Düzce University
Discipline

Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı

Düzce University

26

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

26 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde takip edilen kandidemi riski yüksek hastalarda candida pcr ve kan kültürünün karşılaştırılması

Amaç: Yoğun bakım ünitesinde invaziv fungal enfeksiyonların % 70-90'ından kandida türleri sorumludur. Bu çalışmada Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Genel Cerrahi Yoğun Bakım ve Anesteziyoloji ve Reanimasyon Ünitesi'nde takip edilen kandidemi riski yüksek hastalarda kan kültürü ile tam kandan çalışılan Candida PCR testinin sonuçları karşılaştırıldı. Kandidemi şüpheli hastalarda hızlı bir tanı yöntemi olan Candida PCR testinin pratikte kullanılabilirliğinin araştırılması amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda belirlediğimiz kriterlere göre kandidemi riski yüksek olan 90 hasta prospektif olarak değerlendirildi. Hastalardan idrar, perine, aksilla, trakeal aspirat kültürü ve 2 set kan kültürü alındı. Ayrıca bir EDTA'lı tüpe kan alındı. ˗40°C'de daha sonra Candida PCR çalışılması amacıyla saklandı. Candida multiplex PCR'da ITS1, ITS2, ITS2D, CA3, CA4 primerleri kullanılarak, Candida real-time PCR'da ise türe spesifik primerler kullanılarak tür ayrımı yapıldı. Bulgular: Hastaların 41'i (% 45,5) kadın, 49'u (% 55,5) erkek, toplam yaş ortalaması 58,1(±18,4)'di. Kan kültüründe kandida üremesi olan hasta sayısı 3 (% 3,3)'tü. Çalışmaya alınan hastaların 17'sinde (% 18,9) Candida multiplex PCR ve Candida real-time PCR pozitifti. Kan kültürü ve PCR testlerinde bulunan kandida türleri birbiriyle uyumluydu. PCR ile istatistiksel olarak anlamlı derecede daha fazla pozitiflik elde edildi (p=0,006). Candida PCR pozitifliği olan hastalar ile PCR negatif hastalar arasındaki kandida skoru farkı istatistiksel olarak anlamlı bulundu(p=0,015). Hastaların 57'si (% 63,3) öldü. Sonuç: Kandidemide tedavide gecikme, artan mortalite ile doğrudan ilişkilidir. Çalışmamızda PCR ile kandidemi olgularının tespit edilme olasılığının daha fazla olduğunu bulduk. Bu veri ışığında özellikle kandidemi riski yüksek olan hastalarda moleküler yöntemlerin de tanıda kullanılmasının uygun olacağı görülmektedir. Anahtar kelimeler: Kandida, Kandidemi, PCR

Candida albicansKan kültürüKandida+3
Tuğçe Şimşek Bozok
Çukurova University
2019
00
Master'sOpen AccessTR

Çocuk hastalarda invaziv olmayan ateş ölçüm yöntemlerinin karşılaştırılması

Çocukluk çağında ateşin erken dönemde saptanıp gerekli müdahalelerin yapılması önemlidir. Ateşin değerlendirilmesi ve yönetimi çocuk kliniklerinde çalışan hemşirelerin de günlük uygulamalarının bir parçasıdır. Çocuklarda ateş ölçümünün en doğru ve en güvenilir yöntemi yıllardır araştırılan bir konudur. Termometre teknolojisinde yaşanan gelişmeler, ateşin erken dönemde ve doğru olarak tanınmasında oldukça önemli bir rol oynamaktadır. Vücut ısısının ölçümünde alışılmış olarak kullanılan oral, rektal ve aksiller bölgelerden civalı termometre ile ölçüm yöntemlerine ek olarak kızılötesi (infrared) timpanik membran termometre ve kızılötesi temassız alın termometresi gibi ölçüm yöntemlerinin kullanıma girmesi; en uygun yöntemin hangisi olması gerektiğine dair karmaşanın daha da artmasına neden olmuştur. Bu çalışmada son yıllardaki ateş ölçüm cihazları ile ilgili gelişmelerden kaynaklanan, en uygun termometre ve en uygun anatomik bölge konusundaki belirsizliklerin giderilmesi amaçlanmıştır. Bu çalışma Aydın Adnan Menderes Uygulama ve Araştırma Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Kliniği'nde yapılmıştır. Çalışmaya, herhangi bir tanıyla yatan, 1 ay 18 yaş aralığındaki ve klinik izlemlerinde, rutinde kullanılan timpanik termometreyle vücut sıcaklığı ≥38°C olan hastalar dâhil edilmiştir. Aynı hasta grubunun takibindeki normal vücut sıcaklıklarının da ölçümü yapılmıştır. Ölçümler, civalıaksiller, elektronik aksiller, kızılötesi temassız alın ve timpanik (kulaktan) termometrelerle yapılmış, hastaların yaş, cinsiyet vb. demografik özellikleriyle birlikte veri formuna kaydedilmiştir. Toplam 101 hastanın vücut sıcaklığının ölçüldüğü çalışmada, hem ateşli hem de ateşsiz dönemde yapılan ölçümlerde elektronik yöntemle yapılan ölçüm değerlerinin diğer üç yönteme göre anlamlı derecede daha düşük olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Ateş, Çocuk, Termometre

AteşHastane enfeksiyonlarıTermometreler+2
İfaket Meşealan
Aydın Adnan Menderes University · Institute of Health Sciences
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi Araştırma Hastanesinde Enfeksiyon Hastalıkarı Servisinde takip edilen COVID-19 hastalarının yatış süresine etki eden faktörler

2019 yılının sonlarına doğru ortaya çıkan ve tüm dünyada pandemiye sebep olan yeni koronavirüs hastalığı (COVID-19), 2020 yılında tüm dünyada milyonlarca insanı enfekte etmiştir. Günümüzde COVID-19 ile ilgili çalışmalar giderek artmakta ve her geçen gün bilgiler değişmektedir. Bizim de bu çalışmadaki amacımız COVID-19 tanısı ile hastanede yatan hastaların yatış süresine etki eden faktörlerin incelenmesidir. Çalışmaya Mart 2020 ve Haziran 2020 tarihleri arasında hastanemiz enfeksiyon hastalıkları servisinde yatan 102 hasta dahil edildi. Hastaların yaşı ve cinsiyeti, komorbid hastalıkları, vital bulguları, yatış esnasındaki lökosit, nötrofil, lenfosit, monosit, hemoglobin (Hb), trombosit (PLT), ortalama trombosit hacmi (MPV), aspartat aminotransferaz (AST), alanin aminotransferaz (ALT) üre, kreatin, C-reaktif protein (CRP), fibrinojen, laktat dehidrojenaz (LDH), kreatinin, protrombin zamanı (PT), uluslararası normalleştirilmiş oran (INR), procalsitonin (pct), D-dimer, ferritin, troponin, nötrofil/lenfosit oranı (NLR) trombosit-lenfosit oranı (PLR), monosit-lenfosit oranı (MLR) ve MPV-lenfosit oranı (MPVLR) değerleri retrospektif olarak incelendi. COVID-19 PCR ve akciğer tomografilerindeki parankimal tutulumları sınıflandırıldı. Aldıkları antiviral, antibiyotik ve diğer destek tedavileri ve hastanede yatış süreleri kayıt edildi. İstatistiksel analiz için verilerin dağılımı Kolmogorov-Simirnov testi ile incelendi. İstatistiksel analizler SPSS v.22 paket programı ile yapıldı, anlamlılık düzeyi 0,05 olarak dikkate alındı. Çalışmamızda 51 erkek ve 51 kadın toplam 102 hasta değerlendirildi. Hastaların yaş ortalaması 56,51±15,48 yıl olarak bulundu. Ortalama hastane yatış süresi ortalama 7,58±3,35 gündü. DM, HT ve malignitesi olan hastalarda ve favipravir, enoksaparin ve vitamin C desteği alan hastalarda daha uzun hastane yatışı olduğu görüldü. Uzun süre hastane yatışı olan hastalarda ateş, procalsitonin, AST, LDH değerlerinin kısa yatış süresi olan hastalara göre anlamlı olarak daha yüksek olduğu saptandı. Lenfosit sayısı ve yüzdesi, NLR, monosit sayısı, MPV/lenfosit oranı değerleri ise yedi günden uzun süre yatan hastalarda anlamlı düşük bulundu. iii Anahtar Kelimeler: COVID-19, komorbidite, yatış süresi, lenfopeni, LDH, procalsitonin, CRP, Ferritin, D-dimer

C reaktif proteinCOVID 19D-dimer+5
Yasemin Çakır
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde saptanan ventilatör ilişkili pnömoni sürveyans verilerinin irdelenmesi

Ventilatör ilişkili pnömoni, mekanik ventilasyon uygulanan hastalarda yaygın görülen, önemli bir nozokomiyal enfeksiyondur. Bu çalışma hastanemiz Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde ventilatör ilişkili pnömonilerde, enfeksiyon hızının, etkenlerinin, etkenlerin antibiyotik duyarlılıklarının ve enfeksiyon gelişimi için risk faktörlerinin ortaya çıkarılması amacıyla yapılmıştır.Ocak 2007-Aralık 2008 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde, 16 yaş üzerinde olan ve 48 saat ya da daha uzun süreyle invaziv mekanik ventilasyon uygulanan ventilatör ilişkili pnömoni gelişen ve gelişmeyen toplam 280 olgu çalışmaya alınmıştır. 280 olgunun, ventilatör ilişkili pnömoni gelişen gelişen 130'u hasta grubunda yer alırken, ventilatör ilişkili pnömoni gelişmeyen 150'si kontrol grubunu oluşturmuştur. 2007 Ocak-Aralık ve 2008 Ocak-Aralık dönemlerine ait ventilatör ilişkili pnömoni insidans dansitelerinin hesaplanabilmesi için, bu dönemler içinde VİP tanısı konulmuş bütün hastalar kullanılmıştır.Çok-değişkenli lojistik regresyon analizinde, APACHE 2 skorunun 20'den büyük olması (p=0.000), mekanik ventilasyon uygulamasından önce yoğun bakım ünitesinde ve yoğun bakım ünitesine kabul öncesi yatırıldığı ünitede non-invaziv mekanik ventilasyon uygulanması (p=0.030), yoğun bakım ünitesinde ventilatör ilişkili pnömoni gelişimi öncesi mekanik ventilasyon sürecinde, koma-stupor durumu (p=0.000), yoğun bakım ünitesi dışına transport edilme (p=0.000), reentübasyon (p=0.015), diğer non-pulmoner nozokomiyal enfeksiyonların varlığı (p=0.034), trakeostomi açılması (p=0.000), santral parenteral beslenme (p=0.020) ve nazoenteral beslenme (p=0.000) ventilatör ilişkili pnömoni için bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Ventilatör ilişkili pnömoni insidans dansitesi 2007 ve 2008 yılı için sırasıyla 38.1/1000 ve 37.7/1000 ventilatör günü olarak bulunmuştur. Ventilatör ilişkili pnömoni gelişen olgulardan en sık saptanmış 3 patojen Acinetobacter baumannii (%36.6), Pseudomonas aeruginosa (%20) ve Staphylococcus aureus (%16.6) olarak sıralanmıştır. Non-fermentatif Gram negatif bakterilerin çoğunluğu çoklu ilaç dirençli idi. Gram pozitiflerin hakim patojeni metisilin dirençli Staphylococcus aureus olarak tespit edildi.Sonuç olarak yukardaki tanımlanmış bu sürveyans verilerinin rehberliğinde, hastanemizde daha etkin enfeksiyon kontrol ve tedavi stratejilerinin geliştirilmesini sağlayarak, Dahiliye Yoğun Bakım Ünitesi'nde ventilatör ilişkili pnömoni prevalansını ve ventilatör ilişkili pnömoniye bağlı olumsuz etkileri en aza indirebilmek, ayrıca enfeksiyon gelişimi için yüksek riskli hastaları erken tanımak ve onlara uygun antimikrobiyal tedavileri vaktinde ulaştırabilmek hedeflenmiştir.Anahtar kelimeler: Ventilatör ilişkili pnömoni, Yoğun Bakım Ünitesi, Risk Faktörleri

PnömoniPnömoni-aspirasyonRisk faktörleri+3
Mehtap Erdem
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde cerrahi alan enfeksiyonlarının irdelenmesi ve enfeksiyon risk faktörlerinin belirlenmesi

Cerrahi alan enfeksiyonu (CAE) en önemli cerrahi komplikasyondur. Ciddi mortalite, morbidite ve sosyoekonomik kayıplara neden olmaktadır. CAE cerrahi girişimlerin %2-5'inde gelişir ve tüm hastane enfeksiyonlarının yaklaşık ¼'ünü oluşturur. Hasta ve cerrahi süreç ile ilgili birçok faktör CAE'u gelişmesini etkilemektedir. Çalışmamızda hastanemiz cerrahi kliniklerinde CAE hızının, enfeksiyon etkenlerinin, etkenlerin antibiyotik duyarlılık paternlerinin ve enfeksiyon gelişimi için risk faktörlerinin saptanması amaçlanmıştır.Çalışmaya Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Göz kliniği hariç diğer cerrahi kliniklerde 17.03.2008 ile 10.07.2008 tarihleri arasında opere olan ve en az 48 saat yatan tüm hastalar (1397 hasta) dahil edildi. CAE'nun tanımlanması ve teşhisi için `Centers for Disease Control and Prevention' (CDC) kriterleri kullanıldı. CAE hızı her 100 cerrahi girişim sonrası gelişen CAE atak sayısı olarak hesaplandı. CAE'nun olası risk faktörleri çok değişkenli lojistik regresyon modeli ile değerlendirildi.Çalışma süresince 1397 hastanın 131'inde (9.4%) CAE gelişti. CAE gelişiminin 12.8 gün ek yatışa neden olduğu saptandı. En yüksek CAE hızı kolon cerrahisi uygulanan hastalarda gözlendi (%27.1). Etken mikroorganizmaların %74.6'sını Gram negatif mikroorganizmalar oluşturuyordu. En sık izole edilen mikroorganizma Escherichia coli (%32.8) idi. Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, diyabet (OR:2.660, CI:1.389-5.093), cerrahi dren kullanımı (OR:3.706, CI:1.910-7.191), perioperatif transfüzyon (OR:1.787, CI:1.077-2.965), travma (OR:2.244, CI:1032-4.880), reoperasyon (OR:7.408, CI:3.315-16.555), kontamine (OR:3.291, CI:1.433-7.556) veya kirli-enfekte (OR:3.451, CI:1.888-6.310) yara sınıfları ve National Nosocomial Infection Surveillance (NNIS) risk indeksinin her bir puan artması (OR:7.499, CI:4.336-12.967) CAE gelişimi için bağımsız risk faktörleri olarak belirlendi.CAE hızını azaltmak için risk faktörleri belirlenmeli ve önlenebilir olanlar için gerekli tedbirler alınmalıdır. Bu amaçla fazladan kan ve kan ürünlerinin transfüzyonundan ve cerrahi drenlerin gereksiz kullanımından kaçınılmalı, cerrahi drenler mümkün olan en kısa sürede çekilmelidir. Ayrıca geleneksel yara sınıflaması ve NNIS risk indeksi CAE'nın öngörülmesinde kullanılabilir.Anahtar kelimeler: Cerrahi alan enfeksiyonu, etken mikroorganizmalar, risk faktörleri

AmeliyathanelerBakteriyel enfeksiyonlarRisk faktörleri+1
Rıza Çam
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Dahili Yoğun Bakım Ünitesinde invaziv alet ilişkili hastane enfeksiyonu hızı, etken mikroorganizmalar ve antibiyotik duyarlılıkları

Hastane enfeksiyonlarının önemli bir bölümünü oluşturan invaziv alet ilişkili hastane enfeksiyonları (İAİHE) özellikle yoğun bakım ünitelerinde (YBÜ) yatan hastalar için büyük bir tehlike oluşturmaktadır. İAİHE bütün hastane infeksiyonlarının yaklaşık %10-15'inden sorumludur. Artmış mortalite ve morbiditenin önemli bir sebebidir. Bu çalışma hastanemiz Dahili Yoğun Bakım Ünitesi (DYBÜ)'nde AİHE hızının, etkenlerinin, etkenlerin antibiyotik duyarlılıklarının belirlenmesi amacıyla yapılmıştır.Şubat 2007-Aralık 2009 tarihleri arasında hastanemiz DYBÜ'nde 48 saatten daha uzun süre yatan ve 16 yaş üzeri olan hastalar çalışmamıza alındı. Prospektif olarak hedefe yönelik aktif sürveyans gerçekleştirildi. İAİHE tanımlanması ve teşhisi için `Centers for Disease Control and Prevention' (CDC) kriterleri kullanıldı. İnvaziv alet kullanım oranları ve İAİHE hızları hesaplandı. AİHE hızının, izole edilen etkenlerin ve antibiyotik duyarlılıklarının yıllara göre dağılımı SPSS 11.5 versiyonuyla değerlendirilmiş ve Z testi ile karşılaştırılmıştır.Üç yıllık çalışma süresi boyunca, 1650 hastada 780 İAİHE saptandı. İAİHE'nin 415, 242, ve 143'ünde sırasıyla ventilatör ilişkili pnömoni (VİP), kateter ilişkili üriner sisitem enfeksiyonu (Kİ-ÜSE), ve santral venöz kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu (SVKİ-KDE) izlendi. En sık izole edilen etkenler VİP'de Acinetobacter spp., SVKİ-KDE'de koagülaz-negatif stafilokoklar (KNS), Kİ-ÜSE `de candida spp. ve E.coli idi. Acinetobacter spp.'nin sefoperazon-sulbaktam direncinde anlamlı bir artış görüldü. Oksasilin direnci yıllara göre koagülaz-pozitif stafilokoklarda (KPS) %94, %84, %82 ve KNS'lerde %100, %100, %84 olarak gösterilmişken, vankomisin direnci yıllara göre Enterococcus spp.'de %36, %29, %6 olarak belirlenmiştir.YBÜ'nde İAİHE hızını azaltmak için hedefe yönelik aktif sürveyansın düzenli olarak yapılması ve invaziv aletlerin gereksiz kullanımından kaçınılması gerekmektedir. Bununla birlikte, antibiyotik kullanımıyla ilgili olarak politikalar geliştirilmeli ve bu politikalara uyum tam olmalıdır. Standart izolasyon önlemlerine ve el hijyenine uyumlarının arttırılması için sağlık bakım çalışanlarına düzenli olarak eğitim verilmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım ünitesi, invaziv alet kullanımı, sürveyans

Mikrobiyal duyarlılık testleriYoğun bakımYoğun bakım üniteleri+1
Saliha Çevik
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Semptomlu kadın ve erkek hastaların genital sürüntü örneklerinde chlamydia trachomatis antijeninin enzyme ımmune-assay(EIA)ve direct fluoresan antikor (DFA)testi ile araştırılması

Mehmet Karataş
Gaziantep University
1997
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yoğun bakım ünitelerinde nozokomiyal enfeksiyonların irdelenmesi ve enfeksiyon risk faktörlerinin belirlenmesi

Bu çalışmada, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yoğun bakımünitelerinde hastane enfeksiyonu sıklığı, enfeksiyon etkenleri, etkenlerin antibiyotikdirenç paternleri ve enfeksiyon gelişimi için risk faktörlerinin saptanmasıamaçlanmıştır.15 Kasım 2004-15 Mayıs 2005 tarihleri arasında dahili ve cerrahi yoğunbakım ünitelerinde 48 saatten uzun süre kalan hastalar prospektif olarak izlendi.Hastane enfeksiyonu tanısı `Centers for Disease Control and Prevention' (CDC)kriterlerine göre konulup etken mikroorganizmanın izole edildiği 63 hastaçalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak hastane enfeksiyonu gelişmeyen 56 olgurastgele alındı. Olgu grubu ve kontrol grubunun; ortalama yaşları, yoğun bakımdatoplam kalış süreleri, APACHE II skorları, mortalite oranları, entübasyon,trakeostomi, ventilasyon desteği, santral venöz, periferik venöz kateter, ürinerkateter, nazogastrik sonda, enteral ve parenteral beslenme günleri ve öncedenantibiyotik kullanım öyküleri saptandı.Gruplardaki hastaların özellikleri SPSS 13.0 paket programı ve bağımsız ikigrup t-testi analizi ile % 95 güven aralığında karşılaştırılarak p<0.05 olandeğişkenler anlamlı kabul edildi. Tek değişkenli analizde p<0.1 olan değişkenlereileriye doğru adım adım lojistik regresyon modeli kullanılarak çok değişkenli analizyapıldı ve bağımsız değişkenler saptandı.iiGaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi yoğun bakım ünitelerindeki hastalardabu dönemdeki hastane enfeksiyon hızı %49.7 olarak saptandı. Dahili yoğun bakımve cerrahi yoğun bakımlardaki hastane enfeksiyon hızları ise sırasıyla %46.2 ve%53.3 olarak tespit edildi. Yaş (p=0.009), yatış süresi (p=0.002) ve APACHE IIskorunun (p=0.001) enfeksiyon gelişimi açısından anlamlı ve bağımsız riskfaktörleri olduğu saptandı. Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi dahili ve cerrahiyoğun bakım ünitesinde yatan hastalardan hastane enfeksiyonu gelişenhastalarda mortalite %46 iken kontrol grubunda bu oran %19.6 olarak belirlendi(p=0.003).Dahili ve cerrahi yoğun bakım ünitelerinde enfeksiyon gelişimi için diğerrisk faktörleri olarak mekanik ventilasyon (p=0.005), trakeostomi (p=0.001), santralvenöz kateter (p=0.002) ve total parenteral nütrisyon (p=0.002) varlığı belirlendi.Periferik venöz, üriner kateter ve nazogastrik sonda kullanımı açısından hasta vekontrol grubu arasında farklılık saptanmadı. Enfeksiyonların sistemlere göredağılımı incelendiğinde üriner sistem enfeksiyonu (%27.6), ventilatör ilişkilipnömoni (%23.8) ve kan dolaşımı enfeksiyonu (%21.9) en sık görülenenfeksiyonlardı. Yoğun bakımlarda en sık izole edilen ilk üç mikroorganizmasırasıyla Pseudomonas aeruginosa (%19.1), Acinetobacter spp. (%15.7) veS.aureus (%14.3) idi.S. aureus enfeksiyonlarının mortalitesinin diğer etkenlerle gelişenenfeksiyonlara göre daha yüksek olduğu belirlendi. S. aureus'un metisilin direnci%77.2 olarak saptandı. Hastanemizde geçmiş yıllarda yapılan çalışmalarlakarşılaştırıldığında Pseudomonas spp. ve Acinetobacter spp.'insulbaktam/sefoperazon haricinde tüm antibiyotiklere direnç oranlarının arttığıbelirlendi. Enfeksiyon gelişiminde risk faktörleri üzerine çalışmaların her hastanedeyapılması ve hangi faktörlerin ön planda olduğunun farkına varılması, etkenler veantibiyotik duyarlılık paternlerini araştıran çalışmalarla birlikte daha uygun,merkezlere özgü enfeksiyon kontrol önlemlerinin alınmasını sağlayacaktır. Tümbunlar enfeksiyon kontrol komitesinin kurulması ve işlerlik kazanması ilemümkündür.Anahtar Kelimeler: Yoğun bakım enfeksiyonu, Risk faktörleri, Antibiyotikduyarlılığı.

Özgür Dağlı
Gaziantep University
2006
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kronik hepatit C'li hastalarda serum lipid parametreleri, karaciğer histopatolojisi ve viral yük arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Kronik Hepatit C (KHC), hepatit C virüs (HCV)'ünün neden olduğu iltihabi karaciğer hastalığıdır. HCV enfeksiyonlarının yarıdan fazlası kronikleşmektedir. Kronikleşen hastalığın fibrozise ilerlemesinde hastaya ve hastalığa ait pek çok faktör sorumlu tutulmaktadır. Bu faktörlerden biri hepatik steatoz olarak bilinmektedir. Bu çalışmada, hepatik steatoz ile steatozun önemli belirteçlerinden biri olan serum lipid profilinin, KHC'ye bağlı karaciğerde meydana gelebilen fibrozis ve nekroenflamasyona etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Ayrıca, serum lipid parametreleri ve hastaya ait faktörlerin karaciğer histopatolojisi ile ne oranda ilişkili olduğunun gösterilmesi hedeflenmiştir.2006-2008 yılları arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları bölümünde daha önce antiviral tedavi almamış 102 KHC'li hastanın kayıtları retrospektif olarak taranmıştır. Bu hastaların karaciğer biyopsileri tek bir patolog tarafından modifiye ISHAK yöntemiyle nekroenflamasyon, fibrozis, steatoz açısından skorlandı. Hastaların eş zamanlı serum total Kolesterol (TK), trigliserid (TG), high dansity lipoprotein (HDL), low dansity lipoprotein (LDL), very low dansity lipoprotein (VLDL), alanin aminotransferaz (ALT), aspartat aminotransferaz (AST), alkalen fosfataz (ALP), gama glutamil transferaz (GGT), ferritin, platelet (plt), beyaz küre, sedimentasyon, hemoglobin (Hb), hematokrit (Htk), protrombin zamanı (PT), aktive parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT), total protein, albümin, alfa feto protein (AFP), hastaya ait faktörler (body mass index (BMI), yaş, cinsiyet, meslek), retrospektif olarak tarandı. Bütün parametrelerin steatoz skoru ile ilişkisi değerlendirildi.Karaciğer biyopsi örneklerinin histopatolojik olarak incelenmesinde 75 hastada (%73) steatoz tespit edildi. Steatoz derecesi ile histolojik aktivite indeksi (HAI) ve fibrozis derecesi arasında anlamlı ilişki bulundu(p=0.000, p=0.001). Ağır steatozu olan olgularda fibrozis ve HAI dereceleri daha ileri tespit edildi. Kan lipid profili olarak tanımladığımız TG, TK, HDL, LDL, VLDL değerleri ile hepatik steatoz arasında anlamlı ilişki bulunmadı (p=0.23, p=0.92, p=0.26, p=0.67, p=0.23). Kan lipid profili, fibrozis ve nekroenflamasyona ilerlemenin tespitinde hepatik steatoz kadar önemli değildi. Hepatik steatoz ile BMI arasında anlamlı ilişki bulundu. Steatoz, kadın cinsiyette daha fazla görülüyordu. KHC'li bir hastada, hepatik steatozun varlığı nekroenflamasyon ve fibrozise ilerlemede oldukça önemli bir paya sahip gibi görünmektedir. Steatozun ise en iyi belirteci BMI olarak gösterilmiştir. Kan lipid profilinin steatozu göstermede anlamlı olmadığı tespit edilmiştir.

Hepatit CLipidler
Mehmet Armağan Toy
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce ilinde erişkinlerde hepatit B ve hepatit C seroprevalansı

Giriş ve Amaç: Hepatit B ve hepatit C dünyada yaygın olarak görülen enfeksiyon hastalıklarındandır. Dünya Sağlık Örgütü raporuna göre Türkiye'de hepatit B taşıyıcılığı ortalama %2-7 arasında olup, ülkemiz orta derecede endemik ülkeler arasında yer almaktadır. Türkiye'de normal popülasyonda HCV prevalansının %0-2.1 aralığında olduğu tespit edilmiştir. Bu çalışmada, Düzce ilinde HBsAg, anti-HBs ve anti-HCV sıklığının araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışma örneklemi küme tipi örnekleme yöntemi ile belirlenmiştir. Deneklerden elde edilen serum örnekleri Equipar HBsAg (membrane bazlı immunodiagnostik test), Equipar HBsAb ve Equipar antiHCV (kromatografik immunoassay test) rapid testler kullanılarak çalışılmıştır. Çalışmaya 18 ve üstü yaş grubundan 667 (%50.5)'si kadın, 654 (%49.5)'ü erkek toplam 1321 kişi alınmıştır. Katılımcıların yaş ortalamaları 41.9 ± 15.7 olarak belirlenmiştir. Deneklere demografik özellikler ve risk faktörlerine yönelik çeşitli soruları içeren bir anket uygulanmıştır.Bulgular: Düzce ilinde HBsAg taşıyıcılığı %4.8 bulunmuştur. Bu oran kadınlarda %4.3, erkeklerde %5.4 olarak saptanmış ve iki grup arasındaki fark anlamlı bulunmamıştır (P>0.05). HBsAg taşıyıcılığı kırsal bölgede yaşayan kişilerde %5.3, kentsel bölgede yaşayan grupta %4.5 bulunmuştur. Bu iki grup arasında da anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Diş tedavisi yaptıran kişilerin 21 (%8.9)'inde HBsAg pozitifliği saptanmıştır. Bu grupta saptanan HBsAg pozitiflik oranı diş tedavisi yaptırmayan gruba (%4.0) göre anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (P:0.002). Benzer şekilde hepatit B'li biriyle aynı evde yaşama öyküsü olan kişilerde HBsAg pozitiflik oranı (%11.5), böyle bir hikayesi olamayan kişilerde saptanan HBsAg pozitiflik oranından (%4.6) anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (P:0.036). Deprem sırasında Düzce'de yaşamak, deprem sonrası prefabrik konutlarda oturmak ve diğer bazı risk faktörlerinin HBsAg taşıyıcılığı için bir risk oluşturmadığı tespit edilmiştir. Taranan popülasyonda anti-HBs pozitiflik oranı %9.4 bulunmuş ve anti-HBs pozitifliği saptanan kişilerin %17.7'sinin hepatit B aşısı yaptırdığı belirlenmiştir. Bölgemizde anti-HCV sıklığı %0.7 (9/1321) bulunmuştur. Anti-HCV pozitifliği saptanan kişilerin 6 (%0.9)'sı kadın, 3 (%0.5)'ü erkekti. Kadın ve erkekler arasında anti-HCV pozitiflik oranları açısından anlamlı fark saptanmamıştır (P>0.05). Anti-HCV pozitifliği saptanan kişilerin %0.4 (2/547)'ü kırsal, %0.9 (7/774)'u kentsel bölgelerde yaşayan kişilerden oluşuyordu. Anti-HCV pozitifliğine göre yerleşim bölgeleri arasında da anlamlı fark izlenmemiştir (P>0.05).Sonuç: Düzce ilinde saptanan HBsAg ve anti-HCV sıklığı, ülkemizde yapılan diğer çalışmaların sonuçlarıyla benzerlik göstermekte, anti-HBs oranının düşük olduğu görülmektedir. Bölgemizde geniş kapsamlı tarama çalışmalarıyla risk gruplarının belirlenmesi ve aktif immunizasyon yoluyla duyarlı kişilerin bağışık hale getirilmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: HBsAg, anti-HBs, anti-HCV, erişkinler, Düzce

DüzceHepatitHepatit B+4
Selma Çakır
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastane taşınmasının yoğun bakım enfeksiyon ajanları üzerine etkisi

Yoğun bakım ünitelerinde nozokomiyal enfeksiyonlar hastanenin diğer bölümlerine oranla daha sık görülmektedir. Bu çalışma Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi'nde, yeni binaya taşınmanın yoğun bakım enfeksiyonları üzerine etkisini araştırmak amacıyla yapılmıştır. Çalışma;hastanenin yeni binasına taşındığı Şubat 2009'dan önceki bir yılı için retrospektif, taşınmadan sonraki bir yılı için ise prospektif olarak yapılmıştır. Araştırma, hasta ve laboratuar kaynaklı olarak aktif sürveyans yöntemiyle gerçekleştirilmiştir. Enfeksiyonlar hem genel olarak hem de alet ilişkili olarak hesaplanmıştır. Genel enfeksiyon oranları karşılaştırıldığında yeni hastanede pnömoni enfeksiyonlarının anlamlı oranda arttığı saptanmıştır (eski hastanede pnömoni hızı binde 14.47, yeni hastanede binde 22.65, p=0.013). Yeni hastanede Dahiliye yoğun bakım ünitesinde ventilatör kullanım oranının düşmüş olmasına rağmen (eski hastane 0.9, yeni hastane 0.73) pnömoni enfeksiyonlarında anlamlı artış saptanmıştır (eski hastane pnömoni hızı binde 9.8, yeni hastane binde 19.7, (p=0.017). Dahiliye yoğun bakım ünitesinde hemşire ve lavabo başına düşen hasta sayısı (3) artmış ve bu birimde çalışan personelin önemli bir kısmı yeni personellerden oluşmuştur. Yeni Nöroşirürji yoğun bakım ünitesinde, dahiliye yoğun bakım ünitesinde olan olumsuzluklar yaşanmamış ve genel enfeksiyon oranının düştüğü saptanmıştır (p=0.008). Sonuç olarak, bina değişikliğinin yoğun bakım enfeksiyon etkenlerinin dağılımı üzerine anlamlı etkisi görünmemektedir.Daha fazla çalışmaya gereksinim olmakla beraber; bina değişikliğinden ziyade personel sayısı venpersonelin yoğun bakım tecrübesi ile lavabo başına düşen hasta sayısı yoğun bakım enfeksiyonları üzerine daha fazla etki ediyor gibi görünmektedir.

Bulaşıcı hastalıklarHastanelerYoğun bakım+2
Keziban Demirli
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Yoğun bakım ünitesinde gelişen acinetobacter SPP enfeksiyonlarında risk faktörleri ve mortalitenin değerlendirilmesi

Çalışmamızda yoğun bakım ünitelerinde gelişen sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlar irdelenmiş, asinetobakter enfeksiyonu için risk grupları belirlenmiştir. Amacımız artan mortaliteyi öngörebilmek; hastalık insidansının azaltılmasında, hastalık oluşumu sonrasında mümkün olan en kısa ve etkin tedavinin yapılabilmesini sağlamaya çalışmaktır. Çalışmamız Haziran 2013-Ekim 2015 arası, retrospektif vaka kontrol çalışması olarak yapıldı. Hastanemiz yoğun bakım ünitelerinde takipli, yatışı üzerinden 48 saat geçmiş, 18 yaşından büyük hastalardan vaka ve kontrol grubu oluşturuldu. Vaka grubu için Acinetobacter spp. enfeksiyonu; kontrol grubu için ise Acinetobacter spp. dışı diğer Gram negatif bakteri enfeksiyonu olan hastalar alındı. Gram negatif bakteri üremesi olan 210 enfeksiyon atağının 114'ü (%54) asinetobakter grubu, 96'sı (%45) ise kontrol grubuydu. Her iki grup için sağlık bakımı ilişkili enfeksiyonlardan en çok ventrilatör ilişkili pnömoni 75 (%65,8) saptandı. Asinetobakter enfeksiyonu için Beyin Cerrahi Yoğun Bakım Ünitesinde yatma (p=0,001), transfüzyon (p=0,037), operasyon (p=0,01) entübasyon (p=0,02), mekanik ventilasyon (p=0,04), perkutan endoskopik gastrostomi (p=0,016), santral venöz kateter (p=0,001), arteriyel kateter (p=0,021) risk faktörüydü. Mortaliteye etkili risk faktörü olarak da malignite bulundu (p=0,012). Hastaneye enfektif tabloda yatan, operasyon geçiren ve sık transfüzyon alan hastaların asinetobakter enfeksiyonları için riskli grup olduğu unutulmamalıdır. Yoğun bakım ünitelerinde, altta yatan malignitesi olan hastalarda mortalitenin daha yüksek olacağı akılda bulundurulmalıdır. Girişimsel işlemlerin sıkça yapıldığı yoğun bakım ünitelerinde sıkı enfeksiyon kontrol ve izolasyon uygulamaları yapılmalıdır. İşlemin gerekliliğinin ve endikasyonunun sorgulanması, kısa zamanda sonlandırılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Asinetobakter, mortalite, risk faktörü, Gram negatif enfeksiyonlar, yoğun bakım üniteleri

AcinetobacterBakteriyel enfeksiyonlarMortalite+3
Bilge Aydemir
Düzce University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastanemizde izole edilen Klebsiella spp. ve Escherichia coli suşlarında genişlemiş spektrumlu beta-laktamazların genotipik tiplendirmesi

Antibiyotiklere karşı direnç her geçen gün giderek artmakta olup 1980'li yıllarda geniş spektrumlu beta-laktam antibiyotiklerin yaygın bir şekilde klinik kullanıma girmesinden kısa bir süre sonra bu antibiyotiklere karşı direnç gelişimi bildirilmeye başlanmıştır. Daha sonraki yıllarda bu direnci sağlayan genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) enzimlerinin plazmidler ve transpozonlar tarafından bakteriden bakteriye aktarılabildiği gösterilmiştir.Bu çalışma Ekim 2006-Ekim 2007 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı ile Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboraturalarında yapıldı. Çalışmada yatan hastalardan izole edilen ve hastane enfeksiyonu etkeni olan, GSBL üreten 50 adet E. Coli ve 50 adet Klebsiella suşunda polimeraz zincir reaksiyonu ? Polimerase Chain Reaction (PCR) ? ile direnç genlerinin belirlenmesi amaçlandı.Klinik izolatların tanımlanması, antibiyotik duyarlılıklarının saptanması ve genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üretiminin araştırılması Committee for Clinical Laboratory Standards (CLSI) kriterlerine göre yapıldı.Genotipik direnç paternleri Selçuk Üniversitesi Meram Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Moleküler Laboratuarı'nda PCR yöntemi ile çalışıldı.Çalışmaya alınan E. coli ve Klebsiella spp. suşlarında karbapenemlere karşı direnç saptanmadı. Beta-laktamaz inhibitörlü antibiyotiklerden sefaperazon-sulbaktam'a karşı duyarlılık E. coli, Klebsiella pneumoniae ve Klebsiella oxtoca'da (sırası ile %84, %54 ve %54) piperasilin-tazobaktam ile karşılaştırıldığında (sırası ile %66, %43, %46) daha iyi olduğu saptandı.Beta-laktam dışı antibiyotikler arasında ise en duyarlı antibiyotiğin amikasin olduğunu gözlendi. Amikasin duyarlılığı E. Coli'de %94, K. Oxytoca'da %92, K. Pneumoniae'da %86 idi.E. coli suşlarına karşı en dirençli antibiyotik siprofloksasin (%88) iken, K. pneumoniae ve K. oxytoca suşlarına karşı en dirençli antiyotik trimetoprim-sülfametaksazol (sırası ile %89 ve %46) idi.E. coli suşundan 38'inde (%76) TEM enzimi pozitif olarak saptandı. Endotrakeal aspirat, cerrahi alan enfeksiyonu ve kandan izole edilen tüm örneklerde TEM enzimi pozitifti.Klebsiella suşlarının ise 43'ünde (%86) SHV enzimi pozitifti. SHV pozitif suşların 33'ü (%76,7) K. pneumoniae, 10'u (%23,3) K. oxytoca idi. İdrar ve endotrakeal aspirat örneklerinden izole edilen Klebsiella suşlarında SHV pozitiflik oranı (sırası ile %91,7 ve %100) daha yüksekti.

Nuran Akmirza İnci
Fırat University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hastane personelinde ve toplumda metisilin dirençli s. aureus (MRSA) nazal taşıyıcılığı ve bu suşların PFGE ile klonal ilişkisinin araştırılması

Antimikrobiyal tedavi konusunda yıllar içerisinde hızlı gelişmeler olmasına karşın, stafilokoksik enfeksiyonların tedavisinde halen güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Ayrıca hastane epidemilerine yol açabilmeleri nedeniyle stafilokok enfeksiyonları tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu oluştururlar. Burun ön kısmının MRSA ile kolonize olması toplum ve hastane kaynaklı Staphylococcus aureus (S. aureus) enfeksiyonları için önemli bir risk faktörüdür. MRSA enfeksiyonu gelişen hastalarda genellikle taşıyıcılardan bulaş ile enfeksiyon meydana gelmektedir.Bu çalışma Eylül 2007 - Kasım 2007 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Anabilim Dalı ile İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboraturalarında yapıldı. Elazığ'daki çeşitli hastanelerde çalışan sağlık personeli, yatan hastalar ve Elazığ il merkezinde yaşayan sağlıklı kişilerden S. aureus burun taşıyıcılığı ve taşıyıcılardan soyutlanan izolatlarda metisilin direnci ve pulse field gel elektroferez (PFGE) ile klonal ilişki araştırıldı. Klinik izolatların tanımlanması, antibiyotik duyarlılıklarının saptanması ve MRSA'nın belirlenmesi Clinical Laboratory Standards Institute (CLSI) kriterlerine göre yapıldı. Klonal ilişki İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Moleküler Laboratuarı'nda PFGE yöntemi ile çalışıldı.Doktorlarda S. aureus taşıyıcılığı %22.3 (MRSA %4.1), hemşirelerde %10.1 (MRSA %3.4) ve yardımcı sağlık personelinde (YSP) %28 (MRSA %2.6), olarak tespit edildi. Toplumda ve yatan hastalarda sırasıyla S. aureus taşıyıcılığı %16.7 , %22.6 (MRSA %1 , %5.8) olarak tespit edildi.S. aureus ve MRSA taşıyıcılık oranları ß-laktam ve kombine antibiyotik kullanımı ve hastanede yatış süresi ile ilişkili olarak artış gösterdiği saptandı. Nazal kültürlerin alındığı kliniklere göre karşılaştırıldığında en fazla MRSA taşıyıcılığının KBB, Anestezi Yoğun Bakım ve Plastik Cerrahi kliniklerinde olduğu gözlendi. MRSA suşlarına en yüksek direnç penisilin (%100) ve ampisilin'de (%94.2) görülürken vankomisin, teikoplanin ve linezolid'e direnç saptanmadı.PFGE incelemesiyle nazal MRSA izolatlarının aynı klinik içerisinde hastalardan hastalara, yardımcı sağlık personelinden hastalara veya hasta transportu ile hastaneler arasında yayılımının olduğu tespit edildi. Aynı zamanda hasta ziyareti ile hastanelerden topluma ve/veya toplumdan hastaneye yayılabileceği tespit edildi.Bu MRSA'ların yayılımını ve kaynağını tespit etmede PFGE gibi moleküler testler gün geçtikçe daha fazla önem kazanmaktadır.

Mehmet Çabalak
Fırat University
2008
00
DoctorateOpen AccessTR

Sıçanlarda acinetobacter baumannii pnömonisinin akciğer sürfaktan proteinleri SP-A, SP-B, SP-C VE SP-D üzerine etkisi

Acinetobacter baumannii başta pnömoni olmak üzere nozokomiyal enfeksiyonlara sebep olan fırsatçı bir patojendir ve yüksek mortaliteye sebep olur. Akciğer sürfaktan proteinleri (SP) akciğer fonksiyonları için elzemdir. Sürfaktan A, B, C ve D proteinlerinin seviyeleri enfeksiyon varlığında değişebilmektedir, ancak A. baumannii pnömonisinde nasıl etkilendikleri bilinmemektedir. Çalışmanın amacı sıçanlarda oluşturulan A. baumannii pnömonisinin sürfaktan proteinleri üzerindeki etkisini araştırmaktır. 6-7 aylık 54 adet erkek Sprague-Dawley sıçan 2 ana gruba ayrıldı; Sham (SH) ve A. baumannii (AB). Her ana grup altında 3., 24. ve 48. saat grupları oluşturuldu. SH gruplarına 100 µl steril serum fizyolojik, AB gruplarına 100 µl 0.5 McFarland A. baumannii intratrakeal yolla inokule edildi. İnokülasyonun ardından 3., 24. ve 48. saatlerde akciğer dokuları alınarak bronkoalveolar lavaj sıvıları (BALS) toplandı. Akciğerlerde histopatolojik incelemeler gerçekleştirildi ve BALS'de SP-A, SP-B, SP-C, ve SP-D seviyeleri ELISA ile ölçüldü. SH ve AB grupları arasında polimorfonükleer lökosit infiltrasyonu, bronş çevresi lenfosit, hemoraji, konjesyon, bronkoalveolar proliferasyon ve makrofaj kümelenmesi değerlerinde istatistiksel anlamlı fark görüldü. AB grubundaki BALS konsantrasyonlarının SH grubuna göre karşılaştırmasında, SP-A seviyesi her saatte, SP-B seviyesi 24. saatte ve SP-D seviyesi 3. ve 24. saatlerde yüksek, SP-C seviyesi ise 3. ve 24. saatlerde daha düşük bulundu. SP-A ve SP-B arasında orta, pozitif, SP-A ve SP-D arasında güçlü, pozitif, SP-B ve SP-C arasında orta, negatif, SP-B ile SP-D arasında orta, pozitif yönlü korelasyon bulundu. Bu çalışmada ilk kez sıçanlardaki A. baumannii pnömonisinin sürfaktan proteini A, B ve D seviyesini arttırdığı, C seviyesini düşürdüğü görülmüş ve sürfaktan proteinleri arasındaki korelasyon gösterilmiştir.

Acinetobacter baumanniiAkut enfeksiyonBakteriyel enfeksiyonlar+7
Talat Oğulcan Özarslan
Bolu Abant İzzet Baysal University · Institute of Graduate Studies
2021
00
DoctorateOpen AccessTR

Enfekte iskemik yara oluşturulan sıçanlarda L. plantarum kullanımının yara iyileşme sürecine etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç; Bu çalışma, iskemik ve enfekte iskemik yara modeli oluşturulan sıçanlarda, 21 gün boyunca yara bölgelerine Lactobacillus plantarum uygulanmasıyla yara iyileşmesine etkilerinin morfolojik, mikrobiyolojik, histopatolojik ve moleküler olarak değerlendirilmesini amaçlamaktadır. Yöntem; Deneysel tipteki araştırma yetişkin erkek sıçanlarla yapılmıştır. İskemik yara gurubu ve enfekte iskemik yara grubu olmak üzere 2 ana deney grubu bulunmaktadır. İskemik yara grubu, iskemik yara kontrol grubu (İ1), iskemik yara L. plantarum grubu (İ2) ve iskemik yara antibiyotik gruplarından (İ3) oluşmuştur. Enfekte iskemik yara grupları, enfekte iskemik yara kontrol grubu (E1), enfekte iskemik yara L. plantarum grubu (E2) ve enfekte iskemik yara antibiyotik gruplarından (E3) oluşmaktadır. Tüm grupların 1,3,5,7,14 ve 21. günlerinde yara bölgelerinin fotoğrafları çekilmiş ve 3'er hayvan sakrifiye edilerek alınan doku örnekleri mikrobiyolojik, histopatolojik ve moleküler olarak analiz edilmiştir. Çekilen yara bölgelerinin fotoğrafları image j programı kullanılarak yara boyutu ölçümleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Morfolojik değerlendirmelerde L. plantarum uygulanan gruplarda yara boyutu diğer gruplara göre anlamlı olarak küçüktür. Mikrobiyolojik değerlendirmelerde E1, E2 ve E3 grupları arasındaki değerlendirmeler sonucunda gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Histopatolojik değerlendirmelerde proliferasyon evresinde anjiyogenez ve granülasyonda, remodelling evresinde fibrozis ve kollajen değerlendirmelerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılıklar olduğu görülmüştür. IL-1 seviyesinin değerlendirmesinde 7. güne kadar L. plantarum uygulanan grupta en düşük seyrettiği görülmektedir. IL-8 seviyelerinin 1,5,7 ve 14. günlerde anlamlı farklılıklar olduğu görülmüştür. Enfekte iskemik yara grubunda L. plantarum uygulanan grubun IL-8 seviyesinin diğer gruplardan daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: İskemik ve enfekte iskemik yara modeli uygulanan sıçanlarda L. plantarum kullanımının yara iyileşmesi üzerine etkileri morfolojik, mikrobiyolojik, histopatolojik ve moleküler analizlerle ortaya konmuştur.

EnfeksiyonlarLactobacillus plantarumSıçanlar+3
Elif Çakmak
Bolu Abant İzzet Baysal University · Institute of Graduate Studies
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diyabetik hastalarda bakterilerin fenotipik özellikleri

Giriş: Biyofilmler irreversibl olarak herhangi bir yüzeye, ara yüzeye veya birbirlerine bağlı mikrobiyal topluluklardır. Biyofilm oluşturan mikroorganizmaların adhezyon yetenekleri, virulansı ve biyofilm oluşumu ile konak savunmasından kaçması ve antibiyotiklerin etkilerinden korunması, biyofilm infeksiyonları ile mücadelede yeni ve etkili yöntemlerin gerekliliğini ortaya koymaktadır.Amaç: Diyabetik hastalar pek çok faktöre bağlı olarak infeksiyonlara daha yatkındırlar. Özellikle bazı yumuşak doku infeksiyonları (nekrotizan fasciit, fournier gangreni gibi), S. aureus ve Gram-negatif bakteri pnömoniler ve asemptomatik bakteriüri sıklığı diyabetik olmayanlara göre artmıştır. Tüm bunların oluşumunda diyabetik hastaların savunma sistemlerindeki yetersizliklerin yanı sıra endotel fonksiyon bozuklukları ve bakterinin farklı ortamlarda yaşama özelliklerinin etkili olduğuna dair veriler mevcuttur. Diyabetik hastalarda değişen gliseminin bakteri direnç, biyofilm oluşumu ve diğer virülan faktörlerde değişiklikler oluşturabileceği düşünülmüştür. Bu hipotezden yola çıkarak çalışmamızda diyabetik olan ve diyabetik olmayan hastalardan izole edilen aynı türdeki bakterilerin; biyofilm oluşturma, virülans faktörleri ve direnç farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Çalışmada, diyabetik olan ve diyabetik olmayan hastaların idrar ve yara yeri örneklerinden izole edilen toplam 100 adet Eschericha coli suşu kullanıldı. Biyofilm faktörün belirlenmesinde kantitatif mikrodilüsyon plak yöntemi, p-pili ve tip 1 fimbria varlığının tespitinde hemaglütinasyon yöntemi kullanıldı. Kantitatif mikrodilüsyon plak yönteminde 595 nm dalga boyunda mikroplak okuyucuda (Thermo Multiscan Spectro) optik dansitesi 0,8' den büyük olan izolatların biyofilm oluşturduğu kabul edildi. Bakteri fimbria tespitinde her bir bakteri için % 2,5 ? -methyl-D-mannoside varlığında ve % 2,5 ? -methyl-D-mannoside yokluğunda koyun eritrositleri ile hemaglütinasyon verenlerde p-fimria olduğu, % 2,5 ? -methyl-D-mannoside varlığında kobay eritrositleri ile hemaglütinasyon vermeyip % 2,5 ? -methyl-D-mannoside yokluğunda hemaglütinasyon verenlerde tip 1 fimria olduğu sonucuna varıldı. İzolatların antibiyotik duyarlılıkları Clinical and Laboratory Standarts Institude (CLSI) kılavuzuna uygun olarak Kirby- Bauer disk difüzyon yöntemi ile belirlendi. Çalışmada tanımlayıcı verilerde sayı ve yüzde, gruplar arası karşılaştırmalarda ise Chi-square (ki-kare) testi uygulandı. Verilerin analizinde SPSS 14.0 bilgisayar programı kullanıldı. İstatistiksel analiz için p ? 0.05 istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi.Bulgular: Çalışmanın sonunda diyabetik olan ve olmayan hastalardan izole edilen E. coli suşları, biyofilm oluşturma, virulans faktörleri ve antibiyotik dirençleri incelendiğinde; diyabetik grupta biyofilm oluşum yüzdesi diyabetik olmayan gruba göre iki kat fazla saptandı ancak bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Diyabetik hastalarda tip 1 fimbria ekspresyonu % 12,2 oranında daha yüksek yüzde saptandıysa da bu değer de istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Biyofilm oluşturma özelliği ile antibiyotik dirençleri arasındaki ilişkiye bakıldığında biyofilm oluşturan bakterilerin antibiyotik direncinin daha fazla olduğu gözlenirken, bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Çalışmamıza dahil edilen biyofilm oluşturan bakterilerin ampisilin, amoksisilin/klavulanik asit, siprofloksasin ve ko-trimaksazol direncinin biyofilm oluşturmayan bakterilerden daha fazla olduğu gözlendi.Sonuç: Bu tez çalışmasında diyabetik olan ve diyabetik olmayan hastalardan izole edilen aynı türdeki bakterilerin; biyofilm oluşturma, virülans faktörleri ve direnç farklılıklarının araştırılması amaçlanmıştır. İstatistiksel olarak anlamlı olmasa da diyabetik izolatlarda daha fazla biyofilm oluşumu, daha fazla tip 1 fimbria ekspresyonu, biyofilm oluşturan izolatlarda daha fazla ampisilin, amoksisilin/klavulanik asit, siprofloksasin ve ko-trimaksazol direnci saptanmıştır. Bu sonuç, diyabetik hastalarda altta yatan infeksiyona yatkınlık mekanizmaları ile biyofilm oluşum patogenezinin anlaşılmasıyla birlikte bu hastaların infeksiyöz hastalıklarının takip ve yeni tedavi modalitelerinin geliştirilmesine yardımcı olacaktır. Ancak bu konuda karşılaştırmalı daha çok çalışmaya gereksinim vardır. Ayrıca çalışmamız diyabetik ve diyabetik olmayan hastaların örneklerinden izole edilen E. coli' lerin biyofilm oluşturma, fimbria yapısı, bu özelliklerin idrar ve yara yeri kültürlerine göre karşılaştırılması yanında aynı suşların antibiyotik direnci ve tüm virulans faktörlerinin birbirleriyle ilişkileri gibi özelliklerinin topluca incelendiği ilk çalışma niteliğindedir.Anahtar kelimeler: diyabet, biyofilm, infeksiyonİletişim Adresi: Dr. Pelin Gençer OruçAdnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesiİnfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim DalıAYDINpgencer@hotmail.com

BakterilerBiyofilmlerDiabetes mellitus+2
Pelin Gençer Oruç
Aydın Adnan Menderes University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelerde hepatit B virus prevalansı ve perinatal enfeksiyondan korunmada immünoprofilaksinin yeri

7. ÖZET Bölgemizde Nisan 1989 - Eylül 1991 tarihleri arasında 517 gebe kadın 3 gruba ayrılarak Hepatit-B virüs (HBV) infeksiyonu yönünden araştırıldı. Bu vakalarda HBsAg pozi tifliği % 5.6, Anti HBs pozitifliği % 24, HBV seropozitif- ligi % 29.6 olarak saptandı. HBsAg(+) saptanan vakaların kronik taşıyıcı oldukları belirlendi. Taşıyıcı annelerin % 13.7'sinde HBeAg, % 79.3'ünde Anti HBe'nin pozitif olduğu görüldü. Kord kanlarının incelenmesinde HBsAg pozitifliği % 12.5, anne sütünde % 33.3 olarak bulundu. Taşıyıcı annelerden doğan bebeklerin 2'sinde % 8.3 HBV'u infeksiyonu gelişti. HBsAg taşıyıcı anneler ve gebeliğin son döneminde akut viral hepatit-B infeksiyonu geçiren 3 anneden olan 27 bebeğe doğumu tak i beden 24 saat içinde 0.5-1 mi arasında HB Ig verildi. 1. hafta içerisinde hepatit-B asısı başlanarak 3 doz uygulandı. Bebeklerin % 92.5" inde Anti HBs cevabı gelişti. 58

Bulaşıcı hastalıklarEnfeksiyonlarGebelik+3
Neşe Saltoğlu
Karadeniz Technical University
1992
00
Master'sOpen AccessTR

Uzun dönemli elektronik iletişimli takipin implantlı kemik/eklem enfeksiyonunu belirleme rolünün araştırılması

GİRİŞ VE AMAÇ: Çalışma kemik/eklem implantı takılı hastalara taburculuk sonrası 90 gün boyunca iletişim kurularak cerrahi alan enfeksiyonlarını tespit etmede telefon ile iletişimin etkinliğini belirlemek amacıyla yapıldı. GEREÇ VE YÖNTEM: Prospektif, randomize kontrollü ve tanımlayıcı özellikte planlanan çalışmanın örneklemini Şubat 2014-Ekim 2014 tarihleri arasında bir üniversite hastanesinde beyin cerrahi ve ortopedi kliniklerinde implant takılı 380 hasta oluşturdu. Çalışma, telefonla takip ve standart takip olmak üzere randomize iki gruba ayrıldı. Telefonla takip grubu taburculuğu takiben 30-60-90 günlerinde telefon ile aranarak CDC kriterlerine göre cerrahi alan enfeksiyon (CAE) belirtileri sorgulandı. Standart takip grubundaki hastalar hastane otomasyon sisteminden taranıp taburculuğunu takiben 90 gün içerisinde hastaneye başvuruları incelendi. Her iki çalışma grubunda CAE belirtileri karşılaştırıldı ve enfeksiyon hızları belirlendi. Verilerin analizi, bilgisayar ortamında, yüzdelik, ortalama, bağımsız t testi, ki kare testi kullanılarak yapıldı. BULGULAR: Hastaların yaş ortalaması 57,30±14,287, hastanede yatış süresi 4,51±022 idi. Hastaların %29,5'i ASA sınıflamasında 1 puan, % 40,8'i 2 puan, %29,7'si 3 puan aldı. Telefonla takip grubunda cerrahi alan enfeksiyonu oranı %5,2, standart takip grubunda %4,3 bulundu. Telefon ile takip ve standart takip grupları arasında enfeksiyon oranlarında anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05). Enfeksiyonlu ve enfeksiyonsuz eklem replasmanı öyküsü risk faktörü olarak belirlendi. Çalışmada 380 hastanın 18'inde CAE (%4,73) tespit edildi. SONUÇ: Kemik/eklem implantı takılı hastalara taburculuk sonrası telefon ile takip etmenin cerrahi alan enfeksiyonlarını erkenden tespit etmediği bulundu. Anahtar Kelimeler: Cerrahi alan enfeksiyonu, Hastane enfeksiyonu, İmplant, Protez eklem enfeksiyonu, Telefon ile takip.

Cerrahi yara enfeksiyonuEklemlerElektronik izleme+7
Şeyma Trabzon
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2019
00
DoctorateOpen AccessTR

Enfekte yara oluşturulmuş sıçanlarda lactobacillus rhamnosus gg ve interlökin 1 antagonistinin iyileşme sürecine etkisinin araştırılması

Amaç; Bu çalışmada, enfekte yara oluşturulmuş sıçanlarda Lactobacillus rhamnosus ve interlökin 1 reseptör antagonisti uygulanmasının yara iyileşmesine etkilerinin morfolojik, mikrobiyolojik ve histopatolojik olarak değerlendirilmesini amaçlanmıştır. Yöntem; Bu çalışmada toplam 90 adet erkek sıçanlar kullanılmıştır. Yara grubu (S) ve enfekte yara grubu (B) olmak üzere 2 ana deney grubu oluşturulmuştur. Her iki grupta da Kontrol, Pozitif kontrol, Lactobacillus rhamnosus grubu, interlökin 1 reseptör antagonisti, Lactobacillus rhamnosus+interlökin 1 reseptör antagonist alt grupları olmak üzere her iki ana grupta toplam 10 gruptan oluşturulmuştur. Tüm grupların 1., 7., ve 14. günlerinde yara bölgelerinin fotoğrafları çekilmiş ve 3'er hayvan sakrifiye edilerek alınan doku örnekleri morfolojik, mikrobiyolojik ve histopatolojik olarak analiz edilmiştir. Bulgular; Morfolojik değerlendirmelerde 7. gün enfekte yara ve yara gruplarının yara boyutları B3 ve S3 gruplarında anlamlı olarak diğer gruplardan daha küçüktür. Mikrobiyolojik değerlendirmede hem 1. günde hem de 7. günde B gruplarında bakterilerin çoğalması daha fazla iken, IL1 RA ve Lactobacillus rhamnosus' un ayrı ayrı ve birlikte uygulandığı gruplarda S. aureus çoğalmasını engellemiştir. Histopatolojik değerlendirmede 14. günlerde S3 grubunda S grubuna göre kolajen miktarının arttığı gözlenmiştir. 7. ve 14. günlerde S2 grubunda BG'ye göre kolajen miktarının azalmış, S3 grubunda S2 grubuna göre kolajen miktarı artmıştır, B1 grubunda S2 grubuna göre kolajen miktarının arttığı gözlenmiştir.

Bakteriyel enfeksiyonlarHastane enfeksiyonlarıStafilokok enfeksiyonları+1
Mehtap Ayvacı
Bolu Abant İzzet Baysal University · Institute of Graduate Studies
2023
00
Master'sOpen AccessTR

Çoklu ilaca dirençli Pseudomonas aeruginosa enfeksiyonu olan yatan hastalarda risk faktörleri ve mortalite

Hastane enfeksiyonları, özellikle Pseudomonas aeruginosa kaynaklı enfeksiyonlar, küresel bir sağlık tehdidi olarak kabul edilmektedir. Bu çalışmada, 2019-2024 yılları arasında Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde yatan hastalardan alınan klinik örnekler üzerinden, Çoklu İlaç Dirençli (ÇİD) P. aeruginosa enfeksiyonlarının prevalansı ve risk faktörleri incelenmiştir. Bu çalışmada, diabetes mellitus gibi bağışıklık sistemini zayıflatan durumların, enfeksiyon riskini artırdığı belirlenmiştir. Hemoglobin, albumin, kreatinin, INR, fibrinojen, üre ve laktat düzeylerinde görülen değişiklikler, enfeksiyon riskini etkileyen önemli faktörler olarak öne çıkmıştır. ÇİD P. aeruginosa enfeksiyonlarının yönetiminde, hastanelerin düzenli antibiyotik duyarlılık testleri yapması ve antipsödomonal antibiyotiklerin dikkatli kullanılması önerilmektedir. Sonuç olarak, enfeksiyon kontrol önlemlerinin uygulanması ve yeni antibiyotiklerin geliştirilmesi, bu enfeksiyonlarla mücadelede kritik öneme sahiptir.

Pseudomonas aeruginosa
Hana Mohammed Ibrahım Sheıkh Hassan Hana Mohammed Ibrahım Sheıkh Hassan
Bolu Abant İzzet Baysal University · Institute of Graduate Studies
2024
00
Master'sOpen AccessTR

Hastanede üriner kateter elektronik takip sistemi (HÜKETS)'nin üriner kateter süresi, bakteriüri ve üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) sıklığına etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Bu çalışmada Sakarya Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde Hastanede Üriner Kateter Elektronik Takip Sistemi (HÜKETS)'nin üriner kateter süresi, bakteriüri ve üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) sıklığına etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma üriner kateter elektronik takip sistemsiz grup (KET'siz) ve üriner kateter takip sistemli grup (KET'li) olmak üzere iki gruptan oluşmaktadır. KET'siz grupta üriner sondası olan ve çalışma kapsamına alınan hastalar sonda takılı kaldığı sürece izlendi. KET'lide ise geliştirilen elektronik takip sistemi ile üriner sondası olan hastalar takip edildi. Her iki çalışma gurubunda da kliniklerde bakteriüri ve ÜSE takiplerinde aynı metod ve yöntem uygulanmıştır. KET'siz ve KET'lide üriner kateterli hastaların sonda takılı kaldığı sürece birinci, üçüncü ve 10. sonda gününde aseptik teknikle idrar örneği alındı. Her iki çalışma gurubu üriner kateter süresi, bakteriüri ve ÜSE açısından karşılaştırmalı incelendi. Bulgular: KET'sizde 537; KET'lide 521 idrar sondalı hasta çalışmaya alındı. KET'sizde sonda kalma süresi 1760 gün 3,2 ± 3,0 (1-28); KET'lide sonda kalma süresi 1090 gün 2,0 ± 1,6 (1-19) olarak bulundu (p<0,001). Bakteriüri sonuçları KET'sizde %8,5 (n:46); KET'lide %5,4 (n:28) olarak saptandı (p:0,004). Endikasyon dışı kateter takılma oranı KET'sizde 42/495 (%8,4) iken; KET'lide 15/506 (%2,9) idi (p<0,001). Sonuç: Elektronik kateter takip sistemi ile yapılan takip uygulaması sonda gününü ve sonda kaynaklı bakteriüriyi azaltmaktadır. Günümüzde hastane otomasyon sistemlerinin bütün hastanelerde yaygın olarak kullanıldığı düşünülürse; elektronik takip sistemi büyük bir maliyet farkı da oluşturmamaktadır. Önerdiğimiz bu sistemin yaygın olarak ülkemizin değişik hastanelerinde kullanılmasıyla sonda kaynaklı bakteriüri ve bakteriürinin ardından gelişecek üriner enfeksiyonlarının azaltılabileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: İdrar sondalı hastalar, elektronik takip sistemi, sonda günü, bakteriüri, üriner sistem enfeksiyonu

BakteriüriHasta takibiKateterizasyon+3
Gülsüme Kaya
Sakarya University · Institute of Health Sciences
2016
00
Master'sOpen AccessTR

Yoğun bakımda çalışan sağlık personelinin eldiven kullanma tutumları ve izolasyon önlemlerine uyumlarının değerlendirilmesi

Araştırma, Mayıs-Haziran 2019 Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde ve Başkent Üniversitesi Ankara Hastanesi'nin yoğun bakımda çalışan sağlık personelleri arasında yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, yoğun bakım ünitelerinde görev yapan 96 hekim, 150 hemşire, 14 teknisyen, 7 tekniker ve 7 acil tıp teknisyeni oluşturdu (n=274). Verilerin toplanmasında çalışanlara yönelik bilgi formu ve izolasyon önlemleri ile ilgili sorular, İzolasyon Önlemlerine Uyum Ölçeği ve Sağlık Çalışanlarının Eldiven Kullanımına Yönelik Tutum Ölçeği kullanıldı. Elde edilen veriler IBM SPSS v.21 paket programında, uygun istatistiksel yöntemler kullanılarak değerlendirilmiştir. Araştırmaya katılan sağlık personellerinin %63.9'u kadın, %36.1'i erkektir. Çalışmaya katılanların yaş ortalaması 28.86±6.70'dir. Katılımcıların yoğun bakımda çalışma süre ortalaması 53.03±60.99 olduğu saptanmıştır. Araştırmada izolasyon önlemlerine uyum ölçeği toplam puan ortalamaları; hekimlerin 78.49±5.48, hemşirelerin 79.9±7.65 ve diğer sağlık personellerinin 77.71±4.69'dur. Araştırmaya katılan sağlık çalışanlarının eldiven kullanım tutum ölçeğinden aldıkları toplam puan ortalamaları 47.74±4.36'dır. Sonuç olarak; sağlık çalışanlarının cinsiyet, eğitim durumu ve meslek gruplarının izolasyon önlemleri uyumunu etkilediği belirlenmiştir.

Bulaşıcı hastalıklarEldivenEnfeksiyon+4
Sinem Şahin
Bolu Abant İzzet Baysal University · Institute of Graduate Studies
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

HIV/AIDS hastalarında polifarmasi, antiretroviral tedavi ve tedavi uyumunu etkileyen faktörler

HIV enfeksiyonunun tedavisinde antiretroviral tedavi uyumu en önemli kriterdir. Tedavi uyumu üzerinde eşlik eden hastalıkları, duygu durum bozuklukları, sigara alkol ve keyif verici madde kullanımı gibi birden fazla faktör rol almaktadır. Hastaların artan yaş ile eşlik eden komorbiditeleri ve bunların sonucunda doğan polifarmasi de tedavi uyumu üzerinde etkilidir. Bu tez çalışmasında, hastaların tedavi uyumu üzerinde etkili olan faktörlerin araştırılması ve tedavi uyumunun arttırılması için neler yapılabileceğinin ortaya konulması amaçlanmıştır. 2021/235 protokol numaralı etik kurulu onayı ve E-66175679-514.05.01-548661 sayılı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu onayı alındıktan sonra Ağustos 2021 ve Ağustos 2022 tarihleri arasında polikliniğe başvuran HIV/AIDS tanılı 114 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastaların sosyodemografik verileri, Beck Depresyon Ölçeği ve CASE Uyum İndeksi verileri kayıt altına alınmıştır. Hastaların %64'ü erkek, %36'sı kadındı. Hastaların yaş ortalaması 44,22 ± 13,93'dü. Hastaların yaştan bağımsız %44,7'sinde komorbidite olduğu izlendi. 18-34 yaş arası hasta grubunda ikiden fazla komorbidite gözlenmezken 35-49 yaş arası hastalarda %12,8 ve 50 yaş ve üzeri hasta grubunda ise %50 yi bulan komorbidite izlendi. 50 yaş ve üzeri hastaların %42,5' inde polifarmasi saptandı. Hastaların %78,9' unda tek tablet antiretroviral tedavi rejimi kullanımı saptandı. Hastaların %69,3' ü CASE Uyum İndeksi'ne göre tedavi uyumlu idi. Hastaların cinsel tercih, duygu durumu, ek hastalığının olması, HIV ilişkili hastalık antibiyotik proflaksisi alması ve polifarmasinin olması tedavi uyumunu etkiler iken cinsiyet, medeni hali, meslek durumu, eğitim durumu, bulaş yolu, sigara alkol ve keyif verici madde kullanımının tedavi uyumu üzerine etkisi bulunmadı. Sonuç olarak HIV enfeksiyonunun tedavisinde ilaç uyumu çok önemlidir. Çalışmamızda tedavi uyumunu etkileyen bazı değiştirilemez faktörler saptanmasına karşın değiştirilebilir faktörlere yönelik yapılacak düzenlemeler ile tedavi uyumunun arttırılabileceği sonucuna varılmıştır. Anahtar kelimeler: HIV, polifarmasi, Tedavi uyumu

AIDSAntiretroviral ajanlarHIV+6
Ufuk Kırbaş
Akdeniz University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Üniversite hastanesinde kırım kongo kanamalı ateşi tanısı almış hastaların retrospektif incelenmesi

Amaç: Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA), Tokat yöresinde endemik seyreden, mortal olabilen, kene kaynaklı, viral hemorajik ateş tablosuna yol açan bir enfeksiyon hastalığıdır. Çalışmamızın amacı Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde KKKA nedeniyle takip edilen hastalarda prognozu etkileyen faktörleri incelemektir. Materyal-metod: Çalışmamızda 2018-2021 yılları arasında kliniğimizde KKKA nedeniyle yatışı yapılan 281 hastanın sonuçları retrospektif olarak incelendi. Hastaların genel özellikleri, mortalite ilişkili faktörler, yoğun bakım yatışı ile ilişkili faktörler ve hastane yatış süresi üzerine etkili faktörler incelendi. Bulgular: Kas-eklem ağrısı, iştahsızlık, bulantı (p<0,005) ve kusma-ishal (p<0,001) mortalite ile ilişkili semptomlardı. PLT ≤26000/mm3, AST ≥342 IU/L, LDH ≥1019 U/L, CRP ≥40 µg/ml, ferritin ≥20000 ng/ml, aPTT ≥59 sn, INR ≥1,6, fibrinojen≤ 113 mg/dl, D-dimer ≥5,59 µg/ml, D vitamini≤ 8,81 ng/ml olan olgularda mortalite riski fazlaydı. Mortaliteyle ilişkili semptomlara ek olarak baş ağrısı, iştahsızlık ve kanama bulguları yoğun bakıma yatışla ilişkili semptomlardı. PLT ≤26000/mm3, AST ≥342 IU/L, ALT ≥579 IU/L, LDH ≥1019 U/L, CK ≥357 IU/L, CRP ≥35 mg/l, prokalsitonin ≥0.449 ng/ml, IL-6 ≥30 pg/ml, ferritin ≥20000 ng/ml, aPTT ≥59 sn, INR ≥1.33, fibrinojen≤ 119 mg/dl, D-dimer ≥8,49 µg/ml, D vitamini ≤ 8,81 ng/ml olan olgularda yoğun bakım ihtiyacı gelişme riski fazlaydı. Takip sürecinde ölçülen en yüksek CRP, prokalsitonin, INR, PTT, IL-6, D-dimer değerleri ile en düşük PLT ve fibrinojen değerleri hasta yatış sürelerinin uzamasına neden olan istatiksel olarak anlamlı değişkenlerdi. Sonuç: KKKA takibi yapılan kliniklerde hastanın gidişatını öngörmek için semptomları iyi sorgulanmalı, günlük olarak hemogram, AST, ALT, CK, LDH, INR, aPTT, D-dimer, fibrinojen, ferritin takibi yapılmalıdır. D-vitamini eksikliği tespit edilen olgular replase edilmelidir.

Hastaneler-üniversiteHemorajik ateş-KırımRetrospektif çalışmalar+1
Yücel İşbilen
Tokat Gaziosmanpaşa University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Kan kültürlerinden izole edilen karbapenem dirençli enterobacterıaceae suşlarında karbapenem direnç genleri ve genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) direnç genlerinin polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) yöntemi ile araştırılması

Günümüzde, insanlardaki toplum ve hastane kaynaklı bakteriyel enfeksiyonların en önemli etkenleri Enterobacteriaceae ailesinde bulunmaktadır. Bu ailede yer alan bakterilerin mevcut antibiyotiklerle tedavisi hala zordur. Tedavide en sık kullanılan β-laktam antibiyotiklere karşı dirençte temel mekanizma β-laktamazlar, özellikle GSBL dir. GSBL üreten suşlarla oluşan ciddi enfeksiyonlarda tercih edilen karbapenemlerin yaygın kullanılması sonucu ise karbapenemaz üreten izolatlar gündeme gelmiş ve tedavi seçeneklerinde kısıtlılık ve tedavide güçlük yaşanmasına yol açmıştır. Ayrıca karbapenemaz üretiminin bu suşlarda hızla yaygınlaşması enfeksiyon kontrolünde acil bir problem haline gelmiş ve bu suşların hızlı bir şekilde tespit edilme gerekliliği ortaya koymuştur. Bu çalışmada Akdeniz Üniversitesi Hastanesi yataklı servisler ve yoğun bakım ünitelerinde yatan hastalardan 2010-2015 yılları arasında alınan Merkez Laboratuvarı'na gönderilmiş kan kültürlerinden izole edilen, otomatize sistem ile saptanmış ve karbapenemlerden en az birine dirençli yada orta duyarlı bulunan Enterobacteriaceae ailesi üyelerinde karbapenem direnç genleri (KPC, OXA-48, NDM, IMP, VIM) ve GSBL (CTX-M …) varlığını PCR yöntemi ile saptamak ve yıllara göre dağılımları incelenerek hastanemizin epidemiyolojik verileri belirlenmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda 152 [107 K. pneumoniae, 28 E. coli, 13 Enterobacter spp ile birer K. oxytoca, M. morganii, C. braaki, S. marcescens] kan izolatında 113 karbapenemaz enzimi (105 OXA-48, üçer NDM ve VIM, birer IMP ve IMP + OXA-48) tespit edilmiştir. İzolatların 36'sı imipeneme, 48'i meropeneme ve 4 tanesi ertapeneme duyarlı olarak saptanmıştır. Ertapenem karbapenemaz varlığını tarama da en duyarlı, imipenem ise en özgül karbapenem olarak bulunmuştur. 94 İzolatların hiçbirinde KPC saptanmamıştır. K. pneumoniae suşlarında OXA-48, NDM ve IMP sıklığı sırasıyla: %83.2, %1.9 ve %0.9, E. coli suşlarında OXA-48, NDM ve VIM sıklığı sırasıyla: %46.4, %3.6 ve %3.6, E. cloacae suşlarında OXA48 ve OXA-48 + VIM sıklığı sırasıyla: %20 ve %10 olarak tespit edilmiştir. 86 suşta CTX-M saptandı. K. pneumoniae, E. coli ve E. cloacae suşlarında CTX-M sıklığı sırasıyla %59.8, %67.9 ve %20 tespit edilmiştir. Kan kültürlerinden izole edilen Enterobactericeae suşlarında 2010 da 6, 2011 ve 2012 de 10, 2013 te 30, 2014 te 28, 2015 te 29 karbapenemaz üreten izolat saptandı. Ki-kare testi ile yapılan istatistiksel değerlendirmede yıllara göre karbapenemaz üretici sayısının prevalanslarının (2010 da % 15.8, 2011 de % 19.6, 2012 de % 27.8, 2013 te % 42.3, 2014 de % 41.8 ve 2015 te % 44.8) artışı anlamlı (p<0,05) olarak bulunmuştur. Bu durum hastanemizde gram negatif bakterilerde gözlenen karbapenem direncin 2010-2015 arasında ne kadar dramatik bir değişim gösterdiğini açısından önemlidir. Hastaların kan kültür öncesi aldıkları antibiyoterapiler incelendi ve kültür öncesi kolistin tedavisi alan 28 hastanın 25'inde OXA-48 direnç geni varlığı gözlendi. OXA-48 varlığı ve kolistin kullanımı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0.008). Ex olan 93 hastanın 70'inde OXA-48 direnç geni pozitifliği bulunmuştur. OXA-48 varlığı ve exitus arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (p=0.047). Çalışmamız sonucunda hastanemizde Enterobacteriaceae üyelerinde karbapenemaz ve GSBL (CTX-M …) varlığı-prevalansları belirlenmiş olup, akılcı antibiyotik kullanımında yol gösterici olmuştur. Bu direnç genlerinin hızlı tespiti ile hastalara hem uygun antibiyoterapi hem de erken ve uygun şekilde izole edilerek maliyet ve mortalitenin azalmasına katkı sağlayacağı düşüncesindeyiz. Anahtar kelimeler: Enterobacteriaceae, karbapenemaz, PCR, CTX-M,

Harun Reşid Su
Akdeniz University
2017
00