Anabilim Dalı

Plastik Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı

Fırat University

118

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İskelet kası kesisi onarımında dikiş materyallerinin ve dikiş tekniklerinin iyileşme üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Kas yaralanmalarında iyileşme, yavaş ve düzenli olmayan kas rejenerasyonu yoluyla meydana gelir. Kesilmiş bir kasın dikişle onarımı kas iyileşmesini arttırabilmekte ancak yoğun skar dokusunun oluşumunu önleyememektedir. Kas onarımda kullanılan çok sayıda emilebilir dikiş materyali bulunmaktadır.Multifilaman dikişlerin monofilaman dikişlere göre dokuda daha fazla enflamasyona yol açtıkları bilinmektedir. Lifli yapısından dolayı doku içerisinde yırtık ve ayrılmalara yol açması kas kesisi onarımlarını güçleştirmektedir.Biz çalışmamızda literatürde en yüksek maksimum yüklere sahip olduğu belirtilen modifiye Kessler dikiş tekniği ve epimisyal dikişle birleştirilmiş modifiye Mason-Allen dikiş tekniğini, monofilaman ve multifilaman dikiş materyalleri kullanarak kas iyileşmesinin özellikle fibrozis aşaması üzerindeki etkileriniaraştırmayı amaçladık.Çalışmada her birinde 6 adet Sprague-Dawley soyu dişi sıçan olmak üzere 8 grupta toplam 48 denek kullanıldı. Sağ arka bacakta gastroknemius kasında oluşturulan enine tam kat kesi Grup I ve II'de modifiye Mason Allen tekniği ve epimisyal dikiş bileşimi ve Vicryl, Grup III ve IV'te modifiye Kessler tekniği ve Vicryl, Grup V ve VI'da modifiye Mason Allen tekniği ve epimisyal dikiş bileşimi ve PDS II, Grup VII ve VIII'de modifiye Kessler tekniği ve PDS II kullanılarak onarıldı. Grup I, III, V ve VII'deki denekler cerrahiden sonra 6. haftada, diğer denekler ise 8. haftada feda edildi. Histolojik incelemeler Hematoksilen-eozin, Masson trikrom boyaları ve Pax3, Pax7 ve MyoD antikorları kullanılarak yapıldı.Sonuç olarak 8. haftada feda edilen tüm gruplara ait örneklerde doku genelinde 6 haftalık örneklere göre doku bütünlüğünün sağlandığı, kas liflerinin daha düzenli görünüme kavuştuğu görüldü. PDS II kullanılan gruplarda bağ doku artışı veenflamasyonun Vicryl kullanılan gruplara kıyasla daha az olduğu saptandı. Satellit hücre aktivasyonu değerlendirmek için yapılan Pax3, Pax7 ve Myo-D immün boyamalarında 6 haftalık gruplarda tutulumun arttığı, 8 haftalık gruplarda iseimmünreaktivitenin azaldığı izlenmekle birlikte özellikle modifiye Kessler dikiş yöntemi ve PDS II'nin kullanıldığı gruplarda rejenerasyon sürecinin daha sağlıklı işlediği kanısına varıldı.

Kas-iskelet fizyolojik fenomenleriSütür teknikleriYara iyileşmesi+2
Ayşe Şencan
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tendon kökenli kök hücre ile yağ doku kökenli kök hücrenin, hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran ile kullanılmasının tendon iyileşmesi ve peritendinöz adezyona etkisinin araştırılması

Günümüzde tendon yaralanmaları ile oldukça sık karşılaşılmaktadır. Yaralanan tendon onarımı doğru şekilde yapılsa dahi karşılaşılan önemli problemler peritendinöz yapışıklık (tendon etrafında yapışıklık) gelişmesi ve tendon iyileşmesindeki gecikmedir. Bu sorunlar çoğu zaman hayat kalitesini etkileyebilecek düzeyde sakatlıklar oluşturabilmektedirler. Son zamanlarda kök hücre tedavisindeki gelişmeler tendon yapışıklıklarını önleyici ve/veya iyileşmesini hızlandırılabileceğini düşündürmüştür. Bu nedenle tendon kökenli mezenkimal kök hücre ile yağ doku kökenli mezenkimal kök hücrenin, hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran ile beraber kullanılmasının tendon iyileşmesine ve peritendinöz adezyona etkilerinin araştırılması amaçlandı. Her grupta 14 denek olacak şekilde toplam 5 grupta 70 adet dişi Wistar-Albino sıçan kullanıldı. Sıçanların sağ bacaklarındaki aşil tendonu kesilip onarıldıktan sonra 1. grupta tendon onarımı sonrası ek hiçbir işlem uygulanmadı. 2. grupta tendon onarım sahası hücrelerinden arındırılmış amniyotik membran (HAAM) ile sarıldı. 3. grupta tendon onarım sahası yağ doku kaynaklı mezenkimal kök hücre (YKMKH) ekilmiş HAAM ile sarıldı. 4. grupta tendon onarım sahası tendonkökenli kök hücre (TKKH) ekilmiş HAAM ile sarıldı. 5. grupta tendononarım sahası YKMKH ve TKKH ekilmiş HAAM ile sarılarak bütün sıçanlarda cilt primer onarıldı. 1. ayda sıçanlar sakrifiye edilip aşil tendonunun onarım yapılan kısmı biyomekanik ve histolopatolojik inceleme için eksize edildi. Çalışma sonucunda ortaya çıkan biyomekanik ve histolojik veriler birbirleri ile paralellik göstererek en iyi sonuçların tendon kaynaklı kök hücrelerin kullanıldığı grupta olduğunu, bunu sırası ile hibrit kök hücrelerin kullanıldığı grubun ve yağ kökenli mezenkimal kök hücrelerin kullanıldığı grubun takip ettiği gösterildi. Bu bulgular kök hücrelerin uygulanacakları dokudan elde edilmesinin daha yararlı olacağı tezini desteklemektedir. Hibrit kullanılan grubun sonuçlarının farklı kaynaklardan gelen kök hücrelerin sonuçlarının arasında bir değer vermesi azalan tendon kaynaklı kök hücrelerin sayısı ile açıklanabilmektedir. Hibrit kullanımının etkisinin daha net aydınlatılabilmesi için tendon kaynaklı kök hücre sayısı azaltılmadan konulacak yağ kaynaklı kök hücrelerin oluşturduğu bir çalışmanın daha yapılması gerektiği sonucuna varılmıştır.

Hacı Ömer Sağır
Acıbadem University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trombositten zengin plazma mezoterapisinin botulinum toksin tip-A ile oluşturulan çizgili kas paralizisine inhibitör etkisi

Trombositten Zengin Plazma (TZP) otolog kanın santrifüj edilmesiyle oluşturulan trombosit konsantresidir. Günümüzde yara iyileşmesine üzerine olumlu etkileri ve hücre proliferasyonuna neden olması nedeniyle bir çok alanda kullanılmaktadır. Bu etkilerini ?-granülleri içindeki büyüme faktörleri ile sağlamaktadır. Bu granüller aynı zamanda pıhtılaşma faktörleri, proteinler ve bazı enzimler içemektedir. Botulinum toksin tip-A (BTxA) metalloproteinaz aktivitesi olan bir nörotoksindir. Kas-sinir terminalinde SNAP-25 proteinini kırarak asetil kolin salınımını önler ve kas paralizisi oluşturur. Bu çalışmanın amacı TZP'nin BTxA ile oluşan çizgili kas paralizisine etkisini araştırmaktır.u çalışmada 24 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tavşan Anterior Auricular kas (AAK) modelinde çalışıldı. Denekler 4 gruba ayrıldı ve sağ ve sol kulak AAK ve kas üzerindeki deriye enjeksiyonlar yapıldı. ACR Regenkit® kullanılarak her denekten otolog TZP hazırlandı. BTxA için Botox® kullanıldı. Grup I'de (n=6) deneklerin sağ ve sol kulak AAK'larına 2,5 U BTxA ve sağ kulak AAK üzerindeki deriye TZP mezoterapi yoluyla (intradermal) uygulandı. Grup II (n=6) bu grubun kontrolü grubu olarak tasarlandı ve deneklerin sağ ve sol kulak AAK'larına 2,5 U BTxA ve sağ kulak AAK üzerindeki deriye TZP yerine serum fizyolojik ile santrifüj edilmiş ACR Regenkit AAK üzerindeki deriye mezoterapi yoluyla uygulandı. Grup III (n=6) in-vitro karşılaşma grubu olarak tasarlandı. Grup III sağ kulak AAK'ya TZP ile birebir karıştırılmış 2,5 U (0,05cc) BTxA, sol kulak AAK'ya serum fizyolojik ile bir daha bire bir dilue edilmiş BTxA uygulandı. Grup IV (n=6) bu grubun kontrol grubu olarak tasarlandı ve sağ AAK'ya serum fizyolojik ile santrifüj edilmiş ACR Regenkit sıvısı ile BTxA karıştırılıp yapıldı. Sol kulak AAK'ya Serum fizyolojik ile bir daha bire bir dilue edilmiş BTxA uygulandı Uygulamalar öncesinde tüm deneklerin bilateral AAK Aksiyon potansiyeli ölçümleri için elektronöromyografi yapıldı. Uygulamalar sonrası 14. günde deneklerin kulak pozisyonlarındeki değişim fotoğrafik olarak kaydedildi ve derecelendirildi. Kas aksiyon potansiyeli ölçümleri 14. günde tekrarlandı. Daha sonra AAK biyopsileri alındı ve SNAP-25 m-RNA kantitatif PCR yöntemi ile belirlendi. Görsel ve elektronöromyografik bulgular incelendiğinde TZP mezoterapisi uygulanan grupta (Grup I) sağ taraftaki kulağın (TZP mezoterapisi uygulanan taraf) pozisyonu daha dik ve kas aksiyon potansiyeli amplitüdü daha yüksek olduğu saptandı. Bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi. Grup II'de sağ ve sol kulakların değerlendirme yöntemleri bulguları açısında anlamlı fark bulunamadı. Grup III'te (TZP ve BTxA'nın in vitro karıştırıldığı grup) görsel bulgularda fark saptanmadı ancak sağ taraftaki kulağın (TZP ve BTxA'nın in vitro karıştırıldığı taraf) kas aksiyon potansiyeli amplitüdünün daha yüksek olduğu saptandı. Bu farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu tespit edildi. Grup IV'te sağ ve sol kulakların değerlendirme yöntemleri bulguları açısında anlamlı fark bulunamadı. SNAP-25 proteinin m-RNA kantitatif PCR ile değerlendirlmesi sonucunda SNAP-25 proteinine ait genlerin m-RNA düzeyinde tüm kas biyopsilerinde ifade edildiği görüldü. Sağ ve sol kulak anterior auricular kaslarından alınan biyopsilerde SNAP-25 proteini m-RNA ekspresyonu açısından fark bulunmadı. Ancak posttransyasyonel modifikasyonlar seviyesinde fark bulunabileceği düşünüldü. Botulinum toksinin metalloproteaz aktivitesindeki azalmayı belirleyebilecek olan kırılmamış SNAP-25 proteini miktarının gösterilmesi gerektiği düşünüldü. Elde edilen veriler ile TZP'nin BTxA'nın kas paralize edici etkisini azalttığı saptandı. Bu etkileşimi hem kas üzerinde mezoterapi yoluyla uyguladığımızda hem de tüp içinde karıştırıldığında yarattığı tespit edildi. TZP'nin bu etkisinin hem trombosit ?-granülü içinde hem de serumda bulunan bir genel proteaz inhibitörü olan ?-2 makroglobulinden kaynaklanabileceği tartışıldı ve moleküler düzeyde bu etkileşimi kanıtlayabilecek başka çalışmaların önü açıldı ve planlandı.

Botulinum toksinleriKan trombositleriKaslar+6
Mehmet Hakan Bulam
Gazi University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Botulinum Toksin Tip A' nın damar çevresine ve deri altına uygulanmasının flep yaşayabilirliği üzerine olan etkilerinin karşılaştırılması

Geciktirme etkisini farmakolojik olarak sağlayabilecek bir madde arayışı sürmektedir. Literatürde gelişigüzel kanlanan ve pediküllü fleplerde BTx-A ile flep yaşayabilirliğinin arttırıldığına dair çalışmalar bulunmaktadır. Bu çalışmada, pediküllü bir flepte BTx-A'nın, pedikül çevresine, flep içine ve hem pedikül çevresine hem de flep içine uygulandı. BTx-A'nın flep yaşayabilirliğine etkisi, uygulama alanları arasındaki farkların varlığı kontrol grupları ile karşılaştırılarak değerlendirildi. BTx-A'nın flep yaşayabilirliğine etkisi ve etkinin mekanizmaları üzerinde duruldu, farmakolojik olarak geciktirme işlemi sağlama olasılığı araştırıldı.Epigastrik flep modeli oluşturulan 42 adet sıçan 7 gruba ayrıldı. Grup 1'de (n=6) çalışmanın 3. gününde flep tek pedikül üzerinde kaldırıldı ve yerine iade edildi. Grup 2'de (n=6) grup 1'e uygulanan işleme ek olarak 0. günde perivasküler serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 3'de (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde perivasküler BTx-A uygulandı. Grup 4'te (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde flep içine serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 5'te (n=6) grup 1'e olarak 0. günde flep içine BTx-A enjeksiyonu yapıldı. Grup 6'da (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde hem perivasküler hem de flep içine serum fizyolojik enjeksiyonu yapıldı. Grup 7'de (n=6) grup 1'e ek olarak 0. günde hem perivasküler hem de flep içine BTx-A enjeksiyonu yapıldı.Çalışmanın 0. gününde yapılan enjeksiyonları takiben 3. günde cerrahi işlem uygulandı. Cerrahi sırasında epigastrik damar, flep proksimali ve distalinden lazer dopler flowmetre ile kan akım hızları ölçüldü. Flep proksimal ve distalinden histolojik ve biyokimyasal inceleme için örnekler alındı. Çalışmanın başlangıcından 10 gün sonra flep nekroz alanları fotoğrafik teknikle ölçüldü, flep proksimal ve distalinden histolojik ve biyokimyasal inceleme için örnekler alındı, yine aynı gün genetik değerlendirme için örnek alındı.Bulgular incelendiğinde BTx-A uygulanan gruplarda flep nekroz alanlarının kontrol gruplarına oranla daha az olduğu tespit edildi. BTx-A uygulanan gruplarda yapılan genetik incelemede i-NOS ve VEGF gen ekspresyonlarının, histolojik incelemede damar sayısı, PECAM ve e-NOS boyama oranlarının, biyokimyasal incelemede nitrit-nitrat miktarlarının, lazer dopler flowmetri ölçümlerinde kan akım hızının diğer gruplara oranla istatistiksel olarak anlamlı seviyede yüksek olduğu tespit edildi.BTx-A uygulanan gruplar kendi arasında karşılaştırıldığında grup 3 ve 7'nin, grup 5'göre flep nekroz alanlarının daha az, i-NOS ve VEGF gen ekspresyonlarının, damar sayısının, kan akım hızının daha yüksek olduğu tespit edildi.Elde edilen veriler ışığında BTx-A'nın pediküllü bir flepte uygulama yerinden bağımsız olarak yaşayabilirliği arttırdığı tespit edildi. Ancak perivasküler uygulamanın, flep içine uygulamaya göre, flep yaşayabilirliğine katkısının daha fazla olduğu söylenebilir. Grup 7'de olduğu gibi kombine(perivasküler+flep) uygulamalarda ise flep yaşayabilirliğini arttırıcı etkinin en yüksek oldu tespit edildi.BTx-A'nın sağladığı sempatektomi ile yarattığı vazodilatasyon ve anjiogenezi uyarıcı etkisi ile farmakolojik olarak geciktirme etkisi sağlayabileceği gösterilmiştir.

Botulinum toksinleriCerrahi fleplerCerrahi-plastik+1
Başar Kaya
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda subkutan pediküllü rhomboid flep ve z-plasti tekniği ile elde edilen uzama oranlarının karşılaştırılması

Kontraktür eklem mobilitesi ve fonksiyonunun azalmasına neden olan doku kısalması veya distorsiyonu olarak tanımlanır. Vücudun çeşitli bölgelerinde, derin yanık sonrasında hareket kısıtlılığı yaratabilecek ciddi kontraktürler gelişebilmektedir. Özellikle de eklem bölgelerinde gelişen bu kontraktürlerin tedavi seçenekleri arasında cerrahi yöntemler önemli bir yer almaktadır. Bu alanda tariflenmiş çok sayıda cerrahi teknik mevcuttur. Bu çalışmamızda özellikle yanıklardan sonra gelişen kontraktürlerin tedavisinde kullanılan rhomboid flep ve Z-plasti tekniği ile elde edilecek uzama oranları arasındaki farkı gözlemlemeyi amaçladık. Çalışmada 250-300 gr ağırlığında, Wistar albino cinsi, 12-14 haftalık 8 adet rat kullanıldı. Ratların inguinal derilerini germek için alt ekstremitelerine 400 gr ağırlık gazlı bezle asıldı. Ratların sağ kasık bölgesindeki gergin hat üzerinden uzun aksı 2 cm olacak şekilde rhomboid flep, sol kasık bölgesinde gövdesi gergin hat üzerine gelecek şekilde ve 2 cm uzunluğunda olan Z-plasti tekniği ile kontraktür açıldı. Her iki yöntemle maksimum uzama elde edilecek şekilde flepler sütüre edildi. Operasyon sonrası ölçümler yapıldı ve istatiksel olarak değerlendirildi. Her iki grupta elde edilen uzamaların başlangıç değeri ile farkın yüzde oranları arasında yapılan karşılaştırmada istatistiksel olarak Z-plasti lehine anlamlı bir fark (p<0,00) bulundu. Sonuç olarak Z-plasti tekniği ile elde edilen uzama oranının subkutan pediküllü rhomboid flep ile elde edilen uzama oranından fazla olduğu tespit edildi. Anahtar Sözcükler: Kontraktür, Z-plasti, rhomboid flep.

Cerrahi fleplerCerrahi tedaviCerrahi-plastik+2
Fatih Çakır
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gelişigüzel kanlanan deri flebinin sağkalımına deri altı trombolitik, antikoagülan ve vazodilatatör ilaç uygulamasının etkisi

Rekonstrüktif cerrahide deri flebi uygulamaları halen en sık uygulanancerrahi girisimlerdir. Flepteki nekrozun önlenmesinde çesitli medikal ajanlarkullanılmıstır.Kaudal bazlı sıçan sırt flebi modeli olusturulan 24 adet sıçan 4 grubaayrıldı. Grup 1'de (n=6) flep kaldırıldı ve yerine iade edildi. Grup 2'de (n=6)cerrahiden hemen sonra, 1. ve 2. günde Clexane enjeksiyonu yapıldı. Grup 3'de(n=6) cerrahiden hemen sonra, 1. ve 2. günde Nitroderm yama yapıstırıldı. Grup4'te (n=6) cerrahiden hemen sonra, 1. ve 2. günde Actilyse enjeksiyonu yapıldı.Cerrahi öncesinde, flep kaldırıldıktan hemen sonra, 3. ve 7. günde lazerdoppler akımölçer ile flebin proksimal ve distal yarısında kan akım hızlarıölçüldü. Cerrahi sonrası 3. günde ve 7. günde histolojik degerlendirme içinproksimal ve distal kısımlardan biyopsi alındı. Postoperatif 7. günde flep nekrozalanları belirlenmek üzere fotograflandı.Tüm bu bulgular incelendiginde nekroz oranları kontrol grubuna kıyasladiger gruplarda belirgin azalmıstı. Ancak bu azalma sadece Clexane grubundaistatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Lazer doppler akımölçer ileincelendiginde kan akımının tüm gruplarda cerrahi sonrasında giderek azaldıgıgörüldü. Histolojik degerlendirme sonrası özellikle Nitroderm grubunda belirginolmak üzere PECAM boyaması ile anjiyogenezin indüklendigi görüldü. Sonuçolarak sistemik kullanımı olan bu ilaçların deri altı uygulamalarının flepsagkalımını arttırdıgı düsünüldü.

AntikoagülanlarCerrahi fleplerDeri+5
Ali Mübin Aral
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat yanık yarasında bir hemostatik ajan olan ankaferd ve %0,9'luk sodyum klorür etkisinin karşılaştırılması ve araştırılması

Deri, en geniş organımız olarak vücudu koruyucu bir bariyerdir. Deri bütünlüğünün bozulmasına neden olan en sık nedenlerden birisi yanıkdır. Yanık tedavisi için birçok araştırma devam etmektedir. Tedavi için kullanılan ajanlardan bitkisel özlü olanlar dikkati çekmektedir. Ankaferd daha çok kanama kontrolü için kullanılır, ancak bitkisel özlü bir ajan olarak, antimikrobiyal etkileri de vardır. Buradan hareketle, ankaferdin yanık yaraları üzerindeki etkilerini, plasebo olarak kullanılan %0.9'luk NaCl ile karşılaştırmayı planladık. Deneysel çalışma toplam 24 adet sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Tüm sıçanlar Kontrol, Yanık Kontrol, Ankaferd ve Serum Fizyolojik olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deneklerin vücut yüzeylerinde 2x1 cm'lik 4 adet metal plakla 2. derece yanık oluşturuldu. Sıçanların yanık yara yerlerinden, 0., 7., 14., 21. gün biyopsiler alındı. Deney sonrası bulgular makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Fibroblast artışı değerlendirmesinde ankaferd grubu ile yanık kontrol ve serum fizyolojik grupları arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Konjesyon değerlendirilmesinde; 0.-7. Günlerdeki histopatolojik veriler arasındaki değişim miktarlarına bakıldığında ankaferd ile yanık kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptandı.7. günde ankaferd grubunda konjesyonda az artış görülürken, yanık kontrol grubunda konjesyonda şiddetli derecede artış görüldü. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. İnflamatuar hücre artışı değerlendirilmesinde ; 0.-7. gün ve 0.-21. günlerdeki histopatolojik veriler arasındaki değişim miktarlarına bakıldığında ankaferd ile yanık kontrol grubu arasında anlamlı bir fark saptandı. 7. günde ankaferd grubunda İnflamatuar hücrelerde az artış görülürken, yanık kontrol grubunda İnflamatuar hücrelerde şiddetli derecede artış, görüldü. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Epitelizasyon değerlendirmesinde ; 0.-7. gün ve 0.-21. günlerdeki histopatolojik veriler arasındaki değişim miktarlarına baktığımızda da yanık kontrol grubu ile izotonik ve ankaferd grupları arasında anlamlı bir fark saptandı.7. günde ankaferd grubunda epitelizasyonda çok artış görülürken, izotonik grubunda epitelizasyonda orta derecede artış görüldü. Oysa 7. günde yanık kontrol grubunda epitelizasyonda artış yoktu. Aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı. Ankaferdin, yanık kontrol grubuna kıyasla, konjesyon ve inflamatuar hücre artışını minimalize edip, epitelizasyonu artırdığı bu sayede, yara iyileşme sürecini hızlandırdığı fakat serum fizyolojik grubuna göre yara iyileşmesinde belirgin bir üstünlüğü olmadığı görüldü. Ankaferdin, epitelizasyon değerlendirilmesinde; yanık kontrol ve serum fizyolojik gruplarına göre daha üstün olduğu tespit edildi. Anahtar Kelimeler: Yanık, Yara İyileşmesi, Epitelizasyon, Ankaferd

Ankaferd kanama durdurucuEpitelSodyum klorid+3
Erhan Cahit Özcan
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ticagrelor'un rat femoral arterinde katlama yöntemi ile oluşturulan tromboz modeli üzerine etkileri

ÖZET Mikroskopların ve dikiş teknolojisinin gelişmesiyle mikrocerrahi konusunda günümüzde çok hızlı bir ilerleme olmuştur. Ancak mikrocerrahi sırasında gerek anastomoz sırasında atılan dikişler gerekse damara uygulanan künt travmalar sonucu trombüs oluşumu en sık gözlenen komplikasyondur. Oluşan bu trombüsler anastomoz hattının distaline kan akımının geçişini engellemekte ve operasyonu başarısızlıkla sonuçlandırmaktadır. Heparinin keşfiyle birlikte mikrocerrahi yapılan hastalara antikoagulan tedavi uygulanmaya başlanmıştır. Bir antitrombosit ajan olan ticagrelor, adenozin difosfat (ADP) bağımlı trombosit aktivasyonu ve agregasyonunu önleyebilen ADP reseptör antagonisti olarak etki eder. Ticagrelorun damar mikrocerrahisinde trombüs olasılığını azaltabileceği düşünüldü ve bunu göstermek için bir çalışma planlandı. Çalışma için sıçanların femoral arterine tromboz oluşturma amacıyla arteriyel katlama (tuck) prosedürü uygulandı. Çalışmada 20 adet kontrol ve 20 adet deney grubu olmak üzere toplam 40 adet Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Deneklerin her iki femoral arteri üzerinde çalışma yapıldı. Damar hasarı veya ratların ölmesi nedeniyle deney ve kontrol gruplarından beşer rat çalışmadan çıkarıldı. Her iki gruptan 30 adet, toplamda 60 adet femoral arter incelendi. Operasyonda femoral arter açığa çıkarıldıktan sonra arterin proksimal ve distal uçlarına bulldog klempler konuldu. Femoral artere, horizontal şekilde, lümeninin % 50 sini içeren "180 derecelik" bir arteriyotomi yapıldı. Femoral arterin distal segmentini arterin içine katlayacak şekilde 2-3 adet dikiş atıldı. Bu dikişlerle femoral arterin distal duvarı damar lümenine inverte edilerek damar kendi içine katlandı. Böylece arter içinde kan akımına ters yönde bir kapakçık oluşturuldu ve bu bölgede trombüs oluşumu kolaylaştı. Deney grubundaki ratlara preoperatif 24 saat önce başlanmak üzere postoperatif 14 gün boyunca 2x10 mg/kg dozda oral ticagrelor verildi. Çalışma sonunda yapılan sağma testi sonucunda ticagrelor grubunun 20'sinde (%66.7), kontrol grubunun ise 8'inde (% 26.7) akım varlığı gözlendi. Histopatolojik incelemelerde kontrol grubunun 20'sinde (%66.7), deney grubunun 8'sinde (%26,7) tromboz görüldü. Ticagrelor grubunun 6'sında (% 20) kontrol grubunun ise 19'unda (%63.3) damar duvarında ödem mevcuttu. Enflamasyon ticagrelor grubunun 5'inde (%16,7), kontrol grubunun 17'sinde (% 56,7) bulundu. Endotelizasyonun ticagrelor grubunun 18'inde (%60) olup kontrol grubunda ise 13'ünde (%43,3) bulundu. Endotelizasyon oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark yoktu. Sağma testi, tromboz oluşumu, ödem ve enflamasyonda ticagrelor lehine istatistiksel olarak anlamlı farklar bulundu. Elde edilen sonuçlardan ticagrelorun microcerrahi operasyonlarında trombüs oluşumunu engelleyebileceği, trombüs oluşumununa sebep olacak etkenler varlığında kullanınabileceği kanaatine varıldı. Anahtar Kelimeler: Microcerrahide antikoagulan tedavi, trombüs, ticagrelor, rat damar katlama modeli.

AntikoagülanlarFemoral arterFibrinolitik ajanlar+3
Ahmet Çetinbaş
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Degloving yaralanmalarda ticagrelor ve enoksaparin sodyumun doku sağkalımı üzerine ekilerinin karşılaştırılması ve analizi

ÖZET Deri ve subkutan dokunun tabanda yapışık olduğu derin fasiyadan ayrılmasına degloving (avülsiyon) yaralanması denir. Bu tip yaralanmalarda başlıca problem avulsiye kısmın subkutan vaskuler pleksusunun zedelenmesine bağlı olarak gelişen cilt nekrozudur. Plastik rekonsrüktif ve estetik cerrahi kliniklerinde çok sık rastlanılan degloving yaralanmalarıyla ilgili çalışmalar genelde tedavi ve sonrasını inceleyen klinik çalışmalardır. Deneysel çalışmalar ise sınırlı sayıdadır. Literatürde nekroz miktarını azaltmaya yönelik az sayıda deneysel makale bulunmaktadır. Bu amaçla enoksaparin ve ticagrelorun degloving yaralanmaları üzerine etkilerini ve doku sağkalımı açısından etkinliklerini araştırdık. Çalışmamızda 32 adet wistar albino rat kullandık. ratların kuyruklarında degloving yaralanması oluşturup, avulsiye şekilde 15 dakika bekledikten sonra flepleri takrar esk yerine sütüre ettik. Postoperatif dönemde ratları rastlantısal olarak dört gruba ayırdık. 1.grup ilaç verilmeyen kontrol grubu, 2. grup ticagrelor verdiğimiz grup, 3. grup enoksaparin verilen, 4. grup ise enoksaparin ile ticagrelorun kombine verildiği grup olarak ayrıldı. 14 gün ilaç verildikten sonra 15.gün çalışmamızı sonlandırdık. Ratların kuyruğunda gelişen nekroz oranlarını ve histopatolojik olarak ülser skorları hesaplandı. .klinik olarak kontrol grubuyla ilaç grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu (p<0.05). İlaç grularının kendi aralarındaki incelemede istatistiksel bir fark olmamasına karşın, klinik olarak enoksaparin grubunda nekroz oranı %34.8, ticagrelor grubunda %34.7 ticagrelor+enoksaparin grubunda ise nekroz oranı %24.6 bulundu. buda klinik olarak ticagrelor+enoksaparin grubunun nekroz oranının diğer gruplara göre daha az olduğunu gösterdi. Histopatolojik incelemede kontrol grubuyla ilaç grupları arasında istatistiksel anlamlı bir fark bulduk (p<0.05). Deneysel çalışmamızda ticagrelor ve enoksaparin gerek tek tek gerekse birlikte kullanımının degloving yaralanmalarında doku sağkalımını arttırdığı sonucuna vardık. Klinik olarak iki ilacın birlikte kullanımı; istatistiksel olarak anlamlı olmasa bile nekroz oranlarını daha fazla düşürdüğünü bulduk. Bu yüzden çalışmamızın geniş serilerle yapılacak klinik ve deneysel çalışmalarla desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Degloving yaralanmaları, doku sağkalımı, enoksaparin, ticagrelor.

Cerrahi-plastikDeriDokular+3
Mehmet Ekinci
Fırat University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yanıkta staz zonunun kurtarılmasında plateletten zengin plazma(PRP)nın etkinliği

Yanık; geçmişten bugüne insanlığın en büyük problemlerinden biri olmuştur. Yanık tedavisi zor, yüksek maliyetli ve hastalar için ağrılıdır. Yanık ayrıca kalıcı kötü kozmetik izlere yol açmakta ve ciddi iş gücü kaybına neden olmaktadır. Yanık patofizyolojisindeki gelişmelere bağlı olarak yanık ciltte oluşan yanık zonları tarif edilmiş ve tedaviler buna göre şekillenmeye başlamıştır. Bu zonlar; koagulasyon, staz ve hiperemi zonudur. Hiperemi zonu normalde kendiliğinden iyileşebilen zondur. Koagulasyon zonunun tedavisi debridman ve oluşan defektin deri grefti ile onarımıdır. İlk 24-48 saatte yanık tedavisi iyi yönetilirse staz zonu kurtarılabilir; aksi takdirde nekroze olur. İlerleyen iskemi, inflamasyon ve apoptozisin staz zonunda nekroza yol açtığı iyi bilinmektedir. Büyüme faktörleri ile fibroplazi, epitelizasyon ve neovaskülarizasyonu arttıran; antiinflamatuar özellikler gösteren plateletten zengin plazma (PRP) bu çalışmada kurtarıcı ajan olarak kullanılmıştır. Bu çalışmada; 20 adet Yeni Zelanda türü dişi tavşan kullanıldı. Her bir grupta on tavşan olacak şekilde iki gruba ayrılan tavşanların sağ kulaklarına kaynar suda 15 dk bekletilerek ısıtılmış pirinç plaklar 20 sn süre dokundurularak yanık oluşturuldu. Deney grubundaki tavşanların sağ kulaklarında staz zonlarına tek doz PRP enjekte edilirken; diğer gruptaki tavşanlara aynı miktarda serum fizyolojik enjekte edildi. Yanık sonrası 72.saatte sintigrafik değerlendirmeyi takiben tavşanların sağ kulakları immünohistokimyasal inceleme için eksize edildi. Histopatolojik olarak reepitelizasyon, nötrofil infiltrasyonu, fibroblast proliferasyonu, anjiogenez, makrofaj dansitesi, apoptozis oranlarının ölçümü ve Image J programı ile staz zonu alan ölçümleri yapıldı. Histopatolojik sonuçlar ve fotoanaliz sonuçları Mann Whitney U ve student-T testleri ile değerlendirildi. Deney grubunda staz zonu alan ölçümleri, reepitelizasyon, nötrofil infiltrasyonu, fibroblast proliferasyonu ve apoptozis oranları yönlerinden anlamlı bulundu. Akut yanıkta PRP uygulaması staz zonunda yüksek anti-apoptotik ve anti-inflamatuar etki göstermiştir. Staz zonunun kurtarılmasında PRP epitelyal dokuda ve bağ dokusunda yüksek rejenerasyon sağlamıştır. Sonuç olarak; PRP tedavisinin apoptozisi ve inflamasyonun yıkıcı etkilerini azaltarak staz zonunun kurtarılmasında anlamlı etkinlik göstermiştir. PRP ileri çalışmalarla değerlendirildikten sonra klinik kullanımda yer alacaktır.

Alper Ural
Karadeniz Technical University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Enfekte yara modeli oluşturulmuş ratlarda ankaferd ile amoksisilin klavulanik asidin greft sağ kalımı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Deri vücudumuzun dış yüzeyini tamamen kaplayan, iç ve dış ortam arasında bir geçirgenlik engeli oluşturan vucudun en büyük organ sistemidir. Vucut ısısını ayarlar, boşaltım ve solunuma yardımcı olur. Derinin bu fonksiyonlarının çeşitli etkenler sonucu kaybı ile beraber canlılarda akut veya kronik yaralar meydana gelir. İnsanlarda oluşan açık yaraları kapatmak için birkaç tedavi yöntemi vardır. Yaranın kendiliğinden iyileşmeye bırakılması, dikiş vb. uygulamalar ile yara dudaklarının uç uca getirilmesi, flep veya greft gibi doku aktarımları ile yara onarımı yapılarak yara iyileşmesi sağlanabilir. Yara iyileşmesini hızlandırmak amaçlı bir çok ajan üzerinde çalışma yapılmaktadır. Bu ajanlarlar arasında bitkisel özlü olanlar dikkati çekmektedir. Çalışmamızda anitbakteriyel etkisi olduğu bilinen bir bitkisel karışım olan Ankaferd'in enfekte yaranın deri grefti ile kapatılması sonrası yara iyileşmesi üzerine etkisini inceledik. Deneysel çalışma Kontrol, Amoksisilin Klavulanik Asid Kontrol ve Ankaferd olmak üzere 3 grupta toplam 24 adet sıçan üzerinde gerçekleştirildi. Deneklerin sırtlarında 2x2 cm'lik cilt defektleri oluşturuldu. İlk gün tüm yaralar Staphilococcus aureus bakterisi ile enfekte edildi. 2.gün kontrol grubunda ilaç uygulaması yapılmadan, Ankaferd grubunda ise yara yerine Ankaferd uygulanarak, sırt bölgesinden alınan deri greftleri ile greftlendi. Amoksisilin klavulanik asit grubuna 7 gün boyunca oral gavaj ile Amoksisilin-klavulanik asit verildi. Deney sonrası 7.gün biyopsiler alınarak değerlendirmeler yapıldı. Histolojik değerlendirmede kontrol ve deney grupları reepitelizasyon, granulasyon dokusu oluşumu, kollajen birikimi, inflamasyon şiddeti, anjiogenezis ve ülser bakımından karşılaştırıldı. Yara iyilleşmesi açısından kontrol grupları ve ankaferd grubu arasında istatistiksel açıdan anlamlı sonuç bulunamadı. Sonuç olarak yaptığımız çalışmada ankaferd'in antibakteriyel etkisinin olduğunu gösteren çalışmaları destekleyici sonuçlara ulaşılamadı. Anahtar Kelimeler: Yara İyileşmesi, Epitelizasyon, Ankaferd

AmoksisilinAnkaferd kanama durdurucuEnfeksiyon+6
Mehmet Emin Atli
Fırat University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gergin fleple kapatılan geniş doku defektli yaralarda fibrin doku yapıştırıcısı ve oksitlenmiş emilebilir selüloz polimer hemostatik ajan kullanımının flep sağ kalımı üzerine etkisi

Flepler cilt defektlerini kapatmakta sık kullandığımız yöntemlerdendir. Flep cerrahisinde başarıyı etkileyen birçok faktör bulunmaktadır. Bu faktörlerden biri de ameliyat esnasında kullanılan organik ve inorganik maddelerdir. Flep alanına uygulanan bu maddeler yara iyileşmesini ve flep yaşayabilirliğini etkilemektedir. Yenidoğan omurga ve omurilik defekti olan menigomyelosel kesesi eksizyonu sonrası sırtta geniş defektler oluşmaktadır. Flebin cilt defektine göre küçük olduğu durumlarda gergin olarak kapatılması sonrası kısmi veya tam nekroz gelişmesi ve revizyon ameliyatları gereksinimi ciddi problemdir. Çalışmamızda bu tür defektlerin kapatılması sırasında kullanılan fibrin doku yapıştırıcı ve oksitlenmiş emilebilir selüloz polimer hemostatik ajanın ayrı ayrı ve kombine kullanımlarının flep ve yara iyileşmesi üzerine etkilerini ortaya koymayı amaçladık. Çalışmada 32 adet 16-18 haftalık Wistar Albino türü dişi rat 4 gruba ayrıldı. Tüm deneklerin sırt bölgesinde 6x8 cm'lik tam kat cilt defekti oluşturuldu. Defekt oluşturulmasını takiben 1:4 en boy oranına sahip Limberg deri flebi planlanıp kaldırıldı. Birinci gruptaki deneklere flep yeni yerine dikildikten sonra ek işlem yapılmadı. Flep altına, ikinci grupta emilebilir selüloz polimer hemostatik ajan, üçüncü grupta fibrin doku yapıştırıcı, dördüncü grupta ise her iki ajan birlikte uygulandıktan sonra flepler yeni yerlerine dikildi. Cerrahi işlemler tamamlandıktan sonra yara yerleri kapalı pansumanla takip edildi. Postop 7. günde defektleri kapatmada kullanılan flepler blok olarak eksize edilip makroskobik olarak flep sağ kalım ölçümü yapılarak değerlendirildi. Ayrıca mikroskobik olarak yara iyileşmesi değerlendirildi. Sonuç olarak flep cerrahisi esnasında kullanılan, oksitlenmiş emilebilir selüloz polimer hemostatik ajan ile fibrin doku yapıştırıcının ayrı ayrı ve kombine kullanımlarının hem yara iyileşmesi üzerine olumlu etkisi olduğu hem de flep yaşayabilirliğini artırdığı tespit edildi.

Cerrahi fleplerFibrin doku yapıştırıcıları
Furkan Kayhan
Fırat University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat yanık yarasında gümüş sülfadiazin, povidon iyot ve izotonik sodyum klorür etkisinin araştırılması

Yanık; ısı, elektrik ve kimyasal maddelerin etkisine maruz kalan dokuların yaralanmasıyla ortaya çıkan önemli bir sağlık sorunudur. Bu çalışmada rutin uygulamada yaygın olarak kullanılan gümüş sülfadiazin, povidon iyot ve serum fizyolojik ile pansuman yöntemlerinin aynı şartlar altındaki yanık yarası üzerine olan etkilerinin incelenmesi amaçlandı.Çalışmamızda 28 adet erişkin Sprague Dawley dişi sıçanlar kullanıldı. Tüm sıçanlar kontrol, povidon iyot, serum fizyolojik ve gümüş sülfadiazin olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Deney hayvanlarında anestezi altında vücut yüzey alanının %10 `unu geçmeyecek şekilde 2x1 cm 'lik 4 adet kaynar suda ısıtılan metal plaklar ile ikinci derece yanık oluşturuldu. Kontrol grubuna deney süresince herhangi bir uygulama yapılmadı. Povidon iyot, serum fizyolojik ve gümüş sülfadiazin uygulanması ise her gün eter anestezisi altında yapıldı. Deneyin 0. , 7. , 14. ve 21. günlerinde anestezi altında biyopsi örnekleri alınarak rutin ışık mikroskobu takibi yapılıp parafin bloklara gömüldü. Bloklardan alınan kesitlere histolojik boyamalar yapıldı ve kollajen immünreaktivitesi için avidin - biotin - peroksidaz yöntemi uygulandı.Işık mikroskobik incelemelerde; tüm gruplarda inflamatuar hücre artışı, vaskülarizasyon, fibroblast proliferasyonu, kollajen oluşumu ve epitelizasyon bulguları histolojik olarak değerlendirilip istatistiksel analizleri yapıldı.Çalışmamızda yara iyileşmesi için tedavi gruplarında kullandığımız ajanların kontrol grubuna göre inflamatuar hücre artışı, vaskülarizasyon, fibroblast proliferasyonu, kollajen oluşumu ve epitelizasyon bulgularında istatistiksel olarak anlamlı kabul edilen `p' değerine rastlanmadı.Sonuç olarak; sodyum klorür, gümüş sülfadiazin ve povidon iyodun yanık yarasının derinliği ve /veya genişliği arttırılarak daha yeni ve geniş kapsamlı çalışmaların yapılarak klasik tedavide kullanılıp kullanılmayacağının gösterilmesi gerektiği kanaatine varılmıştır.Anahtar Kelimeler: Yanık, Islak pansuman, Gümüş sülfadiazin, Povidon iyot

Gümüş sülfadiazinPovidon iyotSargılar+3
Emir Burak Yüksel
Fırat University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Parsiyel kalınlıkta termal yanıkların tedavisinde mezoterapinin etkinliği - deneysel çalışma

Yanık sık karşılaşılan bir travmadır. Yanıklar arasında termal yanıklar daha sık görülmektedir. Parsiyel kalınlıkta (2. derece) termal yanıkların tedavisinde fikir birliği yoktur. Yara bakım ürünlerindeki çeşitlilik de bunun bir göstergesidir. Pariyel kalınlıkta termal yanıkların tedavisinde kullanılan ürünlerin etkinlikleri ve birbirine üstünlükleri halen tartışmalıdır.Mezoterapi, patolojinin olduğu lokalizasyona, intradermal olarak ajanın verilmesidir. Deneysel çalışmamızda parsiyel kalınlıkta termal yanıkların tedavisinde mezoterapinin etkinliğini araştırmayı amaçladık. Deneyde 50 adet wistar cinsi erkek rat kullanılmış, ratlar rastgele eşit sayıda 5 gruba bölünmüştür.Grup 1(n=10): Kontrol grubu, yakma sonrasında hiçbir işlem yapılmadı.Grup 2(n=10): Sham grubu, yakma işleminden sonra serum fizyolojik ile mezoterapi yapıldı.Grup 3(n=10): Glutatyon grubu, yakma işleminden sonra glutatyon ile mezoterapi yapıldı.Grup 4(n=10): Taurin grubu, yakma işleminden sonra taurin ile mezoterapi yapıldı.Grup 5(n=10): L-Karnitin grubu, yakma işleminden sonra L-Karnitin ile mezoterapi yapıldı.Yanık tedavisinde etkili olacağı düşünülen mezoterapik ajanlar nokta tekniği ile dermisin retiküler tabakasına intradermal olarak verilmiştir. Termal yanık oluşturulduktan sonraki ilk 2 saat içinde mezoterapinin ilk kürü başlanmış ve 10. güne kadar devam edilmiştir. 22. günde sakrifikasyon işlemi öncesinde gruplarda iyileşmeyen yanık alanları ölçülmüş, patolojik değerlendirme için başta oluşturulmuş olan termal yanık alanının tamamını içeren biyopsiler alınmıştır.İyileşmeyen yanık alanı bakımından değerlendirmede, en az iyileşmeyen alanla Grup 3 (Glutatyon grubu) ilk sırayı almış, bunu Grup 4 (Taurin grubu) ve Grup 5 (L-karnitin grubu) izlemiştir. İyileşmeyen yanık yara alanı bakımında Glutatyon grubu, Taurin grubu ve L-karnitin grubu istatistiksel olarak Kontrol ve Sham gruplarından farklı bulunmuştur.Patolojik inceleme için alınan kesitlerde, yanık yarasının iyileşmesi, akut inflamasyon, kronik inflamasyon, granülasyon dokusu miktarı, fibroblast maturasyonu, kollajen dokusu miktarı, reepitelizasyon, neovaskülarizasyon ve ülser derinliği gibi yara iyileşme kriterleri skorlanarak değerlendirilmiş, en iyi sonuç glutatyon gurubunda elde edilmiş ve istatistiksel olarak da anlamlı bulunmuştur. L-karnitin ve taurin grubunda da yanık yarasının iyileşmesi sham ve kontrol gruplarına göre daha iyi olarak değerlendirilmiş, ancak istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.Ratlarda parsiyel kalınlıkta yanıkların tedavisinde glutatyon ile mezoterapinin etkili olduğu kanaatine varılmıştır.

AsetilkarnitininGlütatyonMezoterapi+2
Ayhan Buz
Zonguldak Bülent Ecevit University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda flep yaşayabilirliği üzerine glutatyon, ozon gazı ve susam yağının etkinliğinin karşılaştırılması: Deneysel çalışma

Random flep cerrahisinde flep sağ kalımını arttırmak için bir çok ajan, farklı dozlarda ve farklı şekillerde verilmek üzere etkileri çalışılmış ve pozitif etkileri gösterilmiş olmasına rağmen flep sağ kalımına ozon gazı ve susamyağının etkinliğini gösteren herhangi bir çalışma yapılmamıştır. Çalışmamızın amacı random flep sağ kalımına ozon gazı ve susamyağının etkinliğini araştırmak ve flep sağ kalımına olan olumlu etkisi daha önce gösterilmiş olan glutatyonun etkisi ile karşılaştırmaktır. Ozon gazı, susamyağı ve glutatyonun önemli birer antioksidan ve antimikrobial ajan oldukları, yara iyileşmesinde pozitif etkileri oldukları bir çok başarılı çalışma ile gösterilmiştir. Bu çalışmada ozon gazı, susamyağı ve glutatyonun tek başına ya da kombine kullanımda flep sağ kalımına özellikle antioksidan etkileri ile olumlu yönde katkı saplayacakları düşünülmüştür. Bu amaçla yapılan çalışmada 60 adet wistar cinsi erkek rat rastgele 6 gruba ayrılmıştır; 1.Grup kontrol (n=10): Herhangi bir ajan cerrahi sonrası uygulanmadı. 2.Grup zeytinyağı (n=10): Postoperatif dönemde, zeytinyağı ile nemlendirilmiş gazlı bez ile 7 gün boyunca, günlük pansumanlar gerçekleştirildi. 3.Grup ozon gazı ile perokside edilmiş zeytinyağı (n=10): Postoperatif ozonla perokside edilmiş zeytinyağı ile nemlendirilmiş gazlı bezle, 7 gün boyunca günlük pansumanlar gerçekleştirildi. 4.Grup susamyağı (n=10): Postoperatif dönemde, susamyağı ile nemlendirilmiş gazlı bez ile 7 gün boyunca, günlük pansumanlar gerçekleştirildi. 5.Grup ozon gazı ile perokside edilmiş susamyağı (n=10): Postoperatif ozonla perokside edilmiş susamyağı ile nemlendirilmiş gazlı bezle, 7 gün boyunca günlük pansumanlar gerçekleştirildi. 6.Grup glutatyon(GSH)(n=10): Postoperatif hemen, postop 6. Saat, 12. Saat, 1. Gün ve 2. Gün fleplere GSH mezoterapi şeklinde, papül tekniği ile enjekte edildi. Sıçanlar postoperatif 7. günde sakrifiye edildikten sonra makroskobik ve histopatolojik açıdan değerlendirildi. Yaşayan flep yüzey ölçümleri yapıldığında; grup 1'de flep sağ kalan ortalamasının grup 3, grup 4, grup 5 ve grup 6'dan anlamlı düzeyde düşük olduğu görülmüştür. Flep sağ kalımı bakımından grup 1 ve grup 2 arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Aynı şekilde grup 4 ve grup 2 kendi aralarında karşılaştırılınca sağ kalım oranının grup 4'de daha fazla olduğu görüldü. Grup 4 ile grup 5, grup 6 ve grup 3 arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Grup 2'de flep sağ kalımı grup 5, grup 6 ve grup 3'e göre daha düşük bulundu. Yine aynı şekilde grup 5 ile grup 6 ve grup 3 arasında anlamlı bir fark saptanmadı. grup 3 ile grup 6 arasında da anlamlı bir fark saptanmadı. Histopatolojik değerlendirmede ise yara iyileşmesinin komponentleri olan kronik infalamasyon ve reepitelizasyon bakımından gruplar arasında fark görülmedi. Grup 2 ve grup 4 akut inflamasyonun diğer gruplardan daha yoğun olduğu saptandı ve akut inflamasyonun yoğunluğu ile orantılı olarak her iki grupta ülser derinliğinin diğer gruplardan daha fazla olduğu saptandı. Granülasyon dokusu, fibroblast maturasyonu ve kollajen depozisyonu grup 3 ve grup 6'da diğer gruplara göre daha yoğun olarak saptandı. Neovaskülarizasyon grup 6'da diğer gruplardan daha yoğundu. Sonuç olarak deneyde kullanılan glutatyon, ozon gazı ve susamyağının flep sağ kalımını ve yara iyileşmesini yaklaşık olarak eşit oranda olumlu etkilediğini gözlemledik. Ozon gazı ve susamyağı flep cerrahisinde flep sağ kalımını arttırmak amacı ile kullanılan diğer tedavilere göre hem daha ucuz, hem daha kolay temin edilebilir olmaları ve ek olarak da antimikrobial özelliklerinin olması nedeni ile alternatif bir tedavi yöntemi olarak kullanılabilir.

Cerrahi fleplerGlütatyonGref yaşaması+3
Ramazan Güler
Zonguldak Bülent Ecevit University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda preoperatif ozon terapisinin flep yaşayabilirliği üzerine etkisi, deneysel çalışma

Giriş: Literatürde yara iyileşmesi ve flep yaşayabilirliği ile ilgili yapılmış bir çok çalışma mevcuttur. Flep sağkalımını artırmak için önerilen önkoşullanma yöntemlerini de araştırdığımız bu çalışmada, deri flebi sağkalımını artırmak için ozon aracılı önkoşullanma anlayışının literatürde yeteri ölçüde ele alınmadığını görmüş bulunmaktayız. Ozon aracılı önkoşullanma prensibinin organ nakil modellerinde yapılmış deneysel çalışmalarına daha çok rastlamaktayız. Ozon gazının antioksidan, vazodilatör ve immünomodülatör etkinliğinin yanında bir çok büyüme faktörünüde aktive ederek yara iyileşmesini artırdığı birçok çalışmada gösterilmiş olup, başarılı sonuçlar alınmıştır. Materyal ve Metod: Bu amaçla yapılan çalışmada 40 adet sıçan rastgele 4 gruba bölündü; tüm gruplardaki ratlarda dorsal kaudal bazlı 11x3cm lik modifiye Mc Farlane flebi kaldırıldı. 1.Grup kontrol (n=10): Herhangi bir ajan cerrahi sonrası uygulanmadı. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 2.Grup preoperatif rektal ozon alan grup (n=10): Ameliyattan önce 4 gün boyunca 0,5mg/kg (O3/O2) dozunda günde bir kez olmak üzere rektal ozon uygulaması yapıldı. Ameliyattan sonra herhangibir ozon uygulaması yapılmayan grupta bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 3.Grup preoperatif +postoperatif rektal ozon alan grup (n=10): Ameliyattan önce 4 gün boyunca 0,5mg/kg (O3/O2) dozunda günde bir kez olmak üzere rektal ozon uygulaması yapıldı. Ameliyattan sonra günlük rektal ozon uygulamasına devam edilen grupta bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 4. Grup postoperatif rektal ozon alan grup (n=10): Postoperatif rektal yoldan 7 gün boyunca, 0,5mg/kg (O3/O2) dozunda günde bir kez olmak üzere rektal ozon uygulaması yapıldı. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. Ratlar, postoperatif 7. günde sakrifiye edildikten sonra makroskobik ve histopatolojik açıdan değerlendirildi. Tartışma ve Sonuç: Bu çalışmanın temel amacı, preoperatif ozon gazının rekonstrüksiyon amaçlı uygulanan fleplerde, flep yaşayabilirliğine etkisini göstermek ve ozon terapisinin deri fleplerinde bir önkoşullanma olarak kullanılabileceğini ortaya koymaktır. Çalışmanın sonunda, fleplerde yaşayan yüzey alanı ölçümleri yapıldığında; flep sağkalım oranları açısından tüm gruplar kontrol grubuna göre istatistiki olarak anlamlı ölçüde daha yüksek olup, preoperatif + postoperatif grup ile postoperatif ozon grubu benzer bulundu. Preoperatif ozon grubunda flep viabilite oranı en yüksek iken kontrol grubunda bu oran en düşük bulunmuştur. Histopatolojik olarak; kronik inflamatuvar yanıt tüm gruplarda gözlenmiş olup, kronik enflamasyon skorları tüm gruplarda kontrol grubuna göre anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Granülasyon dokusunun miktarı tüm gruplarda ve özellikle preoperatif ozon uygulanan grupta kontrol grubuna göre daha yüksek olup bu farklılık istatistiksel anlamlıdır (p<0.001). Fibroblast matürasyonu, preoperatif ozon verilen grupta istatistiksel olarak anlamlı ölçüde yüksek bulunmuştur. Preoperatif +postoperatif ozon verilen grupta kollajen miktarı diğer gruplara göre daha yoğun olarak izlenmiştir. Reepitelizasyon açısından gruplar arasında istatistiki olarak fark bulunamasa da (p=0.083), preoperatif ve preoperatif+postoperatif ozon alan gruplarda reepitelizasyonun daha iyi düzeyde olduğu gözlenmiştir. Neovaskülarizasyon açısından preoperatif ozon verilen grupta yeni oluşan damar sayısının diğer gruplara göre anlamlı ölçüde yüksek olduğu belirlenmiştir. Ülser varlığı ve derinliği açısından gruplar arasında anlamlı fark bulunamasa da (p=0.313) , kontrol grubunda %40 olguda subkutan doku ve kas tabakasına ulaşan derin ülser varlığı gözlemlenmiş olup diğer gruplarda bu oran %10-20 arasında bulunmuştur. Sonuç olarak ozon ile önkoşullanma yapılan gruplarda(grup 2 ve grup3) granülasyon dokusu, fibroblast matürasyonu, reepitelizasyon, neovaskülarazisayon, kollojen birikimi önkoşullanma yapılmayan diğer gruplara göre daha belirgin bir şekilde yüksek bulunmuş olup ön koşullanma yapılan gruplarda ülser derinliği daha yüzeyel görülmüştür. Bu yönüyle, çalışmamızda, ozon aracılı önkoşullanma yönteminde sadece makroskobik olarak flep sağkalımlarının arttığı gösterilmemiş olup aynı zamanda histopatolojik seviyedeki faydalı etkileride ortaya konmuştur. Deri flep cerrahisinde ozon aracılı önkoşullanma konseptini ele alan ve bu uygulama anlayışının gelişmesine ön ayak olacağını düşündüğümüz çalışmamızın olumlu sonuçlarının, plastik cerrahi ilkeleri arasında kısa zamanda yeralacağına inanmaktayız

Cerrahi fleplerCerrahi tedaviDeri+5
Abdulkerim Olğun
Zonguldak Bülent Ecevit University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda flep yaşayabilirliğine ozon gazının etkisi: Deneysel çalışma

Bu çalışmanın temel amacı, ozon gazının rekonstrüksiyon amaçlı uygulanan fleplerde, flep yaşayabilirliğine etkisini ortaya koymak ve ozon terapi yöntemlerinden hangisinin daha faydalı olduğunu belirlemektir. Literatürde yara iyileşmesi ve flep yaşayabilirliği ile ilgili birçok çalışma mevcuttur. Bu çalışmalarda değişik ajanlar kullanılmıştır. Ozon gazının antioksidan, reperfüzyon ve immünomodülatör etkinliği birçok çalışmada çalışılmış olup, başarılı sonuçlar alınmıştır. Literatürde ozon gazının flep yaşayabilirliğindeki etkisini gösteren bir çalışma mevcut değildir. Bu çalışmada, ozon gazının flep yaşayabilirliğine özellikle antioksidan ve reperfüsyon sağlayıcı etkileri ile olumlu yönde katkı sağlayacağı düşünülmüştür. Bu amaçla yapılan çalışmada 40 adet sıçan rastgele 4 gruba bölündü; 1.Grup kontrol (n=10): Herhangi bir ajan cerrahi sonrası uygulanmadı. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 2.Grup bitkisel yağ (n=10): Postoperatif dönemde, bitkisel yağ ile nemlendirilmiş gazlı bezle, 7 gün boyunca, günlük pansmanlar gerçekleştirildi. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 3.Grup ozon gazı ile perokside edilmiş bitkisel yağ (n=10): Postoperatif ozonla perokside edilmiş bitkisel yağ ile nemlendirilmiş gazlı bezle, 7 gün boyunca günlük pansumanlar gerçekleştirildi. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. 4. Grup hemoozonterapi (n=10): Postoperatif rektal yoldan 7 gün boyunca, günde bir kez, hemoozonterapi uygulandı. Bir haftanın sonunda ratlar sakrifiye edildi. Sıçanlar postoperatif 7. günde sakrifiye edildikten sonra makroskobik ve histopatolojik açıdan değerlendirildi. Yaşayan yüzey flep ölçümleri yapıldığında; grup 4'de anlamlı olarak diğer 3 gruba göre en düşük flep nekroz oranlarının olduğu görüldü. Grup 1'de en düşük yaşam oranları varken, grup 2-3'de grup 1' e göre daha yüksek yaşam oranları görülmüş ancak kendi aralarında anlamlı bulunamamıştır. Histopatolojik skorlama puanları değerlendirildiğinde gruplar arasında istatiksel fark bulunmadı. Sonuç olarak çalışmada kullanılan ozon gazının hedeflenen antioksidan ve reperfüzyon etkileri sonucu flep yaşayabilirliğini olumlu etkilediği bulunmuştur. Bitkisel yağ ile ozon gazı ile perokside edilmiş bitkisel yağ arasında flep viabilitesine etki açısından fark bulunmamıştır. Hemoozonterapi yöntemi ile yapılan uygulamada en yüksek oranda fayda sağlanmıştır. Anahtar Kelimeler: Ozon gazı, ozonlu yağ, ozon hemoterapi, flep, flep viabilitesi, flep perfüzyonu.

CerrahiCerrahi fleplerCerrahi-plastik+4
Mehmet Haşim Güner
Zonguldak Bülent Ecevit University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda, ticagrelor'un mikrovasküler anastomozlarda kan akımı üzerine etkisi

ÖZET Mikrovasküler cerrahinin gelişmesi ile önceleri imkansız görülen uç organların replantasyonları gibi birçok cerrahi girişim uygulanabilir hale gelmiştir. Kopan uzuvların mikrocerrahi yöntemleriyle yapılan damar anastomozları ile replante edilmesi ve mikrovasküler anastomozla yapılan serbest flep transferleri sonrası en yaygın komplikasyonlar trombüs oluşumlarıdır. Oluşan bu trombüsler anastomoz tıkanıklığına neden olarak uzuv kaybına veya serbest flebin nekrozuna neden olmaktadır. Bir antitrombotik ajan olan ticagrelor, adenozin difosfat (ADP) bağımlı trombosit aktivasyonu ve agregasyonunu önleyebilen ADP reseptör antagonisti olarak etki eder. Bu çalışmada 7 adet kontrol ve 7 adet çalışma grubu olmak üzere toplam 14 adet Wistar Albino cinsi rat kullanıldı. Her iki gruptaki deneklerin femoral arterleri kesildikten sonra mikrocerrahi yöntemiyle anastomoz edildi. Çalışma grubundaki ratlara preoperatif 24 saat önce başlanmak üzere postoperatif 14 gün boyunca 2x10 mg/kg dozda oral ticagrelor verildi. Çalışma sonunda yaptığımız sağma testi sonucunda ticagrelor grubunun tamamında (% 100), kontrol grubunun ise 3'ünde (% 42,8) akım varlığı gözlendi. Yapılan mikroskobik incelemelerde; ödemin ticagrelor grubunda % 42,8 kontrol grubunda ise %71,4 oranlarında olduğu, enflamasyon artışının ticagrelor grubunda % 14,3 iken kontrol grubunda % 57,1'e yükseldiği ve endotelizasyonun ticagrelor grubunda % 85,7 olup kontrol grubunda ise bu oranın % 42,8'de kaldığı tespit edildi. Bu parametrelerde istatiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p>0,05). Fakat gruplardaki denek sayısı arttırıldığında anlamlı fark bulunacağını düşünüyoruz. Buradan yola çıkarak ticagrelorun, mikrovasküler anastomoz yapılan operasyonlarda kullanılarak postoperatif dönemde trombüs oluşumunun engellenebileceği ve bu şekilde uzuv veya doku kaybının önüne geçilebilebileceğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Mikrovasküler anastomoz, trombüs, ticagrelor.

AnastomozAnastomoz-cerrahiCerrahi-plastik+4
Mehmet Öztan
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Random paternli rat deri fleplerinin yaşayabilirliğini arttırmada metilen mavisinin etkisinin incelenmesi

Metilen mavisi Ksantin oksidaz inhibisyonu yaparak serbest oksijen radikallerinin oluşmasını inhibe eder. Ayrıca guanilat siklaz, nitrik oksit (NO), endotelyal NO sentaz (eNOS) ve indüklenebilir NO sentaz (iNOS) inhibisyonu yaparak NO etkilerini önleyebilmektedir.Çalışma metilen mavisinin flep yaşayabilirliğine etkisinin olup olmadığını araştırmak için yapıldı. Çalışmada 250?300 gram ağırlığında 28 adet erkek Sprague Dawley cinsi rat kullanıldı. Her grupta 7'şer denek olmak üzere 4 gruba ayrıldı. Kontrol grubunun flepleri kaldırılıp aynı yerine dikildi. İntradermal grubuna operasyondan 30 dk önce % 1 lik metilen mavisi 1 ml/kg dan intradermal yapıldı ve 10 gün boyunca devam edildi. İntravenöz grubunun flepleri kaldırıldıktan sonra aynı yerine dikildi. Kuyruk veninden günlük % 1 lik metilen mavisi 1ml/kg dan günlük yapıldı. Kimyasal geciktirme grubuna 10 gün boyunca % 1 lik metilen mavisi 1ml/kg dan intradermal olarak yapıldıktan sonra flepler kaldırıldı aynı yerine dikildi 10 gün boyunca aynı dozda metilen mavisi verildi.Flepler dikildikten 10 gün sonra değerlendirildi. Fleplerin yaşayan alanları dijital planimetre ile hesaplandı. Fleplerin yaşayan alan ortalama yüzdeleri kontrol grubunda %47,84, inradermal grubunda %33,18, intra venöz grubunda % 46,35, kimyasal geciktirme grubunda %41,63 bulundu. Intradermal grubunda Kontrol grubuna göre flep yaşayabilirliğini anlamlı derecede azaltmıştır (p<0.05). Diğer gruplar kontrol grubuna göre anlamlı bulunamamıştır.Metilen mavisinin % 1'lik düşük konsantrasyonda (1 ml/kg ) verilmesi random fleplerin yaşayabilirliğini arttırmamaktadır. İntradermal verilen grupta ise flep yaşayabilirliğini azaltmaktadır.Anahtar Kelimeler: Metilen mavisi, random flep, ksantin oksidaz inhibitörü, Guanilat Siklaz inhibitörü

Mustafa Özkan
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

"Self tappıng" ve "Self drıllıng" vida sistemlerinin biyomekanik özelliklerinin tavşanda farklı yüz kemiklerinde karşılaştırılması

Maksillofasiyal travma ve ortognatik cerrahi için, plak ve vida sistemleri ile açık redüksiyon ve internal fiksasyon günümüzde en sık tercih edilen yöntemdir. Ancak kullanılacak sistemlerle ilgili kesin endikasyonlar belirlenmemiştir. Bu çalışmanın amacı ?self drilling? ve ?self tapping? vidaların tavşanların farklı yüz kemiklerinde biyomekanik özelliklerini karşılaştırmaktırÇalışmada ağırlıkları 2800-3000 gr olan, 16 adet, erkek Yeni Zelanda tavşanı kullanıldı. Tüm deneklerde sol tarafa ?self drilling?, sağ tarafa ?self tapping? vida uygulandı. İki mm çaplı 7mm uzunlukta vidalar mandibulaya bikortikal olarak; 2mm çaplı 5mm uzunlukta vidalar mandibulaya monokortikal olarak, maksillaya ve orbita alt kenarına yerleştirildi. Deneklerden 8 tanesi hemen sakrifiye edildi, kalan diğer 8 tanesi ise 6 hafta iyileşme periyodu sonunda sakrifiye edildi. Vidaları kıyaslamak için giriş tork kuvvetleri ve aksiyel çekme testleri uygulandı. Her vida için kortikal kemik kalınlığı ölçümü yapıldı. İstatistiksel çalışma için bağımlı t testi ve Pearson korelasyon analizi kullanıldı. Kortikal kalınlık ortalamaları mandibula angulusta 630,74µm, mandibula ön kısmında 445,00µm, maksillada 275,05µm ve orbitada 335,25µm olarak bulundu. Hem 0. hafta hem altı hafta iyileşme süreci olan gruplarda tüm bölgeler için ?self drilling? vidaların aksiyel çekme kuvvetleri ?self tapping? vidalara göre daha yüksek bulundu. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Tüm bölgelerde ?Self drilling? vidaların giriş tork kuvvetleri ?self tapping? vidalara göre daha yüksek bulundu. Mandibula bikortikal (p<0,001), mandibula monokortikal (p=0,002) ve orbitada (p=0,008) bu fark istatistiksel olarak anlamlı ancak maksilla (p=0,021) için anlamsız bulundu. Kemik iyileşmesinin etkisini araştırmak için 0. hafta ile 6. hafta denekler kıyaslandı. ?Self drilling? vidalar için 6. hafta grubunda her bölgede çekme kuvvetleri fazla bulunsa da fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. ?Self tapping? vidalar için maksillada 6. hafta çekme kuvvetleri azalmış diğer bölgelerde artmış bulunsa da bu farklar istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sıfırıncı hafta grubunda hem ?self tapping? hem ?self drilling? vidalar için mandibulada bikortikal yerleştirilenlerin çekme kuvvetleri monokortikal yerleştirilene göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde fazla bulundu. Altıncı hafta grubunda hem ?self tapping? hem ?self drilling? vidalar için mandibulada bikortikal yerleştirilenlerin çekme kuvvetleri monokortikal yerleştirilene göre fazla bulunsa da fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Tüm vidalar için bikortikal yerleştirilenlerin giriş tork kuvvetleri monokortikal yerleştirilene göre istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde fazla bulundu. Tüm vidalar için kortikal kemik kalınlığı ile hem çekme hem de giriş tork kuvvetleri arasında doğrusal ilişki olduğu gösterildiSonuç olarak ?self drilling? vidalar, termal hasar oluşturmaması, ameliyat süresini kısaltması, yeterli tutunma kuvveti sağlaması ve ince kemiklerde yerleştirme kolaylığı nedeniyle, maksilla ve orbita gibi ince yüz kemiklerinde avantajlı olabilirler.

FiksasyonKemik ve kemiklerKemik vidaları+3
Mustafa Onur Çukurluoğlu
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kritik büyüklükteki kraniyal kemik defektlerinin iyileşmesinde devekuşu yumurtası ve demineralize kemik matriksinin etkilerinin karşılaştırılması

Kritik büyüklüğün üzerindeki kraniyal kemik defektlerinin onarımında otojen ve/veya allojen kemik greftleri ve alloplastik materyaller geçmişten günümüze kullanılmıştır. Bu amaçla çok sayıda sentetik materyal avantaj ve dezavantajlarıyla beraber kullanılmaktadır. Bu çalışmada; ucuz ve kolay elde edilebilir bir materyal olan devekuşu yumurtasının sıçanlarda kritik büyüklükteki kraniyal kemik defektlerinin iyileşmesindeki etkinliğinin demineralize kemik matriksi ile karşılaştırılması ve devekuşu yumurtasının kraniyomaksillofasiyal uygulamalar için potansiyelinin araştırılması amaçlandı.Çalışmada 40 adet wistar türü erkek sıçan kullanıldı. Sıçanlar dört gruba ayrıldı. Her bir sıçanın frontal kemiğinde 7 mm çaplı kritik büyüklükte tam kat kemik defekti yaratıldı. Grup I (n=10) operatif kontrol grubu iken, Grup II'de (n=10) insan kaynaklı demineralize kemik matriksi, Grup III'de (n=10) devekuşu yumurtası blok formu, Grup IV'de (n=10) devekuşu yumurtası toz formu defektlere uygulandı. Deneklerin tamamı 24. hafta sonunda sakrifiye edildi. Kemik defekt alanı, kemik yoğunluğu, devekuşu yumurtası blok formun alan, hacim ve yoğunluk ölçümleri bilgisayarlı tomografi ile değerlendirildi. Kemikleşme, enfeksiyon, rezorbsiyon ve doku reaksiyonları deneyimli bir histolog tarafından değerlendirildi.Makroskobik olarak devekuşu yumurtası blok formunun bir miktar rezorbsiyon göstererek etraf kemik dokuyla bütünleştiği, yer değiştirmediği ve kraniyal bütünlüğünü sağladığı; devekuşu yumurtası toz formunun 6. ayda tamamen rezorbe olduğu görüldü.Radyolojik olarak Grup I, II ve IV arasında farklı haftalarda defekt alanındaki küçülme, 12. hafta kemik yoğunluk ortalamaları ve yüzdesel değişimleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0.05). Yirmidördüncü hafta kemik yoğunluk ortalamaları Grup IV'e göre Grup I ve II'de daha yüksek bulundu. Devekuşu yumurtası toz formları ve demineralize kemik matriksi 6. ayda bilgisayarlı tomografi kesitlerinde izlenmedi. Devekuşu yumurtası blok formunun alan, hacim ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı küçülme saptanırken, yoğunlukta 0. ay ile 6. ay arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Histolojik değerlendirmede devekuşu yumurtası ve kontrol grubu arasında anlamlı farklılık saptanmazken demineralize kemik matriksi grubunda yeni kemik oluşumu görüldü.Sonuç olarak devekuşu yumurtasının osteoprodüktif etkisi gösterilememesine rağmen. enfeksiyon görülmeyişi, güçlü yapısı ve blok formunun düşük rezorbsiyon oranı, kolay şekil verilebilmesi ve maliyetinin ucuz oluşu ile orbita taban kırıkları, kraniyal ve maksillofasiyal augmentasyon prosedürlerinde uygun bir greft materyali olabilir. Klinik düzeyde insanlarda kullanıma girmeden önce konuyla ilgili ileri deneysel çalışmaların yapılması DKY'nın kraniyomaksillofasiyal girişimlerde kullanılabilirliğini belirlemede faydalı olacaktır.

Kemik defektleriKemik matriksiKırık iyileşmesi+4
Halil Şafak Uygur
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda deri fleplerinin yaşayabilirliğini artırmada n- asetil sistein'in etkisi

Plastik ve rekonstrüktif cerrahide, deri flepleri oldukça yaygın kullanılmaktadır. Bununla birlikte deri fleplerinin distal kısımlarının kısmi nekrozu hala ciddi bir problemdir. Bu durum tedavi masrafını ve hastanede yatış süresini artırmaktadır. Flep nekrozu yetersiz kan dolaşımı ve iskemi-reperfüzyon hasarının bir sonucu olarak gelişir. Son yıllarda, deri flep yaşayabilirliğini artırmak için cerrahi ve farmakolojik deneysel yaklaşımlar denenmiştir.Serbest oksijen radikalleri deri doku hasarı oluşumuna katılarak kısmi flep nekrozuna neden olurlar. Bu nedenle çalışmada oldukça etkili bir antioksidan olan N-asetil sistein (NAC)'in, sıçanlarda deri fleplerinin yaşayabilirliği üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır.Çalışmada 14 erkek Wistar sıçanı kullanıldı. Bunlar rastgele olarak kontrol grubu ve NAC-grubu olmak üzere yedişerli iki gruba ayrıldı. Her iki gruptaki tüm sıçanlarda dorsal bölgeden 2 X 7 cm boyutlarında deri flebi kaldırıldı. NAC-grubunun sıçanlarına intramusküler olarak günlük sabah akşam 20mg/kg dozda (günlük total doz: 40mg/kg) on gün süre ile NAC uygulandı. Kontrol grubu sıçanlarına ise on gün süre ile aynı zamanlarda diğer gruba verilen NAC solüsyonu hacminde (0.15ml) %0.9 NaCl solüsyonu intramusküler olarak verildi. Postoperatif 10. günde deri flebi canlılığı değerlendirildi. Canlı deri flebi alanının büyüklüğü kontrol grubu ile NAC grubu arasında kıyaslandı.İntramusküler NAC enjeksiyonu, deri flebinin yaşayabilirliği kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artış olduğu görüldü. (NAC grubunda deri flep yaşayabilirliği, %52.59±5.09; kontrol grubunda ise %33.52±3.56; p < 0.001).Sonuç olarak, bu çalışmadan elde edilen bulgular, NAC uygulamasının deri fleplerinin yaşayabilirliğini önemli derecede arttırmıştır. Bu nedenle NAC uygulamasının flep cerrahisi tedavisini desteklemek için kullanılabileceği düşünülmektedir.Anahtar Kelimeler: N-asetil sistein, antioksidan, deri flebi, sıçan.

AntioksidanlarCerrahiCerrahi flepler+3
Ali Bal
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Açık ve kapalı burun ameliyatı insizyonlarının burun ucu kanlanması ve burun ucu ödemi açısından karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, açık ve kapalı burun ameliyatı insizyonlarının burun ucu ödemi ve burun ucu kanlanmasına olan etkilerini araştırmak. Yöntemler arasında bu açılardan fark olup olmadığını objektif olarak ortaya koymaktır.Araştırma gruplarına 12'si açık, 12'si kapalı toplam 24 hasta alındı. Açık grubun yaş ortalaması 28,1±5,3 iken kapalı grubun yaş ortalaması 22,7±5,2 idi. Her iki grubun %75'i kadın ve %25'i erkekti. Grupların preoperatif ve postoperatif 1. hafta, 1. ay, 3. aylarda doppler ultrsonografi ile burun ucu ödemi ve arteriyel kan akımı ölçüldü.Hastaların her takibinde burun ödemini değerlendirmek için önceden seçilen noktalarındaki cilt kalınlığı ölçüldü. Hastaların preoperatif ve postoperatif değerlendirmelerinde her iki grup arasında ödem açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Her iki grupta en fazla 1. haftada olmak üzere postoperatif ödem gözlendi. Sağ tip defining point ve sol tip defining point noktalarındaki ödemin azalarak 3. ayın sonunda kaybolduğu gözlendi. Sadece açık teknikteki hastaların riniyon noktasındaki ödemin belirgin olarak azalmasına rağmen 3. ayın sonunda devam ettiği görüldü. Her iki gruptaki hastaların tüm kontrollerinde önceden belirlenen noktalardaki arteriyel kan akımı ölçüldü. Her iki grup arasında kanlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Sadece kapalı gruptaki hastaların arteriyel kan akımı parametrelerinden bazılarında fark gözlendi. Bunun muhtemel sebebi; Açık teknikte tüm disseksiyonlar muskuloaponevrotik tabaka altından görerek yapıldığından majör bir artere hasar verilmemesi, ancak kapalı teknikte net bir cerrahi görüş sahası olmadığından majör bir arterin yaralanmış olmasından olabilir.Açık ve kapalı burun ameliyatı yapılan hastalarda ödem ve kanlanma açısından anlamlı bir fark olmadığını, bunun da teknik seçimini etkilememesi gerektiği sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: Burun Ucu, Ödem, Kanlanma, İnsizyonlar

BurunCerrahi-kulak-burun-boğazNeovaskülarizasyon+1
Necmettin Karasu
Fırat University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Denervasyon ile yapılan önkoşulandırmanın iskelet kasında iskemi reperfüzyon hasarına etkisi

İskemi-Reperfüzyon (İR) hasarının önlenmesi amacıyla birçok ajan deneysel çalışmalarda başarılı sonuçlar alsa da bunların pek azı klinik olarak ulanılmaktadır. Denervasyonun iskelet kasının enerji ihtiyacını azalttığı bilinmektedir. Bu çalışmada cerrahi denervasyon (CD) veya Botulinum Toksin Tip A (BTx-A) ile kimyasal denervasyonla gerçekleştirilen önkoşullandırmanın iskelet kasında İR hasarına etkileri incelenmiştirÇalışma 42 adet Wistar Albino Sıçanın sağ biseps femoris adalesinde gerçekleştirildi. Kontrol grubunda sadece İR hasarı gerçekleştirilirken, 2-4. gruplarda 30 gün (n=6) , 7 gün (n=6) ve bir gün önce (n=6) cerrahi denervasyon, 5-7. gruplarda ise 30 gün (n=6) , 7 gün (n=6) ve bir gün önce (n=6) BTx-A ile kimyasal denervasyon gerçekleştirildi. Dört saat iskemiyi takiben 4 saat reperfüzyona izin verildi. Reperfüzyonun sonunda hayvanlar sakrifiye edilerek biseps femoris kasları eksize edilerek dokuda histolojik inceleme, apopitoz yoğunluğu, malonildialdehit (MDA) ve reaktif azot ürünleri (NOx) çalışıldıOtuz gün önce cerrahi veya BTx-A ile denervasyon yapılan gruplarda kontrol grubuyla karşılaştırıldığında histoloji ve apopitoz skorlarındaki düşüş anlamlı değilken, doku MDA ve NOx düzeylerindeki düşüş anlamlıydı. Yedi gün önce cerrahi veya BTx-A ile kimyasal denervasyon yapılan gruplarda ise kontrol grubuyla karşılaştırıldığında tüm parametrelerde İR hasarının etkilerinin azaldığı görüldü. Bir gün önce cerrahi veya BTx-A ile kimyasal denervasyon yapılan gruplarda kontrol grubuyla kıyaslandığında dejeneratif histoloji ve doku NOx miktarlarında anlamlı azalma saptanırken, bir gün önce cerrahi denervasyon yapılan grupta doku MDA, bir gün önce BTx-A ile kimyasal denervasyon yapılan grupta ise apopitoz skorlarındaki düşüş anlamlı bulunmadıSonuç olarak kas naklinden en az bir gün önce yapmak koşuluyla denervasyon iskelet kasında iskemi direncini arttırır ve reperfüzyon hasarını azaltır. BTx-A ile kimyasal denervasyon, ek bir cerrahi girişim gerektirmemesi ve cerrahi denervasyon ile benzer etkiler oluşturması sebebiyle cerrahi denervasyona tercih edilebilecek bir yöntemdir.

İsmail Küçüker
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ratlarda hyalüronik asit dolgusuna bağlı arter oklüzyonunun çözülmesinde hyalüronidaz-enoksaparin kombine tedavisinin etkinliğinin araştırılması

Ameliyatsız yüz gençleştirme işlemleri son yıllarda giderek yaygınlaşmaktadır. Bu işlemler arasında en sık başvurulan yöntemlerden biri hyaluronik asit(HA) dolgu uygulamasıdır. Bu uygulamaların giderek yaygınlaşmasıyla birlikte nekroz, körlük gibi korkutucu vasküler komplikasyonlar da daha çok görülmeye başlamıştır. Çalışmamızda bu komplikasyonların tedavisine yönelik hyalüronidaz(hyal) ve enoksaparin kombine tedavisinin etkinliğinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamızda ratlarda hyaluronik asit vasküler oklüzyon modeli kullanılmıştır. 18 adet rat 6 ratlık 3 gruba ayrılmıştır. İlk gruptaki ratlardan bilateral oblik kasık flebi kaldırılmıştır. Bu 6 ratın sol tarafındaki felpler Grup 1(Sham grubu) olarak, sağ tarafındaki flepler Grup 2(Kontrol grubu) olarak isimlendirildi. Grup 1'de flepler kaldırıldı. Ek bir işlem yapılmadan yerine iade edilip sütüre edildi. Grup 2'de flepler kaldırıldıktan sonra flebi besleyen supeficial epigastrik artere HA dolgusu verildi. Grup 3'e dolgu ile birlikte hyal enzimi verildi. Grup 4'e dolgu ile birlikte hyal enzimi ve enoxaparin verildi. 1 hafta sonra ratlar sakrifiye edilip bulgular makroskobik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Makroskopik olarak yapılan nekroz yüzdesi karşılaştırmasına göre grup 3 ile karşılaştırıldığında grup 4'te nekroz yüzdesi istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az bulundu. Ayrıca dolgu verilmeyen grup 1 ile hyal ve enoxaparin'i birlikte verdiğimiz grup 4 arasında nekroz yüzdesi açısından anlamlı fark yoktu. Bu deneysel çalışma ile HA dolgu vasküler komplikasyonlarında intravasküler hyal ile kombine edilen subkutan enoxaparin tedavisinin etkinliği gösterilmiş oldu.

Arteryel oklüzif hastalıklarCerrahi-plastikEnoksaparin+6
Mehmet Mesut İnan
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Otolog dermis greftinin rat aşil tendonu iyileşmesi üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç:Tendon yaralanmaları günlük hayatta acil servise başvuru sebepleri arasında önemli bir yer tutmaktadır. Aşil tendon en sık yaralanan tendonlardan biridir. Özellikle genç-orta yaşlı bireylerde, aktif spor uğraşı olan bireylerde görülme sıklığı daha fazladır.Tendon onarımı cerrahi olarak yapıldıktan sonra hasta takiplerinde rüptür (tekrar kopma) gibi olumsuz durumlarla karşılaşılmaktadır. Bu tür durumlarda tekrar ameliyat ihtiyacından, kalıcı sakatlığa varan olumsuz durumlar meydana gelebilmektedir.Bu sonuç özellikle sporcularda aşil kopmalarında işe geç dönüş ile sporcu kariyerini ciddi bir şekilde etkilemektedir.Yetersiz perfüzyon nedeniyle iyileşmesi sorunlu olan aşil tendonu güçlendirmek için literatürde çeşitli yöntemler denenmiştir. Tendon güçlendirmesi için; Plantaris tendon grefti, fasyal flepler, sentetik greftler, çeşitli biyolojik materyaller(asellüer dermal matrix) kullanılmıştır. Ayrıca tendon iyileşmesini güçlendirmek için onarım bölgesine çeşitli enjeksiyonlar (kök hücre, PRP, otolog serum,büyüme faktörleri, hidrojeller vs.) yapılmıştır. Detaylı literatür taramasına rağmen tendon augmentasyon amacıyla kullanılan dermis greftine dair veri bulamadık.Dermis greftleri;kolay ulaşılabilen, maliyet olarak ucuz, özdoku olduğu için yabancı cisim reaksiyonu az, daha kısa zamanda alınabilen ve daha az donör alan morbiditesine yol açması sebebiyle alternatif olabilecek niteliktedir. Çalışmamızda amaç, aşil tendon yaralanmalarında tendon iyileştirmesini güçlendirip tekrar kopma riskini azaltmak ve güçlü bir iyileşme elde etmek için otolog dermis greftinin iyileşme üzerinde etkinliğini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Yaptığımız çalışmada 20 adet, 2-3 aylık, 300-350 gr ağırlığında Sprague Dawley türünden erkek sıçanlar kullanıldı. Ratlar randomize olarak iki gruba ayrıldı. Her iki grubun sağ aşil tendonuna atravmatik, tam kat, düz kesi yapıldı. İlk grupta yer alan ratlar kontrol grubu olup; tendon onarımı yapıldıktan sonra onarım bölgesine herhangi bir uygulama yapılmadı. İkinci grupta yer alan deney grubundaki ratlara ise tendon onarımı yapıldıktan sonra; sırttan alınan dermis grefti tendon onarım bölgesine çepeçevre sarılıp sütüre edildi. Ratlar 4 haftalık takibin sonunda sakrifiye edildiktan sonra alınan numuneler; histopatolojik inceleme (semikantitatif Movin ve Bonar skorları ile), immünhistokimyasal inceleme (tip I ve tip III kollajen yoğunluğuna yönelik) ve biyomekanik incelemeler için değerlendirildi.İstatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular:Bütün numunelerde tendon intakt izlendi, rüptür gözlenmedi. Histolojik parametreler açısından dermis grefti ile onarım yapılan deney grubunda anlamlı sonuçlar izlendi (p<0.05). İmmünhistokimyasal incelemededeney grubunda tip I kollajen ve tip I/tip III kollajen yoğunluğu daha fazla gözlendi. Biyomekanik incelemelerde deney grubunda istatsiksel olarak anlamlı sonuçlar elde edildi.(p<0.05). Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda dermis greftinin, sıçanlardaaşil tendon yaralanması sonrası, iyileşme sürecine olumlu katkı sağlayabileceğini gösterdi.Dermis grefti ile tendon onarımı; tendon augmentasyonu veya güçlendirmesi için diğer yöntemlere göre iyi bir alternatif olabilir. Bu tekniğin klinik kullanımı için daha büyük çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Aşil tendonuHayvan deneyleriSıçanlar+2
Muhammet Doğan
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat siyatik sinirinde oluşturulan ezilme tarzı yaralanma sonrası ven ve yağ grefti uygulamalarının sinir iyileşmesi ve adezyon azaltıcı etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: Periferik sinir yaralanmaları; travmalar, cerrahi girişimlere sekonder iatrojenik yaralanmalar , yanıklar ve dejeneratif lezyonların sonucu olarak klinik pratikte sıklıkla karşılaşılan önemli morbidite ve mortalite durumlarından biridir. Sinir onarımları sonrasında sinir iyileşme sürecinde fibroblast, makrofaj ve diğer hücresel yapıların ürettiği kollajene bağlı olarak gelişen skar dokusu sonucu sinir yapıları çevre dokulara yapışarak iyileşme süreçlerinde azalma, kas ve eklem hareketleri sırasında mobilitelerinde azalma ve sinir yapılarında iskemiye yol açmaktadır. Deneysel çalışmalarda ve klinik pratikte gelişen bu skar dokusunu ve yapışıklıkları azaltmak ve önlemek için çok sayıda tedavi modalitesi kullanılmasına rağmen skar dokusu ve gelişen yapışıklıklar hala iyileşme sürecini etkileyen sebeplerin başında gelmektedir. Bu skar dokusuna bağlı gelişen kompresyon tarzında nöropatiler pratikte çok sık karşımıza çıkmaktadır. Bu süreci önlemek ve sinir iyileşmelerini artırmak için sinir iyileşmesi üzerine antioksidan, antiinflamatuvar , antifibrotik ve nöroprotektif özelliklere sahip biyomateryallerin ve ilaçların katkıları bilinmektedir. Bu amaçla yapılan deneysel çalışmalarda yapışıklıkları ve skar dokusunu azaltmak için 5 – florourasil, doksorubisin, kolşisin gibi antinflamatuar ilaçlar, hyaluronik asit, karboksimetil selüloz tarzı sentetik ilaçlar, amniyotik membranlar, radyasyon, seprafilm gibi biyolojik membranlar kullanılması sonrası olumlu sonuçlar alınmıştır fakat bu ilaç ve materyallere erişimin zor olması, yüksek maliyetli olmaları nedeniyle kullanımlarını sınırlandırmaktadır. Bunu için otolog dokuların kullanımı ön planan çıkmaktadır. Bu amaçla otolog dokulardan ven , mukoza , kas tendon gibi dokular kullanılabilir fakat donör alan morbiditesi bu otolog dokuların en önemli dezavantajlarıdır. Plastik cerrahide rejenerasyon, augmentasyon, doku iyileşmesi, kök hücre görevi gibi pek çok alanda sık kullanılan ve antifibrotik, antiinflamatuar, nöroprotektif etkilere sahip olan yağ ve ven otolog dokuların siyatik sinir iyileşme sürecini olumlu katkı sağladığı ve fibrozis-skar oluşumu azalttığını düşünmekteyiz. Bu amaçlarla yaptığımız deneysel çalışmada; sıçanlarda siyatik sinirde ezilme tarzı (aksonotmezis) yaralanma modeli oluşturarak yağ ve ven greftlerinin sinir iyileşmesi ve skar azaltıcı etkilerini değerlendirmeye aldık. Gereç ve Yöntem: Deneysel çalışmamızda 24 adet Sprague-Dawley türünde ortalama 300-350 gr ağırlığında 14- 16 haftalık dişi ratlar kullanıldı. Ratlar kontrol , yağ grefti grubu ve ven grefti grubu olacak şekilde 3 gruba ayrıldı. Tüm ratların sağ siyatik sinirlerine uygun diseksiyon sonrası ulaşılarak 60 saniye boyunca aesculap klemp yardımı ile basınç uygulanarak ezilme tarzında aksonotmezis tipinde yaralanma oluşturuldu. Kontrol grubuna herhangi bir müdahale yapılmadı, yağ grefti grubuna sol ischial bölgeden toplanan yağ greftleri ezilen sinir segmentinin etrafına sarılarak süture edildi, ven grefti grubuna sol taraftan alınan femoral ven grefti tüp şeklinde sarılarak süture edildi. 4 haftalık yakın takip sonrasında tüm deney hayvanlarına ötenazi uygulandı. Makroskobik ve histopatolojik olarak ratlar değerlendirilmeye alındı .Ratlarda asepsi antisepsi şartlarına uyularak ezilme modeli oluşturulan siyatik sinir segmentine ulaşıldı. Makroskobik değerlendirme petersen tarafından tariflenen evrelemeye göre diseksiyon sırasında cilt, kas ve kas fasyasının iyileşmesi ve bütünlüğü, sinir dokusunun çevre yapılara olan yapışıklılığı ve ekplorasyon sırasında sinirin çevre yapılardan ayrılabilirliği değerlendirildi. Histopatolojik değerlendirmede ise Hematoksilen-Eozin ile boyanan preperatlarda fibrozis, aksonal dejenerasyon, inflamasyon ve dilatasyon parametrelerine bakıldı. Bulgular: İstatistiksel analiz sonucuna göre makroskobik cilt, kas ve kas fasyasının bütünlüğü ve iyileşmesi açısından üç grup arasında anlamlı bir fark gözlenmedi. Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği ven grubunda kontrol ve yağ grubuna göre daha iyi olmakla beraber istatiksel olarak her üç grup karşılaştırıldığında anlamlı farklılık gözlenmedi(p>0,05). Histopatolojik olarak yapılan değerlendirmede yapılan istatistiksel incelemede inflamasyon açısından üç deney grubu arasında anlamlı farklılık gözlendi, kontrol-yağ grefti grupları arasında anlamlı fark görülmeyip ven grefti-kontrol ve ven grefti-yağ grefti grupları arasında anlamlı farklılık görülmüştür, farklılığı oluşturan grubun ven Grefti grubu olduğu görülmüştür(p<0,05), nöronal dejenerasyon hem yağ hem de ven grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05), ancak yağ ve ven grefti grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark görülmemiştir(p>0,05), fibrozis açısından üç deney grubu arasında anlamlı farklılık gözlenmiştir. Kontrol-yağ grefti grupları arasında fibrozis açısından istatiksel olarak anlamlı farklılık görülmezken(p>0,05), ven grubu yağ grubu ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü(p<0,05). Dilatasyon açısından her üç deney grubu karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi(p>0,05). Sonuç: Yaptığımız deneysel rat siyatik sinir ezilme tarzı aksonotmezis tipi yaralanma modeli çalışmamızda otolog olan yağ ve ven greftlerinin makroskobik ve histopatolojik olarak skar dokusu ve buna bağlı gelişen sinir yapışıklıklarını azaltarak periferik sinir iyileşmesine olumlu şekilde yarar sağlayabileceğini gösteren sonuçlar elde edilmiştir. Travmanın şiddeti , mekanizması, ek travmalar, hastanın genel durumu ve komorbid durumları, cerrahın tercihi göz önünde bulundurularak uygun greft materyali bu amaçlarla tercih edilebilir.

Mehmet Bayram
Dicle University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçan Mandibular Distraksiyon Osteogenezisinde Demineralize Kemik Matriksi Kullanımının Oluşan Kemik Kalitesi ve Konsolidasyon Süresine Olan Etkisi

Distraksiyon osteogenezis, kraniyofasiyal patolojilerin tedavisinde kullanılan uzun süreçli bir tedavi yöntemidir. Bu çalışmada; demineralize kemik matriksinin, DO'in konsolidasyon dönemi üzerinde fizyolojik süreci hızlandırıcı ve kemik kalitesine etkisini araştırmayı amaçladık.Ağırlıkları 250-300 gr arasında olan 40 adet Wistar tipi erkek sıçan kullanıldı. Tüm deneklerde sağ hemimandibulada çalışıldı. Cerrahi kontrol grubunda (Grup 3, n=8) yumuşak dokular kesilip tekrar dikildi. Diğer denekler grup 1 (DKM, n=16) ve grup 2 (SF, n=16) olarak ayrıldı. İki gruba distraktör takılarak, osteotomi sonrası 5 gün latans, 0.25 mm oran ve günde 2 defa ritim ile 3mm'lik distraksiyon gerçekleştirildi. Takiben, 4 haftalık konsolidasyon döneminin 1. gününde distraksiyon mesafesine 0.2cc DKM, diğer gruba da 1cc SF uygulandı. Konsolidasyonun 2. haftasında her iki gruptan 8'er denek sakrifiye edilerek sağ hemimandibulaları histolojik incelemeye alındı. Konsolidasyonun 4. haftasında kalan tüm gruplardaki denekler sakrifiye edilerek mandibulaları eksize edildi. Kemik mineral dansitometrik (KMD), histolojik ve immünohistokimyasal inceleme gerçekleştirildi. İncelemede H.E, Masson-trikrom, MMPase-2 ve Caspase-3 kullanılarak kemik iyileşmesi ve apoptozis incelendi. Tüm veriler Kruskal-Wallis yöntemiyle istatistiksel olarak değerlendirildi. Kemik mineral dansitometrik değerleri 2'li gruplar şeklinde Mann Whitney-U testi ile ayrıca değerlendirildi. Histolojik değerlendirmede. 2. ve 4.haftalarda DKM uygulanan grubun SF uygulanan gruba göre kemik iyileşmesi değerlerinin ve hücresel aktivitenin daha iyi olduğu ve aradaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu (p<0,05) görüldü. Total KMD sonuçlarına göre DKM, SF ve kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı, 2'li karşılaştırmalarda DKM grubu ve SF grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıydı (p<0,05,Mann Whitney-U). 1/3 KMD sonuçlarına göre 3 grup arasındaki fark anlamlı iken, 2'li karşılaştırmada DKM grubu SF grubu arasındaki, DKM lehine olan fark, anlamlı değildi (p>0.05, MannWhitney-U).Sonuç olarak, klinik kullanıma uygun bir ürün olan DKM'nin, konsolidasyon döneminin başında distraksiyon mesafesine uygulanması ile kemik iyileşmesini olumlu etkilediği ve süreci hızlandırdığı istatistiksel olarak gösterilmiştir. Distraksiyon ile rekonstrüksiyonu planlanan kraniyofasiyal olgularda, tedavi süreci içinde,genel anesteziye gerek kalmadan, iyileşmeye yardımcı olarak DKM uygulanması öngörülebilir.

Cerrahi-plastikMandibular hastalıklar
Hakkı Yücel Demir
Gazi University
2007
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek taraflı yarık dudak onarımında kullanılan millard teknik ile tennison randal tekniğin post operatif dönemde karşılaştırılması

Giriş –Amaç: Dudaklar; yüzün en önemli yapılarından biri olup estetik ve fonksiyonel rollerde görev alırlar. Mimik hareketleri, beslenme, konuşma gibi fonksiyonel görevlerin yanında estetik subünite olmaları nedeniyle travma, malignite ve konjenital anomalilerde dudakların restorasyonu önem arz etmektedir. Yarık dudak defektlerinin tedavi hedefleri, yarığın erken dönemde düzeltilmesi ve primer olarak gerilimsiz, hareketli ve dengeli bir dudağın oluşturulmasıdır. Dudak yarıklarının cerrahisinde çok sayıda teknik ve modifikasyon kullanılmakta olmasına rağmen, en az skar bırakan en etkili yöntemin arayışı halen devam etmektedir. Bu durumun en büyük sebebi ise her tekniğin kendine özgü avantajları ve dezavantajları vardır. Zamanla ise Tennison-Randall ve Millard rotasyon-ilerletme prosedürleri en çok kullanılan iki yöntem olarak öne çıkmıştır. Bizim yaptığımız çalışma da kliniğimizce sıkça opere edilen bu hastların post-operatif dönemde iki cerrahi tekniği sonuçlarının estetik ve fonksiyon açısından karşılaştırdık. İkisi arasında uygun tekniği bulmak amaçladık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız randomize retrospektif olarak yapıldı. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi kliniğimizde 01.01.2023-01.04.2024 tarihleri arasında opere edilen (20 hasta Grup 1:Millard tekniğiyle opere edilen) ve (20 hasta Grup 2:Tennsion Randall tekniğiyle opere edilen) benzer yaş ve cinsiyet özelliklerine sahip cerrahi sonrası en az 1 ay geçmiş; toplam 40 hasta çalışmamıza dahil edildi. Hastalar takiplerinde Vernier Caliper yardımı ile ölçüm sonuçları milimetre olarak kaydedildi. Ardından yapılan ölçümler cerrahi yapılan ve cerrahi yapılmayan parametreler karşılaştırıldı. Böylece hedef doku simetrisi karşılaştırıldı. İstatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda yarık dudağın alt 1/3'lük kısmına cerrahi sırasında dudağın filtrum distal kısmı ve Cupid yayının Tennison-Randall tekniğin daha efektif şekilde onarıldığı gösterilmiştir. Musculus orbicularis orise ve burun tabanına daha etkili cerrahi ulaşılabilme kapasitesi sayesinde Millard tekniğin ve modifikasyonlarının nazal bölge ve rekonstrüksiyonunda üstün olduğu sonucunu ortaya koymuştur. Sonuç: Yarık dudak cerrahisi en iyi fonksiyonel ve estetik sonuçları gösteren kanıtlara dayanmalıdır. Bu çalışmanın bulgularına genel perspektiften bakıldığında her iki dudak yarığı onarım yönteminin kendi avantaj ve dezavantajlarına sahip olduğu görüşünü desteklemektedir. Binlerce yıllık geçmişi olan bu cerrahinin disiplinin bilimin ve teknolojinin ışığında deneysel ve klinik çalışmalara ihtiyacı olduğu aşikardır. Anahtar Kelimeler: Yarık dudak cerrahisi, Nazal taban rekonstrüksiyonu, Millard, Tennison-Randall, Vernier Caliper

Yusuf İnan Nakipoğlu
Dicle University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trombosit zengin plazmanın pediküllü fleplerde pedikül ayırma zamanına ve geciktirme (delay) fenomenine etkileri

ÖZETGeciktirme etkisini farmakolojik olarak sağlayabilecek bir madde arayışı sürmektedir.Anjiojenik büyüme faktörlerini içeren trombosit zengin plazmanın, pedikül ayırma zamanınıerkene çekebilme ve geciktirme etkisi sağlayabilme potansiyelini araştırmak amacıyla ikiçalışma tasarlanmıştır.Birinci deneyde bilateral kasık flebi oluşturulan 24 sıçan 3 gruba ayrıldı. Her sıçanınsağdaki flepleri karşı tarafa kontrol grubu olurken soldakilerden Grup I'dekilerin (n=8) altınatrombosit zengin plazma, Grup II'dekilerin (n=8) altına fibrin yapıştırıcı, Grup III'tekilerin(n=8) altına trombin uygulandı. Bir hafta sonra tüm fleplerin pedikülleri bağlanıp işlemden birhafta sonra flep nekroz yüzdeleri hesaplandı. İkinci deneyde karın flep modeli oluşturulan 24sıçan 4 gruba ayrıldı. Flep kaldırılması planlanan bölgenin altına Grup 1'de serum fizyolojik,Grup 2'de trombosit zengin plazma, Grup 3'te fibrin yapıştırıcı, Grup 4'te trombin enjekteedildi. Bir hafta sonra ilk üç grupta sağ inferior epigastrik damarlar üzerinde fleplerkaldırılabilirken Grup 4'te flep kaldırılması planlanan bölgeler nekroza gittiği için işlemgerçekleştirilemedi. Grup 1, 2, ve 3'te cerrahiden bir hafta sonra nekroz yüzdeleri hesaplandı.İki deneyde de her gruptan iki sıçan mikroanjiografik olarak incelenirken tümünün histolojikdeğerlendirmeleri yapıldı.Trombosit zengin plazmanın iki deneyde de fibrin yapıştırıcı, trombin ve kontrolgruplarına göre nekroz miktarını azalttığı saptandı (p<0,05). Trombosit zengin plazmauygulanan gruplarda histolojik ve mikroanjiografik olarak küçük çaplı arterlerde artışgözlendi. Birinci deneyde trombin uygulandığında görülen artmış nekroz yüzdeleri ikincideneyde trombin uygulaması sonrası gelişen nekrozlarla paralellik göstermekteydi.Bu çalışma, trombosit zengin plazmanın pedikül ayırma zamanını erkeneçekebileceğini, farmakolojik olarak geciktirme etkisi sağlayabileceğini ve muhtemelmekanizmanın neovaskülarizasyon olduğunu, trombinin ise flep sağkalımını olumsuzetkileyen bir madde olduğunu ortaya koymaktadır.

Fulya Fındıkçıoğlu
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Periferik sinir yaralanmalarının onarımında trombositten zengin plazma'nın sinir rejenerasyonu üzerine etkisi

PER FER K S N R YARALANMALARININ ONARIMINDATROMBOS TTEN ZENG N PLAZMA'NINS N R REJENERASYONU ÜZER NE ETK SDr. Yakup SARIGÜNEYBu çalışmada, içerisinde yüksek oranda büyüme faktörleri içeren trombositten zenginplazmanın (PRP) sinir iyileşmesi üzerine olan etkinliğini araştırmak amaçlanmıştır.Cerrahi işlemler için 40 adet Wistar tipi dişi sıçan kullanıldı. Ketamin (50 mg/kg-IM)anestezisi kullanılarak, sağ arka ekstremitede çalışıldı. Hayvanlar 5 gruba ayrıldı. Grup 1(n=4): Siyatik sinir, siyatik çentikten bifurkasyona kadar olan çevre dokulardanserbestleştirildi ve sinire ek bir işlem yapılmadı. Diğer cerrahi gruplarda sinir bifurkasyonun 1cm proksimalinden keskin bir mikromakas ile kesildi. Grup 2 (n=8): 2 adet epinöral sütür ileonarım, Grup 3 (n=8): 6 adet epinöral sütür ile onarım, Grup 4 (n=10): 2 adet epinöral sütürile onarım + PRP ve Grup 5 (n=10): 6 adet epinöral sütür ile onarım + PRP.Postoperatif 90. günde deneklere yürüme analizi ve elektromiyografi yapıldı. Deneklersakrifiye edilerek ıslak kas ağırlığı, kas ve sinir histomorfometrik analizleri yapıldı.Siyatik fonksiyon indeksi sonuçlarına göre Grup 2 ve Grup 5 arasındaki fark anlamlıidi (p=0,02). PRP uygulanan grupların elektromiyografide daha kısa latans değerine sahipoldukları (p<0,02) ve histolojide daha kalın miyelin tabakası içerdikleri bulundu (p<0,01).Epinöral skar doku indeksi, ıslak kas ağırlıkları ve kas histomorfometrik değerlendirmesiaçısından sonuçlar Grup 4 ve Grup 5'de Grup 2 ve Grup 3'e göre daha iyiydi, ancak gruplararasında istatistiksel olarak anlamlı iyileşme farkı saptanmadı.Sonuç olarak PRP kolaylıkla hazırlanabilen bir üründür ve sonuçlar ratlarda tek dozuygulanan PRP'nin sinir iyileşmesini olumlu yönde etkilediğini göstermektedir.

Yakup Sarıgüney
Gazi University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Abdominoplasti operasyonunun diz osteoartrit hastalarında ağrı ve yaşam kalitesine etkisi

Plastik cerrahlar tarafından abdominoplasti operasyonu çok sıklıkla yapılan estetik ameliyatlardan bir tanesidir. Hastalardaki fazla karın cilt dokusu ve yağ dokusunun varlığı, hastaların diz bölgesine binen yükü arttırmaktadır. Zamanla bu binen yük, hastaların diz bölgesinde rahatsız edici boyutta ağrılara neden olmaktadır. Hastalar, bu durumdan kurtulmak için bariatrik cerrahi, diyet ve ilaç kullanarak kilo vermeye çalışmaktadırlar. Bunlar sonucunda kilo veremeyen hastalarda diz ağrıları yüzünden fizik tedavi gereksimine ihtiyaç duymaktadırlar. Fizik tedaviden sonuç alamayan hastalar ortopedik cerrahi için hastanelere başvurmaktadırlar. Bu çalışmada diz Osteoartriti olan 30 abdominoplasti hastasının operasyon öncesi ve sonrası diz ağrılarını ve bunun yaşam kalitesine olan etkilerini araştırdık. Hastaların abdominoplasti sonrası fazla sarkmış dokularından kurtulacakları için diz bölgelerine binen yükleri azalacağı ve buna bağlı olarak da hastaların diz ağrılarında azalmayı ön görmekteyiz. Ağrısı geçen hastaların yaşam kalitelerinde belirgin düzelme olacağından dolayı hastalar hem fiziksel hem de psiklojik rahatsızlıklardan kurtulacaktırlar. Böylece ağrı şikayeti azalan hastaların ortopedik cerrahi gereksinimleri de o ölçüde azalacaktır. Çalışmaya katılan hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastalara anket çalışması yapıldı. VAS skoru, WOMAC osteoartrit indeksi ve EUROQOL genel yaşam kalitesi ölçekleri ile hastalar değerlendirildi. Bu değerlendirmeler ile hastaların abdominoplasti sonrası VAS skorlarında ciddi anlamda azalma ve WOMAC değerlerinde düzelme istatistiksel olarak anlamlı kaydedildi ve sonuç olarak hastaların yaşam kalitelerinin arttığı gözlemlendi. ANAHTAR KELİMELER: Abdominal hipertrofi, Diz Ağrısı, Osteoartrit

Ali Doğan
Bolu Abant Izzet Baysal University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşan alt göz kapağı posterior lamella defektlerin onarımında; ven-arter duvar greftleri, palatal-bukkal mukozal greftler ile onarımı ve sonuçlarının kıyaslanması

Amaç: Çalışmamızın hipotezi literatürde eksik gördüğünüz şu ana maddeleri test etmek, literature yeni bir otojen greft seçimi kazandırmak amacıyla oluşturuldu 1)Literatürde en sık kullanılan mukozal membran greftlerin 2 üyesi sert damak mukozal greft ve bukkal mukoza greftlerin spontan epitelizasyona ya da konjonktival metaplazik diferansiasyon uğrayıp uğramadı uğruyorsa kantitatif objektif olarak histopatolojik olarak göstermek(9). 2) Bulbo-korneal hasar miktarını ve şiddetini hasta semptomları gibi subjektif kriterlerle bildirilmiş literatürün aksinine Kantitatif-objektif korneal boyama yöntemi ve biyomikroskobik inceleme,fotoğraflamak ve korneal opositenin patolojik doğasını ve şiddetini oposite gredlemesi ile evrelemek 3)Ven duvar grefti ve Arter duvar greftinin ile ilgili literatürde yapılan çalışmalarda yazarlar tarafından bildirilmemiş ve çalışılmamış vaküler greflerin endotel yapısının post-op histolojik değişimleri saptamak ve kantitatif objektif olarak göstermek 4) Ven duvar grefti ile ilgili literatürde yapılan tüm çalışmalarda bu yapının tarso konjonktival yapı replasmanı amacıyla kullanıldığı belirtilmiş ,fakat tarso konjuktival yapı posterior lamellanın sadece bir komponenti dir . Rekonstrüksiyon da mutlaka göz önünde bulundurması gereken kapsülo palpebral fasiya, inferior tarsal kas ve orbital septum dan bahsedilmemiştir biz bu çalışmada bu yapıları da içerecek şekilde Total posterior lamellar defekt onarımında kullanarak sonuçların öncekilerle verilerle kıyasla, aynı olup olmadığı saptanmaya çalışılacaktır(43-44). 5) İdeal sonuçları bildirilen ven duvar greftine histoanatomik olarak avantajlı olabileceği düşündüğümüz arter duvar greftinin ideal greft özelliklerini test ederek sonuçları objektif olarak ortaya koymak

Cerrahi-plastikGöz kapaklarıGöz kapağı hastalıkları+3
Aydın Aydemir
Dicle University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kısmi kalınlıkta deri grefti verici alan iyileşmesinde topikal tedavi amaçlı sesamol, kafeik asit fenetil esteri ve izotonikli pansuman materyallerinin etkinliğinin karşılaştırılması: deneysel çalışma

Amaç: Bu çalışmada kısmi kalınlıkta deri grefti verici alanlarında susam yağının antioksidan ve antiinflamatuar etkilerinden sorumlu sesamol ve propolisin asıl antioksidan etkinliğe sahip bileşeni kafeik asit fenetil esterinin yara iyileşmesi üzerine etkinliklerinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışma, tüm gruplar 8 adet denek içerecek şekilde 24 adet Sprague Dawley rat ile yapıldı. Her üç gruptaki ratların sırt cildinde kısmi kalınlıkta deri grefti alınarak yara alanı oluşturuldu. Birinci grup kontrol grubu olarak belirlendi ve bu gruba yara iyileşmesi izlemi için günlük izotonik uygulandı. Diğer gruplar çalışma grubu olarak belirlendi. Çalışma gruplarına topikal olarak Kafeik asit fenetil esteri (CAPE) ve sesamol uygulandı. Oluşturulan yara alanlarının 3., 7. ve 14. günlerde yüzey ölçümleri yapıldı ve yara kontraksiyon yüzdeleri hesaplandı. Yaraların tam epitelize olduğu gün denekler sakrifiye edildi. Deneklerin iyileşen yara alanları eksize edildi ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Bulgular: Kontrol grubu ile CAPE grubunun kıyaslandığı istatistiki analizlerde CAPE ile takip edilen yaralarda kontrol grubuna göre iyileşme sürelerinde kısalma, ayrıca 14.gün yara kontraksiyon yüzdelerinde artış gözlendi. Bu veriler istatistiksel olarak anlamlı idi. Sesamol grubunda ise numerik verilerde kontrol grubuna göre farklılık gözlense de bu veriler istatistiksel olarak anlamlı değildi. Sonuç: Literatürdeki diğer çalışmalarda yara iyileşmesi üzerinde olumlu etkisi gösterilmiş olan CAPE kullanımının, kısmi kalınlıkta greft verici alanlarının iyileşmesi üzerinde bu etkisinin devam ettiği gösterilmiştir. Elde etmiş olduğumuz verilere göre daha fazla denek sayısı ile yapılacak çalışmalar ile sesamolün yara iyileşmesi üzerine etkisinin anlamlı şekilde gösterilebileceği düşünülmektedir.

Cerrahi-plastikDeriDeri nakli+7
Yasemin İmamoğlu
Karadeniz Technical University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Perikondrium ve periost greftlerinin kıkırdak oluşturma kapasitelerinin karşılaştırılması ve okside selülozun rejenerasyona etkileri

Kıkırdak eksikliklerinin onarılmasında en sık kullanılan ve altın standart olarak kabul edilen seçenek otojen kıkırdak greftlerinin kullanılmalarıdır. Ancak, vücutta kıkırdak grefti alınabilecek alanlar kısıtlıdır. Perikondrium ve periostun osteokondrojenik kapasiteleri ise uzun yıllardır bilinmektedir. Bu dokuların greft olarak kullanımları ile değişik koşullar altında, değişik miktar ve kalitede kıkırdak dokusu elde etmenin mümkün olduğu da bazı çalışmalar ile gösterilmiştir. Çalışmamızda 1,4 x 2,4 cm boyutlu kulak perikondrium (Grup 1) ve kafatası periost (Grup 2) greftleri kendi üzerlerine katlanıp, kenarlarından dikilerek kapalı cep haline getirilmeleri sonrasında içlerine otojen kan enjeksiyonu yapılarak, karında kas fasyası altı plana nakledilmişlerdir. Ayrıca, 0,8 x 0,8 cm boyutlu okside rejenere selüloz (Şurgicel ®), sırasıyla yine aynı özellikte hazırlanmış perikondrium (Grup 3) ve periost (Grup 4) greftlerinin içine yerleştirilip, bunlar da aynı işlemler sonrasında aynı doku planına nakledilmişlerdir. 6 haftalık takip sonrasında greftler çıkartılmış, hacimleri su taşırma yöntemi ile, ağırlıkları hassas terazi ile ve içlerinde oluşan kıkırdak dokusu ve olgunluğu da histolojik çalışmalar ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel olarak grupların hacim ölçümleri arasında anlamlı fark olmamasına ve ağırlık ölçümlerinde okside selüloz içeren grupların daha ağır olarak bulunmalarına karşın, histolojik çalışmalar ile perikondrium greftlerinin, periost greftlerine göre daha fazla miktarda ve daha olgun kıkırdak içerdikleri tespit edilmiştir. Okside selüloz ise kıkırdaklaşmayı bozmamakla birlikte, arttırıcı etkiye de sahip olamamış, yalnızca ortamda fibröz dokunun daha yaygın görülmesine neden olmuştur. Ayrıca histomorfometrik çalışmalar ile yapılan hacim ölçümleri de göstermiştir ki, su taşırma yöntemiyle ölçülen greft hacim değerleri, greftlerin içinde gelişen olgun kıkırdak hacmini yansıtmamaktadır.

Alper Sarı
Gazi University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat siyatik sinirinde ezilme tarzı yaralanma sonrası ven ve bukkal mukoza grefti uygulamasının adhezyon ve skar azalatıcı etkilerinin karşılaştırılması

Periferik sinir yaralanması sonrası iyileşme süreci skar ve skar dışı birçok nedenden dolayı olumsuz etkilenmektedir. Skar dokuları genellikle travma ve cerrahi müdahaleler sonrasında oluşmaktadır. Adhezyon ve skar önleyici tedaviler kullanılmasına rağmen skar dokusu ve adhezyon iyileşme sürecini etkileyen faktörlerin başında gelmektedir. Skar ve adhezyona bağlı kompresyon nöropatileri klinik çalışmalarda sıklıkla karşımıza çıkmaktadır. Kompresyon nöropatilerine neden olan skar dokusu genellikle cerrahi müdahaleler ile tedavi edilmektedir ancak yapılan klinik çalışmalarda cerrahi müdahale sonrası hastaların bir kısmında semptomların devam ettiği belirtilmiştir. Periferik sinir yaralanması sonrası skar ve adhezyon önleyici tedaviler deneysel çalışmalarda çoğunlukla kullanılmıştır. Bu çalışmalarda hyaluronik asit, çeşitli ilaçlar, amniyotik membranlar, radyasyon, carbohydrate polymer gel (ADCON-T/N) gibi ajanlar kullanılmış olup olumlu sonuçlar alınmıştır ancak bunlar hem ulaşılması güç hem de maliyetli olmaları dezavantajlarıdır. Bunun dışında otolog dokulardan ven , mukoza ve yağ grefti gibi dokular kullanılmış ve olumlu sonuçlar alınmıştır ancak donör alan morbiditesi, cerrahi olarak elde edilmesi gibi dezavantajları vardır. Periferik sinir iyileşme sürecinde deneysel olarak birçok yaralanma modeli, skar ve adhezyon önleyici tedavi kullanılmasına rağmen henüz standardize edilmiş bir tedavi protokolü yoktur. Klinik kullanımdaki karar sürecini cerrahın tecrübesi, skar önleyici ajana ulaşılabilirlik, otolog kaynaklar için oluşabilecek donör alan morbiditesi ve literatürdeki sınırlı bilgiler etkilemektedir. Bizim yaptığımız çalışmada toplam 24 adet, 250-300 gr ağırlığında, 3 aylık dişi Spradue-Dawley tipi sıçanlar kullanıldı. Sıçanlar üç gruba ayrıldı. Sıçanların sağ siyatik sinirinde crush(ezilme tarzında) yaralanma oluşturuldu. İlk gruptaki sağ siyatik sinire femoral ven grefti konduiti kullanıldı. İkinci grupta sağ siyatik sinire bukkal mukoza konduiti kullanıldı. Üçüncü gruptaki siyatik sinir kontrol grubu olarak kullanıldı. Ratlar 4 haftalık takibin sonunda sakrifiye edilerek makroskopik ve histopatolojik olarak değerlendirildi. Çalışmamızda makroskopik olarak Peterson sınıflaması kullanıldı.Doku ve kas fasiyası üç grupta karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği mukoza ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Sinir yapışıklığı ve ayrılabilirliği ven grubunda mukoza ve kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p<0,05) Histopatolojik olarak ise üç grupta inflamasyon, intranöral ve ekstranöral skar incelenmiştir. İnflamasyon üç grupta karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). İntranöral ve ekstranöral skar hem mukoza hem de ven grubunda kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu görüldü (p<0,05). İntranöral ve ekstranöral skar ven grubunda mukoza grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmedi (p>0,05). Yaptığımız çalışmada ven ve mukoza greftinin periferik sinir crush (ezilme tarzı) yaralanmalarında skar ve adhezyon azaltmak amaçlı kullanılabileceği göstermiştir. Yaralanmanın boyutu, cerrahın tercihi ve hasta onamı sonrası uygun greft materyali seçilebilir. Anahtar Kelimeler: periferik sinir, skar, adhezyon, ven, mukoza

AdezyonlarHayvan deneyleriMukozalar+5
İkram Esen
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sıçan alt ekstremite iskemi reprfüzyon modelinde MESNA (2-merkapto-etan-sülfonat)'nın etkileri

Plastik cerrahide flep cerrahisi, ekstremitelerde kısmi veya tam kopmalar sonrası replantasyonlar, transplantasyonlar güncel pratikte yoğun uğraş verilen alanlardır. Bu tür cerrahilerin başarı oranı iskemi/reperfüzyon(İ/R) hasarı ile yakından ilişkilidir. Farklı dokularda, iskemi reperfüzyon hasarını azaltmaya yönelik bir çok endojen ve eksojen madde araştırılmış ve araştırılmaya devam edilmektedir. Ancak halen İ/R hasarını tamamen engelleyen farmakolojik ajan bulunamamıştır. 2- merkaptoetan sodyum sülfonat(MESNA) iyofosfamid ve siklofosfamid gibi kemoterapötik ajanlara bağlı gelişen hemorajik sistit tedavisinde kullanılan bir ilaçtır. Farklı deneysel çalışmalarda, akciğer, böbrek, over, barsakta İ/R hasarına karşı koruyucu etkileri denesel olarak gösterilmiştir. Ancak alt ekstremite ve iskelet kasında iskemi reperfüzyon hasarı üzerine herhangi bir çalışma bulunmamaktadır. Bir çok organda İ/R hasarı üzerine olumlu etkileri göserilen Mesna'nın, alt ekstremite İ/R hasarına olumlu etkileri olabileceği hipoteziyle bu çalışma planlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda herbir grup 8 adet rattan oluşmak üzere 24 adet Sprague Dawley cinsi erkek rat kullanıldı. Gruplar, kontrol grubu, İ/R grubu ve İ/R + Mesna olacak şekilde üç gruba ayrıldı. Kontrol grubuna herhangi bir işlem uygulanmadı. Diğer iki gruba sağ ekstremite trochanter majusun proksimalinden turnike ile 4 saat iskemi ve 4 saat reperfüzyon ugulandı. İ/R grubuna iskemiden 15 dk ve reperfüzyon anında serum fizyolojik, İ/R+Mesna grubuna ise aynı zamanlarda Mesna 150mg/kg/doz'dan intraperitoneal olarak uygulandı. I/R tamamlandıktan denekler derin anestezi altında intrakardiyak kan alınarak sakrifiye edildi. Daha sonra tüm ratların sağ taraf gastrokinemius kaslarından histopatolojik ve biyokimyasal inceleme için doku örneği alındı. Bulgular: Kontrol grubu ile İ/R ve İ/R+Mesna gruplarında ekstravaze eritrosit varlığı, enine çizgilenme kaybı, çekirdeğin merkeze göçü, kas liflerinde ayrılma, bağ doku artışı, interselüler/interfasiküler ödem ve pnml sayısı istatiksel olarak anlamlı(p<0,001) olmasına rağmen, IR ve IR+Mesna grubu istatiksel olarak aynıdır. Sonuç olarak histolojik olarak ve sayısal ölçümlerde Mesna uygulanan grubun dejeneratif değerlerde düşme sağladığı halde bunun istatiksel olarak anlamlı düzeyde olmadığı bulunmuştur. Kontrol ve deney grupları arasında lipid peroksidasyonun göstergesi olan MDA (p=0.860) enzimi ve antioksidan aktivite açısından değerlendirlmeye dahil edilen MPO açısından anlamlı bir fark bulunamadı(p=0,539). Sonuç: Yaptığımız çalışma sonucunda elde ettiğimiz bulgular, Mesna nın alt ekstremite kas dokusunda iskemi reperfüzyon hasarını istatiksel olarak anlamlı ölçüde azaltmadığıdır. Anahtar Kelimeler: Kas dokusu, Mesna, iskemi reperfüzyon

Alt ekstremiteCerrahi-plastikEkstremiteler+6
Ümmü Gülsüm Barutcu
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rinoplasti için iki yeni greft tekniği: Tavşan modelinde deneysel çalışma

Giriş ve Amaç: Dorsum augmentasyonu rinoplastinin zor aşamalarından biridir. Günümüzde burundaki düzensizlikleri gidermek ve dorsumu augmente etmek amacıyla kullanılan kıyılmış kıkırdak greftleri oldukça popüler hale gelmiştir. Kıyılmış kıkırdakları bir arada tutmak, burna istenilen şekli vermek, görünürlüğü azaltmak ve kıkırdak kalitesini arttırmak amacıyla pek çok sarma materyali tarif edilmiştir. Son çalışmalar kıyılmış kıkırdakların fasya ile sarılması durumunda oldukça başarılı sonuçlar elde edilebileceğini göstermiştir. Dermis greftleri hem daha kısa zamanda alınabilmesi hem de çok daha az donör alan morbiditesine yol açması sebebiyle fasyaya alternatif olabilecek niteliktedir. Detaylı literatür taramasına rağmen kıyılmış kıkırdağı sarma amacıyla kullanılan dermis greftine dair veri bulamadık. Yine rinoplastide pek çok otojenik doku, greft amacıyla kullanılmasına rağmen tendon kullanımına dair bir çalışma yoktur. Bu çalışmada, rinoplastide kullanılabilmesi için kıkırdak greftine alternatif olarak tendon grefti ve kıkırdağı sarmak amacıyla dermis grefti olmak üzere tanımladığımız iki yeni greft tekniğinin yaşayabilirliğinin ve kalıcılığının değerlendirilmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: On altı adet Yeni Zelanda türü beyaz tavşandan iki adet lumbosakral fasya, bir adet dermis grefti, bir adet aşil tendonu alındı. Tavşanların sağ kulağı ampute edildikten sonra, cilt ve perikondriyum uzaklaştırıldı. Kulak kıkırdağı ve aşil tendonu 1 mm küplük parçalar halinde dilimlendi. Dört deney grubu oluşturuldu. Birinci grupta kıyılmış kıkırdak greftleri herhangi bir materyale sarılmadı (A grubu); ikinci grupta kıyılmış kıkırdak greftleri fasya ile sarıldı (B grubu); üçüncü grupta kıyılmış kıkırdak greftleri dermis ile sarıldı (C grubu); dördüncü grupta ise kıyılmış tendon greftleri fasya ile sarıldı. Her tavşanın sırtına dörder adet cilt altı cep oluşturuldu ve greftler ceplere yerleştirildi. On altı haftalık gözlem sonrasında tavşanlar sakrifiye edilip, greftler çıkarıldı. Deney süresince üç tavşan öldüğü için çalışmaya dahil edilmedi (n=13). Makroskobik olarak greftlerin düzenli olup olmadıklarına bakıldı ve hacim değişiklikleri ölçüldü. Histolojik inceleme için preparatlar Hematoksilen-Eozin, Masson trikrom ve Van Gieson ile boyandı. İstatistiksel anlamlılık sınırı olarak p<0.05 kabul edildi. Bulgular: Canlı kalan on üç tavşanda greftlerin yerinde olduğu ve hiçbir greftte total rezorpsiyon olmadığı izlendi. Kıyılmış kıkırdak, fasya ile sarılmış kıyılmış kıkırdak ve dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak gruplarında hacim artışı olduğu ve bu üç gruptaki hacim değişimi kıyaslandığında aralarında anlamlı bir fark olmadığı izlendi. Fasya ile sarılmış kıyılmış tendon grubunda ise bir miktar hacim azalması tespit edildi, ancak bu değişim istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Fasya ve dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak gruplarında periferal proliferasyon daha yüksek izlendi. Fasya ile sarılmış kıyılmış tendon grubunda fibrozis, fragmentasyon ve kollajen lif miktarının daha fazla olduğu, elastik lif miktarının ise daha düşük olduğu tespit edildi. Diğer histolojik parametreler açısından gruplar arasında anlamlı fark görülmedi. Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda dermis ile sarılmış kıyılmış kıkırdak greftleri ile kıyılmış tendon greftleri başta dorsum augmentasyonu olmak üzere, rinoplasti operasyonları için iyi birer alternatif olabilir. Bu tekniklerin insanda klinik kullanımı için daha fazla çalışma yapılması gerekmektedir.

Hayvan deneyleriKıkırdakRinoplasti+4
Mehmet Özdemir
Dicle University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel siyatik sinir modelinde 900, 1800 ve 2100 MhZ elektromanyeitk alanın siyatik sinir iyilşemesi üzerine etkisi

Amaç: Kablosuz teknoloji ile çalışan cep telefonları etraflarında üç ana frekansta (900, 1800 ve 2100 Mhz) manyetik alan oluştururlar. 3G teknolojisi ile çalışan telefonlar 1800 ve 2100 Mhz elektromanyetik alan oluşturur. Bu çalışmanın amacı cep telefonlarının yaydığı elektromanyetik alanların sinir kesisi ardından yapılan koaptasyonu sonrası iyileşme üzerine etkilerinin araştırılmasıdır. Metod: Bu çalışma, 28 adet erkek 250-300 gr. ağırlığında sıçan üzerinde planlanmıştır. Sıçanlar randomizasyon listesine göre seçilmiş olmak üzere, her bir grup 7 adet sıçandan oluşacak şekilde düzenlendi. Grup1 sham grubu olup siyatik sinir kesisi oluşturulan ve elektromanyetik alana maruz bırakılmayan grup, Grup 2 siyatik sinir kesisi oluşturulup 900 MHz elektromanyetik alana maruz bırakılan grup, Grup 3 siyatik sinir kesisi oluşturulup 1800 MHz elektromanyetik alana maruz bırakılan grup ve Grup 4 ise siyatik sinir kesisi oluşturulup 2100 MHz elektromanyetik alana maruz bırakılan grup olarak planlandı. Tüm gruplarda yer alan sıçanlara 30. günün sonunda belirli bir parkur üzerinde yürüme testi analizi yapıldı ve koaptasyon yapılan alandan siyatik sinir biyopsileri alındı. Çalışma sonunda tüm sıçanlar intrakardiyak kan alınarak sakrifiye edildi. Alınan biyopsi materyalleri histopatolojik olarak Dicle üniversitesi Merkez Araştırma laboratuarında yer alan elektron mikroskobu ve ışık mikroskobu ile incelendi. Elde edilen histopatolojik bulgular ile beraber yürüme testi analizleri istatistiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmamızda tüm gruplarda elektron mikroskobi ve ışık mikroskobide, siyatik sinir hücresinde hiperplazi, dilatasyon, hemoraji, hyalinizasyon, vakolizasyon değerlendirildi. Tüm gruplarda histopatolojik bulgular istatistiksel olarak değerlendirdiğinde her dört grup içerisinde sinir iyileşmesi açısından anlamlı bir fark bulunamadı. Ayrıca tüm gruplarda yürüme analizleri sonrasında, sağlam ayak parmaklar arası mesafe, sağlam ayak adımlama mesafesi, hasarlı ayak parmaklar arası mesafe ve hasarlı ayak adımlama mesafeleri cm bazında ölçülüp median ve standart sapma değerleri hesaplandı, yürüme analizleri sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bir sonuç elde edilmedi. Sonuç: Çalışmamızda, 30 günün sonunda, cep telefonlarının yaydığı elekromanyetik alanların, sinir kesisi ardından yapılan koaptasyon sonrası siyatik sinir iyileşmesi üzerine anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit edildi.

Cep telefonuElektromanyetik alanlarSinir dejenerasyonu+4
Cemal Akçay
Dicle University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cucurbitacin e' nin tendon onarımı sonrası gelişen adezyon üzerine etkisi

El günlük hayatımızda vücudumuzun en sık kullandığımız kısımları arasındadır. Bu nedenle el yaralanmaları da oldukça sık görülmektedir. Üst ekstremite yaralanmalarında en sık yaralanan bölge parmaklar olup bu yaralanmaların bir kısmına tendon yaralanmaları eşlik etmektedir. Bu durumda tendon onarımı en kısa sürede yapılmalı ve gelişebilecek adezyonlar için gerekli önlemler alınmalıdır. Çalışmada, 36 adet Lohmann Brown cinsi tavuk kullanıldı. Aynı ekstremitede iki parmak kullanılarak 72 parmak opere edildi. Grup I' de (sham grubu) sadece tendon kılıfı insize edildi. Grup II' de (kontrol grubu) tendon kesilerek onarıldı. Grup III' de onarılan tendonun etrafındaki yumuşak dokuya dimetilsülfoksit (DMSO) enjekte edildi. Grup IV' te onarılan tendonun etrafındaki yumuşak dokuya DMSO'da çözünmüş Cucurbitacin E enjekte edildi. 21. günde sakrifiye edilen tavuklardan alınan tendonlar histopatolojik ve biyomekanik olarak değerlendirildi. Biyomekanik ve histopatolojik değerlendirmeler doğrultusunda Grup IV' te adezyon oranında istatistiksel olarak anlamlı azalma izlendi (p<0,05). En fazla yapışıklık Grup II ve Grup III' te görülmüştür. Kopma kuvveti de Grup III ve IV' te istatistiksel olarak daha az bulundu (p<0,05). Bu sonuçlar doğrultusunda Cucurbitacin E ve DMSO enjeksiyonunun tendon onarımı sonrası gelişen adezyonu azalttığı gösterilmiştir. İlerleyen zamanlarda yapılacak olan farklı deneysel ve klinik çalışmaların sonucunun, çalışmamızın sonucunu destekleyeceğini ve Cucurbitacin E'nin tendon adezyonunu önlemede kullanılabileceğini düşünmekteyiz.

AdezyonlarCerrahi-plastikCucurbitaceae+3
Muhammet Mustafa Aydınol
Dicle University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rinoplasti sonrası postoperatif dönemde iki farklı nazal tampona verilen sitokin cevabı

Bu tezin amacı, rinoplasti sonrası kullanılan nazal tamponların burun içindeki inflamasyona etkilerini inflamatuar sitokinler olan; EGF, PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2' nin postoperatif süreçteki değişimini ölçerek belirlemekti.Bu tez çalışmasında rinoplasti operasyonu olan 20 vakada silikon tampon, 20 vakada vazelin emdirilmiş gazla yapılan tampon kullanıldı. 2, 7 ve 14. gün'lerde nazal sekresyonlardan alınan örneklerde EGF, PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2 düzeyleri ölçüldü. Bu ölçümlerden elde elden veriler iki grupta karşılaştırıldı. Ayrıca bu sitokinlerin ayrı ayrı zamansal değişimleri incelendi. Sonuçta her iki grupta EGF, TGF-ß1ve TGF-ß2' nin 2, 7 ve 14. gün düzeylerinin değişmediği, PDGF'nin ise 2.günden sonra hızla düştüğü tespit edildi. PDGF, TGF-ß1 ve TGF-ß2 değerlerinin iki grupta karşılaştırılmalarında 2, 7 ve 14. gün anlamlı bir farklılık görülmedi. EGF düzeyi ise silikon tampon kullanılan grupta 2 ve 14. gün daha yüksekti.Bu sonuçlarla, silikon tampon ve vazelin emdirilmiş gazla yapılan tampon arasında sadece EGF düzeyinin daha yüksek oluşu nedeniyle silikon tampon uygulanan grupta enflamatuar yanıtın daha fazla olduğu söylenebilir.

RinoplastiSitokinlerTransforme edici büyüme faktörü-beta+2
Emrah Sözen
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yara iyileşmesinde topikal tedavi amaçlı kantaron yağı, susam yağı ve izotonikli pansuman materyallerinin etkinliğinin karşılaştırılması

Yara iyileşmesi; bir organ ya da dokudaki (genellikle deri) bir defektin tamiri ya da yeniden düzenlenmesidir. Yara iyileşmesi, farklı organ sistemlerinin yaralanmaya verdikleri farklı yanıtları içeren büyük ve karmaşık bir konu başlığıdır.Yara bakımında topikal amaçlı pek çok pansuman malzemesi kullanılmaktadır. Bunlar; gaz tamponlar, yarı- okluziv pansuman malzemeleri, hidrojel ürünler, hidrokolloidler, köpük örtüler, alginatlar ve antimikrobiklerdir.Son zamanlarda yapılan yayınlarda hypericum perforatum içeren yağ materyallerinin yara iyileşmesinde olumlu etkilerinin olabileceği gösterilmiştir. Yine son yapılan yayınlarda sesamum indicum içerikli yağ materyallerinin de bu amaçla kullanılabileceği gösterilmiştir. Her iki ürün de bu etkileri nedeniyle topikal amaçlı yara bakımında kullanılabilirler.Çalışmada 14 adet dişi fare 2 gruba ayrılmıştır. Her bir farenin sırtına yanyana 2 tane olacak şekilde toplam 12 adet 6 mm' lik punch cihazı ile cilt defekti oluşturulmuştur. Grup 1' deki 7 farenin sırtındaki sol taraftaki defektlere izotonikli serum emdirilmiş spongostanlar, sağ taraftaki defektlere de kantaron yağı emdirilmiş spongostanlar yerleştirilmiş ve kapatılmıştır. Grup 2' deki farelerin sol tarafındaki defektlere izotonikli serum emdirilmiş spongostanlar, sağ tarafındaki defektlere de susam yağı emdirilmiş spongostanlar yerleştirilip kapatılmıştır. 2. 3. 5. 7. 9. ve 11. günlerde pansumanlar açılmış ve her bir farenin sırtındaki defektler şeffaf asetat kağıdına çizilip, pansumanlar yenilenmiştir. Ayrıca 3. 7. ve 11. günlerde her bir farenin sırtındaki ilk üst defekte eksizyonel biyopsi uygulanmış ve kollajen ve fibroplast ölçümü için patolojiye gönderilmiştir.Çalışma sonucunda yapılan istatistiksel analizde kantaron yağı ve susam yağının salinle karşılaştırılmasında; kantaron yağı ve salinle pansuman yapılan alanların karşılaştırılmasında iyileşme yüzdeleri açısından anlamlı fark olmadığı ( tüm günlerde P1> 0.05 ) ( Grafik 1 ) gözlenmiş. Susam yağı ve salinle pansuman yapılan alanların kendi içinde karşılaştırılmasında, 5. ve 11. günlerde ( P1 < 0.05 )( Grafik 2 ) susam yağı ile pansuman yapılan alanların iyileşmesinde salinle pansuman yapılan alanlara oranla belirgin fark olduğu gözlenmiştir. Susam yağı ve kantaron yağı ile pansuman yapılan alanların karşılaştırılmasında da , susam yağının 2. 9. ve 11. günlerde kantaronla pansuman yapılan alanlara oranla yara iyileşmesinde belirgin fark olduğu ( P1 < 0.05 )( Grafik 3 ) gözlenmiştir. Kantaron yağı ve susam yağı ile pansuman yapılan alanların zaman içindeki değişimleri de anlamlı ( P2 < 0.0005 ) bulunmuştur. Yapılan histopatolojik inceleme sonucunda da; 11. günde susam yağı grubunda epitelizasyonun tamamlandığı, kollajen oluşumunun daha fazla olduğu ve inflamasyonun daha az olduğu gösterilmiştir.Bu sonuçların doğrultusunda susam yağının yara iyileşme modelinde, yara kapanma zamanını kısalttığı gösterilmiştir.

Antienfektif ajanlarAntiinflamatuar ajanlarBitkisel yağlar+8
Beste Kara
Karadeniz Technical University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat inferior epigastrik ada flebinde propofol kullanımının iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin araştırılması

Giriş ve Amaç: Flep uygulamaları sonrasında en sık görülen dolaşım problemleri, vasküler yetmezlik problemleridir. Vasküler yetmezliğe uğrayan dokuda iskemi gelişmeye başlar. İskeminin süresiyle ilişkili olarak dolaşım normale dönmesiyle, reperfüzyon başlar ve bununla birlikte iskemi-reperfüzyon hasarı tablosu ortaya çıkar. Bu deneysel çalışmanın amacı genel anestezi sırasında kullanılan propofolün cilt fleplerinde iskemi-reperfüzyon hasarı üzerindeki etkilerini göstermektir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 250?300 gr. arasında değisen 30 adet, Sprague-Dawley albino erkek sıçan dâhil edildi. Denekler 3 gruba ayrıldı. 3 x 6 cm boyutlarında inferior epigastrik arter tabanlı ada flebi tüm deneklerde kaldırıldı. sham (I) grubuna flep kaldırılmasını takiben iskemi-reperfüzyon uygulanmadı. Kontrol (II) ve propofol (III) grubunda flep elevasyonundan sonra inferior epigastrik artere klemp yardımı ile 2 saat iskemi sonrasında 2 saat reperfüzyon uygulandı. II. gruba 1cc izotonik, III. gruba 5 mg/kg dozunda %1 propofol kuyruk veni kateterizasyonu ile i.v olarak uygulandı. Tüm grupların cerrahi işlem öncesi ve 2 saatlik reperfüzyon sonrası kalp atım sayısı, sistolik arter basıncı ve parsiyel oksijen basınçları ölçüldü. 7. gün tüm grupların flep yaşıyabilirliği hesaplandı. 14. gün tüm denekler sakrafiye edilerek alınan doku örnekleri histopatolojik değerlendirme ve biyokimyasal değerlendirmeye alındı. Biyokimyasal olarak MDA(malondialdehit), SOD (superoksit dismutaz), KAT (katalaz), TAK(total antioksidan kapasite), TOS(total oksidatif stres), PON(paraoksanaz) değerlerine bakıldı. Histopatolojik olarak ödem, inflamasyon, epitel, vaskülarizasyon ve fibrozis değerlendirildiBulgular: Flep yaşayabilirliğinde propofol grubu, kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı görüldü (p<0,0001) Hemodinamik parametreler karşılaştırıldığında kalp atım sayısı arasında bir fark görülmemekle beraber sistolik arter basıncı ve parsiyel oksijen basınçlarındaki fark anlamlı görüldü. (p<0,0001) Biyokimyasal parametrelerden MDA (p=0,016) , TOS (p=0,000) değerleri anlamlı derece düşük SOD (p=0,000), TAK (p=0,000), KAT (p=0,03) anlamlı derecede yüksek bulundu. PON (p=0,862) değerinde fark görülmedi. Patolojik değerlendirmede İ/R+propofol grubunda, İ/R+izotonik grubuna göre inflamasyon, ödem ve fibrozis bulgularının anlamlı derecede azaldığı ve epitel rejenerasyonunun arttığı görüldü.Sonuçlar: Sonuç olarak, propofolün uygun dozlarda uygulanması aksiyel paternli cilt fleplerinde, iskemi-reperfüzyon hasarına karşı koruyucu etkinlik göstermiştir; bu nedenle bu ilaç iskemi-reperfüzyon riski olan ameliyatlarda tercih nedeni olabilir.Anahtar sözcükler: İskemi-reperfüzyon hasarı, Propofol

Cerrahi fleplerPropofolReperfüzyon lezyonu+2
Tuncay Eroğlu
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rat tram kas-deri flebinde spinal ve epidural anestezinin iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerinin karşılaştırılması

Amaç: İskemi ve reperfüzyon hasarını azaltmada olumlu etkileri olduğu ileri sürülen spinal ve epidural anestezinin; deneysel olarak serbest kas aktarımını ifade eden bir modelde iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemektir.Metod: Çalışmada 40 rat dört gruba ayrıldı. Birinci grup (n=10) iskemi yapılmayan grup (Sham), ikinci grup iskemi reperfüzyon grubu (İ/R, kontrol, n=10 ), üçüncü grup (n=10) epidural anestezi grubu, dördüncü grup (n=10) spinal anestezi grubuydu. Deneklerde tüm gruplarda TRAM kas-deri flebi oluşturulup sonrasında sham grubu hariç tüm gruplarda dört saatlik normotermik no-flow iskemi, iki saatlik reperfüzyon uygulandı. Cerrahi sonrasında alınan biyopsilerde hyalinizasyon, nükleer değişiklik ve enflamasyon ölçümleri ile histopatolojik ve total antioksidan statü (TAS), total oksidatif stress (TOS), malondialdehit (MDA), nitrik oksit (NO) ve PON ölçümleri ile biyokimyasal değerlendirme yapıldı.Bulgular: Biyokimyasal incelemede epidural grubunda MDA düzeylerinin İ/R grubuna göre anlamlı seviyede düşük, PON seviyesinin ise anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0.037, p:0.028). Spinal grubunun total oksidatif stress düzeylerinin epidural grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu, İ/R grubunun da TOS düzeylerinin epidural grubundan anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0,045; p:0,001). Epidural grubunun total antioksidan kapasite düzeylerinin spinal ve İ/R gruplarından anlamlı şekilde yüksek olduğu saptanmıştır (p:0,001; p:0,001). Gruplar arasında nitrik oksit seviyeleri arasında anlamlı farklılık bulunmamaktadır (p>0.05). Patolojik incelemede spinal grubunda minimal enflamasyon bulguları epidural grubuna göre daha yüksek saptandı (p:0.001). Spinal grubunda nükleer değişiklik oranı İ/R ve Epidural grubuna göre daha yüksek saptandı (p<0.01). Gruplar arasında hyalinizasyon açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0.05).Sonuç: Çalışmadan elde edilen bulgular sonucunda, epidural anestezinin iskemi reperfüzyon hasarını azaltmada spinal anesteziden daha etkili ve yararlı bir anestezik yöntem olduğu ve klinik uygulamalarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir.Anahtar kelimeler; İskemi-reperfüzyon, epidural anestezi, spinal anestezi, kas flebi, mikrocerrahi

Anestezi-epiduralAnestezi-spinalCerrahi+5
Yusuf Acar
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel haşlanma yanık modelinde hiperbarik oksijen tedavisi ve medikal ozon tedavisinin yara iyileşmesinde etkilerinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Yanık; derinin veya organların ısı, elektirik akımı, kimyasal veya yakıcı bir ajan etkisi ile tahrip olması veya yanması şeklinde gerçekleşen bir yaralanma şeklidir. Yanık türleri arasında sıcak sıvılarla haşlanma en sık karşılaşılan nedendir. Günlük yanık bakımının hedefleri epitelizasyonu uyarmak, nekrotik dokuları kaldırmak, bakteriyel kontaminasyonu önlemek, devam eden travmayı önlemek, sistemik komplikasyonlardan korumaktır. Modern yanık tedavi yaklaşımlarına rağmen yanık yaralanması sonrası morbidite ve mortalite hala büyük bir sorundur. Bu nedenle yanıkta, adjuvan tedavi olarak kullanılan hiperbarik oksijen ve medikal ozon tedavilerini deneysel yanık modelinde kullanarak yanık alanlarında histopatolojik etkilerini incelemektir.Materyal ve Metod: Çalışmada, ağırlıkları 200-220 gr. ağırlığında 28 adet Wistar albino sıçan dahil edildi. Tüm denekleri, 9.1kg0?66 formülü kullanılarak %10 yanık alanı oluşturuldu. Ratlar dört gruba ayrıldı. Birinci grup (n=7) hiperbarik oksijen tedavisi aldı, ikinci grup (n=7) medikal ozon tedavisi aldı, üçüncü grup (n=7) debridman tedavisi aldı, dördüncü grup (n=7) yanık alanı oluşturulduktan sonra tedavi uygulanmayan grup. Yanık oluşturulduktan sonra 1.gün ve 30.gün tüm gruplardan histopatolojik inceleme için biyopsi alındı.Bulgular: Makroskobik değerlendirmede grup 1 ve grup 2 de diğer gruplara göre anlamlı gözlemlensede, histopatolojik değerlendirmede tüm gruplarda güven aralığı (confidence interval ) 1 değerini içerdiğinden anlamlı olarak kabul edilmedi.Sonuçlar: Sonuç olarak hiperbarik oksijen ve medikal ozon tedavilerinin yanık tedavisinde olumlu etkilerini gözlemledik. Standart tedavi modeline adjuvan tedavi olarak uygulanabileceğini düşünüyoruz.Anahtar sözcükler: hiperbarik oksijen, medikal ozon, yanık

Hiperbarik oksijenasyonOzonYanıklar+2
Zeki Yaşar
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Adipöz kaynaklı mezenkimal kök hücrelerin periferik sinir rejenerasyonuna etkisinin saptanması

Periferik sinir hasarları; kazalar, kesici delici alet yaralanmaları gibi travmalar sonrasında sık görülen ve özellikle tam kesiler, gecikmiş ve yetersiz onarımlar sonucunda ilerleyici kas atrofisi ve yetersiz fonksiyonel geri dönüş ile sonuçlanan dramatik tablolardır.Son zamanlarda, literatürde periferik sinir onarımları için farklı cerrahi teknikler dışında alternatif yöntemler de yer almaya başlamıştır.Kök hücre uygulamaları bu bağlamda, son zamanlarda tüm tıp camiasının üzerinde durduğu ve her yıl yüzlerce yeni çalışmanın yapıldığı bir konu haline gelmiştir.Pluripotent ve sınırsız yenilenme kapasiteleri nedeniyle kök hücrelerin, doku mühendisliğinde gelecek vadetmesi ve farklı rekonstrüktif prosedürler için önemli gelişmelere izin vermesi beklenir.Çalışmamızda, deneysel siyatik sinir yaralanmasında adipöz kaynaklı yeşil fluoresan proteini (YFP) işaretli mezenkimal kök hücre (ADSCs) uygulamasının, fonksiyonel analizler, histomorfometrik ve biyokimyasal incelemelerle periferik sinir rejenerasyonuna etkisinin saptanması amaçlandı.Deneysel 4 Wistar grubu (n:8) tasarlandı: Ratların sol siyatik sinirinde oluşturulan 1 cm'lik defektler, 1.grup dışında oluşturulan epinöral kılıf içerisine ADSCs uygulamasıyla rekonstrukte edildi.Fonksiyonel geri dönüş Walking Track analizi ile değerlendirildi. Siyatik sinir ve gastroknemius kasının histomorfometrik çalışmaları, postoperatif 4.ayında yapıldı.Çalışmamızın sonunda tüm klinik, biyokimyasal ve histomorfometrik analizler, ADSCs uygulamasının periferik sinir rejenerasyonuna, kök hücrenin nöral diferansiyasyonu, yeni akson üretimi ve myelin formasyonunu destekler şekilde olumlu etkisi olduğunu gösterdi. Bu etki muhtemelen ADSCs hücrelerin nöronal differansiyasyonu ve ortama salınan nörotopik faktörlere bağlıdır. ADSCs uygulamalarının periferik sinir rejenerasyonu üzerine olan etkilerinin klinik uygulamalara uyarlanabilmesi için ek çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Adipoz dokuKök hücrelerPeriferik sinir sistemi hastalıkları+2
Perçin Caşkan
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

2008-2011 yılları arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik Cerrahi servisine başvuran diyabetik ayak hastalarının retrospektif analizi

Diyabetik popülasyonda ayak ülserleri önemli bir morbidite ve mortalitenedenidir. Yeterli debridman ve diğer cerrahi prosedürleri takiben uygun antibiyotiktedavisi, diyabetik ayak enfeksiyonlarının yönetiminde köşetaşıdır.Bu çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Plastik, Rekonstrüktif ve EstetikCerrahi servisine başvuran diyabetik ayak hastalarının tedavi ve sonuçları ile ilgiliverilere dayanmaktadır. Hastalarda tedavi sonucları sekonder olarak kapanması veyaeğer yeterli granülasyon gelişmiş ise cerrahi ara basamak olarak kaydedildi. Cerrahikapama seçenekleri flep, greft ve amputasyondur. Başarılı tedavi sonucu, yaranıntam olarak kapanması yani tamamiyle akıntısız olarak veya epitelizasyonungelişmesi olarak kabul edildi.Negatif basınçlı pansuman (NBP) granülasyon dokusunun ve erkenreepitelizasyon gelişimiyle ilgili olarak, kompleks yaraların hızlı iyileşmesindebaşarılı bulunmuştur. Çalışmamızda tedavi grupları arasında dokunun tam kapanmasıoranları arasında anlamlı bir farklılık görülmedi.Tartışma nöropati, enfeksiyon kontrolü ve etyolojideki mikrovasküleranormalliklerin sonuçta rol oynayabileceği üzerine odaklandırılmıştır. Mikrovaskülerdisfonksiyonun diyabetik ayak ülseri gelişiminde rol oynamadığı düşünülse de yaraiyileşmesini geciktirmesini ekarte etmez.

AyakAyak hastalıklarıDiabetes mellitus+2
Rana Işık
Dicle University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel sıçan yanık modelinde L-glutamin + L- alanin kullanımının bağırsaklardaki yapısal değişikliklere etkisi ve bakteryel translokasyona etkisinin araştırılması

ÖZET Giriş ve Amaç: Bu deneysel çalışmanın amacı, yoğun bakım hastalarında sıklıkla kullanılan L-alanin+ L-glutaminin karaciğer, ince bağırsakdaki yapısal değişikliklere etkisi, yara iyileşmesine etkisi ve bakteriyel translokasyona etkisini araştırılmasıdır. Materyal ve Metod : Bu çalışmada 190-230 gr olan 20 adet erkek Sprague Dawley rat kullanıldı. Ratlar randomize olarak iki guruba ayrıldı. Tüm ratlarda deneysel rat yanık modeline uygun olarak deride yanık oluşturuldu ve her iki grup eşit şartlarda 21 gün beslendi. Deney grubuna 5ml/kg/gün L-glutamin+L-alanin içeren (Dipeptiven®, Fresenius Kabi BadHamborg, Almanya) preparatı oral yolla verildi. 21 günün sonunda tüm ratlar sakrifiye edildi. Tüm ratlardan steril şartlarda karaciğer, ince bağırsak, yanık yarasından biyopsiler ve kan kültürü alındı. Patolojik incelemede dokulardaki yapısal değişiklikler ve yara iyileşmesi değerlendirildi. Mikrobiyolojik incelemede ince bağırsak ve kan kültürleri kıyaslayarak L-glutamin+L-alaninin bakteriyel translokasyona etkisi araştırıldı. Bulgular : İki grup arasında ince bağırsak biyopsileri arasında hiçbir yapısal fark görülmedi. Karaciğer biyopsilerinde kontrol grubunda grade 1 hasarlanma mevcutken deney grubunda hasar tesbit edilemedi. Yanık yarasından alınan cilt biyopsilerinin patolojik incelemesinde deney grubunda epitelizasyon ve granulasyonun daha iyi olduğu tesbit edildi. Mikrobiyolojik incelemede kontrol grubundaki iki ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde S.aureus, iki ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde de S.epidermidis olmak üzere toplamda dört ratda üreme tesbit edildi. Deney grubundaki hiçbir ratın ince bağırsak ve kan kültürlerinde üreme olmadı. Sonuç: Deneysel rat yanık modelinde yapılan bu çalışmanın sonucunda elde ettiğimiz verilere göre, L-glutamin+L-alanin (Dipeptiven®, Fresenius Kabi BadHamborg, Almanya) kullanımının yanık hastalarının yara iyileşmesini olumlu etkisi olacağını, bakteriyel translokasyonu engellemeye yardımcı olduğunu düşünüyoruz. Yatarak tedavi edilen yanık hastalarının beslenmesinde L-glutamin+L-alaninin destek ürünü olarak tüm hastalarda düzenli olarak kullanımını öneriyoruz.

AlaninBakteriyel translokasyonBağırsaklar+4
Semih Günay
Dicle University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trombositten zengin plazma uygulamasının yara iyileşmesi üzerine etkisinin araştırılması

Giriş ve amaç: Yara iyileşmesi bir organizmanın bir dokusunun fiziksel bütünlüğünün bozulması sonrası verdiği lokal ve sistemik yanıtı ifade eder. İnsan hayatında en karmaşık fizyolojik süreçlerden biri olan yara iyileşmesi bilim adamları ve klinisyenler tarafından çokaz anlaşılabilmiş olmakla birlikte bu alanda hızlı ilerleyiş ile yeni bilgilere ulaşılmaktadır. Yara iyileşmesi sırasında ortaya çıkan sitokinler, büyüme faktörleri, kemokinler ve benzerlerinin oluşturduğu liste oldukça kabarıktır. Bu çalışmada oluşturulan doku defekti alanında greft uygulamasını takiben trombositten salınan büyüme faktörünün yara iyileşmesi sürecine etkisinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi ve hücrelerarası sıvıda metabolitlerin mikrodiyaliz ile ölçülerek araştırılması amaçlanmıştır. Materyal ve metod: Çalışma doku hasarı oluştrulmuş sıçanlarda trombositten zengin plazmanın protektif etkisinin değerlendirilmesinin planlandığı randomize olarak seçilecek 30 adet inbret Spraque-Dawley sıçan üzerinde planlanmıştır. Sıçanlar bilgisayar aracılığı ile randomizasyon litesine göre 8' er adet sıçandan oluşan 3 gruba ayrıldı. Kalan sıçanlar trombositten zengin plazma hazırlanması amacı ile kan donörü olarak kullanıldı. Sıçanların ketalar anestezi sonrası sırt bölgesi traşlanarak ve 3×2 cm tam kat cilt defekti oluşturuldu. Defekt amaçlı alınan doku örnekleri inceltilerek tam kalınlıkta deri grefti olarak tekrar insert edildi. 1. gruba intraoperatif trombositten zengin plazma (TZP; PRP; platelet rich plasma) enjeksiyonları yapıldı. 3. grup mikrodiyaliz öreneklemesi için kontrol grup olarak tutuldu ve herhangi cerrahi işlem yapılmadı. Her 3 gruptan operasyon sonrası 1. gün,7. gün ve 14. günlerde mikrodiyaliz yöntemi ile interstisyel örneklemeler alındı. Yara yeri bakımı günlük olarak ve klorhegzidinli tül gras sargılar ile yapıldı. Sonrasında postoperatif 21. gün histopatolojik incelemeler için doku örnekleri alındı. Bulgular: Histopatolojik değerlendirmede cerrahi yapılan gruplar arasında özellikle inflamasyonda PRP uygulanmış grupta belirgin azalma olduğu görüldü. Yine cerrahi yapılan gruplar arasında mikrodiyaliz verileri karşılaştırıldığında glikoz, pirüvat ve laktat değerlerinde anlamlı farklar bulundu. Sonuç: Deneysel sıçan tam kat doku defekti modelinde tam kat deri grefti ile birlikte trombositten zengin plazma kullanılarak histopatolojik ve mikrodiyaliz verilerinin istatistiksel değerlendirilmesi yapıldı. Trombositten zengin plazma uygulanan grupta hem histopatolojik hemde mikrodiyaliz sonuçlarında anlamlı farklar olduğu görüldü. Bu çalışma verilerine dayanarak trombositten zengin plazma uygulamasının klinik kullanımda defektif yaralarda öncelikli tedavi seçeneklerinden biri olabileceğine inanmaktayız.

Trombositten zengin plazmaYara iyileşmesi
Niyazi Gülsün
Dicle University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnhalasyon ve spinal anestezinin deneysel sıçan kas-deri flep modellerinde mikrodolaşıma etkilerinin karşılaştırılması

ÖZET Amaç: Flep cerrahisi sonrası flep mikrodolaşımını olumlu yönde etkilediği ileri sürülen spinal anestezinin farklı kas-deri fleplerinde mikrodolaşıma etkileri incelenecektir. Metod: Çalışmada 35 adet rat beş gruba ayrıldı.Birinci grup iskemi oluşturulmayan kontrol grubu,ikinci grup inhalasyon anetezisi altında TRAM flep kaldırılan grup, üçüncü grup spinal anestezi altında TRAM flep kaldırılan grup, dördüncü grup inhalasyon anestezisi altında gluteus maksimus kaldırılan grup, beşinci grup ise spinal anestezi altında gluteus maksimus kaldırılan grup olarak planlandı.Tüm gruplarda 0., 7.,14, ve 28. günlerde deriden O2 saturasyonu ölçüldü. Deney sonunda intrakardiyak yoldan kan alınarak tüm ratlar sakrifiye edildi. Alınan kanlarda MDA, TAS ve TOS değerleri ölçüldü. Flep dokularından histopatolojik inceleme için örnekler alındı.Alınan örneklerde ödem,konjesyon,nekroz,inflamasyon,kanama,hyalinizasyon,nükleer santralizasyon ve fibrozis alanları değerlendirildi ve parametreler çalışma sonunda bulgular(+),(++),(+++),(++++) şeklinde sınıflandırılıp dereceleme yapıldı.Bulgular istatiksel olarak değerlendirildi. Bulgular: Biyokimyasal değerlendirmede MDA değerlerinin 1-2;( p=0.002), 1-3(; p=0.004 ) 1-4;( p=0.001), 2-5;( p=0.002), 3-5;( p=0.005), 4-5;( p=0.002) gruplarına anlamlı olarak farklılık gösterdiği buna göre hem spinal hem de inhalasyon anestezisi uygulanan ve TRAM flep kaldırılan gruplarda MDA düzeyleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak artmıştır. Gluteus maksimus flebi kaldırılan gruplarda ise sadece inhalasyon anestezisi verilen grupta MDA düzeylerinde anlamlı yükselme tesbit edilmiştir. hassas bir şekilde ölçüldü. TAS değerleri, inhalayon anestezisi uygulanarak TRAM flep kaldırılan grupta ve spinal anestezi uygulanıp gluteus maksimus flebi kaldırılan grupta ve anlamlı olarak yükselmiştir.Ayrıca kaldırılan farklı flepler arasında aynı anestezik yöntem kullanıldığı halde farklı sonuçlar elde edilmiştir. Şöyle ki;inhalasyon anestezisi uygulanan ve TRAM flep eleve edilen grupta TAS değerleri aynı anestezik yöntem kulanılan fakat gluteus maksimus flebi kaldırılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur.Spinal anestezi uygulanan gruplarda ise Gluteus maksimus flebi kaldırılan grupta TAS değerleri anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. Bir başka anlamlı fark da 4. ve 5. gruplar arasında tesbit edilmiştir.Gluteus maksimus flebi kaldırılan ve spinal anestezi uygulanan grupta TAS değerleri aynı flep kaldırılan ve inhalasyon anestezisi uygulanan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. 1-2; p=0.024, 1-5; p<0.001, 2-4; p=0.023, 3-5; p=0.002, 4-5; p<0.001 TOS değerleri ile ilgili yapılan istatiksel analizlere göre; 2. ve 4. Gruplar arasında anlamlı farklılık görüldü.Buna göre TOS değerleri, inhalasyon anestezisi uygulanan TRAM flep kaldırılan grupta aynı anestezi yöntemi uygulanan fakat gluteus maksimus flebi kaldırılan gruba göre anlamlı olarak yüksek bulundu. Yapılan histopatolojik çalışmalar ve bunların analizi sonucu kontrol grubu ile TRAM flep kaldırılan her iki grup arasında anlamlı farklılık olduğu ve bu gruplarda hyalinizasyonun arttığı görüldü.

AnesteziAnestezi-inhalasyonAnestezi-spinal+4
Mehmet Fatih Akkoç
Dicle University
2014
00