
54
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde karvedilol'un etkilerinin araştırılması
Spinal kord iskemi reperfüzyon yaralanması üzerine bir rat modelinde karvedilol'un etkilerinin araştırılması adlı çalışmamızda spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarının azaltılmasında veya engellenmesinde Karvedilol etkinliğini değerlendirmek için bu çalışma planlamıştır. Çalışmada 32 adet Sprague-Dawley dişi rat 4 gruba ayrılarak yapılmıştır. 1. Grup kontrol grubu olarak belirlendi. Kontrol grubu dışındaki gruplara Abdominal Aort'a 45 dakika klip kompresyonu uygulandı. 3. Gruba Karvedilol, 4. Gruba metil prednizolon intraperitoneal yoldan uygulandı. Tüm gruplara 1. Ve 24. Saatte Tarlov skalasına göre motor muayene yapılarak 24 saat sonra tüm rat modellerinin spinal kordları çıkartıldı. Histopatolojik inceleme ve MDA düzeyi tayini için spinal kord doku örnekleri alındı. Sonuç olarak; Karvedilol, spinal kord iskemi-reperfüzyon hasarlanmasını azaltmada veya önlemede yeterli etkinliğe sahip olmadığı anlaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: Spinal Kord, İskemi, Reperfüzyon, Karvedilol, Metilprednizolon
Serebral iskemi ve reperfüzyonda L-name ve steroidlerin değişen no düzeyleri ve enfarkt hacimleri üzerine olan etkileri
ÖZET Serebral iskemi ve reperfuzyonda NO düzeylerinin yükseldiği bilinmekte olup çalışmamızda da çeşitli aşamalarda yapılan NO düzeyi tayini ile bu artışı gözledik. İskemi ve reperfuzyonda yükselen NO 'nun birbirine zıt iki etkisi bulunmaktadır. Endotelyel NO serebral kan akımını artırarak nöroprotektif rol oynarken nöronal NO ortamda sürepoksit anyonu ile birleşerek potent nörotoksik ajan olan peroksinitrit oluşumuna neden olmaktadır bu da reperfüzyon hasarının temel mekanizmasını oluşturmaktadır. İnvivo koşullarda nörotoksik etki hakimdir. Çalışmamızda kullandığımız L-NAME gibi nonspesifık enzim inhibitörlerinin nöroprotektif etki yarattığının gözlenmesi de bu görüşü desteklemiştir. Çalışmamızın amacı L-NAME ve steroidlerin hem iskemi ve reperfüzyondaki değişen NO düzeylerine olan etkisini gözlemek hem de MCA'nın monofilaman oklüzyon yöntemi ile tıkanması sonucu oluşturulan geçici iskemi sonrası gelişen enfarkt boyutlarına olan etkilerini incelemekti. Çalışmada iskemi-reperfüzyon esnasında NO düzeylerinin yükseldiği, bu yükselmenin L-NAME ile steroidlere nazaran daha fazla önlenebildiği gözlendi. Enfarkt boyutlarında ise L- NAME kontrol gruplarına nazaran belirgin bir küçülme sağlarken steroidlerin enfarkt boyutları üzerinde istatistiksel olarak anlamlı bir değişme yaratmadığın gözledik. Bu sonuçtan da kısmen steroidlerin sistemik yan etkileri sorumlu tutuldu. Sonuç olarak NO, iskemi ve reperfüzyon sürecinde yükselen önemli bir mediyatördür. Güçlü bir nöroprotektif etki için sistemik yan etkiye yol açmadan selektif olarak nNOS sentezinin inhibisyonu gereklidir. 62
Riociguat ve momordica charantia (Kudret narı)'nın tavşanlarda oluşturulan deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazm üzerine etkileri
Amaç: Serebral vazospazm, subaraknoid kanamayı takiben mortalite ve morbiditeyi belirleyen en önemli komplikasyondur. Vazospazm tedavilerinin etkinliği henüz istenilen düzeyde değildir. Pulmoner hipertansiyon (PHT) tedavisinde kullanılan Riociguat bir guanilat siklaz aktivatörüdür. Guanilat Siklaza (GC) direkt etki ederek cGMP'a dönüşümünü sağlar ve GC'nin nitrik oksit (NO) duyarlılığını artırarak etki eder. NO, hücre içi kalsiyum miktarını azaltarak düz kasın gevşemesini sağlar. Ülkemizde kudret narı olarak tanınan dünyada yaygın olarak acı küspe veya acı kavun olarak bilinen Momordica Charantia'nın yapılan çalışmalarda ekstratlarının, güçlü antioksidan ve serbest radikal süpürücü aktiviteye sahip olduğu gösterilmiştir. Çalışmamızda deneysel SAK modeli ile oluşturulan vazospazm üzerinde uygulanacak ilaçların; baziler arter çapında ki değişikliklerin belirlenmesi ve olası nöroprotektif etkilerinin morfolojik, histopatolojik ve immünhistokimyasal açıdan değerlendirmesi ve araştırılması amaçlanmaktadır. Materyal ve Metot: Bu çalışmada 2,5-4 kg ağırlığında, erkek, Yeni Zelenda beyaz tavşanları kullanıldı. Kontrol (n:7), SAK (n:7), Riociguat (n:7), M.Charantia (n:7) grupları olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Kontrol grubu dışında SAK oluşturulan diğer gruplardan; riociguat grubuna SAK'ı takiben 10 mg/kg Riociguat, 3 gün boyunca, (1x1/24 saatte bir doz) peroral yolla uygulandı, SAK+M.Charantia grubuna SAK sonrası 500 mg/kg 3 gün boyunca, (1x1/24 saatte bir doz) per oral verildi. 72 saatin sonunda perfüzyon ve fiksasyon işlemini yapılarak beyin, beyincik ve beyinsapı çıkarıldı ve histopatolojik incelemeye alındı. Baziler arterin lümen alanı ve duvar kalınlığı, damar duvar yapısı ve serebral doku morfolojik, histopatolojik ve immunuhistolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Histolojik ve morfometrik incelemede SAK modeli uygulanan hayvanların vasküler yapılarında gözle görülür kontraksiyon, baziler Arter çevresinde yoğun eritrosit birikimi, daralmış arter lümeni ve perivasküler alanda ödem tespit edildi. Riociguat grubunda baziller arter çaplarının kontrol grubuna benzer, etkili vazodilatasyon sağlanmış, eritrosit birikimi ortadan kalkmış ve lümenleri açık izlenmiştir. Momordica Charantia grubunda ise baziller arterde etkin bir dilatasyon ve doku etrafında hemorajik birikim ve yer yer eritrosit agregasyonları saptanmıştır. Histopatolojik incelemede beyin sapı ve serebral doku kesitlerinde SAK grubunda nöroglial hücreler, nöron çekirdeklerinde piknotik değişiklikler ve kan beyin bariyerinde bozulma görülmüştür. Riociguat deney grubunda genel hücre ve çekirdek yapısının kontrol grubuyla uyumlu olduğu saptanmıştır. Momordica Charantia deney grubunda, SAK grubundaki değişikliklerin bir kısmı izlenmiş ve nöral dokunun genel yapısı kontrol grubuna benzerdir. Hücre yapıları düzensiz olmasına ve çekirdek yapılarındaki değişikliklere rağmen morfolojik yapı korunmuştur. Riociguat grubunun aksine nöral dokuda kısmi hemorajik infiltrasyon bulunmuştur. Sonuç: Tavşanlarda SAK sonrası gelişen vazospazmda uygulanan Riociguat ve M.Charantia, vazodilatör ve antiinflamatuvar etkileriyle SAK' ın neden olduğu vazospazmın önlenmesi veya etkilerinin geri çevrilmesinde etkinliği ve buna bağlı gelişen iskemide nöroproteksiyon sağladığı görülmüş olup vazospazm tedavi yaklaşımlarında kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: Subaraknoid kanama, Vazospazm, Riociguat, Momordica Charantia
Mikrodiskektomi(ligamentum flavumun korunması)klinik ve radyolojik analiz
ÖZETHalil İbrahim GündüzMikrodiskektomi (Ligamentum Flavumun Korunması):Klinik ve Radyolojik AnalizDisk cerrahilerinde postoperatif bel ağrısı ve radikülopatinin en sık nedeni epiduralfibrozis ve rekürrens herniasyondur. Diskektomi sonrası oluşan epidural fibrozisin etkilerisadece hasta ve doktor arasında bir problem olarak kalmayıp, tıbbi masrafların yanısıra iş veüretkenlik kaybına da yol açtığı için önemli oranda ekonomik bir yük getirmekte vesosyoekonomik bir problem olarak karşımıza çıkmaktadırSeksen Hasta randomize olarak iki gruba ayrıldı. Grup-1'deki hastalara klasikmikrolomber diskektemi ve Grup-2'deki hastalara ise ligamantum flavum korunarakmikrolomber diskektomi yapıldı. Hastalara preoperatif ve postoperatif altıncı ayda VizuelAnalog Skala (VAS) formu ve Düzeltilmiş Oswestry Özğürlük Sorgulama (DOÖS) formuverildi. Preoperatif ve postoperatif bulgular istatistiksel olarak t-test ile karşılaştırıldı. Bütünhastalara postoperatif altıncı ayda postoperatif fibrozis ve skar gradesini belirlemek içinManyetik Rezonans Görüntüleme (MRG) yapıldı. Bütün hastalara postoperatif altıncı aydaprolonun ekonomik ve fonksiyonel takip skalası verildi. Grupların bulguları Chiqure test ilekarşılaştırıldı.Ligamentum flavumun korunduğu ve korunmadığı her iki grupta da klinik sonuçlarmemnun edicidir. Fakat Ligamentum flavumun korunduğu grupta daha iyi sonuçlar eldeedildi. Ligamentum flavumun korunduğu grupta postoperatif altıncı ayda lokal fibrozis dahaazdı.Bu koruyucu cerrahi teknikte lomber disk cerrahisinden sonra fibrozisle ilişkilikomplikasyonları azaltabileceği kanaati oluşmuştur.Anahtar kelimeler: Epidural fibrosis, Ligamentum flavum, Microlumbardiscectomy, Postoperative fibrosis.1
Lomber dar kanal ve lomber disk hastalarının oswestry fonksiyonel ağrı değerlendirilmesi skalası ile klinik sonuçları
Beyin ve sinir cerrahlarının en çok karşılaştıkları hastalık olan lomber disk hernileri, iş gücü ve maddi kayıplara neden olan hastalıkların başında gelir . Lomber disk hernisi en sık genç ve orta yaş hastalarda görülür. Olguların % 70' i 30?50 yaş arasında iken, % 10'u 60 yaşını geçmiştir. Ağrı ve diğer bulgular duyarlı yapıların irritasyonuna bağlı olarak ortaya çıkar. Bel ağrısının kökeni anulus fibrozusun posterior kısmı, posterior longitudinal ligaman (PLL), faset eklem kapsülü ve periosttur. Herniasyonla anulus fibrosus rüptüre olur ve PLL gerilir. Lomber disk herniasyonu ile bel ağrısının ortaya çıkmasının nedeni PLL ve anulus fibrozusun etkilenmesidir (40).Hastaların % 15'i her türlü tedaviye rağmen operasyona gider. Son bir yıl içinde Kliniğimizde flaviotomi ile mikroşirürjik diskektomi yöntemiyle ameliyat edilen 286 hasta incelendi. Hastalara preoperatif ve postoperatif 3. ay Oswestry Ağrı Skalası formu uygulandı. Operasyon sonrası ileri düzeyde anlamlı iyileşmeye rastlandı. Ayrıca olguların preoperatif ve postoperatif Oswestry değerlerindeki iyileşme de ileri düzeyde anlamlı bulundu.Lomber spinal stenoz, ileri yaşlarda bel ve alt ekstremite ağrılarının sık görülen bir nedenidir. Spinal stenozlu hastalar yaşlı ve uzun süredir bel ağrısı olan kişilerdir. Spinal kanal ve sinir kökü kanalı çevresinde kemik ve bağ dokularındaki değişiklikler, disk dejenerasyonu, ligaman ve faset hipertrofisi, osteofit oluşumları sonucu hastalarda lomber spinal dar kanalın belirti ve bulguları ortaya çıkar. En sık bel ağrısı, bacak ağrısı, nörojenik kladikasyon ve sfinkter kusuru yakınmaları ile başvuran hastalarda yaşam kalitesi düşer. Konservatif tedavinin yarar sağlamadığı olgularda, sinir kökleri basısının cerrahi olarak dekompresyonu gereklidir. Spinal stenoz olgularında klasik yöntem olan total laminektomi ameliyatları sonrasında hastalarda instabilite bulguları ortaya çıkması ve bu ameliyatlar sonrası yaşlı hastalarda bazı komplikasyonların artması, cerrahları minimal invaziv cerrahi yöntemlere yöneltmiştir. Kliniğimizde uygulanmakta olan tek taraftan yaklaşımla bilateral mikrodekompresyon yöntemi, stabiliteyi bozmadan, düşük komplikasyon oranına sahip ve hastalarda erken mobilizasyonu sağlayan bir yöntemdir. Bu çalışmada 49 olgu prospektif olarak incelendi. Hastalara preoperatif ve postoperatif Oswestry Ağrı Skalası formu uygulandı. Operasyon sonrası ileri düzeyde anlamlı iyileşmeye rastlandı. Ayrıca olguların preoperatif ve postoperatif 3. ay Oswestry değerlerindeki iyileşme de ileri düzeyde anlamlı bulundu.Anahtar kelimeler: Oswestry Ağrı Skalası, flaviotomi ile mikroşirürjik diskektomi, lomber spinal stenoz
Ağır kafa travmalarında serumda protein S100b ve nöron spesifik enolaz'ın prognostik değeri
Künt kafa travması günümüzün en ciddi sağlık problemlerinden birini teşkil eder ve epidemiyolojisi daha fazla incelemeyi hak eder. Unutmamak gerekir ki yaralanma, sakatlık, ölüm ve iş gücü kayıplarına yol açan kafa travmalarını önlemek kayıpları ödemekten hem ucuz, hem daha insancıldır. Genel olarak tüm travmalarda ölümlerin %40' ı koruyucu hekimlik hizmetleri ve halkın eğitimi ile önlenebilecek ölümlerdir. Bu sonuca travmadan korunmayı, tüm topluma bir yaşam tarzı olarak benimsetmek ve uygulama alışkanlığı kazandırmakla ulaşılabilir.Travmatik beyin hasarı sonrası tanı konulması ve prognoz tahmini; akut durumun yönetimi, aileye tavsiyelerde bulunmak ve rehabilitasyon servislerinin hazırlığı için önemlidir. Ancak günümüzdeki klinik ve radyolojik göstergeler standardizasyon, subjektivite ve maliyet sorunları içerir. Bu nedenle yeni bir stratejiye dolayısıyla klinik biyokimyasal biyobelirteçlere ihtiyaç bulunmaktadır.Biyobelirteçler, yalnız başlarına ve tek ölçümle yeterince hassas değildir ancak destekleyici olarak kullanılmaları avantaj sağlar.Avrupa' da S100B hızlı şekilde ölçülebilmekte; eğer normalse baş BT' sine gerek duyulmamaktadır. Ancak Birleşik Devletler' de biyobelirteçlerin herhangi biri için, böylesi bir klinik kullanım henüz onaylanmamıştır. Yaptığımız çalışmada travmaya sekonder cevaptaS100B proteini daha anlamlı bulunmuştur.Biyobelirteçlerin kullanımında temel engellerden biri, kötü prognoz için cut-off değeri konusunda fikir birliği olmamasıdır. Ayrıca post-travmatik nöbet veya hipoksemi, önceki felçler ya da kırıklar biyobelirteçler üzerinde değişime yol açarak akıbet tahminin olumsuz etkileyebilir.Klinik kararda biyobelirteçlerin rehberliği için aşılması gereken engeller; yaygın kullanım, biyobelirteçlerin cut-off değerlerinin tanımlanması, kontrol grubu ile uyumlu homojen bir çalışma popülasyonu ve tutarlı-titiz prognoz ölçümleridir.Buna göre ağır kafa travmalı hastalarda prognozu belirlemede serun S100B ve NSE düzeyleri GKS, GOS gibi basit fakat biraz sübjektif travma skorlama sistemlerine alternatif, kolay, ucuz ve objektif bir ölçüt olarak kullanılabilir. Hasara uğruyan dokuların daha çok glial ya da nöronal mı olduğunun tahmininde, hastalık prognozunun saptanmasında, hasar büyüklüğü ve uygulanacak tedavi stratejisinin belirlenmesinde, hastalıkların ayırıcı tanısında ve tedavi etkinliğinin belirlenmesinde değerli bilgiler verir. Ancak bu konuda daha çok sayıda ve geniş çalışmalar yapılması gerekmektedir.
Akut kafa travması ve subaraknoid kanama vakalarında BOS kreatin fosfokinaz enzim değişiklerinin incelenmesi
Dimethyl sülfaxyde ile post travmatik cerebral ödem tedavisi
İntrakranial beyin abseleri
Travmatik beyin ödemine bağlı artmış intra kranial basıncın mannitol ile kontrolü
Deneysel omurilik yaralanmasında metilprednizolon ve eritropoetin birlikteliğinin etkinliği
ÖZET İskeminin sonrası dokuda serbest radikaller birikerek omurilikte hasarının oluşmasında önemli rol oynamaktadır. Metilprednizolon potent bir fipidperoxidasyon inhibitörüdür, ama Braughler ve arkadaşlarının yaptıkları çalışmada travmatik spinal kord da metilprednizolonun yeterli doku konsantrasyonuna ulaşamadığı görülmüştür p?). Yapılan çalışmalarda Eritropoietin'in antioksidan, antienflamatuvar(io7,i25) ve vazodilatatör (us) etkisinin olduğu görülmüştür. Biz yaptığımız çalışmada Eritropoietin ile metilprednizolon'un biyoyararlanımını arttırabilir miyiz sorusuna cevap aradık. Çalışmamızda iki parametreye baktık 1 -Ratlarm nöromotor(swimming testi ile) yanıtı 2- Histopatolojik inceleme yapıldı. Yaptığımız çalışmada 48 adet rat kullanıldı. Nörolojik fonksiyon tesetlerinden sonra histopatolojik inceleme yapıldı. OY, anevrizma küp modeli ile oluşturuldu. İşlem sonunda bütün ratlarm paraplejik olduğu gözlendi. Kör olarak, kontrolgrubu, metilprednizolon grubu, EritropoietinlOOOi.ü./kg tek doz, Eritropoietin 1 000i. ü./kg üç doz, Eritropoietin 1 000i. ü./kg tek doz + Metilprednizolon, ve Eritropoietin 1000i. ü./kg üç doz + Metilprednizolon grupları oluşturuldu. Yaptığımız çalışmada Eritropoietin 1 000i. ü./kg tek dozda intraperitoneal Eritropoietin 1 000i. ü./kg üç dozda intraperitoneal olarak verildi. Metilprednizolon 30 mg / kg bolus, 5.4 mg / kg sekiz saat boyunca verildi. İşlem sonucunda diğer dört grubun skorları, kontrol grubundan istatiksel olarak anlamlı olduğu gözlendi.. Yaptığımız çalışmada kontrol grubu ile Metilprednizolon grubunu değelendirdiğimizde ortaya çıkan fark istatiksel açıdan anlamlı bulunmuştur. ( P<0,01 )Nöromotor fonksiyon testleri (swimming testi ile)sonuçlarma göre; Kontrol grubu ile Eritropoetin 1000 ünite grubunu değerlendirdiğimizde ortaya çıkan fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. ( P<0,01 ) Kontrol grubu ile Eritropoetin 3000 ünite grubunu değerlendirdiğimizde ortaya çıkan fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. ( P<0,01 ) Kontrol grubu ile Eritropoetin 1000 ünite + Metilprednizolon grubunu 51değerlendirdiğimizde ortaya çıkan fark istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (P<0,01) Kontrol grubu ile Eritropoetin 3000 ünite + Metilprednizolon grubunu değerlendirdiğimizde ortaya çıkan fark diğer gruplardan istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (P<0,01) Bu durum, Eritropoetin 3000 ünite+ metilprednizolon birlikteliğinin omurilik zedelenmesi sonucu oluşan nörolojik fonksiyon kaybının anlamlı derecede düzeldiğini gözlemledik., mevcut çalışmamızın devam edecek çalışmalar ile desteklenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. 52
Deneysel hayvan modelinde ağır kafa travması sonrası intrakarotid mannitol infüzyonunun beyin ödemi üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, ağır kafa travması oluşturulan ratlarda, mannitolün intravenöz ve intrakarotid olarak uygulanmasının beyin ödemi üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlandı.Gereçler ve yöntem: Wistar Albino türü 24 adet dişi sıçanın oluşturduğu dört grup çalışmaya alındı. Oluşturulan gruplar şu şekildeydi: Grup 1: Sham (Anestezi uygulanıp travma oluşturulmayan grup), Grup 2: Travma uygulanan, tedavi uygulanmayan, Grup 3: Travma uygulanan, tedavide mannitol %20'lik 1 gr/kg intravenöz verilen, Grup 4: Travma uygulanan, tedavide mannitol %20'lik 1 gr/kg intrakarotid verilen gruplardı. Kafa travması oluşturduktan bir saat sonra 3. ve 4. gruplara 1 gr/kg mannitol uygulandı. Travma sonrası 4. saatte sakrifikasyon sonrası biyokimyasal olarak beyin dokusunda malondialdehid (MDA) ve katalaz düzeyleri bakıldı. Doku örnekleri rutin histolojik doku takibinden geçirilerek, prefrontal korteks kesitlerinde hücre sayımı yapıldı.Bulgular: Travma oluşturulan grupta sham grubuna göre nöron sayılarının anlamlı oranda azaldığı görüldü. İntravenöz ya da intrakarotid mannitol uygulaması ile nöron sayılarının sham grubuna yakın olması sağlandı. Histopatolojik incelemede, uygulama yöntemleri arasında anlamlı fark gözlenmedi. Sağ karotid arterden mannitol uygulamasında sağ hemisferlerden elde edilen sonuçların istatistiksel olarak anlamlı olmasa da intravenöz gruba göre daha iyi olduğu görüldü. Beyin dokusunda biyokimyasal olarak ölçülen MDA düzeylerinin, travma grubunda sham grubuna göre belirgin olarak arttığı gösterildi. Travma sonrası intravenöz mannitol tedavisi verilmesi ile MDA düzeylerinin anlamlı ölçüde azaldığı gösterildi. İntrakarotid mannitol verilen grupta beklenenin aksine MDA düzeylerinin arttığı görüldü. Katalaz düzeylerinin, kafa travması grubunda sham grubuna göre artması beklenirken azaldığı görüldü. Sadece travma uygulanan gruba göre intravenöz ve intrakarotid mannitol gruplarında katalaz düzeylerinin yükseldiği görüldü. İntrakarotid mannitol grubunda katalaz düzeyleri intravenöz mannitol uygulanan gruba göre daha yüksekti.Sonuç: Sonuç olarak, kafa travması sonrası yapılan intrakarotid mannitol tedavisi sağ hemisfer hücre sayımı sonuçları açısından bakıldığında intravenöz kullanıma göre istatiksel olarak anlamlı olmasa da daha iyi sonuçlar vermiştir. MDA ölçümü sonuçlarının intravenöz uygulama lehine biraz daha iyi olması mannitolün lokal uygulanımda oksidatif stresi artırmasıyla açıklanabilir. Katalaz ölçüm sonuçları, literatürde olduğu gibi henüz katalazın travmadaki rolünün ortaya konamaması ile açıklanabilir.Anahtar kelimeler: Ağır kafa travması, beyin ödemi, mannitol
Çocukluk çağı kafa travmalarında klinik analiz
ÖZETGiriş ve Amaç: Bu çalışmada 43 tip 1 diyabetik erişkin ve 41 kontrol grubunukarşılaştırarak osteoporoz ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.Olgular ve Yöntemler: Hasta ve kontrol grubunun kemik minerak dansitesi DEXAyöntemi ile ölçüldü. Her iki grubun yaş, boy, ağırlık, BMI, bel/kalça çevresi, günlük Caalımı belirlendi. Kemik yıkım markırı olarak deoksipiridinolin, piridinolin, idrarda Cave fosfor, kemik yapım markırı olarak osteokalsin, ALP, IGF- 1, IGF-BP3 her iki gruptaölçüldü. Ayrıca plazma HbA1c, kortizol, albumin, LDL, trigliserit çalişıldı. Diyabet vekontrol grubunun kreatinin klirensi hesaplandı. Her iki grubun karşılaştırılmasındaindependent t testi ve ki-kare testi kullanıldı. Korelasyon analizleri için pearsonkorelasyon testi kullanıldı.Bulgular: Diyabetik grupta lumbal total BMD (sırasıyla 0.88±0.1, 0.93±0.1 g/cm² ;p<0.05), total femur BMD (sırasıyla 0.93±0.14 , 0.99±0.1 g/cm²; p<0.05) ve total femurZ- skoru (sırasıyla -0.16±1, 0.53±0.7 , p<0.005) kontrol grubuna göre istatistiksel olarakdüşük saptandı. Yaş, boy, ağırlık, BMI, bel/kalça oranı, günlük Ca alımı bakımındangruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). İdrar DPD/ kreatinin düzeyi (sırasıyla7.6±6.1, 4.9±3.8 pmol/µmol; p<0.05), kan ALP düzeyi ( sırasıyla 113±62, 74±18 U/L;p<0.001), IGF-BP3 düzeyi ( sırasıyla 5.4±0.9, 4.7±1 µg/ml; p<0.001) istatistiksel olarakyüksekti. Diyabet grubunun kreatinin klirensi kontrol grubuna göre istatistiksel olarakdüşük saptandı (sırasıyla, 80±24 ml/dk, 95±17 ml/dk. p<0.01). Serum kortizol düzeyleridiyabet grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak yüksek saptandı (sırasıyla,14.7±3 µg/dl, 12.8±2.7 µg/dl, p<0.005). Her iki grupta bakılan HbA1c ile total lumbalve sol kalça BMD arasında negatif korelasyon saptandı. (sırasıyla, r=-0.260 p<0.05, r=-0.242 p<0.05 )Sonuçlar:1- Tip 1 diyabetik hastalarda kemik mineral dansitesinde azalma vardır. Artmışkemik turnoveri bunun neden olabilir.2- Tip 1 diyabetik hastalarda artmış kortizol düzeyi kemik mineral dansitesindeazalmadan sorumlu olabilir.3- Tip 1 diyabetik hastalarda kötü metabolik kontrol kemik mineral dansitesindeazalmaya katkıda bulunuyor olabilir.Anahtar kelimeler: Osteoporoz, kemik mineral dansitesi, deoksipiridinolin, tip 1 diybet2
Endoskopik transsfenoidal üçüncü ventriküle yaklaşım anatomik çalışması(kadavra anatomik çalışması)
Giriş-Amaç: Çalışmamızın amacı kranyumun merkezinde ve orta hatta bulunan üçüncü ventriküle veya burada bulunan lezyonlara komşu vasküler ve nöral yapılara zarar vermeden endoskopik transsfenoidal cerrahi (ETC) yaklaşımla güvenli ulaşmak ve komşu anatomik yapıları tanımlamaktır. Materyal&Metod: Çalışmamız Yeditepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirürji Laboratuvarında gerçekleştirilmiştir. Kadavralamız silikon boya enjekte edilmiş %70 alkoldde bekletilen materyallerdir. Aesculap Full HD endoskop ünitesi ve 0-30 derece rijit düz ve açılı teleskoplar ve profesyonel dijital fotoğraf makinesi(Canon EOS 200D) kullanılarak anatomik yapılar görüntülenmiştir.Bulgular: Spesmenlerde ETC yaklaşımla sella tabanına ulaşıldı. Bu sırada komşu kavernöz sinüs, sfenoid sinüs, internal karotid arterler (IKA), hipofiz bezi gibi kafa tabanındaki nörovasküler yapılar ve bunların aşılması ile derin bir kavite olan üçüncü ventriküle ulaşılarak cerrahi uygulandı. Böylece anatomik yapıların görüntülenmesi ve uygulanan cerrahinin sınırlarının tanımlaması sağlanmıştır. Sonuç: Endoskopik transsfenoidal olarak kafa tabanı yapıları aşılıp üçüncü ventriküle ve lezyonlarına ulaşımda endoskopik yaklaşımın gelişen teknolojik ve cerrahi deneyimlerin gelişimleri ile doğal bir koridor olan nazal kaviteden en derin gibi duran anatomik bölgelere ulaşılması ilerleyen dönemde standart bir uygulama haline gelmesi olası bir durum olabilir. Anahtar Kelimeler: Endoskop, Transsfenoidal, Kafa Tabanı, Üçüncü Ventrikül
Ratlarda deneysel subaraknoid kanama ile oluşturulan serebral vazospazm etyopatogenezinde rol oynayan apopitozis ve lipid peroksidasyonunun önlenmesinde sildenafil'in rolü
Subaraknoid kanama sonrası gelişen vazospazmın meydana gelişi ve oluşum mekanizmaları ile ilgili yapılan klinik ve labaratuar çalışmalar neticesinde, bu patolojik durumun multifaktöriyel ve içiçe girmiş bir çok biyokimyasal reaksiyonlar sonucunda oluştuğu düşünülmektedir. Ancak anevrizma rüptürü neticesinde subaraknoid alana olan kanamada eritrositlerin hemolizi sonucunda ortaya çıkan oksihemoglobinin, vasküler ve nöronal yapılarda patolojik süreci başlatan bir çok reaksiyonda rol alması nedeniyle vazospazmın oluşumuna neden olan en önemli faktörlerden biri olduğu kabul edilmektedir. Bununla beraber hemoglobine olan affinitesi oksijenden 1000 kat daha fazla olduğu tespit edilen Nitrik oksid adlı moleküler yapının keşfiyle beraber, SAK sonrası miktarının azalmasının, vazospazm gelişiminde çok önemli bir faktör olduğu ileri sürülmektedir(1). Oksihemoglobinin ve diğer kan hücrelerinin kanama sahasında başlattığı inflamasyon, serbest radikal üretimi, lipid peroksidasyonu ve apopitoz, vasküler yapılarda vazospazma neden olarak damarsal yapıların konstrikte olmasına ve nöronal ve vasküler yapıların iskemiye girmesine neden olmaktadır. Vasküler endotelyal hücrelerde olan bu hasar ve serbest radikal üretimi nedeniyle NO'in hem yapımı azalmakta hemde varolan NO tüketilerek damarlar konstrikte olmaktadır. Bu amaçla vazodilatatör, antienflamatuar, antioksidan ve serebral kan akımı regülasyon özellikleri olan NO'in miktarının arttırılmasının vazospazmda iyi bir tedavi seçeneği olacağını düşündük. Bu amaçla fosfodiesteraz V inhibitör etkisi ile NO-cGMP yolağının artımına neden olan, klinikte erektil disfonksiyon ve pulmoner hipertansiyon tedavisinde kullanılan sildenafil sitratın vazospazm tedavisindeki etkilerini araştırmak amacıyla deneysel çalışmamızı gerçekleştirdik. Bu çalışmada 7 adet Sprague-Dawley cinsi ağırlıkları 245-550 gr arası olan erkek ratlardan oluşan 4 grup oluşturuldu. Grup 1'de yer alan ratlara hiç bir işlem uygulanmadan sakrifikasyon uygulandı. Grup 2'de yer alan ratların sisterna magnalarına 0.4 cc/kg'a otolog arteryal kan verilerek deneysel subaraknoid kanama oluşturuldu. Grup 3'te yer alan ratlara aynı şekilde subaraknoid kanama oluşturularak kanamadan hemen sonra 5 mg/kg/gün sildenafil oral olarak verildi. Grup 4'te yer alan ratlarada aynı usulde deneysel v subaraknoid kanama oluşturularak kanamadan hemen sonra 15 mg/kg/gün sildenafil oral verildi. Deneyde, östrojenin iskemide eksitoksisiteyi, glutamat reseptör etkinliğini ve immun enflamasyonu azaltarak akson myelinizasyonunu sinaptogenezisi ve dendritik dallanmayı arttırarak nöroprotektif etki göstermesi nedeniyle erkek rat kullanıldı(2). Subaraknoid kanama yapılan tüm ratlar 48.saatte sakrifiye edildi. Tüm ratların baziller arterlerinden 3'er kesit alınarak baziller arterin çapı freeware imaj analiz sistemleri (ImageJ, version 1.341; National Institutes of Health, Bethesda, MD) bilgisayar programı ile ölçüldü. Lipid peroksidasyon değerleri için baziller arterin beslediği serebellumdan örnekler alındı ve tiyo barbitürik asit yöntemi ile nmolTBA/g yaş doku olarak hesaplandı. Gruplardaki baziller arter kesitlerindeki apopitozu göstermek amacıyla In Situ Cell Detection Kit, POD (Roche, Germany) kullanıldı. Apopitotik indeks immünreaktif nukleusların total endotel hücre sayısına oranı ile hesaplandı. Sonuçlar yüzde olarak ifade edildi. Buna göre boyanma saptanmayan kesitler Grade 0, %0-24 oranında apopitoz Grade 1, %25-49 arasındakiler Grade 2, %50-74 arasındakiler Grade 3 ve %75-100 oranında arteriyal apopitotik hücre boyanması gösterenler Grade 4 olarak ifade edildi. In Situ Cell Detection Kit ile yapılan çalışmalarda apopitotik hücrelerle beraber nekrotik hücrelerde de TUNEL reaksiyonunun yanlış pozitif reaksiyona neden olmasından dolayı kaspaz 3, kaspaz 8, p53 ve sitokrom c adlı apopitotik markerlarda çalışılmıştır(3). Çalışmamızda sitokrom c'yi apopitotik mitokondriyal yolağı, kaspaz 8'i kaspaz bağımlı yolağı, kaspaz 3'ü kaspaz bağımlı ve bağımsız yolun ortak ürünü, p53'ü ise tüm apopitotik sürecin en önemli markerı olduğu için kullandık(100,101). Buna göre SAK grubundaki ratların baziller arterler kesit alanlarının kontrol grubuna göre %57 oranında daraldığı, sildenafil 5mg/kg/gün verilen grupta ise daralmanın kontrol grubu olan grup 1'e göre %16.8 olduğu tespit edildi. Sildenafil 15 mg/kg/gün verilen grupta ise bu daralmanın %7.1 olduğu görüldü. Elde edilen kesit alanları istatiksel açıdan Post Hoc Tukey testi ile karşılaştırıldığında sildenafilin vazospazma karşı koruyucu etkisinin olduğu saptandı (p<0.0001). Lipid peroksid değerlerine bakıldığında SAK oluşturulan Grup 2'deki lipid peroksid değerinin kontrol grubu olan grup 1'e göre belirgin olarak arttığı görüldü. Tedavi gruplarındaki lipid peroksid miktarlarının grup 2'deki değerlere göre anlamlı derecede azaldığı tespit edildi (p<0.0001). Gruplardaki In Situ Cell Detection Kit (POD (Roche, Germany) ile yapılan immunohistokimyasal boyama yöntemi ile apopitotik hücre oranlarına baktığımızda grup 2, 3 ve 4'teki apopitotik hücre yüzdelerinin sırasıyla %88, %83 ve %81 olduğu, kontrol grubundaki apopitotik hücre vi yüzdesinin %0 olduğu saptandı. Kaspaz 3, kaspaz 8, sitokrom c ve p53 ile yapılan incelemede herhangi bir işlem yapılmayan kontrol grubu grup 1de endotelyal hücrelerde apopitotik bir boyanma saptanmazken, tedavi grupları ile SAK grubu arasında apopitotik endotelyal hücreler incelendiğinde herhangi bir fark saptanmadı. Tedavi gruplarının apopitoz üzerinde herhangi bir etkisinin olmadığı görüldü. Sonuçlar dahilinde sildenafilin vazospastik damarlar üzerindeki iyileştirici etkisi ve lipid peroksidasyonunu önlemedeki anlamlı sonuçları nedeniyle yakın gelecekte vazospazm tedavisinde yer alabilecek bir ilaç olduğuna inanıyoruz. Apopitozu engellemenin vazospazm oluşumunu engellemeyeceğini, vasküler ve nöronal hücreleri canlı tutmada yeterli olmadığını, tedavinin amacının ve asıl önem verilmesi gereken konunun kan pıhtısının kimyasal reaksiyonlarını engellemek, lipid peroksidasyon oluşumunu önlemek ve NO miktarını arttırmak olduğunu düşünüyoruz. Anahtar kelimeler: Subaraknoid kanama, Vazospazm, apopitoz, lipid peroksidasyonu, sildenafil.
Deneysel orta serebral arter oklüzyonu sonucu gelişen serebral iskemik zedelenmenin önlenmesinde meksiletinin rolü
Beyinde gelişen iskemik zedelenmenin patogenezinde serbest radikaller, lipid peroksidasyonu, artmış hücre içi sodyum ve kalsiyum konsantrasyonları rol oynamaktadır. Çalışmamızda sodyum ve kalsiyum kanal blokörü olmasının yanında antioksidan ve serbest radikal oluşumunu önleyici özellikleri bulunan meksiletinin iskemik beyin zedelenmesindeki tedavi edici rolü incelenmiştir. Daha önceki çalışmalarda meksiletinin deneysel subaraknoid kanama sonrası gelişen serebral vazospazmın ve travmatik spinal kord zedelenmesinin önlenmesinde etkili olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ağırlıkları 285-425 gram arasında olan 30 adet erkek erişkin Spraque-Dawley ırkından ratlar kullanıldı. Mikrokraniektomi ile ratlara sol orta serebral arter oklüzyonu uygulanarak eş zamanlı olarak bilateral karotid arterler kliplendi. Hayvanlar herbiri 10 rattan oluşan 3 gruba ayrılmıştır. Postoperatif 1. saatte, sadece iskemi uygulanan gruba herhangi bir tedavi verilmezken sham grubuna normal salin, tedavi grubuna meksiletin verildi. Postoperatif 24. saatte, ratlara ağır anestezi verilerek ratlar sakrifiye ve dekapite edildi. Beyinleri bir bütün olarak çıkarıldıktan sonra %10'luk formol çözeltisinde 1-2 gün bekletildi. Standart doku takibine alınarak parafin bloklara rostro-kaudal yönde gömüldü. Gerekli işlemlerden geçtikten sonra parafin bloklardan kızaklı mikrotomla alınan 20μm'lik koronal kesitler hematoksilen-eozin (H&E) boyası ile boyandı. Elde edilen preparatlardan bilgisayar yardımıyla ve gerekli yazılımlar kullanılarak serebral enfarkt hacimleri hesaplandı. Serebral enfarkt volümleri ANOVA ve Post-Hoc Bonferroni testleri kullanılarak karşılaştırıldı. Sonuçta kontrol (121,57±11,41mm³) ve sham (116,08±12,36mm³) grupları ile tedavi grubu (81,98±12,58mm³) arasında meksiletinin serebral iskemide koruyucu etkisi açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık (p<0,0001) saptandı. Meksiletin, multipotent etkinliği nedeniyle serebral iskeminin önlenmesinde ve tedavisinde alternatif bir ilaç olarak düşünülmeli ve bu konuda zamana bağımlı olarak daha fazla deneysel çalışma yapılmalıdır.
İntrakraniyal meningiomlarda matriks metalloproteinaz-2 ve matriks metalloproteinaz-2 doku inhibitörü gen polimorfizmlerinin ve immünohistokimyasal ekspresyonlarının incelenmesi
Meningiomlar araknoid membranın dış tabakasını oluşturan cap hücrelerinden köken alırlar. Erişkin yaş grubundaki tüm primer intrakranial tümörlerin % sini oluştururlar ve en sık görülen benign intrakranial tümörlerdir. Meningiomların sınıflandırılmasında Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından geliştirilmiş histopatolojik sistem kullanılmaktadır. Rekürrens sıklığı, agresif büyüme potansiyeli, hücre tipi ve buna paralel klinik, biyolojik aktivite esas alınarak yapılan bu sınıflamaya göre meningiomlar 3 gruba ayrılırlar. Genetik ve diğer tıp bilimleri tarafından meningiomların biyolojik aktivitesi ve dolayısıyla intrakranial meningiomu olan hastaların yaşam süreleri hakkında yeni bilgiler edinilmesi için çeşitli araştırmalar yürütülmektedir. Tüm hücrelerin beyin parankimine invaze etmesi için gerekli olan enzimler matriks metalloproteinazlardır (MMP). Bu nedenle MMP lerin inhibisyonu tümör infiltrasyonunu önlemekte geçerli bir tedavi yöntemi olabilir. Çalışma kapsamında Başkent Üniversitesi Tıp Fakültesi nde opere edilmiş 50 meningiom olgusuna ait 30 µm kalınlıkta keşilmiş parafin blok doku kesiti ve 100 adet aile öyküsünde meningiom, başka benign ve malign tümör öyküsü bulunmayan sağlıklı yaş ve cinsiyet uyumlu bireylerden alınan periferik kan örneğinden DNA eldesini takiben MMP-2 geni promotor bölgesine ait 735C>T, 1575G>A, 1306C>T polimorfizmleri ve TIMP-2 geni promotor bölgesine ait 418G>A, 303C>T polimorfizmleri belirlenmiştir. Hastaların doku kesitlerinde immünohistokimyasal olarak MMP-2 ve TIMP-2 ekspresyonu ayrıca beyin invazyonu ve Ki-67 indeksi incelenmiştir. Çalışmamızda Ki-67 indeksinin menengiom derecesi ile orantılı olarak yüksek olduğu, ama Ki-67 indeksinin, beyin invazyonu ile korelasyon göstermediği bulunmuştur. MMP 2 polimorfizmi; Ki-67 indeksi ve menengiomların derecesinden bağımsız olmak üzere MMP-2 nin üçlü polimorfizmi saptananlarda beyin invazyonu ile korelasyon göstermiştir. MMP-2 ve TIMP-2 tüm polimorfizmleriyle immünohistokimyasal olarak patolojik boyanma artışı arasında paralellik gözlendi. Tümör gelişiminde rol oynadığı bilinen MMP-2 ve TIMP-2 nin polimorfizmlerinin belirlenmesinin meningiom patogenezindeki genetik mekanizmalara ışık tutacağı inancındayız. Anahtar kelimeler: beyin invazyonu, Ki-67, matriks metalloproteinazlar, matriks metalloproteinaz inhibitörleri, meningiom, polimorfizm.
Deneysel omurilik yaralanmasında gabapentin'in nöroprotektif etkinliğinin değerlendirilmesi
DENEYSEL OMURİLİK YARALANMASINDA GABAPENTİN'İN NÖROPROTEKTİFETKİNLİĞİNİN DEĞERLENDİRİLMESİDr. Gündüz Kadir İstan, Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp FakültesiDEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi, Nöroşirürji Anabilim Dalı, 35330 İnciraltı/ İZMİRÖZETAmaç: Ratlarda deneysel omurilik yaralanması modelinde, Gabapentin'in travma öncesi ve travma sonrası uygulanmasının nöroprotektif açıdan, histolojik ve nörodavranışsal olarak etkinliğinin değerlendirilmesi planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, normal motor aktiviteye sahip Wistar Albino türü 24 adet dişi rat kullanıldı. Çalışma, her grupta 7 adet rat kullanılan 3 ana grup ve 3 adet rat kullanılan sham grubu olarak planlandı. Deneklerde, cerrahi işlem öncesi 35 mg ketamin ve 5 mg ksilazin verilerek anestezi sağlandı. Grup1 (sham): Sadece laminektomi,Grup2(kontrol):Laminektomi ve travma uygulanan grup,Grup3 (ilaç): Laminektomi ve travma uygulanmasınından 2 saat sonrasında Gabapentin 150mg/kg intravenöz uygulanan grup,Grup 4 (ilaç): Laminektomi ve Gabapentin 150mg/kg intravenöz uygulanmasını takiben, 5 dakika sonra travma uygulanan grup olarak düzenlendi. Standart travma amacıyla, 63 gramlık kuvvet uygulayan Yaşargil anevrizma klibi (Aesculap FE 721 K) ile dura ve spinal kordu çepeçevre saracak şekilde bir dakika süreyle kliplendi. Cerrahi sonrasında tüm deneklere, fonksiyonel iyileşmenin değerlendirilmesi amacı ile 1.,10.,20. ve 30. günlerde nörodavranışsal testler uygulandı ve 30. gün sonunda denekler sakrifiye edilerek travma alanından alınan örnekler Hemaktoksilen&Eosin, Tunel ve Kaspaz3 boyama uygulanarak histolojik değerlendirmeye alındı.Bulgular: Nörodavranışsal testlerin ve histolojik değerlendirmelerin sonuçları karşılaştırıldığında, Gabapentin uygulanan gruplardaki iyileşmenin diğer gruplardan anlamlı derecede iyi olduğu görüldü.Grup3 ve grup4 karşılaştırıldığında; nörodavranışsal ve histolojik olarak grup 4'deki iyileşme anlamlı derecede iyi bulundu.Sonuçlar: Spinal kord travması oluşturulan ratlarda Gabapentin uygulamasının, nörodavranışsal ve histopatolojik olarak iyileşmeyi arttırdığı saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Gabapentin, nöroprotektif etki, Spinal travma, spinal kord yaralanması
Lomber spinal stenoz
Lomber disk cerrahisi komplikasyonları ve reoperasyon nedenleri
Lomber disk hernilerinde reoperasyon nedenleri
Baziler bifurkasyon çevresi mikrovasküler anatomisi
Anterior üçüncü ventrikülün mikrocerrahi anatomisi
Sylvian sistrn ve orta serebral arter mikrocerrahi anatomisi
Anevrizma cerrahisinde geçici klip uygulamasının remnant üzerine etkileri
Deneysel omurilik travma modelinde nimodipin ve melatoninin lipid peroksidasyon ve fonksiyonel iyileşme üzerine etkisi
Sıçanlarda akut prenatal etanol uygulamasına bağlı olarak optik sinirde gelişen postnatal teratojenik değişiklikler üzerine eksojen melatonin verilmesinin etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalısmada, deneysel olarak, gebe sıçanların yavrularında teratojenik etki olusturan ve akut kullanımda optik sinire toksik etkisi bilinen alkole karsı, antioksidan ve nöroprotektif özellikleri bilinen melatoninin ne ölçüde etkili oldugu arastırıldı. Çalısmada, toplam 24 adet Wistar albino disi eriskin sıçan kullanıldı ve denekler üç trimestirde degerlendirildi. Her bir trimestirde kendi içinde 4 gruba ayrıldı ve her grup için 6 yavru sıçan, her trimestir için 24 ve toplam ise 72 yavru sıçan çalısmaya alındı. 1. kontrol grubuna 1mL/kg serum fizyolojik, 2. gruba etanol tek doz 2 gr/kg, 3. gruba ise etanol + melatonin tek doz 2 gr/kg etanol + 10 mg/kg melatonin ve 4. gruba tek doz 10 mg/kg G7, G15 ve G21. günleri i.p. olarak verildi. Postnatal 2 haftalık (P14) dönem sonrası her bir yavru sıçan i.p. ketamine (60-100 mg/kg) + xylazine (5-10 mg/kg) anestezisi sonrası, VEP çalısmasına alındı. VEP sonrası hayvanlar i.p. ketamine (60-100 mg/kg) + xylazine (5-10 mg/kg) anestezisi sonrası hazırlanan % 2 formaldehit + glutareldehit karısımı 0,1 M Fosfat ile tamponize 150 ml sıvı ile intra-kardiyak perfüzyon yapıldı. Daha sonra optik sinir disseke edildi. Sag optik sinir ısık ve elektron mikroskobik olarak, sol optik sinir ise biyokimyasal olarak incelendi. Elektrofizyolojik incelemede, her 3 trimestirde etanole maruz kalanların latanslarında anlamlı uzama oldugu, sadece 1. trimestirde amplitüd de azalma oldugu gözlendi. Etanol + melatonine maruz kalanların her 3 trimestirinde latanslarda belirgin uzama tespit edildi 1. ve 2. trimestirde amplitüdlerinde artma gözlendi. Biyokimyasal doku MDA çalısmasında sadece 1. trimestirde etanol gurubunda, kontrol (P=0.040) ve melatonin grubuna göre MDA arttırdıgı (P=0.000) tespit edildi. Etanol+melatonin grubunda MDA degeri etanol grubuna göre anlamlı derecede azaldıgı (P=0.008) gözlendi. 2. ve 3. trimestirlerde istatistiksel olarak MDA degerlerinde anlamlı degisiklik görülmedi. Biyokimyasal doku SOD düzeyi çalısmasında ise 1. trimestirde etanol+melatonin grubunda, etanol grubuna göre SOD aktivitesini istatistiksel olarak arttırdıgı (P=0.043) gözlendi. 2. ve 3. trimestirlerde istatistiksel olarak anlamlı degisiklik gözlenmedi. Isık mikroskobik görüntülere dayalı kalitatif olarak degerlendirmede etanol grubunda kontrol grubuna göre her üç trimestirin optik sinirlerinde miyelinli aksonların miyelin kılıflarında incelme ve akson çapında azalma görülmekle beraber, glial hücrelerin sayısında ve büyüklüklerinde de kontrol grubuna göre artma gözlendi. Etanolun sitotoksik etkisi sonucunda ölüme giden dens yapılı hücrelerin sayısı ilk iki trimestirde daha belirgindi. Etanol+melatonin grubunun etanol grubuna göre optik sinirlerinde her üç trimestirde miyelin kalınlıgı ve akson çapında artma görülmüstür. Melatonin grubunun optik sinirinde miyelinli aksonların kalınlıkları ve akson çapı kontrol grubuyla benzer özellikte oldugu gözlendi. Elektron mikroskobik görüntüle dayalı stereolojik analize ait kantitatif olarak sonuçları incelendiginde, etanolün her üç trimestirde de miyelin kalınlıgı, akson alanı ve akson çapını azalttıgı, etanol+melatonin verilen grupta ise 1. trimestirde miyelin kalınlıgı, akson alanı ve akson çapında artma oldugu görülmekte olup, 2. trimestirde ise etkisi görülmedi. 3. trimestirde ise miyelin kalınlıgı ve akson alanında artma gözlenirken akson çapında bir degisiklik görülmedi. Melatonin grubunun optik sinirlerinde miyelinli aksonların miyelin kılıfının kalınlıgı, akson alanı ve akson çapının kontrol grubuyla benzer özellikte oldugu gözlendi. Sonuç olarak, elektrofizyolojik, biyokimyasal ve histolojik olarak, özellikle 1. trimestirde etanolün teratojenik etkisi oldugu görülmekle beraber, melatoninin de antioksidan ve nöroprotektif bir etki gösterdigi görülmüstür. Anahtar kelimeler: Alkol (etanol), melatonin, VEP, optik sinir, MDA, SOD
Parasagital venöz anatominin cerrahi açıdan değerlendirilmesi
Amaç: Parasagittal meningiomalar(6), duramater kökenli tümörler(7), parietal yerleşimli glial tümörler(8),arteriovenöz malformasyonlar(9), gelişimsel venöz anomaliler(9), intrakranyal osteomalar(10) ,kemiğe invaze olmuş kavernom(11) ya da melanomlar, interhemisferik yaklaşım gerektiren pineal bölge tümörleri, lateral ventrikül tümörleri, falks yerleşimli menengiomlar, bikoronal kraniotomi ile boşaltılması gereken tüm patolojik lezyonlara yapılacak cerrahi girişimlerde(12,13) sinus sagittalis superior ve buraya drene olan venlerin anatomik yerleşimlerini tanımlamak, dural venöz yapışıklıkları belirlemek ve bu yapışıklıkların koronal sütür ve superior sagital sütür, lambdoid sütür gibi landmarklara uzaklıkarını tanımlamak kanama kontrolü, venöz enfarkt v.b. komplikasyonların azaltılması ile, cerrahi başarı açısından önem taşır. Bu nedenlerle, bu çalışmada sinus sagittalis superior ve sinusa drene olan venler ile dural venöz yapışıklıklar morfometrik olarak değerlendirilmiştir.Gereç-Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Laboratuarında bulunan 6 erişkin erkek kadavrası üzerinde çalışıldı. Kadavralar, C5 vertebra düzeyinde dekapite edilerek arteria carotis communis, arteria vertebralis ve vena jugularis interna'lar sağ ve sol tarafta kanule edilerek, sütürle tespit edildi. Damarların yıkanarak temizlenmesi sonrasında arterler kırmızı renkli ve venler mavi renkli silikonla dolduruldu. Burun kökünden foramen magnuma kadar sutura sagitalis orta hatta olacak şekilde sağ ve soldan 5'er cm laterale kadar burrholeler açılarak gigli teli yardımı ile kraniotomi ile kemik kaldırıldı. Zeiss Disseksiyon mikroskobu altında disseksiyon yapıldı. Sinus sagittalis superiorün koronal sütür önündeki, koronal sütür lambdoid sütür ve lambdoid sütürden sonraki boyutları, açılan venlerin çap ve sayıları, lakünlerin genişlik ve uzunlukları 0.1mm'ye duyarlı kumpas ile ölçülerek değerlendirildi.Bulgular: Sinus sagittalis superior çapı, sutura koronalis'te 14. 4± 5.4 mm, sutura lambdoidea'da 13. 1± 1.6 mm ve konfluens sinium'a dökülmeden önce 12. 2± 2. 3 mm bulundu. Sinus sagittalis superior'a açılan venler, cerrahi girişim sırasında referans olması açısından sutura koronalis ve sutura lambdoidea'ya göre bölümlendirildi. Sutura koronalis'in anteriorunda açılan ven sayısı ortalama 2. 9± 1. 5 (R 3. 3± 2. 1, L 2. 5± 0. 6), sutura koronalis-sutura lambdoidea arasında 5. 8± 1. 4 (R 6. 3± 1. 2, L 5. 2± 1. 5), sutura lambdoidea-konfluens sinium arasında 0. 3± 0. 5 (R 0. 2± 0.4, L 0. 5± 0. 6) adet bulundu. Sutura koronalis'in anteriorunda açılan venlerin ortalama çapı 2. 4± 1. 0 (R 2. 5± 1. 0 mm, L 2. 4± 1. 0) p değeri 0.759(p>0.05), sutura koronalis ?sutura lambdoidea arasında 2. 8± 1. 0 mm ( R 3. 0± 1. 2mm, L 3. 0± 1. 2 mm) p değeri 0.906(p>0.05), sutura lambdoidea-konfluens sinium arasında 2. 2± 0. 5 (R 1. 7, L 2.3± 0. 5 mm) p değeri 0.374 (p>0.05)bulundu. Hemisferik değerlendirmede ise sağ taraftan sutura sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 8, maksimum 15, ortalama 10.7±2.1 olarak ölçüldü. Hemisferik değerlendirmede sol taraftan sinus sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 7, maksimum 10, ortalama 8.7±1.2 olarak ölçüldü. Hemisferik genel değerlendirmede sinus sagitalis superiora dökülen ven sayısı minimum 7, maksimum 15, ortalama 9.7±2.3 olarak ölçüldü. Sağ ve sol taraftan sinus sagitalis superiora dökülen ven sayılarında p değeri p=0.140 ( p>0.05) olmak üzere istatistiksel anlamlı fark olmadığı gözlendi. Koronal sütür anteriorunda en yakın venin ortalama uzaklığı 11. 3± 9. 1 mm ( R 13. 8± 6. 5 mm, L 8. 7 ± 11. 1 mm) p değeri 0.357 (p>0.05), koronal sütür posteriorundaki ilk venin koronal sütüre ortalama uzaklığı 19. 4± 14. 6 mm (R 12. 9 ± 10. 4 mm, L 26. 0 ± 16. 0 mm) p değeri 0.124 (p>0.05) olarak bulundu. Verteks ? sutura lambdoide arasında sinus sagittalis'e dökülen venlerden sutura lambdoidea'ya en yakın venin sutura lambdoidea'ya uzaklığı 16. 8 ± 7. 9 mm ( R 16. 5 ± 5. 5 mm, L 17. 0 ± 10. 2 mm) p değeri 0.926(p>0.05), sutura lambdoidea-konfluence sinium arasında sinus sagittalis'e dökülen venlerden sutura lambdoidea'ya en yakın venin sutura lambdoidea'ya uzaklığı 21. 9 ± 10. 3 mm ( R 23. 3 mm, L 21. 4 ± 12.6 mm) p değeri 0.906(p>0.05) olarak bulundu. Lakün uzunluğu, 97. 9 ±12. 8 mm, lakünün anteriorda genişliği 16. 3 ± 2. 5 mm, ortada 20. 9 ± 11.3 mm ve posteriorda 17. 4 ± 2.6 mm bulundu.Sonuç:Parasagital bölge hem genel anatomik bilgi açısından hem de superior sagital sinusu ve ona dökülen önemli kortikal venleri içermesi sebebi ile nöroşirürjyenler için bilinmesinde fayda olan bir bölgedir. Bu çalışmamızla superior sagital sinus ve ona drene olan venlerle laküner morfolojinin morfometrik değerlendirmelerle daha net ortaya konmasını amaçladık. Supratentoriyal menejionların 1/3'ünün parasagital yerleşimli olması ve bu menejiomların %50'den fazlasının SSS invazyonu ve/veya basısı göstermesi sebebi ile parasagittal venöz anatominin cerrahi açıdan değerlendirilmesi önem arz etmektedir.Bu çalışmada supratentoryal yaklaşımlarda her zaman karşımıza çıkan parasagital venler ve SSS cerrahi bakış açısıyla incelenmiş; süperior sagital sinuse 5 cmlik parasagital alandan drene olan venler morfometrik olarak değerlendirilmiş ve kraniumla ve sütüral landmarklarla ilişkileri saptanmaya çalışılmıştır.
Deneysel omurilik yaralanmasında Etomidat'ın nöroprotektif etkinliğinin değerlendirilmesi
Amaç: Ratlarda deneysel omurilik yaralanması modelinde, Etomidat'ın travma öncesi ve travma sonrası uygulanmasının nöroprotektif açıdan, histopatolojik ve nörodavranışsal olarak etkinliğinin değerlendirilmesi planlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda, normal motor aktiviteye sahip Wistar Albino türü 30 adet dişi rat kullanıldı. Çalışma, her grupta 6 denek bulunan 5 grup şeklinde planlandı. Deneklerde, cerrahi işlem öncesi 35 mg ketamin ve 5 mg ksilazin verilerek anestezi sağlandı. Grup 1: Laminektomi ve travma uygulanan grup, Grup 2: Laminektomi, Etomidat (2mg/kg intraperitoneal), 5 dakika sonra travma uygulanan grup, Grup 3: Laminektomi , travma ve hemen sonrasında Etomidat uygulanan grup, Grup 4: Laminektomi, %10'luk lipid emülsiyonu (1ml intraperitoneal) 5 dakika sonra travma uygulanan grup, Grup 5: Laminektomi, travma ve hemen sonrasında %10'luk lipid emülsiyonu uygulanan grup olarak düzenlendi. Standart travma amacıyla, 63 gramlık kuvvet uygulayan Yaşargil anevrizma klibi (Aesculap FE 721 K) ile dura ve spinal kordu çepeçevre saracak şekilde bir dakika süreyle kliplendi. Cerrahi sonrasında tüm deneklere, fonksiyonel iyileşmenin değerlendirilmesi amacı ile 1.,3.,5.,7.,10. günlerde nörodavranışsal testler uygulandı ve 10. gün sonunda denekler sakrifiye edilerek travma alanından alınan örnekler histopatolojik değerlendirmeye alındı.Bulgular: Nörodavranışsal testlerin ve histopatolojik değerlendirmelerin sonuçları karşılaştırıldığında, Etomidat uygulanan gruplardaki iyileşmenin diğer gruplardan anlamlı derecede iyi olduğu görüldü. Grup 2 ve grup 3 karşılaştırıldığında; nörodavranışsal olarak grup 2'deki iyileşme anlamlı derecede iyi bulunurken, histopatolojik olarak belirgin fark saptanmadı.Sonuçlar: Spinal kord travması oluşturulan ratlarda Etomidat uygulamasının, nörodavranışsal ve histopatolojik olarak iyileşmeyi arttırdığı saptanmıştır.Anahtar Kelimeler: Etomidat, nöroprotektif etki, Spinal travma, spinal kord yaralanması
Ratlarda implant ilişkili spinal infeksiyon oluşturularak tedavi seçeneklerinin karşılaştırılması
RATLARDA İMPLANT İLİŞKİLİ SPİNAL İNFEKSİYONOLUŞTURULARAK TEDAVİ SEÇENEKLERİNİNKARŞILAŞTIRILMASIDr. Orhan KALEMCİ, DEÜ Tıp FakültesiDEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroşirurji AD 35330 İnciraltı / İZMİRAMAÇ: Ratlarda implant ilişkili spinal infeksiyon oluşturularak antibiyotik, irrigasyon veimplant çıkarılmasının tedaviye etkisinin ortaya konulması amaçlanmıştır.YÖNTEM: Wistar suşu 40 albino dişi rata uygulanan lumbar 5 laminektomi sonrasılaminektomi sahasına titanyum implant yerleştirilerek 108 CFU / 1 cc Metisilin DirençliStaphylococcus aureus (MRSA) suşu inoküle edilerek hayvanlar beş gruba ayrıldı. İlksekiz rat ön çalışma grubu olarak değerlendirilerek sadece infeksiyon oluşturuldu. Diğerdört gruptan biri kontrol grubu olarak çalışılırken; diğer gruplar ise sadece antibiyotik,antibiyotik ile irrigasyon ve implant çıkarılarak antibiyotik tedavisine alındı. Bir haftasonra sakrifiye edilen ratlardan doku örnekleri alınarak mikrobiyolojik inceleme yapıldı.BULGULAR: Tüm doku örnekleri bakteri sayısı CFU / gr olarak değerlendirildi.Sonuçlar Kruskal-Wallis varyans analizi ve Mann-Whitney-U testi ile karşılaştırıldı.Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tüm tedavilerin etkili olduğu gözlendi.SONUÇ: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında en anlamlı fark implant çıkarılan gruptagözlenirken (p=0.02); Kruskal-Wallis varyans analizi ile değerlendirme sonrası verilenher üç tedavi şekli arasında anlamlı fark saptanmamıştır.ANAHTAR KELİMELER: İmplant, İnfeksiyon, Laminektomi, Tedavi
Radyofrekans uygulanarak yapılmış deneysel intervertebral disk dejenerasyonu modeli
RADYOFREKANS UYGULANARAK YAPILMIŞ DENEYSELİNTERVERTEBRAL DİSK DEJENERASYONU MODELİDr. Cem Hakan YURTSEVER, DEÜ Tıp FakültesiDEÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Nöroşirurji AD 35330 İnciraltı / İZMİRÖZETAMAÇ: Tavşanlarda radyofrekans (RF) uygulanarak oluşturulan disk dejenerasyonumodeli ile biyokimyasal ve histopatolojik değişikliklerin gösterildiği standart bir hayvanmodeli oluşturmak.YÖNTEM: Bu çalışmada 18 adet tavşan kullanıldı. İki tavşanın kontrol grubu olarakalındı. Kalan tavşanların tümünde L4-5 disk mesafesine 19g iğne ile girilmesi, L3-4 diskmesafesine seviye 3 (42 derece) ve L2-3 disk mesafesine seviye 2 (52 derece) RFuygulaması yapıldı. Altı tavşanın İVD' leri 15. günde histopatolojik incelemeye alındı.Kalan 10 tavşan ise 30. günde sakrifiye edilerek İVD' ler histopatolojik ve biyokimyasalolarak incelendi. Histopatolojik olarak kollajen (K) yapısı, neovaskülarizasyon vekondrositler incelenirken, biyokimyasal olarak Nükleus pulpozus (NP) su içeriği, tip IIkollajen miktarı ve sülfatlanmış glikozaminoglikan içeriği araştırıldı. Sonuçlar Kruskal -Wallis varyans analizi ve Mann-Whitney-U testi ile karşılaştırıldı.BULGULAR: 15. günde altı tavşanın histopatolojik incelemesinde: üç işlemindeyapıldığı İVD'lerin tümünde belirgin fark olmaksızın anulus fibrozus (AF)'undevamlılığının bozulduğu ve homojenizasyonun kaybolduğu gözlenirken, NP'dakondrositlerin gruplar şeklinde ortaya çıktığı ve düzensiz yerleşimli K demetleri ilekarakterize fibröz bantlar izlendi. Üç işlemde 15.günde histoplatolojik olarak diskdejenerasyonunu desteklemekteydi. 30.gündeki İVD'lerin histopatolojik incelemelerindebenzer bulgular saptanırken, farklı olarak RF uygulanan disklerde neovaskülarizasyonizlendi. Biyokimyasal olarak İVD'lerin tümünde olmakla birlikte istatistiksel anlamlıolarak grup 3'te nükleus su içeriğinin azaldığı, grup 2'de tip II K miktarının düştüğüsaptanırken sGAG oranlarında değişim saptanmadı.SONUÇ: Biyokimyasal ve histopatolojik bulgular ışığında RF ile standart, güvenilir vekolay uygulanabilir bir hayvan modeli oluşturulmuştur.ANAHTAR KELİMELER: İntervertebral disk dejenerasyonu, radyofrekans, hayvanmodeli.1
Nöroşirürji servisinde yatan hastalarda doktor istem formları ile hemşire takip formları arasındaki uyum
8ÖZETAraştırma; nöroşirurji servisinde yatan hastalarda doktor istem formları ile hemşiretakip formları arasındaki uyumun saptanması amacıyla tanımlayıcı olarakyapılmıştır.Araştırma örneklemini; Şubat-2004 ile Aralık- 2005 tarihleri arasında nöroşirurjiservisinde yatan hastalar oluşturmaktadır. Nöroşirurji arşivinin taranmasıyla 50 hastadosyasına ulaşılmıştır.Hastanın protokolü, adı, soyadı, yaşı cinsiyeti, adresi, tanısı, yattığı bölüm ve yatışsüresinin de belirtildiği bir form hazırlanmıştır.Formda, hastanın yatışından itibaren bir haftadaki, doktor isteminde yer alanyaşam bulguları; ateş, nabız, tansiyon, solunum, EŞPT, mayi takibi ve ilaçuygulamaları ile hemşire takip ve uygulama formları karşılaştırılmıştır.Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik sayılar ve aritmetik ortalamakullanılmıştır.Araştırmada elde edilen bulgulara göre; ateş takibinin %13,90, nabız, tansiyon,solunum takibinin %11,92 oranında isteme uygun yapılmadığı bulunmuştur.Mayi takibi %6,94, aldığı çıkardığı takibi %24,61, ekstremite, şuur, pupillatakibinin %40 oranında isteme uygun yapılmadığı saptanmıştır.Oral ilaçlar %4,18, parenteral ilaç uygulamaları %2,88 oranında isteme uygunyapılmadığı saptanmıştır.Anahtar kelimeler: Doktor istem formu, Hemşire takip formuPDF created with pdfFactory trial version www.pdffactory.com
Tavşanda radyofrekans disk nükleoplastisinin intervertebral disk dokusuna etkileri
AMAÇ: Bu çalışmanın amacı tavşan intervertebral disklerine uygulanan nükleoplasti yöntemi sonucunda oluşan sıcaklık artışının ve yol açtığı termal yaralanmanın araştırılmasıdır. YÖNTEM VE GEREÇ: Yirmiyedi adet (2.0-3.0 kg) erkek tavşan (New Zealand White Rabbit) kullanıldı ve 5 gruba ayrıldı. Sham grubu (grup1) yalnızca kanüle edildi. Nükleoplasti probu ile disk dokusu içinde level 2 de grup 2 (542 J) tek, grup 3 (1084 J) çift cepçik; level 4 de grup 4 (1063 J) tek, grup 5 (2126 J) çift cepçik ablasyona bağlı oluşturuldu. İşlemin öncesi, 5.sn ve 11.sn'sinde thermocouple ile sıcaklıklar ölçüldü. Nükleoplastiyi izleyen 1., 24., saatlerde ve 7., 14., 21., 28., 35.günde motor fonksiyonlar Drummond ve Moore kriterlerine göre değerlendirildi. Beş hafta sonra hayvanların intervertebral disk ve komşu end-plate'ler ile nöral doku makroskopik ve mikroskopik incelemeye alındı. Gruplararası karşılaştırmalarda Kruskal-Wallis ve bunu izleyen Mann-Whitney U testleri kullanıldı. BULGULAR: İşlem sonrası nörolojik muayenelerinde sham grubunda değişiklik gözlenmez iken, level 2 de tek (542 J) cepçik oluşturulanlarda nörolojik bakımdan iyi; level 4 te çift (2126 J) cepçik oluşturulanda parapleji ve mikroskopik olarak da medulla spinalisteki dejenerasyonda artış meydana geldi. Gruplar arası sıcaklık farkı bulunmadı. Patolojik skor Grup1 1.00, group 2 (542 J) 1.00, group 3 (1084 J) 2.00, group 4 (1063 J) 2.83, group 5 (2126 J) 3.50 bulundu. SONUÇ: Sıcaklık artışına yol açmayan servikal nükleoplasti tekniğinin etkinliğinin ortaya çıkmasında lazer diskektomideki gibi yanma ile oluşan disk evoporasyonunun ya da ağrı liflerinin etkilenmesinin neden olmadığı düşünülmüştür. Yüksek joule uygulamasında direkt etkiden ziyade elektrik çarpmasının medulla spinalis yaralanmasına yol açabilmesi servikal nükleoplasti sırasında düşük watt kullanılmasının uygun olacağını düşündürmektedir.
Perkütan intradiskal lazer nükleotominin yol açtığı değişikliklerin koyun lomber intervertebral disklerinde araştırılması
ÖZET: Son yıllardaki perkütan feıtradiskal lazer nükleotomi ile ilgili olumlu yayınlar intervertebral disk herniasyoniannın tedavisi ile ilgilenen nöroşîrurjiyenleri cesaretlendirmektedir. Ancak derin yerleşimli dokulara yüksek düzeyde enerji iletildiğinden ve işlem endoskopik olarak yapılmadıkça gözlenemeyeceğâ için biz bu çalışmamızda koyun kadavrası lomber disklerinde Nd-YÂG lazerin fiziksel, nöroradyolojik ve histolojik etkilerini araştırmayı planladık. Yüksek lazer enerjisi verildiğinde nöral foramenlerde çok yüksek sıcaklıklara ulaşıldığını ve nöral dokulara çok yakın alanlarda makroskopik düzeyde saptanabilen termal değişikliklerin geliştiğini gözlemledik. Disk dokusunun vaporizasyonunu gösteren vakum fenomeninin ise kompüterize tomografide manyetik rezonans görüntülemeden çok daha iyi ayırt ediiebiidiğini saptadık. Histolojik olarak ta doku hasarının sadece nükieus pulpozusda sınırlı kalmadığını ayrıca kullanılan lazer enerjisi düzeyine göre de end-piate ve anulusda da hasarın gelişebiidiğini gözlemledik. 27
İntervertebral mesafe infeksiyonu: Deneysel hayvan modeli
Optik kanal ve optik sinir dekompresyonunun anatomik ve tomografik değerlendirilmesi
Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroşirurji Anabilim Dalı Çalışmamda güvenli optik kanal ve optik sinir dekompresyon sınırlarını ortaya koymak için optik kanalın bilgisayarlı tomografi görüntüleri ile kadavra anatomik değerlerini korale etmek ve cerrahi için bu değerleri yol gösterici olarak kullanmak amaçlandı. % 10 formolde fiske edilmiş on adet kadavrada 20 adet optik kanal ve daha önceden çekilen 25 paranazal sinüs bilgisayarlı tomografide 50 adet optik kanal cerrahi anatomiye yönelik değerlendirmeye alındı. Anatomik çalışmalarda elde edilen optik sinirler ve çevre yapıları histolojik kesitlerde değerlendirildi. Bulgular; Optik kanal multpl yönelimdedir. Kanal aksisi ve sagittal plan arasındaki açı uygun baş pozisyonları ve cerrahi yönelim için kullanılabilir. Hasta başının 30 derece dışa çevrilmesi ve 15 derece ekstansyona getirilmesi ile kanal operasyon masasına dik hale gelecektir. Transkranial dekompresyon optik kanalın arka deliğinden başlar. Bu bölge internal karotit arter ile yakın ilişkidedir. Genellikle arter kanalın alt dış kısmında yer alır. Karotid sifonda olabilecek bir tortiyosite bu damarı dekompresyon alanına yaklaştırır. Dekompresyon kanal üst durası açılmasını takiben kanalın üst duvarının ortasından yapılmalıdır. Güvenli dekompresyon için en ideal alandır. Oftalmik arter benim hiçbir materyalimde ve diğer yazarlar tarafından optik sinir üzerinde tarif edilmediğinden üst duvar açılması ile oluşabilecek oftalmik arter yaralanması şansı düşüktür. Dekompresyonun orbital sınırını anuler tendonun yapışma alam belirler. Anuler tendon oküler kasların başlangıç tendonlannı oluşturur. Bu alanda dura kemik yapılara çok sıkı yapışmıştır. Bu bölgede optik kanal üst duvarı kranial kısma göre daha kalındır. Dekompresyonda enstrümanların bu bölgede zorlanması ile optik sinir hasarlanmasında artış olabilir. Optik kanal üst duvarının açılması sırasında kanal ortasından kanal iç duvarına doğru ilerleme kontrollü olmalıdır. İç duvarı oluşturan sfenoid sinüs dış duvarı çok incedir. Aletlerin kontrolsüz kullanımı ile sfenoid sinüs içine girmek kolaydır. Üst duvarın açılmasını takiben dış duvarı yerinde tutabilen yapılar alt duvara bağlantı sağlayan ince kemik yapı ve superior orbital fıssür üst sınırını oluşturan orbita dış duvarı iledevam eden kısa segmentli bir kemik yapıdır. Dekompresyon sırasında dış duvarın bu özellikleri nedeni ile kolaylıkla mobilize olabileceği görüldü. Böylece superior orbital fissür içinden geçen yapıların yaralanması mümkündür. Dekompresyon orbita sınırına kadar yapılmalıdır. Benim çalışmamda ölçülen subdural alan kranial açıklıktan orbital açıklığa doğru gittikçe azalmaktaydı. Sinirin kanal içinde kompresy ondan en fazla etkileneceği alan orta ve orbital kısımdır. Optik siniri saran duranın açılması kanal orta kısmından yapılmalıdır. Özellikle orbital kısımda anuler tendonun orta hat dışında kesilmesi oküler kasların başlangıç tendonlarının hasarlanmasına neden olabilir. Oftalmoparaziler gelişebilir. Oftalmik foramenin olması oftalmik segment anevrizma cerrahisinde önemli olabilir. Konvansiyonel serebral anjiografide internal karotid ve oftalmik arter arasında 90 derecelik açı olması aksesuar oftalmik foramen olabileceğini düşündürmeli ve cerrahide bu özellik göz ardı edilmemelidir. Anahtar kelimeler: Optik kanal, anatomi, transkranial dekompresyon.
Paraklinoid bölge anevrizmalarının anjiografik görüntüleme özelllikleri
ÖZET Paraklinoid bölge anevrizmalarının radyografik olarak intradural, ekstradural veya intrakavernöz olduklarının saptanması henüz açıklığa kavuşmamış bir konudur. Bu durum gözönüne alınarak, bu çalışmada paraklinoid bölgedeki distal intrakavernöz karotid arter lateral duvar, intradural internal karotid arter lateral duvar, oftalmik arter ve karotid cave anevrizmalarının anjiografik özelliklerinin saptanması amaçlandı. 7 insan kadavrasınddan elde edilen kafatası kaidesinde, her anevrizmadan, okklüzyon kateteri balonu kullanılarak, iki tarafta 14 anevrizma oluşturularak dijital anjiografi makinesinde ve mobil skopi cihazında görüntüler alınarak anjiografik özellikleri saptandı. İntrakavernöz anevrizmalar, internal karotid arterin anterior genu kısmının orta kısmında yer alırken, anterior klinoid çıkıntıya inferior yerleşmişler, anterior klinoid uca uzaklıkları 3.9 - 7.5 mm, posterior klinoid uca uzaklıkları 7.4 - 15.1 mm arasında saptanmış, anteroposterior pozisyonlarda net olarak izlenmişlerdir. Intradural lateral duvar anevrizmalarının kaynaklandığı yerlerin anterior klinoid çıkıntının üst sınırının altında olabildiği saptanmış, anteroposterior pozisyonda net olarak izlenmişler ve anterior klinoid uca 1.3 - 5.4, posterior klinoid uca ise 5.2 - 12.1 mm uzaklıkta saptanmışlardır. Oftalmik arter anevrizmmalan en iyi lateral pozisyonlarda görülmüş, anterior klinoid uca uzaklıkları 2.1 - 7.9 mm ve posterior klinoid uca uzaklıkları 7.1 - 15.1 mm olarak bulunmuştur. Karotid cave anevrizmalarının anterior klinoid çıkıntıya inferior ve internal karotid arterin anterior genu kısmının orta noktalarından veya distalinden köken aldıkları saptanmış, en iyi oblik pozisyonlarda görüntülenmişlerdir, anterior klinoid uca 1.9 - 5.6 mm, posterior klinoid uca 5.1 - 13.2 mm uzaklıkta ölçülmüşlerdir. Bu çalışmada saptanan ölçümler ve diğer anjiografik özellikler, klinik olarak bu anevrizmaların operasyon öncesinde tanınabilmesine, intradural, extradural ve intrakavernöz olup olmadıklarının saptanmasına katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Paraklinoid bölge anevrizmaları, dural halka, karotid cave, anjiografi.
Deneysel spinal kord travmalarında ATP MgCl2'ün akut dönem etkilerinin araştırılması
Lomber dar kanal nedeniyle posterior dekompresyon uygulanan hastalarda uzun dönem klinik ve radyolojik sonuçlar
Menenjitin tanısı ve prognozun tahmininde beyin omurilik sıvısının laktatının rolü
Serebrovasküler hadiselere sekonder yapılan dekompresif kraniektomilerin retrospektif olarak incelenmesi
Serebrovasküler hastalıklar (inme) dünyada maligniteler ve kardiyak hastalıklardan sonra en sık ölüm sebebidir. Çalışmamızda serebrovasküler hastalıkların tedavisinde kullanılan dekompresif kraniektomi yönteminin hastaların sağkalımları ve operasyon sonrası dönemde hayat kalitelerine olan etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 2010-2020 yılları arasında inme geçirmiş ve kliniğimizde dekompresyon cerrahisi uygulanan 54 hasta dahil edilmiştir. Hastaların demografik bilgileri, inmeye sebep olan vasküler yapı, etkilenen hemisfer, preoperatif ve postoperatif dönem muayeneleri, motor defisitleri, görüntülemeleri, uygulanan cerrahi sonrası hayatta kalımları kaydedildi. Kraniektomi alanları postoperatif BBT'lerinden hesaplandı. Hastaların %53,7'si erkekti. Yaş ortalamaları 64,87±12,61 olarak belirlendi. Hastaların %46,3'ü 65 yaş ve altındaydı. %59,3'ünde hastaların sağ hemisferlerinin etkilendiği görüldü. Hastaların oklüde olan arter dağılımlarına bakıldığında %85,2'si OSA, %14,8'i ise IKA'ydı. Hastaların preop GKS puanları ile mortaliteleri karşılaştırıldığında operasyona daha düşük GKS ile giren hastalarda mortalite oranının daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel anlamlı bir fark olduğu gözlendi (p<0,05). Hastaların preop dönemde çekilen BBT'lerinde bazal sisternlerinin açık olup olmadığı değerlendirilmiş olup bazal sisternleri açık olan hastalarda mortalite oranının daha düşük olduğu ve istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı. Dekompresyon cerrahisi inme sonrası gelişen kitle etkisi ve ödem için medikal tedaviye yeterli cevap alınamayan olgularda hayat kurtarıcı bir cerrahi olup uzun yıllardır uygulanmaktadır. Bizler de çalışmamızda dekompresyon cerrahisinin doğru hasta ve doğru zamanda uygulandığında hastalar için yararlı bir işlem olduğunu gözlemledik.
Kronik subdural hematomların cerrahi sonuçlarının retrospektif incelenmesi
Kronik subdural hematom beyin cerrahisi pratiğinde sık rastlanan kafaiçi kanama tiplerinden biridir. Kronik subdural hematom tedavisinde uygulanacak cerrahi teknik için ortak bir davranış biçimi henüz kabul görmemiştir. Sıklıkla twist-drill kraniostomi, burr-hole kraniostomi ve kraniotomi cerrahi teknikleri uygulanmaktadır.1 Burr-hole kraniostomi, hematomun olduğu tarafa 1 yada 2 adet burr-hole açılarak hematomun boşaltılması, dünyada en popüler cerrahi teknik olmuştur. 1 Bütün cerrahi tekniklerin amacı serebral hemisferlerin dekompresyonunu sağlamak ve minimal morbidite ve mortalite ile rekürrensi önlemektir. Son 20 yılda kronik subdural hematomun burr-hole ile boşaltılması sonrasında kaviteye dren konulmasının rekürrensi azalttığı fikri kabul görmüştür. İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesinde 2007-2018 yılları arasında kronik subdural hematom tanısıyla ameliyat edilen 87 hasta seçilerek fakültemizin nöroşirurji arşivinden hasta epikrizlerine ulaşılarak retrospektif olarak incelendi. Hastaların cinsiyetleri, yaşları, travma öyküsü, komorbiditeleri, antikoagülan yada antiagregan kullanımları, ameliyat öncesi ve sonrası GSS (glaskow sonuç skalalası), BT görüntülemesinde hematomun karekteristik görünümü (düşük dansiteli, isodens, karışık dansitede), hematomun tek taraflı yada çift taraflı olmasına, membran tipine göre (tek tabakalı, çift tabakalı yada multipl tabakalı), preoperatif ve postoperatif orta hat şiftine, ameliyatta açılan burr-hole sayılarına, dren kullanımı ve kullanılan dren tipine göre değerlendirildi. Hastalar subgaleal dren konulan grup, subdural dren konulan grup ve drensiz grup olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Radyoloji biriminde dren takılan hastalara postop 1. gün dren yerinin görülmesi ve olası komplikasyonları değerlendirmek amacıyla kontrol BT çekildi. Ameliyat sonrası hastalara 3.ayda ve 6.ayda kontrol Kranyal BT çekildi ve poliklinik kontrolüne çağırılarak muayene edildi. Rekürrens, kontrol görüntülemelerde hematom hacminin artması ve hastanın semptomlarının devam etmesi olarak tanımlandı. Dren konulmayan grupta %26,9 rekürrens oranı saptanırken, subdural alana dren konulan grupta %20 ve subgaleal alana dren konulan grupta %13,3 oranında rekürrens izlendi. Rekürrens izlenen olguların 8 tanesinde (%40) tek membranlı subdural hematom, 11 tanesinde (%55) çift membranlı subdural hematom, 1 tanesinde (%5) multipl membranlı subdural hematom izlendi. Membran tiplerine göre hastalar karşılaştırıldığında çift membranlı subdural hematom nedeniyle ameliyat edilen hastalarda diğerlerine kıyasla daha çok rekürrens olduğu saptandı. (p=0,043) Sonuç istatiksel olarak anlamlı bulundu. Çalışmamızda rekürrens izlenen 20 hastanın 6'sında (%30) ameliyat öncesi dönemde antiagregan kullanımı mevcuttu. 1 (%5) hastada ise ameliyat öncesi dönemde antikoagülan kullanımı mevcuttu ve rekürrens izlendi. Sonuçlar istatiksel olarak anlamlı bulunmadı. (p=0,581 antiagregan tedavi alan hastalar, p=0,640 antikoagülan tedavi alan hastalar) Rekürrens izlenen 20 hastadan 1 hasta (%5) tek burr-hole açılarak, 15 hasta (%75) 2 burr-hole açılarak, 4 (%20) hasta 3 veya daha fazla burr-hole açılarak ameliyat edildiği anlaşıldı. Gruplar arasında rekürrens açısından burr-hole sayısı ile ilişki saptanmadı. Sonuç istatiksel olarak anlamlı bulundu. (p=0,177) Sonuç olarak kronik subdural hematom tanılı hastalarda kaviteye dren konulması rekürrensi azaltmaktadır ve subgaleal alana dren konulması subdural alana dren konulmasına kıyasla mortalitesinin ve rekürrensin daha az olması nedeniyle tercih edilen bir yöntemdir. Ameliyat öncesi olguların radyolojik görüntülemeleri incelendiğinde, literatürde ve çalışmamızda elde edilen veriler ışığında membran tipleri ve hematom dansitesi değerlendirilerek rekürrens hakkında fikir sahibi olunabilir. Geniş popülasyonlarla ve daha fazla dren konulan hasta sayısıyla beraber bu sonucun desteklenmesi ve randomize prospektif çalışmalarla daha güçlü kanıtlar edinilerek mevcut sonuçlarla karşılaştırılması gerekmektedir.
Nöroşirurjide üç boyutlu yazıcı kullanımıyla kranioplasti uygulamaları
Giriş: Teknolojik gelişmelerle beraber üç boyutlu (3B) yazıcılar tıp alanında daha fazla kullanılmaktadır ve bu teknolojiden kişiye özel implant üretimi yapılarak faydalanılmaktadır. Bizim çalışmamızda üç boyutlu modelleme ve üç boyutlu yazıcı teknolojisini kullanarak hastaya özel implant kalıbı oluşturmak ve kliniğimizdeki uygun kranioplasti operasyonlarında bu kalıplardan faydalanarak cerrahi tekniği geliştirmek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi kliniğinde kranioplasti uygulanan 20 hasta çalışmaya dahil edildi. 3B yazıcı ile hazırlanan kalıplar, hazırlanma prensibi ve uygulama tekniklerine göre altı farklı şekilde kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 20 hastadan 16 (%80) hasta erkek, 4 (%20) hasta kadındır. Hastaların yaş ortalamaları 38,00 ± 16,27 idi. Ölçülen hastaların kranial defekt alanlarının ortalaması 5927,70 ± 2983,12 mm2 olarak hesaplandı. En sık tercih ettiğimiz teknik ile opere edilen hastalar, çalışmadaki diğer tekniklerin kullanıldığı hastalarla karşılaştırıldı. Kranioplasti operasyon süresi seçilen grupta ortalama 100,83 ± 2,04 dk olarak saptanmışken diğer gruplardaki hastaların ortalamasının 111,42 ± 15,74 dk olduğu görüldü ve bu sonuç istatistiksel açıdan anlamlı olarak değerlendirildi (p=0,043). Sonuç: 3D yazıcı teknolojisi kraniyoplasti prosedüründe cerrah için paha biçilmez bir araç olabilir. Çalışmamızda bu tekniğin kullanılması, daha kısa ameliyat süresi ile tatmin edici kozmetik sonuçlara yol açmıştır.
Deneysel global serebral iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenol'ün beyin dokusu üzerine etkilerinin araştırılması
Deneysel Global Serebral İskemi-Reperfüzyon Hasarında Dekspantenol'ün Beyin Dokusu Üzerine Etkilerinin Araştırılması Amaç: Bu çalışmada deneysel global serebral iskemi-reperfüzyon hasarında dekspantenolün koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal/Metot: Çalışmada ağırlıkları 200 - 250 gram arasında olan, 3 - 4 aylık 32 adet dişi Wistar-Albino rat kullanıldı ve ratlar herbiri 8 er hayvan içeren 4 gruba ayrıldı. Grup 1 Sham grubu. Grup 2, bilateral karotid arterlerin klemplenmesi ile 30 dk serebral iskemi, ardından 72 saat reperfüzyon oluşturulan ve ilaç uygulanmayan grup (IR). Grup 3, 30 dk serebral iskeminin ardından 72 saat reperfüzyon boyunca günde 1 defa 500 mg/kg dekspantenol uygulanan grup (IR+DXP). Grup 4,serebral iskemi yapılmadan 3 gün öncesinden başlayarak günde 1 defa 500 mg/kg dekspantenol uygulanan grup (DXP+IR) . 72 saat reperfüzyon sonunda ratlar rota-rot, akselere-rot testlerinin yapılmasının ardından dekapite edilerek beyin dokuları çıkartıldı, histopatolojik olarak incelendi ve doku biyokimyasal parametleri (SOD, CAT, GPx, GSH, MDA) değerlendirildi. Bulgular: Rota-rot, akselere-rot testleri ile motor beceri fonksiyonlarındaki değişimler IR grubunda Sham grubuna göre bozulurken, IR+DXP ve DXP+IR grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak düzeldi. (p<0,05) CAT, SOD ve GPx enzimlerinde gruplar arasında anlamlı bir farklılık izlenmedi (p>0,05). MDA, IR grubunda Sham grubuna göre artarken, IR+DXP grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak azaldı. (p<0,05) GSH seviyesi IR grubunda Sham grubuna göre azalırken IR+DXP grubunda IR grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu. (p<0,05). Histopatolojik olarak beyin dokuları nöronal dejenerasyon açısından değerlendirildi, IR grubunda Sham grubuna göre dejenere nöron sayısı belirgin olarak artarken, IR+DXP grubunda IR grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bir azalma izlenmiştir. (p<0,05) Sonuç: Histopatolojik, motor beceri testleri ve serebral dokunun biyokimyasal parametrelerinin sonuçları birlikte değerlendirildiğinde, iskemi sonrası ve reperfüzyon boyunca dekspantenol tedavisi uygulanan IR+DXP grubunda dekspantenolün nöroprotektif bir etkisi olabileceği düşünüldü. Serebral iskemiden önce dekspantenol tedavisi uygulanan DXP+IR grubunun ise sonuçlarda her ne kadar nisbi bir iyileşmeye neden olsa da bu iyileşme istatistiksel olarak anlamlı bulunmadığı için serebral iskemi öncesi verilen dekspantenolün nöroprotektif etkisi olmadığı kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: Dekspantenol, serebral iskemi, reperfüzyon hasarı, rat beyni
Deneysel kafa travması modelinde dekspantenolün nöroprotektif etkililiğinin araştırılması
Deneysel Kafa Travması Modelinde Dekspantenol'ün Nöroprotektif Etkililiğinin Araştırılması Amaç: Travmatik beyin hasarı sonrasında gelişen inflamasyon, apopitoz ve oksidatif stres beyin dokusundaki hasarın şiddetlenmesine yol açmaktadır. Nöroprotektif etkileri bilinen dekspantenolün çeşitli deneysel modellerde ve iskemik hastalıklarda yararlı olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada travmatik beyin hasarı modelinde dekspantenolün (DXP) olası antiinflamatuar, antiapopitotik, antioksidan ve nöroprotektif etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Metod: Araştırmada yaklaşık 6 aylık, 220-285 gr. ağırlığında 36 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat kullanıldı. Bütün ratlar, hazırlanan kafa travması modeli düzeneğinde parietal bölge üzerine 50cm yükseklikten180 derece açıyla, 350 gr. ağırlık düşürülerek, kapalı kafa travması oluşturuldu. Ratlar kontrol grubunda (Grup-1) 8,travma grubunda (Grup-2) 10, travma+ DXP grubunda (Grup-3) 10 ve DXP grubunda( Grup-4) 8adet olacak şekilde 4 grupta incelendi. Kontrol grubunda kafa travması oluştuulmadı ve DPX uygulanmadı.Grup-2 de kafa travması oluşturuldu fakat DXP uygulanmadı. Grup-3'te kafa travmasıoluşturulan ratlara30.dakika, 6. saat, 12. saat, 24 saat, 36. saat ve 48. saatlerinde toplam 6 kez DXP 500 mg/kg dozunda intraperitoneal(ip) olarak uygulandı. 4.gruba kafa travması oluşturulmadan Grup-3 ile eş zamanlı olarak DXP intraperitoneal (ip) verilerek çalışma yapıldı. Tüm ratlardan 72 saat sonra biyokimyasal inceleme için kan örnekleri alındı. Kan örnekleri alındıktan sonra ratlar genel anestezi altında dekapite edildi. Dekapite edilen ratlardan immünohistokimyasal ve histopatolojik inceleme için serebral doku örnekleri alındı. Bulgular: Travma sonrası beyin dokusunda değerlendirilen sitokin markerlarında artış bulundu.Malondialdehit ve glutatyon redüktaz düzeylerinin travma sonrası DXP verilen grupta travma grubuna göre daha düşük olduğu bulundu (p<0.05). Ayrıca süperoksid dismutaz,glutatyon peroksidaz ve katalaz düzeylerinin travma sonrası DXP verilen grupta travma grubuna göre daha anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı.(p<0.05) Histolojik değerlendirmede travma sonrası DXP verilen Grup-sadece travma grubuna kıyaslandığındabeyin dokusunda piamater tabakasında konjesyon, hücre infiltrasyonu, vasküler konjesyon, hemoraji ve nöron dejenerasyonun belirgin derecede azalma gösterdiği belirlendi. Sonuç: Sıçanlarda kafa travması sonrasıDXP'nin histolojik ve oksidatif değişiklikler açısından nörolojik iyileşmede faydalı olduğugörülmektedir.Grup-4'teki sıçanların beyin dokularına oksidatif hasar ve apoptoz baskılandığı sonucuna ulaşıldı. DXP'nin travmatik beyin hasarındaki olası terapötik etkisi açısından daha fazla değerlendirilmesi gerekmektedir.
Deneysel spinal kord yaralanma modelinde Edaravone'un nöroprotektif etkisinin araştırılması
Omurilik travması önemli bir mortalite ve morbidite nedenidir ve spinal kord yaralanması sonrası hayatta kalanların yarısından fazlası normal yaşantısına geri dönememektedirler. Bu durum toplumda önemli bir işgücü kaybına neden olmaktadır. Günümüzde total lezyonlu olgularda, metilprednizolon dışında nörolojik fonksiyonu düzeltebilecek etkili tedavi yoktur. Omurilikte yaralanmaya yol açan nedenler olarak bildirilen travma, hipoksi, hipoglisemi, epilepsi, toksinler, nörodejeneratif hastalıklar, tümör ya da diğer patofizyolojik olayların tümünde yaralanmalar benzer özellikler göstermektedir. Yapılan deneysel çalışmalarda, travma sonrası gelişen omurilik hasarında kompleks fizyopatolojik mekanizmaların rol oynadığı ve hasarın primer ve sekonder olarak iki aşamada geliştiği gösterilmiştir. Travmanın şiddeti ve oluş şekline bağlı olarak ortaya çıkan omurilik yaralanması primer hasar olarak adlandırılmaktadır. Travma sonrası büyük miktarda akson kaybı ile sonlanan patofizyolojik olaylar süreci ise sekonder hasar olarak adlandırılmaktadır. Omurilikte yaralanma sonrası dejenerasyonu başlatan en önemli faktör lipit peroksidasyonudur. Klinik gözlemler spinal kord lezyonunun sekonder yaralanma ile büyüdüğünü gösterir. Altta yatan moleküler ve hücresel mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır. Mevcut kanıtlar serbest oksijen radikal oluşumu ve membran lipitlerinin peroksidasyonunun rol oynadığını göstermektedir. Edaravone (MCI-186, 3-metil-1-fenil-2- pirazolin-5-one) hidroksi radikallerinin iyi bir toplayıcısıdır ve demir kaynaklı peroksidasyon hasarını azaltmaktadır. Direk koruyucu etkisinin yanısıra edaravone;anti-inflamatuar ve immunregülatuar özellikleri olan IL-10 salınımını güçlü bir şekilde uyarır. Spinal kord hasarı ile IL-10 salınımı arasındaki ilişki rapor edilmiştir. Bundan dolayı edaravone ile tedavinin, IL- 10 salınımını artırarak bu negatif regülasyonun önüne geçebileceği düşünülür. Literatürde deneysel olarak oluşturulan spinal kord travmasında edaravone'un nöroprotektif etkisi yeterince çalışılmamıştır. Bu çalışma ratlarda oluşturulan deneysel travma modelinde antioksidan, antienflamatuvar etkileri olan edaravone'un nöroprotektif etkinliği araştırılmak amaçlı yapılmıştır. Çalışmamızda 24 adet (230-270 gr) Wistar albino rat kullanıldı. Genel anestezi altında yüksekten ağırlık düşürme modeli ile akut spinal kord travması oluşturuldu. Ratlar randomize olarak kontrol grubu, travma grubu, edaravone tedavi grubu olarak üç gruba ayrıldı. Ratlar 1. hafta sonunda sakrifiye edilerek omurilik ödem oranı ve travmatize omurilik bölgeleri histopatolojik olarak incelendi. Travma grubu ile karşılaştırıldığında tedavi grubunda ödem oranlarının ve 57 histopatolojik inceleme sonrası hasarlı alan oranlarının daha düşük olduğu belirlendi. Grupların tümünde 1. hafta sonunda nörolojik iyileşme izlendi. Ancak, travma grubu ile karşılaştırıldığında tedavi grubunda bu oran istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç olarak, incelenen tüm parametreler akut spinal kord travması sonrası edaravone'un nöroprotektif etkisi olduğunu göstermektedir. Bu özelliği dolayısıyla edaravone'un travmatik spinal kord hasarlanması olan hastalarda kullanılabilmesi için daha fazla çalışma yapılması gerektiğini ve elde edilen sonuçların daha sonra yapılacak klinik çalışmalar için temel oluşturacağını düşünmekteyiz.
Fare kafa travması modelinde deksmedetomidinin inflamasyon üzerine etkilerinin incelenmesi
Giriş ve Amaç: Travmatik beyin hasarı (TBH), dünya genelinde kalıcı veya geçici sakatlıkların ve ölümün en sık nedenidir. Travma sonrası nörolojik fonksiyon kayıplarına neden olan ikincil (sekonder) hasar süreci ilerleyici nörodejenerasyona ve gecikmiş hücre ölümüne sebep olmaktadır. İkincil hasarda verilen cevaplardan biri olan nöroinflamasyon, santral sinir sisteminin patojenlere veya hücresel hasar sonucu oluşan sinyal moleküllere karşı oluşan doğal immün yanıttır. Doğal bağışıklık sistemi, steril inflamasyonda hasarlı hücreler tarafından salınan ve inflamatuar yanıtı başlatan "damage-associated molecular patterns" (DAMPs) tarafından aktive edilir. İnflamazom adı verilen sitozolik multiprotein komplekslerinin aktive olması aktif kaspaz-1 oluşumunu, kaspaz-1 ise prointerlökin-1β ve 18'in matür formlarına dönüşümünü sağlar. Bunun yanı sıra geç dönemde lenfosit ve mikroglia/makrofaj aktivasyonu izlenir. Deksmedetomidin (DEX), antiinflamatuar etkileri birçok deneysel hayvan modellerinde gösterilmiş, solunum baskılanmasına neden olmadan ağrı kesici ve sedasyon etkileri olan, güçlü ve selektif bir α2-adrenoseptör (adrenerjik reseptör) agonistidir. Bu çalışmada, kafa travması modelinde antiinflamatuar ve sedatif dozlarda verilen intraperitoneal DEX'in, 3. günde inflamasyon üzerindeki etkilerinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmada, 4 ayrı grup ve her grupta 5 adet Swiss Albino fare (n=5) olacak şekilde toplam 20 adet fare kullanılmıştır. 5'i sham grubu, 5'i kontrol grubu, 10 tanesi ise deney grubu olarak ayrılmıştır. Farelere 9 cm yükseklikten 80 gr serbest ağırlık düşürülerek kafa travması modeli oluşturulmuştur. Travmadan yarım saat sonra kontrol grubuna intraperitoneal serum fizyolojik, deney gruplarına ise intraperitoneal sırasıyla 40 ve 200 µg/kg DEX enjeksiyonu yapılmıştır. Tüm grupların 1. ve 3. gün sonunda nörolojik değerlendirmeleri mNSS ile yapılıp fareler sakrifiye edilerek beyin dokularındaki histopatolojik ve immünhistokimyasal bulgular kontrol grubuyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: 40 µg/kg dozunda verilen DEX ile nörolojik olarak anlamlı bir iyileşme sağlandığı (p=0,024), 200 µg/kg DEX verildiğinde ise iyileşmenin istatistiksel olarak anlamlılığa yakın olduğu görülmüştür (p=0,06). IL-1b sinyal pozitifliği, 200 µg/kg DEX verilen grupta anlamlı olarak azalmıştır (p=0,028). Iba-1 (İyonize kalsiyum bağlayıcı adaptör molekül-1) ile işaretlenen mikrogliaların hasarlı bölgeye göçünün, kontrol grubuna göre 200 µg/kg DEX verilen grupta daha az olduğu görülmektedir (p=0,031). 40 ve 200 µg/kg DEX verilen gruplarda kontrol grubuna göre aktif mikroglia sayısı da anlamlı olarak azalmıştır (p=0,0357 ve p=0,0357). T lenfosit infiltrasyonu değerlendirildiğinde, 40 µg/kg DEX verilen grupta kontrol grubuna göre CD3 + hücre sayısının anlamlı olarak daha az olduğu görülmüştür (p=0,05). Kontrol grubu, 40 ve 200 µg/kg DEX verilen gruplar ile karşılaştırıldığında NLRP3 sinyali ilaç verilen gruplarda anlamlı olarak azalmıştır (p=0,031 ve p=0,031). Son olarak, histopatolojik incelemelerde, DEX verilen deney gruplarında sitotoksik ödemin azaldığı görülmüştür. Sonuç: Fare kafa travması modelinde DEX kullanımı, nöroinflamasyon ve mikroglial aktivasyonu inhibe ederek nörolojik fonksiyonlarda düzelmeye katkı sağlamıştır. Anahtar Kelimeler: Travmatik beyin hasarı, inflamasyon, inflamazom, mikroglia
Selektif trans-arteryal mikrokateterizasyon yöntemi ile parçalanabilir nişasta mikrokürecikleri kullanılarak geçici serebral iskemi modeli oluşturulması ve intrakarotid sodyum tiyopentalin geçici iskemi üzerine olan etkilerinin araştırılması
Gökten, M. Selektif trans-arteryal mikrokateterizasyon yöntemi ile parçalanabilir nişasta mikrokürecikleri kullanılarak geçici serebral iskemi modeli oluşturulması ve intrakarotid sodyum tiyopentalin geçici iskemi üzerine olan etkilerinin araştırılması Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi, Nöroşirürji Uzmanlık Tezi, Ankara, 2018. Selektif trans-arteryal mikrokateterizasyon yöntemi ile vasküler yapılar içerisine parçalanabilir nişasta mikroküreciklerinin kemoterapötik ajanlarla kullanımı uzun senelerdir kullanılmakta olan bir tedavi yöntemidir. Bu uygulamanın klinik hedefi hedef dokuda yüksek dozda ilaç konsantrasyonu sağlanırken, bu yüksek konsantrasyonlara rağmen düşük sistemik yan etki görülmesini sağlamaktır. Ayrıca nişasta molekülleriyle arteryal embolizasyonun sağlanması ve tümör dokusunun beslenmesinin bozulması hedeflenmektedir. Beyin dokusunun iskemiye olan hassaslığı yapılan çalışmalarla bilinmektedir. Dünya Sağlık Örgütünün tanımına göre inme; yirmi dört saatten uzun süren, ölüme ya da nörolojik defisite yol açan, vasküler nedenler dışında bir sebep bulunamayan, beyin fonksiyonlarının fokal veya total kaybı ile karakterize tablodur. İnme ölüm sebepleri içerisinde üçüncü ve sakatlık yönünden de birinci sırada olan hastalık grubudur. Serebrovasküler hastalıkların % 80-85'ini oluşturan iskemik inme, nörolojik hastalıklar içerisinde en sık görülen ve en çok ölüme neden olan hastalıktır. Serebral iskeminin klinik pratikteki önemi, değişik biçimlerdeki deneysel iskemi modellerinin geliştirilmesini gündeme getirmiştir. Odaktaki hücreler, genellikle hızla reperfüzyon sağlanılamazsa aynı şekilde kalırlar. Penumbranın içerdiği hücreler ise risk altında oldukları halde en az 4-8 saat yaşayabilir durumda olabilmektedir. Penumbradaki hücreler, reperfüzyon veya ilaçlarla kurtarılabilir ve penumbral alana doğru infarktın genişlemesi engellenebilir. Sodyum tiyopentalin iskemi sürecine etkisi daha önceki çalışmalarda intravenöz yolla bir çok makalede ortaya konmuştur. Ancak intravenöz verilen tiyopentalin gerek yan etkileri gerekse kontrolünün zor olmasından dolayı kullanımı yaygınlaşamamıştır. Bu çalışmadaki amacımız tiyopentalin intrakarotid olarak intraarteriyel yoldan daha düşük dozlarda da verilerek serebral supresyonu sağlamak ve iskemi süreci üzerine olan etkilerini araştırmaktır. Bu yöntemin başarılı olması durumunda akut inme geçiren hastalarda intrakarotid olarak uygulanan trombolitik tedavi yanında tiyopental uygulamasının yaygınlaştırılarak iskemi süreci sırasında iskemi süresini uzatmak ve mortalite ve morbiditenin azaltılması hedeflenmektedir.
18ß-glycyrrhetinik asid'in deneysel subaraknoid kanama modelinde vazospazm üzerine etkisinin araştırılması
Bu çalışmada, antioksidan savunma sistemini indükleme özelliği olan 18ß- glycyrrhetinik asid in, deneysel subaraknoid kanama modelinde meydana gelen vazospazmı engelleyici ve vazospazma bağlı oluşacak iskemi/reperfüzyon beyin hasarını azaltıcı etkisini görmeyi amaçladık. Bu çalışmada ortalama ağırlıkları 250 gr olan 28 adet Spraque-Dawley cinsi sıçan kontrol, SAK, SAK+GA50, SAK+GA100 gruplarına ayrılarak; SAK, SAK+GA50 ,SAK+GA 100 gruplarındaki sıçanlara sisterna manga ponksiyonu yapıldı.SAK+GA100 gurubuna 100 mg/kg; SAK+GA50 grubuna 50 mg/kg olacak şekilde GA verildi. Sıçanlara 30.dakika,12.saat. 24.saatte gavaj yolu ile mısır yağında çözülmüş GA verildi.Sıçanlar 48.saatte sakrifiye edildi. Histopatolojik incelemede GA uygulamalarının baziler arterde meydana gelen ve SAK'ın neden olduğu değişiklikleri doz bağlı olarak anlamlı düzeyde tersine çevirdiği belirlendi. Işık mikroskobu ile incelemelerinde damar duvar kalınlıklarındaki artışın gerilediği ve baziler arter çapı ve lümen çapında artış olduğu görüldü.Elde edilen sonuçların istatiksel olarak anlamlı olduğu ve çalışmamız sonucunda elde edilen biyokimyasal değerlerle korelasyon içinde olduğu görüldü. Biz tüm bu bulgular ışığında, calışmamızda GA'in deneysel SAK modelinde oluşan vazospazm medikal tedavisinde efektif olabileceğini düşünmekteyiz.
Deneysel alzheimer hastalığı modelinde aposininin (apocynın) uzaysal öğrenme, denge ve bellek fonksiyonlarına etkisinin değerlendirilmesi
DENEYSEL ALZHEİMER HASTALIĞI MODELİNDE APOSİNİN'İN UZAYSAL ÖĞRENME, DENGE VE BELLEK FONKSİYONLARINA ETKİSİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ Amaç: Bu çalışmada intraserebroventriküler Streptozotosin verilerek oluşturulan deneysel Alzheimer Hastalığında; uzaysal öğrenme, denge ve bellek fonksiyon kaybının bir antioksidan olan ve intraperitonal olarak verilen Aposinin ile tedavisi amaçlanmıştır. Tedavi girişiminin etkisi water-maze, rota-rod, akselere-rod testi, parankimde MDA-GSH analizi, kanda rutin biokimya, histopatolojik olarak hematoksilen-eosin ve transmission elektron mikroskop ile değerlendirilmiştir. Materyal ve Metod: Çalışmamızda ağırlıkları 200-275 gram arasında değişen 35 dişi ve 35 erkek Wistar-Albino sıçan kullanıldı. 50 rata aynı seanslarda toplam 20 mikrolitre stereotaktik yöntemle bilateral yapay BOS ta çözünmüş 3 mg/kg intraserebroventriküler STZ verildi. 20 rata ise aynı hacimde bilateral yapay BOS enjeksiyonu yapıldı. İntraserebroventriküler STZ enjeksiyonu yapılmış sıçanlardan, işlem sonrası 21. günde yaşayan 34 rata, kontrol grubundan yaşayan 16 rata water maze ve rota-rod akselere-rod testleri yapıldı. İşlemlere uyumlu olan ve yapılan test sonuçları deneysel AH ile uyumlu olan 15 rat ilaç grubunu, 14 rat kontrol grubunu oluşturdu. İlaç ve kontrol grupları rastgele iki gruba ayrıldı. Bir gruba intraperitonal 10 mg/kg dan aposinin tedavisi, diğer gruba ise aynı hacimde serum fizyolojik verildi. Tedavi tamamlandıktan sonra deneklere water maze, rota-rod, akselere-rod testi tekrar edildi. Ardından ratlar sakrifiye edildi. Sakrifiye edilen ratların kanında rutin biokimya bakıldı. Beyin parankimi hasarsız olarak çıkartılıp iki hemisfere ayrıldı. Bir hemisferden MDA-GSH analizi, diğerinden histopatolojik inceleme yapıldı. Bulgular: Deneysel AH grubları ile kontrol grubları arasında yapılan rota-rod, akselere-rod testinde tedavi öncesi 5 rpm, 10 rpm, 20 rpm, 30 rpm, 40 rpm, akselere 4 dk arasında belirgin fark bulundu. Tedavi sonrası aposinin tedavisi verilmemiş AH grubunda 30-40 rpmlerde fark saptandı. Yapılan water maze testinde ise tedavi öncesi platforma ilk geliş zamanında kontrol grubu lehine fark saptandı. Tedavi sonrası gruplar arasında bir fark görülmedi. Deneklerin kanında çalışılan rutin biyokimya ve beyin parankiminde bakılan GSH arasında fark saptanmadı. Beyin parankiminde bakılan MDA arasındaki fark anlamlıydı. Hemotoksilen-eosin ve TEM histopatolojik incelemesinde aposinin tedavisi alan grupta tedavi almayan gruba göre belirgin olarak daha az nicelikte AH'na ait histopatolojik bulgular saptanmıştır. Bu bulgular kontrol grubunda görülmemiştir. Sonuç: Bu çalışmada, ratlara İCV STZ verilerek oluşan oksidatif stresin AH için uygun bir model olduğu görülmüştür. Bu modelde oluşan beyin hasarı tedavisinde Aposininin olumlu etkisi olduğu Water-maze, rota-rod, akselere-rod, histopatolojik testler ve biyokimyasal analiz ile görülmüştür. İleri testler ile desteklendikten sonra aposinin tedavisinin günümüzdeki AH tedavi yöntemlerine ek bir seçenek sağlayabileceği kanısına varılmıştır.