Dicle University
Discipline

Biyokimya ve Klinik Biyokimya Anabilim Dalı

Dicle University

13

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

13 Theses
Master'sOpen AccessTR

Diyarbakır bölgesinde beta talasemi taramasında belirlenemeyen mutasyon tiplerinin dizi analizi yöntemiyle araştırılması

Beta talasemi, özellikle Akdeniz ülkelerinde ve Türkiye'de görülen, mikrositoz ve hemolitik anemi tablosu ortaya koyan en yaygın kalıtsal bozukluklardan bir tanesidir.Çesitli ülkelerde ve aynı ülkenin farklı bölgelerinde dağılım bakımından heterojenite göstermektedir. ß -talasemide, gen üstünde veya etrafında meydana gelen mutasyonlar, beta globin zincir yapımının azalmasına ya da hiç sentez edilmemesine neden olur. Zincir yapımına göre ߺ ve ß+ olmak üzere iki tipi bulunmaktadır. ߺ- talasemide beta zinciri hiç yapılmamaktadır. ß+ talasemi de ise az miktarda beta zinciri yapımı vardır.ß-talasemi Türkiye'de önemli bir sağlık sorunu oluşturur. Bu hastalığın henüz kesin tedavisi yoktur, dolayısı ile moleküler tanı ve doğum öncesi erken tanı riskli aileler için büyük önem taşır. ß-talaseminin moleküler düzeyde çok heterojen olması, hastalık tanısı ve önlenmesinde Türkiye için çok önemli bir engel olarak nitelendirilirmiştir. Bugün otomatizasyona yönelik, tek aşamalı ve kit yapısında yöntemlerin devreye girmesi ile, bu zorluk büyük oranda aşılmıştır. 21. yüzyılda moleküler biyoloji ve genetiğin tıpta eşi görülmemiş bir devrimin öncüsü olduğuna şahit olmaktayız. Tam teşekküllü ve DNA analizine dayalı bir talasemi tanı programı, diğer Akdeniz ülkelerinde olduğu gibi, artık Türkiye'de de kullanılmaya başlanmıştır. Ülke çapında, güvenilir, etkili ve sistemli bir moleküler ve doğum öncesi erken tanı programı ve stratejisinin belirlenmesinde hükümete büyük görev düşmektedir. Sağlık Bakanlığı'nın talasemiyi ve hemoglobinin diğer kalıtsal bozukluklarını ülke sağlık politikaları çerçevesinde benimsemesi çok önemlidir.Bu programların gerçekleşmesi için, halkın yoğun şekilde eğitilmesi ve bilinçlendirilmesinin yanında, az sayıdaki araştırma merkezlerindeki bilgi birikimi, teknik altyapı ve tecrübenin klinik laboratuvarlara özveri ile aktarılması kaçınılmazdır.Bu aşamada, bu merkezlere, gerek tekniklerin aktarılması safhasında, gerekse de daha sonraki etaplarda danışman olarak önemli görevler düşmektedir.DNA dizi analizi,DNA'nın birincil yapısının en yüksek çözünülürlüğüdür. Diğer yöntemlerle tanımlanamayan mutasyonları incelemenin en etkin yoludur.Radyoaktiviteyle çalışılan manuel şekli, son yıllarda yerini floresan markalı kimyasallarla çalışılan otomatik yönteme bırakmıştır.Diyarbakır bölgesinde ß-talasemi mutasyon tiplerinin sıklığını tespit etmenin prenatal teşhis açısından yararı açıktır. Diyarbakır kent merkezi ve Diyarbakır'a bağlı 13 (onüç) ilçede (Çınar, Bismil, Hazro, Silvan, Kulp, Ergani, Eğil, Hani, Lice, Dicle, Çüngüş, Çermik ve Kocaköy) ilköğretim çocuklarında tarama çalışması yapıldı. Bu çalışmada ilköğretim okullarının 3. sınıflarından (ortalama 9 yaş) , 8. sınıflarına kadarki (ortalama 14 yaş) yaş gruplarından 10038 (onbin otuzsekiz) çocukta Beta-talasemi taraması gerçekleştirildi. Bu çocuklardan alınan örneklerin rutin Tam Kan Sayımı sonucunda MCV değerlerinin 79 fL'nin altında olduğu belirlenen örneklere HPLC uygulandı. HPLC ile HbA2 değerleri yüksek (?%3.5) bulunan örnekler Beta-talasemi taşıyıcısı olma ihtimali gözönüne alınarak; DNA mutasyonu açısından incelendiler. Bu amaçla, Diyarbakır bölgesinde yapılan talasemi taşıyıcılığı taramasında bilinmeyen mutasyon sıklığı %26.3 bulunmuştu. Bilinmeyen mutasyon grubuna giren 33 örnek DNA dizi analizi ile araştırıldı.Yapılan bu çalışmada,moleküler yöntemlerle belirlenemeyen mutasyonlar DNA dizi analizi yöntemiyle araştırılmış ve ; iki hastada ivs 110 homozigot mutasyonu,bir hastada 221.TTAGGC-TTACGC ıvs.1.130 mutasyonu,bir hastada ivs.110 heterozigot bulunmuş,diğer hastalar normal çıkmıştır.Anahtar Kelimeler: Diyarbakır ,ß-Talasemi, PCR, Mutasyon,DNA Dizi Analizi,Sekans.

Beta talasemiDNA analiziDiyarbakır+3
Murat Yurt
Dicle University · Institute of Health Sciences
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Glomerülonefritli hastaların serumlarında hyaluronik asit düzeyi araştırılması

Glomerülonefritler (GN) böbreğin filtrasyon yapan ünitelerinin inflamasyonunu içeren durumlar kümesidir. GN primer olabilir veya ilaçlara, enfeksiyonlara, tümörlere ve sistemik hastalıklara sekonder olabilir.GN renal yetmezliğin ve kardiyovasküler riskin önlenebilir nedenidir. GN mortalite ve morbiditenin önlenebilir nedenidir. Erken teşhis ve uzman merkezlere yönlendirme irriversibl hasardan korumada önemlidir.GN ödem veya hipertansiyon, bozulmuş renal fonksiyonlar, proteinüri veya hematüri ile görülebilir. GN farklı patolojik gruplara ayrılabilir. GN teşhisi konulduğunda tedavi, semptom ve bulguların azaltılması, renal fonksiyonlardaki progresif kaybın düzeltilmesi amacını içerir. Bazı GN formlarının erken safhalarında glomerüller, granülositler, monositler-makrofajlar, daha az sıklıkla T hücreleri ve plateletler gibi kemik iliğinin inflamatuar hücreleri ile invaze edilir. Bu inflamatuar hücrelerden glomerül hücrelerinin çoğalmasını indükleyen, sekretuar kapaitelerini değiştirebilen bazı soluble mediatörler salınır.GN'lerdeki glomerüllerde oluşan hasar glomerüler hücrelerde çeşitli reaksiyonlara ve ekstraselüler matriks (ECM) yapısında değişikliklere neden olur. Pekçok uzamış GN'te ECM yapısında değişiklikler bulunur. Mesengiumda ECM'deki değişiklikler glomerüler yumakta irreversible sklerotik değişikliklere ve glomerüler fonksiyonlarda kayba neden olur.Hyaluronan (HA, hyaluronik asit) lineer glukuronik asit ve N-asetilglukozamin ünitelerinin değişken şekilde tekrarlanmasıyla oluşmuş yüksek moleküler ağırlıklı bir polisakkaritttir. Hyaluronanın interselüler matrikste su ve plazma protein hemostazı gibi çeşitli fizyolojik fonksiyonları vardır. HA'in çoğalan hücrelerde yapımı artar ve bu polimerin mitozdada rolü vardır.HA'tin hücrenin gelişme ve farklılaşmasında ve regülatör hücre aktivitelerinde de rolü vardır.HA normal böbrekte renal medüller intertisyumda bolca bulunur. Böbrekteki HA çeşitli renal inflamatuar durumlarda artar.Bu çalışmadaki amacımız GN'li hastalarda noninvaziv bir marker olarak serum HA seviyesini değerlendirmektir.Bu çalışmaya haziran 2008 ve aralık 2009 arasında Dicle üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Kliniğine başvuran 54 hasta ve 28 sağlıklı gönüllü dahil edildi. GN'li hastalar 24 saatlik idrar atılımına göre gruplandırıldı. Hasta grupları ve kontrol grubu arasında serum hyaluronik asit, serum albumin, serum kreatinin, serum üre ve BUN, MDRD, eritrosit sedimentasyon hızı, beyaz küre , hemoglobin ve trombosit seviyeleri karşılaştırıldı.Sonuç olarak bu çalışmadan elde ettiğimiz bilgilere göre GN'li hastalarda HA düzeyinin sağlıklı kontrol grubuna göre daha yüksek olduğunu bulduk(p<0,05).

Özlem Demirpençe
Dicle University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Non-alkolik steatohepatit'li ratlarda metformin, rosiglitazon, N-asetilsistein ve etodolakın tedavi edici etkilerinin değerlendirilmesi

Non alcoholic fatty liver disease (NAFLD),son yıllarda, en sık görülen karaciğer hastalığı olması nedeniyle büyük önem kazanmıştır. Batı ülkelerinde, otopsi serilerindeki görülme sıklığı %70'e varmaktadır. (1) Non alcoholic fatty liver disease (NAFLD) başlığı altında basit bir karaciğer yağlanmasından, steatohepatit, fibröz ve sonunda karaciğer sirozuna kadar ilerleyebilen geniş bir hastalık grubu incelenmektedir. Son yıllarda, NAFLD ve onun daha ciddi formu olan non-alkolik steatohepatit'in(NASH) obezite, insulin rezistansı ve dislipidemilerle olan yakın ilişkisi, hastalığın mekanizması ve tedavisini aydınlatmaya yönelik en önemli araştırma odağı olmuştur. (1) Bugün için ideal tedavisi olmayan Non-alkolik steatohepatit'de(NASH) en sık kullanılan tavsiye kilo verme ve eksersizle sınırlı kalmakta, ilaçların olumlu etkilerine ait veriler yeterli kanıta dayanmamakta ve farmakolojik tedavilere yönelik çalışmalar devam etmektedir.(1)Karaciğer yağlanması hastalığı karaciğer hücrelerinde büyük trigliserit vakuollerinin geri dönüşebilir şekilde birikmesidir ki buna tıp dilinde hepatosteatosis denir. Non-alkolik steatohepatit (NASH) macroveziküler steatozis,hepatosit nekrozu, inflamasyon, mallory cismi ve fibrozisle karakterize bir karaciğer hastalığıdır. Karaciğerde oluşan inflamasyon ve hücre nekrozu stellat hücreleri uyararak fibrosiz gelişmesine neden olur. Non-alkolik steatohepatit (NASH) hastalarının %20 `sinde zamanla siroz gelişebilir.(2) Basit steatozun benign klinik gidişi olmasına karşılık, non-alkolik steatohepatit daha çok ilerleyici fibrozis ve siroz riski ile spesifik tanısal özellikleri olan bir alt gruptur. Çift vurus teorisi basit steatozdan non-alkolikSteatohepatit, fibrozis ve siroza ilerleyişi en iyi tanımlar. Bu çift vuruşlar insülin direnci nedeniyle karaciğerde aşırı yağ birikmesi ve reaktif oksijen türleri nedeniyle oksidatif stresin birleşiminden oluşur.(2)Obezite, insüline rezistans tip 2 DM gibi predispozan faktörler non-alkolik steatohepatit (NASH) patogenezi ile ilgili olmalarına rağmen ilerleyici fibrozis ve kronik karaciğer hastalığının kesin mekanizması hala bilinmemektedir.(3)Bundan dolayı biz Non-alkolik steatohepatitli (NASH) ratlarda metformin, rosiglitazon, N-asetilsistein ve etodolakın tedavi edici etkilerini ve oluşturduğu biyokimyasal değişiklikleri değerlendirmeyi amaçladık.Araştırmamıza Dicle Üniversitesi Sağlık Bilimleri Uygulama ve Araştırma Merkezinden (DUSAM) temin edilen, vücut ağırlıkları 300 ±50 gram olan 48 adet Sprague-Dawley cinsi erkek rat çalışmaya dahil edildi. Sıçanlar, standart kafeslerde barındırılıp, yem ve su alımı serbest bırakıldı. Hayvanların bulunduğu oda 22 ± 2 C°'de, 12 saat karanlık-12 saat ışık ortamında tutuldu. Sprague-Dawley cinsi erkek ratlar rastgele 6 gruba ayrıldı.1.Grup:(Kontrol grubu) Deneyin başından sonuna kadar standart bazal diyetle beslendi. (n=12) 2.Grup:(Yüksek yağlı diyet grubu) Deneyin başından sonuna kadar yüksek yağlı diyetle beslendi. (n=12) 3.Grup: (Metformin grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada metformin ile tedavi edildiler. (n=6) Metformin 250 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi.4.Grup:(Rosiglitazon grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada rosiglitazon ile tedavi edildiler. (n=6) Rosiglitazon 4 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi. 5.Grup: (N-asetilsistein grubu). Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler. Takip eden 4 haftada N-asetilsistein ile tedavi edildiler. (n=6) N-asetilsistein 100 mg/kg/gün dozda intraperitoneal (ip) olarak verildi.6.Grup: (Etodolak grubu) Deneyin ilk onaltı haftası yüksek yağlı diyetle beslendiler.Takip eden 4 haftada etodolak ile tedavi edildiler. (n=6)Etodolak 10 mg/kg/gün dozda gastrik sondayla verildi. Standart diyet Elazığ Yem Sanayii A.Ş'den (Elazığ, Türkiye) temin edildi. Diyet içeriğinde,% 15 protein, % 2,5 yağ, % 15 selüloz, % 14 kil, % 13 su bulunuyordu Yüksek yağlı diyet hazırlanması:100 gram standart diyete 25 gram hayvansal bir yağ türü olan tereyağı eklenerek oluşturuldu. Böylece toplam enerjinin % 65'i yağdan kaynaklanan bir diyet sağlandı (4). Uygun oranda tereyağı eritilerek standart pelletlere eklendi. Karıştırıcı yardımıyla iyice karıştırılarak pelletlerin yağı çekmesi sağlandı. Pelletler oldukça kuru olduğundan yağı kolayca çektiği gözlendi. Sonrasında bu haliyle soğumaya bırakıldı. Yüksek yağlı diyet her gün taze olarak hazırlandı. Deney başlangıcından sonuna kadar sıçanların yağlı diyete uyum sağladığı gözlendi. Onaltı hafta sonunda standart diyetle beslenen kontrol grubundan altı rat ve yüksek yağlı diyetle beslenen gruptan altı rat75 mg/ kg ketamin HCl ve 15 mg/kg ksilazin intramuskuler verilerek anestezi edilip kardiak ponsiyonla kan örnekleri ve insizyonla karaciğer dokuları toplanan fareler sakrifiye oldular..Kan örneklerinde ALT,AST, değerleri ölçülerek ve karaciğer dokularını ışık mikroskobunda histopatolojik olarak değerlendirilerek Yüksek yağlı diyet grubunda karaciğer yağlanması oluştuğu anlaşıldığında ilaç tedavisine başlandık. Dört haftalık ilaç tedavisi sonunda bütün deney grupları 75 mg/ kg ketamin HCl ve 15 mg/kg ksilazin intramuskuler verilerek anestezi edilip kardiak ponsiyonla kan örnekleri ve insizyonla karaciğer dokuları toplanan fareler sakrifiye oldular.Kan örnekleri 4 °C `3500 devirde 5 dakika santrifuj ettikten sonra serumları analiz yapılıncaya kadar -80°C `de saklandı.Ratların karaciğerleri çıkarıldıktan sonra işaretli saklama poşetlerine konularak - 80°C'de analiz yapılıncaya kadar saklandı.Dicle Üniversitesi merkez Laboratuarında Abbott firmasının Architect c16000 cihazında spektrofotometrik metotla ALT,AST,TG,TK,HDL-C, LDL-C analizlerini yapıldı.. Karaciğer dokusu MDA analizi Ohkawa ve arkadaşlarının metoduyla Shimadzu UV-160 A spektrofotometre cihazında yapıldı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Histoloji Anabilim dalında bütün grupların karaciğer dokuları Hematoksilen-Eozin ve Masson Trikromla da boyanarak ışık mikroskobunda histopatolojik olarak değerlendirildi. Aynı dokulardan İstanbul Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma Enstitüsünde (DETAE) Western blot analizi ile COX-2, PPAR-?, PPAR-?, reseptör ekspresyonları ölçüldü. Çalışmamız yüksek yağlı diyet ile karaciğer yağlanmasının oluşabileceğini, NASH tedavisinde metformin ve roziglitazonun en iyi farmakolojik ajanlar olduklarını gözlemledik. Yine N-asetilsisteinin de NASH tedavisinde etkili bir ilaç olduğunu gözlemledik. NASH tedavisinde ilk defa araştırdığımız etodolak karaciğer enzimlerinden ALT değerlerini istatistiksel olarak anlamlı derecede düzelme sağladığını ancak AST değerlerinde bir değişiklik yapmadığını gözlemledik.Etodolak yüksek dansiteli lipoprotein (HDL-C) değerlerini istatistiksel olarak anlamlı derecede düzeltiğini, ancak trigliserit, kolesterol ve düşük dansiteli lipoprotein (LDL-C) değerlerinde herhangi bir iyileştirme yapmadığını gözlemledik. Etodolak; TNF-? değerlerinde tüm gruplar içinde kontrol grubuna en yakın düzeltmeyi sağladı ancak MDA değerlerinde ise azaltmakla beraber kısmi düzelme sağladığını gözlemledik. Etodolak'ın PPAR-? reseptör ekspresyonunu artırarak kısmi düzelme ,PPAR- ? reseptör ekspresyonunu azaltarak çok az düzelme, COX-2 reseptör ekspresyonunu azaltarak tam bir düzelme sağladığını, ancak karaciğer histolojisinde steatozis ve fibrozisi önlemediği gözlemledik.Anahtar kelimeler:NAFLD, Metformin,Roziglitazon,N-Asetil sistein,Etodolak

EtodolakHipoglisemik ajanlarKaraciğer fonksiyon testleri+5
Sedat Yılmaz
Dicle University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tip 1 ve tip 2 diyabetes mellitus hastalıklarının patogenezinde D vitamini eksikliğinin rolünün araştırılması

Bu çalışmada bölgemizdeki Tip1 ve Tip2 Diabetes Mellitus hastalarının etiyopatogenezinde vitamin D eksikliğinin etkisini ve olası moleküler mekanizmaları araştırmayı amaçladık.Çalısmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Endokrinoloji Polikliniginde Nisan 2010 - Eylül 2010 tarihleri arasında takip ve tedavi edilen, 18-65 yaş arasında olan, anti-GAD ve/veya ICA otoantikorları mevcut olan 30 tadet Tip1 diyabet hastası ve 30 Tip2 diyabet hastası (ADA 2003 kriterlerine göre) dahil edildi. Hastalardan alınan kanlarda Anti-GAD, adacık hücre antikoru (ICA), HbA1c, C-peptid, D vitamini (25 OH) Kolekalsiferol, Parathormon, ve Sitokin analizleri yapıldı. Tip1 DM, Tip2 DM ve Kontrol grubu arasında HbA1c, C-peptit ve D vitamini parametreleri açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (P<0,001).Serum D vitamini düzeylerinde Tip1 DM - Kontrol grubu ve Tip2 DM - Kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görüldü (P<0,001), (P<0,05). Parathormon düzeyleri, Tip1 DM'da Kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik vardı (P<0,05). Tip2 DM ve kontrol grubu arasındaki fark anlamlı değildi (P>0,05). C-peptid parametresi Tip1 DM - Kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda istatiksel olarak anlamlı bir düşüklük vardı (P<0,001). Tip2 DM ve Kontrol grubu arasındaki fark anlamlı değildi (P>0,05).IL-2R düzeylerine bakıldığında Tip1 DM - Kontrol grubu arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı bulunurken (P<0,001), Tip2 DM ve Kontrol grubu ile arasındaki fark istatiksel olarak anlamlı değildi (P>0,05). IL-6 düzeylerinde istatiksel alarak anlamlı farklılık görülmezken (P>0,05), TNF-? düzeylerinde, Tip1 DM-Kontrol grubu ve Tip2 DM-Kontrol grubu ile karşılaştırdığımızda istatistiksel olarak anlamlı bir yükseklik bulundu (P<0,001).Anahtar kelimeler: Tip1 Diyabetes Mellitus, Tip2 Diyabetes Mellitus, 25(OH) Kolekalsiferol, Sitokinler

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Diabetes mellitus-tip 2+5
Mehmet Türken
Dicle University
2010
00
Master'sOpen AccessTR

Diyabetik sıçanların plasental gelişiminde adiponektinin rolü

Diyabetik Sıçanların Plasental Gelişiminde Adiponektinin Rolü ÖZET Plasenta gebelik süresince maternal ve fetal sirkülasyon arasında bir bariyer olarak görev yapan, fetus gelişimi ve büyümesinde önemli rol oynayan bir organdır. Sağlıklı bir gebelik, normal plasenta gelişimine bağlıdır. Gebelik esnasında fetal gelişim, plasental gelişim ve anne sağlığı için birçok fizyolojik, immünolojik ve metabolik adaptasyonlar gerekmektedir. Plasentanın gelişimi, gebeliğin devamı için önemli kriterlerden bir tanesidir. Yeterli plasental gelişimin olmadığı durumlarda diyabet, intrauterin büyüme geriliği ve preeklampsi gibi klinik komplikasyonlar gelişebilir. Anti-diyabetik etkilere sahip olan adiponektinin plasental gelişime etkisi hakkında bilinenler sınırlıdır. Bu çalışmada, normal ve streptozocin (STZ) ile diyabet oluşturulmuş sıçanlarda adiponektin ve plasental gelişim arasındaki ilişki araştırıldı. Kontrol ve diyabet gruplarının plasenta ve embriyo ağırlıkları karşılaştırıldığında, diyabet grubuna ait plasentaların gebeliğin 18. gününden itibaren kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha büyük olduğu gözlendi. Kontrol ve diyabet grubuna ait embriyo ağırlıkları değerlendirildiğinde ise, 14, 18 ve 20. günde kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir azalış gözlendi. Adiponektin ve reseptörleri olan AdipoR1 ve AdipoR2'nin ekspresyonları protein ve gen düzeyinde değerlendirildi. Adiponektin proteininde, gebeliğin 16, 18 ve 20. günlerinde diyabet grubunda kontrol grubu ile kıyaslandığında anlamlı bir azalma tespit edildi. Maternal adiponektin serum düzeyleri de araştırıldı ve diyabet grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma görüldü. AdipoR1 ekspresyonlarında önemli bir değişim gözlenmezken, AdipoR2 ekspresyonunda gebeliğin 14, 18 ve 20. gününde diyabet grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma tespit edildi. Diyabette ve plasental gelişimde adiponektinin etkilerini daha ayrıntılı olarak ortaya çıkarmak için, adiponektin etki mekanizmasında rol oynayan PPARα, PPARγ ve RXRα 'nın protein ve mRNA düzeyleri ile PPAR sinyalizasyonunda etkili olan p38-MAPK'ın protein düzeyleri de araştırıldı. Bulgularımıza göre, gebelik ve diyabet adiponektin ile ilişkilidir. Diyabette, gebelik günleri arttıkça adiponektin miktarında azalma saptandı. Adiponektindeki azalmaya bağlı olarak adiponektin sinyal yolağında yer alan PPARα, PPARγ ve RXRα 'da azalmalar belirlendi. p38 MAPK fosforilasyonunda ise istatiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi. Diyabette gözlenen plasental gelişim anormalliklerinde adiponektinin önemli bir role sahip olduğu kanısındayız. Anahtar kelimeler: Diyabet, Plasenta, Adiponektin, AdipoR1, AdipoR2,PPARα, PPARγ, RXRα , p38 MAPK

AdiponektinDiabetes mellitusPlasenta+2
Zeynep Avcil
Akdeniz University · Institute of Health Sciences
2014
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Talasemi kriteri olarak hücre içi kalsiyum, karnitin, malondialdehid düzeylerinin değerlendirilmesi ve bu kriterlerin eritrosit deformabilitesi ve karnitin tedavisi ile ilişkisi

Hemoglobinin ? veya ? zincir sentezindeki bozukluktan kaynaklanan talasemi hastalığı oldukça yaygın görülen bir hemoglobinopatidir. Bozukluk zincirin yapısından değil, yetersiz sentez edimesinden kaynaklanır. Eşlenmemiş aşırı globin zincirleri membranda önemli bazı değişikliklere neden olur. Yine talasemi hastalarının eritrositleri, normal hücrelere göre oto-oksidasyona daha duyarlıdır. ?-Talasemi hastalarına, düşük Hb değerlerini yükseltmek amacıyla sık sık kan transfüzyonu yapılmaktadır. Transfüzyona bağlı demir toksisitesini engellemek için hastalara şelasyon tedavisi de uygulanmaktadır. Uygulanması zor ve pahalı olan transfüzyon - şelasyon tedavisinin ciddi yan etkileri vardır. Bir ay süreyle kan transfüzyonu almayan ?- talasemi hastalarına 100 mg/kg/gün dozunda oral yoldan L-karnitin tedavisi uygulandı. Hastalardan tedavi öncesi ve sonrasında alınan kan örneklerinde eritrosit hücre içi kalsiyumu, plazma serbest karnitin düzeyi, eritrosit ve plazma TBARS düzeyi, eritrosit deformabilitesi ve ayrıca eritrosit agregasyonu çalışıldı. Çalışmamızın sonunda L-karnitin tedavisinin talasemi hastaları üzerine olumlu etkileri olduğu tespit edildi.Tedavi öncesi hastaların eritrosit hücre içi kalsiyumu, eritrosit ve plazma TBARS düzeyleriyle eritrosit agregasyonu, kontrol grubu değerlerine göre daha yüksek bulundu. Plazma serbest karnitin düzeyleri ve deformabilite ise kontrollerden düşük bulundu. Aynı hastalara bir ay süreyle L-karnitin tedavisi uygulandı. Tedaviden sonra ise; lipid peroksidasyonunun göstergesi olan TBARS düzeylerinin anlamlı olarak azaldığı, deformabilitenin arttığı, hücre içi kalsiyum değerlerinin düştüğü, agregasyonun ise anlamlı olarak değişmediği bulundu. Sonuçlarımız; oksidan stresin arttığı ?-talasemi hastalarında L-karnitinin, antioksidan bir ajan olarak kullanılabileceğini desteklemektedir. 3-?-hidroksi-4-trimetilaminobütirik asit yapısında olan L-karnitin, artmış hücre içi kalsiyumu azaltarak membran rijiditesini azaltır. Demir ile kompleks oluşturup Fenton reaksiyonunu inhibe eder ve oksidatif strese bağlı hasarı azaltır. Böylece eritrosit membran stabilizasyonunu sağlar ve eritrosit deformabilitesini arttırır. Yaptığımız bu çalışma; L-karnitinin, eritrositleri serbest oksijen radikal hasarına karşı koruyan önemli bir ajan olduğunu göstermektedir.

Behiye Toptaş
Akdeniz University
2002
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut koroner sendrom'lu hastalarda matriks metalloproteinaz-1 (MMP-1), doku inhibitörü (TIMP-1) ve oksideldl'nin koroner anjiografi bulguları ile ilişkilerinin değerlendirilmesi

Stabil olmayan göğüs ağrısından akut miyokard enfarktüsüne (AMI) kadar değişebilen farklı klinik tablolarla karşımıza çıkan akut koroner sendrom (AKS)'un gelişiminde bir takım inflamatuvar süreçlerle birlikte aterosklerotik plak oluşumu rol almaktadır. Farklı tipteki matriks metalloproteinazlar (MMP), doku inhibitörleri ve OksLDL'nin bu inflamatuvar süreçte ve gelişen iskemi-reperfüzyon hasarının farklı aşamalarında yer aldığı ileri sürülmektedir. Ancak günümüzde koroner reperfüzyonun ilk dakikalarında erken ölümcül hasar oluşturduğu ileri sürülen MMP-1 ve OksLDL arasındaki ilişki ve bunların miyokardial hasar oluşumu sürecindeki değişimleri tam olarak açıklığa kavuşmamıştır.Çalışmamızda MMP-1, doku inhibitörü (TIMP-1) ve OksLDL'in AKS'deki tanısal ve prognostik değerlerini belirlemek amacı ile klinik olarak stabil anjina, anstabil anjina ve AMI tanısı almış 39 hastadan ve kardiyojenik problemi olmayan 17 kişiden oluşan kontrol grubundan alınan kan örneklerinde analizler ELISA yöntemi ile gerçekleştirildi. Tüm parametreler diğer kardiyak belirteçler ile kıyaslama yapılarak, koroner anjiyografi bulguları ile birlikte değerlendirildi. İlk periferik kan örnekleri hastaneye başvurduktan sonraki 6.-12. saat arasında, ikinci örnekler ise ilk örnekten sonraki 18.-36. saatler arasında alındı. Anjiyografi öncesi alınan kan örneklerinde eş zamanlı çalışılan MMP?1 ve TIMP?1 düzeylerinin oranı ile damar lezyonlarının ciddiyetini gösteren Gensini Skoru arasında orta derecede bir korelasyon saptandı ( r =0.501, p<0.048 ). MI'lı hastalarda başlangıçta belirlenen MMP?1 düzeyleri ile, 18-36 saat sonra alınan 2. örnekteki TIMP-1 düzeyleri arasında korelasyon saptandı ( r = 0.811, p<0.001 ).Sonuç olarak çalışmamız kardiyak kateterizasyon işleminin ölçülen parametreler üzerine olan etkisinin bertaraf edilerek MMP?1 ve TIMP?1 düzeylerinin birlikte değerlendirilmesinin damar lezyonunun yaygınlığını belirlemede yardımcı olabileceğini göstermiştir. Ancak non-invaziv bir prognostik belirteç olarak kullanılmaları daha geniş çaplı çalışma gruplarında yapılacak klinik ve biyokimyasal çalışmalara ihtiyaç göstermektedir.Anahtar kelimeler: Akut koroner sendrom, MMP-1, TIMP-1, OksLDL, Modifiye Gensini Skoru

Ünsal Ünüvar
Dokuz Eylül University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HMG CoA redüktaz inhibitörleri ile kolesterol düşürülmesinin kan ve doku ATP düzeyleri ve eritrosit membran lipidleri üzerine etkilerinin araştırılması

ÖZET Yüksek kolesterol konsantrasyonları ile kardiyak mortalite riski arasındaki pozitif korelasyon nedeniyle kolesterol düzeylerinin düşürülmesi için çok çeşitli tedaviler uygulanmaktadır. Bu tedavilerden en sık kullanılanı HMG CoA redüktaz inhibitörleridir. HMG CoA redüktaz inhibitörleri ile tedavi sırasında kanser, depresyon, intihar gibi çeşitli nonkardiyovasküler nedenlere bağlı mortalitenin arttığı bildirilmiştir. HMG CoA redüktaz inhibitörleri, HMG CoA redüktaz enzimini kompetitif olarak inhibe ederek mevalonat sentezini azaltırlar. Mevalonat diğer bazı izopren bileşiklerinin de prekürsörüdür ve HMG CoA redüktaz inhibitörleri ile tedavi sırasında serum ubikinon düzeylerinin düştüğü birçok çalışmada gösterilmiştir. Ubikinonun elektron transport zincirindeki rolü nedeniyle, bu ilaçlarla tedavi sırasında ATP oluşumunun etkilenip etkilenmediği açıklık kazanmamıştır. Biz çalışmamızda ratlara 4 hafta boyunca simvastatin vererek kanda ve çeşitli dokulardaki ATP konsantrasyonlarına etkilerini araştırdık. Ayrıca kolesterolün, sadece strüktürel olmakla kalmayıp fonksiyonel rolü de olan membran yapısındaki önemi nedeniyle, eritrosit membranının lipid kompozisyonundaki değişiklikleri inceledik. Ratlarda simvastatin kullanımı ile plazma kolesterol ve trigliserid konsantrasyonlarında anlamlı bir düşme gözlendi (p<0.01). Kan ATP konsantrasyonları kontrollere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Analiz yapılan plazma enzimlerinden sadece LDH'da anlamlı derecede artış saptandı (p<0.05). Eritrosit membran komponentlerinde ise kolesterolün düştüğü (<0.01), fosfolipid düzeyininin arttığı (p<0.01) ve kolesterol / fosfolipid oranının düştüğü gözlendi (p<0.01). Orandaki düşüşle plazma kolesterol konsantrasyonu arasında pozitif korelasyon saptandı (r = 0.851). Bu çalışmada halen klinikte kullanılmakta olan bir HMG CoA redüktaz inhibitörü olan simvastatinin hücre membran lipid kompozisyonunu ve muhtemelen membran fonksiyonları ile ATP jenerasyonunu etkilediğine ilişkin bulgular elde edildi. Ratlardaki bu bulgular ilacı kullanan hastalardaki olası yan etkilerin değerlendirilme çalışmalarında yol gösterici olabilir.

Adenozin trifosfatEritrosit membranıKolesterol+2
Sezer Çalışkan
Dokuz Eylül University
1998
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hipertiroidili ve hipotiroidili hastaların tedavi ile ötiroid hale getirilmelerinin serum leptin düzeylerine etkisi

Leptin, yağ dokusu ve plasenta ile emzirme sırasında meme epitelinde sentezlenip dolaşıma salman bir sitokin/hormondur. İnsanda bugüne kadar gösterilmiş fonksiyonları yağ deposunun durumu hakkında MSS'ne bilgi vermek, iştah azaltmak, fetal /postnatal gelişmeyi ve T hücresine bağlı immun cevabı regüle etmektir. Deneysel hayvanlarda enerji harcamasını arttırdığı, bu yolla metabolizmayı hızlandırdığı bildirilmektedir. Bu nedenle tiroid hormonları ile sinerjik etkileşimi bulunabileceğin düşünerek, hipotiroidi ve hipertiroidi hastalarında leptin düzeyini tedavi öncesi ve sonrasında çalıştık. Çalışma grubunu, toplam 78 hasta oluşturdu. Bunlardan, hipertiroidi hastalarının 23 'ü, hipotiroidi hastalarının ise 28'i çalışma süremiz içinde ötiroid duruma döndüler (tedavi oram %65). Bunların ve 34 kişilik kontrol grubunun leptin değerleri ile diğer 26 parametresini çalıştık. Leptin düzeyi RIA yöntemi ile ölçüldü. Hipotiroid hastalarda leptin diğer gruplardan tedavi öncesi ve sonrası esasen, vücut yağ kitlesi ve dişi cinsiyete bağlı olarak yüksek bulundu. Tedavi hipotiroid grupta leptin düzeyini nümerik olarak azaltmakta, fakat istatistiksel anlamlılığa erişmemektedir. Hipertiroid grupta ise, tedavi leptin düzeyini p=0.027 düzeyinde anlamlı olarak arttırmakta, ancak kontrol grubundan farklılık göstermemektedir. Tiroid disfonksiyonu ve hormonlarıyla, leptin arasında tayin edici bir ilişki çalışmanın hiçbir evresinde bulunmamıştır. Deneysel tasarımımız, hasta ve kontrol grubumuzda leptini tayin eden etken olarak, ne şekilde ölçülürse ölçülsün vücut yağım göstermekte ise de, ancak bu parametrenin r2 değeri 0.5 de civarında kalmaktadır. Multipl regresyon analizinde parametre sayısı azaltıldığında, bu değer daha da azalmaktadır. Leptin-tiroid ilişkileri konusunda var olan iki derlemenin de (187,188) belirttiği gibi, bu alanda bilinmeyenler çoktur. Bu nedenle; çok merkezli, moleküler mekanizmaların taranmasına yönelik ve prospektif/uzun erimli çalışmaların, bu alandaki insan bilgisini genişletebileceği düşüncesindeyiz.

HipertiroidizmHipotiroidizmLeptin+2
Mehmet Çalışkan
Dokuz Eylül University
1999
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Romatoid artritte lökosit peptidilarjinin deiminaz aktivitesi ve serumda sitrulinlenmiş peptitlere karşı gelişen antikor seviyelerinin hastalık aktivitesiyle ilişkisi peptidilarjinin deiminaz ile nitrik oksit arasındaki ilişki

...

Ebru Yurdakonar
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Rat aortası vasküler düz kas hücrelerinden yapılan primer hücre kültüründe ang II'nin nad(P)h oksidaz enzim kompleksi üzerinden süperoksit anyonu üretimine etkisi

Kardiyovasküler hastalıklar ve renal hastalıklar damar duvarında ortak etkileri ve patofizyolojik süreçleri paylaşırlar. Bu etkilerde ortak nokta artmış oksidatif strestir. Anjiotensin II, ROS ve NOX oksidatif stres ve bu patofizyolojik süreçlerde hücre içi ve hücreler arası sinyalizasyonun mediyatörleri olarak davranırlar. Çalışmamızda, rat aortasından izole edilen VDKH, primer kültürü yapıldıktan sonra Ang II uyarımı yapılarak NADPH varlığında sitokrom c redüksiyonu yöntemi ve rezasurin yöntemi ile süperoksit anyonu miktarlarının tayinleri yapıldı. Kültüre edilen düz kas hücrelerinin immünohistokimyasal teknikle düz kas hücreleri olduğu gösterildi. Ang II uyarımında süre, konsantrasyon ve süperoksit anyonu kaynağı olan farklı enzim ve sistem inhibitörleriyle inhibisyon deneyleri yapıldı. Yapılan deneyler sonucunda VDKH?de Ang II uyarımının ardından süperoksit anyonları 30. dk?dan itibaren tespit edildi ve 1. saatte maksimum (Bazal seviyelere göre yaklaşık 4-6 kat) değere ulaştıktan sonra 24 saat boyunca bu seviyeler süreklilik gösterdi. Ang II 100 nM konsantrasyonda VDKH süperoksit anyonları miktarlarını belirgin şekilde arttırdı. Ang II ile 100 nM konsantrasyonda, 1 saat süreyle yapılan uyarımın ardından elde edilen süperoksit anyonu miktarlarını AT1 reseptör inhibitörü Losartan bazal hücre içi seviyelere, NOX inhibitörü DPI bazal hücre içi seviyelere yakın bir değere kadar, ksantin oksidaz enzimi oksipürinol ise bazal hücre içi seviyelere kadar olmamasına karşın anlamlı miktarda inhibe etti. Süperoksit anyonu kaynağı olabilecek diğer enzim ve sistem inhibitörleriyle etkili inhibisyonlar elde edilemedi. Tüm deneyler hem rezasurin hem de sitokrom c redüksiyonu yöntemleriyle gösterildi ve her iki yöntemde de benzer sonuçlara ulaşıldı

Osman Ferhat Akçit
Akdeniz University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kültüre edilmiş rat aortik düz kas hücrelerinde anjiyotensin ıı uyarımı ile nad(P)h sinyal yolu üzerinden p38 mitojen aktiveli protein kinaz (MAPK)fosforilasyonunun gösterilmesi

Renin-anjiotensin sisteminin aktif bir komponenti olan Anjiyotensin II (Ang II), hipertansiyon, aterosiklerozis, kardiovasküler sistem hastalıkları ve kan basıncının kontrolünde önemli bir rol oynar. Ang IInin vasküler düz kas hücrelerinde AT1 reseptörleri üzerinden G proteinine bağlı reseptörler aracılığıyla farklı sinyal iletim yollarını uyararak p38 Mitojen aktive edici kinaz (MAPK)ları aktif hale geçirir. Ang II ile uyarım sonrasında hemen işleyen sinyal iletiminde G proteinleri aracılığıyla Ras aktive olur. Ras, NAD(P)H oksidaz sinyal iletim yolu üzerinden p38 MAPKı aktive edebilir. Bu çalışmamızda ratların aortasından izole edilen vasküler düz kas hücreleri kültür ortamında üretildikten sonra Ang II ile uyarılarak p38 MAPK fosforilasyonunda Ras ve NAD(P)H oksidazın etkisi araştırılmıştır. Rat aortasından izole edilen vasküler düz kas hücrelerinin saflığı immünohistokimyasal teknik kullanılarak -aktin varlığı ile gösterilmiştir. Ang II uyarımı ile p38 MAPK fosforilasyonu western blot yöntemi ile, araştırmak istenilen her bir metabolik yol için uygun inhibitörler kullanılarak analiz edilmiştir. Sonuç olarak vasküler düz kas hücre kültürlerinde, Ang II uyarımı Ang II?nin AT1 reseptörü üzerinden p38 MAPK aktivasyonunu hızlı bir şekilde arttırmıştır. Ang II indüklü p38 MAPK aktivasyonu Ras inhibitörü olan FTS ile tamamen baskılanmıştır. Ang II uyarımlı MAPK aktivasyonu üzerine NAD(P)H oksidaz inhibitörü olan DPI da p38 MAPK aktivasyonu inhibe etmiştir.

Serkan Çağlar
Akdeniz University
2005
00
DoctorateOpen AccessTR

Lösemili hastaların kemik iliği hücrelerinde Adenozin deaminaz ve 5' Nükleotidaz enzim aktivitelerinin tayini

Çalışmamıza aldığımız AML ve ALL' li 13 hastadan, AML' li hasta grubuna dahil 10 hastanın 4 tanesi remisyona giremeyerek tedavi esnasında ölmüştür. İki AML' li hasta ise takipden çıkmıştır. 3 ALL' li hastadan bir tanesi remisyona girmeden ölmüştür. 2 tanesi remisyona girmiştir. Hastaları genel anlamıyla lösemili grup olarak sınıflandırırsak; tedavi öncesi; 5' NT enzim aktiviteleri değerleri 1.98±1.51' dir. Bu grupda tedavi sonrası enzim aktiviteleri değerleri ise 3.31±2.39' dur. Aynı grupta tedavi öncesi ADA enzim aktiviteleri değerleri 78.94±60.79 olarak bulunmuştur. Bu grupda tedavi sonrası enzim aktiviteleri değerlerine bakıldığında 10.22±3.68 olarak tespit edilmiştir. Bu sonuçlar 5' NT' nin lösemilerde genel anlamıyla tedaviye cevap olarak aktivitesinin arttığını ve enzimin kanserli hücrede aktif olarak bir yıkım yolu enzimi gibi davranma eğilimini akla getirmektedir. ADA aktivitesi ise 5' NT aktivitesinin tersine tedavi öncesine göre baskılanmıştır. Bu haliyle her iki enzim birbirine zıt davranış biçimi göstermektedir.Çalışmamızı AML ve ALL' li hastaların grupları olarak ayrı ayrı yorumlarsak; AML ` de elde edilen bulgular her iki enzimin özellikle tedavi sonrası baskılanma eğilimi taşıdığı yönündedir. ALL' li hastalarda ise 5' NT' nin tedavi öncesi aktivite tayini yapılamazken buna karşılık ADA aktivitesinin hastaya göre çok değişkenlik gösterdiği tespit edilmiştir.Çalışmamız hasta sayısının sınırlılığı ve hastaların bir kısmını tedavi esnasında ölmesine rağmen, seçilen örnekleme ve çalışılan enzimler açısından kanser metabolizmasınına ışık tutabilir.

AdenozinKemik iliği hücreleriLösemi
Seyhan Gümüşlü
Gazi University · Institute of Health Sciences
2007
00