Faculty

Faculty of Medicine

Fırat University

427

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Archived Theses

10 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gelişimsel kalça displazisi taraması için yapılan kalça ultrasonografisi sonuçlarının değerlendirilmesi

Gelişimsel kalça displazisi, erken tanı ile tamamen tedavi edilebilir bir hastalıktır. 2007-2010 yılları arasında, gelişimsel kalça displazisi taraması amacıyla, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji kliniğimize başvuran 0-9 aylık 310 bebeğin 620 kalçası, Graf yöntemi kullanılarak ultrasonografik olarak incelendi. Olgularımızın 137'si (% 44.2) erkek, 173'ü (% 55.8) kızdı.İnceleme sonucunda, Graf metoduna göre sınıflandırıldığında; 620 kalçanın 43'ünde (% 6.93) tip Ia , 486 (% 78.39 ) tip Ib , 59 (%9.52) tip IIa , 2 (% 0.32) tip IIb, 9 (%1.45) tip IIc , 5 (%0.81) tip D , 13 (%2.1) tip III ve 3 (%0.48) tip IV kalça saptandı. Çalışmamızda displazi sıklığı %14.7, desentre kalça sıklığı ise %3.4 olarak bulundu.Displazik kalça sıklığının yüksekliği fizyolojik gelişim döneminde bulunan tip IIa (+) kalçaların çokluğuna, desentre kalça sıklığının yüksekliği ise kliniğimize doğumsal kalça çıkığı nedeni ile başvuran bebeklerin fazla olmasına bağlandı.Bebeklerin aileleri GKD ile ilgili olarak bilgilendirilmesine rağmen, kontrole çağrılan bebeklerin hemen hemen tamamının gelmemesinin, bölgemizde bazı inançların hala değişmediğini ve ulusal sağlık politikasının yetersiz olduğunu göstermektedir.Gelişimsel kalça displazisinin erken tanı ve takibinde ultrasonografinin önemli olduğu, ancak yenidoğan döneminde tip IIa(+) olgularımızın fazla olması özellikle fizyolojik gelişimin tamamlandığı ilk altı haftadan sonra kontrol ultrasonografi yapılmasının gerekliliğini ortaya koymuştur.Sonuç olarak; statik kalça ultrasonografisi, kolay uygulanabilirliği ve yorumlanmasıyla, GKD'nin erken tanı ve takibinde etkili ve güvenilir bir yöntem olup, tüm yenidoğanlara ultrasonografik tarama yapılmalıdır.Anahtar kelimeler: Kalça displazisi, ultrasonografi, erken tanı, tarama

KalçaKalça çıkıklarıKalça çıkıkları-konjenital+3
Hacı Bayram Tosun
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Streptozotosin ile indüklenmiş diyabetik ratlarda krom histidinatın NF-?B, Nrf2 VE Akt proteinlerinin ekspresyonu üzerine etkileri

Değişik organik formları bulunan kromun son yıllarda yapılan çalışmalar sonucunda tip 2 diyabet hastalığında insülin duyarlılığını, insülin reseptör sayısını, glukoz tutabilme yeteneğini artırdığı ve oksidatif stresi azaltarak diyabet ve komplikasyonlarının önlenmesinde katkı sağladığı bildirilmektedir.Bu çalışmada, insanlarda diğer krom suplemanlarından daha iyi emilime sahip olduğu bildirilen krom histidinatın (CrHis); yüksek yağlı diyet (HFD) ve streptozotosin (STZ) ile diyabet oluşturulmuş ratlarda böbrek dokusundaki NF-?B, NrF2 ve AKT proteinlerinin ekspresyonu üzerine olan etkileri araştırılmıştır. Bu amaçla ortalama ağırlıkları 200 gr (180-220 gr) olan, 8 haftalık yaşta toplam 28 adet Wistar albino cinsi erkek rat kullanıldı. Ratlar her grupta 7 hayvan bulunacak şekilde 4 gruba ayrıldı. (i) Enerjinin % 12'si yağlardan oluşan standart diyetle beslenen grup Kontrol grubunu (K), (ii) Standart diyet ve CrHis içme suyu ile birlikte günlük 110 mcg/kg verilen grup K+CrHis grubunu, (iii) HFD ile beslenen ve 2 haftadan sonra streptozotosin (STZ) (STZ, 40 mg/kg i.p.) verilen grup (HFD+STZ) grubunu (iv), HFD ile beslenen ve 2 haftadan sonra streptozotosin (STZ) (STZ, 40 mg/kg i.p.) enjekte edilen ve CrHis (günlük 110 mcg/kg) verilen grup HFD+STZ+CrHis grubunu oluşturdu. Araştırma 12 haftada sonuçlandırıldı. HFD+STZ uygulanan grupta kontrol grubuna göre NF-?B düzeyleri artış gösterdi. HFD+STZ+CrHis grubunda ise HFD+STZ uygulanan gruba göre NF-?B düzeyleri anlamlı ölçüde azaldı (p<0,05). HFD+STZ uygulanan grupta kontrol grubuna göre Nrf2 düzeyleri azalırken, HFD+STZ+CrHis grubunda ise HFD+STZ uygulanan gruba göre Nrf2 düzeyleri anlamlı ölçüde arttı (p<0,05). HFD+STZ uygulanan grupta kontrol grubuna göre Akt düzeyleri azalırken, HFD+STZ+CrHis grubunda ise HFD+STZ uygulanan gruba göre Akt protein ekspresyon düzeyleri anlamlı ölçüde arttı (p<0,05).Sonuç olarak yağlı diyetle beslenen ve deneysel olarak diyabet oluşturulan ratlarda krom histidinat verilmesi; böbrek dokusunda NF-?B protein ekspresyon düzeylerini azaltıp, Nrf2 ve Akt protein ekspresyon düzeylerini de artırarak diyabet ve diyabetin komplikasyonlarından olan diyabetik nefropatinin gelişiminin önlenmesinde destek sağladığı gözlenmiştir.Anahtar kelimeler: Tip 2 Diyabet, Krom histidinat, NF-?B, Nrf2, Akt

Diabetes mellitus-tip 2HistidinKrom+5
Mustafa Yavuz Selçuk
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Akut iskemik stroklu hastalarda P dalga dispersiyonunun araştırılması

Son dönemlerde yapılan çalışmalarda uzamış P dalga süresi ve artmış P dalga dispersiyonunun (PDD) sinüs ritmindeki hastalarda atriyal fibrilasyon (AF) ya da paroksismal AF gelişme riskini yansıttığı saptanmıştır. Bu çalışmayla akut iskemik inmeli hastalarla, kontrol grubunu karşılaştırarak, PDD değerlerinin akut iskemik inmeli hastalarda artabileceğini göstermeyi amaçladık. Akut iskemik inme tanısıyla nöroloji kliniğine yatırılmış olan 50 hasta (n=50, 29 erkek, 21 kadın, yaş ortalaması 62) ve kontrol grubu (n=46, 29 erkek, 17 kadın, yaş ortalaması 58) oluşturuldu. Hastalar kraniyal tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme yöntemleri kullanılarak değerlendirildi. Oniki derivasyonlu istirahat elektrokardiyogramında, maksimum ve minimum P dalga süreleri hesaplanarak, aralarındaki fark PDD olarak tanımlandı. Her iki grup arasında istatiksel olarak en düşük anlamlılık p<0,05 olarak kabul edildi. Çalışmamızda hasta grubunda, kontrol grubuna kıyasla PDD (77,20 ± 26,09 msn'ye karşı 63,80 ± 21,42 msn, p<0,05) sürelerinde anlamlı yükseklik saptandı. Çalışmamızın sonucuna göre akut iskemik inmeli hastalarda, PDD'de artış olduğu gösterilmiştir. Uzamış P dalga süresi ya da PDD, tromboemboli nedeni olabilir.Anahtar kelimeler: İnme, atriyal fibrilasyon, P dalga dispersiyonu

Atriyal fibrilasyonEkokardiyografiElektrokardiyografi+2
Yakup Altaş
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Diabetik nefropatiye genetik yatkınlıkta adducin GLY460TRP, ACE I/D ve AGT M235T gen polimorfizmlerinin rolü

Diabetes mellitus (DM), yaşam boyu sürekli izlem ve tedavi gerektiren, akut ve kronik komplikasyonları ile yaşam kalitesini azaltan morbiditesi ve mortalitesi yüksek kronik metabolik bir hastalıktır. WHO`a göre, yaklaşık 170 milyon DM hastası bulunmaktadır. DM sıklığındaki ve yaşam süresindeki artışa bağlı DNP sıklığı da artmaktadır. Diyabetiklerin %20-40'ında proteinüri ve bunların %10-50'sinde SDBY gelişmektedir.Genetik, polyol yolu aktivasyonu, PKC aktivasyon, ekstrasellüler matriks bozuklukları ve RAAS aktivasyonu DNP gelişiminde etkilidir. ACE I/D polimorfizminden I-alleli, AGT M235T'den T-alleli ve ADD G460W'den W-allel varlığının DNP'ye yatkınlık oluşturduğu ileri sürülmektedir. Çalışmamızda diyabetli kişilerin, DNP'ye gidişlerinde, AGT M235T, ACE I/D ve ADD G460W polimorfizmlerinin etkisini incelemek amaçlanmıştır. Kontrol grubu olarak 100 DM'li hasta, çalışma grubu olarak 194 nefropatili hasta incelendi.ACE I/D polimorfizminin DD genotipi %54.0 (p=0.003) ve D alleli %69.0 (p<0.0001) diyabetik grupta, nefropatili grupta ise ID, II genotipi sırası ile 78(%40.2) ve 51(%26.3) (p=0.003) ve I alleli %46.4 (p<0.0001) ile I allelinin varlığı nefropati ile ilişkiliydi. Gruplar arasında AGT M235T ve ACE I/D polimorfizminin birlikteliğinde; genotipler arasında anlamlılık yokken(p=0.055), M/D allelleri ( %42) diyabetik; T/I allelleri ( %28.1) nefropatik grupta anlamlıydı (p=0.004). Tek başına ADD G460W polimorfizminde GG (%77.3) ve WW (%7.7) genotiplerinin (p=0.025) nefropatiye yatkın olabileceği, ACE I/D birlikteliğinde; diyabetik grupta DD/GG (%45); DNP'li grupta ID/GG (%29.9) ve II/GG ( %19.6) birlikteliği anlamlıydı (p=0.006). D/G ( %64) allelleri diyabetik; I/G allelleri ise (%36.6) DNP'li grupta anlamlıydı (p=0.003).Sonuç olarak; diyabetik hastalarda nefropatiye olan yatkınlıkta; ACE-ADD birlikteliğinde II-ID/GG genotip ile I/G allellerinin ve ACE-AGT birlikteliğinde ise TT/ID genotipi ile T/I allellerinin etkili olabileceğini düşünmekteyiz.Anahtar Kelimeler: DM, Diyabetik Nefropati, ACE I/D polimorfizmi, AGT M235T polimorfizmi, ADD G460W polimorfizmi

Diabetes mellitusDiabetik nefropatilerGenetik+1
Enver Sancakdar
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bleomisin ile oluşturulmuş deneysel skleroderma modelinde rituksimab tedavisinin etkinliği

Skleroderma vasküler hasar, immünolojik anormallikler, deri ve iç organların yaygın fibrozu ile seyreden kronik inflamatuar bir hastalıktır. Rituksimab, B lenfositler için özgün olan CD20 antijenine karşı geliştirilmiş kimerik yapıda monoklonal bir antikor olup, B hücre deplesyonuna neden olmaktadır. Rituksimab, günümüzde birçok otoimmün hastalığın tedavisinde kullanılmaktadır. Bu çalışmanın amacı, bleomisin ile uyarılan deneysel skleroderma modelinde rituksimab uygulanmasının koruyucu etkinliğinin araştırılmasıdır.Bu çalışmaya 4 grup (her grupta n=7) Balb/c fare alındı. Grup I'deki farelere, subkutan 100 µl/gün fosfat ile tamponlanmış salin (FTS); grup II, III ve IV'teki farelere ise subkutan 100 µg/gün bleomisin (1mg bleomisin 1ml FTS içerisinde çözündürülerek) uygulandı. Grup III ve IV'teki farelere bleomisine ek olarak, sırasıyla 50 µg ve 250 µg dozunda rituksimab intraperitoneal olarak 1. ve 14. günlerde uygulandı.Tüm gruplardaki fareler 4 hafta sonunda sakrifiye edilerek, kan ve doku örnekleri alındı. TGF-ß1 serum düzeyleri, dermal kalınlıklar, dermal inflamatuar hücre sayıları ve ? düz kas aktin pozitif (?-SMA+) hücre sayıları belirlendi.Tekrarlanan bleomisin uygulamalarının dermis inflamatuar hücre infiltrasyonu, miyofibroblastik hücre aktivitesi ve dermal kalınlıkta artış yaptığı saptandı. Bleomisin ve rituksimab uygulamaları birlikte başlanıldığında ise inflamatuar hücre infiltrasyonu, miyofibroblastik hücre aktivitesi ve dermal fibroz gelişimi gözlenmedi.Sonuç olarak, bleomisin ile uyarılan deneysel skleroderma modelinde rituksimabın fibroz gelişimini önlüyor olması, B hücrelerinin skleroderma patogenezinde rol alıyor olduğunu göstermektedir.Anahtar Kelimeler: Skleroderma, Bleomisin, Rituksimab

Antikorlar-monoklonalAntikorlar-monoklonalBleomisin+1
Yavuz Dik
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Aktif ve latent tüberkülozlu olguların tanısında tüberkülin Deri testi ile QuantiFERON-TB-TB gold ın tube testinin etkinliğinin karşılaştırılması

Tüberküloz (TB), tüm dünyada yüksek mortalite ve morbiditesi ile önemli bir infeksiyöz hastalıktır. Tüberkülin deri testi (TDT) TB'nin bilinen ilk immünolojik tanı aracıdır. Ancak, TDT klinik tanıda birçok yönden kısıtlı öneme sahiptir. Son dönemlerde geliştirilen QuantiFERON-TB Gold In Tube (QFT-GIT) testi gibi serolojik testlerin TB infeksiyonunu saptamada TDT'ye oranla daha spesifik sonuç verdiği konusunda çalışmalar vardır. Çalışmamızda aktif ve latent TB'si olan hastalarda QFT-GIT ve TDT testinin tanısal değerinin araştırılması ve bu iki testin etkinliğinin karşılaştırılması amaçlanmıştır.Çalışmamıza 16 aktif akciğer TB'li, 26 latent TB'li olgu ve 21 sağlıklı kontrol olgu alındı. Aktif akciğer TB tanısı en az bir balgam yayma ARB (+)'liği ve ARB kültür pozitifliğine göre konuldu. Aktif akciğer TB'li olgularda tedavi başlanmadan önce olmak üzere tüm olgularda önce QFT- GIT için kan alındı daha sonra TDT'leri uygulandı.Gruplar arasında yaş ortalaması ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p ? 0.05). Aktif TB olgularının 8'inde (%50) TDT çapı 15 mm'nin altında idi. Ortalama TDT çapı latent TB'li olgularda aktif akciğer TB'ye göre (p:0.001) ve aktif akciğer TB'li olgularda kontrol grubuna göre (p:0.001) istatistiksel olarak anlamlı yüksek saptandı. Ortalama QFT-GIT testi düzeyleri hem aktif hem de latent TB olgularında kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak yüksekti (sırasıyla p:0.003, p:0.005). QFT-GIT testi aktif TB hastalarının 12 (%75.0)'sinde, latent TB olgularının 15 (%65.2)'inde pozitif iken, kontrol grubunda 3 (%14.3) olguda pozitif sonuç elde edildi. QFT-GIT testinin duyarlılığı ve özgüllüğü aktif akciğer TB'nin saptanmasında %75 ile %85.7, latent TB'nin saptanmasında %65.2 ile %85.7 olarak saptandı. Aktif akciğer ve latent TB'li olgular değerlendirildiğinde ise testin duyarlılığı %75, özgüllüğü %34.8 olarak bulundu. QFT-GIT testi ile TDT arasında pozitif korelasyon saptandı.Latent TB infeksiyonunun ve aktif TB'li hastaların saptanmasında QFT-GIT'in tanıda katkısının olabileceği düşünülse de testin aktif hastalık ve latent infeksiyon ayırımında özgüllüğü düşmektedir. QFT-GIT ile TDT arasında pozitif korelasyon saptanmış olması ve QFT-GIT'in maliyetinin yüksek olması nedeniyle özellikle ülkemiz şartlarında TDT'ye daha üstün gibi görülmemektedir.Anahtar Kelimeler: Aktif akciğer tüberkülozu, Latent tüberküloz infeksiyonu, QuantiFERON-TB Gold IT, Tüberkülin deri testi.

TeşhisTeşhis teknikleri-solunum sistemiTeşhis-ayırıcı+3
Levent Kılıç
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Spinorfinin ağrılı diyabetik nöropati üzerine etkilerinin incelenmesi in vivo davranışsal bir çalışma

Diabetes mellitus (DM), insülin eksikliği ya da insülin etkinliği veya her ikisinin bozukluğuna bağlı olarak ortaya çıkan; karbonhidrat, yağ ve protein metabolizmasında bozukluklara neden olan kronik hiperglisemi olarak tanımlanır. DM, kronik komplikasyonlarla seyreden bir hastalıktır. Ayak amputasyonları gibi ciddi problemlere neden olan ve hastada yaşam kalitesini olumsuz etkileyen diyabetik nöropati, diyabetin kronik komplikasyonlarından biridir.Çalışmada, 75 adet üç haftalık erkek fareler kullanıldı. Birinci grup sağlıklı kontrol grubu (n=15) olarak belirlendi. Daha sonra streptozosin (STZ) ile diyabet indüklenmiş farelerde indüksiyonu takiben (yaklaşık 4. hafta) diyabetik hayvanlar alt gruplara bölündü. Birinci grup: Sağlıklı kontrol grubu, İkinci grup: Diyabetik kontrol grubu (spinorfin çözücüsü verilecek grup) (n=15), Üçüncü grup: DM+SP0.1 grubu (0.1 mg/kg Spinorfin uygulanacak grup) (n=15), Dördüncü grup: DM+SP1 grubu (1mg/kg Spinorfin uygulanacak grup) (n=15) ve Beşinci grup: DM+SP5 grubu (5mg/kg Spinorfin uygulanacak grup) (n=15) farelerden oluşturuldu.Streptozosin uygulanan gruplarda diyabetik nöropati yapabilecek ölçüde hiperglisemi gelişmiştir. Nöropati gelişmesi için gerekli süre tamamlanmıştır.Diyabetik kontrol grubu ile sağlıklı kontrol grubu ağrı eşiği değerleri karşılaştırıldığında istatiksel açıdan anlamlı bir fark saptanmıştır (P<0.05). Bu sonuç nöropati gelişimi açısından anlamlı kabul edilmiştir (P<0.05).DM+SP0.1 ve DM+SP1 gruplarında ağrı eşiği değerleri, diyabetik kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık göstermemiştir (P>0.05).DM+SP5 grubunda 30. ve 45.dk'larda bakılan ağrı eşiği değerleri antinosiseptif etki için istatiksel olarak anlamlı farklılık göstermiştir (P<0.05).Bu çalışmada diyabetik farelerde ağrılı nöropatinin akut antinosiseptif tedavisinde spinorfinin 5mg/kg veya daha yüksek dozlarda ve intraperitoneal uygulamalarda etkili olduğu saptanmışdır.Anahtar Kelimeler: Diyabetik nöropati, hot plate, spinorfin

AğrıDiabetes mellitusDiabetik nöropatiler+2
Erkan Çakmak
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Obsesif-kompulsif bozukluğu olan hastalarda triptofan hidroksilaz gen polimorfizmi

Bir çok hastalığın etiyolojisinde suçlanan triptofan hidroksilaz 1 (TPH 1) gen A218C gen polimorfizminin obsesif kompulsif bozukluk (OKB) etiyolojisinde de etkili olup olmadığı konusunda sınırlı sayıda araştırma yapılmıştır. Çalışmamızdaki amaç TPH 1 A218C gen polimorfizminin OKB etiyolojisindeki rolünü araştırmaktı.Çalışma, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Psikiyatri Kliniği'ne başvuran, yatarak ya da ayaktan tedavi gören, çalışma ölçütlerine uyan, OKB tanılı 60 hasta ile gerçekleştirildi. Yine çalışma ölçütlerini karşılayan ve hasta gruplarıyla yaş ve cinsiyet açısından eşleştirilmiş 60 sağlıklı kontrol grubu oluşturuldu.Tedavinin başlangıcında DSM-IV Eksen-I Bozuklukları için Yapılandırılmış Klinik Görüşme Ölçeği, Sosyodemografik ve Klinik Veri Formu ve Yale Brown Obsesyon Kompulsiyon Derecelendirme Ölçeği (Y-BCOS) ve Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HDDÖ) uygulandı. Hastalar tedavi öyküleri ve Y-BCOS puanlarına göre tedaviye yanıt veren ve tedaviye dirençli olmak üzere iki alt gruba ayrıldı. Olguların genetik incelemeleri için tüm hastalardan 3 ml venöz kan, EDTA'lı vakum tüplerine alınarak, kullanılıncaya kadar -20°C'de saklandı. DNA izolasyonu için, standart yöntemlere göre 300µl kan kullanıldı. Kan örneklerinde TPH-1 genindeki A218C polimorfizminin değerlendirilmesinde; Restriksiyon Fragment Uzunluk Polimorfizm (RFLP; restriction fragment lenght polymorphism) yöntemi, istatistiklerin hazırlanmasında SPSS for Windows 12.0 paket istatistik programı kullanıldı. Çalışma soncunda, hasta ve kontrol grubu arasında TPH1 genotipleri açısından anlamlı bir farklılık tespit edilmedi. Ancak tedaviye dirençli olan hasta grubunda TPH1 genine ait A allel sıklığında, tedaviye yanıt veren hasta grubunda ise C allel sıklığında istatistiksel olarak anlamlı bir artış gözlendi. Bu polimorfizimdeki allel tipi oranlarının her hasta grubunda farklı olması, özellikle tedaviye yanıtla ilişkili olabilir. Çalışmadan elde edilen verilerin doğrulanabilmesi için aynı polimorfizmlerin farklı toplumlardaki OKB'li hastalarda çalışılarak, daha fazla araştırma ile desteklenmesi gerekmektedir.Anahtar Kelimeler: OKB, gen, polimorfizm, triptofan hidroksilaz

GenlerKarışık fonksiyonlu oksijenazlarObsessif kompülsif bozukluk+2
Sevda Önalan Korkmaz
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Overin yüzey epitel tümörlerinde apopitotik ve proliferatif aktivite ile metastaz ilişkisi

Over tümörleri kadın genital sistemi tümörlerinin yaklaşık %30'unu oluştururlar. Over kanserleri dünya genelinde kadınlarda altıncı en sık görülen kanserlerdir ve jinekolojik kanserlere bağlı ölümlerde ilk sıradadır. Tanı esnasında %75'inde pelvis dışına yayılım vardır. Çalışmamızda overin yüzey epitel kaynaklı benign, borderline ve malign tümörlerinde CD44, M30 ve Ki-67 gibi immünohistokimyasal belirleyicileri kullanarak belirlenen apopitotik ve proliferatif aktivitenin; lenf düğümü tutulumu ve metastazla ilişkisini belirlemeyi amaçladık.Çalışmamıza Fırat Üniversitesi Hastanesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuarı arşivinden ardışık olarak seçilen 20 benign (13 seröz, 7 müsinöz), 20 borderline (12 seröz, 8 müsinöz) ve 20 malign (16 seröz, 4 müsinöz) over yüzey epitel tümörü örneği alındı. Örneklere immünohistokimyasal olarak uygulanan CD44, M30 ve Ki-67 boyama özellikleri ile lenf düğümü tutulumu ve metastaz arasındaki ilişki incelendi.Ki-67 proliferasyon indeksi benign grupta en düşük ve malign grupta en yüksek olup istatistiksel olarak gruplar arasında fark anlamlıydı (p < 0.05). CD44, benignlerde borderline ve malign tümörlere göre oldukça düşük olup istatiksel olarak anlamlı bulundu. M30 boyanma yoğunluğu açısından fark bulunmazken, M30 boyanma yaygınlığı benignlerde, borderline ve malign tümörlere göre anlamlı şekilde daha yüksek bulundu. Malign olgularda lenf düğümü tutulumu ve metastaz ile Ki-67, M30 ve CD44 pozitifliği arasında anlamlı ilişki belirlenmedi.Sonuçta; over yüzey epitel tümörlerinde Ki-67 ve CD44 pozitifliği malignite ile paralel artış gösterirken M30 ters bir ilişki ortaya koydu. Bu üç belirteç ile prognozu etkileyen lenf düğümü tutulumu ve metastaz arasında bir ilişki bulunamadı.

ApoptozisGenlerKi-67+4
Pervin Karabulut
Fırat University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Solunan formaldehitin sıçanlarda humoral immünite üzerine etkilerinin incelenmesi

Çalışmamızda subakut ve subkronik dönem olarak tanımlanan aşamalarda, inhalasyon yolu ile formaldehite (FA) maruz kalan ratların humoral immünitesinin ne derece etkilenip etkilenmediğinin araştırılması amaçlandı.Çalışma erişkin Sprague-Dawley cinsi erkek sıçanlar üzerinde gerçekleştirildi. Kontrol grubu haricindeki denekler, paraformaldehitin ısıtılmasıyla elde edilen FA gazına, özel olarak hazırlanan düzenekler içerisinde maruz bırakıldı. Deney safhalarında kontrol, subakut ve subkronik dönem olarak belirlenen toplam 6 grup seçildi. Kontrol gruplarında beşer; deney gruplarında ise yedişer sıçan kullanıldı. Sıçanlar subakut dönem için 5-10 ppm; subkronik dönem için ise 5-10 ppm FA inhalasyonuna maruz bırakıldı. Sürelerin tamamlanmasından sonra tüm ratların kanları alındı ve 3000 rpm'de beş dakika santrifüj edilerek serumlarına ayrıldı. Serumlarda Enzim İşaretli İmmün Deney (ELİZA) yöntemi kullanılarak immünoglobülin A (IgA), immünoglobülin M (IgM), immünoglobülin G (IgG) ve kompleman 3 (C3) değerlerine bakıldı.Subakut uygulamanın yapıldığı deney gruplarında, IgA, IgM ve C3 değerlerinde artış, IgG değerlerinde ise azalma tespit edildi. Subkronik uygulamanın yapıldığı deney gruplarında IgA, IgM ve C3 değerlerinde bir artış söz konusu iken subakut uygulanan gruplara göre bu değerlerde düşme, IgG değerlerinde ise subakut değerlere göre artış saptandı.Sonuç olarak bu çalışma formaldehitin, subakut uygulamalarda bağışıklık sistemini uyararak IgA, IgM, C3 değerlerini artırdığını, ancak sekonder immün yanıtı (IgG) ciddi derecede baskıladığını göstermektedir.Anahtar kelimeler: Formaldehit, humoral immünite, ELİZA

Formaldehitİmmün sistemİmmünite+1
Hilal Irmak Sapmaz
Fırat University
2010
00