
98
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Kraniotomi sonrası gelişen enfeksiyon tanısında Prokalsitoninin C-Reaktif proteinle karşılaştırılması
Amaç: Prokalsitonin 116 aminoasitlik bir glikopeptit olup kalsitonin hormonunun prekürsörüdür. Son yıllarda prokalsitonin bakteriyel enfeksiyonlara spesifik, viral enfeksiyonlar ve sistemik inflamatuar cevap sendromundan etkilenmeyen yeni bir enfeksiyon göstergesi olma özelliği ile daha çok dikkat çekmektedir. Biz çalışmamızda beyin cerrahisinin prokalsitonin düzeylerine etkisini ve prokalsitoninin beyin cerrahisinin yaratmış olduğu inflamatuar reaksiyonla, postoperatif gelişen enfeksiyonu ayırt etmesini araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Mayıs 2007-Aralık 2007 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Beyin Cerrahisinde intrakranial tümörü olan 44 hastada yapılmıştır. Preoperatif 1 ve postoperatif 4 gün boyunca prokalsitonin, beyaz küre sayısı, C-reaktif protein ve ateş değerlerindeki değişimler incelenmiştir. Veriler SPSS 15,0 programında analiz edilmiştir.Bulgular: Çalışmaya alınan enfeksiyon gelişen hastaların tümünde PKT değerleri 0,1 ng/ml'nin üzerinde bulunmuştur. Elde ettiğimiz sonuçlar ışığında postoperatif 2. ve 3. günde 0,1 ng/ml üzerinde PKT değeri olan hastaların postoperatif enfeksiyon açısından daha dikkatli monitorize edilmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Çalışmamızda CRP enfeksiyon gelişen hastaların büyük kısmında, enfeksiyon gelişmeyen hastalardakine benzer bir kinetik izlemiştir. Enfeksiyon gelişen ve gelişmeyen tüm hastalarda CRP değerleri normalin üstündedir (CRP>5 ng/ml). Bu da CRP'nin postop enfeksiyonları takip açısından önemli bir parametre olarak kullanılmayacağını gösterir.Sonuç:Prokalsitoninin cerrahinin yaratmış olduğu inflamatuar yanıttan etkilenmemesi, rutinde kullanılan diğer parametrelere göre enfeksiyona çok daha hızlı cevap vermesi ile mevcut enfeksiyon parametrelerinden üstün olduğu söylenebilir. Gelecekte daha fazla hasta sayısı ve farklı operasyon türlerini de içeren gruplarla yapılacak çalışmaların sonuçlarıyla prokalsitoninin beyin cerrahi sonrası sistemik komplikasyonları takipte ciddi ve güvenli bir parametre olacağını düşünmekteyiz.Anahtar sözcükler: C-Reaktif Protein, Enfeksiyon, Prokalsitonin, Kranitomi
Ortognatik cerrahide geç dönem hasta memnuniyetinin değerlendirilmesi
Ortognatik Cerrahide Geç Dönem Hasta Memnuniyetinin DeğerlendirilmesiOrtognatik cerrahi, maksilla ve mandibulanın diş içeren bölümlerindeki bozukluklarının cerrahi olarak düzeltilmesidir. Bu gruptaki hastalar tek başına ortodontik yöntemler ile ideal olarak tedavi edilemeyen hastalardır. Ortognatik cerrahinin amacı dişsel dizilimin düzeltilmesinin yanında ideal bir yüz estetiğini sağlamaktır. Dentofasiyal deformitelerin düzeltilmesinde Lefort 1 osteotomisi ve sagital split ramus osteotomisi en sık kullanılan yöntemlerdir. Ortognatik cerrahi ile uğraşan kliniklerde o kadar iyi ve güvenilir kayıtlar olmasına rağmen hasta memnuniyeti konusunda literatürde çok az sayıda bilgi mevcuttur. Klinisyenler cerrahinin başarısını değerlendirirken genellikle postoperatif oklüzyonu ve sefalometrik ölçümleri dikkate alırlar. Oysa ki hastalar için estetik görünüm en az oklüzyonun başarısı kadar önemlidir.Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalında 2003-2011 yılları arasında gelişimsel maloklüzyon nedeniyle ortognatik cerrahi uygulanan 80 hasta incelendi. Bu hastaların tamamıyla yüz yüze ya da telefonla görüşülerek cerrahi öncesi ve sonrası estetik olarak yüz görünümü, özgüven değişikliği, çiğneme fonksiyonu, inferior alveol sinir hasarına bağlı hipoestezi, çene ekleminde ağrı ve konuşmanın değerlendirilmesi gibi hasta memnuniyetini yansıtan 14 adet soru anket şeklinde soruldu. Hastaların %22,5'i sadece estetik düzelme olduğunu, %8,8'i sadece çiğnemenin düzeldiğini, %62,5'i her ikisinin de düzeldiğini belirtmiştir. Toplamda hastaların %70'i (n=56) özgüven artışı olduğunu, %33,8'i (n=27) de yüzünde uyuşukluk olduğunu söylemiştir. Operasyondan önce hastaların %17,5'inde çene ekleminde ağrı mevcutken operasyon sonrasında bu oran %26,3 olmuştur. Cerrahi sonrasında çiğneme fonksiyonunda ve estetik yüz görünümünde ciddi oranda iyileşme saptanmıştır. Elde edilen bu anket sonuçları istatistiksel olarak değerlendirilerek literatür verileriyle karşılaştırıldı.Bu çalışmada; operasyonların başarısının sadece oklüzyon ve sefalometrik ölçümlerle değil geç dönemde hastaların subjektif yakınma ve memnuniyetleriyle de değerlendirilebileceği gösterildi. Ortognatik cerrahinin uzun dönem başarısı için fonksiyon ve estetik yüz görünümünün birbiriyle ilişkili olduğu bilinmeli ve her ikisi de eşit olarak göz önünde bulundurulmalıdır.
Evre IV larenks kanserlerinde sağkalım sonuçlarımız
Evre IV Larenks Kanserlerinde Sağkalım SonuçlarımızAmaç: Larenks kanserleri üst solunum yolu ve sindirim sistemi kanserleri arasında en sık rastlanılan kanserlerdendir. Evre IV larinks kanserleri ise oldukça nadir rastlanmakta olup bütün larinks karsinomlarının % 5'ini oluşturmaktadır. Larenks kanserlerinin tedavisi; son yıllarda konservasyon cerrahisinin gelişmesi, radyoterapi ve kemoterapideki ilerlemeler sayesinde değişikliğe uğramış organ koruma protokolleri ön plana çıkmıştır. Bu çalışmada evre IV larenks kanseri nedeniyle farklı tedavi modaliteleri alan hastaların sağkalım sonuçlarına bakılıp, bunu etkileyen faktörler incelenerek güncel ve en uygun tedavi seçimini tespit etmek amaçlandı.Gereç ve Yöntem: 2001 ve 2007 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Kulak Burun Boğaz Anabilim Dalında evre IV larenks kanseri tanısıyla başvuran 92 hasta çalışmaya dahil edildi. Total larenjektomi ve radyoterapi alan 13(%14.1), sadece kemoradyoterapi uygulanan 12(%13), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılan 16(%17), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alan 51(%55,5) hasta şeklinde 4 gruba ayrılarak incelendi. Grupların genel sağkalım, hastalığa spesifik sağkalım sonuçları ve rekürrens oranları karşılaştırıldı. Bu sonuçları etkileyen faktörler incelendi.Bulgular: Hastaların genel sağkalım %37(34/92) ve hastalığa spesifik sağkalım %41.5(34/82) olarak bulunurken, ölümlerin %89,5'i(43/48) ilk 3 yıl içinde gerçekleştiği belirlendi. Hastalığa spesifik sağkalım, uygulanan tedavi yöntemlerine göre ise total larenjektomi ve radyoterapi alanlarda %36(4/11), kemoradyoterapi alanlarda %27(3/11), total larenjektomi ve boyun diseksiyonu yapılanlarda %42(6/14), total larenjektomi, boyun diseksiyonu yapılıp radyoterapi alanlarda %45(21/46) olduğu ortaya çıkmıştır. Sadece kemoradyoterapi protokolü uygulanan grup da sağkalım oranlarının diğer gruplara göre düşük olduğu izlendi. T ve N'e göre hastalığa spesifik sağkalım bakıldığında T3 ve T4 gibi lokal ileri evre tümörlerin erken evre tümörlere göre anlamlı bir şekilde düşük olduğu görüldü . N0 ve N+ hastaları karşılaştırdığında istatistiksel anlamlı farklılık olmadığı görüldü. Kemoradyoterapi alanlarda ve total larenjektomi beraberinde boyun diseksiyonu yapılanlarda hem rekürrens oranlarının fazla hem de kemoradyoterapi grubunda tahmini ortalama rekürrens çıkış süresinin kısa olduğu dikkat çekti. TNM sınıflamasına göre rekürrens oranlarına baktığımızda lokal ileri evre tümörlerde rekürrensin fazla olduğu bulundu.Sonuç: Evre IV larenks kanserlerinde günümüzde uygulanabilecek tedavi yöntemleri rağmen yüksek mortalite oranları dikkati çekmektedir. Bu yüzden hastaların erken evrelerde başvurması halen önemini korumaktadır. Larenks kanserlerinde hastalıksız yaşam süresini, sağkalımı ve organ korunmayı arttırabilmek için tümör davranışı hakkında bilgi edinilmeli ve bu duruma etki eden faktörler detaylı incelenmelidir.Anahtar Kelimeler: Larenks kanseri, hastalığa spesifik sağkalım, rekürrens
İnce barsak atrezi ve stenozu olgularında yaşamda kalımı etkileyen faktörler ve sağlıkla ilişkili hayat kalitesi
İnce Barsak Atrezi ve Stenozu Olgularında Yaşamda Kalımı Etkileyen Faktörler ve Sağlıkla İlişkili Hayat Kalitesi Amaç: İnce barsak atrezi/stenozu nedeniyle takip edilen hastalarda morbidite ve mortalite nedenlerini ve yaşamda kalımı etkileyen faktörleri araştırmak, büyüme gelişmelerini incelemektir. Hastalar ve Yöntem: İnce barsak atrezisi/stenozu nedeniyle 2002-2012 yılları arasında kliniğimize başvuran duodenal, proksimal jejunoileal, distal jejunoileal atrezi/stenoz nedeniyle takip edilen 85 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar cinsiyeti, prenatal tanısı olup olmadığı, tanı konulma zamanı, doğum haftası, kilosu, anne yaşı, anne-baba akrabalık düzeyi, klinik özellikleri, eşlik eden anomaliler, ameliyattaki bulgular, ameliyat sonrası kalış süresi, total parenteral nütrisyon süresi, beslenmeye geçiş süresi, tam doz beslenme süresi ile ilgili veriler kaydedilerek morbidite ve mortaliteyi etkileyen faktörler ve büyüme gelişme parametreleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 85 hastanın 44?ü kız, 41?i erkekti. Bu hastaların 35?inde duodenal, 29?unda proksimal jeunoileal, 21?inde ise distal jejunoileal atrezi/stenoz mevcuttu. %58 oranında prematürite mevcut olup bu oran duodenal atrezi/stenoz hastalarında daha fazla idi. Ebeveynler arasında akrabalık durumunda distal jejunoileal/stenoz görülme olasılığı daha yüksekti. Hastaların % 54?ü prenatal ultrasonografi ile tespit edildi. Duodenal atrezi/stenozu olan hastalarda eşlik eden konjenital anomali oranı %64, jejunoileal atrezi/stenozu olan hastalarda % 58 idi. Duodenal atrezi/stenozu olan hastalara en sık eşlik eden anomali konjenital kalp hastalığı ve Down Sendromu idi. Duodenal atrezilerde en sık kullanılan ameliyat yöntemi duodenoduodenostomi, jejunoileal atrezilerde ise rezeksiyon+primer anastomoz idi. Mortalite oranı %18 olarak hesaplandı. Tüm gruplarda genel komplikasyon oranı %20 olup en sık görülen komplikasyon sepsisti. Kaybedilen hastalarda en sık karşılaşılan ölüm nedeni sepsis olup bu hastalarda, prematürite, düşük doğum ağırlığı ve ek konjenital anomali görülme sıklığı artmıştı. Hastalar büyüme gelişme açısından incelendiğinde duodenal atrezi/stenoz grubunda vücut ağırlığı ve kilo persentillerinin normal değerlerde olduğu, jejunoileal atrezilerde ise boy persentillerinin düşük olduğu tespit edildi. Sonuç: İnce barsak atrezisi/stenozu nedeniyle takip ve tedavisi yapılan hastaların mortalite sıklığı literatürdeki oranlara göre yüksek olduğu tespit edildi. Kaybedilen hastalarda prematürite, düşük doğum ağırlığı ve eşlik eden konjenital anomalilerin sıklık oranının artmış olduğu bulunmuş, mortalitenin primer olarak cerrahi komplikasyona bağlı olmadığı düşünülmüştür. Geç dönem komplikasyonlarının oldukça düşük oranda görülmesinin mortalite oranının yüksek olmasından kaynaklanabileceği düşünülmüştür. Jejunoileal atrezi/stenozu olan hastalarda vücut ağırlığı persentilleri düşük olup bu hastaların ameliyat sonrası dönemde beslenme ve malabsorbsiyon açısından yakın takip edilmesini öneriyoruz. Anahtar kelimeler: Duodenal atrezi, stenoz, jeunoileal atrezi, mortalite, yaşam kalitesi
Hepatosellüler karsinomda eEZH2, Bmi-1, HSP70, CAP2 ve glutamin sentetaz proteinlerinin immünohistokimyasal yöntemle araştırılması ve bulguların agresif klinik davranıştaki rolünün değerlendirilmesi
Giriş-Amaç: Hepatosellüler karsinom, genel olarak kronik karaciğer hastalığı veya siroz zemininde gelişen, dünya genelinde en ölümcül olan tümörler arasında ön sıralarda yer alan, karaciğerin primer bir tümörüdür. Dünyada 5. en sık görülen kanser olup, kansere bağlı ölümlerde 3. sırada yer almaktadır. Bu çalışmada Hepatosellüler karsinomda EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 proteinlerinin ekspresyonunu ve agresif klinik davranış üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı?nda 2007-2012 yılları arasında incelenen 50 Hepatosellüler karsinom olgusu dahil edildi ve immünohistokimyasal yöntem ile EZH2, Bmi-1, HSP70, GS ve CAP2 antikorları uygulandı. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların 41?i (% 82) erkek, 9?u (% 18) kadındı. Hastaların 29?u eks olmuştur ve tahmini yaşam süreleri 30±3 (24-37) ay olarak belirlenmiştir. Hastaların 22?sinde (% 44) damar invazyonu mevcut olup invazyon olan grupta ortalama yaşam süresi 16±3 ay iken, invazyon izlenmeyen grupta ise 36±4 ay idi ve bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0.019). Glutamin Sentetaz ile 22 olguda (% 44) düşük düzeyde, 28 olguda (% 56) yüksek düzeyde ekspresyon saptanmıştır. Ekspresyon düzeyleri yüksek olgularda, tahmini yaşam süresi 15±2 ay iken; GS?ın düşük düzeyde ekspresyon gösterdiği olgularda ortalama yaşam süresi ise 38±4 ay olarak belirlenmiştir (p=0,018). Bmi-1 ile 32 (% 64) vakada düşük, 18 vakada (% 36) yüksek düzeyde ekspresyon görülmüştür. Bmi-1 ile yaşam süresi karşılaştırıldığında ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta ortalama yaşam süresinin daha kısa olduğu saptanmıştır (p=0,008). Bmi-1 sonuçları ile tümör çapı kıyaslandığında, Bmi-1 ekspresyon düzeyi yüksek olan grupta tümör çapının daha büyük olduğu saptanmıştır (p=0.037). Damar invazyonu olan grubun Bmi-1 ekspresyon düzeyinin daha yüksek olduğu görülmüştür (p=0.004). EZH2 ile 36 olguda (% 72) düşük düzeyde, 14 olguda (% 28) yüksek düzeyde ekspresyon izlenmiştir. Düşük düzeyde ekpresyon izlenen 36 hastanın 23?ü, yüksek düzeyde ekspresyon izlenen 14 hastanın ise 6?sının eks olduğu öğrenilmiştir. EZH2 ekpresyon düzeyleri ile hastaların yaşam süreleri arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlıdır (p=0,034). Tartışma-Sonuç: Bu çalışma GS, EZH2 ve Bmi-1?in Hepatosellüler karsinom tanısında ve takibinde prognostik bir gösterge olarak kullanılabileceğini göstermiştir. Bu proteinlerin ekspresyon düzeyi arttıkça yaşam süresinin kısaldığı görülmüştür. GS, EZH2 ve Bmi-1 ekspresyonu ile HSK gelişimi ve malign davranışı arasında açık bir ilişki olduğu saptanmıştır. Böylece, GS, EZH2 ve Bmi-1, HSK?a karşı yeni tedavi stratejilerinin geliştirilmesinde hedef moleküller olabilir. Anahtar Sözcükler: Hepatosellüler karsinom, GS, EZH2, Bmi-1, İmmünhistokimya
Preoperatif oral gabapentinin ultrasonografi eşliğinde yapılan infraklaviküler brakial pleksus bloğu üzerine etkisi
ÖZET Preoperatif Oral Gabapentinin USG Eşliğinde Yapılan İnfraklaviküler Brakial Pleksus Bloğu Üzerine Etkisi Amaç: Cerrahi girişim sırasında hasta konforu ve güvenliği anestezist açısından oldukça önemlidir. Preoperatif oral gabapentin uygulamasının analjezik etkinliği artırdığı ve analjezik tüketimi azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada üst ekstremite cerrahisinde preoperatif iki farklı dozda uygulanan oral gabapentinin postoperatif analjezik etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Üniversite Etik Kurul Onayı ve olguların yazılı onayı alındıktan sonra, arteriovenöz fistül açılacak üroloji ve kalp damar cerrahisi hastaları, debritman veya flep uygulanacak Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi hastaları ile üst ekstremite cerrahisi uygulanacak ortopedi hastaları çalışma kapsamına alınarak toplam 60 hastaya infraklaviküler brakial pleksus bloğu uygulandı. Grup 1'de (n=20) 30-45 dakika önce oral plasebo tablet verildikten sonra 40 ml %0.5 bupivakain ve 0.5 ug / kg fentanil ile, Grup 2'de (n=20) 30-45 dakika önce oral 600 mgr gabapentin sonrasında, 40 ml %0.5 bupivakain ve 0.5 ug / kg fentanil ile, Grup 3'de (n=20) 30-45 dakika önce oral 1200 mgr gabapentin verilmesini takiben 40 ml %0.5 bupivakain ve 0.5 ug / kg fentanil ile ultrasonografi eşliğinde infraklaviküler brakiyal pleksusu bloğu uygulandı. Hastaların intraoperatif hemodinamik parametreleri ve yan etkiler kaydedildi. Postoperatif dönemde analjezi, hasta kontrollü analjezi ile tramadol kullanılarak sağlandı. Olguların postoperatif 1.,15.,30.,60.dakika, 2., 4., 6., 12.,18. saatlerde hemodinamik parametreleri, ağrı düzeyleri (VAS), tramadol tüketimi, Ramsey sedasyon düzeyleri ve oluşabilecek yan etkiler kaydedildi. Postoperatif takipleri 2. saatten sonra Ortopedi ve Travmatoloji servisinde alındı ve 24. saate kadar takiplerine devam edildi. Bulgular: Grupların demografik verileri birbirine benzerdi. İlk 30 dakika ile 4-24. saatler arasındaki ağrı skorları açısından gruplar arasında bir fark saptanmadı. Diğer zamanlarda VAS değeri plasebo grubunda daha düşüktü. Postoperatif tramadol tüketimi ve sedasyon skorları açısından da gruplar arasında fark yoktu. Sonuç: Üst ekstremite cerrahisinde uygulanan infraklaviküler brakial pleksus bloğunda preoperatif oral yoldan uygulanan 600 mg ve 1200 mg gabapentinin hemodinamik degişikliklere yol açmadığı, sedasyon düzeyi, postoperatif ağrı skorları ve tramadol tüketimi üzerine bir etkisinin olmadığı kanısına varıldı. Anahtar Kelimeler: infraklavikuler brakiyal sinir bloğu, bupivakain, gabapentin, fentanil, tramadol, Vizüel Analog Skala
Akut apandisit tanısı veya şüphesi olan vakalarda alvarado skorlamasının görüntüleme yöntemleri ve CRP, prokalsitonin değerleriyle desteklenmesi
ÖZET Akut Apandisit Tanısı Veya Şüphesi Olan Vakalarda Alvarado Skorlamasının Görüntüleme Yöntemleri ve Crp, Prokalsitonin Değerleriyle Desteklenmesi Akut apandisit tüm yaş gruplarında en sık görülen akut karın nedenidir. Akut apandisit şüphesi olan hastalarda amaç negatif apendektomiyi ve buna bağlı komplikasyonları azaltmaktır. Alvarado Skoru 1986 yılında tanımlanmış bir skorlama sistemidir. Hastanın semptomları, fizik muayene bulguları ve laboratuar değerlerinden oluşur. Bu çalışmanın amacı, Alvarado Skorunun akut apandisit tanısı koymadaki değerine diğer tanısal yöntemlerin etkisini saptamaktır. Çalışmaya Mayıs 2012 ile Mayıs 2013 tarihleri arasında, Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Acil Servisi ve Genel Cerrahi polikliniğine başvuran, akut apandisit şüphesi olan 133 hasta dahil edildi. Hastaların seçimi konusunda herhangi bir kısıtlama getirilmedi. Hastaların tedavisinin planlaması çalışmadan bağımsız olarak hastayı izleyen hekim tarafından yapıldı. Yüz otuz üç hastanın 20'si (%15) gözlem sonrası taburcu edildi. Yüz on üç hasta (%85) ameliyat edildi. Doksan dört hastaya (%83,2) histopatolojik olarak apandisit tanısı kondu. On dokuz hastada (%16,8) apendiks normal idi. Tüm hastalardan rutin laboratuar tetkikleriyle birlikte serum CRP ve PCT değerleri istendi. Tüm hastalara başvuru anında karın USG yaptırıldı. Klinik olarak şüpheli ve ayırıcı tanı gerektiren hastalara oral ve IV kontrastlı BT çekildi. Tüm bu sonuçların Alvarado skorunun tanı koymadaki etkinliğini arttırıp arttırmadığı araştırıldı. Bu çalışmada Alvarado skorunun duyarlılığı %85, özgüllüğü ise %46 olarak bulundu. CRP ve PCT'nin Alvarado skoruyla beraber kullanılması durumunda skorlamanın tanı koymadaki başarısını arttırdığı ancak BT ve USG'nin aynı etkiyi Alvarado skorlaması üzerinde gösteremediği saptandı. Bu sonuç özellikle radyologların klinik deneyimlerinin farklı olması ile açıklandı. Sonuç olarak hiçbir ek tanısal yöntemin tek başına akut apandisit tanısını koyamayacağını düşünüyoruz. Bununla birlikte Alvarado Skoru düşük olan vakalarda ek tanısal yöntemlerin kullanılmasının klinisyene yol gösterici bir araç olduğu kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Akut apandisit, Alvarado Skoru, CRP, PCT, BT, USG
Sağlıklı ve meningiomalı olgularda KIR genleri frekanslarının karşılaştırılması
Sağlıklı ve Meningiomalı Olgularda KIR Genleri Frekanslarının Karşılaştırılması AMAÇ: Meningioma tanılı olgularda KIR polimorfizminin dağılımını inceleyerek, klinik gidişinin öngörülebilmesi, hastalarda genetik mekanizmanın ortaya konulmasını ve muhtemel tedavi yöntemleri için yönlendirici olmayı amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamız Nisan 2013-Eylül 2013 tarihleri arasında Nöroşirurji Anabilim dalına başvuran 18 yaş üzeri 31 meningiom tanılı hasta ve 50 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 81 kişi üzerinde yapılmıştır. Meningioma tanısı olan hastaların 6 si erkek (% 19,35), 25'i kadındı (% 80,65). Kontrol grubunun 23'ü erkek (% 46), 27'si kadındı (% 54). Tüm çalışma grubumuzda yaş ortalaması 54,49 idi. Hastalardan onam formu alınması sonrası alınan tam kan örneklerinden DNA izolasyonu yapılmıştır. KIR tiplendirilmesi SSOP (sequence spesific oligonucleotid probes) prensibine dayanılarak çalışılmıştır. Bulgular: İnhibitor, aktivatör ve psödogen olmak üzere toplam 16 KIR geni çalışılmıştır. Meningioma tanılı hastalarda 2DL3 ve 3DS1 genleri koruyuculukla ilişkili istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. Meningiomalar kendi içinde grade 1 meningiomalar birinci grup, atipik ve anaplastik meningiomalar ikinci grup olarak incelendiğinde KIR geni dağılımlarında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Sonuç: Çerçeve genler KIR 2DL4, 3DL2, 3DL3 ve 3DP1 tüm hasta ve kontrol grubunda mevcut idi. İnhibitor KIR genlerinden 2DL3 geni hasta grupta daha az idi (P=0,0), 3DS1 aktivatör KIR geni yine hasta grupta daha az bulundu. (p=0,004). Bu da bize göstermektedir ki 2DL3 ve 3DS1 genleri ile meningioma gelişimi arasında koruyuculukla ilişkili istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.(P<0,05). 2DL3 geni ve 3DS1 geni ise meningioma için muhtemel koruyucu genlerdir. Anahtar Sözcükler: KIR geni, NK hücreleri, meningioma, SSOP.
Alt ekstremite cerrahisi geçiren yaşlı hastalarda genel ve rejyonel anestezi sonrası görülen deliryum sıklığı ve risk faktörlerinin karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmada; ortopedik cerrahi geçiren yaşlı hastalarda genel anestezi veya rejyonel anestezi sonrası görülen deliryum insidanslarının ve risk faktörlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Etik Kurulu onayı ve hastaların yazılı onamı alınarak, total kalça protezi, total diz protezi, femur kırığı cerrahisi geçiren toplam 120 hastada (65 yaş üzeri) gerçekleştirildi. Tüm hastaların, preoperatif fizik muayeneleri ve kan basıncı, kalp hızı, SpO2, ASA I-III, deliryum testleri (CAM ve DRS-R-98 ) kaydedildi. Hematolojik parametreler; hematokrit, kırmızı ve beyaz küre sayısı, Na, K, kreatinin, glukoz ölçümleri yapıldıGenel anestezi (n: 70) ve kombine spinal epidural anestezi (KSEA) (n: 50) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Grup I; (Genel anestezi n: 70) ; olgularda 1,5-2 mg/kg propofol intravenöz ve 0,6 mg/kg rokuronyüm bromid ile anestezi indüksiyonu yapıldı. Anestezi idamesi sevofluran ve % 65 N2O - %35 O2 ile sağlandı. Postoperatif analjezi amacıyla operasyon bitiminden 30 dakika önce morfin ( 0,1 mg / kg) uygulandı. Grup II; (KSEA n:50) : Olgulara spinal aralıktan, % 0,5 izobarik bupivakain (10- 15 mg) + fentanil (25 mcg) enjekte edildi. Postoperatif dönemde 5 ml % 0,5 izobarik bupivakain+ 1mg morfin epidural kateterden uygulandı. Hastalar, postoperatif 24 ve 72. saatte, hemodinamik parametreler, laboratuar tetkikleri ve deliryum testleri (CAM ve DRS-R-98 ) tekrarlandı. CAM (+) ve DRS-R-98 değerleri ≥ 17 olan hastalar ağır deliryum olarak kabul edildi ve haloperidol uygulandı. Bulgular: demografik veriler, operasyon zamanı, preoperatif ve postoperatif hemodinamik ve laboratuar değerlerinin her iki grupda aynı olduğu görüldü. Tüm hastalar için deliryum insidansı % 12,5 idi. Genel anestezi grubunda 6 hastada (%8,6), KSEA uygulanan grupta 9 hastada (%18,0) deliryum görüldü (p: 0,3). Hiperaktif tip 4 hastada ( %3,3) görülmüşken, hipoaktif tip 11 hastada (%9,1) saptandı. En önemli risk faktörlerinin ileri yaş(≥ 75 yaş) ve polifarmasi olduğu saptandı. Ağır deliryum görülen hastalarda hastanede yatış süresi ve maliyet yüksekti. Sonuç: Bu çalışma total kalça- diz artroplastisi, femur kırığı cerrahisi geçiren yaşlı hastaların % 12,5 unda deliryum geliştiğini göstermiştir. Deliryum insidansı rejyonel veya genel anestezi ile değişiklik göstermedi. İleri yaş ve polifarmasi deliryum için risk faktörleridir. Deliryum gelişen hastalarda diğer hastalara göre hastane maliyeti ve hastanede yatış süresinin arttığı sonucuna varıldı.
Renal transplantasyon yapılmış olan hastalarda CD3+ Ve CD4+ T lenfosit oranı ile rejeksiyon/enfeksiyon arasındaki ilişki
Amaç: Renal transplantasyon alıcılarının takibinde gelişen enfeksiyonlar ve akut rejeksiyonlar greft sağ kalımını olumsuz yönde etkilemektedir. Transplantasyon sonrası enfeksiyon ile rejeksiyon ayırımı da önemli bir problem olarak karşımıza çıkmaktadır. T hücre yüzey belirleyicileri rejeksiyon ve enfeksiyon durumlarında artabilmekte veya azalabilmektedir. Çalışmamızda transplantasyon sonrası görülen enfeksiyon/rejeksiyon tanısı ve ayırıcı tanısında T lenfosit işaretleyicilerindeki değişimi incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya renal transplantasyon sonrası takipte olan toplam 56 hasta alındı. Böbrek fonksiyon testlerinde bozulma nedeniyle kliniğe yatırılmış olan 31 hasta klinik ve laboratuar özelliklerine göre enfeksiyon ve rejeksiyon grupları olarak ayrıldı. Kontrol grupları olarak transplantasyon sonrası kontrole gelen enfeksiyon/rejeksiyon şüphesi olmayan 25 hasta dahil edildi. Kontol grubundaki olguların 10 tanesine kadaverik donörden nakil yapılmıştı. Serum örneklerinde flowsitometrik yöntemle T lenfosit işaretleyicileri CD3, CD4, CD8 düzeyleri çalışıldı. T lenfosit işaretleyicilerinin enfeksiyon/rejeksiyon klinik tabloları ile ilişkisi araştırıldı. Bulgular: CD3, CD4, CD8 hücreleri açısından enfeksiyon ve rejeksiyon grupları arasında anlamlı fark görülmedi. Enfeksiyon ve rejeksiyon grupları ile kontrol grubundaki transplant alıcıları arasında da hücre yüzey belirleyicileri benzerdi. Buna karşın kadaverik donörden nakil yapılmış alıcıların CD3, CD4, CD8 düzeyleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarına göre belirgin azalmıştı. Lenfosit işaretleyicileri ve WBC içindeki lenfosit oranının birinci ve ikinci takip değerleri enfeksiyon ve rejeksiyon gruplarında karşılaştırıldığında, istatistiksel olarak farklı olmadığı görüldü. Sonuç: Renal transplant alıcılarında ve özellikle ATG ile yapılan indüksiyon tedavisi sonrası ölçülen T lenfosit düzeylerinin takibi klinik faydalar sağlayabilmekte, kritik olgularda enfeksiyon ve rejeksiyon durumları açısından fikir verici olabilmektedir. T hücre tiplerinin renal transplantasyon yapılmış hastalardaki klinik öneminin daha net bir şekilde belirlenebilmesi ve prognoza etkisinin anlaşılabilmesi için geniş hasta gruplarında yapılacak çalışmalara ihtiyaç duyulacaktır.