
16
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Karotı̇s arter stenozunda stent uygulaması regı̇onel anestezı̇ ı̇le selektı̇f şant kullanılarak yapılan karotı̇s endarterektomı̇ye alternatı̇fmı̇ dı̇r?
Serobrovasküler hastalıklar; risk faktörlerinin azaltılma çalışmaları ile özellikle gelişmiş ülkelerde sıklığında düşme izlensede hala erişkinlerde koroner arter hastalığı ve kanserden sonra önemli bir morbidite ve mortalite sebebidir.Toplum sağlığını ilgilendiren önemli bir sorun olarak güncelliğini korumaktadır. Buna mütakip yapılan çalışmalarda elde edilen sonuçlar ile yeni tedavi stratejileri geliştirme ve uygulama imkanı olmaktadır. Tüm inmelerin en önemli sebebini, karotis arterlerin aterosklerotik hastalığı oluşturmaktadır. İnternal karotis arter (İKA) darlıkları iskemik inmenin önemli nedenlerinden biridir. İnternal karotis arter darlığı sıklığı 6. dekatta %0.5 iken, 80 yaşın üzerinde %10 ulaşmaktadır.North America Symptomatic Carotid Endarterectomy Trial (NASCET) ve European Carotid Surgery Trial (ECST) çalışmalarında: %70 üzerindeki semptomatik İKA darlıklarında iskemik beyin felcinin önlenmesi açısından endarterektominin medikal tedaviye üstün olduğu gösterilmiştir.Teknolojik gelişmelere paralel olarak, balon anjiyoplasti ve stent kullanımı karotis endarterektomiye alternatif olarak ortaya çıkmıştır. Son yıllarda yapılan çalışmalarda endovasküler tedavinin karotis endarterektomiye eşdeğer, hatta ondan daha üstün olduğu bildirilmektedir. Karotid endarterektomi günümüzde extrakranial karotis hastalıklarının tedavisinde standart yöntem olarak kabul edilmektedir. Son 20 yılda anjioplasti ile başlayıp stent uygulamaların da eklenmesiyle giderek artış gösteren minimal invaziv endovasküler teknikler giderek daha sık kullanılmaya başlanmıştır.Yaptığımız çalışmada regionel anestezi altında selektif şant kullanılarak karotis endarterektomi yapılmış 82 hastanın sonuçları ile karotis artere stent uygulanan 39 hastanın sonuçları karşılaştırıldı. Her iki grub da demografik olarak belirgin farklılık yoktu, hastalar işlem sonrası komlikasyonlar majör SVO minör SVO yoğun bakım kalış süreleri antikoagulasyon tedavi farklılıkları mortalite tedavi maliyeti yönünden irdelendi. Minör SVO' nun stent grubunda anlamlı yüksek olduğu mortalitenin anlamlı yüksek olduğu tedavi maliyetlerinin anlamlı yüksek olduğu tesbit edildi.Günümüzde endovasküler tedavi endüstriyel gelişmeye parelel olarak yeni stent ve filtre tipleri ile özellikle reküren İKA stenozu ve boyuna radyasyon tedavisi almış hastalarda tercih sebebi olabilecekken regionel anestezi altında ve şant kullanılmadan yapılan karotis endarterektomi stent tedavisi ile kıyaslandığında hala çok daha güvenli çok daha ucuz mortalitesi ve morbiditesi çok daha düşük seçkin bir tedavidir. Semptomatik ve asemptomatik İKA stenozunun modern ve kompetan tedavisi söz konusu olduğunda karotis endarterektomi; güvenirlik, etkinlik, hız maliyet hesabı yapıldığında talepleri karşılamaktadır.
Kardiyoplejik sölüsyonlara eklenen karnitinin miyokard koruması üzerindeki etkileri
ÖZET Kardiyopleji sıvılarına lmg/ ml dozunda eklenen karnitinin, miyokard koruması üzerindeki etkileri aortokoroner bypass ve kapak replasmanı uygulanan toplam 32 olgu üzerinde metabolite, hemodinamik ve biyokimyasal yöntemlerle araştırıldı. Kardiyopleji sıvılarına karnitin eklenmediğinde, aortik kros klemp konulmasryla başlayan iskemik arrest dönemi sonunda, atriyumdan alınan doku örneklerinde karnitin düzeylerinin azaldığı, oysa lmg/ mi dozunda eklenen karnitin ile iskemik arrest süresi sonunda total karnitin düzeylerinde artış olduğu ve buna parelel olarak kontrol grubuna göre daha az laktik asit oluştuğu belirlendi. Eklenen kamitinin bir başka metabolik sonucu da reperfüzyon döneminde miyokardın oksijen tüketiminde görülen önemli artışlardı. Karnitin grubundaki olgulardan ameliyat sonrası ilk 24 saat içinde alınan kan örneklerinde miyokardiyal kretininfosfokinaz (CPK-MB) düzeylerinin daha az yükseldiği saptandı. Bununla birlikte yine aynı kan örneklerinde çalışılan kreatininfosfokinaz (CPK), serum glutamat oksalasetat transaminaz (SGOT) ve laktik dehidrogenaz (LDH) düzeyleri açısından her iki olgu grubu arasında fark yoktu. Ameliyat sonrası dönemde ölçülen kalp indeksi (Kİ) ve sorventrikül atmüş indeksi (LVSWÎ) değerlerinin, ilk 2 saatlik sürede karnitin kullanılan olgularda daha yüksek olduğu ve bu olgu grubunda pozitif inotropik ilaç kullanımının daha az gerektiği belirlendi.
Açık kalp ameliyatlarında pulsatil ve nonpulsatil dolaşım endokrin sistem üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması
ÖZET Açık kalp ameliyatlarının odak noktası, kalp ve akciğerlerin geçici bir süre için devre dışı bırakılması ve norma] dolaşım ile oksijenizasyonun sağlanabilmesi için kardiyopulmoner bypass işleminin gerçekleştirilmesidir. Normal dolaşım pulsatil iken, standart kardiyopulmoner bypass nonpulsatil karakterde bir akım sağlamaktadır. Alternatif bir yöntem olarak, vücudun doğasına uygun biçimde pulsatil dolaşım teknikleri geliştirilmiştir. Bu yöntemin genel doku perfüzyonunu ve dokulardaki oksijen kullanımını artırdığı; normale yakın refleks vazomotor kontrolü sağlayarak sistemik vasküler direncin artmasını engellediği ortaya atılmıştır. Ayrıca santral sinir sistemi, gastrointestinal sistem ve kompleman sistemi üzerinde de olumlu etkilerinin olduğu belirtilmiştir. Diğer yandan, konunun en tartışılan noktası hemoliz ile ilgili olduğu gibi, belirgin fizyolojik yararlarının olmadığına ilişkin iddialar da bulunmaktadır. Bu çalışmamızda, pulsatil perfüzyonun endokrin sistem üzerindeki etkilerini araştırmayı amaçladık ve Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Anabilim Dalı'nda açık kalp ameliyatı uygulanan 22 hasta, nonpulsatil ve pulsatil akım uygulanan iki grup halinde çalışmaya dahil edildi. Gruplar arasında yaş, vücut ağırlığı ve yüzeyi, ortalama perfüzyon basıncı, ortalama perfüzyon akımı, perfüzyon süresi, aortik kros-klemp süresi ve maksimal soğuma gözönüne alındığında anlamlı bir istatistiksel fark yoktu. Olguların hepsinde ameliyat öncesi (bazal değer), genel anestezi uygulandıktan sonra, perfüzyon başladıktan 30 ve 60 dakika sonra, ayrıca ameliyattan 24 saat sonra olmak üzere toplam 5 'er kez kan örnekleri alındı. Bu örneklerde TSH, T3, T4, Free T3, Free T4, ACTH, Kortizol, Aldosteron, Insulin, GH ve Glukoz düzeylerine bakıldı. İstatistiksel işlemler Mann-Whitney U ve BağımsızGruplar için Ortalamaların Karşılaştırılması testleri ile yapıldı, ilk iki örnek için gruplar karşılaştırıldığında, tüm bu parametreler yönünden anlamlı bir istatistiksel fark yoktu. TSH için, ölçüm sonuçlarının ortalamaları birbirine oldukça yakındı ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). Otuz ve 60.dakikalar için karşılaştırıldığında, T3 değeri pulsatil grupta belirgin olarak yüksekti (p<0.05). Perfüzyonun 30. dakikasında, FT3 sonuçları pulsatil grupta anlamlı olarak düşük çıkmıştı (p<0.05). T4 ve FT4 için, ölçüm sonuçlarının ortalamaları birbirine oldukça yakındı ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). ACTH ölçümlerinde ise, yalnızca 24. saat değerleri için pulsatil grubun ortalaması diğer gruba göre belirgin olarak yüksekti ve istatistiksel yönden anlamlı bir fark vardı (p<0.05). Kortizol için, 24. saat hariç, ölçüm sonuçlarının ortalamaları birbirine oldukça yakındı ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0.05). 24. saatte ise, sonuçların ortalaması, istatistiksel yönden anlamlı bir fark olmasa da, (ACTH ile uyumlu olarak) pulsatil grupta daha yüksekti. Aldosteron ölçümlerinde, her ne kadar aradaki fark istatistiksel yönden anlamlı çıkmasa da (p>0.05), düzeyler pulsatil grupta belirgin olarak daha düşük seyretti. Insülinin 60. dakikada pulsatil grupta daha düşük düzeylerde kaldığı saptandı ve iki grup arasındaki istatistiksel fark anlamlıydı (p<0.05). Glukoz ölçümlerinde de, perfüzyonun her iki döneminde pulsatil grupta değerler daha düşük olarak seyretti ve aradaki fark istatistiksel yönden anlamlı çıkmıştı. (p<0.05). Büyüme hormonunun ortalama düzeyi, perfüzyonun 60. dakikasında pulsatil grupta belirgin bir yükselme gösteriyordu (p<0.05). FT3 sonuçları pulsatil grupta daha düşük çıkarken, insülin değerlerinin yine aynı grupta düşük çıkması dikkat çekiciydi. Sözkonusu ikinci bulgu ise glukoz ölçüm ortalamalarıyla ve anti-insüliner hormonların düzeylerinin yüksekliğiyle uyumlu olarak kabul edildi.
Koroner arter baypas operasyonlarında otolog vena safena magna çıkarılmasında endoskopik, tünel ve standart yöntemin karşılaştırılması
49 8-)ÖZET: GirişrOtolog VSM koroner arter cerrahisinde kullanılan en yaygın baypas materyalidir.Genellikle Vena Saphena Magna standart uzun medail bacak insizyonu ile çıkarılıp hazırlanmaktadır.Fakat insizyon hattında iyileşme problemleri sıklıkla izlenrnektedirJVBnimal invaziv teknikler olan tünel ve son yıllarda kullanıma giren endoskopik VSM çıkarılması kullanıma girmiştir.Bu çalişmada,otolog VSM çıkarılmasında endoskopik yöntemin klasik ve tünel yöntemleri ile karşılaştırılması yapılmıştır. Gereç ve yönterruNisan 1998 ile Nisan 2000 arasında koroner baypas ameliyatı olan hastalardan randomize ve prospektif seçilen 40 hasta bu çalışmaya alınmiştir.Bu klinik çalışmada 10 hasta bulunan endoskopik VSM çıkarma yöntemi,15'er hasta olan tünel ve klasik yöntem ile karşilaşürilmıştır.Endoskopik grupta subkutan retraktör, damar dissektörü, ligaklip, endomakas (Ethicon Endosurgery) ve standart endoskopik ekipmanlar kaullanıldi-Standart yöntemde VSM hattı boyunca insiyon yapıldı ve ipek bağlama materyali kullanılarak usulüne uygun çıkarddıTünel yönteminde ise 4-5 cm'lik kesilerle VSMya ulaşılarak keskin ve kunt disseksiyonlarla Langenback retraktör yardımı ile aralıklı insizyonlar yaplldi-Tünel ve endskopik yönteminde çıkarılan VSM insizyonu boyunca Haemovak® dren yerleştirildi ve tüm gruplara elastik bandaj uygulanckStandart yöntemde fasiya,ciltaltı ve cilt,rünel ve endoskopik yöntemde sadece cilt sürürü konuldu-Postoperatif 2.gün sonrasında elastik bandaj yerine varis çorabı kullanıldı.Haemovac® postoperatif 2. günde çeküdi-Çalişmada bacak insizyonu ile ilgili olarak postop hastanede kalış süresi^cullamlan antibiyoterapi,ek antibiyotik ihtiyaci,üst bacak çapı,sizıntıJhematom,açık bakım süresycültür antibi- yogranynsizyon boyutujcomplikasyon yeri, maaliyet, postoperatif şikayet, ortalama VSM çıkarma süresi,VSM uzunluğu, kapalı pansuman günü, elastik bandaj süresi, drenaj miktarı, postoperatif ağrı skorlamasi(Vİsual Analogue Scale-VAS) karşılaştırıldı. SonuçlanTünel ve endoskopik grubunda çalışma sonunda kalsik gruba göre^nsizyon uzunluğunda,postoperatif ağnda^najor komplikasyon gel^iminde^nsizyonu kapama süresinde, insizyonu kapamada kullanılan sütür materyalinde azalma yanında mekemmel bir kozmetik sonuçla hasta memnumiyeti ile birlikte erken dönemde mobilizasyonda rahatlık sağlanmıştır.50 YorurruKlasik yönteme göre endoskopik ve tünel yöntemleri uygulanan hastalarda bacakataki insizyon sorunlarının daha az görüldüğü ve buna bağlı olarak hastanede kalış süresinin daha az olduğu,kullanılan sürür materyali miktarı ve kapama süresinin daha az olduğtynsizyon uzunluğunun daha az olduğu,postoperatif ağrının daha az gözlendiği ve buna bağlı olarak hastanın mobilize olma süresinin daha kısa olduğu gözlendiği için endoskopik ve tünel yöntemlerinin kullanımının daha uygun olduğu akılda tutulmalıdır.
İnternal torasik arter (İTA) greft açıklığının klinik-EKG eforlu EKG ve transtorasik doppler ile izlemi
8- ÖZET Koroner arter hastalığı ve yol açtığı klinik tablolar, gelişmiş ülkeler başta olmak üzere tüm dünyada mortallte nedenleri arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Koroner arter hastalığına bağlı olarak miyokardda oluşan perfüzyon bozukluğunu ortadan kaldırarak, morbidite ve mortalite insidansını azaltmak için kullanılan tedavi yöntemlerinden, biri de sol ön inen koroner arter (LAD)-sol internal torasik arter (LİTA) bypass grefti'dir. Bypass greftleri arasında en uzun süre patent kalabilen ve sol ventrikül fonksiyonunun korunmasında birinci derecede önemli olan bu greftte meydana gelebilecek bir fonksiyon bozuklunun erken tanısı prognostik açıdan önemlidir. Çalışmamız ; olgularda klinik, laboratuvar, EKG, eforlu EKG ve internal torasik arter greftinin akım karakteristiklerinin değerlendirilmesi, greft disfonksiyonunun erken dönemde saptanmasında renkli transtorasik Doppler tetkikinin yeri ve etkinliğini saptamayı amaçlamaktadır. Bu amaçla; Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi GKDC Anabilim Dalı'nda LAD-LİTA grefti uygulanmış 36 olgu ve çalışma grubunun preoperatif akım parametrelerini karşılaştırmak amacı ile kontrol grubuna dahil 21 olgu çalışmaya alınmıştır. İnceleme kontrol grubuna bir kez, çalışma grubuna preoperatif, erken postoperatif (7.-13. gün) ve geç postoperatif (4-6 ay) dönemde olmak üzere üç kez uygulanarak greft akım paterni ve karakteristikleri tespit edilmiştir. Kullanılan parametreler: akım paterni, maksimum sistolik akım hızı (Vmax), diastol sonu akım hızı(Vmin), ortalama akım hızı (Vmean), rezistif indeks (Rl), pulsatilite indeksi (Pl), akım volümü (V) ve damar çapı (D)'dır. Elde olunan parametrik veriler daha sonra istatistiki analize tabi tutulmuştur.Greft olarak kullanılan LİTA trifazik akım paternini kaybederek koroner arterin akım karakteristiği olan sistolodiastolik (bifazik) akım formunu kazanmaktadır. Akım karakteristikleri ise LİTA'nın koroner sirkülasyona dinamik uyumunu gösterecek şekilde değişime uğramaktadır. Bu değişiklikler; preoperatif akıma göre maksimum sistolik akım hızı, rezistif indeks ve pulsatilite indeksi değerlerinde düşme (p<0.05) diastol sonu akım hızı ve ortalama akım hızında artmadır (p<0.05). Akım volümü de olgularda mevcut LAD stenoz derecesine bağlı olarak r=0.6250 korelasyon düzeyinde artmaktadır. Greft akım karakteristiklerinde izlenen bu değişiklikler greft patensininin göstergeleridir. Renkli transtorasik Doppler inceleme yöntemi, greft akım paterni ve karakteristiklerindeki değişiklikleri kantitatif olarak saptayarak greft patensininin değerlendirilmesinde ve greftte oluşabilecek disfonksiyonunun erken dönemde saptanmasında kulanılabilecek noninvaziv ve güvenilir bir yöntemdir. Klinik izlem ve eforlu EKG testi desteğinde uygulanacak bir renkli transtorasik Doppler tetkikinin, koroner anjiografiye yönlendirilecek olguların seçiminde ve greftte stenoz saptanarak balon anjiyoplasti yada reoperasyon yöntemleri ile greft patensisi yeniden temin edilen olguların izleminde yararlı olacağı inancındayız.
Dacron ve PTFE (Polytetrafluoroethylene) vasküler protezlerin akım yüzeylerinde fibronektin birikiminin kalitatif ve kantitatif olarak karşılaştırılması
Küçük çaplı mekanik aort kapaklarında hemodinamik ölçümler ve postoperatif orta dönem sol ventrikül kitlesi üzerine etkileri
61 ÖZET Amaç:Bu çalışmanın amacı, 19 ve 21 mm küçük çaplı St.Jude ve CarboMedics marka bileaflet mekanik kapakların aort kapak replasmanı sonrasında hemodinamik performansının karşılaştınlmasıdır. Gereç ve Yöntem:Hastalar Grup 1 (19 mm Carbomedics), Grup 2 (19 mm St.Jude), Grup 3 (21 mm Carbomedics) ve Grup 4 (21 mm St.Jude) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Ameliyat öncesi, ameliyat sonrası 1. ay, 6. ay ve 12. ayda ekokardiyografîk ölçümlerle SVK, SVKİ ve Mean Gradiyent hesaplandı. Sonuçlar: Grup 1 ve 3' de SVK ve SVKİ' deki ameliyat soması azalma istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Grup 2 ve 4'de SVK ve SVKİ' deki ameliyat soması azalma da, istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p>0.05). Grup 1 ve 3' deki ameliyat öncesine göre ameliyat sonrası Mean Gradiyent' de grup 3' deki azalma grup 1 ' deki azalmaya kıyasla daha fazla görünmektedir. Bu sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p <0.05). Grup 2 ve 4' de ameliyat öncesine göre ameliyat soması Mean Gradiyent' deki azalma karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı (p>0.05). Tartışma: Sonuç olarak bizim bu çalışma ile ilgili yorumumuz; klinik ve grafik olarak SVK, SVKİ ve Mean Gradiyent' deki değişiklikler grup 2 ve grup 4' de (St.Jude marka bileafet mekanik kapaklarda) daha iyi olduğu yönündedir. Her iki marka karşılaştırıldığında sadece grup 1 ve grup 3' de Mean Gradiyent değişikliği istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Klinik ve grafik olarak daha iyi sonuçlar elde ettiğimiz 19 ve 21 mm küçük çaplı St.Jude marka kapaklarda sonuçların tamamının istatistiksel olarak anlamlı çıkmamasının nedenin, düşük hasta sayısı olduğu düşüncesindeyiz.
Periferik kronik tıkayıcı damar hastalıklarında lomber sempatektominin önemi
Travmatik arteriovenöz fistüller ve tedavisi
Mediastinoskopi çeşitlerinin tanı ve cerrahi tedavi öncesi değerlendirmelerdeki önemi
Travmatik hemotoraklarda cerrahi prensipler
Fenol ile interkostal sinir blokajının postopertuvar devredeki solunum fonksiyonlarına etkisi
Malign plevral efüzyonlarda ve malign mezotelyomada plevral sıvı hücrelerinde görülen kromozom düzensizlikleri
ÖZET Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Kalp ve Damar Cerrahisi Kliniğiyle Göğüs Hastalıkları ve Tüberküloz Klinikleri'nde plevral efüzyon tanısıyla yatan hastalar, benign olaylar, enfeksiyon ve travmatik nedenler ekarte edilerek çalışmaya alındılar. Malign mezotelyoma (MM) tanısı almış olan hastaların sayısı 9'du. Yaş ortalaması 73 ± 7.1, erkek/kadın oranı 4/5 idi. Plevral efüzyon (PE) grubunu oluşturan hastalarımızın sayısı 12 idi. Yaş ortalaması 53.4 ± 12.3, erkek/kadın oranı da 9/3 idi. PE'lu hastalanmızı 7'sinde malignite sonradan kanıtlanırken 5'inde benign nedenler bulundu. Hastalardan plevral sıvı örnekleri torasentez ve kapalı toraks drenajı yöntemleri kullanılarak alındı. Tıbbi Biyoloji ve Genetik AD laboratuarında plevra sıvısı örneğindeki hücreler kültürlenerek kromozomal analizleri yapıldı. Bulunan sonuçlar sitoloji ve lenf biyopsisi yöntemleriyle karşılaştırıldı. PE grubunda sitogenetik incelemeyle malignite tanısı konma oranı % 71,5; başarısızlık %14,3; yanlış negatiflik % 14,3 idi. MM grubunda sitogenetik incelemeyle malignite tanısı konma oranı % 78; başarısızlık % 11; yanlış negatiflik % 11 bulundu. Her iki grupta da, hem sitolojik hem de lenf nodu biyopsisine göre sitogenetik incelemenin üstün olduğu görüldü (p<0,05). Kitle biyopsisi ise en üstün tanı yöntemiydi. MM grubunda kromozomal düzensizlikler daha belirgindi. Sitogenetik inceleme süresi 1 1 ± 2 gündü.
Periferik damar yaralanmalarında venöz otgreft uygulamaları ve alınan neticeler
Akut pulmoner hipertansiyon oluşturulan köpeklerde hipertonik sodyum+sodyum nitroprussiat ve hipertonik sodyum+nitrogliserin etkilerinin %0.9 izotonik ile karşılaştırılması
ÖZET Akut pulmoner arter tıkanmalarında oluşan şiddetli hipotansiyon ve şokta hipertonik NaCl'nm etkisi ve oluşan pulmoner hipertansiyonun düşürülmesinde sodyumnitroprussiat ve nitrogliserinin etkilerinin karşılaştırılması amacı ile Dicle Üniversitesi Göğüs Kalp Damar Cerrahisi uzmanlık tezi olarak DÜSAM (Dicle Üniversitesi Sağlık Araştırma Merkezi) 'nde 11 'i dişi, 9'u erkek köpek üzerinde çalışıldı. Deneklerin en küçüğü 6 aylık en büyüğü 2 yaşındaydı. Ortalama ağırlıkları 19 kg olarak saptanmıştı. Tüm köpekler genel anestezi altında uyutularak operasyona alındılar. İnvaziv arter basınçları ölçümleri, sağ femoral arterden monitör yardımıyla yapıldı. Deneklerin hepsine sol torakotomi uygulanıp 5. İCA'dan toraksa girildikten sonra önce sol sonra sağ pulmoner arter gevşek olarak teyp ile dönüldü. Bu işlemden sonra pulmoner arter kanülü yerleştirilip ortalama pulmoner arter basınçları monitör yardımıyla kaydedildi. Sağ ana pulmoner arter ve sol alt lob pulmoner arter ligasyonu yapıldıktan sonraki 3'-5'-10'-13'-15r-18'-2r larda pulmoner arter ve ortalama arter basınçları kaydedildi. Deneklerin yarısına oluşan pulmoner hipertansiyonu düşürmek amacıyla sodyumnitroprussiat diğer yarısına nitrogliserin verildi. Bu ilaçların verilmesinden sonraki pulmoner arter basıncı ölçümleri kaydedildi. Deneklerde hipotansiyon ve şok durumu görüldüğünde % 7.5'luk NaCl infuzyonu yapıldı. Kontrol grubu olarak izotonik kullanıldı. Sodyumnitroprussiat + %7.5 NaCl verilen grupta ortalama arter basınçları sodyumnitroprussiat + %0.9 izotonik verilen gruba göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde arttı. Nitrogliserin + %7.5 NaCl verilen grupta ortalama arter basmçlarındaki nitrogliserin + % 0.9 NaCl grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. 37