
96
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
İşle ilişkili astım ve silikozis tanılı hastalarda oksidatif stres parametrelerinin ve genotoksik etkilerin değerlendirilmesi
Astım, dünyada yaklaşık 300 milyondan fazla insanı etkileyen küresel bir sağlık sorunudur. Erişkin başlangıçlı astımların yaklaşık %10-33'ü işle ilişkili astımdır. Silikozis ise çalışma hayatında silika maruz kalımı sonucu ortaya çıkan akciğerde nodüllerin oluşumu, pulmoner fibrozis ve fonksiyonel kayıplara neden olabilen bir mesleki akciğer hastalığıdır. Silikozis, özellikle gelişmekte olan ülkelerde halen en önemli halk sağlığı sorunlarından biridir. Bu çalışmada, iki meslek hastalığında ortaya çıkabilecek oksidatif stres, inflamasyon ve genotoksisite parametrelerindeki olası değişiklikleri belirlemek, bu hastalıkların erken tanısı ve hastalıkların önlenmesi süreçlerine katkı sunmak amaçlanmıştır. Ankara Mesleki ve Çevresel Hastalıklar Hastanesi'ne başvuran gönüllü 24 işle ilişkili astım (İİA), 23 silikozis tanılı hasta ile 27 maruz kalım öyküsü olup hastalığı olmayan ve 38 sağlıklı gönüllüden kan ve bukkal epitel sürüntü örnekleri alınmıştır. Serumda oksidatif stres biyogöstergeleri olan süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT) ve glutatyon peroksidaz (GPx) enzim aktiviteleri ile malondialdehit (MDA) düzeyleri, inflamasyon biyogöstergeleri olan interlökinlerden (IL) IL-17, IL-23 ve IL-27 düzeyleri ölçülmüştür. Bukkal epitel sürüntü numunelerinde mikroçekirdek (MÇ) sıklığı, serumda 8-OHdG düzeyleri hesaplanarak olası genotoksik hasar değerlendirilmiştir. Serum SOD, KAT, GPx, MDA, 8-OHdG, IL-17, IL-23 ve IL-27 düzeylerinin maruziyet, İİA, silikozis gruplarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu bulunmuştur. Hasta grubunun bukkal epitel hücrelerindeki MÇ sıklığı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bu sonuçların hem hasta grubunda hem de maruz kalımı olan grupta, yüksek olması erken dönem biyogöstergeleri olabileceğini ve erken dönemde önlemlerin alınması için yol gösterici olacağını göstermektedir.
Cinsiyete dayalı farklılıklar açısından metil cıva ve tiyomersalin toksisitelerinin insan nöroblastoma hücrelerinde karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Organik cıva bileşikleri, maruz kalma süresi ve konsantrasyona bağlı olarak motor gelişim ve bilişsel aktivitelerdeki bozulmalardan ciddi nöromotor değişikliklere önemli nörotoksik etkilere neden olmaktadır. Cinsiyet farklılığının birçok nörodejeneratif bozukluğun fizyopatolojisinde önemli değişikliklere yol açabileceği bilinmektedir. Bu tez çalışmasında, metil cıva ve etil cıvaya metabolize olduğu bilinen tiyomersalin nörotoksik etkilerinin insan nöroblastoma hücreleri (SH-SY5Y) üzerinde incelenmesi amaçlanmış ve farklı konsantrasyonlarda testosteron ve estradiolün organik cıva bileşikleri varlığında olası nörotoksisite üzerindeki etkilerinin, oksidatif stres parametreleri, nöroendokrin sistemdeki değişiklikler, oksidatif DNA ve RNA hasarının, hücre ölüm mekanizmalarının ve epigenetik değişikliklerin belirlenmesi hedeflenmiştir. Sitotoksisite deneylerinden elde edilen sonuçlara göre tiyomersal ve metil cıva için inhibitör konsantrasyon 20 (IC20) dozları sırasıyla 1,15 ve 2,93 µM olarak belirlenmiştir. 17β-estradiol ve testosteron için yüksek ve düşük konsantrasyonlar olarak sırasıyla 7,5-0,75 µM ile 1-0,1 µM kullanılmıştır. Gruplar; kontrol, metil cıva, tiyomersal, yüksek testosteron/düşük estradiol+tiyomersal, yüksek estradiol/düşük testosteron+tiyomersal, yüksek testosteron/düşük estradiol+metil cıva, yüksek estradiol/düşük testosteron+metil cıva olarak tasarlanmıştır. Nöroblastoma hücrelerinde hem tiyomersal hem de metil civanın toksik etkilerinin olduğu; tiyomersalin yüksek testosteron ortamında toksik etkilerinin arttığı; estradiol ve testosteronun tiyomersal ve metil cıva kaynaklı toksik etkiler üzerinde meydana getirdiği değişikliklerin birbirinden farklı olduğu ve genel olarak estradiolün toksisiteyi azaltıcı etki gösterdiği tespit edilmiştir. Sonuçlar organik cıva bileşiklerine karşı erkek ve dişilerde farklı nöronal yanıtlar oluşabileceğini düşündürmektedir.
Serviks kanserinde timokinon ve etoposid kombinasyonunun hücre canlılığı üzerine etkileri
Serviks kanseri dünyada her iki dakikada bir kadının ölümüne neden olan ve kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen ikinci kanser türüdür. Başlıca tedavi seçenekleri arasında cerrahi, radyoterapi, kemoterapi yer alır. Bir topoizomeraz-II inhibitörü olan etoposid, akciğer kanseri, testis kanseri, akut miyelojenöz lösemi ve akut miyelomonositik lösemi, Hodgkin Lenfoması ve yüksek dereceli Hodgkin dışı lenfomalarda ve serviks kanserin tedavisinde etkili bir kemoterpötik ajandır. Araştırmalar, tedavi sonuçlarını iyileştirmek için yenilikçi ilaç stratejilerinin keşfine odaklanmaktadır. Alternatif ve tamamlayıcı tıpta bitkilerin kanser tedavisindeki olumlu etkileri ilgi odağı oluşturmuştur ve buna yönelik çalışmalar artmaya başlamıştır. Ülkemizde Ranunculacea (Düğünçiçeğigiller) familyasında yer alan ve "çörek otu" olarak bilinen Nigella sativa türünden izole edilen timokinonun yapılan birçok çalışmada antikanserojenik, kardiyoprotektif, antiinflamatuvar, analjezik, antioksidan, bağışıklık sistemini güçlendirici etkilerinin olduğu ileri sürülmektedir. Timokinonun serviks kanserinde etoposid ile birlikte etkinliğine dair çalışmalar yetersidir. Bu çalışmada serviks kanser hücre hattında (HeLa hücresi) timokinonla olan kombinasyonlarının etoposid sitotoksisitesine etkisinin MTT yöntemi ile değerlendirilmesi amaçlanmıştır. HeLa hücrelerinde negatif kontrol ile karşılaştırıldığında timokinonun hücre canlılığını 24 saatlik inkübasyon için 250 μM ve üzerindeki konsantrasyonlarında ve 48 saat inkübasyon için 125 μM ve üzerindeki konsantrasyonlarında doz bağımlı olarak anlamlı azaltmıştır ve IC50 değeri sırasıyla 233,6 μM ve 145,5 μM bulunmuştur. HeLa hücrelerinde etoposide ait IC50 değerleri 24 ve 48 saatlik maruziyette sırasıyla 167,3 μM ve 52,7 μM bulunmuştur. Timokinon etoposidin yaklaşık IC50 değerini 24 saatlik inkübasyon için 15,63 μM ve üzeri dozlarında ve 48 saat inkübasyon için 31,5 μM ve üzeri dozlarında doz bağımlı anlamlı olarak azaltmıştır. Sonuçlarımız timokinonun etoposidin kanser hücrelerinde sitotoksik etkisini arttırabileceğini göstermiştir; bu durum etopsidin antikanser etkisini arttırabileceğini düşündürmektedir, ancak bu konuda kapsamlı çalışmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Bu çalışma bir ön çalışma niteliğinde olup yeni tedavi stratejilerin geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.
Sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin toksikolojik açıdan değerlendirilmesi
Sezyumun radyoaktif bir izotopu olan sezyum-137, beta ve gama ışıması yapan, yarılanma ömrü 30 yıl olan bir elementtir. Özellikle nükleer silah denemeleri ve nükleer enerji santrallerde meydana gelen sızıntılar veya kazalar sonrasında çevreye yayılarak besin zincirine katılması söz konusu olan bu elementin insan sağlığı üzerine etkilerinin saptanması önem taşımaktadır. Ancak literatür verileri, sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkileri konusundaki bilgilerin yeterli düzeyde olmadığını göstermekte, dünyada söz sahibi yetkili kurumların da bu elemente maruziyetin riskleri konusunda çelişkili açıklamalar yaptığı anlaşılmaktadır. Türkiye'ye yakın ülkelerde bulunan nükleer enerji santrallerinin eski teknolojiye dayalı özellikler taşıması ve ülkemizde kurulma çalışmaları başlatılan bir nükleer enerji santralinin bulunması, sezyum-137'ye maruziyet riski konusunda daha fazla bilgi sahibi olunması gerektiğini düşündürmektedir. Diğer taraftan sezyum-137'ye daha farklı maruziyet kaynakları da bulunmaktadır. Konu hakkındaki bilgi açıkları dikkate alındığında, bu tez çalışması kapsamında, sezyum-137'nin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin, mevcut bilimsel çalışmaların incelenmesi ile toksikolojik açıdan değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Ulusal ve uluslararası güncel kaynakların kapsamlı olarak değerlendirilmesi sonucunda hazırlanan bu çalışma ile söz konusu radyoaktif elementin insan sağlığı üzerindeki etkileri, tedavi yaklaşımları ve korunma yolları konusunda kapsamlı bir başvuru kaynağının oluşturulması düşünülmüştür.
Dibutil ftalatın insan akciğer hücre hattına olası toksik etkilerinin değerlendirilmesi ve askorbik asit ve N-asetilsisteinin olası koruyucu etkileri
Endokrin bozucular, hormonları taklit ederek veya engelleyerek vücudun normal işleyişini bozan ve genellikle de insanlar tarafından üretilen kimyasal maddelerdir. Üzerinde en çok çalışılan ftalat türevi di(2-etilhekzil) ftalat (DEHP)'tır. DEHP'nin özellikle testiküler ve hepatik oksidatif strese yol açtığı bilinmektedir. DEHP'den sonra en yaygın kullanılan ftalat türevi olan dibutilftalat (DBP) ise, başta kozmetikler (özellikle ojeler) olmak üzere, endüstride birçok alanda yaygın kullanılmaktadır. DBP'ye inhalasyonla da özellikle manikürcülerin, yoğun parfüm ve deodorant kullanan bireylerin ve bu ftalatı üreten işyerlerinde çalışanların maruz kaldığı bilinmektedir. Literatürde DBP'nin testiküler ve hepatik toksisitesine dair veriler olmakla birlikte, akciğer toksisitesi üzerinde çok az sayıda çalışma bulunmaktadır. Ayrıca, DBP'nin akciğer toksisite mekanizmaları bilinmemektedir. Bu tez kapsamında, DBP'nin insan küçük hücreli olmayan akciğer kanseri hücre kültürleri (A549 hücreleri) üzerinde olası sitotoksik ve oksidatif stres oluşturucu etkilerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu kapsamda, A549 hücrelerinde DBP'nin inhibitör konsantrasyon 30 (IC30; hücrelerin %30'unu öldüren konsantrasyon) ve inhibitör konsantrasyon 50 (IC50; hücrelerin %50'sini öldüren konsantrasyon) dozları belirlenmiş, IC30 dozunun neden olduğu intraselüler reaktif oksijen türlerini (ROS) arttırıcı etkisi değerlendirilmiştir. Ayrıca, DBP'nin yol açtığı olası lipit peroksidasyon ve protein oksidasyonu incelenmiş, organizmadaki en önemli tiyol olan glutatyon (GSH) ve total antioksidan kapasitede (TAOC) düzeylerinde yol açabileceği olası değişiklikler belirlenmiştir. Tez çalışmasında DBP'nin olası toksik etkilerine karşı askorbik asit (Asc) ve N-asetil sisteinin (NAC) olası koruyucu etkileri incelenmiştir. Hem NAC, hem de Asc'nin DBP uygulamasıyla beraber ROS düzeylerini düşürdüğü, protein oksidasyonunu azalttığı, total GSH düzeylerini kontrol düzeylerine yükselttiği ve azalan oksidatif strese bağlı olarak her iki antioksidanın da TAOC düzeylerini düşürdüğü belirlenmiştir. Tez çalışmasından elde edilen bilgiler doğrultusunda, DBP'nin toksik etki mekanizmasının altında yatan nedenlerden birinin oksidatif stres olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca, Asc ve NAC'ın DBP'nin neden olduğu oksidatif strese karşı koruyucu oldukları saptanmıştır
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde tüketilen süt örneklerinde aflatoksin M1 düzeylerinin araştırılması
AFM1, sitokrom P450 enzimleri tarafından karaciğerde oluşan ve memelilerin idrar, dışkı ve sütüne salgılanabilen, AFB1'in hidroksillenmiş metabolitidir. AFM1 karsinojen, sitotoksik, teratojenik, mutajenik ve genotoksik bir ajan olduğundan, hem insanlar hem de hayvanlar üzerinde önemli sağlık riskleri teşkil etmektedir. Bu çalışma, KKTC'de tüketilen çiğ ve UHT inek sütlerinde AFM1 varlığını tespit etmek ve halk sağlığı açısından risk oluşturup oluşturmadığını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmada, KKTC'de üretilen ve piyasada tüketime sunulan 2 süt markasından toplam 20 UHT inek sütü ve farklı mandıralardan toplanmış 22 adet çiğ inek sütü örneği, immünoafinite kolon saflaştırmasından sonra yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC)-floresan belirleme ile AFM1 varlığı yönünden analiz edilmiştir. Analiz edilen çiğ ve UHT inek sütü örneklerinin hiçbirinde AFM1 tespit edilebilecek düzeyde bulunamamıştır. HPLC-FLD yönteminin LOD ve LOQ değerleri sırasıyla, 1,038 ve 3,145 μg L-1 olarak bulundu. Kör numunelerine üç farklı düzeyde AFM1 standart çözeltisi ilave edilerek analiz edilmesi sonucu elde edilen yöntemin ortalama geri kazanım ve tekrarlanabilirlik değerleri sırasıyla, % 95,6 ve % 4,9 olarak bulundu. Bu değerler yöntemin güvenirliğini kanıtlamaktadır. Sonuç olarak, KKTC'de tüketilen süt örneklerindeki AFM1 içeriği, halk sağlığı açısından önemli bir risk teşkil etmese de, daha fazla sayıda süt örneğinin ve hayvan yeminin sürekli takibi, olası tüketici maruziyetini azaltmak için gereklidir.
Akrilamid ve 5-hidroksimetilfurfural'in olası genotoksik etkilerinin tek hücre jel elektroforez yöntemi ile in vitro değerlendirilmesi
Akrilamid (2-propenamid) karbonhidrat içeriği yüksek gıdalarda ısıl işlem uygulanması ile açığa çıkan monomer yapısında bir bileşiktir. 5-hidroksimetilfurfural (5-HMF) ise asidik koşullarla beraber yüksek sıcaklığın etkisiyle şeker ve amino asit arasındaki reaksiyonlar sonucunda oluşan bir bileşiktir. Akrilamid ve 5-HMF kızartma, fırınlanma, kavurma, ızgara gibi yüksek sıcaklık ve düşük nem koşularındaki pişirme işlemlerinde ortaya çıkmaktadır. Bu gibi yöntemler ile işlenen patates, kahve çekirdeği, fırın mamullerinde akrilamid ve 5-HMF oranı yüksektir. Akrilamidin, asparajin adlı aminoasit ile karbonhidratların yüksek sıcaklıkta tepkimeye girmesi ile (Malliard reaksiyonu) oluştuğu bilinmektedir. Akrilamid ile yapılan çalışmalarda bu bileşiğin hayvanlarda karsinojenik olduğu, üreme ve sinir sistemi toksisitesine yol açtığı gösterilmiş; akrilamid Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı (IARC) tarafından insanlar için olası kanserojen olarak sınıflandırılmıştır (Grup 2A). 5-HMF, Maillard reaksiyonunda ara basamaklarda, heksoz yapısındaki karbonhidratların asit-katalize dehidrasyonu ile ortaya çıkan bir bileşik olup genotoksik etkileri bulunmaktadır. Yapılan çalışmalar akrilamid ve 5-HMF maruziyetinin en önemli yollarından birisinin kahve tüketimi olduğunu göstermiştir. Yüksek maruziyete rağmen kahve tüketimi ile çeşitli kanser türleri arasında bir nedensellik kurulamamıştır. Kahvede doğal olarak bulunan bileşiklerden kafeik asit polifenolik yapıdaki hidroksisinamik asitlerden birisi olup antibakteriyel, antiviral, anti-inflamatuvar, antioksidan ve antikanser etkileri tespit edilmiştir. Projemizde akrilamid ve 5-HMF'nin in-vitro hücre hatlarındaki olası genotoksik etkisinin DNA hasarlarını tespit etmek için kullanılan tek hücre jel elektroforez (Comet) yöntemi ile araştırılması ve kafeik asitin olası genotoksik etkileri onarıp onarmadığının saptanması amaçlanmaktadır. Bu sayede kahvedeki zararlı bileşiklerden akrilamid ve 5-HMF'nin genotoksik etkisinin, kahvede bulunan ve koruyucu olan kafeik asit varlığında, farklı hücre hatlarında nasıl değiştiği tespit edilecektir.
Genisteinin DNA hasarı üzerindeki etkilerinin kolon kanseri hücrelerinde tek hücre jel elektroforez (COMET) yöntemiyle değerlendirilmesi
Günümüzde kanserin kalp hastalıklarından daha fazla ölüme yol açtığı ve kanser türleri içinde kolorektal kanserin yaygın görülen kanserlerden biri olduğu bilinmektedir. Bununla birlikte, uygulanan cerrahi müdahale ve kemoterapi, hastaların iyileşme ve sağ kalım sürecinde sınırlı fayda sağlamaktadır. Beklenen tedavi etkinliğinin görülememesindeki en önemli faktörler ise, hastalarda gelişen ilaç direnci ile yan etkileri azaltarak hasta uyumuna olanak sağlayabilecek hedefli tedavi ihtiyacıdır. Kolorektal kanser tedavi etkinliğini arttırmaya yönelik yapılan çalışmalara katkı sağlamak amacıyla, bu projede antikanser etkisi bilinen genistein, kemoterapinin temeli olan 5 – florourasil ve apopitoz aracısı olan TRAIL ligandının subtoksik konsantrasyonlarda tek başlarına ve kombinasyon halindeki SW480 ve SW620 kolon adenokarsinoma hücrelerinde sitotoksik etkileri MTT yöntemiyle, genotoksik etkileri Comet yöntemiyle, reaktif oksijen türleri, mitokondriyel membran potansiyeli, kaspaz 3-8-9 aktiviteleri kitler yardımıyla, apoptotik etkileri akım sitometrisi ve RT – PCR yöntemiyle incelenmiştir. Genisteinin 5-florourasil ve TRAIL'ın SW480 ve SW620 hücrelerinde sitotoksik etkili olduğu ve DNA hasarını arttırdığı belirlenmiştir. Bu maddelerin kombinasyon halinde sinerjistik apoptotik etki gösterdikleri, apoptoz indüksiyonunda reaktif oksijen türleri artışının, kaspaz 3-8-9 düzeylerindeki artışın ve mitokondriyel membran potansiyelindeki düşüşün etkili olabileceği görülmüştür. Ayrıca, TRAIL'ın hücrelerde DR5 aracılı apopitozu indüklediği tespit edilmiştir. Çalışmamızda yer alan ikili ve üçlü kombinasyonlarda ise, SW480 hücrelerinde anlamlı olmakla birlikte her iki hücre hattında da TRAIL ligandının tek uygulandığı gruba göre DcR1 ve XIAP antiapoptik gen ekspresyonlarında azalmanın olduğu saptanmıştır ve bu etkinin TRAIL direncinin ortadan kaldırılmasına katkı sağlayabileceği düşünülmektedir.
Kurşun maruziyeti ve şelasyon tedavisi sonrası metabolomik ve lipidomik analizler
Kurşun, kullanışlı fizikokimyasal özellikleri nedeniyle endüstride yaygın olarak kullanılan ve önemli toksik etkileri bulunan bir ağır metaldir. Tedavisinde şelasyon ajanları uygulanmakta olup, intravenöz sodyum kalsiyum edta tedavide kullanılan önemli şelasyon ajanlarından biridir. Bu tez çalışması ile kurşuna maruz kalan işçilerde şelasyon tedavisi öncesi ve sonrasında metabolomik profilde oluşan değişikliklerin incelenmesi, oto-oksidasyon ile oluşan oksisterol düzeylerinin değerlendirilmesi; bir sfingolipit metaboliti olan sfingozin-1-fosfat (S1P) düzeylerinin ölçümü gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla, otooksidasyonla oluşan oksisterol türevlerinden 7-ketokolesterol (7-KC), 3β, 5α, 6β trihidroksi kolestan (triol) ve S1P düzeylerinin belirlenmesi LC-MS/MS ile, metabolomik analizler ise GC-MS/MS ile gerçekleştirilmiştir. Deneyler sonunda, şelasyon öncesinde 7-KC ve triol düzeyleri sırasıyla 37,35±2,53 ng/ml ve 41,81±2,54 ng/ml olarak ölçülürken, şelasyon sonrasında sırasıyla 22,91±4,49 ng/ml ve 17,64±3,42 ng/ml olarak ölçülmüştür (p<0,001). S1P düzeyleri ise şelasyon öncesi için 60,76 ± 15,03 ng/ml, sonrası için de 48,79 ± 10,75 ng/ml olarak ölçülmüştür. Ayrıca yapılan metabolomik analizlerinde belirlenen metabolitlerden yararlanılarak yolak analizi yapılmış, aspartat, glutamat, homosistein metabolizmaları, mitokondriyal elektron transport zinciri gibi önemli yolakların yanı sıra sfingolipit metabolizması ile linolenik ve linoleik asit metabolizma yolaklarının da etkilendiği belirlenmiştir. Yapılan deneylerde, şelasyon tedavisi öncesi ve sonrası kıyaslandığında şelasyon tedavisinin artmış kolesterol oto-oksidasyonunu geri çevirdiği, S1P düzeylerinin ise şelasyon uygulamasıyla azaldığı belirlenmiştir. Metabolomik analiz sonuçlarının gerçekleştirilen hedefli lipidomik analizlerini destekler nitelikte olduğu öngörülmüştür. Yapılan çalışma, kurşun maruziyetinde lipit metabolizmasının etkilendiğini ve olası hasarın geri döndürülmesinde şelasyon tedavisinin etkili olduğunu göstermiştir.
Mermer işçilerinde genotoksik etki mekanizmalarının ve oksidatif stres ile ilişkili değişikliklerin değerlendirilmesi
Mermer işleme tesislerinde çalışan işçiler kesme, cilalama ve şekil verme gibi süreçlerde yüksek düzeyde oluşan solunabilir mermer tozuna (<10 μm) maruz kalmaktadır. Mermer tozu esas olarak kalsiyum karbonattan oluşmakta ve farklı oranlarda kristal silika içermektedir. Mermer tozunun sağlık üzerine olumsuz etkilerinden hem partiküle tozun hem de kristal yapılı silikanın sorumlu olabileceği düşünülmektedir. Mesleki olarak mermer tozuna maruz kalan işçilerin genotoksisite ve oksidatif stres parametrelerini değerlendiren sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu çalışmada İşçehisar (Afyonkarahisar) bölgesindeki mermer işleme tesislerinde çalışan işçilerde; mermer tozunun oksidatif stres, genotoksisite ve immünotoksisite mekanizmalarını nasıl etkilediğini açıklığa kavuşturmak amaçlanmıştır. Oksidatif stres ve immün sistem parametreleri, ticari kitler kullanılarak spektrofotometrik olarak belirlenmiştir. Genotoksisite ise sırasıyla lenfositlerde ve yanak epitel hücrelerinde tek hücre jel elektroforez (comet) ve mikroçekirdek yöntemleri ile değerlendirilmiştir. İşçilerde (n= 48) süperoksit dismutaz, katalaz, glutatyon redüktaz, glutatyon peroksidaz enzim aktiviteleri ve glutatyon ve clara hücre sekretuvar protein düzeyleri kontrol grubuna (n= 41) kıyasla istatistiksel anlamlı düşük bulunurken, malondialdehit, 8-okso-7,8-dihidro-2′-deoksiguanozin, tümör nekroz faktör-alfa ve interlökin-1beta düzeyleri ise istatistiksel anlamlı yüksek bulunmuştur. İşçilerde DNA hasarı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olup DNA hasarındaki artış ile maruz kalma süresi arasında güçlü bir korelasyon bulunmuştur. Ayrıca işçilerin yanak epitelindeki mikroçekirdek sıklığı kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı yüksek bulunmuştur. Sonuçlar, mermer endüstrisinde çalışan işçiler için immünotoksik ve genotoksik risk olasılığı olduğunu göstermektedir.
Erken adölesan ve adölesan dönemde ftalat maruziyetinin epigenetik mekanizmalar ve metabolik profil üzerindeki etkilerinin incelenmesi
Di (2-etil hekzil) ftalat (DEHP), kişisel bakım ürünlerinden oyuncaklara kadar birçok üründe/ambalajında kullanılan ve endokrin bozucu özellikleri olan bir kimyasal maddedir. DEHP ile ilgili yapılan çalışmalar toksisitenin özellikle erkek üreme sistemini hedeflediğini göstermektedir. Bu tez çalışmasında, Sprague Dawley erkek sıçanlar, erken adölesan ve adölesan dönem boyunca 30 mg/kg/gün (DD grubu) ve 60 mg/kg/gün (YD grubu) DEHP'e maruz bırakılarak oluşan toksisitenin sonuçları yetişkinlik döneminde kontrol grubu ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmiştir. Bu doğrultuda, sperm parametrelerindeki değişiklikler, oksidatif stres oluşumu (total glutatyon, total antioksidan kapasite ve lipit peroksidasyonu düzeyleri), histopatolojik ve apoptotik değişiklikler incelenmiştir. Epigenetik değişiklikler irdelenmiş ve metabolomik analizler yapılmıştır. DEHP maruziyeti ile sperm sayı, motilite ve morfolojisinde anlamlı değişimler ve doku hasarına işaret eden histopatolojik değişiklikler meydana gelmiştir. Apoptoz DD ve YD grubunda sırasıyla 3,36 ve 7 kat artmıştır. Total glutatyon düzeyleri DD grubunda değişmezken YD grubunda %46,26 azalmıştır (p<0,05). DD ve YD gruplarında lipit peroksidasyonu (%41,03, %102,7, sırasıyla) ve total antioksidan kapasite (% 9,83, %19,38, sırasıyla) kontrole göre anlamlı düzeyde artmıştır (p<0,05). Metabolomik analizde lipit ve enerji metabolizmasının değiştiği saptanmış ve bu metabolik yolakların en önemli elemanlarından olan peroksizom proliferatör aktive reseptör gamma (PPAR-γ) düzeyleri doza bağlı olarak artmıştır (p<0,05). Her iki grupta da epigenetik profildeki değişimlerin en önemli göstergesi olan global DNA metilasyonlarının doza bağlı olarak azaldığı, histon metilasyon düzeylerinin ise arttığı belirlenmiştir (p<0,05). Bu sonuçlar, yaşamın erken dönemlerinde DEHP'in, oksidatif stres, PPAR-γ, ve epigenetik modifikasyonlar aracılığı ile üreme sistemi üzerinde geri dönüşsüz bir toksisiteye neden olabileceğini göstermekte ve bu etkilerin sonraki nesillere aktarılabileceğine işaret etmektedir.
Nanoteknolojinin farmasötik uygulamalarda kullanımının ve nanopartiküllerin toksik etkilerinin değerlendirilmesi
Nanoteknoloji nano ölçekteki yapıların elektronik, manyetik, mekanik vb. teknolojik alanlarda kullanımını ifade eden bir kavramdır. Nanoteknolojinin tıp ve farmasötik alanlarında kullanımıyla da nanotıp ve nanofarmasötik kavramları hayatımıza girmiştir. Nano yapıların özgün özelliklerinden yararlanmak üzere geliştirilen nanofarmasötikler teşhis, tedavi ve teranöstik uygulamalarda oldukça etkin sonuçlar vermektedir. Yapılan çalışmalarda farklı uygulama yolları, farklı dozaj şekilleri için farklı malzemelerden yapılmış nanofarmasötikler kullanılmaktadır. Çalışma sonuçları özellikle teşhis ve tedavi etkinliğinin artmasında; yan etkilerin azalmasında nanofarmasötiklerin umut verici olduğunu göstermektedir. Ancak nanofarmasötiklerin toksisitesi önemli bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Nanoyapıların fizikokimyasal özellikleri toksik özellikleri üzerinde doğrudan etkilidir. Aynı malzemenin makro formunun toksik olmadığı durumlarda dahi nano formunun küçük partikül boyutu, yüksek yüzey alanı gibi özellikler sebebiyle toksik olabildiği; ayrıca toksik etkinin birçok değişkenden etkilendiği tespit edilmiştir. Dolayısı ile her bir uygulama için ilgili nanofarmasötiğin toksisitesini tayin etmek, yapının güvenilir şekilde karakterize edilmesini ve standart toksisite test yöntemlerinin uygulanmasını gerektirir. Ancak çalışmamız kapsamında belirlendiği üzere karakterizasyon ve toksisite testleri için ulusal veya uluslararası düzenleyici otoriteler tarafından nanofarmasötiklere özel standartlar tanımlanmamıştır. Bu durum literatürde yer alan çalışma sonuçları arasındaki varyasyonların nedenini açıklamaktadır ve nanofarmasötik türlerinin toksik etkileri ve nedenleri konusunda genelleme yapmayı olanaksız kılmaktadır. Ancak nanofarmasötiklerin toksik özelliklerinin çok sayıda parametreden etkilendiği göz önünde bulundurularak sağlam bir karakterizasyon yöntemi geliştirilmeli ve temsil edicilik açısından iyi tasarlanmış yöntemler ile toksisite değerlendirmeleri yapılmalıdır. Anahtar Kelimeler: nanotıp, ilaç hedeflendirme, ilaç taşıma, toksisite.
Melaleuca alternifolia (Çay ağacı) yağının kozmetiklerdeki güvenliliğinin ve olası toksisitesinin değerlendirilmesi
Esansiyel yağlar yüzyıllar boyunca kozmetik ürünlerde kullanılmıştır. Uzun yıllardır kullanılıyor olması güven verici bir faktör gibi algılanabilir; ancak, bu yağlardan bazıları kozmetik ürünlerde kullanıldığında transdermal emilim veya inhalasyon yoluyla tüketiciler için tehlikeli olabilmektedir. Mevcut bilimsel yayınlar genellikle sınırlı sayıdadır ve bu çalışmalar spesifik olarak esansiyel yağların kozmetik ürünlerde kullanımını ile bu yağların içerdiği bir veya daha fazla saf bileşeni tanımlamaktadır. Dolayısıyla bu konudaki güvenilir klinik toksikoloji çalışmaları yetersiz kalmaktadır. Günümüzde kozmetik ürünlerde esansiyel yağ olarak kullanımı giderek popülerleşen "çay ağacı yağı"nın da, kozmetik ürünlerde kullanımının etkinliğinin ve güvenliliğinin sıkça tartışma konusudur. Yapılan araştırmalar, bu yağın yüksek terpinen-4-ol içeriğine atfedilen geniş spektrumlu antimikrobiyal aktiviteye sahip olduğunu doğrulamaktadır ve son yıllarda yapılmış klinik denemeler ümit vericidir. Son onbeş yılda çay ağacı yağı, doğal kaynaklı bir ürün olarak geniş bir grup farmasötik ve kozmetik ürün için artan bir popülariteye sahip olmuştur. Diğer esansiyel yağlarda olduğu gibi "çay ağacı yağı" kullanımının, etkinliğinin, güvenliliğinin, toksisitesinin net verileri için de ileri çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmada, Avrupa Konseyi Kozmetik Ürün Uzmanlar Komitesi'nin, Tüketici Güvenliği Bilimsel Komitesi (SCCS)'nin görüşlerine ağırlıkla yer verilmiş olup, çay ağacı yağının tüketiciler üzerinde zararları olabileceğinin önemi vurgulanmış ve kozmetik ürünlerin genel güvenlilik değerlendirmeleri yapılırken bu maddenin tüketicilerde oluşturabileceği risklerin göz önünde bulundurulması gerektiği sonucuna varılmıştır. Bu sebeple, çay ağacı yağının kalite kıstaslarının iyi tanımlanmış olması ve kozmetik ürünlerin güvenliliğinden sorumlu kişilerin çay ağacı yağı içeren kozmetik ürünleri piyasaya arz ederken bu hususları dikkate almaları büyük önem arz etmektedir.
İnsan kolostrum sütünde neopterin ve kinürenin düzeylerinin araştırılması
Kolostrum insanlar, inekler ve diğer memelilerde meme sütü salınmadan önce üretilen meme sıvısıdır. Çok besleyicidir; bakteri ve enfeksiyonlara karşı antikorları yüksek miktarda içerir. Kolostrum yenidoğan ve bebeklerde büyümeyi uyarır, immüniteyi destekler ve sağlıklı bağırsak gelişimi sağlar. Neopterin, hücresel immün yanıtı gösteren konjuge olmayan bir pteridindir ve interferon gama (IFN-γ) uyarılması ile insan monosit/makrofajlarından salınır. Biyolojik örneklerde neopterin düzeylerinin belirlenmesinin hücresel immünitenin durumu hakkında bilgi sağladığı bilinmektedir. Hücresel immüniteyi yansıtan diğer bir gösterge, bulunduğu dokuda triptofanı tüketerek kinürenin oluşmasında rol oynayan indolamin 2,3-dioksijenaz (IDO) enzimidir. Çeşitli biyolojik örneklerde neopterin ve kanda kinürenin (Kin) düzeylerini değerlendiren çok sayıda çalışma olmasına rağmen insan sütünde neredeyse belirlenmemişlerdir. Bu tez çalışmasının esas amacı, insan kolostrum örneklerinde neopterin, triptofan (Trp) ve kinürenin konsantrasyonlarını değerlendirmektir. Örneklerdeki neopterin konsantrasyonu enzim immüno analiz kiti ile belirlenmiştir. Triptofan ve kinürenin düzeylerinin ölçülmesi için yüksek performanslı sıvı kromatografisi yöntemi kullanılmıştır. Kolostrum örnekleri doğum ünitesinde yeni doğum yapan 17 anneden alınarak analize kadar -20 oC'de saklanmıştır. Kolostrum örneklerindeki belirlenen neopterin ve Kin/Trp oranı, çocukluk çağındakilere kıyasla sırasıyla yaklaşık 5 kat daha fazla olduğu bulunmuştur.
Nandrolonun genotoksisitesinin tek hücre jel elektroforez tekniği ile in vitro incelenmesi
Nandrolon, kas gücünü ve performansını arttırmak üzere genellikle gençler ve sporcular tarafından sıklıkla süistimal edilen anabolik androjenik steroidler arasında yer alır. Birçok ülkede kontrole tabidir ve bu nedenle tıbbi olmayan kullanımı genellikle yasa dışıdır. Sağlığı olumsuz yönde etkilediği bilinmektedir. Önemli yan etki risklerine rağmen, yaygın olarak kötüye kullanılmaktadır. Yüksek doz ve uzun süreli kullanımı söz konusudur. Literatür taramasının sonucu olarak, nandrolon dekanoatın genotoksisitesi konusunda birkaç çalışmanın yapıldığı ve bu çalışmaların da yetersiz olduğu görülmektedir. Bu çalışmanın amacı, nandrolon dekanoatın geniş aralıktaki dozlarda V79 Çin hamster fibroblast hücrelerinde hücre canlılığı ve sitotoksik olmayan dozlarda insan lenfositlerinde DNA hasarı üzerine etkilerini değerlendirmektir. Sitotoksisite, MTT yöntemi kullanılarak belirlenmiştir. Nandrolon dekanoatın insan lenfositlerinde genotoksisitesi ve ayrıca H2O2 ile oluşturulan oksidatif DNA hasarına karşı etkisi alkali tek hücre jel elektroforez yöntemi (Comet yöntemi) ile belirlenmiştir. V79 hücrelerinde 250 µM üzeri konsantrasyonlarda nandrolon dekanoatın hücre canlılığını doz-bağımlı bir şekilde anlamlı olarak azaltmıştır. IC50 dozu 739 μM olarak belirlenmiştir. Nandrolon dekanoat, tek başına çalışılan tüm konsantrasyonlarında (0,5-100 μM) lenfositlerde DNA hasarına yol açmamıştır. 10-100 μM arasındaki konsantrasyonlarda doz-bağımlı olarak oksidatif DNA hasarını önemli ölçüde azalttığı; ancak düşük konsantrasyonlarında (0,5 ve 1 μM) değiştirmediği görülmüştür. Çalışmanın sonuçları, nandrolon dekanoatın, genotoksik olmayan dozlarda oksidatif stres ile indüklenen DNA hasarını azaltabileceğini göstermektedir. Sonuç olarak, nandrolonun çalışmamızda gözlenen oksidatif strese karşı olası antigenotoksisitesi toksisite mekanizmasının ortaya çıkarılmasında mevcut bilimsel çalışmalara katkıda bulunabilir, bununla birlikte daha ileri araştırmalara ihtiyaç vardır.
Tiroid hücrelerinde bisfenol a'nın toksik etkileri ve selenyum bileşiklerinin koruyucu rolünün değerlendirilmesi
Bisfenol A (BPA) polikarbonatların ve epoksi reçinelerinin üretiminde kullanılan bir kimyasal maddedir. İnsanlar, bu maddeye gündelik yaşamda oral, inhalasyon ve dermal yolla yaygın olarak maruz kalır. Östrojenik etkileri olduğu; endokrin bozucu bir madde olarak değerlendirildiği bildirilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalarda BPA'nın tiroid bezinin homeostazını ve tiroid hormon üretimini etkileyebildiği ve tiroid hormon reseptörleriyle etkileşebildiği belirlenmiştir. Tiroid, birim ağırlık başına böbrekle birlikte selenyum içeriği en yüksek olan dokudur. Selenyum başlıca diyetle alınan esansiyel bir eser elementtir. Tiroid hormon sentezinde görev alan deiyodinazların yapısında bulunur. Ayrıca, yapısında bulunduğu antioksidan selenoproteinler ile tiroid bezini oksidatif strese karşı korur. Organik ve inorganik formdaki selenyum bileşiklerinin fizyolojik dozlarda alımı, organizmada birçok kimyasalın oluşturduğu zararlı etkilere karşı koruyucu olabilir. Sunulan bu tez çalışmasında, BPA'nın insan papiller tiroid kanseri hücre hattı (B-CPAP) üzerindeki toksik etkileri ve BPA toksisitesi üzerinde selenyumun suplemantasyonunun modifiye edici etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. BPA'nın B-CPAP hücrelerinde oluşturduğu sitopatolojik değişiklikler, sitototoksisite, oksidan/antioksidan parametreler ve apoptoz değerlendirilmiş; BPA ile birlikte inorganik selenyum (sodyum selenit, SS) ve organik selenyum (selenometionin, SM) uygulamasının olası koruyucu rolü belirlenmiştir. Elde edilen bulgular, BPA'nın B-CPAP hücrelerinde oksidatif stres oluşumuna, hücre içi ROS düzeylerinde ve lipit peroksidasyonda artışa ve total glutatyon (GSH) düzeylerinde azalmaya yol açtığını göstermektedir. Ayrıca, BPA'nın bu hücrelerde sitopatolojik değişimlere ve apoptoza neden olduğu belirlenmiştir. Selenyum bileşiklerinin ise, bu hücrelerde BPA ile indüklenen sitopatolojik değişikleri, oksidan/antiosidan statü değişimlerini ve apoptozu azaltabileceği yönünde bulgular elde edilmiştir. BPA'nın B-CPAP hücrelerinde yol açtığı oksidatif stresin, bu hücrelerde BPA toksisitesi altında yatan mekanizmalardan biri olduğu sonucuna varılmıştır. İnorganik ve organik selenyum bileşiklerinin ise, tiroid hücrelerinde antioksidan işlevleriyle BPA toksisitesine karşı kısmi olarak koruyucu etkilerinin olabileceği gözlenmiştir. Anahtar kelimeler: Bisfenol A, selenyum, oksidatif stres, apoptoz, B-CPAP hücre hattı
İnsan mide adenokarsinoma hücrelerinde Helicobacter pylori'nin neden olduğu DNA çift sarmal kırıkları ve oksidatif strein değerlendirilmesi
Çeşitli mikroorganizmaların oluşturduğu infeksiyonların reaktif oksijen bileşikleri (ROS) ve reaktif azot bileşiklerinin (RNS) oluşumuna yol açtığı iyi bilinmektedir. Bu bileşiklerin de intrasellüler oksidan/antioksidan dengeyi değiştirip oksidatif strese neden olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Oksidatif stres, birçok farklı mekanizma ile DNA hasarı oluşturabilmektedir. DNA hasarı, basit ve onarılabilir baz lezyonlarından, en tehlikeli DNA hasarı olan DNA çift sarmal kırıklarına (DSB) dek oldukça geniş bir yelpazede görülebilir. Radyasyon ve bazı bakteri toksinleri DSB'yi indükleyerek, karsinojeneze yol açabilir. Helicobacter pylori gastrik mukozada kronik infeksiyona neden olan bir Gram negatif bakteridir. Helicobacter pylori infeksiyonu Uluslararası Kanser Araştırma Ajansı tarafından "Grup I karsinojen" olarak sınıflandırılmıştır. Helicobacter pylori'nin neden olduğu toksisite altında yatan mekanizmalar ve bu bakterinin yol açtığı gastrik karsinojenezin mekanizması henüz tam olarak anlaşılamamıştır. Çalışmalar Helicobacter pylori'nin hem doğrudan DNA hasarı yaparak, hem de epigenetik mekanizmalarla genetik instabiliteye neden olduğunu göstermektedir. Helicobacter pylori infeksiyonu konak DNA'sında oksidatif hasara neden olmaktadır. Literatürde, Helicobacter pylori infeksiyonunun oksidatif strese ve DSB'ye neden olduğu ve DSB onarım mekanizmalarını da etkileyebileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Ancak, Helicobacter pylori infeksiyonu ile oksidatif stres arasındaki ilişkiyi inceleyen yeterli sayıda çalışma bulunmamaktadır. Bu verilerin ışığında gerçekleştirilen tez kapsamında, gastrik adenokarsinoma (AGS) hücrelerinin Helicobacter pylori'ye maruziyeti sonucu ortaya çıkabilecek olası sitotoksisite, intrasellüler ROS artışı ve oksidatif stres, DNA baz lezyonları, DNA onarım proteinlerindeki değişiklikler, apoptotik ve otofajik değişiklikler detaylı bir şekilde araştırılmıştır. Ayrıca, AGS hücrelerinin Helicobacter pylori'yle infekte olması sonucu, hücrelerde DSB'nin bir biyogöstergesi olan histon 2A ailesi üyesi X (H2AX) fosforilasyonunun (-H2AX) belirlenmiştir. Diğer taraftan, DSB onarım yolaklarıyla ile Helicobacter pylori maruziyeti sonucu ortaya çıkabilecek DSB'lerin onarılabileceği de düşünülerek çalışmaya bir DSB onarımında önemli rolü olan DNA-protein kinaz (DNA-PK) inhibitörü eklenmiş ve ilgili parametreler DNA-protein kinaz inhibitörü varlığında da ölçülmüştür. Bu şekilde, DSB onarımı bozulmuş bireylerde Helicobacter pylori infeksiyonunun neden olabileceği olası durumun öngörülmesi planlanmıştır. Elde edilen sonuçlar, Helicobacter pylori infeksiyonunun özellikle DNA-PK inhibitörü varlığında oksidatif streste önemli artışlara, DNA onarım proteinlerinde değişikliklere ve g-H2AX düzeylerinde belirgin artışlara yol açtığı ve apoptozu ve otofajiyi tetiklediği görülmüştür. Diğer taraftan, Helicobacter pylori ve DNA-PK inhibitörü birlikte maruz kalan grupta apoptoz ve otofajinin çok daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Helicobacter pylori infeksiyonunun özellikle DSB onarımında sorun olan hücrelerde ciddi sorunlara yol açabileceği belirlenmiştir.
Sıklıkla kullanılan bitkisel ürünlerin ilaçlar ile olası etkileşmelerinin eczacılar tarafından farkındalıklarının değerlendirilmesi
Dünyanın pek çok bölgesinde bitkisel ilaçların ve besin desteklerinin kullanımı oldukça fazla artış göstermektedir. Pek çok bitkisel ürün internet yoluyla satıldığından bu ürünlerin kontrolsüz bir pazarda tüketici ve hastalar tarafından ne ölçüde kullanıldığını değerlendirmek zordur. Bu nedenle pek çok ülke geleneksel ürünlerin ruhsatlandırılması için düzenlemelere başlamıştır. Diğer taraftan, tedavinin başarısını etkileyen çok önemli bir konu olan bitkisel ilaçlar ile sentetik ilaçların etkileşme sıklığı henüz tam olarak bilinmemektedir. Hastalar aile ve arkadaş tavsiyesine göre bitkisel ilaçları kullanmaktadırlar. Genel olarak bitkisel ilaç kullanımlarını hekim ve eczacılarına haber vermemektedirler. Hastaların pek çoğunun ve eczacılar da dahil sağlık çalışanlarının da bitkisel ürün-ilaç etkileşmesi hakkında yeterli bilgisi bulunmamaktadır. Etkileşmelere ilişkin bilgi yetersizliği muhtemelen etkileşmelerin farkında olunmaması ya da rapor edilmemesinden kaynaklanmaktadır. Ginkgo biloba, Panax ginseng, Hypericum perforatum, Aloe vera ve Allium sativum çok yaygın olarak kullanılan bitkisel ilaçlardır. Bu çalışmada, sıklıkla kullanılan bu bitkisel ilaçların, tedavide kullanılan ilaçlarla etkileşmelerinin eczacılar tarafından değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada geniş bir anket kullanılarak, eczacıların bu bitkisel ilaçların kullanım alanları, istenmeyen etkileri, ilaçlarla olası etkileşmeleri hakkında bilgileri değerlendirilmiştir. Eczacıların yarısından çoğunun bitkisel ürünler ve ilaçlar arasındaki etkileşmeler hakkında yeterli bilgiye sahip olmadıkları gözlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Bitki, bitkisel ilaçlar, bitki-ilaç etkileşimleri, eczacı farkındalığı, alternatif tedavi, Ginkgo biloba, Panax ginseng, Hypericum perforatum, Aloe vera, Allium sativum.
İlaç toksisitesinde mitokondrinin rolünün değerlendirilmesi
Mitokondri hücresel enerjinin üretildiği, oksidatif solunumun ve diğer birçok yaşamsal öneme sahip olayın gerçekleştiği organeldir. Bu nedenle ilaçların neden olduğu mitokondriyel yapısal ya da işlevsel bozukluklar, organizma açısından ciddi sonuçlar doğurabilmektedir. Bu tez kapsamında toksisite mekanizması tam olarak anlaşılamamış olan bazı ilaçların mitokondri üzerindeki etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. Klozapin kullanan hastalarda gözlenen kardiyotoksisite ve parasetamol kullanan hastalarda oluşan nefrotoksisitenin mekanizması henüz anlaşılamamıştır, ancak biyotransformasyonuyla ilişkili olduğu düşünülmektedir. Advers ilaç reaksiyonlarının önemli bir kısmının ilaç molekülünden oluşan reaktif metabolitlerle ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle her iki ilacın toksisitesinde mitokondriyel ve mikrozomal biyoaktivasyonun rolü araştırılmıştır. Bu amaçla öncelikle hastalardan elde edilen karaciğer ve böbrek dokularından hazırlanan mikrozomlar parasetamolle inkübe edilmiş, oluşan reaktif metabolit miktarları ve biyoaktivasyonu katalize eden enzim aktivitelerinde bireyler arası ve organlar arası farklılıklar ortaya konmuştur. Çalışmanın hipotezlerinden birisi olan "ilaçların mitokondri içerisinde lokal reaktif metabolit üreterek toksisiteye yol açması" olasılığı parasetamol ve klozapin için test edilmiş, bu amaçla öncelikle çeşitli tekniklerle saf mitokondriyel fraksiyonlar elde edilmiş ve saflık Western blot tekniği ile gösterilmiştir. Klozapinin fare karaciğer ve kalp mitokondriyel fraksiyonları ile inkübasyonları gerçekleştirilmiş, mitokondriyel enzimler aracılığıyla stabil metabolitlerin yanı sıra reaktif metabolit oluşumu gösterilmiştir. Benzer şekilde mitokondriler tarafından parasetamolden reaktif metabolit oluşumu da gösterilmiştir. Mitokondrilerin yapısal ve işlevsel bütünlüğünün göstergesi olarak "mitochondrial permeability transition pore (MPTP)" oluşumu ölçülmüş ve 3 ay süreyle doku ya da izole halde -86oC'de saklanan mitokondrilerin bütünlüğünü koruduğu gözlenmiştir. Klozapin ve parasetamol dışında olanzapin, nifedipin, diklofenak, valproik asit, metformin, dapson, tiyaprofenik asit ve sülfafenazolün de kalsiyum varlığında ve yokluğunda mitokondrideki MPTP indükleyici etkileri araştırılmış, diklofenak ve valproik asitin kalsiyum tarafından indüklenen MPTP oluşumunu şiddetlendirdiği, ancak hiçbir ilacın tek başına MPTP oluşturmadığı gözlenmiştir. Genlerin aktivitelerini belirleyen önemli olaylardan birisi olan DNA metilasyonunun mitokondriyel DNA'da çalışılan ilaçlar tarafından değiştirilip değiştirilmediği araştırılmış, tüm incelenen ilaçların anlamlı derecede hipometilasyona yol açtığı, klozapinin bu etkisinin reaktif metaboliti aracılığı ile olduğu gösterilmiştir. Araştırılan ilaçların mitokondrilerde gerçekleşen en önemli metabolik süreç olan oksijen tüketim hızını etkileyip etkilemediği incelenmiş, klozapin, olanzapin, nifedipin, valproik asit, dapson ve tiyaprofenik asitin tüketim hızını düşürdüğü, sülfafenazolün ise ilginç bir şekilde artırdığı gözlenmiştir. Son olarak mitokondriyel ilaç biyotransformasyonu açısından önemli olan insan karaciğer ve kalp mitokondrilerinin antioksidan ve konjugasyon enzim aktiviteleri, otopsi sırasında farklı bireylerden elde edilen dokularda incelenmiş, her iki organ mitokondrilerinde GSTT, GSTM, CAT ve Se-GPx aktiviteleri insanda gösterilmiştir. Tez çalışmasında çalışılan ilaçların mitokondride yapısal ve/veya işlevsel etkilerinin incelenmesiyle sadece toksik değil, olası terapötik hedefler için de veri sağlanmış, klozapin-aracılıklı kardiyotoksisite ve parasetamol-aracılıklı nefrotoksisite mekanizmaları açısından yeni fikirler ortaya konmuştur. Geliştirilen bu deneysel yaklaşımlar farklı ilaç, ilaç adayları ya da diğer kimyasal maddelerin olası mitokondriyel toksisitelerini taramak üzere sonraki çalışmalar için yol gösterici olacaktır.
Kimyasallarla indüklenen meme kanseri oluşum mekanizmalarında olası antikanser ilaç hedeflerinin araştırılması
Meme kanseri, dünyada görülme sıklığı hızla artan ve kadınlarda kanserden ölüm nedenleri arasında ikinci sırada yer alan bir kanser türüdür. Endojen östrojenlerin ve eksojen östrojenik bileşiklerin bazılarının hem reseptör aracılığıyla hücre proliferasyonunu arttırarak, hem de metabolizmaları sonucu oluşan reaktif kinon metabolitlerinin DNA'ya bağlanmasıyla kanserin oluşum ve gelişimine katkıda bulunduğu bildirilmektedir. Endojen bir hormon olan melatoninin hormon-ilişkili meme kanserinde östrojen reseptörü aracılıklı etkileri değiştirdiği ve dokularda lokal östrojen sentezini inhibe ettiği bilinmektedir. Meme kanserinin önlenmesi ve tedavisinde destekleyici ajan olarak kullanımının diğer ilaçların etkinliğini artırdığı ve yan etkilerini azalttığı gösterilmiştir. Ancak melatoninin yarılanma ömrünün kısa oluşu ve oral biyoyararlanımının düşük oluşu ilaç olarak kullanımını kısıtladığı için bu tez çalışmasında bazı indol türevi melatonin analoglarının benzer etkinliklerinin test edilmesi düşünülmüştür. Tez çalışması kapsamında 1-etilindol, 5-metoksiindol-3-aldehit hidrazon ve 2-metilindol yapısındaki melatonin analoğu bileşiklerin kimyasallarla indüklenen meme kanserinin oluşumunda rol oynayan hedefler üzerine etkileri araştırılmıştır. Bu hedefler, östrojenik bileşiklerin bağlanması ile hücre proliferasyonunu artıran östrojen reseptörü, lokal östrojen sentezini katalize eden aromataz enzimi ve östrojen ya da kimyasalları genotoksik metabolitlere dönüştüren CYP1B1 enzimidir. Türevlerin sırasıyla potansiyel östrojen reseptör antagonisti, aromataz inhibitörü ve CYP1B1 inhibitörü etkileri araştırılmıştır. Ayrıca hem insan sağlıklı meme epiteli hücre hattı (MCF-10A), hem de ER+ (MCF-7 BUS) ve üçlü negatif (MDA-MB-231) insan meme kanseri hücre hatları üzerindeki kısa ve uzun süreli sitotoksik etkileri de değerlendirilmiştir. Maddelerden bazılarının ER antagonizması, aromataz inhibisyonu veya CYP1B1 inhibisyonu yönünde etkileri olduğu, bazılarının ise birden fazla hedefte etkileri olduğu görülmüştür. Etkili bazı türevlerin sağlıklı meme hücrelerinde sitotoksisite göstermezken meme kanseri hücrelerinde sitotoksisite göstermeleri ve özellikle uzun süreli maruziyet ile hücrelerin koloni oluşumunu tamamen engellemiş olmaları ilaç adayı olabilecekleri yönünde umut vericidir. Bazılarının MCF-7 BUS hücrelerindeki sitotoksik etkilerinin MDA-MB-231 hücre hattına kıyasla daha güçlü bulunması sitotoksik etkilerinin hormon-ilişkili olabileceğini, bazılarında hücreler arasında etki farkı gözlenmemesi ise sitotoksik etkilerinin temelinde test edilen hedeflerin dışında mekanizmaların da rol oynadığını düşündürmektedir. Sonuç olarak indol türevi melatonin analoglarından bazılarının belirlenen üç farklı hedef üzerinde melatoninden daha etkili oldukları bulunmuştur. Bununla birlikte araştırılan hedefler üzerinde etkili olduğu bulunan bileşikler, etki güçleri bakımından mevcut tedavi ajanlarına alternatif olabilecek üstünlükte bulunmamıştır. Bu nedenlerle sözkonusu bileşiklerin meme kanserinin önlenmesinde kemopreventif ve/veya tedavi etkinliğini güçlendirerek yan etkileri azaltmaya aday adjuvan ajan olabilecekleri düşünülmektedir. Tez çalışmasında ortaya konan yapı-aktivite ilişkileri, var olan ilaçlardan daha güçlü yeni ilaç adaylarının geliştirilmesine olanak sağlayabilecektir. Bu tezde klinik öncesi ilaç keşif çalışmaları kapsamında yer alan hedef belirleme, etki belirleme/ölçme yöntemi seçimi ve validasyonu, orta/hızlı çıktılı tarama, moleküler modelleme ile öngörüsel veri elde etme ile in vitro etkinlik ve toksisite testlerini kapsayan bütüncül bir yaklaşım kullanılarak hit/öncü-molekül belirlenmesi amaçlanmış ve gerçekleştirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri; ER antagonizması; Aromataz inhibisyonu; CYP1B1 inhibisyonu, sentetik melatonin analogları.
Tip 1 diyabet ın vıtro modelinde Cinnamomum cassia ekstrelerinin etkilerinin araştırılması
Tip 1 diyabet (T1DM) hastalarında oksidatif stres artışının hastalığa bağlı komplikasyonların gelişiminde rol oynadığına ilişkin çok sayıda araştırma bulunmaktadır. Oksidatif stres artışının oksidatif DNA hasarının artmasına neden olduğu, DNA onarım kapasitesinin yeterli olmaması nedeniyle bu durumun kanser gelişim sürecine katkıda bulunabileceği ileri sürülmektedir. Bu nedenle çalışmalar diyabet hastalarında oksidatif stres ve DNA hasarına karşı koruyucu ilaç ve doğal kaynakların araştırılması üzerinde yoğunlaşmıştır. Tarçın (cinnamon); antidiyabetik ve anti-tümör özellikleri de içeren çeşitli biyolojik etkinliklere sahip olduğu bilimsel çalışmalarla ortaya konmuş olan bitkisel kaynaklı bir üründür. Son yıllarda özellikle diyabet hastaları tarafından insülin direncinin azaltılması, kan glukoz ve lipid düzeylerinin düzenlemesi amacıyla gıda destek ürünü ya da çay formlarında kullanılmaktadır. Etkilerini araştırdığımız Cinnamomum cassia (C. cassia) ticari preparatlarda yaygın olarak bulunan tarçın türüdür. Çalışmamızda 1- Tip 1 diyabet in vitro modelinde C. cassia kabuklarından hazırlanan ekstrelerin hücre canlılığı üzerindeki etkileri ve apoptotik aktivitelerinin araştırılması; 2- Sitotoksik ve apoptotik etkisi olmayan ekstre ya da ekstrelerin endojen ve H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarı üzerindeki etkilerinin araştırılması; 3- Bu etkilerinin reaktif oksijen radikalleri (ROS) oluşumuyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmada ekstrelerin IC50 değerleri WST-1 testi ile saptanmıştır. Apoptotik aktivite tayini akım sitometresinde Annexin V/PI ve TUNEL testleri ile gerçekleştirilmiştir. Apoptotik aktivite göstermeyen butanol ve su ekstrelerinin endojen ve H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarı üzerindeki etkileri alkali komet yöntemi ile araştırılmış, TUNEL yöntemi ile doğrulanmıştır. ROS oluşumu üzerindeki etkileri akım sitometrisinde DCF-DA testi ile tayin edilmiştir. Sonuçlar C. cassia su ekstresinin Tip 1 diyabet in vitro hücre modelinde H2O2 ile indüklenen oksidatif DNA hasarına karşı koruyucu etki gösterdiğini ve bu etkisinin ROS oluşumunu azaltmasıyla ilişkili olabileceğini ortaya koymuştur.
Yeni sentezlenen melatonin analoglarının aromataz aktivitesi üzerine etkilerinin araştırılması
Endokrin bozucu (EB) terimi, sağlıklı organizmada veya gelecek nesillerinde advers sağlık etkilerine, endokrin fonksiyonlarda değişikliklere sebep olan ekzojen maddeleri tanımlar. EB bir kimyasal madde hormon reseptörleri ile etkileşerek agonist ya da antagonist etki gösterebileceği gibi steroid hormonların biyosentez ve metabolizma yolaklarında yer alan enzimlerle etkileşerek fizyolojik hormon düzeylerini değiştirmek yoluyla da etkisini gösterebilmektedir. Dünyada kadınlar arasında insidansının arttığı ve kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer aldığı belirlenen meme kanserinin tedavisinde de bu yaklaşımlardan faydalanılmaktadır. Meme dokusunda yüksek oranda bulunan aromataz enziminin inhibe edilerek östrojenin özellikle postmenopozal dönemde lokal üretiminin engellenmesi hormon bağımlı (östrojen reseptör pozitif; ER+) meme kanserinin tedavisinde yaygın olarak kullanılmaktadır. Son yıllarda yapılan deneysel çalışmalarda indol yapılı bir hormon olan melatoninin aromataz enzimini inhibe ettiği ve ER (+) meme kanseri hücrelerinin proliferasyonunu engellediği saptanmıştır. Bu tez kapsamında yeni sentezlenen indol türevi melatonin analoglarının aromataz aktivitesi üzerine etkileri iki farklı yöntem ile araştırılmıştır. Bunlardan ilki doğrudan aktivite ölçümü olup floresans substrat ve rekombinant insan enziminin kullanıldığı, enzim aktivitesinin spektroflorimetrik olarak ölçülmesine dayanan in vitro bir hızlı tarama testidir. İkinci yöntem ise insan meme kanseri hücresi olan MCF-7 BUS hücrelerinin östrojensiz ortamda testosteron varlığında proliferasyonu değerlendirilerek enzim aktivitesinin dolaylı olarak ölçülmesi esasına dayanmaktadır. Öncelikle her iki yöntemin duyarlılığı ve ölçüm başarısı bilinen aromataz inhibitörleri kullanılarak değerlendirilmiş, yöntemlerin laboratuvarımızda kısmi validasyonları yapılmıştır. Ardından yeni sentezlenen melatonin analoglarının olası aromataz inhibitör etkinliği hızlı tarama testi ile araştırılmıştır. Bulgular in silico yöntemi ile enzime bağlanmanın özellikleri ortaya konmuştur. Hızlı tarama testi ile aromataz etkileri belirlenen maddelerin (hit) olası etkileri hücre temelli in vitro test ile de araştırılmıştır. Bulgularımız hücre içermeyen ve hücre temelli her iki yöntemin de aromataz inhibisyonunu değerlendirmede başarılı olduğunu ancak aktivitenin dolaylı ölçümünde testi etkileyen birden fazla faktörün bulunduğunu, bunların da değerlendirilmesi ile sağlıklı yorum yapılabileceğini göstermiştir. Tüm bulgular değerlendirildiğinde yeni sentezlenen analoglar arasından aromataz inhibitörü olduğu belirlenenler yeni etkin madde olarak önerilebileceği için ilaç keşif çalışmalarında erken dönem toksisite göstergesi olarak kullanılan sitotoksik etkileri de araştırılmıştır. İnsan meme kanseri hücreleri (MCF-7 BUS) ve sağlıklı over hücrelerinde (Çin hamster over-CHO-K1) canlılık üzerine etkileri araştırılan tüm analoglar arasından 2-Metil-1-H-indol-3-karboksialdehit (3-klorofenil) hidrazon (M5) ve 2-Metil-1-H-indol-3-karboksialdehit (4-klorofenil) hidrazon (M6)'un sağlıklı hücrelerde sitotoksik etki göstermeksizin aromataz enzim inhibitörü etkileri olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak bu bileşiklerin, özellikle postmenopozal dönemdeki kadınlarda, ER (+) insan meme kanseri hücrelerinin gelişim ve çoğalmasını önlemek suretiyle yeni etkin madde adayı olabilecekleri düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Endokrin bozucular; Aromataz enzimi; ER (+); Meme kanseri; Aromataz inhibitörü, Melatonin
Elektronik sigara ve IQOS kullanan kişilerde bazı ağır metal düzeylerinin incelenmesi
Elektronik Sigara ve IQOS Kullanan Kişilerde Bazı Ağır Metal Düzeylerinin İncelenmesi Dünyada ve ülkemizde, elektronik sigara (e-sigara) ve ısıtılmış tütün ürünü (IQOS) kullanımı her geçen gün artmaktadır. Özellikle gençler arasında yaygın olarak kullanılan e-sigara ve IQOS'un güvenliliğine yönelik bilimsel kanıt bulunmamaktadır. Bu çalışmada e-sigara, IQOS ve sigara kullanan bireylerin ağır metal ve nikotin maruziyetlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. IQOS (n=20), e-sigara (n=28), sigara kullanan (n=39) ve sigara kullanmayan (n=30) bireylerden oluşmak üzere toplam 117 gönüllü çalışmaya katılmıştır. Çalışmaya katılanların maruz kaldığı kurşun, kadmiyum, nikel, çinko ve selenyum metallerinin düzeyleri saptanmış ve karşılaştırılmıştır. E-sigara, IQOS ve sigara kullanan bireylerin nikotin maruziyetinin belirlenmesi ve karşılaştırılması bu çalışmanın bir diğer amacıdır. İdrar örneklerinde kotinin düzeyi e-sigara kullananlarda 1827,61±1717 ng/g kreatinin, IQOS kullananlarda 1833,72±1847,93 ng/g kreatinin ve sigara kullananlarda 2276,96±2046 ng/g kreatinin olarak bulunmuştur. E-sigara, IQOS ve sigara kullanan kişilerin kotinin düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Kurşun düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 1,38±3,55 ng/g kreatinin, 8,51±11,16 ng/g kreatinin, 3,67±5,68 ng/g kreatinin, 1,55 ±1,93 ng/g kreatinin olarak saptanmıştır. Kurşun düzeyinde, e-sigara kullanan grubun, sigara ve IQOS kullanan grupla istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p˂0,008). Ayrıca sigara ve IQOS kullanan grupların, kotinin düzeyi ile kurşun düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenmiştir (p˂0,05). Kadmiyum düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 0,22±0,22 ng/g kreatinin, 0,28±0,33 ng/g kreatinin, 0,48±0,64 ng/g kreatinin, 0,35±0,34 ng/g kreatinin, olarak saptanmıştır. Kadmiyum düzeyinde gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,008). Sigara içen grupta, kotinin düzeyi ile kadmiyum düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark belirlenmiştir (p<0,0001). Nikel düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 3,43±2,16 ng/g kreatinin, 3,85±4,11 ng/g kreatinin, 1±1,42 ng/g kreatinin, 1,11±1,22 ng/g kreatinin olarak saptanmıştır. Nikel düzeyinde, e-sigara ve IQOS grupları hem sigara kullanan hem de kontrol grubu ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p˂0,05). E-sigara kullanan grupta, kotinin ile nikel düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p<0,003). Selenyum düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 24,81±15,68 ng/g kreatinin 27,75±22,01 ng/g kreatinin, 26,01±18,10 ng/g kreatinin, 22,98±21,06 ng/g kreatinin olarak saptanmıştır. Selenyum düzeyinin, hem gruplar hem de kotinin düzeyi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,008). Çinko düzeyi e-sigara, IQOS, sigara kullanan ve kontrol grubunda sırasıyla 298,40±221,78 ng/g kreatinin ve 596,13±779,14 ng/g kreatinin, 217,59±142,75 ng/g kreatinin, 285,03±233,34 ng/g kreatinin olarak saptanmıştır. Çinko düzeyinde, IQOS ile sigara kullanan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (p˂0,008). Kotinin ile çinko düzeyleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler sonucunda, kurşun düzeyi IQOS ve sigara kullanan grupta, kadmiyum düzeyi sigara kullanan grupta, nikel düzeyi ise e-sigara ve IQOS kullanan grupta diğer gruplara göre yüksek saptanmıştır. Anahtar Sözcükler: Ağır Metal, E-Sigara, ICP-MS, IQOS
2,4-D ve glifosat bazlı herbisitlerin oluşturduğu çevresel toksisitenin belirlenmesinde Oncorhynchus mykiss (Rainbow trout) karaciğer hücreleri (RTL-W1) kullanılarak sitotoksisitenin araştırılması
Gelişimin ve değişimin bir sonucu olan endüstriyel ve tarımsal faaliyetler çevrenin kimyasal yükünü arttırmaktadır; çünkü çok sayıda ve çeşitte kimyasal, çevrede dolaşım halindedir. Bu kimyasallar veya karışımları su biyotası için potansiyel bir tehdit oluşturabilir. Düzenleyici kurumlar balık toksisite testlerinin yapılmasını önermektedir. Ancak su canlılarını korumak adına yapılmış bu düzenlemeler, yüzlerce kimyasalın sayısız balık üzerinde in vivo değerlendirilmesi anlamına gelir. Bununla birlikte, son dönemde deneylerde hayvanların etik kullanımına ilişkin rehber olan 3R yaklaşımı daha çok önem kazanmıştır. İn vivo testlerle ilgili etik kaygılar nedeniyle, çevresel tehlike değerlendirmelerinde kullanımlarını azaltmaya yardımcı olabilecek alternatif test yöntemleri geliştirmeye yönelik çabalar devam etmektedir. Bu tez çalışmasında, 3R yaklaşımına uygun in vitro ve in siliko yöntemlerle herbisitler ve karışımları değerlendirilerek çevresel risk değerlendirme çalışmalarına önemli katkı sağlayacak bulguların elde edilmesi amaçlanmıştır. Test kimyasallarının sitotoksik ve letal etkileri in vitro ve in siliko test sonuçlarına göre Hektafermin® > 2,4-D > Roundup Star® > Glifosat şeklinde sıralanmıştır. RTL-W1 EC50, QSAR Toolbox EC50 ve QSAR Toolbox LC50 değerleri incelendiğinde, canlılar, test maddelerine karşı hücrelerden daha duyarlıdır. Ticari herbisit karışımları analitik standart karışımlarından, tek tek herbisit formülasyonlarından ve analitik standartlardan daha fazla sitotoksik ve letal etkiye sahiptir. Elde edilen veriler Roundup Star® ve Hektafermin® herbisit formülasyonlarının ve karışımlarının aktif bileşenlerden daha toksik olduğunu açıkça göstermiştir. Sonuçlar, ekotoksikoloji açısından önemli olup, çevresel risk değerlendirme çalışmalarında faydalı olabilir. Anahtar Sözcükler: 2,4-D, Glifosat, Herbisit karışımı, OECD QSAR Toolbox, RTL-W1
Ankara nüfusunun çaydaki toplam renk ve parlaklık tercihinin belirlenmesi ve bu verilere göre hazırlanan çay infüzyonlarının florür iyonu içeriğinin tayin edilerek insan sağlığı üzerindeki etkilerinin değerlendirilmesi
Ana vatanı Güneydoğu Asya olan çay, keşfedildiği günden bu yana dünyanın her yerinde tüketilen bir içecek olmuştur. Ülkemizde çay tüketimi yılın her mevsimi günün her saati olduğu düşünüldüğünde tüketim frekansı oldukça yüksek rakamlara ulaşır. Bundan dolayıdır ki içerdiği bileşiklerin insan sağlığı üzerindeki etkilerinin değerlendirmesi için pek çok çalışmaya konu edilmiş olup; bunlardan biri de flordur. Bu tez kapsamında Ankara'da perakende satış yapan çeşitli market zincirlerinden 43 adet granül çay örneği temin edildi. Bu çayların toplam flor içerikleri belirledi ve geleneksel demleme yöntemi temel alınarak 6/250 (g/ml) oranı ile çay infüzyonları hazırlandı. Bu infüzyonların florür iyonu içeriği ve 460 nm'deki optik yoğunluklarıdan Toplam Renk, %Parlaklık ve Renk Skalaları analizleri yapıldı. Bunun yanı sıra geleneksel yöntemlerle çay demleyerek müşteilerine ince belli çay bardağında servis edilen 63 işletmeden çay infüzyonları temin edildi. Bu 63 çay infüzyonunun florür iyonu içeriği ve Renk Skalası analizleri yapıldı. Granül çay örneklerinin toplam florür içeriği, Karadeniz bölgesi çaylarında ortalama flor 183,93 mg/kg (Min: 135,87; Max: 327,86), ithal çaylarda ortalama flor 105,02 mg/kg (Min: 75,40; Max: 151,32) tespit edildi. Bu verilerin varyans değeri 2156,25 olarak hesaplanmıştır. Bu granül çaylardan geleneksel yöntemle 6/250 (g/ml) oranında demlenen çay infüzyonların florür içeriği yerli çayda 3,32 mg/L (Min: 2,15; Mak: 4,40) olurken ithal çayda ortalama florür 2,06 mg/L (Min: 1,46; Mak: 3,08) bulunmuştur. Bu verilerin varyans ise 0,49 olarak hesaplanmış olup ayrıca granül çaydaki florun, %52,94 ile %93,79 (Ortalama:78,24) oranında ekstrakte edilebilir olduğu bulunmuştur. Bu değerlerin varyansı 114,28 olması granül çayın florür içeriği kadar olmasa da geniş bir aralıkta dağıldığı sonucuna varılmıştır. Çay infüzyonunun florür içeriği ile granül çaydaki flor içeriği arasında Sperman korelasyon analizi sonucuna göre beklenildiği gibi yüksek düzeyde pozitif ve anlamlı (r= ,753; p< ,01) bir ilişki bulunmuştur. Basit regresyon analizi sonucuna göre de model anlamlı bulunmuştur (p <,001). Granül çayın ihtiva ettiği flor, çay infüzyonlarındaki florür iyonunu beklenildiği gibi olumlu ve anlamlı olarak yordamaktadır ( β = .811, t (43)= ,143, p < ,001). Çay infüzyonlarının içerdiği florürür iyonunun %66,0'ini (R2adjusted= ,658) granül çaydaki flordan kaynaklanmaktadır. Bunun yanı sıra yapılan Sperman korelasyon analizi sonucu ile Renk Skalası ile % Parlaklık verileri arasında küçük düzeyde pozitif yönde (r= ,292; p< ,01) ve Toplam Renk ile de büyük düzeyde negatif yönde (r= -,883; p< ,01) korelasyon bulunmuştur. Bu çalışma ile Renk Skalası demlenmiş çay örneklerinde kullanılabilecek doğru etkili ve hızlı bir analiz yöntemi olarak önerilmektedir. Skaladaki artış ile çay rengindeki koyuluk azalmaktadır. Ankara'da servis edilen 63 adet çay infüzyonu verilere göre elde edilen örneklerin florür iyonu içeriği ortalama 2,61±0,57 mg/L (min=1,22; mak=3,49) olarak tespit edilmiş ve varyansı ise 0,329 olmuştur. Renk Skalası için ortalama 8,97±0,44 (min=7,84; mak=10,15) değeri elde edilmiştir. Renk Skalasının varyansı ise 0,192'dır. Elde edilen maksimum, minimum ve ortalama florür iyonu konsantrasyonları ile iki bardaktan 30 bardağa (1 bardak=100 ml) çay tüketimine bağlı olarak yeterli alım miktarı (0,05 mg/kg vücut ağırlığı/gün) ve Tehlike Katsayısı (HQ) değerlendirildiğinde Ankara'da yaşayan 15 yaş üstü kadınlar ve 15-24 yaş arası erkekler için sırasıyla sekiz, 24 ve 11 bardak çay tüketmeleri yeterli alım için uygun olacağı sonucuna varılmıştır. HQ>1 olması için ise yine aynı sıra ile sırasıyla; 10, 28 ve 13 bardak olarak hesaplanmıştır. Ankara'da yaşayan 24 yaş üstü erkekler için yeterli alıma ulaşabilmek için maksimum konsantrasyondaki çaydan 11 bardak, ortalama konsatrasyonu için 15 bardak çay tüketilmelidir. Ancak minimum konsantrasyon da ise 30. bardak da dahi yeterli alıma ulaşılamadığı görülmektedir. HQ>1 için ise maksimum konsantrasyondaki çaydan 13 bardak, minimum için 30 bardaktan fazlası ve ortalama florür konsantrasyonu için ise 18 bardak tüketildiğinde ulaşılabilmektedir.
Erken doğum yapan gebelerde Trp64Arg gen düzeylerinin ve tümör nekroz faktör ilişkili proteinlerin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, erken doğum (ED) yapan gebelerde β3-AR gen ekspresyonun ve Trp64Arg gen frekansının sağlıklı gebelerle karşılaştırılması ve gen düzeylerinin CTRP'ler ve plazma lipitleri ile ilişkisinin saptanması, ayrıca plasenta dokularında patolojik değişikliklerin araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve metot: Klinik, ultrasonografik ve laboratuvar kriterlerine göre ED tanısı konulan 40 gebeden ve normal gebelik süresini tamamlayan 40 sağlıklı kontrolden alınan kan örneklerinde CTRP düzeyleri ve plazma lipit seviyeleri ELISA yöntemi ile belirlendi. Gen ekspresyonu RT-PCR yöntemi ile değerlendirildi. Patolojik değişiklikler hematoksilen-eozin boyama yöntemi ile incelendi. Bulgular: Çalışma grubunda, kontrole kıyasla β3-AR gen düzeyi anlamlı derecede azalmış ve Trp64Arg gen frekansı anlamlı düzeyde artmıştır. Çalışma grubunda kontrole kıyasla CTRP3 ve TC düzeyleri azalırken, CTRP4 ve LDL düzeyleri anlamlı düzeyde arttı. ROC analizi sonucunda LDL, HDL, CTRP3 ve CTRP4 düzeylerinin ED vakalarında öngörüsel biyobelirteçler olabileceği tespit edilmiştir. Plasentanın patolojik incelemesinde çalışma grubunda perivillöz fibrin birikimi, intervillöz fibrin birikimi ve hidropik dejenerasyon kontrole kıyasla anlamlı olarak artmıştır. Çalışma grubunda fibrin artışı; doğum haftası ve CTRP4 ile ilişkili bulunmuştur. Sonuç: İlk defa CTRP düzeyleri ile ED arasındaki ilişki araştırılmıştır. CTRP'ler özellikle HDL ve LDL olmak üzere kan lipit düzeyleri ile ilişkili bulunmuştur. CTRP3, ED komplikasyonları sonucu azalırken; CTRP4 bir savunma mekanizması olarak artmıştır. Plasentada azalan β3-AR düzeyleri ve artan Trp64Arg gen frekansı, plasental perfüzyonu azaltarak fibrin birikimine neden olmuş ve bu durum ED fizyopatolojisine katkı sağlamış olabilir.
Yeni sentezlenen platin temelli n heterosiklik karben komplekslerinin farmakolojik özelliklerinin sisplatin ile in vitro karşılaştırılması
Yeni Sentezlenen Platin Temelli N Heterosiklik Karben Komplekslerinin Farmakolojik Özelliklerinin Sisplatin ile İn Vitro Karşılaştırılması Amaç: Sentezlenen orijinal sekiz adet platin N-heterosiklik karben (Pt-NHC) kompleksinin farmakolojik araştırmalar ve ilaç geliştirme çalışmalarında öncü moleküller olma potansiyelini değerlendirmek. Materyal ve metot: Pt-NHC komplekslerinin farmakolojik özellikleri SH-SY5Y (insan nöroblastom hücre hattı), A549 (insan akciğer kanseri hücre hattı), MDA-MB-231 (insan meme kanseri hücre hattı) ve HeLa (insan serviks kanseri hücre hattı) hücreleri üzerinde değerlendirildi. Hücrelere sisplatin ve Pt-NHC bileşikleri 1 μM, 5 μM, 10 μM, 25 μM, 50 μM, 100 μM dozlarda uygulandı. Bileşiklerin sitotoksik etkileri, kanser hücrelerinde hücre göçü üzerine etkileri, antimikrobiyal, antifungal aktiviteleri ve apoptoz ile ilişkisi değerlendirildi. Sitotoksik etki MTS yöntemi ile, hücre göçü yara iyileşme testi ile, antimikrobiyal ve antifungal aktiviteler rutin yapılan aktivite testleri ile, apoptoz ile ilişkili Bax ve Bcl-2 genlerinin ekspresyon düzeyleri RT-PCR yöntemi ile değerlendirildi. Bulgular: Farklı yapılara sahip Pt-NHC bileşiklerinin test edilen hücre hatları üzerinde farklı derecelerde antiproliferatif aktivite gösterdiği bulunmuştur. Bileşiklerin hücre göçünü engelleyerek antimigrasyon etki gösterdikleri tespit edildi. S.aureus, C.albicans ve MRSA'ya karşı antimikrobiyal etkili oldukları bulundu. Sonuç: Bileşiklerden elde edilen veriler sisplatin ile karşılaştırıldığında sisplatine göre anlamlı derecede etkin olan Pt-NHC kompleksleri belirlendi. Bu bileşiklerin ilaç geliştirme çalışmalarında kullanılacak yeni aday moleküller olabilir. Anahtar Kelimeler: Pt-NHC, sisplatin, apoptoz, antikanser aktivite
Levetirasetamın erkek sıçanlarda reproduktif toksisitesinin değerlendirilmesi
İlaçlar ile indüklenen infertilite dahil reproduktif toksik etkiler günümüzde önemli bir sağlık problemi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle ilaçların kadın ve erkek reproduktif sistem üzerine toksik etkilerinin belirlenmesi ve bu etkilerin fertiliteye yansımasının değerlendirilmesi önemli araştırma alanlarından biri olarak kabul görmektedir. Levetirasetam (LEV) da epilepsi tedavisinde her yaş grubunda güvenilir etki profili nedeni ile sıklıkla tercih edilen bir ilaçtır. Reproduktif yaşlarda sıklıkla kullanılan bu ilacın erkek reproduktif sistem üzerine toksik etkilerinin değerlendirildiği herhangi bir çalışma bulunmadığı dikkat çekmektedir. Bu noktadan hareketle bu tez çalışması kapsamında LEV'in erkek reproduktif sistem üzerine olası toksik etkilerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Bu amaç doğrultusunda levetirasetam 50, 150 ve 300 mg/kg dozlarda oral olarak 70 gün süre ile 12 haftalık erkek sıçanlara uygulanmıştır. Süre sonunda gruplara ait vücut, testis ve epididimis ağırlıkları, bilgisayar destekli sperm analiz sistemi ile sperm konsantrasyonu, motilitesi, morfolojisi ve Comet yöntemi ile sperm DNA hasarı belirlenmiş, testis dokuları histopatolojik olarak incelenmiştir. Olası reproduktif toksisitede hormonal durumun etkisinin belirlenmesi amacı ile plazma testosteron, folikül stimule edici hormon (FSH) ve luteinleştirici hormon (LH) seviyeleri ELISA yöntemi ile, oksidatif stresin etkisinin belirlenmesi amacı ile testis dokusundaki glutatyon (GSH), süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (KAT) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri ise kolorimetrik yöntemler ile tespit edilmiştir. Sonuçlara göre LEV uygulanan gruplarda sperm konsantrasyonu, motilitesi ve normal sperm morfolojisinin doza bağımlı olarak azaldığı belirlenmiştir. 150 ve 300 mg/kg LEV uygulanan gruplarda sperm DNA hatalarının arttığı dikkat çekmiştir. Özellikle 300 mg/kg levetirasetam uygulanan grupta testiküler hasar bulguları izlenmiştir. Plazma FSH, LH ve testosteron seviyeleri 300 mg/kg LEV uygulanan grupta kontrol grubuna göre anlamlı olarak azalmıştır. Testis dokusunda SOD, GSH ve KAT seviyeleri levetirasetam uygulanan gruplarda anlamlı olarak azalmış ve MDA seviyeleri ise 150 ve 300 mg/kg LEV uygulanan gruplarda anlamlı olarak artmıştır. Bu sonuçlar doğrultusunda LEV uygulaması ile sperm kalitesinin azaldığı belirlenmiş ve hormonal seviyedeki değişimlerin ve testis dokusunda var olan oksidatif stresin reproduktif toksik etkiye katkı sağlayabileceği ileri sürülmüştür. Anahtar Kelimeler: Levetirasetam, reproduktif toksisite, oksidatif stres, Comet yöntemi
Safety and efficacy of herbal extract-loaded wound dressing designed by natural and biodegradable based electrospun nanofibers
Wound dressing is essential for healing, providing a protective barrier and supporting recovery. The global demand for wound care is increasing, with millions suffering from burns and chronic skin ulcers. Electrospinning is a promising technique for wound healing applications, creating nanostructures resembling the natural extracellular matrix. Herbal extracts, known for their therapeutic properties like antioxidants and antibacterial agents, enhance wound care. Incorporating metal nanoparticles further boosts infection prevention and wound healing promotion. This study aims to produce a safe and efficient wound dressing of metallized herbal-loaded nanofibers made of natural and biodegradable materials. A formulation made of Polyvinyl alcohol, Chitosan, and Gelatin was used to produce electrospun nanofibers. Mesoporous silica nanoparticles and Hypericum perforatum extract were used to be loaded into the nanofibers. The characterization, loading efficacy, releasing profile, in vitro efficacy, and safety were tested. The study achieved successful production and optimization of nanofiber mats incorporating herbal extracts and mesoporous silica nanoparticles. Key advancements included refined polymer ratios, solvent choices, and electrospinning parameters, which enhanced the nanofibers' physical properties and structural integrity. Characterization confirmed the effective integration of mesoporous silica nanoparticles and herbal extracts with an encapsulation efficacy 86-96%. The nanofibers demonstrated a rapid and sustained release profile, substantial antimicrobial activity, and significant anti-inflammatory effects, particularly with metallized herbal-loaded variants. Despite some possible cytotoxicity at high concentrations, the nanofibers showed no mutagenic or genotoxic effects, indicating promising safe therapeutic potential for future clinical applications.
From manual to automated pharmacovigilance processes and efficient signal management application
ABSTRACT Çetin, R. A. (2024). From Manual to Automated Pharmacovigilance Processes and Effıcient Signal Management Application. Yeditepe University, Institute of Health Sciences, Department of Pharmaceutical Toxicology MSc thesis, İstanbul. Pharmacovigilance (PV) tasks, which are generally time-consuming and labor-intensive activities, play a critical role in ensuring drug safety. This thesis study aims to evaluate the efficiency of automation in selected PV tasks and signal detection. It was conducted in two phases. In the first phase, the study examines the efficiency of automated processes for the PV tasks, Individual Case Safety Report (ICSR) entries and Periodic Benefit-Risk Evaluation Report (PBRER) preparation. A small-scale group of PV employees with different levels of experience participated in this phase. The second phase of the study focuses on identifying drug-adverse event (AE) interaction patterns within the FDA Adverse Event Reporting System (FAERS) data using machine learning (ML) techniques, focusing on 10-year data from January 2012 to December 2021. The dataset included 13,568,552 cases, and six different ML algorithms were applied to detect potential signals. The findings of the first phase suggested that despite the limitation of sample size and not being able to include all possible scenarios for PBRERs and case entries, automated processes improve the time efficiency for PV tasks by providing an average of 38.5% time savings for the ICSR entry task and an average of 26% time savings for PBRER preparation task. In the second phase of the study, XGBoost was selected as the most effective model among the applied ML algorithms, achieving an accuracy of 0.97, an F1 score of 0.71, and an AUC of 0.95. A significant finding was that high-scoring drug-AE combinations demonstrated exponential increases in case counts over the years, indicating their potential as signals. The results suggest that ML methods have potential for accurately identifying drug-AE interactions, contributing to more efficient pharmacovigilance. Keywords: Pharmacovigilance · PBRER · Automation · Signal · Machine Learning
Investigation of mutagenic/antimutagenic and genotoxic/antigenotoxic effects of Marrubium vulgare L. aerial parts
This study evaluated the in vitro antioxidant, anticancer, genotoxic, antigenotoxic, mutagenic, antimutagenic, and antimicrobial activities of the methanolic extract from the aerial parts of Marrubium vulgare L., a medicinal plant traditionally used to treat various diseases. These biological effects were also correlated with its phytochemical profile, determined by HPLC-DAD.
Evaluation of neurotoxicity through inflammation and kynurenine pathways in the treatment of alcohol and heroin dependence
This study evaluated the biochemical, neuroinflammatory, and psychiatric effects of treatment for alcohol and heroin addiction; it also analysed the indirect effects of treatment on psychiatric recovery through pre- and post-treatment and control group comparisons, as well as clinical risk factors (duration of addiction, psychiatric comorbidity) through immunological biomarkers. Neopterin levels decreased significantly in both the alcohol and heroin dependence groups after treatment (p = 0.032 and p = 0.021). TNF-α levels decreased in both groups after treatment (p < 0.05), but changes in IL-6 and IFN-γ were not significant. In terms of psychiatric recovery, BAPI-K total scores decreased significantly in both the alcohol and heroin dependence groups (p < 0.001). Post-treatment improvement was observed in the SCL-90-R general symptom level (GSI) and all subscales. Notably, significant improvements were observed in the depression, anxiety, and obsessive-compulsive subscales. Regression analyses identified TRP (p = 0.002) and neopterin (p = 0.003) as predictors of BAPI-K changes in the alcohol dependence group. Educational level was found to have a positive effect (p = 0.005), while the presence of comorbid psychiatric disorders had a negative effect (p = 0.016). In the heroin dependence group, duration of use (p = 0.028) and neopterin level (p = 0.020) were the strongest negative predictors. This study highlights the critical role of immunological and neuroinflammatory processes in the success of addiction treatment. The findings indicate that biochemical improvement progresses in parallel with psychiatric improvement during treatment and that neopterin levels and the Kynurenine/Tryptophan (KYN/TRP) ratio have both diagnostic and prognostic value.
Toxicological evaluation of the interaction between circadian rhythm activators and general anesthetics
The circadian rhythm lasts about 24 hours and is constituted by 4 main genes/proteins; Circadian Locomotor Output Cycle Clock (Clock), Brain-Muscle-Arnt-Like protein-1 (Bmal1), Cryptochrome (Cry) and Period (Per). Many pathologies, diseases, and medications including general anesthetic agents are thought to cause a change in these genes/proteins. On the other hand the activation or inhibition of the genes/proteins can contribute to the reduction of the oxidative stress potential of anesthetic agents. We investigated the effect of combination therapy of KL001 with isoflurane. Twenty-four mice were randomly divided into 4 groups of 6 animals each as a control, KL001, isoflurane and KL001 plus isoflurane group. Animals were exposed to isoflurane for 4 hours and KL001 was administered of 100 mg/kg at night hours. The Cry levels and oxidative stress parameters including malondialdehyde (MDA) level and superoxide dismutase (SOD), catalase (CAT), glutathione peroxidase (GSH-Px) activities were investigated in liver, kidney, brain, and erythrocyte. Our results showed decreased MDA level in erythrocyte and liver, increased GSH-Px activity in liver and brain, increased SOD activity in erythrocyte, kidney, and brain, decreased CAT activity in liver in isoflurane group. According to our findings, isoflurane changed the oxidative stress parameters remarkably in brain. We also found a decrease of Cry level in the plasma, liver, and brain in isoflurane group. KL001 increased Cry level inhibited by isoflurane and decreased the isoflurane-induced oxidative stress. In conclusion, our data indicated that we can reduce the potential oxidative stress of isoflurane or other anesthetic agents by triggering the Cry level with a synthetic activator or by arranging drug administration time at certain period of the day. Especially in early hours of the morning, KL001 may be protective against isoflurane-induced oxidative stress. In further research, the effects of Per, Clock, and Bmal1 on anesthetic agents toxicity can also be investigated. It can be determined at which time the operations are performed to create the least toxicity.
Toxicological evaluation of combined exposure to bisphenol A and diethyl hexyl phthalate and investigation of possible protective effect of carnosic acid
DEHP and BPA, the main components of plastic products, are the important endocrine-disrupting chemicals which can mimic or disrupt the actions of estrogen by inhibiting normal functions of the body. Because of this widespread usage of DEHP and BPA, not only alone exposure but also combined exposure is considered as an important issue. Nowadays, researches are increased related to the effects on neurological functions instead of endocrine disrupting effects. This study aims to investigate combined exposure of DEHP and BPA and the possible protective effect of carnosic acid as an antioxidant. In this study, C-57BL/6 mice aged 16 weeks (25 g to 35 g of body weight) were randomly divided into 15 groups (6 mice/group) as BPA (16, 5, 1.6 mg/kg), DEHP (16, 5, 1.6 mg/kg), 20 mg/kg CA, BPA+DEHP (16, 5, 1.6 mg/kg) and BPA+DEHP+20 mg/kg CA (16, 5, 1.6 mg/kg). Chemical exposure was assessed for subacute toxicity and application was made for 28 days by oral gavage. The animals were sacrificed 24 h after the last administration. Before and after drug administration passive avoidance and accelerated rotarod tests were conducted to examine the effects on behavior. And also, level of MDA, GSH-Px, CAT and SOD activities in the cortex were analyzed. Then Bcl-2, Bax, BACE and p-tau levels in the cortex were detected by western blot. There was not observed any change in passive avoidance and rotarod tests. The SOD activity of all dosage of BPA+DEHP and BPA+DEHP+20CA significantly decreased according to control. In CAT activity, while combined administration of 5 and 16 BPA+DEHP significantly increased as compared with control, combined administration of 1.6 and 16 BPA+DEHP+20CA significantly decreased as compared with 16 BPA and 1.6 DEHP. The same changes were observed in GSH-Px activity levels of BPA+DEHP+20CA and BPA+DEHP groups like CAT activity. Although there were no significant changes observed in BPA and DEHP groups, combined administration of BPA+DEHP caused a significant decrease in MDA levels according to control. While Bcl-2 and Bax levels were significantly increased at combined administration of BPA+DEHP, addition of CA to BPA+DEHP combination caused significantly decrease as compared to BPA+DEHP administration. Although the level of BACE enzyme expression significantly increased in combined administration of BPA+DEHP, BACE levels were significantly decreased in the combined administration of BPA+DEHP+20CA. However, there was an opposite effect between dose and response. And also, in our studies, no relevance was observed in the caspase-3, APP and amyloid beta tests. While p-tau levels of BPA+DEHP groups were significantly lower than other groups, p-tau levels of BPA+DEHP+20CA groups significantly increased compared to combined administration of BPA+DEHP groups. In conclusion, when BPA and DEHP used together, they damaged the cortex in terms of neurodegeneration by oxidative stress and also carnosic acid has been shown protection by radical scavenging properties.
In silico prediction of adverse drug reactions of antidepressant drugs
Adverse drug reactions (ADRs) are one of the leading health risks throughout the world, and a major handicap in drug advancement. Therefore, early and accurate prediction of ADRs by computer-aided methods is extremely important for decreasing health threats, along with preventing product withdrawal after clinical trials which need long time and high cost. In this study, we built a model to predict 329 known ADRs of 27 approved antidepressant drugs, and we examined three machine learning algorithms in order to find which one is better for this duty. We integrated the known ADRs of a drug with the drug's chemical and biological properties, including drug targets, enzymes and transporters for prediction of ADR in our predictive model. A total of 338 chemical properties such as atom counts, formal charge, zagreb index and 144 biological properties such as cytochrome P450 3A4, sodium-dependent serotonin transporter and p-glycoprotein 1 were used. In addition, 329 known ADRs were grouped according to their system organ classes (SOCs) and compared the performances of ADR predictions. This assessment, based on a ten-fold cross-validation, showed that the multilayer perceptron algorithm surpassed the others. ADRs which have F-measure value zero and below 50% accuracy were considered as unsuccessful. Depending on these evaluation criterias, 248 out of 329 ADRs were successfully predicted. The best performing attribute group was the chemical plus biological, followed by the chemical and biological. The mean AUC values are 0.623, 0.676, and 0.695 for chemical, biological, and all attributes, respectively. Since imbalanced dataset is present, the F-measure is adopted as the primary metric to evaluate the prediction models. Among ADRs of the 21 SOCs, only ADRs belonging to 5 SOCs were predicted successfully by chemical, biological or all attributes. Also, the ADRs related to withdrawal of indalpine, pheniprazine, medifoxamine, zimelidine and amineptine were successfully predicted by our model. The results showed that the combination of attributes can significantly improve the ADR prediction performance. Furthermore, for validation, we predicted ADRs related to withdrawn antidepressants. The results showed the validity of our approach, predicting satisfactory amount of previously known ADRs from the literature. In conclusion, the proposed approach is an efficient and promising tool for predicting ADRs of antidepressants.
Investigation of the relationship between heavy metals (cadmium, arsenic, lead) and metallothionein in multiple sclerosis
Multiple sclerosis (MS) is one of the most common neurological disorders among the young adult population in the world and environmental factors are considered to be one of the factors contributing to MS risk and progression. Metals are important factors for maintenance and preservation of homeostasis and dysregulated metal homeostasis has been shown to cause various diseases including neurodegeneration. Heavy metals including arsenic (As), cadmium (Cd) and lead (Pb) are widely found in the environment and because of their toxic nature, they possess great danger for human health and are indicated in the etiology of various diseases. Metallothioneins (MTs) play important roles in metal homeostasis and detoxification of heavy metals. Up to date, there is no study investigated the relationships between MS, MTs and heavy metals in a single study, therefore, we investigated the possible relationship between these factors in MS patients. In this study, 50 subjects (20 healthy subjects and 30 MS patients) were included. Besides the demographic characteristics of the patients, plasma MT levels, blood Cd, As and Pb levels, as well as iron (Fe), cupper (Cu) and zinc (Zn) levels, were determined. Malondialdehyde (MDA) levels were investigated as a marker of oxidative stress. Statistical analysis was performed by using GraphPad Prism® 7.0 and a p value lower than 0.05 was considered as statistically significant. MT levels were slightly higher in MS group compared to control group (p > 0.05). As, Cd and Pb levels were significantly higher in the control subjects (p < 0.05). No differences in Fe, Cu and Zn levels between control and MS groups were present (p > 0.05). MDA levels were significantly higher in MS patients (p < 0.05). On the other hand, smoking was found to be a risk factor for MS (Relative risk = 1.294, 95% Confidence Intervals = 0.7961 - 1.999; p = 0.2727). In conclusion our results support relevance of MT and MDA levels in MS. Randomized, double-blinded, multi-centered, clinical studies with larger cohorts will be relevant to gain more insights about the relation between heavy metals, MT and MDA levels in MS. Key words: Arsenic, Cadmium, Heavy metals, Lead, Metallothionein, Multiple Sclerosis
Determination of zeolite pleurodesis effect and safety in experimental rabbit model and comparison with talc powder
Pleural cavity, which is the small space between visceral and parietal pleurae, is filled with a small amount of fluid called pleural fluid. Accumulation of an abnormal amount of pleural fluid between the two pleurae is called pleural effusion, treatment of which includes the drainage of excessive fluid, surgery, and pleurodesis. Pleurodesis is the procedure of elimination of pleural space for prevention of the relapse in pleural effusion and pneumothorax, as well as treating pneumothorax. Chemical pleurodesis is performed by application of various reagents including talc. Zeolites, which are microporous tectosilicates found in nature as mineral, can be synthesized under laboratory conditions and have a range of medical applications. The aim of this study was to investigate the pleurodesis effect and safety of zeolite in comparison to talc powder. A total of fifteen male New Zealand rabbits were divided into three groups consisting of five animals and were administered intrapleurally with one of the three vehicles; saline (2 mL physiological saline), talc (400 mg/kg in vehicle), or zeolite (400 mg/kg in vehicle). On postoperative day 26, the animals underwent computerized tomography (CT) imaging and on day 28, the animals were sacrificed and lung tissues were collected for histopathological examination. CT images were obtained for each animal to prove full expansion of lungs postoperatively, as well as to detect the presence of any significant parenchymal infiltration or atelectasis. According to the histopatological results, we determined that zeolite and talc produced similar pleurodesic effects. Subacute toxicity and mutagenicity of zeolite were assessed according to International Organization for Standardization (ISO) standards and no toxicity and mutagenicity were observed. According to the results we obtained from the study, we suggest that zeolite can be used as a safe pleurodesic agent.
Astım tedavisinde kullanılan montelukastın safsızlıklarının tayini ve olası genotoksik etkilerinin in vitro değerlendirilmesi
Astım tedavisinde kronik olarak kullanılan montelukast içeren ilaçların üretimi ve saklanması sırasında çeşitli safsızlıklar oluşabilmektedir. Bu safsızlıklar ilacın güvenliği, etkinliği ve kalitesini etkilemekte özellikle genotoksik etki göstermeleri durumunda ciddi sorunlara neden olmaktadırlar. Çalışmada, son yıllarda düzenleyici kuruluşların safsızlıkların kontrolü için geliştirdiği yaklaşımlar dikkate alınarak montelukast safsızlıklarının analizi ve toksikolojik değerlendirmesi amaçlanmıştır. Piyasadaki çocuk ve yetişkin montelukast ilaç ürünlerinde, USP'de belirtilen safsızlıklar için (sülfoksit, cis izomer, michael katımları I ve II, metilketon, metilstiren) RP-HPLC yöntemiyle miktar tayini yapılmıştır. Analitik yöntemin validasyonu ICH rehberine göre gerçekleştirilmiştir. Safsızlık rehberlerine göre kalifikasyon sınır değerini aşan sülfoksit safsızlığının literatürde toksikolojik verisinin bulunmaması nedeni ile in silico QSAR yöntemi ile mutajenite tahmin analizi, S.typhimurium TA98, TA100, TA1535, TA1537, E.coli wp2[pKM101] ve wp2uvrA suşlarında bakteride gen mutasyon testi, sitotoksisite ve genotoksisite değerlendirmesi için mitotik indeks analizi ve in vitro kromozomal aberasyon yöntemi uygulanmıştır. On bir ayrı firmanın 4 mg ve 10 mg dozdaki 20 ilaç ürününün farklı partilerdeki analizlerinde, michael katımları I ve II, cis izomer, metilketon ve metilstiren safsızlıkları kalifikasyon limitlerin altında bulunmuştur. Sülfoksit safsızlığı, çocuk ilaçlarında 2, yetişkin ilaçlarında ise 7 firmada limitlerin üzerinde bulunmuştur. Sülfoksit safsızlığının Leadscope QSAR analizinde ve metabolik aktivasyon varlığı/yokluğunda bakteride gen mutasyon analizinde (Ames MPF Penta I) mutajenik olmadığı görülmüştür. Safsızlığın insan periferal lenfositlerinde metabolik aktivasyon varlığı/yokluğunda doz artışına bağlı olarak sitotoksik olduğu fakat in vitro kromozomal aberasyon testinde genotoksik olmadığı bulunmuştur. Değerlendirmeler, sülfoksit safsızlığının günümüzdeki ilgili rehberlere göre genotoksik olmayan safsızlık olarak sınıflandırılabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: genotoksik safsızlıklar, QSAR analizi, Ames testi, kromozomal aberasyon test, hplc, regülasyonlar139
Erkeklerdeki semen kalitesindeki değişimin yıllara göre araştırılması
Erkeklerdeki Semen Kalitesindeki Değişimin Yıllara Göre AraştırılmasıSunulan çalışma yıllar içinde Türk erkeklerinde semen kalitesinde olabilecek değişikliklerin yıllar içinde farklılık gösterip göstermediğinin belirlenmesi amacına yönelik planlanıp, gerçekleştirilmiştir. Bu amaçla 1995 yıllar ile 2011 yılının ilk yarısı içinde semen analizi yaptırmak amacıyla Düzen Laboratuvarları Grubunun Ankara Merkezine başvurmuş ve sperm örneği vermiş 24.953 erkeğin verilerinden yararlanılmıştır. Semen kalitesinin değerlendirilmesinde semen volumü, sperm miktarı, toplam sperm miktarı ve sperm hareketlilik verileri değerlendirilmiştir. Sunulan çalışmada semen volümü, sperm miktarı ve hareketlilik değerleri (A(+4),B(+3),C(+2),D(+1)) değerleri ayrı ayrı ve yaş grupları açısından istatistiksel olarak değerlendirilerek sunulmuştur. Çalışmamızda 20x106 sayısından düşük 250x106 sayısından büyük sperm sayısına sahip bireyler çalışma kapsamı dışında tutulmuş ve 50 yaş grubu üzerindeki bireylerin değerlendirmeye alınmamıştır. Ayrıca Çalışmamızda 1995-2011 yılları arasında örnek vermiş kişiler 18-50 yaş grubunda değerlendirmeye alınarak kendi içinde 5 ayrı yaş grubuna ayrılarak (18-25, 26-30, 31-35, 36-40, 41-50) semen parametrelerinin yaş grupları açısından değişip değişmediği araştırılmıştır.Elde edilen bu sonuçlara göre 1995-2011 yılları arasında sperm sayısında ve C(+2) hareketlilik düzeylerinde bir azalış dikkati çekmektedir. Her ne kadar semen miktarı A(+4) ve B(+3) hareketlilik düzeylerinde bir artış söz konusu ise de bu artışlar istatistiki olarak anlamlılık taşımamaktadır.Sperm sayısı 41-50 yaş grubu dışında tüm yaş gruplarında değerlendirmeye alınan yıllar içinde düşme gösterirken, semen miktarı 18-25 ve 26-30 yaş gruplarında anlamlı derecede artış göstermektedir. Bu artışa paralel olarak toplam sperm miktarı 18-25 ve 26-30 yaş gruplarında artış gösterirken 31-35 ve 36-40 yaş gruplarında azalma göstermektedir. 41-50 yaş grubunda ise istatistiksel bir artış veya azalış saptanamamıştır. C(+2) hareketlilik değeri tüm yaş gruplarında ve genel olarak çalışmaya bakıldığında anlamlı düşüşlerin tespit edildiği parametredir.Yurdumuzda erkeklerin sperm sayısı ve morfolojisi ve kalitesinin bildirildiği çalışmaların sayısının vaka çalışmalarıyla kısıtlı olup konu ile ilgili genel bir görüş oluşturmasından uzaktır. Sunulan çalışma bu konuda gerek kişi sayısı gerekse değerlendirilen yıllar göz önünde bulundurulduğunda ilk olma özelliğine sahiptir.
Opiyat reseptör polimorfizmi ile madde bağımlılığı ilişkisinin araştırılması
Opiyat ve psikostimulanların bağımlılığı kronik, tekrarlayıcı bir beyin hastalığıdır ve tedavi edilmezse önemli sosyal ve tıbbi ekonomik sorunlara neden olabilir. Çevresel faktörlerin yanı sıra, genetik yapı madde bağımlılığına yatkınlıkta önemli rol oynar. Madde bağımlılığın da bireysel farklılıklar (başlama, bağımlılık gelişmesi ve yoksunluk gibi) yeni tedavi ve önleme yaklaşımlarını sağlayacak bilgiler verebilirler. Morfin etkisine µ opiyat reseptörü aracılık eder ve A118G polimorfizmi opiyat bağımlılığında aday gendir. Çalışmamızın amacı µ opiyat reseptör geninin (OPRM1) Türk popülasyonunda bağımlılıkla ilişkisini araştırmaktı.Bu amaçla 103 bağımlı çalışmaya dahil edildi. Benzer demografik verilere sahip 83 sağlıklı bireyden kontrol grubu oluşturuldu. Tüm hastalara DSM-IV kriterlerine göre tanı konuldu. Demografik verileri ve madde kullanım öyküsünü almak için bireylere anket uygulandı. Çalışmaya dahil edilen bireylerden kan örnekleri alınarak OPRM1 polimorfizmi için SNP genotip bakıldı.Çalışmamızda, bağımlı grubunda G aleli % 16,1 iken kontrol grubunda % 8,6 olarak bulundu. Gruplar arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır.Sonuç olarak; OPRM1 A118G gene polimorfizmi ile bağımlılık gelişmesi arasında bir ilişki saptanmış olmakla beraber, klinik uygulamalarda yol göstermesi açısından farklı polimorfizmlerin kombine edildiği farklı çalışmalara ihtiyaç vardır.
Diabetes mellitus hastalığının etiyolojisinde GST gen ve OGG1 gen polimorfizmlerinin rolü
Diyabet hastalığı, pankreasın yeterli miktarda insülin salgılayamadığı veya vücudun üretilen insülini yeterli kullanamadığı kronik bir hastalıktır. Diyabet hastalığının etiyolojisinde serbest oksijen radikallerinin ve oksidatif DNA hasarındaki artışın diyabetin indüklenmesinde rol oynaması, buna karşın GST'ların oksidatif strese karşı çok önemli bir koruyucu mekanizma olması ve OGG1 geninin DNA onarımındaki önemi nedeniyle çalışmamızda GSTM1, GSTT1 ve GSTP1 gen polimorfizmlerinin ve OGG1 gen polimorfizmlerinin diyabetteki riski ile obezite ve hipertansiyon ile ilişkisi araştırılmıştır.Tip 2 diyabet tanısı almış hasta ve kontrol grubundaki bireylerin GSTM1 genotip sıklıkları karşılaştırıldığında GSTM1 null genotip sıklığında hasta grubunda 2-6 kez istatistiksel olarak anlamlı artış olduğu (OR: 3.841; %95GA: 2.280-6.469, p<0.001) ancak GSTT1 ve GSTP1 genotip sıklıklarında gruplar arasında istatistiki olarak anlamlılık olmadığı gözlenmiştir. OGG1 Ser326Cys polimorfizmine sahip bireylerin diyabet riski wild genotipe sahip bireylerle karşılaştırıldığında da istatistiki olarak 2-3 kat artış olduğu gözlenmiştir (OR: 1.858; %95GA: 1.099-3.141, p<0.05).Gen-gen etkileşmeleri açısından diyabet riski incelendiğinde; hasta grubunda GSTM1 null ve OGG1 varyant genotip sıklığı kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı artış göstermiştir, bu gen grubunu taşıyan bireylerde diyabet riski artmıştır. Benzer şekilde GSTM1 null+GSTT1 null+GSTP1 (H+M) taşıyan bireyler (OR: 4.118; %95GA: 1.327-12.778, p=0.009) ile GSTM1 null+OGG1 (H+M) (OR: 3.322; %95GA: 1.898-5.816, p<0.001) ve GSTT1 null+OGG1 (H+M) (OR: 2.179; %95GA: 1.083-4.386, p=0.027) taşıyan bireylerde kontrole göre diyabet olma riskinin arttığı gözlenmiştir. Tip 2 diyabetli hipertansif ve obez hastalar kontrol grubu ile karşılaştırıldığında GST gen ve OGG1 gen polimorfizmleri arasında herhangi bir anlamlı ilişki bulunamamıştır.Çalışma sonuçlarımıza göre diyabet etiyolojisinde özellikle GSTM1-GSTT1-GSTP1 ve OGG1 gen polimorfizmlerinin kombine değerlendirilmesinin diyabet gelişmesinde aday gen olarak kullanılabileceği görülmüştür.
ABCB1 genindeki genetik polimorfizmler ile Fentanil etkileri arasındaki ilişkinin araştırılması
Bir popülasyonda kullanılan ilaçlara karşı verilen bireysel cevapların geniş ölçüde değişkenlik gösterdiği ve aynı zamanda popülasyonlar arasında da farklılıkların bulunduğu bilinmektedir. İlaç cevabındaki farklılıklar, ilaçların metabolizmasından sorumlu enzimlerin aktivitelerinin farklılıklarından etkilenebilmektedir. Ancak, günümüzde ilaçların dokularda içeri ve dışarı taşınmasını sağlayan proteinlerin, reseptörler veya kofaktörlerin de bireylerarası farklılık gösterdiği bilinmektedir.Fentanilin çoklu ilaç direnç geni olarak bilinen ABCB1 geni tarafından kodlanan P-gp substratı olduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur.Bu çalışmada fentanilin solunum ve sedasyon üzerine yan etkilerinin ortaya çıkmasında aracılık eden ABCB1 C1236T ve C3435T gen polimorfizmlerinin etkinlikleri araştırılmıştır. Elektif şartlarda spinal anestezi ile alt ekstremitede operasyon uygulanan 83 hastadan polimorfizm tayini için kan örnekleri alınmış ve operasyon süresince bu hastaların BİS monitorizasyonu ve OAA/S skalası ile uyanıklık durumları ve SS, SpO2 ölçümleri ile solunum durumları takip edilmiştir. C1236T polimorfizmine göre C alel sıklığı %40, T alel sıklığı %60; C3435T polimorfizmine göre C alel sıklığı %56 ve T alel sıklığı % 44 olarak hesaplanmıştır. Bu alel sıklıklarının Beyaz Avrupa ırkı ve Türk bireylerindeki diğer çalışmalarla kıyaslandığında genotip dağılımlarının benzer olduğu gözlenmiştir.Genotipe göre sedasyon verilerinde ve hemodinamik verilerde zamana göre değişimde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. Ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmasa da 1236 polimorfizmi için T aleli taşımanın fentanilin solunum üzerindeki etkilerine karşı daha az duyarlılığa, tersine 3435 polimorfizmi için T aleli taşımanın fentanilin solunum üzerindeki etkilerinden daha fazla zarar görmeye sebep olabileceği gözlenmiştir.Sonuç olarak, ABCB1 C1236T ve C3435T gen polimorfizmlerinin fentanilin istenmeyen etkileriyle bağlantısı bulunmamıştır. Ancak gelecekteki çalışmalarda hasta sayısının arttırılmasının etkileşimin daha net ortaya konmasında faydalı olabileceği görüşündeyiz.
Konya bölgesinde cıva maden atıklarıyla olası kirliliğin çevresel bir örnekle araştırılması
Kapatılmış madenler önemli bir global endişeye neden olmakta, aynı zamanda çevreye verdiği zararla birlikte insan güvenliği ve insan sağlığı açısından önemli bir tehdit oluşturmaya devam etmektedir. Yüzyılın ikinci yarısına kadar, mevcut madenler için yasal, mali ve teknik prosedürler ilgili kurum ve kuruluşlardan talep edilene kadar çok az sayıda ülkenin maden ocakları ile ilgili düzenleme ve iyileştirme politikaları mevcuttu. Civa (Hg) büyük ölçüde kontrol edilemeyen, çevrede kalıcı olan ve dünyanın her yerinde bulunabilen, kontamine edebilen bir ağır metaldir. Yer kabuğunda düşük konsantrasyonlarda oluşur ve diğer metallerle kolayca alaşımlar oluşturur. Birçok ürün ve endüstriyel uygulamalarda kullanıldığından dolayı insanlar hem çevresel hem de mesleki olarak Hg'a maruz kalmaktadırlar. 1980'li yıllarda civanın çevresel etkileri ve insan sağlığına olan zararları konusunda bir farkındalık oluşmaya başlamıştır ve böylece Hg kullanımı hızla azalmıştır. Mesleki Hg maruziyeti dışında Hg içeren besinler (sucul ekosistemdeki metilciva bileşikleri) ve diş amalgamları da (metalik civa) diğer maruziyet kaynaklarıdır. Bu maruziyet düzeyleri genellikle mesleki ortamlarda maruz kalınan miktarlardan daha düşüktür. Sucul ekosistemlerde Hg ile oluşan esas toksikolojik problem, sürekli biyoakümüle olan ve oldukça toksik metal Hg'ya biotik maruziyetin olmasıdır. Metil Hg sucul gıdalarda biyomagnifiye olarak yüksek konsantrasyonlara ulaşmaktadır ve balıkların insanlar tarafından tüketimi de insan maruziyeti için ana yolaktır. Sunulan tez çalışmasında, Hg maden atıklarına bağlı kirliliği araştırıldı. Bu amaçla, 2 farklı bölgeden balık örnekleri toplanıldı. Grup 1. Konya-Sarayönü'de ki Kurşunlu bölgesi (1906-1974 arasında işletilmiş Hg madeni, daha önce Hg madeni olup, şu an kapatılmış olan bölge) Grup 2. Kapatılan (1975) maden ocağından oldukça uzakta (5km) bulunan ve kapatılan Hg maden işletmesinin kontamine ettiği göletle hiçbir şekilde karışmayan ve birleşmeyen, temiz olduğu düşünülen bölge. Bu bölgelerden toplanan balıkların kas dokusunda (metalin en fazla biriktiği doku) çevresel maruziyetin biyogöstergesi olarak, Hg miktarları Atomik Absorbsiyon Spektroskopisi (AAS) kullanılarak ölçülmüştür. Grup 1 yani kontamine olduğu düşünülen bölgedeki ortalama Hg konsantrasyonu 0.504± 0.475 (mg/kg) iken, temiz bölge olarak düşünülen bölgede 0.041± 0.054 (mg/kg) olarak tayin edilmiştir. Grup 1'deki Hg miktarlarının temiz bölge olarak düşündüğümüz bölgeden yaklaşık 12 kat daha yüksek Hg miktarlarına sahip olduğu izlenmiştir. Sonuçlarımız uzun sure önce kapatılmış olan maden ocağının halen çevreyi ve insan sağlığını tehdit eden bir problem olduğunu göstermektedir. Gelecekte daha fazla maruziyeti önlemek, insan ve çevre sağlığını korumak için kapatılan maden işletmelerinin sağlık açısından tehdit oluşturmaması için gerekli yasa ve düzenlemelerin yerine getirilmesi gerekmektedir.
Ameliyathane ve derlenme ünitesi personelinde genotoksik maruziyet riskinin mikroçekirdek yöntemi ile değerlendirilmesi
Günümüzde anestezik maddeler sadece cerrahi ağrıyı ortadan kaldırmanın yanısıra, ağrı tedavisi, yoğun bakım, reanimasyon üniteleri ve derlenme üniteleri gibi ameliyathane dışı uygulamalarda da sıklıkla kullanılmaktadır. Ameliyathane ve derlenme ünitelerinde çalışan sağlık personeli de uygun havalandırma sistemi olmayan koşullarda çalıştığında bu anestezik gazlara uzun süre maruz kalmaktadır.Bu çalışmaya Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesinde inhalasyon anestezisinde yaygın olarak kullanılan Nitröz Oksit, Desfluran, Sevofluran gibi atık anestezi gazlarına potansiyel maruziyeti olduğu düşünülen ve yaş ortalaması 32,88 ± 6.05 olan 34 (26 kadın, 8 erkek) ameliyathane personeli ile derlenme ünitelerinde çalışan ve yaş ortalaması 31,08 ± 4.29 olan 12 (11 kadın, 1 erkek) sağlık personeli dahil edildi. Kontrol grubu olarak da aynı hastanede fakat farklı birimlerde çalışan ve benzer yaş grubundan 22 sağlık personeli ile çalışıldı.Çalışmaya katılan tüm bireylerin bukkal epitel örnekleri alındı ve Mikroçekirdek yöntemi uygulandı. Ameliyathane personeli MÇ sıklıkları ile Kontrol grubu MÇ sıklıkları karşılaştırıldığında istatistiksel fark anlamlı olarak yüksek bulunmuştur (p<0,05). Derlenme ve Kontrol grubu Mikroçekirdek sıklıkları karşılaştırıldığında ise istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi ( Kontrol MÇ sıklığı 0,45 ± 1,01; Derlenme MÇ sıklığı 0,75 ±1,14, p>0.05).35 yaş altı Kontrol grubu MÇ sıklıkları ile 35 yaş altı Ameliyathane personeli MÇ sıklıkları karşılaştırıldığında fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0,05). Ayrıca, yaş, cinsiyet, sigara içme alışkanlığı ve maruziyet süresi parametrelerine göre her grup kendi içinde MÇ sıklıkları açısından karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir (p>0.05).Bu çalışmadan elde ettiğimiz sonuçlar, atık anestezi gazlar karışımına (nitroz oksit, sevofluran ve desfluran) mesleki maruziyetin ameliyathane ve derlenme ünitesi personelinde kromozomal hasar seviyesinde artışa sebep olduğunu bukkal mikroçekirdek yöntemi ile gösterilmektedir. Ancak atık anestezi gazlarına kronik maruziyetin etkilerinin daha belirgin şekilde ortaya çıkarılabilmesi için daha detaylı ve kapsamlı çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: Atık anestezik gazlar, ameliyathane ve derlenme ünitesi çalışanları, mikroçekirdek testi, bukkal epitel hücreleri.
Afşin-Elbistan Termik Santrali çevresinde yaşayan bireylerde termik santralden kaynaklanan toksik maddelere maruziyete bağlı olası genotoksik risklerin comet ve kromozom aberasyonu yöntemleriyle saptanması.
Afşin-Elbistan A Termik Santrali'dir kurulduğu 1984 yılından bu yana desülfirizasyon ünitesi olmadan çalışmaktadır. Ayrıca partikül tutucu filtrelerin veriminin azalmasının sağlık için tehlike oluşturabilecek maddelerin daha fazla miktarda çevreye yayılmasına neden olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızda bu tür çevresel risklerin erken dönemde belirlenmesini sağlayabilen biyogöstergelerden yararlanılmıştır. Çalışmamızda A Santrali çevresinde yaşayan bireylerde; termik santralden kaynaklanan atıkların maruziyetine bağlı, olası genotoksik risklerin Comet ve kromozom aberasyonu(CA) yöntemleriyle saptanması, DNA onarım kapasitelerinin belirlenmesi ve PAH bileşiklerine maruziyetin göstergesi olarak kabul edilen 1-Hidroksipiren (1-OHP) bileşiğinin, idrardaki miktarlarının HPLC yöntemi ile ölçülmesi gerçekleştirilmiştir. Çalışmamızda Comet testinde genotoksik hasarının göstergesi olarak seçilen % kuyruk yoğunluğu±ss ortalaması; maruz grupta (8,79±1,88) kontrol grubuna göre göre (7,12±1,88) yüksek bulunmuştur. Bu durum A Santrali çevresinde yaşayan bireylerin genotoksik hasar miktarının kontrol grubuna göre fazla olduğu sonucunu ortaya koymaktadır (p<0.001). Çoklu regresyon analizi ile bu değerlerin yaş ve yaşanan yer ile birlikte değiştiğini göstermektedir. Maruz grup ve kontrol grubundaki bireylerin %CA ortalamaları karşılaştırıldığında; maruz grubun sonuçları (0,71±0,94) kontrol grubuna göre (0,49±0,71) yüksek olduğu görülmekle birlikte bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildir. DNA onarım kapasiteleri değerlendirildiğinde maruz gruptaki bireylerin 20. ve 60. dakika için hesaplanan % onarım kapasitesi ortalamalarının (%34,15 ve 56,75) kontrol grubuna göre(%41,59 ve 64,19) düşük olduğu görülmüştür (p<0,05). Tek değişkenli modelde 1-OHP değerleri ve yaşanan yer onarım kapasitesi üzerine etkiliyken, çoklu regresyon analizi ile yaşanan yer ve 1-OHP dahil olmak üzere belirlenen risk faktörleri arasında istatistiksel anlamlılık bulunmamıştır. Maruz grubun H2O2' e olan duyarlılığı (13,46±4,36), kontrol grubuna (12,48±4,26) göre yüksek olmakla birlikte bu fark istatistiksel açıdan anlamlı değildir(p>0.05). Çalışmamızda 1-OHP ortalamaları maruz grupta (0,42±0,13) kontrol grubuna (0,25±0,07) göre yüksek bulunmuştur. (p<0,001).
Poliklorlanmış Dioksin/Furan ve Dioksin Benzeri PCB'lerin insan adipoz doku ve anne sütündeki düzeylerinin belirlenip erkek infertilitesi ile ilişkisinin araştırılması
Kalıcı Organik kirletici kimyasallar çevrede uzun süre kalabilen, coğrafik olarak dağılım gösteren ve canlı organizmaların yağ dokularında birikim yapan, doğal hayat ve insanlar için toksik olan kimyasallardır. Poliklorlanmış dibenzo-p-dioksinler (PCDD'ler), poliklorlanmış dibenzofuranlar (PCDF'ler) ve poliklorlanmış bifeniller (PCB'ler) Birleşmiş Milletler Çevre Programı UNEP'in kalıcı organik kirletici olarak ilan ettiği on iki kimyasaldan olduğu gibi en önemli ve toksik olan üç tanesidir. Bu lipofilik kimyasallar, çeşitli endüstriyel ve termal proseslerde istenmeden üretilen yan ürünler olup hava, toprak, su ve biyota gibi çok çeşitli çevresel ortamlarda kontaminat olarak karşımıza çıkmaktadır. Günümüzde bu kimyasallar endüstrileşmiş ülkelerde yaşayan insanlarda yüksek oranda olmak üzere tüm insanlarda bulunmakta ve bu kimyasallara maruziyet pek çok istenmeyen etkilere neden olabilmektedir.Türkiye'de insan dokularında ve anne sütünde Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Toksik eşdeğerliği (TEQ) olarak ifade edilen PCDD, PCDF ve dioksin benzeri PCB'lere ait daha önceden elde edilmiş veriler bulunmamaktadır. Bu çalışmanın amacı mevcut PCDD, PCDF ve dioksin benzri PCB'lerin düzeylerini infertil erkelerde belirleyerek normal Türk halkı ile kıyaslamaktır. Bu nedenden dolayı Ankara'da yaşayan ve 23 tanesi normal ve 22 tanesi infertil olan erkekten alınan adipoz doku örneklerinde PCDD, PCDF ve dioksin benzeri PCB konsantrasyonları ölçülmüştür. Adipoz doku örneklerinde PCDD, PCDF ve on iki adet dioksin benzeri PCB konsantrasyonu yüksek çözünürlüklü gaz kromotografisi ve kütle spektroskopisi kullanılarak ölçülmüştür. İnfertilve fertil grup için (WHO)PCDD/F-TEQ konsantrasyonu 3 ile 15.8 pg/g yağ ve 2.8 ile 17.2 pg/g yağ olarak hesaplanmıştır. (4.4?31.5 ve 4.7?22.3 WHO-TEQ/g yağ, dioksin-benzeri PCB'ler de dâhil) (p 0.05).Fertil grup için ortalama WHOPCDD/F-TEQ ve WHOPCBTEQ konsantrasyonları da 7.2 ve 12.5 pg/g yağ olarak hesaplanırken infertil grup için 7.0 ve 9.4 pg/g yağ olarak hesaplanmıştır.Diğer taraftan bu kimyasalların Ankara, İstanbul, Antalya, Kahramanmaraş ve Afyon ilende yaşayan 51 kadından alınan anne sütlerindeki düzeyleri de konsantrasyonu yüksek çözünürlüklü gaz kromotografisi ve kütle spektroskopisi (HRGC/HRMS) kullanılarak ölçülmüştür. Tüm bu beş ilden alınan süt örneklerinde ortalama WHOPCDD/F-TEQ ve WHOPCB-TEQ değeri 7.5 ve 3.1 pg/g yağdır. PCDD/F konsantrasyonları 0.78 ile 29.3 pg WHO-TEQ/g yağ olarak hesaplanmıştır..(1.7 ve 36.2 pg WHO-TEQ/g yağ, PCB'lerde dahil).Bu beş bölgeden Afyon ili en küçük toplam TEQ (6.8) değerine sahipken en yüksekTEQ değerine (15.6) sahip olan il Antalya'dır.Anne sütünde elde edilen bu veriler diğer ülkelerle karşılaştırabilir düzeydedir.Bu çalışma Türkiye'de ilk kez insan adipoz doku ve anne sütü PCDD, PCDF ve dioksin benzeri PCB'lerin kontaminasyonlarını ortaya koyması açısından oldukça önemlidir.
Barrett özofagus hastalığına genetik duyarlılıkta oksidatif DNA hasarı, DNA onarım kapasitesi ve ilgili bazı gen polimorfizmlerinin rolünün araştırılması
Barrett özofagus hastalığının etiyolojisinde rol oynayan genetik değişimlerin belirlenmesi, özellikle yüksek risk altındaki bireylerin özofagus adenokarsinoma tipi kanserden korunmasında etkili olabilecek biyogöstergelerin geliştirilmesine olanak sağlayacaktır.Çalışmamızın amacı, Barrett özofagus hastalığının etiyolojisinde, oksidatif stres ile ilgili olarak, oksidatif DNA hasarının ve GSH konsantrasyonunun, bireysel duyarlılık ile ilgili olarak da DNA onarım kapasitesinin, GSTM1, MnSOD Ala16Val ve hOGG1 Ser326Cys genetik polimorfizmlerinin rolünü incelemekti. Ayrıca oksidatif stres ile ilgili incelediğimiz parametrelerin bireysel duyarlılık ile ilişkisini de araştırdık. Çalışmamız, klnik olarak teşhis edilen Barrett özofagus hastaları (n=40) ve sağlıklı kontrol grubundan (n=40) oluşturuldu.Hasta ve kontrol grubunda bazal DNA hasarı, H2O2 indüksiyonu sonucunda oluşan pirimidin ve pürin baz hasarı, hücrelerin H2O2 indüksiyonuna duyarlılıkları, % DNA onarım kapasitesi, pirimidin ve pürin baz hasarlarının yüzde onarılma kapasiteleri, spesifik endonükleazlar (Endo III ve Fpg) kullanılarak modifiye edilen, Comet yöntemi ile periferal kan lenfositlerinde incelendi. Hasta grubunun kontrole göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bazal DNA hasarı ve pirimidin baz hasarına sahip olduğu gözlendi (p<0,05). Hasta grubunun, kontrole göre H2O2 indüksiyonuna daha duyarlı olduğu gözlendi (p<0,001). Hasta ve kontrol grubundaki %DNA onarım kapasitesi, pirimidin ve pürin baz hasarlarının yüzde onarılma kapasiteleri istatistiksel olarak farklı değildi (p>0,05). GSH konsantrasyonunun, sigara içen hastalarda kontrole göre anlamlı derecede düştüğü gözlendi (p<0,05). PCR-RFLP metodu ile incelediğimiz genetik varyasyonların hiçbirinin, tek başına veya kombine olarak, Barrett özofagus hastalığına yakalanma riskini arttırmadığı sonucuna vardık. Ancak, hOGG1 Cys mutant alelini taşıyan hasta grubunun Ser alelini taşıyanlara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek pirimidin baz hasarına sahip olduğunu gözledik (p<0,05). Çalışmamızın sonuçları, Barrett özofagus hastalığının gelişiminde, oksidatif DNA hasarının rolü olabileceğine, ancak bu hastalığa bireysel duyarlılıkta DNA onarımının ve GSTM1, MnSOD Ala16Val ve hOGG1 Ser326Cys genetik polimorfizmlerinin rolü olmadığına dikkat çekmektedir.
Gastrointestinal adenokarsinomaları ile bazı dna onarım genleri arasındaki ilişkinin araştırılması
Endojen ve eksojen kaynaklardan spontan koşullarda açığa çıkan mutajenler, DNA hasarı meydana getirerek mide ve kolorektal kanser gelişiminde rol oynar. Oksidan-antioksidan dengenin, karsinogenezisin başlaması ve gelişmesinde önemli olduğu düşünülmektedir. Ancak, majör bir antioksidan molekül olan serum albümini, nitrik oksitle birlikte oksidatif stresin mutajenik etkilerini önlemeye çalışır. Helikobakter pilori de (H. pilori), inflamatuvar hücrelerden reaktif oksijen radikallerinin salınımına neden olarak karsinogenezise katkıda bulunmaktadır. DNA da meydana gelen oksidatif hasar 8-hidroksi guanin glikozilaz-1 (OGG1), Kseroderma pigmentozum C ve D (XPC, XPD) gibi enzimlerle onarılır.Bu çalışmanın amacı, gastrik ve kolorektal kanser gelişimine OGG1 Ser326Cys, XPC Lys939Gln ve XPD Lys751Gln onarım enzim polimorfizmlerinin, oksidatif stresin ve H. pilori seropozitifliğinin katkılarını araştırmaktır.Bu çalışmaya ön koşulları sağlayan 106 mide ve 110 kolorektal kanserli hasta ile benzer özellikte, fakat herhangi bir malignensisi bulunmayan 116 gönüllü katıldı. Enzim polimorfizmleri PCR-RFLP, H. pilori IgG serolojisi ELISA ile tayin edildi. Total antioksidan kapasite (TAS), serum nitrik oksit ve albümin konsantrasyonları ölçüldü.Mide ve kolorektal kanserler ile enzim polimorfizmleri arasında anlamlı bir ilişki tespit edilemedi. TAS düzeylerinin bütün olgularda oksidatif stresin belirlenmesinde tek faktör olmadığı görüldü. Ancak, her iki kanserli olgu grubunda da albümin konsantrasyonlarında önemli azalma bulundu. XPC Lys939Gln heterozigot ve homozigot mutant genotipleri olan mide kanserli olguların nitrik oksit düzeylerinde anlamlı azalma gözlendi. H. pilori seropozitif olgularda kolorektal kanser riskinin arttığı saptandı. Bu veriler, gastrik ve kolorektal kanser gelişiminde, çevresel ve genetik faktörlerin karmaşık bir etkileşim içinde olduğunu ortaya koymaktadır.
Human papıllomavırus (HPV) pozitif bireylerde dna onarım kapasitesinin ve genotoksik etkinin araştırılması
VI. ÖZETViral enfeksiyonlar insanlarda kanser gelişimi için önemli bir kaynaktır.İnsanlarda görülen tüm kanser vakalarının yaklaşık %20'sinin viral kaynaklı olduğunainanılmaktadır. Serviks kanseri kadınlarda ikinci en yaygın malignansidir. Humanpapillomavirus (HPV) enfeksiyonu dünyada en yaygın cinsel yolla bulaşan hastalıktır veserviks kanserinin en önemli etkenidir. Tüm serviks kanseri vakalarının yaklaşık %80-90'ında HPV DNA'sı tespit edilmiştir ve 1995 yılında IARC HPV 16 ve 18'i insankarsinojeni (Grup 1) olarak sınıflandırmıştır.Çalışmamız HPV enfeksiyonuna bağlı gelişebilecek genotoksisite veDNA onarım farklılıklarını tespit etmek amacıyla, 31 HPV 16, 23 HPV 18 pozitif kadındanve 24 kişilik, yaşları çalışma grubumuzla uyumlu olacak şekilde seçilmiş HPV negatiifsağlıklı kontrol grubundan oluşmuştur. HPV tiplemeleri RT-PCR ile yapılmıştır.HPV pozitif grupta, periferal kan lenfositlerinde kromozomal aberasyonve comet tekniği ile belirlenen kromozomal aberasyon frekansı ve kuyruktaki %DNAkontrol grubuna kıyasla anlamlı bir farklılık göstermemiştir, ancak hedef hücre grubu olanservikal sürüntü hücrelerinde comet tekniği uygulandığında HPV pozitif pozitif bireyleristatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek DNA hasarı belirlenmiştir (p<0,0001).Duyarlılığın biyogöstergesi olarak kullanılan Challenge tekniği ile HPVpozitif groupta kontrol grubuna kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük %DNAonarım kapasitesi belirlenmiştir. Çalışmamızın sonuçları, Servikal sürüntü hücrelerininperipheral kan lenfositlerine gore HPV'nin indüklediği DNA hasarını belirlemede dahahassas olduğunu ve Comet tekniğinin bu hasarı belirlemede bir biyogösterge olarakkullanılabileceğini göstermiştir.DNA onarım kapasitesinin çeşitli maruziyetlerde ve enfeksiyonlardafarklılık gösterebileceği duyarlılığın biyogöstergesi olan Challenge tekniği ile hassas birşekilde saptanabilmektedir. Bu teknikten klinikte HPV pozitif bireylerin serviks kanserineduyarlılığının belirlenmesinde yararlanılabilir.
Aliağa Körfezindeki deniz kirliliğinin bölge kefal balıklarında kirliliğin biyogöstergesi olan karaciğer EROD enzim aktivitesi ve balıktaki çeşitli metal düzeyleri ile belirlenmesi
TEZ KONUSU: Aliağa Körfezindeki deniz kirliliğinin bölge kefal balıklarındakirliliğin biyogöstergesi olan karaciğer EROD enzim aktivitesi ve balıktakiçeşitli metal düzeyleri ile belirlenmesiÖĞRENCİ: Onur Kenan ULUTAŞTEZ DANIŞMANI: Prof.Dr. İsmet ÇOKANABİLİM DALI: Farmasötik ToksikolojiYILI: 2007STATÜSÜ: Yüksek Lisans TeziÖZETAliağa Körfezi Ege denizi kıyılarında İzmir şehrine yakın petrolrafinerisi, kağıt endüstrisi gibi geniş miktarda endüstriyel aktivitelerinolduğu bir bölgedir. Bu endüstrileşmenin atıkları, kentsel atıkların körfezeboşaltılmasının yanı sıra dünyanın beşinci büyük gemi söküm tesisleri debu bölgenin yakınında yer almaktadır. Bu bölgedeki endüstriyelaktivitelerden kaynaklanan kirliliğin sonuçlarına yönelik olarak ulusal birbilgi mevcut değildir. Bu çalışmada Aliağa Körfezinde kefal balıklarında(Liza saliens) EROD aktivitesi tayini ile Cr, Hg, Pb ve Cd metalleri ölçümleriyapılarak, bölgenin metal kirliliği ve sucul sistemin PAH tipi kirliliktenetkilenip etkilenmediği değerlendirilmiştir.Aliağa Körfezi EROD aktivitesi değerleri (2531.1 ±609.83 pmolres./dak./mg protein), kontrol bölgesi değerlerinden(46,33 ±3.11 pmolres./dak./mg protein) istatistiksel olarak oldukça farklıdır(p=0.0004).Sonuçlar Aliağa Körfezinde kirliliğin boyutlarına yönelik ilk bilgiler olup,bölgenin PAH tipi kirleticiler ile yoğun bir kirliliğe maruz kaldığınıgöstermektedir. Aliağa Körfezi Cr ve Pb ölçüm sonuçlarının(113.14 ±90.85ng/g ve 755.35 ±348.6 ng/g) kontrol bölgesi değerlerine göre(22.49 ±16.408ng/g ve 441.6 ± 142.74 ng/g) farkı istatistiksel olarak anlamlıdır(p<0.001 vep<0.01). Aliağa Körfezinde, kontrol bölgesine göre Pb ve Crkontaminasyonunu işaret ederken, Hg(Aliağa: 32.83 ±23.03 ng/g, kontrol:39.81 ±13.79 ng/g, p>0.05) ve Cd(Aliağa: 27.88 ±19.05 ng/g, kontrol: 21.11±9.85 ng/g, p>0.05) ölçüm sonuçlarında aynı istatistiksel farkbulunamamıştır.