
497
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Tekrarlayan gebelik kayıplarında ısı şok proteinlerinden HSP 70'in ekspresyonu
Başlık: Tekrarlayan gebelik kayıplarında ısı şok proteinlerinden HSP 70'in ekspresyonu Öğrencinin Adı: Taner ÖZEL Danışman: Doç. Dr. Tamer ZEREN Anabilim Dalı: Fizyoloji Anabilim Dalı Amaç: Tekrarlayan gebelik kaybı, prevelansı oldukça yüksek olan bir sağlık sorunudur. Isı şok proteinleri, proteinlerin dördüncül yapısının oluşumunda, serbest radikal düzeyinin hücre içi dengelenmesinde ve stres faktörlerine karşı hücresel savunmada önemli role sahiptir. Amacımız, tekrarlayan gebelik kaybı hastalarından alınan düşük materyalinde ısı şok proteinlerininden olan HSP 70 proteininin ekspresyon düzeylerini incelemek ve beta-aktin referans proteini ile normalizasyonunu yapmaktır. Gereç ve Yöntem: 24 gönüllü hasta "sağlıklı ve gebe olmayanlar (Grup 1)", "sağlıklı ve gebeler (Grup 2)" ve "tekrarlayan gebelik kaybı (Grup 3)" olmak üzere 3 gruba ayrılmıştır. Grup 2 ve 3'ten düşük materyalleri, Grup 1'den endometriyal biyopsi alınmıştır. Alınan örnekler ile Western Blot çalışması yapılarak HSP 70 ve beta-aktin proteinlerinin ekspresyon seviyelerine ayrı ayrı bakılarak normalizasyon işlemi geçekleştirilmiştir. Bulgular: HSP 70 proteininin Grup 3 hastalarındaki ekspresyon seviyesinde azalma (p<0,05) meydana gelmiştir. Beta-aktin proteinin Grup 3 hastalarındaki ekspresyon seviyesinde artış (p<0,05) meydana gelmiştir. Normalizasyon işlemi (HSP 70 / Beta-Aktin) yapıldığında Grup 3 hastalarında bir azalma (p<0,05) gözlemlenmiştir. Sonuçlar: Tekrarlayan gebelik kayıplarında, HSP 70 protein seviyelerinde bir azalma ve beta-aktin protein seviyelerinde bir artış olduğu gözlemlenmiştir. Yapılan istatistiksel analizler, tekrarlayan gebelik kaybı grubuna ait hastalarda anlamlı sonuçlar ortaya koymuştur. HSP 70 proteininin kontrol grubuna göre diğer gruplarda daha az eksprese olması gebelik kaybının etiyolojik nedenlerinden biri olabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Isı Şok Proteini (HSP 70), Western Blot, Beta-Aktin, Düşük Materyali, Tekrarlayan Gebelik Kaybı
Farelerde farmakolojik ajanların kalp hızı değişkenliği ve karmaşıklığı üzerine etkisi
Izoproterenol (ISO)) ile oluşabilecek periyodik (frekans bazlı) ve doğrusal olmayan kalp hızı dalgalanmalarının karşılaştırmalı analizini yapmaktır. Bu sayede, FLEC ve ISO gibi ajanların kalp hızını belirleyen otonom sinir sistemi (OSS) üzerindeki etkileri anlaşılmaya çalışılacaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda otonom sinir sisteminin kardiyak dinamiklerinin araştırılması için 4-6 aylık 24 adet erkek fare kullanılmıştır. 3 gruba (n=8) ayrılmıştır: 1. Serum Fizyolojik (SF), kontrol amaçlı, 0.4 ml (i.p), 2. : FLEC 20 μg/g, 3. ISO 4 μg/g. Anestezi için tüm farelere 75 μg/g Na-pentobarbital + 0.04 μg/g Fentanil kombinasyonu i.p olarak uygulanmıştır. Tüm gruplarda ilaç uygulamasının öncesinde ve sonrasında Elektrokardiyografi (EKG) kayıtları alınmıştır. Bu çalışmanın esas konusu olan kalp hızı değişkenliği (KHD) analizlerini yapabilmek için LAB Chart 7 yazılımı ile spontan solunum frekansının sayı dizisi elde edildi. R-R intervali dizisi KUBIOS yazılımı (FINLANDIYA) ile analiz edilerek KHD analizleri tamamlanmıştır. Bulgular: EKG verileri, FLEC ve ISO gruplarda beklendiği gibi etkilemiştir. QJ intervali, ISO ' da FLEC' e göre azalmıştır. Fakat zaman ve frekans parametrelerinde anlamlı fark çıkmamıştır. Doğrusal olmayan parametrelerde ise Normal sinüs atımlarının standart sapması (SDNN) ve Normal kalp atışları arasındaki ardışık farkların kök ortalama karesi (RMSSD) anlamlı çıkmamıştır. Ama DFA1 değerinde ISO' nun hem FLEC hem de SF ' e göre azaldığı görülmektedir. Sonuçlar: FLEC ve ISO gruplarda EKG verileri hemen hemen literatür verilerine yaklaşık değerler çıkmıştır. Fakat KHD' de anlamlı sonuçlar çıkmamıştır. Bunun anlamlı çıkmamasının sebebi dataların standart sapmalarının çok büyük olmasından kaynaklanmaktadır. Doğrusal olmayan parametrelerde sadece DFA1 değeri anlamlı çıkmıştır. DFA1, kısa süreli olduğu için daha çok parasempatikliği yansıtmaktadır. Bu da karmaşıklığı baskıladığı anlamına gelmektedir.
Parkinson hastalarında kognitif fonksiyonların ve yaşam kalitesinin lateralizasyon öngörüsüyle değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmamızda, Parkinson hastalığı (PH) tanısı almış bireylerin serebral lateralizasyon öngörüsüyle kognitif fonksiyonları, duygusal durum ve yaşam kalitesinin hastalık seyrine göre değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma 18-70 yaş arasındaki PH tanısı almış 37 hasta ve 35 sağlıklı birey üzerinde gerçekleştirildi. Tüm katılımcılara kognitif beceri testlerinden muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), sürekli dikkat testi (COG), stres altında tepki verme hızı ve kalitesi testi (DT-DTsüre) ve görsel hafıza testi (TAVTMB) uygulanmıştır. El tercihi Edinburg Lateralizasyon Anketi ile belirlenmiştir, duygusal durum Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) ile değerlendirilmiştir. Parkinson hastalarının yaşam kalitesi PDQ-39 anketi, hastalık evreleri Hoehn Yahr Evrelemesi, motor ve nonmotor etkilenimleri Birleşik Parkinson Hastalığı Değerlendirme Ölçeği (BPHDÖ) ile belirlenmiştir, hastaların kullandıkları ilaçların levodopa eşdeğer dozu (LEDD) hesaplanmıştır. Tüm veriler IBM SPSS 22.0 istatistik programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Hasta grubunda SPMIQ ve DT doğru sayısı kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşüktü. Dikkat, hastalık evresi 1 olan grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Donma fenomeni olan grupta PDQ, BDÖ, BPHDÖ-I, BPHDÖ-II ve BPHDÖ-Toplam skorları anlamlı olarak daha yüksekti ve COG değeri anlamlı olarak daha düşüktü. 'on' dönemindeki hastalarda anlamlı olarak COG değeri daha yüksek, DTsüre (ms) daha kısa, BPHDÖ-II, BPHDÖ-III ve BPHDÖ-Toplam değerleri daha düşüktü. Sol tutulum grubunda PDQ ve BDÖ değerleri anlamlı olarak daha yüksekti. BDÖ değerleri LEDD değeri düşük grupta anlamlı olarak daha yüksekti. Sonuç: Parkinson hastalarının kognitif fonksiyonlarının, duygusal durum ve yaşam kalitelerinin olumsuz yönde etkilendiği, beyindeki dopamin düzeyinin kognitif fonksiyonlar üzerinde etkisi olabileceği görüşüne varılmıştır.
Uyarıcı maddeler ile ilişkili psikotik bozukluğun diğer maddeler ile ilişkili psikotik bozukluğa göre remisyona ulaşma sürelerinin karşılaştırılması
Amaç: Madde ile İlişkili Psikoz (MİP) da negatif ve pozitif psikotik belirti boyutlarının türü ve şiddeti ve iyileşme süreleri alınan maddenin türüne bağlı olarak farklılık göstermektedir. Bu çalışmada MİP ile ilişkili maddelere göre remisyona ulaşma durumları ve süreleri arasındaki farklılıkları incelemek amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Manisa Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde MİP için yatarak tedavi gören toplam 79 hasta dahil edildi. Hastaların kullandıkları maddelerin saptanması amacıyla idrar analizleri yapıldı ve hasta ve hasta yakın beyanları dikkate alındı. İncelenen hastaların 32 (%40,5) tanesi ''sadece uyarıcı madde'', 22 (%27,8) tanesi ''uyarıcı madde + diğer madde'', 25 (%31,6) tanesi ise ''uyarıcı olmayan madde'' 'ye bağlı psikoz ile takip edildi. Yatışın ilk gününden itibaren taburculuğa kadar olan süreçte hasta ile 3 günde bir görüşmeler yapılarak PANSS ölçeği puanlandı. Remisyona ulaşma kriterleri olarak PANSS ölçeği ile değerlendirilen kriterlerin (puanların) hastane yatışı boyunca karşılanması veya kişinin taburcu olmasına kadar geçen süredeki gün verileri baz alındı. Bulgular: Uyarıcılar, uyarıcı + diğer ve diğer madde gruplarında üç grup arasında kullanılan madde türü ile remisyon oranı arasında anlamlı bir ilişki bulunamadı (p=.506). Yine üç grup arasında kullanılan madde türü ile remisyon süresi arasında anlamlı bir fark olmadığı saptanmıştır (p =.940). Eğitim düzeyi yükseldikçe remisyon oranları artmaktaydı. Gruplar arasında anlamlı fark gözlendi (p=.012). Sonuç: Akut dönemde Uyarıcı maddeler ile ilişkili psikoz hastaları ile diğer maddeler ile ilişkili psikoz hastaları arasında remisyona ulaşma oranları ve süreleri arasında anlamlı bir farklılık saptanmamıştır.
Yüksek kalori ile beslenen sıçanlarda egzersizin mitokondriyal işlevler üzerine etkisi
Çağımızda obezite, her geçen yıl görülme sıklığı artan, her yaş grubunu etkileyen ve ciddi sağlık sorunlarına yol açan kronik bir hastalıktır. Bireyin hayatında yüksek kalorili beslenmeye ek olarak hareketsiz yaşam tarzı da benimsendiğinde, obezite kaçınılmaz sonuç olarak göze çarpmaktadır. Vücudumuzda, hücresel düzeyde meydana gelen reaksiyonlar, enerji alımı ve enerji harcanımı ile doğrudan ilişkilidir. Çalışmamız, Wistar – albino cinsi sıçanlar kullanılarak, farklı kalori düzeylerinde beslenme ve bu beslenme tipleri arasında egzersizin yaratacağı bazı hücresel sinyal yolaklarını araştırmak üzere kurgulanmıştır. Sedanter gruplar ile sekiz haftalık egzersiz programı tamamlanan gruplar, cerrahi uygulamaya alınmış, kalp ve iskelet kas dokuları (m. gastrocnemius – m. soleus) izole edilip deney gününe kadar -800C'lik dondurucuda muhafaza edilmiştir. Tüm dokuların izolasyonu tamamlandıktan sonra, mRNA ekspresyon düzeyleri için PCR yapılmış ve sonuçlar 2-ΔΔCt formülüne göre hesaplanmıştır. Düşük – orta şiddette yaptırılan egzersizin, iskelet kası sitrat sentaz aktivitesini normal kalori ile beslenen gruplarda istatistiksel olarak anlamlı olmak üzere, her iki beslenme düzeyinde de arttırdığı görülmüştür. Sitrat sentazdaki bu artışa karşın, yağ yakım metabolizmasının önemli enzimlerinden olan CPT-1 ve CPT-2 enzim ekspresyonlarında anlamlı bir artış olmamıştır. Sonuç olarak, düzenli yapılsa dahi, düşük şiddetli egzersizlerin, hücresel anlamda bazı sinyal yolaklarını etkileyemediğini düşündürmektedir.
İntrasellüler anjiyotensin II'nin diyabetik sıçan vasküler düz kas hücre proliferasyonuna etkisi
Amaç: Diyabet ve intrasellüler anjiyotensin II'nin (Ang II) neden olduğu vasküler düz kas hücre proliferasyonunun altında yatan mekanizma tam olarak bilinmemektedir. Ayrıca diyabet ve hipertansiyonda renin anjiyotensin sistemi bileşenlerinin intrasellüler ve sistemik olarak arttığı bilinmektedir. Birçok çalışmada sistemik Ang II, anjiyotensin II tip 1 reseptörü (ATR1) ve anjiyotensin II tip 2 reseptörünün (ATR2) düz kas hücre proliferasyonundaki rolü gösterilmiştir. Ancak vasküler düz kas hücresi tarafından intrasellüler olarak da sentezlenen anjiyotensin II'nin proliferasyona etkisiyle ilgili yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle diyabetik sıçan vasküler düz kas hücre proliferasyonuna intrasellüler anjiyotensin II, ATR1 ve ATR2'nin etkisi araştırıldı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda deney hayvanı olarak Wistar albino 180-200 g ağırlığında erkek sıçanlar kullanıldı. Sıçanların bir kısmına streptozotosin 45 mg/kg intravenöz yolla kuyruk veninden verilerek deneysel diyabetik grup oluşturuldu. Tüm deneysel uygulamalar Çukurova Üniversitesi Deneysel Tıp Araştırma ve Uygulama Merkezi Etik Kurul kararlarına uygun olarak yapıldı. Oluşturulan diyabetik ve kontrol grubu sıçanların aorta düz kas dokusundan primer düz kas hücre kültürü yapıldı. Elde edilen hücrelerin bir kısmı Ang II (0,001 µM, 0,01 µM, 0,1 µM, 1 µM, 10 µM, 100µM ve 1000 μM), ATR1 antagonisti Olmesartan (1 µM) ve ATR2 antagonisti PD123,319 (1 µM) ile 24 saat muamele edilerek hücre çoğalması ve canlılığı 3-(4,5-dimethythiazolyl-2)-2,5-diphenyltetrazolium bromide (MTT) ile spektrofotometrik olarak değerlendirildi. Ang II düzeyi hücre medyumundan ve hücre lizatından ELİSA kitiyle ölçüldü. Bulgular: Normal, diyabetik ve yüksek glukoz uygulanan vasküler düz kas hücresinde (VDKH) 0,1 µM ve 0,01 µM Ang II uygulaması hücre proliferasyonunu anlamlı olarak artırdı. Çalışmamızda normal VDKH'de Ang II, Ang II+PD123,319, Olmesartan+PD123,319 ve Ang II+Olmesartan+PD123,319 uygulamaları hücre proliferasyonunda anlamlı artışa neden olurken, Ang II+Olmesartan uygulaması hücre proliferasyonunu anlamlı olarak azalttı. Ancak diyabetik ve yüksek glukoz uygulanan VDKH'de Ang II+Olmesartan uygulamasında azalma görülmedi. Normal, diyabetik ve yüksek glukoz uygulanan VDKH'de ve medyumunda ELİSA'yla intrasellüler Ang II varlığı gösterildi. Çalışmamızda normal, diyabet ve yüksek glukozlu intrasellüler ve hücre medyumda ölçülen Ang II düzeyleri mg/protein olarak hesaplandığında normal grupla diyabetik grup arasında anlamlı bir fark görülmedi. Sonuç: Çalışmamızda diyabetik VDKH proliferasyonunda artma eğilimi olmasına rağmen hücre içi ve dışı Ang II düzeylerinde kontrol grubuna göre fark olmaması, diyabetteki proliferasyon, Ang II düzeyleri ve ATR arasında ilişkinin olmadığını düşündürmektedir. Anahtar Sözcükler: Anjiyotensin II, diyabet, düz kas hücresi, intrasellüler, proliferasyon.
Deneysel akut respiratuar distres modelinde Dexpanthenol'ün antiinflamatuar ve antioksidan etkilerinin araştırılması
Bu çalışma deneysel olarak oleik asitle oluşturulan akciğer hasarında oksidan, anti-oksidan sistemlerindeki değişiklikler ile antioksidan özelliği bilinen ve daha önce radyoterapinin etkilerini bir dereceye kadar azalttığı ve ışın tedavisi yaralanmalarına karşı koruyucu ve ototoksisiteyi önleyebilen etkileri olduğu, iskemi/reperfüzyon yaralanmasında doku hasarını iyileştirdiği, nefrotoksik olgularda olumlu sonuçlar verdiği görülen dekspantenol'ün olası iyileştirici ve koruyucu etkisinin araştırılması amacı ile yapıldı. Çalışmaya 50 adet Wistar-Albino cinsi dişi rat (250- 300gr) alındı. Ratlar 5 gruba ayrıldı. Grup 1: Kontrol grubu (n=10) (K) Kuyruk veni kullanılarak 100mg/kg serum fizyolojik intravenöz (iv) olarak verildi, enjeksiyondan 30 dakika sonra serum fizyolojik intraperitoneal (ip) olarak Dekspantenol ile aynı hacminde verildi. Dört saat sonra hayvanlar sakrifiye edildi. Grup 2: Oleik asit grubu (n=10) (O) 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi, oleik asit enjeksiyonundan 30 dakika sonra dekspantenol ile aynı hacimde serum fizyolojik intraperitoneal verildi, hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 3: Dekspantenol+ Oleik asit grubu (n=10) (DO) 7 gün boyunca ip yolla 500 mg/kg dekspantenol verildi ve 7. Günün sonunda 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip serum fizyolojik verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 4: Dekspantenol+ Oleik asit + Despantenol grubu (n=10) (DOD) 7 gün boyunca ip yolla 500 mg/kg dekspantenol verildi ve 7. Günün sonunda 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip Dekspantenol verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Grup 5: Oleik asit + dekspantenol grubu (n=10) (OD) 100mg/kg oleik asit kuyruk veninden iv verildi. Enjeksiyondan 30 dakika sonra 500mg/kg ip Dekspantenol verildi. Hayvanlar 4 saat sonra sakrifiye edildi. Sakrifiye edilen tüm hayvanlardan alınan kan örnekleri ile interlökin-1α (IL1-α), Tümör Nekroz Faktör alfa (TNF-α) bakıldı. Akciğer dokusunda ise ışık mikroskobu ile histopatolojik inceleme ve malondialdehid doku (MDA doku), glutatyon peroksidaz (GSH-Px), katalaz (CAT) enzim aktivite düzeyleri bakıldı. Total akciğer hasarı açısından oleik asit grubu diğer gruplar ile karşılaştırıldığında en yüksek akciğer hasarı oleik asit grubunda saptandı. Oleik asit grubu diğer gruplar ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde akut akciğer hasarı oluşturdu. Oleik asit grubu ile OD grubu arasında CAT, GSH-Px, MDA düzeyleri açısından anlamlı fark saptandı. Oksidan bir parametre olan MDA doku düzeyleri açısından O grubu ile kontrol, DO, DOD, OD grupları arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptandı. Bu beş grupda en yüksek MDA düzeyi O grubunda, en düşük MDA doku düzeyi kontrol grubunda tespit ettik. Gruplar arasında IL1-α, TNF-α düzeyleri açısından anlamlı fark saptanamadı. Sonuç olarak, akut akciğer hasarında dekspantenolün oksidan, anti-oksidan sistemlerindeki dengeyi anti-oksidanlar lehine arttırması nedeniyle dekspantenol alımının artırılması ARDS'de akciğer hasarını önlemede ve oluşmuş akciğer hasarını tedavi etmede faydalı olabilir. Anahtar Kelimeler: Akut Akciğer Hasarı, Anti-İnflamatuar, Antioksidan, Dekspantenol, Oleik Asit.
Deneysel hayvan modelinde incir (ficus carica) çekirdeği yağının TNBS ile indüklenen kolit üzerine olası etkilerinin araştırılması
Zengin biyoaktif içeriği ile Ficus carica meyvesi geleneksel olarak uzun süredir tıbbi ve beslenme yararlarına sahip olduğu için kullanılmaktadır ve incir çekirdek yağı yüksek antioksidan ve tokoferol kaynağıdır. Çalışmanın amacı, kuru incir çekirdeklerinden soğuk presleme ile elde edilen incir çekirdeği yağının, TNBS ile indüklenen deneysel kolit modeli üzerine olası koruyucu ve terapötik etkilerini araştırmaktır. Bu amaçla altmış Wistar Albino sıçan altı gruba ayrılmıştır (n = 10) (Sham, TNBS, LFC3, LFC6, SFC3, SFC6). Kolit, % 37 etanol ile çözülen TNBS kullanılarak oluşturulmuştur. İncir çekirdeği yağı tedavisi, uzun süre için toplam 15 gün, kısa süreli tedavi grupları için ise 3 gün uygulandı. İncir (Ficus carica) çekirdeği yağı, yüksek doz için 6 ml/kg ve düşük doz tedavi grupları için 3 ml/kg olarak oral gavaj yoluyla intragastrik olarak uygulandı. Mikroskobik hasar skorlarına göre, tedavi uygulanmamış kolitli sıçanlar ve incir çekirdeği yağı ile tedavi edilen gruplar arasında önemli farklar saptanmıştır. Tedavi gruplarının TNBS grubuna göre anlamlı derecede iyileştiği gösterildi. Uzun dönem tedavi gruplarının histopatolojik skorları kısa dönem gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde iyileşme gösterdi. Biyokimyasal sonuçlar açısından (Myeloperoksidaz, Malondialdehit, İnterlökin 1, Tümör Nekroz Faktörü alfa, Süperoksit Dismutaz, Katalaz ve Glutatyon Peroksidaz), tedavi grubundaki sıçanlarda TNBS grubu sıçanlara göre istatistiksel olarak anlamlı iyileşmeler gözlendi. Biyokimyasal sonuçlarımız histolojik bulgularla uyum göstermektedir. Sonuç olarak; İncir çekirdeği yağı, inflamatuvar bağırsak hastalığı tedavi süreci üzerinde olumlu etkilere sahip olması nedeni ile kolitte ek bir tedavi yöntemi olarak kullanılabileceğini ve incir çekirdeği yağının bu etkilerinin de antiinflamatuvar ve antioksidan mekanizmalar sonucunda oluştuğunu söyleyebiliriz.
İncir (ficus carica) çekirdeği yağının deneysel mezenterik arter oklüzyonuna bağlı ince barsak iskemi reperfüzyon hasarı üzerine olası etkileri
Akut mezenterik iskemi neticesinde gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki histopatolojik bozulmanın temel sorumlusu serbest oksijen radikalleri ve proinflamatuar sitokinlerin artışıdır. Ficus carica ve çeşitli kısımlarının antioksidan ve antiinflamatuar özellikler gösterdiği geçmiş çalışmalarda bildirilmiştir. Bu çalışmada da Ficus carica çekirdek yağının, sıçanlarda intestinal iskemi reperfüzyon hasarı üzerine etkilerini incelemek amaçlandı. Çalışmamızda 50 adet Wistar albino sıçan 5 eşit gruba bölündü: Negatif control (NC), sham operasyon (Sham), iskemi ve reperfüzyon (IR), 3ml/kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC3), 6ml/ kg/gün Ficus carica çekirdek yağı (FC6). IR, FC3 ve FC6 gruplarına iskemi ve reperfüzyon prosedürü 45 + 120 dakika boyunca uygulandı. Sham grubu sıçanlara 10 gün boyunca 6ml/kg serum fizyolojik verilip, yalnızca abdominal orta hat laparotominin ardından 165 dakika boyunca anestezi altında bekletildi. IR grubuna kıyasla, doku IL-1β düzeyi FC3 ve FC6 gruplarının her ikisinde de düşük bulundu (p≤0,001). TNFα seviyesi FC6 grubunda IR grubuna gore anlamlı derecede düşük saptandı (p≤0,01). FC3 grubunun doku MPO ve MDA düzeyi IR grubuna kıyasla düşük bulundu (sırasıyla; p≤0,01, p≤0,05). Benzer şekilde FC6 grubunun doku MPO ve MDA düzeyinin de IR grubuna kıyasla düşük olduğu gösterildi (p≤0,001). Hem MPO hem MDA için FC6 grubundaki düşüş FC3 grubundaki düşüşten fazlaydı (p≤0,05). FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de SOD ve GSH seviyeleri IR grubuna kıyasla düşük olup (p≤0,001), FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı fark gösterilemedi. Doku CAT düzeyi FC6 ve FC3 gruplarının her ikisinde de IR grubundan yüksek saptandı (p≤0,05). CAT düzeyi açısından FC3 ve FC6 grupları arasında anlamlı bir fark gösterilemedi. Histopatolojik olarak FC3 ve FC6 gruplarının her ikisi de IR grubundan düşük (p≤0,001), FC6 grubu ise FC3 grubundan daha düşük bir skorla evrelendi (p≤0,05). Sonuç olarak, incir çekirdeği yağının oral kullanımının, olasılıkla antioksidan ve antiinflamatuar özellikleri sebebiyle, sıçanlarda akut mezenterik iskemi modeline bağlı gelişen iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik bulguları tersine çevirdiğini söyleyebiliriz. Çalışmamız bulguları ışığında; insanlarda da incir çekirdeği yağının oral kullanımının iskemi reperfüzyon hasarındaki biyokimyasal ve histopatolojik sonuçları olumlu yönde değiştirebileceğini düşünmekteyiz.
Parasetamol ile oluşturulmuş deneysel karaciğer toksisitesi modelinde dekspantenol ve tokoferol'un olası tedavi edici etkisi
Çalışmamızda 56 adet 200-250g ağırlığında Wistar-albino dişi sıçan kullanıldı. Sıçanlar, Sham, Toksisite, Toksisite + 250mg/kg Dekspantenol, Toksisite + 500mg/kg Dekspantenol, Toksisite + 250mg/kg Dekspantenol + 60mg/kg Tokoferol, Toksisite + 500mg/kg Dekspantenol + 60mg/kg Tokoferol, Toksisite + 60mg/kg Tokoferol olmak üzere 7 gruba ayrıldı (n=8).Toksisite grubundaki sıçanlara 2000 mg/kg Parasetamol gavaj yöntemiyle oral olarak uygulandı. 1. tedavi grubuna toksisite oluşturulduktan 1 saat sonra tek doz 250mg/kg Dekspantenol, 2. tedavi grubuna ise toksisiteden 1 saat sonra tek doz 500mg/kg Dekspantenol intraperitonel olarak uygulandı. 3. tedavi grubuna toksisiteden 1 saat sonra 250mg/kg/ip Dekspantenol ve 60mg/kg/im Tokoferol, 4. tedavi grubuna ise toksisiteden 1 saat sonra 500mg/kg/ip Dekspantenol ve 60mg/kg/im Tokoferol uygulandı. 5. tedavi grubuna toksisiteden 1 saat sonra tek doz 60mg/kg Tokoferol intramuskuler olarak uygulandı. Biyokimyasal inceleme sonucunda doku MDA, MPO, GSH-PX değerleri Toksisite grubuyla karşılaştırılan tüm tedavi gruplarında anlamlı fark gösterdi (p<0,05). Serum ALT, AST, LDH değerleri Toksisite grubuyla karşılaştırılan tüm tedavi gruplarında anlamlı fark gösterdi (p<0,05). Histopatolojik değerlendirmede de tüm tedavi gruplarında toksisite grubundakilere göre daha az hasar tespit edildi. Bu veriler Dekspantenol ve Tokoferol'ün karaciğer toksisitesini önlemeye yardımcı olabileceğini düşündürdü.
20-25 yaş grubu kadınlarda düzenli tenis antrenmanlarına katılmanın fiziksel ve motor beceriler üzerine etkisi
20-25 yaş grubundaki genç kadınlara uygulanan temel tenis eğitim programı sonucunda motor özelliklerinde değişmeler olduğu ve elde edilen verilerin tenis antrenörlerine ve sporculara faydalı olacağı düşünülmektedir. Bu çalışmada da tenis sporunun genç kadınlarda var olan bazı fiziksel ve motor özelliklere olan etki ve katkısının araştırılması amaçlanmıştır. Araştırma için, 61 kişilik öğrenci grubu belirlendi. Bu öğrenci grubuna tenis temel teknikleri öğretim programı uygulandı. Antrenman programı 8 hafta, 2 gün ve 120 dakikalık iki ders şeklinde yapıldı. Belirlenen öğrenci grubundaki genç kadınların fiziksel ve motorik özelliklerine ait ölçümlerden denge sağ, denge sol, denge çift, esneklik, şınav, mekik ve aerobik fonksiyon ölçümleri yapılarak SPSS 25 programı ile arasındaki farklara ait tekrarlanmış ölçümler için T-testi analizi yapılmıştır. Araştırma sonunda elde edilen ön test son test bulgularına göre, denge sağ, denge sol, denge çift, şınav, mekik, esneklik ve aerobik fonksiyon testi ortalamaları üzerinde düzenli tenis antrenmanlarının etkili olduğu, boy, kilo ve vücut kitle indeksi üzerinde ise etkisinin olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Deneysel miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği modelinde incir (Ficus carica) çekirdeği yağının etkileri
Amaç: Çalışmamızda, kuru incir (Ficus carica) çekirdeklerinin soğuk pres yöntemiyle ezilmesi ile elde edilmiş olan incir çekirdeği yağının deneysel miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği modeli üzerindeki etkilerini araştırmak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Deney için 32 adet Wistar Albino erkek sıçan, randomize 8'erli 4 gruba ayrıldı ve böbrek hasarı, %50'lik hipertonik gliserolün (8 ml/kg), sıçanların her iki arka bacağına eşit olarak intramuskular enjeksiyonuyla oluşturuldu. Denekler son 24 saat susuz bırakıldı. Sham grubuna, intramuskular salin uygulandı ve 1, 24 ve 48 saat sonra oral yoldan distile su verildi. (MABY) grubuna, gliserol ve 1, 24 ve 48 saat sonra oral yoldan 3 ml/kg miktar distile su veridi. MABY+FC3 ve MABY+FC6 gruplarına, gliserol ve 1, 24 ve 48 saat sonra oral yoldan 3 ml/kg ve 6 ml/kg dozunda Ficus carica çekirdeği yağı verildi. İlk gliserol enjeksiyonundan sonra hayvanların serbest diyet ve su alımı sağlandı. 72. saatte kan ve doku örnekleri alınarak hayvanlar sakrifiye edildi. Bulgular: MABY grubunda artmış olan üre ve kreatinin değerleri MABY+FC3 ve MABY+ FC6 gruplarında, iki tedavi grubu arasında anlamlı bir fark olmaksızın düşük bulundu. Gruplar arasında doku ve serum MDA ve MPO düzeyleri bakımından anlamlı fark tespit edilemedi. Doku GSH düzeyinde her iki tedavi grubunda da doza bakılmaksızın anlamlı artış kaydedildi (P≤0.01). Serum GSH seviyesi sadece MABY + FC6 grubunda anlamlı olarak arttı (P≤0.05). Böbrek dokusunun mikroskobik kesitlerinde, nekroz oranının, dozdan bağımsız olarak her iki tedavi gruplarında önemli ölçüde azaldığı görüldü. Kast oranında yalnızca MABY + FC6 grubunda anlamlı düzeyde azalma kaydedildi. Sonuç: Bu çalışmada; incir çekirdeği yağının, miyoglobinürik akut böbrek yetmezliği modelinde, genel olarak böbrek fonksyon belrteçlernde, hücresel morfolojde yleşme ve antoksdan kapastede artış sağladığı gösterlmştr.
Asetik asitle oluşturulmuş deneysel ülseratif kolit modelinde curcumin ve vitamin D'nin ayrı ayrı bağırsak geçirgenliğinde olası koruyucu ve tedavi edici etkilerinin araştırılması
Amaç: Bu çalışma, Asetik Asitle oluşturulmuş deneysel Ülseratif Kolit modelinde Zonulin ve Tight Junction proteinlerinden Occludin seviyelerine bakılarak, Curcumin ve D vitaminin, Ülseratif Kolit hastalığında bağırsak geçirgenliğine etkisini ve bu etken maddelerin inflamatuvar ve oksidan süreçteki rolünü araştırmak amacı ile planlandı. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız; ağırlıkları 250-300 gram olan, 12 haftalık, 48 adet Wistar albino dişi sıçanlardan oluşturulan Kontrol Grubu, Kolit Grubu, 200 mg/kg Curcumin+Kolit (Koruyucu tedavi grubu), 0,4 µg/kg (16 IU/kg) D vitamini+Kolit (Koruyucu tedavi grubu), Kolit+200 mg/kg Curcumin (Post tedavi grubu), Kolit+0,4 µg/kg (16 IU/kg) D vitamini (Post tedavi grubu) olmak üzere 8'er rat içeren 6 grup ile gerçekleştirildi. Değerlerin yorumlanması ve grup değerlerinin çoklu karşılaştırılması, Biyokimyada Dunnett's multiple comparisons testiyle; Histolojide ise Dunn's multiple comparisons testi ile gerçekleştirildi. Bulgular: Kontrol grubunda, kolonik TNF-α, IL-1β, IL-6, INF-γ ve MPO seviyeleri kolit grubuna göre anlamlı şekilde düşük olarak tespit edilirken; kolonik Occludin seviyeleri kolit grubuna göre anlamlı şekilde yüksek olarak saptandı. Kolit grubuyla kolonik veriler post ve pre tedavi grupları karşılaştırıldığında ise, Kolit+Dvit TNF-α ve INF-γ'nın azaldığı; Kolit+Dvit OCC'in yükseldiği; Kolit+Cur ve Cur+Kolit IL-1β, IL-6 ve INF-γ'nın azaldığı; tüm tedavi gruplarında MPO'nun azaldığı analizler sonucunda görüldü (p<0,05). Histopatolojik skorlamada Kolit grubuna kıyasla, incelenen parametrelerdeki en anlamlı iyileşmelerin (Mukozal hasar/nekroz hariç) grup Kolit+Dvit'de gerçekleştiği saptandı (p<0,05). Sonuç: Çalışmamız sonuçları, Curcuminin antiinflamatuvar ve antioksidan mekanizma yoluyla terapötik ve proflaktik etkinliğini kanıtlar niteliktedir. Ancak Curcuminin bağırsak geçirgenliğine etkisine dair anlamlı bir sonuç elde edilemedi, fakat terapötik D vitamini kullanımının antiinflamatuvar etkinlik ve oksidan seviyeyi düşürme yoluyla kolitle artan bağırsak geçirgenliğini tedavi etmede önemli rolü olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: Bağırsak Geçirgenliği, Curcumin, D vitamini, Ülseratif Kolit
Kronik kan hastalıklarında görülen eritrosit osmotik frajilitesi değişiklikleri
Amaç: Eritrositlerde artan membran rijiditesi, azalan deformabilite ve hemoliz oksidatif hasarın bir sonucudur. Literatürde homozigotik beta talasemili ve demir eksikliği anemisinde oksidan/antioksidan sistem ve eritrosit osmotik frajilitesi arasındaki ilişkiyi gösteren sınırlı sayıda çalışma mevcuttur. Çalışmamızda anemi tanısı konmuş hasta grubu ile sağlıklı bireylerden oluşturulan kontrol grubunda oksidatif hasar belirteci olan Nitrik oksit (NO) plazmada, antioksidan sistemin en önemli bileşenleri olan süperoksit dismutaz (SOD) enzimi ise eritrositlerde belirlenerek, aralarındaki ilişkiyi araştırılmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Hematoloji Polikliniğine anemi nedeniyle başvuran 3 ayrı grup kan örneğiyle ve kontrol grubuyla yapıldı. Kontrol grubu (n=15), Demir eksikliği anemisi grubu (n=15), B 12 Vitamini eksikliği grubu (n=15), Talasami minör grubu (n=15). Bulgular: Özellikle talasemi hasta grubunda artan osmotik frajilite ve artan NO düzeyi saptanmış olup; bu hasta grubunda ortaya çıkan oksidatif stres ve lipid peroksidasyonunun bir sonucu olarak hemolitik anemiye neden olduğu düşünülmektedir. Sonuçlar: Çalışmamızın sonuçları gereğince; oksidatif stres araştırması için anemili olgularda yapılan çalışmaların tanısı yeni konulmuş ve henüz tedaviye başlanılmamış hasta grubunda yapılmasının, hem osmotik frajilite sonuçları, hemde oksidan/antioksidan sistem parametreleri açısından daha sağlıklı sonuçlar verebileceğini düşünmekteyiz.
Yenidoğan bebeklerde kavrama refleksi dağılımının incelenmesi
Amaç: Palmar kavrama refleksi, bebeğin nesneleri kavramasına ve bırakmasına izin veren içgüdüsel bir harekettir ve bebeğin elinin palmar yüzeyine dokunulduğunda ortaya çıkar. Refleks cevabı, uyarılmış elin parmaklarının hızlı fleksiyonu ve adduksiyonudur. Doğumla birlikte ortaya çıkan kavrama refleksi, doğumdan yaklaşık 2 ± 4 ay sonra inhibe edilir veya baskılanır. Bu çalışmada yenidoğan erkek ve kız bebeklerde doğuştan gelen kavrama refleks kuvvetinin sağ el ve sol el dağılımının, lateralizasyon öngörüsüyle cinsiyete göre incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu araştırmada gönüllü grubu, sağlıklı yenidoğan bebeklerden oluşmaktadır.Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Yenidoğan Kliniğinde doğanve nörolojik muayeneleri yapılan 76 erkek, 77 kız olmak üzere toplam 153 yenidoğan çalışmaya dahil edildi. Bebeklerin anne ya da babasının el tercihi 'Edinburg El Tercihi Anketi' ile ölçüldü. Bebeğin doğum bilgilerini içeren bir form, araştırmacı tarafından dolduruldu. Bebeklerde kavrama refleksi kuvvetinin ölçümü,faydalı modeller patent birimine başvurusu yapılmış yeni bir elektronik cihaz ile doğumdan sonraki ilk iki ay içinde yapıldı. Ölçüm işlemi sağ el ve sol el için onar defa tekrar edildi. Elde edilen kavrama refleks kuvveti verileri ile aile ve bebeklerin form bilgileri, SPSS™ programı kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Kavrama refleks kuvveti ortalamasının asimetrik dağılım gösterdiği bulunmuştur. Asimetrik dağılımın sağa ya da sola eğilimi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır. Dağılımın hayvanlardaki pençe tercihi dağılımına benzerlik gösterdiği bulunmuştur. Sonuç: Yenidoğanda asimetrik olarak dağılan, primitif bir refleks olan kavrama refleksinin; eğitim ve sosyal çevre etkisiyle birlikte el tercihinin temelini oluşturabileceği sonucuna varılmıştır.
Farelerde sodyum kanal blokajına bağlı oluşan elektrokardiyografik değişikliklerin spektral güç yoğunluğu analizi
Amaç: Sınıf-I grubu antiaritmik ilaçların elektrokardiyografik (EKG) etkisini bilinmektedir. Bilinen bu etkileri ileri sayısal bilgisayar analizleri uygulayarak araştırmak amacı ile bir fare deney hayvanı modeli oluşturarak da desteklene bilir mi? Bu çalışma da bu soruya cevap aranmıştır. Gereç ve Yöntem: Anestezi altında in-vivo hayvan deneylerini içeren bu tez çalışmasında 25-30 g ağırlığında 4-6- aylık 32 adet erkek BALB/C fareler kullanılmıştır. Nembutal (Na-pentobarbital) 75 mg/kg dozunda intraperitoneal (i.p) enjeksiyonla tüm deneylerde uygulanmıştır. Kontrol grubu SF veya kinidin (50 mg/kg) veya Lidokain (30 mg/kg) veya Flekainid (20 mg/kg) içeren dört grup oluşturulmuştur. İki kanallı EKG kayıtları acıyı en az seviyede tutabilmek için çok ince metal iğne elektrotlar kullanılarak yapılmıştır. Buna paralel olarak vücut sıcaklığı ve solunum sayısı gibi hayati parametrelerde kaydedilmiştir. Elde edilen EKG kayıtları bilgisayar programları kullanılarak dalgaların spektral güç yoğunluğu analizi yapılmıştır. Bulgular: Çalışmamızda kullanılan kinidin PR intervali, QRS kompleksi ve QJ intervali sürelerini uzatmıştır.yapılan PSD analizinde de yüksek frekans bandında (120-300 Hz) güç değerlerinde anlamlı düşüşler gözlenmiştir. Lidokainin EKG parametreleri üzerine etkileri incelendiğinde PR intervalini etkilememiş, QRS kompleksi süresini uzatırken QJ mesafesinde kısalmaya sebep olmuştur. PSD analizinde yüksek frekans bandında (120-300 Hz) güç değerlerinde bir düşüş olmuştur. Flekainidin etkilerine baktığımızda EKG'de PR intervali, QRS kompleksi ve QJ intervalini önemli ölçüde etkilemiş olduğunu gördük. PSD analizinde de yüksek frekans bandında (120-300 Hz) düşen güç değerleri olarak karşımıza çıktı. Sonuçlar: Çalışmamızda anestezi altındaki farelerde Kinidin, Lidokain ve Flekainid'in çeşitli EKG parametrelerinin üzerinde etkilerini yapılan ölçümler sonucunda gösterdik. Ayrıca yapılan PSD analizleri sonucunda bu ilaçların hepsininin yüksek frekans bandı olrak tanımladığımız 120-300 Hz aralığında güç değerlerinde anlamlı düşüşler yaptığını gördük. İlaçların hepsinin QRS kompleksini etkilemesinden de yola çıkarak ve QRS kompleksinin EKG'de yüksek frekanslı bir bileşen olduğunu bilmemiz doğrultusunda bu güç değerlerinin düşüşünü QRS kompleksindeki değişiklerle açıklayabiliriz.
Anestezi altındaki farelerde, anestezik maddelerin elektrokardiyografi üzerine etkilerinin incelenmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında, farklı anestezik maddelerin elektrokardiyogram ve kalp atım hızı değişkenliği üzerine etkilerini incelemek amacıyla yapılmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada deney hayvanı olarak 10-12 haftalık, ortalama 26,2±2,1g ağırlığında 21 adet BALB/c türü fare kullanıldı ve üç grup oluşturuldu;1:Na-Pentobarbital (75 mg/kg, n=7), 2:Na-Pentobarbital/Fentanil (75 mg/kg+ 0,04 mg/kg, n=7), 3:Ketamin / Ksilazin (100 mg/kg+8 mg/kg, n=7). Bulgular: Deney sonuçlarımızda, Na-Pentobarbital ve Na-Pentobarbital-Fentanil grupları arasında sECG parametreleri açısından yalnızca PR intervalinde çok az bir artış görülmüştür diğer parametrelerde literatürle uyumlu olarak bir farklılık tespit etmemiştir. Ketamin+Ksilazin grubunda kalp atım hızının dramatik olarak düştüğü gözlemlenmiştir, Na-Pentobarbital ve Na-Pentobarbital+Fentanil kombinasyonuna göre VLF ve HF'yi azalttığı, LF ve LF/HF'yi arttırdığı bulunmuştur. Ketamin/Ksilazin kombinasyonunun Na-Pentobarbital ve Na-Pentobarbital+Fentanil kombinasyonuna göre HRV parametrelerini daha fazla etkilediği tespit edilmiştir. Sonuçlar: Yapılan çalışmada Ketamin/Ksilazin kombinasyonunun elektrokardiyografi ve kalp hızı değişkenliği üzerine olumsuz etkilerinin olduğu saptanmıştır. Sempatik parasempatik balansı etkileyip etkileyemediğine tam olarak karar verilemediyse de, RR intervalini azaltmış ve HRV' deki bütün bant değerlerini çok net bir şekilde değiştirmiştir. Ayrıca J ve Jc EKG parametrelerini de arttırdığı için kalpte iskemi yapma ihtimali olacağı da düşünülerek tavsiye edilebilecek bir anestezi metodu olmadığı kanaatindeyiz. Çalışmamızda Na- Pentobarbital'e ilave edilen Fentanil'in güvenli bir şekilde kullanılabileceğini gördük. Böylece kullanılan anestezik madde miktarını azaltarak daha güvenli analjezi seviyesi yüksek bir uygulama yapılabileceğini tavsiye edebiliriz. Anahtar kelimeler: Anestezi, Elektrokardiyografi, HRV, Fare
Sağlıklı erişkinlerde seks steroid hormon düzeylerinin sinir ileti hızı, reaksiyon zamanı, kognitif fonksiyonlar ve serebral lateralizasyon üzerine etkisi
Amaç: Bu çalışmada, sağlıklı erkeklerin ve menstrüel siklus fazlarına göre gruplandırılan kadınların, seks steroid hormon düzeylerinin, beynin kognitif becerileri, sinir ileti hızı ve sağ-sol el asimetrisi üzerine etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız 18-25 yaş arasındaki sağlıklı ve gönüllü, 30 kadın ve 30 erkek birey üzerinde gerçekleştirildi. Her bir kadının menstrüel siklusunun foliküler (3-4.gün), östrojen (12-15.gün) ve luteal fazında (21-22. gün) üç kere, erkeklerin ise herhangi bir zamanında bir kere venöz kandan serum estradiol (E2), progesteron, total serum testosteron, seks hormon bağlayıcı globulin (SHBG), serbest testosteron (erkeklerde) ve ELİSA yöntemi ile serum östrojen alfa ve beta düzeyleri ölçülmüştür. Erkekler ve kadınlara (üç fazda), sağ el ve sol el medyan sinirden elektromiyografi (EMG) ölçümü yapılmış ve motor sinir ileti hızları hesaplanmıştır. Kognitif beceri testlerinden reaksiyon zamanı testi (RTms), stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT-DTsüre ms), muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), görsel algı-dikkat testi (LVT) ve görsel hafıza testi (TAVT) uygulanmıştır. Ayrıca duygu durumunu belirleyen anketlerden BECK depresyon ölçeği, STAI1 (durumluluk kaygı), STAI2 (sürekli kaygı) ölçekleri uygulanmıştır. Tüm veriler SPSS 15.0 ve MİNİTAB 18 istatistik programları ile analiz yapılmıştır. Bulgular: Kadınların (n=25) luteal dönemindeki DT ve DTsüre ms, SPMIQ ve TAVT ortalamaları ovulasyon ve foliküler dönemine göre yüksekti (p<0,05). Sağlak-solak kadın ve erkeklerin dominant ellerinin iletim hızları dominant olmayan ellerine göre yüksekti(p<0,05). Kadınların foliküler fazındaki sinir iletim hızı ortalamaları luteal faza göre yüksekti ve latansı daha kısaydı(p>0,05). Sonuçlar: Seks steroid hormon düzeylerinin serebral asimetri, beyin fonksiyonları ve periferal sinir sistemi üzerinde nöromodülatör etkisi olabileceği görüşüne varılmıştır.
Farelerde β-adrenerjik stimülasyon ile oluşturulan miyokardial hasarın elektrokardiyografik ve inflamatuar parametreler ile değerlendirilmesi
Amaç: Çalışma şu sorularla ilgilidir: Bir β-adrenerjik uyaran olan "isoproterenol" fare miyokardında enflamatuar/iskemik histopatolojik değişimler oluştururken elektrokardiyografik değişimler de oluşturacak mıdır? Ayrıca, Isoproterenol ile oluşturulmuş miyokart iskemisi H3 reseptör agonisti "Imetit" ile önlenebilir mi? Gereç ve Yöntem: Balb-c fareleri ile dört grup oluşturulmuştur: Saline (SF), Isoproterenol (ISO), Imetit (IMT) ve IMT+ISO kombinasyonu. Ön-koşullanma 7 gün sürmüştür, IMT ve IMT+ISO gruplarında her gün oral 10 mg/kg Imetit ile ön tedavi uygulanmıştır. İskemi oluşturmak için ISO ve IMT+ISO gruplarında son iki gün deri altına 85 mg/kg ISO enjeksiyonu yapılmıştır. Ön-koşullanma sonunda anestezi altında iki kanallı EKG (DI ve "Z") kaydı yapılmıştır. Histolojik değerlendirme için kalpler çıkarılmıştır: Kesitler Hematoxylen-Eosin (H&E) ile boyanmıştır ve enflamasyon parametreleri IL-1β, TNF-α ve MCP-1 seviyelerini değerlendirmek için ilgili immunohistokimyasal antikorlar kullanılmıştır. Bulgular: Z derivasyonunda, J dalgası alanının ISO ile oluşturulan miyokart iskemisi için yeni bir EKG belirteci olduğunu bulduk. İskemiye bağlı hem QJ intervali hem de QRS süresi arttı. H&E değerlendirmesi EKG bulgularını destekledi, IL-1β ve TNF-α sitokinleri iskemik miyokartta değişmezken, MCP-1 arttı. Bu değişimler, imetit ile ön tedavi uygulanmış hayvanlarda görülmedi, MCP-1 hariç. Imetit tek başına (IMT) hem PQ intervali hem de QRS süresini arttırdı. Sonuçlar: Z derivasyonundaki J-dalgası alanı farelerde ISO ile oluşturulan miyokart iskemisindeki histolojik bulgular ile hassas bir şekilde ilişkili görülmektedir. H3 reseptör agonisti Imetit'in neden olduğu PQ intervali ve QRS süresindeki artışlara dayanarak, H3 reseptörlerinin miyokart hücre membranlarında bulunabileceği düşünülmektedir.
Bir üniversite hastanesine başvuran 0-6 aylık bebeği olan annelerin emzirme konusundaki bilgi, uygulama ve öz yeterlilik düzeylerinin saptanması
Amaç: Bu çalışmada bir üniversite hastanesine başvuran 0-6 aylık bebeği olan annelerin emzirme konusundaki bilgi, uygulama ve öz yeterlilik düzeylerinin saptanması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmaya 1 Ekim- 31 Aralık 2019 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Polikliniği'ne başvuranlar dâhil edilmiş; katılmaya istekli 100 anne araştırma kapsamına alınmıştır. Veriler anket formu ve emzirme öz yeterlilik ölçeği kullanılarak toplanmıştır. Verilerin analizinde; sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum değer, maksimum değer bağımsız gruplarda t testi ve tek yönlü varyans analizi, Kruskal-Wallis Testi kullanılmıştır. Bulgular: Annelerin %59'unun doğum sonrası dönemde halen sadece anne sütü verdiği görülmüştür. Emzirme Öz Yeterlilik Ölçeği puanları ile doğduktan sonra bebeğe verilen ilk besin, bebeği sadece anne sütüyle beslenme süreleri, ek gıdaya başlama zamanları ve nezle - grip gibi durumlarda emzirmenin devam etmesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu saptanmıştır (p<0,05). Sonuçlar: Doğum sonrası dönemde annelerin emzirme öz yeterliliğini çeşitli faktörlerin etkilediği ve annelerin gebelik sürecinde bilgi ve uygulama konusunda profesyonel destek alarak bu konudaki seviyenin istenen düzeye ulaşmasının mümkün olabileceği söylenebilir. Anahtar Sözcükler: emzirme; öz yeterlilik; yenidoğan beslenmesi.
Vardiyalı çalışan ve nöbet tutan sağlık personellerinde kognitif beceri, duygusal durum ve biyokimyasal verilerin incelenmesi
Amaç: Çalışmamız vardiyalı çalışan ve nöbet sistemiyle tutan sağlık personellerinde kognitif beceri, duygusal durum biyokimyasal verilerin incelenmesi ile birlikte sağlık personellerinin çalışma saatlerinin daha düzenli hale getirilebilmesine dikkat çekmektir. Gereç ve Yöntem: Sağlıklı, 25-50 yaş arası, Manisa ili sınırları içerisinde Sağlık bakanlığına bağlı olarak bulunan hastaneler, tıp merkezleri, dal merkezlerinde sağlık personeli olarak çalışan herhangi bir ilaç kullanmayan, kortikosteroid düzeyini yükselttiği düşünülen herhangi bir hastalığa sahip olmayan gönüllü erişkinlerden seçilen 30 gündüz,30 nöbet sistemi ve 30 gece vardiyasında çalışan sağlık çalışanlarına bilgisayara bağlı Viyana Test Sistemi'nde bulunan testlerden; stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT) 6 dakika, muhakeme yeteneği testi (SPM) 15 dakika ve sürekli dikkat-problem çözme yeteneği testi (COG)15 dakika, seçici dikkat testi (SIGNAL) 20 dakika görsel hafıza testi (TAVTMB) 5 dakika, kişilik testi (IVPE) 5 dakika uygulanmıştır, psikolojik anket olarak BECK Depresyon Ölçeği, STAI 1 (durumluluk kaygı) ölçeği, STAI 2 (sürekli kaygı) ölçeği uygulanmıitır. Daha sonra gönüllülerden alınan tansiyon değerleri üç ölçüm yapılıp ortalaması alınıp kayıt edilmiştir. Gönüllülerden eğitimli bir sağlık personeli tarafından 5 ml kan alınıp Glikoz, ACTH, kolesterol, kortizol, TSH, östrojen, östrojen alfa ve beta reseptör, progesteron, testosteron ve hemogram kan tetkikleri bakılmıştır. Testler sabah saatlerinde, tok karnına, yaklaşık en az 8 saat uyumuş ve kahve içmemiş bireylere uygulanmıitır. Kortikosteroid düzeyini yükselttiği düşünülen herhangi bir hastalığa sahip olan bireyler çalışma dıiı tutulmuştur. Ayrıca tüm bireylerin yaş, kilo, boy ölçülerek tüm değerler kayıt altına alınmıitır. Tüm testler toplamda yaklaşık 1 saat sürmüştür. Tüm veriler SPSS 22.0 istatistik programı ile analiz yapılmıştır. Bulgular: 6-10 yıl aralığında gündüz mesaisinde çalışmış sağlık personellerinin Otokontrol düzeyi ve Spm IQ testleri, vardiyalı ve nöbet sistemi çalışanlara göre daha yüksek bulunmuştur. (p<0,05). 0-5 yıl aralığında vardiyalı olarak görev yapmış sağlık personellerinin Spm IQ ve Kortizol değerleri nöbet ve gündüz çalışan sağlık personellerine göre daha düşük bulunmuştur. Vardiyalı olarak 11-15 yıl aralığında görev yapan sağlık personellerinin Kortizol ve Estradiol düzeyleri nöbet ve gündüz sisteminde çalışanlara göre daha düşük bulunmuştur. Sonuçlar: Vardiyalı ve nöbet sistemi çalışma sağlık personellerini psikolojik ve fizyolojik olarak birçok farklı yönden etkileyebildiği görüşüne varılmış olup bu gruplardan en çok etkilenen gece sistemiyle çalışanlar olduğu görülmüştür.
Sağlıklı genç erkek ve kadın bireylerde solunum fonksiyon testlerinin analizi
Amaç : Bu araştırma projesi çalışmasında, statik akciğer volümlerini belirleyen test sonuçlarının (ekspiratuvar vital kapasite, inspiratuvar vital kapasite, inspiratuvar kapasite, inspiratuvar rezerv volüm, ekspiratuvar rezerv volüm ve tidal volüm) sağlıklı genç bireylerde spirometre yöntemi ile belirlenmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem : Bu çalışmaya ortalama 38 - 95 kg ağırlığında ve ortalama 1,57 - 1,90 cm uzunluğunda gönüllü birey katılımı gerçekleştirildi ve katılan gönüllü bireylere el spirometresi uygulanarak gerekli ölçümler yapıldı. Spirometri verileri ile bireylerin tanıtıcı gönüllü form bilgileri SPSSTM 15.0 for Windows Evaluation Version Bilgisayar istatistik paket programı aracılığıyla tanımlayıcı istatistikler (sayı, yüzde, ortalama, standart sapma, minimum, maximum değerleri), grup ortalamalarının karşılaştırılmasında t-testi, grup içi karşılaştırmalarda Paired Samples t-Testi, kategorik veriler ki-kare testi ve sayısal sürekli verilerde pearson korelasyon testi kullanılarak değerlendirilmiştir. p değerinin 0.05'den küçük olması istatistiksel anlamlılık düzeyi olarak kabul edildi. Bulgular : Araştırmaya katılanların %53,8'i erkektir ve %46,2'si kadındır ve yaş ortalama standart sapması 19,8 ± 1,28'dir. Çalışmaya katılanların %35,9'unun halen sigara kullandığı ve erkeklerin %50.0'si halen sigara kullandığı belirtirken bu oran kadınlarda %20.0 olarak saptandı. Tüm grubun karşılaştırılması araştırılan toplam popülasyonlarda EVCBeklenen (p=0,000), IVCBeklenen (p=0,000), ICBeklenen (p=0,000), ERVBeklenen (p=0,000), EVCBulunan (p=0,000), ICBulunan (p=0,002), ERVBulunan (p=0,000), TVBulunan (p=0,066), IC%Beklenen (p=0,835), ERV%Beklenen (p=0,009) ve BKİ (p=0,007) solunum parametrelerinin ortalama standart sapması erkeklerde kadınlara göre daha yüksek saptandı. EVC% beklenen (p=0,997), Sıcaklık (OC) (p=0,795), Fahrenhayt (OF) (p=0,795) değerleri açısından ortalama standart sapması erkeklerde kadınlara göre daha düşük saptandı. Erkeklerin basınç değerleri ortalamaları (1,07 ± 0,016) kadınların basınç değerleri ortalamasına (1,07 ± 0,009) benzer olarak olarak bulundu (p=0.803). Sonuçlar : Bu çalışmamızda bireylerde akciğer hacim ve kapasitelerinin dağılımı incelenmiş ve spriometrik ölçüm analizlerimiz neticesinde antropometrik değerler ve sosyodemografik özelliklerin, solunum parametrelerini etkileyebileceği gösterilmiştir. Vital kapasite (IVC ve EVC) ve tidal volüm (TV) sonuçları erkek bireylerde kadınlara göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur. Bu çalışmanın sonunda sağlıklı bireylerdeki akciğer hacim ve kapasitelerinin dağılımları ile ilgili veri tabanı elde edilmiştir ve sonuçlar bu konuda yapılan testlerin standardize edilmesine katkıda bulunacaktır. Bu standardizasyondan akciğer hastalıklarının tanı, prognoz ve tedavisinin izleniminde faydalanılabilecektir. Anahtar kelimeler : Akciğer Hacim ve Kapasiteleri, Akciğer Hacim ve Kapasitelerini Ölçme Yöntemleri, Spirometre / Pnömotakograf, Solunum Fonksiyon Testleri, Vital Kapasite
Romatoid artritli hastaların tedavisinde ev egzersizleri ve fizyoterapist eşliğinde yapılan egzersizlerin etkinliğinin karşılaştırılması
Amaç: Çalışmamızın amacı, Romatoid Artrit (RA) hastalarının tedavisinde uygulanan fizyoterapist eşliğinde ve ev egzersiz programı şeklinde yapılan egzersizlerin; kas kuvveti, eklem hareket açıklığı, ağrı ve elin fonksiyonelliğini tedavi öncesi ve tedavi sonrası olmak üzere etkinliğini saptamak ve daha sonra bu iki grubu kendi aralarında karşılaştırarak yapılan egzersizlerin hangi grupta daha verimli olduğunu saptamaktır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya; MCBÜ Tıp Fakültesi Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Polikliniği ile, kliniğine gelen ve ilgili hekim tarafından RA tanısı konulan 18-65 yaş arası 60 kadın hasta dahil edildi. Hastalar; 30 kişi Ev Egzersizi Grubu ve 30 kişi Gözetimli Grup olmak üzere rastgele seçilen ve aynı tedavi protokolü uygulanan 2 gruba ayrıldı. Çalışmaya katılan bireylerin el bileği eklem hareket açıklığı gonyometre ile; kavrama kuvveti dijital el dinamometresi ile ölçüldü. Ağrı şiddeti görsel ağrı skalası (VAS) ile; el becerisi, ince motor ve üst ektremite fonksiyonelliği Motor Performans Serisi (MLS) ile değerlendirildi. Bulgular: Çalışmanın sonunda RA hastalarında egzersiz ile her iki grupta da, eklem hareket açıklığı, kas kuvveti, ağrı ve ince motor beceri gibi bireyin günlük yaşam fonksiyonlarında önemli rol oynayan parametrelerin olumlu yönde etkilendiği bulundu. Gruplar arası değerlendirmede ise; ağrı, sağ el kavrama kuvveti, sağ ve sol el bileği fleksiyon açısı, sağ ve sol el bileği radial deviasyon açısı, sağ el bileği ulnar deviasyon açısı, sağ ve sol el metakarpofalangiyal eklem açısı, sağ ve sol el proksimal interfalangiyal eklem açısı, sağ ve sol el distal interfalangiyal eklem açısı, sağ ve sol el sabitlik, sağ ve sol el hat izleme, sağ el hedefe yönelme, sağ ve sol el vuruş değerlerinde anlamlı fark saptandı (p<0,05). Sonuç: Egzersizin her iki grup için olumlu sonuçlar verdiği saptandı, bunun yanı sıra gözetimli grupta daha etkin olduğu belirlendi. Anahtar Kelimeler: El fonksiyonu, egzersiz, romatoid artrit.
Özel eğitim merkezlerinde izlenen engelli çocuğa sahip ebeveynlerin depresyon ve yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı özel eğitim merkezlerinde izlenen engelli çocuklarda tedavinin multidispliner oluşunu vurgulayarak, ebeveynlerin depresyon durumu ve yaşam kalitesinin engelli çocuğun eğitim ve tedavisine etkilerini araştırmaktır. Evdeki bakım ve tedavisiyle birlikte rehabilitasyon merkezlerinde uygulanan tedaviler çocuğun fiziksel ve mental halinde iyileşmesine katkı sağlamaktadır. Tüm bu sebeplerden dolayı engelli çocuğa sahip ve bakımını üstlenen ailenin genel sağlık durumu da önem arz etmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa ili Şehzadeler ilçesinde yer alan Özel Serdar Öcmenler Özel Eğitim ve Rehabilitasyon Merkezi'nde izlenen engelli çocuğa sahip 78 anne 52 baba ve sağlıklı çocuğa sahip 30 anne 30 baba dahil edilmiştir. Ebeveynlerin demografik durumları, yaşam kalitesi skoru ve depresyon oranı bilgileri Genel Bilgi Formu, Beck Depresyon Ölçeği ve Dünya Sağlık Örgütü Yaşam Kalitesi Ölçeği Kısa Formu doldurularak elde edilmiştir. Bulgular: Çalışmamızda engelli çocuğa sahip ebeveynlerin yaşam kalitesi düşük, depresyon oranları yüksek iken sağlıklı çocuğa sahip ebeveynlerin yaşam kalitesi yüksek, depresyon oranları düşük bulunmuştur. Çocuğun cinsiyetinin, engel durumunun ya da engellilik oranının yaşam kalitesi ve depresyon oranını etkilemediği saptanmıştır. Sonuç: Engelli çocuğa sahip ebeveynlerin yaşam kalitesini arttırmak ve depresyon oranlarını azaltmak amacıyla fiziksel ve psikolojik sağlık durumunun iyileştirilmesi ve sosyal ilişkilerinin güçlendirilmesi kanısına varılmıştır. Ebeveynlerin psikososyal durumlarının iyileştirilmesi amacıyla profesyonel destek ve bilgilendirme önerilmektedir. Anahtar Kelimeler: Ebeveyn, engelli çocuk, depresyon, yaşam kalitesi, özel eğitim
Bilateral ve unilateral vagotominin kalp atım dinamikleri üzerine etkisi
Amaç: Spontan solunum yapan sıçanlarda sağ ve/veya sol vagotominin kalp hızı değişkenliği (KHD) üzerine etkilerinin araştırılması amaçlandı. Doğrusal ve doğrusal olmayan KHD yöntemleri ile parasempatik sinir liflerinin kalp üzerindeki asimetrik etkisini gösterebileceği hipotezini araştırdık. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda 40 adet Wistar türü erkek sıçan, 5 gruba (n=8) ayrıldı:1. Kontrol (Sham) Grubu, 2. Sağ vagotomi Grubu, 3. Sol vagotomi grubu, 4. Bilateral vagotomi grubu, 5. Atropin Grubu (5 mg/kg, intraperitonal). Müdahaleden önce üretan anestezisi (1.5 g / kg) intraperitonal olarak uygulandı: Tüm hayvanlar, elektrokardiyogram (EKG) ve solunum frekanslarının eşzamanlı kayıtları sırasında spontan solunum gercçekleştirdi. Doğrusal HRV analizleri olarak frekans ve zaman tabanlı, doğrusal olmayan analizler olarak Poincare Plot, Detrended Fluctuation ve Entropi analizleri gerçekleştirildi. Bulgular: Atropin ve Bilateral gruplarda RR intervali, Sağ vagotomi grubunda QJ intervali azaldı. Sağ ve bilateral vagotomi QJc aralığını uzattı. Atropin ve Bilateral vagotomi, zaman ve frekans tabanlı ve doğrusal olmayan parametreleri etkiledi. Sol vagotomi yalnızca frekansa dayalı parametreleri etkilerken, Sağ vagotomi yalnızca ilk 10 dakikada zaman ve frekans alanı parametrelerini etkiledi. Doğrusal olmayan parametreler sadece Atropin ve bilateral vagotomiden etkilendi. Sonuçlar: Sol vagotomi yalnızca frekans tabanlı parametreleri etkiledi. Sağ vagotomi ise yalnızca ilk 10 dakikada hem frekans hem de zaman alanı parametrelerini değiştirdi. Bu sonuç, sağ vagotominin olası bir hormonal refleks mekanizmasını tetiklediğini, ancak sol vagotominin tetiklemediğini işaret etmektedir. Böylece, çalışmamızda sağ ve sol Vagus'un KHD parametrelerini asimetrik olarak etkilediği görüldü.
Sıçanlarda anneden ayrılma stresinin empati üzerine etkisi
Amaç: Sıçanlarda anne yoksunluğunun yol açacağı stresin empati ve anksiyete ile ilişkisi ve cinsiyetin etkisini bazı davranış testleri ile histolojik ve biyokimyasal yöntemler kullanılarak araştırılması ve olası mekanizmaların incelenmesidir. Gereç ve Yöntem: 32 adet dişi ve erkek Sprague Dawley sıçan kullanılmıştır. Sıçanların yarısı postnatal 18. günde 24 saat süreyle annelerinin yanından ayrılmış, diğer yarısı annelerinin yanında bırakılmıştır. Sıçanlar 4 haftalık olduğunda ikişerli gruplar halinde kafeslere alınmıştır. 12 günlük empati düzeneği kullanılarak stresli durumdaki kafes arkadaşını kurtarmaları öğretilmiştir. Empati deneyleri naltrekson verilmeden ve verildikten sonra tekrarlanmıştır. Empati deneylerinin bitiminden hemen sonra bütün sıçanların anksiyete seviyeleri önce açık alan testi, 30 dakika sonra yükseltilmiş artı labirent testi kullanılarak değerlendirilmiştir. Sonrasında denekler sakrifiye edilip amigdala ve prefrontal kortekste (PFK) oksitosin OT ve vazopressin (AVP) düzeyleri, hipokampüs dentat girus (DG) ve CA1 alanlarıyla PFK'da reseptör bağlanmaları ölçülmüştür. Bulgular: Empati davranışı ve anksiyete açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu. Anneden ayrılan erkeklerde kontrol grubuna göre amigdala AVP seviyelerinde yükselme tespit edildi. Kontrol gruplarında deney gruplarına göre CA1 ve PFK'de AVPR1a bağlanma düzeyi yüksekti. DG'de ise dişi deney grubunda bağlanma düzeyi erkek deney ve dişi kontrol gruplarından yüksekti. OTR'ye bakıldığında, PFK, DG'de kontrol gruplarında bağlanmanın deney gruplarına göre daha yüksek olduğu görüldü. CA1'de OTR bağlanması erkek kontrollerde daha yüksekti. Sonuçlar: Erken yaşam zorluklarının erişkin dönemde zemin hazırladığı psikopatolojilerde empati ve anksiyete ilişkili davranışın bozulmasından bağımsız olarak bazı beyin bölgelerindeki OT ve AVP sistemlerinde meydana gelen değişikliklerin rol oynayabileceği görüşüne varılmıştır.
Uyku bozukluğu olan bireylerde serebral lateralizasyon öngörüsüyle dikkat, muhakeme yeteneği ve reaksiyon zamaninin değerlendirilmesi
Amaç: Serebral lateralizasyon bazı sinirsel fonksiyonların uzmanlaşma eğilimidir. OSAS ise uyku sırasında üst solunum yolunun tam veya parsiyel tıkanması ile karakterize bir hastalıktır. Bu çalışmanın amacı Obstrüktif Uyku Sendromlu(OSAS) ve herhangi bir uyku bozukluğu olan hastalarda, serebral lateralizasyon kontrolünde, Sürekli Pozitif Hava Yolu Basıncı(CPAP) tedaviden önce ve sonra dikkat bozukluğu, seçici dikkat, sürekli dikkat, muhakeme yeteneği, reaksiyon zamanı gibi kognitif beceriler arasındaki ilişkileri incelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamız yaş sınırı olmaksızın sağlıklı ve gönüllü, 41 birey arasında yapılmıştır. CPAP kullanılmadan önce ve sonra olmak üzere psikoteknik laboratuvarında kognitif beceri testleri olan muhakeme yeteneği testi (SPMIQ), reaksiyon zamanı testi (RTms), stres altında tepki verme hızı-kalitesi testi (DT-DTsüre), sürekli dikkat ve problem çözme (COGevet-COGhayır), seçici dikkat(SİGNAL) testi uygulanmıştır. Ayrıca psikolojik anketlerden BECK depresyon ölçeği, STAI1 (durumluluk kaygı), STAI2 (sürekli kaygı), lateralizasyon anketi uygulanmıştır. Psikolojik anketler hem CPAP öncesi hem de sonrası uygulanıp testler ve anketler arasında karşılaştırma yapılmıştır. Bulgular: Beck Depresyon toplam hastalarda tedavi sonrasında anlamlı olarak azalmıştır. Tedavi sonrası STAİ 1 artmıştır. Tedavi sonrası STAİ 2 ortalaması azalmıştır. DT Doğru sayısı tedavi sonrasında anlamlı olarak artmıştır. Tedavi sonrası DT Süre saniye tedavi öncesine göre anlamlı olarak azalmıştır. Tedavi sonrası RTms azalmıştır. Tedavi sonrası SPM IQ tedavi öncesine göre, artmıştır. Tedavi sonrası COG Evet tedavi öncesine göre artmıştır. Tedavi sonrası SIGNAL Doğru sayısı artmıştır. Tedavi sonrası SIGNAL Süre saniye tedavi öncesine göre kısalmıştır. Sonuç:Uyku bozukluğunun beynin yüksek fonksiyonları üzerine etkisi olabileceği ve tedavisi sonrasında beyinkognitif fonksiyonlarında artış olabileceği saptanmıştır.
2008 - 2021 yılları arasında sözel ve sayısal derslerde akıllı tahta kullanımının öğrencilerin akademik başarılarına etkilerinin incelenmesi
Amaç: 2008- 2021 yılları arasında, sözel ve sayısal derslerde, klasik yöntemler ile akıllı tahta kullanımının karşılaştırılarak, öğrencilerin akademik başarısını inceleyen çalışmaları araştırmak, sonuçları üzerine genel bir görüş elde etmektir. Gereç ve Yöntem: Arşiv tarama çalışması olarak gerçekleştirilen bu çalışmada, klasik tahta ve akıllı tahta kullanımı ile gerçekleşen öğrenme süreçleri sonundaki akademik başarı durumlarının karşılaştırıldığı Türkiye genelinde yapılmış olan çalışmalar incelenerek, açık erişimli kaynaklardan elde edilen veriler, meta- analiz yöntemiyle birleştirilmiştir. Verilerin analizinde grup karşılaştırma meta-analiz yöntemlerinden ''grup farklılığı'' yöntemi kullanılmıştır. Bulgular: Bu çalışmada, 2753 kişilik bir örneklemi oluşturan 42 çalışmaya ait 42 adet etki büyüklüğü hesaplanmıştır. Araştırma sonuçlarına göre, etkileşimli tahta kullanan öğrencilerin akademik başarısının yüksek olması lehine rastgele etkiler modeline göre (d=0,94; [0,69; 1,16]) istatistiksel olarak anlamlı, yüksek düzeyde bir etki büyüklüğü ve farklılık belirlenmiştir. Bu sonuç, Thalheimer ve Cook'un (2002) sınıflandırmasına göre yüksek düzeyde bir sonuçtur. Sonuç: Bu meta-analiz çalışması sonuçları, öğrencilerin akademik başarısında akıllı tahta kullanımın anlamlı ve etkili bir değişken olduğunu göstermektedir. Klasik tahtaların kullanıldığı yöntemle anlatılan derslere göre, akıllı tahta kullanılarak yapılan derslerin, sağ ve sol beyin fonksiyonlarını kullanma ve bunların gelişiminde daha etkili olduğu, bunun sonucu olarak da öğrencilerde sayısal ve sözel akademik başarı oranının yüksek olduğu sonucu saptanmıştır.
Sağlıklı sağlak ve solak genç bireylerde duygusal zeka ve muhakeme yeteneğinin analizi
Amaç: Bu çalışmada sağlıklı sağlak ve solak, erkek ve kadın bireylerde duygusal zeka, muhakeme yeteneği, lateralizasyon arasındaki ilişkilerin araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Araştırmamız Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Sağlık Bilimleri Fakültesi öğrencilerinden oluşmuştur. Gönüllü grubumuz 18- 40 yaş arası, 25 solak kadın, 24 solak erkek, 26 sağlak erkek, 27 sağlak kadından oluşmuştur. Araştırmamızda veri toplama aracı olarak Lateralizasyon Anketi, Gözden Geçirilmiş Schutte Duygusal Zeka Ölçeği ve Psikoteknik Viyana Test Sistem bataryasında bulunan SPM testi uygulanmıştır. Ölçeklerden elde edilen veriler SPSS-22 istatistik programı ile elde edilmiştir. Bulgular: Erkek katılımcıların muhakeme yeteneği kadın katılımcılara göre daha yüksekti (p<0,05). Kadın katılımcılarda lateralizasyon katsayısı ile duygusal zeka arasında negatif bir ilişki vardı (p<0,05). Sonuç: Erkeklerin muhakeme yeteneği, kadın bireylere göre daha yüksek olduğu, erkeklerin kadınlara göre görsel- uzamsal zeka ve mantıksal-matematiksel zeka alanını baskın olarak kullanabildiği sonucuna varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Muhakeme Yeteneği, Lateralizasyon, Duygusal Zeka, SPM
Farelerde kimyasal olarak oluşturulan kalp hipertrofisinin histolojik ve elektrokardiyografik olarak değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmada birincil olarak Farelerde Isoproterenol ile kardiyak hipertrofi modeli oluşturulması amaçlanmıştır. Ve bu modelde '5-HT2B' serotonin reseptör antagonistinin miyokardiyal hipertrofi ve/veya fibrosisten koruyucu etkisi olup olmadığı vektörkardiyografik ve histolojik yöntemler ile değerlendirilmiştir. Gereç ve Yöntem: Balb-C farelerine 15 gün boyunca verilen (SF, sc), isoproterenol (ISO, 30 mg/kg/g, sc), ve 5-HT2B antagonisti (SER, 5 mg/kg/g, ip)' ilaçlarının ikili kombinasyonlarıyla dört grup oluşturuldu: i. SF+SF (kontrol grubu: SFSF), ii. ISO+SF (ISOSF), iii. SER+ISO (SERISO), iv. SER+SF (SERSF). 16. günde Thiopental-Na anestezisi (50 mg/kg, ip) altında DII. DIII derivasyonları sayısal EKG kayıtları yapıldı. Frontal vektörkardiyografi (fVCG) değerlendirildi. Ventriküler depolarizasyonun başlangıç ve son kısmında kalp aksları ölçüldü (Ri ve Rf). 'Kalp ağırlığı/vücut ağırlığı' oranı ile kardiyak hipertrofi ölçüldü ve aşağıdaki histokimyasal boyamalar yapıldı: i. Masson trikrom, ii. HE, ve iii. Anti-ANP Anti-BNP natriüretik peptit reseptör antikorlarıda içeren İmmünohistokimyasal yöntemler. Bulgular: Ri değerinde bir sapma olmazken, ISOSF ve SERISO gruplarında Rf değeri bazı farelerde daha büyük bulunmuştur. EKG interval ölçümlerinde gruplarda herhangi bir farklılık bulunmamıştır. Isoproterenol alan ISOSF ve SERISO gruplarında JT segmentide bazı farelerde yükselmiştir ve 'kalp ağırlığı/vücut ağırlığı' oranıda belirgin bir şekilde artmıştır. ISOSF de yoğun SERISO grubunda ise az yoğun fibrozis görüldü. Buna paralel olarak Anti-ANP ve Anti-BNP immünoreaktiviteleri anlamlı derecede azaldı. Sonuçlar: Isoproterenol alan farelerde JT yükselmesi, histolojik ve immünohistolojik olarak yapılan değerlendirmelerdeki fibrozis ve hipertrofi bulguları ile uyumludur. Serotonin reseptör antagonisti '5-HT2B' nin uygulandığı gruplarda bu etkilerin azalması fibrozisin ve hipertrofinin bloke edilmesini işaret etmektedir. '5-HT2B' etkisi ile ANP ve BNP reseptörlerinin aktiviteleri baskılanmış görünmektedir. Anahtar kelimeler: Fare, Elektrokardiyografi, Vektörkardiyografi, Isoproterenol, 5-HT2B, Kardiyak hipertrofi.
Alzheimer hastalığı modelinde uzun süreli egzersizin moleküler yolaklar ve bilişsel davranışlar üzerine koruyucu etkisinin araştırılması
Egzersizin nörodejeneratif hastalıkların tedavisinde ve önlenmesindeki rolü, yapılan çalışmalara rağmen belirsizliğini korumaya devam etmektedir. Çalışmamızda skopolaminle oluşturulan Alzheimer hastalığı modelinde, koşu bandı egzersizinin moleküler yolaklar ve bilişsel davranışlar üzerindeki koruyucu etkisi araştırıldı. Bu amaçla, 21. günde annelerinden ayrılan erkek Balb/c farelere (n=69) 12 hafta boyunca koşu bandı egzersizi yaptırıldı. Egzersiz uygulamasının son 4 haftasında (28 gün) farelere skopolamin enjeksiyonu (2mg/kg, günde 1 defa) periton içine yapıldı. Enjeksiyonu takiben açık alan testi ve morris su havuzu testi ile duygusal ve bilişsel davranışları değerlendirildi. Farelerin hipokampus ve prefrontal korteksi izole edilerek Western blot ile BDNF, TrkB, p-GSK3ßSer389, immünohistokimya yöntemi ile APP ve Aß-40 seviyeleri değerlendirildi. Yaptığımız çalışmada, farelerde skopolamin uygulaması bilişsel ve duygusal işlevlerde bozulmaya neden oldu. Skopolamin hipokampusta p-GSK3ßSer389, BDNF (p=0,014) ve TrkB (p=0,01) düzeyinin azalmasına neden oldu. Prefrontal kortekste ise p-GSK3ßSer389 ve BDNF (p=0,014) düzeyleri azalırken, TrkB (p=0,013) düzeyinde artış görüldü. İmmünohistokimyasal analiz sonucunda skopolamin uygulaması ile hipokampus ve prefrontal kortekste APP ve Aß-40'ın nöronal ve perinöronal alanlarda arttığı saptandı. Çalışmamızda uzun süreli egzersiz uygulamasının bilişsel ve duygusal işlevlerde bozulmaya karşı koruyucu etkiler gösterdiği saptandı. Koşu bandı egzersizi yaptırılan grupta hipokampusta p-GSK3ßSer389, BDNF (p=0,01) ve TrkB (p=0,02) düzeyinde artış bulundu. Prefrontal kortekste de p-GSK3ßSer389, BDNF (p=0,02) ve TrkB (p=0,01) düzeyinde artış saptandı. İmmünohistokimyasal incelemede, Aß-40 ve APP'nin egzersiz gruplarında azaldığı görüldü. Sonuç olarak, skopolamin uygulamasının neden olduğu bilişsel ve duygusal davranışlardaki bozulmaya karşı, uzun süreli koşu bandı egzersizinin koruyucu etkisi olabilir. Bu koruyucu etkiye artan BDNF düzeyi ve GSK3ßSer389 fosforilasyonunun aracılık ettiği ileri sürülebilir. Anahtar sözcükler: Alzheimer hastalığı, Amiloid beta, BDNF, Egzersiz, p-GSK3ßSer389, Skopolamin
Sağlıklı sağlak - solak bireylerde motor performansın dağılımı ile tepki hız - kalitesi, sürekli dikkat - problem çözme ve nonverbal zeka arasındaki ilişkilerin incelenmesi
Psikoteknik Viyana Test Sistemi kişilerin zihinsel özelliklerinin ve psikomotor becerilerinin belirlenmesi amacıyla kullanılan bilgisayar destekli bir psikoteknik ölçme ve değerlendirme sistemidir. Viyana Test Sistemi içerisinde bulunan, Determinasyon (DT) testi ile bireylerin yoğun uyaran akışı ve stres altında tepki verme hızı ve kalitesi, Cognitrone (COG) testi ile sürekli dikkat-problem çözme yeteneği, Standart Progressive Matrisler (SPM) testi ile muhakeme yeteneği, Motor Performans Serisi (MLS) testi ile motor becerisi ölçülür. El motor becerisi dar alanlar içinde küçük objeleri (çivi), hedef alanlara hatasız yerleştirebilme, elleri titremeksizin hassas uygulamalar yapabilme becerisidir. El motor becerisi derecesini tespit etmekte kullanılan bir grup test vardır. Bunlar arasında Motor Performans Serisi (MLS), motor becerinin faktör analizi çalışmalarına dayanılarak geliştirilen bir test bataryasıdır. Motor performans serisi testinde hassas ve kaba el becerisi ölçülmektedir. Bu test ile ince motor beceri 5 farklı yönden ölçülmektedir. Bunlar; elin sabitliği, hat takip (el-kol hassaslığı), hedefe yönelme (göz-el koordinasyonu), çivi yerleştirme (el-parmak becerisi), vuruş (bilek-parmak hızı) olarak gösterilebilir. Bu çalışmada erkek ve kadın bireylerde beynin kognitif fonksiyonları, motor becerileri ve el tercihi arasındaki ilişkiler karşılaştırıldı, sağ ve sol el becerilerinin motor kontrol stabilitesi ile sağ ve sol ellerdeki motor output'un asimetrik kontrollü olabileceği görüşüne varıldı.
MK-801 ile oluşturulan deneysel şizofreni benzeri davranış modelinde GLP-1 agonisti Liraglutid'in CREB, BDNF, Trk-B ekspresyonları ile duygusal-bilişsel davranışlar üzerine etkisi
GLP-1 agonisti Liraglutid'in nöroprotektif etkileri bilinmesine rağmen MK-801 aracılı NMDA reseptör antagonizmasına bağlı etkileri üzerine literatürde çalışma bulunmamaktadır. Sunulan çalışmamızda MK-801 ile oluşturulan deneysel şizofreni benzeri davranış modelinde Liraglutid'in CREB, BDNF, Trk-B ekspresyonları ve duygusal-bilişsel davranışlar üzerine etkisi araştırıldı. Bu amaçla 8-10 haftalık erkek Balb/c farelere (n=78) 7 hafta boyunca, günde 1 defa MK-801 (0,25 mg/kg, 0,1 mL/kg vücut ağırlığı) ve/veya Liraglutid (300 mcg/kg) enjeksiyonu intraperitoneal olarak yapıldı. Kontrol grubuna aynı hacimde serum fizyolojik uygulandı. Gruplar iki enjeksiyon arasında 30 dakika olacak şekilde SF+SF, MK-801+SF, Liraglutid+SF, MK-801+Liraglutid ve Liraglutid+MK-801 olarak oluşturuldu. Enjeksiyonu takiben açık alan testi, yükseltilmiş artı düzenek testi ve Morris su havuzu testi ile duygusal ve bilişsel davranışları değerlendirildi. Her gruptan davranış deneylerine alınmayan farelerin hipokampüs ve prefrontal korteksleri izole edilerek Western blot tekniği ile BDNF, Trk-B, CREB ve p-CREB ekspresyonları değerlendirildi. Çalışmamızda, farelerde MK-801 duygusal-bilişsel işlevlerde bozulmaya neden oldu. MK-801 ile prefrontal kortekste p-CREB/CREB oranı arttı (p<0,001). MK-801+Liraglutid gruplarında, Liraglutid, MK-801'in bilişsel davranışlar üzerindeki olumsuz etkisini düzeltemedi. Liraglutid uygulaması, prefrontal kortekste MK-801 ile artan p-CREB/CREB oranını azalttı(p<0,001), hipokampüste BDNF/Trk-B oranını artırdı (p<0,001). Liraglutid+MK-801 gruplarında, Liraglutid'in uzaysal öğrenme ve bellek aktivitesindeki olumlu etkileri MK-801 uygulamasından etkilenmedi. Liraglutid uygulaması hipokampüste BDNF/Trk-B oranı ve p-CREB/CREB oranını, prefrontal kortekste ise p-CREB/CREB oranını SF uygulanan kontrol grubu seviyesine azalttı. Sonuçta, Liraglutid'in NMDA reseptör blokajının neden olduğu duygusal ve bilişsel davranışları değiştirmediği ancak bilişsel davranışlardaki bozulmaya karşı koruyucu etki gösterdiği düşünülebilir. Ayrıca, hipokampüs ve prefrontal kortekste GLP-1 reseptörlerinin NMDA reseptör aktivitesinin modülasyonunda CREB aktivasyonu/deaktivasyonu aracılığı ile rol oynadığı ileri sürülebilir.
El tercihi belirlenen sağlıklı kadın ve erkek bireylerde eğitim düzeyi ve yaş gruplarına göre bilişsel yeteneklerin dağılımı
Amaç: İnsanların zihinsel yetenek ve zekâlarının ölçülmesi, stres altında görsel ve işitsel uyarana karşı tepki verme becerisi ile el, kol, ayak ve göz koordinasyonu yetenekleri ve seçici dikkat-problem çözme gibi psikomotor yeteneklerin bilimsel olarak ölçülmesi amaçlanmaktadır. Gereç ve Yöntem: Psikoteknik Viyana Test Sistemi kişilerin zihinsel özelliklerinin ve psikomotor becerilerinin belirlenmesi amacıyla kullanılan bilgisayar destekli bir psikoteknik ölçme ve değerlendirme sistemidir. Viyana Test Sistemi içerisinde bulunan, Determinasyon (DT) testi ile bireylerin yoğun uyaran akışı ve stres altında tepki verme hızı ve kalitesi, Cognitrone (COG) testi ile sürekli dikkat-problem çözme yeteneği ve Standart Progressive Matrisler (SPM) testi ile muhakeme yeteneği ölçülecektir. Psikometrik ve Psikomotor Araştırma Laboratuvar arşivinden yararlanarak bireylerin el tercihi öngörüsüyle bilişsel verilerin yaş grubu ve eğitim düzeyine göre dağılımı ve grupları karşılaştırarak incelemektir. Bulgular: El tercihlerine bakıldığında solak bireylerin sağlak bireylere göre kognitif yeteneklerde daha başarılı olduğu belirlendi. Yaş gruplarında, 18-21 yaş muhakeme yeteneğinin diğer gruplara göre daha yüksek olduğu, 36 ve üstü yaş grubunun ise doğru tepki hızı ve kalitesi, sürekli dikkat-problem çözme yeteneğinde diğer gruplara göre daha iyi olduğu saptandı. Eğitim düzeyleri arasında doğru tepki sayısının en iyi olduğu grup düz lise mezunlarıydı. Muhakeme ve sürekli dikkat-problem çözme yeteneğinde ise en iyi grubun üniversite eğitim düzeyi olduğu saptandı. Sonuçlar: Cinsiyet, el tercihi, yaş ve eğitim düzeylerinde kognitif becerinin anlamlı bir şekilde birbirlerini etkileyebileceği görüşüne vardık.
Bir sentetik kannabinoid olan JWH-018'in sıçanlarda hemodinami ve davranış üzerine etkisi
Sentetik kannabinoidler, yeni nesil psikoaktif maddelerdir. Bu çalışmada; sentetik kannabinoidlerden JWH-018 için sağlıklı sıçanlarda akut ve kronik uygulama sonrasında davranış, hemodinami ve histopatolojik etki araştırıldı. Sağlıklı erişkin sıçanlar (250 ± 50) dört çalışma grubuna ayrılıp, 0.3 mg/kg olacak şekilde JWH-18 içeren ve içermeyen %2 ethanol, %2 tween80 ve %96 serum fizyolojik içeren 100 ml çözücü sıvı içinde i.p. olarak uygulandı. I. grup (akut kontrol); sadece çözdürücü, II.grup (akut ilaç), JWH-18 içeren çözdürücü, III.grup (kronik kontrol) 14 gün boyunca hergün bir defa sadece çözdürücü ve IV.grup (kronik ilaç) ise JWH-18 içeren çözdürücü olarak oluşturuldu. Tüm deney gruplarında; uygulamadan 25 dakika sonra kilo, kan basıncı ve kalp atım hızı ölçüldü. Davranış değişimi için Açık Alan Testi ve Yükseltilmiş Artı Labirent Testi kullanıldı. Deneylerin bitiminde histopatoloji için karaciğer, akciğer ve böbrek örnekleri alındı. H&E, iNOS, eNOS ve TUNEL boyamaları gerçekleştirilip istatistiği incelendi. Açık alan testlerinde lökomotor aktivite akutta azalırken kronikte arttı. Anksiyete göstergelerinden süre değerlendirmelerinde; merkezde geçirilen süre azalırken, çevrede arttı. Yükseltilmiş artı labirent testlerinde ise; kollarda geçirilen süre artarken, merkezde geçirilen süre azaldı. Kilo artışı kronikte anlamlı bulundu. Kan basıncı akut için artarken kronikte azaldı. Histopatolojide anlamlı patolojik değişiklikler saptanıp artan NOS ve TUNEL immünohistokimyası ile paralel olarak ilişkilendirildi. JWH-018 ile deneysel uygulamada değişen davranış ve hemodinamiye oranla çok daha ciddi patolojik doku değişikliklerinin izlenmesi ayrıca oksidatif stres ve apoptozla ilişkilendirilmesinin önemli olduğu düşünüldü. Yaygın kullanımı olan ve ölümcül hasar yapabilen madde bağımlılığı için bulunan hasarın ve mekanizmaların daha ileri incelemelerle detaylandırılması oldukça bozulan yaşam kalitesinin ve sosyal etkilerinin azaltılmasını sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: JWH-018, sentetik kannabinoid, hemodinami, davranış, sıçan, histopatoloji, oksidatif stres, apoptoz.
Tecrübeli satranç oyuncuları ve satranca yeni başlayan bireylerin kognitif fonksiyonları ve duygusal durumlarının incelenmesi
Amaç: Viyana test sistemi psikoteknik ölçme ve değerlendirmede kullanılan beynin zihinsel ve kognitif fonksiyonlarını tanımlayıp, bilişsel yetenekleri ortaya çıkartan bilgisayar destekli bir ölçme değerlendirme sistemidir. Test bataryasında bulunan determinasyon testi (DT) ile bireylerin yoğun uyaran akışı ve stres altında tepki verme hızı ve kalitesi, Conitrone testi (COG) ile sürekli dikkat-problem çözme yeteneği ve kavramayı, Standart Progressive Matrisler (SPM) analitik irdelemeyi, düzenli düşünmeyi ve soyutlama ile zihinsel faaliyet hızını, Takiskopik Trafik Algılama testi (TAVTMB) ise görsel duyusal bellek performansını değerlendirir. Gereç ve Yöntem: Anksiyete ve depresyonun bilişsel fonksiyonu olumsuz yönde etkilediği bilindiğinden viyana test sistemi uygulanmadan önce çocuk bireylerin psikolojik durumlarını ortaya koyan nöropsikolojik anketlerden; çocuklarda anksiyete bozukluklarını tarama ölçeği (ÇABTÖ) ve çocuklar için depresyon ölçeği (CDI) kullanıldı. Serebral laterizasyonunun da beynin kognitif fonksiyonlarında çeşitli yetenek farklılıklarını sağladığı bilindiğinden sağlaklık ve solaklığı ölçmede kullanılan Edinburg El Tercihi anketi ile tespit edildi. Bulgular: Yapmış olduğumuz çalışmada satranç oyunu oynayan çocuk bireylerin (7-16 yaş) kognitif fonksiyon becerilerinin, el tercihinin, anksiyete ve depresyon bakımından duygusal durumlarının gruplar halinde; satrançta deneyime, lateralizasyon katsayısına ve duygusal duruma göre karşılaştırıldı. Sonuçlar: Satranç oyununun gerek kognitif becerilere gerek emosyonel duruma olumlu katkıları olabileceği görüşüne varıldı. Anahtar Sözcükler: Psikoteknik, Kognitif Fonksiyon, El Tercihi, Satranç, Anksiyete-Depresyon
Siklik AMP (DBcAMP)'nin arter tansiyonu üzerine refleks etkileşimleri
ÖZETDibütiril siklik adenosin monofosfat (DBcAMP), ikincil haberci olan cAMP'nin birtürevidir. cAMP'den farklı olarak hücre içine kolayca penetre olabilmektedir. Bu nedenleDBcAMP'nin, cAMP'ye ait bilinen etkileri oluşturması beklenir. Gerçektende DBcAMP'ninortalama arteriyal basınçta belirgin azalma yaptığı ve bu etkinin temel olarak vazodilatasyonyapıcı etkisine bağlı olduğu bildirilmiştir. DBcAMP'nin ortalama arter basıncı ve kalp hızındaoluşturduğu azalma normal vagal tonüs varlığında gerçekleşmektedir. Bu azaltıcı etkinin dozabağlı ortaya çıkmaması, bir refleks cevabın olabileceğini akla getirmektedir. Çalışmamızda,bu refleks yanıtta parasempatik etkileşimi ortaya koyabilmek için; DBcAMP verilmesininhemen ardından, unilateral olarak sol servikal vagotomi yapılması ve kan basıncı ve kalp hızıdeğişimlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Çalışmamızda deney hayvanı olarak 250-280 gram ağırlığındaki Sprague-Dawley türüsıçanlar kullanıldı. DBcAMP'ye ait doz-cevap eğrisi belirlendikten sonra, dört grupoluşturuldu (n=28). lk gruba (kontrol grubu) 1 ml'lik serum fizyolojik (SF) femoralarterden bolus tarzında uygulandı. kinci gruba 15 mg/kg DBcAMP, 1 ml'lik SF içinde aynişekilde verildi. Üçüncü gruba sol vagus sinir kesisi uygulandı. Son gruba ise (dördüncügrup) hem DBcAMP verilip, hem de 3. dakikada servikal sol vagal sinir kesisi (vagotomi)uygulandı. Her hayvanda ortalama arter basıncı (MAP) ve kalp hızı (HR) değerleri 1 saat süreile ölçüldü.DBcAMP'nin doza bağlı etkilerinin sonucunda, HR ve MAP değerlerindeki azaltıcıetkisinin doza bağımlı olmadığı gösterilmiştir ve bu nedenle kompleks refleks mekanizmaların sözkonusu olabileceği ileri sürülmüştür. DBcAMP uygulaması ile vagotomi birlikte etki ettiğinde,özellikle HR azalması daha belirgin olmuştur, yani bir potansiyalizasyon oluşmuştur. MAPdeğerlerinde bulunan benzerlik ise, DBcAMP'nin etkisini vagotominin nötralize edemediği kanısınıyaratmaktadır. Sonuç olarak DBcAMP'nin kardiyovasküler depresif etkisinin; özellikle MAPdüzeyinin, vagal refleksler dışında başka regülatör yada ikincil haberciler üzerindendüzenlenebileceğini düşündürmektedir.
Termodilüsyon metodu ile tek damarda kan akımı ölçümünün sayısal ve deneysel olarak modellenmesi
Termodilüsyon yöntemi, kardiyak output hesap etmek amacıyla uygulamadasıklıkla kullanılan bir ölçüm yöntemidir. Ölçüm sırasında, damar duvarındandolasımdaki kana, radyal ısı geçisinin, metodun güvenilirligi için, önemli olabilecegidüsünüldü. Termodilüsyon yönteminin sonuçları üzerine radyal ısı transferininetkilerini arastırmak için bir sayısal ve bir deneysel model olusturuldu.Sayısal model için 101 adet silindirik kan kompartımanı varsayıldı. Bukompartımanlar kesikli olarak hareket ettirilerek kan akımının benzetisimi yapıldı.Bütün kompartımanların ilk sıcaklıgı 37 °C olarak atandı. lk olarak 51.kompartımanın sıcaklıgı 37 °C'den 0 °C'ye düsürülmüstür. Bu kana soguk solüsyonenjeksiyonunun benzetisimidir. Çevre dokulardan kana ısı geçisi radyal olurkenkomsu kompartımanlar arasında aksiyel ısı geçisi olur. Modelde radyal ve aksiyel ısıldirençler keyfi olarak atandı. 61., 71. ve 81. Kompartımanlarda olusan zamana baglısıcaklık degisiminden termodilüsyon egrileri elde edildi.Deneysel model için, damar modeli olarak, uzunlugu 36 cm, iç çapı 0,6 cmolan silindirik, alüminyum boru kullanıldı. Alüminyum boru üzerinden enjeksiyon veölçüm noktası olarak belirlenen noktalara delikler açıldı. Sabit duvar sıcaklıgı için,alüminyum borunun etrafında 37 °C de bir su dolasımı olusturuldu. Daha düzenli(uniform) ve laminer akısa yakın bir akıs karakteristigi elde edebilmek için damarmodeli, yere dik olarak yerlestirildi. Kan akımının benzetisimi için saf su kullanıldı.Enjeksiyon solüsyonu olarak da saf su seçildi. Farklı enjeksiyon hacimleri vesıcaklıkları için termodilüsyon egrileri elde edildi. Akıs hızları 20 ve 30 ml·s-1 olarakayarlandı.Gerek sayısal gerekse deneysel model sonuçları, gerçek akıs hızı degerininhesaplanan degerden daha küçük oldugunu ve akıs hızının azaldıgı ve/veyaenjeksiyon mesafesinin arttıgı durumlarda sonuçların dogrulugunun azaldıgına isaretediyor. Ayrıca enjeksiyon sıcaklıgı ve hacminin sonuçların dogrulugu üzerine biretkisinin olmadıgını açıkça görünüyor. Daha güvenilir sonuçlar elde etmek için,düzeltme faktörü, termodilüsyon egrisi alanın bir fonksiyonu olarak termodilüsyondenklemine katılabilir. Ayrıca, soguk etkisinin olası biyolojik etkilerinden kaçınmakiçin, enjeksiyon sıcaklıgı vücut sıcaklıgına yakın seçilmelidir.Anahtar kelimeler: termodilüson, kardiyak output, radyal ısı transferi
Preimplantasyonel embriyonik gelişimde ın vivo ve ın vitro asidoz defans mekanizmalarının karşılaştırılması
Amaç: Hücre içi pH (pHi) düzenlenmesi tüm hücrelerde olduğu gibi preimplantasyon aşamasındaki embriyolar için de hayati önem taşır. Preimplantasyon aşamasındaki embriyolar pHi düzenlenmesi için temel olarak üç farklı iyon değiştirici mekanizma kullanırlar. Bu mekanizmalardan HCO3⁻/Cl- değiştirici hücreyi alkaloza, Na+/H+ ve Na+, HCO₃⁻/Cl- değiştiricileri ise asidoza karşı korurlar. Bu çalışmada, in vivo elde edilen ve in vitro kültürde geliştirilen farklı aşamalardaki embriyoların (2 hücreli, 4 hücreli, morula ve trofoblast) Na+/H+ değiştirici aktivitesinin tek başına ve Na+, HCO₃⁻/Cl- değiştiricisi ile birlikte sağlanan asidoz defans mekanizmalarının karşılaştırılması amaçlandı. Gereç yöntem: Çalışmada 5-8 haftalık Balb/c soyu dişi fareler kullanıldı. In vivo ve in vitro elde edilen embriyoların bir grubu pH-sensitif florofor 2,7 Bis Karboksi Etil 5-6 Karboksi Florosin (BCECF) ile yüklenerek mikrospektrofluorometrik yöntem ile asidozdan iyileşme yanıtları kaydedildi. Na+/H+ değiştirici isoformlarının (NHE1 ve 3) asidozdan iyileşmeye olan katkısını değerlendirebilmek için spesifik inhibitörler (Kariporid, S3226) kullanıldı. Diğer bir grup embriyoya ise Na+/H+ ve Na+ , HCO₃⁻/Cl- değiştirici proteinlerinin spesifik antikorları ile indirekt immunfloresan boyama yöntemi uygulandı. Bulgular: Asidozdan iyileşmede ana düzenleyici mekanizma olan Na+/H+ değiştirici aktivitesi, in vivo ve in vitro aynı aşama embriyolar arasında anlamlı farklılık göstermezken her iki grupta da en yüksek değiştirici aktivitesi 2-h embriyonik aşamada gözlendi. Na+/H+ değiştirici 1 ve 3 isoformlarının asidozan iyileşmede etkili olduğu saptandı. Na+ ,HCO₃⁻/Cl⁻ değiştiricisinin asidozdan iyileşmede tamamlayıcı rol oynadığı ve in vitro kültür ortamında gelişen embriyolarda da benzer fonksiyon gösterdiği saptandı. Sonuç: Asidozdan iyileşmede fonksiyonel değiştirici aktivitelerinin 2 hücreli embriyonik aşamada yüksek olması ve embriyonik gelişim sürecinde anlamlı azalmalar görülmemesi, artan metabolik aktivite ve uterusun asidik ortamına uygun olarak etkin bir asidoz defans mekanızmasının bulunduğunu göstermektedir. In vivo elde edilen ve in vitro gelişimi sağlanan tüm preimplantasyonel embriyonik aşamaların asidoz defans mekanizmalarının etkinliği arasında anlamlı farklılık saptanmamış olması, kültüre edilen ileri aşama embriyoların da IVF uygulamalarındaki embriyo seçiminde düşünebileceğini desteklemektedir. Anahtar sözcükler: Hücre içi pH düzenlenmesi, Na + /H + değiştiricisi, Na + , HCO ₃ ⁻ /Cl - değiştiricisi, preimplantasyonel embriyonik gelişim, immünfloresan boyama
Sıçan ve farelerde yapay solunum altında oksijen ve karbondioksit gazlarının analizi
Yapay solunumda ventilasyonun sağlanması ve kontrol edilmesi özel bir önem taşımaktadır. Küçük laboratuar hayvanlarında yapay solunum uygulamasının zorluğunun yanı sıra solunum gazlarının ölçümleri de ayrıca zordur. Bu çalışmada yapay solunum yapan küçük deney hayvanlarında ?indirekt kalorimetri? uygulamasında kullanılmak üzere bir yapay solunum valfi ve solunum cihazı yapılması amaçlanmıştır.Deneylerde Wistar cinsi sıçanlar ve BALB-c cinsi fareler kullanılmıştır. Üretan anestezisi uygulanmış ve cerrahi trakeotomiyi takiben, oda havası ile genel anestezi altında yapay solunum uygulanmıştır. Ekspire edilen solunum havası bir bölme içinde özel bir valf yardımı ile biriktirilmiştir. Ekspirasyon havasındaki oksijen ve karbodioksit konsantrasyonları ölçülmüş ve bilgisayara kayıt edilmiştir. Bilgisayar kayıtları kullanılarak, ?ventilasyon? ve ?oksijen alımı? ve ?karbondioksit atımı? hesaplanmıştır.Sıçanlarda elde edilen sonuçlar net bir şekilde uygulamamızın başarısını göstermektedir. Farelerde üretan anestezisi dozuna bağlı olduğu düşünülen dolaşım depresyonu gelişmiştir. Buna paralel olarak, deneysel düzeneğimizin performansından kaynaklanmayan, bifazik solunum parametreleri varyansları izlenmiştir.Yapay solunum için geliştirilen ?silindir pistonlu solunum valfinin? kullanıldığı deneysel düzenek, düşük ölü boşluğu ile solunum gazlarının duyarlı bir şekilde ölçülmesini sağlamış ve küçük laboratuar hayvanlarında uygulaması başarılı bir şekilde yapılmıştır. Deney sonuçlarımız bu ilk defa kullanılan -icat edilen- gaz toplama ünitesinin ve solunum makinesinin etkinliğini göstermiştir. Dolayısı ile sözü edilen deneysel düzenek, yapay solunum altında indirekt kalorimetrik olarak metabolizma hızını ölçmeyi gerekli kılan daha birçok bilimsel hayvan modellerinde ve muhtemel akciğer hasarının fonksiyonel olarak değerlendirilmesinde kullanılabilinir.
Maksimal yağ oksidasyon şiddetinde yapılan farklı egzersiz biçimlerinin toplam yağ oksidasyonuna etkisi
Enerji gerektiren bütün metabolik süreçler, besinlerin parçalanmasıyla üretilen enerji ile gerçekleştirilmektedir. Enerji üretiminde kullanılan substratlar çoğunlukla karbonhidratlardan ve yağlardan oluşmaktadır. Enerji ihtiyacının karşılanmasında kullanılacak substratın seçimi, ihtiyaç duyulan enerjinin miktarıyla ilişkilidir. Düşük şiddette gerçekleştirilen egzersizlerde yağ oksidasyon miktarı yüksek şiddetli egzersizlere oranla daha fazla gerçekleşmektedir. Literatürde egzersiz süresinin yağ oksidasyonu üzerine olan etkileri ile ilgili çalışmalar sınırlıdır. Bu çalışmada, sağlıklı ve rekreasyonel spor yapan bireylerde farklı egzersiz protokollerinin yağ oksidasyonuna etkisi incelenmiştir. Çalışma 11 gönüllü katılımcı ile gerçekleştirilmiştir. Ölçümler 4 ayrı günde, 12 saatlik açlık sonrasında gerçekleştirilmiştir. Ölçümler sırasıyla antropometrik ölçüm, dinlenim metabolizma hızı, maksimal yağ yakım hızı (YağMaks) testi, sabit şiddette egzersiz (SŞE), pasif dinlenmeli interval egzersiz (PDE) ve aktif dinlenmeli interval egzersiz (ADE)'inden oluşmaktadır. Yapılan ölçümlerde YağMaks testinde gözlenen en yüksek yağ oksidasyon hızının, SŞE ve PDE'de gerçekleşen ortalama yağ oksidasyon hızından anlamlı yüksek olduğu tespit edilmiştir. YağMaks testi ile ADE'de gözlenen ortalama yağ oksidasyonu arasında anlamlı bir fark bulunamamıştır. Egzersizlerin dinlenme periyotlarında ise ADE'de gözlenen substrat oksidasyon miktarlarının anlamlı miktarda yüksek olduğu bulunmuştur. Pasif dinlenmeli egzersizlerde ise ortalama kalp atım sayısı diğer egzersiz protokollerine göre anlamlı düzeyde düşük bulunmuştur. Bu bulgular egzersiz programlarının planlanmasını değiştirebilecek niteliktedir.
Sıçanlarda penisilinle oluşturulan epileptiform aktivite üzerine akut ve kronik metformin tedavisinin etkileri
Sıçanlarda Penisilinle Oluşturulan Epileptiform Aktivite Üzerine Akut ve Kronik Metformin Tedavisinin Etkileri Epilepsi dünya çapında her yaştan yaklaşık 50 milyon insanı etkileyen, tekrarlayan nöbetlerle karakterize nörolojik bir beyin hastalığıdır. Tedavisinde antiepileptik ilaçlar, özel diyetler, vagal sinir stimülasyonu ve cerrahi yöntemler kullanılmasına rağmen hastaların yaklaşık % 30'unda epilepsi hala kontrol edilememektedir. Kullanılan ilaçların birçoğunun ciddi yan etkileri vardır. Metformin, yeni tip 2 diabetes mellitus tanısı konmuş hastalarda temel tedavi olarak kullanılan biguanid grubu oral antidiyabetiktir. Ayrıca metforminin, oksidatif stres, nöroinflamasyon, apoptozis ve nöronal kayıp da dahil olmak üzere moleküler ve hücresel değişiklikleri modifiye etme potansiyeli olduğu bilinmektedir. Bu çalışmanın amacı penisilin ile oluşturulan epileptiform aktivite üzerine metforminin kronik ve akut etkilerini belirlemek için nöbet başlangıç latensi, diken dalga sayısı, diken dalga genliğinin elektrofizyolojik olarak incelenmesidir. Ayrıca antioksidan özelliğini belirlemek amacıyla SOD (Süperoksit Dismutaz), GPx (Glutatyon Peroksidaz) ve CAT (Katalaz) enzim değerlerine bakılmıştır. Bu çalışmada 84 adet yetişkin erkek Wistar albino sıçan kullanıldı. Sıçanlar akut ve kronik gruplar olmak üzere iki büyük gruba ayrıldıktan sonra her bir grup kontrol, sham, penisilin, metformin 100 mg/kg intraperitoneal (i.p), 200 mg/kg (i.p) ve sadece metformin 200 mg/kg (i.p) dozlarda farklı alt gruba ayrıldı. Kronik gruplara maddeler 21 gün, akut gruplara ise sadece epileptiform aktivite öncesi uygulandı. Sıçanların 1.25 g/kg'lık üretan anestezisi altında somatomotor alana yerleştirilen elektrotlar aracılığıyla elektrofizyolojik kayıtları alındı. Akut gruplara beş dakikalık bazal aktivite kaydından sonra metformin enjekte edildi. Metformin uygulamasının 30. dakikasında penisilin (500 IU) intrakortikal olarak uygulandı. Penisilin sonrası 120 dakika daha ECoG kaydı alındı. Kronik gruplarda beş dakikalık bazal aktivite kaydı sonrasında penisilin intrakortikal uygulanarak 120 dakika daha ECoG kaydı alındı. Kan serum örneklerinde süperoksit dismutaz, katalaz ve glutatyon peroksidaz seviyeleri belirlendi. Kayıtlardan elde edilen ECoG verileri yazılım programı labchart ile analiz edildi. Kontrol, Sham ve sadece metformin gruplarında hiçbir epileptiform aktivite görülmemiştir. Metforminin 100 mg/kg, 200 mg/kg'lık dozları hem akut hem de kronik gruplarda penisilin grubu ile kıyaslandığında, ilk epileptiform aktivite başlangıç latensi uzamış, diken dalga sayısı ve diken dalga genliği anlamlı olarak azalmıştır. Akut ve Kronik metformin gruplarında SOD, CAT ve GPx seviyeleri penisilin grubuna göre anlamlı bulunmuştur. Sonuç olarak bu çalışma metforminin, epileptik nöbetleri hafifletebileceği ve antioksidan enzimleri artırabileceği ve gelecekte epilepsi tedavisinde kullanılabileceğini göstermektedir. Anahtar Sözcükler: Antioksidan, Elektrokortikografi,Epilepsi, Epileptiform Aktivite, Metformin
Üst ekstremitelere yönelik tıbbi tedavi girişimlerinin el kavrama gücüne etkisi
Yapılan birçok çalışmada hastaların el kavrama gücündeki azalma, acı, ağrı gibi faktörler araştırılmıştır. Bu çalışma ile İstanbul Süreyyapaşa Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Eğitim Araştırma Hastanesi YBÜ'nde yatan bilinci açık, sözlü iletişim kurabilen hastaların üst ekstremitelerine yapılan tıbbi tedavi girişimlerin, hastaların el kavrama gücüne etkisi ölçülmüştür. Çalışmamız, gönüllü 105 hasta (33 kadın;72 erkek) ile yapılmıştır. Hastaların el kavrama güçleri Jamaar el dinamometrsi ile ölçülerek somut değerler kaydedilmiştir. Çalışmada kullanılan parametreler doğrultusunda elde edilen veriler hastaların yaş, boy uzunluğu, cinsiyet, solunum cihazı kullanım durumu, kas-kemik hastalıklarının bulunma durumu, evde bakım durumu gibi belirli parametreler arasında karşılaştırılmıştır. Araştırmada veri analizi SPSS 25.0(IBM SPSS Statistics 25) programı ile yapılmıştır. Tanımlayıcı istatistikler veri cinsine göre ± standart sapma (SD)ortanca(interquartile range=IQR=çeyrekler arası aralık)ve yüzde olarak ifade edilmiştir. Gruplar arasındaki karşılaştırmalar için veri testine göre Mann-Whitney U testi, Kruskal Wallis testleri kullanılmıştır. İstatistiksel analiz için SPSS 25.0(IBM SPSS Statistics25)programı kullanılmıştır. Yapılan testlerin sonucunda, YBÜ'de yatan hastalara uygulanılan tıbbi tedavi girişimlerinin sayısı arttıkça, hastaların el kavrama güçlerinin azaldığı istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur.
Penisilin G ile oluşturulan epileptik farelerde SAM-E takviyesinin etkileri
Epilepsi, merkezi sinir sisteminin bir kısmının veya tümünün anormal deşarjlar ile karakterize nöbetlere yol açan hastalıktır. Dünya genelimde yaklaşık 65 milyon epilepsi hastası vardır ve her yıl bu sayıya 40-70/100.000 yeni olgu eklendiği bildirilmiştir. Bu hastaların tedavileri için kullandıkları antiepileptik ilaçların yan etkileri ise fazladır. S-adenozil metiyonin (SAM-e), başlıca biyolojik metil donörüdür. Her hücrenin sitozolünde sentezlenir ve esas olarak transmetilasyon reaksiyonlarında kullanılır. Böylece metil grubu, DNA, histonlar ve diğer proteinlerin yanısıra fosfolipidlerde dahil olmak üzere çok çeşitli alıcı subsratlara aktarılır. Metilasyonun çeşitli hücresel süreçleri belirlemedeki kritik rolü göz önüne alındığında, SAM-e metabolizmasındaki anormalliklerin, nörolojik ve psikiyatrik hastalıkların oluşumundaki kritik rolü daha iyi anlaşılır. Metil transfer reaksiyonları ile epilepsi arasındaki bağlantı iyi bilinmektedir. Ancak SAM-e epilepsi üzerindeki etkisini değerlendiren çalışmalar eksiktir. S-adenozil metiyonin (SAM-e) transmetilasyon reksiyonuna dahil olması nedeniyle potansiyel antiepileptik özelliklere sahip olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmada 2-3 aylık ve 230±30 gr ağırlığında sprague dawley cinsi dişi sıçanlar (n=49) kullanılacaktır. Sıçanlar; kontrol, epilepsi oluşturulacak ratlara nöbete girmeden 2 saat önce 50 mg/kg, 100 mg/kg, 200 mg/kg SAM-e ve nöbet esnasında 50 mg/kg, 100 mg/kg, 200 mg/kg SAM-e verilen olmak üzere 7 gruba ayrılmıştır. Her hayvan için elde edilen kayıtlardan; epileptiform aktivite başlama latensi, diken-dalga frekansı ve diken dalga genliği software aracılığıyla hesaplanacaktır. Latens, her bir periyottaki diken-dalga sıklığı, diken-dalga genliği parametrelerin ölçümleri bakımından incelenecektir. Nöbet öncesi ve esnasında uygulanan SAM-e'nin gruplarda oluşturduğu farklılıklar Kruskal-Wallis testi ile incelenecektir. İstatistiksel olarak farklılık tespit edilen gruplar post hocDunn testi ile belirlenecektir. İstatistik anlamlılık düzeyi olarak P <0.05 kabul edilecektir. Analizlerde PASW programı kullanılacaktır. Bu çalışmanın sonucunda; Penisilin G ile oluşturulan epileptik farelerde SAM-e takviyesinin nöbetleri önleme veya hafifletme etkileri araştırılacaktır. Anahtar Sözcükler: epilepsi, metilasyon, S-adenozil metiyonin, SAM-e
Pandemi döneminde maske takan insanlarda pandemi öncesi ve sonrası kan parametreleri
COVID-19, Çin'in Hubei eyaletinin Wuhan kentinde ilk olarak görülmüş olup, Aralık 2019'dan bu zamana dek tüm dünyayı etkiliyor. Hastalığın damlacık, temas ve solunum yoluyla kişiden kişiye bulaştığı düşünülmektedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) Covid-19 virüsünün etkilerini pandemi olarak kabul etti. Virüsün solunum yoluyla bulaştığı düşüncesine dayanarak maskenin koruyucu olabileceği varsayımıyla maske takma zorunluluğu getirilmiştir. Bu nedenle uzun süre maske takılmasında kan parametrelerindeki değişimi araştırmayı amaçladık. Araştırmamızda bu parametrelerin nasıl değiştiğini ve değişen parametrelerde virüsün bağlanmasını kolaylaştırıcak bir etken olup olmadığını araştırdık. Buna bağlı olarak doğru maske kullanımının nasıl olması gerektiği yönünde bir kriter belirlemeye çalıştık. Çalışmamız doğru maske takma süreleri özellikle sağlık çalışanlarında hem kan değerleri hem de virüsün etkilerini değerlendirmek açısından katkı sağlayacaktır. Çalışmamızda 18 yaş üzeri Genel Cerrahi Polikliniği'ne gelen bilinci açık, iletişim kurabilen, kadın ve erkek hastalarda retrospektif olarak pandemi öncesi kan parametreleri ve pandemi sonrası günde ortalama 8 saat maske taktığı kabul edilen hastalarda kan parametrelerine baktık. Hasta verilerini G power güven aralığı 0,95 olan covid olmayan sağlıklı hastada bakıldı. Yaptığımız çalışmada maske takılmayan döneme göre maske takılan dönemde kreatin, sodyum, TSH, amilaz değerlerinde artış, magnezyum, pH, T3, PaO2, SaO2 değerlerinde azalış görülmüştür. Bu sonuç istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p<0.05). Albümin, eritrosit, hemoglobin, lenfosit, potasyum, protein değerlerinde artış; ALT, AST bazofil, bun, eozinofil, klorür, lökosit, monosit, nötrofil, T4, trombosit, üre değerlerinde azalma görülmüştür, bu sonuç kişi yetersizliğinden dolayı istatistiksek olarak anlamlı değildir (p>0.05). D-dimer ve PCO2 değerleri anlamlı olarak farklı değildir (p>0.05). Sonuç olarak Covid-19'dan bağımsız maske kullanımı kan parametrelerinde anlamlı değişiklikler meydana getirdiği görülmüştür. Anahtar kelimeler: Maske, pandemi, kan parametreleri, insan
Fibromiyalji hastalarında uyku parametrelerinin ağrı düzeyi ile ilişkisi
Giriş ve Amaç: Fibromiyalji hastalığında ağrı ve uyku bozuklukları sık görülen semptomlardır. Ağrı düzeyinin fazlalığı hastalarda uyku bozukluğuna yol açabileceği gibi; uyku bozukluğu olan hastalarda ağrı eşiğinin düşmesine bağlı olarak ağrı daha şiddetli algılanmaktadır. Bu çalışmada; fibromiyalji hastalarında ağrı ve uyku bozukluklarının değerlendirilmesi ve ayrıca uyuma alışkanlıklarının bu semptomlara olan etkilerinin araştırılması planlanmıştır. Materyal ve Metod: Fibromiyalji hastalarında hastalıktan etkilenme düzeyi Fibromiyalji Etki Anketi (FEA) ile değerlendirildi. Ayrıca, hasta ve kontrol grubu Pitsburgh Uyku Kalite İndeksi (PUKİ), Epworth Uykululuk Ölçeği (EUÖ), Vizüel Ağrı Skalası (VAS) testleri ile değerlendirildi. Fibromiyalji hastaları kontrol grubuyla PUKİ, EUÖ ve VAS açısından ikili olarak karşılaştırıldı. FEA ile EUÖ, VAS, PUKİ arasında korelasyon analizleri yapıldı. Bulgular: Fibromiyalji tanılı 60 hasta ve 60 kontrolden alınan veriler analiz edildi. Hasta grubunda kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha yüksek PUKİ, EUÖ ve VAS skorları saptandı. Hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede uykuya dalma süresi daha uzun; kesintisiz gece uyku süresi ise daha kısa idi. Hasta grubunda PUKİ toplam skoru ile VAS skorları, FEA toplam skorları arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı. Ayrıca, EUÖ ile VAS skorları, FEA toplam skorları arasında anlamlı pozitif korelasyonlar saptandı. Tartışma ve Sonuç: Fibromiyalji ağrı ile seyreden ve uyku parametrelerini olumsuz etkileyen bir hastalıktır. Çalışmamız, fibromiyalji hastalarında uyku parametrelerinin bozulduğunu ve bu bozulmanın hastalıktan etkilenme düzeyi ile korelasyon gösterdiğini ortaya konulmuştur. Fibromiyalji hastalarında uyku ile ilgili problemlerin tanınması ve tedavisi, hasta stresinin azaltılmasında ve tedavi başarısının artırılmasında önemli yer tutmaktadır. Anahtar Kelimeler: Ağrı, fibromiyalji, uyku, uyku bozuklukları.
Sıçanlarda sinapik asit uygulamasının penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkilerinin araştırılması
Epilepsi, pek çok farklı nedene bağlı olarak gelişen, tekrarlayıcı nitelikte ve spontane nöbetlerle karakterize bir hastalıktır. Oksidatif strese yol açan birçok faktör, epilepsi gibi dejeneratif ve kronik nöronal bozuklukların fizyopatolojisinde rol oynar. Bu çalışmanın amacı; antioksidan, antimikrobiyal, antiinflamatuar ve antikanser özelliklere sahip olan sinapik asidin (3,5-dimetoksi-4-hidroksisinnamik asit, SA), penisilin ile oluşturulmuş epileptiform aktivite üzerine etkilerini araştırmaktır. Çalışmada 42 yetişkin 230±30 gr erkek Wistar sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar SHAM, kontrol (KONT), diazepam (DZM), sadece SA (SSA), 10 mg/kg SA (SA_10) ve 20 mg/kg SA (SA_20), olmak üzere 6 gruba ayrılmıştır. Penisilin dışındaki tüm maddeler intraperitoneal olarak (i.p.) uygulanmıştır. Sıçanlar intraperitoneal üretan uygulaması ile anestezi altına alınmış ve sıçanların sol korteks üzerindeki somatomotor alanına elektrotlar yerleştirilerek 120 dakikalık elektrokortikogram (ECoG) kaydı alınmıştır. Deney sonunda tüm hayvanlarından alınan serum örneklerinden ELİSA metodu ile süperoksit dismutaz (SOD), katalaz (CAT), glutatyon peroksidaz (GPx) ve malondialdehit (MDA) seviyeleri belirlenmiştir. ECoG kayıtlardan elde edilen veriler, ilk epileptiform aktivitenin başlama zamanı, epileptiform aktivitenin diken dalga sıklığı (DDS), toplam DDS ve diken dalga genliği (DDG) üzerindeki etkilerini incelemek için analiz edilmiştir. Veriler incelendiğinde, SA_10 ve SA_20 gruplarının epileptik nöbet başlama zamanı, KONT grubuna göre daha uzun bulunmuştur. Benzer şekilde, SA_10 ve SA_20 gruplarının zamana bağlı DDS ve toplam DSS'ları, KONT grubuna göre düşük bulunmuştur. DDG bakımından gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır (bazı zaman periyotları hariç). SA_10 ve SA_20 gruplarının SOD, CAT ve GPx seviyeleri, KONT ve SHAM gruplarından daha yüksek bulunurken MDA seviyelerinin daha düşük olduğu saptanmıştır. Sonuç olarak, SA'nın, ilk epileptik nöbetin başlama zamanını uzattığı, zamana bağlı DDS ve toplam DDS sayısı bakımından azaltıcı yönde etkisi olduğu saptanmıştır. Ayrıca önemli antioksidan seviyelerinde artışa sebep olduğu bulunmuştur. Elde edilen bu sonuçlar SA'nın epilepsi tedavisinde antiepileptik olarak kullanılacağı ve gelecekte yapılacak olan çalışmalara ışık tutacağını düşündürmektedir.
Sigara dumanına maruz bırakılan sıçanlarda GLP-1 ve DPP-4 düzeyi
Glukagon benzeri peptid-1 ( GLP-1 ), 30 veya 31 amino asitli bir peptitdir. GLP-1'in, insülin sekresyonunu artırması, mide boşalmasını yavaşlatması gibi birçok metabolik etkileri vardır. Dipeptidil peptidaz-4 (DPP-4) de glikoz metabolizmasında kritik bir rol oynayan peptidlerden biridir. DPP-4 inkretinlerin parçalanmasını sağlar ve kan glukozunu artırır. DPP-4, GLP-1'in parçalanmasında görev alır. Sigaranın içerdiği nikotin, GLP-1 hormonunu aktive ettiği düşünülmektedir. Sunulan çalışmanın amacı sigara dumanına maruz kalan sıçanlarda kandaki GLP-1 ve DPP-4 düzeylerinin değişimini araştırmaktır. Elde edilen veriler, sigara dumanına maruz kalmanın, GLP-1, DPP-4 ve insülin düzeylerine etkisi konusunda fikir verecektir. Bu çalışmada 2-3 aylık ve 200-250 gr ağırlığında 21 adet dişi Wistar albino sıçan kullanılmıştır. Sıçanlar; kontrol, akut sigara dumanı, kronik sigara dumanı olmak üzere üç gruba ayrılmıştır. Sigara dumanı, duman odası oluşturularak inhalasyon yoluyla uygulanmıştır. Akut sigara grubundaki hayvanlar, toplam 10 adet sigara yakılarak dumana maruz bırakılmıştır. Kronik sigara dumanına maruz kalan grupta ise günde 2 defa her bir hayvan için 1 sigara yakılmış ve 14 gün boyunca bu işlem devam etmiştir. 24 saat sonra ise hayvanlardan kan örnekleri alınmıştır. Sıçanlardan alınan serumlardan GLP-1 ve DPP-4 düzeyleri Elisa yöntemiyle ölçülmüştür. Yapılan değerlendirmeler sonucunda sigara dumanı maruziyetinin GLP-1 düzeylerinin ortalamalarını yükselttiği bulunmuştur. Akut sigara dumanı maruziyeti kronik maruziyet ile karşılaştırıldığında; akut maruziyetin GLP-1 düzeyini daha fazla artırdığı bulunmuştur. Sigara dumanına akut ve kronik maruziyetinin DPP-4 düzeyi üzerine anlamlı etkisi bulunamamıştır. Sonuç olarak akut sigara dumanına maruz bırakılan sıçanlarda serum GLP-1 düzeyi daha yüksek bulunurken, DPP-4 düzeyleri üzerinde anlamlı etkisi görülmemiştir. Anahtar Sözcükler DPP-4, Elisa, GLP-1, Sigara dumanı, Wistar albino sıçan
Examination of serum ghrelin, IL-1β, IL-6 levels in migraine
Migraine, is defined as repetitive pain localized to one half of the head, throbbing, accompanied by nausea and vomiting, sensitivity to light and sound, affects more than 10 percent of people worldwide. The etiopathogenesis of migraine, which is a public health problem, has not been clarified yet. In this research, it was aimed to evaluate the effects of IL-1β and IL-6, which have a role in neurogenic inflammation, and Ghrelin levels, which have vasodilator effects and anti-inflammatory effects, on migraine disease.In the research, 44 patients diagnosed with migraine by Düzce University Application and Research Center Neurology Polyclinic and 44 people without migraine were included in the research as the control group. A patient information form was used in data collection, and blood samples were taken from the volunteers and Ghrelin, IL-1β, IL-6 measurements were made with the Elisa method. Data were evaluated using SPSS 24.0 statistical program. Descriptive statistics were evaluated by percentage, number, mean and median. The differences between the groups in terms of categorical variables were analyzed with the chi-square test. In the comparison of two independent groups in terms of numerical variables, Student's T-test was used when parametric test assumptions were met and Mann Whitney-U analysis was used for measurements where parametric test assumptions were not met. Confidence interval for p significance in statistics was accepted as p≤0.05. In the research, there was no statistically significant difference between migraine and control groups in terms of sociodemographic and medical characteristics. The median level of Ghrelin in the migraine group was 487.37±157.52 and the median level of control group was 264.48±124.08, the difference was statistically significant (p<0.001). There was no significant difference between IL-1β and IL-6 levels in migraine and control groups (p=0.673, p=0.336). There was no correlation between Ghrelin and IL1-β, IL-6 in the migraine group and control group (r<0.137, r<0.205 p=0.375 , p=0.181 in migraine, r<0.073, r<0.115, p=0.636 p=0,457 in control group, respectively). Ghrelin, is known to be released from the trigeminal ganglia together with CGRP, was high in the migraine patient group suggests that Ghrelin may have a role in the pathophysiology of migraine. Keywords: Ghrelin, IL-1β, IL-6, Migraine.
Migrende serum PROBDNF, BDNF ve plazminojen düzeylerinin incelenmesi
Migren, nüfusun yaklaşık %12'sini etkileyen, ciddi bir hastalık yükü oluşturan ve etyolojisi henüz tam olarak anlaşılamamış bir baş ağrısı çeşididir. Nedenleri arasında genetik yatkınlığı ve patofizyolojik mekanizmaları içeren bazı teoriler bulunmaktadır. BDNF'de migren patofizyolojisinde CGRP ile ilişkisi sebebiyle önemli olabileceği düşünülen bir moleküldür. BDNF trigeminal ganglion nöronlarında CGRP ile ilişkilidir. BDNF ve CGRP'nin bu ilişkisinin, hastaların migrene duyarlılığını modüle etmede önemli bir rol oynayabileceğini öne sürülmüştür. Bu çalışmanın amacı migren tanısı almış hastalar ile migren tanısı almamış bireylerde serum BDNF, ProBDNF ve plazma plazminojen düzeyleri arasında bir farklılık olup olmadığını incelemektir. Düzce Üniversitesi Uygulama ve Araştırma Hastanesi Nöroloji Polikliniğinde migren tanısı almış 43 hasta migrenli grubu, migren tanısı olmayan ve hastanenin diğer polikliniklerine başvurmuş 43 kişi de kontrol grubunu oluşturdu. Veri toplama aracı olarak araştırmacıların düzenlemiş olduğu Hasta Bilgi Formu kullanıldı ve çalışmaya katılan kişilerden kan örnekleri alınarak BDNF, ProBDNF ve Plazminojen seviyeleri ölçüldü. Sayısal değişkenler için tanımlayıcı istatistikler aritmetik ortalama±standart sapma ve ortanca (minimum-maksimum), kategorik yapıdaki veriler için sayı ve yüzde olarak verildi. Migren grubu ve kontrol grubunun karşılaştırmalı analizlerinde kategorik veriler kikare testi ile, ölçüm değerleri parametrik ve nonparametrik verilerde uygun testler ile analiz edildi. İstatistiklerde p anlamlılık düzeyi p≤0.05 olarak kabul edildi. Migren grubunda BDNF (112,23 ±12,49 pg/ml) ve ProBDNF (114,80±21,99 pg/ml) serum düzeyleri ortalamaları kontrol grubu BDNF ortalaması (168,04 ±59,48 pg/ml) ve ProBDNF (226,14 ±94,46 pg/ml) göre düşük bulunmuştur (p<0,001, p<0,001). Gruplar arasında plazma plazminojen düzeyi bakımından fark bulunmamıştır (p=0,577). Gruplar arasında BDNF ortalamalarının farklı olmasının, düşük dozlardaki BDNF'nin hiperaljezik etkisinden kaynaklandığı düşünülebilir. Anahtar Sözcükler: BDNF, Migren, Plazminojen, ProBDNF.