Gaziantep University
Anabilim Dalı

Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı

Gaziantep University

95

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kanseri cerrahi uygulama ve sonuçlarının yapay zeka uygulamaları ile risk ve başarı tahmin analizi

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri akciğer kanserleri arasında en sık görülen histopatolojik tiptir. KHDAK evrelemesinde 8.TNM evrelemesi kullanılmaktadır. Erken evre, rezektabl lokal ileri evre KHDAK grubunda cerrahi tedavi etkindir. Akciğer rezeksiyonu ve sistematik mediastinal lenf nodu disseksiyonu KHDAK cerrahisinin temelini oluşturur. Postoperatif dönemde pulmoner komplikasyonların görülmesi, yoğun bakım yatış ihtiyacının gelişmesi, hastanede kalış gün sayısının uzun olması morbidite, mortalite, hastane enfeksiyonları, maliyet, yatak devir hızı ve sosyal açılardan önemlidir. Yapay zeka uygulamaları sağlık hizmetleri ve hekimlik pratiğinde giderek artan sıklıkla yer edinmektedir. Temel kullanım alanları verilerin elektronik kaydı, depolanması, öğrenme ve öğretme pratikleri olmakla birlikte görüntü işleme prensibine dayalı olarak radyoloji, patoloji ve dermatoloji gibi alanlarda tanıya yardımcı algoritmaların kullanımı mevcuttur. Çalışmamızda KHDAK nedeni ile cerrahi rezeksiyon yapılan hastaların klinik verileri ile postoperatif süreçleri yapay zeka modellemeleri kullanarak tespit etmeyi hedefledik. Çalışmamızda KHDAK nedeni ile cerrahi rezeksiyon yapılan 953 hastanın preoperatif verileri değerlendirilerek postoperatif klinik süreçleri yapay zeka algoritmaları aracılığı ile yüksek doğruluk ve başarı değerleri ile tahmin edildi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif pulmoner komplikasyon gelişme durumu için test verisinin F1 ortalama değeri %86.4 idi. ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %84 idi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif yoğun bakım yatış gerekliliği durumu için test verisinin F1 ortalama değeri %82.3 idi. ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %83 idi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif 5 günden fazla hastanede kalış durumu için test verisinin F1 ortalama değeri %67.1 idi. ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %83 idi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif 9 günden az hastanede kalış durumu için test verisinin F1 ortalama değeri %70.3 idi. ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %82 idi. Derin öğrenme algoritmaları ile postoperatif hastanede kalış gün sayısı için test verisinin R değeri %68.2 idi. Yapay zeka algoritmaları kullanılarak KHDAK cerrahisi sonrası postoperatif klinik tahminler yüksek doğruluk ve başarı ile yapılabilmektedir ve gelecekte klinik pratiğimizde daha sıklıkla kullanılacaktır.

Gizem Özçıbık Işık
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Primer akciğer karsinomunda rezeksiyon öncesi mediastinal lenf nodu diseksiyonunun sağ kalım üzerine etkisi ve değeri

Amaç: Primer akciğer karsinomunda preoperatif mediastinal evrelemede görüntüleme yöntemlerinin yanı sıra, endoskopik yöntemler ve cerrahi mediastinal evreleme yöntemleri kullanılmaktadır. Rehberlerde videomediastinoskopi ile en az subkarinal ve alt paratrakeal istasyonların örneklenmesi önerilmektedir. Lenf nodu tutulumunu daha yüksek doğrulukta saptayabilen video yardımlı mediastinoskopik lenfadenektomi (VAMLA) gibi yöntemler tanımlanmışsa da lenfadenektominin yeri hala tartışmalıdır. Çalışmamızda akciğer karsinomlu hastalarda preoperatif evreleme sırasında çıkarılan lenf nodu miktarı ile sağ kalım ilişkisini incelemeyi amaçladık. Gereç ve Yöntem: Ocak 2010-Aralık 2023 arasında kliniğimizde akciğer kanseri tanısıyla preoperatif cerrahi mediastinal evreleme yapılan hastalar çalışmaya dahil edildi. Tümör yerleşimine göre lenf nodu tutulumu haritalandırıldı. Evreleme modalitesi, klinik özellikler, patolojik özellikler ve çıkarılan lenf nodu parça sayısının sağ kalım üzerine etkisi tek değişkenli ve çok değişkenli sağ kalım analizleri ile değerlendirildi. Bulgular: Evreleme modalitesinden bağımsız olarak preoperatif evrelemede ≥24, preoperatif evreleme ile birlikte cerrahi rezeksiyon sırasında ≥45 lenf nodu parçasının çıkarılması tek başına daha kötü sağ kalım ile ilişkili bulundu (sırasıyla p=0.028 [risk oranı(RO)] 1.39, [%95 güven aralığı (GA)] 1.03-1.87) ve p=0.045 [RO 1.40, %95 GA 1.00-1.96]). Genel kohortta kadın cinsiyet (p=0.048 [RO 1.42, %95 GA 1.00-2.02]), cT evresi (p=0.013 [RO 1.14, %95 GA 1.02-1.27]), cerrahi rezeksiyon yapılmış olması (p=0.024 [RO 0.71, %95 GA 0.53-0.95]) da tek başına anlamlı olarak sağ kalımla ilişkili idi. Sonuç: Primer tümörün yerleşim yeri göz önünde bulundurularak, preoperatif mediastinal evrelemede en fazla 24, evreleme ve rezeksiyon sırasında ise toplam en fazla 45 lenf nodu parçasının çıkarılması önerilir.

Melek Ağkoç
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rezeksiyon yapılan akciğer kanseri hastaları ve akciğer mikrobiyomları arasındaki potansiyel ilişki

Amaç: Akciğer kanseri, dünya genelinde ölüm oranlarının en yüksek nedenlerinden biri olmaya devam etmektedir ve patofizyolojik mekanizmaları hâlâ araştırılmaktadır. Bu çalışma, akciğer mikrobiyomuna odaklanarak, akciğer dokusu ve bronkoalveolar lavaj (BAL) örneklerini analiz etmektedir. İki örnek tipi arasındaki mikrobiyomlarda önemli farklılıkların olup olmadığını belirlemeyi ve BAL'ın akciğer mikrobiyomunun güvenilir bir temsilcisi olup olmadığını değerlendirmeyi amaçlıyoruz. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa'da Nisan- Ekim 2024 tarihleri arasında primer akciğer karsinomu tanısı almış 20 hastayı kapsamaktadır. Katılımcılar, 18 yaş ve üstü onam veren bireylerden oluşmakta; 18 yaş altı olanlar ve son bir ayda antibiyotik tedavisi görenler dışlanmıştır. Preoperatif değerlendirmeler kan testleri ve görüntüleme yöntemleriyle yapıldı, bronkoalveolar lavaj (BAL) örnekleme yapıldı, rezeksiyon yapılan akciğer dokusundan parça alındı . Örnekler -20 °C'de saklandı, nükleik asit izolasyonu yapıldı ve 16S rRNA V3-V4 bölgesi PCR ile çoğaltıldı. Bulgular: Katılımcıların %70'i erkek, %30'u kadın, %60'ı ise 60 yaş ve altındadır. Ayrıca, %80'inin sigara içtiği ve %20'sinin KOAH hastalığı bulunduğu saptanmıştır. TNM evrelemesine göre, hastaların %75'i I-II evresinde, %25'i ise III-IV evresindedir. Histopatolojik incelemelerde adenokarsinom %60, skuamöz hücreli karsinom ise %35 oranında tespit edilmiştir. Mikrobiyom analizleri, BAL'da %54.2 ve biyopsi örneğinde %66.5 oranıyla Proteobacteria'nın baskın olduğunu, biyopsi ve BAL arasında alfa ve beta çeşitliğinde anlamlı fark göstermektedir. Sonuç: Çalışmada elde edilen verilerin, kişiselleştirilmiş tedavi yaklaşımlarına katkıda bulunma potansiyeli bulunmaktadır. Çalışmanın sınırlamaları arasında küçük örneklem büyüklüğü ve kontrol grubunun eksikliği yer almakta olup, bu durum bulguların genellenebilirliğini kısıtlamaktadır. Genel olarak, bu araştırma, akciğer kanseri ve mikrobiyota arasındaki ilişkiyi anlamak için önemli bir adım sunmaktadır. Anahtar Sözcükler: KHDAK, mikrobiyom, 16s rRNA dizileme

Yaman Khorakı
İstanbul University-Cerrahpaşa
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Myastenia Gravis'de timektominin önemi

Amaç: Timus adelosan çağa kadar vücutta aktif olarak çalışarak üretilen lenfositlerin işlevsellik kazanmasını ve olgunlaşmasını sağlayan primer lenfoid organlardan biridir. Lenfositler üzerindeki bu görevi nedeniyle timüs bezinin otoimmün hastalıklarla ilişkisi bulunmaktadır. Post-sinaptik sinir kavşağının otoimmun hastalığı olan Myastenia Gravis'de timektomi tedavi seçenekleri arasında yer almaktadır. Çalışmamızda Myastenia Gravis tanısı almış ve sonrasında timektomi uygulanmış hastaların takiplerinde hastalığın seyrini inceleyerek timektominin tedavideki önemini vurgulamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2010 - Aralık 2023 tarihleri arasında Myastenia Gravis tanısı ile timektomi yapılan 42 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların preoperatif ve postoperatif klinik durumları Osserman ve MGFA (Myasthenia Gravis Foundation of America) skorlama sistemlerine göre değerlendirilmiş, piridostigmin (Mestinon) ve steroid kullanım dozları karşılaştırılmıştır. Veriler istatistiksel olarak SPSS 28.0 programı ile analiz edilmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen hastaların %69'u kadın, %31'i erkekti ve ortalama yaş 41 idi. Preoperatif ve postoperatif Osserman ve MGFA skorları arasında anlamlı düzeyde azalma saptanmıştır (p<0.001). Benzer şekilde, piridostigmin ve steroid dozlarında ameliyat sonrası anlamlı düzeyde azalma gözlenmiştir (sırasıyla p=0.001 ve p=0.023). AChR antikor pozitifliği, medikal tedavi yanıtı üzerinde anlamlı bir fark oluşturmadı (p>0.05). Sonuç: Timektomi, Myastenia Gravis hastalarında semptomatik iyileşmenin yanı sıra medikal tedavi ihtiyacını azaltarak hastalığın genel seyrinde belirgin klinik düzelme sağlamaktadır. Bu sonuçlar, timektominin özellikle uygun hasta seçimi ile Myastenia Gravis tedavisinde etkin ve güvenilir bir cerrahi yöntem olduğunu göstermektedir. Multidisipliner yaklaşımla desteklenen cerrahi tedavi, hastalık kontrolünü artırmakta ve yaşam kalitesini olumlu yönde etkilemektedir. Anahtar Kelimeler: Myastenia Gravis, Timektomi, Osserman Skorlaması, MGFA, Piridostigmin, Kortikosteroid

Armanç Yıldız
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer karsinomlu hastalarda klinik ve sağkalım göstergesi olarak biyokimyasal parametreler

Amaç: Bu çalışmanın amacı, küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) nedeniyle cerrahi rezeksiyon uygulanan hastalarda HALP (hemoglobin × albümin × lenfosit / trombosit), NLR (nötrofil/lenfosit oranı) ve PLR (trombosit/lenfosit oranı) skorlarının postoperatif komplikasyonlar, yoğun bakım ünitesi (YBÜ) yatışı, uzamış hastane kalış süresi ve mortalite ile olan prognostik ilişkisini değerlendirmek ve bu parametrelerin genel sağkalım (OS) üzerindeki etkisini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa, Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde Ocak 2018–Aralık 2024 tarihleri arasında histopatolojik olarak KHDAK tanısı almış ve cerrahi rezeksiyon uygulanmış 442 hasta retrospektif olarak incelenmiştir. Preoperatif hematolojik ve biyokimyasal verilerden HALP, NLR ve PLR skorları hesaplanmıştır. ROC eğrisi analiziyle cut-off değerleri belirlenmiş; çok değişkenli lojistik regresyon ile postoperatif mortalite, komplikasyon ve YBÜ yatışı arasındaki ilişkiler değerlendirilmiştir. Sağkalım analizleri Kaplan-Meier yöntemi ve Cox regresyon modeli ile gerçekleştirilmiştir. Bulgular: Düşük HALP skoru ile yüksek NLR ve PLR değerleri; postoperatif mortalite ve YBÜ gereksinimi ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde ilişkili bulunmuştur (p<0.05). Bileşik skorun prediktif doğruluğu daha yüksek bulunmuştur. HALP skoru ile genel sağkalım arasında pozitif yönde anlamlı bir ilişki tespit edilmiştir. Sonuç: HALP, NLR ve PLR skorları, KHDAK'lı hastalarda cerrahi sonrası klinik sonuçları öngörmede kolay erişilebilir ve düşük maliyetli biyobelirteçlerdir. Bu parametrelerin kombine kullanımı, cerrahi öncesi risk sınıflamasını geliştirerek bireyselleştirilmiş hasta yönetimine katkı sağlayabilir. Anahtar Sözcükler: Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri, HALP skoru, Prognostik biyobelirteçler, Cerrahi prognoz

Gökberk Güler
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Astımlı kadınlarda sosyoekonomik düzey ile hastalık kontrolü arasındaki ilişkinin araştırılması

Astım kronik hava yolu inflamasyonu ve bronş hiperreaktivitesi ile karakterize, genetik ve çevresel faktörlerin rol oynadığı bilinen önemli bir halk sağlığı sorunudur. Astımın kontrolü hastaların yaşam kalitesi ve pulmoner fonksiyonlarının korunmasında önem arz etmektedir. Astım kontrolü ile ilgili birçok çalışma bulunmakla beraber son yıllarda özellikle kronik hastalıklar açısından sosyoekonomik faktörlerin de hastalık kontrolü ile ilişkili olabileceği konusunda çok sayıda yayın çıkmaktadır. Çalışmalarda düşük sosyoekonomik düzeye sahip hastalarda astım kontrolünün daha kötü olduğu bulunmuştur. Erişkin astımlı hastaların çoğunluğunu kadınlar oluşturmaktadır. Sosyoekonomik faktörlerden en çok kadınlar etkilenmektedir. Çalışmamızda; astımlı kadın hastalarda sosyoekonomik düzey ile astım kontrolü arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmıştır. Çalışmamız Türkiye'de astım kontrolü ile sosyoekonomik düzey ilişkisini araştıran bildiğimiz ilk çalışma olması açısından önem taşımaktadır. Çalışmaya 204 kadın hasta dahil edildi. Katılımcıların yaş ortalaması 47,6  14,4 olarak bulundu. Astım kontrol testine göre çalışmaya katılan hastaların %68,6'sı kontrolsüz, %14,7 'si kısmi kontrolde ve %16,7'sinin ise tam kontrolde olduğu görüldü. Sosyoekonomik düzeyi belirlemek için bakılan değişkenlerden; gelir durumunun artmasının astım kontrolünü etkilediği ve kontrol düzeyini arttırdığı bulunmuştur(OR=2,63 %95 GA 1,07-6,43) (p=0,03). Çalışmamızda sosyoekonomik düzey puanlarına bakıldığında, astım kontrolü ile ilişki bulunmamıştır. Astım kontrolünü, sosyoekonomik faktörlerden bağımsız olarak, astım ilaçlarının düzenli kullanımı arttırmıştır. Ayrıca ev içinde temizlik yapmak astım kontrolünü etkileyen önemli bir parametre olarak karşımıza çıkmıştır. Temizlik yapmak ve temizlik yapma sıklığının artması astım kontrolünü kötü yönde etkilemektedir. Astıma eşlik eden ek hastalıkların mevcut olması, astım kontrolünü sağlamayı zorlaştırmaktadır. Hastaların refah düzeyi algısı incelendiğinde; kişiler refah düzeyini yüksek görüyorsa, bu kişilerin astım kontrolü artmaktadır (OR=1,93 %95 GA 1,02-3,67) (p=0,04). Sonuç olarak; astımlı kadın hastalarda astım kontrolünü etkileyen önemli bir faktör de sosyoekonomik düzeyin bir alt başlığı olan gelirdir. Yüksek gelire sahip hastalarda astım kontrolünün daha iyi olduğu bulunmuştur. Gelir düzeyinden bağımsız olarak kişilerin algıladığı refah düzeylerinin artmasının da astım kontrolünde etkili olduğu saptanmıştır.

AstımGelir yapısıHijyen+3
Ümran Özden
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) olgularında insan epididim proteini 4 (HE4) serum düzeyleri ile lenf nodu tutulumu ve pozitron emisyon tomografisi'ndeki (PET) standart tutulum değeri (SUV) arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi

Akciğer kanseri erkek ve kadınlarda, kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer almaktadır. Çoğu ileri evrelerde tanı alan akciğer kanseri hastalarının, beş yıllık sağkalımı, tüm hasta popülasyonda %15 civarında seyretmektedir. En efektif tedavi yöntemi olan anatomik cerrahi rezeksiyonlar, yalnızca erken evrelerde tanı alan olgularda mümkün olmaktadır. Bu nedenlerden dolayı akciğer kanserinin tanı ve takibinde kullanılabilecek biyobelirteçlere ihtiyaç duyulmaktadır. Son yıllarda bu konuda yapılan çalışmalarda öne çıkan moleküllerden biri İnsan Epididim Proteini (HE4)'dir. FDA tarafından, over kanserleri için tanıda, tedavi yanıtının değerlendirilmesinde ve hastalığın takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabilirliği onaylanan HE4'ün, akciğer kanserlerinde tanı, tedavi yanıtının değerlendirilmesi ve takipte kullanılabilirliği üzerine yapılan çalışmalar devam etmektedir. Yapılan çalışmalarda, KHDAK tanılı hastalarda, serum HE4 düzeylerinin, sağlıklı popülasyon ve benign akciğer patolojisi olan hastalara göre anlamlı yüksek olduğu gösterilmiş, hastalığın evresiyle serum HE4 düzeylerinin korele şekilde artış gösterdiği bildirilmiştir. Bu çalışmada, HÜTF Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı ve Onkoloji Bilim Dalı'nda, Şubat 2019 ve Ocak 2020 tarihleri arasında KHDAK tanısı alan 60 olgunun verilerine yer verildi. Olguların demografik bilgileri, ek hastalıkları, sigara kullanım öyküsü, tanı anındaki CEA düzeyleri, histolojik tanıları, hastalığın sekizinci TNM evreleme sistemine göre evresi, PET neticesinde ortaya çıkan SUV, MTV, TLG değerleri ve tanı anındaki serum HE4 düzeyleri değerlendirmeye alındı. Sekizinci TNM evreleme sistemine göre farklı evrelerdeki olguların serum HE4 düzeyleri arasında, literatürün aksine, anlamlı fark izlenmedi (p = 0,232). Evre gruplarındaki histolojik tanı dağılımının heterojen olması ve evrenin birden fazla etken tarafından belirlenmesinin, sonuçların literatürle uyumsuz çıkmasına neden olmuş olabileceği düşünüldü. Skuamöz hücreli karsinom olgularının serum HE4 düzeyi adenokarsinom olgularına göre anlamlı yüksek bulundu. Adenokarsinomlarda sık karşılaşılan lepidik patern ve buzlu cam lezyonlarında canlı hücre sayısının az olması ve SCC'da glukoz transport proteinlerinin aşırı ekspresyonuna bağlı hücre içine glukoz akışının ve hücresel metabolizmanın yüksek olması bu sonucun çıkmasının nedenleri olarak görüldü. Olguların serum HE4 düzeyinin, yaş (p = 0,022; r = 0,295), sigara tüketimi (p = 0,040; r = 0,294) ve SUVmaks (p = 0,007; r = 0,347) ile zayıf kuvvette korele olduğı bulundu. Serum HE4 düzeyinin, MTV (p = 0,047 r = 0,400) ve TLG değeri (p = 0,032; r = 0,430) ile orta kuvvette korele olduğu bulundu. Regresyon analizi sonucunda tümör histolojisi (p = 0,017), hastanın yaşı (p = 0,021), SUVmaks değeri (p = 0,017), sigara tüketim miktarı (p = 0,001) ve T evresi (p = 0,041), serum HE4 düzeyini etkileyen faktörler olarak bulundu. Serum HE4 düzeyinin, KHDAK olgularında, evre ile korele olmaması nedeniyle prognostik kullanımının kısıtlı olacağı kanaatine varıldı. Öte yandan, SUVmaks, MTV, TLG gibi metabolik parametreler ile gösterdiği korelasyon, skuamöz hücreli karsinom olgularında adenokarsinom olgularına göre daha yüksek bulunması ve hastalığın T evresinden etkileniyor olması nedeniyle tümör yükü ve metabolizması ile ilgili bilgi sağladığı; tedavi yanıtı ve nüks hastalık ya da ikinci primer malignite gelişimi olasılığının izlenmesinde yol gösterici rol oynayabileceği düşünüldü. Anahtar Sözcükler: İnsan Epididim Proteini (HE4), Akciğer Kanseri, Pozitron Emisyon Tomografisi (PET), Standart Tutulum Değeri (SUV), Lenf Nodu.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıKarsinoma+4
Yiğit Yılmaz
Hacettepe University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde rezeksiyon öncesi ve sonrasında serum endokan ve VEGF düzeylerinin karşılaştırılması

Akciğer kanseri; dünya genelinde en çok tanı alan ve kansere bağlı ölümlerde ilk sırada yer alan kanserdir. Mevcut damarlardan yeni kan damarlarının büyümesi olan anjiyogenez, tümör gelişimi, progresyonu ve metastazında kritik öneme sahiptir. Vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) anjiyogenezin ana mediatörüdür, küçük hücreli dışı akciğer kanserinde (KHDAK) serum seviyelerinin yükselmesinin kötü prognozla ilişkili olabileceği gösterilmiştir. Endotel hücresine spesifik solubl bir proteoglikan olan endokanın bazı kanserlerde tanı ve prognoz tahmininde kullanılabileceği gösterilmiştir. Çalışmamıza 38 akciğer kanseri hastası ve 29 benign (kontrol hastası) olmak üzere toplam 67 hasta dahil edildi. Hasta grubunda preoperatif ortanca serum VEGF değerleri 92.38 pg/dl bulundu, ve kontrol grubuna göre (57.14 pg/dl) anlamlı olarak yüksekti (p = 0.001). Hasta grubunda cerrahi sonrasında 1. 7. ve 30. günlerde serum VEGF düzeylerinin anlamlı olarak düştüğü tespit edildi (p<0.001). Hasta grubunda preoperatif serum endokan ortanca değeri 379.82 pg/dl bulundu, ve kontrol grubuna (562.68 pg/dl) kıyasla anlamlı fark görülmedi (p = 0.160). Rezeksiyon sonrasında 1. 7. ve 30. günlerde alınan serum endokan değerlerinin ise anlamlı olarak arttığı tespit edildi (p <0.001). Literatürde erken evre KHDAK'de serum endokan ve VEGF düzeylerini rezeksiyon öncesi ve sonrası karşılaştıran bir çalışma yoktur. Çalışmamıza göre serum VEGF düzeylerinin akciğer kanseri taraması ve takibinde bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Hasta ve kontrol grupları arasında istatistiksel anlamlı bir fark gösterilemeyen serum endokan düzeylerinin ise; akciğer kanseri taramasında ve takibinde kullanılması konusunda yeterli bulgu ve kanıt olmadığını düşünmekteyiz.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıENDOKAN+3
Mesut Melih Özercan
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tüp torakostomi ile takip edilen göğüs cerrahisi olgularında hava kaçağının dijital ölçümü ve prognoza etkisi

UHD gerek spontan pnömotoraks sebebi ile tüp torakostomi uygulanan hastalarda gerekse akciğer rezeksiyonu uygulanan hastalarda sıkça karşı karşıya kalınan bir morbiditedir. Primer spontan pnömotorakslı olgularda 5-7 günden daha uzun süren hava drenajı UHD olarak kabul edilmekte ve cerrahi tedavi açısından da bir endikasyon oluşturmaktadır. UHD postoperatif hastalarda ise plörodezden tekrar operasyona kadar değişebilen ek girişimler gerektirmektedir. Bu önemli özellikleri nedeni ile UHD'nin erken tanısı hastalara bir çok avantaj sağlayabilir. Prospektif olarak yapılandırdığımız çalışmamızda; hastaların hava kaçaklarını hassas bir anemometre ve android işlemcili bir cep telefonu yardımı ile ölçtük. Spontan pnömotoraks sebebi ile tüp toraksotomi uygulanan hastaları Grup-1, akciğer rezeksiyonu uygulanan hastaları ise Grup-2 olarak ayırdık. Hasta seçiminde ve ölçüm işlemlerinde katı kurallar uygulayarak çalışmanın standardizasyonunu sağladık. Gün içerisinde ölçülen tepe akım değerleri ile UHD gelişmesi arasındaki ilişkiyi ve tepe kaçak akımı için cut-off değerleri ROC analizi ile değerlendirdik. Sonuçta hem Grup-1 hem de Grup-2'deki hastalarda, yalnızca tepe kaçak hacmi ölçümü ile, UHD gelişimi %90'ın üzerinde sensitivite ve spesifite ile saptayabieceğimizi ortaya koyduk. Sonuçlar kullanılarak spontan pnömotorakslı hastalarda yalnızca hava kaçağı ölçülerek, 5-7 gün gibi uzun sürelerin geçmesini beklemeden cerrahi kararının alınabileceği kanaatine vardık. Postoperatif hastalarda ise belirli miktarın üzerinde olan hava kaçaklarının sebat edeceğinin ve blood-patch plörodez, retorakotomi gibi ek cerrahi girişimlere ihtiyaç duyulacağını ortaya koyduk. Yine bu hasta grubunda 5-7 gün beklemeden ek işlemlerin uygulanabileceğini vurguladık. Çalışmamızda blood-patch plörodezin etkinliği konusunda da ek sonuçlar elde edildi. Tepe hava kaçağı değeri 250 mL/sn olan hastalarda uygulanan BP plörodez ile olumlu sonuçlar alınacağı ortaya konuldu. Çalışmamızın benzer çalışmalar ile desteklenerek literatüre tepe kaçak miktarı, tepe kaçak hızı gibi yeni prognostik parametreler kazandıracağı kanaatindeyiz.

Göğüs cerrahisiGöğüs hastalıklarıTeknoloji+1
Önder Kavurmacı
Ege University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Göğüs cerrahisi operasyonu geçiren hastalarda ERAS protokolünün etkilerinin araştırılması

Cerrahi Sonrası Hızlandırılmış İyileşme Protokolleri (Enhanced Recovery After Surgery-ERAS) postoperatif komplikasyonları azaltmak ve hastanede yatış sürelerini kısaltmak amacı ile geliştirilmiştir. European Society Of Thoracic Surgeons (ESTS) tarafından Torasik ERAS rehberi yayınlanmıştır. Çalışmamızda ERAS protokolünün göğüs cerrahisi hastalarındaki preoperatif ve postoperatif etkilerini araştırmayı amaçladık. 15 Mayıs 2022 – 15 Şubat 2023 tarihleri arasında operasyon kararı verilen 80 birey çalışmaya alındı. Çalışmaya dahil edilen hastalara ERAS protokolü kapsamında insentif spirometri, endurans egzersizleri ve solunum egzersizlerini içeren prehabilitasyon programı oluşturuldu. Prehabilitasyon sonrasında solunum fonksiyon testleri tekrarlanarak prehabilitasyon öncesi ve sonrasındaki değerler karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastalar el dinamometri testi ve BT görüntülemeleri kullanılarak sarkopeni açısından değerlendirildi. Kliniğimizde ERAS protokolü uygulanması öncesinde opere edilen 80 bireyin verileri retrospektif olarak incelenerek postoperatif yatış süreleri, göğüs tüpü sonlandırılma süreleri ve yoğun bakım yatış süreleri açısından ERAS protokolü uygulanan çalışma grubu hastaları ile karşılaştırıldı. ERAS protokolü ile göğüs cerrahisi hastalarında postoperatif yatış süresinin ve göğüs tüpü sonlandırma süresinin güncel literatür verileri ile uyumlu şekilde kısaldığı izlenmiş, prehabilitasyon uygulama süremiz kısa da olsa hastaların solunum ve egzersiz kapasitelerinde anlamlı iyileşme olduğu görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamızda ERAS protokolünün göğüs cerrahisi hastalarında preoperatif ve postoperatif süreçler açısından faydalı olduğu görülmektedir.

CerrahiERAS protokolüGöğüs cerrahisi+2
Sungur Selim Sinan
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

G protein ile birleştirilmiş östrojen reseptör agonist g1'in oleik asit kaynaklı akut akciğer hasarı üzerinde olası etki

Günümüzde akut akciğer hasarının(ALI-Acute Lung Injury) etkin tedavisi hala sınırlıdır. ALI ve ARDS(Acute Respiratory Distress Syndrome)'deki yüksek mortalite ve morbidite düzeyleri nedeniyle öncelikle akut akciğer hasarından korunmak önemlidir. Bu nedenle ALI/ARDS'nin önlenmesi daha fazla önem kazanmaktadır. ARDS'nin önlenebileceği risk grubundaki hastaların belirlenerek ARDS oluşmadan etkin tedavi ile hem ARDS'nin mortalite ve morbiditesinin hem de yüksek tedavi maliyetinin azaltılması öncelik haline gelmiştir. ALI/ARDS patofizyolojisi incelendiğinde bir dizi inflamatuar yanıtın sonucunda geliştiği görülmüştür. G1(G proteini kenetli östrojen reseptör agonisti)'in inflamasyonu cinsiyetten bağımsız şeklide baskıladığı çalışmalarla gösterilmesi üzerine bu çalışmada G1 in ALI/ARDS önlenmesine etkisini incelenmiştir. Çalışmada 46 Wistar Albino rat (23 dişi-23 erkek) kullanılarak 5 grup oluşturulmuştur. DMSO(Dimetilsülfoksit) kontrol grubu hariç gruplar 5 dişi+5 erkek olmak üzere toplamda 10 sıçandan oluşmaktadır. DMSO kontrol grubunda ise 3 dişi+ 3 erkek toplamda 6 sıçan kullanılmıştır. Tedavi ve antagonist gruba intraperitoneal olarak G1 ve G1+G15(G1 'in antagonisti) verildikten 30 dakika sonra kuyruk veninden oleik asit verilerekALI/ARDS oluşup oluşmadığı incelenmiştir. Ratlardan histopatolojik inceleme için akciğer doku örneklemesi ve kandan malondialdehit(MDA), myeloperoksidaz(MPO) ve İnterlökin-6(IL-6) düzeyleri bakılmıştır. Sonuçlar incelendiğinde G1 verilen gruplarda histopatolojik olarak oleik asitin ARDS oluşturma etkisi azalmış olup sadece oleik asit verilen grupla arasında anlamlı bir fark çıkmıştır. Biyokimyasal olarak da G1 verilen grupta MDA düzeyi oleik asit ile ARDS oluşturulan gruba göre anlamlı ölçüde düşük çıkmış olup IL6 ve MPO' da anlamlı fark bulunmamıştır. Çalışmanın sonucunda G1'in oleik asit ile oluşturulan akciğer hasarını önlediğini saptamış olduk. Anahtar Sözcükler: ALI/ARDS, G1, Oleik Asit

AkciğerAkciğer hastalıklarıMalondialdehit+5
Hadra Şafak Üstük
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Erken evre opere akciğer kanseri hastalarında adenokarsinom alt tiplerinin prognostik etkisi

Adenokarsinom, akciğer kanserlerinin en sık görülen alt tipidir. Akciğer adenokarsinomları başlıca lepidik, asiner, papiller, mikropapiller ve solid olmak üzere beş temel histolojik alt tipin görülebildiği oldukça heterojen bir gruptur. Hastaların çoğu mikst tip akciğer adenokarsinomuna sahiptir ve bu alt tiplerden yüzdesi en fazla olan baskın tipe göre sınıflandırılırlar. Baskın paterne göre sınıflandırma, genel sağkalım ve nüks açısından önemli prognostik bir faktör olmasına rağmen, yüksek dereceli alt tiplerin (solid ve mikropapiller gibi) baskın patern olmadığı ancak tümör yapısında bulunduğu durumlarda da prognoz kötü etkilenmektedir. Bu nedenle erken evrede lobektomi gibi küratif cerrahi tedaviler sonrasında bile nüks görülebilen bu hastalarda prognozu ve nüksü öngören faktörleri belirlemek büyük önem taşımaktadır. Çalışmamızda erken evrede lobektomi ile küratif cerrahi rezeksiyon yapılan adenokarsinomlu hastalarda histolojik paternlerin oranlarının ve diğer prognostik faktörlerin etkisini araştırmak amaçlanmıştır. Bu amaçla, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı (AÜTF)' nda 2011 - 2019 yılları arasında Evre I akciğer adenokarsinomu tanısı ile lobektomi yapılan 141 hasta retrospektif olarak değerlendirildi. Hastaların klinik, laboratuvar, radyolojik ve patolojik verileri ile bu verilerin nüks ve sağkalım ile ilişkisi incelendi. Hastalara ait patoloji preparatları, baskın alt tipe dayanarak derecelendirme yapan 2021 Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) sınıflandırmasına ve 2020'de Uluslararası Akciğer Kanseri Araştırmaları Derneği (IASLC) patoloji komitesi tarafından önerilen derecelendirme sistemine göre deneyimli iki patolog tarafından yeniden gözden geçirildi. Hastaların %63'ü erkek, %37'si kadın olup yaş ortalaması 62 ± 7,8 olarak bulundu. Tüm hastalara lobektomi yapılmış olup 5 yıllık genel sağkalım oranı %82,7 iken nükssüz sağkalım oranı %77,6 olarak bulundu. Cinsiyet, örneklenen lenf nodu istasyon sayısı, pT evresi, F-18 Florodeoksiglikoz Pozitron Emisyon Tomografisi/Bilgisayarlı Tomografi (FDG PET/BT)' deki tümör SUVmax tutulumu, lenfovasküler invazyon ve visseral plevra invazyonunun genel sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,015, p=0,047, p=0,004, p=0,013, p=0,007, p=0,041). FDG PET/BT' deki tümör SUVmax değerinin 4,8 ve üzerinde olması, STAS varlığı ve IASLC Grade 3 ve STAS birlikteliğinin nükssüz sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı oranda kötüydü (p=0,001, p=0,038, p=0,002). Tek değişkenli Cox regresyon ile nükssüz sağkalım analizlerinde, tek başına STAS pozitifliğinde nüks için HR=3,096 iken STAS pozitif olan ve IASLC Grade 3 olan grupta nüks için HR=5,680 olarak bulundu. Sonuçlar iki değişken için de anlamlıydı (STAS için p=0,049 ve STAS + IASLC Grade için p=0,007) ancak STAS pozitif ve Grade 3 tümörler nüks açısından çok daha riskliydi. Çok değişkenli Cox regresyon ile yapılan genel sağkalım analizlerinde yaş, cinsiyet ve PET/BT SUVmax tutulumu genel sağkalımda istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,019, p=0,026, p=0,045). Nükssüz sağkalımda ise yaş, PET/BT SUVmax tutulumu ve STAS + IASLC Grade kombinasyonu sınıflandırması istatistiksel olarak anlamlı bulundu (sırasıyla p=0,015, p=0,005, p=0,021). Sonuç olarak çalışmamızda IASLC Grade 3 tümörlerin ve STAS varlığının nükssüz sağkalım üzerindeki prognostik önemi, hem tek değişkenli hem de çok değişkenli analizlerle doğrulandı. Bu nedenle, IASLC Grade 3 ve STAS pozitifliği rezeke edilmiş akciğer adenokarsinomu olan hastalarda kötü prognoz ve nüks için bağımsız risk faktörleri olarak değerlendirilmelidir. Bu özelliklere sahip hastalarda cerrahi rezeksiyon sonrası nüks riski göz önünde tutularak erken evre olsa da adjuvan tedavi endikasyonunun yeniden değerlendirilmesi ve daha yakın takip protokolü uygulanması gerekebilir.

AdenokarsinomAkciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmları+5
Betül Bahar İşgir
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde preoperatif sarkopeni değerlendirilmesi ve postoperatif sonuçları

Sarkopeni; yaygın ve ilerleyici kas gücü ve kas kütlesi kaybı ile karakterize, yaşam kalitesini düşüren ve hatta ölüme sebep olabilen bir sendrom olarak tanımlanmaktadır. Sarkopeninin etyolojisinde çok fazla faktörün rol oynadığı bilinmektedir. Malignite varlığı sarkopeni gelişmesine zemin hazırlayan iyi bilinen faktörlerden biridir. Sarkopeni varlığının da mortalite için bağımsız bir risk faktörü olduğu ve postoperatif komplikasyonlar açısından daha yüksek risk ile ilişkili olduğu birçok çalışmada kanıtlanmıştır. Bu çalışmada akciğer kanseri sebebi ile opere edilen hastalarda sarkopeni varlığının postoperatif dönemde gelişen komplikasyonlara ve sağkalım üzerine etkisinin araştırılması amaçlandı. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi (AÜTF) Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2012 - Aralık 2022 tarihleri arasında KHDAK tanısı ile opere edilen hastalar retrospektif olarak tarandı; radyolojik olarak görüntülerine ulaşılamayan, daha önce torakotomi öyküsü olan, neoadjuvan tedavi almış olan, daha önce malignite tanısı olan hastalar çalışma dışı bırakılarak çalışmaya 293 hasta dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, komorbiditeleri, solunum fonksiyon değerleri, ASA skorları, cerrahi yaklaşım, rezeksiyon tipi, postoperatif verileri ve sağkalım durumları analiz edildi. Hastaneye yatışlarındaki vücut kitle indeksleri ile preoperatif dönemde çekilen PET/BT görüntülerinin 3. lomber vertebra (L3) vertebra düzeyindeki psoas kas alanları kullanılarak hastaların psoas kas indeksleri hesaplandı. Sarkopeni teşhisi erkekler için 6,36 cm2/m2, kadınlar için 3,92 cm2/m2 eşik değerleri kullanılarak konuldu. Postoperatif dönemde görülen komplikasyonlar modifiye Clavien-Dindo kullanılarak derecelendirildi. Genel sağkalım, operasyon tarihinden herhangi bir sebepten hasta ölümünün gerçekleştiği tarihe kadar geçen süre; nükssüz (hastalıksız) sağkalım ise operasyon tarihinden nüks saptanan veya hasta son kontrol tarihine kadar geçen süre olarak tanımlandı. Çalışmaya alınan hastaların 223'ü (%76) erkek, 70'i (%24) kadındı. Ortanca yaş 62 olarak bulundu. Çalışmadaki 293 hastanın 199'unda (%68) sarkopeni saptandı, 94 (%32) hastada ise sarkopeni saptanmadı. Sarkopenik hastalarda erkek cinsiyet oranının daha fazla olduğu (%81,4), ortanca yaş değerinin daha yüksek olduğu (p=0,003) ve vücut kitle indekslerinin (VKİ) daha düşük olduğu (p<0,001) bulundu. Gruplar arasında performans durumları, komorbiditeleri, solunum fonksiyon kapasiteleri ve yapılan akciğer rezeksiyonu açısından fark tespit edilmedi. Sarkopenik hasta grubu daha ileri evrede (p=0,023) tanı alan ve daha fazla oranda adenokarsinom (p=0,022) patolojisine sahip hastalardan oluşmaktaydı. Operasyon sonrası veriler karşılaştırıldığında sarkopenik hastalarda pnömoni sıklığı (0,03) ve uzamış hava kaçağı oranları (0,025) daha fazla saptandı. Komplikasyonların derecesi ve yoğun bakımda yatış süreleri açısından gruplar arasında fark bulunmadı (p=057, p=0,06). Beş yıllık genel sağkalım oranlarının sarkopenik olan hastalarda daha kötü olduğu (p=0,003) görüldü. Tek değişkenli ve çok değişkenli analizlerde 5 yıllık genel sağkalıma erkek cinsiyetin, KOAH varlığının, hastalığın evresinin, postoperatif görülen komplikasyonun derecesinin ve sarkopeni varlığının etkili olduğu bulundu. Sonuç olarak yapılan çalışmalarda sarkopeninin postoperatif komplikasyonlar, nükssüz sağkalım ve genel sağkalım üzerine etkili olduğu gösterildi. Preoperatif dönemde rutin olarak yapılan radyolojik incelemelerde kolayca tanı konulabilen ve kısa vadede tedavisi olmayan sarkopeni durumu için, hastaların preoperatif hazırlığında risk skorlamasını doğru yaparak, postoperatif gelişmesi beklenen komplikasyonlara karşı önlem alarak ve yakın takip yaparak çözüm üretilebilir. Cerrahi sonuçları iyileştirmek, hastaların yaşam kalitesini artırmak ve sağkalım sürelerini uzatmak için sarkopeni hastalarının preoperatif bilgilendirilmesi, sarkopeniye yönelik önleyici önlemler ve rehabilitasyon programları geliştirilmesi, preoperatif ve postoperatif dönemde gerek immün gerekse konvansiyonel nütrisyon desteği sağlanması ve cerrahi müdahalelerin planlanmasında sarkopeniye özel stratejilerin oluşturulması gerekmektedir.

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerKas distrofileri+2
Kübra Alphan Kavak
Ankara University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tek akciğer ventilasyonu ile yapılan akciğer rezeksiyonlarında ventile olmayan akciğerin oksijenasyonunun postoperatif komplikasyonlara etkisi

ÖZET Tek Akciğer Ventilasyonu ile Yapılan Akciğer Rezeksiyonlarında, Ventile Olmayan Taraf Akciğerin Oksijenasyonunun Postoperatif Komplikasyonlara Etkisi Amaç: Bu çalışmada pasif oksijenizasyon sağlanmasının ventile olmayan akciğere göre akciğer rezeksiyonları sırasında oksidatif stresi azaltmadaki etkisi ve bu stratejinin postoperatif komplikasyonlara etkisi araştırılmıştır. Yöntem: 2021-2024 yılları arasında Pamukkale Üniversitesi Göğüs Cerrahisi servisinde opere olan 80 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar 40'ar kişi olacak şekilde 2 gruba ayrıldı. Çalışma grubuna peroperatif non-ventile akciğere PEEP ve pasif oksijenizasyon uygulandı. Hastaların demografik özellikleri, preoperatif solunum fonksiyon testleri, radyolojik bulguları ve laboratuvar sonuçları kaydedildi. Bulgular: Çalışmaya 80 hasta dahil edildi ve bu hastaların 63 (%83,8) tanesi erkek, 13 (%16,3) tanesi kadındı. Gruplar arası postoperatif solunumsal, kardiak ve kardiorespiratuvar sistem dışı bir komplikasyon görülme oranlarında anlamlı bir fark yoktu. Kontrol ve çalışma grubunda ortalama operasyon süresi sırasıyla 138,37 ± 48,46 dakika ile 123,62 ± 37,52 dakika bulunmuştur. Gruplar arasında anlamlı bir farklılık bulunmamıştır. Kontrol grubunda peroperatif 11,37 ± 8,24 dk ortalama çift lümenli ventilasyona geçme ihtiyacı olmuşken, çalışma grubunda çift lümenli ventilasyona geçme ihtiyacı 6,05 ± 5,36 dk olarak kontrol grubuna göre anlamlı olarak daha düşük bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışmadaki IL-6'nın çalışma grubunda 4 zaman diliminde de azalmış olması, yapılan müdahalenin daha az inflamatuar kaskadı aktiflediği ve daha az doku hasarı ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Doku hasarının daha az olması, azalmış postoperatif komplikasyon riski ve hastanede kalış süresi ile ilişkilidir. Operasyon sırasında çift lümenli ventilasyon ihtiyacındaki azalmanın, operasyon süresini kısaltacağı ve cerrahi konforu belirgin şekilde arttıracağını düşünülmektedir.

Cerrahi-akciğerOksidatif stresPostoperatif komplikasyonlar
Naim Şüküroğlu
Pamukkale University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserinde bilgisayarlı toraks tomografisinin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği

Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanserli hastalarda, hastalığın evresini, tedavisini ve prognozunu etkileyen en önemli faktör mediastinal lenf nodlarındaki metastaz varlığıdır.Bu çalışmada mediastinal lenf nodu metastazı araştırmasında sık kullanılan Bilgisayarlı Toraks Tomografisinin etkinliği araştırıldı.Çalışmada İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Turgut Özal Tıp Merkezi Göğüs Cerrahisi Kliniğinde, 02/06/1998 ? 16/09/2008 tarihleri arasında ?küçük hücreli dışı akciğer kanseri? tanısı konulan ve mediastinoskopi+torakotomi yapılan 99 olgu değerlendirildi. Büyük hücreli karsinom olguları çalışma dışı bırakıldı. Toraks BT'sinde yatay eksende mediastinal lenf nodu çapı 1cm ve üzeri olanlar patolojik kabul edildi. 99 hastadan 25'ine servikal mediastinoskopi yapılırken, 67 hastaya anatomik rezeksiyon ve mediastinal lenf nodu disseksiyonu yapıldı. BT bulguları ile histopatolojik sonuçlar karşılaştırılarak; mediastinal lenf nodu tutulumunun hücre tipiyle, tümör lokalizasyonuyla (santral/periferik, üst lob/alt lob) ilişkisi ve BT'nin mediastinal lenf nodu metastazlarını saptamadaki etkinliği araştırıldı.Çalışmamızda, tüm olgularda mediastinal lenf nodu metastazı %26,2 oranında saptandı. Her iki hücre tipinde lenf nodu metastazı yapma oranı arasında anlamlı bir fark bulunmadı. Santral yerleşimli tümörler ile periferik yerleşimli tümörler arasında mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranında anlamlı bir fark bulunmadı. Lenf nodu metastazı santral yerleşimli adeno kanserlerde, skuamöz hücreli kanserlerden fazla bulundu. Santral yerleşimli skuamöz karsinomlu olgularda yanlış pozitiflik oranı, adeno karsinomlu olgularda ise yanlış negatiflik oranı yüksek bulundu. Mediastinal lenf nodu metastazı yapma oranı alt lob yerleşimli tümörlerde, üst lob yerleşimli tümörlerden fazla bulundu. Tüm olgulardaki BT'nin sensitivitesi %77,spesifitesi %66, doğruluk %69, yanlış pozitiflik %25, yanlış negatiflik %6 olarak hesaplandı.Bu oranlarla mediastinal lenf nodu evrelemsinde; BT'nin tek başına yeterli bir yöntem olmadığı, daha doğru bir evreleme için yapılacak invaziv evrelemede rehber ya da gereksiz mediastinoskopi/mediastinotomi sayısını azaltabilecek yardımcı bir ön tetkik olarak görmek yerinde olacaktır.

Akciğer neoplazmlarıKarsinoma-küçük hücreli olmayan-akciğerLenf nod eksizyonu+5
Ahmet Erbey
İnönü University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere edilen akciğer kanseri olgularında nötrofil/lenfosit oranının ve platelet/lenfosit oranının prognoz ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Akciğer kanseri her ne kadar günümüzde cerrahi ve onkolojik tedavi yöntemleri gelişmiş olsa da hala dünya genelinde en yüksek insidans ve mortalite oranlarına sahip olan kanser türüdür. Günümüzde operasyon kriterlerini sağlayan hastalarda erken evrede tanı alan küçük hücreli dışı akciğer kanserlerinin ilk tedavi seçeneği cerrahidir. İnflamasyon, kanser gelişiminin hemen tüm aşamasında tümör oluşumuna gerekli zemini hazırlar. Tümör dokusunda inflamasyon hücrelerinin varlığı bu ilişkiyi göstermektedir. Kan hücrelerinden nötrofil, lenfosit ve platelet sayıları bu süreçte değişiklik gösterebilmektedir. Çalışmamızda nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranının opere edilen küçük hücreli dışı akciğer kanseri olgularında prognoza etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2013 – Ocak 2018 tarihleri arasında küçük hücreli dışı akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 88 hasta retrospektif olarak analiz edilmiştir. Elde edilen veriler hastalık evresi, kemoterapi-radyoterapi protokolü ve sigara kullanımı yönlerinden değerlendirildiğinde istatistiksel olarak sağkalım olasılığı açısından anlamlı bulunmuştur. Nötrofil/lenfosit oranı ve platelet/lenfosit oranı sağkalım öngörüsünde prognostik belirteç olarak kullanılabileceğine dair literatür verileri bulunmaktadır. Ancak yaptığımız 88 hastalık çalışmada nötrofil/lenfosit oranı ile sağkalım olasılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Ayrıca platelet/lenfosit oranı ile de sağkalım olasılığı arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Bu inflamatuar belirteçlerin rutinde kolay tekrarlanabilir, düşük maliyetli olması gibi faydaları sebebiyle daha çok olgu içeren büyük ve çok merkezli serilerle ve aynı zamanda prospektif araştırmalarla desteklendiğinde prognoz öngörüsünde yol gösterici olarak kullanılabilir.

Ahmet Enes Arıkan
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lokal ileri evre akciğer kanserinde multidisipliner yaklaşımın rolü: Retrospektif analiz

Giriş ve Amaç: Akciğer kanseri tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kansere bağlı ölümlerin başında gelmektedir. Tedavi planı hastalığın tanı anındaki evresine göre belirlenmekte ve birçok tedavi yöntemini içermektedir. Multidisipliner konsey farklı uzmanlık alanlarının birlikte çalıştığı ve hastalığın yönetiminde klinik görüşlerin paylaşıldığı toplantılardır. Hastanemizde akciğer kanseri tedavisi multidisipliner konsey tarafından yönetilmektedir. Bu tez çalışmasının amacı; konseyde değerlendirilip tedavi kararı alınan küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastaların sonuçlarını analiz ederek hastaların yönetiminde konseyin etkisini tespit etmektir. Yöntem: Mayıs 2015 - Kasım 2019 tarihleri arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi haftalık Multidisipliner Toraks Onkoloji Konseyinde değerlendirilen 1771 hastanın demografik-klinik verileri, toplantı tedavi planı ve sonuçları kaydedildi. Akciğer dışı tümör hastaları ve küçük hücreli akciğer karsinomlu hastalar çalışma dışı bırakıldı. Küçük hücre dışı akciğer kanserli 769 hasta çalışmaya dahil edilerek hastalara uygulanan tedaviler, sonuçları ve sağkalımları analiz edildi. Bulgular: Klinik olarak hastaların 291'i erken evre, 478'i ileri evreydi. Erken evre hastaların %86,5'ine cerahi uygulandı. Hastaların 25'ine (%9,3) segmentektomi, 180'ine (%67,1) lobektomi ve 6'sına (%2,2) pnömonektomi uygulandı. Bir hastada mortalite, 70 (%24) hastada morbidite saptandı. Beş yıllık sağkalım %64,1 idi. İleri evre hastaların %47'sine cerrahi uygulandı. Bu hastaların %78,8'i neoadjuvan tedavi sonrası idi. Neoadjuvan tedavi uygulanan hastalarda progresyon oranı %2,4, cerrahiye gitme oranı %88,1 idi. Hastaların 14'üne (%6,1) segmentektomi, 169'una (%74,1) lobektomi, 20'sine (%8,7) pnömonektomi uygulandı. Bir hastada mortalite, 84 (%17,5) hastada morbidite saptandı. Beş yıllık sağ kalım %38,6 idi. Sonuç: Multidisipliner konsey tarafından yönetilen ileri evre akciğer kanserinde neoadjuvan tedavi düşük progresyon, düşük mortalite ve morbidite oranlarıyla güvenle uygulanabilir yaklaşımdır.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıDisiplinlerarası+3
Erhan Özer
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trakeal stenozda D-valin etkisi; invitro ve invivo deneysel çalışma

Amaç: Bu çalışmada hücre kültüründe fibroblastları seçici olarak uzaklaştırmak için kullanılan bir molekül olan D-valinin fibroblastların çoğalmasını inhibe ederek trakeal stenoz tedavisindeki yerini göstermek amaçlandı. Yöntem: İnvitro deneysel çalışma: Çeşitli nedenlerle lobektomi veya pnömonektomi yapılan 10 hastanın ameliyat eksplantlarından, tanı için patoloji tarafından kullanılan materyalden arta kalan doku kullanıldı. Aynı hastadan hem bronş epitel hücre kültürü hem fibroblast kültürü elde edildi. İlk 4 hastanın kültürleri standardizasyon için kullanıldı ve beş D-valin konsantrasyonu (10,12.5,15,17.5,20 mM) belirlendi. Sonraki 6 hastanın örnekleri her birinden bronş epitel ve bağ doku ayrı ayrı ekildi ve beş farklı Dvalin konsantrasyonu ve serum fizyolojik uygulanan altı grup oluşturuldu. Her hastanın epitel ve bağ dokusu kültüre edildi. Ancak teknik sebepler ve dokuların farklı üreme hızları nedeniyle eş zamanlı kültür edilip çalışılamadı. Bu yüzden her doku kültür edildi, ama %70 yayılım gösteren hücreler deneye alındı. Hücre kültürleri 96 kuyucuklu (ml/2000hücre) platelerde %70-80 oranında yüzeyi kaplar hale geldiklerinde, D-valinin farklı konsantrasyonları (10,12.5,15,17.5,20 mM) ile 24 saat süre ile inkübe edildi. Hücrelerin canlılığı MTT (3- [4,5- dimethylthiazol- 2- yl]- 2,5- diphenyltetrazoliumbromide) yöntemi ile değerlendirildi. Kısaca, kültür vasatı 1 mg/ml MTT (Sigma) içeren SF vasatı ile değiştirilerek 37 C de 30 dk süre ile inkübe edildi. Daha sonra MTT solüsyonu dökülüp, hücrelerin üzerine DMSO (Sigma) konuldu. Renkteki değişim kolorometrik bir okuyucu ile (spektrofotometre) 550 nm'de okundu. D-valin in en uygun inhibe edici dozları tespit edildi. İnvivo Deneysel Çalışma: 20 (yirmi) adet yetişkin Yeni Zellanda beyaz tavşanı (2 ila 3,4 kg) randomize 4 gruba ayrıldı. Birinci grup kontrol grubu, ikinci grup serum fizyolojik (SF) uygulanan grup, üçüncü grup lokal steroid (Deksametazon 2 mg) uygulanan grup, dördüncü grup D-Valin uygulanan grup olmak üzere, her grupta 5 tavşan yer aldı. Tüm hayvanlara standart cerrahi prosedür uygulanarak trakeal stenoz indüklendi. 15. günde kontrol grubunda bulunan hayvanlar aşırı doz pentobarbital ile sakrifiye edildi, trakeal stenoz oluştuğu histopatolojik olarak gösterildi. Takip eden günlerde diğer gruplarda da aynı cerrahi yöntem uygulanarak cerrahi sırasında ikinci gruba serum fizyolojik, üçüncü gruba deksametazon(2 mg/0,5 ml), dördüncü gruba Dvalin (20 mM/0,5 ml) tek seferde uygulandı. 15. günün sonunda tüm hayvanlar sakrifiye edilerek trakeaları histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: V İnvitro Deneysel Çalışma: Epitel ve bağ doku kültürlerinde SF ve 5 farklı Dvalin konsantrasyonu arasında anlamlı fark bulunmadı. 20 mM konsantrasyonda epitel ve bağ doku kültürleri arasında pozitif yönde anlamlı korelasyon bulundu. İnvivo Deneysel Çalışma: Kontrol grubu tavşanlarda submukozal kalınlık literatürün aksine diğer gruplardan daha az görüldü ve istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p=0,004, p=0,006, p=0,022). SF, deksametazon ve D-valin grupları arasında anlamlı fark bulunmadı. Fibrozis oranlarına bakıldığında kontrol grubu ile SF uygulanan grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulundu; ancak kontrol grubunda fibrozis oranı daha düşüktü (p=0,001). Kontrol grubu ile diğer iki grup arasında ve SF, deksametazon ve D-valin gruplarının kendi aralarında karşılaştırılmasında ise anlamlı bir fark bulunmadı. Sonuçlar: Literatür incelendiğinde trakeal stenozda D-valin etkisi üzerine bir çalışmaya rastlanmadı. Dolayısıyla çalışmamız bu konuda ilk olma özelliği taşımaktadır. Ayrıca trakeal stenoz üzerine hem invitro hem invivo çalışılması nedeniyle de önem arz etmektedir. D-valin in fibrozis üzerine baskılayıcı etkisi bilinmektedir. Ancak invitro koşullarda fibroblastları baskıladığı konsantrasyonlarda epitel dokuyu da etkilediği görüldü. İnvivo koşullarda ise göreceli olarak fibrozisi etkilediği izlendi, ancak istatistiksel olarak anlamlı sonuç elde edilemedi. İnvitro koşullarda daha fazla konsantrasyon denenmesi, invivo koşullarda ise daha fazla hayvan sayısı ve çeşitli hayvanlarla deneyin tekrarlanması yol gösterici olacaktır.

D-valinFibrozTavşanlar+5
Mehmet Akif Ekici
Gaziantep University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere edilmiş akciğer kanserli olgularda preoperatif PET/BT'deki SUVmax değeri ile prognoz ilişkisi

AMAÇ: Akciğer kanseri, tanı ve tedavi alanındaki tüm gelişmelere rağmen tüm dünyada her iki cinste de kanserden ölümlerin birinci nedenidir. Prognozu belirlemede tümörün evresi hala en önemli faktördür. Ancak aynı evredeki hastalarda bile sağkalım süreleri farklı olması nedeniyle, prognozu belirlemek için ek faktörlere gereksinim vardır. Bu çalışmada, akciğer kanserinde FDG-PET'in ([18F]-fluoro-2-deoxy-D-glucose Positron Emission Tomography) prognostik faktör olarak rolünü değerlendirmek amacıyla, primer tümörün SUVmax değerinin (maximum Standardized Uptake Value) sağkalım ve klinik verilerle ilişkisinin incelenmesi hedeflendi. MATERYAL VE METOT: Çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Ocak 2006-Aralık 2013 tarihleri arasında akciğer kanseri tanısı ile anatomik rezeksiyon uygulanan ve preoperatif PET/BT çekilmiş olan 330 hastanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. BULGULAR: Çalışmaya alınan 27 (% 8,2) kadın, 303 (% 91,8) erkek hastanın ortalama yaşları 61,09 (23-87) yıl idi. Histolojik olarak, 92 (% 27,9) adenokarsinom, 195 (% 59,1) epidermoid karsinom, 4 (% 1,2) KHAK ve 39 (% 11,8) diğer alt tipi belirlenemeyen KHDAK'lı olgu bulunmaktaydı. TNM evrelemesine göre; Evre 1A, 1B, 2A, 2B, 3A, 3B, 4'te sırasıyla 48, 40, 61, 71, 86, 10, 14 hasta bulunmaktaydı. Tüm hastalar için sağkalım analizinde 2 yıllık sağkalım oranı %60, 5 yıllık sağkalım oranı ise %47,2 idi. Yaş, cinsiyet ve tanı değişkenlerinin sağkalım üzerine anlamlı etkileri bulunmadı (p=0,18, p=0,72, p=0,072). N2 pozitifliğinin sağkalım üzerine etkisi anlamlı bulunmadı (p=0,24). Kitle SUVmax değeri ile sağkalım analizinde sonuç istatistiksel olarak anlamlıydı (p=0,009). Kitle SUVmax ile tümör boyutu arasında zayıf pozitif korelasyon saptandı (r=0,360 p=0,001). Tüm olguların kitle SUVmax değerleri için ideal kesim noktası 8,9 olarak bulundu. Bu değere göre yapılan sağkalım karşılaştırması ise sınırda anlamlı olarak bulundu (p=0,077). SONUÇ: Kitle SUVmax değerindeki artış, sağkalımı olumsuz yönde etkilemektedir. Kitle SUVmax değerinin 8,9'un üzerinde olduğu olgularda bu ilişki daha belirgindir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, prognoz, FDG PET, SUV

Akciğer neoplazmlarıCerrahi-akciğerNeoplazmlar+3
Miray Ersöz
Gaziantep University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Timus cerrahisinde öngörülebilir tedaviler ve sonuçları

AMAÇ: En sık timektomi endikasyonları timoma ve MG'tir. Timik neoplazide cerrahinin hedefi invaziv ve metastatik hastalığı da içeren tam rezeksiyon, MG'deyse antikor yapımının ortadan kaldırılmasıdır. Çalışmamızda çeşitli sebeplerle timektomi uygulanan hastaları geriye dönük olarak inceleyerek timomalarda sağkalım analizlerini araştırmak ve MG'de timektominin tedaviye katkısını araştırmak, minimal invaziv yöntem ile açık timektomiyi kıyaslayarak cerrahi yaklaşımı sorgulamak amaçlanmıştır. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmamıza, Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde Şubat 1998–Nisan 2014 tarihleri arasında timektomi uygulanan 80 hasta alınmıştır. BULGULAR: Çalışmamızdaki 80 hastanın 37'si değişik histopatolojik tiplerde timoma, 4'ü timik karsinom tanısı almıştır. Hastaların 42'si (%52,5) MG'lidir. MG olsun ya da olmasın timomalı hastaların büyük çoğunluğuna MS ile yaklaşılmıştır. Timomalı hastalarda ortalama yaşam süresi 155,2±14,5 ay ve 5 yıllık sağkalım olasılığı %82,9 olarak hesaplanmıştır. Timik karsinomlu 4 hastaya ekstended timektomi uygulanmış, takipte nüks saptanmamıştır. Timik maligniteli bazı hastalarda, invazyon nedeniyle bazı anatomik yapılara rezeksiyon uygulanmıştır. MG tanılı hastalarda en sık MS, son yıllarda non-timoma MG'de VATS uygulanmıştır. MG'de timektomi tam remisyon, iyileşme ve miyastenik krizin azalmasını sağlamıştır. SONUÇLAR: Timomada, histopatolojik tiple birlikte en önemli prognostik faktör invazyon durumu ve rezeksiyonun genişliğidir. Tam bir rezeksiyonun sağlanabilmesi için MS en önemli yaklaşım yöntemidir. Timomada ve timik karsinomda RT ve KT uygulamaları cerrahiyle birlikte uzun sağkalım ve daha az nüks ile birliktedir. MG hastalarında tam remisyon, iyileşme veya hastalığın kötüleşmemesi için timektomi uygulanmalıdır. Anahtar kelimeler: Timoma, Miyastenia gravis, Ekstended timektomi, VATS

Göğüs cerrahisiGöğüs neoplazmları
Bekir Elma
Gaziantep University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pektus deformitesinde nuss prosedürü

Giri ve Amaç: Pektus ekskavatum konjenital göüs duvarı deformiteleri içinde en sıkgörülendir. Ortalama 400 doumda 1 görülür. Erkeklerde kızlara oranla 3 kat fazla görülür.Genellikle asemptomatiktir. Kiiler genellikle göüsteki ekil bozukluunun vermi olduupsikososyal rahatsızlık nedeniyle bavururlar ve bata gelen operasyon endikasyonu budur.Önceleri Ravitch yöntemi denilen, wedge osteotomi ve kıkırdak kosta rezeksiyonuyapılarak uygulanan sternoplasti ile deformite düzeltilmekteydi. Dr. Nuss tarafından 1986'da minimal invazif yöntemin tanımlanması ile pektus tamiri yeni bir boyut kazanmıtır.Daha az insizyon, daha kısa operasyon ve hastanede kalı süresi, daha az kanama verezeksiyon yapılmıyor olması ile bu yöntem hızla yaygınlamı ve cerrahlar arasında kabulgörmütür. Bu çalımamızda olguların demografik özellikleri, ikayetleri, aile öyküleri,deformiteye elik eden patolojilerin varlıı, yöntemin pektus deformitesinindüzeltilmesinde etkinlii, güvenilirlii, meydana gelen komplikasyonlar irdelenmi veliteratür eliinde sunulmutur.Gereç ve Yöntem: 2006-2011 yılları arasında kliniimizde Nuss prosedürü ile pektusdeformitesi tamiri yapılan 29 hastanın prospektif olarak tutulan kayıtları incelendi.Hastalar cins, ya, semptomlar, aile öyküsü, pektus deformitesine elik eden patolojininolup olmadıı, preoperatif elektrokardiyografi ve ekokardiyografi bulguları, preoperatif vepostoperatif pektus indeksi, preoperatif ve postoperatif solunum fonksiyon testlerindekiFEV1 ve FVC deerleri, kullanılan stabilizatörün nitelii, barın ölçüsü, postoperatifkomplikasyon geliip gelimedii, hastanede kalı süresi, barın takılı kalma süresi, barçıkarıldıktan sonra çökme izlenip izlenmedii yönünden deerlendirildi ve parametrelerSPSS 16.0 istatistik programına kaydedildi. Dataların frekans ve deskriptif verileri verildi.Deerlendirmede non-parametrik testlerden Wilcoxon Signed Ranks testi ve Spearmankorelasyon testi kullanıldı.Bulgular: Olguların 3' ü (%10.3) kız, 26' sı (%89.7) erkekti ve ya ortalaması 17'ydi (7-31). Olguların 13'ünde (%44.8) aile anamnezi pozitiflii mevcuttu. Ekokardiyografideerlendirmelerinde ise 10 hastada (%34.4) elik eden kardiyak patoloji saptandı.Hastaların 8' inde (%27.6) skolyoz mevcuttu. Olgularımızın preoperatif grafilerine görepektus indeksi ortalama 4.19±0.97, postoperatif pektus indeksi 2.38±0.46 (1.19-3.05)'ydi.Preoperatif ortalama FVC deeri 3.66±0.89 litre, ortalama FEV1 deeri 3.52±0.84 litre'2ydi. Postoperatif ortalama FVC deeri 3.91±0.86 litre (2.23-5.60), ortalama FEV1 deeri3.75±0.83 litre' ydi. (2.10-5.20). Olgularımızın 5' inde (%17.2) absorbabl stabilizatör, 24'ünde (%82.8) ise metal non-absorbabl stabilizatör kullanıldı. Olguların 6' sında (%20.7) 13inç, 2' sinde (%6.9) 12 inç, 9' unda (%31) 11 inç, 7' sinde (%24.1) 10 inç, 3' ünde(%10.3) 9 inç ve 2' sinde (%6.9) 8 inçlik bar kullanıldı. Bunların 5' i uzun, 24'ü kısa bardı.Olguların postoperatif hastanede kalı süresi 1-3 gün arasındaydı. Mortalite görülmedi.Sonuç: Nuss prosedürü, pektus ekskavatum deformitesinin düzeltilmesinde, etkin,güvenilir, minimal invazif bir yöntemdir.

Osman Cemil Akdemir
Bezmialem Vakıf University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere akciğer kanseri hastalarında hiler lenfadenopati pozitifliğinin prognoza etkisi

Amaç: Bu çalışmada küratif olarak opere edilmiş olan olgularda, patolojik olarak saptanmış olan 10 no'lu lenf nodu pozitifliğinin, sağkalıma etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Şubat 2007 ve ağustos 2024 tarihleri arasında göğüs cerrahisi kliniğine başvuran küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) nedeniyle küratif rezeksiyon yapılan 976 hastada 10 nolu lenf nodu pozitifliği bulunan hastalar; diğer istasyon N1 lenf nodu pozitiflikleriyle, N2 lenf nodu pozitiflikleriyle, artan tümör çapları ile, kanser hücrelerinin histolojik tipleri ile, operasyon şekli ile ve birbirleri arasında nüks oranları ile kıyaslanarak, sağ kalıma etkisine bakılmıştır. Bulgular: Sonuçlarımıza göre düşük evreli ve tümör çapı küçük olan opere hastalarda, histolojik tanıya bakılmaksızın, ortalama sağ kalım değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı sonuçlar gözlenmiştir (p=0,001, p=0.038). Hiler lenf nodu pozitifliğinin diğer tek istasyon N1 pozitifliklerine kıyasla, sağ kalımları arasında farklılıklar görülmüş fakat anlamlı bulunmamıştır. KHDAK'lerinde sadece tekli istasyon pozitifliğinin görülmesi avantajlı olup, mediastinal lenf nodu diseksiyonu ile birlikte yapılan rezeksiyon sonrası, çoklu pozitifliklere göre ortalama sağ kalımı artırabileceği ortaya konulmuştur. Sonuçlar: Bu çalışma, 10 nolu lenf nodu pozitifliğinin, tek başına diğer tek istasyon N1 pozitifliklerine kıyasla sağ kalım açısından anlamlı farklılık gözlemlenmediğini, ancak çok istasyon N1 ve N2 pozitiflikleri varlığına kıyasla daha iyi sağkalım sürelerine sahip olduğunu göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Akciğer kanseri, Göğüs cerrahisi,Hiler lenfadenopati pozitifliği,Küçük hücre dışı akciğer kanseri, Prognoz

Mehmet Emin Erğan
Gaziantep University
2025
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep Üniversitesi göğüs cerrahi kliniğinde son 10 yılda yapılan metastazektomiler ve tekrarlayan metastazektomilerin hasta sağkalımına katkısı

Akciğer metastazları birçok solid tümörde morbidite ve mortalitenin önemli belirleyicilerindendir. Metastazektomi, seçilmiş hastalarda küratif veya palyatif amaçla uygulanabilen bir cerrahi seçenek olup, tekrarlayan metastazektomilerin sağkalıma katkısı halen tartışmalıdır. Bu çalışma, kliniğimizde son 10 yılda uygulanan metastazektomi ve tekrarlayan metastazektomilerin hasta sağkalımı üzerindeki etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır.

Mustafa Çalı
Gaziantep University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pektus ekskavatum hastalarında haller indexi ile correction indexi'nin birbirleriyle uyumunun değerlendirilmesi

Giriş: Pektus ekskavatum, göğüs kafesi ön duvarında sıkça görülen konjenital bir deformitedir. Bu durum, kaburgaların sternum ile birleştiği noktadaki kıkırdak dokunun ve kemik dokunun birbirinden uyumsuz gelişimi sonucu, sternumun içe doğru çökmesi veya göğüs kafesi ön duvarında bir oyuk oluşturmasıyla karakterizedir. Sternumun pozisyonunun bir şekilde göğüs kafesi içine doğru veya dışarıya doğru değişmesi, göğüs kafesinin normal gelişimini etkileyebilir. Pektus ekskavatum genellikle çocukluk döneminde fark edilir ve ergenlik çağında belirginleşebilir. Göğüs ön duvarındaki bu deformite, solunum ve kalp fonksiyonlarını olumsuz etkileyebilecek kadar, göğüs kafesi formunu değiştirebilir. Tedavi genellikle semptomların şiddetine ve hastanın yaşına göre değişir ve bazı durumlarda cerrahi müdahale de gerekebilir. Minimal invaziv bir cerrahi türü olan Nuss prosedürünün sıklıkla kullanılmasıyla birlikte, pektus ekskavatum defektinin düzeltilmesi, yapılan çalışmalar ile birlikte daha önceki yıllara göre yaygın hale gelmiştir. Amaç: Bu çalışmanın amacı, Pektus ekskavatum hastalarının başvuru anından tanıya kadar ve hastalığı nitelendirmekte kullanılan, toraks bilgisayarlı tomografisi ile tespit edilebilen Haller İndexi (HI) ve Correction İndexi'nin (CI) ölçüm değerlerinin hesaplanıp birbirleriyle aralarındaki ilişkinin ve bu değerlerin, yaş cinsiyet gibi parametreler ile de kıyaslandığında, CI ölçüm değerlerinin HI değerleri ile anlamlı korelasyonu olup olmadığını, CI'nin operasyon endikasyonu olarak değerlendirilmeye alınıp alınamayacağını araştırmak. Hastalar ve Yöntem: Pectus ekskavatum deformitesi nedeniyle Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Ana Bilim Dalı'na 2012-2024 yılları arasında müracaat eden 212 hasta retrospektif olarak incelendi. 115 hasta çalışmaya dahil edildi. Pektus ekskavatum deformitesini inceleyebilmek için tespit edilen hastaların operasyon öncesi çekilen toraks bilgisayarlı tomografilerinde, HI ve CI değerleri ayrı ayrı hesaplandı. Pektus ekskavatum dereceleri ve ölçüm indexleri göz önüne alınarak Nuss prosedürü ile opere edilen ve opere edilmeyen hasta grupları sınıflandırılıp, index değerlerinin birbirleriyle olan ilişkisi araştırıldı. Bulgular: Çalışmamıza 115 hasta dahil edildi. Hastaların 85'i opere edildi , 30 hasta opere edilmeyen kontrol grubu olarak istatistik analizine alındı. Çalışmamızda hastaların yaş ortalaması 16,6±3,2 olup; opere edilen hastaların yaş ortalaması 16,2±3,1; opere edilmeyen hastaların yaş ortalaması 17,7±3,2 olarak saptandı. Opere edilmeyen hastaların yaş ortalamaları anlamlı olarak yüksek saptandı. Çalışmamızda hastaların 92'si (%80) erkek ve 23'ü (%20) kadın; opere edilenlerin 68'i (%80) erkek ve 17'si (%20) kadın ve opere edilmeyenlerin 24'ü (%80) erkek ve 6'sı (%20) kadındı. Tüm hastaların HI ortalaması 4,01±1,71, opere edilenlerin HI ortalaması 4,38±1,85 ve opere edilmeyenlerin HI ortalaması 2,99±0,37 olarak saptandı. Opere edilen hastaların HI değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Tüm hastaların CI ortalaması %34,99±15,02, opere edilenlerin CI ortalaması %38,48±15,83 ve opere edilmeyenlerin CI ortalaması %25,10±4,88 olarak saptandı. Opere edilen hastaların CI değerleri anlamlı olarak yüksek saptandı. Tüm grupta HI ve CI arasında güçlü düzeyde anlamlı korelasyon (p<0.05); opere edilen hastalarda HI ve CI arasında güçlü düzeyde anlamlı korelasyon (p<0.05) ve opere edilmeyen hastalarda HI ve CI arasında orta düzeyde anlamlı korelasyon saptandı. Haller indeksi 3,25'in üzerinde olan hastaları 55'inin (%77,5) Cİ'si %28'in üzerinde, 16'sı (%22,5) Cİ'si %28'in altında; haller indeksi 3,25'in altında olan hastaların 5'inin (%1,4) Cİ'si %28'in üzerinde, 39'u (%88,6) Cİ'si %28'in altındaydı. Tüm grup, opere edilen ve edilmeyen hastalarda yaş'ın HI ve CI ile arasında korelasyon saptanmadı. (p>0,05). Opere edilen ve edilmeyen hastaların CI değerleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. Opere edilen hastalarda ortalama yatış süresi 6,6±2,7 (Min:4, Maks:28) gün olup, yatış süresinin HI ve CI ile arasında düşük düzeyde anlamlı korelasyon gösterdiği saptandı. HI için eğri altında kalan alan (EAA) 0,835 cm2 olup 3,25'lik kesim değeri için sensitivite %80 ve spesifite %76,5 olarak hesaplandı. CI için EAA 0,783 cm2 olup %28'lik kesim değeri için sensitivite %83,3 ve spesifite %64,7 olarak hesaplandı. Çalışmamızda, 1 (%1,2) hastada intraoperatif komplikasyon geliştiği, 1 (%1,2) hastada yara yeri enfeksiyonu geliştiği, 1 (%1,2) hastada bar kayması olduğu görüldü. Çalışmamızda, 1 (%1,2) hastanın postoperatif 28. günde eksitus olduğu görüldü. Sonuç: HI ve CI arasında yüksek korelasyon olduğu saptandı. CI'si %28 veya daha fazla olan PE'li olgularda cerrahi onarım öneriyoruz, çünkü bu değer uzun süredir kabul görmüş standartla (HI ≥3.25) ciddi bir korelasyon göstermektedir. Yapılan çeşitli çalışmalarda ve bizim çalışmamızda deformitenin derecesine bakılmaksızın transvers olarak geniş bir göğsün HI'yi arttırdığı ve tam aksine transvers olarak dar bir göğüs çapının HI'yi azalttığı yine aynı çalışmalarda CI'nin ise denkleminde göğsün transvers genişliği yer almadığından çöküntünün derecesinin daha kesin olarak hesaplanabileceği belirtilmiştir. Literatürde yayınlanmış eski çalışmalara binaen HI'nin CI'den görüntüleme sonuçlarıyla daha üstün bir gösterge olduğu sonucuna varılmış olsa da, CI'nin pektus şiddetini bilgisayarlı tomografi görüntülemeleri neticesinde doğrudan değerlendiren ve HI'den daha uygun bir değerlendirme yöntemi olduğu tezini savunuyoruz. Tıp dünyasında PE'li hastalar üzerinde yapılan ve tüm dünya çapında kabul görmüş birçok araştırma neticesinde , CI'nin, HI'ye kıyasla gereksiz cerrahi onarım sıklığını en az %10 oranında azalttığı yönünde çalışmalar bildirilmiştir. Yaptığımız bu çalışmada benzer sonuçlara ulaştık ve CI'nin PE'li hastalarda operasyon endikasyonu olarak HI ölçüm değerine kıyasla daha uygun bir kriter olduğunu düşünmekteyiz.

İlker Deniz
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı akciğer rezeksiyonu yapılan hastalarının yapay zeka ile postoperatif başarı ve risk analizi

Her cerrahi branş gibi göğüs cerrahisi branşı da ameliyat öncesinde ince elenip sık dokunan hazırlıklarla dolu risk analizleri, ameliyat esnasında ciddi bir emek ve konsantrasyon, ameliyat sonrası her adımın dikkatle takip edilmesi gereken doğru kararlar verme bütünüdür. Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) histopatolojik tip olarak akciğer kanserleri içinde en sık görülenidir. Çalışmamız bu süreçler içinde ameliyat sonrası aşamalar başta olmak üzere tüm adımlarda hastalara ve hekimlere yardımcı olmayı hedeflemektedir. 9. TNM evreleme sistemi günümüzde IASLC tarafından önerilen ve kullanılan evreleme sistemidir. Erken evre ve rezektabl lokal ileri evre KHDAK grubunda cerrahi tedavi etkindir. Akciğer rezeksiyonu ve sistematik mediastinal lenf nodu diseksiyonu KHDAK cerrahisinin temelini oluşturur. Ameliyat sonrası dönemde görülen komplikasyonlar, ileri tedavi ve bakım gerektiren yoğun bakım yatışlarının olması, hastanede kalış süresinin uzaması başta mortalite, morbidite, maliyet, hastane enfeksiyonları, sürdürülebilirlik ve sosyal etkenler açısından önem arz etmektedir. Bu aşamalarda yoğun bakım gerekliliğinin değerlendirilmesi konusunda objektif, düşük maliyetli, kolay kullanımı olan, kendini geliştirebilen, günlük pratiğe uyarlanabilir, hasta özelinde çalışan ve doğruluk oranı yüksek şekilde sonuç veren bir uygulama ya da değerlendirme ölçütü bulunmamaktadır. Yapay zeka uygulamaları hekimliğe yardımcı alanlar, sağlık sistemlerinde ve diğer alanlarda veri toplama, sınıflandırma, saklama, öğrenme, öğretme gibi özellikleri ile karar vermeye yardımcı algoritmalar olarak hayatımızda yer bulmaktadır. Çalışmamızda KHDAK sebebiyle opere edilen hastalarda post op süreçleri elimizdeki veriler ile tahmin etmeyi amaçladık. Çalışmamızda 1471 hastanın verileri retrospektif olarak incelenerek geniş veri setleri oluşturuldu. 6 adet farklı yapay zeka algoritması kullanılarak hastalara ait 14 parametre ile hastaların postoperatif klinik süreçleri ve yoğun bakıma çıkıp çıkmayacakları yüksek doğruluk ve başarı oranı ile tahmin edilmesi amaçlandı. Bu algoritmalar: SVM-Linear Kernel, Random Forest sınıflandırma, SMOTE Sonrası SVM-Linear Kernel, SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma, Lineer Regresyon ve Radial Basis SVM Korele Yöntemi idi. Yoğun bakıma çıkacak hastaları tahmin etmede en başarılı algoritmamız SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma oldu ve F1 ortalama skoru %91, yoğun bakıma çıkmayacak hastaları tahmin etmede en başarılı algoritmamız SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma oldu ve F1 ortalama skoru %91 olarak hesaplandı. SMOTE Sonrası Random Forest sınıflandırma yöntemi için ortalama çapraz doğrulama puanı 0.9232, çapraz doğrulama puanının standart sapması ise 0.0165 olarak hesaplandı. En başarılı algoritmamızda ROC eğrisinde eğri altında kalan alan %86 idi. Yapay zeka algoritmaları sayesinde KHDAK cerrahisi sonrası postoperatif klinik tahminler, yüksek doğruluk ve başarı oranlarıyla gerçekleştirilebilmekte olup, gelecekte klinik pratikte daha yaygın bir şekilde kullanılması beklenmektedir. Anahtar Sözcükler: Küçük Hücreli Dışı Akciğer Karsinomu, NSCLC, Postoperatif Komplikasyon, Yoğun Bakım Ünitesi, Yoğun bakım, Yapay Zeka, SMOTE, Lineer Regresyon, SVM, Support Vector Machine, Lineer Karnel, Radial Basis, Random Forest, Göğüs cerrahisi.

Göğüs cerrahisiİnsan-yapay zeka etkileşimi
Çağlayan Atakan Bilgin
Çukurova University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Opere edilen küçük hücreli dışı akciğer kanseri hastalarında ipsilateral mediyastinal lenf nodu (N2) yayılımı varlığında visseral plevral tutulumunun sağkalım üzerine etkisi

Amaç:Akciğer kanseri dünyada kansere bağlı ölümlerin en sık nedenidir. Dünyada olduğu gibi Türkiye'de de akciğer kanseri artış göstermektedir ve kadın cinsiyet için görülme sıklık oranı artmaktadır. Akciğer kanserinde prognozu belirleyen en önemli faktör hastalığın evresi olup, ikinci sırada histolojik hücre tipi gelmektedir. Tümör boyutu, lenf nodu varlığı ve uzak organ metastazı hastalığın evresini belirlemektedir. Plevral tutulum varlığı da tümör boyutundan bağımsız olarak hastalığın evresini değiştirmektedir. Bu çalışmada akciğer rezeksiyonu yapılan, küçük hücreli dışı akciğer kanseri tanılı olgularda patolojik inceleme sonrası ipsilateral lenf nodu tutulumu(N2) saptanan hastaların visseral plevral tutulumunun sağkalım üzerine etkilerini araştırmayı amaçladık. Bu amaçla; ipsilateral lenf nodu pozitif olan hastalarda plevra tutulumu olan ve plevra tutulumu olmayan hastalar sağkalım açısından karşılaştırıldı ve literatür eşliğinde tartışıldı. Gereç ve yöntemler :Çukurova Ünıversitesi Balcalı hastanesi göğüs cerrahisi anabilim dalında Eylül 2011 ile Temmuz 2020 tarihleri arasında primer akciğer kanseri nedeniyle opere edilen 1581 hastanın dosyaları retrospektif olarak tarandı. Dışlanma kriterlerinin uygulanması sonrası çalışma gurubu 1400 hastadan oluştu.Taranan hastalar arasında 233 ipsilateral lenf nodu tutulumu olan hasta vardı. Bu hastalardan otuzbeş tanesinde visseral plevra tutulumu pozitif olarak saptandı. Takip süresi 12-72 ay olarak belirlendi. Hastaların dijital ortamdaki verileri ve arşiv dosyaları geriye yönelik incelenerek tanı anındaki yaş, cinsiyet, tümörün tarafı, yapılan cerrahi prosedür, tümörün histolojik tipi, tümör boyutu, visseral ve pariyetal plevra tutulumununa göre hastlık evrelemesi TNM8 esas alınarak yapıldı. Istatiksel çalışmalarda SPSS sistemi kullanıldı. Bulgular:Bakılan hastalardan 233 ünde ipsilateral lenf nodu(N2) pozitif olarak değerlendirildi. Bakılan N2 pozitif olan hastaların 186 sı (79.8%) i erkek 47 si (20.2%) i kadındı. N2 pozitif olan hastaların 35 de (15%) visseral plevra invazyonu mevcuttu. N2 pozitif hasta grubunun, visseral plevra invazyonu olmayanlarında median yaşam süreci 23.37 ay (95% güven aralığı 8:7.27-29.47) iken visseral plevra invazyonu olan grupta 19.83 ay (95% güven aralığı 9.71-29.96) buludu. Iki gurup arasında istatiksel anlamlı bir farklılık saptanmadı. Sonuç:N2 lenf nodlarının tutulumu prognozu keskin biçimde ve en etkili olarak kötüleştiren faktör olarak görülmektedir. Visseral plevra invazyonu da bağımsız olarak kötü prognoz gösterse de, N2 pozitif hastalarda bu etkisi ön plana çıkmamakta ve N2 pozitif hastaların kötü prognozunda N2 hastalığın diğer faktörlerden daha etkili olduğu görülmektedir. N2 hastalık varlığında VPİ nun survi sürelerine etkisinin olmadığını düşünmekteyiz.

İsa Mırzayev
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pulmoner rezeksiyon sonrası diyafram altı hava verme (Pneumoperitoneum) uygulaması ile uzamış hava kaçağının önlenmesi

Akciğer doku çıkarmalarından sonra görülen ardıl sorunlardan uzamış hava kaçağı ve kalıntı plevral boşluk gelişimi önemli bir sorun olmaya devam etmektedir.Bu çalışmadaki amacımız; pneumoperitoneumun uzamış hava kaçağı ve kalıntı plevral boşluğu engellemedeki etkinliğini incelemektir. Çalışma kümesi (20 hasta) ile denetim kümesi (20 hasta) arasında hava kaçağı kesilme, göğüs tüplerinin çekilme, hastanede kalış süreleri, AKG ve SFT değişiklikleri ile kalıntı plevral boşluk gelişimi karşılaştırılmıştır.İstatistiksel yöntemler olarak Mann Whitney-U, , Wilcoxon Ranks ve Fisher's Exact testleri ile Friedman varyans analizi kullanılmıştır. Çalışmada elde edilen tüm sonuçlar için p<0,05 değeri istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir.Tüm hastalarda (40 hasta) istatistiksel olarak anlamlı olan ameliyat sonrası 1. gün FEV1 ve FVC'de azalma, pCO2'de artma izlendi. Bu sonuç çalışma ve denetim kümesinde benzerdi. Hava kaçağı kesilme, tüp çekme süresi, hastanede kalış süreleri ve kalıntı plevral boşluk oluşumu yönünden kümeler arasında fark görülmedi. Üst lobektomi yapılan çalışma kümesinde hava kaçağı kesilme, tüp çekme ve hastanede kalış sürelerinin daha kısa olduğu fakat bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü.Sonuç olarak; lobektomi sonrası diyafram altına hava verilerek hava kaçağı ve plevral boşluk gelişimini önlemek için uygulanan pneumoperitoneum yönteminin etkinliği gösterilememiştir. Üst lobektomileri içeren daha fazla hasta sayılı çalışmalar farklı anlamlı sonuçlar verebilir.

AkciğerAkciğer hastalıklarıGöğüs cerrahisi+2
Ersin Arslan
Gaziantep University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Köpeklerde akciğer rezeksiyonu sonrası invivo trombosit jel kullanımının hava kaçağı ve iyileşme üzerine etkileri

IÖZETKÖPEKLERDE AKC ĞER REZEKS YONU SONRASI NV VO TROMBOS TJEL KULLANIMININ HAVA KAÇAĞI VE Y LEŞME ÜZER NE ETK LERDr. brahim NACAK, Uzmanlık Tezi, Göğüs Cerrahisi Anabilim DalıTez Yöneticisi: Prof. Dr. Levent ELBEYLAğustos 2006, 46 SayfaAkciğer rezeksiyonlarını takiben postoperatif hava kaçakları sıkkarşılaşılan problemlerden birisidir. Bu hava kaçaklarının önlenmesi veyaortadan kaldırılması torasik cerrahinin önemli bir hedefidir. Hava kaçaklarını enaza indirmek için, sütur ve stapler hatlarını desteklemek veya onların yerinialmak üzere çeşitli yapıştırıcı materyaller geliştirilmektedir. Akciğer rezeksiyonusonrasında rezeksiyon hattındaki doku iyileşmesi önem arzetmektedir.Trombosit jel tam kandan sanrifüj yöntemiyle elde edilen trombositten zenginplazma (TZP) ile trombinin birleşmesinden oluşur. Trombosit jelin kullanımamacı içerisindeki büyüme faktörlerini cerrahi alana vererek bu alanda hücregöçü ve bölünmesi için bir ortam oluşturulmasıdır. Bu çalışmada köpekakciğerinde yapılan wedge rezeksiyonundan sonra rezeksiyon hattına spreyşeklinde verilen trombosit jel' in akciğerde doku iyileşmesini hızlandırmada vehava kaçaklarını önlemede bir rolü olup olmadığını araştırıldı. Çalışmamızdaaynı akciğerde farklı loblara rezeksiyon yapıldıktan sonra trombosit jelinuygulandığı ve uygulanmadığı loblardan, biyopsi materyallerinin 3. ve 10. gündealındığı toplam 10 köpek kullanıldı. rezeksiyon sonrası trombosit jel uygulananve biyopsileri 3. günde alınan dokulardaki iyileşme hızı, trombosit jeluygulanmayana göre istatistiksel olarak sınırda anlamlılık düzeyinde daha iyibulundu (p=0,11). Rezeksiyon sonrası trombosit jel uygulanan ve biyopsileri 10.günde alınan dokulardaki iyileşme hızı ise trombosit jel uygulanmayana göreistatistiksel olarak anlamlı bir şekilde daha iyi bulundu (P= 0,009). Biyopsialınma zamanı dikkate alınmadan, trombosit jel verilen ve verilmeyengruplar iyileşme hızı açısından değerlendirildiğinde yine istatistiksel olarakanlamlı fark bulundu (p= 0.003). Çalışmamızda rezeksiyonu takiben trombositjel uygulanan ve uygulanmayan grupların hiçbirinde hava kaçağına rastlamadık.Sonuç olarak, akciğer rezeksiyonunu takiben trombosit jel uygulanması,gerek erken dönemde, gerekse geç dönemde yara iyileşmesinihızlandırmaktadır. Yara iyileşmesinin hızlı olması muhtemelen olası havakaçaklarının gelişmesini de önleyebilir.Anahtar kelimeler: Akciğer rezeksiyonu, Hava kaçağı, Yara iyileşmesi,Trombosit jel.

İbrahim Nacak
Gaziantep University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kist hidatiklerinde preoperatif perforasyon ve süpürasyonun cerrahi tedaviye ve morbiditeye etkileri.

IIIÖZETAKCİĞER KİST HİDATİKLERİNDE PREOPERATİF PERFORASYONUN VESÜPÜRASYONUN CERRAHİ TEDAVİYE VE MORBİDİTEYE ETKİLERİDr. Mahmut GÜLGÖSTEREN, Uzmanlık Tezi, Göğüs Cerrahisi Anabilim DalıTez Yöneticisi: Doç. Dr. Bülent TUNÇÖZGÜRAralık 2006, 57 sayfaHidatik kistlerde germinatif membran bütünlüğünün bozulması delinmeolarak tanımlanmaktadır. Akciğer hidatik kistlerinde, delinmemiş grup ile delinmişgrup arasında semptomatolojik farklılıkların yanında diğer bazı parametrelerdede (hastanede kalış süresi, cerrahi, morbidite, mortalite) farklılıklar olabileceğinidüşündük. Belirlenen parametrelerde iki grup arasında ne gibi farklılıklarolabileceğini uygun istatistiksel testleri de kullanarak ortaya koymayı amaçladık.İki grup arasındaki farklılığın cerrahi tedavi yaklaşımını ve post operatifmorbiditeyi etkileyebileceğini vurgulamak istedik. Çalışmamızda Ocak 1995 -Aralık 2005 yılları arasında kist hidatik sebebiyle kliniğimize başvuran ve cerrahitedavi uygulanan 169 olgu retrospektif olarak incelendi. Olgular delinme olupolmamasına göre Grup 1 ve Grup 2 olmak üzere 2 gruba ayrıldı. İki gruparasında hastaneye başvuru süreleri, cinsiyet, yerleşim, belirtiler, hastanede kalışsüreleri karşılaştırldı. İstatistiksel analiz ki kare ve t-testi kullanılarak yapıldı. Bubulgular incelendiğinde öksürük-balgam, hidoptizi çok anlamlı (p<0.001), ağrı,ateş, hemoptizi ise anlamlı olarak bulundu (p< 0.05). İki grup arasındapostoperatif komplikasyon görülme oranındaki belirgin fark, istatistiksel olarak daanlamlıydı (p=0.002).Sonuçta delinmiş ve delinmemiş grup karşılaştırıldığında ciddi farklargörülmekte olup özellikle de hastanede kalış süresi, postoperatifkomplikasyonların gelişimi delinmiş grupta morbiditeyi önemli derecedeartırmaktadır. Ülkemizde bir halk sağlığı problemi olan akciğer hidatik kisthastlağı, tanı konulduğunda cerrahi olarak tedavi edilmelidirAnahtar kelimeler: Akciğer hidatik kisti, Perforasyon, Morbidite

Mahmut Gülgösteren
Gaziantep University
2006
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Göğüs cerrahisinde ameliyat öncesi ve sonrası hormon düzeylerinin morbidite ve mortalite üzerindeki etkisi

Göğüs cerrahi ameliyatları sonrası gelişen yan etki (komplikasyon) ve ölümlerin, gerilim (stres) hormonları olarak belirlenen ACTH,TSH, büyüme hormonu, prolaktin, kortizol, serbest ve toplam (total) T3, serbest ve toplam T4 ile olan ilişkisi, tüm bu değişkenlerde meydana gelen değişimlerin gruplar ve alt gruplar arası karşılaştırılarak veri (istatistiksel) yönünden anlamlı bir fark olup olmadığı araştırıldı. Çalışma için Şubat 2006 ? Ağustos 2008 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi kliniğine başvuran seçmeli (elektif) torakotomi veya mediansternotomi planlanan 18-80 yaş grubunda, ASA I-III sınıfında, 59'u erkek,41'i kadın toplam 100 hasta seçildi.Hastalardan ameliyat öncesi (preoperatif), ameliyat sonrası (postoperatif) 1.saat ve ameliyat sonrası 15.gün olmak üzere kan örnekleri alındı ve serumları ayrılıp ? 80 derecede saklandı. Hastalar tanılarına göre kanserli olanlar ve olmayanlar, ameliyat tipine göre doku kaybı olanlar ve olmayanlar, hasta olma oranı (morbidite) ve ölüm oranına (mortalite) göre de yan etki gelişenler ve gelişmeyenler şeklinde gruplandırıldı.Tüm bu değişkenlerin hasta olma oranı ve ölüm oranı üzerine etkisi tartışıldı.Çalışmamızda doku kaybı olan ve olmayan gruplar arasında ve kanser olan ve olmayan gruplar arasında yapılan karşılaştırmada anlamlı fark saptanamazken hem doku kaybı hem de kanser olan grubunda yan etki oranının tüm yan etkiler içerisinde en büyük grubu teşkil ettiğini, kortizol ve büyüme hormonunun yan etki gelişenlerde anlamlı yüksek olduğunu saptadık. Tüm vakalarda, yan etki gelişen ve gelişmeyen hastalardaki hormon değerleri karşılaştırıldığında yan etki gelişen grupta toplam T3 ve toplam T4 de anlamlı düşme izlendi. Yaşayan ve ölen hastaların ameliyat sonrası 15.gün serbest T3, serbest T4, kortizol, prolaktin değerlerinde anlamlı farklılık olduğunu saptadık.Yan etki ve ölüm ile gerilim hormonları arasında ilişki olduğunu saptamamıza rağmen hormon seviyelerinde meydana gelen değişimin, yan etki yada ölüm durumuna bağlı olarak mı gerçekleştiği yoksa hormon seviyelerindeki değişimlerin mi bu yan etki ya da ölüme katkısı olduğu konusunda kesin bir kanaat belirtemiyoruz. Sebep-sonuç ilişkisi ne olursa olsun hormon düzeylerinde meydana gelecek değişimlerin saptanması ve bunların cerrahi sonrası durumu ile ilişkilendirilmesi, hastanın mevcut durumunun daha ayrıntılı ve doğru değerlendirilmesini temin edecek, tedavisine yön verecek ve hastanın öngörümü (prognoz) yönünden de daha geniş bir öngörü sağlayacak, belki de ileride hastalarda hormon yerine koyma (replasman) tedavisini veya hormon baskılayıcı tedaviyi gündeme getirebileceği inancındayız.

Akın Sarımehmetoğlu
Gaziantep University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

SETD2, JMJD2C ve TIP60 genlerinin mRNA düzeyindeki ifadesi ile küçük hücreli dışı akciğer kanseri gelişimi arasındaki ilişkinin belirlenmesi

Akciğer kanseri, dünyada kadın ve erkeklerde kansere bağlı ölümlerin en yaygın nedenidir. Epigenetik değişimler DNA metilasyonu ve histon modifikasyonunu içerir. Epigenetik yolaklarda meydana gelen değişimler çok sayıda hastalığın gelişiminde rol alır. Histon modifikasyonları histon modifiye eden enzimlerle kontrol edilir. Bu çalışmanın amacı, histon modifikasyonunda görevli üç genin mRNA düzeyindeki ifadeleri ile KHDAK gelişimi arasındaki ilişkinin belirlenmesidir. Çalışmamızda, 44 küçük hücreli dışı akciğer kanserli hastadan alınarak normal ve malign oldukları histopatolojik olarak doğrulanan doku örneklerinde üç histon modifikasyonu enziminin mRNA düzeyindeki ifade düzeyi araştırıldı. Doku örneklerinden total RNA elde edildi. SETD2, JMJD2C ve TIP60 genlerinin mRNA ifade düzeyleri kantitatif Real time PCR (qPCR) yöntemi ile ölçüldü. İfade düzeylerini normalize etmek için gliseraldehit -3-fosfat dehidrogenaz (GAPDH) housekeeping geni kullanıldı. Tümör ve normal doku örneklerine ait sonuçlar karşılaştırıldığında, JMJD2C mRNA ifade düzeyinde herhangi bir farklılık belirlenmedi (p>0.05). Ancak SETD2 ve TIP60 genlerinin mRNA düzeylerinin, hastaların tümör dokularında kontrol dokularına göre anlamlı olarak azaldığı bulundu (p<0.05). Bulgularımız, küçük hücreli dışı akciğer kanseri patogenezi ile SETD2 ve TIP60 genlerinin mRNA düzeyindeki ifadesi arasında ilişki olabileceğini göstermektedir. Bu sonuçların doğrulanması için ileri moleküler araştırmalara ihtiyaç vardır.

Akciğer neoplazmlarıGenlerKantitatif genetik+3
Şevki Mustafa Demiröz
Gazi University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sekonder akciğer neoplazmlarında metastazektominin sağkalım üzerine etkisi

Akciğerin metastatik tümörleri, primer malign tümörlerin sistemik metastazlarının bir parçası olmakla birlikte, sahip olduğu özellikler bakımından ayrı olarak incelenmesi gereken bir konudur. Bu konudki tedavi seçenekleri kemoterapi, radyoterapi, kemoterapi ve radyoterpi kombinasyonları, hormon tedavisi ve cerrahi olarak metstazın çıkarılmasıdır.Pulmoner metastazektomilerin sağkalıma olumlu katkıları olduğu bilinmektedir. Çalışmamızda sekonder pulmoner neoplazmlarda metastazektominin yeri ve sağkalıma katkısı araştırıldı. Çalışmamıza 2010 ile 2015 yılları arasında Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniği'nde sekonder pulmoner neoplazm nedeni ile opere edilmiş 29 olgu dahil edildi. Olgular yaş, cinsiyet, primer tümörün histopatolojik tipi, sekonder tümörün evresi ve preoperatif radyolojik bulguları, hastalıksız yaşam süreleri, cerrahi insizyon şekilleri ve rezeksiyonun türü, komplet-inkomplet rezeksiyon sayıları, pre ve postoperatif nodül sayıları , kardiopulmoner değerlendirmeler , sağkalım süreleri açısından değerlendirilmiştir. Olguların 20'si (%69) erkek, 9'u kadın (%31) idi. En küçük yaş 18, en büyük yaş 75 idi.Yaş ortalaması 56 olarak hesaplandı. Tüm olgulra toplamda 38 cerrahi girişim uygulandı. En sık uygulanan cerrahi girişim 24 olguda posterolateral torakotomi idi. İkinci sıklıkla uyguladığımız cerrahi girişim ise 14 olguda Video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) idi. Çalışmamızda pulmoner metastazektomi uygulanan olguların 1 yıllık sağkalım %96; 3 yıllık sağkalım %72 ve 5 yıllık sağkalım % 58 olarak hesaplandı. Evre I de ölüm olayı gözlenmedi ve olguların tümü takipte olup 5 yıllık sağkalım oranı %100 olarak hesaplandı. Evre II'de 12 hastadan 3 ü takiplerinde kaybedildiler ve ortalama 5 yıllık sağkalım oranı %75 , evre III'te olgulardan 7' si ilerleyen takiplerinde kaybedildiler ve 5 yıllık sağkalım %50 olarak hesaplandı. Primer tümörün histopatolojik tipine göre en sık (%79,3) karsinom, ikinci sıklıkta sarkom (%17,2) tesbit edildi. Sarkomlarda pulmoner metastazektominin 5 yıllık sağkalım %40, karsinomlarda %73.5 olarak hesaplandı. Karsinomların sarkomlara oranla pulmoner metstazektomiden daha fazla yarar gördüğü tesbit edildi. Sonuç olarak, primer malignitesi kontrol altında olan, ekstra pulmoner bir başka odakta metastazı olmayan sekonder pulmoner neoplazmlı olgularda, metastazektomi ile sağkalıma önemli ölçüde katkı sağlanmaktadır. Bu çalışmada sekonder tümörün evresinin ve primer tümörün histopatolojik tipinin sağkalımı belirleyen esas faktörler olduğu görüldü.

Akciğer neoplazmlarıCerrahiCerrahi tedavi+4
Fatoş Kozanlı
Karadeniz Technical University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özofagus koraziv madde yanıklarının tedavisinde özofagus duvarı içine uygulanan kortikosteroitlerin tedaviye etkisi(Deneysel çalışma)

ÖZET Koroziv özefagus yanıkları (KÖY), genellikle oral yoldan, sülfürik asit ve hidroklorik asit gibi asitlerin ve çoğunlukla (% 75–90) potasyum hidroksit (KOH), sodyum hidroksit (NaOH) ve sodyum hipoklorit (NaClO) gibi kuvvetli alkali maddelerin alınması ile oluşur. Yanığın ileri düzeyde olduğu hastalarda striktür oranının %50'nin üzerine çıktığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Tedavide ilk yapılması gereken yanığa sebep olan maddenin ne tür bir madde olduğunun araştırılmasıdır. Bu sırada hastanın hava yolunun açık tutulmasına dikkat edilmelidir. Koroziv özefagus yanıklarının tedavisinde temel taşı oluşturan antibiyotik ve steroid kullanımı deneysel hayvan çalışmaları sonucu bulunmuştur. Biz bu çalışmamızda rat özefagusalkali yanık modelinde kullanılan kortikosteroid ilaçları özefagus duvarı içine uygulayarak tedavideki etkisini araştırmayı amaçladık. Çalışmada vücut ağırlıkları 235–300 gr arasında değişen strapless dawley türü 26 adet rat kullanıldı. Bütün gruplarda, Gehanno ve arkadaşlarının tarif ettiği Koroziv özofajitine benzer şekilde KÖY oluşturuldu, ratlar işlemden 12 saat önce aç bırakıldı ve genel anestezi uygulandı. Daha sonra birinci gurupta 2 rat diğer gruplarda 8'er rat olacak şekilde toplam 4 gruba ayrıldı. Grup I'deki ratların 1cm'lik özefagus segmentinin lümeni 1ml serum fizyolojik ile yıkandı. GrupII ratlara KÖY oluşturulduktan sonra parenteral antibiyotik (ampisilin) verildi. Grup III ratlara KÖY oluşturulduktan sonra antibiyotik (ampisilin) ve intramural kortikosteroid (deksametazon), grup IV ratlara ise paranteral antibiyotik (ampisilin) ve intramural kortikosteroid (prednizolon) tedavisi verildi. Bütün ratlar 21. günde dekapitone edilerek abdominal özefagusları histopatolojik inceleme için çıkarıldı. Çıkarılan özefagusun submukoza tabakasındaki kollojen artışı, muskularis mukoza tabakasında oluşan hasar ve tunika muskularis tabakasında oluşan hasar histopatolojik olarak belirlendi. Araştırma sonucunda Grup I'de hasar olmadığı görüldü. Grup I ile Grup II, III, IV karşılaştırıldığında Grup II, III ve IV'de her üç parametrede hasar saptandı. Grup II, Grup III ile karşılaştırıldığında Grup III'de hasarın daha az olduğu saptandı. Grup II, Grup IV ile karşılaştırıldığında muskularis mukoza tabakası ve tunika muskularis tabakası hasarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı. Sonuç olarak özefagus duvarı içine uygulanan steroid maddelerin her ikiside kollojen sentezini azaltabilir, striktür oluşumunu ve inflamasyonu azaltabilir. İki steroid madde karşılaştırıldığında ise prednizolon muskularis mukozaya kadar ilerleyen yeni kollojen sentezini azaltabililir. Darlık oluşumunu azaltıcı etkisi özefagus duvarı içine uygulanan deksametazona benzerlik gösterir, bu iki steroid arasında anlamlı fark yoktur. Anahtar kelimeler: Koroziv özefagus yanığı, alkali madde, kollojen, prednizolon, deksametazon.

Adrenal korteks hormonlarıAlkalilerDeksametazon+6
Derya Tüten Özdemir
Fırat University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Timus cerrahisinde klinik deneyimimiz

Bu çalışmada Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda Temmuz 2002 ? Mart 2010 tarihleri arasında timik lezyon nedeniyle takip edilen 30 olgu incelendi.Olgular yaş, cinsiyet, şikayet, lezyon lokalizasyonu, girişim yolu, yapılan rezeksiyon ve histopatolojik tanı açısından retrospektif olarak değerlendirildi ve literatür bilgileri ile karşılaştırıldı. Anterior mediastinal kompartmandaki lezyonlarının %47'sini, tüm mediastinal lezyonların %20'sini timik tümörlerin oluşmaktadır.Tanıda kullanılan en önemli yöntem bilgisayarlı tomografidir. Timik tümörlerin en önemli özelliği tümörün kapsüllü olup olmaması ve komşu yapılara invazyon gösterip göstermemesidir. Dolayısıyla da hastanın tedavisinde en önemli husus klinik görünüm, doğru evrelendirilmesi ve histopatolojik tipinin doğru bildirilmesidir. Bununla birlikte hastaya yapılacak olan komplet bir cerrahi rezeksiyon hastanın yaşam kalitesine önemli katkı yapmaktadır. Timomalardaki en önemli prognostik faktörler; hastanın klinik evrelendirilmesi ve histopatolojik sınıflandırılması, komplet rezeksiyon, büyüklüğü ve damarsal yapılara invazyonudur.Çalışmamıza dahil edilen 30 olgunun 17'si timoma, 6'sı timik hiperplazi, 3'ü timik kist, 2'si timik karsinom ve 2'si timik karsinoid tümördü. Tanı, sıklıkla PA akciğer grafisi ve toraks BT ile konuldu. Preoperatif değerlendirme sonrasında hastalara uygulanan cerrahi sonuca göre, olguların büyük bir çoğunluğunun erken evrede olduğu görüldü ve hastaların uygulanan total cerrahi rezeksiyon ile küratif sonuçlar elde edildi.

Timom
Osman Korcan Tilkan
Gazi University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer rezeksiyonunun kardiyak fonksiyonlara etkisinin ekokardiyografik olarak araştırılması

Akciğer rezeksiyonlarının 500 yıldan fazla bir geçmişi olmasına rağmen, anatomik rezeksiyonlar ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında başarıyla ve güvenle yapılmaya başlanmıştır. Preoperatif değerlendirme yöntemlerinin ve postoperatif bakımın gelişmesiyle, morbidite ve mortalitede azalma görülmüştür. Bu yöntemlerden olan ekokardiyografi, lobektomi ve pnömonektomi sonrası kalbin yapısal ve fonksiyonel değişikliklerinin değerlendirilmesinde etkilidir.Çalışmamızda; lobektomi ve pnömonektomi gibi majör akciğer rezeksiyonlarının kalp üzerine yarattığı etkiler ekokardiyografi kullanılarak gösterilmeye çalışılmıştır.Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde çeşitli nedenlerle akciğer rezeksiyonu uygulanan 16 olgu çalışmaya alındı. Hastalar iki gruba ayrıldı: Grup I (lobektomi), Grup II (pnömonektomi). Her hastada preoperatif dönemde ve postoperatif altıncı ayda arter kan gazı, solunum fonksiyon testi ve ekokardiyografik incelemeleri yapıldı.Her iki grupta da operasyon sonrası FEV1 ve FVC değerlerinde anlamlı düşme saptandı (p<0.05). Fakat gruplardaki operasyon öncesi ve sonrası PaCO2 ve PaO2 değerleri arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). Lobektomi grubunda; operasyonun hem sol, hem de sağ kalp fonksiyon ve basınçlarında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik yapmadığı saptandı (p>0.05). Pnömonektomi grubundaysa; pulmoner arter basıncı (operasyon öncesi 27.80±11.10, operasyon sonrası 33.20±8.10, p=0.011), sağ ventrikül çapı (operasyon öncesi 22.40±0.78, operasyon sonrası 24.50±1.81, p=0.011) ve triküspit kapak velositesi (operasyon öncesi 2.08±0.57, operasyon sonrası 2.37±0.42, p=0.010) altıncı ayın sonunda istatistiksel olarak anlamlı bir yüksekliğe ulaşırken, sol kalp ölçümlerinde değişiklik izlenmedi (p>0.05).Ekokardiyografi kardiyak fonksiyonların değerlendirilmesinde kullanılabilen kalp kateterizasyonu ve radyonüklid ventrikülografiye göre daha pratik, ucuz ve invaziv olmayan bir yöntemdir. Pnömonektomi sonrası sağ ventrikül modifikasyonlarının belirgin olması, mümkün olduğu kadar pnömonektomiden kaçınmamız gerektiğini ortaya koymuştur.Anahtar kelimeler: Pnömonektomi, sağ ventrikül, ekokardiyografi

İbrahim Ethem Özsoy
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trakea rekonstrüksiyonunda primer sütür ve homolog greft uygulanımı (Deneysel çalışma)

Çeşitli trakeal patolojiler nedeniyle trakeaya rezeksiyon ve rekonstrüksiyon uygulamaları yapılmaktadır. Birçok çalışmaya rağmen, trakea rekonstrüksiyonu konusunda, tatmin edici bir sonuca ulaşılamamıştır. Trakeanın segmental rekonstrüksiyon yöntemleri; primer uç-uca anastomoz, homolog greftlerle rekonstrüksiyon, otojen doku greftleri ile rekonstrüksiyon ve prostetik greftler ile rekonstrüksiyondur.Biz, trakeal rekonstrüksiyon yöntemlerinden, uç-uca anastomoz ve homolog greft uygulanımının sonuçlarını karşılaştırmak amacıyla bu çalışmayı planladık.Çalışmada, 10 adet Yeni Zelanda tavşanı kullanılmıştır. Tavşanlar iki gruba ayrılmış ve herbirinin trakeasından üçer segment eksize edilmiştir. İlk gruptakilere (n=5), uc-uca anastomoz yapılırken, ikinci gruptakilere (n=5), ilk gruptaki tavşanlardan çıkarılan segmentler nakledilmiştir.Yirminci gündeki sakrifikasyon sonrasında anastomoz hattının durumu, lümendeki sekresyon birikimi, çevre dokularla oluşan inflamasyon ve yapışıklıklar değerlendirilmiş, anastomoz hattının çeşitli bölgelerinden yapılan ölçüm sonuçları her iki grupta karşılaştırılarak, materyaller histopatolojik incelemeye gönderilmiştir.Sonuçta, her iki teknikte de anastomoz bölgesine ait lateral, anteroposterior ve kesit alanı ölçümlerinde daralma geliştiği; fakat genel stenoz indeksleriyle karşılaştırıldığında bu daralma oranlarının stenoza neden olmadıkları ve uç-uca anastomoz ile daha iyi bir hava yolu açıklığı sağlandığı tespit edilmiştir. Homolog greftler ise umut verici çözümlerden biri olarak değerlendirilmiştir.Anahtar Kelimeler: Trakea, primer uç uca anastomoz, homolog greft

Muharrem Çakmak
Fırat University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Özofagus alkali yanıklarında antienflamatuar ajanların etkisi (Deneysel çalışma)

Korozif özofagus yanıkları (KÖY), sülfirik asit ve hidroklorik asit gibi asitlerin ve çoğunlukla (% 75?90) potasyum hidroksit (KOH), sodyum hidroksit (NaOH) ve sodyum hipoklorit gibi kuvvetli alkaliler alınması ile oluşur. Ciddi yanığı olan hastalarda striktür oranın %50`nin üzerine çıktığını gösteren çalışmalar mevcuttur. Özofagus korozif yanıklarının tedavisi konusunda ilk ve en önemli adım etken maddenin belirlenmesidir. Hava yolunun açık tutulmasına dikkat edilmelidir. Günümüzde tedavinin temelini oluşturan antibiyotik ve steroid tedavisinin kökeni deneysel hayvan çalışmalarına dayanmaktadır. Yaptığımız bu deneysel çalışmada rat özofagus alkali yanık modelinde antienflamatuar ajanların etkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmada vücut ağırlıkları 220?250 gr arasında değişen Wistar Albino türü 28 adet rat kullanıldı. Bütün gruplarda, Gehanno ve arkadaşlarının tarif ettiği korozif özofajitine benzer şekilde KÖY oluşturuldu, ratlar işlemden 12 saat önce aç bırakıldı ve genel anestezi uygulandı. Daha sonra her grupta 7 rat olacak şekilde 4 gruba ayrıldı. Grup I'deki ratların 1 cm.'lik özofagus segmenti lümen içi 1ml serum fizyolojik ile yıkandı. Grup II ratlara KÖY oluşturulduktan sonra parenteral antibiyotik verildi. Grup III ratlara KÖY oluşturulduktan sonra antibiyotik ve deksametazon, grup IV ratlara ise prednizolon ve antibiyotik tedavisi verildi. Ratların tümü 21. günde sakrifiye edilerek abdominal özofagusları histopatolojik inceleme için çıkarıldı.Submukoza kollojen artışı, muskularis mukoza hasarı ve tunika muskularis hasarı histopatolojik olarak belirlendi. Yapılan inceleme ile Grup I'de hasar olmadığı görüldü. Grup I ile Grup II, III, IV karşılaştırıldığında Grup II, III ve IV'de her üç parametrede hasar saptandı. Grup II, Grup III ile karşılaştırıldığında Grup III'de hasarın daha az olduğu saptandı. Grup II, Grup IV ile karşılaştırıldığında muskularis mukoza ve tunika muskularis hasarı açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı.Sonuç olarak prednizolon muskularis mukozaya kadar ilerleyen yeni kollojen sentezini azaltabilir ancak darlık oluşumunu azaltıcı etkisi deksametazona göre belirgin değildir.Anahtar kelimeler: Korozif özofagus yanığı, kollojen, prednizolon, deksametazon.

Antiinflamatuar ajanlarDeksametazonKolajen+6
Semih Koçyiğit
Fırat University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğerin sekonder tümörlerinde prognostik faktörlerin değerlendirilmesi ve metastazektomi sonuçları

Akciğerin metastatik tümörleri primer malign tümörün sistemik metastazının bir parçası olmakla beraber sahip oldukları özellikler nedeniyle ayrı olarak incelenmektedir. Sekonder akciğer tümörlü uygun olgularda metastazektomi sağkalıma büyük katkı sağlamaktadır. Bu çalışmada sağkalımı etkileyen prognostik faktörler ve metastazektominin sağkalıma olan katkısı araştırıldıHaziran 2003-Haziran 2008 tarihleri arasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi kliniğinde sekonder akciğer tümörü nedeniyle ameliyat edilen 60 olgu çalışmaya dahil edildi. Olgular yaş, cins, primer tümör özellikleri, sekonder akciğer tümörü özellikleri, uygulanan cerrahi metod açısından incelendi. Cerrahi girişim öncesi tüm hastalar laboratuar, radyolojik ve ek sistemik hastalıkları açısından değerlendirildi. Prognostik faktörler ve hastalıksız yaşam süreleri değerlendirildiOtuzüçü erkek (%55), 27'si kadın (%45) 60 olgunun yaş ortalaması 53 olarak hesaplandı. Histolojik dağılımlar incelendiğinde 42 karsinom, 12 sarkom, 3 germ hücreli tümör, 3 malign melanomlu hasta tespit edildi. Primer tümörlerin histopatolojik tipleri arasında en sık adenokarsinom ve renal hücreli karsinom görüldü. Hastaların radyolojik olarak saptanan nodül sayıları ile peroperatif saptanan sayılar farklılık gösteriyordu. Cerrahi kesi nodüllerin lokalizasyonuna, yeri ve sayısına göre düzenlendi. Cerrahi olarak tüm nodüller eksize edildiSağkalım süreleri karsinomlu hastalarda 59 ay , sarkomlu hastalarda 46 ay, malign melanomlu hastalarda 47 ay olarak hesaplanmıştır. UAMK evreleme sistemine göre metastazektomi hastalarının 28'i (%46,7) evre-2; 25'i (%41,7) evre-3; 7'si (%11,6) evre-1'de bulundu. İki hastada postoperatif yara yeri enfeksiyonu gelişti. Morbidite % 3,4 olarak bulundu. Bir hasta ise postoperatif dönemde solunum yetmezliği sebebiyle kaybedildi. Mortalite %1,7 olarak hesaplandıSonuç olarak primer tümörü kontrol altında olan, akciğer dışında metastazı olmadığı belirlenen ve tüm pulmoner nodüllerin çıkartılabileceği öngörülen olgularda metastazektomi güvenli ve etkin bir tedavi şeklidir. Sekonder akciğer tümörlerinde metastazektomi sağkalımı uzatmaktadır. Radyolojik olarak tespit edilen nodül sayısı genellikle intraoperatif tespit edilen nodül sayısından daha azdır. Göğüs cerrahı radyolojik olarak tespit edilen nodülleri çıkarmak ve intraoperatif ek nodül varlığını araştırmak durumundadır. Tümör histopatolojisi, hastalıksız yaşam süresi, metastaz sayısı, ek tedavi verilebilirliği önemli prognostik faktörlerdir.

Akciğer neoplazmlarıNeoplazm metastazlarıNeoplazmlar+3
Cemil Deniz Yorgancılar
Gazi University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer transplantasyonu sonrası reperfüzyon injürisinde H-asetil sistein blokajı

N-Asetilsisteinin iskemi sonrası başlayan reperfuzyonun etkisiyle ortaya çıkan reperfiizyon injurisi üzerine yararlı etkileri olduğu bilinmektedir. Bu çalışma sol akciğer ototransplantasyonu yapılan köpeklerde N- asetilsistein tedevisinin gelişen reperfiizyon injurisini iyileştirmedeki rolünü gösteren deneysel bir çalışmadır Çalışmada, 2 eşit gruba (kontrol ve N-asetilsistein) ayrılan 10 adet yetişkin sokak köpeği kullanıldı. Pulmoner arter ve venin klemplenmesiyle 2 saatlik iskemi sonrası sol ana bronkus divize edilerek ve reperfuzyonun başlamasından önce yeniden anastomoz yapıldı. Kontrol grubuna (n=5) saline solüsyonu verildi, N-asetilsistein grubuna iskemi öncesi 30dk. 60mg/kg N-asetilsistein verildi. Ardından iki saatlik sürede 4° C Euro-Collin's ile yıkandıktan sonra ortotopik tek akciğer ototransplantasyonu uygulandı. Reperfiizyon döneminde sağ pulmoner arterin S dakikalık klemplenme testinin ardından sol pulmoner arter basmcı (L-PAP), Sol pulmoner vasküler rezistans (L-PVR), kardiak output (CO), sistemik arteriel oksijen basıncı (Pa02 ), Alveolo-arteriel gradient farkı (A-aDOa) değerleri ölçüldü. Akciğer dokuları yapısal değişiklikler olarak ve polimorfonükleer lökosit (PNL)birikimi açısından değerlendirilerek karşılaştırıldı. İstatistiksek değerlendirmede: Mann-Whitney U testi ve Wilcoxon testi kullanılmıştır. L-PAP, L-PVR,CO, Pa02, A-aDOî ölçümleri, Beta N-asetil glukozaminidaz, Nitrik Oksit, Malonil Dialdehid; Süperoksid Dismutaz ve Glutatyon peroksidaz değerleri N-Asetilsistein grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde farklı idi (p< 0,05). Histolojik olarak N-Asetil sistein grubunda akciğer ödemi çok hafifti ve PNL infiltrasyonu anlamlı biçimde düşüktü (p<0,05). N asetilsistein kullanımının akciğer ototransplantasyonu uygulanan köpeklerde İskemi Reperfiizyon (I/R) mjurisi üzerine yararlı etkileri bulunmaktadır.

Erhan Ayan
Fırat University
2004
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malign plevral efüzyonlu hastalarda prognoza etki eden faktörlerin değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Malign plevral efüzyon, ileri evre kanser hastalarında primer kanserin plevral metastazına bağlı plevral aralıkta sıvı toplanması ve buna bağlı solunumsal semptomlar ile seyreden, prognozu kötü, sağkalımı kısa bir hastalıktır. Tüm plevral efüzyonların %22'sini oluşturur. Tüm kanser hastaların yaklaşık %15'inde görülür. Küratif ve palyatif tedavilere rağmen sağkalım süresi 4-6 aydır. Prognozun bu denli kötü olmasının yanında yapılan çalışmalarda prognoz belirleyici etkin bir belirteç de yoktur. Prognozun bilinmesi hastalara uygulanacak tedavilerin belirlenmesine ve kısa sağkalımı beklenen hastalara agresif girişimlerden kaçınılmasına yardımcı olacaktır. Bu çalışma malign plevral efüzyon nedeniyle takip edilen hastaların sağkalımına etki eden faktörleri değerlendirmek amacıyla yapıldı. Gereç ve yöntem: Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Kliniğince 01.01.2012 ile 31.12.2022 tarihleri arasında plevral efüzyon nedeniyle değerlendirilen 1850 hastadan sitolojik veya patolojik olarak malign plevral efüzyon tanısı alan hastalar retrospektif tarandı. Tüm verilerine ulaşılan 150 hasta değerlendirmeye alındı. Retrospektif olarak dosyaları taranarak hastaların yaş, cinsiyet, primer tümörün histopatolojik tipi, tanı zamanı, tanı zamanından MPE gelişimine kadar geçen süre, tanı anında MPE varlığı, plevral efüzyon gelişen hemitoraks, plevral efüzyonun laboratuvar değerleri, sağkalım süresi ve mortalite verileri incelendi. Bulgular gruplandırılarak analiz edildi. Bulgular: Değerlendirmeye 150 hasta alındı. Hastaların 78 (%52)'i erkek, 72 (%48)'si ise kadındı. Hastaların ortalama yaşı 55,04 ((±14,79) yıl idi. En sık akciğer kanseri (%50), meme kanseri (%19.3) ve gastrointestinal sistem kanserleri (%13.3) izlendi. Hastaların %95'i çalışmanın yapıldığı tarihte hayatta değildi. Ortalama sağkalım süresi 274,16(±32,91) gün idi. Meme kanseri olan hastalarda ortalama sağkalım 451,3 gün olup anlamlı farklılık vardı (p=0.01). Tanı anında MPE olan hastalarla ile tanı anında MPE olmayıp sonradan MPE gelişen hastaların sağkalımında anlamlı farklılık yoktu (p=0.6). Plevral sıvının LDH ve glukoz düzeylerinin sağkalıma etkisinin olmadığı görüldü (p=0.09 ve p=0.6). Efüzyon geliştikten sonra kemoterapi tedavisi alan hastaların sağkalımının daha uzun olduğu görüldü (p=0.00). Sonuç: Malign plevral efüzyon, prognozu kötü, sağkalımı kısa bir hastalıktır. Tümörün histopatolojik tipi prognozu etkilerken; cinsiyet, plevral sıvının LDH ve glukoz içeriği, tanı anında plevral efüzyonun olup olmaması gibi faktörlerin prognozu etkilemediği gösterilmiştir. Anahtar kelimeler: Malign plevral efüzyon, prognoz, sağkalım

İlyas Konuş
Dicle University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malign plevral mezotelyomada plevrektomi-dekortikasyon etkinliğinin değerlendirilmesi

Malign plevral mezotelyoma (MPM) %90'ı plevral kaynaklı, periton ve perikardın seröz yüzeylerinden, nadiren de testiste tunica vajinalisten gelişen, nadir görülen, agresif seyirlisıklıkla mesleksel ve çevresel maruziyetle ortaya çıkan mezotelyal örtünün primer malign tümörüdür. MPM' de %70-90 mesleksel veya çevresel temas bildirilmektedir. Mesleksel asbest maruziyetine bağlı MPM daha erken yaşlarda görülmekle birlikte yaş ilerledikçe risk daha fazla artmaktadır. DSÖ mortalite verilerine göre 1994 ve 2008 yılları arasında yaşa göre düzeltilmiş mortalite hızı milyonda 4.9, ölümde ortalama yaş 70 ve erkek- kadın oranı 3,6:1'dir. Geniş olgu serilerinde yaşam süresi 7-17 ay arasında saptanmıştır. Epiteloid, sarkomatoid ve bifazik alt tipleri bulunmaktadır. Epiteloid tip en sık görülen tip olup prognozu bifazik ve sarkomatoid tiplerden daha iyidir. MPM tüm dünyada hızla yaygınlaşmaktadır, bu da mezotelyoma tedavisi yönündeki çalışmaları son yıllarda iyice arttırmıştır. Hala standart bir tedavisi olmayan MPM' de; cerrahi, kemoterapi, radyoterapi tek veya kombine şekilde kullanılarak denenmektedir. Cerrahi, makroskopik komplet rezeksiyon olacak şekilde ekstraplevral pnömonektomi (EPP) veya extended plörektomi/ dekortikasyon şeklinde yapılır. Günümüzde cerrahi tedavi ile kombine uygulanan kemoterapi ve radyoterapinin genel sağkalımı arttırdığı yönündeki düşünceler, yapılan çalışmalarda seçilmiş bir hasta grubunda bu kombinasyonun yararlı olabileceği yönündedir. Malign plevral efüzyon (MPE) kimyasal plöredezis için en yaygın kabul gören endikasyondur.En sık kullanılan sklerozan ajan talktır.Talk plöredezis plevral boşluğun obliterasyonudur. Plevrada inflamasyon oluşturarak mezotel hasarı ve fibroblast proliferasyonunun stimülasyonu ile pariyetal ve visseral plevra yapraklarının birbirine yapışması sağlanır. MPM'de palyatif bir tedavi şeklidir. Bu çalışmanın amacı kliniğimize MPM tanısıyla başvuran hastaların gerek plörektomi ve dekortikasyon ile gerek talk plöredez uygulaması ile genel sağkalım sürelerini değerlendirmek ve genel sağ kalımlarında etkili olabilecek diğer faktörleri belirlemektir.Hastalarda ortalama sağkalım ve ortalama sağkalıma etkili olabilecek faktörler araştırılmak üzere P/D yapılan 36 hasta ile talk plöredez uygulanan 36 hasta toplam 72 hasta çalışmamıza dahil edilmiştir. Çalışmamızda, yapılan cerrahinin tipi, tümör tarafı, sitolojik inceleme sonuçları, kemoterapi, radyoterapinin uygulanmasının sağkalıma etkisi istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış ancakP/D yapılan grupta genel sağkalım yapılmayan gruba göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha iyi bulunmuştur. Anahtar sözcükler:Cerrahi, dekortikasyon, plevrektomi, malign plevral mezotelyoma, talk, plöredez

CerrahiMezotelyomaNeoplazmlar+3
Funda Öz
Dicle University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malign plevral efüzyonlarda hızlı plöredezin başarısının değerlendirilmesi

İleri evre maligniteleri olan hastalarda malign plevral efüzyonlar önemli bir sorun teşkil etmektedir. Bu hastaların yaklaşık %50'sinde hastalık süreci içinde malign plevral efüzyon meydana gelmektedir. Malign plevral efüzyonlu olgularda uygulanan terapötik torasentez ve tekrarlayan plevral effüzyon gelişimini önlemeye yönelik lokal sklerozan tedaviler en sık uygulanan palyatif tedavi yöntemleridir. Biz çalışmamızda, malign plevral efüzyonlarda sklerozan ajan olarak talk pudra kullandık. Günümüzde, plörodez amacıyla en sık kullanılan sklerozan ajanlar talk, iodopovidon, tetrasiklin, doksisiklin ve bleomisindir. Çalışmamızda hızlı plöredez tekniğinin ve talkın etkinliğini değerlendirmeyi amaçladık.Çalışma Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalında Ocak 2010 ile Aralık 2016 tarihleri arasında malign plevral efüzyon nedeniyle ince çaplı kateter yoluyla talk kullanılarak plöredezis veya hızlı plöredezis yapılan 53'ü erkek 43'ü kadın olmak üzere toplam 96 hasta retrospektif olarak çalışmaya alındı. Taburcu edilen hastalara nefes darlığı veya göğüs ağrısının tekrar başlaması durumunda tekrar kliniğimize başvurmaları, şikayetlerinin olmaması durumunda ise 1. ayın sonunda kontrole gelmeleri söylendi.Malign plevral efüzyon saptanan ve ince çaplı katater yoluyla plöredezis yapılan 96 hasta incelendi. Bu olgulardan 53'üne ince çaplı kateterden 4 gr talk uygulanarak plöredezis yapıldı (Grup-I), 43'üne ince çaplı kateterden 4 gr talk uygulanarak hızlı plöredezis uygulandı(Grup-II). Olgularımızın yaş ortalaması 59,48 (23 - 104) idi. Plöredez (grup-I) grubu olguların 28'i erkek, 25'i kadın, hızlı plöredez (grup-II) grubu olguların 25'i erkek, 18'i kadındı.Grup I de 30 (% 56,6) hastada tam cevap, 12 (% 22,6) hastada parsiyel yanıt olmak üzere toplam 42 (% 79,2) hastada başarı sağlanırken, 11 hasta (% 20,8) başarısız kabul edildi. Grup II de ise olguların 18'inde (% 41,9) tam cevap, 14 (% 32,6) hastada parsiyel cevap olmak üzere toplam 32 (% 74,4) hastada başarı sağlanırken 11 hasta (% 25,6) başarısız kabul edildi (Tablo 8). İstatiksel olarak Grup-I ve Grup-II olguların başarı oranları arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0,05).Plöredezin küçük çaplı kateter kullanılarak hızlı plöredez tekniği ile yapılması, işlemin etkinliğini değiştirmemekte, hatta hastaların hastanede kalış sürelerini kısaltarak yaşam kalitelerini artırmakta ve maliyeti azaltmaktadır. Küçük çaplı kateter kullanılarak talk ile yapılan hızlı plöredez güvenilir ve etkili bir yöntemdir.

KateterizasyonNeoplazmlarPlevral efüzyon+2
Ali Birak
Dicle University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer iskemi-reperfüzyon hasarında Melatonin ve N-asetilsisteinin etkisi

İ/R hasarı akciğer transplantasyonunda mortalite ve morbitideyi etkileyen önemli etkenlerden bir tanesidir. İ/R hasarı konusunda birçok çalışma yapılmış olup, Melatonin ve NAC `in İ/R hasarında akciğeri koruyucu etkisi olduğu birçok çalışmada gösterilmiştir. Bizim yaptığımız bu çalışmada Melatonin ve/veya NAC akciğer İ/R hasarındaki koruyucu etkisini LPDS eşliğinde göstermeye çalıştık.Çalışmada 48 adet Spraque-downey 300 mgr erkek ratlarda Akciğer İ/R hasarında Melatonin ve/veya NAC `ın etkisini değerlendirmeyi amaçladık. Bu çalışma Dicle Üniversitesi Hayvan Yerel Etik Kurulu tarafından onaylandı ve yaklaşık 8 ay kadar çalışma sürdü.Çalışmada 48 adet rat denek olarak 8 farklı grupta kullanıldı.1. Grup: sol akciğerde iskemi2. Grup: sol akciğerde iskemi + M3. Grup: sol akciğerde iskemi + NAC4. Grup: sol akciğerde iskemi + M + NAC5. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon6. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + M7. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + NAC8. Grup: sol akciğerde iskemi + reperfüzyon + M + NACDenekler Na-Pentotal ile uyutuldu. Trakeostomi açılarak entube edildi ve mekanik ventilatöre bağlandı. Tidal volüm 10 ml /kg solunum dk'da 70 olarak ventile edildi. Median sternatomi uygulandı , daha sonra pulmoner arterden heparinize edildi. Pulmoner hilus 2 saat klempe edilerek iskemi sağlandı. Daha sonra klemp kaldırılarak 2 saat reperfüzyon sağlandı. Daha sonra bütün ratlar kalpten yapılan ponksiyon işlemi ile sakrifiye edildiAlınan sol akciğerin 1/3 lük kısmı Işık Mikroskopu altında İ/R hasarı değerlendirildi. Akciğerde İ/R bağlı olarak gelişebilecek alveolar hemoraji ve Akciğerdeki inflamatuar yanıta bağlı gelişebilecek ödem ve inflamasyon değerlendirildi. Geri kalan akciğerde İ/R hasarının göstergesi olabilecek MDA düzeyi bakıldı.Ayrıca ratlardan alınan kanda serum TAOK düzeyi ve sol akciğer BAL sıvısında Nötrofil yüzdesine bakıldı.

AkciğerAkciğer hastalıklarıMelatonin+4
Atilla Durkan
Dicle University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer dekortikasyon ameliyatı yapılan erişkin hastaların preoperatif ve postoperatif olarak arteryel kan gazı,solunum fonksiyon testleri ve akciğer perfüzyon sintigrafilerinin karşılaştırılması

WESPleural empyema is an infective process with high mortality andmorbidity despite broad-spectrum antibiotics and drainage of infected pleuralcavity.Empyeme is more frequently observed in underdeveloped or developingcountries due to inadequacy of sanitation, substructure and sewer system ormisdiagnosis of disease.Fibrothorax may develop due to pleural peel that would restrictexpansion of lung. Patients with fibrothorax would not response to tubethoracostomy and respiration reduces or annihilates. Decortication isdescribed as removing the peel that restricts lung parenchyme. Our aim is toimprove respiratory functions by decortication of pleural peel subsequent tofibrothorax.Registrations of 37 patients with chronic empyema between January2000 and November 2008 that were followed-up in Chest Surgery Clinics ofMedical School in Dicle University were examined retrospectively. Patientswith preoperative and postoperative respiratory function tests, arteriel bloodgas analysis and lung perfusion scintigraphy were included.Age disturbance was 15?73 years (37,3). 25 patients were male(%67,6), and 12 patients were female (%32,4). Right and left thoracotomywere performed in 15 (%40,5) and 22 (%59,5) patients, respectively. 28patients (%75,6) had chronic fibrinous pleuritis and 9 patients (%24,3) hadtuberculous pleuritis.Postoperative ratios of FEV1% and FVC% were augmented by 24,74%and 24,35%, respectively and results were statistically significant (p?0,001).2Preoperative and postoperative perfusion scintigraphic examination wascarried out. Improvement ratios were 28,1% in right and 32% in left lungperfusion.Preoperative and postoperative blood gas analysis were compared.Postoperatve partial oxygen pressure was increased by 5,17% (p<0,01).Improvement ratio of oxygen saturation was 2,47% (p<0,05).Both wassignificant.In conclusion, respiratory function tests were significantly improvedsubsequent to decortication of patients with chronic pleural empyema. Lungperfusion of effected side were apparently disordered. Improvement wassignificant subsequent to decortication. Both partial oxygen pressure andoxygen saturation that were preoperatively low, significantly improved. Nosignificant improvement obtained in partial carbondioxyte and pH levels(p>0,05).

Menduh Oruç
Dicle University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bronşektazi ve spontan pnömotoraksda galektin-3 ekspresyonu

İlk kez Laennec tarafından 1819'da tarif edilen bronşektazi, kronik nekrotizan enfeksiyon nedeniyle oluşan patolojik değişiklikler sonucunda bronşların anormal ve kalıcı dilatasyonudur. Bronşektazinin medikal tedavisini, uygun antibiyotik seçimi, postural drenaj, bronkodilatatör ve kortikosteroid kullanımı oluşturmaktadır. Cerrahi tedavi yaygın bronşektazili olgulardan daha ziyade, izole lober bronşektazisi olan hastalarda uygulanmaktadır. Cerrahi tedavide en iyi sonuçlar, akciğer fonksiyon kaybının az olduğu hastalarda elde edilmektedir. Palyatif cerrahi ise medikal olarak semptomların düzeltilemediği ve enfeksiyonların kontrol altına alınamadığı olgularda uygulanabilmektedir.Pnömotoraks, plevranın iki yaprağı arasında hava toplanması sonucunda, akciğerin kısmen veya tamamen çökmesi ile sonuçlanan bir klinik tablodur. Altta yatan görünür herhangi bir akciğer patolojisine bağlı olmadan, kendiliğinden gelişen pnömotoraksa, primer spontan pnömotoraks denir. Primer spontan pnömotoraks genellikle akciğerin bir alanında lokalize olan büllerin yırtılması ile oluşur. Sekonder spontan pnömotoraks ise altta yatan bir akciğer patolojisine bağlı olarak, en sık yaşlı amfizemli hastalardaki büllerin yırtılmasıyla oluşurken, kistik fibrozis, astım, langerhans hücreli granülomatozis, sarkoidozis, akciğer absesi, tüberküloz ve pneumocystis pnömonisi nedeniyle de oluşabilmektedir. Tekrarlayan spontan pnömotoraks, sağlıklı genç hastalarda (primer spontan pnömotoraks) olabileceği gibi altta yatan akciğer hastalığı olan (sekonder spontan pnömotoraks) kişilerde de oluşabilmektedir. Spontan pnömotoraksın tedavisinde, iğne ile aspirasyon, birinci epizod pnömotoraksda tüp drenajı ve/veya kimyasal plörodezis, süreklilik gösteren veya tekrarlayan olgularda ise video yardımlı toraks cerrahisi (VATS) veya torakotomi ile cerrahi tedavi uygulanmaktadır.Galectin-3, lektin ailesinden, ß-galaktozid bağlayıcı bir proteindir. Ekstrasellüler alanda, bazal membrandaki laminine bağlanmak için integrin reseptörleri ile yarışarak, solunum epiteli hücrelerinde proliferasyona neden olabilmektedir. Galectin-3, epitel proliferasyonu/apopitozisi üzerine olan etkileri ve nötrofil aktivasyonuna neden olması ile, akciğer kanseri ve astım gelişiminden sorumlu tutulmaktadır. Galektin-3'ün epitel değişiklikleri ve nötrofil infiltrasyonu ile karakterize bir hastalık olan bronşektazideki rolü ve ayrıca primer spontan pnömotoraksdaki rolü henüz bilinmemektedir.Bu çalışmada bronşektazi tanısı ile lobektomi ve/veya wedge rezeksiyon yapılan hastalar ile primer spontan pnömotoraks tanısı alıp wedge rezeksiyon yapılan hastaların akciğer dokularındaki galektin-3 ekspresyonu incelendi. Bronşektazi ve pnömotoraksda hava yollarında oluşan histopatolojik değişikliklerin daha ayrıntılı olarak incelenmesi bu hastalıkların etyopatogenezinin aydınlatılmasına, hastalıkların daha iyi anlaşılmasına ve yeni tedavi yaklaşımlarının geliştirilmesine katkı sağlayacaktır.

Ahmet Nasır
Dicle University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Toraks travmalarında mortalite ve morbiditeye etkili faktörler

Travma, hayatın ilk dört on yılında başta gelen ölüm nedenidir. Bütün travmaya bağlı ölümlerin %25'den toraks travması sorumludur ve diğer %25'de mortaliteye katkı sağlamaktadır. Hızlı ve uygun şekilde yapılacak ilk müdahale ile toraks travmalarına bağlı mortalitenin 30% civarında azaltabileceği tahmin edilmektedir. Bu çalışmada kliniğimizde yatarak takip ve tedavisi yapılan toraks travmalı hastalara uygulanan tedavi yaklaşımları, mortalite ve morbiditeyi etkileyen faktörler ve skorlama sistemlerinin etkinlikleri tartışıldı.Haziran 2003 ile Kasım 2009 tarihleri arasında Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Göğüs Cerrahi Kliniği'nde yatarak takip ve tedavisi yapılan 1490 hasta retrospektif olarak incelendi. Tüm hastalar yaş, cinsiyet, travma tipi, travmanın oluş şekli, torasik patoloji, ekstratorasik patoloji, geliş tam kan sayımları, geliş tansiyon arteriel değerleri, travma sonrası geçen süre, metabolik hastalık varlığı, uygulanan medikal ve cerrahi tedavi şekli, göğüs tüpü varlığı ve drenajı, mekanik ventilasyon ihtiyacı, kan tranfüzyonu ihtiyacı, yoğun bakım ihtiyacı, mortalite ve morbidite varlığı, toplam hastane kalış süreleri yönünden dökümante edildi. Tüm hastalara ISS ve NISS hesaplamaları yapıldı. Dökümante edilen değerlerin mortalite ve morbiditeye olan etkileri araştırıldı.İstatistik çalışmalarında; T-test ve chi-square testi kullanıldı. Tüm istatistiksel işlemlerde SPSS for Windows 10.0 programı kullanıldı.Çalışmamızda morbidite 298 hastada (%20), mortalite ise 61 hastada (%4.09) oranlarında görüldü.Sonuç olarak; 1490 hastayı kapsayan Toraks travması konulu araştırmamızda; ileri yaş, yüksek ISS ve NISS değerleri, yelken göğüs olması, 3 den fazla kaburga kırığı olması, bilateral plevral patolojinin olması, yaygın akciğer kontüzyonunun olması, başvuru kan hematokritinin düşük olması, başvuru kan lökosit düzeyinin yüksek olması, göğüs tüpü ilk ve total drenajının fazla olması, kalp hastalığının varlığı, kafa travmaları öncelikli olmak üzere eşlik eden yaralanmaların varlığı mortaliteyi artırıcı faktörler olarak görüldü. Travma sonrası başvuru anına kadar geçen süre, yoğun bakım yatış süresi ve hastane toplam yatış süresinin ise mortalite üzerinde etkisinin olmadığı görüldü.

AkciğerMorbiditeMortalite+2
Alper Avcı
Dicle University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Malign plevral efüzyonların tedavi etkinliğinin incelenmesi

AMAÇ: Kliniğimizde gerçekleştirilen malign plevral efüzyonlu hastaların plöredez sonuçlarının etkinliğini incelemeği amaçladık.GEREÇ VE YÖNTEM: Dicle Üniversitesi Göğüs Cerrahisi Anabilim Dalı'nda haziran 2003- mart 2010 arasında 105 malign plevral efüzyonlu hastaya palyatif olarak plöredezis yapıldı. Hastaların 58'i (%55.2) kadın, 47'i (%44.8) erkeke idi. Yaş aralığı 25 ile 96 arasında idi. (Ortalama yaş 56.19). Efüzyon 52 hastada sağ tarafta (%49.5), 44 hastada sol tarafta (%41.9) ve 9 hastada bilateral idi (%8.5). Tüp torakostomi ile talk süspansiyon 48 hastaya (%45.7) yapıldı. Tetrasiklin ile plöredez 27 (%25.7) hastaya kullanıldı. 26 hastaya (%24.7) torakoskopik talk pudra yapıldı. 4 hastaya plörektomi yapıldı. VATS tüm hastalara genel anestezi altında yapıldı. Plöredezis işlemi 4 gr. steril asbestsiz talk ile yapıldı. Göğüs tüpü, sıvı drenajı 100cc/24 h altına indiğinde çıkartıldı.BULGULAR: Primer maligniteleri 42 hasta MPM (%40), 26 hasta meme kanseri (%24), 20 hasta KHDAK (%19), 3 hasta GIS malignitesi, 2 hasta böbrek kanseri, 2 hasta over kanseri, 1 hasta nörojenik tümör, 1 hasta ise lenfoma tanılı idi.Plöredezis başarı oranları; VATS talk pudra ile %96.1, talk bulamaç ile % 70.8 ve tetrasiklin ile %70.3 idi. Plöredezis başarısında plevral LDH değeri etkili bulundu (p< 0.05). VATS ile talk pudra yöntemi diğer yöntemlerden daha etkili olduğu anlamlı görüldü (p< 0.05).SONUÇ: VATS ile talk pudra uygulaması, yüksek oranda plöredezis başarısı ve nefes darlığında belirgin azalma ile uzun süreli kontrol sağlayan etkili ve güvenilir bir yöntemdir.

NeoplazmlarPlevral efüzyonPlevral efüzyon-habis+3
Ömer Tan
Dicle University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Plörezilerin etyolojik teşhisinde plevra iğne biyopsisinin değeri

Fevzi Çetin
Dicle University
1985
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer kontüzyonunda ozon tedavisinin inflamatuvar yanıta olan etkisi

Amaç: Çalışmamızda künt toraks travması sonucu oluşan direk mekanik hasar ve hasara ikincil geliştiği düşünülen inflamasyon üzerine ozon tedavisinin etkileri, elde edilen histopatolojik sonuçlar ile değerlendirildi. Çalışmamızda oluşturulan deneysel model ile, künt göğüs travmasının eşlik ettiği ratlarda akciğer kontüzyonunun tedavisinde, pek çok doku üzerinde etkisi daha önceden gösterilmiş olan ozonun inflamasyon üzerine etkili olup olmadığını araştırdık.Yöntem: Deney protokolü Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Etik Kurulu tarafından onaylanmıştır (Protokol no: 59/2011). Çalışmamızda aynı koloniden 24 adet yetişken erkek ortalama 200-250 gr. ağırlığında Wistar albino ratlar kullanıldı. Ratlar 3 grubu ayrıldı. İlk gruptaki ratlara sadece ketamine HCl/ksilazin ile anestezi verildi. Diğer gruptaki ratlara ise Raghavendran ve arkadaşlarının geliştirdiği izole tek taraflı akciğer kontüzyon modeli ile kontüzyon uygulandı. 3. gruptaki ratlara ise kontüzyon sonrası 5 gün boyunca 30 µgr/ml ozon 1.1mg/kg dozunda intrarektal yoldan uygulandı. Analjezi morfin HCL ile sağlandı. Tüm gruplarda sakrifikasyon, işlemden 5 gün sonra gerçekleştirildi. Sakrifikasyon sonrası histopatolojik değerlendirme yapıldı. Histopatolojik değerlendirmede dört farklı parametre; atelektazi, parankimal inflamasyon, perivasküler mononükleer inflamasyon ve bronşiyal hasarlanma kullanıldı ve tüm parametreler derecelendirildi.Bulgular: Travma ve ozon gruplarındaki ratların akciğer dokusunda kontrol grubundaki ratların akciğer dokularına göre hücre yoğunluğu, perivasküler mononükleer inflamasyon, ve lökosit infiltrasyonun istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek olduğu görüldü. Buna karşılık kontrol grubu ile travma ve ozon grupları karşılaştırıldığında alveoler ödem ve bronşiyal hasarlanma açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık görülmedi. Alt grup analizlerinde ise travma grubu ile ozon grubu karşılaştırıldığında, histopatolojik veriler açısından her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmadı.Sonuç: Gruplarımızda inflamatuvar evreler ve hücre dağılımları karşılaştırıldığında travma ve ozon gruplarında inflamasyonun 5. gününde ileri akut inflamatuvar değişiklikler (revaskülarizasyon ve fibroblast aktivasyonu) saptanmıştır. Travma ve ozon gruplarında inflamatuvar yanıt paterni açısından anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Bu durum ozon tedavisinin akut inflamatuvar yanıtı azaltmadığını desteklemektedir. Sonuç olarak, travmanın yarattığı birincil ve ikincil hasarın azaltılmasında ozon tedavisinin akut ve subakut inflamatuvar yanıt üzerine herhangi bir olumlu etkisi gösterilememiştir.Anahtar Sözcükler: Ozon, kontüzyon, inflamasyon

AkciğerAkciğer hastalıklarıHiperbarik oksijenasyon+3
Fatma İlknur Ulugün
Dokuz Eylül University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akciğer rezeksiyonu yapılan hastalarda bode indeksinin postoperatif komplikasyonları belirlemedeki rolünün saptanması

Akciğer kanserli hastaların çoğunluğunda kronik obstruktif akciğer hastalığının eşlik ettiği kanıtlanmıştır. Ancak rezeksiyon öncesinde, bu duruma özgün olarak yapılan değerlendirmeler yetersizdir. Çalışmamız; akciğer rezeksiyonları üzerindeki en büyük risk faktörü olan kronik obstruktif akciğer hastalığında kabul edilmiş prognostik faktör olan BODE indeksinin; postoperatif komplikasyonları ve yatış süreciyle ilişkili parametreleri öngörebileceği düşünülerek planlandı. Çalışmaya; akciğer rezeksiyonu uygulanacak olan üçü kadın, 33 hasta dâhil edildi. Hastalara preoperatif olarak spirometre, merdiven çıkma testi yapıldı ve BODE indeksi hesaplandı. Merdiven çıkma testini standardize eden formülle, maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi hesaplandı. Hastalar, BODE indeksine göre; sıfır (Grup 0, n=9), bir (Grup 1, n=14), iki (Grup 2, n=6) ve üç veya dört (Grup 3, n=4) olmak üzere dört gruba ayrıldı. Hastaların demografik ve klinik özellikleri, egzersiz kapasiteleri ve yapılan operasyonlar açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0.05). BODE indeksinin, hastaların tüm spirometrik değerleriyle anlamlı ilişkisi bulundu (r=-0.36/-0.58, p<0.05). Ayrıca; sekresyon retansiyonu, solunum yetmezliği ve ek komplikasyonlar (akciğerle ilişkisiz) ile güçlü derecede anlamlı korele olduğu saptandı (r=0.49/0.50, p=0.00). BODE indeksinin; postoperatif ekstübasyon, yoğun bakımda kalış, hastanede kalış süreleri ve ek oksijen desteği ihtiyacıyla da korele ve anlamlı olduğu tespit edildi (r=0.34/0.40, p=0.02/0.05). Maksimal egzersiz eforuna bağlı olarak elde edilen en yüksek oksijen tüketimi ise tüm bu parametrelerle ilişkisizdi (p>0.05). Bu verilerin ışığında; hava yolu obstruksiyonu olan hastaların akciğer rezeksiyonu öncesi değerlendirmesinde, diğer parametreler gibi BODE indeksinin de incelenmesini önermekteyiz.

Cerrahi-akciğerPostoperatif komplikasyonlarPreoperatif dönem+3
Hasan Ersöz
Dokuz Eylül University
2013
00