
142
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Mesane infiltratif ürotelyal karsinomlarında KRAS, BRAF, PIK3CA mutasyon analizi
AMAÇ: Mesane kanseri, genitoüriner sistemde prostattan sonra en sık görülen kanserdir ve dünyadaki kanserler arasında en yaygın 7. kanserdir. Dünyada ve Türkiye'de erkeklerde sıklığı belirgin olarak yüksektir ve Türkiye'de erkeklerde gözlenen en sık 4. kanserdir. Mesane kanserleri invaziv-olmayan ve infiltratif ürotelyal karsinom (İÜK)'lar olarak iki gruba ayrılmaktadır. İÜK'da daha agresif tedavi yöntemleri (sistektomi, kemoterapi) uygulanmakta ve evrede ilerleme, metastaz sık görülmektedir. Bu bağlamda İÜK'da yeni tedavi yöntemleri geliştirmek, moleküler yolakların keşfi önem kazanmaktadır. Moleküler analizler, hedefe yönelik tedavilerin geliştirilmesinde yol gösterici olmuştur. Hücre büyümesinde tirozin-reseptör-kinazın sinyal yolağında; RAS-BRAF-MEK-ERK ve PIK3CA-PTEN-AKT kaskadlarının onkogenlerinin mutasyona uğraması kanser gelişmesine yol açmaktadır. Çalışmamızda İÜK'da PIK3CA, KRAS ve BRAF mutasyonlarının analizini amaçladık. GEREÇ VE YÖNTEM: DÜTF Patoloji ABD'da tanı alan 24 İÜK çalışmaya dahil edildi. İÜK olguları diferansiasyon (glandüler, sarkomatoid vb) gösteren/göstermeyen olarak ayrıldı. Dokulardan parafinin ayrıştırılması sonrası DNA ekstraksiyonu yapıldı. İzole DNA, RANDOX cihazı biyoçip dizilerine konularak KRAS, PIK3CA ve BRAF mutasyon analizi yapıldı. Mutasyon sıklıkları olguların demografik, histopatolojik, klinik bulguları ile karşılaştırıldı; genel/hastalıksız sağkalım oranları, aldıkları kemoterapi türü/sayısı ve TNM evresine göre değerlendirildi. BULGULAR: İÜK vakalarının ortalama tanı yaşı 70.1 olup erkek/kadın:11/1'dir. İÜK olgularının %33.3'ünde KRAS, %12.5'inde PIK3CA, %8.3'ünde BRAF mutasyonu saptanmıştır. Çoğunluğu gemsitabin+sisplatin olmak üzere 14 hasta kemoterapi tedavisi görmüştür. Tümörlerin %79,1'i evre 2'de tanı almıştır ve histopatolojik incelemede eşlik eden in-situ karsinom (n:8), nekroz (n: 13), lenfovasküler invazyon (n: 12) ve perinöral invazyon (n: 10) saptanmıştır. Mutasyon glandüler, sarkomatoid ve skuamöz diferansiasyonlu olgularda mevcut iken mikropapiller ve berrak hücre diferansiasyonlu olgularda saptanmamıştır. Histopatolojik özelliklerin mutasyon analizi ile karşılaştırılmasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç gözlenmedi. Bu çalışmada yapılan analizlere göre (KRAS, BRAF, PIK3CA) olguların sağkalım oranları arasında fark görülmedi. TARTIŞMA: Tümörlerin moleküler karakterlerinin belirlenmesi, hedeflenen tedavi algoritmalarının oluşturulmasında ve uygun hastanın seçilmesinde bir kılavuzdur. Reseptör tirozin kinaz yolu, tümörlerde en sık mutasyona uğrayan yollardan biridir. Sonuç: Mesane kanseri olan hastaların tedavisine yön verebilecek mutasyon profillerini bulmak için daha geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır. Ayrıca, bunların prognoza etkisinin daha geniş serilerde araştırılması gerekir.
Kolorektal kanser hastalarında rho-kinaz gen polimorfizmi, rho-kinaz ve p53 protein ekspresyonu ve bunların prognostik faktörlerle ilişkisi
Kolorektal kanser, önemli bir global sağlık sorunudur. Türkiye'de kanser ölümlerin en sık ikinci nedeni olup, kolorektal kanser insidansı yaklaşık 7/100.000'dir. Her yıl yaklaşık 5000 yeni vaka görülmekte ve 3200 ölüm kolorektal kanser nedeniyle gerçekleşmektedir. Rho-kinazlar, serin/treonin kinazlardır ve 2 izoformu vardır: ROCK1 ve ROCK2. Rho-kinaz, tümör oluşumu ile ilgili, adhezyon, migrasyon, proliferasyon ve apoptoz gibi birçok hücresel fonksiyonda görev almaktadır. Buna karşın, kolorektal kanserde Rho-kinazın rolü net olarak ortaya konmamıştır. Bu çalışmanın amacı, Türkiye'de kolorektal kanser hastalarında, Rho-kinaz gen polimorfizminin protein ekspresyonu ve prognoz üzerine etkisini ortaya koymaktır. Bu çalışmada ayrıca p53 protein ekspresyonu ve kolorektal kanser hastalarında prognostik faktörlerle korelasyonu da araştırılmıştır. Bu çalışmaya kolorektal kanser nedeniyle opere edilen 85 hasta ve yaş, cinsiyet açısından benzer özelliklere sahip 178 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Polimorfizmler genomik DNA kullanılarak BioMark 96.96 Dynamic Array Sistem kullanılarak analiz edildi. ROCK1, ROCK2 ve p53 protein ekspresyonları immunohistokimyasal boyama ile belirlendi. ROCK1 (rs73963110, rs35996865) ve ROCK2 (rs2290156, rs10178332, rs35768389, rs10929732, rs34945852) gen polimorfizmi ile kolorektal kanser gelişimi arasında belirgin ilişki gösterilmiştir. Buna karşın, ROCK2 rs965665, rs2230774 (Thr431Asn), rs6755196, ve rs1515219 gen polimorfizmi ile kolorektal kanser arasında herhangi bir ilişki saptanmamıştır. Tümör dokusunda ROCK1 ve ROCK2 immünohistokimyasal boyamada belirgin olarak yüksek tespit edilmiştir, Bu da kolorektal kanserde Rho-kinaz protein ekspresyonunun arttığını göstermektedir. ROCK2 ve p53 protein ekspresyonu ile vasküler ve perinöral invazyon arasında belirgin korelasyon gösterilmiştir. Bu sonuçlar, Rho-kinazın kolorektal kanser gelişimine katkısını göstermekte bir ilk teşkil etmektedir. Elde ettiğimiz veriler, Türkiye'de kolorektal kanser için ROCK1 ve ROCK2 genlerinin risk faktörü olduğunu ve bu genlerdeki polimorfizmin kolorektal kansere yakalanmada bireysel yatkınlığı belirleyeceğini ortaya koymaktadır.Anahtar kelimeler: Rho-kinaz, polimorfizm, protein ekspresyonu, invazyon, kolorektal kanser.
Meme karsinomlarında, mast hücre alt tiplerinin anjiogenezis ve prognostik parametrelerle ilişkisi: Morfometrik çalışma
Meme Karsinomlarında, Mast Hücre Alt Tiplerinin Anjiogenezis ve Prognostik Parametrelerle İlişkisi: Morfometrik Çalışma Amaç: Meme karsinomlarında tümör anjiogenezisinin, mast hücre alt tiplerinin ve prognostik faktörlerin birbirleri ile olan ilişkilerinin ortaya konması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 66 meme karsinomlu hastanın raporları gözden geçirilerek prognostik parametreleri kayıt altına alınmıştır. Tümör morfolojisini en iyi yansıtan bloklar seçilmiştir. Mast hücre alt tiplerini ve mikrodamar yoğunluğunu (MVD) belirlemek için mast cell chymase (MCch), mast cell tryptase (MCtr) ve CD31 ile immunhistokimyasal (İHK) çalışmalar yapılmıştır. Bulgular: MCtr pozitif mast hücreleri (MCT) ile MVD arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunmuştur (p=0,018). Prognostik faktörler ile MVD arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. 50 yaşından küçük olgularda MCch pozitif mast hücreleri (MCC), MCT ve toplam mast cell (TMC) 50 yaşından büyük olgulara göre daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (sırası ile p=0,018, p=0,005, p=0,002). Lenfovasküler invazyon olmayan olgularda MCC?nin lenfovasküler invazyon olan olgulara göre daha yüksek olduğu ve aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu tespit edilmiştir (p=0,050). Olgularda östrojen ekspresyonu ile MCC arasında istatistiksel olarak negatif yönlü bir ilişki bulunmuş, östrojen ekspresyonu artıkça MCC sayısının düştüğü tespit edilmiştir (p=0,040). Diğer prognostik faktörler (tümör çapları, aksiller lenf nodu metastazları, tümör histolojik tipleri, tümör histolojik dereceleri, tümör nekrozu, yağ doku invazyonu, perinodal invazyon, Cerb-2 ve hormon profilleri) ile TMC ve mast hücre tipleri arasında ilişki bulunamamıştır. Sonuç: Meme karsinomlarında MCT ile anjiogenezis arasında pozitif korelasyonun olması, MCT sayısının artmasının kötü prognostik faktör olarak değerlendirmemizi sağlayabilir. MCC ile östrojen ekspresyonu arasındaki negatif korelasyon olması da MCC sayının artmasını kötü prognostik faktör olarak değerlendirmemizi sağlayabilir. Bunun yanı sıra 50 yaşından küçük olgularda mast hücrelerinin yüksek çıkması ve lenfovasküler invazyon olmayan olgularda MCC?nin yüksek çıkması, mast hücrelerinin sayısının artmasını iyi prognostik kriter olarak değerlendirmemizi sağlayabilir. Sonuç olarak mast hücreleri ve alt tiplerinin meme karsinomlarında iyi bir prognostik kriter mi yoksa kötü bir prognostik kriter mi olduğu konusunda kafa karışıklığı devam etmektedir ve bu konuda daha geniş çaplı araştırmalar yapılabilir. Anahtar kelimeler: Meme karsinomu, anjiogenezis, mast cell, mast cell tryptase, mast cell chymase, prognostik faktörler.
Akciğer adenokarsinomlarında FISH yöntemi ile EML4-alk translokasyonu sıklığı ile immünhistokimyasal olarak TTF-1, napsin-a ve LGFR-1 ekspresyonlarının, adenokarsinom alt tipleri, klinik ve prognostik özellikler ile ilişkisi
Akciğer adenokarsinomunun tiplendirilmesi ve raporlandırılmasında, 2011 yılında `International Association for the Study of Lung Cancer (IASLC), The American Thoracic Society (ATC) ve The European Respiratory Society (ERS)? (IASLC/ATC/ERS) tarafından onkoloji, moleküler biyoloji, patoloji, radyoloji ve cerrahi birimlerinden oluşan multidisipliner bir yaklaşım ile önemli değişiklikler yapılmıştır. Çalışmamızda bu yeni sınıflamaya göre, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında, Temmuz 2006 ile Nisan 2013 yılları arasında, akciğer adenokarsinomu tanısı almış olan 203 rezeksiyon vakası ve akciğer adenokarsinomu metastazı tanısı almış olan 48 metastazektomi vakası yeni sınıflamaya göre tekrar değerlendirerek incelenmiştir. Çalışmamızda akciğer adenokarsinomlarında immünhistokimyasal olarak TTF-1 ve Napsin-A ile kanser patogenezi üzerine etkisi olan IGFR-1 ekspresyonu ile EML4-ALK translokasyonunun sıklığı araştırılmıştır. Çalışmamızda histolojik olarak rezeksiyon vakalarında en sık olarak asiner patern, metastaz vakalarında ise, en sık olarak solid baskın patern izlenmiştir. TTF-1 ve Napsin-A, daha iyi diferansiye paternler olan asiner, papiller ve lepidik paternlerde, daha az diferansiye paternler olan solid ve müsinöz paternlere göre daha sık olarak pozitif saptanmıştır (sırasıyla p=0,036 ve p=0,005). TTF-1 ve Napsin-A kadınlarda erkeklere kıyasla daha sık boyanma göstermektedir (sırasıyla p=0,005 ve p=0,000). Tümör çapı büyüdükçe TTF-1 ve Napsin-A ile boyanma oranı azalmaktadır. (sırasıyla p=0,042 ve p=0,013). Lenf nodu tutulum seviyesi yükseldikçe Napsin-A boyanma sıklığı artmaktadır. (p=0,018). Metastaz vakalarında sigara içen hastalar, sigara içmeyen hastalara göre daha fazla oranda Napsin-A pozitifliği göstermektedir (p=0,009). IGFR-1 pozitifliği istatistiksel olarak anlamlı olmasa da daha sık olarak orta ve az diferansiye paternlerde izlenmektedir Çalışmamızda akciğer adenokarsinomlarında EML4-ALK translokasyonu oranı %3,8 olarak bulunmuştur. Translokasyonun bulunduğu vakaların klinik özelliklerine baktığımızda, solid baskın paternde EML4-ALK translokasyonu, asiner paterne göre daha sık olarak izlenmektedir. Ayrıca EML4-ALK pozitif vakalar EML4-ALK negatif vakalara göre daha büyük çapa sahip olarak saptanmıştır (p=0,037). Sonuç olarak EML-ALK translokasyonunun hastaların mevcut hedef tedaviden yararlanmalarını sağlamak için mutlaka araştırılması gerekmektedir. Hastaların klinik ve patolojik özelliklerinin bu translokasyon ile ilişkisinin gösterilmesi vaka seçiminde yol gösterici olabilecektir. Napsin-A?nın TTF-1?e üstünlüğü yoktur (p=0,000). Hastaların yaşam sürelerine ait klinik bilgiler eşliğinde yapılacak ek bir çalışma IGFR-1?in prognoz üzerine etkisini araştırmak açısından daha etkili sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.
Hipofiz adenomlarının histopatolojik klasifikasyonu ve ki 67 ekspresyonunun prognostik önemi
Hipofiz adenomlarının rekürrens ve progresyon potansiyellerini belirlemek oldukça zordur. WHO endokrin tümörler sınıflamasında tavsiye edilen, çevre dokulara invazyon, tanı anındaki tümör boyutu, artmış mitoz, Ki 67 proliferasyonun %3 ve üzerinde olması ve yoğun p53 ekspresyonu agresif davranış belirleyicileridir. [1, 48, 107] Ki 67 bir hücre proliferasyon belirtecidir. Ve hipofiz adenomlarında oldukça sık kullanılmaktadır. Tümör subtip, adenom boyutu, invazivlik, rekürrens, adenomun klinik olarak fonksiyonel/nonfonksiyonel olması gibi pek çok klinikopatolojik parametreler ile ilişkilidir. Genellikle agresif davranış gösteren adenomlarda Ki 67 proliferasyon belirteci artmıştır. [111] Biz de çalışmamızda 2006-2013 yılları arasında GÜTF Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalında hipofiz adenomu tanısı alan 303 olguyu inceleyerek, Dünya Sağlık Örgütünün (WHO) 2004 sınıflamasında önerilen ve tanısal ve prognostik anlamı olan Ki 67 proliferasyon belirtecinin histopatolojik subtiplerle, prognozla ve yukarıda saydığımız kilinikopatolojik parametrelerle ilişkisini araştırarak literatür eşliğinde değerlendirdik. Çalışmanın sonucunda, adenomların çevre dokuya invazyonu ve rekürrensi ile Ki 67 proliferasyon belirteci istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. (p=0,030 p=0,007) Mitoz sayısı ile çevre dokuya invazyon açısından istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. (p=0,011) Adenom subtipleri ile Ki 67 proliferasyon belirteci arasında anlamlılık saptanamamış olmasına rağmen (p=0,289), adenom subtipleri ile rekürrens ve radyolojik invazyon açısından anlamlı fark saptanmıştır. (p=0,011 ve p=0,0001) Sonuç olarak radyolojik invazyonun adenom olgularında rekürrensi gösteren önemli bir parametre olması yanı sıra histolojik değerlendirmede immünhistokimyasal olarak yapılan adenom subtiplemesi ve Ki 67 proliferasyon belirteci adenomun biyolojik davranışının belirlenmesinde diğer önemli parametrelerdir. Anahtar kelimeler: Hipofiz adenomu, Ki 67, immünhistokimya
Prostat kanseri olgularında KRAS, BRAF ve PIK3CA mutasyon analizi ve klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi
Amaç: Prostat kanseri (PKa), dünyada erkeklerde en sık görülen kanserlerdendir ve kanser mortalitesinde beşinci sıradadır. KRAS, BRAF vb. hedeflerin mutasyonlarıyla RAS/RAF/MAPK yolu aktivasyonunun, çeşitli malignitelere neden olduğu bilinmektedir. Ayrıca fosfotidilinozitol-3-kinaz (PI3K) sinyal yolağı, kanserde regülasyonu sık bozulan yollardan biridir. Çalışmamızda; bölümümüzde tanı alan 24 prostatik asiner adenokarsinom olgusunda BRAF, KRAS, PIK3CA genlerindeki mutasyon oranlarını ve klinikopatolojik özelliklerle ilişkilerini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji ABD'de 2012-2018 yılları arasında PKa tanısı alan 24 ardışık prostatektomi olgusu dâhil edilmiştir. Olgular Gleason skoru düşük ve yüksek olarak iki gruba ayrılmıştır. Tüm olguların prostatektomi materyallerine ait formalin fikse parafine gömülü (FFPG) bloklarından mikroarray hibridizasyon yöntemi ile mutasyon analizi yapılmıştır. Mutasyon sıklıkları, hastaların demografik, histopatolojik ve klinik bulgularıyla karşılaştırılmıştır. Bulgular: Olguların 3/24 (%12.5)'ünde KRAS mutasyonu (G12S, G12D-G12S, Q12R) saptanmış olup, hiçbirinde BRAF ve PIK3CA mutasyonları gözlenmemiştir. Gruplar arasında KRAS mutasyon sıklığı açısından anlamlı fark bulunmamıştır. KRAS mutasyon pozitifliği ile yaş (p=0.240), preop PSA (p=0.085), Gleason skoru (p=0.075), pT (p=0.250), AJCC evre (p=0.050), lenf nodu metastazı (p=0.999), uzak metastaz (p=0.999), vasküler invazyon (p=0.999), perinöral invazyon (p=0.550), periprostatik yayılım (p=0.530), seminal vezikül invazyonu (p=0.546), cerrahi sınır pozitifliği (p=0.550), biyokimyasal rekürrens (p=0.999) ve aile öyküsü (p=0.209) arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Tartışma: Çalışmamızda KRAS mutasyon sıklığı oranlarımız (%12.5), Asya popülasyonlarında yapılan çalışmalar ile benzerdir (Kore: %7.3, Çin: %9.1, İran: %5.7). Türkiye'de yapılan farklı iki çalışmada PKa'da KRAS mutasyon sıklığı %8.8 ve %40 oranında bildirilmiştir. Literatürde BRAF ve PIK3CA mutasyon sıklıkları, çalışmamızla (%0) uyumlu olarak sırasıyla %0-15 ve %0-10,4 aralığında bildirilmiştir. Sonuç: Bu çalışma Türkiye'de PKa'da BRAF ve PIK3CA mutasyon analizinin yapıldığı ilk, KRAS mutasyon analizinin yapıldığı üçüncü çalışmadır. Söz konusu mutasyonların PKa'daki rolünü daha net belirlemek ve tedavi yaklaşımları geliştirmek için ileri evre olguların ağırlıkta olduğu geniş serilerde çalışmalara ihtiyaç vardır.
Prostatik adenokarsinomda immünohistokimyasal ERG geni ekspresyonu ve klinikopatolojik parametreler ile ilişkisi
Prostat kanseri erkeklerde önemli bir mortalite nedenidir. Prostat karsinogenezinde pek çok gen tanımlanmış olup, bunlardan biri de son yıllarda üzerinde en çok çalışılan ve prostat kanserinde en sık görülen onkojenik gen olan ERG'dir. Bu araştırmada prostatik adenokarsinomda immünohistokimyasal olarak ERG geni ekspresyonunun saptanması ve klinikopatolojik parametreler ile ERG gen ilişkisinin gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2004-2017 yılları arasında, prostat adenokarsinomu tanısı almış olan 122 olguya ait prostatektomi materyalleri dâhil edildi. Olgulara ait ERG ekspresyonu, yaş, prostat spesifik antijen değerleri, Gleason patern ve skoru, Gleason grade ve patolojik evre verileri toplandı. Hastaların yaş ortalaması 62,66±5,81 yıl ve operasyon öncesi total prostat spesifik antijen değerleri 10,40±8,88 ng/ml idi. Hastaların %52,46'sında ERG pozitifti. ERG pozitif ve negatif örneklerin prostat spesifik antijen düzeyleri benzerdi (p=0,935). Gleason skoru ile ERG pozitifliği arasında anlamlı ilişki saptanamadı (p=0.197). ERG ekspresyonu, yaş (p=0,441), tümör evresine (p=0,371) göre değişmiyordu. Bu araştırma hastalarda ERG pozitiflik oranının yüksek oranda olduğunu ve ERG pozitifliğinin prostat spesifik antijen düzeyleri, Gleason skoru, yaş ve patolojik evre gibi klinik ve patolojik özelliklerle ilişkili olmadığını göstermiştir.
Larinksin skuamöz hücreli karsinomlarında epitelyal mezenkimal geçiş belirteçleri olan e-kaderin ve β-katenin'in prognostik rolü
Larinks kanserleri, üst hava yolu traktında oral kavite kanserlerinden sonra en sık görülen ikinci neoplazmdır. Larinks kanserlerinin çoğunluğunu, %85 ile %95 oranında skuamöz hücreli karsinomlar oluşturmaktadır. Son yıllarda ortaya çıkan kanıtlar, EMT'nin kanser progresyonu ve metastazında da önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Hücre membranı üzerindeki E-kaderin ve β-katenin bağlantısı; EMT, hücre motilitesi ve tümör metastazını engellemek için hücresel adezyonu koruyarak tümör progresyonunu önlemektedir. Bu çalışmaya, Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2011-2019 yılları arasında, skuamöz hücreli karsinom tanısı almış olan 35 adet olgu ve 35 adet non-neoplastik larinks biyopsi örnekleri dâhil edilmiştir. Laringeal skuamöz hücreli karsinom olgularında E-kaderin ve β-katenin'in immünhistokimyasal ekspresyonları araştırılmıştır. Çalışmamızda E-kaderin skoru ile lokalizasyon, grade, T evresi, TNM evresi ve perinöral invazyon varlığı arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. N1-2 olgular ve lenf nodu metastazı olan olgularda daha düşük membranöz E-kaderin ekspresyonu görülmüş olup bu değişim istatistiksel olarak anlamlı düzeye ulaşmamıştır. β-katenin skoru en yüksek supraglottik, en düşük transglottik olgularda görülmüş, β-katenin skoru ile lokalizasyon arasında anlamlı bir ilişki gözlenmemiştir. β-katenin skoru yüksek histolojik grade, ileri T evresi, ileri N evresi, ileri TNM evresi, lenf nodu metastazı ve perinöral invazyon varlığı olan olgularda daha yüksek bulunmuştur. Bu parametreler arasında ise yüksek histolojik grade ve perinöral invazyon varlığı ile artmış sitoplazmik β-katenin ekspresyonu arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır (sırasıyla p=0,006-p=0,040). Sonuç olarak bu çalışmada artmış sitoplazmik β-katenin ekspresyonunun negatif prognostik faktörler ile benzer özellik gösterdiği, düşük membranöz E-kaderin ekspresyonunun ise yüksek N evresi ve lenf nodu metastazı ile ilişkili olabileceği ifade edilmiştir.
Kolon adenokarsinomlarında mikrosatellit instabilitenin immünhistokimyasal olarak MLH1, MSH2, MSH6, PMS2 ile saptanması ve klinikopatolojik özelliklerle ilişkisi
Mikrosatellit instabilite (MSI), DNA hatalı eşleşme tamir (Mismatch Repair-MMR) işlemindeki kusurlardan dolayı DNA'daki bir dizi tekrarlayan nükleotid birimi içindeki küçük delesyonlar veya insersiyonlar ile karakterizedir. MSI; herediter kanser sendromlarından, Lynch sendromuna (Herediter Non-Polipozis Kolorektal Kanser-HNPCC) yol açar ve ayrıca sporadik kolon kanserlerinin %15'inde görülür. MMR temel olarak 4 ana proteinden (MLH-1, MSH-2, MSH-6, PMS-2) oluşan bir mekanizmadır. MSI, bu proteinlerden herhangi birindeki fonksiyon kaybı durumunda ortaya çıkmaktadır. Mikrosatellit instabil tümörler; sağ kolon lokalizasyonu, erken evre, müsinöz histoloji gibi klinikopatolojik özelliklere sahip olup, stabil tümörlere göre daha iyi prognozludur. Çalışmamızda kolon adenokarsinomlarında MSI durumunun immünhistokimyasal yöntem ile saptanması ve elde edilen sonuçların klinikopatolojik özellikler ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi'nde 2012-2019 yılları arasında adenokarsinom tanısı almış 160 olguya ait kolon rezeksiyon materyallerinde mikrosatellit instabilite ile ilişkili olduğu bildirilen histomorfolojik parametrelerin (peritümöral lenfositik yanıt, intratümöral lenfositik yanıt ve tümör diferansiyasyonu) varlığı değerlendirildi. Olguların parafin bloklarına uygulanan immünhistokimyasal çalışma ile MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 proteinlerinin ekpresyon kaybı tespit edildi. Elde edilen sonuçlar, tümör lokalizasyonu, tümör evresi, lenf nodu tutulumu, tümör diferansiyasyonu, perinöral invazyon ve lenfovasküler invazyon ve tümör tomurcuklanması gibi klinikopatolojik özelliklerle karşılaştırıldı ve prognostik önemi değerlendirildi. İstatistiksel analiz sonuçlarına göre MSI; sağ kolon yerleşimi, tümörü infiltre eden lenfositler, Crohn benzeri lenfositik yanıt ve müsinöz diferansiyasyon varlığı ile literatürle uyumlu şekilde anlamlı olarak ilişkili bulundu. Kolon adenokarsinomlarında rutin uygulanabilecek immünhistokimyasal MLH-1, MSH-2, MSH-6, PMS-2 parametreleri ile MSI'nin tespit edilmesinin, hastaların klinik takibinde ve tedavi planlanmasında yardımcı olacağı düşünüldü.
Endometrium kanserlerinde mikrosatellit instabilitenin immunohistokimyasal olarak değerlendirilmesi ve klinikopatolojik değişkenler ile ilişkisi
Amaç: Endometrium kanserleri kadın genital sistemin en sık invaziv kanseridir, kadınlarda deri kanserleri dışlandığında tüm invaziv kanserlerin %7'sini oluşturmaktadır. Bu çalışmada histerektomi materyallerinde endometrium karsinomu tanısı almış olgularda DNA tamirinden sorumlu Yanlış Eşleşme Onarım Mekanizması (MMR) genleri olan MLH-1, MSH-2, MSH-6 ve PMS-2 antikorlarını tümör dokularına immunohistokimyasal olarak uygulayarak mikrosatellit stabilite durumlarını değerlendirmeyi ve bunların klinikopatolojik özellikler ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Zonguldak Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2016 ile 2021 yılları arasında total abdominal histerektomi materyallerinde endometrium kanseri tanısı almış 140 olguya ait tümör materyali dahil edilmiştir. Endometrium kanserlerinde hastaları MMR genleri açısından taramak için daha az maliyetli olan immunohistokimyasal değerlendirmeyi tercih ettik. Bulgular: Endometrium kanseri tanısı almış 140 olgunun 103'ü (%73,6) mikrosatellit stabil (MSS) olarak, 37'si (%26,4) ise mikrosatellit instabil (MSI) olarak değerlendirildi. Tümörün FIGO derecesi ile MSI ve MSS grupları arasındaki karşılaştırmada istatistiksel açıdan anlamlı bir ilişki saptandı (p=0,03). Myometrial invazyon ile MSI ve MSS grupları arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı; ancak myometrial invazyonun ½'yi geçtiği olgularda MSI grupta yer alanların oranın %48,6 ve MSS gruptakilerin oranının ise %29,1 gibi belirgin farklılık göstermesi, klinik olarak MSI durumu ile ilişkili anlamlı bir fark olabileceğini düşündürdü. Tümörü infiltre eden lenfositlerin (TILs) skoru ile MSI ve MSS durumunun karşılaştırmasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmadı; ancak TILs için skor 1 ve üstü olarak değerlendirilen grupta MSI grubun oranının daha fazla olmasının, istatiksel olarak anlamlı olmasa da klinik ilişkisinin kuvvetli olabileceği düşünüldü. Sonuçlar: Çalışmamızda elde edilen sonuçlara göre klinikopatolojik özelliklerden sadece FIGO derecesi ile MSI durumu arasında istatiksel olarak anlamlı ilişki elde edildi (p=0,03). Myometrial invazyon ve TILs yoğunluğu ile MSI ilişkisinde klinik olarak sonuçların anlamlı olabileceğini saptadık. Endometrium kanseri tanısı alan olgularda kolay erişilebilir ve uygulanabilir bir yöntem olan immunohistokimyal yöntem ile MMR gen ekspresyonlarını değerlendirerek, jinekolojik onkoloji pratiğinde bu hastaların tanı, tedavi ve ameliyat sonrası yönetimi açısından yol gösterecek güncel bir yaklaşım sağlayacağına inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Endometrium, Mikrosatellit instabilite, MMR genleri, TILs
Üçlü negatif meme kanserlerinde Programlı Ölüm Ligandı-1 ile tümörü infiltre eden lenfositlerin ilişkisi
Üçlü negatif meme kanseri (ÜNMK), meme kanserleri içerisinde, yaklaşık %12-20'lik kısmı oluşturan kötü seyirli bir alt gruptur. ÜNMK; Östrojen reseptörü (ER), progesteron reseptörü (PR) ve insan epidermal büyüme faktörü reseptörü 2'yi (Her2/cerb-B2) eksprese etmez. Bu yönü ile diğer meme kanserlerinden ayrılır. Standart kemoterapinin, radyoterapinin ve hormon terapisinin faydasının sınırlı olduğu bu tümör grubu için henüz özel bir tedavi yöntemi bulunmamaktadır. Son yıllarda tanımlanan Programlı Ölüm Proteini-1/Programlı Ölüm Ligandı-1 (PD-1/PD-L1) sinyal yolağı, bağışıklık tepkisinden kaçmak amacıyla, tümör hücreleri tarafından aktifleştirilen, adaptif bağışıklık direnci mekanizmasıdır. Araştırmalar, PD-1'i veya PD-L1'i hedefleyen ajanların, kemoterapiyle kombine edilmesinin hem erken evre hem de metastatik ÜNMK'de olumlu sonuç verdiğini gösterdi. Tümörü İnfiltre Eden Lenfosit (TİL) ise ÜNMK'de önem kazanan bir diğer faktördür. TİL, tümörün içinde veya tümörün stromasında görülen mononükleer hücrelerden oluşan bağışıklık yanıtıdır. ÜNMK'de, TİL oranının yüksekliği, tümörü, bağışıklık tedavisi için potansiyel bir hedef haline getirir. Çalışmaya 2012-2023 yılları arasında üçlü negatif özellikteki meme kanserine ait 62 olgu dahil edildi. PD-L1 ekspresyonunu immünohistokimyasal yöntemle ve TİL'leri hematoksilen eozin ile değerlendirdik. Sonuçları birbiriyle ve klinikopatolojik bulgularla karşılaştırdık. Ayrıca bulguların genel ve hastalıksız sağ kalıma etkilerini inceledik. Olguların ortalama takip süresi 38,9±28,1 aydı. PD-L1 ekspresyon varlığı ile TİL arasında anlamlı ilişki bulduk. PD-L1 ekspresyonu ile yüksek TİL oranı anlamlı olarak ilişkiliydi. PD-L1'i tümör hücrelerinde (TC) ve bağışıklık hücrelerinde (İC) ayrı ayrı inceledik ve iki grubun birbiriyle uyumunu tespit ettik. PD-L1 İC'nin genel sağ kalıma etkisiz olduğunu ancak hastalıksız sağ kalımda anlamlı bir azalma ile ilişkili olduğunu ortaya koyduk. TİL'lerin oranlarını hem genel hem de hastalıksız sağ kalım ile karşılaştırdık ancak anlamlı sonuç elde edemedik. Klinikopatolojik bulgulardan ileri yaşın, segmental mastektomi operasyonu geçirmiş olmanın, lenfovasküler invazyon ve nüks varlığının genel sağ kalım üzerinde; PD-L1 İC ekspresyonunun, histolojik derecenin, segmental mastektomi operasyonu geçirmiş olmanın ve uzak metastaz varlığının hastalıksız sağ kalım üzerinde anlamlı etkisi olduğunu gözlemledik. PD-L1 ve TİL değerlendirmesinin üçlü negatif meme kanserlerinde patoloji raporlarında rutin olarak yer almasının tedavi alabilecek hastaların seçiminde ve yeni tedavilerin geliştirilmesinde yardımcı olabileceğini düşünüyoruz.
Meme kanserlerinde CLCA4 ekspresyonunun prognostik parametreler ve sağkalım ile ilişkisinin araştırılması
Meme kanserleri kadınlarda 2020 verilerine göre dünyada ve Türkiye'de en fazla görülen kanserdir. Kadınlarda kansere bağlı ölümlerin %15'ni oluşturmaktadır. Son yıllarda görüntüleme ve tarama sistemlerinin gelişmesi ve hedefe yönelik moleküler tedavilerin gelişmesi ile mortalitede düşüş görülmektedir. Meme kanseri prognozunu etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Bu föktörlerin başlıcaları yaş, tümör boyutu, histolojik grade, tümörün histolojik tipi, hormon reseptör durumu, lenfovasküler invazyon, lenf nodu metastazı ve uzak organ metastazıdır. Kalsiyum ile active klorür kanalı düzenleyicileri (CLCA) amino grubunun uç kuyruğunda simetrik homosistein motifine sahip proteinlerdir. CLCA proteinleri epitel hücrelerinde klorür etkinliğinde önemli rol oynarlar. Epitelden mezenkimal geçiş (EMT), epitel hücrelerinin hücre-hücre bağlantılarını aşaği reğüle ettiği, iğsi hücre morfolojisi kazandığı ve hücresel hareketlilik sergilediği gelişimsel bir programdır. Meme kanserinde EMT çevre dokulara invazyonu kolaylaştırır, kanser metastazı ve nüks ile yakından ilişkili olduğu düşünülmektedir. CLCA4' ün PI3K/ATK sinyal yolaği ile epitelden mezenkimal geçişi baskılayarak hücre göçünü ve metastazı inhibe ettiği düşünülmektedir. Çalişmamıza Fırat Üniversitesi hastanesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'na Ocak 2010-Haziran 2016 Yılları arasında gönderilmiş mastektomi materyallerinde invaziv meme karsinomu-NOS (invaziv ductal karsinom) tanısı alan 90, invaziv lobüler karsinom tanısı alan 30 ve mikst meme karsinomu tanısı alan 30 olmak üzere toplamda 150 olgu alınmıştır. Bu olgular içinde tümör dışı alanlarında yeterli meme dokusu bulunan 10 olgudan da kontrol dokusu seçilmiştir. Hastalara ait yaş, aksiller lenf nodu metastazı, tümör çapı, bloom richarddson skor ve sağ kalım durumlarının dijital arşivleme sisteminden ulaşıldı. Seçilen olgulara ait parafin bloklardan yapılan kesitlere immünhistokimyasal CLCA4 boyası uygulandı. CLCA4 immün skoru ve diğer prognostik değerler istatiksel olarak karşilaştrıldı. Gruplar arasında CLCA4 İmmün skoru açısından anlamlı farklılık görülmüştür (p<0,001). Normal meme dokuları ile tümör alanları arasında immün skorda anlamlı farklılıklar izlenmiş olup normal dokuda daha yüksek eksprese edildiği görülmüştür. CLCA4 skoru ile tümör çapı arasında negatif yönde anlamlı bir korelasyon tespit edilmiştir. Ölmüş olanların CLCA-4 İmmün skor sonucu (p=0,005) ve takip süresi (p<0,001) sağ olanlardan anlamlı şekilde düşük bulunmuştur. CLCA4 skoru ile diğer prognostik faktörler arasında anlamlı ilişki bulunmamiştir. Sonuç olarak CLCA4'ün ekspresyonunun azalmasının EMT'yi aktive ettiği ve tümör yayılımının arttığını gözlemledik. Bu çalışma tümör çapı ve sağ kalım ile negatif korelasyon göstermesi prognozda etkin bir belirteç olabileceğini ve çoklu değişkenli yapılan sağ kalım analizlerine katkı sağlayabileceğini göstermiştir.
Timik tümörlerde C-erb-B2, CD117 ve EGFR ekspresyonu ve klinikopatolojik yaklaşım
Timik epitelyal neoplaziler tüm neoplazilerin %1'inden azını oluşturantimusun epitelyal elemanlarından gelişen, değişik oranlarda lenfositlerin eşlikettiği lezyonlardır. Ortalama görülme yaşı 49,5 olup, her iki cinsiyette insidansıeşittir ya da kadınlarda biraz daha fazla görülebilir.Çalışmamızda 2004-2012 yılları arasında Gazi Üniversitesi Tıp FakültesiPatoloji Anabilim Dalı'nda Timoma ve Timik karsinom tanısı almış 34 olguincelenmiştir. Tüm olguların histopatolojik özellikleri değerlendirilerek 2004-WHO kriterlerine göre yeniden sınıflandırılmıştır. Timoma olguları 1994Modifiye Masaoka sistemine göre, Timik karsinom olguları da 1999 WHO/TNMsınıflamasına göre evrelendirilmiştir.Olgularda timik epitelyal tümörlerin prognostik faktörleri olabilecektümör evresi, WHO histolojik tip, yaş, cinsiyet, sigara içimi, tümör boyutu ilenekroz gibi faktörler istatistiksel olarak araştırılıp, literatür eşliğindedeğerlendirilmiştir. Ayrıca timik epitelyal neoplazilerde yeni moleküler hedefeyönelik tedavileri keşfetmek ve özellikle timik kanserlerin ayırıcı tanısı için Cerb-B2, CD117 ve EGFR ekspresyonları immünhistokimyasal olarakincelenmiştir.Çalışmanın sonucunda Masaoka evrelemesi ile beraber korelasyongösteren yeni WHO sınıflamasının klinik davranışta önemli bir prognostik faktörolduğu saptanmıştır. CD117'nin timik kanserdeki yüksek ekspresyonu nedeniyleayırıcı tanıda kullanılabileceği ve C-erb-B2 ve EGFR'nin de genel olarak literatürile benzer olan ekspresyonları gösterilmiştir.Bu çalışmanın hasta sayısının az olmasına rağmen timik epitelyallezyonlarla ilgili tanı, prognoz ve tedavide yol gösterici olacağı ve elde edilenimmünhistokimyasal sonuçların timik epitelyal neoplazilerin tanı, tedavi veayırıcı tanısında yapılması planlanan çalışmalara kaynak oluşturabileceğisonucuna varılmıştır.
Mesanenin ürotelyal karsinomlarının tanı ve derecelendirilmesinde alarin ve asprosinin rolünün araştırılması
Tekrarlama ve ilerleme riski yüksek olan ürotelyal karsinom, tanı, tedavi ve takip açısından önemlidir. Erkeklerde daha sıktır. Her yaşta görülebilir, ancak ileri yaşlarda daha yaygındır. Tümör evresi ve histolojik derecesi tedaviyi yönlendiren en önemli prognostik parametrelerdir. Beraberinde displazi/ in situ karsinom varlığı, hastanın yaşı, ek hastalıkları da tedaviyi çeşitlendirmektedir. Galaninerjik sistemin yeni üyesi alarin, ekson 3' ün dışlanması sonucu galanin benzeri peptit (GALP) mesajcı ribonükleik asitin (mRNA) modifikasyonu ile 25 aminoasitten oluşmaktadır. Reseptörleri galanin reseptör grubundan olmasa da beslenme, termoregülasyon gibi etkileri galaninle benzerdir. Asprosin beyaz adipositlerden salınan bir glukojenik hormondur. Profibrillinin c-terminal bölünme ürünü olup, G protein- siklik adenozin monofosfat (cAMP)- protein kinaz A (PKA) yolu aracılığıyla glukoneogenezi uyarır. Çalışmamıza Ocak 2010 ile Mayıs 2018 tarihleri arasında ürotelyal karsinom tanılı pTa, pT1 ve pT2 evrelerinde 75 hasta ile herhangi bir lezyon saptanmayan 25 hasta dahil edildi. Hastaların evreleri ile alarin ve asprosin arasındaki ilişki istatistiksel olarak değerlendirildi. İmmünohistokimyasal değerlendirmeler sonucunda kontrol grubuyla kıyaslandığında alarin immünreaktivitesi; pTa (p<0,001), pT1 (p<0,001) ve pT2 (p<0,001) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış bulundu. Tümör evresi ile alarin arasında bir ilişki görülmedi. Kontrol grubuyla kıyaslandığında asprosin immünreaktivitesi; pTa (p<0,001), pT1 (p<0,001) ve pT2 (p<0,001) gruplarında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalmış olmakla birlikte pTa grubu ile kıyaslandığında pT1 (p=0,002) ve pT2 (p=0,028) gruplarında asprosin immünreaktivitesinde istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde azalma gözlenirken, pT1 ve pT2 grupları arasında bir ilişki izlenmedi (p=0,834). Bu çalışmada enerji metabolizmasında rol alan alarin ve asprosinin, ürotelyal karsinom evre ve derecelendirmesinde ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Anahtan Kelimeler: Mesane, Ürotelyal Karsinom, Alarin, Asprosin
Kolon adenokarsinomlarında kras mutasyonu görülme sıklığı ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi
Gastrointestinal sistemin en yaygın malignitesi olan kolon kanserleri mortalite ve morbiditenin ana nedenlerinden biridir. Kolorektal kanser tedavisinde en son varılan nokta EGFR hedefli ajanların kullanılmasıdır. Tedaviye ilişkin kararlarda RAS mutasyon durumu dikkate değer bir role sahiptir. Kanserlerdeki RAS mutasyonlarının %90'ı KRAS geninde ortaya çıkar. KRAS mutasyonlarının çoğu kodon 12, 13, 59 ve 61'de tanımlanmıştır. KRAS geninin 12. ve 13. kodonunda mutasyon olması durumunda EGFR'yi hedefleyen ajanların tedavisine yanıt vermedikleri, KRAS geni wild tip olanların ise tedaviye uygun adaylar olduğu bilinmektedir. Kolorektal kanserlerin %30-40'ında KRAS gen mutasyonu izlediğinden tedaviye başlamadan önce mutasyon taraması önemlidir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden seçilen 60 adet lenf nodu metastazlı ve 60 adet lenf nodu metastazı olmayan toplam 120 adet orta derecede diferansiye kolon adenokarsinomu örneği alınmıştır. Çalışmamızda lenf nodu metastazı olmayan olgularda %35 (21/60), lenf nodu metastazlı olgularda %40 (24/60) olmak üzere tüm olgularda %37.5 (45/120) oranında KRAS mutasyonu olduğu görüldü. KRAS mutasyon oranı lenf nodu metastazlı olgularda lenf nodu metastazı olmayan olgulara göre daha yüksek görülmekle birlikte istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Tüm olguların %33.3'ünde kodon 12'de, %4.1'inde kodon 13'de, lenf nodu metastazı olmayan olguların %30'ü kodon 12'de, %5'i kodon 13'de, lenf nodu metastazlı olguların %36.6'sı kodon 12'de, %3.3'ü kodon 13'de KRAS mutasyonu izlendi. KRAS kodon 12 ve kodon 13 mutasyon dağılımı bakımından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). KRAS kodon 61'de ise mutasyona rastlanmadı. KRAS mutasyonu ile yaş, cinsiyet, tümör çapı ve tümör lokalizasyonu arasında anlamlı korelasyon görülmedi (p>0,05). Sonuç olarak; çalışmamızda orta derece diferansiye kolon adenokarsinomlarında %33.3'ünde kodon 12'de ve %4.1'inde kodon 13'de olmak üzere %37.5 oranında KRAS mutasyonu izlendi. KRAS kodon 61'de mutasyona rastlanmadı. KRAS mutasyonu ile lenf nodu metastazı arasında anlamlı korelasyon bulunmadı.
Prostat adenokarsinomlarının tanısında ve derecelendirilmesinde BCL2 ve IMP3 salınımının değeri
Prostat kanseri günümüzde erkeklerde en sık rastlanılan kanserdir. Bunlar içerisinde en sık görülen asiner adenokarsinomdur. Bu çalışmanın amacı; benign prostat hiperplazisi (BPH) ve prostat adenokarsinomlarında (PCA), IMP3 ve Bcl-2'nin salınımını araştırmak ve bu iki belirtecin klinikopatolojik parametrelerle olan ilişkisiyle birlikte tanısal değerini tespit etmektir. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden 75 prostat adenokarsinomu ve 25 benign prostat hiperplazisi örneği çalışmaya alındı. Bu örneklere immünohistokimyasal olarak IMP3 ve Bcl-2 belirleyicileri uygulanarak tümörün diferansiasyon derecesi arasındaki farklılıklar ve ayırıcı tanıdaki yerleri incelendi. IMP3 ile benign prostat hiperplazisi olgularının %100'ünde, adenokarsinom olgularının ise %69,3'ünde pozitiflik görüldü. Bcl-2 pozitifliği benign prostat hiperplazisi olgularının %68'inde gözlenirken adenokarsinom olgularında hiç boyanma görülmedi. Ayrıca bazal epitelyal hücrelerde Bcl-2 boyanması izlendi. BPH ve PCA olguları arasında IMP3 ve Bcl-2'nin boyanma yaygınlığı ve şiddeti açısından istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulundu (p<0,05). Ayrıca IMP3 yaygınlığı ve şiddeti ile diferansiasyon dereceleri arasında anlamlı farklılık tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak; IMP3 ve Bcl-2 belirleyicilerinin, benign prostat hiperplazisi ve prostat adenokarsinomu ayrımında faydalı olduğu, özellikle Bcl-2'nin bazal hücre belirteci olarak da BPH ve PCA ayrımında faydalı olabileceği görüldü.
Ktü Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında 2005- 2015 yılları arasında yapılan intraoperatif patoloji konsültasyon sonuçlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi
Çalışmamızda Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı' nda 01.01.2005- 01.01.2015 tarihleri arasında raporlarına ulaşılabilen tüm FS olgularının sonuçları retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Ayrıca 12.11.2013 tarihinden sonraki FS materyallerinin bölümümüzce karşılanma zamanından sonucun bildirilme zamanına kadar geçen süre de incelenmiştir. Bu incelemeleri yapma amaçlarımızdan biri tanı uyumsuzluklarına yol açan nedenleri irdelemek ve buna göre ileriye yönelik çıkarımlar yapmaktır. Diğer bir amacımız ise anabilim dalımızın kalite kontrolüdür. Hangi yıllarda ne kadar FS yapıldığı, sistemlere göre dağılımı, ertelenen tanı oranları, sistemlere göre ve genel olarak saptanan yanlış pozitif, yanlış negatif, minor hata ve doğruluk oranları değerlendirilmiş ve laboratuarımız için tekniğin spesifitesi ve sensitivitesi belirlenmiştir. Ayrıca FS yöntemine hangi amaçlarla başvurulduğu gözden geçirilmiş ve hataların nerden kaynaklandığı araştırılmıştır. Bu süreçte bölümümüzce toplam 1245 olguya FS çalışılmış, ancak 1095 olgunun raporlarına ulaşılıp değerlendirilmiştir. 1034 (%96,8) olguya doğru tanı verilmiş, 26 (%2,3) olgunun tanısı rutin takip sonrasına bırakılmıştır. Yanlış tanı verilen 35 (%3,2) olgunun 19 (%1,8) u yanlış (-), 14 (%1,3) ü minör hata, 2 (%0,1) si ise yanlış (+) olarak değerlendirilmiştir. Sonuçlarımızın tümü literatürle uyumlu bulunmuştur. FS materyallerinin bölümümüzce karşılanma zamanından sonucunbildirilme zamanına kadar geçen sürenin incelenmesi amacıyla 128 vaka değerlendirilmiştir.Bildirilme süreleri 7- 44 dakika arasında değişmektedir ve ortalama süre 20,85 dakikadır. Sonuç olarak diğer uygulamalarda da olduğu gibi FS uygulaması sınırlılıkları ve endikasyonları dahilinde kullanıldığında güvenilir bir tanı yöntemidir.
KTÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2003-2014 yılları arasında gastrointestinal stromal tümör tanılı olguların retrospektif değerlendirilmesi
Gastrointestinal stromal tümör (GİST) interstisyel Cajal hücrelerinden köken alan, gastrointestinal sistemin en sık görülen mezenkimal tümörüdür. Çalışmamızda 2003-2014 yılları arasında KTÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış 71 GİST olgusu demografik, histomorfolojik, immünhistokimyasal bulgular, risk gruplandırması (Miettinen sınıflaması) ve metastaz özellikleri dikkate alınarak retrospektif olarak değerlendirilmiştir Yetmiş bir vakanın 41'i (%57,7) kadın, 30'u (%42,3) erkek hasta olup yaş aralığı 23-85 yaş arasında değişmektedir. Ortalama yaş 62'dir. Tümör çapı ≤ 2cm olan 6 vaka (%9), ˃ 2cm- ≤ 5cm olan 23 vaka (%33), ˃ 5cm- ≤ 10cm olan 23 vaka (%33) ve ˃ 10cm olan 18 vaka (%25) saptanmıştır. Olguların 34 tanesinde (%47,9) olmak üzere en sık mide lokalizasyonu görülmüştür. Vakaların 43'ünde (%60,6) tümör hücrelerinin tipi iğsi, 7'sinde (%9,9) epiteloid ve 21'inde (%29,6) ise mikst tiptedir. Otuz vakada (%42,3) ülser, 29'unda (%41) nekroz izlenmiştir. Kırkbeş (%63,4) vakada 50 BBA'da mitoz sayısı 5 ve 5'ten az, 26 (%36,6) vakada ise 5'ten fazla saptanmıştır. Altmış altı vaka (%96) CD117 ile, 59 vaka (%83) CD34 ile, 6 vaka (%8,4) desmin ile, 14 vaka (%19,7) SMA ile, 6 vaka (%8,4) S-100 ile pozitif boyanmıştır. Otuz dokuz vakada (%54,9) Ki-67 indeksi ≤ %10, 8 vakada (%11,3) ˃ %10 olarak hesaplanmıştır. On dokuz olguda (%26,8) metastaz saptanmıştır. Bir vaka (%1,4) 'yetersiz data', 2 vaka (%2,8) 'risk yok', 3 vaka (%4,2) 'çok düşük risk', 18 vaka (%25,4) 'düşük risk', 15 vaka (%21,1) 'orta risk', 31 vaka (%43,7) ise 'yüksek risk' grubunda yer almıştır. Ülserasyon, nekroz ve mitoz sayısı ile risk grupları arasında, Ki-67 indeksi ile mitoz arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilmiştir. Cinsiyet, yaş, lokalizasyon, tümör çapı, hücre tipi, sitolojik atipi, ve immünhistokimyasal belirteçler (CD117, CD34, desmin, SMA, S-100, Ki-67) ile risk grupları arasında anlamlı sonuç elde edilmemiştir Sonuç olarak, ülserasyon, nekroz ve mitoz aktivite GİST risk gruplarının belirlenmesinde önemli mikroskopik bulgulardır. Yüksek risk grubu ile metastaz arasında kuvvetli ilişki bulunması risk gruplamasının malignite potansiyelini belirlemedeki önemini göstermektedir.
2003-2013 yılları arasındaki melanom vakalarının retrospektif klinikopatolojik analizi
Malignmelanomnöralkrest kökenli melanositlerinmaligntransformasyonu sonucu gelişir. MM tüm kanserlerin %2-3'ünü oluşturmasına karşın, cilt kanserleri arasında en sık mortalite nedenidir. Yaşam süresi ile tümör kalınlığı arasında çok sıkı bir ilişki vardır Çalışmamızda Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı arşivine ait 01 Ocak 2003 –31 aralık 2013 tarihleri arasında tanı almış 157 MM olgusunun dökümü yapılarakprognostik faktörleri (Yerleşim yeri, histolojik alt tipler, clark ve breslow evreleri, mitoz sayısı, ülserasyon varlığı, tümorallenfositik yanıt, metastaz bölgeleri ) açısından incelenmiştir. 157 vakanın 80'i erkek(%51), 77'si kadın(%49) şeklindeydi. Ortalama yaş 62.61 olarak belirlendi. Vakaların 15'imukozalmelanom, 3'ü oküler melanom ve 123'ü ise kutanözmelanom vakasıdır.123 kutanözmelanom vakasının 66'sı (%53.65) kadın, 57'si (%46.35) erkekti. Yerleşim yerleri; baş boyun 49(%39.83), alt ekstremite 41(%33.33),üst ekstemite 14(%11.38), gövde 13(%10.56) ve lokalizasyonu belli olmayan 6(%4.90) vakadır.Kadınlarda %36.36 ve erkeklerde %43.85 olmak üzere her iki cinsiyet için de baş-boyun bölgesinin en sık görülen yerleşim yeridir. Kadınlardaki vakaların %34.84'ü alt ekstremitede, %13.63'ü gövdede, %9.09'u üst ekstremitede tespit edildi. Erkeklerdeki lezyonların ise %31.57'si alt ekstremitede, %14,03'ü üst ekstremitede ve %7.01'i gövdede yer aldığı görüldü.Kutanözmelanom vakalarının histolojik alt tipleri: 65 hasta nodüler MM(%66.32), 11 hasta lentigo MM(%11.22), 9 hasta akrallentiginöz MM(%9.18), 7 hasta yüzeyel yayılan MM(%7.14), 1 hasta balon hücreli MM(%1.02), 2 hasta nevüs zemininden gelişen MM(%2.04), 2 hasta spindle hücreli MM(%2.04), 1 hasta akrallentiginözmelanoma insitu(%1.02) idi.Kutanöz MM vakalarının 44 tanesinde sentinal lenf nodu metastazı mevcuttu. Clarkevrelemesi 6 hasta(%6.31) Clark 1, 5 hasta(%5.26) Clark 2, 13 hasta (%13.68) Clark 3, 42 hasta(%44.21) Clark 4,29 hasta(%30.52) Clark 5 olarak belirlendi.Breslow kalınlığı 0-1mm olan 12(%14.45) vaka, 1.1-2mm olan 10(%12.04) vaka, 2.1-4mm olan 23(%27.71) vaka, 4mm üzerinde kalınlığı olan 41(%45.80) vaka mevcuttu. 65 vakanın tedavi yöntemi biliniyordu. 43 hastada cerrahi tedavi, 21 hastada radyoterapi, 44 hastada kemoterapi, 7 hastada lenf nodudiseksiyonu tedavisi uygulanmıştır. 8'inde satellit, 8'inde mikrosatellit, 1 vakada in-transit metastaz mevcuttur. Sonuç olarak tanı alan olguların sıklıkla ileri evre kalın tümörler olduğu saptanmıştır.Toplumun melanom, risk faktörleri ve korunma yöntemleri açısından bilinçlendirilmesi gerektiği sonucu çıkarılmıştır.
KTÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim dalı'nda 2007-2015 yılları arasında meningiom tanısı alan olguların WHO 2007 sınıflamasına göre değerlendirilmesi
Meningiomlar araknoid membranın en yüzeyel parçasında bulunan 'arachnoid cap' hücrelerinden köken alan santral sinir siteminin en sık görülen primer tümörüdür. Çalışmamızda 2007-2015 yılları arasında KTÜ Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'ında tanı almış meningiom vakaları Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2007 sınıflamasına göre retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Meningiom tanısı almış 325 vakanın 241'i (%74,2) kadın, 84'ü (%25,8) erkektir. Yaş aralığı 13-89 arasında değişmekte olup ortalama yaş 55,3'tür. En sık görülen tümör lokalizasyonları serebral konveksite (%68), spinal bölge (%9,8) ve parasagital bölgedir (%6,7). Histolojik alt tiplerine göre vakalarımızın 136'sı (%43) meningoteyal, 63'ü (%19,9) fibroblastik ve 37'si (%11,7) transizyonel meningiomdur. Vakaların 35'inin (%11,1) atipik ve 3'nün (0,9) anaplastik histolojik alt tipe sahip olduğu saptanmıştır. WHO 2007 sınıflamasına göre vakalarımızın %87,7'sinin Grade I meningiom, %11,1'nin Grade II meningiom ve %1,2'sinin Grade III meningiom olduğu görülmüştür. Grade II meningiomların %30,6'sında ve Grade III meningiomların %75'inde beyin invazyonu izlenmiştir. Erkeklerde beyin invazyonun daha fazla olduğu saptanmıştır. Ki-67 proliferasyon indeksi ortalama değeri, grade I meningiomlarda %3,34, grade II meningiomlarda %7,54 ve grade III meningiomlarda %27,5 bulunmuştur ve grade I ile grade II meningiomlar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmıştır. Meningiomların majör komplikasyonlarından biri olan nüks vakalarımızın on ikisinde görülürken iki vaka Grade II ve Grade III meningioma progrese olmuştur. Grade II meningiomlarda grade I meningiomlara kıyasla daha fazla nüks izlenmiştir. Genelde iyi prognoza sahip olan meningiomlarda tümör derecesi yükseldikçe mortalite oranları da artmaktadır. Sağ kalım açısından Grade II ve Grade III meningiom tanısı almış hastalarımızın hepsinin hayatta olduğu görülmüştür. Sonuç olarak, bu çalışma mevcut istatistiksel verileri ile gelecekteki çalışmalara kaynak teşkil edecektir.
Kolon adenokarsinom olgularında mikrosatellit instabilitenin klinikopatolojik veriler ile karşılaştırılması
Kolorektal kanserler her iki cinsiyette görülme sıklığı açısından üçüncü sırada, kansere bağlı ölümlerde ikinci sırada yer almaktadır. Kolorektal kanserlerin %12- 15'i mikrosatellit instabilite (MSI) yolağından gelişir ve %2-5'i herediter geçişli tümörlerdir. Bu yol MLH-1, PMS-2 ve MSH-6, MSH-2 gibi DNA hatalı eşleşme tamir genlerinin üretimini kapsar. Çalışmamızda, 2014-2016 yılları arasında KTÜ Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı almış, takip ve tedavi protokolleri bilinen, karsinom nedeniyle kalın barsak rezeksiyonu yapılan toplam 116 olguda klinikopatolojik özelliklerin dağılımını ve kolorektal karsinogenezde mikrosatellit instabilite yolağında yer alan DNA tamir genlerinden MLH-1, PMS-2, MSH-2 ve MSH-6'nın immünhistokimyasal olarak boyanmasının klinikopatolojik parametreler ile arasındaki ilişkisini araştırdık. Tüm olgular retrospektif olarak taranarak yaş, cinsiyet, tümör çapı, histolojik greyd, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, uzak metastaz, lokalizasyon, tümör sınırları, kirli nekroz, tümör infiltre eden lenfositler, Crohn-benzeri lenfositik yanıt, müsinöz ve medüller diferansiasyon, tümöral tomurcuklanma, klinik evre, patolojik tümör evresi ve lenf nodu metastazı açısından değerlendirildi. Ayrıca tüm olgulardan hazırlanan tümör bloklarına immünhistokimyasal olarak uygulanan MLH-1, PMS-2, MSH-2 ve MSH-6 antikorları retrospektif olarak değerlendirildi. Çalışmamızda MMR protein ekspresyonu kaybı ile sağ kolon lokalizasyonu, büyük tümör çapı, ekspansif sınırlar, yüksek greyd tümör histolojisi, tümör infiltre eden lenfosit varlığı arasında pozitif korelasyon saptanmıştır. Genellikle mikrosatellit instabilite içeren tümörlerdeki klinikopatolojik özellikler ile immünhistokimyasal belirleyiciler arasında anlamlı ilişki görülmüştür. Bu bulgu MSI açısından kuvvetli şüphe doğurmuştur. Ancak bulgularımız moleküler çalışmalar ile desteklenmelidir.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi tıbbi patoloji anabilim dalı'nda 2008 – 2014 yılları arasında tanı alan nodal/ ekstranodal lenfoma olgularının Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2008 sınıflamasına göre değerlendirilmesi
Lenfomalar genel olarak Hodgkin ve non-Hodgkin lenfoma olmak üzere iki ana gruba ayrılmaktadır. Non-Hodgkin lenfomalar da kendi arasında B hücreli ve T-NK hücreli olarak iki grupta toplanmaktadır. Çalışmamızda 1 Ocak 2008- 31 Aralık 2014 tarihleri arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı' nda tanı almış nodal/ ekstranodal lenfoma olguları Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2008 sınıflamasına göre retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Araştırmamızda lenfomalar histolojik olarak matür B hücreli neoplaziler, matür T- NK hücreli neoplaziler, Hodgkin lenfoma ve histiyositik ve dendritik hücreli neoplaziler olarak dört gruba ve her grup da kendi içinde alt gruplara ayrılmaktadır. Çalışmamızdaki 1136 lenfoid neoplazi olgusunun çoğunluğunu (%79,2) matür B hücreli neoplaziler oluşturmaktadır. Tüm lenfoid neoplaziler arasında ilk üç sırayı 253 vaka ile büyük B hücreli lenfomalar (%22,3), 252 vaka ile plazma hücreli miyelom (%22,2) ve 230 vaka ile kronik lenfositik lösemi/ küçük lenfositik lenfoma (%20,2) almaktadır. Folliküler lenfoma yüzdesi (lenfoid neoplazilerin %2,6' sı) Avrupa ve Amerika' ya göre daha düşük olarak saptanmıştır. Matür T- NK lenfoid neoplaziler içerisinde en sık mikozis fungoides izlenmiştir (66 vaka, lenfoid neoplazilerin %5,8' i). Çalışmaya dahil edilen lenfoid neoplazilerin %62,1' i erkek, %37,9' u kadın olarak saptanmıştır. Ayrı gruplar olan B hücreli lenfomalar, NK-T hücreli lenfomalar ve Hodgkin lenfomada da erkek baskınlığı izlenmiştir. Nodal olarak saptanan B ve T-NK hücreli lenfoma ile Hodgkin lenfoma vakaları en sık boyun lenf nodundan tanı almıştır. Ekstranodal bölgelerden tanı alan 216 vaka içinde en sık gastrointestinal sistemden (GİS) tanı alan hastalar mevcuttur (55 vaka, %24,5). GİS' ten sonra ikinci sırayı Waldeyer halkası (52 vaka, %24) almaktadır. Sonuç olarak çalışmamızda lenfoid neoplaziler arasında en sık B hücreli lenfomalar ve B hücreli lenfomalar arasında da en sık büyük B hücreli lenfoma saptanmıştır. Elde edilen sonuçlar, bundan sonraki çalışmalar için kaynak teşkil edecektir.
The evaluation of the relationship between the presence of retraction artifact and lymphovascular invasion, lymph node metastasis, other prognostic parameters in breast carcinoma
Invasive breast cancers are the most common cause of death among women in our country as well as in all the world. The cause of death from breast cancer is usually metastasis. Determination of the metastatic potential of the tumor is the most important factor that guides treatment. The assessment of the lymphatic spread in the tumor is useful particularly in predicting the risk of metastasis. Since retraction artifact can be seen in the early stage of lymphatic spread, this phenomenon may have a prognostic value and predict the likelihood of metastasis. We investigated the relationship between retraction artifact and other clinicopathologic parameters (especially lymphovascular invasion and nodal metastasis) in a total of 191 cases diagnosed with invasive ductal carcinoma based on the materials obtained by modified radical mastectomy in Department of Pathology, Faculty of Medicine, Karadeniz Technical University between 2010 and 2015. All cases were retrospectively evaluated in terms of age, gender, tumor location, tumor diameter, multicentricity, histological grading, nuclear grading, presence of an in situ component, lymphovascular invasion, hormone receptor status, distant metastasis, pathological tumor stage, and lymph node metastasis. Moreover, we classified retraction artifact in the tumor blocks prepared from all cases by 4 points. We considered that 2 and above were significant. In our study, there was a positive correlation between the presence of retraction artifact and histologic grade, presence of an in situ component, pathological tumor stage, lymphovascular invasion and lymph node metastasis. Our study may be a clue to a better understanding of the mechanisms of lymphangiogenesis in breast cancer. However, our findings should be supported by immunohistochemical and molecular studies.
Endometrial karsinomların histopatolojik ve nükleer morfometrik özellikleri
ÖZETEndometrial karsinom kadın genital sisteminde en sık gözlenen jinekolojik malignitedir. Endometrial karsinomlarda hastalığın seyrini belirleme ve tedavisini planlamada bazı prognostik faktörler tespit edilmi?tir. Histolojik grade'leme prognostik faktörler arasında yer alan en önemli parametrelerden birisidir. Histolojik grade'leme için FIGO'nun önerdiği yapısal ve nükleer özelliklerin her ikisini de kombine eden bir sistem kullanılmaktadır. Son yıllarda, yapısal ve nükleer grade belirlenirken subjektif değerlendirmeyi en aza indirmek ve prognozu belirleyen daha objektif faktörlerbulabilmek için kantitatif morfometrik ölçümlere dayalı yöntemler denenmektedir. Bu çalı?mada, endometrioid tip karsinomların klinik, histopatolojik özellikleri yanı sıra bilgisayar destekli görüntü analiz sistemi kullanılarak tümör hücre nükleuslarının morfometrik ölçümleri değerlendirilmi?tir. Nükleer grade, yapısal grade, son histolojik grade ve morfometrik ölçüm sonuçlarının her bir prognostik faktör ve birbirleri ile olan ili?kilerinin ara?tırılması amaçlanmı?tır. Çalı?maya, 2001-2011 yılları arasında, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan 50 adet endometrioid subtipte endometrial karsinom olgusu dahil edilmi?tir. Tüm olguların klinik verileri hasta dosyalarından temin edilmi?tir. Olgulara ait preparatlar, klinik ve patolojik tanıları bilinmeksizin tekrar incelenmi? ve aynı patolog tarafından prognostik faktörler tekrar belirlenmi?tir. Her olgu için karsinom alanlarına ait keskin dı? sınırlara sahip 50 hücre nükleusu seçilerek mikroskopik görüntüleri bilgisayara aktarılmı? ve görüntü analiz programı ile aynı alanlarda nükleer alan, en uzun çap, en kısa çap, nükleus çevresi otomatik olarak ölçülmü?tür. Normal dağılım gösteren sürekli deği?kenlerin iki grup kar?ıla?tırmasında iki ortalama arasındaki farkın önemlilik testi, normal dağılım göstermeyen deği?kenlerin iki grup kar?ıla?tırmalarında Mann WhitneyU testi kullanılmı?tır. Kategorik deği?kenlerin grup kar?ıla?tırmalarında Pearson ki-kare ve Fisher kesin ki-kare testleri kullanılmı?tır. Ölçüm deği?kenleri arasındaki ili?kiye korelasyon analizi ile bakılmı?tır. Olguların nükleer gradeleri ile myometrial invazyon derinliği, servikal invazyon ve lenfovasküler bo?luk invazyonu arasında anlamlı ili?ki saptanmı?tır. Olguların yapısal ve son histolojik grade'leri, skuamöz diferansiyasyon varlığı, myometrial invazyon derinliği ve lenfovasküler bo?luk invazyonu ile ili?kili olarak gözlemlenmi?tir. MNA (ortalama nükleer alan), ML (ortalama uzun çap) ve MC (ortalama nükleer çevre) değerleri ile olguların yapısal ve son histolojik grade'leri arasında istatistiksel olarak anlamlı ili?ki saptanmı?tır. MNA, ML, MC ve MW(ortalama kısa çap) değerleri ile diğer prognostik faktörler ve nükleer grade arasında anlamlı ili?ki saptanmamı?tır. Sonuç olarak, zaman alıcı ve pratik olmayan nükleer morfometrik değerlendirmenin subjektif olarak belirlenen nükleer grade'leme sistemine göre üstünlük sağlamadığı ortaya konulmu?tur. Ancak, daha geni? olgu serilerinde yapılacak olan ve ek yöntemlerin de kullanıldığı ayrıntılı morfometrik çalı?malar ile farklı sonuçlar elde edilebilir.Anahtar kelimeler: Endometrioid adenokarsinom, histolojik grade, nükleer morfometri
Benign meme dokularından, invaziv duktal ve invaziv lobüler karsinomların ayrımında MAGE-A11 immünreaktivitesinin yeri
Meme kanseri kadınlarda en sık görülen malign tümördür ve kadınlarda görülen tüm kanserlerin %22'sini oluşturmaktadır. Mortalite riski %18 olup akciğer karsinomundan sonra ikinci sırada yer alır. Görüntüleme yöntemleri, sitolojik örneklemeler ve iğne biyopsi örnekleri radikal cerrahiler öncesinde fayda sağlamaktadır. Meme karsinomları farklı histopatolojik özelliklergösterirler. Bunun nedeni tümörün genetik özelliklerinde aranmaya başlanmış ve tümörlerde gen ekspresyon paternleri ile ilgili araştırmalar artmıştır.Melanom ilişkili antijen (MAGE) ailesi sitotoksik T lenfosit olarak tanımlanan bir dizi antijenden oluşur. MAGE–A11, malign melanom, meme ve akciğer kanseri gibi tümörlerde salınır. Biz de çalışmamızda normal meme dokusunda ve invaziv duktal ileinvaziv lobüler karsinomlarda MAGE–A11 salınımını araştırdık. Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı arşivinden, 50'şer adet normal meme dokusu, invaziv duktal karsinom ve invaziv lobüler karsinom olgusu olmak üzere toplam 150 olgu değerlendirmeye alındı. Örneklere immünohistokimyasal olarak MAGE–A11 uygulandı ve 50 normal meme dokusunun 33'ünde (%66), 50 invaziv duktal karsinomun 45'inde (%90) ve 50 invaziv lobüler karsinomun 35'inde (%70) pozitif boyanma bulundu. Normal meme dokusu ile malign lezyonlar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p>0,05). Ancak İnvaziv duktal karsinomun, invaziv lobüler karsinoma oranla daha yüksek bir oranda MAGE–A11 ile boyandığı tespit edildi (p<0,05). Sonuç olarak; MAGE–A11 salınımı normal meme dokusu ile malign lezyonların ayrımında bir yarar sağlamamaktadır. Ancak Invaziv duktal karsinomda daha fazla salgılanan MAGE–A11'inİnvaziv lobüler karsinomdan ayrımında yarar sağlayabileceği kanısına varıldı.
Kronik viral hepatit olgularında histolojik aktivite indekslerinin değerlendirilmesi
Dünyada, 240 milyondan fazla kronik B viral hepatit ve yaklaşık 150 milyon kronik C viral hepatit olgusu olduğu ve her yıl yaklaşık 600.000 kişinin hepatit B'ye, 350.000'den fazla kişinin de hepatit C'ye bağlı karaciğer hastalığından öldüğü bilinmektedir. Türkiye, genel nüfusu içinde hepatit B prevalansının yüksek, anti-HCV prevalansının orta düzeyde olduğu ülkelerden biridir. Yeni antiviral ilaçlar ve karaciğer transplantasyonu gibi tedavi seçeneklerinin gelişmesiyle tedaviden yarar görebilecek hastaların belirlenmesi ve tedaviye yanıtlarının değerlendirilmesi amacıyla karaciğer biyopsilerinin kullanımı artmıştır. Karaciğer ince iğne biyopsilerinin mikroskopik değerlendirmesi, başta kronik viral hepatitler olmak üzere tüm non-neoplastik karaciğer hastalıklarında doku tanısının konulması yanı sıra karaciğerdeki nekroinflamasyon ve fibrozis derecesinin belirlenmesi ile tedaviye rehberlik eder. Sistematik bir metodoloji ve terminoloji sağlamak amacıyla önerilen ilk yöntem olan Knodell histolojik aktivite indeksi, kronik hepatit histopatolojisinin anlaşılmasını sağlamış; ancak tekrarlanabilirlik tartışmasını da beraberinde getirmiştir. İzleyen yıllarda, Ishak sistemi, Knodell sisteminin; Batts-Ludwig sistemi ise Scheuer sisteminin modifikasyonları olarak geliştirilmiştir. Kronik viral hepatit olgularında karaciğer iğne biyopsilerinin skorlaması yarı sayısal bir işlemdir. Lezyonlara verilen skorlar, her ne kadar sayılar ile ifade edilseler de, aslında objektif ölçümlere değil, histopatolojik özelliklerin subjektif değerlendirmesine dayanır. Bunun doğal bir sonucu olarak izlenen lezyonlar aynı olsa da, subjektif değerlendirmeler sayısal olarak ifade edildiğinde verilen skorlar, değerlendiren kişinin deneyim ve yorumuna göre gözlemciler arasında ve aynı gözlemcinin değişik zamanlardaki değerlendirmelerinde farklılık gösterebilir. Kronik viral hepatit olgularında histolojik aktivite indekslerinin karşılaştırılması amacıyla yürüttüğümüz bu çalışmada, Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda; 2007-2011 yılları arasında kronik viral hepatit tanısı almış olan 408 iğne biyopsi materyali Knodell, Ishak ve Metavir sistemleri kullanılarak üç Tıbbi Patoloji tıpta uzmanlık öğrencisi tarafından tekrar skorlanmış; tek gözlemci uyumu ve gözlemciler arası uyum sorgulanmıştır. Knodell, Ishak ve Metavir sistemleri ile elde edilen verilerin tek gözlemci uyumu ağırlıklı kappa (k) testi ile; gözlemciler arası uyum ise Kendall W testi ile değerlendirilmiştir. Tek gözlemci uyumu ve gözlemciler arası uyum yönünden her üç sistemde de istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sistemler farklı olsa da kullanılan parametreler benzerlik gösterir ve elde edilen skorlar bu parametrelerin yorumlanmasına dayanır. Bu çalışmada her iki gözlem turunda tek gözlemci uyum düzeyinin yüksek olması ve gözlemciler arasında uyum bulunması; gözlemcilerin aynı bölümde eğitim almalarından, gözlem öncesinde kullanılan sistemleri ve parametreleri birlikte tartışmış ve skorlama kriterlerinde fikir birliğine varmış olmalarından kaynaklanmış olabilir.
Tiroid karsinomu olgularında ince iğne aspirasyonu bulguları
Tiroid kanseri en yaygın endokrin malignitedir. Tiroid karsinomlarının insidansı zamanla artarken, erken tanı ve tedavideki yenilikler ile mortalite oranı azalmaktadır. Bu karsinomların tanısında en yaygın ilk girişimsel işlem, ince iğne aspirasyon sitolojisidir. İnce iğne aspirasyon sitolojisi gereksiz cerrahiyi azaltırken, malign nodülü olan hastaların klinik müdahalesi için de hızlı ve doğru bir şekilde triyaj yapılmasını sağlar. Bethesda Sistemi, klinisyen ile patolog arasındaki iletişimin anlaşılır olması için tiroid ince iğne aspirasyon sitoloji raporunun genel bir tanı kategorisi ile başlamasını önermektedir. Bülent Ecevit Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarında; 2000-2013 yılları arasında tiroid karsinomu tanısı almış 142 olgudan preoperatif dönemde ince iğne aspirasyonu uygulanmış 93'ü çalışmaya dahil edilmiştir. Yaş, cinsiyet, sitopatoloji tanıları, tümör tipi, tümörün boyutu, tümör odak sayısı, cerrahi sınır özellikleri, karsinoma eşlik eden komponent, var ise lenf nodu disseksiyonu ve ilk rezeksiyon tipi değerlendirme kapsamına alınmıştır. Sitopatoloji preparatları gözlemci tarafından önceki tanıları dikkate alınmadan yeniden taranarak Bethesda Sistemine göre altı grupta sınıflandırılmıştır. Çalışmamızda, sitopatoloji raporlarındaki tanılar ile gözlemci tarafından verilen tanılar arasındaki fark ve/veya uyumsuzluk sorgulanmıştır. Bununla beraber folliküler patern gösteren karsinomların sitopatoloji tanıları ile gözlemci tarafından verilen tanıları arasındaki fark ve/veya uyumsuzluk da sorgulanmıştır. İstatistiksel değerlendirme SPSS v. 18.0 (SPSS Inc., Chicago, IL, USA) programı kullanılarak yapıldı. Sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler ortalama±standart sapma, kategorik yapıdaki veriler ise sayı ve yüzde olarak ifade edildi. Kategorik yapıdaki değişkenler bakımından gruplar arasındaki farklılıklar ve değişkenler arasındaki ilişkiler Ki-kare testi ile incelendi. Sitopatoloji raporlarından elde edilen tanılar ile gözlemci tarafından verilen sitopatoloji tanıları arasındaki farklılık, Genelleştirilmiş Tahmin Eşitlikleri (GEE) yöntemi ile bu tanılar arasındaki uyum ise Kappa analizi ile değerlendirildi ve p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Çalışmamızda iki grup arasındaki fark (p=0.522) anlamlı bulunmazken, gruplar arasında orta derecede uyum saptanmıştır (kappa=0.493). Folliküler patern gösteren karsinom olgularında ise iki grup arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmazken (p=0.560); orta derecede uyum gözlenmiştir (kappa=0.555). 'Önemi Belirsiz Atipi', 'Folliküler Neoplazi/Folliküler Neoplazi Şüphesi' ve 'Malignite Şüphesi' tanıları arasındaki oransal farklılığın tecrübeleri farklı patologlar tarafından atipik özelliklerin, nükleer değişikliklerin ve yapısal dizilimlerin farklı yorumlanmasına bağlanabileceği düşüncesindeyiz.
Klasik tip kaposi sarkomu olgularında klinikopatolojik özellikler
Kaposi sarkomu, Kaposi sarkomu herpes virüs/insan herpes virüs-8 infeksiyonu ile ilişkili olan düşük dereceli bir vasküler tümördür. Klasik, endemik, iyatrojenik ve AIDS-ilişkili Kaposi sarkomu olmak üzere dört farklı epidemiyolojik formdan oluşmaktadır. Kaposi sarkomunda tümörün progresyonu yama, plak ve nodül evrelerini oluşturur. Olağan, lenfanjiektatik, lenfanjiom benzeri, büllöz, kavernöz hemanjiom benzeri, anaplastik, telenjiektatik, hiperkeratotik, mikronodüler, keloidal, intravasküler, pyojenik granülom benzeri Kaposi sarkomu gibi çok sayıda histopatolojik alt tipi tanımlanmıştır. Bu çalışmada 2001-2013 yılları arasında Bülent Ecevit Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda tanı alan 78 hastaya ait 148 Klasik Kaposi sarkomu lezyonu, retrospektif olarak klinik ve histopatolojik özellikleri açısından incelenmiştir. Değerlendirilen parametreler ile tümörün evresi ve histolojik alt tipler arasındaki ilişki araştırılmıştır. Olgulara ait klinik bilgiler hasta dosyalarından, histopatolojik parametreler ise patolojik arşiv materyallerinin tek gözlemci patolog tarafından incelenmesi sonucunda elde edilmiştir. İstatistiksel değerlendirmede sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler ortalama±standart sapma, kategorik yapıdaki veriler ise sayı ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Çalışmamızda olağan tip Kaposi sarkomunun en sık görülen histopatolojik alt tip olduğu belirlenmiştir. Eritrosit ekstravazasyonu, hücresel atipi ve promontuvar belirti ile tümörün histolojik evresi arasında anlamlı ilişki saptanmıştır. Hücresel atipi ve mitotik aktivitenin anaplastik tip Kaposi sarkomu olgularında, epidermiste vezikül/bül oluşumu ile dermal ödemin ise lenfödematöz alt tiplerde daha sık görüldüğü gözlenmiştir. Sonuç olarak Kaposi sarkomunda histopatolojik alt tipler oldukça farklı morfolojik özellikler sergileyebilir ve ayırıcı tanı açısından zorluklara neden olabilir. Tümör ve çevre doku ile ilişkili bazı özelliklerin belirli histopatolojik alt tiplerde yoğunlaşması, Kaposi sarkomunda histopatolojik alt tiplerin gelişiminde farklı patogenetik mekanizmaların etkili olabileceğini düşündürmüştür. Anahtar kelimeler: Kaposi sarkomu, klasik Kaposi sarkomu, klinikopatolojik özellikler
Kolorektal karsinomlarda ve adenomlarda IMP3, galektin4, C-erbB2 salınımının tanısal değeri ve prognostik faktörler ile ilişkisi
Kolorektal karsinomlar, yüksek mortalite ve morbidite nedeni olup dünyada ve ülkemizde sık görülmektedir. Kolorektal karsinogenezde son yıllarda üzerinde çok durulan temel mekanizma adenom-karsinom sekansıdır. Ancak her adenomdan karsinom gelişmemektedir. Kolorektal karsinomların prognozunda birçok faktör etkilidir. En önemli prognostik parametre TNM evrelemesidir. Bir diğeri lenf nodu metastazıdır. Bu çalışmada kolorektal karsinomlarda yeni immün belirteçler olan İMP3, Galektin4 ve C-erbB2?nin salınımını ve prognostik faktörlerle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmamıza Patoloji arşivinden rastgele seçilen 30 adet kolorektal adenokarsinom (10 iyi diferansiye, 10 orta derecede diferansiye, 10 az diferansiye), 30 adet kolon adenomu (10 tübüler, 10 villöz, 10 tübülovillöz) ve 10 normal kolon mukozası alındı. İMP3, Galektin 4 ve C-erbB2 ile boyanan olgularda boyanma yaygınlığı ve şiddetinin tanisal değeri ile evre ve lenf nodu metastazı ilişkisi araştırıldı. İMP3 ve Galektin 4 ile normal mukoza-adenom, normal mukoza-karsinom arasında anlamlı ilişki gözlenirken (p<0.05) lenf nodu metastazı, evre ile anlamlı ilişki bulunmadı (p>0.05). İMP3 boyanma şiddeti ile adenom-karsinom grupları arasında ve villöz adenomlarla diğer adenom grupları arasında anlamlı ilişki bulundu (p<0.05). İMP3 boyanma şiddetinde karsinomların diferansiyasyon dereceleri arasında istatistiksel anlamlılık bulunmadı (p>0.05). Galektin 4 ile boyanma şiddetinin karsinomlarda diferansiyasyon derecesi azaldıkça anlamlı olarak azaldığı görüldü ancak adenom-karsinom grupları arasında anlamlı ilişki izlenmedi (p>0.05). C-erbB2 membranöz boyanmadığından olgular ve prognostik faktörlerle olan ilişkisi değerlendirilmedi Sonuç olarak, İMP3?ün ve kısmen Galektin-4?ün tanıda kullanılabileceği ancak bu belirteçlerle lenf nodu metastazı ve evre arasında ilişkinin anlamlı olmadığı görüldü. Anahtar Kelimeler: Kolorektal karsinom, İMP3, Galektin-4, C-erbB2, prognostik faktör
Kolon adenokarsinomlarında STAT3, BCL-XL VE MMP-2 P proteinlerinin salınımının tanısal değeri ve prognostik faktörler ile ilişkisi
Kolon adenokarsinomları gastrointestinal sistemin en yaygın malignitesi olupkolorektal malignitelerin %98?ini oluşturmaktadır. Prognozda önemli olan birçok faktör tanımlanmıştır. Tümörün histolojik evresi ve derecesi, lenf düğümü metastazı, DNA ploidisi prognostik faktörler arasında sayılabilir.Çalışmamızda kolon adenokarsinomlarında STAT3, Bcl-xL ve MMP-2?nin salınımı ve bunların prognostik faktörlerle ilişkisini belirlemeyi amaçladık. Çalışmaya Anabilim Dalımız arşivinden rastgele seçilen 45 kolon adenokarsinomu(15 iyi diferansiye, 15 orta derecede diferansiye, 15 az diferansiye)ve 15 normal kolon mukozası örneği alındı. Kesitlere immünohistokimyasal olarak STAT3, Bcl-xL ve MMP-2 uygulanarak tümörün diferansiasyon derecesi arasındaki farklılıklar ile prognostik faktörler arasındaki ilişki araştırıldı. STAT3 boyanma şiddeti ve yaygınlığı normal mukoza ve karsinom grubu arasında anlamlı farklılık gösterirken (p<0.05) Bcl- xL?de farklılık bulunmadı (p>0,05).STAT3 yaygınlığı ile diferansiasyon dereceleri arasında anlamlı farklılık bulundu (p<0.05).STAT3 yaygınlığı ve şiddeti ile tümör çapı ve lenf düğümü metastazı arasında farklılık bulunmadı (p>0.05). Bcl-xL yaygınlık ve şiddeti ile tümörün diferansiasyonu, lenf düğümü metastazı ve tümör çapı arasındaki ilişki anlamsızdı (p>0.05). MMP-2 şiddeti normal mukoza ile karsinom grubu arasında ve karsinomun diferansiasyon dereceleri arasında anlamlı farklılık gösterdi(p<0.05). MMP-2 yaygınlığı ile tümör çapı arasında ters korelasyon bulundu(r=-0,318). Sonuç olarak; STAT3 salınımı normal mukoza ile karsinom grubu arasında ve karsinomların diferansiasyon derecelerinde farklılık gösterirken aynı ilişki Bcl-xL?de görülmedi. MMP-2 yaygınlığında normal mukoza ile karsinom grubu arasında ve karsinomun diferansiasyon dereceleri arasında farklılık görülmezken şiddet yönünden anlamlı farklılıklar görüldü. Her üç belirteç ile lenf düğümü metastazı ve tümör çapı ilişkisinde sadece MMP-2 yaygınlığı ile tümör çapı arasında ters bir korelasyon izlenmiş olup diğer belirteçlerde anlamlı bir fark bulunmadı. Anahtar Kelimeler: Kolon adenokarsinom, STAT3, Bcl-xL, MMP-2, prognostik faktör
Meme tümörlerinde bazal fenotipin morfolojik, immunhistokimyasal özellikleri ve prognostik faktörler ile ilişkisi
Kadınlarda en sık görülen tümör grubunu oluşturan meme karsinomları son yıllarda gen ekspresyon profillerine göre moleküler düzeyde sınıflandırılmaya çalışılmaktadır. Morfolojik ve immunhistokimyasal bulguları ile kötü prognostik özellikleri ve spesifik tedavi seçeneklerinin olmaması göz önünde bulundurulduğunda, `bazal-benzeri' meme karsinomları, tüm meme kanserleri içerisinde ön plana çıkmaktadır.Bu çalışmada, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalında son 4 yıl içerisinde tanı almış toplam 500 meme karsinomu olgusu incelenmiştir. Amacımız, bu olgular içerisinde bazal benzeri meme karsinomunun sıklığını, patolojik prognostik faktörler ile ilişkisini, morfolojik özelliklerini ve bu morfolojik özelliklerin hangi oranda bazal benzeri fenotipi tahmin etmede yol gösterici olduğunu araştırmaktır. Bu amaçla, tüm tümör olgularının histopatolojik prognostik özellikleri (hasta yaşı, tümör boyutu, lenf bezi metastazı durumu, meme başı, deri, fasya invazyonu, histolojik tümör tipi ve histolojik derece), yapısal morfolojik özellikleri (santral skar, santral nekroz, coğrafik nekroz, stromal lenfositik yanıt, karsinoma in situ varlığı, tümörün infiltrasyon paterni, tübül gland oluşumu ve mitoz sayısı) ve sitolojik özellikleri (nükleol belirginliği, kromatin paterni, nükleer pleomorfizm, sitoplazma miktarı) incelenmiştir. Ayrıca tüm olgulara ait seçilmiş tümör bloklarında immunhistokimyasal olarak, SK14, SK5/6, vimentin, EGFR ekspresyonları ve FISH metodu ile Her-neu2 gen amplifikasyonları değerlendirilmiştir.Üçlü negatif tümörlerde, SK5/6 ve/veya EGFR pozitifliği ile ?bazal benzeri meme karsinomu? olarak sınıflandırılan olgularımızın, %9.4'ü bu tanıma göre bazal benzeri meme karsinomu olarak değerlendirilmiştir. Bu olgularda en sık görülen histolojik tipin invaziv duktal karsinom olduğu saptanmış olup, medüller ve metaplastik karsinomların da bazal benzeri fenotip gösterebildikleri dikkati çekmiştir. Tümörlerde sık mitoz varlığı, tübül ve nükleer derece yüksekliği, santral-coğrafik nekroz varlığı, iter tarzda büyüme paterni, orta-şiddetli stromal lenfositik yanıt varlığı, karsinoma in situ saptanmaması, belirgin nükleol ve veziküler kromatin paterni, bazal benzeri meme karsinomunu destekleyen morfolojik özellikler olarak belirlenmiştir. Bazal benzeri meme karsinomlarının, bazal dışı karsinomlara göre, daha erken yaşta görüldüğü ve hepsinin histolojik derecesinin 3 olduğu saptanmıştır. Tümör boyutu, lenf bezi metastazı, meme başı, deri ve fasya invazyonu açısından bazal dışı meme karsinomları ile aralarında fark bulunmamıştır.İmmünhistokimyasal olarak, sitokeratin 14 ve vimentin pozitifliğinin bazal benzeri meme karsinomu tanısını destekleyebilecek belirteçler olarak kullanılabileceği sonucuna varılmıştır.Çalışmamızda, bazal benzeri meme karsinomlarının morfolojik ve immünhistokimyasal özellikleri açısından en çok benzediği grubun SK5/6 ve EGFR ekspresyonu göstermeyen üçlü negatif tümörler olduğu görülmüştür. Buna karşın, hormon reseptörü pozitif olan tümörler ile aralarındaki fark her iki açıdan da oldukça çarpıcıdır.Sonuç olarak, bu çalışmada bazal benzeri meme karsinomları için karakteristik olmayan ancak tanıda yol gösterici olan bir grup morfolojik özellik izlenmiştir. Bu özellikleri gösteren tümörlerde, CK14 ve vimentini de içerecek şekilde birden fazla bazal belirteç kullanılarak immunhistokimyasal inceleme yapılmasının tanıyı kesinleştirmede yardımcı olacağı düşünülmüştür.
Reaktif mezotel hiperplazisi, malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomu ayırıcı tanısında GLUT-1 ve KOC'un yeri
Malign mezotelyoma, başta plevra olmak üzere serozal yüzeyleri döşeyen mezotel hücrelerinden gelişen, oldukça kötü seyirli primer malign tümördür. Malign mezotelyomanın çok çeşitli histolojik paternler gösterebilmesi ve sitomorfolojik özelliklerinin oldukça geniş olması nedeniyle, akciğer adenokarsinomları ve bazen benign mezotelyal proliferasyonlar ile ayırıcı tanı problemleri yaşanmaktadır. İmmünohistokimyasal inceleme bu ayrım için en yardımcı yöntemdir. Çalışmamızda reaktif mezotel hiperplazisi, malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomu ayırıcı tanısında glikoz taşıyıcı izoform-1 (GLUT-1) ve K homolog zincir içeren protein (KOC) belirleyicilerinin taşıdığı değeri belirlemeyi amaçladık.Çalışmamız için Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı arşivinden 30 malign mezotelyoma, 30 akciğer adenokarsinomu ve 30 reaktif mezotel hiperplazisi örneği seçildi. Bu örneklere immünohistokimyasal olarak GLUT-1 ve KOC belirleyicileri uygulanarak ayırıcı tanıdaki yerleri incelendi.GLUT-1 ile malign mezotelyoma olgularının % 80'inin, adenokarsinom olgularının % 83.3'ünün ve reaktif mezotel hiperplazisi olgularının % 6.6'sının pozitiflik gösterdiği saptandı. KOC pozitifliği ise malign mezotelyoma olgularının% 83.3'ünde, akciğer adenokarsinomu olgularının % 76.6'sında ve reaktif mezotel hiperplazisi olgularının % 46.6'sında bulundu.GLUT-1'in boyanma yaygınlığı ve şiddeti açısından, malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomu olguları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamazken, bu grupların reaktif mezotel hiperplazisi olgularıyla karşılaştırılmasındafarkın anlamlı olduğu görüldü. Aynı şekilde bu üç grup arasında KOC'un boyanma yaygınlığı ve şiddetikarşılaştırıldığında GLUT-1 ile benzer sonuçlar bulundu.Sonuç olarak; GLUT-1 ve KOC belirleyicilerinin, malign mezotelyoma ile akciğer adenokarsinomu ayrımında faydalı olmadığı, ancak reaktif mezotel hiperplazisinden, malign mezotelyoma ve akciğer adenokarsinomunun ayrımında büyük yarar sağlayabileceği kanısına varıldı.
İnvaziv meme karsinomu olgularının cerbb2 skorunun farklı antikorlarla incelenmesi ve sonuçlarının karşılaştırılması
DESTINY-Breast04 faz 3 çalışması ile HER2-low meme kanseri olgularına HER2-spesifik tedavinin uygulanması gündeme gelmiş, bu popülasyonun belirlenmesinde patolojik inceleme önem kazanmıştır. HER2 skoru belirlenmesinde gözlemciler arası ve farklı antikorlar arası uyum merak konusudur. Bu çalışmada 116 adet invaziv meme kanseri olgusundan oluşan bir kohort oluşturulmuş, tüm olgular Dako A0485 ve Ventana Pathway 4B5 ile boyanmıştır. Beş bağımsız gözlemci tarafından inceleme gerçekleşmiş, sonuçlar in situ hibridizasyon sonuçları ile beraber değerlendirilmiştir. Gözlemciler arası uyum (Kappa) Ventana 4B5 için 0,62, Dako A0485 için 0,63 saptanmıştır. Uyum skor 3+ ve skor 0 olgularda daha yüksektir. Kitler birbiri ile kıyaslandığında 74 olgu Ventana 4B5 ve Dako A0485 ile aynı sonucu alırken, 37 olguya Dako A0485'te, 5 olguya ise Ventana 4B5'te diğer kitten yüksek skor addedilmiştir. Çalışma, patologların İHK skor 3+ olguları tanımada başarılı olduğunu (Kappa: 0,76-Ventana / 0,78-Dako), ancak skor 1+ ve 2+ (Kappa: 0,59-Ventana / 0,60-Dako) olguları ayırt etmede daha düşük uyuma sahip olduğunu göstermiştir. Benzer şekilde, bu çalışma sonucunda olguların bir İHK kitinde diğerinden daha yüksek veya düşük skor sergileyebileceği kanıtlanmıştır. Sonuç olarak, patologların HER2 İHK konusunda farkındalık geliştirmeleri, laboratuvarda kullanılan kite aşina olmaları ve her olguya HER2-low bağlamında dikkatle yaklaşmaları önerilmektedir.
Kolorektal adenokarsinomlarda mikrosatellit durumunun histopatolojik ve moleküler özelliklerle karşılaştırılması ve sağ kalıma etkisi
Kolorektal karsinom dünya genelinde ve ülkemizde en sık görülen malign tümörler arasındadır. Temel olarak 3 farklı patogenetik yolaktan gelişir. Bunlardan biri olan mikrosatellit instabilite (MSI), DNA yanlış eşleşme onarımı (MMR) genlerindeki sporadik ya da kalıtsal mutasyonlar sonucu oluşur. Kolorektal kanserlerin yaklaşık %15'i bu yolaktan gelişir. MMR defektif kolorektal kanserlerin prognozu daha iyi olup tedavisi mikrosatellit stabil (MSS) olanlara göre daha farklıdır. Ayrıca MMR defektifliği, kalıtsal Lynch Sendromu konusunda aileyi yönlendirme açısından önemlidir. Bu çalışmada, Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2018 ile 2022 yılları arasında kolorektal adenokarsinom tanısı almış 224 olgu seçildi. Olguların H&E boyalı lamları ile MLH-1, PMS-2, MSH-2 ve MSH-6 immünhistokimya lamları arşivden çıkarılarak yeniden incelendi. Hastaların genel özellikleri olan histolojik alt tip, cinsiyet ve yaş, klinikopatolojik bulguları olan pTNM, yerleşim yeri, tümörün en büyük çapı ve polip varlığı, histomorfolojik bulguları olan diferansiasyon, moleküler KRAS, NRAS ve BRAF çalışmaları Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastane Bilgi ve Yönetim Sistemi (HBYS)'nden ve Tıbbi Patoloji arşiv kayıtlarından elde edildi. Sağkalıma ait veriler HBYS üzerinden ulaşılan Kimlik Paylaşımı Sistemi ile elde edildi. Amacımız olguların, MSI durumları ile bu parametreleri karşılaştırmak ve bölgemizde görülen kolorektal karsinomların karsinogenezis sürecine ışık tutabilmektir. Çalışmamızda MMR defekti ile erkek cinsiyet, düşük uzak metastaz oranı, sağ kolon yerleşimi, büyük tümör çapı, immatür stromanın az olması, tümör stroma oranının yüksek olması ilişkili bulundu. Olguların MSI durumu ile tümör alt tipi, yaş, diferansiasyon, pT evresi, N evresi, KRAS, NRAS ve BRAF sonuçları, polip varlığı, tümör nodülleri varlığı, intratümöral lenfositik yanıt seviyesi, kirli nekroz varlığı, büyüme paterni arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki izlenmedi. Çalışmamızda olguların %26,3'ünün MMR genleri defektif izlendi. MMR defektif KRK oranı literatüre göre daha yüksekti. MMR stabil olgular, stroma oranı yüksek, immatür stromalı ve daha fazla uzak metastaz gösterdi. Fakat literatürün ve iii diğer bulguların tersine, MMR stabil hastaların sağkalımı, MMR defektif hastalara göre kısmen daha iyi bulundu
Meme karsinomlarında tümör tomurcuklanmasının Nektin-4 ve E-kaderin ekspresyonu ile ilişkisi
Meme kanseri, kadınlar arasında en yaygın görülen ve kansere bağlı ölümlerin en sık nedenlerinden biridir. Literatürde, tümör tomurcuklanması özellikle kolorektal adenokarsinomlarda kötü prognozla ilişkilendirilmiştir. Benzer şekilde, tümör tomurcuklanmasının meme karsinomlarında da prognostik bir belirteç olabileceği düşünülmektedir. Çalışmamızda tümör tomurcuklanmasının klinikopatolojik parametrelerle karşılaştırılması ve E-kaderin, Nektin-4 ekspresyonu ile ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2015-2024 yılları arasında invaziv meme karsinomu tanısı almış 182 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgulara ait yaş, tümör boyutu, histolojik tip, histolojik derece, lenfovasküler invazyon, perinöral invazyon, lenf nodu tutulumu, eşlik eden duktal karsinoma insitu, hormon reseptör durumu, tümör evresi ve immünohistokimyasal alt tip gibi klinikopatolojik verilerle tümör tomurcuklanması arasındaki ilişkiler incelenmiştir. Ayrıca, Nektin-4 ve E-kaderin ekspresyonları immünohistokimyasal olarak değerlendirilmiş ve tümör tomurcuklanması ile korelasyonları istatistiksel olarak analiz edilmiştir. Yapılan analiz sonucunda yüksek tümör tomurcuklanması; ileri histolojik derece, yüksek Nektin-4 ekspresyonu ve histolojik tip ile anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur. Ayrıca yüksek tümör tomurcuklanması bulunan olgularda, lenf nodu metastazı varlığı ve daha ileri N evresi daha fazla görülmüştür. Olgular biyobelirteçler ile tanımlanan alt tiplere göre gruplandırıldığında, luminal A grubunda yüksek tümör tomurcuklanması ile lenf nodu metastazı, lenfovasküler invazyon ve N evresi arasında anlamlı bir ilişkili bulunmuştur. Luminal B grubunda yüksek Nektin-4 ekspresyonu ile yüksek tümör tomurcuklanması anlamlı şekilde ilişkili bulunmuştur. Nektin-4 ile klinikopatolojik parametreler karşılaştırıldığında yüksek Nektin-4 ekspresyonu ile ER negatifliği arasında anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Tümör tomurcuklanması, meme karsinomlarında artmış invaziviteyi yansıtan önemli bir histopatolojik bulgu olup, bazı klinikopatolojik parametrelerle ve hücresel adezyon moleküllerinin ekspresyon düzeyleriyle anlamlı ilişkiler göstermektedir. Yüksek Nektin-4 ekspresyonu tümör progresyonunda rol oynayabilecek moleküler bir değişiklik olarak değerlendirilebilir. Bu bulgular, tümör tomurcuklanmasının hem prognostik bir parametre hem de potansiyel moleküler hedeflerle ilişkili olabileceğini göstermektedir. Anahtar kelimeler: Meme karsinomu, Tümör tomurcuklanması, Nektin-4, E-kaderin
Tiroid tümörlerinde ZIP4, ZO-1 ve claudin-1 ekspresyonunun immünohistokimya ve realtime PCR yöntemleri ile araştırılması
Tiroid insan vücudu için hayati fonksiyonlara sahip en önemli endokrin organlarından biridir. Mikroskobik olarak merkezi bir kolloid etrafında folikül epitel hücreleri ve bunlara komşu parafoliküler C hücrelerinden oluşur. Bu hücreler tiroid neoplazmlarının geliştiği ana kaynakları oluşturmaktadırlar. Tiroid neoplazmları en çok karşılaşılan endokrin malignitelerdir. Kadın hastalarda erkek cinsiyete göre daha fazla görülmekte olup ülkemizde tiroid kanserleri kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türüdür. En sık boyun bölgesine olan metastaz potansiyelleri nedeni ile hastaların yaşam kalitesini ve yaşam sürelerini etkilemektedir. ZIP4 intra membranöz yerleşimli bir çinko transmembran proteinidir. Çinko, transkripsiyon faktörlerinin aktivasyonu üzerinde merkezi bir rol oynar ve ZIP4 gibi çinko taşıyıcılar, hücre içi çinko seviyesini değiştirerek çinko bağımlı transkripsiyon faktörlerinin aktivitesini düzenler. Bu durumun tümör migrasyonu, invazyonu ve EMT (epitelyal-mezenkimal geçiş) süreçlerini desteklediği gösterilmiştir. ZO-1 ve Claudin-1, çeşitli kanserlerde miktarları artıp azalan önemli tight junction proteinleridir. Normal hücrelerde ZO-1 ve Caudin-1, epitelyal hücrelerin birbirleriyle sıkı bağlantılarını sürdürmesi için özel yapılar oluştururlar. Bu çalışmada tiroid tümörlerinde ZIP4, ZO-1 ve Claudin-1 ekspresyonu ve bu ekspresyonun tümör tipleri ile prognostik parametrelerle ilişkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza 2010-2019 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji AD.'na gönderilen tiroidektomi materyalleri arasından seçilen 66 olgu dahil edilmiştir. Bu 66 olgunun; 20'si multinodüler guatr, 18'i tiroid papiller karsinom, 11'i tiroid medüller karsinom, 11'i tiroid folliküler karsinom ve 6'sı anaplastik tiroid karsinomu tanılıdır. Tüm olgulara immünohistokimyasal ve Real-Time PCR yöntemleri ile ZIP4, ZO-1 ve Claudin-1 çalışıldı. İmmünohistokimyasal ve Real Time-PCR çalışma sonuçları yaş, cinsiyet, histolojik alt tip, cerrahi sınır durumu ve metastaz varlığı ile karşılaştırıldı. 6 İHK ve RT-PCR çalışmalarının ardından ZIP4, Claudin-1 ve ZO-1'in İHK ekspresyonu ile histolojik alt tipler arasında anlamlı farklılık saptanmıştır. ZIP4 ve Claudin-1 daha çok tümörlü olgularda, ZO-1 ise hem tümörlü hem tümörsüz olgularda eksprese edilme eğilimi göstermiştir. Claudin-1 ile membranöz ve hücre içi lokalizasyonlu boyanma paterniyle histolojik alt tiplere göre farklı boyanma niteliği gözlenmiş, medüller tiroid karsinomu olgularının tamamında hücre içi boyanma izlenmiştir. ZIP4 ve Claudin-1'in RT-PCR ile ekspresyonu histolojik alt tipler arasında anlamlı farklılık göstermiş olup bu fark ZO-1 ile izlenmemiştir. Metastaz varlığının ZIP4 ve Claudin-1 ekspresyonu ile artmış olduğu ve ZO-1 ile anlamlı değişimin olmadığı görülmüştür. Tiroid karsinomlarının prognostik seyirleri çoğunlukla iyi olsa da metastazlı olgularda sıklıkla boyun diseksiyonu gibi ağır cerrahi işlemlerin uygulanmasına neden olabilmektedir. Claudin-1 ve ZIP4 ekspresyonunun tiroid tümörlerinde kötü prognoz ve metastaza yatkınlığı gösterme ve hedefe yönelik tedavi geliştirme bakımından önemli bir belirteç olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Tümör dışı dokuda yüksek oranda eksprese edilen ZO-1 belirtecinin ise tiroid tümörlerinde prognoz belirteci olarak kullanımının faydalı olmadığını düşünmekteyiz.
Yüksek risk grubundaki HPV tipleri ile olan enfeksiyonlarda serviks epitelindeki supresör gen değişiklikleri, inflamasyon ve morfolojik değişikliklerin ilişkisi
Amaç: Yüksek riskli HPV (HR-HPV) E6 ve E7 onkoproteinlerinin hücre siklusunun farklı seviyelerinde supressör gen değişikliklerine yol açtığı bilinmektedir. Bu çalışmada p16, Rb, p53 ve p27 supressör genlerinin HR-HPV ile ilişkili servikal karsinogeneze etkisini tartışmayı ve ayrıca bu markırların ekspresyonlarının preneoplastik lezyonlarda morfolojik tanıya katkısını incelemeyi amaçladık. Bunun yanında HR-HPV enfeksiyonuna eşlik eden inflamasyonun karsinogeneze katkısını tartışmayı hedefledik. Gereç-Yöntem: Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2017-2021 yılları arasında herhangi bir HR-HPV tipi ile enfekte ve bu enfeksiyonu biyopsi öncesinde PCR ile saptanmış 100 olguya ait kolposkopik biyopsi, konizasyon ve histerektomi materyalleri retrospektif olarak incelendi. Olgular üç grupta toplandı. Displazinin olmadığı birinci grup 34, L-SIL grubu 32 ve H-SIL grubu 34 olgudan oluşmaktadır. Bölümümüz arşivinden olgulara ait uygun parafin bloklar çıkarılarak H&E ve immunohistokimyasal olarak Rb, p53 ve p27 çalışıldı. Olgulara ait daha önceden çalıştığımız p16 boyaması da arşivden çıkarılıp tekrardan değerlendirilerek çalışmaya dahil edildi. Bulgular: HR-HPV ile enfekte servikal epitelde displazi derecesi arttıkça genel olarak p16 ekspresyonunda artma ve Rb, p53, p27 ekspresyonlarında değişen oranlarda azalma görüldü. p16'da, displazi derecesi arttıkça diffüz boyanmanın arttığı dikkati çekti. Rb ve p53, non-displastik grupta bazal/parabazal ağırlıklı boyanırken H-SIL'de random boyanma eğilimi gösterdi. Farklı olarak p27, non-displastik grupta bazal/parabazal boyanma göstermezken H-SIL grubunda bazal hücreleri de içerecek şekilde random boyanma gösterdi. Tek tip HR-HPV enfeksiyonuna sahip olgularda, multiple HR-HPV enfeksiyonuna sahip olgulara göre daha yüksek oranda H-SIL izlendi. Sonuç: Rb-p16 arasındaki negatif feedback mekanizmasına bağlı olarak artış gösteren p16'nın, displastik lezyonlarda HR-HPV enfeksiyonu için potansiyel bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini destekledi. Rb ve p53'ün L-SIL ve H-SIL olgularında, H-SIL'de daha fazla olmak üzere random boyanma paterni göstermesinin, morfolojik olarak arada kalınan olgulara L-SIL ve H-SIL tanılarının verilmesine katkı sağlayacağı düşünüldü. p27, non-displastik epitelde çoğunlukla bazal boyanma yapmamasına ragmen L-SIL ve H-SIL'de bazal boyanmayı da içerecek şekilde random boyanma paternine sahipti. Displazi veya displazi derecesini saptarken p27'nin bu boyanma paterninin göz önünde bulundurulması doğru tanıya ulaşılmasını destekleyecektir.
Sox9, e-kadherin ve klf4 ekspresyonlarının berrak hücreli renal hücreli karsinomlarda klinikopatolojik parametrelerle ilişkisi ve prognostik önemi
Giriş: Renal hücreli karsinom, böbreğin en sık görülen malign tümörü olup dünyada en sık görülen kanserler arasında yer almaktadır. Renal hücreli karsinomların %60-80'ini berrak hücreli renal hücreli karsinom oluşturmaktadır. Nefrektomi sonrasında hastalarda metastaz gelişmesi yeni prognostik faktörlerin ve tedavi modalitelerinin araştırılmasına neden olmuştur. Bu çalışmada SOX9, E-kadherin ve KLF4'ün immunohistokimyasal ekspresyonlarının berrak hücreli renal hücreli karsinomda klinikopatolojik parametrelerle ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç-Yöntem: Bu çalışmada Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2015-2022 yılları arasında berrak hücreli renal hücreli karsinom tanısı alan 92 olguya ait parsiyel ve radikal nefrektomi materyalleri retrospektif olarak incelendi. Olgulara ait uygun parafin bloklara SOX9, E-kadherin ve KLF4 immunohistokimyasal boyaları uygulandı. Bulgular: Çalışmada 92 olgu mevcut olup bu olguların yaş ortalaması 59.5 (±10.6)'tur. Olguların 69'u (%75) erkek, 23'ü (%25) kadındır. Olguların tümünde SOX9 pozitif boyanmıştır. E-kadherin vakaların 88 vakada (%95.7) pozitiftir. 71 vakada (%78.2) KLF4 ekspresyon kaybı görülmüştür. SOX9 overekspresyonu ile nükleer derece, sarkomatoid ve rabdoid diferansiasyon, uzak metastaz arasında anlamlı derece bir ilişki saptandı. Düşük E-kadherin ekspresyonu ile nükleer derece, sarkomatoid ve rabdoid diferansiasyon ve uzak metastaz arasında anlamlı bir ilişki tespit edildi. Düşük KLF4 ekspresyonu ile nükleer derece, patolojik evre ve tümör çapı arasında anlamlı bir ilişki mevcuttu. Sonuç: Berrak hücreli renal hücreli karsinomda SOX9, E-kadherin ve KLF4 ekspresyonlarının kötü prognostik parametreler ile ilişkili olduğu bulunmuştur. Bu immunohistokimyasal boyaların berrak hücreli renal hücreli karsinomda potansiyel biyobelirteç olarak kullanılabileceği, prognozu ve tedaviye yanıtı belirlemede yol gösterici olabileceği düşünülmektedir. Elde edilen veriler, berrak hücreli renal hücreli karsinomda kanser kök hücrelerini hedef alan yeni tedavi modalitelerinin geliştirilmesi yönünde umut vadetmektedir.
Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2005-2016 yılları arasında tanı alan glial tümörlerin Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2016 sınıflaması ışığında değerlendirilmesi
Beyin tümörleri içinde en sık görülen tümör grubu glial tümörlerdir. Glial tümörler 2007 WHO sınıflaması oluşturulduğunda histomorfolojik özelliklerine göre sınıflandırılıp raporlanıyordu. 2016'da yapılan yeni sınıflama ile bu tümörlerin histolojik özelliklerine ek olarak genetik özelliklerine de bakılması gerektiği vurgulanmış; bu özelliklere bakılarak yapılan sınıflama ve tanımlamalarda hastalarda prognoz açısından önemli gelişmeler elde edilmiştir. Beyin tümörleri arasında sık görülen bir grubu oluşturması ve yeni bir sınıflama yapılmış olması; bizde, hastanemizdeki glial tümörleri retrospektif değerlendirme isteği yaratmıştır. Biz 2016 WHO sınıflamasının getirdiği yenilikleri her bir glial tümör grubu için derledik; yeni sınıflamalar eşliğinde tüm glial tümörleri tekrar gruplayıp, moleküler çalışmaların yapılmadığı vakalar olarak ''sınıflandırılamayan'' (NOS) grubuna dahil ettik; bu sayede ilerideki çalışmalar için bir veri tabanı oluşturmak istedik. Çalışmamız 2005-2016 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı'ndaki glial tümör vakalarının incelenmesinden oluşmaktadır. Çalışmamızda tüm vakalar retrospektif olarak değerlendirilerek; cinsiyet, yaş, yerleşim yeri, histolojik alt tip ve histolojik grade gibi demografik verilere ulaşılmıştır. Bu verilere göre toplam 395 glial tümör vakası saptanmıştır. Tüm histolojik alt tipler arasında en sık görülen tip 235 vaka ile glioblastomdur. Çalışmamızda tüm glial tümörlerde %56,5'luk oranla erkek baskınlığı dikkati çekmiştir. Tümörlerde ortalama yaş 48,21; ortanca yaş 50'dir. En sık görülen yerleşim yeri frontal lobdur. Tüm glial tümörler arasında en sık görülen histolojik Grade IV'tür. Sonuç olarak istatististiksel analizler sonrası çalışma sonuçlarımız, demografik veriler açısından literatürle uyumlu bulunmuştur. 2016 WHO sınıflamasının getirdiği yenilikleri bilerek, ileride yapılacak araştırmalar için temel oluşturmak adına, verilerin bir kaynak olarak arşivde yer almasının tip tayini için yapılmak istenen moleküler çalışmalarda kolaylık sağlayacağı düşünülmüştür.
Meme tümörlerinde IDO1 ve TDO2 ekspresyonunun immünohistokimya ve real time PCR ile araştırılması
Meme kanseri, kadınlar arasında en yaygın olan ve akciğer kanserinden sonra en sık ölüm nedeni olan kanserdir. Tüm kadın kanserlerinin %24'ünü ve kanser kaynaklı ölümlerin %14'ünü oluşturmaktadır. Kynurenin yolu, triptofanın parçalanması ve toksik Kynurenin metabolitleri üretilmesi yoluyla birçok hastalıkla yakından ilişkili önemli bir metabolik yoldur. Indoleamin-2,3-dioksijenaz (IDO1) ve triptofan-2,3-dioksijenaz (TDO, TDO2 olarak da bilinir), Kynurenin yolunun ilk adımında yer alan iki ana enzimdir. IDO eksprese eden hücrelerin, tümör kaynaklı antijenlere karşı bir immünolojik tepkisizlik durumu yarattığı düşünülmektedir. İmmün sistemden kaçış mekanizmalarının bir parçası olarak, çok sayıda kanser hücresi türü, tercihen IDO1 veya TDO2'yi ve bazı durumlarda her ikisini de gelişi güzel bir şekilde eksprese eder. Bu çalışmada meme kanserlerinde IDO1 ve TDO2'nin immünohistokimyasal ve Real-Time yöntemiyle tespiti, ardından IDO1 ve TDO2'nin ER, PR, HER-2, Ki67 ekspresyonu, moleküler sınıflama, histolojik alt tipler ve metastaz ile ilişkisini araştırmak amaçlanmıştır. Çalışmamıza Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji AD.'na Ocak 2010- Aralık 2019 tarihleri arasında gönderilen neoadjuvan tedavi almamış, 74'ü meme karsinomu ve 14'ü normal meme dokusu içeren 88 olgu dahil edilmiştir. IDO1 immünreaktivitesi ve gen ekspresyonu ile histolojik alt tipler arasında anlamlı farklılık saptanmıştır (p=0,005, p=0,009). TDO2 de histolojik alt tiplerle ilgili ilişki saptanmadı. IDO1 daha çok tümörlü olgularda, TDO2 ise hem tümörlü hem tümörsüz olgularda eksprese edilme eğilimi göstermiştir. IDO1 gen ekspresyonu ile yaş arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki izlenmiştir. Ayrıca IDO1 gen ekspresyonu Luminal A ve Luminal B olgularına kıyasla HER2 pozitif ve triple negatif olgularda daha yüksek oranda izlenmiştir Metastaz, ER, PR, HER2 ve Ki67 ile IDO1 ve TDO2 arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır. Yaş, histolojik alt tip, hormon reseptörü durumu ve moleküler sınıf ile TDO2 arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. 2 IDO1'in tümör dokusunda anlamlı artışı ve yaş, HER2 pozitif ve triple negatif olgularda diğer olgulara oranla yüksek pozitiflik izlenmesi tedavi seçiminde IDO1 inhibitörlerinin hedef hasta grubu için uygun olabileceğini düşünmekteyiz. TDO2'nin hem tümörlü dokuda hem de normal meme dokusunda eksprese edilmesinden dolayı anlamlı sonuç izlemedik. TDO2 için herhangi bir yorumda bulunmak için ilave geniş serili çalışmalara ihtiyaç vardır.
Iğsi hücreli sarkomlarda immünhistokimya ve sitogenetik ile kesin tip tayini yapılabilir mi ?
Yumuşak doku tümörleri, reaktif süreç/ neopazi ayrımı bile oldukça güç, seyrek görülen, pek çok alt gruptan oluşan, doğal gidişleri, biyolojileri ve tedavi cevapları birbirlerine benzemeyen, günlük rutinde patoloğu zorlayan, heterojen bir tümör grubudur. Yumuşak doku sarkomlarında yeni genetik çalışmalar ile sınıflamada değişiklikler olması ve yeni antitelerin tanımlanması doğaldır. Sarkomlar, erişkinlerde görülen tüm solid tümörlerin % 1'ini oluşturur. Bu çalışmada kesin tanı verilemeyen iğsi morfolojili sarkomların immünohistokimyasal belirleyiciler ve sitogenetik testlerle DSÖ 2019 sınıflamasına göre yeniden değerlendirilmesi, ve bu belirteçlerin tanıya katkısının araştırılması amaçlandı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda 2010-2021 yılları arasında iğsi hücreli mezenkimal tümör tanısı almış, kesin tip tayini yapılamamış 90 olgu yeniden değerlendirildi. Ayrıca tanı anında uygulanmış immunhistokimyasal yöntemlere ek morfolojilerine göre uygulanan yeni immünhistokimyasal belirleyicilerle (MUC-4, STAT6, TLE1, INI-1,Beta catenin) ve moleküler çalışmalarla (SS18 translokasyonu, MDM2 amplifikasyonu) yeniden incelendi ve tanı değişiklikleri değerlendirildi. Bu çalışmada 90 olgunun tümüne kesin tanı verildi. Tanı vermede en büyük katkı immünhistokimyasal çalışmadan alındı. İmmünohistokimyasal belirleyiciler ve moleküler yöntemler yumuşak doku tümörlerinin tanısında son derece önemli role sahiptir. Ayrıca bu belirteçlerin çalışma sonuçlarının doğru yorumlanması da oldukça önemlidir. Ancak bu belirleyicilerin tanıya katkısı, deneyimli bir patolog tarafından, olgunun detaylı öykü ve klinik bulguları eşliğinde morfolojik değerlendirme yapılıp, uygun olanların seçimi ile mümkündür. Anahtar Kelimeler: İğsi hücreli mezenkimal tümör, İHK (MUC-4, TLE-1, STAT-6, Beta katenin), FİSH, SS18 translokasyonu, MDM2 amplifikasyonu
Tiroid papiller karsinomları ile folliküler neoplazmlarının ayırıcı tanısında CD56,HBME-1,P63 ekspresyonlarının değerlendirilmesi
Tiroid kanserleri oldukça sık görülen kanserlerdir. Son zamanlarda tiroid papiller kanserlerinde oldukça belirgin bir artış meydana gelmiştir. Papiller tiroid kanserlerinin özelliklede folliküler varyantlarının, diğer foliküler neoplazmlardan ayrımında, sıkça yorum farklılıklarına rastmaktayızÇalışmamızda papiller tiroid karsinomlarını folliküler neoplazmlardan ayrımını yapmak amacıyla CD56, P63, HBME-1 immunohistokimyasal markerlarının ekspresyonunu değerlendirdik. 2005-2008 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı'nda papiller karsinom tanısı almış 40 adet olgu ile folliküler adenom, folliküler karsinom ve malignite potansiyeli belirlenemeyen folliküler tümörden oluşan folliküler neoplazm olgularına ait 40 adet materyal retrospektif olarak incelendi.Çalışmamızda sürekli değişkenler için ortalama ve standart sapma (SD) değerleri, tanımlayıcı istatistikler olarak kullanıldı. İki grup ortalama karşılaştırmaları için ``iki bağımsız grup ortalamalarını karşılaştıran Student's t '' testleri kullanıldı. Kesikli değişkenlerin çapraz tabloları hazırlanarak, `Yates düzeltmeli Khi-Kare testi' ile analiz yapıldı.Seçilen parafin bloklara CD56, P63, HBME-1 immunohistokimyasal markerleri uygulandı. Folliküler neoplazmlar ve papiller karsinom grupları yaş, cinsiyet, tümör boyutu ve immunmarkerlerle boyanma özelliklerine göre karşılaştırıldı.Folliküler neoplazmlarla papiller karsinomlar arasında, yaş, cinsiyet, tümör boyutu açısından istatiksel anlamda, anlamlı fark saptanmadı. Hem folliküler neoplazmlar hemde papiller karsinomlar, literatür bilgileriyle uyumlu olarak orta yaş grubunda ve kadın cinsiyette daha sık görüldüğü saptandı.Folliküler neoplazmlarla papiller karsinomlar arasında, CD56 ekspresyonu açısından istatiksel anlamda anlamlı fark izlenmedi.Folliküler neoplazmlar ile papiller karsinomlar arasında HBME-1 ve p63 ekspresyonu yönünden istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. Bu markerlerin tiroid papiller karsinomlarının, özelliklede folliküler varyantlarının, folliküler neoplazmlardan ayrımında kullanılabilecek markerler olduğu sonucuna varıldı.
Metastatik kolorektal karsinomlarda KRAS mutasyonu, mikrosatellit instabilite durumu ve histomorfolojik özelliklerin karşılaştırılması
Kolorektal kanserler, görülme sıklığı açısından akciğer ve meme kanserlerinden sonra üçüncü, kansere bağlı ölümlerde ise akciğer kanserlerinden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Kolorektal kanserlerin sık görülmesi ve yüksek mortalite oranları sebebiyle prognostik parametrelerin belirlenmesi, tedaviye doğru ve hızlı erişimin sağlanması önemlidir. Tümöre eşlik eden histomorfolojik özelliklerden Crohn benzeri lenfoid reaksiyon (CBLR) ve tümörü infiltre eden lenfositler (TİEL) iyi prognostik faktör olarak kabul edilirler. Prognostik rolü belirsiz olan desmoplastik yanıt (DY) ve kötü prognostik faktör olarak kabul edilen tümöral tomurcuklanma (TT) kolorektal kanserlerde değerlendirilen diğer histomorfolojik özelliklerdendir. Mikrosatellit instabilite (MSİ) ve KRAS mutasyonu da hem prognoz hem de tedavi seçimi açısından önemlidir. MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 genlerinin germline mutasyonları ile oluşan MSİ Lynch Sendromu'na, MLH1 hipermetilasyonu ile oluşan MSİ ise genellikle BRAF mutasyonu ile birlikte sporadik kolorektal kansere sebep olur. MSİ, kolorektal kanserlerin yaklaşık %15'inde görülür ve iyi prognostik faktördür. KRAS mutasyonu ise kolorektal kanserlerin %30-45'inde görülür, kromozomal instabiliteye sebep olur ve kötü prognostik faktördür. Çalışmamıza Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıbbi Patoloji Anabilim Dalı'nda kolorektal rezeksiyon materyalinden karsinom tanısı verilmiş ve 2016-2019 yılları arasında PCR ile KRAS mutasyonu bakılmış 109 olgu dahil edilmiştir. 70 olguda MSİ yorumu için immünhistokimyasal yöntem kullanılarak MLH1, MSH2, MSH6 ve PMS2 ekspresyonlarına bakılmıştır. Amacımız histomorfolojik bulgular (CBLR, TİEL, DY, TT), MSİ ve KRAS mutasyonu arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Çalışmamıza dahil olan olguların %32,1'inde (35/109) CBLR, %45'inde (49/109) TİEL, %84,4'ünde (92/109) DY, %73,4'ünde (80/109) TT izlenmiştir. Olguların %24,2'sinde (17/70) MSİ, %35,8'inde (39/109) KRAS mutasyonu mevcuttur. DY mikrosatellit stabil (MSS) olgularda daha sık saptanmış olup sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. CBLR ve TİEL, MSS olgularda; TT, MSİ olgularda daha sık saptanmış olmakla birlikte sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. CBLR, TİEL, DY ve TT, KRAS mutasyonu bulunmayan olgularda daha sık saptanmış olmakla birlikte sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. KRAS mutasyonu MSS olgularda daha sık bulunmuştur. MSİ ise KRAS mutasyonu saptanmayan olgularda daha sık bulunmuştur. MSS ve KRAS mutasyonu varlığı arasındaki ilişki istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Kolorektal kanserlerde MSİ ve KRAS mutasyonu varlığı prognozu ve tedavi protokollerini değiştirmektedir. MSİ saptanan olgularda klasik kemoterapötik ilaçlardan 5-Fulorourasil fayda sağlamazken immünoterapi (Anti PD-L1 vb. ilaçlar) bir tedavi seçeneği olarak ortaya çıkar. KRAS mutasyonu saptanan olgular ise hedefe yönelik tedavilere (Anti-EGFR vb. ilaçlar) direnç gösterirler. Bu nedenle MSİ ve KRAS mutasyonunun değerlendirilmesi kolorektal kanserlerde ayrıca önem taşımaktadır. Değerlendirme yapılamayan durumlarda histomorfolojik bulgular, MSİ ve KRAS mutasyonu arasındaki ilişkinin bilinmesi prognozun belirlenmesi, tedaviye doğru ve hızlı erişimin sağlanması açısından önemli olacaktır.
Küçük hücreli ve küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında PD-L1 ekspresyonu ve prognoz ile ilişkisi
Akciğer kanserleri dünya genelinde kanser nedenli ölümlerin başında gelmektedir ve sağ kalım oranları oldukça düşüktür. Bu nedenle bu hasta gruplarında yeni tedavi yöntemleri arayışı önem taşımaktadır. İmmün kontrol noktalarını hedef alan ve immünoterapi olarak adlandırılan tedavi yöntemi kanser tedavisinde yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Anti-PD-L1 ilaçlar bu tedavilerin başında gelmektedir. Tümör hücreleri, hücre yüzeylerinde bulunan PD-L1 ile T lenfositlerdeki PD-1 bölgesine bağlanır ve T lenfositleri inaktive eder. İnaktive olan T lenfositler tümör hücrelerini yok edemez. Anti-PD-L1 ilaçlar, immün hücreler üzerinde oluşan inaktiviteyi ortadan kaldırıp tümör hücrelerinin yok edilmesini sağlar. Günümüzde küçük hücreli dışı akciğer karsinomlarında (KHDAK) anti-PD-L1 ilaçlar sıklıkla kullanılmaktadır. Az diferansiye nöroendokrin tümör olan küçük hücreli karsinomlarda (KHK), ileri evre hastalıkta, immünoterapi yeni bir tedavi seçeneğidir. Büyük hücreli nöroendokrin karsinomlar da (BHNEK), KHK gibi, akciğerin yüksek dereceli nöroendokrin tümörlerindendir. BHNEK grubunda tedavide kemoterapi (KT) yanı sıra hedefe yönelik tedaviler artan sıklıkta kullanılmaktadır. Çalışmamızda 117 KHDAK, 107 KHK ve 31 BHNEK olmak üzere toplam 255 olguda, tümör hücrelerinde ve immün hücrelerde PD-L1 ekspresyonu araştırılmıştır. PD-L1 ekspresyonu KHK'larda KHDAK'lara göre düşük oranda saptanmıştır. KHK ile BHNEK ve BHNEK ile KHDAK arasında PD-L1 ekspresyonu açısından anlamlı fark saptanmamıştır. KHK'larda tümör hücrelerinde PD-L1 ekspresyon yüzdesi düşük olmasına rağmen, immün hücrelerde PD-L1 ekspresyonu olan olgularda yaşam süresi anlamlı olarak daha yüksek saptanmıştır. Yine KHK'larda immün hücrelerdeki PD-L1 ekspresyon şiddeti ile korele olarak yaşam süresinin arttığı istatistiksel olarak gösterilmiştir. KHDAK ve BHNEK'larda PD-L1 ekspresyonu ile yaşam süresi arasında anlamlı fark saptanmamıştır. KHDAK'larda birçok çalışmada saptanan PD-L1 ekspresyonu ile sağ kalım arasındaki ilişki, olgularımızın yalnızca metastatik hastaları içermesi nedeniyle bu çalışmada görülmemiştir. Buna göre KHK'larda PD-L1 ekspresyonunun immün hücrelerde değerlendirilmesinin, olguların yaşam süreleri açısından bilgi vereceği düşünülmüştür.
Diffüz büyük b hücreli lenfomalarda sitogenetik olarak alt tiplerin ve bunların prognostik özelliklerinin araştırılması
Amaç: Diffüz Büyük B hücreli lenfomalar (DBBHL); erişkinlerdeki en sık Non-Hodgkin lenfoma tipidir. Klinik, morfolojik, immunfenotipik ve sitogenetik olarak heterojenite göstermektedirler. Bu nedenle farklı klinik gidiş ve sağkalıma sahiptirler. Bu çalışmanın amacı; DBBHL?nın bu heterojenite gösteren özelliklerini ortaya koymanın yanısıra; EBV RNA varlığının ve C-myc translokasyonunun; klinikopatolojik parametreler ile ilişkisini araştırmak ve bu ilişkinin prognoz ve sağkalıma etkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 50 DBBHL olgusu değerlendirilmiştir. Bu olgularda immunhistokimyasal yöntem ile Bcl-2, Bcl-6, CD30 ve Ki-67 ekspresyonu belirlendi. Kromojenik İn situ Hibridizasyon yöntemi (CISH) ile EBER (EBV RNA) varlığı, Floresan İn situ Hibridizasyon (FISH) yöntemiyle C-myc yeniden düzenlenmesi varlığı ve bu değerlerin prognoza ve sağkalıma etkileri araştırıldı. Bulgular: Olguların; yaşı, cinsiyeti, LDH düzeyleri, IPI skoru ve olgularda B semptomu varlığı ile sağkalımları arasındaki ilişkiler değerlendirildiğinde; B semptomu görülme oranının erkeklerde daha yüksek olması (p=0.005) istatistiksel olarak sınırda anlamlıydı. Bununla birlikte 13 olguda (%26) EBV RNA, 6 olguda (%12) C-myc yeniden düzenlenmesi saptandı. 26 olguda (%52) Bcl-2, 27 olguda (%54) Bcl-6 pozitif olarak değerlendirildi. Ki-67 proliferasyon indeksi 17 olguda (%34) <%50; 33 olguda (%66) %50 ve üzeri olarak değerlendirildi. Bcl-2, Bcl-6 ekspresyonu, Ki-67 proliferasyon indeksi, c-myc yeniden düzenlenmesi ve EBV RNA varlığı ile sağkalım arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmadı. Sonuç: DBBHL?lar; histomorfolojik ve genetik olarak heterojen bir grubu oluşturduklarından farklı klinik gidişe, tedavide farklı yanıta ve sağkalıma sahiptirler. Etkili tedavi-lerin belirlenmesi ve sağkalımın uzatılabilmesi için bu genetik farklılıklar ortaya konmalıdır. Bunun için; düzenli klinik takibe sahip geniş serili çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Anahtar Sözcükler: Diffüz Büyük B hücreli Lenfoma, Double Hit lenfoma, C-myc yeniden düzenlenmesi, EBV RNA
Transplantasyon ile tedavi edilen hepatosellüler karsinom olgularında anjiogenez,lenfanjiogenez ve vasküler taklitçiliğin prognozu belirlemedeki rolü
Amaç: Hepatosellüler karsinom (HSK), erişkinlerde en sık görülen primer hepatik malignitedir. Hipervasküler bir tümör olan HSK?un karsinogenez, büyüme ve progresyonunda anjiogenezin belirleyici rolü olduğuna dair veriler bulunmaktadır. Bu çalışmanın temel amacı transplantasyon ile tadevi edilen HSK olgularında, anjiogenezin sayısal olarak saptanması yanı sıra, vasküler taklitçilik (VT) ve lenfanjiogenez gibi damarlanmanın değişik komponentlerini immünhistokimyasal ve morfometrik yöntemler ile araştırmak ve hastaların operasyon sonrası prognozunu belirlemedeki etkilerini sorgulamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda transplantasyonla tedavi edilen 60 HSK olgusu dahil edildi. İntratümöral anjiogenez, doku dizinlerine (TMA) immunhistokimyasal olarak uygulanan CD34 ve CD105 antikorları ile değerlendirilmiş olup lenfanjiogenezin saptanmasında D2-40 antikoru kullanıldı. Damarlanma miktarı birim alanda (mm2) saptanan damarların toplam sayısı ve alanı olarak görüntü analiz programı ile belirlendi. Tübüler tipte VT varlığı hematoksilen eozin (HE) kesitlerde değerlendirildi. Matriks paterni tipindeki VT immunhistokimyasal olarak uygulanan laminin antikoru ile tespit edildi. Elde edilen morfolojik ve immunhistokimyasal bulguların prognostik faktörlerle ilişkileri ve sağ kalıma etkileri istatistiksel olarak araştırıldı. Bulgular: 60 olgunun 16?sında tübüler tip VT ve 11?inde matriks paterni tip VT saptanmıştır. HSK?da hem tübüler tipte hem de matriks paterni tipinde VT olduğu gösterilmiştir. Ancak VT varlığı ile prognostik parametreler ve sağ kalım arasında istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmamıştr. Anti-CD34 eksprese eden damarların birim alanda saptanan damar sayısı (NO/FA) ile sağ kalım arasında istatistiksel anlamlı ilişki bulunmuştur. Bu ilişki birim alanda saptanan damar sayısı fazla olan hastalarda sağ kalımın daha uzun olduğu yönündedir. (p=0,006) Ancak birim alanda saptanan Anti-CD34 pozitif damar sayısı ile tümör boyutu, tümöral nodül sayısı, patolojik T evresi, tümör derecesi, vasküler invazyon ve hasta yaşı, olguların CHILD ve MELD skorları, hastalık nüksü arasında anlamlı ilişki bulunmamıştır. Bununla birlikte CD105 ekspresyonunun, CD34 ekspresyonuna göre daha az yoğunlukta olduğu gözlenmiştir ancak her iki antikorun ölçüm değerlerinde anlamlı bir korrelasyon saptanmamıştır. Anti-D2-40 antikoru hem tümör parankiminde hem de tümör nodüllerini çevreleyen fibröz septalarda lenfatikler izlenmiştir. Bu çalışmada lenfanjiogenez prognostik bir belirleyici olarak değerlendirilmemiştir. Sonuç: Elde ettiğimiz sonuçlar HSK?larda farklı damarlanma paternlerinin birbirinden farklı mekanizmalarla, bağımsız olarak işlev gördüğünü desteklemiştir. Ancak bu mekanizmaların prognostik faktörlere, sağ kalıma ve tedaviye olan etkisi tek tek değerlendirildiğinde, vaskülarizasyonun artışının, bu hasta populasyonunda kötü prognostik bir belirteç olduğu kanıtlanamamaktadır. Sadece CD-34 ile gösterilen vaskülarizasyonu yüksek olarak saptanan tümörlerde daha iyi prognozun olduğu saptanmıştır. Bu çalışmada kullanılan görüntü analiz yönteminin vasküler yapıları efektif olarak seçebildiği görüşünde olmamıza rağmen bu yöntem ideal olmayabilir. Görüntü analiz programı ile literatürde kabul görmüş stereolojik yöntemlerin, TMA kesitleri ve rutin kesitler kullanılarak korrelasyonu önerilebilir. Ancak verilerimiz çalışma için seçilen olguların genellikle erken evrelerde oluşu ve karşılaştırılacak yüksek evrelerde az sayıda olgunun bulunuşundan da etkilenmiş olabilir. Bunun için daha ileri evre ve daha az diferansiye tümörleri de içeren geniş serili çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Radikal prostatektomi materyallerinde ekstraprostatik yayılım gösteren olgularda gleason skorlamasının prognostik önemi ve nestin ekspresyonunun ekstraprostatik yayılımı öngörmedeki yeri
Amaç: Prostat karsinomu erkeklerde en sık görülen malignitedir. Erkeklerde kansere bağlı ölümlerde akciğer kanserinden sonra ikinci sırada gelmektedir. Çalışmamızın amacı radikal prostatektomi materyallerinde cerrahi sınır pozitif alanlarda ve ekstraprostatik yayılım alanlarındaki Gleason skorunun, pozitif cerrahi sınır uzunluğunun, tümörde nestin ekspresyonu yoğunluğunun ve Her-2 gen amplifikasyonunun prognostik önemini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi?nde 1993-2006 yılları arasında radikal prostatektomi uygulanmış, 122 hasta seçildi. Bu hastalara ait preparatlardan cerrahi sınır uzunluğu (mm) ile pozitif cerrahi sınır ve ekstraprostatik yayılım alanlarındaki Gleason skoru değerlendirildi. Olgulara ait blokların farklı Gleason paterni içeren alanlarından 3 mm?lik 30 kor içeren 6 adet ?tissue microarray? bloğu hazırlandı. Bu bloklardan hazırlanan kesitlere immünohistokimyasal olarak nestin ve CISH yöntemi ile Her-2 uygulandı. Nestin ekspresyonu yoğunluğu derecelendirildi. Her-2 gen amplifikasyonu değerlendirildi. Bulgular prognostik önemi bilinen diğer parametrelerle istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışma kapsamına alınan 122 hastanın yaş ortalaması 62.87 olarak hesaplanmıştır. Pozitif cerrahi sınırdaki Gleason skoru ile patolojik evre ve ekstraprostatik yayılım arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki saptanmıştır. Pozitif cerrahi sınır uzunluğu (mm) ve ekstraprostatik yayılım alanlarında değerlendirilen Gleason skoru ile prognostik olduğu bilinen diğer parametreler arasında anlamlı ilişki saptanmamıştır. Farklı Gleason skoru içeren alanlarda değerlendirilen nestin ekspresyonu tüm alanlarda pozitif saptanmıştır. Nestin boyanma yoğunluğu zayıf ve kuvvetli pozitif olarak derecelendirilmiştir. Nestin ekspresyonu yoğunluğu ile önemli prognostik faktörlerden olan Gleason skoru ve tümör hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. CISH yöntemi ile değerlendirilen Her-2 amplifikasyonu tüm alanlarda negatif olarak saptanmıştır. Sonuç: Pozitif cerrahi sınır alanlarında değerlendirilen Gleason skoru patolojik evre ve ekstraprostatik yayılım ile ilişkili bulunmuştur. Ekstraprostatik yayılım alanlarındaki Gleason skorunun ise prognostik önemi bulunmamıştır. Nestin ekspresyonu yoğunluğu ile Gleason skoru ve tümör hacmi arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmıştır. Pozitif cerrahi sınır alanlarında izlenen Gleason skoru ile tümörde izlenen nestin ekspresyonu yoğunluğunun prognozu öngörmede önemli adaylar olduğu görülmüştür.
Seröz over tümörlerinin p53'ün hücre içi lokalizasyonunda görevli MDM2, WWP1 ve PARC molekülleri ile ilişkisinin araştırılması
Seröz over kanserleri, jinekolojik maligniteye bağlı ölümlerin en sık sebebidir. P53 mutasyon durumuna göre iki kategoride incelenmektedirler. Yüksek dereceli seröz karsinomlar p53 mutasyonu taşırken, düşük dereceli seröz karsinomlarda p53 mutasyonu izlenmemektedir. P53 mutasyonu, immünohistokimyasal olarak değerlendirilmekte ve p53'ün hücresel lokalizasyonuna göre farklı mutasyon tipleri bulunmaktadır. P53'ün hücresel lokalizasyonu ve aktivitesi, E3 ubikuitin ligazlarca kontrol edilmektedir. Yüksek dereceli seröz karsinomlarda izlenen mutant p53'ün farklı hücresel lokalizasyonlarının, birer E3 ubikuitin ligaz olan, MDM2, WWP1 ve PARC tarafından düzenlenebileceği düşünülmüş ve bu amaçla Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıbbi Patoloji Ana Bilim Dalı 2011 - 2019 yılları arşivine ait 7 düşük dereceli seröz karsinom, 38 yüksek dereceli seröz karsinom, 15 seröz kistadenomda MDM2, PARC ve WWP1 immünohistokimyasal bulguları, p53 durumu, diğer histopatolojik ve klinik verilerle kıyaslanmıştır. Çalışmamız sonucunda, PARC ve WWP1'in, seröz over kanserinde ekspresyon kaybı gösterdiği görülmektedir. Bu kayıp malignite derecesi arttıkça artmakta, yüksek dereceli seröz over karsinomunda daha belirgin olmaktadır. MDM2 ekspresyonu anlamlı fark göstermemiştir. WWP1 ve PARC'ın seröz over kanserinde p53 ekspresyon paternleriyle kıyaslanarak değerlendirildiği bir çalışmaya literatürde rastlanılmamıştır. WWP1 ve PARC'ın over kanserindeki rolleri ve p53 ile ilişkisi daha iyi aydınlatıldığında, özellikle yüksek dereceli seröz over kanserinin hedefe yönelik tedavisinde kullanılabilecek moleküllerden olabileceklerdir.
Histolojik doku kesiti görüntülerinde referans dokuya dayalı normalizasyon
Amaç: Bu çalışmada, kontrol doku görüntüleri (KDG) farklılıklarına bağlı olarak histogram transferi ile renk düzeltmesi yapılması ve bu yaklaşımın performansının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: CD 34 ile boyanmış plasenta ve tümörlü kolon kesit görüntüleri, kontrol doku görüntüsü (KDG) ve/veya örnek doku görüntüleri (ÖDG) olarak kullanılmıştır. Otuz altı görüntüden bir tanesi standart boyanmış bir görüntü iken (standart boyalı kesit görüntüleri: sKDG ve sÖDG) diğerleri farklı süre ve dilüsyonlarda hazılanmış kesit görüntüleridir. Van Gieson (20 preparat) ve Hematoksilen Eozin (H&E) (20 preparat) boyaları için ise sirozlu karaciğer ve kolon normal mukoza dokuları kullanılmıştır. Normalizasyon uygulanmaksızın, standart ışık altında ışık mikroskopuna bağlı CCD kamera ile çekilmiş dijital görüntüler bilgi-sayarda depolanmıştır. İki KDG arasındaki histogram farkını bulmak ve farkı ÖDG?ne transfer edip düzeltilmiş ÖDG (dÖDG) elde etmek için bilgisayar yazılımı hazırlanmıştır. sÖDG, ÖDG ve semikantitatif olarak iki gözlemci tarafından kör olarak skorlanmıştır ve ÖDG ile dÖDG skorları sÖDG skoru ile karşılaştırılmıştır. Kantitatif analiz için ise ÖDG, dÖDG ve sÖDG? nin ortalama optik dansite (MOD), toplam optik dansite (TOD) ve intensite (boyanan alan yüzdesi) değerleri, görüntü analizi programları ile hesaplanmıştır. Bulgular: Toplam 474 görüntü elde edilmiştir. Semikantitatif skorlamada iki gözlemci için ağırlıklı Kappa (wKappa) 0.59 `dur (MEDCALC). Tüm görüntüler için, ÖDG?nin %23.5? unun semikantitatif skoru ile sÖDG?nın semikantitatif skoru aynıdır ancak dÖDG için %76.35?tir. CD34 ile boyalı plasenta görüntülerinde düzeltmeden sonra TOD ve intensite de-ğerlerinde H&E görüntülerinde ise MOD ve TOD değerlerinde düzelme olmuştur. Sonuç: İlk kez uygulanan KDG?ne dayalı histogram transferi, görüntülerin renk standardi-zasyonu için değerli bir araç olarak görülmektedir. Anahtar Sözcükler: Renk normalizasyonu, histogram transferi, kontrol doku görüntüsüne dayalı renk düzenleme
Serviks karsinomunda prognozu ve tedaviye yanıtı etkileyen bazı prognostik faktörlerin araştırılması
Amaç: Serviks kanseri (SK) yıllık yaklaşık 750.000 yeni vaka ile dünya çapında en sık görülen jinekolojik malignitedir. Çalışmamız SKnın histopatolojik ve klinik özelliklerini ortaya koymanın yanısıra; bu olgularda immunhistokimyasal olarak glukoz taşıyıcı 1 (GLUT-1) ve maspin ekspresyonlarının ve myeloperoksidaz (MPO) gen polimorfizminin klinikopatolojik parametreler ile ilişkisinin araştırılması ve bu ilişkinin prognoz ve sağkalıma etkili olup olmadığını göstermeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: 1992- 2012 yılları arasında Serviks Karsinomu tanısı olan 114 olgu çalışmaya dahil edilmiştir. Olgulara ait tümörü içeren bloklardan hazırlanan 10 mikron kalınlığındaki kesitler steril ve DNA-RNA free ependorf tüplerine alınmıştır ve bu kesitlerden PCR-RFLP ile MPO gen polimorfizmi çalışılmıştır. Aynı bloklardan quick ray sistemi kullanılarak çapı 5 mm olan ve 20 adet doku koru mikroarray kalıplarına yerleştirilmiştir. Daha sonra bu kalıplar bloklanmış ve elde edilen bloklardan yapılan 4 mikron kalınlıktaki kesitlere GLUT-1 ve Maspin immunhistokimyaları uygulanmıştır. Bulguların , klinikopatolojik prognostik parametreler ile lokal nüks, uzak metastaz, sağkalım ile ilişkisi araştırılmıştır. Bulgular: GLUT-1 ve Maspin ekspresyonları ile tümör tipi, lenf nodu ve lenfovasküler invazyon (LVI) durumu gibi patolojik ve lokal nüks, metastaz arasında istatistiksel anlamlılık bulunmamıştır. Ancak maspin ekspresyonu ile evre arasında ilişki saptanmıştır (p=0.048). MPO genotip analizi sonuçları ile de tümör tipi, lenf nodu ve lenfovasküler invazyon (LVI) durumu, cerrahi sınır (CS), parametrium (PM), sıvı, vajen tutulumu, lokal nüks, metastaz arasında ilişki saptanmamıştır. Yalnızca endometrium (EM) tutulumu ile AG ve GG genotipleri arasında istatistiksel anlamlı farklılık izlenmiştir (p=0.015). Sonuç: Çalışmamızda Maspin ekspresyonu ve evre arasında anlamlı ilişki saptadık. Ancak aynı ilişkiyi GLUT-1 ekspresyonu ile saptamadık. Ayrıca literatürde prognozu etkilediği belirtilen evre, tümör tipi, lenf düğümü durumu, LVI, PM durumu ve hastaların sağkalımı ile de GLUT-1 ve maspin ekspresyonunun anlamlı ilişkisi olmadığını bulduk. Benzer şekilde MPO gen polimorfizminin de prognoz için anlamlı bir belirteç olmadığını saptadık.