
3,037
Archived Theses
22
DOIs Assigned
1%
DOI Rate
Discipline
Ruh sağlığı okuryazarlığının ruhsal hastalıklara yönelik toplum tutumları üzerine etkisinde şizofreniye ilişkin mitlerin aracılık rolü
Amaç: Bu çalışma; ruh sağlığı okuryazarlığının ruhsal hastalıklara yönelik toplum tutumları üzerine etkisinde şizofreniye ilişkin mitlerin aracılık rolünü incelemek amacıyla tasarlanmıştır. Yöntem: Tanımlayıcı-ilişki arayıcı modelde tasarlanmış bu araştırmanın evrenini bir üniversite hastanesinde dahili ve cerrahi birimlerde yatarak bakım hizmeti alan hastaların yakınları oluşturmaktadır. Evreni belli olmayan örneklem hesabı yapılmış ve çalışma 270 (n=270) hasta yakınının katılımı ile tamamlanmıştır. Veriler Nisan 2022-Ekim 2022 tarihleri arasında Kişisel Bilgi Formu, bu çalışma kapsamında geliştirilen Şizofreniye İlişkin Mitler Formu, Ruh Sağlığı Okuryazarlığı Ölçeği, Ruhsal Sorunlu Bireylere Yönelik Toplum Tutumları Ölçeği ile toplanmıştır. Araştırmanın aracılık etkisinin değerlendirilmesinde hiyerarşik regresyon analizleri PROCESS Model 4 kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Ruh sağlığı okuryazarlığının ruhsal hastalıklara yönelik olumlu toplum tutumları (iyi niyet alt boyutu, toplum ruh sağlığı ideolojisi alt boyutu) üzerine etkisinde şizofreniye ilişkin mitlerin aracılık rolü bulunmazken (p>0,05), olumsuz toplum tutumları (korku/dışlama alt boyutu) üzerine etkisinde mitlerin aracılık ettiği tespit edilmiştir (β:0,403; p=0,000). Sonuç: Bu çalışma ile birlikte şizofreniye ilişkin mitleri değerlendiren bir form geliştirilmiştir ve aracılık etkisi ilk kez değerlendirilmiştir. Ayrıca şizofreniye ilişkin mitlerin olumsuz toplum tutumlarına neden olduğu belirlenmiştir. Bu doğrultuda ruh sağlığı okuryazarlığı düzeyinin arttırılarak mit düzeyinin azaltılmasına ve olumlu toplum tutumlarının geliştirilmesine yönelik toplumsal farkındalığı arttıracak hemşirelik girişimlerinin planlanması önerilmektedir. Anahtar kelimeler: Hemşirelik, Mit, Ruh sağlığı okuryazarlığı, Şizofreni, Tutum.
Palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi
Başlık: Palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisinin incelenmesi Amaç: Araştırma palyatif bakım hastalarına uygulanan abdominal masajın konstipasyon ve yaşam kalitesine etkisini belirlemek amacı ile ön test-son test kontrol grup tasarımlı randomize deneysel bir çalışma olarak planlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma Ekim 2022-Mayıs 2023 tarihleri arasında Eskişehir Şehir Hastanesi Palyatif Bakım Kliniğinde yatarak tedavi ve bakım alan hastalar ile örneklem seçim kriterlerine uyan 26 deney 26 kontrol olmak üzere toplam 52 gönüllü hasta ile gerçekleştirildi. Araştırma verilerinin toplanmasında Bireysel Tanıtıcı Özellikler Formu, Roma IV Konstipasyon Tanılama Kriterleri, Konstipasyon Ciddiyet Ölçeği, Konstipasyon Yaşam Kalitesi Ölçeği kullanıldı. Araştırmadan elde edilen veriler tanımlayıcı istatistiksel metotlar, Ki Kare, Friedman, Mann Whitney U, Bonferroni Testi ile analiz edildi. Bulgular: Deney grubuna uygulanan abdominal masaj sonrası konstipasyon şiddetinde 5. gün ve 7. gün deney grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı farklılaşma olduğu bulgulandı. Deney grubuna uygulanan abdominal masaj sonrası yaşam kalitesinde 3. gün ve 7. gün deney grubu lehine istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu da bulgulandı. Sonuç: Bu araştırmada deney grubuna yedi gün boyunca uygulanan abdominal masaj sonucunda, abdominal masajın konstipasyonu azaltmada ve yaşam kalitesini arttırmada etkili olduğu belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Palyatif bakım, abdominal masaj, konstipasyon, yaşam kalitesi, hemşirelik bakımı
Hemşirelerin zihinsel yorgunluk düzeyleri ile tıbbi hata yapmaya eğilimleri arasındaki ilişki
Başlık: Hemşirelerin Zihinsel Yorgunluk Düzeyleri ile Tıbbi Hata Yapmaya Eğilimleri Arasındaki İlişkinin Değerlendirilmesi. Amaç: Bu araştırma hemşirelerin zihinsel yorgunluk düzeyini ve zihinsel yorgunluk düzeyini etkileyen faktörleri belirlemek, zihinsel yorgunluk düzeyi ile tıbbi hata yapmaya eğilim arasındaki ilişkiyi incelemek amacıyla yapıldı. Yöntem: Araştırma tanımlayıcı ve kesitsel desendedir. Araştırma 01.01.2023-15.03.2023 tarihleri arasında Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesinde çalışan hemşirelerle yapıldı. Araştırmaya katılmaya istekli olan, acil servis ve kliniklerde çalışan hemşireler dahil edildi. Verilerin toplanmasında Birey Tanılama Formu, Zihinsel Yorgunluk Ölçeği ve Tıbbi Hataya Eğilim Ölçeği kullanıldı. Veriler araştırmacı tarafından yüz yüze görüşme tekniği kullanılarak hemşire/dinlenme odalarında toplandı. Bulgular: Hemşirelerin Zihinsel Yorgunluk Ölçeği puan ortalaması 16,47±7,94 olarak belirlendi. Araştırmaya dahil edilen hemşirenin %72,7'si zihinsel yorgundu. Hemşirelerin zihinsel yorgunluğunu etkileyen faktörlerin eğitim durumu, gelir durumu, bulunduğu birim ve birimdeki çalışma süresi, mesai dışı uğraş varlığı ve tanılanmış hastalık varlığı olduğu belirlendi. Hemşirelerin Tıbbi Hataya Eğilim Ölçeği toplam puan ortalaması 225,07±19,53 olup bu puana göre hemşirelerin tıbbi hata yapma eğilimlerinin düşük olduğu saptandı. Hemşirelerin zihinsel yorgunluk düzeyi ile tıbbi hata yapmaya eğilim düzeyleri arasında ilişki olmamasına karşın ilaç ve transfüzyon uygulamalarında hata yapmama eğiliminin zihinsel yorgunluk düzeyini artırdığı belirlendi. Sonuç: Hemşirelerin çoğunluğu zihinsel yorgundu ve hemşirelerin zihinsel yorgunluğunu eğitim düzeyi, gelir düzeyi, çalıştığı birim, birimde çalışma süresi, herhangi uğraşın olması ve tanılanmış hastalık varlığının etkilediği bulundu. Zihinsel yorgunluğun tıbbi hata yapmaya eğilimi etkilemediği saptandı.
Yoğun bakım hastalarında fiziksel kısıtlama uygulanan ekstremitelerde komplikasyon gelişme durumunun değerlendirilmesi
Başlık: Yoğun Bakım Hastalarında Fiziksel Kısıtlama Uygulanan Ekstremitelerde Komplikasyon Gelişme Durumunun Değerlendirilmesi Amaç: Bu araştırma yoğun bakım ünitesinde yatan, fiziksel kısıtlama uygulanan ekstremitelerde komplikasyon gelişme durumu ve komplikasyonların gelişmesini etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla yapıldı. Yöntem: İleriye yönelik, analitik tasarımda araştırma Eskişehir'de bir hastanede 1 Eylül 2022- 31 Mart 2023 tarihleri arasında yoğun bakım ünitesinde yatan, hekim istemi doğrultusunda fiziksel kısıtlama uygulanan hastaların izlemi ile yürütüldü. Araştırma verilerinin toplanması ve hastaların izleminde Birey Tanıtım Formu, Glaskow Koma Skalası (GKS), Yoğun Bakım Ağrı Gözlem Formu (YBAGÖ), Fiziksel Kısıtlama Takip Formu kullanıldı. Yoğun bakım hemşireleri hastaların fiziksel kısıtlama bölgesini, bilinç düzeyini ve ağrı durumunu saatlik takip ederek elde ettikleri bilgileri Fiziksel Kısıtlama Takip Formuna kaydetti. Tüm izlemlerde fiziksel kısıtlama bölgesinde en az 1 kez gelişen komplikasyonlar analize dahil edildi. Bulgular: Araştırmada fiziksel tespit bölgesinde ortalama 230,12 kez yapılan değerlendirmede 112 hastadan 11'inde fiziksel kısıtlama bölgesinde gelişen komplikasyona bağlı fiziksel kısıtlamanın sonlandırıldığı saptandı. Fiziksel kısıtlama bölgesinde komplikasyon gelişme oranı endotrakeal tüp bulunan, GKS puanı düşük olan, INR değeri yüksek olan hastalarda daha fazlaydı. Kısıtlama bölgesinde cilt ülserasyonu olan hastalara daha fazla masaj ve krem uygulaması yapıldığı saptandı. Nazogastrik sonda takılı olanların ağrısının daha fazla olduğu ve bu hastalara krem uygulamasının daha fazla uygulandığı saptandı. Sonuç: Araştırmada yoğun bakımda yatan hastalara uygulanan fiziksel kısıtlamaya bağlı kısıtlama bölgesinde komplikasyon gelişebilir. Kısıtlama bölgesinde komplikasyon gelişmesini önlemek için hemşireler hastaları yakın takip etmeli, olası komplikasyonları önlemek ve iyileştirmek için bakım girişimlerini uygulamalıdır. Anahtar Kelimeler: Fiziksel kısıtlama, komplikasyon, yoğun bakım ünitesi, hemşire.
Tele hemşirelik ile gerçekleştirilen oyunlaştırma tekniğinin ergenlerin beslenme davranışı ve fiziksel aktivite düzeyine etkisi
Başlık: Tele hemşirelik ile gerçekleştirilen oyunlaştırma tekniğinin ergenlerin beslenme davranışı ve fiziksel aktivite düzeyine etkisi Amaç: Araştırmanın amacı tele hemşirelik ile gerçekleştirilen oyunlaştırma tekniğinin ergenlerin beslenme davranışı, fiziksel aktivite düzeyi ve sağlık durumu algısına etkisini saptamaktır. Yöntem: Araştırma tek merkezli, tek kör, paralel grup, yedi haftalık takip süresi olan randomize ön test-son test tam deneysel tasarımda yapıldı (Clincal Trials: NCT05567146). Çalışma Aksaray il merkezinde bulunan eğitim programları farklı üç lisede (mesleki ve teknik, Anadolu ve fen lisesi) 65 ergen (29'u müdahale, 36'sı kontrol) ile 16 Mayıs 2022- 2 Eylül 2022 tarihleri arasında yürütüldü. Çalışmada müdahale grubuna yedi hafta boyunca oyunlaştırma tekniği uygulandı. Çalışmada SPSS 15.0 istatistik programı kullanılarak intention-to treat (ITT) analizi yapıldı. Bulgular: Müdahale grubunun fiziksel aktivite düzeyi, beslenme davranışı, meyve ve sebze tüketimi değişim süreci toplam ve alt boyut puanı ile sağlık durumunu algılama puanlarındaki değişimin kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı olduğu bulundu. Ayrıca müdahale grubundaki ergenlerin su ve soda içme sıklığı ile enerji içeceği içme sıklığının kontrol grubuna göre istatiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi. Yapılan uygulamanın ergenlerin süt ve süt ürünleri içme sıklığı ile meyve suyu, gazlı içecek, çay ve kahve içme sıklığına etkisi olmadığı belirlendi. Sonuç: Tele hemşirelik ile gerçekleştirilen oyunlaştırma tekniğinin ergenlerin beslenme davranışını ve sağlık durumu algısını iyileştirmede; fiziksel aktivite düzeyini, meyve-sebze tüketimini, su ve soda içme sıklığını artırmada ve enerji içeceği içme sıklığını azaltmada etkili olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Adölesan, beslenme, ergen, fiziksel aktivite, oyunlaştırma, tele hemşirelik.
İç hastalıkları polikliniğine başvuran hastalarda başarılı yaşlanma ve mutluluk durumları arasındaki ilişki
Amaç: İç hastalıkları polikliniğine başvuran hastaların başarılı yaşlanma ve mutluluk durumlarını incelemektir. Yöntem: Tanımlayıcı ve kesitsel anket çalışmamızın materyalini; Balıkesir Atatürk Şehir Hastanesi İç Hastalıkları Polikliniklerine 30.06.2022-01.12.2022 tarihleri arasında, bilişsel açıdan engeli olmayan, Türkçe iletişim kurabilen, 18 yaş ve üzeri, en fazla yönetilebilen bir kronik hastalığa sahip, günlük yaşam aktivitelerini gerçekleştirebilen ve ayaktan başvuran 492 birey oluşturmaktadır. Bireylere kişisel bilgilerin sorgulandığı 12 soruluk anket, Başarılı Yaşlanma Ölçeği ve Mutluluk Ölçeği anket metodu ile yüz yüze görüşülerek uygulandı. Araştırmada; normal dağılıma uyan verilerde iki grup için Bağımsız gruplarda t testi, ikiden fazla grup için ise ANOVA Varyans analizi kullanılmıştır. Başarılı yaşlanmanın mutluluk üzerine üzerinde etkisini belirlemek için Lineer Regresyon analizi kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde anlamlılık düzeyi p<0.05 kabul edildi. Bulgular: İç hastalıkları polikliğine başvuran bireylerin başarılı yaşlanma düzeyi, mutluluk durumunu %30.7 oranında açıklamaktadır (t=9.568; p<0.001; R2=0.307). İç hastalıkları polikliğine başvuran bireylerin başarılı yaşlanmaları, mutluluğu anlamlı düzeyde 0.283 kat artırırken (p<0.001); bireylerin sağlıklı yaşam biçiminin mutluluğu anlamlı olarak etkilemediği saptanmıştır (t=-1.676; p=0.094; p>0.05). Araştırmaya katılan bireylerin öğrenim ve gelir durumları başarılı yaşlanmayı ve mutluluk durumunu etkilerken, meslek durumu sadece mutluluk durumunu etkilediği sonucu elde edilmiştir. Sonuç: Bu çalışmada iç hastalıkları polikliğine başvuran bireylerin başarılı yaşlanma ve mutluluk durumları arasında olumlu ve orta düzeyde ilişki saptanmıştır. Hemşire bireylerin başarılı yaşlanma ve mutluluk durumlarını bakımın kalitesini arttırmak amacıyla mutlaka değerlendirmelidir. Başarılı yaşlanma ve mutluluğun sağlanması için hemşirelerin topluma sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarının aşılanmasında danışmanlık yaparak toplumun bilgilendirilmesi sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Başarılı yaşlanma, Mutluluk, İç Hastalıkları Hemşireliği
Çocuk Acil Servisine başvuran 7-9 yaş grubu çocukların resim çizme yöntemi ile hemşirelik algısı ve etkileyen faktörlerin belirlenmesi
Amaç: Bu araştırma çocukların, mesleğe ve hemşirelere olan algılarını gözden geçirip, bu algıları etkileyen faktörleri ortaya koymak amaçlanmaktadır. Yöntem: Araştırma çocuk acil servisine başvuran 7-9 yaş grubu 47 çocukla nitel-nicel araştırma yöntemleri bir arada kullanılarak karma desen olarak, 24.09.2019 – 24.01.2024 tarihleri arasında yapılmıştır. Veriler ''Çocuk-Ebeveyn Bilgi Formu", ''İşlem Takip Formu'', "Çocuk Korku Ölçeği", "Çocuğun Çizdiği Resim", ''Yarı Yapılandırılmış Görüşme Formu", ''Çocuk Resimleri Değerlendirme Formu'' ve "Çocuklara resim çizdirilerek" toplanmıştır. Verilerin analizinde çocukların ve ebeveynlerinin tanıtıcı özellikleri, yapılan uygulamalar, çocukların korku puanları ve çizilen resimlerin özelliklerine ilişkin veriler sayı, yüzde ve tanımlayıcı istatistikler verilmiştir. Çocukların çizdikleri resimler araştırmacı ve çocuk psikoloğu tarafından değerlendirilmiş, elde edilen verilerin tematik analizi yapılmıştır. Bulgular: Araştırmaya katılan çocukların 27'si kız çocuğu olup, yaş ortalamaları 8'dir. Resimlerde çocukların %79,1'i hemşireyi kadın, %76,7'si gülen yüz ifade ile %60'ı kepli, %72,1'i hemşirenin uzuvlarını eksik çizmiştir. Resimlerinde olumlu hemşirelik algısı ifadeleri bulunan çocukların hemşire tanıdığının olduğu ve %58,6'nın işlem öncesi korku puanın ''0'' olduğu bulunmuştur. Çocukların hemşirelik algısını etkileyen faktörler hemşire ile kurulan iletişim, çocuğun kaygı/korku ile baş etme durumu, yanında bulunan kişi, psikolojik sağlamlık durumu ve geçmiş deneyimler olarak yorumlanmıştır. Sonuç: Resim analizlerine göre çocukların korkularının hemşire ile ilgili olumsuz algıya neden olduğu; hemşirelerin yaklaşımının, çocuğun yanında annesinin olmasının ve çocuğun psikolojik sağlamlık durumunun olumlu hemşirelik algısına neden olduğu sonucuna varılmıştır.
Dr. meleis'in geçiş teorisine göre yapılandırılmış eğitim ve danışmanlık programının menopozal geçiş sürecine etkisi
Amaç: Bu çalışma Dr. Meleis'in Geçiş Teorisi'ne göre yapılandırılmış eğitim ve danışmanlık programının menopozal geçiş sürecine etkisini değerlendirmek amacı ile yapılmıştır. Yöntem: Araştırma ön test-son test randomize kontrollü yarı deneysel bir çalışma olarak Mayıs 2023-Ekim 2023 tarihleri arasında Eskişehir il merkezinde bulunan Odunpazarı Belediyesi'ne bağlı dokuz halk merkezinde yürütülmüştür. Örneklemi 45-55 yaş arası 60 kadın (eğitim:30, kontrol:30) oluşturmuştur. Eğitim grubundaki kadınlara Dr. Meleis'in Geçiş Teorisi'ne göre yapılandırılmış eğitim ve danışmanlık programı uygulanmıştır. Eğitim grubundaki kadınlarla halk merkezlerinde yüz yüze dört görüşme yapılmıştır. Veriler; Kişisel Bilgi Formu, Menopoza İlişkin Tutum Ölçeği (MİTÖ), Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği (DASÖ-21 ve Menopoza Özgü Yaşam Kalitesi Ölçeği (MÖYKÖ) kullanılarak halk merkezinde eğitim grubuna ilk görüşmede, 2. ayda ve 5. ayda, kontrol grubuna ise ilk görüşmede ve 5. ayda uygulanarak toplanmıştır. Verilerin analizinde; sayı-yüzde, ortalama-standart sapma, ki-kare testi, Pearson ki kare testi, Yates düzeltmesi, Fisher Exact test, bağımsız örneklem t testi, Mann-Whitney U Test, Friedman Testi, bağımlı gruplarda t testi ve tekrarlı ölçümlerde ANOVA uygulanmıştır. Bulgular: Kadınların menopoza ilişkin tutumları olumlu ve reddetmeme eğilimindedir. Araştırmada eğitim grubunda yer alan kadınların kontrol grubuna göre menopoza ilişkin tutum, depresyon, anksiyete, stres ve yaşam kalitesine ilişkin son testte alınan puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu saptanmıştır (p<0,05). Dr. Meleis'in Geçiş Teorisi'ne göre yapılandırılmış eğitim ve danışmanlık programının; kadınların menopoza ilişkin tutumlarını olumlu yönde arttırdığı, depresyon, anksiyete ve stres düzeylerini azalttığı ve yaşam kalitesini arttırdığı belirlenmiştir. Sonuç: Çalışmanın sonucunda, Dr. Meleis'in Geçiş Teorisi'ne göre yapılandırılmış eğitim ve danışmanlık programının menopozal dönemdeki kadınların sorunlarını azaltmada ve bu sorunlarla başetmelerinde etkili olduğu bulunmuştur. Anahtar kelimeler: Menopoz, Meleis'in Geçiş Teorisi, depresyon, anksiyete, yaşam kalitesi
Andulasyon terapisinin oosit toplama sonrasında ağrı ve anksiyeteüzerine etkisi
Amaç: İnfertilite tedavisinin en kritik ve invaziv aşamalarından biri olan oosit toplama sonrası hasta izleminde ortaya çıkan ağrı ve anksiyetenin yönetiminde andulasyon terapisinin etkisini değerlendirmektir. Yöntem: Araştırma randomize kontrollü deneysel bir tasarım düzeni ile planlandı. Çalışma, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık, Uygulama ve Araştırma Hastanesi Üreme Sağlığı Merkezi'nde oosit toplama yapılan 60 kadın ile yürütüldü. Andulasyon terapisi uygulanan gruba "müdahale", uygulanmayan gruba ise "kontrol" adı verildi. Müdahale grubuna, andulasyon terapi yatağı kullanılarak 30 dakika andulasyon terapisi uygulandı. Veriler "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Görsel Kıyaslama Ölçeği" ve "Durumluk Kaygı Envanteri" kullanılarak toplandı. Oosit toplama öncesinde ve sonrasında her iki gruba uygulanan anketler, üç kez yüz yüze, iki kez uzaktan iletişim yoluyla olmak üzere beş farklı zamanda tekrarlandı. Bulgular: Andulasyon terapisinden hemen sonra yapılan ölçümlerde müdahale grubundaki kadınların ağrı ve anksiyete puan ortalamaları ile kontrol grubundaki kadınların ağrı ve anksiyete puan ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark olduğu saptandı (p<0,05). Andulasyon terapisi sonrası müdahale grubundaki kadınların ağrı ve anksiyete puan ortalamalarının, kontrol grubundaki kadınların ağrı ve anksiyete puan ortalamasına göre daha düşük olduğu tespit edildi. Tekrarlayan ölçümlerde andulasyon terapisinin etkisinin azaldığı görüldü ve gruplar arası fark istatistiksel olarak anlamsız bulundu. Sonuç: Hemşirelik alanında ilk kez kullanılan andulasyon terapisinin, oosit toplama işlemi sonrasında düşük frekanslı titreşimler ile tüm bedeni uyararak, kızılötesi ısı ile derin bir relaksasyon sağlayarak ağrı ve anksiyeteyi azalttığı; ayrıca bu olumlu etkinin taburculuğa kadar devam ettiği sonucuna ulaşıldı. İnfertilite tedavisi gören kadınların, oosit toplama sonrası ağrı düzeylerini düşürmek, konforu artırmak ve işleme ilişkin deneyimlerini daha olumlu hale dönüştürmek için alternatif bir yöntem olarak yaygınlaşması önerilmektedir.
Nedeni açıklanamayan infertil kadınlarda infertilite destek eğitiminin tedavi sonuçları üzerine etkisi
Amaç: Nedeni açıklanamayan infertil kadınlarda infertilite destek eğitiminin tedavi sonuçları üzerine etkisini araştırmaktır. Yöntem: Ön test- son test karşılaştırma gruplu yarı-deneysel olarak yürütülen bu çalışma Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık, Uygulama ve Araştırma Hastanesi Üreme Endokrinolojisi Bilim Dalı ve Özel Denizli Sağlık Hastanesi Tüp Bebek Kliniği'nde nedeni açıklanamayan infertilite tanısı ile başvuran 19-45 yaş arası IVF/ICSI yapılmaya karar verilen ve tedavi planına alınan kadınlar ile yapıldı. Randomizasyon yöntemi ile her bir grup için en az 25 infertil kadın olacak şekilde eğitim grubu ve kontrol grubu oluşturuldu. Veriler "Tanıtıcı Soru Formu", "Fertilite Desteği Alan Kadınlar İçin Fertilite Hazıroluşluk Ölçeği", "Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II" ve "IVF/ICSI Sonrası Başarı Değerlendirme Formu" ile toplandı. Eğitim ve Kontrol grubuna yapılan ilk görüşmede ön test ölçekler uygulandı. Eğitim grubuna 15 gün aralıklarla 3 oturum şeklinde İnfertilite Destek Eğitimi verildi. OPU gününde yapılan görüşmede son test verileri elde edildi. Her iki grupta 25 infertil kadına embriyo transferi uygulandı ve 12. günde Human Koryonik Gonadotrop hormonu değerlendirilmesi yapıldı. Yaklaşık 4 hafta sonra, fetal kalp atımı varlığı hasta dosyaları taranarak IVF/ICSI Sonrası Başarı Değerlendirme Formu dolduruldu. Bulgular: Eğitim grubunun Fertilite Desteği Alan Kadınlar İçin Fertilite Hazıroluşluk Ölçeği son test toplam puanı ile Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği II son test toplam puanı arasında istatistiksel olarak anlamlı pozitif yönlü çok yüksek bir ilişki elde edildi. Eğitim grubundaki 15 kadında (%60) fetal kalp atımı saptanırken, kontrol grubundaki sadece 10 kadında (%40) fetal kalp atımı tespit edildi ve bu fark, istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: İnfertilite destek eğitiminin genel sağlık üzerinde etkileri olduğu kadar fertilite üzerinde de potansiyel etkileri olduğu düşünülmektedir. İnfertilite tanısı alan kadınlarda infertilite destek eğitimi düzenli bir uygulama haline getirilmelidir.
Üriner inkontinanslı kadınların inkontinans semptomları, kegel egzersiz uyumu, sağlık inancı ve yaşam kalitesi üzerine mobil aplikasyonun etkisi
Amaç: İlk aşama "İnkontinansla Savaşım" isimli mobil aplikasyonun geliştirilmesi, kullanılabilirlik ve uygulanabilirliğinin değerlendirilmesini, ikinci aşama ise Sağlık İnanç Modeli'ne (SİM) göre geliştirilen mobil aplikasyonun üriner inkontinanslı (Üİ) kadınların inkontinans semptomları, kegel egzersiz uyumu, Üİ ve kegel egzersizlerine yönelik sağlık inancı ve yaşam kalitesi üzerine etkisini değerlendirmeyi ve SİM'ne temellendirilmiş eğitim kitapçığı ile verilen sağlık eğitimi ile karşılaştırmayı amaçlamaktadır. Yöntem: Çalışmanın ilk aşaması metodolojik, ikinci aşaması randomize kontrollü tam deneysel tasarımda yürütülmüştür. Çalışmanın ikinci aşaması iki ayrı grupta 96 hasta üzerinde yürütülmüştür. Ölçümler başlangıçta, 6. hafta ve 12. haftada gerçekleştirilmiştir. İkinci aşamada müdahale olarak, çalışma grubunda mobil aplikasyon ile, kontrol grubunda ise SİM'ne temellendirilmiş eğitim kitapçığıyla verilen sağlık eğitimi ile desteklenen kegel egzersizleri gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Geliştirilen mobil aplikasyonun kullanılabilirliği ve memnuniyet düzeyi yüksektir. Her iki müdahalede de Üİ semptomlarını ve inkontinans şiddet indeksini azaltmada etkilidir, ancak kontrol grubu daha belirgin iyileşme göstermiştir. Her iki müdahale de egzersiz uyumu ve sağlık inançlarında olumlu değişimler sağlamıştır. Her iki grupta da Üİ'ın günlük yaşam, yaşam kalitesi, ürogenital distres, irritatif semptomlar, stres semptomları, obstrüktif/rahatsız edici veya işeme güçlüğü oluşturan semptomlar ve inkontinans üzerindeki etkisinde zaman içinde anlamlı düşüşler gözlenmiştir. Sonuç: Üİ semptomlarının yönetiminde her iki müdahalenin de etkin olduğu ve yaşam kalitesini artırdığı sonucuna varılmıştır. Her iki müdahale de egzersiz uyumunu teşvik ederek Üİ semptomlarının hafifletilmesine katkıda bulunmuş, sağlık inançlarında olumlu değişimler sağlamıştır. Anahtar kelimeler: İnkontinans, sağlık inancı, kegel egzersizi, yaşam kalitesi, mobil aplikasyon
Palyatif bakım hastalarına uygulanan yatak banyosunun satürasyon, ağrı düzeyi ve uyku kalitesine etkisi
Başlık: Palyatif bakım hastalarına uygulanan yatak banyosunun satürasyon, ağrı düzeyi ve uyku kalitesine etkisi Amaç: Araştırma palyatif bakım hastalarına uygulanan yatak banyosunun satürasyon, ağrı düzeyi ve uyku kalitesine etkisini belirlemek amacı ile ön test-son test kontrol grup tasarımlı randomize deneysel bir çalışma olarak planlandı. Gereç ve Yöntem: Araştırma Mayıs 2023- Aralık 2023 tarihleri arasında Eskişehir Yunus Emre Devlet Hastanesi Palyatif Bakım Kliniğinde tedavi ve bakım alan hastalar ile örneklem seçim kriterlerine uyan 30 çalışma 30 kontrol olmak üzere toplam 60 gönüllü hasta ile gerçekleştirildi. Araştırma verilerinin toplanmasında Bireysel Tanıtıcı Özellikler Formu, Edmonton Semptom Tanılama Ölçeği, Wong Baker Ağrı Skalası, Richard Campbell Uyku Anketi, Oksijen Satürasyon Formu kullanıldı. Çalışma grubuna haftada üç kez, gün aşırı yatak banyosu uygulandı. Araştırmadan elde edilen veriler tanımlayıcı istatistiksel metotlar, Ki Kare, Friedman, Mann Whitney U, Bonferroni Testi, Tekrarlı Ölçüm Varyans Analalizi ile analiz edildi. Araştırmanın Clinicial Trials.gov PRS (Protocol Registration and Results System) kaydı yapıldı (Protokol numarası: NCT06055426). Bulgular: Yatak banyosunun oksijen satürasyonunu yükseltici etkisi ikinci banyo uygulamasından sonra oldu. Ağrı ve uykuya olan olumlu etkinin görüldüğü gün, birinci yatak banyosu sonrası idi. İlk yatak banyosu uygulamasından sonra hastaların ağrı düzeylerinde düşme, uyku toplam puanı ve uyku kalitesinde artış gözlendi. Bu olumlu etki diğer yatak banyosu uygulamalarından sonra da devam etti ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Sonuç: Bu araştırmada çalışma grubuna haftada üç kez yatak banyosu yaptırılmıştır. Çalışma sonucunda yatak banyosunun palyatif bakım hastalarının oksijen satürasyonunu yükseltici, ağrıyı azaltıcı ve uyku kalitesini artırıcı etkisi olduğu sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Palyatif bakım, yatak banyosu, satürasyon, ağrı düzeyi, uyku kalitesi, hemşirelik bakımı.
Duygusal zeka ve liderlik yeterlilik modeli çerçevesinde yönetici hemşirelerin değerlendirilmesi: Karma yöntem çalışması
Amaç: Bu araştırmanın amacı, yönetici hemşirelerin duygusal zekaya ilişkin deneyimlerini ve yönetici hemşire liderliğinde duygusal zekanın önemini belirlemektir. Yöntem: Araştırmada karma tasarım kullanıldı. Nitel boyutu, yönetici hemşireler ile bireysel derinlemesine görüşme tekniğiyle fenomenolojik desende "Yarı Yapılandırılmış Form" ile gerçekleştirildi. Nicel boyutunda ise hemşirelerin "Duygusal Zeka Değerlendirme Ölçeğini" doldurmaları istendi. Veriler, Ocak 2023 - Nisan 2023 tarihleri arasında Kütahya Evliya Çelebi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde çalışan gönüllü birinci düzey yönetici hemşireler (n=20) ve hemşireler (n=207) ile toplandı. Araştırmanın niteliksel verileri, MAXQDA 2022 programında tümevarımsal ve tümdengelimsel analize dayalı, niceliksel verilerin analizinde sayı, yüzde, ortalama, standart sapma kullanıldı. Bulgular: Nitel aşamada elde edilen bulgular; "duygusal zekanın tanımı", "yönetici hemşirelerin duygusal zeka ve liderlik yeterlilikleri", "duygusal zekayı kullanmanın katkıları" ve "duygusal zekanın geliştirilmesi" başlıkları altında dört ana tema belirlendi. Nicel aşamada hemşirelerin yönetici hemşirelerde algıladığı duygusal zeka puanının (147.34±22.12) normal olduğu bulundu. Sonuç: Bu araştırmada, yönetici hemşirelerin duygusal zeka ve liderlik yeterliliklerini kullanarak olumlu çalışma ortamını sağlamaya çalıştıkları tespit edildi. Yönetici hemşirelerin eğitim programlarının içeriklerinin oluşturulmasında, seçim kriterlerinin belirlenmesinde ve performans değerlendirmede bu yeterliliklerden faydalanılabilir. Anahtar kelimeler: Yönetici hemşire, hemşire, duygusal zeka, karma desen, yeterlilik, liderlik
Bebek/çocuk temalı reklamların kadınların depresyon, anksiyete, stres düzeylerine etkisi
Amaç: Bebek/Çocuk temalı reklamların kadınların depresyon, anksiyete, stres düzeylerine etkisini araştırmaktır. Yöntem: Tanımlayıcı ve analitik tipte yapılan çalışma, Afyonkarahisar Sağlık Bilimleri Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi, Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği ve İnfertilite Polikliniği ile Afyon Özel Parkhayat Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'nde ve Tüp Bebek Merkezinde yapıldı. Kadınlar gebe kalma durumlarına göre; spontan gebe kalan kadınlar, yardımcı üreme tekniği ile gebe kalanlar ve yardımcı üreme tekniği deneyip gebe kalamayanlar şeklinde 3 gruba ayrıldı. Her bir grup 30 kişiden oluştu. Veriler "Sosyo-Demografik Özellikler Veri Formu" ve "Depresyon, Anksiyete, Stres Ölçeği (DASS-42)" ile toplandı ve SPSS 29.0 paket programı ile analiz edildi. Bulgular: Kadınların, depresyon, anksiyete, stres ölçeği puan ortalamaları gruplara göre kıyaslanarak incelendiğinde, gruplar arasındaki farklılığın istatistiksel açıdan anlamlı olduğu tespit edildi (p<0,05). Bebek çocuk temalı reklamların, Yardımcı Üreme Tekniklerini deneyip gebe kalamayan kadınların, depresyon, anksiyete ve stres ölçeği puan ortalamalarını artırdığı belirlendi. Sonuç: Bebek/çocuk temalı reklamların; kadınların depresyon, anksiyete, stres düzeylerine ve ilgili reklamları izleme sürelerine etki ettiği düşünülmektedir. Hassas grupta yer alan infertil kadınlara, günlük yaşamda sıklıkla karşılaşacakları reklam gruplarından olumsuz etkilenmelerini önlemek adına baş etme stratejileri geliştirmeleri sağlanmalıdır. Anahtar Kelimeler: infertilite, depresyon, anksiyete, stres, reklam
Aşılama ve embriyo transferi öncesi kadınların uyku ve depresyon anksiyete stres düzeylerinin belirlenmesi
ÖZET Başlık: Aşılama ve Embriyo Transferi Öncesi Kadınların Uyku ve Depresyon Anksiyete Stres Düzeylerinin Belirlenmesi Amaç: Bu araştırmanın amacı aşılama ve embriyo transferi öncesi kadınların uyku ve depresyon anksiyete stres düzeylerini belirlemektir. Yöntem: Araştırma Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi İnfertilite ve Üreme Sağlığı Merkezinde 01.01.2023 ve 30.08.2023 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmacı aşılama ve embriyo transfer işlemlerini yaptıracak ve tanı almış uyku bozukluğu olmayan çalışmaya katılmayı kabul eden 170 kadın ile araştırmayı gerçekleştirmiştir. Çalışmaya dahil edilenlerden sözlü ve yazılı izin alarak yüz yüze görüşme ile veriler toplanmıştır. Veriler Sosyo-Demografik Özellikleri Belirleme Formu, Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği, Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçeği ile toplanıp IBM SPSS V23 analiz edilmiştir. Bulgular: Gruplara göre katılımcıların depresyon puanı kategorilerinin dağılımları istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermiştir (p=0,031). Aşılama yapılacak kadınlarda hafif depresyon kategorisinde olanların oranı %5,9 iken embriyo transferi yapılacak kadınlarda bu değer %17,6 olarak bulunmuştur. Her iki grupda katılımcıların Depresyon Anksiyete Stres Ölçeği ve Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçek puanları arasındaki ilişki pozitif yönlü bulunmuştur (p<0,001). Depresyon Anksiyete Stres Ölçek puanı arttığında Pittsburg Uyku Kalitesi Ölçek puanı da artmaktadır. Sonuç: Depresyon, anksiyete, stres düzeylerinin ve uyku kalitesinin infertilite tedavisi alan kadınlarda olumsuz etkilendiği düşünülmektedir. Ancak depresyon, anksiyete, stres düzeyleri ve uyku kalitesinin infertilite tedavisinin basamaklarına göre farklılaştığı gerçeği göz ardı edilebilmektedir. Genellikle tedavinin ilerleyen aşamasında düşünülen embriyo transfer işleminde hafif depresyon puanının daha yüksek çıkması alınan tedavi süresi uzadığında psikolojik zorlanma düzeyinin de arttığı sonucunu bize göstermektedir. Dolayısıyla sağlık profesyonelleri tarafından kadınlar değerlendirilirken içinde bulundukları tedavinin aşamalarına göre yaklaşımda bulunmak önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: İnfertilite, depresyon, anksiyete, stres, uyku
Hemşirelerde iletişim ve tıbbi bilgi paylaşımının ekip çalışmasına etkisinde kişi örgüt uyumunun aracılık rolünün değerlendirilmesi
Başlık: Hemşirelerde iletişim ve tıbbi bilgi paylaşımının ekip çalışmasına etkisinde kişi-örgüt uyumunun aracılık rolünün değerlendirilmesi. Amaç: Bu araştırma bir kamu hastanesinde çalışan hemşirelerde iletişim ve tıbbi bilgi paylaşımının ekip çalışmasına etkisinde kişi-örgüt uyumunun aracılık rolünü belirlemek amacı ile gerçekleştirilmiştir. Yöntem: Araştırma kesitsel türde tasarlanmıştır. Araştırma örneklemini Eskişehir ilinde bir kamu hastanesinde çalışan hemşireler arasından basit tesadüfî yöntem ile seçilen 562 hemşire oluşturmuştur. Araştırmada veri toplama aşamasından önce etik kurul onayı ve araştırmanın yürütüldüğü hastanenin bağlı olduğu İl Sağlık Müdürlüğünden kurum izni alınmıştır. Elde edilen veriler, "Kişisel Bilgi Formu", "İletişim ve Tıbbi Bilgi Paylaşımı Ölçeği", "Ekip Çalışması Tutumları Ölçeği", "Kişi-Örgüt Uyumu Ölçeği" ile toplanmış ve uygun istatistik programları kullanılarak analiz edilmiştir. Bulgular: Araştırma bulgularına göre değişkenler arasında; hemşirelerin iletişim ve tıbbi bilgi paylaşımının, ekip çalışmasına (β=0.272, p<0.05), kişi-örgüt uyumunun, ekip çalışmasına (β=0.136, p<0.05) ve iletişim ve tıbbi bilgi paylaşımının, kişi-örgüt uyumuna (β=0.272, p<0.05) etkisi incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönlü bir etkisi olduğu görülmektedir. Buna ek olarak iletişim ve tıbbi bilgi paylaşımının (bağımsız değişken), ekip çalışması (bağımlı değişken) üzerinde kişi-örgüt uyumunun (aracı değişken) aracılık etkisi incelendiğinde istatistiksel olarak anlamlı ve pozitif yönlü bir ilişki olduğu görülmektedir (β=0.212, p<0.05). Sonuç: Yapılan analizler sonucunda hemşirelerde iletişim ve tıbbi bilgi paylaşımının ekip çalışmasına etkisinde kişi-örgüt uyumunun kısmi aracılık rolü bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: İletişim ve Tıbbi Bilgi Paylaşımı, Ekip Çalışması, Kişi-Örgüt Uyumu, Hemşirelik, Aracılık Rolü
İnfertilite nedenine göre kadınlarda kafein tüketimi ve tercihnedenleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Başlık: İnfertilite nedenine göre kadınlarda kafein tüketimi ve tercih nedenleri arasındaki ilişkinin belirlenmesi Amaç: Kadınlarda üreme sağlığı açısından risk faktörü olarak bilinen kafein tüketiminin sıklığı ve tercih nedenlerini belirlemek ile nedeni açıklanan ve nedeni açıklanamayan infertilite açısından ilişkisini saptamak amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Medical Park Trabzon Karadeniz Hastanesi Üreme Endokrinolojisi ve İnfertilite Ünitesinde 1 Temmuz 2022 ile 30 Haziran 2023 tarihleri arasında yapılmıştır. Araştırmacı, infertilite tanısı almış kadınlardan sözlü ve yazılı izin alarak yüz yüze görüşme tekniği kullanmıştır. Veriler, sosyo-demografik özellikleri belirleme formu ve kafein kullanımına özgü veri toplama formu ile toplanmış, IBM SPSS V23 ile analiz edilmiştir. Normal dağılıma uygunluk Shapiro-Wilk ve Kolmogorov-Smirnov testleri ile incelenmiştir. Gruplara göre kategorik değişkenlerin karşılaştırılmasında Ki-kare testi, Yates düzeltmesi ve Fisher-Freeman-Halton testi kullanılmıştır. İkili gruplara göre normal dağılmayan verilerin karşılaştırılmasında Mann-Whitney U testi ve üç ve üzeri gruplara göre normal dağılmayan verilerin karşılaştırılmasında Kruskal Wallis testi kullanılmıştır. Normal dağılmayan veriler arasındaki ilişki Spearman's rho korelasyon katsayısı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Kadınların kafein tüketim nedenlerine ilişkin bulguların dağılımları arasında anlamlı bir farklılık elde edilmiştir (p=0,001). Nedeni açıklanan infertil kadın grubunda "lezzet amacıyla" nedeni açıklanamayan infertil kadın grubunda ise "daha iyi hissetmek amacıyla" tüketildiği saptanmıştır. Her iki gruptaki kadınların günlük kafein kullanımları değerlendirildiğinde iki grup arasında anlamlı bir farklılık görülmemiştir (p=0,567). Sonuç: Kadınlarda üreme sağlığı açısından riskli davranışlarının anlaşılması ve bu davranışları etkileyen faktörlerin belirlenmesi, önleyici stratejilerin geliştirilmesi önem arz etmektedir. Anahtar kelimeler: İnfertilite, Kadın, Kafein, Risk faktörleri, Yaşam biçimi
Adölesanlarda akıllı telefon bağımlılığı ve phubbing davranışları: Aleksitiminin aracı, akran zorbalığı ve sosyal yetkinliğin düzenleyici rolünün değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmada adölesanların akıllı telefon bağımlılığının phubbing davranışları ile ilişkisinde aleksitiminin aracı, akran zorbalığı ve algılanan sosyal yetkinliğin düzenleyici rolünün değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Araştırma Mayıs-Haziran 2023 tarih aralığında kesitsel desende yürütülmüştür. Çalışma evrenini Eskişehir Sivrihisar İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı ortaöğretim düzeyinde bulunan 7 okulda öğrenim gören 897 öğrenci oluşturmaktadır. Örneklem hesabına gidilmeyerek çalışma evreninin tamamına ulaşılması amaçlanmış, toplamda 837 öğrenci (%93,31) ile araştırma sonlandırılmıştır. Çalışmada "Akıllı Telefon Bağımlılığı Ölçeği-Kısa Versiyonu", "Phubbing Ölçeği", "Toronto Aleksitimi Ölçeği", "Ergen Akran İlişkileri Ölçeği Zorba ve Mağdur Formu" ve "Algılanan Sosyal Yetkinlik Ölçeği" kullanılmıştır. Araştırmada düzenleyici roller düzenleyici regresyon analizi, aracılık rolleri ise Baron ve Kenny'nin Aracı Etki Analizi yaklaşımı ile test edilmiştir. Bulgular: Adölesanların akıllı telefon bağımlılığının phubbing davranışları ve aleksitimi düzeyleri üzerinde etkili olduğu bulunmuştur. Aleksitimi düzeyleri ise phubbing davranışları üzerinde etkili olup, akıllı telefon bağımlılığı ve phubbing davranışları arasındaki ilişkide aleksitimi düzeylerinin aracılık rolü belirlenmiştir. Akıllı telefon bağımlılığı x algılanan sosyal yetkinlik; akıllı telefon bağımlılığı x akran zorbalığı yapma; akıllı telefon bağımlılığı x akran zorbalığına uğrama etkileşim etkisi değişkenlerinin phubbing davranışları üzerinde anlamlı bir etkisi saptanmamış olup, düzenleyici etkinin varlığından söz edilememektedir. Sonuç: Adölesanların akıllı telefon bağımlılığı phubbing davranışı sergileme durumları üzerinde etkilidir. Akıllı telefon bağımlılığı ve phubbing davranışları arasındaki ilişkide aleksitimin aracı rolü bulunmaktadır. Ancak sosyal yetkinliklerinin düzenleyici rolü bulunmamaktadır. Anahtar kelimeler: Adölesan, akıllı telefon bağımlılığı, phubbing, aleksitimi, akran zorbalığı, sosyal yetkinlik
Vardiyalı çalışan hemşirelerde uyku bozuklukları ve iş stresinin kardiyovasküler hastalık riski ve risk farkındalığı ile ilişkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Vardiyalı çalışan hemşirelerde uyku bozuklukları ve iş stresinin kardiyovasküler hastalık (KVH) riski ve risk farkındalığı ile olan ilişkilerini araştırmaktır. Yöntem: Araştırma, Haziran-Eylül 2023 tarih aralığında bir üniversite hastanesinde çalışan 258 hemşire üzerinde yürütülen kesitsel tipte bir çalışmadır. Araştırma verilerinin toplanmasında "DSM-5 Uyku Bozukluğu-Yetişkin Ölçeği Kısa Formu", "Genel İş Stresi Ölçeği", "Framingham Kardiyovasküler Hastalık Risk Skoru" ve "Kardiyovasküler Hastalık Risk Farkındalığı Değerlendirme Ölçeği" kullanılmıştır. Bulgular: Hemşirelerin çoğunluğu (%63,6) sağlıklı uyku süreleri rapor etse de, %52,7'si uyku bozukluğuna sahip olup, iş stresi orta düzeydedir. Önümüzdeki 30 yıl içerisinde tam KVH geçirme riski hemşirelerin %28,7'sinde orta, %5,4'ünde yüksek düzeydedir. Sert KVH geçirme riski ise, hemşirelerin %18,2'sinde orta, %0,8'sinde yüksektir. Hemşirelerin uyku bozuklukları arttıkça genel iş stresi de artmaktadır. Hemşirelerin tam KVH ve sert KVH risklerini arttırmada etkili olan ilk üç değişken; anti-hipertansif ilaç kullanımı, erkek olma ve kronik hastalık varlığı iken, azaltmada etkili olan ilk üç değişken; sigarayı bırakmış, hiç içmemiş ya da evli olma durumudur. Hemşirelerin uyku bozuklukları ve iş stresi arttıkça, KVH risk farkındalığı ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarına olan niyetleri de artmaktadır. Sonuç: Bulgular, vardiyalı çalışma düzeninin uyku bozuklukları ve iş stresini artırdığını ve bu faktörlerin KVH riski ve farkındalığı ile doğrudan ilişkili olduğunu göstermektedir. 40 yaş üstü tüm hemşirelerin KVH risk taramasından geçirilmesi, çalışma ortamında dinlenme araları gibi düzenlemelerin yapılması, sağlıklı yaşam alışkanlıklarının teşvik edilmesi ve stres yönetimi programlarının düzenlenmesi hemşirelerin KVH riskini azaltmalarını destekleyebilir.
Nörogelişimsel bozukluğa sahip adölesanların ebeveynlerinde içselleştirilmiş damgalanma ile fonksiyonel olmayan tutumlar ve otomatik düşünceler arasındaki ilişkinin belirlenmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı nörogelişimsel bozukluğa sahip adölesanların ebeveynlerinde içselleştirilmiş damgalanma ile fonksiyonel olmayan tutumlar ve otomatik düşünceler arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Yöntem: Bu araştırma kesitsel ve ilişki arayıcı desende tasarlanmıştır. Bu araştırma Eskişehir Özkan Halaç Meslek Okulu ve Eskişehir Dr. Safa Halaç Özel Eğitim Ortaokulunda bulunan 303 ebeveyn ile Eylül 2023- Ocak 2024 tarihleri arasında yürütülmüştür. Verilerin toplanmasında, Kişisel Bilgi Formu, Ebeveynlerin Ruhsal Hastalıklarda İçselleştirilmiş Damgalanma Ölçeği, Fonksiyonel Olmayan Tutumlar Ölçeği ve Otomatik Düşünceler Ölçeği kullanılmıştır. Araştırmamızda frekans ve yüzde analizleri, bağımsız örneklem t-testi, tek yönlü Anova testi, Pearson korelasyon analizi, Regresyon analizi kullanılmıştır. Bulgular: Ebeveynlerin fonksiyonel olmayan tutumları (r=0.430; p<0.01) ve otomatik düşünceleri (r=0.548; p<0.01) ile ebeveynlerin ruhsal hastalıklarda içselleştirilmiş damgalanmaları arasında pozitif yönlü orta düzeyde anlamlı bir ilişki olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlerin otomatik düşünce düzeyi içselleştirilmiş damgalanma düzeyinin %30.1'ini etkilemektedir. (ß=40.117; p<0.01). Fonksiyonel olmayan tutumların ebeveynlerin içselleştirilmiş damgalanma üzerinde %18.5'ini bir etkilediği bulunmuştur (ß=43.263; p<0.01). Sonuç: Nörogelişimsel bozukluğa sahip adölesanların ebeveynlerinin yaşadıkları içselleştirilmiş damgalanmaya, fonksiyonel olmayan tutumlar ve otomatik düşünceler etki etmektedir. Psikiyatri hemşirelerinin ebeveynlere yönelik müdahale uygulamalarında bu risk faktörlerine önem vermeleri önerilmektedir. Anahtar kelimeler: nörogelişimsel bozukluklar, içselleştirilmiş damgalanma, fonksiyonel olmayan tutumlar, otomatik düşünceler, ebeveyn, psikiyatri hemşiresi
Erkeğe ve kadına yönelik Namus Algısı Ölçekleri'nin geliştirilmesi
Başlık: Erkeğe ve Kadına Yönelik Namus Algısı Ölçekleri'nin Geliştirilmesi Amaç: Araştırmanın amacı, toplumdaki 18-65 yaş arası bireylerin kadına ve erkeğe yönelik namus algısını belirleyen geçerli ve güvenilir ölçme araçlarını geliştirmektir. Yöntem: Literatür taramaları ve araştırmacıların deneyimleri ile oluşturulan 142 madde havuzu etik kurulun önerisi, uzman görüşleri ile 60 madde havuzuna indirgenmiş, iç tutarlılığı incelenmiş ve 12 uzman görüşü alınarak 45'e düşürülmüştür. İlk pilot uygulama 91 katılımcıyla, ikinci pilot uygulama ise kapsam geçerliliği sonrası kalan 33 algı ifadesiyle 54 katılımcıyla yapılmıştır. Yapılan analizler sonucu kalan 29 algı ifadesiyle veri toplanmıştır. Araştırmanın evrenini Türkiye'nin 7 bölgesinin her birinden rastgele belirlenen bir ilden basit rastgele örnekleme yöntemiyle seçilen 673 katılımcı oluşturmuştur. Veriler Aralık 2023-Ocak 2024 tarihleri arasında "Genel Bilgi Formu", ''Bilgilendirilmiş Gönüllü Olur Formu'' ve "Namus Algısı Ölçeği (NAÖ)" kullanılarak online olarak toplanmıştır. Veriler tanımlayıcı istatistiksel metotları ve SPSS (Statistical Package for Social Sciences) 25.0 ve AMOS 21 programında analiz edilmiştir. Bulgular: Erkeğe ve kadına yönelik namus algısı ifade ve alt boyutlarının faktör analizi ve cronbach alfa puanlamalarında farklılaşmalar görülmüştür. Bu nedenle ''Namus Algısı Ölçeği'', ''Kadına Yönelik Namus Algısı Ölçeği'' ve ''Erkeğe Yönelik Namus Algısı Ölçeği'' olarak ayrılmıştır. Yapı geçerliliğini ölçmek için açımlayıcı ve doğrulayıcı faktör analizi yapılarak ölçeklerin iki alt boyutlu yapıya sahip olduğu belirlenerek doğrulanmıştır. Kadına Yönelik Namus Algısı Ölçeği'nin cronbach alfa güvenilirlik katsayısı α=0,934, Erkeğe Yönelik Namus Algısı Ölçeği'nin cronbach alfa güvenilirlik katsayısı α=0,849 olarak hesaplanmıştır. Sonuç: Geliştirilen ''Erkeğe ve Kadına Yönelik Namus Algısı Ölçekleri' geçerli ve güvenilirdir.
Yoğun bakım hastalarında sarı kantaron yağının cilt nemine etkisi
Başlık: Yoğun bakım hastalarında sarı kantaron yağının cilt nemine etkisi Amaç: Araştırma, yoğun bakım hastalarında sarı kantaron yağı uygulamasının cilt nemine etkisini değerlendirmek amacı ile yapılmıştır. Çalışma prospektif ön test- son test kontrollü deneysel bir araştırmadır. Yöntem: Araştırma verileri Eskişehir Şehir Hastanesinde, 1 Eylül 2023 ile 1 Mart 2024 tarihleri arasında yatan hastalardan toplanmıştır. Verilerin toplanmasında Tanımlayıcı Özellikler Formu, Nem Ölçer Cihazı ve sarı kantaron yağı kullanılmıştır. Çalışmanın örneklem büyüklüğü güç analizinde test gücü (1-β) 0.80, α(alfa)=0.05, etki düzeyi 0.10 ile toplam örneklem sayısı 138 olarak bulunmuştur. Araştırma 70 deney, 70 kontrol grubu olmak üzere toplam 140 hasta da yapılmıştır. 21 gün boyunca deney grubuna sarı kantaron yağı, kontrol grubuna rutin hemşirelik bakımı uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Bağımsız Örneklem t testi, ANOVA (Tekrarlı Ölçüm testi), Mann-Whitney U" test, Wilcoxon" test ve Pearson-χ2" çapraz tabloları kullanılmıştır. Bulgular: Deney ve kontrol grubunun nem oranları incelendiğinde her iki grupta da 1, 2 ve 3.hafta nem oranları, 0.güne göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir. 3.hafta nem oranları, 2.haftaya göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir. Deney grubundaki hastaların 1, 2 ve 3.hafta nem oranları, kontrol grubundaki hastalara göre anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Sonuç: Sarı kantaron yağının yoğun bakım hastalarının cilt nemi üzerine etkisi olduğu görülmüştür. Anahtar Kelimeler: Basınç ülseri, sarı kantaron yağı, nemlilik, hemşirelik, Braden Risk Değerlendirme Ölçeği
Whatsapp temelli eğitim ve danışmanlığın emzirme öz yeterliliği beden memnuniyeti ve kilo retansiyonuna etkisi
Amaç: Araştırma, WhatsApp temelli eğitim ve danışmanlığın annelerin emzirme öz yeterliliği, beden memnuniyeti, sağlıklı yaşam biçimi davranışları ve kilo retansiyonu üzerine etkisini değerlendirmek amacıyla gerçekleşmiştir. Materyal ve Metot: Araştırma, ön test-son test-izlem test deseninde randomize kontrollü deneysel bir çalışmadır. Araştırmanın evrenini, Siirt il merkezinde bulunan dört ASM'ye kayıtlı doğum sonu ilk bir haftalık dönemde bulunan anneler oluşturmuştur. Deney grubundaki annelere verilen eğitim ve danışmanlık WhatsApp üzerinden, eğitim videoları ile sekiz hafta boyunca verilmiştir. Veriler; Katılımcı Tanıtım Formu, EÖYÖ, BMÖ ve SYBDÖ kullanılarak doğum sonrası ilk hafta yüz yüze, üçüncü ve altıncı aylarda ise Google Forms aracılığıyla toplanmıştır. Bulgular: Araştırmada deney grubundaki annelerin EÖYÖ ve BMÖ ön test, son test ve izlem test puan ortalamalarının kontrol grubuna göre daha yüksek olduğu belirlenmiştir (p<0.05). SYBDÖ toplam puanı ve alt boyutları olan sağlık sorumluluğu, fiziksel aktivite ve beslenme puan ortalamaları deney grubunda kontrol grubuna göre anlamlı biçimde daha yüksek bulunmuştur (p<0.05). Kilo retansiyonu açısından gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır (p>0.05). Sonuç: Annelere WhatsApp temelli verilen eğitim ve danışmanlığın annelerin emzirme öz yeterliliğini, beden memnuniyetini ve sağlıklı yaşam davranışlarını olumlu yönde geliştirdiği saptanmıştır. Ancak kilo retansiyonu üzerinde etkisi görülmemiştir.
Adölesanlara verilen web tabanlı cinsel eğitim ve danışmanlığın cinsel eğitime yönelik tutum ve bilgi düzeyine etkisi
Amaç: Araştırma, adölesanlara verilen web tabanlı cinsel eğitim ve danışmanlığın cinsel eğitime yönelik tutum ve bilgi düzeyine etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve metot: Araştırma ön test son test randomize kontrollü deneme modeli olarak gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın evrenini Siirt il merkezindeki iki devlet lisesinin 11. sınıfında öğrenim gören adölesanlar oluşturmuştur. Araştırmanın örneklemini dahil edilme kriterlerini sağlayan 191 adölesan oluşturmuştur. Araştırmada veriler Aralık 2024- Haziran 2025 tarihleri arasında Kişisel Bilgi Formu, CEYTÖ ve CSBT kullanılarak toplanmıştır. Araştırmada deney grubundaki adölesanlara araştırma için oluşturulan web sitesi üzerinden 8 hafta süren video temelli cinsel eğitim ve danışmanlık verilmiştir. Araştırmada deney ve kontrol grubundaki adölesanlara ön test veri toplama formları uygulandıktan 8 hafta sonra CSBT son testi, 12 hafta sonra CEYTÖ son test uygulanmıştır. Bulgular: Araştırmada deney grubundaki adölesanların CEYTÖ son test puan ortalamaları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuş olup deney grubundaki adölesanların cinsel eğitime yönelik tutumlarının daha yüksek olduğu saptanmıştır (p<0.001). Ayrıca CEYTÖ'nün cinsel sağlığa ilişkin görüşler ve cinsel eğitimin yararlarına ilişkin görüşler alt boyutlarının puan ortalamaları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuştur (p=0.001). Araştırmada son testte deney grubundaki adölesanların CSBT puan ortalamaları kontrol grubuna göre daha yüksek bulunmuş olup cinsel sağlık bilgi düzeyinin arttığı saptanmıştır (p<0.001). Sonuç: Araştırmada cinsel eğitim ve danışmanlığın adölesanların cinsel eğitime yönelik tutumlarını olumlu yönde geliştirdiği ve cinsel sağlık bilgi düzeyini artırdığı saptanmıştır.
Opiyat kullanım bozukluğu olan bireylerde mindfulness temelli bilişsel terapi programının (MBCT) öz şefkat, öfke kontrolü ve intihar düşüncesine etkisi
Amaç: Bu araştırma, mindfulness temelli bilişsel terapi programının opiyat kullanım bozukluğu olan bireylerde öz şefkat, öfke kontrolü ve intihar düşüncesi üzerindeki etkisini belirlemek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot: Araştırma, ön test-son test kontrol gruplu randomize kontrollü deneysel tasarımda yürütülmüş olup, Turgut Özal Tıp Merkezi Psikiyatri Polikliniği'nde Ekim 2024–Ocak 2026 tarihleri arasında gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın örneklemini opiyat kullanım bozukluğu tanısı alan toplam 60 birey oluşturmuş, katılımcılar randomizasyon yöntemiyle deney (n=30) ve kontrol (n=30) gruplarına atanmıştır. Veriler Tanıtıcı Özellikler Formu, Kontrol Altına Alınmış Öfke Ölçeği, Öz Şefkat Ölçeği Kısa Formu ve İntihar Düşüncesi Ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Deney grubuna rutin tedaviye ek olarak dört hafta boyunca haftada iki oturum şeklinde toplam sekiz oturumdan oluşan MBCT programı uygulanmış, kontrol grubuna yalnızca rutin tedavi sürdürülmüştür. Verilerin analizinde SPSS 25.0 programı kullanılmış; tanımlayıcı istatistikler, ki-kare testi, bağımlı gruplarda t testi ve ANCOVA analizleri yapılmıştır. Bulgular: Araştırma sonucunda, deney grubunda Öz Şefkat Ölçeği puanlarının anlamlı düzeyde arttığı, Kontrol Altına Alınmış Öfke Ölçeği puanlarının yükseldiği ve İntihar Düşüncesi Ölçeği puanlarının anlamlı düzeyde azaldığı belirlenmiştir (p<0,05). Kontrol grubunda ise Kontrol Altına Alınmış Öfke Ölçeği, Öz Şefkat Ölçeği ve İntihar Düşüncesi Ölçeği ön test ve son test puanları arasında anlamlı fark saptanmamıştır (p>0,05). Sonuç: MBCT'nin opiyat kullanım bozukluğu olan bireylerde öz şefkati artırdığı, öfke kontrolünü geliştirdiği ve intihar düşüncesini azalttığı belirlenmiştir. Bu doğrultuda, opiyat kullanım bozukluğu tedavisinde farmakolojik yaklaşımlara ek olarak psikososyal müdahalelerin uygulanmasının yararlı olabileceği sonucuna ulaşılmıştır. Anahtar Kelimeler: İntihar düşüncesi, MBCT, Opiyat kullanım bozukluğu, Öfke kontrolü, Öz şefkat, Psikiyatri hemşireliği
Bariatrik cerrahi geçiren hastalarda ayak refleksolojisinin yaşam bulguları, beta endorfin ve ağrı düzeylerine etkinin incelenmesi
ÖZET Bariyatrik Cerrahi Geçiren Hastalarda Ayak Refleksolojisinin Yaşam Bulguları, Beta Endorfin ve Ağrı Düzeylerine Etkisinin İncelenmesi Amaç: Bu araştırma, bariyatrik cerrahi geçiren hastalarda uygulanan ayak refleksolojisinin yaşam bulguları, beta endorfin ve ağrı düzeyleri üzerine etkilerini değerlendirmek amacıyla yarı deneysel olarak gerçekleştirildi. Materyal ve Metot: Araştırma, Mart 2024–Temmuz 2026 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Hastanesi Genel Cerrahi Kliniğinde sleeve gastrektomi ameliyatı geçiren hastalarla yürütüldü. Veriler Eylül 2024–Haziran 2025 tarihleri arasında toplandı. Örneklemi deney (n = 42) ve kontrol (n = 42) gruplarında yer alan toplam 84 hasta oluşturdu. Veriler Hasta Tanıtım Formu, Sayısal Ağrı Ölçeği, Yaşamsal Belirtiler İzlem Formu ve serum beta endorfin ölçümleriyle toplandı. Deney grubuna ameliyat sonrası ayak refleksolojisi uygulandı. Veriler bağımsız ve eşleştirilmiş t testleri, Ki-kare testi, Two-Way Mixed Model ANOVA, Bonferroni testi ve ANCOVA ile analiz edildi. Bulgular: Refleksoloji sonrası deney grubunda sistolik kan basıncı ve ağrı düzeyi anlamlı olarak azaldı (p<0,05). Diyastolik kan basıncı, solunum sayısı ve nabızda anlamlı değişiklik saptanmadı (p>0,05). Vücut ısısında zaman ve grup etkileşimi anlamlı bulundu (p<0,05). Beta endorfin düzeyi deney grubunda anlamlı değişiklik göstermezken kontrol grubunda anlamlı düzeyde azaldı. Başlangıç beta endorfin düzeyleri kovaryant olarak kontrol edildiğinde, refleksoloji sonrası beta endorfin düzeyleri bakımından gruplar arasında anlamlı fark bulundu (F(1, 81)=10,145; p=0,002). Sonuç: Bariyatrik cerrahi sonrası uygulanan ayak refleksolojisinin, ağrı düzeyini azalttığı, beta-endorfin düzeyinin korunmasına katkı sağladığı ve sistolik kan basıncı ile vücut ısısı üzerinde olumlu etkiler gösterdiği belirlenmiştir. Bulgular, ayak refleksolojisinin ameliyat sonrası bakımda tamamlayıcı bir girişim olarak kullanılabileceğini düşündürmektedir. Anahtar Kelimeler: Bariyatrik cerrahi, refleksolojisi, ağrı, yaşam bulguları, beta endorfin.
Yoğun bakım hemşirelerinde onurlu bakımın vicdan algısı ve etik duyarlılık ile ilişkisi
Amaç: Bu araştırma, yoğun bakım hemşirelerinde onurlu bakımın vicdan algısı ve etik duyarlılık ile ilişkisinin incelenmesi amacıyla gerçekleştirildi. Materyal ve Metot: Tanımlayıcı ve ilişki arayıcı nitelikte olan araştırma, Kasım 2025 ve Mart 2026 tarihleri arasında İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi yoğun bakım ünitelerinde yürütüldü. Evrenin tamamına ulaşılması hedeflendi. Araştırma verileri, 213 yoğun bakım hemşiresi örneklemi ile tamamlandı. Veriler; Hemşire Tanıtıcı Bilgi Formu, Onurlu Bakım Ölçeği, Vicdan Algısı Ölçeği ve Ahlaki Duyarlılık Anketi kullanılarak toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 26 programı ile uygun istatistiksel analizler kullanıldı ve istatistiksel önemlilik düzeyi p<0.05 olarak kabul edildi. Bulgular: Araştırmaya katılan hemşirelerin (n=213) yaş ortalaması 29,62 yıl olup, %52.1'i kadın, %62,0'ı bekar, %87.3'ü lisans mezunu, %46,0'ı yoğun bakımda 1-2 yıl arası süreyle görev yapmakta ve %81,2'si vardiyalı (gündüz ve gece) olarak çalışmaktadır. Hemşirelerin Onurlu Bakım Ölçeği toplam puan ortalaması 71,19±7,552, Vicdan Algısı Ölçeği toplam puan ortalaması 62,18±10,213 ve Ahlaki Duyarlılık Anketi toplam puan ortalaması 95,33±21,121 olarak saptandı. Regresyon analizleri, onurlu bakım artarken vicdan algısının ve etik duyarlılığın arttığını gösterdi (p<0,05). Sonuç: Araştırma bulguları, hemşirelik profesyonelliğinin temelinde yer alan onurlu bakım, vicdan algısı ve etik duyarlılık kavramlarının birbirleriyle yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu sonuçlar sağlık profesyonellerinin sağlık bakım hizmetlerinin sunumunda onurlu bakım, vicdan algısı ve etik duyarlılık kavramlarına ve bu kavramlar üzerinde farkındalık oluşturma çalışmalarına yoğunlaşılmasına rehber bilgiler sunabileceğini gösterdi. Anahtar Kelimeler: Etik duyarlılık, Hemşire, Onurlu bakım, Vicdan algısı, Yoğun bakım.
Kas içi enjeksiyon uygulanan yetişkinlerde enjeksiyon korkusu ve ağrısını azaltmada Helfer Skin Tap ve Manuel Basınç etkinliği
Amaç: Bu araştırma, kas içi enjeksiyon uygulanan yetişkin hastalarda enjeksiyon korkusu ve ağrısını azaltma da Helfer Skin Tap ve Manuel Basıncın etkisini değerlendirmek amacıyla yapılmıştır. Materyal ve Metot: Bu araştırmarandomize kontrollü deneysel araştırma türündedir. Araştırma Mart 2025-Temmuz 2026 tarihleri arasında, Adıyaman Gerger Devlet Hastanesi acil servisinde yürütülmüştür. Araştırma kapsamında, Helfer Skin Tap (n=55), Manuel Basınç (n=55) ve kontrol grubu (n=55) olmak üzere toplam 165 hasta ile veri toplama süreci tamamlanmıştır. Verilerin toplanması amacıyla 'Hasta Tanıtım Formu', 'Enjeksiyon KorkusuÖlçeği' ve 'Sayısal Değerlendirme Ölçeği' kullanılmıştur. Tüm katılımcılara, uygulama öncesinde Hasta Tanıtım Formu ve Enjeksiyon Korkusu Ölçeği doldurulmuş; uygulama sonrasında ise tekrardanEnjeksiyon Korkusu Ölçeği ve Sayısal Değerlendirme Ölçeğidoldurulmuştur. Verilerin analizindetanımlayıcı istatistikler, Ki-kare testi, tek yönlü varyans analizi, bağımlı örneklemler t testi, Wilcoxon işaretli sıralar testi ve Kruskal-Wallis-H testi kullanıldı. Etki büyüklükleri Eta kare (η²) ve Epsilon kare (ε²) ile değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edilmiştir. Bulgular: Müdahale öncesi korku puanları açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunmazken (p>0,05), müdahale sonrasında gruplar arasındaki farkın anlamlı olduğu saptandı (p<0,001).Grup içi karşılaştırmalarda, Helfer Skin Tap ve manuel basınç gruplarının müdahale sonrası korku puanlarında istatistiksel olarak anlamlı bir azalma olduğu (p<0,001), kontrol grubunda ise anlamlı bir değişiklik olmadığı belirlendi (p>0,05). Müdahale sonrası ağrı puanları incelendiğinde, kontrol grubunun ağrı puanlarının Helfer Skin Tap ve Manuel Basınç grubuna göre daha yüksek olduğu bulundu (p=0,003). Sonuç: HelferSkin Tap ve Manuel Basınç uygulamasının intramüsküler enjeksiyon sırasında bireylerin yaşadığı korku ve ağrıyı azaltmada etkili nonfarmakolojik yöntemler olduğu belirlenmiştir. Özellikle müdahale gruplarında korku düzeylerinin azalması ve ağrı puanlarının kontrol grubuna göre daha düşük bulunması, bu yöntemlerin klinik uygulamalarda kullanılabileceğini göstermektedir. Kolay uygulanabilir, güvenli ve maliyetsiz olan bu yöntemlerin hemşirelik uygulamalarına entegre edilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: IM. Enjeksiyon, Korku, Ağrı, Helfer Skin Tap, Manuel Basınç
Radyoterapiye başlayan kanser hastalarına verilen beslenme eğitiminin malnütrisyonu önlemeye ve azaltmaya etkisi
Bu araştırmanın amacı; radyoterapi alan kanser hastalarına verilen beslenme eğitiminin malnütrisyonu önlemeye ve azaltmaya etkisini belirlemektir. Deneysel türden olan bu çalışmanın evrenini İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezi (TÖTM) Radyasyon Onkolojisi ünitesinde tedaviye yeni başlaya 240 kanser hastası oluşturdu. Örnekleme alınan hastalar basit rastgele örnekleme yöntemine göre 74'ü deney, 73?ü de kontrol grubu olmak üzere toplam 147 hasta olarak belirlenmiştir. Araştırma kapsamını radyoterapiye yeni başlamış, radyoterapi süresi iki haftadan fazla olan, kaşektik ve ruhsal sorunu olmayan, iletişim kurulabilen, araştırmaya katılmayı kabul eden kanser hastaları oluşturdu. Veriler; Hasta Bilgi Formu, Subjectif Global Değerlendirme (SGD) Ölçeği ve antropometrik ölçümler ile elde edildi. Verilerin istatistiksel değerlendirmesinde sayı, yüzde, bağımsız gruplarda t-testi, varyans, ki-kare ve McNemar analizi testleri kullanıldı. SGD ölçeği sonuçlarına göre 1 ay sonraki izlemde deney ve kontrol grupları arasında önemli bir fark saptandı (p<0.05). Sonuç olarak; verilen eğitimin malnütrisyonu azaltmaya etkisi olduğu saptandı. Bu nedenle malnütrisyonu azaltmak için radyoterapi alan hastalara hemşireler tarafından beslenme eğitiminin düzenli olarak verilmesi önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Radyoterapi, beslenme, malnütrisyon, kanser, hemşirelik
Koroner arter hastalarında sağlık okuryazarlığı düzeyi ile psikososyal ve davranışsal faktörler arasındaki ilişki
Bu çalışma, koroner arter hastalarında sağlık okuryazarlığı düzeyi ile psikososyal ve davranışsal faktörler arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu araştırma Mart 2019-Mart 2020 tarihleri arasında Kastamonu Devlet Hastanesi'nde yatarak tedavi gören 50 yaş ve üzeri 275 koroner arter hastası ile tamamlandı. Araştırmanın verilerinin toplanmasında Türkiye Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği-32 ve Beck Depresyon Envanteri kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, ortalama, ki-kare testi, Fisher's Exact test ile binary lojistik regresyon analizi kullanıldı. Analizlerde p<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Araştırma grubunun genel indeks puanı ortalaması 31,78,4 olup %59,3'ünde sağlık okuryazarlığı düzeyinin yetersiz/sorunlu olduğu belirlendi. Sağlık okuryazarlığı düzeyi yetersiz olanların oranı 65 yaş ve üzeri grupta %58,3 iken 50-64 yaş grubunda %41,7 bulundu (p<0,05). Sağlık okuryazarlığı yeterli düzeyde olanların oranı erkeklerde %62,5 ve kadınlarda %37,5 bulundu (p<0,05). Evliler, herhangi bir işte çalışmayanlar, kentsel alanda yaşayanlar, ekonomik durum ve sağlık algısı orta düzeyde olanlar, alkol tüketmeyenler, bireysel koruyucu uygulamaların gereğine inananlar daha yeterli sağlık okuryazarlığı düzeyine sahipti (p<0,05). Komorbitide, aile öyküsü, anjiografi öyküsü, sağlık kontrollerini düzenli yaptırmayanlar, sağlık hizmetlerinden yararlanmada öncelikle devlet/özel hastaneyi tercih edenler, sigara içenler, orta/şiddetli depresif belirtisi olanlar daha yeteriz/sınırlı sağlık okuryazarlığına sahipti (p<0,05). Sonuç olarak, koroner arter hastalarının sağlık okuryazarlığı düzeyinde kısıtlılıkların yaygın olduğu belirlendi. Yaş, cinsiyet, medeni durum ile bireysel koruyucu uygulamalara inanma yeterli sağlık okuryazarlığı üzerinde etkili olan değişkenlerdi. Koroner arter hastalarında kardiyovasküler bilgiyi geliştirmede sağlık okuryazarlığı odaklı müdahalelerin benimsenmesi önerilebilir.
Çorum il merkezinde ilk ve ortaöğretim öğretmenlerinde beslenme okuryazarlığı ve ilişkili faktörler
Bu çalışma Çorum il merkezinde ilk ve ortaöğretim öğretmenlerinde beslenme okuryazarlığı ve ilişkili faktörlerin incelenmesi amacıyla yapıldı. Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu araştırma Eylül 2019-Mart 2020 tarihleri arasında 775 öğretmenin katılımıyla tamamlandı. Araştırma verilerinin toplanmasında kullanılan anket formunda katılımcılara ait bilgi formu ile Yetişkinlerde Beslenme Okuryazarlığı Değerlendirme Aracı yer aldı. Araştırmanın verileri SPSS 20.0 paket programı aracılığıyla değerlendirildi. Verilerin değerlendirilmesinde yüzdelik, ortalama, Ki-kare testi ve Binary lojistik regresyon analizi kullanıldı. Değerlendirmelerde p<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Araştırmanın uygulanabilmesi için Hitit Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu'ndan onay alındı. Araştırma grubunun yaş ortalaması 43,6±8,0 yıl olup %52,1'i erkek ve %38,8'i lise öğretmenidir. Öğretmenlerin ölçeğin genelinden aldıkları puanların ortalaması 25,1±2,8 olup beslenme okuryazarlığı yeterli düzeyde olanların oranı %78,2'dir. Araştırma grubunda beslenme okuryazarlığı yeterli düzeyde olanların oranı 35-44 yaş aralığında %44,7 iken 55 yaş ve üzeri grupta %6,5 bulundu (p<0,01). Yeterli düzeyde beslenme okuryazarlığı oranı kadınlarda %52,8 iken erkeklerde %47,2 bulundu (p<0,01). Çekirdek aile yapısı, genel sağlığın iyi olması, normal beden kitle indeksi, 10-19 yıl arasındaki kıdem süresi açısından beslenme okuryazarlığı düzeyi anlamlı farklılık gösterdi (p<0,05). Beslenme okuryazarlığı yeterli düzeyde olanların oranı günlük su tüketimi ≥8 bardak olanlarda, fast-food türü yiyecekleri sık tüketmeyenlerde, az tuzlu yiyecekleri tercih edenlerde, gıda etiketinde markaya ve son kullanma tarihine çoğunlukla dikkat edenlerde daha yüksekti (p<0,05). Binary lojistik regresyon analizine göre cinsiyet ve günlük su tüketimi yeterli beslenme okuryazarlığı düzeyi ile ilişkili faktörlerdi (p<0,05).
Postmenopozal dönemdeki kadınlarda üriner inkontinans prevalansı ve risk faktörleri
Bu araştırmanın amacı, postmenopozal dönemindeki kadınlarda üriner inkontinans prevalansı ve risk faktörlerini belirlemektir. Tanımlayıcı tipte planlanan bu araştırma Hitit Üniversitesi Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Polikliniklerine tedavi ve kontrol amaçlı başvuran postmenopozal dönemdeki kadınlarla gerçekleştirilmiştir. Çalışmanın evrenini Çorum ilinde yaşayan, 40-65 yaş arası, postmenopozal dönemdeki kadınlar oluşturmaktadır. Çalışmaya en az 234 postmenopozal kadının dâhil edilmesi gerektiğine karar verilmiş ve 320 kadına ulaşılmıştır. Araştırmada elde edilen veriler SPSS 20 istatistik paket programı ile değerlendirilmiştir. Frekans dağılımlarındaki grupların homojen dağılım dağılmadığı Ki-Kare uygunluk testi kullanılarak araştırıldı. Normallik analizleri, Komogrow Smirnov testi, Shapiro Wilk testi, Çarpıklık katsayısı, Basıklık katsayısı, Histogram, Kutu Grafiği işlemleri ile ayrıntılı olarak incelenerek, değişkenlerin normallik varsayımlarını büyük ölçüde sağlamadığı görülmüştür. Böylece; ikili karşılaştırmalarda Mann-Whitney U testi ve ikiden fazla grubun karşılaştırılmasında Kruskal-Wallis testi kullanılarak analizler gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı istatistikler, normallik varsayımı sağlanmadığı için öncelikle medyan değeri yorumlanacak şekilde, medyan, aritmetik ortalama ve standart sapma hesaplamaları ile elde edilmiştir. Sonuç olarak, çalışmamızda postmenopozal dönemdeki kadınlarda östrojen eksikliğinin kadınlarda üriner inkontinası etkilediği, risk faktörleri ve ICIQSF ölçeği puan ortalamaları sonucu üriner inkontinans olan kadınların %42.2 olduğu ve arasındaki ilişkinin güçlü derecede pozitif yönlü olduğu tespit edilmiştir(p<0,05).
Dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda yaşam kalitesi
Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu (DEHB) olan çocuklar yaşamlarının her alanında güçlük çeken kronik bir rahatsızlıkla baş etmek zorunda kaldıklarından yaşam kalitesinin değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Çocuğun sosyal yaşantısına, okuldaki başarısına, gelecekteki eğitim sürecine dolayısıyla yaşam kalitesine önemli zararlar verebilen DEHB'nin erken dönemde belirlenmesi ve tedavi edilmesi yaşam kalitesini desteklemeye/artırmaya katkı sağlar. Bu çalışmadaki amaç, 8-12 yaş arasındaki 75 DEHB tanılı çocuğun yaşam kalitesinin belirlenmesidir. Araştırma, DEHB nedeniyle Çorum Rehberlik ve Araştırma Merkezi'ne başvuruda bulunan 8-12 yaş arası 75 çocuk ile gerçekleştirildi. Verilerin toplanmasında "tanıtıcı bilgi formu" ve "Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu Olan 8-12 Yaş Grubu Çocuklarda Yaşam Kalitesi Ölçeği (DE/HB-YKÖ)" kullanıldı. Araştırmanın istatistiksel analizleri SPSS 22 programına göre değerlendirildi. Çalışmaya katılan çocukların yaş ortalaması 10,48±1,25 olduğu belirlendi ve %70,7'sinin erkek olduğu saptandı. Araştırmaya alınan çocukların DE/HB-YKÖ'ye göre puan ortalaması; okulda: 48,14±17,67; evde: 46,72±18,68 olup, aralarındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görüldü (p<0,05). Araştırmaya katılan çocukların DE/HB-YKÖ bilişsel alt boyutundan aldıkları puan ortalamaları, okulda: 52,7±5,01; evde 51,4±5,26, sosyal alt boyutundan aldıkları puan ortalamaları okulda: 51,7±7,05; evde 51,3±6,90 ve duygusal alt boyutundan aldıkları puan ortalamaları okulda: 51,9±7,91; evde 50,8±7,67 olup, ölçeğin okulda ve evde bilişsel, sosyal ve duygusal alt boyutlarından alınan puan ortalamaları arasındaki farkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (p>0,05). Araştırmada DEHB olan çocukların %44,0'ının yaşam kalitelerini orta düzeyde algıladıkları görüldü. Sonuç olarak, DEHB olan çocukların okulda ve evde orta düzeyde yaşam kalitesine sahip olduğu belirlendi. Bu bağlamda pediatri hemşirelerinin, DEHB olan çocukları erken dönemde belirleyerek tanılama ve tedavi için gerekli merkezlere yönlendirmeleri, bu konuya yönelik tarama çalışmalarını yapması, çocuğa, ailesine, öğretmenine ve sosyal çevresine danışmanlık hizmeti sunması, DEHB olan çocuklara ve ailelere verilecek desteğin sürekliliğini sağlayarak, çocukların yaşam kalitelerine katkı sağlamaları önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Dikkat eksikliği, Hemşire, Hiperaktivite, Yaşam kalitesi
Hitit Üniversitesi'nde çalışan erkek akademik ve idari personelin toplumsal cinsiyet rol tutumu
Erkeklerin, toplumsal cinsiyet rollerindeki eşitlikçi değişim, kadının toplumdaki statüsünün yükseltilmesi açısından önemlidir. Bu çalışmanın amacı Hitit Üniversitesi'nde çalışan erkek akademik ve idari personelin toplumsal cinsiyet rol tutumlarının belirlenmesidir. İlişki arayan tanımlayıcı türde bu araştırma 01 Eylül- 31 Aralık 2017 tarihleri arasında Hitit Üniversitesi'nde gören yapan 301 akademik ve idari personelin katılımıyla tamamlandı. Araştırma verilerinin toplanmasında 64 sorudan oluşan bir anket formu oluşturuldu. Katılımcıların toplumsal cinsiyet rol tutumlarının belirlenmesinde Toplumsal Cinsiyet Rol Tutumu Ölçeği (TCRTÖ) kullanıldı. Elde edilen veriler SPSS 22.0 Paket Programı yardımı ile değerlendirildi. Verilerin analizinde bağımsız gruplarda t testi, One-Way Anova (Post hoc-Tukey) analizi ve Pearson Korelasyon analizi kullanıldı. Değerlendirmelerde p<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edildi. Araştırma grubunun %54,2'si 30-39 yaş grubunda, %78,7'si evli ve %89'u üniversite ve üzeri eğitime sahipti. Toplumsal Cinsiyet Rol Tutumu Ölçeği'nden alınan puanların ortalaması tüm grupta 131,72±21,80 bulundu. Katılımcıların yaş gruplarına göre ölçekten alınan puanların ortalaması arasında anlamlı bir farklılık yoktu (p>0,05). Yüksek eğitimliler, akademik statüde çalışanlar ve evli olmayan arasında toplumsal cinsiyet rol tutumlarının daha eşitlikçi olduğu belirlendi (p<0,05). Katılımcıların kardeş sayıları toplumsal cinsiyet rol tutumları üzerinde etkili bulundu (p<0,05). Tanışarak evlenme şekli ile geç evlenme yaşı (kendisi ve eşi) katılımcıların cinsiyet rol tutumlarını eşitlikçi yönde değiştiren diğer faktörlerdendi (p<0,05). Eşi herhangi bir işte çalışanlarda toplumsal cinsiyet rol tutumları daha eşitlikçi bulundu (p<0,05). Ölçekten alınan toplam puanlar çocuğun cinsiyeti, uzun süreli yaşanılan yer ve çocuklukta şiddete tanık olma açısından anlamlı farklılık göstermedi (p>0,05). Ekonomik durum ve sağlık algısı iyi olanlarda toplumsal cinsiyet rol tutumlarının daha eşitlikçi olduğu belirlendi (p<0,05).
Menopozun eşlerin evlilik ve cinsel uyumlarına etkisi
Bu araştırma, menopozun eşlerin evlilik ve cinsel uyumlarına etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, 127 postmenopozal dönemdeki 127 evli kadın ve eşleri olmak üzere toplam 254 kişi oluşturmuştur. Veriler, kişisel bilgi formu (KBF), evlilik uyum ölçeği (EUÖ), kadın cinsel işlev ölçeği (KCİÖ) ve erkeğe ilişkin arizona cinsel yaşantılar ölçeği (ACYÖ) ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U, T, Kruskal Wallis ve Spearman's rho korelasyon testi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 55,94±5,51'dir. Kadınların EUÖ toplam puan ortalaması 35,55±9,04 olup, bu ortalamaya göre % 74,1'inin evlilik uyum düzeyi düşüktür. Kadınların KCİÖ toplam puan ortalaması, cinsel işlev bozukluğunu (CİB) gösteren 26,55 kesme puanının altındadır (11,02±9,80). Erkeklerde ACYÖ puan ortalaması CİB olduğu anlamına gelen >11 kesme puanının üstündedir (14,14±3,29). Kadınların % 91,3'ünde, erkeklerin % 87,4'ünde CİB tespit edilmiştir. Kadınların % 67,7'si menopozun cinselliği olumsuz yönde etkilediğini bildirmiştir. CİB'i olan kadınların % 55,8'i cinsel isteksizlik ve % 40,7'si cinsel ilişki sırasında ağrı yaşamaktadır. Kadınların yaş, evlilik süresi, gelir düzeyi, öğrenim düzeyi, çalışma durumu, eşin öğrenim düzeyi gibi bazı sosyodemografik özellikleri ve menopoz süresi, vajinal kuruluk, Menopozal hormon terapisi (MHT) alma durumu gibi bazı menopozal özellikler ile KCİÖ ve EUÖ puan ortalamaları arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemsiz bulunmuştur (p>0,05). Spearman's rho korelasyon katsayına göre, KCİÖ ile EUÖ arasında zayıf ancak pozitif yönde (r=0,290; p= 0,001 ), KCİÖ ile ACYÖ arasında ise negatif yönde (r=-0,381; p=0,000) bir ilişki olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Sonuç olarak bu araştırmada menopozun eşlerin evlilik ve cinsel uyumlarının olumsuz yönde etkilendiği tespit edilmiştir.
Alaca ilçe merkezindeki lise öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığı ve psikososyal faktörler
Bu çalışma ile Alaca İlçe merkezindeki lise öğrencilerinde akıllı telefon bağımlılığının ve psiko-sosyal faktörlerin belirlenmesi amaçlandı. Kesitsel türdeki bu araştırma, Eylül 2018-Haziran 2019 tarihleri arasında yapıldı. Çalışma kapsamına 18 yaş altındaki 655 öğrenci dâhil edildi. Araştırma verilerinin toplanmasında kullanılan anket formunda öğrencilerin sosyo-demografik özelliklerini sorgulayan bilgi formu, akıllı telefon bağımlılığının belirlenmesinde Akıllı Telefon Bağımlılığı-Kısa Formu, öz-saygı düzeyinin belirlenmesinde Coopersmith Öz-Saygı Envanteri ve depresyon düzeylerinin belirlenmesinde Çocuklar İçin Depresyon Ölçeği kullanıldı. Araştırma için Hitit Üniversitesinden Etik Kurul onayı alındı. Araştırmanın verileri SPSS 21.0 programı aracılığı ile bağımsız gruplarda t testi, One-Way Anova (Post-hoc Tukey), Ki-kare testi ve Pearson Korelasyon analizi kullanılarak değerlendirildi. Değerlendirmelerde p<0,05 değeri anlamlı kabul edildi. Araştırma grubunun %58'i erkek, %42'si kız olup yaş ortalamaları 15,7±1,2 yıldı. Tüm öğrencilerin %41,8'inde, kız öğrencilerin %44'ünde erkek öğrencilerin %40,3'ünde akıllı telefon bağımlılığı riski saptandı (p>0,05). Öğrencilerin yaş grupları depresyon üzerinde etkili bulundu (p<0,05). Sigara içimi, fast-food tüketimi ve öğün atlama açısından akıllı telefon bağımlılığı riski daha yüksekti (p<0,05). Telefonunun görünüşü ile internette fazla geçirilen sürenin, akıllı telefonun günlük kontrol edilme sıklığı ve akıllı telefonla geçirilen sürenin artmasıyla akıllı telefon bağımlılığı riskinin arttığı tespit edildi (p<0,05). Akıllı telefon kullanımına ilişkin görme ile sorun yaşayanlarda akıllı telefon bağımlılığı riski ve öz-saygı anlamlı ölçüde daha yüksekti (p<0,05). Olumsuz aile ilişkileri, baskıcı aile tutumu, zayıf öğretmen-öğrenci ilişkisi ve düşük akademik başarı akıllı telefon bağımlılığı riskini artırıcı etkiye sahipti (p<0,05). Akıllı telefon kullanımıyla ilgili ailesiyle sorun yaşayanların oranı %31,5 olup bu öğrencilerde akıllı telefon bağımlılığı riski ve öz-saygı anlamlı ölçüde yüksekti (p<0,05). Kendisini akıllı telefon bağımlısı olarak değerlendirenlerin oranı %16,2 olup bu öğrencilerde akıllı telefon bağımlılığı riski ve öz-saygı daha yüksekti. Akıllı telefon bağımlılığı ile akıllı telefonun kontrol edilme sıklığı, akıllı telefonla ilgilenme süresi, günlük internet süresi ve öz-saygı arasındaki ilişki anlamlı bulundu (p<0,05). Bu çalışmada lise öğrencileri arasında akıllı telefon bağımlılığı riskinin yüksek olduğu, akıllı telefon bağımlılığı riskinin psiko-sosyal faktörlerden etkilendiği belirlenmiştir.
Hitit Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin sağlıklı yaşam davranışları ve ruhsal sağlık durumu
Bu araştırmanın amacı Hitit Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin sağlıklı yaşam davranışlarının ve ruhsal sağlık durumlarının değerlendirilmesidir. Tanımlayıcı ve kesitsel tipte olan araştırma etik kurul onayı alındıktan sonra 22 Eylül-30 Ekim 2017 tarihleri arasında yapıldı. Araştırmanın evrenini Hitit Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesinde öğrenim gören 472 öğrenci oluşturdu. Araştırma 375 öğrencinin katılımıyla tamamlandı. Araştırmanın verilerinin toplanmasında sosyo-demografik bilgi formu, Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği-52 ve Genel Sağlık Anketi-12 kullanıldı. Verilerin değerlendirilmesinde SPSS 22.0 paket programı kullanıldı. Verilerin istatistiksel analizinde; bağımsız gruplar için t testi, One-Way Anova (Post-hoc Tukey testi), Pearson Kolerasyon analizi ve Ki-kare testi kullanıldı. Değerlendirmelerde p<0,05 değerleri istatistiksel açıdan anlamlı olarak kabul edildi. Araştırma kapsamına giren öğrencilerin %72,5'i kadın, %27,5'i erkek, %60,8'i' 21 yaşın altında ve yaş ortalaması 20,37±2,04 yıldır. Öğrencilerin %34,1'i birinci sınıfta, %88,3'ü hemşirelik bölümünde öğrenim görmektedir. Araştırmaya katılan öğrencilerin Sağlıklı Yaşam Biçimi Davranışları Ölçeği toplam puanı 123,14±19,71 olarak bulunmuştur. En yüksek puan ortalamasının kişilerarası ilişkiler, en düşük puan ortalamasının ise fiziksel aktivite boyutuna ait olduğu belirlenmiştir. Öğrencilerin sınıf düzeyleri, bölümleri, aile yapısı, ekonomik durum ve genel sağlık algıları, kronik hastalık durumları ile sigara içme durumları sağlık yaşam davranışları üzerinde etkili bulundu (p<0,05). Öğrencilerin %48,3'ünde ruhsal sağlık iyi, %51,7'sinde ruhsal sağlık kötü bulundu. Sürekli olarak köy/kasabada yaşayanlar ile halen sigara içenlerde ve alkol kullananlarda ruhsal sağlık daha kötüdür (p<0,05). Genel sağlığı iyi olanların ruhsal sağlığı da daha iyidir (p<0,05). Arkadaş ilişkisi ve akademik başarı algısı öğrencilerin ruhsal sağlıkları üzerinde anlamlı etkiye sahipti (p<0,05). Bölümünden memnun olanların ruhsal ağlıkları daha iyidir. Son bir yıl içinde kaygı yaşadığını belirten öğrencilerde ruhsal sağlık daha kötüdür (p<0,05). Ruhsal sağlığı iyi olan öğrencilerde sağlıklı yaşam davranışları daha yüksektir (p<0,05). Öğrencilerin sağlıklı yaşam davranışları azaldıkça ruhsal sağlıkları kötüleşmektedir (p< 0,05). Öğrencilerin sağlıklı yaşam davranışları orta düzeyde olup en az aldıkları puan fiziksel aktivitedir. Öğrencilerin yarısından fazlasında ruhsal sağlık durumu kötüdür. Sağlıklı yaşam biçimi davranışları olumlu hale geldikçe ruhsal sağlık durumları daha iyi olmaktadır. Sağlıkla ilgili alanlarda öğrenim gören öğrenciler mesleki ve toplumsal rolleri gereği öncelikle kendi yaşam davranışlarını düzeltmelidirler. Bu sayede fiziksel ve ruhsal açıdan sağlıklı bireyler olarak hizmet verecekleri toplumu etkileme özelliğini kazanabilirler. Anahtar Kelimeler: Sağlık bilimleri; Sağlıklı yaşam davranışları; Öğrenci; Ruhsal sağlık
Puberte prekoks tanısı alan ve sağlıklı çocukların yaşam kalitelerinin karşılaştırılması
Puberte Prekoks (PP), pubertal gelişimin fiziki ve hormonal belirtilerinin normal olarak kabul edilen sınırlardan daha erken yaşta ortaya çıkmasıdır. PP, kızlarda meme büyümesinin başlangıç sınırı olan 8 yaştan önce gelişmesi, erkeklerde ise testis büyümesinin 9 yaşından önce başlaması olarak tanımlanmaktadır. PP'li çocukların yaşamış oldukları fiziksel ve hormonal değişiklikler, çocukların fiziksel, duygusal, sosyal ve okul durumlarını etkilemekte, bu durum çocukların psikososyal sorunlar yaşamasına neden olmaktadır. Bu doğrultuda çocukların fiziksel, duygusal ve psikososyal değerlendirilmesinin ele alındığı yaşam kalitesi (YK) kavramının PP'li çocuklarda önemi gündeme gelmektedir. Sunulan bu çalışma ile 8-12 yaş arasındaki çocukların sosyal durumlarının ve YK'larının karşılaştırılmalı olarak belirlenmesi amaçlanmıştır. Araştırma Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi ile Dr. Sami Ulus Kadın Doğum Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi Çocuk Endokrinoloji Polikliniğinde yapılmıştır. Araştırmaya PP tanısı almış 8-12 yaş arası 105 çocuk ile gerekli karşılaştırmaları yapmak amacıyla İl Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı bir ilköğretim okulunda eğitim gören benzer tanıtıcı özelliklere sahip 105 sağlıklı çocuk olmak üzere toplam 210 çocuk dahil edilmiştir. Araştırma verileri"Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "Çocuklar için Yaşam Kalitesi Ölçeği (ÇİYKÖ)'nin" "8-12 Yaş Çocuk Formu" kullanılarak toplanmıştır. Araştırmadaki PP'li çocukların sağlıklı çocuklara göre "son bir ay içerisinde okulda devamsızlık yapma ve yüzme aktivitesinde bulunma, okul dışında görüştüğü arkadaşının olma" oranlarının düşük olduğu belirlenmiş, bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p<0,05). Çalışmadaki çocukların ÇİYKÖ çocuk formu ölçek toplam puan (ÖTP) ortalamaları; PP'li çocuklarda 78,71±10,84, sağlıklı çocuklarda 82,43±9,81 olup, bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu belirlenmiştir (p<0,05). Yine çalışmadaki PP'li çocukların ÇİYKÖ ebeveyn formu ÖTP ortalamaları 74,51±13,27, sağlıklı çocukların ise 81,90±9,86 olup, bu farkın ileri düzeyde anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,001). Sonuç olarak PP'li çocukların sağlıklı çocuklara göre sosyal durumlarının daha olumsuz ve YK'larının da daha düşük olduğu görülmüştür. Bu doğrultuda pediatri hemşirelerine; PP'li çocukları erken dönemde belirleyerek multidisipliner ekip anlayışıyla onlara psikososyal destek sağlamaları ve danışmanlık yapmaları önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, Hemşire, Puberte Prekoks, Yaşam kalitesi
İnfertilitenin eşlerin evlilik ve cinsel uyumlarına etkisi
Bu araştırma, infertilite nedeniyle Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne başvuran infertil çiftlerde, infertilitenin eşlerin evlilik ve cinsel uyumlarına etkisini belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini, Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi'ne Kasım 2017-Ocak 2018 tarihleri arasında başvuran infertilite tanısı almış 18-60 yaş arasında, en az 6 aylık infertilite tedavi öyküsü olan, evli, okuma yazma bilen, yaşamı tehdit edecek kronik bir hastalık öyküsü olmayan, infertilite tedavisi öncesinde psikiyatrik bir tanı almamış olan 130 çift oluşturmuştur. Veriler, Kişisel Bilgi Formu (KBF), Kadın Cinsel İşlev Ölçeği (FSFI), erkeğe ilişkin Arizona Cinsel Yaşantılar Ölçeği (ACYÖ) ve Evlilikte Uyum Ölçeği (EUÖ) ile toplanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U, Kruskal Wallis ve Spearman's rho kolerasyon analizi kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların yaş ortalaması 29,00±5,69'dur. Kadınların eşlerinin yaş ortalaması 31,65±5,70'dir. Kadınların EUÖ puan ortalaması 46,65±7,61 olup, bu ortalamaya göre %33,1'inin evlilik uyum düzeyi düşüktür. Kadınların FSFI toplam puan ortalaması, cinsel işlev bozukluğunu (CİB) gösteren 26,55 kesme puanının üzerindedir (37,78±15,28). Erkeklerde ACYÖ puan ortalaması CİB olduğu anlamına gelen >19 kesme puanının altındadır (13,28±4,96). Kadınların % 23,1'inde, erkelerin ise %14,6'sında CİB bulunmuştur. Kadınların meslek (p=0,003; p<0,001) ve eğitim durumu (p=0,002; p<0,05) ile FSFI puan ortalamaları; kadın yaşı ile EUÖ puan ortalamaları (p=0,021; p<0,05); erkek eğitim durumu ile ACYÖ puan ortalamaları (p=0,001; p<0,05); erkeklerin evlilik uyum algısı ile FSFI (p=0,020; p <0,05) ve EUÖ puan ortalamaları arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Çiftlerin yaşları ile FSFI ve ACYÖ puan ortalamaları; eğitim durumları ile EUÖ puan ortalamaları; meslekleri ile EUÖ ve ACYÖ puan ortalamaları; infertilite nedenleri ve tedavi süresi ile FSFI ve EUÖ puan ortalamaları arasındaki ilişki istatistiksel olarak önemsiz bulunmuştur (p>0,05). Spearman's rho kolerasyon katsayısına göre, FSFI ile EUÖ arasında pozitif yönde (r=0,351; p=0,001), ACYÖ ile EUÖ arasında negatif yönde (r= -0,235; p=0,011) bir ilişki olduğu bulunmuştur (p<0,05). Başka bir deyişle evlilik uyum düzeyinin çiftlerde CİB'e etkisinin olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak bu araştırmada, infertil çiftlerde kadınlarda erkeklerden daha fazla CİB geliştiği ve evlilik uyumu arttıkça daha az cinsel sorun yaşandığı bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Cinsel yaşam, Evlilik uyum düzeyi, İnfertilite
Yenidoğan yoğun bakım hemşirelerinin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeyleri
Yenidoğan sarılığı, yenidoğanlarda bilirubin metabolizmasında ortaya çıkan değişiklikler ve bilirubin yapımının artması (hiperbilirubinemi)'dır. Hiperbilirubinemide erken tanı ve tedavide gerçekleşmediğinde bilirubin ensefalopatisi oluşabilmektedir. Bu durum yenidoğan sarılığının en ciddi ve ağır komplikasyonudur. Bu nedenle yenidoğan hemşireleri yenidoğan sarılığının tanı ve tedavisini bilmelidir. Bu çalışma ile Yenidoğan Yoğun Bakım (YYB) hemşirelerinin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeylerini belirlemek amaçlanmıştır. Bu araştırma, tanımlayıcı ve kesitsel olup, Ocak - Haziran 2019 tarihleri arasında İç Anadolu Bölgesindeki bir il ve ilçelerinde bulunan sekiz hastanede yer alan YYB ünitelerinde çalışan YYB hemşireleri (F=88) ile yapılmıştır. Araştırmanın örneklemini ise örneklem seçim kriterlerine uyan, çalışmaya katılmayı kabul eden (f=66) YYB hemşireleri oluşturmuştur. Araştırmada veriler "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "YYB Hemşirelerinin Yenidoğan Sarılığı ve Tedavisi ile İlgili Bilgi Düzeylerini Belirleme Formu" ile toplanmıştır. Bu bilgi formu 40 maddeden oluşmuş, formdan alınabilecek en düşük puan 0, en yüksek puan 40'tır. İstatistiksel analizler SPSS (Version 22.0) paket programı ile yapılmış, uygun istatistiksel değerlendirmeler kullanılmış, istatistiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya katılan YYB hemşirelerinin yaş ortalamaları 23,38±6,50 olup, %62,1'i yenidoğan sarılığı ile ilgili hizmetiçi eğitim almamış, yenidoğan sarılığı ve tedavisine yönelik bilgi düzeyi puan ortalamalarının 29,7±3,63 olduğu görülmüştür. Hemşirelerin toplam çalışma süresi, YYB ünitesinde çalışma süresi ve yenidoğan sarılığı ile ilgili hizmetiçi eğitim alma durumuna göre bilgi düzeyi puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptandı (p<0,05). YYB ünitesinde çalışan hemşirelerin yenidoğan sarılığı ve tedavisi ile ilgili bilgi düzeyleri orta düzeyin üzerindedir. Fakat istendik düzeyde değildir. YYB hemşirelerine konu ile ilgili hizmetiçi eğitimlerin verilmesi gereklidir. Anahtar Kelimeler: Hemşire, Yenidoğan sarılığı, Yenidoğan sarılığı bilgi düzeyi
Çölyak hastası çocukların hastalıklarına yönelik tutumları ve etkileyen faktörler
Çölyak hastalığı, özellikle ince bağırsağı tutarak diğer vücut sistemlerini de etkileyen glutene karşı kalıcı duyarlılıkla karakterize, otoimmün bir enteropatidir. Çölyak hastalığının kronik hastalıklardan biri olduğu ele alınırsa; çölyak hastası çocukların hastalığa yönelik hissettikleri duygu ve gösterdikleri tutum, çocuğun hastalıkla baş etme mekanizmasını ve hastalığa olan uyumunu etkilemektedir. Sunulan bu çalışma ile 9-17 yaş arası çölyak hastası çocukların hastalıklarına yönelik tutumlarının belirlenmesi amaçlanmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel olan bu araştırma, İç Anadolu Bölgesindeki bir ilde bulunan bir Eğitim ve Araştırma Hastanesi Pediatrik Gastroenteroloji Polikliniğinde yapılmıştır. Araştırma, 01 Mart 2019 – 01 Mart 2020 tarihlerinde gastroenteroloji polikliniğine başvuran, en az altı aydır çölyak hastası olan kendisi ve ebeveyni çalışmaya katılmayı kabul eden 54 çocuk ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verileri "Tanıtıcı Bilgi Formu" ve "Çocuğun Kendi Hastalığına Yönelik Tutumu Ölçeği" (ÇKHYTÖ) kullanılarak toplanmıştır. İstatistiksel analizler SPSS (Version 25.0) paket programı ile yapılmış, sayısal değişkenler ortalama ve standart sapma olarak, kategorik değişkenler sayı ve yüzde olarak sunulmuştur. Ölçek puanlarının karşılaştırılması amacıyla student t testi, tek yönlü varyans analizi (One-way ANOVA) kullanılmıştır. İstatistiksel olarak p<0,05 değeri anlamlı kabul edilmiştir. Araştırmaya katılan çölyak hastası çocukların yaş ortalamasının 13,09±2,68 olduğu, %63,0'ının glutensiz diyete (GD) uyduğu, %55,6'sının ailelerinin glutensiz gıdalara ulaşmada/ hazırlamada zorlandığı ve ÇKHYTÖ puan ortalamasının 2,88±0,71 olduğu belirlenmiştir. Çocukların annelerinin mesleklerine, tanı alma zamanlarına, aile desteğini yeterli görme, GD uyma, GD uygulamakta zorlanma, ailelerinin glutensiz gıdalara ulaşmada/ hazırlamada zorlanma durumlarına göre ÇKHYTÖ puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p<0,05). Araştırmada, çölyak hastası çocukların kendi hastalıklarına yönelik olumsuz tutuma sahip olduğu belirlendi. Bu doğrultuda pediatri hemşirelerinin çölyak hastası olan çocukların hastalığa uyumunda tutumun önemli bir faktör olduğunu dikkate alarak; hastalığa uyumunu kolaylaştırma konusunda çocukları ve aileleri bilgilendirmeleri ve çocukların hastalıklarına yönelik olumlu tutum geliştirmesi için psikososyal destek sağlamaları önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, çölyak hastalığı, gluten, hemşire, tutum.
Evli diyabetik kadınlarda cinsel yaşam kalitesi ve etkileyen faktörler
Diyabetes Mellitus (DM), son yıllarda prevalansı salgın şeklinde artankronik sistemik bir hastalıktır. DM ile gelişen vasküler ve nörolojik komplikasyonlar cinsel işlevde ve cinsel yaşam kalitesinde bozulmalara yol açmaktadır. Cinsel işlev bozuklukları kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülmesine rağmen kadın cinsel sorunlarına yönelik yapılan çalışmaların sınırlı olması dikkati çekmektedir. Bu sebeple araştırmamız evli diyabetik kadınlarla cinsel yaşam kalitesi ve etkileyen faktörleri belirlemek amacıyla tanımlayıcı olarak planlanmıştır. Araştırma Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesinde yazılı izinler alınarak araştırma dahil edilme ve dışlanma kriterlerine uyan DM hastası 160 kadın ile yapılmıştır. Veriler araştırmacı tarafından hazırlanan 31 soruluk Kişisel Bilgi Formu (KBF) ve Cinsel Yaşam Kalitesi- Kadın (CYKÖ-K) ölçeği ile yüz yüze görüşülerek toplanmıştır. Verilerin istatistiksel analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, Mann Whitney U, Kruskal Wallis Varyans Analizi ve Spearman's korelasyon testi kullanılmıştır. Kadınların CYKÖ-K puan ortalaması 34,53±30,36 olarak bulunmuştur. Kadınların yaşı, eğitim düzeyi, mesleği,evlilik yaşı, evlilik süresi, evlilik şekli ve cinsel ilişki sıklığı ile CYKÖ-K puan ortalaması arasındaki istatistiksel fark anlamlıbulunmuştur (p<0,05). Kadınların DM tipi ve alınan DM tedavi yöntemi ile CYKÖ-K puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunurken (p<0,05), kadınların DM süresi, cinsel yaşamında sorun yaşama durumu ve yaşanan sorunlar ile CYKÖ-K puan ortalamaları arasında istatistiksel açıdananlamsız olduğu tespit edilmiştir (p>0,05). Sonuç olarak; DM kadın vücudunda olumsuz değişikliklere neden olarak cinsel yaşam kalitesini azaltmaktadır. Bundan dolayı DM hastası kadınlara hemşirelik yaklaşımı planlanırken;DM'nin sebep olduğu cinsel sorunlar, sebepleri ve çözüm yolları konusunda bilgilendirme ve danışmanlık içermesi gerektiği önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Cinsel Yaşam Kalitesi, Diyabet, Kadın Cinselliği
Çorum il merkezinde lise son sınıf öğrencilerinde e-sağlık okuryazarlığı düzeyi ve seçilmiş sağlık davranışları
Tanımlayıcı ve kesitsel türdeki bu çalışma, Eylül 2019-Şubat 2021 tarihleri arasında, Çorum il merkezinde lise son sınıf öğrencilerinde e-sağlık okuryazarlığı düzeyini ve seçilmiş sağlık davranışlarını belirlemek amacıyla yapılmıştır. Çalışmaya il merkezindeki devlet okullarında öğrenim gören gönüllü 1349 lise son sınıf öğrencisi dahil edilmiştir. Grup anket yöntemi ile toplanan araştırma verilerinin değerlendirilmesi SPSS 21.0 programı aracılığıyla yüzdelik, ortalama, ki-kare testi kullanılarak yapılmıştır. Değerlendirilmelerde p<0,05 değeri istatistiksel açıdan anlamlı kabul edilmiştir. Araştırma Hitit Üniversitesi Girişimsel Olmayan Klinik Araştırmalar Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır. Katılımcıların %44,6'sı erkek %55,4'ü kadın olup yaş ortalaması 17,4±0,6 yıl olarak saptanmıştır. Öğrencilerin e-sağlık okuryazarlığı ölçeğinden aldıkları puan ortalaması 25,9±5,7 bulunmuştur. Katılımcıların %54,4'ünde e-sağlık okuryazarlığı yüksek (26-40 puan), %45,6'sında e-sağlık okuryazarlığı düşük (8-25 puan) düzeydedir. Öğrencilerin öğrenim gördüğü okul türü, baba eğitim düzeyi ve sağlık durum algısı e-sağlık okuryazarlığı açısından anlamlı farklılık oluşturmuştur (p<0,05). Sağlık kontrollerini düzenli yaptırmayanların oranı %70,6 olup bu grupta düşük e-sağlık okuryazarlığı oranı %75,3'tür (p<0,01). Son bir yılda kan basıncını ölçtürenlerin oranı %48,6'dır ve bu grupta e-sağlık okuryazarlığı daha yüksektir (%54,5) (p<0,001). Son bir yılda kan kolesterolünü ölçtürmeyenler (%78,8) arasında düşük e-sağlık okuryazarlığı oranı anlamlı ölçüde yüksektir (%81,3) (p<0,05). Öğrencilerin tamamına yakını son bir yılda vücut ağırlığını ölçmüştür ve bu grupta e-sağlık okuryazarlığı anlamlı ölçüde yüksektir (p<0,001). Meyve-sebze tüketim sıklığı ve fast-food tüketimi öğrencilerin e-sağlık okuryazarlığı düzeyi üzerinde anlamlı farklılık oluşturmuştur (p<0,05). Öğrencilerin tamamına yakını (%81,2) düzenli egzersiz yapmamaktadır ve bu grupta e-sağlık okuryazarlığı anlamlı ölçüde düşüktür (%82,4) (p<0,05). e-Sağlığa ilişkin davranışlardan son bir haftada sağlıkla ilgili araştırma yapma, sağlıkla ilgili konulara yönelik algı ve sağlıkta bilgiye erişimde kaynak kullanma durumu açısında e-sağlık okuryazarlığı anlamlı farklılık göstermiştir (p<0,05). Öğrencilerin %25,2'si cep telefonuna sağlık aplikasyonları indirmiştir ve cep telefonuna sağlık aplikasyonu indirmeyenlerde düşük e-sağlık okuryazarlığı daha yaygındır (p<0,001). Öğrencilerin yaklaşık üçte ikisi e-nabız uygulamasını duymuştur ve bu grupta yüksek e-sağlık okuryazarlığı daha yaygındır (p<0,05). Sonuç olarak adolesanların e-sağlık okuryazarlığı düzeyi düşük bulunmuştur. Seçilmiş sağlık davranışları e-sağlık okuryazarlığı düzeyi üzerinde anlamlı farklılık oluşturmuştur.
COVID-19 pandemisinde gestasyonel diabetes mellitus tanısı alan gebelerin doğum öncesi bakım beklentileri ve memnuniyet düzeyleri
Bu araştırma, COVID-19 pandemisinde gestasyonel diabetes mellitus (GDM) tanısı alan gebelerin doğum öncesi bakım (DÖB) beklentileri ve memnuniyet düzeylerini belirlemek amacıyla tanımlayıcı tipte yapıldı. Araştırmanın örneklemini 55 GDM tanısı alan gebe oluşturdu. Veriler, 17.05.2021-01.09.2021 tarihleri arasında araştırmacılar tarafından oluşturulan Katılımcı Bilgi Formu, Doğum Öncesi Bakım Memnuniyeti ve Hasta Beklentileri ölçeği kullanılarak yüz yüze görüşme tekniği ile toplandı. Verilerin değerlendirilmesinde Independent Sample-t test, ANOVA test, Mann-Whitney Utest, Kruskal-Wallis H test ve spearman korelasyon katsayısı kullanıldı. Sağlık hizmetinin kalitesini bakım memnuniyeti artışı ile değerlendirebilmek mümkündür. Araştırmada Doğum Öncesi Bakım Memnuniyeti ve Hasta Beklentileri değerlendirildiğinde; genel beklenti puan ortalaması 21,04±4,60, genel memnuniyet puan ortalaması 53,16±16,97 bulundu. Sonuç olarak; COVID-19 pandemisinde GDM tanısı alan gebelerin yeterli sayıda DÖB hizmeti aldığı, DÖB hizmeti almalarını yaş, eğitim düzeyi, yaşanılan bölge, aile tipi, eşin yaşı, eşin eğitim düzeyi, gelir düzeyi gibi durumların etkilenmediği tespit edildi. Ancak gebelerin COVID-19 pandemisi kaynaklı gebe okulu eğitiminden mahrum kaldığı sonucuna ulaşıldı. Doğum öncesi bakım memnuniyeti ve hasta beklentileri puan ortalamalarının yüksek olduğu belirlendi.
Okul öncesi çocukların beslenme sürecinde anne tutumlarının değerlendirilmesi
Çocukların beslenme alışkanlıklarının kazanılmasında rol oynayan annelerin çocuklarını besleme süreciyle ilgili tutumlarını değerlendirmek önemlidir. Bu çalışma ile okul öncesi çocuğu olan annelerin beslenme süreci tutumlarının değerlendirilmesi ve bu tutumların çocukların beden kütle indeksi (BKİ) üzerindeki etkisini belirlemek amaçlanmıştır. Tanımlayıcı ve kesitsel nitelikte olan bu araştırma, 2019-2020 tarihleri arasında İç Anadolu Bölgesinde yer alan bir ilde Milli Eğitim Müdürlüğüne bağlı tüm bağımsız anaokullarında bulunan, örneklem seçim kriterlerine uyan 4-6 yaş arasındaki çocukların anneleri (n=322) ile yürütülmüştür. Veriler, "Annenin Tanıtıcı Özelliklerini, Çocukların Tanıtıcı Özelliklerini ve Çocukların Beslenme Özelliklerini İçeren Bilgi Formu" ile "Beslenme Süreci Anne Tutumları Ölçeği (BSATÖ)" kullanılarak toplanmıştır. Ayrıca tüm çocukların BKİ'leri (kg/m2) belirlenmiştir. İstatistiksel analizlerde SPSS paket programı kullanılmış, uygun istatistiksel değerlendirmeler yapılmıştır. Araştırmada okul öncesi çocuğu olan annelerinin BSATÖ toplam puan ortalaması 60,09±17,60 olup, annelerin beslenme sürecine dair göstermiş olduğu tutumlar ile ilgili sorunlar orta düzeydedir. Araştırmada 1000-2000, 2000-3000, 3000-4000 ve 4000-5000 gram doğan çocukların annelerinin BSATÖ puan ortalamalarının sırasıyla; 74,25±22,69, 64,07±16,91, 58,47±17,00, 52,79±17,77 olduğu belirlenmiştir. Çocukların doğum ağırlıkları ile annelerin BSATÖ toplam puan ortalamaları arasındaki farkın anlamlı olduğu saptanmıştır (p=0,004). Araştırmadaki çocukların BKİ'ye göre %19,4'ünün zayıf, %10,0'ının zayıflık riski, %47,6'sının normal, %10,5'inin hafif şişman, %12,0'ının şişman olduğu belirlenmiştir. Çocukların BKİ'leri ile annelerin BSATÖ puan ortalamaları arasındaki farkın ileri düzeyde anlamlı oluğu görülmüştür (p<0,001). Sonuç olarak beslenme sürecindeki olumsuz anne tutumlarının çocuklarda büyüme ve gelişmenin göstergesi olan BKİ'sini olumsuz etkilediği belirlenmiştir. Bu doğrultuda çocuk hemşirelerine; çocuklarda büyüme gelişmenin takibi, değerlendirilmesi, aynı yaştaki çocuklarla karşılaştırılması, normalden sapmaları erken dönemde belirleyerek anneleri bilgilendirmeleri ve olumlu tutum geliştirmeleri için annelere danışmanlık sağlamaları önerilebilir. Anahtar Kelimeler: Okul öncesi çocuk, hemşire, beslenme, anne, tutum.
Postmenopozal kadınlarda osteoporoz prevalansı ve risk faktörleri
Bu araştırma postmenopozal dönemindeki kadınlarda osteoporoz prevalansı ve risk faktörlerinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırma, Çorum Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniği'ne, Ekim 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında olasılıksız örnekleme yöntemlerinden rastlantısal örnekleme yöntemi ile seçilen toplam 301 postmenopozal osteoporozlu kadın oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Sosyo-Demografik Bilgi Toplama Formu (SDBTP)", "Osteoporoz Risk Faktörleri Formu (ORFF) " uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde ki-kare testi, ölçümsel veriler için t-testi/Mann Whitney-U testi, One-Way ANOVA/Kruskall Wallis testleri kullanılıp, bu testlerde gruplar arasındaki farklılıkların belirlenmesinde Tukey's HSD testi/Mann Whitney U testi kullanılmıştır. Araştırmamızda, postmenopozal osteoporoz prevalansı %29,2 olarak belirlenmiştir. Kadınlarda; ileri yaş, menarş yaşı, gebelik sayısı, sigara ve kafein tüketimi, kronik hastalık varlığı ve sürekli ilaç kullanımı ile postmenopozal osteoporoz arasında pozitif yönde, öğrenim durumu, kalsiyum ve D vitamin takviyesi kullanımı ile postmenopozal osteoporoz arasında negatif yönde ilişki tespit edilmiştir. Ayrıca yaşadığı yer ve medeni durumun postmenopozal osteoporozu etkilediği belirlenmiştir (p<0,05). Anahtar Kelimeler: Postmenopoz, osteoporoz, risk faktörleri.
Sağlık okuryazarlığının meme ve serviks kanseri erken tanı davranışlarına etkisi
Bu çalışma 18-65 yaş arası kadınlarda sağlık okuryazarlığı düzeyinin meme ve serviks kanseri erken tanı davranışlarına etkisininin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı olarak yapılmıştır. Araştırma Hitit Üniversitesi- T.C. Sağlık Bakanlığı Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğine 01.06.2019-01.01.2020 tarihleri arasında başvuran 18-65 yaş arası, evli veya cinsel yönden aktif 395 kadın ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında Tanıtıcı Bilgiler Soru Formu ve Avrupa Sağlık Okuryazarlığı Ölçeği (ASOY- TR) kullanılmıştır. Araştırmaya katılan kadınların Avrupa Sağlık Okuryazarlık Ölçeği puan ortalaması 32,43 ± 7,36 olup kadınların %40,3'ünün sağlık okuryazarlığı düzeyinin sorunlu- sınırlı düzeyde olduğu belirlenmiştir. Avrupa Sağlık Okuryazarlık Ölçeği puanı ortalaması ile kadınların klinik meme muayenesinin ne olduğunu bilme, tarama/ kontrol amaçlı klinik meme muayenesi yaptırmada hekim cinsiyetinin kadın olmasının önemi, jinekolojik muayene yaptırma, Pap-smear testini bilme, daha önce Pap-smear testi yaptırma durumu arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu belirlendi (p<0,05). Sonuç olarak, meme ve serviks kanseri bilgi ve erken tarama uygulamalarının yetersiz olduğu, yetersiz sağlık okuryazarlığı düzeyinin kanser taramalarına katılımın engellediği belirlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Meme kanseri, Serviks kanseri, Sağlık okuryazarlığı, Erken Tanı, Hemşire
İnfertil kadınlarda stigma algısının emosyonel sorunlara etkisi
Bu çalışma infertil kadınlarda stigma algısının emosyonel sorunlara etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı kesitsel tipte yapılmıştır. Araştırma, Çorum Hitit Üniversitesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Üremeye Yardımcı Tedavi Merkezi (ÜYTM)'nde, Ekim 2019-Aralık 2019 tarihleri arasında olasılıksız örnekleme yöntemlerinden rastlantısal örnekleme yöntemi ile seçilen toplam 120 primer infertil kadın oluşturmuştur. Verilerin toplanmasında "Kişisel Bilgi Formu (KBF)", "İnfertilite Damgalanma Ölçeği (İDÖ)", "Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ)", "Durumluk ve Sürekli Anksiyete Ölçeği (DSAÖ)" uygulanmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde Mann Whitney U, T, Kruskal Wallis ve Spearman's rho korelasyon testi kullanılmıştır. Çalışmamızda, İDÖ ölçeği puan ortalamasına göre infertil kadınların orta düzeyde damgalanma (47,34±21,91) hissettikleri belirlenmiştir. İnfertil kadınların İDÖ alt boyut puan ortalamalarına ilişkin dağılımlar incelendiğinde ise toplumsal damgalanma (14,78±8,24) ve sosyal geri çekilme (13,28±5,84) alt boyutlarına ilişkin puan ortalamalarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Kadınların %67,5'inin minimal depresyon, %56,7'sinin orta derecede durumluk anksiyete ve %71,7'sinin orta derecede sürekli anksiyete yaşadığı tespit edilmiştir. İnfertil kadınların İDÖ toplam puan ortalaması ve İDÖ alt boyut puan ortalamaları ile BDÖ, DAÖ ve SAÖ puan ortalamaları arasındaki fark istatistiksel olarak önemli bulunmuştur (p<0,05). Sonuç olarak, çalışmamızda infertil kadınlarda stigma algısı ile BDÖ, DAÖ ve SAÖ puan ortalamaları arasındaki ilişkinin güçlü derecede pozitif yönlü olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). Anahtar Kelimeler: İnfertil kadın, stigma algısı, depresyon, anksiyete
Hastanede çocuğu yatan ebeveynlerin hemşire destek düzeyleri ve sağlık bakım memnuniyetleri
Ebeveynlere, çocuklarının hastanede yatışı sırasında sağlanan hemşirelik desteği, hemşirelik uygulamasının hayati bir bileşenidir. Hemşireler hastanede çocuğu yatan ebeveynlere destek olduklarında, ebeveynlerin hastanede kalma sürecini daha iyi yönettiği, sağlık bakım memnuniyet düzeylerinde artış olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada, hastanede çocuğu yatan ebeveynlerin hemşire destek düzeyinin ebeveyn memnuniyeti ile ilişkisinin ölçülmesi amacıyla gerçekleştirilmiştir. Tanımlayıcı ve kesitsel olan bu araştırma, Aralık 2019-Şubat 2020 tarihleri arasında, bir eğitim ve araştırma hastanesi genel çocuk servislerinde çocuğu yatan ve çalışmaya katılmayı kabul eden ebeveynler (f=143) ile yürütülmüştür. Araştırma verileri "Tanıtıcı Bilgi Formu", "Hemşire Ebeveyn Destek Ölçeği (HEDÖ)" ve "PedsQL Sağlık Bakımı Memnuniyet Ölçeği (PedsQL-SBMÖ)" ile toplanmıştır. İstatistiksel analizlerde; tanımlayıcı istatistikler, Cronbach's Alpha, bağımsız gruplarda t-testi (student t-test); tek yönlü varyans analizi (ANOVA) Mann-Whitney U testi, Kruskall-Wallis ve Spearman Korelasyon analizi kullanılmıştır. Araştırma kapsamına alınan ebeveynlerin yaş ortalamaları 32,30∓6,16 olup, ebeveynlerin HEDÖ ile PedsQL-SBMÖ toplam puan ortalamalarının sırasıyla; 64,16±20,75; 55,22±24,22 olduğu belirlenmiştir. Ebeveynlerin yaşlarına göre HEDÖ kaliteli bakım verme desteği alt boyutundan aldıkları puan ortancaları ve ebeveynlerin öğrenim durumuna göre PedsQL-SBMÖ teknik beceri alt boyutundan aldıkları puan ortancaları arasındaki fark anlamlıdır (p<0,05). Araştırmaya katılan çocukların akut ya da kronik hastalığa sahip olma durumuna göre HEDÖ toplam puan ortancaları ile alt boyutlarından aldıkları puan ortancaları arasındaki fark anlamlıdır (p<0,05). Ebeveynlerin HEDÖ ile PedsQL-SBMÖ toplam puan ortalamaları arasındaki ilişki yüksek düzeydedir (r=0,755; p<0,001). Çocuğu hastanede yatan ebeveynlerin hemşire ebeveyn destek düzeyleri ve sağlık bakım memnuniyet düzeyleri orta düzeydedir. Ebeveynlerin hemşirelerden aldıkları destek düzeylerinin ve ebeveyn sağlık bakım memnuniyetinin istendik düzeyde olması için konu ile ilgili hizmet içi eğitimlerin verilmesi gereklidir.
Gebelikte bulantı ve kusmanın öz bakım gücüne ve yaşam kalitesine etkisi
Bu çalışma, gebelikte bulantı ve kusmanın (GBK) öz bakım gücüne ve yaşam kalitesine etkisinin belirlenmesi amacıyla tanımlayıcı ve kesitsel olarak yapılmıştır. Araştırma Türkiye'nin Orta Karadeniz Bölgesi'nde bir eğitim ve araştırma hastanesinin doğum ve kadın hastalıkları polikliniğine 01.06.2019-01.01.2020 tarihleri arasında başvuran, 18-40 yaş arası, spontan gebe kalan, bulantı ve kusma (BK) şikâyeti olan, 5-20. gebelik haftası arasında olan 278 gebe ile gerçekleştirilmiştir. Araştırma verilerinin toplanmasında SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği ve Öz Bakım Gücü Ölçeği (ÖBGÖ) kullanılmıştır. Araştırmaya dâhil edilen gebelerin ÖBGÖ puan ortalaması 103,5±19,6 olarak belirlenmiştir. BK sebebiyle gebenin desteğe ihtiyaç duyma durumu (p<0,05), gebeye destek olabilecek kişi varlığı (p<0,01) ile ÖBGÖ toplam puan ortalaması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Daha önceki gebeliklerinde BK'sı olan (p<0,05), BK sebebiyle desteğe ihtiyaç duyma durumu (p<0,05), BK'nın günlük işleri etkilemesi (p<0,05), BK'nın cinsel yaşamı etkilemesi (p<0,05), BK başlama haftası (p<0,05), BK'nın günlük seyri (p<0,01), BK süresi (p<0,05) ile SF-36 Yaşam Kalitesi Ölçeği'nin bazı alt boyutları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Gebelikte BK'nın gebelerin %62,2'sinin günlük işlerini, %42,4'ünün cinsel yaşamını olumsuz etkilediği saptanmıştır. Sonuç olarak GBK'nın, gebenin öz bakım gücünü ve yaşam kalitesini olumsuz etkilediği tespit edilmiştir. Anahtar Kavramlar: Gebelik, bulantı ve kusma, yaşam kalitesi, öz bakım gücü