
4,090
Archived Theses
12
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Eskibatı dünyasında intihar
İntihar, tarih boyunca çeşitli yaklaşımlar ile günümüze değin varlığını korumuş bir eylemdir. Bu tez kapsamında Hellen ve Roma geleneğinde intihar eyleminin izleri saptanarak dönemin yaşam ve ölüm ilişkisinin siyasi, kültürel, sosyal bağlantıları anlaşılmaya çalışılmıştır. Bu tezin amacı intihar olgusu üzerinden her birey için ortak olan yaşam ve ölüm gerçeğinin Antik Dönemde algılanışını kavramak ve kaynaklar doğrultusunda bireyi ölümü seçmeye yönlendiren sosyal, siyasi yahut kültürel yönlendirmenin çerçevesini oluşturmaktır.
Haleb emiri el-Melikü'z-Zahir Gazi ve dönemi
Haleb Emiri El-Melikü'z-Zahir Gazi ve Dönemi Eyyûbî Devleti kurulduğu ve var olduğu dönemi derinden etkileyen devletlerden biridir. Bilakis Haçlı devletleriyle girdikleri mücadele ve münasebetler çağın akışını değiştirmiştir. Eyyûbîlerin, Haleb kolu kurucusu el-Melikü'z-Zahir günümüzde Eyyûbî Devleti ve şahsiyetleri ile ilgili yapılan çalışmalarda yer almış fakat kişiliği ve icraatları bütün bir şekilde aktarılamamıştır. Kaynaklarda da belirtildiği üzere Sultan Selâhaddin'in en sevdiği aynı zamanda da hükümdarlık vasfına sahip evladı olan el-Melikü'z-Zahir 30 Mayıs 1173 tarihinde Kahire'de doğmuştur. Dönemin diğer melikleri gibi Mısır'da ve Şam'da önemli alimlerden eğitim almış, 1183 yılında henüz on yaşında babası Sultan Selâhaddin kendisine Haleb'i tevcih etmiştir. Lakin kısa süre sonra bu görevinden azledilmiştir. 1186 yılına gelindiğinde el-Melikü'z-Zahir'in tekrar Haleb'in hâkimi olması ile şehrin parlak ve müreffeh dönemlerinden biri başlamıştır. El-Melikü'z-Zahir bu süreçte Sûr kuşatması, Antakya Seferi, Akka ve Yafa kuşatmalarında bizzat bulunmuş III. Haçlı Seferi süresince Haçlılara karşı pek çok defa mücadele vermiştir. 1193 yılında babası Sultan Selâhaddin'in vefatından sonra kardeşleri ve amcası el-Melikü'l-Adil arasında geçen taht mücadelesinde belirleyici taraflardan biri olan el-Melikü'z-Zahir siyasete ve politikaya yatkınlığı ile el-Melikü'l-Adil'e karşı Haleb'i ve Şam bölgesinin kuzeyini elinde tutmayı başarmıştır. Taht mücadelesinin amcası lehine sonuçlanmasının ardından başlayan IV. Haçlı Seferi sırasında ise Şam bölgesinde bulunan diğer Eyyûbî meliklerini Haçlılara karşı her daim desteklemiş, amcasının yayılmacı politikasına karşı topraklarını muhafaza edip siyasî yönetimini sergileyerek topraklarını genişletmiştir. El-Melikü'z-Zahir babası tarafından kendisine tevcih edilen Haleb'i 31 yıl boyunca yönetmiş, vefat edeceği 1216 yılına kadar Haleb kalesi ile şehrini imar ve mamur etmiştir.
II. Abdülhamid devrinde sürgün siyaseti ve uygulamaları
Bu çalışmanın amacı II. Abdülhamid dönemindeki sürgün uygulamalarını inceleyerek Osmanlı Devleti'nde Sultan II. Abdülhamid devrine özgü, sistemli bir sürgün siyasetinin olup olmadığını ortaya koymaktır. Çalışmanın ana kaynağı Osmanlı Devlet Arşivleridir. Giriş bölümünde sürgün kavramı ile bu uygulamanın farklı uygarlıkların tarihindeki yeri üzerinde durulmuştur. Daha sonra uygulamanın İslam hukukundaki yeri ve eski Türk devletlerindeki uygulama biçimleri hakkında bilgi verilmiştir. Uygulamanın Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde icra ediliş şekline değinildikten sonra Tanzimat Döneminde aldığı şekil anlatılmıştır. Birinci bölümde Sultan II. Abdülhamid'in henüz tam anlamıyla otoritesini tesis edemediği, saltanatının ilk yıllarındaki sürgün uygulamaları incelenmiştir. II. Abdülhamid'in mutlak otoritesini tesis etme yolunda önünde engel olarak gördüğü güç odaklarını tasfiyede sürgün yönteminden nasıl yararlandığı ortaya konulmuştur. İkinci bölümde ise mutlak otoritesini tesis ettiği dönemde iktidarına karşı yönelen potansiyel ve aktif tüm tehditlere karşı sürgün siyasetini bir tedbir olarak nasıl kullandığı gösterilmiştir. Üçüncü bölümde uygulamalar analiz edilmiştir. Uygulamanın hangi toplumsal kesimler üzerinde, daha çok hangi sebeplerle ve nasıl icra edildiği ortaya koyulmuştur. II. Abdülhamid'in saltanatı boyunca karşılaştığı dahili problemler karşısında sürgün yöntemine sıkça başvurduğu görülmüştür. Uygulama Osmanlı Devleti'nin klasik döneminde olduğu gibi adi suçlar, eşkıyalık, isyanlar karşısında bir cezai yaptırım ve toplumda asayiş ve nizamı sağlama gayesiyle bir güvenlik tedbiri olarak kullanılabildiği gibi; bu dönemde özellikle daha çok muhalif kesimleri ve kamuoyunu kontrol altında tutabilmek maksadıyla politik bir araç olarak kullanılmıştır. II. Abdülhamid, sürgün siyasetini icra ederken sadece geleneğe değil dönemin çağdaşı Avrupa ülkelerinin deneyimlerine de müracaat etmiştir. Fakat onun sürgün siyasetinin sadece günü kurtarmaya yeten geçici bir çözüm olarak kaldığı ve uzun vadede II. Abdülhamid adına başarılı bir netice vermediği görülmektedir.
Hicri 1147-1148 Miladî 1734-1735 tarihli R52 numaralı Rusçuk Şer'iyye Sicili transkripsiyonu ve değerlendirilmesi
Şerʿiyye sicilleri kayda alındıkları dönemde devletin sosyal, ekonomik ve siyasal yapısını ortaya koyan belgeler arasında önemli bir yer tutmuşlardır. Defterler günlük olayları ilgilendiren davalar, başkent ile yapılan yazışmalar, şikâyet ve atamalar gibi belgeleri içerir. Ayrıca şerʿiyye sicilleri, Osmanlı Devleti'nin o dönemdeki durumu ile Kadılık makamının toplum ve devlet nezdindeki konumu hakkında bizlere bilgi veren esaslı bir kaynak niteliğindedir. Tarihi olayları incelemek ve yorumlamak bakımından şerʿiyye sicilleri bu yönü ile ayrıca bir önem kazanmaktadır. Bugüne kadar birçok şerʿiyye sicili bu özelliklerden dolayı üzerinde çalışılmaya değer görülmüştür. Biz de konumuz olan "Hicri 1147-1148 Miladî 1734-1735 tarihli R52 Numaralı Rusçuk Şer`iyye Sicili Transkripsiyonu ve Değerlendirilmesi" adlı çalışmamızla bu sahada yapılmış olan çalışmalara bir katkı ve aynı zamanda kaynak olmayı amaçladık. Defterde ana konulardan birini İran Seferi hazırlıkları ve lojistik faaliyetleri için İstanbul ile yapılan yazışmalar oluşturmaktadır. Bunu sosyal hayatta karşılaşılan meseleler ile ilgili davalar avârız kayıtları ve terekeler takip etmektedir. Bu bağlamda Rusçuk şehrinin XVIII. yüzyılın ilk yarısındaki sosyal ve ekonomik durumu ve askeri hazırlıkları hakkında bilgiler ve analizler sunulmuştur.
Bâbürlü hükümdarı Şah Alemgîr (Evrengzîb)'in Mirzalık dönemi (1618-1658)
Bâbürlüler, Hindistan'daki Türk varlığının son büyük temsilcisidir. Şah Âlemgîr'de yarım asrı bulan saltanatı ile bu devletin son büyük hükümdarı olmuştur. Bâbürlü Devleti'nin altıncı padişahı olacak olan Muhammed Evrengzîb, 1618'de Dohad'da doğdu. Babası Mirza Hürrem'in başarısız bir isyan girişimi neticesinde bir rehine oldu. Evrengzîb, dedesi Şah Cihângîr'e rehin olarak verildi. 1633'de icra edilen fil dövüşünde Sudakar adlı file karşı göstermiş olduğu cesaretinden dolayı Bahadır ünvanını aldı. 1635'de on sekiz yaşındayken Bundelkent Racası Cüchar Sing Bundela üzerine başarılı bir sefere çıktı. İtibari bir komutanlık sergilemiş olsa da bu, kendisinin ilk seferi oldu. 1636-1644 yılları arasında birinci Dekken valiliğini yürüttü. Hemen ardından iki yıl kalacağı Gücerat valiliğine tayin edildi. 1647'de Buhara Hanlığı'na ait ata mirası Belh topraklarının alınması için bu sefere atandı. 1648'de Multan valiliğine getirildi. 1649'da ve 1652'de iki defa Kandahar'ı Safevîlerden istirdad etmeye çalışsa da bunda başarılı olamadı. 1652'de ikinci defa Dekken valiliğine tayin edildi. Bu valiliğinde 1655'te Gûlkünde Sultanlığı'na karşı başarılı bir sefer gerçekleştirdi. 1657'de Bîcâpûr Sultanlığı topraklarına hücum ederek Bîder ve Kelyânî'yi ele geçirdi. Aynı yıl babası Şah Cihân'ın hastalanmasını müteakip Mirzalar Savaşı başladı. Bu veraset savaşında; Darmat, Samugarh, Hacve ve Ecmir harplerini kazandı. Ardından ''Âlemgîr'' ünvanını alarak devletin tek hâkimi oldu. Çalışmamızda kendisinin mirzalık dönemi konu alınmıştır. Dönemin ana kaynakları kullanılmak suretiyle hazırlanan çalışmamız üç ana bölüme ayrılmaktadır. Birinci bölümde Mirza Evrengzîb'in doğumundan başlayarak çocukluğu, almış olduğu eğitimi ve ailesi ele alınmıştır. İkinci bölümde görev almış olduğu askeri seferler ve valilikler konu alınmıştır. Üçüncü bölümde ise babası Şah Cihan'ın hastalanması ile başlayan mirzalar savaşı ve nihayet cülusu işlenmiştir.
85/3 numaralı Rusya Ahkam Defteri'nin değerlendirme ve transkripsiyonu
Çalışmamızda 85/3 Numaralı Rusya Ahkam Defteri'nin tamamında konu olan Rusya ve Osmanlı devletleri arasındaki ile siyasi, ekonomik ve güvenlik meseleleri ayrıca, karşılaşılan problemlerin çözümlerini içeren belgeler incelenmiştir.Bunun yanı sıra hükümlerde önemli bir yere sahip olan ticari faaliyetlere Rus tüccarların, karadan ve denizden Osmanlı pazarına dahil olduklarını Rus gemileri Karadeniz tarafına Osmanlı Devletinden aldığı ürünleri taşıdığını beyan eden belgeler defterde yer almaktadır
Cumhuriyet Dönemi istihbarat örgütleri
Modern anlamda ilk istihbarat teşkilatının kurulması, Osmanlı Devletinin son dönemlerine denk gelmektedir. Mütareke ve Milli Mücadele dönemlerinde Türk bağımsızlık mücadelesine ciddi destek veren çok sayıda gizli (istihbarat) gruplar kurulmuştur. Bu istihbarat grupları çok kısa ömürlü olmuşlardır. Genelde amaçları, İstanbul?dan Kurtuluş Savaşı?nın sürdüğü Anadolu?ya nitelikli asker ve silah aktarmak olarak şekillenmiştir. 29 Ekim 1923 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti?nin kurulmasından çok kısa bir süre sonra ?devlet çapında istihbarat? yapacak modern bir istihbarat teşkilatına gereksinim doğmuştur. 1926 yılına gelindiğinde Milli Emniyet Hizmeti Riyaseti?nin kurulma çalışmaları başlamıştır. Bu teşkilat ülke içi ve dışı istihbarat çalışmalarını konu edinmiştir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin gelişimine paralel olarak da büyümesini sürdürmüştür. Türkiye Cumhuriyeti devleti geliştikçe birçok dünya ülkesinde olduğu gibi Türkiye?de de başka istihbarat birimlerinin kurulmasına ihtiyaç duyulmuştur. Bu ihtiyaç kapsamında, 1937 yılında Emniyet Teşkilatı Kanununda yer alan Polis İstihbarat Birimi kurulmuştur. Kuruluş amacına ilişkin faaliyetlerine ancak 1951 yılında başlayabilmiştir. Genel amacı ülke seviyesinde, suç ve suç örgütleriyle mücadelede önleyici tedbirler almak olarak belirlenmiştir. Böylelikle polis içinde kriminal bir istihbarat birimi oluşmuştur. Çalışma esnasında, istihbaratın ?gizlilik? ilkesinin, istihbarat arşivlerine de yansıdığı görülmüştür. Bu bilgi ve belgeler azami ölçüde değerlendirilmiştir. Çalışmanın bütünlüğüne ışık tutacak istihbaratla alakalı ana konulara kısa temas yapılacaktır. Osmanlı?nın son döneminde kurulan Yıldız İstihbarat Teşkilatı ve Teşkilat-ı Mahsusa?nın yaşadığı tarihi süreçten bahsedilecektir. Bu istihbarat birimlerinin kuruluşuna bakıldığında, sadece ülke içi, sadece ülke dışı veya hem ülke içi hem de dışına yönelik istihbarat ile meşgul oldukları görülür. Bu nedenle iç ve dış istihbarat kavramlarına temas edilmiştir
Terör, PKK ve dış destek
Özellikle 2.dünya savaşından sonra dünya dengelerindeki değişim ve uluslar arası ilişkilerde farklılaşmalar sıcak savaşların yerini soğuk savaşlara bırakmasına neden oldu. Soğuk savaşın gereği olarak ortaya çıkan psikolojik savaş ve bu savaşın vazgeçilmez unsuru, düşük yoğunluktaki çatışmalar, Amerika' ya yapılan saldırı ile ?Küresel Terör? şeklini aldı. Bu gün Terörizm tüm devletler, etnik yapılar ve toplumun tamamını tehtid eden çok önemli bir sorundur. Türkiye' de Terörün sebebi içinde bulunduğu koşullardan kaynaklanmaktadır ve dışarıdan desteklenmektedir. Bu çalışma Kürdistan işçi partisi (PKK) Terör örgütünün düşüncelerini, örgütsel yapısını ve siyasal şiddet stratejisini inceleyecektir. Kürt milliyetçiliğinin üzerine oturduğu, sosyal, ekonomik ve siyasi faktörler bağlamında son dönemde bu fikir sahipleri PKK Terör örgütünün ve uluslar arası güçlerle ilişkilerini de göz önüne alarak Tarihsel süreci anlatılmaktadır.
418 numaralı Manisa Şer'iyye Sicili'nin transkripsiyon ve değerlendirmesi: 1327-1328/1909-1910
Osmanlı hukuku ``şer?î nâslara ve ülu?l-emr?? denilen devlet başkanının şeriata aykırı olmayacak şekilde çıkardığı kanunlara dayanır. Şer?iyye sicillerinde de hem şer?î hem de örfi hukukun uygulamalarını görmek mümkündür. Siciller, şer?î mahkemelerde kadılar tarafından tarih sırası ile tutulurdu. Bu kayıtlar içerisinde ilâm, hüccet, mürâsele gibi belgeler yanında devlet merkezinden gönderilen fermanlar, hükümler, emirler ve tebliğatlar yer alırdı. Şer?iyye sicillerindeki kayıtlar hakların güvence altına alınmasının teminatıdır ve bu kayıtlar yerel tarihçilik açısından çok önemlidir. Şer?iyye sicillerinden yola çıkarak şehir tarihî ile ilgili pek çok mesele çözüme kavuşturulabilmiştir. Şer?iyye sicilleri, söz konusu dönemin askerî, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve hukukî durumunu yansıtır. Şer?iyye sicilleri, dönemi anlamamız için tarihî kaynakların en önemlilerinden biridir. Bu çalışmada, ?418 Numaralı Manisa Şer?iyye Sicil Defteri? incelenmiştir. Defter Manisa?ya bağlı Kula kazasına aittir. Kula kazasına ait ayrı sicil kataloğu bulunmadığından bu kazanın sicilleri Manisa şer?iyye sicilleri içerisinde yer almıştır. Osmanlının son dönemlerinde şer?iyye defterleri dava konusuna göre tutulmuştur. İncelediğimiz bu defter de Kula kazasına ait vekâlet defteri olarak tutulmuştur. Çalışmamız, giriş ve dört bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında Kula kazasının coğrafi ve tarihî durumu ele alınmaktadır. Birinci bölümde Osmanlı hukuku ve mahkemeleri hakkında genel bilgi verilmiştir. İkinci bölümde sicil defterinin transkribi, üçüncüsünde belge özetleri, dördüncü bölümde sicilin genel değerlendirmesi yapılmıştır. Çalışma bir Sonuç ve Kaynakça ile son bulmaktadır.
Cumhuriyet Döneminde tarihi, sosyal, siyasal ve ekonomik yönüyle Seyhan (Adana) şehri (1923-1956)
Tarihi süreç içerisinde Çukurova ile Adana ifadeleri özdeşleşerek adeta birbirinin yerine kullanılır olmuştur. İki ifadenin bu kadar özdeşlemesinde bölgenin verimli topraklarının önemli kısmının Adana vilayeti sınırları içerisinde yer alması önemli bir etken olmuştur. Nitekim bu özelliğinden dolayı tarih boyunca pek çok devlet bölgeye hâkim olmak istemiştir. Bölgeyi en son hâkimiyeti altına alanlar ise Türkler olmuştur. Abbasiler idaresinde bölgeye yerleşmeye başlayan Türkler, önce Ramazanoğulları akabinde de Osmanlı Devleti hakimiyeti altında toplanarak bölgedeki varlıklarını günümüze kadar sürdürmüşlerdir. Türklerin hakimiyeti, sürekli el değiştiren ve karışıklık içerisinde olan bölgeyi idari açıdan olduğu kadar iktisadi ve sosyal açıdan da istikrara kavuşturmuştur. Buna bağlı olarak artan ticari hareketlilik pek çok han, hamam, cami, medrese gibi sosyal yapının inşasına neden olmuştur. Ancak bir süre sonra Osmanlı Devletinin istikrarlı yapısı bozulmaya başlamıştır. Bu durumdan Çukurova bölgesi de etkilenmiştir. Hatta karışıklıktan istifade eden bölgedeki önemli Türkmen aşiretleri isyan teşebbüsünde dahi bulunmuşlardır. Fakat 1833-1840 yılları arasında bölgenin idaresini ele geçiren İbrahim Paşa, bölgeyi otoritesi altına alarak gerçekleştirdiği tarımsal reformlarla Çukurova?nın kaderini değiştirmiştir. Ancak bölgenin hakimiyetinin 1840 yılında Osmanlı Devletine geçmesi ile birlikte asayiş tekrar bozulmuştur. Bunun üzerine Osmanlı devlet adamları, Fırka-ı İslahiye adını verdikleri askeri birliklerle bölgedeki göçebe Türkmenleri kontrol altına alarak yerleşik hayata geçirmişlerdir. Türkmenlerin yerleşik hayata geçirilmesinde pamuk üretimi için ihtiyaç duyulan işgücü açığı da önemli bir etken olmuştur. Artan tarımsal üretim bölgedeki ilk sanayi tesislerinin ortaya çıkmasına da neden olmuştur. 19. yüzyılın sonuna doğru Adana-Mersin demiryolunun inşası ve artan ticari hareketlilik, bölgenin dünya pazarları ile entegre olma sürecini de başlatmıştır. Ancak gerek 1909 Ermeni Olayları, gerekse I. Dünya Savaşı ve hemen akabinde başlayan İstiklal Harbi yıllarında şehrin iktisadi ve sosyal yapısı bozulmuştur. Bununla birlikte Osmanlının son döneminde ortaya çıkan ve Cumhuriyet döneminde varlığını muhafaza eden sanayi müesseselerinin de katkısı ile şehir kısa sürede tekrar eski günlerine dönmüştür. Bu süreç, Çukurova bölgesinin 1950'li yıllarda Adana merkezli olarak büyük bir değişim geçirmesine neden olmuştur. Bu değişimin temelini "Marshall Yardımı" ile bölgeye giren traktörler, Seyhan Barajı, Adana Çimento fabrikası ve İncirlik askeri üssünün inşası oluşturmuştur. Artan traktör sayısına bağlı olarak ekilebilen arazi miktarının artması ve bu arazilerin Seyhan Barajı ile sulama imkanına kavuşması elde edilen mahsul miktarını ciddi miktarda artırmıştır. Bunun yanı sıra barajdan elde edilen ucuz maliyetli elektriğin sanayide kullanılmaya başlanması ile birlikte üretilen malların daha ucuza mâl olması, bölgenin uluslararası alandaki rekabet şansını artırmıştır. Bu durumun neden olduğu nakit girişi ise bir taraftan bölgede yeni sanayi tesislerinin kurulmasına bir taraftan da bölgenin hızla göç almasına sebep olmuştur. Ancak dönemin yerel idarecilerinin bu sürece ayak uyduramaması, Adana'yı çarpık kentleşmenin hakim olduğu bir şehre dönüştürmüştür. Bu çalışmada, 1923-1956 yılları arası Adana şehrinin sosyo-ekonomik yapısı farklı açılardan incelenmiştir. Anahtar Kelimeler Adana, Seyhan, Çukurova, Pamuk, ?ehir Tarih
İslam'da savaş anlayışı: İslamiyet'in doğuşundan Emevilerin sonuna kadar
Bu tezde Peygamber Efendimiz (s.a.v.)döneminden Emeviler?in Sonuna kadar yaşanan savaşların arka planını ortaya koymak amaçlanmıştır. Hz. Peygamber, peygamberlik duyurusundan sonra içinde yaşadığı toplumun ciddi bir tepkisiyle karşılaşmıştır. Kabile yaşantısına alternatif olarak teşekkül eden yeni toplumsal yapı güçlendikçe, müşrik grupların baskıları artmış ve Risalet dönemi savaşlarının meşruiyet kazanmasına zemin hazırlamıştır. Yurdundan yuvasından olan Müslümanlar kendilerine karşı ilan edilen savaşta artık aktif bir taraf olmayı hicretle birlikte seçmişlerdir. Ahlakilik ilkesinin getirildiği bu savaşlar, oluşum sürecini tamamlama gayreti içinde olan yeni bir yapının kendini koruma ve var etme mücadelesi olarak yorumlanabilir. Dört Halife dönemi ve Emeviler Döneminde meydana gelen savaşlar Hz. Peygamber?in Temelini attığı binanın tamamlanması şeklinde yorumlanabilir. Hz. Osman?ın öldürülmesinden İslam dünyasında her ne kadar üzücü hadiseler ve iç savaşlar meydana gelse de Emeviler Döneminin sonuna kadar bu binanın tamamlanması için gayret gösteren yöneticilerin olduğunu görmekteyiz. Bu tezde söz konusu sürecin ayrıntıları, Savaşlarda ki strateji ve taktikler kapsamında ele alınmıştır.
Ege bölgesi yerel basınında 1963-1967 Kıbrıs olayları
Kıbrıs, Ortadoğu ve Doğu Akdeniz?de çok önemli bir stratejik mevkiye sahip olması dolayısıyla geçmişte olduğu gibi günümüzde de büyük devletlerin mücadelesine sahne olmaktadır. Rumlar'ın, Kıbrısı Yunanistan?a bağlayarak Enosisi gerçekleştirme çalışmaları 1963 yılında şiddetini göstermiş ve ?Türk?ü imha planı olarak uygulamaya konulmuştur. Rumlar'ın ya tabut ya bavul? politikasına maruz kalan Kıbrıs Türk halkının bir kısmı göç etmek mecburiyetinde kalmış, bir kısmı ise Rumlar tarafından katledilmiştir. Kıbrıs tarihinde, 1963-1967 yılları arasındaki dönemin önemi, Kıbrıs Türk ve Rum toplumları arasındaki fiili bölünmenin bu dönemde başlamış olmasıdır. Bu dönemde Türk-Yunan ilişkilerinde, özellikle de 1963 Kıbrıs Olayları?ndan sonra, Kıbrıs sorunu bu ilişkilerin seyrini belirlemeye başlamıştır. Kuşkusuz, Kıbrıs sorununun çözümü, Türk-Yunan anlaşmazlıklarının da çözümünün başlangıcı olacaktır. Yine bu dönem, Kıbrıs sorununa bağlı olarak, gerek Türkiye-ABD gerekse Türkiye-SSCB ilişkilerinde de belirleyici bir rol oynamıştır. Ege Bölgesi yerel basını da, 1963-1967 yılları arasındaki süreçte, Kıbrıs Türk toplumunun haklı sesini Türk kamuoyuna duyurmaya çalışmış; Enosisi engellemek için büyük çaba sarfederek Kıbrıs Türk halkına büyük bir destek vermiştir. Şöyleki o yıllarda, Türk basınında Kıbrıs konusuna bakış, günümüze göre daha naif, sıcak ve duygusal bir yaklaşım şeklindeydi. Bu durumun, bir anlamda Kıbrıs'ın bilinmemesi ve Kıbrıslı Türkler'e uzak kalmanın verdiği duygusal özlemle de ilgisi vardır. Aslında Kıbrıs-Türkiye ilişkileri bakımından bu dönem daha çok Kıbrıslı Türkler'i merkeze koyan ve onlara belli bir uzaklıkta yaklaşan bir tutumu da yansıtmaktadır. Bu durum ancak 1974 sonrası dönemde değişmiş, Türkiye-Kıbrıs Türkleri ilişkisi
Matrakçı Nasûh ve Eseri Tuhfetü'l-guzât
Matrakçı Nasûh'un hayatı ve eserleri hakkında muhtasar bilgi verilmiş, Tuhfetü?l-guzât adlı eserinin transkripsiyonu yapılmıştır. Eserin Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Esad Efendi Koleksiyonu, Nr.2206'da, Millet Yazma Eser Kütüphanesi, Ali Emirî Askeriyye Koleksiyonu, Nr. 219'da ve Macar Bilimler Akademisi Kütüphanesi Török Nr. O.128'de olmak üzere üç nüshası bulunmaktadır. Tuhfetü?l-guzât bir silahşorluk risalesi olup bu konu hakkında tafsilatlı bilgi vermektedir. Eserin özellikle savaş silahlarının askeri meydanlarda nasıl kullanılması gerektiğini anlatan bölümlerinde askeri terminoloji kullanılmıştır. Bu bakımdan konunun daha iyi anlaşılması adına çalışmanın sonunda kısa bir liste halinde sözlükçeye yer verilmiştir.
Osmanlı basınında 1904-1905 Rus-Japon savaşı
1904-1905 Rus-Japon Savaşı, iki ülkenin ekonomik, siyasi ve askeri çıkarlarının çatışması, Rusyanın sıcak denizlere inme çabaları ve Japonyanın, başta Asya olmak üzere, dünya kamuoyuna adını duyurmak istemesi nedeniyle gerçekleşmiştir. Yapılan savaşı Japonya kazanmış ve Rusya kaybetmiştir. Söz konusu savaş, bazı Türkçe gazetelerde ve dünya kamuoyunda geniş bir yankı uyandırmıştır. Bu tez, 1904-1905 Rus-Japon Savaşının nedenlerine, hazırlıklarına, savaş sürecine, sonuçlarına ve Osmanlı-Japonya ilişkilerine, bazı Türkçe gazetelerin gözüyle bakmakta ve basının, bu savaşa yönelik tutumunu analitik bir bakış açısıyla değerlendirme amacı taşımaktadır.
TBMM tutanaklarına göre 1950–1960 döneminde Türkiye'nin dış ilişkileri
Türkiye, zorlu milli mücadele yıllarının ardından imzaladı ı Lozan Antla ması ile pek çok sorunu geride bırakmı ve 1923 yılında Cumhuriyeti ilan ederek varlı ını bir kez daha tescillemi tir. Atatürk dönemi olarak adlandırılan 1923–1938 yılları arası dı politikada genel olarak Lozan'dan arda kalan sorunlarla u ra ılmı tır. 1939'da ba layan II. Dünya Sava ı yıllarında ise Türkiye, "sava dı ı kalma" politikası do rultusunda fiili olarak sava a dahil olmamı tır. Sava ın ardından da Türkiye'de, yeni dünya düzeni ile do ru orantılı olarak çok partili siyasi ya ama geçilmi ve 14 Mayıs 1950 seçimleri ile Cumhuriyet Halk Partisi iktidarı Demokrat Parti'ye devretmi tir. Demokrat Parti'nin iktidara gelmesi ile birlikte Türkiye, Amerika ile olan ili kilerini daha da yo unla tırmı , bu do rultuda iki ülke arasında siyasi ve ekonomik alanda pek çok antla ma imzalanmı tır. Türkiye'nin Amerika ile olan yo un ili kilerinin temelinde kuzeyden gelebilecek muhtemel bir Sovyet tehdidi yatmaktadır. Amerika'nın yapmı oldu u Truman Doktrini ve Marshall Planı yardımları ile de Türkiye, Ortado u'da Amerika için iyi bir müttefik haline gelmi tir. Demokrat Parti, daha iktidara gelmesinden kısa bir süre sonra Kore'de patlak veren sava a asker göndermi ve dı politikadaki bu hamlesinin de büyük etkisi ile ubat 1952'de NATO'ya resmen dahil edilmi tir. NATO üyeli i dolayısıyla bazı risklere ve külfetlere katlanmasına ra men Türkiye, Batı ile her alanda ili kilerini geli tirmi , hem ekonomisini yenileyerek kuvvetlendirmede ve hem de demokrasisini geli tirmede büyük kazanç elde etmi tir. Balkan politikasına baktı ımızda ise, Türkiye NATO ittifakını sa ladıktan sonra Balkanlarda da bir ittifak arayı ı içine girmi ve 28 ubat 1953'te Yunanistan ile Yugoslavya'nın da dahil oldu u üçlü bir Balkan Paktı imzalanmı tır. Ardından yine bu üçlü arasında A ustos 1954'te, Balkan Paktı'nın daha geni letilmi bir ekli olan Bled Antla ması imzalanmı tır. Fakat Yunanistan ile ya anan Kıbrıs sorunu ve Yugoslavya'nın da izlemi oldu u Sovyet yanlısı siyaset sonucu Balkanlardaki üçlü ittifak fazla uzun ömürlü olmamı tır. Demokrat Parti iktidarının Do u ile olan ili kilerinde ise kar ımıza yine i birli i anla maları ve savunma amaçlı bir pakt çıkmaktadır. 24 ubat 1955'de Türkiye ile Irak arasında imzalanan birli i Antla ması'na, Ortado u'daki çıkarları do rultusunda i ngiltere de katılmı tır. Yapılan bu i birli i anla masına Pakistan ile ran'ın da katılması ile birlikte Ba dat Paktı kurulmu oldu. 1959 yılına gelindi inde ise dünya siyasetindeki ve özellikle Ortado u'daki de i en artlar sonucunda Ba dat Paktı, Irak'ın içinde yer almadı ı CENTO'ya dönü mü tür. Ba dat Paktı ve daha sonrasındaki CENTO, Ortado u'da bölgesel i birli i için sadece temel bir çerçeve sa lamı olsa da, ne daha büyük bir Ortado u kalkınma örgütü için bir öz olu turmu ne de etkili bir savunma örgütü olmu tur. Son olarak, Türkiye'yi dı politikada en fazla me gul eden konulardan birisi de Kıbrıs sorunu olmu tur. Türkiye 1954'e kadar Kıbrıs konusunu bir mesele olarak görmemi , ancak Yunanistan'ın faaliyetleri sonrası bu tarihten itibaren Kıbrıs ile yakından ilgilenmek zorunda kalmı tır. Kıbrıs sorununun çözüm süreci döneminde Londra'da düzenlenen bir konferans sırasında Türkiye'de ya anılan 6–7 Eylül olayları hem Türkiye lehine devam eden konferansın yarıda kesilmesine neden olmu hem de Türkiye'yi uluslararası alanda zor durumda bırakmı tır. Bu geli melerin ardından Kıbrıs meselesi Zürih Konferansı sonucu, yönetimi Rum ve Türklerden olu an ba ımsız bir Cumhuriyet yönetiminin kurulması ile çözüme kavu turulmu tur.
Balkan Savaşları'nın İzmir'e yansımaları: 1912-1913
Balkan toprakları yaklaşık 500 yıl Osmanlı Devleti'nin egemenliği altında kalmıştır. Bu süre içinde yerel etnik grupların yanı sıra Türk nüfusunun varlığı ve kültürü de yayılma göstermiştir. Ancak gerileme döneminden itibaren Osmanlı Devleti bu coğrafya üzerindeki hakimiyetini yitirmeye başlamıştır. Özellikle, süregelen Osmanlı-Rus savaşları ve Fransız İhtilâli'nin getirdiği milliyetçilik akımı, Osmanlı Devleti üzerinde büyük olumsuzluklar yaratmıştır. Azınlık isyanları ile bağımsızlıklarını kazanan Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan, Karadağ gibi devletler 1912 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti'ne karşı birleşmişler ve Osmanlı'nın Balkan coğrafyası üzerinde kalan son topraklarını paylaşma yoluna gitmişlerdir. Bu dört devlet 1912-1913 yıllarında Osmanlı Devleti'ne karşı giriştikleri savaşta, kısa sürede Osmanlı'nın Balkanlar'daki hakimiyetine son vermişlerdir. Balkan Savaşları sırasında İzmir, hem dolaylı hem de doğrudan olarak savaştan etkilenmiştir. Ancak bir liman şehri olması sebebiyle, savaş sırasında cepheden gelen yaralı askerler, işgal altında kalan şehirlerden gelen muhacirler ve memurlar için önemli bir sığınak ve iskân alanı haline gelmiştir. Kara ve deniz yolu ile gelen muhacirlerden yayılan kolera salgını da, şehri bir hayli kargaşa içine sokmuştur. Osmanlı vatandaşı olarak şehirde ve çevresinde ikamet eden Rumların tren yollarına sabotaj yapmaları, Yunan ordusuna maddi olarak yardımda bulunmaları, Yunan Ordusu'na katılmak için Yunanistan'a kaçmaları, eşkıyalık yapmaları ve Ege'de dolaşan Yunan gemileri için sahillerde casusluk yapmaları ile İzmir'de bir iç karışıklık hali gündeme gelmiş ve şehirde sıkıyönetim ilan edilmiştir. Bahsedilen önceki sebepler İzmir'in Balkan Savaşları'ndan dolaylı olarak etkilendiğini göstermiştir. Ancak Yunan Donanması'nın Urla'ya saldırması, İzmir Körfezi içinde gövde gösterisi yapması ve İzmir'e askeri harekatlar içinde bulunması gibi nedenler yerli halkı telaşlandırmış ve şehir az da olsa Balkan Savaşları'ndan doğrudan olarak etkilenmiştir.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Salihli kazası (1923-1933)
"Cumhuriyetin İlk Yıllarında Salihli Kazası (1923-33)" adlı tez çalışmasında Osmanlı Devleti'nin son yılları, Milli Mücadele dönemi ve Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yılları ele alınmıştır. Kazanın idari, sosyal, kültürel ve ekonomik yapısında meydana gelen değişim, dönüşüm yerel ve genel boyutlarıyla verilmeye çalışılmıştır. Salihli kazasının adı ve kuruluşundan başlayarak, bölgenin iklimi, bitki örtüsü, coğrafi özellikleri incelenmiştir. Bununla konunun farklı boyutlarının daha iyi anlaşılması amaçlanmıştır. Ardından Osmanlı son dönemlerinde hızla gelişen ve bir kaza kimliğine kavuşan Salihli'nin içinde yer aldığı bölgenin kısa tarihçesi verilmiştir. Salihli kazasının tarihi ile ilgili yapılan tüm çalışmalar antik Sart şehri ile başladığı için aynı yol tercih edilmiştir. Salihli kazasının, Yunan işgaline karşı hangi özelliklerinden dolayı Milli Mücadele'nin merkezlerinden biri olduğu üzerinde durulmuştur. Burada yaşanan hâkimiyet mücadelesi tüm yönleriyle ele alınmıştır. Salihli'nin işgal yılları ve kurtuluşunda yaşanan acılar, dönemin hatıralarından takip edilmiştir. Yunanlıların çekilirken verdikleri zararları ve Salihli yangınının uzun yıllar silinmeyen izleri takip edilmiştir. Osmanlı döneminde Kafkasya ve Balkanlardan gelen göçmenler ile Cumhuriyet döneminde Yunanistan ile yapılan mübadele sonunda gelen göçmenlerin sorunları araştırılmıştır. Bu göçlerin Salihli'nin sosyal ve ekonomik yapısında nasıl bir değişime yol açtığı analiz edilmiştir. Salihli kazasında eğitim, kültür ve sosyal yaşamda meydana gelen değişimler, gelişmeler dönemin gazetelerinden ve hatıralarından takip edilmiştir. Salihli kazasında bayındırlık ve imar faaliyetleri, belediye hizmetleri ile ulaşımda yaşanan değişimler işlenmiştir. Kazanın iktisadı yapısında yaşanan değişimler, gelişmeler farklı kaynaklar ve istatistikler analiz edilerek verilmiştir.
II. Abdülhamid Dönemi İzmir'de salgın hastalıklar
Salgın hastalıkların, tarihin en eski dönemlerinden itibaren ve hemen her coğrafyada, insan hayatı üzerinde biyolojik ve beşeri açıdan yıkıcı tesirleri olmuştur. Aynı zamanda bu salgınlar, tarihin şekillenmesinde de büyük rol oynamıştır. Veba, kolera, frengi, çiçek, sıtma, tifo ve humma gibi bulaşıcı hastalıklar, dünyanın hemen her yerinde olduğu gibi, Osmanlı topraklarında da varlığını sürekli hissettirmiştir. Osmanlı Devleti'nin sürekli uğraştığı felaketlerin başında gelen salgın hastalıklar, XIX. yüzyılda devlet genelinde binlerce insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur. Bu bağlamda salgınların en etkili olduğu şehirler, İstanbul ve İzmir'dir. İzmir'de hemen hemen her alanda etkisini hissettiren bulaşıcı hastalıklar, özellikle XIX. yüzyılın ikinci yarısında, iktisadi ve sosyal açıdan kent hayatını olumsuz yönde etkilemiştir. Kentteki salgınlar karşısında, resmi kurumlar ve sivil kuruluşlar adeta seferber olmuşlardır. Hastalıklar hakkında halkı bilgilendirme işini yerel basın üstlenmişken, altyapı ve şehrin temizliği hakkında belediyelerin büyük uğraşıları görülmüştür. Bütün bunların yanında salgınları önleme yolunda yapılan en kapsamlı çalışma ise, karantina uygulaması olmuştur.
Demirci Kazası Karataş Nahiyesi Temettuat Defterleri
Osmanlı Devleti'nden günümüze kadar gelen zengin arşiv belgeleri içinde Temettuat Defterleri'nin önemli bir yeri vardır. Bu defterler on dokuzuncu yüzyılda Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu iktisadi, sosyal ve ticari hayatı açık bir şekilde bizlere sunmaktadır. Temettuat Defterleri genel olarak bir bölgenin; demografik, etnik yapısına, fert düzeyinde menkul ve gayr-ı menkul kaynaklara, şahısların yıllık kazancına, işletmelerin büyüklüğüne, toplam ve ayrıntılı vergi yüküne, işgücü ve kişilerin mesleğine, yetiştirilen tarım ürünlerine ve beslenen hayvanlara, ticari ve sınai müesseselerine ışık tutmaktadır. Temettuat Defterleri on dokuzuncu yüzyıl ortalarındaki Osmanlı sosyal ve ekonomik durumunu yansıtacak içerik ve zenginliğe sahiptir. Kişilerin sahip olduğu tüm mal varlıklarını ayrıntılarıyla kaydeden Temettuat Defterleri, Osmanlı taşrasına ait ayrıntılı bilgiler vermektedir. Temettuat Defterleri toplam toprak miktarı, toplam ekili ve nadas alanların miktarı, üretime ayrılan topraklar, ürün çeşidine göre ayrılan toprak miktarı ve bu ürünlerden sağlanan hasılalar, hayvan sayıları ve gelirleri, çeşitli sınai, ticari ve hizmet iş kolları hususlarında ayrıntılı bilgiler vermektedir. Bu çalışmada, Manisa'nın Demirci Kazası'na bağlı üç nahiyeden biri olan Karataş Nahiyesi'nin 47 köyüne ait Temettuat Defterleri incelenmiştir. Çalışmamız, giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında, Demirci coğrafyası ve tarihi ele alınıp, Temettuat Defterleri'nin Osmanlı sosyo ekonomik tarihi için önemi ve Demirci Kazası Karataş Nahiyesi Temettuat Defterleri'nin tanıtımı yapılmıştır. Birinci bölümde, idari yapı ve nüfus, Temettuat Defterleri'ndeki vergi mükelleflerinin sektörel dağılımı ve vergi mükelleflerinin sosyal statüleri ele alınmıştır. İkinci bölümde ise iktisadi yapı, hayvancılık ve nahiyedeki üretim miktarları ve vergiler konusuna değinilmiştir. Çalışma bir sonuç ve kaynakça ile son bulmaktadır.
Demirci Kazası Şehir Nahiyesi Temettuat Defterleri
Osmanlı şehir ve kasabaları üzerine pek çok çalışma yapılmıştır. Şehir tarihi çalışmaları genelde XVI. yüzyıl için tahrir defterleri, XIX. yüzyıl için ise temettuât defterleri kullanılarak yapılmıştır. Bunların dışında şer'iyye sicillerine dayalı değişik yüzyılları kapsayan şehir tarihi çalışmaları yapılmıştır. Şehir tarihi çalışmaları daha çok sancak ve kaza düzeyinde yapılmıştır. Nahiye ve köyleri ele alan çalışmalar daha sınırlı sayıdadır. Ele aldığımız bu çalışmada Saruhan sancağının Demirci kazasına bağlı Şehir nahiyesi köylerinin XIX. yüzyılın ikinci yarısındaki sosyal ve ekonomik yapısı ele alınmıştır. Çalışmanın kaynağını köylere ait temettuât defterleri oluşturmaktadır. Temettuât defterleri XIX. yüzyıl ortalarındaki Osmanlı şehirlerinin sosyo-ekonomik yapısı hakkında bilgi vermektedir. Bu defterlerde şahısların sahip oldukları mal varlıkları ayrıntılı olarak ayrıntılı olarak kaydedilmiştir. Bu defterlerde bölgenin toprak miktarına, toprakların kullanım alanlarına, hangi ürünlerin yetiştirildiğine, bunlardan elde edilen ürünlere ve vergi miktarına, mesleklere, şahısların kazançlarına, hayvan sayılarına, mükelleflerin sektörlere göre dağılımına, hayvancılığa, hayvanlardan elde edilen gelirlere dair bilgiler bulunmaktadır. Bu çalışmada, Manisa'nın Demirci kazasına bağlı üç nahiyeden biri olan Şehir nahiyesinin 34 köy ve dokuz çiftliğine ait temettuât defterleri incelenmiştir. Çalışma giriş ve iki bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında Demirci coğrafyası ve tarihi ele alınıp temettuât defterlerinin Osmanlı sosyo-ekonomik tarihi için önemi ve Şehir nahiyesine ait temettuât defterlerinin tanıtımı yapılmıştır. Birinci bölümde nahiyenin idari yapısı ve nüfusu, vergi mükelleflerinin sosyal statüleri ele alınmıştır. İkinci bölümde ise iktisadi yapı, hayvancılık, nahiyedeki tarımsal üretim ve vergi konularına değinilmiştir. Çalışmanın son bölümünde sonuç ve kaynakça bulunmaktadır. Çalışmanın sonunda çalışmanın değerlendirme kısmında kullanılan bazı tablolar ile Yassıca köyüne ait temettuât defterinin çevirisine yer verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Demirci, Temettuat Defteri, Manisa, Karataş, Kökboya
Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e Turgutlu: 1839-1908
Çalışma konumuz, 1839-1908 yılları arasındaki dönem dâhilinde, Osmanlı Devleti'nin yapısını önemli ölçüde etkileyen Tanzimat'ın ilanı ile II. Meşrutiyet idaresi arasındaki modernleşme sürecinin, Turgutlu ölçeğinde yansımalarını ve izdüşümlerini kapsamaktadır. Şehrin bulunduğu coğrafyanın ve dönemin gelişmelerinin, Turgutlu'ya yaptığı etkiler, bilhassa nüfus ve iktisadi yapı üzerindeki değişmeler çalışmamızda ele alınmıştır. Kaza'da, nüfusun doğal seyri dışında hızla artması, tarım ürünlerinde pamuk ve üzümün, hububata nazaran daha çok ekim alanı olarak tercih edilmesi, küçük ölçekli işletme sayısında artış ve fabrikaların kurulmaya başlama süreci, eserde ayrıntılı bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. Ayrıca bu süreçte Turgutlu'nun, bir köyden tam anlamıyla bir "Kaza" hüviyetine kavuşması, idari yapının dönemin usulüne göre teşekkül etmesi, gayrimüslim nüfusun genel nüfus içerisindeki yerinin, sadece oran bakımından değil, sosyal ve iktisadi hayattaki etkisine göre de arttırması ve 1866 yılında şehre demiryolunun gelmesinin, Turgutlu'ya etkileri değerlendirilmiştir. Kısacası bu çalışmada, Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e (1839-1908) kadar geçen süre içerisinde Turgutlu'nun sosyal, ekonomik, idarî ve demografik yapısı işlenmiştir. Şehrin nüfusu, dinî yapısı, meslekî teşekkülleri, eğitim ve kültürel yapısı, tarım, hayvancılık, ticaret, sanayi gibi iktisadî yapısını oluşturan unsurları, idarî teşkilâtı ve yönetim evreleri ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Anahtar Kelimeler: Turgutlu, Kasaba, Tanzimat, Meşrutiyet, Kasaba Demiryolu.
Kamil paşa'nın Rumeli müfettişliği (1851-1854)
Tanzimat'ın ilanı ile birlikte imparatorluğun her alanında önemli değişikliklere gidilmişti. Bundaki amaç; milliyetçiliğin etkisini önleyerek, merkezi bir otorite kurmak ve dağılmakta olan ülkeyi bir arada tutmaktı. Ancak, Tanzimat'ın getirdiği yeni düzenlemeler imparatorluk genelinde özellikle de devlet otoritesinden uzak olan bölgelerde şiddetli tepki ile karşılaştı. Bunda çıkarları zedelenen ağa, voyvoda, ayan, kocabaşı gibi yerel güçlerin etkisi büyüktü. Hem çıkan tepkilerin sebeplerini araştırmak ve bunların önüne geçmek hem de Tanzimat uygulamalarını denetlemek için imparatorluğun çeşitli yerlerine müfettişler gönderildi. 1840, 1842 denemelerinden sonra 1850 yılında üçüncü kez teftiş işine girişildi. Ağustos 1851'de Rumeli Müfettişliğine getirilen Kamil Paşa, dolaştığı yerleri her yönüyle inceledi. Yaptıklarını ve ulaştığı sonuçları merkeze bildirdi. 1852 yılında Bosna ıslahatı ile görevlendirilen Paşa, burada da halkı memnun etmek ve eyaleti düzene sokmak için birçok icraata bulundu. Ocak 1854'e kadar süren çalışmaları sonucunda, bölgede uzun yıllardır devam eden kargaşalığa kısa bir müddette olsa son verdi. Anahtar Kelimeler: Tanzimat, Kamil Paşa, Bosna-Hersek, Rumeli'nin teftişi
Roma-Bizans Dönemi'nde Ankara (Siyasi, fiziki, idari,sosyo-ekonomik ve dini yapı)
Ankara çevresinde tarih öncesi dönemlerden itibaren yerleşim gören bazı yerler bulunmakla birlikte Ankara şehrindeki ilk yerleşimin, mevcut tarihî ve arkeolojik çalışmalar ışığında Frigler döneminde başladığı görülmektedir. Frigler döneminde Hacı Bayram Tepesi merkezli yerleşim, Galat döneminde kaleye kaymış ve Roma hâkimiyetine giren şehir kaleden aşağı düzlüğe doğru yayılmıştır. Ankara, Roma hâkimiyetinden Türk hâkimiyetine kadar olan tarihî süreçte birçok önemli siyasî ve askerî olaylara sahne olmuştur. Şehrin konumu ve şehirden geçen yollar bu durumun önemli bir sebebidir. Ankara'nın idarî olarak Roma hâkimiyetinden Türk hâkimiyetine kadar önemli bir merkez olduğu görülmektedir. Ankara'nın idarî merkez olduğu alan, zaman içinde değişikliğe uğramasına rağmen şehrin idarî merkez oluşu pozisyonu kesintisiz olarak devam etmiştir. Ankara XII. yüzyıla kadar sırasıyla Galatia Eyaleti, Galatia Prima Eyaleti, Opsicion Theması ve Bucallerian Theması'na merkezlik yapmıştır. Bu durum şehirde yerel yöneticilerin yanında eyalet/thema yöneticilerinin bulunmasını da sağlamıştır. Bugün Ankara'da mevcut olmayan birçok yapı adı veya yapılara dair işaretler kaynaklarda mevcuttur. Roma-Bizans Ankara'sında halk, toplumsal olarak tabakalar halinde yaşamışlar ve şehrin asilleri ve zenginleri şehirde gerekli olan kamu işlerini üstlenmiştir. Ankara'da dinî açıdan paganist dönemin oldukça hareketli oluşu, şehirde tapınım ve saygı gören kültlerin çeşitliliğinden ve bu kültlere ait yapılardan anlaşılmaktadır. Paganizm'den Hıristiyanlığa geçiş sürecinde Roma İmparatorluğunda yaşanan gelişmelerin mikro örnekleri Ankara'da görülmektedir. Roma-Bizans Ankara'sında Yahudilerin bulunduğuna dair kayıtlar da mevcuttur. Şehrin Türk hâkimiyetine girmesinin ardından şehirde İslâmiyet yayılmış ve sonraki süreçte Müslümanlar çoğunlukta olmakla birlikte, Hıristiyanlar ve Yahudiler şehirde beraber yaşamayı sürdürmüşlerdir.
1949-1964 yılları arasında Doğu Türkistan'da istiklal mücadelesi ve Türkiye'ye yapılan göçler
Yapmış olduğumuz bu çalışmamız 1911 yılında Qing İmparatorluğu'nun yıkılması sonrasında yaşanan siyasi mücadeleleri ve bu mücadeleler sonrası anavatanlarını terk etmek zorunda kalan Uygur ve Kazak Türklerinin göçleri konusunu ihtiva etmektedir. Bu sayede Doğu Türkistan tarihi içinde yaşanmış olan hâkimiyet mücadeleleri ve göç ile ilgili konuların daha sağlıklı bir şekilde değerlendirilmesine imkân sağlanmıştır. Çalışmamız sırasında Doğu Türkistan ile ilgili olarak farklı dillerde yayınlanmış kitap, makale, gazete haberleri ve raporlar ile Türkiye'de kaleme alınmış eserler sayesinde Doğu Türkistan'da yaşanan istiklal mücadelesi ve bu mücadeleler sonucunda yaşanan göçler konusunda bilgi veren eserlerden faydalandık. Ayrıca 1952'den sonra Türkiye'ye göç etmek zorunda kalan ve bu göçü yaşamış kişilerle yapılan mülakatlar ile göç konusunda hatıratlarını yayınlayan kişilerin hatıratlarından ve bu kişilerin ellerinde bulunan belgelerden faydalandık. Bu çalışma ile bilhassa 1949-1964 yılları arasında Doğu Türkistan'da yaşanan siyasî gelişmeler ile göçe neden olan konulara ışık tutmaya çalıştık. Göç ile ilgili olarak tüm konuların aydınlandığını söylemek zordur. Bu konuda özellikle yazılı materyallerin az olmasının yanında göçe katılmış kişilerin bir kısmının yaşlı olması sebebiyle olayların kronolojisini ve yaşadıklarını hatırlamakta zorluk çekmektedirler. Göç sırasında yaşları küçük olanlar ise olayları hatırlamamakta veya büyüklerinin kendilerine böyle anlattıklarını dile getirmektedirler. Ayrıca göçe katılan kişilerin büyük çoğunluğunun okuma yazma bilmemesi ve okuma yazma bilenlerin de yaşananları kayıt altına almaması göç konusunun tam manasıyla ortaya konulamamasında önemli bir etkendir. Yine göç sırasında yaşanan baskınlar sırasında değerli eşyaların da arasında bulunduğu evrakların yok olması bu konunun tam manasıyla ortaya konulmasını zorlaştıran bir başka önemli etkendir. Her şeye rağmen 1949-1964 yılları arasında Doğu Türkistan'da yaşanan siyasî, ekonomik ve toplumsal gelişmeler objektif olarak değerlendirilmiştir. Bu vesile ile çalışmamızın bundan sonra yapılacak olan Doğu Türkistan araştırmalarına katkı sağlayacağı umut etmekteyiz.
Memlûk Sultanı Nasır Muhammed b. Kalavun'un siyasi faaliyetleri (684-741/1285-1341)
en-Nasır Muhammed b. Kalavun el-Melikü'n-Nâsır ünvanıyla Memlûk Türk Devleti'nde üç kez 693-694 (1293-1294), 698-708 (1299-1309), 709-741 (1310-1341) yılları arasında tahta oturur. Dokuz yaşında oturduğu tahtın asıl sahibi saltanat nâibi Zeyneddin Ketboğa ile vezir Alemüddin eş-Şücai'dir. Bir yıl geçmeden Ketboğa genç sultanı ve annesini kalenin bir odasında göz hapsine alırken kendisi el-Melikü'l-ˊȂdil ünvanıyla tahta oturur. el-Eşref Halil suikastına karışmış olan Hüsameddin Lâçîn'i de saltanat nâibi olarak atar. Ketboğa'nın iki yıl süren kısa saltanatı sonrası Hüsameddin Lâçîn Ketboğa'yı tahttan uzaklaştırıp el-Melikü'l-Mansûr ünvanıyla sultan olur ve Nasır Muhammed'i de Kerek'e gönderir. el-Eşref Halil'in memlûkleri 698/1298 yılında Lâçîn kalede akşam namazı kılarken Burci memlûkleriyle beraber düzenledikleri bir suikast ile Lâçîn'i öldürürler ve Nasır Muhammed'i ikinci kez tahta oturturlar. Yeni yönetim bu kez saltanat nâibi Seyfeddin Sâlâr ile üstâdâr Baybars el-Çaşnigîr arasında gidip gelir. Her ikisinin önderliğinde Bahri ve Burcî memlûkler arasında mücadele başlar. Giderek kızışan rekabetin yanında baskı altındaki en-Nasır Muhammed çareyi Kerek'e 708 (1308) yılında kaçmakta bulur. Üstâdâr Baybars el-Çaşnigîr aynı yıl (708/1309) el-Melikü'l-Muzaffer unvanıyla sultan olurken Sâlâr da saltanat nâibliğinde devam eder. en-Nasır Muhammed tahta tekrar dönmek için hazırlıklara başlar. Suriye'deki Halep, Hama, Kudüs ve Safed nâiblerinin ve Kerek'teki bedevi Arapların desteği ile 709 (1309) yılında, yirmi beş yaşlarında üçüncü kez son olarak tahta oturur. en-Nasır Muhammed'in üçüncü kez tahta oturmasıyla yeni bir dönem başlar. Öncelikle kendisini baskı altında tutan Baybars ve Sâlâr'ı idam ettirir. İdarede söz sahibi kıdemli emirlerin yerlerini emirliğe yükselttiği kendi memlûkleriyle kısa sürede doldurur. Sultan kendisine sadık adamlarıyla son dönemini istikrarlı bir şekilde yönetmeyi başarır. en-Nasır Muhammed otuz iki yıl süren üçüncü saltanat dönemi boyunca güçlü ve otokrat bir sultan olarak öne çıkar. Bu dönem Mısır kültür ve medeniyet tarihinin zirvesi ayrıca devletin ulaştığı en üst nokta olarak kabul edilir. Bu dönem savaşlardan çok barışın konuşulduğu uzun süredir ilk kez istikrarın hakim olduğu bir dönemdir. Çalışmamızın amacı da en-Nasır Muhammed b. Kalavun'un otuz iki yıl süren üçüncü saltanat döneminde tesis ettiği devlet yapısını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
Kuvâ-yı Milliyecilikten valiliğe: İbrahim Ethem Akıncı
Çalışmada bir Kuva-yı Milliyecinin Batı Anadolu'daki faaliyetlerini ortaya çıkarmak; Demirci Akıncıları'nın etkinlik ve faaliyetlerini ortaya koymak; Türkiye Devleti'nin ilk kaymakam ve valilerinden olan İbrahim Ethem'in şahsında 1923-1950 dönemini incelemek; Kurtuluş Savaşı yıllarında ve Cumhuriyet döneminde önemli bir isim olan İbrahim Ethem Akıncı üzerine bir biyografi çalışması yapmak amaçlanmıştır. Hukukçu, idareci ve Kuva-yı Milliye önderlerinden olan İbrahim Ethem Akıncı üzerine bir biyografi çalışmasıdır. Vilayet memurluğundan başlayıp, öğretmenlik, gazete muhabirliği, nahiye müdürlüğü, avukatlık, kaymakamlık, valilik ve milletvekili aday adaylığı ile sona eren altmış bir yıllık bir hayat incelenmiştir. Çalışmada bir Kuva-yı Milliyecinin Batı Anadolu'da Demirci Akıncıları adı altındaki etkinlik ve faaliyetleri ortaya konulmuştur. İbrahim Ethem Akıncı modern bir eğitim almış ve eğitim hayatını oldukça başarılı bir biçimde tamamlamıştır. Bir dönemin kapanıp yeni bir dönemin açıldığı bir zamanda siyasal, sosyal ve kültürel etkenleri doğru ve başarılı bir biçimde yönetmiştir. Milli mücadelede vatan savunmasında sivil bir kaymakam olarak korkusuzca görev almış ve öncülük yapmıştır. Batı Anadolu bütünüyle teslim olup işgal altına girerken o, yanındakilerle teslim olmayı düşünmemiştir. Zorlu koşullar karşısında takip ettiği strateji ile mücadele ruhunu inançla sürdürmüştür. İşgal ordusu çekilirken Balıkesir ve ilçelerinin yağmalanmamasını ve yakılmamasını ustaca bir taktik ile sağlamıştır. Görev yaptığı yerlerde bir idareci olarak; halkla iç içe olmuş; sorumluluk bölgesini yakından tanımak, sorunları yerinde görmek ve yönetim ile halk arasında güçlü bir bağı kurmak için yaptığı çalışmalarla sorunların üstesinden gelmeyi bilmiş, sorunların kalıcı bir şekilde çözülmesi yolunda adımlar atmıştır. İdareciliği bir yaşam biçimi olarak görmüştür. Anahtar Sözcükler: İbrahim Ethem Akıncı, Kuva-yı Milliye, Milli Mücadele, Demirci Akıncıları, Kaymakam, Vali.
154 numaralı Manisa Şer'iyye Sicili'nin transkripsiyon ve değerlendirmesi (1095 -1096/1684 -1685 )
Şer'iyye sicilleri olarak adlandırılan mahkeme tutanakları, Osmanlı Devleti'nde halkın mahkemede hak arama yöntemlerini gösteren, yalnız adli değil aynı zamanda idari ve beledi fonksiyonlarda yüklenmiş Şer'iyye mahkemelerinde tutulmuş kayıtlardır. Bölgenin veya şehrin günlük hayatını, kişiler arası ilişkileri, kişilerin devletle olan münasebetlerini yansıtmasının yanı sıra bu kayıtların, Osmanlı Devleti'nin sosyal ve ekonomik tarihinin aydınlatılmasına da önemli katkısı vardır. Şer'iyye sicilleri, yer adları, demografik yapı, vakıflar, seferler, asker sayısının belirlenmesi, esnaf teşkilatı, halktan toplanan vergiler, dirlikler, tayinler, halkın hayat ve geçim tarzı, sosyal güvenlik konuları, aile yapıları, gibi bir bölgeye ait konularda yerel tarihe ait birinci elden bilgiler sunmaktadır. Bu çalışmamızda, 154 numaralı Manisa Şer'iyye Sicilinin transkripsiyon ve değerlendirmesi yapılmıştır. 1095-1096 (1684-1685) yıllarında Manisa'da mahkemeye intikal eden davalar, merkezden gelen emirler ışığında, Manisa'nın sosyal, kültürel, ekonomik, idari ve askeri tarihine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda bu yıllar içerisinde mahkemeye intikâl eden dava ve duruşmalar Esnaf Teşkilatı, Dirlikler, Vergiler, Tayinler, Seferler, Mahkeme ve Görevlileri, Vakıflar, Tuz, Eşkıyalık Faaliyetleri İle İlgili Belgeler başlıkları altında incelemeye tâbi tutularak Manisa'nın sosyo-ekonomik tarihine ışık tutabilecek verilerin ortaya konulmasına çalışılmıştır.
Seyahatnamelere göre Ortaçağ'da Batı Anadolu
Batı Anadolu, Antik Çağ'dan bu yana kültürel olarak oldukça zengin bir bölge olmuştur. Daha sonraları Bizans İmparatorluğu adıyla anılacak olan Doğu Roma İmparatorluğu da Batı Roma'dan ayrıldıktan sonra, kültürel temellerini burada bulmuş ve zaman içinde daha doğulu bir görünüm kazanmıştır. Bu bölge Ortaçağ'da büyük değişikliklere uğradıktan sonra, en nihayet asli şeklini verecek olan Müslüman Türkler tarafından yurt haline getirilmiştir. Malazgirt Zaferi'nden sonra, Batı Anadolu'nun etnik yapısı da değişmiş, Rumlar yerlerini Türklere bırakırken, bölgenin dini yapısı da paganistik inanç sisteminden önce Hıristiyanlığa, sonra da Selçuklularla beraber Müslümanlığa geçmiştir. Bu süreç boyunca buradaki topluluklar, her üç inanç sisteminin ve kültürel yapısının izlerini burada bırakmışlardır. Tüm tarih boyunca önemli bir yer olan Anadolu Yarımadası birçok seyyahın da uğrak yeri olmuştur. Bu seyyahların kimisi, bu araştırmanın dönemi da olan Ortaçağ'da yaşamış ve uğradıkları Batı Anadolu hakkında bilgi vermiş, kimileri de daha sonraki dönemlerde buraya gelmiş ve bölgeyi anlatırken Batı Anadolu'nun geçmişini anlatmışlardır. Bu çalışmada, eserlerinde Batı Anadolu'nun Ortaçağ dönemini yazan seyyahların seyahatnameleri incelenmiş, doğulu ve batılı seyyahların bu bölge hakkında kaydettikleri bilgiler güncel bilgilerle karşılaştırılmıştır. Anahtar Kelimeler: Batı Anadolu, Ortaçağ, Gezgin, Seyahatname, Seyyah
Lâle Devrinde Galata kadınları
Bu çalışmamızda Lâle Devri'nde (1718-1730) Osmanlı Devleti'nin başkenti İstanbul'un üç büyük kazasından birisi olan Galata'da yaşayan Müslim ve gayrimüslim kadınlar hakkında bilgiler verilmiştir. Çalışmada, dönem hakkında bilgi veren kronikler, 1718-1730 yılları arası Galata Kazası'na ait mühimme, şikâyet defterleri ve Ali Emiri, Cevdet gibi diğer fonlardaki merkezi arşiv belgeleri ile mahalli arşiv belgeleri olan Galata Şer'iyye Sicilleri'dir. Ayrıca o dönemde verilen fetvaların yer aldığı Fetva Mecmuaları, seyahatnameler ve bugüne kadarki yapılan araştırmalardan istifade edilmeye çalışılmıştır. Tezimiz giriş, beş ana bölüm ve sonuçtan meydana gelmektedir. Giriş bölümünde; Osmanlı kadını hakkında yapılan çalışmalar, literatür değerlendirmesi ve tezin amacı açıklanmıştır. Birinci bölümde; İstanbul tarihi hakkında kısa bir giriş yapılmış, dönemin siyasi atmosferi, tarih içinde Galata'nın durumu, demografik yapısı ve Galata Mahkemesine vâki olan müracaatların nitelikleri hakkında bilgiler verilmiştir. İkinci bölümde; kadının nişan, evlenme ve boşanma gibi aile içerisinde yaşanması muhtemel konumları üzerinde durulmuştur. Üçüncü bölümde; ekonomik hayatta kadının rolü, zenginliğinin kaynakları üzerinde durulmuş ve tasarrufları hakkında bilgiler verilmiştir. Dördüncü bölümde; hukuk karşısında kadının durumu ele alınmıştır. Beşinci bölümde ise; kadının toplum içerisinde konumu, vakıflar konusundaki faliyetleri üzerinde durulmuştur. Tezimiz kadın üzerine değerlendirmelerin yapıldığı sonuç kısmı ile bitmektedir. Bu çalışmanın Osmanlı kadın tarihi çalışmalarına katkı sağlaması umulmaktadır. Anahtar kelimeler: Kadın, Galata, Lâle Devri, Şer'iyye Sicilleri.
XV. - XVI. yüzyıllarda Güzelhisar kazası
Osmanlı Devleti'ne ait en önemli arşiv kaynaklarından biri de hiç şüphesiz tahrir defterleridir. Tahrir defterleri sayesinde bir bölgenin sosyal, ekonomik ve demografik durumunu tespit etmek mümkündür. Bu çalışmada BOA, TD, 1/1M, 8, 87, 148 ve TKGM, KK, TD, 129 numaralı Tahrir Defterleri ışığında, 15. ve 16. yüzyıllarda Güzelhisar Kazası'nın nüfusu ve iktisadi durumu tespit edilmeye çalışılmıştır. Tarihi çok eskilere dayanan Güzelhisar, 14.yüzyıl başlarında Türk, 1426'da da kesin olarak Osmanlı hâkimiyetine girmiştir. Bu tarihten sonra Anadolu Eyaleti'nin Aydın Sancağına bağlı bir kaza olan Güzelhisar, tahrir defterlerinde Güzelhisar kazası olarak geçmektedir. Bazı kaynaklarda ise Aydın Güzelhisarı şeklinde adlandırılmaktadır. 1461 yılı kayıtlarında 7 mahalle ve 30 karye ihtiva eden kaza, 1573 yılına gelindiğinde 9 mahalle ve 61 karyeyi barındıran büyük bir kaza haline gelmiştir. Yüz yılı aşkın sürede kaza nüfusunda üç kat artış gözlenmektedir. Kaza-i Güzelhisar'da başlıca ekonomik faaliyetler toprağa dayanmaktadır. Uygun iklim koşullarına ve verimli topraklara sahip kazada en çok yetiştirilen ürünler buğday, arpa, darı, nohut, börülce, mercimek, pamuk, susam, keten ve kendirdir. Kazada yoğun tarım faaliyetlerinin yanı sıra bir diğer önemli geçim kaynağı ise küçükbaş hayvancılık ve arıcılıktır. Anahtar Kelimeler: Güzelhisar, Aydın, Osmanlı Devleti, Tahrir Defteri
XIX. yüzyılın sonları XX. yüzyılın başlarında Sinop Hapishanesi
İnsanın doğasında var olan suç işleme potansiyeli, insanlık tarihi boyunca farklı olaylarda kendisini göstermiş ve toplumun sıradışı yönlerini yansıtması açısından her bilim dalı için ayrı bir önemi haiz olmuştur. Suç işlemekten hüküm giyen mahkumlar; yaptıkları hatanın bedelini dönemin şartlarına göre çeşitli cezalarla çekmiş; idareciler tarafından suçluların cezasını çekmesi ve en önemlisi pişman olması için yaptrımlar uygulanmıştır. İlkçağlarda suçlu cezasını bir mağarada ya da bir ağaca zincirlenerek çekerken, sonraki dönemlerde mahbes dediğimiz kavramdan hapishaneye geçilmiştir. Osmanlı Devleti'nde suçlular hapis cezasına çarptırılıp toplumdan soyutlanmış ve özellikle XIX. Yüzyılda hapishanelerin modernleşmesi için çaba gösterilmiştir. Coğrafi konumu ve yüksek duvarlarla çevrili bir kaleden meydana gelmesi nedeniyle, firar etmenin neredeyse imkansız olduğu Sinop Hapishanesi, kale içinde bulunması, siyasi suçluları ağırlaması, deniz kenarında olması ve mahkumları tarafından yazılan eserlerle meşhur olması yönüyle Osmanlı Devleti'ndeki çoğu hapishaneden farklı bir konumda olmuştur. Bu çalışmada Sinop Hapishanesi'nin XIX. ve XX. yüzyıllardaki durumu, mahkum profili, hapishane çalışanları, restorasyon süreçleri ve hapishane içindeki yaşantı incelenmiştir.
Konstantinos'tan Theodosyus'a Hıristiyanlığın Roma siyasal sistemiyle entegrasyonu süreci
Filistin bölgesinde ortaya çıkıp Akdeniz havzasında yayılan Hıristiyanlık ile bu havzayı kontrol eden Roma devletinin ilişkileri, Roma'nın Hıristiyanlığa bakışı, Hıristiyanlığı ülkenin legal dinlerinden birisi olarak tanıması, sonra devletin resmî dini ilan etmesi, Hıristiyanlığın Roma'nın siyasal sistemine eklemlenerek Kilisenin devlete ait bir kuruma dönüşmesi ve nihayet bu ittifakın sonraki yüzyıllara yansımaları bu araştırmada söz konusu edilen temel meseleler olmuştur. Birinci Bölüm'de Hıristiyanlığın ortaya çıktığı Akdeniz havzasındaki antik geleneksel dinler anlatılmış, İsa-Mesih'ten söz edilmiş, Hıristiyanlığın erken tarihleri irdelenmiş ve Romalıların I. yüzyıldan IV. yüzyıla kadar Hıristiyanlığa bakışları aktarılmıştır. İkinci Bölüm'de, İmparator Constantinus döneminde devletin Hıristiyanlığı resmen tanıyıp himaye altına alması ve Kiliseyi güçlendirip kendisine ait bir kuruma dönüştürmesi süreci ele alınmıştır. Üçüncü Bölüm, Hıristiyanlığın İmparator Theodosius tarafından devlet dini yapılmasını ve Theodosius'un Kilise'yi başkent üzerinden kontrol altına alma çabalarını detaylandırmıştır. Dördüncü Bölümde ise Kilisenin Roma devleti ile kurduğu ittifakın VII. yüzyıla kadar ortaya çıkardığı yansımalara bakılmış; Bizans açısından Doğu'nun kaybedilmesi kabilinden tarihsel olgular devletin Kilise siyaseti ile ilişkilendirilmiştir. Araştırma neticesinde, Bizanslı idarecilerin Hıristiyanlığı öncelikle politik bağlamda değerlendirdikleri, Kiliseyi devletin siyasî açıdan istikrarı ve birliği ideali amacına yönelik kullanmak istedikleri, bu beklentinin Hıristiyanlığı siyasallaştırıp dünyevileştirdiği, Bizans'ın ise Kilise-Devleti karakterine evrildiği ve nihayet politik açıdan beklenilenin tam aksi neticeler ile karşılaşıldığı gibi sonuçlara ulaşılmıştır.
Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e Alaşehir: 1839 - 1908
Bu çalışma, 1839-1908 yılları arasını kapsayan dönem içerisinde, Alaşehir kazasının idari, sosyal ve ekonomik durumunu ele alarak bir şehir tarihi ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. İncelediğimiz tarihsel dönem imparatorluğun en sancılı ve olaylı yıllarındaki modernleşme ve değişim olgularını kapsamaktadır. Tanzimat Fermanı'nın ilan edilmesi ile II. Meşrutiyet arasındaki modernleşme sürecinin Alaşehir ölçeğindeki yansımalarının görülmek istenmesi, çalışmanın kapsamın belirlenmesinde etkili olmuştur. Coğrafi açıdan oldukça uygun bir konumda bulunan Alaşehir, bu özelliğiyle eski çağlardan itibaren önemli yerleşimlere sahne olmuştur. Şehrin kuruluşunda etkili olan faktörler ile bulunduğu coğrafyanın önemi ve Osmanlı hâkimiyeti altına geçinceye kadar olan tarihsel süreç çalışmamızda ele alınmıştır. Tanzimat döneminde idari alanda başlayan yenileşme hamlelerinin Alaşehir örneğindeki uygulamaları, kaymakamlık ve kaza idare meclisi ile Alaşehir belediyesi ve belediye meclisi gibi yapıların oluşum ve kurumsal işleyişleri; kazanın idari yapı ve statüsünde Osmanlı İmparatorluğu dağılıncaya kadar devam edecek olan değişimler eserde ayrıntılı bir şekilde açıklanmaya çalışılmıştır. Kaza merkezine ait 21 adet temettüat defteri ve Aydın Vilayeti Salnameleri esas alınarak Alaşehir'in incelenen dönem içerisindeki tarım ve hayvancılık yapısı, ziraat yapılan arazilerin toplam miktarı ve büyüklükleri ile yetiştirilen tarım ürünleri, şehrin nüfusu, göç olgusu, iskân olunan aşiretler, mesleki teşekkülleri ile ticaret ve sanayi gibi ekonomik yapısını oluşturan unsurları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Hiç şüphesiz ki demiryolları, geçtiği yerleşim merkezlerinin sosyal, ekonomik ve demografik yapılarını doğrudan etkilemektedir. Demiryolu hattının 1875 yılında Alaşehir'e, 1897 yılında ise Afyon'a gelmesinin kazaya olan etkileri de değerlendirilmesi yapılan konular kapsamındadır. Bütün bunların yanı sıra kazanın 1839-1908 yılları arasındaki hukuk, eğitim, kültürel ve dini yapısı ile vakıf eserleri, ele aldığımız dönem içerisinde yaşanan doğal afetler ve eşkıyalık faaliyetleri ele aldığımız diğer konular arasında bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Alaşehir, Tanzimat, Meşrutiyet, Demiryolu, eşkıyalık
1930'dan Yunanistan'ın Avrupa Birliği'ne girişine kadar Batı Trakya Türkleri: 1930 - 1981
Bu çalışmanın ana hedefi, Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları dışında uluslararası anlaşma ile tanınmış bir azınlık olarak bıraktığı tek Türk topluluğu olan Batı Trakya Türklerinin yakın tarihlerine bir nebze de olsun ışık tutabilmektir. Batı Trakya Türkleri, bugün Yunanistan sınırları içerisinde ve Yunan vatandaşı olarak yaşamlarını sürdüren bir Türk topluluğudur. Onları özel kılan ise uluslararası bir anlaşma çerçevesinde tanınmış azınlık statüsünde yaşamlarını sürdüren tek Türk azınlığı olmalarıdır. Balkanlardaki fetih hareketlerini takip eden iskân sürecinde bu coğrafyaya gelen ve halen burada yerleşik bulunan Batı Trakya Türklerinin yakın dönemde yaşadıkları gelişmeler çalışmamızın konusunu oluşturmaktadır. Batı Trakya Türklerinin, Türkiye-Yunanistan Nüfus Mübadelesi'nin dışında tutulmaları ile başlayan azınlık hayatı, yine bu iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin durumu ile doğru orantılı olarak oldukça hareketli bir seyir takip etmiştir. 1930'lu yıllarda Türkiye ile Yunanistan arasında iyileşme gösteren ilişkiler, takip eden dönemde, gerek iki ülke arasında gerekse dünyada yaşanan bir takım gelişmelerin sonucunda inişli çıkışlı bir hal almıştır. Ancak özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemdeki gelişmeler ve Kıbrıs sorunu ile başlayan süreç, Türkiye'deki Rum azınlığın büyük ölçüde Yunanistan'a göç etmesine sebep olmuştur. Bu yüzden, Batı Trakya Türklerinin statüsü için oldukça önemli yeri olan "karşılıklılık" ilkesi önemini yitirmiştir. Çalışmanın temel çerçevesini de Batı Trakya Türklerinin yaklaşık 50 yıllık bu süreçte yaşadıkları gelişmeler oluşturmaktadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Kula
"Cumhuriyetin İlk Yıllarında Kula (1923–1933)" adlı tez çalışması ile Osmanlı Devleti'nin son dönemlerini de içine alarak öncelikle, Kula'nın kısa tarihçesi, idarî ve nüfus yapısı incelenmiştir. Cumhuriyet sürecinde bu yapıdaki değişiklikler, sosyal, kültürel, iktisâdi ve ticarî hayat ortaya konulmuştur. Böylece yerel tarih anlayışı içinde, yaşadığımız yerin daha iyi tanınmasını sağlamıştır. Cumhuriyet ile birlikte yeni yaşam şeklinin, yeniliklerin ülkede nasıl algılanıp, uygulandığı o dönemin bakış açısıyla gösterilmiştir. İlk olarak, cumhuriyetle birlikte gelişmelerin nasıl ve hangi koşullarda oluştuğu açıklanmıştır. Dayanak oluşturması maksadıyla, Kula Kazasının adı, kuruluşu, coğrafî ve tarihi çehresinin ana hatları ele alınmıştır. Kula'nın mevcut konumu verildikten sonra çalışma, Kula'nın Milli Mücadele'deki yeri ile sürdürülmüştür. Milli Mücadele döneminde bu çevredeki efelerle halkın ortak mücadelesi ele alınmıştır. İncelenen dönemin öncesi ve sonrası ile bağlantılı olarak nüfus ve idarî gelişimi yansıtılmış, kazanın büyüme süreci aktarılmıştır. Çalışma, Cumhuriyet'in ilânı ile birlikte yenilenen belediyecilik anlayışı çerçevesinde, Kula Belediyesi ve faaliyetleri ile devam ettirilmiştir. Belediye başkanlarının hizmetleri, yapılan imar ve bayındırlık faaliyetleri ele alınmıştır. Cumhuriyetin ilk on yılında Kula'nın nasıl bir gelişme gösterdiği ve görünüş itibarîyle de çehresinin değiştiği açıklanmıştır. Ayrıca, Cumhuriyet Halk Fırkası, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası'nn Kula'daki örgütlenmeleri üzerinde durulmuştur. Ayrı bir bölüm olarak ele aldığımız sosyal ve kültürel faaliyetler arasında yer alan eğitim, spor, sağlık konuları ile kazanın yeni bir yaşama nasıl ayak uydurduğu, gözler önüne serilmiştir. Ayrıca, bugünkü kültürel seviyesine nasıl ulaştığı ele alınmıştır. Bayram ve çeşitli kutlamalar, yapılan gezi ve seyahatler ele alınmıştır. Kula halkının etkileşim ve iletişim sahaları, inkılâpların kazada algılanışı ve uygulanışı incelenmiş, dönemin yaşamına dair kesitlerle aktarılmıştır. Son olarak da Cumhuriyet'in ilânı ile birlikte iktisâdi ve ticarî alanda meydana gelen gelişme ve değişmelerin Kula'daki yansımaları ele alınmıştır. Kula ile özdeşleşen turistik yerler; Peri Bacaları, Kula Evleri, İlk İnsan Ayak İzleri, Emir Kaplıcaları, Maden Suları anlatılmıştır. Ayrıca çeşitli el sanatları, keçecilik ve bakırcılığın yanında halılarıyla ünlüdür.
Dağıstan ulemasının Osmanlı Devleti'ne göçü ve iskânı (1850-1917)
Tarih boyunca özgürlük mücadelesinin en etkin bir şekilde yaşandığı Dağıstan, Kuzey Kafkasya'da Rusya Federasyonu'na bağlı özerk bir cumhuriyettir. Kafkas dağlarının aşılması için en uygun 12 geçitten birisi olan Derbent geçidi, Dağıstan'da bulunmaktadır. Coğrafi konumunun getirdiği bu durum sebebiyle Dağıstan, tarih boyunca istila hareketlerine ve birçok savaşa tanıklık etmiştir. Yine bu coğrafyada büyük güçler arasında hâkimiyet mücadeleleri yaşanmıştır. Bu çalışmada Dağıstan bölgesinin tarihsel gelişimi ve Dağıstan ulemasının Osmanlı Devleti'ne geliş yolları incelenmiş, iskân edildikleri bölgeler ve bu bölgelerde ulemaya yapılan yardımlar anlatılmıştır. Bu çerçevede çalışmanın sınırlarını günümüzde Kuzey Kafkasya'da yer alan Dağıstan Özerk Cumhuriyeti oluşturmaktadır. Bu çalışma Rusya'nın Kafkasya'yı işgalinden sonra, Dağıstan'dan başlayan göç hareketi esnasında Osmanlı Devleti'ne sığınan Dağıstan ulemasını incelemeyi amaçlamaktadır.
H.1090-1091 m. 1679-1680/ b-75 no'lu Bursa şer'iye sicilinin transkripsiyonu ve değerlendirmesi
Osmanlı toplum yapısının özellikle yerel düzeyde yansıtılmasında oldukça önemli kaynaklardan olan yerel mahkeme kayıtları diğer adı ile şer'iye sicilleri çalışmamızın temelinde bulunmaktadır. Şer'iye sicilleri özellikle şehircilik tarihinin vazgeçilmez ve önemli kaynaklarındandır. Araştırmalara oldukça geniş bir yelpazede konu sunan sicillerden yararlanarak bir dönem Bursa'sına ışık tutmaya çalıştık. Bursa'nın incelediğimiz B- 75 numaralı, Hicri:1090-1091 (Miladi 1679-1080) tarihli şer'iye sicili ile siyasi, ekonomik, sosyal, kültürel yapısını yansıtmaya çalıştık. Vakıftan verasete, eşkiyalıktan köleliğe, çeşitli ihtida(din değiştirme) hareketlerinden alacak verecek meselelerine kadar pek çok farklı alanda belgeleri içinde barındıran B- 75 numaralı Bursa şer'iye sicilinin, şehrin tarihinin küçük bir kısmını da olsa aydınlatmakta yararlı olacağına inanıyoruz.
II. Abdülhamit Döneminde Osmanlı - Mısır ilişkileri
Bu tezin amacı, Yıldız Sarayı ile Mısır Hıdivliği arasındaki ilişkileri inceleyerek Mısır'ın II. Abdülhamit döneminde Osmanlı Devleti içerisindeki konumunun ne olduğunu tespit etmektir. Meseleyi daha iyi anlamak için öncelikle Mısır coğrafyasına ve Mısır'ın II. Abdülhamit döneminden önceki durumuna dair bilgi edinmeye ihtiyaç duyulmuştur. Bu sebeple ilk bölüm tamamen bu konuya ayrılarak antik çağdan, II. Abdülhamit'in tahta çıkışına kadar olan uzun süreçte Mısır'ın yaşadığı siyasi dönüşümler genel hatlarıyla ele alınmıştır. Böylece Mısır'da II. Abdülhamit dönemine gelindiğinde karşılaşılan problemlerin tarihi arka planını ortaya koymak hedeflenmiştir. 1841'de Kavalalı Mehmet Ali'ye verilen fermanla özerk ve imtiyazlı bir eyalet haline gelen Mısır'ın, II. Abdülhamit'in selefi Abdülaziz zamanında imtiyazlarını nasıl daha da arttırdığı ve Hıdivlik statüsüne kavuştuğu anlatılmıştır. İkinci kısımda, önce II. Abdülhamit'in tahta çıktığı sırada Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu genel durum ve problemler özetlenmiştir. Osmanlı-Rus harbi sırasında Hıdiv İsmail'in Osmanlı Devleti'ne askeri yardım yükümlülüğünü yerine getirdiği görülmüştür. Ancak Abdülhamit 1879'da Avrupa baskısıyla İsmail Paşa'yı Hıdivlikten alıp yerine oğlu Tevfik'i tayin etmek zorunda kalmıştır. 1881'de ise Mısır'da çıkan Urabi Paşa isyanı ile meşgul olmuştur. Bu isyan Mısır'ın 1882'de İngiliz işgaline düşmesiyle sonuçlanmıştır. Fiili (de facto) İngiliz işgaline rağmen Osmanlı egemenliğinin hukuken (de jure) devam ettiği Mısır'da 1885 yılından 1908'e kadar Ahmet Muhtar Paşa, "Mısır Yüksek Komiseri" unvanıyla Osmanlı Devleti'nin temsilcisi olarak bulundurulmuştur. 1892'de Tevfik vefat edince oğlu II. Abbas veraset kuralları gereği yeni Hıdiv tayin edilmiştir. Abdülhamit bu tarihten sonra İngilizlerin Akabe körfezinde yayılmalarını engellemeye çalışırken, bir yandan da Mısır'da kendisi aleyhinde muhalif faaliyetlerde bulunan Jön Türkler ile meşguldür.
28/3 numaralı Fransa Atik Ahkam Defterinin transkripsiyon ve değerlendirmesi
Osmanlı Devleti'nin adalet ve kontrol sistemini yansıtan en önemli arşiv kaynaklarından biri ahkâm defterleridir. Bunlardan tezimizin konusu olan 28/3 Numaralı Fransa Atîk Ahkâm Defteri H. 1099-1113 / M. 1687-1701 tarihlerini kapsamaktadır. Ana kaynağımız olan ahkâm defterindeki hükümlerin analiz edilmesi neticesinde belirlediğimiz dönemin incelenmesi Osmanlı-Fransa siyasal ilişkilerinin daha nesnel algılanması açısından ve Osmanlı Devleti'nin Avrupa ilişkilerinde kendini nerede ve nasıl gördüğünü göstermesi bakımından son derece önemlidir. Bu çalışmanın amacı, belirlenen kronolojik dönemde Osmanlı - Fransa ilişkilerinin arşiv belgeleri ışığında ele alınıp incelenerek siyasi, idari, askeri ögeler etrafında örülen sosyal ve kültürel süreçlerin değerlendirilip bilim dünyasına sunulması olmuştur. Çalışmamızda esas olarak incelemesini yaptığımız defter sayesinde hükümlerin tetkik edilmesi ve ulaştığımız bilgiler neticesinde ilişkilerin hangi alanlarda gerçekleştiğinin tespiti ile kapitülasyonlardan dolayı özellikle ekonomik ilişkilerin boyutları belirlenmeye çalışılmış olup Fransa ile Osmanlı devletleri arasındaki siyasi, ekonomik, kültürel ve güvenlik meseleleri yanında din ve ibadet gibi konularda Osmanlı'nın Fransızlara tutumu, miras meseleleri, korsanlık, borç davaları gibi konulara ait problemlerin çözümlerini içeren hükümler incelenerek, değerlendirilmiştir. Aynı zamanda çalışmamızın konusu ile ilgili literatür ve arşiv belgesi toplanarak "Tüme Varım" metodu ile malzemelerin değerlendirilmesi şeklinde çalışılmıştır. Bu anlamda 17. yüzyılda söz konusu ilişkilerin nasıl seyrettiği, Osmanlı Devleti'nin aynı dönemde dünya siyaseti üzerinde ne tür tesirlerde bulunduğu gibi sorulara belli ölçülerde cevap verebilmek maksatlı belirlediğimiz defterin transkiripsiyon ve değerlendirilmesi yapılmıştır.
Stalin Dönemi Sovyetleştirme siyasetinde Pioner teşkilatının rolü: Azerbaycan örneği
Rusya'da Ekim 1917 devrimi meydana geldiğinde, "devrim" kavramı sadece Rusya sınırları içerisindeki Türk halkları için değil, Rus halkının çoğunluğu için de oldukça yeni bir kavramdı. Bolşevikler ihtilalin hemen sonrasında önce Beyaz orduyu, ardından kendi içerisindeki muhalifleri bertaraf ettikten sonra ülke içerisinde ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda sosyalizmin inşa sürecini başlattı. Bu inşa sürecinin önemli bir parçasını, 'Yeni Sovyet İnsanı'nın yaratılması ideali teşkil etmekteydi. Bunun nedeni; devlet mekanizmasıyla birlikte, halkı da Sovyet normlarına uygun hale getirmekti. 'Yeni Sovyet İnsanı'nın yetiştirilmesinde kullanılacak en önemli vasıta hiç kuşkusuz, erken yaştan itibaren başlayan okul sistemiydi. Bu çalışmada, Sovyet eğitim sisteminin temeline inilecek, pioner teşkilatının Rusya ve Azerbaycan'daki kuruluş süreci anlatılacak ve pioner teşkilatının bu ülkelerdeki Sovyetleştirme sürecine katkıları ele alınacaktır. Bu şekilde 'Yeni Sovyet İnsanı'nın yaratılış süreci, pioner teşkilatının faaliyetleri üzerinden ortaya konulmaya çalışılacaktır. Anahtar kelimeler: komünizm, sosyalizm, sovyetleştirme, pioner teşkilatı, Sovyet eğitim sistemi.
1948-1983 dönemi Türkiye-İsrail siyasi ilişkileri
Türkiye, Sevr Anlaşmasını tanımayarak, Kurtuluş Savaşı mücadelesi sonrası, Lozan Anlaşması ile meşruiyetini elde etmiştir. Türkiye, jeopolitik konumunun kendisine verdiği avantajların farkındadır. Soğuk savaş esnasında bu avantajını kullanma yeteneği fazla yoktu. Bu jeopolitik konum, uluslararası arenada Türkiye'ye çok yönlü politikalar üretme olanağı sunmaktadır. Güçlü Türkiye'nin, Ortadoğu ve Avrasya ekseninde Jeopolitik oyuncu olma ihtimali rakiplerini tedirgin etmektedir. Türkiye büyük jeopolitik oyuncu olabilmek için, gayretlerini ve ittifak arayışlarını iç barışının üzerine bina etmek istemektedir. Türkiye kendine özgü ve yalnız politikasını tüm Sevr komplolarına rağmen sürdürmektedir. İsrail ise siyasetinin kaynağını Tevrat'tan besleyen Siyonizm ile Batı'nın tam desteğini arkasına alarak, Ortadoğu coğrafyasına eklemlendiği günden beri sorunların temel kaynağı olarak dünyayı tedirgin bırakmaya devam etmektedir. Herkese ve her şeye rağmen bildiğini okumak isteyen İsrail kendisine dur denilmesine alışık değildir. Avrasya pazarları Ortadoğu enerji kaynaklarının cazibesinin ötesine geçmeye başladığından beri, İsrail bölgede jeopolitik yalnızlık hissetmekte ve Batı'nın kendisine olan desteğinin devam edip etmediği kuşkusuna kapılmaktan geri duramamaktadır. Bu sorgulamanın Batı'ya dönük bir tepkiye yol açmasından endişe duyulmaktadır. 1948-1983 yılları arası dönemde Türkiye-İsrail arasında kurulan siyasi ilişkilerinin, arabulucularının ve sebeplerinin aranmasına yukarıdaki temel jeopolitik fikirlerden hareketle yola çıkılmıştır.Bu çalışma sonucunda; Türkiye ve İsrail siyasi ilişkilerinin kesintiye uğradığı dönemlerde, istihbarat ve ekonomik ilişkilerin ters ilişkili olarak yoğunluk kazandığı nesnel yargısına varılmıştır.
XIX. yüzyılın ilk yarısında Söke kazasında nüfus ve yerleşim
Osmanlı İmparatorluğu XVII. yüzyıldan itibaren özellikle askeri ve mali konularda güç kaybı yaşamaya başlamıştır. Bu süreçte artık tahrir kayıtlarının sağlıklı bilgi vermekten uzak kaynaklar olduğunu fark eden devlet, XIX. yüzyılın ilk yarısında yeni kurulan ordunun asker ve mâlî ihtiyaçlarını karşılamak için ülke genelinde erkek nüfusun ve vergi mükelleflerinin tamamını kapsayan yeni bir bir nüfus sayımı yapılmasına ve bu sayımların defterler aracılığı ile kayıt edilmesine karar vermiştir. Çalışmanın temel kaynakları bu sayımların kayıt edildiği defterlerdir. Bu defterler Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi'nde bulunmakta olup, künyeleri şu şekildedir: NFS.d. 2903, 2906, 2908, 2956, 2957, 2958, 2959, 2960, 40068, 2965 numaralı Söke nüfus defterleri ile D.CRD. d. 39903, 39991, NFS.d. 2965, NFS.d. 3188 numaralı icmal defterlerdir. Bu defterler 1830\31-1840\41 tarihinde Sığla Sancağı'na bağlı olan Söke kazasında yapılmış nüfus sayımlarının bilgilerini içermektedir. Bu tezde, bahsi geçen defterlerdeki bilgiler transkript edilmiş, derlenmiş ve yorumlanmaya çalışılmıştır. Buradan hareketle de XIX. yüzyılın ilk yarısında Söke kazasında ikamet etmekte olan Müslüman ve gayrimüslim nüfusun ihtiva ettiği özellikler ile kaza genelindeki yerleşimleri değerlendirilmiştir. Ayrıca bu çalışmada XIX. yüzyılda Söke'nin idari yapısının durumu ortaya konmaya çalışılacaktır. Anahtar Kelimeler: XIX yüzyıl, Söke'de İdari Yapı, Söke, Sığla, Nüfus, Nüfus Sayımı
İmparatorluk döneminde Roma Hukukunun konusu olarak kadın (mö 27-305)
ÖZET Tarih; insanı, icraatlarını, ürettiğini, tükettiğini ve hadiseler içerisindeki davranışlarını inceler. Bir anlamda tarih, inşa, icra ve ifa bakımından erkek diliyle ve eliyle yazılmış, yapılmış, yapılandırılmış ve çeşitli sebeplerle, genellikle ve çoğunlukla erkekler tarafından ve erkek egemen kurgular üzerine yazılmıştır. Bununla birlikte tarih disiplini açısından yine genellikle kadınlar ile ilgili yapılan çalışmalar ise sınırlı sayıdadır. Tarihin, tarih biliminin cinsiyete dayalı bu bakış açısının yer yer, bölge bölge çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Hukuk, siyaset ve yönetim konularında önemli gelişmeler kaydederek tarihe adını yazdırmış ve bin yıldan fazla bir süre ayakta kalmış olan Roma gibi bir Eskiçağ Akdeniz Devleti'nin "cinsiyet ve kadın" konusuna bakışı hassasiyetle ele alınması gereken önemli bir husustur. Siyasetin ve yönetimin erkek hâkimiyetinde olduğu Eskiçağ Roma toplumunda tarih yazıcılarının temel gündem konusu, yöneten erkekler ve onların etrafında dönen hadiseler olmuştur. Bu nedenle de kadınlar hakkında ulaşılan bilgiler sınırlıdır ve sosyal tarih alanında yapılan çalışmalar bu yönüyle eksik kalmaktadır. Kadınların satır aralarında kalan tarihlerini aydınlatarak, sosyal tarih alanındaki çalışmalara katkıda bulunurken kadın ve cinsiyet konularının tarihi süreçteki durumunu değerlendirebilmek amacıyla araştırma konusu olarak böyle bir konu seçilmiş ve İmparatorluk Döneminde Roma Hukukunun Konusu Olarak Kadın (MÖ 27- 305) başlığı altında çalışılmıştır. Çalışmada kadınların adları, icraatları, tavırları, tarzları satır aralarında, söylentilerde ve özellikle devrin saygın erkek bireylerine bağlı (iyi ya da kötü) olarak geçebilmiş olan Romalı kadınların öncelikle sosyal (kısmen siyasî?) statülerinden yola çıkılarak hukukî durumları tespit edilmeye çalışılarak, günümüze örnekleme yoluyla karşılaştırmalı bir şekilde ele alınmıştır. Bu çalışmada, toplumda cinsiyete dayalı uygulamaları analiz edebilmek ve bu çerçevede kadınların tarih sahnesindeki rolünü belirleyerek, gölgede kalan tarihlerinin en azından belli bir kesitine ışık tutabilmek amacıyla Roma sosyal yaşamı ve aile yaşamı içerisindeki kadın-erkek ilişkileri, cinsiyet kavramı, süreç içerisinde değişen cinsiyet ve kadın algısının sosyal hayat ve hukukî düzenlemelere ne şekilde yansıdığı ele alınarak değerlendirmek hedeflenmiştir. Romalı tarih yazarlarının eserleri, imparator emirnameleri, hukuk metinleri ve Senatus tutanaklarında kadınların adları ancak belli şartlar ve durumlara bağlı olarak ele alınmış ve bunlar maddi kültür kalıntılarıyla da (yazıtlar, heykeller, çömlek ve duvar resimleri, sikkeler vb) desteklenebilmiştir. Kadınların "kendi dünyalarına" kapatılmış sosyal hayatları, imparatorluğun gelişen ve değişen ekonomik, siyasî ve sosyal yapısının değişmesiyle zamanla farklı hukukî düzenlemeleri de gerektirmiştir. Roma'nın bin yıldan fazla süren uzun tarihi geçmişi içerisinde bütünüyle kadınların durumunu ele almak da manidardır. Ancak bir yüksek lisans tez çalışması için bu çerçevede toplumda cinsiyete dayalı uygulamaları analiz edebilmek ve kadınların tarih sahnesindeki rolünü belirleyerek, satır aralarında gizli tarihlerine ışık tutabilmek amacıyla Roma'nın klasik dönemi olan Roma İmparatorluk Dönemi'nde aile yaşamı içerisindeki kadın-erkek ilişkileri, cinsiyet kavramı, süreç içerisinde değişen kadın algısının sosyal, siyasî ve hukukî düzenlemelere ne şekilde yansıdığı değerlendirilecektir. Ayrıca çalışmada, Roma toplumu içindeki kadın kimliği, kadın-erkek ilişkileri, değişen hayat şartlarıyla birlikte sosyal, siyasî ve hukukî bakımdan kadın ve erkek algısı üzerinden Roma toplumunun sosyal yapısı ele alınmıştır.
Milli Mücadele'de Magrip'in yeri (1919-1922)
Libya, Tunus, Cezayir, Fas ve Moritanya'nın bulunduğu Kuzey Afrika coğrafyasına atfen Magrip tanımı kullanılmaktadır. Bu coğrafyada yaşayan ulusların Osmanlı yönetimine girmeleri, nüfuzundan çıkmaları ve sonra Anadolu'da gelişen Milli Mücadele'ye yaklaşımları ele alınmıştır. Bu ülkelerden Libya ve Fas; Anadolu'da, 1918 yılının sonlarına doğru başlayan Milli Mücadele ile aynı dönemde emperyalist güçlere karşı mücadele vermekte, kendi ulusal direnişlerini yer yer ve aralıklarla sürdürmekteydiler. Cezayir, Moritanya ve Tunus ise o dönemde, Fransa'nın himaye ve sömürge yönetimleri altındaydılar. Söz konusu bütün bu coğrafyada özellikle İtalya ve Fransa'nın nüfuzuna karşı direnme arzuları devam ederken; o ülkeler halklarının kısmen İtalyan ordusunda, önemli bir miktarda ise Fransız ordusunda asker olarak görev yapmaları nasıl mümkün olmuş ve Türk Milli Mücadelesi'ne nasıl bir etkisi olmuş, gibi hususlar çalışmada analiz edilmiştir.
Nabia Abbott'un "The Kurrah Papyri from Aphrodito in the Oriental Institute" isimli eseri ve değerlendirmesi
Özellikle 20. yüzyılın başından itibaren hız kazanan papiroloji çalışmaları ile Mısır merkezli olmak üzere geniş bir coğrafyanın farklı tarihî devrelerine dair sosyal, ekonomik, siyasî ve tarihî değerlendirmelerde bulunulmuştur. Farklı yıllarda yapılmış bu keşifler içinde en çok dikkat çekenlerinden bir tanesi şimdiki Eşkû'da bulunmuş olan papirüslerdir ki bunlar Mısır'daki erken dönem İslamî devre dair birçok hususa ışık tutmuştur. Bu buluntular içinde de, beş yıl valilik yapmış bulunan, Emeviler'in Mısır Valisi Kurre b. Şerik'e ait 115 adet mektup tarihsel ve dilbilimsel olarak büyük bir önem arz etmektedir. Nabia Abbott da papirüslere tarihsel yaklaşımın bir temsilcisi olarak yazdığı eserinde Chicago Üniversitesi bünyesindeki Oriental Institute'deki beş Kurre mektubunu merkeze alarak ve diğer papirüslerden de faydalanarak önce Mısır'da geç Bizans dönemi sonra da erken İslam döneminde vergilendirme, yönetim ve adalet mekanizması ve dinî durum hakkında yorumlar yapar. Çalışmamızda bazen bu yorumlar desteklenerek ve bazen de kıyaslamalarla kritiğe tabi tutularak değerlendirilmiştir.
Hızırbek Gayretullah'ın hayatı, faaliyetleri ve Doğu Türkistan davasındaki yeri
Çalışmamızda Doğu Türkistan'ın kısa tarihçesi ile Doğu Türkistan'dan yapılan göçler hakkında da bilgi verilmiştir. Hızırbek Gayretullah'ın Doğu Türkistan'dan başlayıp Türkiye'de son bulan göçüne ayrıca yer verilmiştir. Doğu Türkistan davası için önemli faaliyetlerde bulunmuş olan Hızırbek Gayretullah'ın hayatı, ilmi ve edebi kişiliği üzerinde durulmuştur. Ayrıca Gayretullah'ın Doğu Türkistan için kaleme aldığı eserleri, gazete ve dergilerde yayınlanmış makaleleri değerlendirilmiştir. Çalışmamızda Hızırbek Gayretullah'ın kendisiyle yapılan röportajlar, kendisi tarafından kaleme alınan eser ve makaleler ile Doğu Türkistan üzerine yapılmış diğer çalışmalardan istifade edilmiştir. Bu vesile ile çalışmanın bundan sonra yapılacak olan Doğu Türkistan araştırmalarına katkı sağlayacağı kanaatindeyiz.
Travels in Greece, Turkey and the Holyland (1817-1818) isimli seyahatnamenin Türkçeye tercüme edilerek değerlendirilmesi
Osmanlı tarihi üzerine yapılan çalışmaları destekleyen kaynaklar arasında seyahatnameler önemli bir yer tutmaktadır. İstanbul'un fethinden itibaren sınırlarını genişleten Osmanlı Devleti, yıkılışına dek her dönemde farklı milletten seyyahların akınına uğramıştır. Bu doğrultuda 19. Yüzyıla gelindiğinde de pek çok Batılı seyyah, Osmanlı'nın çeşitli ülkelerini ziyaret ederek izlenimlerini kaleme almıştır. Bu çalışmada, 19. Yüzyılın başlarında Osmanlı ülkesine seyahat etmiş Fransız seyyah Louis Nicolas Philippe Auguste de Forbin'in; Travels in Greece, Turkey and the Holy Land isimli seyahatnamesinin transkripsiyonu yapılarak, seyahatnamede yer alan bilgiler mevcut literatüre uygun olarak analiz edilmiştir. Bu çalışma doğrultusunda seyahatin yapıldığı 1817-1818 yılları arasında Osmanlı devletinin siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda içinde bulunduğu durum ve devletin genel yapısına dair araştırmacılara bir nebze de olsa bilgi verilmesi amaçlanmıştır.
Ayvalık'ta sosyal ve siyasi hayat (1940-1950)
Bu çalışmayla Ayvalık'ın 1940-1950 yılları arasındaki sosyal, siyasi ve ekonomik durumu incelenerek Ayvalık tarihine ışık tutulması ve bu sayede hem yerel tarih çalışmalarına hem de Türkiye'nin söz konusu tarihler arasındaki durumuna katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma, toplam beş bölümden oluşmaktadır. Giriş kısmında, Ayvalık'ın I. Dünya Savaşı sonrası Yunanlılar tarafından işgal edildiği tarih olan 1919'dan 1940 yılına kadarki devresi incelenmiştir. I. Bölüm'de; Ayvalık'ın idari ve demografik yapısı ele alınmış, ilçenin mülki yapısı, idarecileri ve nüfus yapısı incelenmiştir. II. Bölüm'de; 1940-1950 yılları arasında Ayvalık'ın sosyal hayatı mercek altına alınmış, bu kapsamda sağlıktan eğitime, ulaşımdan basın ve kültürel hayatına kadar çeşitli konular ayrıntılı olarak incelenmiştir. III. Bölüm'de; Ayvalık'ta yetiştirilen başta zirai ürünler olmak üzere bağcılık, hayvancılık ve balıkçılık gibi şehrin diğer besin ve geçim kaynakları incelenmiştir. Ayvalık'ın ticari hayatı ise yıllar bazında ele alınmıştır. Son olarak da sanayisi ve doğal kaynakları verilmiştir. IV. Bölüm'de; Ayvalık Belediye teşkilatı, 1940-1950 yılları arasında görev yapan belediye başkanları ve mevcut belediye meclisi tutanaklarına göre Ayvalık değerlendirilmiştir. V. Bölüm'de; Ayvalık'ın tek partili ve çok partili hayatı, partilerin faaliyetleri, partiler arasındaki ilişkiler ile 1940-1950 yılları arasında yapılan belediye ve genel seçimler ele alınmıştır. Bu çalışmada; kitap, dergi, gazete, arşivler, resmi yayınlar ve sözlü kaynaklardan faydalanılmıştır. Yapılan çalışma sonucunda, Ayvalık'ın özellikle II. Dünya Savaşı boyunca başta zeytinyağı olmak üzere birçok ekonomik sıkıntı yaşadığı, savaş sonrasında çok partili düzene geçilmesiyle beraber siyasi hayatının gözle görülür derecede hareketlendiği, çeşitli kurum ve kişilerin ön ayak olmasıyla sosyo-kültürel hayata da öncülük etmiştir.
Anadolu Beyliklerinde dini hayat (Aydınoğulları, Menteşeoğulları ve Saruhanoğulları)
Bu çalışmanın amacı Saruhanoğulları, Aydınoğulları ve Menteşeoğulları Beyliklerindeki dini hayatı incelemektir. Bu amacı gerçekleştirmek için beyliklerin idarecilerinin din ve dini hayat ile ilgili siyasetleri ele alınmıştır. Daha sonra her bir bey dönemindeki dini şahsiyetlerin ve zümrelerin dini hayatta üstlendikleri roller incelenmiştir. Genellikle ele aldığımız beylikler dönemde merkezi yerleşim birimlerindeki dini hayatın somut simgeleri; cami, medrese, tekke, zaviye ve benzeri yapılardır. Kırsal da ise büyük ölçüde zaviyeler dini hayatın somut simgeleri olmuşlardır. Bu kurumların temsilcileri genellikle merkezi yerleşim birimlerinde müderris, fıkıh âlimi gibi şahsiyetler olurken; kırsalda ise şeyh, hoca, ahi, seyyid ve benzeri şahsiyetlerdir. Beyler, bu şahsiyetleri İslami hayatı devam ettirmek amacıyla desteklerken bunlar üzerinden iskân politikalarını yürütmeyi amaçlamışlardır. Saruhanoğulları, Aydınoğulları ve Menteşeoğulları Beyliklerinin idarecileri, bulundukları bölgeleri Müslüman toprağı haline getirmek için gayret sarf etmişlerdir. Bu hedeflerini gerçekleştirmek için iskân siyasetini dini şahsiyetler ve zümreler eliyle yürütmüşlerdir. Bu siyasette kullandıkları dini şahsiyetler, genel itibariyle Sünni İslamı temsil edenlerden oluşmaktadır. Sonuç olarak, bu beyliklerin vatan haline getirdikleri toprakları İslamlaştırmaları buraların Türkleşmesini de beraberinde getirmiştir.
Türkiye'nin NATO'ya girişi ve sonrasının Türk iç ve dış politikasına yansımaları
Bölgesel savunma örgütü olarak kurulan NATO günümüzde yirmi sekiz üyesinin yanı sıra yirmi iki Barış İçin Ortaklık, yedi Akdeniz Diyaloğu ve dört İstanbul İş Birliği Girişimi üyesi devlet ile genişlemesini sürdürmektedir. Türkiye, Kore'ye asker gönderilmesi kararını aldıktan sonra, ABD, Fransa ve İngiltere'ye NATO üyeliği için başvurmuştur. 1951 Mayıs ayında, ABD Milli Güvenlik Konseyi'nde ABD menfaatleri için, Türkiye'nin NATO üyesi yapılmasının en uygun çözüm olacağı konusu öne çıkmış ve Türkiye'nin NATO'ya alınması, kabul edilmiştir. 15 Eylül 1951'de Ottowa'da toplanan NATO Bakanlar Konseyi, ABD'nin önerisi doğrultusunda, Türkiye ile Yunanistan'ın NATO'ya üye olarak davet edilmesine oybirliği ile karar vermiştir. Türkiye, Sovyetler ile çıkması muhtemel bir savaşta NATO'ya destek sağlama potansiyeli, Ortadoğu petrol kaynaklarının ve bölgedeki hava üslerinin emniyete alınmasına yönelik olarak Sovyetleri bölgede engelleme ve tutma kabiliyetinden dolayı NATO'ya alınmıştır. Hükümet NATO'ya girdikten sonra, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin (Hava, Kara ve Deniz dâhil, eğitim birlikleri hariç) tamamını NATO emrine verdi. Türkiye, NATO'ya girdikten sonra ABD ile birçok ikili antlaşma imzalamıştır. Gizli olarak imzalanan ikili anlaşmalar kamuoyundan saklandı. Verilen ödünler devletlerarası eşitlik kuralını bile ortadan kaldırıyordu. Kapitülasyonları geride bırakan ödünler, ikili anlaşmalarla verildi. Bunların bir bölümü TBMM'nin onayından geçirilmeyen gizli antlaşmalardır. ABD'nin uygulamaya başladığı yeni sömürgecilik ilişkilerinin kilit kavramı "yardım"dır. Türkiye'nin kapılarını da yardım görüntüsü altında açmış, bağımlılık ilişkilerini de böylece geliştirmeye başlamıştır. 1962 Küba ve Jüpiter füzeleri krizi, NATO'nun önde gelen ülkesi ABD'nin kendi milli menfaatleri söz konusu olunca NATO Antlaşması'nı dahi göz ardı edebileceğini göstermiştir. Türkiye'de konuşlu nükleer füzelerin, Türkiye'nin içinde olmadığı bir pazarlık sonucunda, ABD'nin güvenlik çıkarları için Türkiye'den sökülmesi, Türkiye'ye Amerikalıların oyununda sadece bir piyon oldukları duygusunu vermiştir. Son dönemde NATO içinde ABD ile Avrupalı müttefikleri arasındaki (transatlantic link) söz konusu gerilimin en önemli örneği Irak Krizi sürecinde tecrübe edilen gelişmelerdir. Irak Krizi sırasında, NATO içinde ABD ile İttifak'ın Avrupalı üyeleri arasında belirgin ayrılıklar ortaya çıkmıştır. Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle, NATO'nun Soğuk Savaş döneminin mantığına uygun bir örgüt olduğu ancak savaşın bitmesiyle NATO'nun varlık nedenini kaybetmeye başladığı düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bununla birlikte Batı Avrupa devletleri savaş üresince güvenliklerini NATO şemsiyesi altında sağlayarak, bu alanda harcanması gereken kaynaklarını ve güçlerini ekonomik ve siyasi entegrasyon için kullanarak bugünkü Avrupa Birliği'ni oluşturmuşlardır. Ancak Soğuk Savaş'ın sona ermesiyle Batı Avrupa ülkeleri zaten sağlamış oldukları ekonomik güce askeri boyutu da ekleme çabasına girmiş, 1990'lı yılların sonuna doğru gelişen özerk Avrupa güvenlik ve savunma anlayışı NATO'nun marjinal bir örgüt haline gelmesine yol açmıştır. Bu çerçevede NATO'nun Soğuk Savaş sonrasında uluslararası alanda meşruluğu tartışılmaya başlanmıştır. Günümüzde Avrupa'da yeni bir bölümlenme meydana gelmiştir. Yeni oluşan Doğu Avrupa demokrasileri ve Baltık devletleri Batı'ya kayarken, Moskova eski Sovyet Cumhuriyetlerini etrafında birleştirme çabaları göstermekte, buna karşılık Ukrayna ve Gürcistan'da benzer kadife devrimler gerçekleşmektedir. Böylece yeni bir Batı ve Doğu oluşumu ortaya çıkmaktadır. Bu gerçeklik üzerine Avrupa kıtasında yeni bir güvenlik sistemi oluşturulma çabaları devam etmektedir. Sosyal güvenlik, göç, yüksek oranda işsizlik, transnasyonal suç örgütleri, konvansiyonel silahların yayılma tehlikesi gibi sorunların hepsini NATO'nun tek başına çözmesi mümkün değildir. NATO'nun genişlemesi, Soğuk Savaş sonrası Rus hükümetlerinin, Batı'nın yeni bir çevreleme politikası güttüğüne dair zaman zaman endişelenmesine yol açmıştır. Ayrıca, hangi devletlerin üyeliğe alınacağı hakkındaki tartışmalar örgüt içerisinde güçlükler yaratmıştır. Kabul edilecek devletlerin, NATO'ya ne kazandıracağı hususlarının da iyi irdelenmesi gerekmektedir. Eski Doğu Bloğu ülkesi adayların komuta yapısı, eğitimi, teçhizatı, dil unsurları vb. hususların, NATO üyeleri arasında ortak operasyonların koordinasyonunda çeşitli güçlükler yaratabileceği bu tartışmalarda ortaya konmuştur. ABD'nin gerçek amacı, NATO'nun genişleme politikası ile birlikte, Amerika'nın Almanya üzerindeki etkisini genişletmek ve Rusya'nın Doğu Avrupa'daki gücünü azaltmaktır. NATO genişlemesi Avrupa güvenliğinin geleceği hakkında çözüme ulaştırdıklarından daha fazla sorunu ortaya çıkarmıştır. Yunanistan, 1957 yılında Jüpiter nükleer füzelerinin kendi topraklarında konuşlandırılmasını kabul etmemiş ve bu tutum NATO'da herhangi bir tepkiyle karşılanmamıştır. Türkiye, Sovyetler Birliği'nin doğrudan saldırısına çok yakın bir coğrafi konumda olmasına rağmen, Sovyetler Birliği'nin tehditlerini göze alarak, 1957 yılında Jüpiter nükleer füzelerinin Türkiye'de konuşlandırılmasını milli menfaatine aykırı görmemiş, daha sonraki yıllarda da bir kısım NATO ülkeleri karşı çıkarken, NATO'nun kendi topraklarında nükleer silah konuşlandırmasına karşı çıkmamıştır. NATO'nun 1949-2001 arası dönemde üyelerini dahi tehdit eden terörizme karşı dikkate değer bir tepki vermemesi NATO'nun terörizmi gizli orduları ile desteklediği yolunda görüşlerin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Bu bağlamda 1990'lardan itibaren bazı araştırmalarda Batı Avrupa'da Soğuk Savaş sırasında bir takım gizli orduların bulunduğu ve bu orduların NATO tarafından koordine edildiğine ilişkin görüşler sıkça dile getirilmektedir. Gizli servisler tarafından yetiştirildikleri belirtilen bu birliklerin Batı Avrupa'nın Sovyetler tarafından işgal edilmesini engellemek ve iktidara gelecek komünist partilere engel olmak amacıyla kuruldukları vurgulanır. Bu çerçevede ABD, NATO'nun kuruluşundan itibaren komünistlerin yasal yollardan iktidara gelmeleri durumunda söz konusu ülkelere müdahale etme hakkını kabul ettirmiş olmaktadır. İtalya'da Gladio adıyla bilinen bu örgütlenmenin, Yunanistan'da Koyun Postu, Belçika'da SDRA-8, Hollanda'da NATO Command, Batı Almanya'da Gehlen Harekâtı, Stay Behind ya da Sword, Avusturya'da Schwert, Fransa'da Rüzgâr Gülü, İspanya'da Anti-Terör Kurtarma Grubu (GAL), İngiltere'de ise Secret British Network olarak bilindiği bu ülkelerin yetkililerince açıklanmıştır. Örgüt, Türkiye'de Kontrgerilla olarak bilinmektedir.