
1.206
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Arşivlenen Tez
Akciğer kanseri evrelemesinde pet/btincelemesi ile kombine edilen transbronşial iğne aspirastonunun yeri
Bu çalışmada PET/BT incelemesi rehber alınarak uygulanan TBİA işleminin akciğer kanseri evrelemesindeki yerini, mediastinoskopi ile karşılaştırılmasını ve mediastinoskopi ihtiyacını azaltıp azaltmadığını saptamayı amaçladık. Akciğer kanseri ön tanısı düşünülen, Toraks BT'sinde 1 cm' den büyük lenfadenopati saptanan ve PET/BT tetkikinde SUV max? 2.5 olan 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Toplam 43 lenf nodu istasyonundan TBİA örneklemesi yapıldı, mediasten değerlendirmesinde mediastinoskopi sonucu altın standart olarak kabul edildiğinde, TBİA yönteminin mediastinal evrelemedeki duyarlılık, özgüllük, negatif prediktif ve pozitif prediktif değerleri sırasıyla; %87, %100, %100, %89 olarak bulundu. Yeterli TBİA örneklemesi yapılan 19 olgunun; 13'ünde (%69) başlangıç klinik evresi TBİA sonrası gerilemiş, mediastinoskopi sonrası 17'sinin (%89) evrelemesinin doğru olarak yapıldığı saptanmıştır. Ondokuz olgunun 5'inde (%26) TBİA ile mediastinoskopi ihtiyacı ortadan kalkmıştır. Pozitif TBİA sonucunu öngörebilecek klinik faktörlerden sadece PET SUV max değerinin TBİA pozitifliğini etkilediği saptandı [OR=1.27 (1.004-1.610), p=0.046]. PET SUV max ? 5'in TBİA pozitifliğini yaklaşık 11 kat artırdığı gösterilmiştir [OR=10.68 (1.91-59.62), p<0.01].Sonuç olarak, akciğer kanseri olgularının doğru olarak evrelendirilmesinde mediastinoskopiye kıyasla daha az invaziv ve komplikasyonu daha az bir işlem olan TBİA'nın kullanılabileceği, PET/BT tetkiki ile birlikte uygulanmasının TBİA'nın sensitivitesini arttırdığı, özellikle SUV max? 5 olan lenf nodlarında TBİA pozitifliğinin anlamlı oranda yükseldiği ve TBİA'nın mediastinoskopi ihtiyacını azalttığı sonucuna varılmıştırAnahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Evreleme, TBİA, PET/BT
Prolaktinoma tanılı hastalarda serum asprosin düzeyinin insülin direnci ile diğer metabolik ve hormonal parametrelerle ilişkisinin araştırılması
Prolaktin (PRL) hormonunun normalden daha yüksek miktarda salınımı olarak adlandırılan hiperprolaktinemi endokrinolojik tetkikler sırasında en sık rastlanılan patolojik durumdur. Hormon hipersekresyonuna neden olan hipofiz adenomlarının en sık karşılaşılan tipi prolaktinomalardır. Dolaşımdaki prolaktinin, glikozla uyarılan insülin sekresyonunu ve insülin direncini modüle ederek glikoz homeostazını değiştirdiği bilinmektedir. Deneysel çalışmalar PRL'nin adipoz dokusunda adiponektin ve IL-6 üretimini inhibe ederek gıda alımı, vücut ağırlığı artışı ve insülin direncini etkilediğini göstermiştir. Adipokinler adipoz dokudan salınan, tüm vücut homeostazında önemli rol oynayan biyoaktif moleküllerdir. Açlıkta hepatik glukoz çıkışını sağlayan ve oreksijenik etkili yeni bir adipokin olan asprosin, insülin direnci ile ilişkilidir. Çalışmamızın amacı; prolaktinoma tanılı ve sağlıklı bireylerde serum asprosin düzeylerinin metabolik belirteçlerle ilişkisini araştırmaktır. Çalışmaya Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Endokrinoloji ve Metabolizma Hastalıkları poliklinikliniğine başvuran 18-65 yaş aralığında prolaktinoma tanısı olan 30 kişilik vaka grubu ve kronik hastalık öyküsü olmayan 30 kişilik kontrol grubu alındı. Tüm bireylerde açlık serum asprosin düzeyleri ile biyokimyasal parametreler, antropometrik ölçümler ve kan basınçları incelendi. Çalışmamızda serum asprosin düzeyleri vaka ve kontrol gruplarında benzer tespit edildi. Vaka ve kontrol grupları arasında asprosin düzeylerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmadı (p=0,911). Antropometrik ölçümlerde vaka grubunun boyun çevresi kontrol grubunun boyun çevresinden anlamlı şekilde yüksek bulunmasına rağmen (p=0,041) vaka grubu ve kontrol grubu arasında vücut kitle indeksi (VKİ) ve bel çevrelerinde anlamlı bir fark saptanmadı (p>0,05). Sonuç olarak tedavi altındaki prolaktinomalı bireylerde sağlıklı bireylere benzer düzeyde serum asprosin tespit edilmesinin tedaviyle prolaktin düzeylerinin düşmesi gibi metabolik belirteçlerde de iyileşme olabileceğini düşündürmektedir. İnsan metabolizmasının kompleks yapısından dolayı daha geniş gruplar ve daha çok parametrinin incelendiği çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Kelimeler: Prolaktinoma, insülin direnci, asprosin
Karaciğer sirozlu hastalarda radyolojik bulgularla sarkopeni sıklığının tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Karaciğer sirozlu hastlarda çeşitli nütrisyon bozuklukları görülür. Yapılan çalışmalarda sirozlu hastalarda malnutrisyon ve sarkopeni sıklığının arttığı görülmüştür. Bu çalışmada; karaciğer sirozlu hastalarda sarkopeni sıklığını, sarkopeni ile D vitamin düzeyi, somatomedin c (İGF-1), cinsiyet, sirozun evresi ve komplikasyonları arasındaki ilişki araştırıldı. Prospektif olarak yapılan bu çalışmaya Kasım 2019-Ekim 2020 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi gastroenteroloji polikliniğine başvuran, tanısı sirozun tipik laboratuvar, klinik ve görüntüleme bulgularıyla konulmuş 18-80 yaş arası 60 karaciğer sirozu hastası dahil edildi. Hepatoselüler karsinom taraması için veya organ nakli ünitesi başvurusunda çekilen abdominal BT görüntülemelerinde lomber 3. vertebra (L3) kaudal uç seviyesindeki iskelet kaslarının yüzey alanları ölçülüp, iskelet kas indeksi (SMI)'ni elde etmek için uzunluğun karesi(m2) ile normalize edildi. Sarkopeni için tanı kriterleri onkolojik popülasyonlardan elde edilmiştir. Sarkopeni L3 SMI'nin kadınlarda <38,5 cm2/m2, erkeklerde <52,4 cm2/m2 olmasıdır. Bu çalışmada hastaların 23'ünün (%38,3) D vitamini ileri derece düşük, 21'inin (%35) düşük, 13'ünün (%21,7) yetersiz ve 3'ünün (%5) yeterli bulunmuştur. Sarkopenik olan ve olmayan hastalar arasında D vitamini ve IGF-1 açısından anlamlı farklılık saptanmadı (p>0,05). Sarkopenik olan ve olmayan hasatalar arasında Child-Pugh skorları açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi (p>0,05). Sarkopenik hastalarda asit varlığı sarkopenik olmayan hastalardan yüksek olmasına rağmen anlamlı farklılık görülmedi (p=0,528). SMI ile D vitamini, IGF-1, albumin ve hemoglobin (Hb) arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki olduğu tespit edildi. Bu çalışmada hastaların 39 (%65)'unda sarkopeni saptanmış olup sarkopeni sıklığının arttığı gösterildi. Özofagus varisleri, asit, hepatoselüler karsinom gibi komplikasyonlara benzer şekilde sirozlu hastalar sarkopeni açısından taranmalıdır. Anahtar Kelimeler: Karaciğer sirozu, Malnutrisyon, Sarkopeni, D vitamini, İGF-1, İskelet Kas İndeksi
Psikotik ve duygudurum bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Çok faktörlü bir patogenezi olan metabolik sendromun psikiyatride yaygın olarak kullanılan atipik antipsikotik ilaçlar ile de ilişkili olduğu bilinmektedir. Metabolik bozukluklarla ilişkili olarak hastalarda sadece mortalitenin artmadığı, aynı zamanda psikotik ve depresif belirtilerde artış olduğu, tedaviye uyumun ve işlevselliğin azaldığı da gözlenmiştir. Bununla beraber atipik antipsikotikler değişik derecelerde kilo alımı, diyabet ve hiperlipidemi gibi metabolik anormallikler ile ilişkili bulunmaktadır. Bu çalışmada psikotik ve duygudurum bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılmasını amaçladık. Psikiyatri polikliniğine başvuran ve aktif tedavisi devam eden 60 hasta çalışmaya dahil edildi. 60 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu rutin check up amacıyla endokrinoloji polikliniğine başvuran ve tıbben herhangi bir hastalık tespit edilmeyen kişilerden oluşturuldu. Verilerin analizinde Ki-Kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, Student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman Korelasyon testi kulanılmıştır. Verilerin analizinde SPSS 22 paket programı kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤ 0.05 olarak alınmıştır. Vaka grubunun kilo, VKİ, bel çevresi, boyun çevresi, kalça çevresi, bel/boyun oranı ve bel/kalça oranı kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek tespit edildi (p<0,05). Vaka grubunun HOMA-IR değeri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur (p=0,041). Fakat vaka ve kontrol grubu arasında AKŞ, insülin, C-peptit ve HbA1c değerleri açısından anlamlı farklılık görülmemiştir (p>0,05). Vaka grubunun TG, VLDL, T. kolesterol ve LDL değerleri kontrol grubundan anlamlı şekilde yüksek bulunmuştur. Yapılan korelasyon analizinde kilo ile VKİ, bel çevresi, bel/boyun, bel/kalça, insülin ve c-peptit arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulunmuştur. Sonuç olarak; psikotik ve duygudurum bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden vakalarda çoğu metabolik belirteçte anlamlı düzeyde artış saptanmıştır, özellikle risk faktörü yüksek vakaların obezite, insülin direnci, hiperlipidemi, prediyabet ve diyabet açısından yakın takibinin yapılmasının faydalı olacağı kanaatindeyiz. Anahtar Kelimeler: Antipsikotikler, Pankreas beta hücresi, Metabolik bozukluk
Tıp fakültesi öğrencilerinin geleneksel ve tamamlayıcı tıp konusundaki bilgi, tutum ve davranışları
Dünyada ve ülkemizde geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT) yöntemlerinin kullanım sıklığı giderek artmaktadır. Bu çalışma geleceğin hekim adayları olan tıp fakültesi öğrencilerinin bu konudaki bilgi, tutum ve davranışlarının saptanması amacıyla yapılmıştır. Kesitsel, tipteki bu çalışmada, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesindeki 912 öğrenciden 825'ine ulaşılmıştır (%90,4). Araştırma verileri sosyodemografik özellikler, GETAT yöntemlerinin bilgi ve kullanım durumlarıyla ilgili sorular ve Bütüncül Tamamlayıcı ve Alternatif Tıbba Karşı Tutum Ölçeği (BTATÖ) sorularından oluşan anketin direkt gözlem altında uygulanması ile toplanmıştır. Öğrencilerin %52,1'i kadın olup yaş ortalaması 21,57±0,08 yıldır. GETAT uygulamaları hakkında öğrencilerin en fazla bilgi sahibi oldukları yöntemler; masaj, akapunktur ve vitaminler olarak bulunmuştur. GETAT yöntemleri hakkında bilgi edilen kaynaklarlarda birinci sırada internet, ikinci sırada medya gelmektedir. Öğrencilerin %22,1'i GETAT yöntemlerinden herhangi birini kullanmıştır. Öğrencilerin %50,1'i GETAT yararı konusunda kararsızdır ve %53,1'i Tıp eğitimi müfredatında yer alması gerektiğini düşünmektedir. Öğrencilerin %59,4'ü GETAT yöntemleri konusunda eğitim almayı istemektedir. GETAT yöntemlerini kullananların %47,8'i yararlı bulurken, %4,4'ü yararsız bulmaktadır (p<0,05). Öğrencilerin BTATÖ toplam puan ortalaması 32,7±0,17 olarak belirlenmiştir. GETAT yöntemlerini kullanmış olanlar kullanmayanlara göre GETAT uygulamalarına karşı daha olumlu tutum göstermişlerdir (p<0,05). Sonuç olarak öğrencilerde GETAT yöntemleri hakkında bilgi eksiği olmakla beraber bu konuda tutumları olumludur ve eğitim almaya isteklidirler. Geleceğin hekim adayları olan tıp fakültesi öğrencilerinin gelecekte hem GETAT uygulayacak hem de bilgi verecek donanımlı kişiler olarak yetişebilmesi için doğru bilgiye ulaşmaları önemlidir. Anahtar kelimeler: Geleneksel ve tamamlayıcı tıp (GETAT), tıp, öğrenci
Zoonozlar hakkında bilgi düzeyini ölçen bir ölçek geliştirme çalışması
Bu çalışmanın amacı önemli bir halk sağlığı problemi olan zoonozlar hakkında Halk sağlığı uzmanlarının bilgi düzeyini değerlendirmek için bir ölçek geliştirmek ve bu ölçeğin geçerlilik ve güvenirliğini belirlemektir. Ölçeğin geliştirilmesinde ilk aşama olarak kapsam geçerliliği sağlanmıştır. Her madde için madde güçlük indeksi ve madde ayırıcılık gücü indeksi hesaplanmıştır. Yapı geçerliliğini belirlemek için açımlayıcı faktör analizi kullanılmıştır. Ölçeğin güvenilirliğini belirlemek için, Cronbach alfa iç tutarlılık katsayısı hesaplanmıştır. Çalışmamız 01.09.2020-25.11.2020 tarihleri arasında sahada çalışan halk sağlığı uzmanlarına mail yoluyla gerçekleştirilen metodolojik bir araştırmadır. Çalışmanın yapılabilmesi için etik onay ve idari izinler yazılı olarak alınmıştır. Çalışma grubunun 229'u (%56,8) kadın olup yaş ortalaması 37,8±7,5 (min=25-maks=67) olarak bulunmuştur. Çalışmaya katılan halk sağlığı uzmanlarının ortalama uzmanlık süresi 4,8±6,1 yıl olarak bulunmuş olup en fazla oranda il sağlık müdürlüğünde (%48,9) görev yapmaktadırlar. Yine katılımcıların 188'i (%46,7) bulaşıcı hastalıklar şubesinde görev yapmış ya da yapmaktadır. Katılımcıların 214'ü (%53,1) zoonozlar ile ilgili yeterli bilgiye sahip olduğunu düşünürken 378'i (%93,8) zoonozların önemli bir halk sağlığı problemi olduğunu düşünmüştür. Zoonoz Bilgi Düzeyi Ölçeği (ZBDÖ)'nin ortalama zorluk düzeyi 0,68 şeklinde bulunmuş olup maddelerin zorluk dereceleri %32-%98 arasında değişmektedir. ZBDÖ'nün madde ayırt edicilik katsayısı 0,21-0,83 arasında değiştiği görülmüştür. AFA'da KMO 0,829 olarak bulunmuş olup Barlett testi sonucunda p<0,001 olarak belirlenmiştir. Ölçeğin Cronbach alfa değeri 0,910 bulunmuştur. Madde çıkarılmış Cronbach alfa değerleri ise 0,903-0,908 arasında değişmektedir. Bulaşıcı hastalıklar şubesinde çalışmış olanların bilgi düzeyi çalışmayanlardan anlamlı bulunmuştur. Bunun yanında uzmanlık yapma süresi ve bulaşıcı hastalıklar şubesinde çalışma süresi arttıkça bilgi puanının arttığı görülmüştür. Sonuç olarak zoonozlar hakkında geliştirilen bu ölçek geçerli ve güvenilir bulunmuştur. Ölçeğin güvenirliğinin özel gruplarda test edilmesi toplumun diğer alanına uygulanabilmesi açısından önemlidir. Anahtar Kelimeler: Zoonoz, bilgi düzeyi, ölçek geliştirme
Kollajen doku hastalığı ilişkili interstisyel akciğer hastalığı'nda survey üzerine etkili parametreler
Çalışmamızda interstisyel akciğer hastalığı (İAH) gelişmiş Kollajen doku hastalıkları (KDH)'de surveyi öngörmede rol oynayabilecek parametreleri saptamak, tanı anında hastalığın nasıl progresyon göstereceğini öngörebilmek amaçlanmıştır. Ocak 2010 – Ocak 2015 tarihleri arasında Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Romatoloji AD'de radyolojik olarak KDH-İAH tanısı alan hastalar çalışmaya dahil edildi. Hastaların semptomları, demografik özellikleri, klinik, radyolojik ve laboratuar bulguları kaydedildi. Takip sürecinde exitus olan hastalar ile halen yaşayan hastaların verileri karşılaştırıldı ve sağ kalım üzerine etkili parametreler araştırıldı. Çalışmaya alınan 75 hastanın 55'i kadın, 20'si erkekti. KDH alt tipine göre gruplar arasında yaş ve cinsiyet dağılımı anlamlı farklılık gösterdi. En sık saptanan KDH alt tipinin Romatiod artrid (RA) ilişkili İAH olduğu görüldü. KDH alt tipi ile SFT parametreleri arasında istatistiksel bir fark olmadığı saptandı. En sık saptanan radyolojik bulgunun traksiyon bronşektazisi olduğu görüldü. Otuziki (%42.7) hastada fibrozis oranının >%10 olduğu saptandı. Fibrozis oranı >%10 olanlarda, FEV1/FVC hariç tüm parametrelerin anlamlı derecede düşük olduğu saptandı. Bir yıllık takip sürelerinin sonunda 4 hasta ex oldu. Ex olan hastaların daha yaşlı oldukları, tümünün kadın ve komorbiditesi olan hastalar olduğu görüldü. FEV1, FVC, FEV1/FVC, 6DYT mesafesinin bu hastalarda anlamlı derecede düşük olduğu görüldü. DLCO (Karbon Monoksit Diffüzyon Kapasitesi) değeri de her ne kadar ex olan hastalarda belirgin düşük olsa da istatistiksel olarak anlamlılığa ulaşmadı. Ex olan hastaların tümünde fibrozis oranının >%10 olduğu görüldü. Kadın cinsiyet, ileri yaş, komorbidite varlığı, düşük bazal solunum fonksiyon parametreleri, >%10 fibrozis oranı olan KDH-İAH hastalarının hastalık progresyonu ve mortalite açısından daha sıkı takip edilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Kollajen doku hastalıkları, interstisyel akciğer hastalıkları, survey
Depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastalarda pankreas beta hücre rezervi tespiti ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılması
Depresif Bozukluk ve Anksiyete Bozukluğu en sık görülen psikiyatrik hastalıklardandır. Tedavilerinde Antidepresanlar önemli bir yere sahiptir. Çalışmalar, Antidepresanların kullanım sıklığının artması nedeniyle kilo alımı, diyabet, hiperlipidemi gibi çeşitli metabolik yan etkilerin ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Bu tez çalışmasının amacı, depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan ve güncel kullanım sıklığı giderek artan antidepresan ilaç kullanan hastalarda pankreas beta hücre rezervinin belirlenmesi ve metabolik belirteçlerle ilişkisinin araştırılırmasıdır. Çalışmaya psikiyatri polikliniğine başvuran ve aktif tedavisi devam eden 60 hasta dahil edildi. 60 kişiden oluşan sağlıklı kontrol grubu, endokrinoloji polikliniğine rutin kontrol amacıyla başvuran ve herhangi bir tıbbi hastalığı olmayan kişilerden oluşturuldu. Verilerin analizinde ki-kare analizi (Pearson Chi-kare), Kolmogorov-Smirnov testi, student t-testi, Mann Whitney-U testi, Spearman Korelasyon testi kulanılmıştır. Verilerin analiz edilirken SPSS 22 program paketi kullanılmıştır. Anlamlılık değeri p≤ 0.05 olarak alınmıştır. Vaka grubunun kilo, VKİ, bel çevresi, boyun çevresi, kalça çevresi değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Vaka grubunun HOMA-IR, insülin, C-peptit değerleri kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,05). Ancak vaka ve kontrol grupları arasında AKŞ ve HbA1c değerleri açısından anlamlı fark yoktu (p>0,05) Vaka grubunun T. kolesterol ve LDL değerleri kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksekti. Bununla birlikte HDL, TG, VLDL açısından anlamlı bir fark bulunmadı. Vaka grubunun kalp hızı kontrol grubuna göre anlamlı olarak yüksek bulundu (p<0,001). Korelasyon analizinde kilo ile VKİ, bel çevresi, bel/boyun, bel/kalça, insülin ve C-peptit arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki bulundu. Sonuç olarak; depresif bozukluğu veya anksiyete bozukluğu olan, aktif tedavisi devam eden hastaların çoğunda metabolik belirteçlerde anlamlı düzeyde artış saptanmıştır. Obezite, insülin direnci, hiperlipidemi, prediyabet ve diyabet açısından yüksek risk faktörlerine sahip vakaların yakından izlenmesinin faydalı olacağına inanıyoruz. Anahtar Kelimeler: Antidepresanlar, Pankreas beta hücresi, Metabolik belirteçler
Pulmoner tromboemboli hastalarında d-dimer,elabela ve asprosin düzeylerinin araştırılması
Bu çalışmada, acil serviste pulmoner emboli tanısı alan hastalarda, Elabela ve Asprosin düzeylerinin diagnostik tanıya katkısı ve klinikteki olası kullanımları araştırılmıştır. Çalışmamız, Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Acil Tıp Anabilim Dalı Kliniği'nde acil servise nefes darlığı şikâyetiyle gelip, pulmoner emboli tanısı konarak, göğüs hastalıkları servisine yatışı yapılan 34 hasta ve herhangi bir hastalığı olmayan gönüllü kişilerden oluşan 33 kişilik kontrol grubu olmak üzere toplam 67 kişi üzerinde yapılmıştır. Plazma Elabela ve Asprosin düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçüldü. Hasta grubunda D-Dimer, Elabela ve Asprosin değerlerinin yaş gruplarına göre karşılaştırılmasında, Elabela değerleri 40 yaş ve altında 694 (583,76-2219,23), 41-60 yaş grubunda 473,21 (290,07-684,93), 60 yaş üzeri grupta 529,02 olarak (178,72-2765,31) bulunmuş ve yaş gruplarına göre farklılık anlamlı çıkmıştır (p=0,040). Çalışma verilerine göre; yapılan ROC analizinde D-Dimer için; cutt off değeri ≥ 922,00 olarak, duyarlılık oranı %96,3 olarak ve özgüllük oranı da %93,9 olarak bulunmuştur. Elabela için yapılan ROC analizinde; cutt off değeri ≥ 922,00 olarak, duyarlılık oranı %82,4 olarak ve özgüllük oranı da%42,4 olarak bulunmuştur. Asprosin için yapılan ROC analizinde; cutt off değeri ≥ 38,015 olarak, duyarlılık oranı %85,3 olarak ve özgüllük oranı da %27,3 olarak bulunmuştur. Sonuç olarak, pulmoner emboli tanılı olgularda 41-60 yaş grubunun Elabela değerlerinin diğer yaş gruplarına göre farkı anlamlı çıkmış olup, daha geniş çaplı bir çalışmada pulmoner emboli teşhisinde, Elabelanın yeni bir parametre olabileceği düşünülmektedir.
Kronik hepatit ve siroz tanılı hastalarda hepatit E virüs enfeksiyonunun sıklığı
Hepatit E virüsü; Hepeviridae ailesinin Hepevirus cinsinde yer alan RNA virüsüdür. Hepatit E virüs enfeksiyonu klinik olarak genellikle çocuklarda asemptomatik, erişkin yaş grubunda ise semptomatik seyreder. İyi pişmemiş enfekte hayvanların etlerinin tüketilmesi ve kan transfüzyonu ile bulaşabilse de temel bulaş yolu fekal-oral yoldur. Kronik hepatit ve siroz tanılı hastalarda hepatit E enfeksiyonu akut alevlenmeler, akut karaciğer hasarı, dekompansasyon ve ölüm gibi kötü sonuçlara neden olmaktadır. Hepatit E enfeksiyonu varlığını araştırmak için; 30 otoimmün hepatit, 30 siroz ve 40 kronik HBV tanılı hasta çalışmaya dahil edildi. Bu hastalardan elde edilen serum örneklerinde mikro ELISA ile anti HEV IgM ve anti HEV IgG, RT-PCR ile HEV RNA araştırıldı. Otoimmün hepatit grubunda %13 oranında anti HEV IgM ve anti HEV IgG pozitifliği görüldü. Siroz grubunda %33 anti HEV IgM, %50 anti HEV IgG pozitifliği görüldü. Kronik HBV grubunda ise %7,5 anti HEV IgM, %17,5 anti HEV IgG pozitifliği görüldü. Her üç hasta grubunda da beklenenden yüksek HEV seropozitifliği saptandı. Hastaların hiçbirinde HEV RNA saptanamadı. Kronik hepatit ve siroz tanılı hastalarda klinik yaklaşımlarda HEV enfeksiyonu göz ardı edilmemeli ve HEV bulaşının önüne geçilmesi için hastaların temiz içme suyu ve iyi pişmiş et tüketimi açısından bilinçlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar kelime: Hepatit E virüsü, Siroz, Kronik hepatit, Hepatit B virüsü, Otoimmün hepatit