
13
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Elazığ'da yetişen beş Salvia L. türünün bazı fitokimyasal içeriklerinin belirlenmesi
Bu çalışmanın amacı, Lamiaceae familyasına ait Salvia L.'nin Elazığ'da yetişen beş türünün (Salvia russellii Bentham; Salvia multicaulis Vahl; Salvia palaestina Bentham; Salvia microstegia Boiss. & Bal. ve Salvia virgata Jacq.) fenolik bileşiklerini, antioksidan kapasitesini, yağ asidi kompozisyonunu, yağda çözünen vitaminlerini ve sterol içeriklerini belirlemektir. Çalışılan Salvia L. türlerinin flavanoid ve fenolik asit içeriklerinin kromatografik analizleri, PREVAIL C18 reversed-phase kolon (15x4.6mm, 5µm, USA) ile yapılmış antioksidan kapasite ise DPPH radikal indirgeme metodu ile belirlenmiştir. Araştırmada yağ asidi kompozisyonu analizi SHIMADZU GC 17 Ver. 3 gaz kromatografisi ile yapılırken çalışılan türlerin vitamin ve sterol içerikleri ise kolon olarak Supelcosil TM LC18 (250×4.6 mm, 5 μm, Sigma, USA)'in kullanıldığı HPLC ile belirlenmiştir. Araştırmanın fenolik içerik sonuçları incelendiği zaman araştırmadaki beş Salvia türünün de yüksek rutin içeriğine sahip olduğu görülmüştür (371,6±4,1-857,1±4,6 μg/g). Ayrıca S. virgata dışındaki çalışılan türlerin yüksek kateşin içeriğine (208,2±3,29-1207,8±5,2 μg/g) sahip oldukları belirlenmiştir. Ayrıca Salvia türlerinin vanilik asit (101,4±1,5-677,4±1,8 μg/g) ve rosmarinik asit (632,6±2,2-2528,6±4,7 μg/g) içeriklerinin yüksek olduğu bulunmuştur. DPPH radikal indirgeme sonuçlarının % 38,5±,6 ile % 61,1±,6 arasında olduğu görülmektedir. Araştırma sonuçlarına göre palmitik asit (C16:0) çalışılan Salvia türlerinin başlıca doymuş yağ asidi olarak bulunurken palmitoelik asit (C16:1), oleik asit (C18:1 n9), linoleik asit (C18:2 n6) ve α-linoleikasit (C18:3 n3) ise başlıca doymamış yağ asidi olarak belirlenmiştir. Ayrıca çalışmada genel olarak lipitte çözünen vitamin içeriklerinin düşük olduğu ancak türlerin daha yüksek ergosterol ve β-sitosterol içeriklerine sahip oldukları bulunmuştur. Anahtar Kelimeler: Fenolik Bileşikler, Radikal İndirgeme, Salvia, Sterol, Yağ Asidi, Yağda Çözünen Vitaminler
Klinik örneklerden izole edilen e. colı ve klebsıella cinsi bakterilerde çift difüzyon tarama ve çift sinerji yöntemleri ile genişlemiş spektrumlu beta laktamaz varlığının araştırılması
Bu çalışmanın amacı, üriner sistemden izole edilen Escherichia coli ve Klebsiella pneumoniae izolatlarının geniş spektrumlu beta laktamaz (GSBL) varlığını araştırmak ve bu izolatların antibiyotik dirençliliklerini belirlemektir. Çalışmada, idrardan izole toplam 63 E. coli ve 22 K. pneumoniae şusunun identifikasyonu konvansiyonel yöntemlerle yapılmıştır. GSBL aktivitesi çift disk sinerji testi ve nitrosefin stickleri ile test edilmiştir. İzolatların ÇDST ile %47,10'u, nitrocefin ile %62,35 GSBL pozitif bulunmuştur. İzolatların antibiyotik dirençlilikleri, ? Clinical and Laboratory Standards Intstute (CLSI)? standartlarına göre Kirby-Bauer disk difüzyon yöntemi ve sıvı mikrodilüsyon yöntemi ile çalışılmıştır. E. coli ve K. pneumoniae izolatlarının antibiyotik dirençlilik oranları sırasıyla; imipeneme %9 - %5 ve % 0 - %5, ertapeneme %3 ve %9, piperasillin-tazobaktama %25 ve %22, amikasin %27- %9 ve % 5 -% 0, meropeneme %2 - %0 ve %0 - %0, aztreonama %14 - %23 ve %13 -% 5, seftazidime %23 -%22 ve %10 -%14, gentamisin %41 - %42 ve %29- %5, siprofloksasine %28 - %19 ve %20 - %14'dür. Sonuç olarak,Enterobacteriacea izolatları için yapılan rutin antibiyotik dirençlilik testlerine, GSBL testinin eklenmesi önerilmiştir.
Mcf?7 insan meme kanseri hücre kültürleri üzerine apelin etkilerinin araştırılması: ın vitro bir çalışma
ÖZETApelin, G protein kenetli orfan apelin reseptörünün (APJ) endojen ligantıdır. Apelin' in hipotalamusta özellikle arkuat, supraoptik ve paraventriküler nükleus gibi hipotalamik alanlarda dağılım göstermesi testislerde, prostat dokusunda, meme dokusunda APJ'nin bulunması üreme sistemi üzerinde, apelinin etkilerinin olabileceğini akla getirmektedir. Apelinin etkileri bulunduğu forma göre değişiklik gösterir. Apelin' in yapısındaki 13 amino asit dizilimi tüm formlarında değişmez olduğundan, temel apelin yapısı apelin-13 olarak kabul edilmektedir.Çalışmada östrojen duyarlı meme kanseri hücre hattına (MCF?7 ) ilk aşamada, Apelin?13' ün 0.1, 1 ve 10 nM' lık konsantrasyonları, östrojen hormonunun 1, 10, 100 nM' luk konsantrasyonları uygulandı. Apelin' in 1 ve 10 nM olan dozları ile östrojen hormonunun 1, 10, 100 nM' lık dozları eş zamanlı olarak kültüre uygulanarak 24 saat süreyle inkübe edildiler ve [3-(4,5-dimetiltiazol?2-il)- difenil tetrazolium bromid] (MTT) yöntemi ile bu maddelerin etkinlikleri belirlendi.MCF?7 hücre hattına uygulanan apelin-13'ün hücre canlılığını azalttığı, östrojenin ise hücre canlılığını arttırdığı tespit edildi (p<0.05).Bu sonuçlar, MCF?7 hücrelerinde östrojen reseptör pozitif olduğundan proliferatif etkinin östrojen reseptör kaynaklı olduğunu akla getirmektedir.Anahtar Kelimeler: Apelin, MCF?7, Kanser, MTT assay, Hücre Kültürü
Cip baraj gölü (Elazığ) kıyı bölgesi algleri
Bu çalışmada, Cip Baraj Gölü kıyı bölgei algleri incelendi. Genelde baraj gölü kıyı bölgesi algleri Bacillariophyta ve Chlorophyta üyelerinden meydana gelmiştir. Bununla birlikte, Cyanophyta ve Euglenophyta üyeleri kıyı bölgesinde az türlede olsa sürekli bulunmuşlardır. Bu divizyolara ait toplam 67 takson kaydedilmiştir. Navicula ve Nitzschia cinslerine ait taksonlar diğer cinslere ait taksonlardan daha fazla tür ile temsil edilmişlerdir.Anahtar Kelimeler: Alg, Littoral Bölge, Cip Baraj Gölü
Çeşitli bitkisel bileşiklerin biyofilm oluşumunu önleme özelliklerinin araştırılması
Uçucu yağlar, bitkilerden veya bitkisel droglardan, su veya su buharı destilasyonuyla elde edilen, oda sıcaklığında sıvı halde olan, fakat bazen donabilen, uçucu, kuvvetli kokulu ve yağımsı karışımlardır. Uçucu yağlar doğal antibiyofilm etkili ajanlardır. Uçucu yağların yapısında bulunan alkoller vejetatif hücrelere karşı bakteriostatik aktiviteden çok bakterisidal etkilidirler. Aldehitler güçlü elektronegatiflikleri nedeniyle güçlü antibiyofilm aktiviteye sahiptirler. Elektronegatif bileşikler protein ve nükleik asit gibi yaşamsal zorunlu bileşiklerle reaksiyona girerek mikroorganizma gelişimini inhibe eder ve biyofilm oluşumunu engeller. Bu çalışmada Ylang-ylang (Cananga odorata), Sandal ağacı (Arbutus andrachne), Sedir ağacı (Cedrus atlantica), Günlük ağacı (Liquidambar orientalis), Bergamot (Citrus bergamia), Yasemin (Jasminum nudiflorum) uçucu yağlarının gram pozitif Staphylococcus aureus ATCC (29213) ile gram negatif Escherichia coli ATCC (25922) ve Escherichia coli ATCC (35200) bakteri strainleri üzerinde antimikrobiyal ve antibiyofilm etkilerinin araştırılması amaçlanmıştır. En yüksek antimikrobiyal ve antibiyofilm aktiviteyi Yasemin (Jasminum nudiflorum) ve Ylang-ylang (Cananga odorata) yağlarının göstermiştir. Bu yağlar enfeksiyonel hastalıkların tedavisinde alternatif çözümler üretebilme potansiyeline sahiptir.
Türkiye'deki farklı ortamlardan izole edilmiş Halofilik prokaryotlarda hidroliltik enzimlerin taranması
Bu çalışmada Sivas bölgesindeki Bingöl, Kemah, Fadlum gibi tuzla ve havuzlardan izole edilen halofilik mikroorganizmaların hidrolitik enzim potansiyellerinin araştırılması amaçlanmıştır. Toplam 188 izolatın sırasıyla nükleaz taraması DNase test agar besi ortamına, proteaz taramasında %2 süt tozu içeren besi ortamına ve amilaz taraması % 0,5 nişasta içeren besi ortamına ekimi ile 37 °C 'de 24 saat inkübe edilmiştir. İnkübasyon sonucu koloni çevresindeki hidrolitik zon çaplarına göre enzim üretim potansiyelleri tespit edilmiştir. Tanımlanmamış olan izolatlar için DNA izolasyonu ve 16srRNA PCR 'ı kurulup ARDRA ile 7 farklı pattern elde edilmiş olup bir sonraki adım olan dizi analizi çalışmaları için hazırlanmıştır. Enzim taramaları sonucu zon çaplarına göre D85, 205y, F2S50 ve D63 mikroorganizmalar en yüksek enzim aktivitesine sahip mikroorganizmalar olarak tespit edilmiştir. Bu mikroorganizmaların büyüme eğrileri ve en yüksek proteaz enzim aktivite saatleri tespit edilmeye çalışılmıştır. İleriki çalışmalarda tanımlanamayan izolatların dizi analizi ile tanımlanması, amilaz ve nükleaz enzimlerinin aktivitelerinin en yüksek olduğu saatlerinin tespit edilip büyük ölçekli endüstriyel üretim hedeflenmektedir.
Halofilik mikroorganizma izolatlarının hidrokarbon degradasyon yeteneklerinin araştırılması
Bu çalışmada ülkemizde bulunan farklı tuz gölü ve tuzlalardan izole edilen 120 adet halofilik mikroorganizmanın hidrokarbonları (fenol, piren, benzopiren, naftalen ve fenantren) degrade edebilme yeteneklerinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Hidrokarbonları degrade edebilen 28 izolat seçilmiş olup 16S rRNA dizi analizleri yapılarak identifikasyonları gerçekleştirilmiştir. Dizi analizi sonucunda 28 izolatın Bacteria domaininde bulunan Chromohalobacter, Idiomarina, Marinobacter, Aquisalimonas, Halomonas, Virgibacillus ve Halovibrio, cinslerine ait üyeler olduğu belirlenmiştir. 28 izolattan 3 temsilci seçilerek yapılan gaz kromotografisi-kütle spektroskopisi analizleri sonucunda bir karışım halinde bulunan hidrokarbonları degrade edebilme yetenekleri doğrulanmıştır. Chromohalobacter salexigens, Marinococcus halophilus ve Halomonas sp.'nin çalışmada kullanılan tüm hidrokarbonları tek karbon kaynağı olarak kullanabildiği saptanmıştır. Sonuç olarak; identifikasyonu gerçekleştirilen halofilik mikroorganizmaların yüksek tuz konsantrasyonlarına sahip ortamlarda hidrokarbonların biyoremediasyonları için potansiyel olarak kullanılabileceklerini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Halofilik mikroorganizma, Hidrokarbon, Degradasyon, 16S dizi analizi
Kurşun maruziyetinin erkek üreme sistemi üzerindeki etkilerinin düzenlenmesinde protokateşik asitin rolü
Bu tez çalışmasında besinsel, fenolik asit yapılı bir antioksidan olan protokateşik asit (PCA)'nın düzenleyici etkileri Pb toksisitesine maruz bırakılmış olan erkek sıçanların üreme sistemi üzerinde incelenmiştir. Pb maruziyetinin yarattığı oksidatif stresi belirlemek amacıyla ALAD, SOD, CAT, T-GSH, MDA parametreleri biyokimyasal olarak ölçümlenmiştir. Sperm sayımı ve morfoloji analizleri yapılmıştır. Hormonal olarak FSH, LH, Testosteron değerleri ölçümlenmiştir. DNA hasarını ölçümlemek için tek hücre jel elektroforezi (SCGE) uygulanmıştır. Testis dokusunun ışık mikroskobik histolojik incelemesi yapılmıştır. Ayrıca, hücre proliferasyon belirteci olarak çoğalan hücre çekirdek antijeni (PCNA) ve DNA onarım düzeyinin bir belirteci olarak da BRCA1 indirekt immünofloresan yöntemle görüntülenmiştir. Biyokimyasal veriler Pb grubunda azalan endojen antioksidan seviyelerinin Pb+PCA grubunda desteklendiğini ve artış gösterdiğini ortaya koymuştur. Pb grubundaki azalan testosteron ve FSH seviyelerinin de Pb+PCA grubunda düzenlendiği görülmüştür. BRCA1 düzeyinde hem Pb hem de Pb+PCA gruplarında görülen artış, Pb grubunda proteinin apoptotik fonksiyonuyla, Pb+PCA grubunda ise DNA onarım fonksiyonuyla ilişkilendirilmiştir. PCNA'nın ise Pb grubunda yoğun olarak etiketlenmiş olup, Pb+PCA grubunda düşük düzeyde etiketlenmiş olması bu düşünceyi desteklemektedir. Sonuç olarak PCA, erkek üreme sistemi üzerinde Pb maruziyetine bağlı olarak azalan antioksidan kapasiteyi destekleyici ve şelatlayıcı özellikleriyle lipid peroksidasyonunu, DNA hasarını önlemekte, üreme hormonlarının düzeylerini normalize etmekte ve testis dokusunun yapı/fonksiyonunun korunmasında anlamlı ve önemli düzeyde etkilidir.
Ayçiçek ve soya yağlarının kızartma ve kaynatma ürünlerinin Drosophila Melanogaster'de genotoksik etkilerinin araştırılması
Bu çalışmada, Drosophila melanogaster'de somatik mutasyon ve rekombinasyon testi (SMART) ile iki bitkisel yağ olan ayçiçek ve soya yağının kızartma ve kaynatma ürünlerinin genotoksik etkileri araştırılmıştır. SMART yöntemi için, genomlarında çekinik flare (flr3) ve çoklu kanat kılı (mwh) genlerini taşıyan üçüncü evre transheterozigot larvalar söz konusu yağların üç farklı konsantrasyonu (% 6, % 12 ve % 24) ile kronik olarak beslenmiştir. Söz konusu yağların genotoksik etkileri, larvaların kanat imajinal disk hücrelerinde meydana gelen genetik değişimlerin (nokta mutasyon, parça kopması, ayrılmama ve rekombinasyon) sonucunda oluşan mutant trikomlara göre değerlendirildi. Değerlendirme, Graf vd tarafından belirtilen sınıflandırma (küçük tek tip, büyük tek tip, ikiz, toplam mwh ve toplam klonlar) esas alınarak yapıldı. Ayrıca, kızartma ve kaynatma işlemine tabii tutulan yağlarda toplam polar madde (TPM) miktarı ve sıcaklık ölçüldü.Kaynatma ve kızartma işlemine tutulmayan ayçiçek ve soya yağının genotoksik etkisi olduğu saptanmıştır. Üç kez onbeş, otuz ve altmış dakika süresince ayçiçek yağı kaynatılmasında toplam klonlar için güçlü genotoksik etkiler gözlenirken ayçiçek yağı ile patates kızartılmasında ise bazı genotoksik etkiler gözlenmiştir. Öte yandan, üç kez onbeş, otuz ve altmış dakika süresince soya yağı kaynatılmasında özellikle altmış dakikada toplam klonlar için pozitif yanıt elde edilirken soya yağı ile patates kızartılmasında otuz ve altmış dakikada bazı genotoksik aktiviteler elde edilmiştir.Kaynatma ve patates kızartılması işlemine tutulan yağlarda TPM miktarı önemli ölçüde artmıştır. Yağda patates kızartılmasındaki TPM miktarı yağın kaynatılmasına göre daha yüksek bulunmuştur.Sonuç olarak, bu çalışmada kullanılan ayçiçek ve soya yağının kızartma ve kaynatma ürünlerinin D. melanogaster'de genotoksik etkiye neden olduğu saptanmıştır. Bu etkinin, kızartma ve kaynatmanın sayısı, kızartma sıcaklığı ve zamanı, kızartma yağının çeşidi ve TPM miktarından ileri geldiği sonucuna varılmıştır.
Rüzgâr enerjisi santrallerinin (res) faaliyet gösterdiği bölgedeki (Kocaeli-Kandıra) ornitofauna üzerine etkileri
Türkiye, Palearktik Biyocoğrafya Bölgesindeki başta gelen göç yolu üzerindedir. Ülkenin kuzeybatı, kuzeydoğu ve güneyinde darboğaz bölgeler ve göç koridorları bulunmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye RES'ler için rüzgâr potansiyeli bakımından ayrıcalıklı ve önemli bir konumdadır. Bu nedenle kurulacak RES'lerin Türkiye ve kurulduğu alanın ornitofaunasına etkileri konusundaki bilimsel çalışmalara önemli ihtiyaç duyulmaktadır. Bu çalışmanın amacı, RES'lerin bulundukları bölgelerdeki ornitofauna üzerine etkilerini araştırmaktır. Çalışma alanı Kocaeli İli Kandıra İlçesi'nde bulunan, 6 türbin ve bir işletme şantiyesinin bulunduğu Gökdağ RES alanıdır. Alan tamamen orman arazisi üzerinde kalmaktadır. Türbinler için açılmış platform alanları, yeraltı kabloları, yollar ve işletme binası ile birlikte 113.000 metrekarelik bir alanı kaplamaktadır. Dört farklı mevsimde (özellikle ilkbahar ve sonbahar göç dönemlerinde) Şubat 2019 - Kasım 2019 tarihleri arasında arazi çalışmaları yapılarak RES'lerin alana, ornitofaunaya ve türe özgü etkileri (popülasyon büyüklüğü, alanda yayılış şekilleri, üreme potansiyeli, beslenme, göç özellikleri) ortaya çıkarılmaya çalışılmıştır. Türlerin belirlenmesinde ve sayımında hat boyu ve nokta sayım yöntemleri kullanılmıştır. Sonuç olarak; Çalışma alanında 7 takımdan 18 familyaya ait toplam 43 kuş türü tespit edilmiştir. Bu türlerden 29'u yerli, 8'i yaz göçmeni, 4'ü kış göçmeni ve 2'si transit göçerdir. Tespit edilen türlerden Aquila heliaca (Şah kartalı) Kocaeli ili için yeni kayıttır. Çalışma alanında belirli bir habitat kaybı yaşanmıştır. Fakat oluşan habitat kaybı, türbin sayısının az olması ve tesisin küçük olması sebebiyle önemli bir kayıp değildir. Ses şiddeti ve RES'lere olan mesafenin kuşların davranışları üzerine etkilerine bakıldığında ise, RES'lerin bazı kuş türleri üzerinde etkisi olduğu gözlemlenmiştir. Fakat birçok kuş türünde etki oluşturmaması nedeniyle, Gökdağ RES alanının genel avifauna üzerinde fazla etkisi olmadığı sonucuna varılabilir. Ayrıca türbinlere çarpma kaynaklı ölü kuş türü kaydedilmemiştir.
Listeria monocytogenes'in elektrokimyasal sensör sistemleri ile belirlenmesi
Listeria monocytogenes, gram pozitif, kısa basil şeklinde, fakültatif anaerob, hücre içi bir gıda patojenidir. İlk kez 1926 yılında tanımlanmıştır. 1980 yıllarında meydana gelen bir dizi salgından beri, aşırı derecede önemli, yayılımcı ve insan hayatını tehdit eden gıda kaynaklı hastalıklara yol açtığı bilinmektedir. Nadiren salgın hastalığa yol açmaktadır, ancak listeriosis olarak adlandırılan hastalık diğer gıda kökenli mikrobiyal patojenler ile kıyaslandığında ölüm oranı yüksektir (%20-30). L. monocytogenes tayini için kullanılan klasik kültür yöntemleri, temel olarak zaman alan zenginleştirme basamağını takiben biyokimyasal identifikasyona dayanmaktadır ve bir haftanın üzerinde zaman gerektirmektedir. Bu nedenle immüno analiz ya da moleküler tekniklere dayalı hızlı test teknikleri geliştirilmiştir. Geçtiğimiz son 20 yıl boyunca, mikroorganizmaların hızlı ve gerçek zamanlı belirlenmesi için biyolojik sensör geliştirme çalışmaları büyük ilgi görmüştür. Bu çalışmada L. monocytogenes tayini için elektrokimyasal biyosensör geliştirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla, immüno analiz tabanlı ve DNA tabanlı elektrokimyasal biyosensör sistemleri geliştirilmiştir. Yapılan çalışmalar sonucunda, DNA tabanlı sensör sistemi immüno analiz tabanlı sensör sisteminden daha başarılı bulunmuştur.Anahtar Kelimeler: Listeria monocytogenes, Listeriosis, Elektrokimyasal Biyosensörler, DNA Sensörleri, Hızlı Tayin Metotları
Sıçanlarda egzersiz ve beslenmenin iskemi ve reperfüzyon aritmileri üzerine etkisi
The risk of coronary artery disease(CAD) increases with aging and death occurs due to the arrhythmias following coronary artery occlusion. In recent years, researchers have focused on the effects of physical exercise and diet for decreasing of these deaths. However, the effect of nutrition together with physical exercise and food restriction (FR) on the arrhythmias induced by ischemia and reperfusion was not studied more in experimentally produced myocardial infarction. That is why in this research the effect of exercise, different nutrition and food restriction alone and together on ischemia reperfusion (I/R) induced arrhythmia in male and female was aimed to be studied. 148 Male and 142 female Sprague-Dawley rats were used in this study. Exercise was made by swimming in 45min/ day, food restriction by decreasing food in %50 during six weeks. Animals were fed by two different food; standard food and protein rich food. Ischemia was produced by the ligation of left coronary artery in 6 minutes and reperfusion by releasing of this artery in 15 minutes. The score of arrhythmia, ventricular premature contraction and the duration of total arrhythmia decreased during ischemia in male having exercise and also in exercised combined with food restriction in rats fed with standard diet (P <0.05). However in females, this effect was only seen in combination group (P<0.05). The amount of superoxide dismutase (SOD) increased in male groups that applied exercise and combination (P<0.05). Otherwise, there was no difference in ATP dependent potassium (KATP) channel protein in exercise and exercise with food restriction male group in respect to control male,but in females it was increased in both condition. No changes in arrhythmia during reperfusion period were observed in male and female in exercise or exercise and food restriction groups in respect to their control. Different effect of protein rich diet on the ischemia-induced arrhythmia was observed. Protein rich diet was not effective on the ischemia-induced arrhythmia in male but it increased the arrhythmia in female following exercise combined with food restriction group. Otherwise, in reperfusion period, protein rich diet increased the arrhythmia in male having exercise, but no change in arrhythmia was observed in female in this period. The amount of SOD was not significantly increased either in male and female having exercise alone or together with the food restriction in protein rich diet. But KATP channel protein increased in exercised alone and with food restriction applied groups only in male. Increasing in the amount of SOD was effective alone in reducing the arrhythmias during ischemia without increasing KATP channels in males. This result supports the previous studies. In female, the increase of SOD was not effective on arrhythmias alone but this time the increasing number of KATP channel was effective in reducing the arrhythmias occurred during ischemia. The protein-rich feeding eliminates the protectiveeffect against arrhythmia in male and female having long-term exercise firstly, was found in this study. KEYWORDS:Ischemia, Reperfusion, Arrhythmia, Diet, Food restriction, Exercise.
Ağız mikroflorasındaki laktik asit bakterilerinin probiyotik özelliğinin araştırılması
ÖZET Diş çürümeleri ve diş eti hastalıkları tüm dünyada insanlarda en sık rastlanan ağız sağlığı hastalıklarıdır. Laktobasillerin ağız mikroflorasındaki patojen bakterilerle tutunma yüzeyi için rekabete girmeleri ve ürettikleri maddelerle onları inhibe etmeleri dolayısıyla ağız probiyotiği olarak kullanılabilme olasılıkları, ağız ve diş sağlığı açısından umut verici bir alternatif oluşturmaktadır. Ağız ve diş sağlığı üzerindeki olumlu etkileri nedeniyle bu çalışmada tükürükten elde edilen laktobasillerin probiyotik özelliği değerlendirilmiş ve ağız ve diş sağlığının korunmasına katkı sağlayacak probiyotik laktobasillerin seçimi hedeflenmiştir. Bu amaçla 15-18 yaş arası bireylerden alınan tükürük örneklerinden izole edilen laktik asit bakterilerinin ağız probiyotiği olarak kullanılabilirliği incelenmiştir. Probiyotik özellikleri belirlemek için yapılan testler sonucu seçilen izolatların, gerçek diş yüzeyinde mutants stretokoklara karşı rekabeti incelenmiştir. İzolatların tamamı Streptococcus mutans'a karşı inhibisyon göstermiştir. Ayrıca 13L1B, 14L1, 14L1B, 28LBX izolatlarının varlığı diş yüzeyine S. mutans'ın tutunma miktarını azaltmıştır. Bu izolatların S. mutans kaynaklı hastalıkları önlemede ağız probiyotiği olarak kullanılabilmeleri açısından sonuçlar umut vericidir. Konuyla ilgili detaylı çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Sözcükler: Probiyotik, diş çürüğü, Lactobacillus, Streptococcus mutans