaki böbrekler "kontralateral böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 21 kişilik kontrol grubundaki toplam 42 böbrek ünitesi ise "kontrol böbrek ünitesi" olarak tanımlandı. 3 hastada soliter böbrek yapısı mevcuttu ve toplam 139 böbrek ünitesi ile araştırma yapıldı.Böbreklerin üst, orta ve alt zonlarına elastografi değerlendirmesi yapılmıştı. Ölçümler sırasında kapsülden ve mümkün olduğunca medulladan kaçınarak korteksi değerlendirmek için her zona üç adet ilgi alanı(ROI) yerleştirildi. Her böbrek ünitesinde toplam 9 ölçüm gerçekleştirilip parankimin ortalama shearwave elastografi (SWE) hızları m/sn cinsinden kaydedildi. Yapılan karşılaştırmada ileri evre skarlı böbrek ünitelerinin SWE hızlarının diğer gruplardan anlamlı oranda yüksek olduğu tespit edildi (p<0.05). Bu karşılaştırmaya yönelik yapılan "Receiver Operating Characteristic" (ROC) analizinde SWE hızı için 2.06 m/sn değerinin skarlı böbrek ünitelerini skarsız ileri evre böbrek ünitelerinden ayırmada duyarlılığı %83.7 özgüllüğü %76.5olarak hesaplandı. SWE tekniği renal parankimin değerlendirilmesinde umut vaat eden, tekrarlanabilir, kolay uygulanabilir, non-invaziv bir tanısal görüntüleme yöntemidir. Yaptığımız çalışmanın bu konu üzerinde daha geniş kapsamlı ve kontrollü çalışmalara ışık tutacağını, ayrıca SWE incelemesinin skar oluşumunun tespitinde DMSA'ya alternatif olarak kullanılabilecek umut vadeden bir yöntem olduğunu düşünüyoruz.
Renal arter stenozu tanısında 3 boyutlu MR anjiografik inceleme
ÖZET Renal Arter Stenozu Tanısında Üç Boyutlu MR Anjiografik İnceleme Renal arter stenozu hipertansiyon ve renal yetmezliğin tedavi edilebilen bir nedenidir. Bu çalışmanın amacı, gadolinyum kullanılarak yapılan MR anjiografinin renal arter stenozu tanısındaki rolünü değerlendirmektir. Toplam 31 hastada 60 ana renal arter MR anjiografi ve DSA ile değerlendirilmiş ve MR anjiografi sonuçları altın standart olan DSA sonuçları ile karşılaştırılmıştır. Kullanılan sekans 3-TOF SPGR sekansı olup kullanılan parametreler ise şunlardır: TE: minimum, sapma açısı: 40°, FOV: 36-42 cm, NEX:1. 0,2 mmol/kg dozunda gadolinyum intravenöz bolus tarzında verildikten sonra 0,7 mm kesit kalınlığı, 1,2 mm kesit aralığı kullanılarak kesitler alınmıştır. MR anjiografi sonuçlan volüm rendering (VR), maksimum intensite projeksiyon (MIP) ve 3-D protokollerinde incelenmiş olup sonuçlar DSA sonuçlan ile karşılaştırılmıştır. Toplam 60 renal arterin tamamı tüm MR görüntüleme yöntemlerinde saptanmıştır. VR ve MIP yönteminde tüm aksesuar renal arterler saptanmış olup, 3-D yönteminde 1 aksesuar renal arter saptanamamıştır. Aynca poststenotik dilatasyon da araştırılmıştır. MR anjiografide VR protokolünün sensitivitesi % 86,7, spesifitesi % 90, MIP protokolünün sensitivitesi %80, spesifitesi % 90, 3-D yönteminin sensitivitesi % 80, spesifitesi % 90 olarak hesaplanmıştır. MR anjiografinin renal arter stenozu tanısında güvenilir bir yöntem olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Sözcükler : DSA, Hipertansiyon, MR anjiografi, Renal arter stenozu
Orak hücre anemili hastalarda transkraniyal doppler incelemesi
Amaç: Bu çalışmada orak hücre anemili çocuklar ile sağlıklı çocukların beyin kan akım hızlarını ölçerek farklılıklarını ortaya koymayı ve inme riskini belirlemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Şubat 2010 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında, yaşları 3 ile 20 arasında değişen, 38'i erkek, 42'si kadın olmak üzere orak hücre anemili 40 hasta ve kontrol grubu olarak 40 sağlıklı çocuk alındı. Hasta ve kontrol grubunda Transkraniyal Doppler cihazı ile transtemporal ve oksipital pencereden beynin ana damarları değerlendirildi. Hasta ve kontrol grubunun verileri karşılaştırılıp, orak hücre anemili çocukların sonuçları STOP kriterlerine göre sınıflandırıldı.Bulgular: Orak hücre anemili çocuklarda sağlıklı bireylere göre gerek vertebrobaziler sistemde gerekse karotid sistemde anlamlı derecede hız artışı mevcuttur.(p>0,05) Serebral arterlerin ortalama kan akım hızları ile yaş arasında negatif korelasyon saptanmıştır.(p<0,01) Orak hücre anemili grupta beynin iki taraflı alınan ölçümlerinde orta serebral arter ortalama kan akım hızı farklılık gösterirken, kontrol grubunda farklılık izlenmemiştir. Ayrıca orak hücre anemili 3 (% 7,5) çocukta orta serebral arter ortalama kan akım hızı 170 cm/sn'den yüksek bulundu. Bu çocuklar STOP kriterlerine göre borderline kabul edilerek üç aylık peryodlarla takip edildi. Takip sonucunda transfüzyon ihtiyacı izlenmedi.Sonuç: Orak hücre anemili çocuklarda inme riskini belirlemede ve bu çocukların takiplerinde Transkraniyal doppler etkin,ucuz ve non invaziv bir yöntemdir.Anahtar kelimeler: Transkraniyal doppler,Orak hücre anemi,Orak hücre anemide inme.
Alt ekstremite yetmezlik tedavisinde EVLA ve EVLA ile eş zamanlı skleroterapinin erken dönem semptom ve komplikasyonlara etkisi
Amaç: Bu çalışmadaki amacımız kliniğimizde alt ekstremite venöz yetmezliği nedeniyle tedavi edilen ve iki ayrı tedavi yöntemi (tek başına EVLA ve EVLA ile eş zamanlı köpük skleroterapisi) seçilen hastalarda bu iki yöntemin erken dönem işlem başarısı, gözlenen erken dönem semptom ve komplikasyonlar, hasta memnuniyeti üzerine etkisini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 26 Ocak-15 Ağustos 2012 tarihleri arasında trunkal yetmezlik tanısı konularak EVLA (grup 1) ve EVLA ile eş zamanlı köpük skleroterapi (grup 2) uygulanan 3 aylık takipleri yapılan yaşları 14-80 arasında değişen, 40 erkek 65 kadın olmak üzere toplam 105 hasta dahil edildi. Otuzsekiz hastada bilateral olmak üzere 143 ekstremitenin 73'üne sadece EVLA, 70'ine EVLA ile eş zamanlı köpük skleroterapi uygulandı. Hastaya bağlı faktörler (yaş, cinsiyet, BMI), anatomik ve klinik değerlendirmeler (CEAP, VCSS, VAS, HŞS) ve RDUS parametreleri kullanıldı. Hastalar 1. haftada klinik ve RDUS ile değerlendirildi. Birinci ay kontrolünde yalnızca klinik değerlendirme yapıldı. Üçüncü ayda klinik değerlendirme ve RDUS inceleme yapıldı, VCSS HŞS ve CEAP değerlendirilmesi tekrar edildi. Bulgular: Üçüncü ay kontrolünde her iki grubta birer toplam 2 ekstremitede rekanalizasyon izlendi, 141 (% 98,6) trunkal ven total oklüze idi. Grup 1'de ilk ay % 15 oranında rezidiv varis görülürken grup 2'de %19 oranında saptandı ve skleroterapi uygulandı. Hasta yaşı, BMI ve uygulanan tümesan miktarı, tedavi edilen damar sayısına bakılmaksızın grup 1 ve grup 2'de tedavi sonrası ağrı skorları açısından farklılık saptanmadı. Birinci hafta kontrollerinde grup 1'de hastaların % 63'ünde, grup 2'de %67,1'inde ekimoz gelişti. İşlem sonrası ekimoz gelişimi açısından istatiksel olarak iki grup arasında anlamlı fark yoktu (p=0,613). Üçüncü ay kontrolünde grup 1'de parestezi 2 (%2,7) ekstremitede saptanırken, grup 2'de gözlenmedi. Skleroterapiye sekonder hiperpigmentasyon grup 2'de 7 ekstremitede (%4,9) mevcuttu. Major komplikasyon olarak derin ven trombozu grup 2'de 1 ekstremitede (%1,4) izlendi. Üçüncü ay takibinde tekrarlanan VCSS, HŞS ve CEAP değerlendirmelerinde tedavi öncesine göre her iki grupta istatistiksel olarak anlamlı düşme saptandı. Sonuç: Tek başına EVLA yapılanlarla EVLA ve eş zamanlı köpük skleroterapi yapılanlar arasında işlem sonrası ağrı, rezidiv varis ve diğer semptomlar açısından anlamlı fark oluşmamaktadır. Buna karşı EVLA ve eş zamanlı skleroterapi hiperpigmentasyon ve DVT riskini arttırmaktadır. Bu nedenle EVLA yapılması gereken hastalarda skleroterapinin daha geç dönemde yapılması daha uygun olacaktır.
Karotis arter aterosklerotik plaklarda shearwave elastografi
Amaç: SWE yeni kullanılmaya başlanan bir USG tekniğidir. Klinik çalışmamızda SWE görüntülemenin Young modülünü kullanarak karotis plaklarındaki temsil edilen sertlik değerleri ile risk gruplarının, klinik bulguların ve demografik verilerin karşılaştırılması ve potansiyel klinik faydasının gösterilmesi hedef alınmıştır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya katılan hastalara TOSHIBA APLIO 500 marka ve model ultrasonografi cihazı 8-13 MHz yüzeyel hertz frekansa sahip lineer probu ile tüm hastaların rutin klinik B-Mode ultrasonografileri yapıldı (Şekil 3). Hastalara sırasıyla B-Mode ultrasonografi, doppler ultrasonografi ve sonoelastografi işlemi aynı seansta tek radyolog tarafından yapıldı. ICAlümenlerinden pik sistolik akım hızı, diyastolik akım hızı, sistolik akım hız oranları ve diyastolik akım hız oranları değerlendirildi. Karotis RDUS ile darlık derecesi tablo 1 de verilen kriterlere uygun şekilde ölçüldü (Şekil 4). Karotid plak üzerinde shear wave sonoelastografi ölçümü aksiyel kesitte 2 farklı noktadan yapılarak ortalamaları alındı (Şekil 5). ROI çapı 2 mm olarak standardize edildi. SWE ölçüm bölgesi kutusu karotisi içerecek şekilde ayarlandı. Kutucuk transvers alanda daha geniş tutularak ölçüm standardize edildi. Hastaların Karotis RDUS, plakların sonografik görüntüleri ve Shear Wave görüntüleri ölçüm değerleri hastanemizdeki PACS (Picture Archiving Comunication System) sistemine kaydedildi. Plaklar, aynı taraflı beyin hemisferinde 6 ay içerisinde nörolojik semptom olmasına göre semptomatik ve asemptomatik olarak ayrıldı. Verilerin değerlendirilmesinde IBM SPSS Statistics 22.0 istatistik programı kullanıldı. İstatistik anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların demografik bulguları, klinik özellikleri, laboratuvar bulguları CDUS bulgularıyla ölçülen darlık dereceleri, inme geçirme öyküleri ile SWE değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: SWE nispeten yeni bir USG tekniğidir. Karotis plaklarındaki sertlik farklarının değerlendirilmesi plak boyutu ve morfolojisi gibi çeşitli faktörleri dikkate alan plak stabilitesinin değerlendirilmesine büyük katkı sağlamaktadır. Bu çalışmamızda Karotis plakları olan hastalarda klinik ve laboratuvar verileri, demografik verileri, CDUS ile ölçtüğümüz darlık derecelerini SWE bulguları ile ilişkisini araştırdık. Ancak anlamlı bir korelasyon saptamadık. Hasta sayısının ve çeşitliliğinin kısıtlılığı nedeniyle bu konuda daha geniş klinik parametre ve benzer görüntüleme yöntemlerini içeren kontrollü prospektif çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: Karotis Arter Plak, shear wave, elastografi, ultrason
Psöriyatik artritli olgularda entesopatinin shearwave elastografi ve diğer sonografik bulgularının değerlendirilmesi
Amaç: Psöriyatik artrit tanılı hastaların ultarasonografik, sonoelastografik bulgularının hastalık aktivitesi ile karışılaştırılması, hangi ultrasonografik bulgunun hastalık aktivitesi ile korele olduğu ve takipte kullanılabileceğinin araştırılması bu verilerin literatürdeki verilerle karşılaştırılması amaçlanmaktadır. Psöriyatik artirtli olgularının eklem tutulumlarında sonoelastografinin önemi ve takipte kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi ve hastaların takiplerinde kullanılabilecek yeni indekslerin geliştirlmesi de araştırmanın diğer amaçları içerisindedir. Gereç ve Yöntem: Hastanemiz Romatoloji Bilim Dalı Polikliniğinde takibi yapılan PsA tanılı hastalara yüzeyel patella ve quadriceps tendonlarından Toshiba Aplio 500 marka cihaz ile ultrasonografi görüntüleri ve SWE değerleri elde edildi. Hastaların fizik muayene bulguları, cilt lezyonlarının değerlendirilmesi için PASI (Psoriasis Area and Severity Index ), hastaların demografik ve klinik özellikleri (yaş, cinsiyet, eritrosit sedimentasyon hızı, CRP düzeyi ), klinik gidişat ( tanı yaşı, son durumu vb), kullanılan tedaviler ( non steroid antiinflmatuar ilaçlarlar, DMARDs, biyolik ajanlar vb.) hastane arşivlerinden öğrenildi ve bu bulgular hastalık aktivitesinin değerlendirilmesi amacıyla kullanıldı. Klinik aktivite, ultrasonografi ve SWE verileri arasındaki ilişki IBM-SPSS 20 programı ile istatistiksel olarak değerlendirildi. İstatistik anlamlılık düzeyi olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Hastaların demografik bulguları, klinik özellikleri , PsA ya yönelik kullandıkları tedaviler, klinik gidişatları, PASi ile quadriceps ve patellar tendon kalınlıkları SWE değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmamıştır. Sonuç: SWE tendon, kas, sinir ve ligamanları içeren çeşitli kas ve iskelet dokusundaki hastalıkların ciddiyetini belirlemede ve tedavi takibininde gelecek vaad eden bir görüntüleme yöntemidir. Biz de bu çalışmada psöriazis hastalarında klinik ve laboratuar verileri ile değerlendirilen hastalık aktivitesinin, pateller ve kuadriseps tendonun B mod US ve SWE bulguları ile ilişkisini araştırdık, ancak anlamlı bir koralesyon saptamadık. Hasta sayısının ve çeşitliliğinin kısıtlılığı nedeniyle bu konuda daha geniş anatomik bölgeleri içeren kontrollü prospektif çalışmalara gereksinim vardır., Anahtar kelimeler: Psöriyatik artrit; entezit, ultrasonografi; shear wave
Shear wave elastografi ve t2* haritalamanın erken evre troklear kıkırdak hasarı tanısına katkısı
Amaç: Erken diz patellofemoral osteoartrit hastalarında femoral troklear kıkırdağı MR T2* haritalama ve ultrason shear wave elastografi yöntemlerini kullanarak incelemek ve bu iki tekniğin tanıya katkısını değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: Teknik değerlendirmeler Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda Siemens marka 3T MRG cihazı (Siemens Magnetom Skyra, Germany) ile herhangi bir nedenle klinik branşlar tarafından istenilen diz MRG incelemeleri üzerinden prospektif olarak yapıldı. MRG'de troklear kıkırdak yapısı değerlendirilerek normal bulguları olan 41 olgu ve erken kartilaj hasarı bulguları olan 41 olguya MRG T2* haritalama, gri skala ultrason ve VTQ/ARFI yöntemiyle shear wave elastografi yapıldı. Troklear kıkırdakta T2* haritalamada relaksasyon zamanı ölçümleri aksiyel planda medial kondil (MK), lateral kondil (LK) ve interkondiler (İK) alandan olmak üzere 3 bölgeden 5 mm2 ROI'ler kullanılarak aynı kesit alanından 3 değer ölçülerek ortalamaları kaydedildi. Shear wave elastografi yönteminde troklear kıkırdak shear wave hız ölçümleri aksiyel planda MK, LK ve İK alandan olmak üzere 3 bölgeden önceden belirlenmiş 5x5 mm'lik ROI'ler kullanılarak aynı kesit alanından 3 değer ölçülerek ortalamaları kaydedildi. Her iki inceleme için de troklear kıkırdağın MK, LK ve İK bölgeden kalınlıkları ölçüldü. Bulgular: Ultrasonda kıkırdak kalınlıkları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptandı. Kıkırdak kalınlıklarının çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,002), İK (p=0,002) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler oldukları gözlendi. MRG incelemede kıkırdak kalınlıkları açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık saptandı. Kıkırdak kalınlıklarının çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,003), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler ölçüldü. Shear wave hız değeri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık izlendi. Shear wave hız değerinin çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,023), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,753) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük değerler ölçüldü. T2* haritalama değeri açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gözlendi. T2* haritalama değerinin çalışma grubunda normal gruba göre MK (p=0,001), İK (p=0,001) ve LK'de (p=0,001) istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek değerler oldukları tespit edildi. Sonuç: Çalışmamızda erken kartilaj hasarı bulguları olan grupta hem gri skala ultrason hem de MRG'de kıkırdak kalınlığında artış izlenmiştir. Patolojik grupta kıkırdaktaki yumuşamaya sekonder shear wave hız değerlerinde düşüş ve T2* haritalamada transvers relaksasyon zamanında uzama görülmüştür. Shear wave elastografi ve MRG T2* haritalama tekniklerinin diz OA hastalarında özellikle erken evrede troklear kıkırdaktaki değişiklerin değerlendirilmesinde güvenilir yöntemler olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Osteoartrit, Shear wave elastografi, Troklear kıkırdak, T2* haritalama, MRG
Ekstrakranial karotid arter darlıklarının bilgisayarlı tomografik anjiyografi ile değerlendirilmesi
iÖZETEKSTRAKRAN AL KAROT D ARTER DARLIKLARININ B LG SAYARLITOMOGRAF K ANJ YOGRAF LE DEĞERLEND R LMESDr. Mustafa DEM ROĞLUUzmanlık Tezi, Radyodiagnostik Anabilim DalıTez Yöneticisi: Yrd. Doç. Dr. Ayhan ÖZKURMart 2007, 61 sayfaÇalışmamıza Şubat 2006 ile Haziran 2006 tarihleri arasında, geçici iskemik atak, inmeöyküsü, baş dönmesi, dengesizlik, hemipleji gibi sebeplerle farklı kliniklerden, GaziantepÜniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyodiagnostik Anabilim Dalına refere edilen 37hastanın ana, internal ve eksternal karotid arterleri, bilgisayarlı tomografik anjiografi (BTA)ve dijital subtraksiyon anjiografi (DSA) ile görüntülenmeleri yapıldı. Çalışmada BTA' nınekstrakra-nial karotid arter darlığına ilişkin tanısal değeri araştırıldı ve elde edilen sonuçlarDSA bulguları ile karşılaştırıldı.Aksiyel BTA, volüm rendering tekniği (VRT) BTA ve DSA ile toplam 37 hastada 58karotid arter lezyonu incelendi.Darlık kategorilerinin belirlenmesinde DSA ile aksiyel BTA imajlarının % 96, VRTBTA imajlarının % 94 oranında uyumlu olduğu görüldü. Elde edilen sonuçlar daha önce bukonuda yapılmış olan çalışma sonuçları ile büyük ölçüde korelasyon gösterdi.Oklüzyonlarda aksiyel BTA ve VRT-BTA imajlarının duyarlılığı ve özgünlüğünün %100 olduğu saptandı.% 70-99 oranındaki darlıklarda aksiyel BTA ve VRT-BTA görüntülerinin duyarlılığı veözgünlüğünün % 100 olduğu saptandı.Damarı çevreleyen veya rezidüel lümenin yanında yoğun kalsifikasyon olmasıdurumunda VRT yöntemi başarılı olarak kullanılabilmektedir.BTA' da aksiyel kesitlerle, uygun pencere genişliği ve düzeyi sağlandığında, muralkalsifikasyon ve kontrast madde ayrımı kolaylıkla yapılabilmekte, M P ve SSD imajlarındalümeni çevreleyerek değerlendirmeyi imkansız kılan kalsifikasyonların varlığında bilerezidüel lümen rahatlıkla seçilebilmektedir. Elde edilen bulgular sonucunda BTA' da endoğru bilgilerin aksiyel kaynak kesitlerden sağlandığı sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler : Karotid arter, Stenoz, BT anjiografi
İnfantlarda bilgisayarlı tomografide tespit edilen serebral patalojik olayların ultrasonografi ve renkli doppler ultrasonografi ile değerlendrilmesi
Küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinde konvansiyonel bilgisayarlı tomografi ile yapılan radyolojik evrelemenin patalojik evreleme ile karşılaştırılması
Alt ekstremite venöz yetmezliğin renkli Doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesinde değişik pozisyonda yapılan incelemelerin karşılaştırılması
Çalışmamızda valsalva manevrası ile ayakta ve supin pozisyonda yapılan incelemelerin sonuçlarının, hastaların klinik tabloları ile birlikte değerlendirilmesini ve aralarında anlamlı fark olup olmadığının ortaya konulmasını amaçladıkÇalışmamız, venöz hastalık ön tanısı ile renkli doppler ultrason (DU) için sevk edilen 100 hastanın 200 ekstremitesi ile 25 sağlıklı gönüllünün 50 ekstremitesinin incelenmesi ile elde edilen bilgilerle yapıldı. Hastalar CEAP sınıflamasına göre gruplandırıldı. CEAP'a göre C0 ve C1 kategorisine giren toplam 65 hasta Grup A, CEAP'a göre kategori C2-C6 olan 35 hasta ise Grup B, 25 sağlıklı gönüllüden oluşan kontrol grubuna da Grup C adı verildi. 500 msn'den uzun süren ters yönde akım patolojik olarak değerlendirildi. Tüm gruplarda her bir ven için her iki pozisyonda elde edilen sonuçlar T testi ile karşılaştırıldıA grubunda supinde reflüsü olan, ayakta reflü bulunmayanların oranı AFV (Ana femoral ven ) için 107'de 83 (%77.5), YFV (Yüzeyel femoral ven ) için 29'da 18 (%62) ve DFV (derin femoral ven ) için 30'da 25 (%83.3) tir. B grubunda, bu oranlar AFV için 30'da 18 (%60), YFV için 14'de 9 (%64.2) ve DFV için 7'de 7 (%100) dir. C grubunda bu oranlar, AFV için 30'da 23 (%76.6), YFV için 4'de 4 (%100) ve DFV için 4'de 4 (%100) tür. A grubu hastalarda bu oranlar VSM (Vena safena magna) proksimal için 23'de 9 (%39.1), VSM distal için 20'de 8 (%40) idi. B grubunda, VSM'da supinde reflü tespit edilen, ayakta reflü izlenmeyenlerin oranı, proksimal segmentte 32'de 1 (%3.1), distal segmentte ise bu oran 30'da 1 (%3.3) dir. Supinde ve ayakta reflü saptanmayan hastaların oranı A grubunda AFV için 50'de 48 (%96), YFV'de 128'de 119 (%92.9), DFV için 127'de 123 (%96.8),VSM proksimal kesim için 134'de 129 (%96.2), VSM distal kesim için ise 137'de 132 (%96.3) tür. B grubu hastalarda da benzer sonuçlar elde edilmiştir. AFV'de 13'de 10 (%76.9), YFV'de 29'da 26 (%89.6), DFV'de 36'da 33 (% 91.6), VSM proksimalde 11'de 10 (%90.9) ve VSM distalde 13'de 9 (%69.2) bacakta supinde reflü tespit edilememişse ayakta da reflü gözlenmemiştir. Kontrol grubunda bu oranlar daha da artmıştırSonuç olarak, venöz bozukluk ön tanısı ile renkli DU için gönderilen hastaları incelemeye başlamadan önce hastanın klinik evresini belirlemek gereksiz yere hastayı ayakta inceleme ihtiyacını azaltacak olup, özellikle VSM' da supinde valsalva ile reflü tespit edildiğinde ve supinde reflü saptanamayan hastalarda ayakta incelemeye gerek kalmayabileceğini düşünmekteyiz. Bununla birlikte özellikle derin venöz sistem venlerinde, özellikle AFV'de reflü saptandığında hastanın mutlaka ayakta da incelenmesini önermekteyiz.Anahtar Kelimeler: Venöz, Doppler, Ultrason, Supin, Ayakta
Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile yapılan radyolojik evrelemenin PET/CT ve patolojik evreleme ile karşılaştırılması
Mediastinoskopi ve/veya torakotomi sonrası küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) tanılı olgularda çok kesitli BT (ÇKBT) ile yapılan evrelemenin PET/BT ve patolojik evreleme ile karşılaştırılması amaçlandıÇalışmaya alınan 80'i erkek, 7'si kadın toplam 87 olguda American Joint Committee on Cancer'in (AJCC) kabul ettiği TNM sınıflaması kullanıldı. 87 olgu evrelemenin N, 82'si ise T komponenti yönünden değerlendirildi. T sınıflamada toraks duvarı ve mediastinal invazyon kriterleri dikkate alındı. ÇKBT'de nodal çapın 10 mm ve üzeri, PET/BT'de ise SUV'un 2.5'dan yukarı değerleri patolojik kabul edildi. Sonuçlar patolojik bulgularla karşılaştırıldı. İstatistiksel analizlerde Ki-Kare ve McNemar testleri kullanıldıÇKBT ve PET/BT'de sırasıyla 66 (%80.4) ve 64 (%78.0) olgunun T sınıflaması değişmezken, ÇKBT'de 8'er (%9.7), PET/BT'de 9'ar (%11) olguda düşük ve yüksek T evresi saptandı. T3 için ÇKBT ve PET/BT'nin sırasıyla duyarlılığı %100-91.6, özgüllükleri %91.4, PPD'si %66.6-64.7, NPD'si %100-98.4, doğruluğu %92.6-91.4; T4 için ise sırasıyla duyarlılıkları %76.9, özgüllüğü %97.1-95.6, PPD'si %83.3-76.9, NPD'si %95.7-95.6, doğruluğu %93.9-96.2 hesaplandı. Genel N sınıflamasında ÇKBT ve PET/BT'nin sırasıyla duyarlılığı %67.7-66.8, özgüllükleri %86, PPD'si %73.0-59.3, NPD'si %87.9-88.5, doğrulukları %84; sadece N2 için sırasıyla duyarlılığı %61.1-66.6, özgüllüğü %84.0-89.8, PPD'si %50.0-63.1, NPD'si %89.2-91.1, doğruluğu %79.3-85.0; N2 ve N3 birlikteliğinde sırasıyla duyarlılığı %65.0-70.0, özgüllükleri %92.8, PPD'si %54.1-56.0, NPD'si %95.3-95.9, doğruluğu %89.6-90.2 idi. Genel evrelemede (T+N) ise her iki yöntemin sırasıyla duyarlılığı %67.0-63.4, özgüllüğü %94.3-92.6, PPD'si %67.0-63.4, NPD'si %94.3-92.6, doğruluğu %76.4-74.9 hesaplandıGenel T, N ve kombine T+N değerlendirilmelerinde her iki yöntemin sonuçları arasında anlamlı fark bulunmadı. PET/BT'de T komponenti değerlendirilmesinde BT görüntülerinin önemli katkısı vardır. N2 ve N2+N3 değerlendirmede PET/BT daha güvenilir, N1 için ise her iki yöntem güvenilir değildir. Mediastinal nodal değerlendirmede ÇKBT ve PET/BT'de NPD'nin yüksekliği torakotomi öncesi ilave tetkik gerektirmediğini, PPD'nin düşüklüğü ise pozitif nodal tutulum için mediastinal örnekleme gerektirdiğini desteklemektedir.Anahtar Kelimeler: KHDAK, Evreleme, ÇKBT, PET/BT
Kohlear implant adaylarının implant öncesinde yapılmış olan bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntülemelerinin değerlendirilmesi
Konvansiyonel işitme cihazlarından yarar göremeyecek kadar ileri düzeyde sensörinöral işitme kaybı olan hastalarda kohlear implant uygulaması ile işitme sağlanabilmektedir. Kohlear implant adaylarında kohlear sinir ve kohlea varlığının gösterilmesi gerektiğinden operasyon öncesinde bilgisayarlı tomografi (BT) ve manyetik rezonans görüntüleme (MRG) kritik öneme sahiptir. Ayrıca radyolojik değerlendirme ile işitme kaybının etyolojisi ve anatomik varyasyonlar saptanabileceğinden olası komplikasyonlar ve operasyon başarısı da önceden tahmin edilebilir. Bu retrospektif çalışmadaki amacımız, kohlear implant adaylarının ameliyat öncesi çekilen BT ve MRG incelemelerinde dikkat edilmesi gereken noktaları, karşılaşılabilecek patoloji ve varyasyonları, bizim olgularımızda tespit ettiğimiz bulgularla birlikte literatür ışığında tartışmaktır.Çalışmamızda Radyodiagnostik Anabilim Dalımızda BT veya MRG tetkikleri yapılan 100 kohlear implant adayı değerlendirildi. Olguların 44'ünün sadece BT, 56'sının ise hem BT hem MRG incelemesi bulunmaktaydı. BT görüntülerinin değerlendirilmesinde 23 olguya ait 46 kulakta (%23) konjenital, 5 olguya ait 9 kulakta (%4.5) ise akkiz olmak üzere toplamda 54 kulakta (%27.5) kohleovestibüler patoloji saptandı. Kohlear anomalilerin saptanmasında ve sınıflandırılmasında iki modalite arasında fark saptanmadı. Temporal kemiğin detaylı anatomik yapısı, fasiyal sinirin temporal kemikteki seyri ve juguler bulbun konumu ancak BT ile gösterilebildi. Kohlear sinirin direk görüntülenmesi ve santral patolojilerin değerlendirilmesi ise sadece MRG ile mümkün oldu. Ayrıca kohlear obliterasyon MRG ile daha erken dönemde saptanabildi.Sonuç olarak, temporal kemiğin ve iç kulağın görüntülenmesinde her iki modalite birbirinden farklı ancak birbirini tamamlayıcı bilgiler sunmaktadır. Bu nedenle kohlear implant adaylarının preoperatif radyolojik değerlendirilmesinin hem BT hem MRG'yi kapsaması gerektiği düşüncesindeyiz.
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri evrelemesinde gözlemciler arasındaki uyumun değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin evrelendirmesinde radyologların hastaların tanı ve tedaviyi yönlendirmedeki rolü araştırılmıştır.Yöntem: Hastanemizde küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanısı almış 25 hastanın BT filmleri retrospektif olarak birbirinden bağımsız 3 radyolog tarafından değerlendirildi. Gözlemcilerden olguları Amerikan Kanser Evreleme Birliği'nce kabul edilen TNM evreleme sistemine göre hazırlanmış bir data formu doldurarak değerlendirmeleri istendi. Bulgular kappa istatistik testiyle değerlendirildi.Bulgular: Gözlemciler arasında en düşük uyum oranları; tümör çapının tespiti, tümörün visseral plevrayla çevrili olup olmadığının değerlendirilmesi, satellit nodül, aynı taraf peribronşial LAP ve özafagus invazyonunun değerlendirilmesinde; en yüksek uyum oranları ise; kalp invazyonu ve hangi kalp odacığının invaze olduğunun değerlendirilmesi, trakea invazyonu, karşı taraf hiler LAP, sürrenal ve karaciğer metastazının değerlendirilmesinde saptanmıştır. Ayrıca aynı taraf peribronşial LAP ve aynı lob içerisinde satellit nodülün değerlendirilmesinde ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır (p=0,015 ve p=0,020). Kalp invazyonu, hangi kalp odacığının invaze olduğu ve trakea invazyonunun değerlendirilmesinde 1. gözlemciyle 3. gözlemci arasında; karşı taraf hiler LAP'ın değerlendirilmesinde 2. gözlemci ile 3. gözlemci arasında mükemmel uyum olduğu saptanmıştır (k=1,00). Tümörün visseral plevrayla çevrili olup olmadığının değerlendirilmesinde 1. gözlemci ile 2. gözlemci arasında; tüm akciğer atelektazisinin değerlendirilmesinde 2. gözlemci ile 3. gözlemci arasında belirgin uyumsuzluk saptanmıştır (k=-0,076, k=-0,040).Sonuçlar: Küçük hücreli dışı akciğer kanserinin evrelemesinde radyologlar arasında değerlendirme farklılıkları bulunabilmektedir. Bu durum hastalığın yakalanma evresini ve tedavi protokolünü belirlemede önemlidir.Anahtar kelimeler: Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde evreleme, gözlemciler arası uyum, kappa testi
Subklinik hipotiroidili hastalarda erken aterosklerozun saptanmasında karotis intima-media kalınlığının önemi
Amaç: Subklinik hipotiroidi ( SKH ) kardiyovasküler hastalık için artmış riskle ilişkilidir. Bu çalışmada normotansif ve sigara içmeyen SKH' lı hastaların karotis intima - media kalınlıklarını ( İMK ) ölçüp; ötiroid , sağlıklı kişilerle karşılaştırarak SKH'nın erken ateroskleroz için risk faktörü olarak kabul edilebilirliğini değerlendirmeyi ve karotis İMK' sı ile serum lipid değerleri, tiroid sitümülan hormon ( TSH ) ve yaş ile arasındaki ilişkiyi göstermeyi amaçladıkYöntem: Bu çalışma prospektif olarak tasarlandı. Çalışma grubunu Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye A . D' de izlenen hastalar oluşturdu. SKH'sı olan 56 olgu ve tiroid fonksiyonları normal 56 kontrol grubu çalışmaya alındı. 50 yaşın üstü, obez ( BMI > 30 kg / m2 ), sigara içenler, hipertansiyonu olanlar, dibetes mellitusu olanlar, renal ve hepatik yetmezliği ve diğer sistemik hastalığı olanlar çalışma dışı bırakıldı. Her iki gruptaki hastaların beden kitle indeksi ( BMI ), total kolesterol ( TK ), LDL kolesterol ( LDL- K ), HDL kolesterol ( HDL- K ), trigliserit ( TG ) ve karotis İMK ölçümleri yapılıp birbirleriyle karşılaştırıldı.Bulgular: Hasta ve kontrol grubu karşılaştırıldığında; yaş, BMI, TG, HDL- K , serbest T3 ( ST3 ), serbest T4 ( ST4 ) değerleri arasında anlamlı fark saptanmamıştır. SKH'lı hastalardaki karotis İMK, TK, LDL- K ve TSH değerleri kontrol grubuyla karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Karotis İMK artışıyla yaş arasında orta derecede, serum TK ve LDL- K değeri arasında ise zayıf bir ilişki saptanmıştırSonuçlar: SKH ile ateroskleroz arasındaki ilişki hala belirsizdir. Bu durumun aydınlatılması önemlidir; çünkü SKH günümüzde yaygın olarak görülen bir hastalıktır. L- T4 tedavisinin uygun SKH'lı kişilerde yapılması ateroskleroz gelişimini engelleyebilir. Ultrasonografi İMK' yı ölçmede kullanılan kolay, ucuz ve noninvaziv bir yöntemdir. SKH'lı hastalarda karotis İMK' sı ölçülerek yüksek bulunan hastalarda kardiyovasküler hastalıklar açısından riski azaltmak için L- T4 tedavisinin verilmesinin morbidite ve mortaliteyi önemli ölçüde azaltacağına inanmaktayız. Ancak konuyu daha iyi netleştirebilmek için, daha geniş kapsamlı, tedavi- plasebo kontrollü, prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünüyoruzAnahtar kelimeler: Subklinik hipotiroidi, erken ateroskleroz, karotis intima - media kalınlığı
Erişkinlerde patellar tendon elastikiyetinin dekatlara göre shear wave elastografi ile değerlendirilmesi
Çalışmamızın amacı, normal patellar tendonu shear wave elastografi ile değerlendirmek ve tendon elastikiyetinin yaş ile birlikte değişip değişmediğini saptamaktır. Çalışmaya 74'ü kadın ve 61'i erkek olmak üzere toplam 135 sağlıklı gönüllü birey dahil edilmiştir. Olgular dekatlara göre 20-29 yaş (1.Grup), 30-39 yaş (2.Grup), 40-49 yaş (3.Grup), 50-59 yaş (4.Grup) ve 60-69 yaş (5.Grup) olarak gruplandırılmıştır. Siemens Acuson-S2000 US cihazı ile 9L4 (4-9 MHz) lineer prob kullanılarak patellar tendonun uzunluğu ve üst, orta ve alt kısımlarda kalınlıkları ölçülmüştür. Virtual Touch Quantification (VTQ/ARFI) yöntemiyle üst, orta ve alt bölgenin elastografisi yapıldı ve sonuçlar birbirleriyle karşılaştırılmıştır. Olguların radyolojik parametreleri, BMI değerleri ile de karşılaştırılmıştır. Erkeklerde kadınlara göre tüm yaş gruplarında patellar tendon uzunluğu, kalınlığı ve SWV değerleri yüksek bulundu (p = 0,001). Yaş grubu arttıkça shear wave hızında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulundu (p = 0,001). BMI ile SWV arasında zayıf negatif korelasyon bulundu. Çalışmamızın sonucunda, patellar tendon sertliğinde yaş ile birlikte istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur. Bu konuda daha ileri çalışmalar yapılması daha net bilgilere ulaşılmasını sağlayacaktır. Sonuç olarak ultrason elastografi, patellar tendon değerlendirilmesinde US'ye yardımcı ve güvenilir bir yöntemdir.
Menisküs yırtığı tanısında diz manyetik rezonans görüntüleme (MRG) ile artroskopi bulgularının karşılaştırılması: MRG'de pozitif ve negatif öngörü sebeplerinin araştırılması
Bu çalışmada, yapılan diz MRG ile artroskopi bulgularının karşılaştırılmasıve menisküs yırtığı tanısında MRG'de pozitif ve negatif öngörü sebeplerininaraştırılması amaçlanmıştır.Diz MRG gerçekleştirilen ve menisküs hasarı nedeniyle artroskopi yapılan106 olgu çalışmaya dahil edildi. Olguların yaşları 19-76 arasında (ortalama 44.7)olup, 42'si kadın, 64'ü erkekti. Olguların, 59'u 1.5 Tesla (T) MR cihazında (GESigna Excite,Wisconsin,WI, USA), 47'si ise 3 Tesla (T) MR cihazında (SiemensVerio VB17, Erlangen, Almanya) incelendi. Elde olunan MR görüntüleri işistasyonlarında kas-iskelet MRG konusunda deneyimli iki radyolog tarafındandeğerlendirildi. İki veya daha fazla ardışık görüntülerde veya hem koronal hem desagittal görüntülerde bir eklem yüzeyi ya da serbest kenarı ile ilişkili olanintrameniskal sinyal artışının varlığı veya meniskal cerrahinin olmadığı birdurumda anormal meniskal morfolojinin bulunması kesin menisküs yırtığı olarakdeğerlendirildi. MRG'de tek görüntüde bir eklem yüzeyi ya da serbest kenarı ileilişkili olan intrameniskal sinyal artışı ise şüpheli yırtık olarak değerlendirildi.Menisküs yırtıkları menisküs ön boynuz, gövde ya da arka boynuz yerleşimliolarak belirtildi. Menisküs yırtıklarının tiplendirilmesinde cerrahi sınıflamakullanıldı ve radyal, flap tarzında, horizontal, longitudinal, kova sapı veyakompleks yırtıklar şeklinde isimlendirildi. Her olgu iki radyolog arasında görüşbirliği sağlanarak değerlendirildi ve artroskopik tanıları ile karşılaştırıldı.Artroskopide 106 dizden 96'sında, MR görüntülemede ise 106 dizden88'inde menisküs yırtığı saptandı. Artroskopide menisküs yırtıklarının 61'i medialmenisküste, 17'si lateral menisküste, 18'i ise hem lateral hem de medialmenisküste; MRG'de menisküs yırtıklarının 55'i medial menisküste, 16'sı lateralmenisküste, 17'si ise hem lateral hem de medial menisküste saptandı. HemMRG'de (%44.3) hem de artroskopide (%30.2) en çok saptanan yırtık tipi medialmenisküs arka boynuzunda kompleks yırtıktı. Cinsiyet, yaş, MR cihaz gücü,effüzyon varlığı, travma varlığı, kemik kontüzyon varlığı, parameniskal kistvarlığı, ÖÇB yırtığı varlığı ve diskoid menisküs varlığı ile menisküs yırtığıtanısında arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı. Lateral ve medialmenisküste menisküs yırtığı varlığı tanısında MRG ile artroskopi arasında geçensüre 30 günden az olan olgularda MRG'nin duyarlılığı %94.1 ve doğruluğu %91.1iken, 60 günden fazla olan olgularda MRG'nin duyarlılığı %72.7 ve doğruluğu%73.9 bulundu. Menisküs yırtığı varlığı tanısında MRG'nin doğruluk oranlarıMRG ile artroskopi arasında geçen süre 60 günden fazla olan olgularda dahadüşük bulundu. Menisküs yırtığı tanısında artroskopi altın standart olarak kabuledildiğinde; MRG'nin duyarlılığı %88.5, seçiciliği %80, PTD %97.7, NTD %92.1ve doğruluğu %87.7 idi. MRG ile menisküs yırtığı varlığı tanısı arasındaistatistiksel olarak anlamlı ilişki saptandı (p=<0,001). Menisküs yırtığı tanısındaartroskopi altın standart olarak kabul edildiğinde MRG'nin duyarlılığı, seçiciliğive doğruluk oranı yüksek bulundu.MRG, menisküs yırtığı tanısında artroskopi sonuçları ile yakın doğruluktaolup tanıda etkin bir görüntüleme yöntemidir.Anahtar kelimeler: Manyetik rezonans görüntüleme; menisküs yırtığı;artroskopi
Çok kesitli bilgisayarlı tomografi ürografide farklı hazırlık protokollerinin tanıya katkısı
Bilgisayarlı Tomografi Ürografi (BTÜ), intravenöz kontrast madde (İVKM) kullanılarak çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) ile ekskretuar fazda böbrekler, üreterler ve mesaneyi değerlendirmek için kullanılan bir görüntüleme yöntemidir. BTÜ yanlızca üriner trakt lümenini göstermekle kalmaz, aynı zamanda üriner trakt duvar yapısını ve çevre dokuları da gösterir. BTÜ'de üstünlüğü kesin olarak kanıtlanmış spesifik bir hazırlık yöntemi mevcut değildir. Bu nedenle birçok radyoloji kliniğinde farklı yöntemler uygulanabilmektedir.BTÜ görüntüsünü hasta pozisyonu, çekim öncesi hazırlık, kullanılan kontrast madde dozu ve enjeksiyon süresi, kompresyon uygulanıp uygulanmaması, çekim tekniği gibi bir çok faktör etkilemektedir. Bu çalışmadaki amacımız BTÜ öncesi yapılacak olan hasta hazırlığı için uygulanan yöntemlerin birbirlerine olan üstünlüklerini ve dezavantajlarını ortaya koyarak en ideal hazırlık yöntemini önermektir.Çalışmamıza Haziran 2010 ile Ekim 2011 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi klinik ve polikliniklerinde muayeneleri sonucu BTÜ endikasyonu konularak incelemeleri yapılan 100 olgu dâhil edildi. Bu olgular rastlantısal olarak 20 `şerli 5 gruba ayrıldı. Ön hazırlık aşamasında; I. gruba 1000 ml su içirildi, II. gruba 250 ml salin infüzyonu yapıldı, III. gruba 250 ml salin infüzyonu sonrası 0,1 mg/kg furosemid İV olarak uygulandı, IV. gruba 0,1 mg/kg İV furosemid verildi ve V. grubada 1000 ml su içirilmesi sonrasında 0,1 mg/kg İV furosemid yapıldı. Bu ön hazırlık sonrası standart BTÜ incelemeleri ile üreterler proksimal, orta ve distal segmentlerde opasifikasyon derecelerine göre birbirleri ile karşılaştırıldı.Üreterlerin tümünün görüntülenmesi yönünden grupların birbirleri ile olan karşılaştırmasında üç üreter segmenti görüntülemesi için gruplar arasında anlamlı farklılıklar saptandı (p<0.05). Bu farklılıkların hangi gruplar arasında anlamlı olduğunu belirlemek için herbir grubun ikili olarak birbirleri ile olan karşılaştırılmasında; proksimal üreter segmenti için II. grup ile diğer dört grup arasında, orta ve distal üreter segmenti için ise II. grup ile III. grup ve IV. grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulundu (p<0.05). Böbrek parankim kontrastlanması ve mesane opasifikasyonu bütün olgularda yeterli derecede gerçekleşti.Günümüzde giderek intravenöz ürografi (İVÜ)'nin yerini almaya başlayan BTÜ için halen spesifik bir hazırlık yöntemi önerilememektedir. Çalışmamızda proksimal üreter görüntülenmesinde İV salin uyguladığımız grup II'nin diğer 4 grupdan daha başarısız olduğunu saptadık. . Diğer grupların birbirlerine üstünlükleri saptanmadı. Orta ve distal üreterlerin görüntülenmesin de ise; furosemid uygulanan grup IV ve furosemidle kombine İV salin uygulanan grup III'ün, İV salin uygulanan grup II'den daha üstün olduğu saptandı. Diğer grupların birbirlerine üstünlükleri saptanmadı.Anahtar Kelimeler: BT ürografi, hasta hazırlığı, furosemid, salin, üreter
Konjenital akciğer lezyonları: Fetal manyetik rezonans görüntüleme, prenatal ultrasonografi ve postnatal düşük doz bilgisayarlı tomografi anjiografi kullanılarak yapılan hacim ölçümüne dayalı lezyon tipinin öngörülmesi
AMAÇ: Üç ana tip konjenital akciğer lezyonunun hacim ve büyüme oranlarının karşılaştırılması, hacim ölçümünün lezyon karakterizasyonundaki etkinliğinin tanımlanması amaçlanmıştır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamızda patolojik olarak kanıtlanmış konjenital akciğer hastalığı olan 59 infant (0-101 gün) retrospektifolarak değerlendirildi. Görüntüleme yöntemlerinden aynı günde (gestasyonun +/ - 24,4 haftasında) fetal MRG ve prenatal US ve postnatal olarak da BTA uygulandı. US hacimleri prenatal ultrason raporlarından alındı. Fetal MRG 1.5 T MRG sistemi ile yapıldı. BTA ise 64-kesitli BT sistemi ile düşük doz protokolü kullanılarak gerçekleştirildi. Daha sonra çalışma istasyonlarında hacim ölçümleri gerçekleştirildi. Lezyonlar 3 ana kategoride sınıflandırıldı: Bronşiyal atrezi (BA), konjenital kistik adenomatoid malformasyon (KKAM) ve bronkopulmoner sekestrayon (BPS). Ancak lezyonların %40`ından fazlasında birden çok histolojik tipin olduğu görüldü. Tanımlaman lezyonlar ve toplam akciğer hacimleri elde olunan MRG ve BT görüntülerinden anlatılan bilgisayar yazılımları kullanılarak hesaplandı. İstatiksel ölçüm; gruplar arası ve sınıf içi ortalama lezyon hacmindeki anlamlı farklılık degişkenlik analizi, sınıf içi korelasyon ve Fisher Testi kullanılarak yapıldı (p<.05).BULGULAR: MRG görüntülerinden elde olunan hacim ölçümleri şu şekildedir. BA için 11.6cc (95%CI 7.7-15.1), KKAM için 17.6 cc (95%CI 12.6-22.6) ve BPS için 21.1cc (95% CI 12.8-29.6). Prenatal US hacimleri sırasıyla BA için 9.6cc ( 95%CI 6.6-12.7) , KKAM için 18.1cc (95%CI 13.3- 22.9) ve BPS için 16.1cc (95%CI 10.5-25.2). Lezyonların MRG ve US ölçümleri arasındaki sınıf içi korelasyon katsayısı BA için 0.94 (% 95 CI 0.87-0.98) ve KKAM için 0.95 (% 95 CI 0.87-0.95) olarak tespit edildi. BTA ile; BA için 12.1cc (%95 CI 9.3-15.2), KKAM için 20.8cc (%95 CI 13.0-28.7), BPS için 20.5cc (%95 CI 12.3-28.6) hacim hesaplandı.SONUÇ: Sonuç olarak çalışmamızdaki bulgular değerlendirildiğinde; MRG ve US ile ölçülen BA ve KKAM hacimleri arasında güçlü bir uyum olduğu görüldü. Literatürde yaklaşık 25. gestasyon haftasında KKAM `da pik boyut artışı olduğu bildirilmesine rağmen bizim olgu grubumuzda; prenatal dönemde US ve MRG ile ve postnatal olarak da BTA'da ölçüldüğü gibi, KKAM'nun salt boyutunda ılımlı artış, BA hacminde göreceli olarak stabil seyir ve BPS hacminde az miktarda düşme olduğu görüldü . Ancak, üç ana tip lezyon hacminde de zaman içerisinde göğüs boşluğu hacminin genişlemesine göreceli olarak azalma olduğu saptandı.
Karotis stentleme yapılan olguların takibinde BT anjiyografi uygulaması
Günümüzde KAS yapılan olguların takibinde kullanılan standart bir görüntüleme protokolü bulunmamaktadır. Görece basit, objektif ve noninvaziv bir inceleme yöntemi olan BTA'nın stentleme yapılan olgularda kullanılabilir olup olmadığının ortaya konması yararlı olacaktır. Çalışmamızda BTA'nın stentleme yapılan karotis arterlerin değerlendirilmesinde uygun bir inceleme yöntemi olup olmadığının tanımlanması amaçlanmıştır. Toplam 62 olgu (48 erkek, 14 kadın; ortanca yaş 66 (50-81yaş aralığı)ve 64 stentlenmiş karotis arter (39 Wallstent, 25 nitinol stent) çalışmaya dahil edilmiştir. Tüm olgulara BT anjiyografi ve vasküler US incelemeleri yapılmıştır. BTA ve US görüntüleri değerlendirilebilirlik ve stent lümen açıklığı açısından karşılaştırılmıştır. BTA görüntülerinde darlık oranlarının hesaplanması görsel değerlendirme (?% 50 darlık var ya da yok) ile ?NASCET? yöntemi iki farklı rekontrüksiyon filtresi kullanılarak yapılmıştır. US için ?% 50 darlık PSV'ye (?200 cm/sn) ve İKA/AKA PSV oranının ?2,5 olmasına göre tanımlanmıştır. Ayrıca BTA'da bulunan darlık oranları kateter anjiyografi ile karşılaştırılmıştır (n=9, % 15) US'de B-flow yöntemi kullanılarak ölçülen intimal kalınlık artışları BTA'da iki farklı filtrede ölçülen değerler ile karşılaştırılmıştır. Bu değerler kullanılarak ROC analizi ile BTA'nın tanısal doğruluğu değerlendirilmiştir. Ayrıca intimal kalınlık artışı izlenen düzeyler kaydedilmiş ve sıklığı tanımlanmıştır. BTA incelemelerinde ortalama radyasyon dozuHelikal baş-boyun incelemelerinde 2,09 mSv, stent düzeyinin tarandığı aksiyel BT incelemelerinde ise 0,42 mSv olarak hesaplanmıştır. BTA ve US görüntülerinde, ?mükemmel, değerlendirilebilir? puanı alan 36 (% 56,3) ve 34 (% 53,1), ?kötü, değerlendirilemez? puanı alan görüntü 0 (% 0) ve 3 (% 4,7) olarak bulunmuştur. BTA'nın değerlendirilebilirlik açısından US'ye eşit ya da üstün olduğu stent sayısı 53'tür. Stentlerin tümünde darlık oranı BTA ve US'de değerlendirilmiştir. BTA'da ?NASCET? yöntemiyle ?% 50 darlık bulunan 14 stent vardı. US'de bunlardan sadece 7 stentte hız artışı olduğu saptandı. Kateter anjiyografi yapılan tüm olgularda BTA ve US'de PSV'ler uyumluydu. İntimal kalınlık artışının en sık izlendiği stent düzeyi orta kesim ve posterior stent yüzeyi olmuştur. BTA'da kullanılan filtreler ile US arasında Pearson analizinde yüksek uyum oranları bulunmuştur. En yüksek değerler ?nitinol stent? grubunda bulunmuştur (standart filtre için r=0,965, bone filtre için r=0,946). İntimal kalınlık artışı üzerinde BTA'nın 0,75 mm. Eşik değer için ?standart? filtredeki duyarlılığı % 88,9, özgüllüğü % 90, 0,65 mm eşik değer için ?bone? filtredeki duyarlılığı % 64,8 özgüllüğü % 90 bulunmuştur. BTA US'ye göre daha iyi görüntü kalitesi sağlamaktadır ancak değerlendirilebilen olgularda darlık oranları BTA'da US'den daha yüksek hesaplanabilmektedir. BTA US'de değerlendirilemeyen olguların takibinde alternatif olarak kullanılabilir. Stent daralması olan daha çok sayıda olgunun değerlendirilmesi bu iki yöntemin güvenilirliğini daha net ortaya koyacaktır.
Çocuklarda demir eklikliği anemisinde ultrasonografi ve doppler ultrasonografi bulguları
Bu çalışmanın amacı; demir azalması (DA), demir eksikliği (DE) ve demir eksikliği anemisi (DEA) olan çocuklarda karaciğer, dalak ve ana vasküler yapılarının, ultrasonografi (US) ve Doppler US bulgularını ortaya koymaktır.Pediatri polikliniğine başvuran ve DA, DE, DEA tespit edilen 122 hasta grubu ile 40 kişilik kontrol grubunun, power Doppler US cihazı kullanılarak, karaciğer ve dalak boyutları, portal ven ve splenik ven çapları, sol A. Carotis communis (CCA) ve A. Carotis interna (İCA) maksimum (Vmax) ve minimum (Vmin) hızları, pulsatilite (Pİ) ve rezistif indeksleri (Rİ) ölçüldü. Karaciğer ve dalak parankim ekoları değerlendirildi.DEA lı grupta 20 olguda (% 35) hepatomegali, 3 olguda (% 5) splenomegali tespit edildi. Sol CCA ve İCA Vmax hızlarında, DA, DE, DEA grupları arasında sırasıyla hafif bir hız artışı dikkati çekerken, kontrol grubu ile karşılaştırmalı değerlendirmede, DE de; CCA Vmin, İCA Vmax, İCA Vmin, İCA Pİ, DEA da; CCA Vmax, CCA Vmin, CCA Pİ, İCA Vmax, İCA Vmin, İCA Pİ değerlerinde anlamlı fark izlendi.Sonuç olarak, hemoglobin (Hb) azalması ve aneminin derinleşmesi ile birlikte CCA ve İCA da akım hızlarında artış dikkati çekmekte ve Pİ değerleri de hafif artış göstermektedir. DEA lı olgularda muhtemelen enfeksiyona olan yatkınlıktan dolayı hepatomegali ve daha az sıklıkta splenomegali görülebilmekte olup, eşlik edebilecek bulgu ve patolojilerin ortaya konması ve neticesinde tanı ve tedavide elde edilecek başarılı sonuçlar açısından, hastalara noninvaziv, ucuz, kolayca uygulanabilen ve tekrarlanabilen batın US ve gereğinde Doppler US incelemesi yapılması yararlı olacaktır.
Kolestazlı hastalarda karaciğer hemodinamik değişikliklerin renkli doppler ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Bu çalışmada kolestaz sonucu karaciğerde gelişmesi olası hemodinamik değişikliklerin non invaziv ve güvenilir bir yöntem olan renkli Doppler ultrasonografi (RDUS) ile hekimi uyarıcı öncü bulguların elde edilebilirliğinin araştırılması amaçlanmıştırRDUS ile 42 karaciğer enzim yüksekliği bulunan hasta grubu, 41 enzim ve bilurubin yüksekliğinin birlikte bulunduğu (kolestaz) hasta grubu ve 24 sağlıklı kişiden oluşan kontrol grubu incelendi. Tüm olgularda konjesyon indeks (CI), fibrozis indeks (FI),hepatik vasküler indeks (HVI), hepatik arter rezistif indeks (HA-RI), hepatik arter pulsatilite indeksi (HA-PI), portal ven hızı (PVH), portal ven çapı (PVÇ) ve dalak boyutu değerlendirildi. Elde edilen bulgular kontrol grubu, enzim yüksekliği hasta grubu ve kolestaz hasta grubu arasında istatistiksel olarak değerlendirildi.Enzim yüksekliği olan hasta grubu ile ve kontrol grubu arasında FI, HVI, HA-PI parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptandı (p<0,05). Ancak CI, HA-RI, PVÇ, PVH ve dalak boyutu parametreleri açısından anlamlı fark izlenmedi (p>0,05).Enzim yüksekliği hasta grubu ile kolestazlı hasta grubu arasında ve kolestazlı hasta grubu ile kontrol grubu arasında tüm parametrelerde istatistiksel olarak anlamlı fark izlendi (p<0,05).CI, FI, HA-RI, HA-PI, PVH ve HVI parametreleri açısından yüksek istatistiksel anlamlılık izlendi (p<0,001). CI, FI, HA-RI, HA-PI, PVÇ ve dalak boyutu kolestazlı hasta grubunda yükselme gösterirken PVH ve HVI azalmaktaydı.Çalışmamızın sonuçları RDUS'un; kolestazlı olgularda karaciğer hemodinamisindeki değişikiklerin non invazif olarak tanımlanmasında, hastalığın takibinde ve biliyer siroz ve PHT gibi komplikasyonlarının erkenden saptanmasında kullanışlı ve güvenilir bir yöntem olduğunu göstermektedir.
Diyabetik nefropatide diffüzyon MR bulguları
Diyabetes Mellitus, dünya nüfusunun yaklaşık %1-2'sini etkileyen ve yüksek kan şekeri ortak özelliğine sahip pek çok bozukluğu ifade eden bir hastalıktır. En önemli komplikasyonlarından biri son dönem böbrek yetersizliğinin ve diyabetik olgularda morbidite ve mortalitenin en önemli nedeni olan diyabetik nefropatidir. Bu çalışmanın amacı, diyabetik nefropatili hastalarda diffüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme (DA-MRG) tekniği kullanılarak böbreklerde görünür difüzyon katsayısı (ADC = Apparent Diffusion Coefficient) değerlerini saptamaktır.Çalışmaya alınan diyabetik nefropatili 50 olgu ve kontrol grubunu oluşturan 50 sağlıklı gönüllüden, renal difüzyon ağırlıklı eko-planar (EPI) görüntüler elde edilerek böbreklerin b100, b600 ve b1000 değerleriyle ADC ölçümleri gerçekleştirildi.Diyabetik nefropatili olgularda bilateral böbreklerin ortalama ADC değerleri; b100, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla; 3.33±0.35x10-3, 2.39±0.37x10-3, 1.97±0.20x10-3 sn/mm2 bulunurken, kontrol grubundaki sağlıklı gönüllülerin normal böbreklerinde ortalama ADC değerleri ise; b100, b600 ve b1000 değerleri için sırasıyla; 3.42±0.26x10-3, 2.76±0.32x10-3, 2.18±0.21x10-3sn /mm2 tespit edildi. Diyabetik nefropatili hastalarda renal ADC değerleri b600 (p=0,001) ve b1000 (p=0,001) açısından normal böbreklere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olduğu saptandı.Sonuç olarak; DAMRG'nin diyabetes mellitusta diyabetik nefropatinin tanı ve takibinde yardımcı bir görüntüleme tekniği olarak kullanılabileceği düşünülmüştür.Anahtar kelimeler: Difüzyon manyetik rezonans görüntüleme, diyabetik nefropati, ADC, eko-planar görüntüleme, böbrek
Migrende vasküler fizyolojik degişikliklerin transkraniyal doppler US ile değerlendirilmesi
1. ÖZETMigren; nörolojik, gastrointestinal ve otonomik değişikliklerle karakterizeepizodik baş ağrısıdır. Migrenin patofizyolojisinde serebrovasküler faktörler vehemodinamik değişikliklerin önemli rol oynadığı belirtilmektedir. TranskraniyalDoppler (TKD), noninvaziv, kolay uygulanabilen, ucuz bir inceleme yöntemidir.ntrakraniyal arterlerin değerlendirilmesi için kullanılmaktadır. Fonksiyonel testlerle,menenjitte, migrende ve posttravmatik hemodinaminin değerlendirilmesi gibikonularda çalışmalar yapılmaktadır. Biz bu çalışmamızda migrende, fizyolojik olarakoluşturulan hiperoksi ve hiperkapniye bağlı vasküler değişiklikleri değerlendirmeyiamaçladık.Migren tanısı almış, yaş ortalaması 38 (16-54) olan 51 olguda (4 erkek, 47kadın) ve yaş ortalaması 30,5 (22-42) olan 24 sağlıklı kontrol gurubunda (14 erkek,10 kadın), orta serebral arter (MCA), süperfisial temporal arter (STA) ve oftalmikarterden (OA), istirahatte, hiperventilasyon yaptırarak, hiperventilasyon sonrasıistirahatte ve nefes tutmada, pulsatilite indeksi (P ), ortalama hız (Vmean), piksistolik hız (Vmax) ve end diastolik hız (Ved) ölçümleri yapıldı.Migrenli olgular ile kontrol grubu arasında MCA' da, Vmax, Ved ve Pdeğerinde istirahat, hiperventilasyon ve nefes tutmada anlamlı fark izlendi. OA' daVmean, Vmax, Ved ve P değerlerinde istirahat, hiperventilasyon, hiperventilasyonsonrası istirahat ve nefes tutmada anlamlı fark izlenirken, STA' da ise sadece Pdeğerinde nefes tutmada anlamlı fark görüldü. Migrenli olgular kendi içinde MCA'da istirahat hali ile hiperventilasyon, hiperventilasyon sonrası istirahat ve nefestutmada, OA' da istirahat hali ile hiperventilasyon ve nefes tutmada, STA' da istirahathali ile nefes tutmada anlamlı fark görüldü.TKD, kolay uygulanabilen, non-invaziv bir teknik olarak serebrovasküleryapıları etkileyen migren ve bir çok serebral patolojinin tanısında ve tedavinintakibinde kullanılmaktadır. Çalışmamız migren etyolojisinde serebrovaskülerpatofizyolojik olayların rol oynayabileceğini desteklemektedirAnahtar Kelimeler: Transkraniyal Doppler US, migren, Orta Serebral Arter,Oftalmik Arter, Süperfisial Temporal Arter
Temporal lob epilepsisi olan hastalarda perfüzyon mr değerlendimesi ve normal populasyonla kıyaslanması
EEG ile fokal odak saptanan temporal lob epilepsili olgularda bu alandaki perfüzyon degisikliklerinin rCBV, rCBF ve MTT parametreleri kullanılarak hesaplanması ve normal kontrol grubu ile kıyaslanması amaçlanan çalısmada EEG ile temporal odak saptanan 21 olgu ve bas agrısı ön tanısıyla beyin MRG tetkiki istemi yapılan 21 kontrol grubu kullanılmıstır. Epileptik odaktaki perfüzyon degisikliklerini saptamak amacıyla çalısma grubunda postiktal dönemdeki ilk 3 saat içerisinde ölçümler yapılmıstır. Dynamic susceptibility contrast (DSC) teknigi kullanılarak elde edilen görüntüler is istasyonunda islenerek her iki hipokampüste rCBV, rCBF ve MTT degerleri hesaplanmıstır. rCBV ve rCBF degerlerinin çalısma ve kontrol grubunda sag ve sol hipokampüs arasında anlamlı farklılık göstermedigi izlenmistir (P>0.05). Bunun nedeni çalısma grubumuzdaki patolojilerin çogunlugunu bilateral mezial temporal skleroz'un olusturmasıdır. 21 olgunun 19 unda bilateral mezial temporal skleroz, 2'sinde sag temporal lobdan kaynaklı epileptik odak saptanmasıdır. Ancak çalısma grubu ile kontrol grubu arasında yapılan karsılastırmada çalısma grubunda hipokampüslerde rCBV ve rCBF degerlerinde kontrol grubuna göre artıs oldugu dikkati çekmistir (P<0.05). MTT degerinde ise hasta ve kontrol grubu arasında anlamlı degisiklik izlenmemistir (P>0.05). Çalısma grubunda kontrol grubuna göre MTT degeri artmazken rCBV ve rCBF degerlerinin artısı postiktal dönemde epileptik odagın bulundugu bölgelerde vazodilatasyon gelistigini düsündürmüstür. Anahtar kelimeler: Perfüzyon Manyetik Rezonans Görüntüleme, Temporal lob epilepsisi, rCBV, rCBF, MTT, Ekoplanar görüntüleme
Lumbosakral transizyonel vertebralarda castellvi sınıflandırması ve psoas kas alanı ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Sık görülen bir anatomik varyasyon olan Lumbosakral Transizyonel Vertebra(LSTV)'nınCastellvi sınıflaması kullanılarak sıklığını ve tiplendirmesini yapmak, psoas kas (PS)alanının LSTV ve alt tipleri ile ilişkisi saptamak, normal popülasyonla arasında anlamlı farklılık gösterip göstermediğini değerlendirmek ve literatür ile karşılaştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız retrospektif bir çalışma olup çalışmaya 01.01.2020 ile 01.01.2023 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde herhangi bir nedenden dolayı tüm spinal vertebraları içerecek şekilde bilgisayarlı tomografi(BT) görüntülemesi yapılan 18-65 yaş aralığındaki 1344 hasta (482 kadın %35.8, 862 erkek %64.1) dahil edildi. 16 ve 64 dedektörlü BT cihazlarında BT görüntülerinin aksiyel kesitlerinden multiplanar rekonstrüksiyon algoritması ile sagital ve koronal görüntüler elde edildi. Değerlendirmeler aynı gözlemci tarafından iki kez körlemesine yapıldı. Psoas kası enfeksiyonu, absesi veya hematomu olan, psoas kasının primer veya sekonder olarak tutulduğu malignitesi olan, L3 vertebra fraktürü olan, lomber bölgeye yönelik cerrahi geçiren anatomik yapının bozulduğu, ileri skolyozu, grade 2 ve üzeri spondilolistezisi bulunan,kemik metastazı bulunan hastalar ile görüntüyü değerlendirmeyi sınırlayan artefaktlı çekimler çalışmaya dahil edilmemiştir. Bulgular: 1344 hastanın (482'si kadın (%35,8), 862'si erkekti (%64,1). 614'ünde(%45,7) LSTV mevcut olup hastaların 576'sında (%93,8) sakralizasyon ve 38'inde (%6,2) lumbalizasyon görülmüştür. Taraf olarak incelendiğinde 97'sinin (%16,1) sağda, 127'sinin (%21) solda ve 380'inin (%62,9) bilateral olduğu görülmüştür. Hastalar LSVT tipine göre incelendiğinde 88'inin (%14,4) 1A; 141'inin (%23) 1B; 121'inin (%19,7) 2A; 152'sinin (%24,8) 2B; 13'ünün (%2,1) 3A; 68'inin (%11,1) 3B; 21'inin (%3,4) 4 ve 9'unun (%1,5) total lumbalize olduğu tespit edilmiştir. Hastaların sağ ve sol psoas kas alanı kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Unilateral ve bilateral LSTV tipleri arasında ve unilateral LSTV alt tipleri(1A, 2A, 3A) arasında PS kas alanları arasında anlamlı fark izlenmemiştir. LSTV ile servikal kosta varlığı (p=0,003) ve onikinci kosta aplazisi/hipoplazisi (p=0,005) arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Sonuç: Çalışmaya alınan hastalarımızın %45,7 sinde LSTV izlenmiştir.Lumbosakral bölgeye yönelik yapılacak her türlü spinal girişim sırasında yanlış düzey cerrahi ya da enjeksiyonların önüne geçilmesi açısından hem LSTV'nin yüksek prevalansı hem de bu hastalarda artmış kostal varyasyon oranları göz önüne alınarak işlem öncesi hastaların tüm vertebral görüntülemeleri yapılmalı, ihtiyaç halinde olgunun diğer görüntüleme yöntemleriyle korelasyonunun gerekliliği bildirilmeli ve LSTV varlığı/tipi kesin bir doğrulukla tanımlanmalıdır. Anahtar Sözcükler: Lumbosakral transizyonel vertebra, Bertolotti sendromu, Castellvi sınıflandırması, Bilgisayarlı tomografi
Operasyon planlamasında potansiyel cerrahi öneme sahip korpus kallozum ve falks serebri arasındaki mesafenin ölçümü
Amaç: Çalışmamızın amacı, normal beyin manyetik rezonans (MRG) görüntüleme çalışmalarında KK'nin 3 farklı kısmı ile FS'nin serbest kenarı arasında ölçümler yapmak ve cinsiyet, yaşa dayalı istatistiksel bir analiz geliştirmek ve potansiyel cerrahi önemini vurgulamaktır. Materyal ve Metot: Çalışmamıza Ocak 2022-Aralık 2022 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalı'na başvuran kontrastlı kranial MRG çekilen 18 yaş üstü 214 (113 kadın, 101 erkek) hasta dahil edildi. Çalışmamıza KK ve FS arasındaki net ayrıma izin vermeyen veya bu mesafeyi etkileyen enfeksiyon, kanama, kitle, ödem vb. durumlar dahil edilmemiştir. Sagital planlardan yararlanılarak KK ve FS arasındaki mesafe ölçüldü. FS'ye olan bu mesafeyi ölçmek için KK üzerindeki 3 sabit anatomik nokta kullanıldı. 214 normal nörogörüntüleme çalışmasında korpus kallozumun 3 anatomik noktası falks serebriye olan mesafeyi ölçmek için kullanıldı. Verilerimizin istatistiksel değerlendirmesinde IBM SPSS 21.0 for windows istatistik paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya yaş ortalaması 40,28±11,85 olan 113 kadın ve yaş ortalaması 41,84±14,90 olan 101 erkek hasta dahil edilmiştir. Hastaların %52,80 'i kadın , %47,20'i erkektir. MRG çalışmasında sagital planda ölçülen, KK ve FS arasındaki mesafenin sonuçları şöyleydi: Kadınlarda, A mesafesi; ortalama 1,6779±0,5154 cm, B mesafesi; ortalama 1,9352±0,6143 cm, C mesafesi; ortalama 1,3942±0,4197 cm. Erkeklerde, A mesafesi; ortalama 1,9414±0,6368 cm, B mesafesi; ortalama 2,0557±0,7111 cm, C mesafesi; ortalama 1,3966±0,4197 cm. Mann-Whitney testlerinde elde edilen verilerin istatistiksel analizi sonucunda MRG çalışmalarında yapılan A, B,C mesafeleri ölçümlerinde erkek ve kadınlar arasında, B ve C mesafelerinde anlamlı farklılık görülmemiştir. A mesafesi ise erkeklerde kadınlara göre daha büyük ölçülmüş olup anlamlı farklılık göstermiştir(p=0,002). Sonuç: Çalışmamızda, normal beyin MRG görüntüleri KK ve FS serbest kenarı arası mesafenin, genu kesimine minimum 0,85 cm ve gövde kesimine ise minimum 0,45 cm olduğunu objektif verilerle gösterdik. Ayrıca FS serbest kenarının, KK genu kesimine olan mesafenin(A mesafesi ) erkeklerde kadınlara göre daha büyük olduğunu tespit ettik. KK ve FS arasındaki anatomik morfometrik çalışma, bölgeye güvenli cerrahi yaklaşım için bir rehber olmayı ve FS ve KK anatomisini tam olarak tanımlayarak yeni stratejilerin geliştirilmesine yardımcı olacağını düşünmekteyiz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Korpus kallozum, Mesafe, Falks Serebri, Ölçüm, MRG
Trakeobronşiyal anomali ve varyasyonlarının yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışmada, yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilen hasta popülasyonunda, Infinit-pacs sistemi kullanılarak, hasta görüntülerine restrospektif olarak ulaşıldı. Her hastada trakea, her iki ana bronş ve diğer tüm lob bronşları aksiyal, koronal ve sagittal planda incelendi. Trakeal divertikül, trakeal bronş ve kardiyak bronşun sıklığı, yerleşimi ve tipleri belirtilerek, bunların cinsiyete göre görülme sıklıkları incelendi. Sağ üst lob, sağ orta lob, sağ alt lob bazal, sol üst lob, sol üst lob lingula ve sol alt lob bazal bronşunun segmental dallanma paternleri incelenerek, görülme insidansları bulundu. Ayrıca subsuperior bronş, bronş hipoplazileri gibi anomali ve varyasyonlar da incelendi. Sonuçlar, daha önce yapılmış çalışmalar ile karşılaştırıldı. Bulgular literatüre kazandırılıp, trakeobronşiyal sistemle ilgilenen hekimlere tanı, tedavi ve invaziv işlemler öncesi, yol gösterici olması ve öngürü kazandırılması amaçlandı. Bulgular: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Bölümünde, 2018 yılı içerisinde çeşitli ön tanılar nedeniyle toraksa yönelik YÇBT'si çekilen 1289 hastayı, trakoebronşiyal anomaliler varyasyonlar ve bronşların segmental dallanma paternleri açısından retospektif olarak inceledik. Hastalarımızın 687'si (%53,3) kadın, 602'si (%46,7) erkek olup, yaş ortalaması yaklaşık 48,6 idi. Çalışmamızda trakeal divertikül sıklığı %2,5 olup, erkeklerde daha sık gözlenmiştir. Trakeal divertiküllerin tamamı literatür ile benzer olarak, sağ üst paratrakeal alanda ve trakea sağ posteolateral duvardan kaynaklıdır. Trakeal bronş sıklığı %1,08 bulunmuş olup, erkek ve kadın cinsiyet arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Trakeal bronşun en sık orjin aldığı yerler sağ ana bronş ve trakea olup, en sık görüldüğü tip, displaced tip olmuştur. Aksesuar kardiyak bronş tespit ettiğimiz olgu sayımız 11 (%0,85) olmuştur. En sık orjin aldığı yer intermediate bronştur. Künt sonlanan ve bir akciğer segmentini ventile eden tip olmak üzere 2 tip tanımladık. Subsuperior bronş görülme sıklığı %21,8 idi. Sağ üst lob bronşunun en sık gösterdiği segmental dallanma paterni %87,9 ile trifurkasyon (B1,B2,B3) olurken, %10,6 bifurkasyon ve %1,5 quadrifikasyon paterni olmuştur. Sağ orta lob bronşu %94,6 horizontal tip bifurkasyon (lateral ve medial segment) şeklinde segmental dallanma gösterirken, %3,9 trifurkasyon ve %1,5 olguda ise süperior-inferior tip bifurkasyon izlenmiştir. Sağ alt lob bazal bronşta; %77 trifurkasyon, %19,3 quadrifikasyon (B7,B8,B9,B10) ve %3,3 bifurkasyon izlenmiştir. Dört çeşit trifurkasyon paterni, 5 çeşit bifurkasyon paterni saptandı. Trifurkasyon paternleri içerisinde en sık izlenen %74,2 trifurkasyon (B7,B8,B9+B10) paterni olmuştur. Bifurkasyon tipleri içerisinde en sık izlenen, medial segmentin izlenmediği lateral ve posterior bazal segmentlerin ise beraber çıktığı bifurkasyon(B8,B9+B10) tipi olmuştur. Sağ alt lob bazal bronşta; 7 olguda görülen, medial segmentin izlenmediği tirfurkasyon (B8,B9,B10) tipi sadece kadınlarda saptanmıştır. Sol üst lob bronşunda en sık görülen patern, %97,8 ile bifurkasyon (B1+B2,B3) olmuştur. Sol üst lob lingulada; %99 ile süperior ve inferior segment şeklinde görülen, bifurkasyon tipi görülmüştür. Sol alt lob bazal bronşta; %52,8 bifurkasyon, %43 trifurkasyon ve %4,3 oranında da quadrifikasyon saptandı. Erkek olgularımızda trifurkasyon paterni daha sık, kadınlarda ise bifurkasyon paterni daha sık izlendi. Toplam dört bifurkasyon ve beş trifurkasyon patern çeşidine rastladık. Bifurkasyon tipleri içerisinde en sık (B7+B8,B9+B10), trifurkasyon paternleri içerisinde en sık görülen (B7+B8,B9,B10) olmuştur. Sonuç: Çalışmamız, trakeal divertikül, trakeal bronş ve aksesuar kardiyak bronşun sıklığının literatürde yapılan çoğu çalışmadan daha sık olduğunu göstermektedir. Trakeal divertiküllerin hepsi, trakea sağ posteolateral duvardan kaynaklı ve anlamlı olarak erkeklerde daha sık olduğunu tespit ettik. Çoğu trakeal bronş sağ üst lob apikal segmentiyle ilişkili bulundu. Ayrıca lob bronşlarının, özellikle alt lob bazal bronşlarda segmental düzeyde dallanma paternleri açısından çok sayıda çeşit tespit edip, tanımladık. En az varyasyonun izlendiği lob bronşları lingula ve sol üst lob bronşu olduğunu tespit ettik. Sonuç olarak trakeobronşiyal anomaliler ve varyasyonlar geniş bir yelpaze göstermekte olduğundan, treakobronşiyal hastalıklarda tanı koymada, semptomların etyolojisini araştırmada ve her türlü cerrrahi ve girişimsel işlem öncesi bu anomali ve varyasyonları bilinmesi önem taşımaktadır.
Geçici hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesi üzerine etkisi
Amaç: İyot içeren radyokontrast madde kullanımı günümüzde bilgisayarlıtomografi teknolojisindeki gelişmeler ve girişimsel radyolojik yöntemlerin çeşit vekullanım sıklığındaki artışa koşut olarak önemli ölçüde artmaktadır. Nefrotoksisitekontrast madde kullanımının en bilinen yan etkilerinden biri olmasına karşınpatogenezi ve tetikleyici faktörleri tam olarak anlaşılamamıştır. Bu çalışmada kontrastmadde kullanımı ile eş zamanlı olarak oluşturulan non diabetik geçici hiperglisemininkontrast madde nefrotoksisitesi üzerine etkisi araştırılmıştır.Gereç-Yöntem: Ağırlıkları 1,5-2,5 kg arasında değişen 10'ar adet YeniZellanda tavşanından oluşan dört küme oluşturuldu. Kontrol kümesine ek olarak,ikinci kümeye 2.5 ml/kg %20'lik dekstroz (hiperglisemik küme), üçüncü kümeye2mgl/kg iyonik kontrast madde (diatrizoat 370mgI/ml) (Kontarst kümesi) ve dördüncükümeye % 20 Dekstroz ( 2.5 ml /kg) + kontarst madde (750mgI/kg) verildi.Kümelerdeki her tavşanın işlem öncesi , 1. , 2. ve 5. gün kreatinin değerlerine bakıldı.Kontrol kümesi ile diğer kümelerdeki kreatinin değerlerindeki artış miktarıkarşılaştırıldı. Bazal serum kreatinin düzeyinde % 25' lik veya 0.5 mg/dl artış kontrastmaddeye bağlı nefrotoksisite olarak tanımlandı.Bulgular: Kümeler arasında hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesiüzerine anlamlı etkisi saptanmamıştır.Sonuç: Çalışılan denek kümelerinde iyonik kontrast madde uygulaması ile eşzamanlı olarak oluşturulan geçici hipergliseminin kontrast madde nefrotoksisitesiüzerine etkisi saptanmamıştır. Ancak deneklerde kontrast madde kullanımına bağlınefrotoksiste gelişme sıklığının düşüklüğü yanıltıcı olabilir.
Karaciğer kitle lezyonlarının levovist eşliğinde geç faz "Pulse Inversion" harmonik ultrasonografi tekniği ile değerlendirilmesi
Amaç: Levovist'in (SH U 508A) geç fazında karaciğer lezyonlarının sayı, çap ve malign- benign ayrımı yönünden PIH US ile konvansiyonel US ve spiral BT'nin karşılaştırılması Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza karaciğerde kitlesi ya da kitle şüphesi olan, yaşları 35-77 arasında değişen 30 olgu dahil edildi. Olguların hepsine sırasıyla konvansiyonel US, kontrastlı 'pulse inversion' harmonik US ve kontrastlı trifazik spiral BT incelemeleri yapıldı. Dört olguda ek olarak kontrastlı dinamik karaciğer incelemesine başvuruldu. Ultrasonografik incelemeler, hepatobilier US alanında deneyimli ve olgular hakkında bilgisi olmayan iki radyolog tarafından kontrast öncesi ve sonrasında lezyonların ekojenitesi, belirginliği,sayısı, izlenebilen en küçük çap ve çerçeve bulgusu yönünden değerlendirildi. BT ve MRG incelemeleri ise olgular hakkında bilgisi olmayan iki radyolog tarafından değerlendirildi. İstatistiksel analiz 'SPSS for WINDOWS' paket programı, değerlendirmeler Ki-Kare ve Wilcoxon testleri ile yapılmıştır. p değerinin 0.05'ten küçük olması anlamlı kabul edilmiştir. Bulgular: Olguların lS'inde malign (13 metastaz, iki HCC), 15'inde benign (10 hemanjiom, üç FYKA, iki FYA) lezyon saptandı. Malign olguların 13/15'de anlamlı ekojenite azalması ve belirginlik artışı izlendi. Benign olguların hiç birinde ekojenite azalması yoktu, belirginlik ise 14/15'inde azalmıştı. Çerçeve bulgusu sekiz metastaz olgusunda izlenirken (p<0.01), benign lezyonların hiçbirinde gözlenmedi. PIH US ile izlenen ortalama lezyon sayısı (n= 5.54) konvansiyonel US'den (n=2.46) fazlaydı. PIH US ile BT'nin (n=3.77) ortalama lezyon sayıları arasında ise anlamlı fark bulunmadı. Ortanca (median) en küçük lezyon çapı açısından PIH US (5 mm) ile konvansiyonel US arasındaki fark anlamlı değildi (10 mm). PIH US (5 mm) ile BT (15 mm) arasındaki fark ise anlamlı bulundu (p<0.05). Sonuç: Sonuç olarak PIH US, karaciğer lezyonlarının sayı, en küçük çap ve ayırıcı tanı açısından değerlendirilmesinde konvansiyonel US'ye göre üstündür. Spiral BT'ye ise en azından eş değerde olabilecek bir yöntemdir. Özellikle malign olgularda daha pahalı, uygulanması zor ve iyonizan radyasyon içeren görüntüleme yöntemlerine gerek kalmadan ayırıcı tanı ve evrelemedeki yerini alacaktır.
Aterosklerotik renal arter stenozlarında intravasküler stent uygulaması sonrası spiral BT anjiografi ile değerlendirme
Amaç: Bu çalışmadaki amaç; renal artere stent yerleştirilmesini takiben yapılan spiral BT anjiografinin stent bütünlüğü, patensisi ve stent-renal arter ilişkisinin gösterilmesi yönünden yeterliliğini araştırmaktır Gereç ve yöntem: Bu çalışmaya, Ağustos 1996-mart 2001 tarihleri arasında renal arter darlığı nedeniyle renal artere intravasküler metalik stent yerleştirilen ve yaşları 40-78 arasında olan ( ortalama 58.4±10.4) 12'si erkek, üçü kadın 15 olgu dahil edildi. Tüm olgular 1.gün-44.ay kontrollerinde spiral BTA ile incelendi. Spiral BTA incelemesi veri toplanması ve toplanan verilere postprosesing uygulanması şeklinde iki aşamada yapıldı. Aksiyel görüntülere ek olarak elde edilen verilerden "post-processsing" ile MPR, MIP, SSD ve VIE görüntüleri oluşturuldu. Ayrıca tüm olgularda koronal düzlemde elde edilen oblik MPR görüntülerde stent uzunluğu ve Imm'lik rekonstrükte edilmiş standart aksiyel görüntülerde stent çapı ölçüldü. Renal arter ve aort kontrastlanması ile stent patensisini değerlendirmek ve karşılaştırmak amacıyla tüm olgularda aorta, stent distalindeki renal arter kesiminden ve karşı renal arterden dansite ölçümleri yapıldı. Böbrekler boyutları, kontrastlanması ve kortikal kalınlıkları yönünden tüm olgularda değerlendirildi. Bulgular: Tüm olgularda stent uzunlukları ile BT'de ölçülen stent serbestleştirildikten sonraki uzunluk değerleri karşılaştırıldığında aradaki farkın 0 ile 1 mm, çap ölçümlerinde ise 0 ile 0.7 mm arasında değiştiği izlendi. Üç olguda stentin yetersiz dilatasyonuna bağlı olarak stent çapında azalma izlendi. Stent lümeninin görülebilirliği bakımından MPR ve kalınlaştırılmış MIP görüntüleri karşılaştırıldı. Stent lümeni en iyi aksiyel düzlemde oblik MPR görüntülerde izlendi. Bir olguda ise stentin aorta ile yaptığı açıya bağlı olarak bu düzlem sagittal ve koronal olarak görüntülendi. Kesit kalınlığı artırılarak elde edilen MIP görüntülerinde 10 olguda stent lümeninin en iyi görüntülenebildiği düzlem 1.5-2.1 mm kalınlıklar arasındaki aksiyel düzlemdi. Bir olguda ise bu düzlemler stentin aort ile yaptığı açıya bağlı olarak 1.8 mm kalınlığındaki sagittal ve koronal idi. Ondört olguda tüm elde edilen görüntüler ile yapılan değerlendirmede stent patent olarak izlendi. Bir olguda ise stent tarafındaki renal arter proksimalinde oklüzyon saptandı ve stent lümeninde kontrastlanma gösterilemedi. Diğer bir olguda aksiyel düzlemde oblik MPR görüntülerinde stent proksimalinde renal arterde anjiografide saptanan stenoz izlendi.100 Tüm olgularda MPR ve MIP görüntülerinde, yüksek atenüasyona sahip olan stent dansite açısından intraluminal kontrast maddeden ayrı olarak izlendi. Ancak kalsifikasyondan ayırtedilemedi. Olguların tümünde stent distalindeki vasküler yapıların devamlılığı en iyi 7.3- 10.7 mm kalınlıklar arasındaki MIP görüntülerinde izlendi. SSD ile stent, intraluminal kontrast madde ve vasküler duvar kalsifikasyonları dansite açısından birbirlerinden ayırtedilemedi. Stent, renal arterin çapına göre daha geniş ve konturda taşma şeklinde izlendi. Bir olguda stent-renal arter aksında bozulma ve sten-renal arter arasında açılanma görüntülendi. VIE ile 14 olguda stent patent olarak izlendi. Bir olguda ise stent proksimalinde oklüzyon gösterildi. Bir olguda anjiografide saptanan bilateral aksesuar arterler hem MIP hem de SSD'de izlendi. Stent oklüzyonu saptanan bir olguda stentin bulunduğu böbrek boyutunda küçülme saptandı. Bir olguda ise her iki böbrek boyutlarında küçülme izlendi. iki olguda stentin bulunduğu böbrekte kortikal incelme izlendi. Tüm hastalarda böbrek kontrastlanması izlenmiş olup incelemede böbrekler nefrogram fazına girdi. Stent oklüzyonu mevcut olan 1 olguda stentin distal ucu komşuluğundan yapılan ölçümlerde, dansite değerinin belirgin olarak düşük olduğu izlendi. Sonuç: Spiral BTA, tarama parametreleri ve "postprocesssing" birlikteliğinde, renal arter stenozlarında intravasküler stent uygulaması sonrası stent bütünlüğü, stent patensisi ve stent-renal arter ilişkisinin değerlendirilmesinde noninvazif bir yöntem olarak uygulanabilir.
Manyetik rezonans kolanjiopankreatografi: Tanısal değeri ve direkt kolanjografik yöntemlerle karşılaştırılması
Manyetik Rezonans Kolanjiopankreatografi (MRKP) kontrast madde kullanımı veya bilier girişim gerektirmeyen yeni bir tekniktir. Bizim çalışmamızın amacı direkt kolanjiografik yöntemlerle karşılaştırarak, MRKP ile bilier sistem hakkında yeterli bilgi elde edilip edilemeyeceğinin araştırılmasıdır. 36 hasta MRKP için yağ suprese geç eko T2 ağırlıklı, iki boyutlu, alam kompansasyonu bulunan hızlı spin-eko sekansı ile incelendi. Tüm hastalarda 1 Tesla süperiletken magnet ve vücut sargısı kullanıldı. Bilier sistem çevresine saturasyon bantları konuldu ve MRKP sekansı hem koronal hem de aksiyel planlarda alındı (TR/TE= 11000/266, M=256xl 92, NEX=8). Koronal baz görüntüler "maximum intensity projection" algoritmi ile rekonstrükte edildi. Ayrıca pankreas başı ve karaciğer hilusu, aksiyel planda Tl ağırlıklı sekansla ayrıntılı olarak değerlendirildi (TR/TE=560/11, M=128x256). MRKP ile 36 hastanın 34'ünde (%94.4) diagnostik kalitede görüntüler elde edildi. ERCP denenen 34 hastanın 9'unda (%26.5) başarısız girişim ya da yetersiz görüntü saptandı. 7 hastaya PTK uygulandı. 5 hastanın hem PTK'sı hem de ERCP'si vardı. MRKP ile koledokolithiasis bulunan 25 hastanın 23'ü (%92) %100 spesifite ile değerlendirildi. Bilier obstrüksiyonun varlığı ve düzeyi 32 hastanın 30'unda gösterildi (%93.75). MRKP'nin en büyük dezavantajı girişimsel işlemlere imkan tanımamasıdır. Ayrıca yanlış negatif sonuçlardan kaçınmak için MIP rekonstrükte görüntülerle birlikte baz imajlarında incelenmesi önemlidir. Sonuç olarak, MRKP bilier sistemin incelenmesinde hassas, noninvaziv ve kolay kullanılabilir bir yöntem olup pek çok hastada noninvaziv yöntemlerin yerine veya tedavi edici direkt kolanjiografik yöntemlerin öncesinde rahatlıkla kullanılabilir.
AIDS nedenli progresiv multifokal lökoensefalopatide manyetik rezonans görüntüleme
HIV ile enfekte hastalarda nörolojik komplikasyonlar çok sık görülür. Otopsi serilerinde % 90'lara varan oranlarda santral sinir sistemi tutulumları saptanmıştır. PML, santral sinir sisteminin fırsatçı, demyelinizan, subakut viral bir enfeksiyonudur. AİDS hasta grubunda % 1-3.8 oranında rastlanır. Bu çalışmada AIDS hastalarında görülen PML'in MRG ile karakteristik bulguları saptanmaya çalışılmıştır. Sonuçlar göstermiştir ki, "scalloping" görünümü oluşturan demyelinize alanlar, lezyonlarm korpus kallozum boyunca karşı hemisfere geçmesi ve korpus kallozumda kalınlaşmaya yol açmaları PML için oldukça anlamlıdır. Kitle etkisi ve kontrastlanma bu hastalık için tipik olmasa da izlenmesi tanıyı dışlamamalıdır. MRG bulguları, beym-omurilik sıvasında JC virus DNA' sının saptandığı PCR testi ile kombine edilirse, PML'in tanısı yüksek özgüllük ile konulabilir. Eğer bir AIDS hastasında MRG bulguları PML'i düşündürüyor ve PCR testi JC virus DNA' sı için pozitif ise, invaziv bir yöntem olan stereotaksik biopsiden kaçınılmalıdır.
İdiyopatik intrakranial hipertansiyonu olan hastalarda basion opistion mesafesi ve ense cilt kalınlığının normal popülasyon ile karşılaştırılması
Amaç: Modifiye Dandy kriterlerini karşılayan İdiyopatik İntrakranial Hipertansiyonlu (İİH) hastalarının sagital T2A Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) yöntemi kullanılarak basion opistion(BO) mesafesini, ense cilt kalınlığını ölçmek ve normal popülasyon ile karşılaştırmak Materyal ve Metod: Çalışmamız 01.06.2013-01.04.2020 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran revize edilmiş Dandy kriterlerine göre (Friedman ve ark. 2013) İİH tanısı almış 20-60 yaş arası hastalardan seçilmiştir. Çalışmamıza dahil edilen ve kranial MRG tetkiği bulunan 40 hasta ve kranial MRG'sinde herhangi bir patolojik görüntüleme bulgusu olmayan 70 kontrol grubu seçilmiştir. Çalışma retrospektif olarak yapılmıştır. Hasta grubumuz, hastanemizde kullanılan dijital arşiv olan PACS (Picture Archiving Communications Systems) sisteminde "İdiyopatik İntrakranial Hipertansiyon" ve "Psödotümör Cerebri" anahtar kelimeleri aranarak belirlenmiştir. Seçilen hastaların BOS basınç değeri, hastanedeki bilgi işletim sistemi (Probel) taranarak elde edilmiş olup, BOS açılış basıncı 250 mmH2O'un üzerinde olanlar çalışmaya dahil edilmiştir. Vaka grubunda kranial MRG'lerinde intrakranial kitle, kanama, sinüs ven trombozu (SVT), hidrosefali gibi intrakranial basınç artışı yapan sekonder nedenler belirlenerek çalışma dışında bırakılmıştır. Kontrol grubu ise PACS sistemindeki dijital arşiv taranarak, kranial MRG'sinde herhangi bir patoloji izlenmeyen, yaş (20-60 yaş aralığında) ve cinsiyet dağılımları vaka grubuna benzerlik gösteren, herhangi bir santral sinir sistemi ve kronik hastalığı bulunmayan 70 hasta seçilmiştir. Çalışmaya dahil edilmeme kriterleri; 20 yaşından küçük ve 60 yaşından büyük olmak, BOS açılış basınç değerine ulaşılmayan, lomber ponksiyon (LP) yapmayı reddeden ya da açılış BOS basıncı <250mmH2O olmak, BOS basıncında değişiklik yapabilecek ilaç (asetazolamid, topiramat, furosemid gibi) kullanmak, santral sinir sistemini(SSS) ilgilendiren bir hastalığın bulunması ( intrakranial kitle,enfeksiyon,tromboz,kanama vs.) ve kafa içine yönelik girişimsel bir işlemin (şant, operasyon gibi) yapılmış olmasıdır. Bulgular: Çalışmaya 40 vaka ve 70 kontrol grubu olmak üzere toplam 110 hasta dahil edilmiştir. Vaka grubunun yaş ortalaması 35,2±9,0 yıl, kontrol grubunun ise 34,8±9,2 yıl olarak görülmüştür. Gruplar arasında yaş açısından anlamlı farklılık görülmemiştir(p=0,791). Vaka grubunun %36'sı (%90) kadın ve 4'ü (%10) erkek iken kontrol grubunun 62'si (%88,1) kadın ve 8'i (%12,9) erkektir. Gruplar arasında cinsiyet açısından anlamlı farklılık tespit edilmemiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların MRG sonuçları incelendiğinde 35'inde (%87,5) perioptik BOS mesafelerinde genişleme, 30'unda (%75) parsiyel empty sella, 17'sinde optik sinir tortiyozitesi, 7'sinde (%17,5) trigeminal sisternde genişleme, 2'sinde (%5) transvers sinüs stenozu (TSS) ve 3'ünde (%7,5) diğer bulgular görülmüştür. Vaka grubunun Basion-Opistion mesafesi 36,3±3,1 mm, kontrol grubunun ise 32,3±2,8 mm olarak bulunmuş ve vaka grubunun değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Vaka grubunun ense kalınlığı 9,7±2,6 mm, kontrol grubunun ise 6,9±1,9 mm olarak bulunmuş ve vaka grubunun değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p<0,001). Sonuç: İİH'nin radyolojik görüntüleme bulgusu olabileceğini düşündüğümüz iki parametre (ense kalınlığı ve basion opistion mesafesi) hastalık tanısında bir belirteç ve ense kalınlığının kilo verme sürecinin takibinde de klinik düzelme ile korelasyon gösterecek bir parametre olabileceğini düşünmekteyiz.
Mide kanseri şüphesi olan hastaların çok dedektörlü bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Amaç: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji bölümünde mide kanseri öntanısı ile endoskopi eşliğinde biyopsi yapılan hastaların, patoloji sonuçları ile çekilen çok kesitli bilgisayarlı tomografi (ÇKBT) bulgularını retrospektif olarak değerlendirerek, ÇKBT'nin mide kanseri tanısına katkısını araştırmak istedik. Materyal ve metod: Bu çalışmaya Eylül 2008- Aralık 2014 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Gastroenteroloji Endoskopi Ünitesine başvurup endoskopi yapılan ve biyopsi alınan hastalar dahil edildi. Aynı hastaların batın pelvik ÇKBT çekimleri değerlendiridi. Çekimler 64 dedektörlü Philips Brillance ve 16 dedektörlü Toshiba Activion cihazlarıyla; ksifoid proçesten başlayarak simfisiz pubise kadar inguinal kanal orifislerini de içine alacak şekilde nefes tutturularak yapıldı. Radyolojik bulgular, patoloji verileri altın standart kabul edilip istatistiksel veriler ile karşılaştırıldı. Bulgular: Patoloji sonucu malign bulunan 129 hastanın 125 'inde (%96) BT bulguları malign bulgular lehine yorumlandı. Patoloji sonucu benign bulunan 22 hastanın 7 'sinde (%30) BT bulguları benign bulgular lehine yorumlandı. BT ' nin mide kanseri saptama sensitivitesi %96 olarak bulundu. BT ' nin spesifite değeri %30 olarak bulundu. Opere edilen 28 hastanın 22 ' sinde (%78) perigastrik bölge lenf nodu metastazı mevcuttu. Lenf nodu metastazı mevcut hastaların ÇKBT 'de perigastrik bölgedeki ölçülen LAP 'ların kısa çapları en düşük 6 mm en yüksek 22 mm olarak bulundu . Sonuç: Mide kanseri ön tanısı ile başvuran hastaların endoskopik biyopsi sonuçları ile % 96 oranında ÇKBT bulguları arasında korelasyon bulunmaktadır. Mide kanserini saptama duyarlılığı yüksek olmasına rağmen lenf nodu metastazlarında aynı başarı mevcut değildir. ÇKBT ' nin yüksek değerlere varan mide kanseri saptama oranları, özellikle endoskopi gibi bazı hastalarca travmatik bulunan işlemler yerine kullanılabilinmesinin önünü açmaktadır. Anahtar kelimeler : ÇKBT, mide kanseri, patoloji
İntrakraniyal menenjiomlarda difüzyon ağırlıklı manyetik rezonans görüntüleme bulgularının histopatolojik verilerle korelasyonu
AMAÇ: Menenjiomlar, santral sinir sisteminin en sık görülen primer intrakraniyel beyin tümörleridir. Menenjiomlar en sık rastlanan ekstraaksiyal tümörler olmakla birlikte tüm intrakraniyal tümörlerin yaklaşık %13-26' sını oluşturmaktadır. Bu tümörler Dünya Sağlık Örgütü sınıflamasına göre grade I, grade II ve grade III olarak sınıflandırılmaktadır. Menenjiomların çoğu grade I(%90), geri kalanları ise grade II(%4.7-7) ve grade III(%1-2.8) tümörlerdir. Grade II ve grade III meningiomların tedavisi, rekürrens oranları ve uzun dönem prognozu grade I olanlardan belirgin farklılık göstermektedir. Bu nedenle preoperatif olarak menenjiomların histolojik derecesinin ve bazı patolojik özelliklerinin bilinmesi tedavi yaklaşımını belirlemede, rekürrens oranlarını ve uzun dönem prognozu öngörmede önemlidir. Literatürde farklı görüntüleme yöntemlerinin tümör derecesi ve tümörün bazı patolojik özellikleri ile ilişkisini araştıran çok sayıda araştırma mevcuttur. Bu çalışmada amaç Difüzyon Ağırlıklı Manyetik Rezonans Görüntülemenin preoperatif olarak meningiomların histolojik derecesini tahmin etmede etkinliğini ve ADC değeri ile tümör grade arasındaki ilişkiyi araştırmaktır. GEREÇ VE YÖNTEM: 2010-2018 yılları arasında Dicle Üniversitesi Beyin Cerrahi Anabilim dalında opere edilen, histopatolojik sonucu menenjiom olan, preoperatif konvansiyonel manyetik rezonans görüntüleme ve difüzyon ağırlıklı görüntüleme yapılmış 86 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Tümör çapının en geniş olduğu tek aksiyel kesitte tümörün tamamını kapsayacak şekilde ROI yerleştirilerek ADC değeri ölçüldü. BULGULAR: Düşük dereceli tümörler için ortalama ADC değerleri 883,8±146,78 mm2/s; yüksek dereceli tümörler için ortalama ADC değerleri 820,62±126,32 mm2/s olarak hesaplandı. Grade I tümörü olan hastaların ADC değerleri ile grade II ve III olan hastaların ADC değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmamıştır. SONUÇ: Çalışmamıza göre yüksek ve düşük dereceli menenjomların ADC değerleri arasında anlamlı farklılık bulunmamıştır. DAG ve ADC ölçümleri bu çalışmaya göre menenjiom gradelemesinde güvenilir değildir. Bu teknikler cerrahi ve tedavi planlamasında yönlendirici olmamalıdır.
Renal arter orjin düzeyleri ve renal vasküler varyasyonların sıklığının MDCT anjiografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bu araştırmanın amacı geniş bir hasta popülasyonunda MDCT Anjiografi ile; renal arter orjinleri, renal arter ve ven varyasyonlarının ayrı ayrı ve birlikte görülme sıklığı, multipl renal arter ve ven varyasyonunun kategorizasyonu, cinsiyetle ilişkileri gibi detaylı araştırma yapılıp literatüre katkı sağlamaktır. Bulgular: Renal arter orjinleri; her iki ana renal arter orjinleri en sık L1 vertebra korpusu üst kenarı seviyesinde olmak üzere, her iki ana renal arter büyük oranda L1 vertebra korpusu üst kenarı ile L2 vertebra korpusu alt kenarı arasında orjin almaktadır (sağ ana reanl arterde % 88.9, sol ana renal arterde ise % 92.4). Renal arter varyasyonlarının oranları; renal arterde tek taraflı erken dallanma % 13.8 (sağda % 9.1, solda % 5.5), çift taraflı erken dallanma % 0.5, tek taraflı multipl renal arter % 21.4 (sağda % 19.4, solda % 20.6 ), çift taraflı multipl renal arter % 7 olarak saptandı. Multipl renal arterler sayılarına göre kategorize edildiğinde double renal arter sıklığı sağda % 19.2, solda % 19.3 ; triple renal arter sıklığı sağda % 1.8, solda % 2; quadruple renal arter sıklığı solda % 0.3'dir. Çift taraflı double renal arter sıklığı % 4.2 ve en sık bilateral double hiler arter varyasyonu saptanmıştır. Multipl renal arterler hiler, superior polar ve inferior polar olarak sınıflandırıldığında ise hiler aksesuar arter sıklığı sağda % 16.8, solda % 16.8; süperior polar arter sıklığı sağda % 3.7, solda % 4.7; inferior polar arter sıklığı sağda % 1.5, solda % 0.9 'dur. Renal ven varyasyonlarının oranları; tek taraflı multipl renal ven % 29.3 (sağda % 28.9, solda % 1.2 ), çift taraflı multipl renal ven % 0.2; tek taraflı geç venöz konfluens % 20.4 (sağda % 9.2, solda % 12.7), çift taraflı geç konfluens % 1.3; sirkumaortik sol renal ven % 3.4, retroaortik sol renal ven % 5.8 olarak bulduk. Multiple renal venler sınıflandırıldığında double renal ven sıklığı sağda % 26.8, solda %1.1; triple renal ven sıklığı sağda % 2.0, solda 0.1 ; quadruple renal ven sıklığı sağda % 0.1 ve bilateral double renal ven sıklığını % 0.5 olarak tespit ettik. Renal arter ve ven varyasyonunun birlikteliği % 22.9 ve en sık sol hiler arter ve sağda double renal ven birlikteliğini saptadık. Sonuç: Ana renal arterde erken dallanma, ana renal venlerde geç konflüens gibi varyasyonların, renal arter ve ven varyasyonlarının birlikte görülme sıklığınının literatürde belirtilen oranlardan daha fazla oranda olabileceğini tespit ettik. Bu durumun girişimsel ve cerrahi işlemlerde göz önünde bulundurulması önem taşımaktadır.
Solid böbrek tümörlerinde dinamik BT'nin malign ve benign ayrımındaki yeri ve bulguların patoloji ile korelasyonu
Giriş ve Amaç: Solid böbrek kitlelerinde morfolojik ve kontrastlanma kriterlerinine göre Dinamik Çok kesitli BT 'nin malign ve benign ayrımında tanıya katkısını araştırmaktır. Gereç ve yöntem: 2007-2015 yılları arasında renal kitle ön tanı ile başvuran hastalarda Dinamik Multifazik Kontrastlı BT incelemesi ve patoloji sonucu olan hastalar incelendi. 64 hastada saptanan 67 lezyon radyolojik olarak değerlendirilip patoloji ile korele edildi. Çalışmada değerlendirilen parametreler hasta yaşı, cinsiyeti, kitle boyutu, lezyondaki kalsifikasyon, kistik-nekrotik dejenerasyon, lezyonun komşu organ ilişkisi, histopatolojik tip, Fuhrman derecesi ve Dinamik BT 'de prekontrast, kortikomedüller ve nefrogram fazlarında elde edilen lezyon dansiteleri, EKİ ve GKİ , KM ve NG fazda tümör/aorta ve tümör/parankim dansite oranlarıdır. Bulgular: 64 hastanın 29 'u erkek , 35 'i kadındı. Toplam 67 lezyon saptanmış olup 53 'ü malign , 14 'ü benign lezyondu. Patolojik olarak 48 RHK lezyonundan sadece 26 'sının Furhman derecesine ulaşabildi. Lezyoların patolojik dağılımı ise 48 RHK (28 berrak hücreli RHK , 20 berrak hücreli dışı RHK ), 3 THK, 1 Wilm's tümöru, 1 Lenfoma, 1 Kist hidatik, 4 pyelonefrit-abse, 3 AML, 5 onkositom ve 1 multiloküle nefroma lezyonuydu. Çalışmamızda benign lezyonlar küçük çaplı olup homojen kontrast tutmaktaydı. Lezyonların çapı artıkça malign olma potansiyeli ise artmaktadır. Ayrıca bu lezyonlar daha agresiv ve ileri evre tümörlerdir. Berrak hücreli RHK KM fazda yoğun ve heterojen kontrastlanıp takip eden fazlarda wash-out göstermekte , kromofob tip orta derecede kontrastlanma gösterirken papiller tip ise zayıf kontrastlanmakta göstermekteydi. Berrak hücreli RHK diğer subtiplerinden ayrımında prekontrast, EKİ ve KM fazda tm/ao oranı kullanılabilir. Prekontrast ve EKİ eşik değeri sırasıyla 26,5 HÜ ve 45,5 HÜ olarak belirlenmiştir. Kortikomeduller fazda tümör/aorta oranında 0,295 eşik değeri kullanılabilir. Sonuç: Malign ve benign lezyonları birbirini ayırmada öncelikle morfolojik özelliklerine bakılarak ayrım yapılabilir. Renal hücreli karsinomların subtiplerine ayrılmada ise en değerli parametre kitlelerin kontrastlanma dereceleridir. Kontrastlı dinamik serilerde RHK subtipleri arasında tüm fazlarda berrak hücreli RHK en yüksek değere sahiptir. Berrak hücreli subtipi diğerlerinden ayırmak için en yüksek doğruluk oranına sahip olan parametre ise prekontrast faz dansitesidir. Anahtar Kelimeler: Çok kesitli Dinamik Renal BT, malign ve benign böbrek kitlelerinde ayırıcı tanı, histopatolojik alt tipler, lezyon dansitesi ve morfolojik özellikler
BT eşliğinde koaksiyel yarı otomatik kesici iğne tekniği ile transtorasik akciğer biopsisi: Histopatolojik sonuçları, komplikasyon oranları ve komplikasyonları etkileyen faktörler
ÖZET Bu çalışmada Ocak 2009- Aralık 2015 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Radyodiagnostik Anabilim Dalı'nda 251 BT eşliğinde perkütan transtorasik biyopsi uygulaması, sonuçları ve komplikasyonları değerlendirilmiştir. Çalışmada 4-94 yas aralığında 243 hastaya 251 kez girişim uygulanmıştır. Alınan patoloji sonuçlarına göre lezyonlardan 40'ı (%15,9) benign, 160'ı (%63,7) malign olup 24 (%9,6) hastada histopatolojik tanı elde edilememiştir. İslem esnası ve sonrasında hastalarda komplikasyon olarak 63 (%25,1) hastada pnömotoraks, 93 (%37,3) hastada parankimal hemoraji izlenmistir. Pnömotoraks gelişen 63 hastadan 6 sında tedavi olarak toraks tüpü uygulandı. Diğer komplikasyonlar spontan geriledi. Pnömotoraks sayısı ile lezyon derinliği arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Ayrıca parankimal hemoraji sayısı ile lezyon derinliği ve lezyon boyutu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. İncelenen diğer etkenler ile komplikasyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuç olarak; yarı otomatik biyopsi iğnesi ile BT rehberliğinde uygulanan perkütan transtorasik biyopsilerin en yaygın komplikasyonları pnömotoraks ve parankimal hemorajidir. Lezyon boyutu ve biyopsi traktında geçilen parankim mesafesi komplikasyon gelişimini etkileyen en önemli faktörlerdir. Akciger kitlelerinin tanısında yarı otomatik iğne ile yapılan BT eşliğinde perkütan transtorasik biyopsinin uygulaması kolay, tanı koyma oranı yüksek, komplikasyon oranı düsük bir yöntemdir. Anahtar Kelimeler: Transtorasik, Kitle, Biyopsi, iğne, BT
Koroner arter varyasyon ve anomalilerinin çok kesitli bilgisayarlı tomografi ile değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Bilgisayarlı tomografi (BT) teknolojisinin ilerlemesiyle günümüzde koroner anatomiyi, koroner arter varyantlarını ve koroner arter anomalilerinin tanımlanması BT ile rahatlıkla yapılabilmektedir. Çalışmamızın amacı merkezimizde koroner BT anjiografi çekilen hastalarda koroner arterlerin varyasyon ve anomalilerinin prevalansını ve özelliklerini değerlendirmektir. Gereç ve Yöntem: 31.01.2008 ile 20.04.2017 tarihleri arasında Dicle Üniversite Tıp Fakültesi Radyoloji Anabilim Dalı'nda 64 ve 256 kesitli BT koroner anjiografi uygulanmış ardışık 1200 hastada retrospektif olarak koroner arter anatomi varyantları incelendi. 1200 hastadan 601 (%50.08)'i 256 kesitli BT ile 599 (%49.92)'u 64 kesitli BT ile değerlendirildi. Tüm incelemeler kardiyak rekonstrüksiyon yazılımı ile donatılmış retrospektif EKG tetiklemeli 64 kesitli ve 256 kesitli BT iş istasyonlarında gerçekleştirildi. Bulgular: Çalışmamıza alınan 1200 olgunun; %88.6'sında sağ dominansı, %9.6'inde sol dominansı ve %1.8'ünde kodominansı izlendi. Çalışmamızda konus arteri; %61 olguda proksimal RCA'dan orijin almaktayken, %21 olguda ostial RCA'dan, %15.5 olguda aortadan orijin almaktaydı. %2.5 vakada ise konus arter dalı değerlendirilemedi. RCA'nın ikinci dalı olarak sinoatriyal nod olguların %79'unda izlenirken, olguların %12.4'ünde SA nod arteri LCX'ten orijin almaktaydı. SA nod arteri %4.1 olguda hem RCA hemde LCx'ten orijin almaktaydı. Olguların %4.5'inde ise SA nod arteri değerlendirilemedi. Ramus intermedius dalı %33.6 olguda izlendi. Ramus intermedius arter çapı 04-4.5 mm arasında değişmekteydi. %12.1 olguda myokardiyal bridge izlenmiş olup olguların çoğu LAD'de izlendi. %1.75 olguda koroner ektazi-anevrizma izlenmiş olup koroner arter ektazi-anevrizmalarının çoğu RCA'da izlendi. %1.3 vakada yüksek çıkış anomalisi gözlenmiş olup olguların çoğunluğunu LMCA oluşturmaktaydı. LMCA %0.5 olguda RCA ile birlikte sağ sinüs valsalvadan tek orijin olarak çıkarken, RCA %0.42 vakada sol sinüs valsalvadan ayrı orijin almaktaydı. LMCA 2 olguda sağ sinüs valsalvadan direkt orijin almaktayken, 1 olguda ise LMCA nonkoroner sinüsten orijin almaktaydı. LCX 9 olguda, LAD ise 2 olguda sağ orijinliydi. Ayrıca çalışmamızda; 7 olguda sonlanma anomalisi, 2 olguda ise extrakardiyak sonlanma anomalisi mevcuttu. Sonuç: Toplumumuzda koroner varyasyon ve anomaliler geniş yelpazede izlenmektedir. Bu varyasyon ve anomalilerin bazılarının sıklığı literatür ile uyumlu iken bazıları ise farklılık göstermektedir. Koroner BT anjiyografi koroner arterlerin varyasyon ve anomalilerinin saptanmasında güvenilir bir tetkik olup yüksek geometrik-temporal rezolüsyon ve reformat görüntüleme imkanı ile tanı, tedavi ve cerrahi planlama açısından yol gösterici olabilir.
Bebek ve çocukluk döneminde beyinde miyelinizasyon ile ilgili değişikliklerin ADC haritaları kullanılarak değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızın amacı normal popülasyonda bebeklik ve çocukluk çağında beynin farklı bölgelerinde miyelinizasyonla ilişkili değişikliklerin rutin MRG incelemelerinde ADC değerleri ölçülerek değerlendirilmesidir. Materyal ve Metod: 3.0T cihaz ile beyin MRG incelemesi yapılan ve miyelinizasyonu ve maturasyonu konvansiyonel sekanslarda normal olarak yorumlanan yaşları 0-17 arasındaki 109 hasta değerlendirildi. Tüm incelemelerde T2 ağırlıklı görüntüler baz alınarak 30 farklı lokalizasyondan ADC haritaları iş istasyonunda değerlendirilerek ölçüm yapıldı. Bulgular: Normal populasyonda bebeklik ve çocukluk çağında miyelinizasyon süreci ve ADC değerleri arasında fonksiyonel bir ilişki bulunmaktadır. Yaş arttıkça ADC değerleri ilk 2 yaşta daha belirgin olmak üzere tüm lokalizasyonlarda azalmaktadır. Postnatal süreçte beyaz cevherde daha yüksek olan ADC değerleri beyaz cevher maturasyonu tamamlandıkça azalmakta ve kortikal gri cevherde daha yüksek hale gelmektedir. Talamus, kaudat nükleus ve santral sentrum semiovale dışında her iki hemisferde karşılıklı yapılarda anlamlı farklılık bulunmamıştır. Yapılan karşılaştırmada 0 ile 2 yaş grubu bireylerde cinsiyetler arası anlamlı farklılık bulunmamıştır Sonuç: Beyin MR incelemelerinde rutin pratikte sıklıkla kullanılan difüzyon ağırlıklı görüntüleme ve ADC haritaları ile her bir lokalizasyon için ADC değerleri kolayca elde edilebilmektedir. Böylelikle ADC değerleri ile miyelinizasyon süreci ilişkisi tüm beyinde ortaya konabilmekte ve beyinde multipl bölge için normatif değerler elde edilebilmektedir. Anahtar kelimeler: Miyelinizasyon, difüzyon ağırlıklı görüntüleme, MRG, ADC
Üriner sistem patolojilerinde çok kesitli bilgisayarlı tomografinin tanı değeri
Bu çalışmada üriner sistem patolojilerinde Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografinin tanı değeri literatür bilgileri ışığında gözden geçirildi. Bu amaçla fakültemiz Radyodiagnostik Anabilim Dalı, Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografi ünitesinde Haziran 2006 ? Ekim 2007 tarihleri arasında, üriner sistem patolojisi bulunan 87 hastanın Batın-Pelvik ÇKBT incelemesi değerlendirildi.Değerlendirmeye alınan hastaların 9'unda üriner sistem konjenital anomalileri tespit edildi. 3'ünde üriner sistem enfeksiyon bulguları izlendi. Çalışmaya dahil edilen hastaların 27'sinde üriner sistem taş hastalığı izlendi. Bunlardan 20'sinde böbreklerde, 2'sinde üreterlerde ve 5'inde mesanede bir yada birden çok sayıda taş mevcuttu. 30 hastada üriner sistem tümörleri mevcut olup bunlardan 23'ünde böbreklerde, 6'sında mesanede ve 1'inde prostatta kitle tespit edildi. Renal kitlelerin 13'ü sağ böbrekte, 9'u sol böbrekte ve 1'i her iki böbrekte idi. 1'inde Polikistik Böbrek Hastalığı, 1'inde parapelvik kist izlendi. 8 hastada renal vasküler patoloji izlendi. Bunlardan 5'inde yumuşak, 2'sinde kalsifiye aterom plakları izlendi. 1 hastada renal arterde anevrizmatik genişleme ve yumuşak aterom plağı mevcuttu. Travmalı 4 hastada böbrek kontüzyon ve laserasyonları ile sekonder bulgular değerlendirildi.ÇKBT'de saniyeler içerisinde batın ve pelvik bölgeler taranarak 2 boyutlu ve 3 boyutlu görüntüleme teknikleri ile tanıya katkı sağlayacak, rezolüsyonu çok yüksek görüntüleri başarılı bir şekilde oluşturabildik.Çalışmamızın sonucunda Çok Kesitli Bilgisayarlı Tomografinin (ÇKBT), üriner sistem tümörleri, üriner sistem taş hastalığı ve renal vasküler patolojiler başta olmak üzere, üriner sistem patolojilerinde ve bu patolojilerle birlikte görülen sekonder bulguların değerlendirilmesinde, noninvaziv, hızlı ve güvenilir bir görüntüleme yöntemi olduğu sonucuna vardık.
Sinoatriyal ve atrioventriküler nodun arteriyel beslenmesinin çok kesitli BT ile değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı çok kesitli Bilgisayarlı Tomografi (ÇKBT) ile sinoatriyal ve atriyoventriküler nodun arteriyel beslenmesini sağlayan sinoatriyal nodal arter (SNA) ve atriyoventriküler nodal arterin (ANA) anatomik karakterizasyonu ve tanımlanmasıdır.Çalışmaya, radyoloji kliniğine koroner BT anjiyografi amacıyla başvuran 400 hasta dahil edildi. 350 hastada çift tüplü çok kesitli BT ile çekim yapılırken, 50 hastada ise 64-dedektörlü çok kesitli BT kullanıldı. Çift tüplü çok kesitli BT çekimlerinde 0.6 mm, 64 dedektörlü çok kesitli BT çekimlerinde 0.8 mm kalınlığında kesitler alındı.Hastalarda SNA ve ANA sayısındaki varyasyonlar, köken aldıkları koroner arter, köken aldıkları lokalizasyon ile arter orijini arasındaki uzaklık, orijin düzeyinde her iki arterin çapı, şekil varyasyonları ve seyir özellikleri değerlendirildi.Hastaların 383'ünde (% 95.7) bir adet SNA, 17'sinde (% 4.2) iki adet SNA saptandı. 233 (%58.2) hastada tek sinoatriyal nodal arter RCA'dan, 149 (%37.2) hastada tek sinoatriyal nodal arter LCX arterden, bir hastada ise tek sinoatriyal nodal arter aortadan köken almaktaydı.Atriyoventriküler nodal arter 351 hastada (tüm hastaların %87.7'si) distal RCA kaynaklı iken, 49 hastada (tüm hastaların % 12.3'ü) distal LCX kaynaklı idi.
Serebral vasküler varyasyonların 64 kesitli ÇKBT ile görüntülenmesi
Amaç: Herhangi bir sebeple, ileri teknoloji ürünü olan 64 dedektörlü bilgisayarlı tomografi cihazıyla beyin BT anjiyo incelemesi yapılan hastalar- da serebral vasküler varyasyonları incelemek, bu varyasyonların sıklık oranlarını saptamaktır.Gereç ve Yöntem: Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Radyoloji Ünitesinde Nisan 2008 ? Mart 2010 tarihleri arasında çekilen 500 hasta (253 kadın,247 erkek) çalışmaya dahil edilmiştir. Beyin BT anjiyo protoko- lü ile çekilen hastalar, iş istasyonu üzerinden multiplanar, MİP ve VR görüntüler yardımıyla değerlendirilmiştir.Bulgular: Serebral vasküler varyasyonlar açısından 500 hasta incelendi. Bu hastaların 253' ü (% 50.6) kadın, 247' si (% 49.4) erkekti. 500 hasta- nın 73' ünde (% 14.6) herhangi bir varyasyona rastlanmadı. 500 hastada toplam 773 varyasyon saptandı. Varyasyonlar Willis poligonundaki varyas- yonlar, fenestrasyonlar ve diğer varyasyonlar şeklinde sınıflandırıldı. Willis poligonunda sık varyasyon görülmekte olup, en sık rastlanan varyasyon PCOA hipoplazisi olarak izlendi.Sonuç: Serebral vasküler varyasyonlar sıkça karşılaştığımız, herhangi bir hastalık nedeniyle çekilen beyin BT anjiyografi incelemeleri sırasında tesadüfen saptadığımız olgulardır. Bu anomalilerin bilgisayarlı tomografi görünümlerinin bilinmesi doğru tanımlanmasını sağlar. Doğru tanımlama ayırıcı tanı açısından önemlidir, ayrıca cerrahi sırasında varyasyonların bilinmesi majör komplikasyonların önlenmesi için de gereklidir.
Akut pulmoner embolizmde sağ ventrikül disfonksiyonunun ekokardiografi ve çkbt bulguları ile birlikte değerlendirilmesi
Pulmoner tromboembolizm tanısal yöntemlerdeki gelişmelere paralel olarak tanı konulma sıklığı giderek artan ve uygun tedavi edilmediği takdirde ölümcül seyredebilen bir hastalıktır.Akut pulmoner embolizmde; sağ kalp yetmezliği tromboembolik hastalığın şiddetini ve trombolitik tedavi seçeneğini belirleyen ve mortaliteyi arttıran önemli bir parametredir. Ekokardiografi sağ kalp yetmezliğini belirlemede en sık başvurulan inceleme yöntemidir. Akut emboli tanısında yaygın olarak ÇKBT kullanılmaktadır. ÇKBT ile aynı zamanda sağ kalp yetmezliğini destekleyen bulguların saptanması nedeniyle ÇKBT etkinliğini ekokardiyografi ile karşılaştırıp akut emboli tanısı ile birlikte sağ kalp yetmezliği bulgularını da eş zamanlı olarak klinisyene rapor ederek zaman ve ekonomik açıdan faydalı olup olunamayacağını araştırmayı amaçladık.Aralık 2006 ile Ağustos 2009 tarihleri arasında pulmoner emboli ön tanısı ile Dicle Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesi Radyoloji Anabilim Dalına pulmoner BTA tetkiki isteği ile gönderilen ve BTPA değerlendirmesi sonucu pulmoner emboli tanısı alan 91 (36 erkek,55 kadın) hasta dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen 91 hastanın yaş ortalaması 53.69 (15-88 yaş) idi. Kadınların yaş ortalaması 57, erkeklerin yaş ortalaması 54.4 idi. Tüm incelemeler ÇKBTA protokolü ile çekim yapılan hastalarda retrospektif olarak yapılmıştır.Hastalarda ÇKBT ile sağ kalp yetmezliğini destekleyen bulgular ile (midventriküler iç çap oranının 1'in üzerinde olması ve interventriküler septumda sola deviasyon) ekokardiografik bulgular arasında istatistiksel olarak korelasyon varlığı araştırılmış ve sonuç anlamlı bulunmuştur. BTPA incelemede sağ kalp disfonksiyonu açısından pozitif hastalar ile negatif hastaların pulmoner ven çaplarının ortalamaları arasında farklılık olup olmadığına bakılmış ve farklılık istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.(p>0,05)Benzer şekilde BTPA inceleme ile ekokardiografik incelemede sağ kalp disfonksiyonu negatif hastalar ile pozitif hastaların pulmoner ven çap ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı olmadığı tespit edilmiştir. (p>0.05)Anahtar kelimeler: pulmoner tromboembolizm, çok kesitli bilgisayarlı tomografi, ekokardiografi