Gaziantep University
Anabilim Dalı

Göz Hastalıkları Anabilim Dalı

Gaziantep University

495

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Akıllı telefon ve konvansiyonel yakın aktivitenin yakın refleksler ve binokülarite üzerindeki etkisi

Amaç: Yaygınlaşan akıllı telefon kullanımı, oküler fonksiyonlar üzerinde basılı metin okuma (kitap) gibi konvansiyonel aktivitelere göre benzer veya farklı yönde etki ediyor olabilir. Bu çalışmada akıllı telefonların akomodasyon, konverjans ve binokülarite ölçümleri üzerine olası etkilerini ortaya koymak amaçlanmıştır. Yöntem: Yirmili yaşlarda, oküler fonksiyonlar açısından uygun 50 erişkin, öncelikle akomodatif konverjan/akomodasyon oranı (AK/A), akomodasyon amplitüdü (AA), pozitif ve negatif rölatif akomodasyonlar(PRA& NRA), konverjans ve diverjans amplitüdleri (PFV& NFV), konverjans yakın noktası(KYN) ve heteroforya varlığı, binokülarite ölçümleri yapılarak kontrol grubu oluşturuldu. Aynı gönüllüler sabit aydınlatılmış bir oda ve sabit bir pozisyonda 40 cm mesafeden 30 dk boyunca bir kitap okumaları istenerek ölçümler tekrarlandı, bu ölçümler kitap okuma grubu olarak kaydedildi. Bir başka oturumda ise aynı gönüllüler aynı şartlarda tek bir telefondan 30 dk boyunca bir film izlenmesi istenerek ölçümler tekrarlandı ve telefon yakın aktivite grubu olarak kaydedildi. Kitap okuma grubu, telefon grubu ve kontrol grubu değerleri birbiri ile kıyaslandı. Bulgular: Tüm grupların karşılaştırılması sonucunda; AK/A oranı, sağ ve sol göz için AA ve yakın PFV değeri her iki yakın aktivite ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştır (p<0,001, p<0,01, p<0,01 ve p=0,018). İki aktivite arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Konverjansın yakın noktasının değeri ve ekzoforyası olan kişilerin ekzoforya şiddeti her iki yakın aktivite ile istatistiksel olarak anlamlı düzeyde artmıştır (p<0,001). İki aktivite arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu. Negatif rölatif akomodasyon ve uzak NFVdeğerinin karşılaştırılması sonucunda kontrol grubu ile kitap okuma aktivesi arasında istatistiksel olarak anlamlı fark gözlenmezken, telefon aktivitesi sonrası ölçülülen NRA değerleri kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde azalmıştı (p<0,001 ve p= 0,011). 67 Sonuç: Günümüzde yakın dijital aktivite kitap okuma yakın aktivitesinin yerini almaya başlamıştır. Akıllı telefon yakın aktivitesi NFV ve NRA değerlerinde azalma, ekzoforya şiddetinde artışa neden olmuştur. Çalışmamızın telefon kullanımı açısından günlük hayat yakın aktivitesinin küçük bir kısmını yansıttığı göz önünde bulundurularak, foryanın manifest kaymaya dönüşümü gibi olası yan etkiler açısından hastalarımızın bilgilendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Akıllı Telefon, Yakın Görme Kompleksi, Füzyonel Verjans, Binokülarite, Dijital Göz Yorgunluğu

Akıllı telefonlarCep telefonuGörme+3
Duygu Güler
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik retinopatili hastalarda retinal iç tabaka disorganizasyonu ile retinal fonksiyon arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi

Amaç: Makula ödemi olmayan diyabetik retinopatili hastalarda diyabetle alakalı OKT biyobelirteçlerinin araştırılması, koroid, RNFL ve GCC kalınlıklarının ölçülmesi, SAP, SWAP ve FDT testleri ile retinal nöral fonksiyonlarının değerlendirilmesi ve bunların retinopatili hastaları evrelendirerek kendi içlerinde ve diyabetik olmayan kontrol hastaları ile karşılaştrırılması, ayrıca DRIL'in görsel fonksiyon üzerindeki etkisinin OKT belirteçleri ve görme alanı testlerini DRIL olan ve olmayan hastalar arasında karşılatırarak araştırılması amaçlanmıştır. Yöntem: Prospektif olarak gerçekleştirilen çalışmada; polikliniğimize başvuran DM hastalarından makula ödemi olmayıp diyabetik retinopatisi olan 100 hastanın 148 gözü, diyabeti olmayan 20 hastanın 40 gözü dâhil edildi. Tam oftalmolojik muayeneleri, ETDRS protokolüne uygun çekilmiş renkli fundus fotoğrafları ve OKT çekimleri tek bir hekim tarafından kaydedildi. SAP, SWAP ve FDT testleri alanında deneyimli tek bir teknisyen tarafından yapıldı. Çekilen fundus fotoğrafları, OKT bulguları ve görme alanı testleri iki hekim tarafından hasta toplama süreci bitiminde hastalara kör bir şekilde değerlendirildi. Bulgular: Diyabetik retinopati ile kontrol grubu karşılaştırıldığında; DR grubunda DRIL ve HRN yüzdesi anlamlı derecede yüksek (sırasıyla p=0,000, p=0,000), koroid kalınlığı anlamlı derecede azalmış (P=0,000), RNFL kalınlıkları nazal kadran hariç diğerlerinde anlamlı derecede azalmış (p=0,013, p=0,000, p=0,021), GCC kalınlıkları her kadranda anlamlı derecede azalmış saptandı (p=0,006, p=0,023, p=0,002, p=0,003, p=0,003, p=0,038). SAP, SWAP ve FDT testlerinin FT, MD, PSD değerleri DR ve kontrol grubu arasında karşılaştırıldığında, FDT'nin FT ve MD değerleri hariç geriye kalanlarda DR grubunda anlamlı derecede hassasiyet azalması saptandı (p=0,000, p=0,000, p=0,001, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,011). Hafif DR, orta ve üzeri DR ve kontrol hastaları karşılaştırıldığında; DR şiddeti arttıkça yaş anlamlı derecede yüksek (p=0,000), GK ve koroid kalınlığı anlamlı derecede azalmış bulundu (p=0,000, p=0,000). DM süresi orta ve üstü DR hastalarında anlamlı derecede fazlaydı (p=0,045). Aynı gruplar arasında RNFL'nin inferior ve süperior kadranlarında (p=0,046, p=0,000), GCC'nin superotemporal hariç tüm kadranlarında anlamlı fark tespit edildi (p=0,007, p=0,033, p=0,003 p=0,007, p=0,011). DRIL ve EZ hasarlı hasta oranı orta ve üstü DR grubunda anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,042, p=0,015), DRIL boyutu ve HRN sayısı açısından iki grup arasında anlamlı sonuç bulunmadı. SAP ve SWAP'ın MD, PSD, FT değerlerinde, FDT'nin PSD değerinde gruplar arasında anlamlı farklılık saptandı (p=0,000, p=0,000, p=0,002, p=0,000, p=0,000, p=0,000, p=0,009). DRIL olan ve olmayan hastalar karşılaştırıldığında; DRIL hastalarında HRN sayısı anlamlı yüksek saptandı (p=0,043), ELM hasarı, EZ hasarı ve PAMM açısından anlamlı farklılık tespit edilmedi, görme alanı testlerinde de anlamlı sonuç bulunmadı fakat SWAP parametrelerinde DRIL'li hastalarda daha düşük hassasiyet saptandı. 148 DR hastasının 8'inde (% 5.4) PAMM saptandı. Sonuç: Çalışmamızda diyabete ait OKT biyobelirteçlerinin varlığı, RNFL, GCC, koroid kalınlıklarındaki incelmeler, SAP, SWAP ve FDT testlerindeki hassasiyet azalması DR'li hastalarda makula ödemi oluşmadan morfolojik ve fonksiyonel değişikliklerin başladığını kanıtlamaktadır. Makulada ödem oluşmadan hastalığa ait ipuçlarını yakalayabilmek hem tanıyı koymada hem de prognozu tayin etmede yardımcı olabilir. Anahtar Kelimeler: Diyabetik retinopati, OKT, DRIL, SAP, SWAP, FDT

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiGöz+4
Ezgi Barbarus
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Obez, fazla kilolu ve sağlıklı çocuk gönüllülerde göz içi basınç ve santral kornea kalınlık değerlerinin karşılaştırılması

Çocuklarda hareketsizlik ve beslenme alışkanlıklarındaki değişim özellikle obezite prevalansının artmasına neden olmaktadırlar. Son zamanlarda Covid-19 pandemi karantinası da bu duruma katkı sağlamıştır. Obezitenin çocuklarda göz içi basıncını (GİB) etkilediğine dair kısıtlı sayıda yayın vardır. Planladığımız bu prospektif kontrollü çalışmada, kliniğimize Mart 2020 – Temmuz 2020 tarihleri arasında başvuran çocuk hastalar içinde normal, fazla kilolu ve obez olarak sınıflanmış gruplarda santral kornea kalınlığı (SKK) ve GİB ölçümlerini karşılaştırmayı amaçladık. Çalışma için öncesinde Adnan Menderes Üniversitesi Tıp Fakültesi Girişimsel Olmayan Etik Kurul'undan onay alınmıştır. (Protokol No: 2020/44) Yaş aralığı 6-18 olan, beden kitle indeksi persentil (BKİP) değerlerine göre sınıflandırılan normal, fazla kilolu ve obez çocuk olgularda en iyi düzeltilmiş görme keskinliği, örtme testleri, göz hareketleri ile ön ve arka segment incelemeleri yapıldı. GİB artışına neden olacak sistemik veya oküler hastalıkları olanlar ile kornea patolojileri olan çocuklar çalışma dışında bırakıldı. Non-kontakt tonometre (NKT) ile GİB, optik koherens tomografi ile SKK değerleri ölçüldü. Çalışma kapsamında 73 hastanın (43 erkek, 30 kız) 146 gözü değerlendirildi. Tüm gruplar GİB açısından incelendiğinde; Obez grupta (n=60) ortalama GİB 19.50±4.15mmHg, fazla kiloluda (n=24) 16.50±3.10mmHg, kontrol grubunda (n=62) 15±2.89 mmHg olarak ölçüldü (p<0.001). Kız çocukları ayrı bir grup olarak değerlendirildiğinde ise obez gruptaki ortalama GİB ölçümlerinin (20 ±3.82 mmHg), normal gruba (15±2.50 mmHg) göre istatistiksel olarak anlamlı yüksek olduğu görüldü (p<0.01). Kategorik regresyon analizi sonucunda GİB değişkeni üzerinde BKİP ve yaşın anlamlı etkisi olduğu görüldü ( p=0,048 ve p=0,025). BKİP değişkeninde 1 standart sapmalık artış(%1) GİB'de 0,175mmHg standart sapmalık artışa, yaş değişkeninde ise GİB'de 0,187mmHg standart sapmalık artışa neden oldu. Çalışmamızda kız çocuklarda daha belirgin olmak üzere obezlerde NKT ile ölçülen GİB değerleri, normal ve fazla kilolu çocuklara göre daha yüksek saptanmıştır. Obezitede intraorbital yağ miktarının muhtemel artışı, episkleral venöz basınç yüksekliği ile GİB artışına ve oküler perfüzyonun bozulmasına neden olabileceğinden, obez çocuklarda GİB ölçümlerinin dikkatle değerlendirilmesi gerektiğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: Obezite, Göz içi basıncı, Santral Kornea Kalınlığı Beden Kitle İndeksi e-mail: furkanvrd@gmail.com

KorneaObeziteVücut kitle indeksi+2
Furkan Verdi
Aydın Adnan Menderes University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Uzun süre yumuşak kontakt lens kullanımının kornea epiteli, korneal volüm,kornea endotel hücre özellikleri ve kornea biyomekanikleri üzerine etkisi

AMAÇ: Kontakt lens kullanımının kornea morfolojisi, endotel hücre tabakası ve biyomekanikleri üzerine etkisini değerlendirmek YÖNTEM: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalında düzenli yumuşak kontakt lens kullanan 50 hastanın 100 gözü yaş cinsiyet ve refraksiyon eşleştirmeli kontrol grubu ile karşılaştırıldı. Tüm olgulara detaylı oftalmolojik muayene yapıldı. Kontakt lens grubunda lens ve solüsyon markaları ve kullanım süreleri kaydedildi. Tüm olguların kornea özellikleri Canon RK-F2 (Tokyo-Japan) otorefraktometre, nonkontakt speküler mikroskopi (Konan CellChek XL, Medical USA, Torrance, CA, USA), Scheimpflug kamera (Pentacam, Oculus Optikgerate GmbH, Wetzlar, Germany), Ön segment optik koherans tomografi (Carl Zeiss Meditec, Inc. Dublin, CA) oküler cevap analizörü (Reichert Ophthalmic Instruments, Depew, New York, USA) ile değerlendirildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Kontakt lens grubundaki olguların 23'ü (%46) kadın, 27'si (%54) erkek, kontrol grubundaki olguların 25'i (%50) kadın, 25'i (%50) erkekti. (p=0,33) Olguların yaş ortalaması kontakt lens grubunda 24,54 ± 3,06, kontrol grubunda 23,38 ± 2,33 idi.(p=0,24) Ortalama kontakt lens kullanım süresi 5,94 ± 3,08 (1-12) yıl idi. Sırasıyla grupların refraksiyon değerleri -3,30 ± 1,57D (-1,0,-9,0), -3,31 ± 1,72D (-1,0,-8.50) (p=0,36) Kontakt lens kullanan kişilerin 15'i (%30) Balafilcon A (PureVision™ Bausch & Lomb, Rochester, NY, USA), 13'ü (%26) Lotrafilcon B (Air Optix® AQUA, Ciba Vision, Duluth, GA, USA), 22'si (%44) Senofilcon A (Acuvue Oasys, Johnson & Johnson, Jacksonville, FL) lens kullanıyordu. Kontakt lens kullanan gruptaki ortalama r1 değeri 7,86 ± 0,23 mm, r2 değeri ise 7,67 ± 0,25 mm, ön kamara derinliği 3,14 ± 0,25 mm, korneal volüm 60,68 ± 3,28 mm3 ve ön kamara volümü 210 ± 33,96mm3, SKK 531 ± 27,18 µm olarak, kontrol grubunda ise ortalama r1 değeri 7,93 ± 0,22 mm, r2 değeri ise 7,75 ± 0,23 mm, ön kamara derinliği 3,18 ± 0,29 mm, korneal volüm 59,85 ± 4,64 mm3 ve ön kamara volümü 208 ± 31,28 mm3, SKK 546 ± 31,49 µm idi (sırasıyla p=0,02, p=0,02, p=0,14, p=0,21, p=0,16, p=0,001). Speküler mikroskopide kontakt lens grubunda ortalama CD:2925 ± 164,32 hücre/mm2, CV: % 28,56 ± 3,09, HEX: % 49,33 ± 6,41 olarak, kontrol grubunda ise ortalama CD: 2887 ± 187,92 hücre/mm2, CV: % 28,31 ± 3,61, HEX: % 49,77 ±7,46 idi (sırasıyla p=0,13, p=0,60, p=0,65). ORA sonuçlarına göre kontakt lens kullanan grupta ortalama GİBcc: 16,57 ± 2,65 mmHg, GİBg: 15,63 ± 2,61 mmHg, CRH: 10,04 ± 1,83 mmHg, CH: 9,97 ±1,88 mmHg kontrol grubunda ölçülen ortalama GİBcc: 15,86 ± 2,80mmHg, GİBg: 15,66 ±3,03 mmHg, CRH: 10,70 ± 2,0 mmHg, CH: 10,66 ± 1,83 mmHg idi (sırasıyla p=0,68, p=0,94, p=0,01, p=0,01). Epitel kalınlığı kontakt lens ve kontrol grubunda sırasıyla, santral kadranda 47,31 ± 3,51 µm, 48,64 ± 4,09 µm parasantral bölge nazal kadranda 46,56 ± 3,67 µm, 47,83 ± 3,96 µm parasantral bölge temporal kadranda 45,44 ± 3,72 µm, 46,75 ± 4,21 µm idi (sırasıyla p=0,01 ,p=0,02, p=0,02). SONUÇ: Benzer refraksiyon kusuruna sahip olup kontakt lens kullanan kişiler ile kontakt lens kullanmayan kişiler karşılaştırıldığında kontakt lens kullanan kişilerde kornea ön kurvatürünün daha düz olduğu, SKK'nın daha ince olduğu, epitel tabakasında santral ve parasantral nazal ile temporal kadranların daha ince olduğu ve CH ile CRH değerlerinin düşük olduğu izlenmiştir. Kornea endotel morfolojisi değerlendirildiğinde CD, CV ve HEX açısından kontrol grubu ile anlamlı fark bulunamamıştır. Ayrıca literatürde hipoksinin kornea morfolojisi üzerine etkileri düşünülecek olursa, yüksek Dk/t oranına sahip kontakt lenslerin kullanımı hipoksinin önüne geçilmesi açısından son derece önemlidir. Anahtar kelimeler: kontakt lens, kornea endoteli, kornea biyomekanikleri, kornea epitel kalınlığı

BiyomekanikEndotelyumEpitel+6
Cansu Sarıgül
Manisa Celal Bayar University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çeşitli antiviral ajanların adenovirüse karşı etkinliğinin in vitro olarak değerlendirilmesi

Amaç: Konjonktivit etkeni olan bir adenovirüs izolatı üzerinde in vitro antiviral etkinlik göstermesi muhtemel bazı ajanların etkinliğinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde adenoviral konjonktivit tanısı konulan hastalardan flocked eküvyonla alınan konjonktival sürüntü örnekleri viral transport besiyerinde Ç.Ü. Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Viroloji Bilim Dalı Laboratuvarı'na gönderildi. Örnekler hücre kültürüne ekilerek adenovirus izolasyonu yapıldı. Adenovirusun izolasyonunda A549 hücre kültürü kullanıldı. Adenovirus tanısı Real-Time PZT ile doğrulandı. Hücre kültüründen izole edilen bir izolat pasaj yapılarak çoğaltıldı. TCID50 testi (Tissue Culture Infectious Dose % 50 ) ile adenovirus titrasyonu belirlendi. Tüm testlerde aynı izolat kullanıldı. Sidofovir, siklosporin-A (CSA), povidon iyot (PVP-I) ve klorheksidinin (CHX) adenovirusa karşı etkinliği incelendi. Her ilaç için öncelikle MTS testi ile hücrelere toksik konsantrasyon (CC₅₀) belirlendi. Ardından CC₅₀'nin altındaki konsantrasyonlarda antiviral etkinlik testi yapılarak, ilacın virüs üzerindeki inhibitör konsantrasyon (IC₅₀)'u saptandı. Bulgular: A549 hücre kültüründe ilaçların CC₅₀ değerleri; sidofovirde 564± 26 µM, CSA'da 6,11± 0,23 µM, PVP–I'da % 0,54± 0,06 ve CHX'de ise % 0,00058± 0,0002 olarak bulunmuştur. Sidofovir'in adenovirusa karşı IC50 değeri 3,07± 0,8 µM olarak bulunurken, CSA, PVP–I ve CHX CC₅₀ değerinin altındaki konsantrasyonlarda adenoviruse karşı etkili bulunmamıştır. Sonuç: Sidofovirin adenovirüse in vitro koşullarda etkinlik gösterdiği, saptanan IC₅₀ değerinin literatürdeki konsantrasyon aralıklarında olduğu belirlenmiştir. PVP-I ve CHX'in düşük konsantrasyonlarda bile oldukça sitotoksik olduğu görülmüştür ve gelecekteki klinik çalışmalarda bu ajanların etkinlik/yan etki profillerinin birlikte değerlendirilmesinin ayrıca önemli olduğu düşünülmektedir. CSA in vitro olarak adenovirüse karşı literatürde ilk kez çalışılmıştır. İlacın sitotoksik konsantrasyonun altında etkin olmadığı görülmüştür ancak bu çalışmanın gelecekte planlanacak çalışmalara yol gösterici olacağı düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Adenovirüs, A549, antiviral etkinlik, hücre kültürü, in vitro

Adenovirüs enfeksiyonlarıAdenovirüslerAntiviral ajanlar+4
Aynura Sarıyeva Aydamırov
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diabetik makuler ödem tedavisinde mikropuls laserin etkinliği

Amaç: Bu çalışmada DMÖ tanısı almış hastalara uygulanan ranibizumab enjeksiyonu ve mikropuls laser uygulamalarının; tedavi öncesi ve takiplerde kaydedilen görme keskinliği, maküler hacim ve santral maküler kalınlık gibi ölçümleri ile intravitreal anti VEGF enjeksiyon ihtiyaçlarının değerlendirilmesi ve birbiriyle karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç Yöntem: Bu çalışma 1 Mayıs 2018 ile 1 Ocak 2019 tarihleri arasında Manisa Celal Bayar Üniversitesi Göz Anabilim Dalı Retina Polikliniği'nde diabetik maküler ödem tanısı almış ve çalışma kriterlerini karşılayan sadece ranibizumab enjeksiyonu yapılmış 45, ranibizumab enjeksiyonu ve mikropuls laser uygulanan 52, toplam 97 hasta ile gerçekleştirilmiştir. Ayda bir uygulanan toplam 3 enjeksiyonun kontrol vizitinde, bir gruba mikropuls laser uygulanarak diğer grup ise enjeksiyona devam edilerek ortalama 9,27±2,42 ay takip edilmiş ve santral maküler kalınlık, maküler hacim ve görme keskinliği sonuçları kaydedilmiştir. Veriler SPSS 21.0 programında uygun istatistiksel yöntemlerle analiz edilmiştir. Bulgular: Ranibizumab enjeksiyonu ile mikropuls laser (n=52) ve sadece ranibizumab enjeksiyonu (n=45) yapılan 97 hastanın sonuçlarının değerlendirildiği bu çalışmada ortalama takip süresi 9,27±2,42 aydır ve gruplar arasında cinsiyet, sigara ve sistemik hastalıklar açısından anlamlı fark yoktur. Gruplar arasında başlangıç santral maküler kalınlık, maküler hacim ve görme keskinliği ölçümleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark yoktur (p>0,05). Mikropuls ve enjeksiyon grubunun her ikisinin de grup içi yükleme tedavisi kontrolü (3.ay) ve yükleme tedavisi sonrası 14.aya kadar her ay kontrollerinde ölçülen santral maküler kalınlık, maküler hacim ve görme keskinliği değerlerinde zamanla olumlu değişimler izlense de, bu farklılıkların istatistiksel olarak anlamlı olmadığı ve gruplar arasında benzer olduğu saptandı (p>0,05). Hastaların son kontrollerinde ölçülen santral maküler kalınlık, maküler hacim ve görme keskinliği değerleri gruplar arasında anlamlı farklılık göstermemektedir (p>0,05). Tedavi sonrası enjeksiyon ihtiyacı ranibizumab ile mikropuls laser uygulanan grup için ortalama 4,19±1,01, sadece ranibizumab uygulanan grupta 5,53±1,14'tür. Mikropuls laser uygulanan grupta istatistiksel olarak anlamlı düzeyde daha az sayıda intravitreal ranibizumab enjeksiyona ihtiyaç duymuştur (p<0,001). Sonuç: Her iki yöntemin de DMÖ tedavisinde etkili olduğu, mikropuls tedavisinin enjeksiyon ihtiyacı değerlerinde üstün olduğu gözlenmiştir. Bu çalışmanın sonuçları doğrultusunda mikropuls laserin farklı yöntemlerle karşılaştırıldığı ve daha fazla kişinin katılımıyla yapılacak çalışmalar tedavi seçiminde etkili olacaktır. Anahtar Kelimeler: Diabetik Maküler Ödem, Mikropuls Laser, Ranibizumab enjeksiyonu, Santral Maküler Kalınlık, Maküler Hacim

Diabetes mellitusGözGöz hastalıkları+4
Faruk Bıçak
Manisa Celal Bayar University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Orak hücre hastalığında retinal doku ve damar değişikliklerinin değerlendirilmesi

Orak Hücre Hastalığında Retinal Doku ve Damar Değişikliklerinin Değerlendirilmesi Giriş: Orak hücre hastalığı olan olgularda retinopatinin klinik bulguları ortaya çıkmadan, erken dönemde retina dokusu ve damar yapısı optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirildi. Elde edilen verilerin tanısal değeri ve prognozdaki yeri araştırıldı. Gereç-Yöntem: Çalışmaya 25 orak hücre hastasının 50 gözü dahil edildi. Yirmi beş sağlıklı bireyin 50 gözü kontrol grubu olarak belirlendi. Hasta grubunun en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) belirlendi, tam oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Optik koherens tomografi anjiyografi tetkiki (OKTA) uygulandı. Aynı işlem kontrol grubu için de yapıldı. Santral retina, fovea kalınlığı (μm), parafovea ortalama, üst, alt, nazal, temporal parafoveal alanda retina kalınlığı yazılımın otomatik özelliği ile ölçüldü OKTA'da yüzeyel ve derin kapiller pleksusun birlikte değerlendirildiği vasküler retina segmentinde, foveal avasküler zon (FAZ) mm2 olarak ve FAZ çevresindeki 1 mm yarıçaplı alandaki kapiller yoğunluk (FAZ Fractal Dimension) % olarak otomatize analiz edildi. Yüzeyel ve derin kapiller pleksusta, santral retina, fovea, parafovea, üst, alt, nazal, temporal kadran olmak üzere altı alanda damar yoğunluğu ölçüldü. Elde edilen tüm görüntüleme parametreleri kontrol grubu için de analiz edildi. Sonuçlar: Hastaların 16'sı (%64) kadın, 9'u (%36) erkek olup yaş ortalaması 17,6 ± 9,921 (4-44) idi. Hastaların 24'ü Hb-SS, bir tanesi Hb-SβThal genotipine sahipti. EİDGK hastaların tamamında Snellen eşelinde tam, logMAR cinsinden 0; ön segment biomikroskopik muayeneleri doğal, göz içi basınç değerleri normal sınırda idi. Temporal kadran retina kalınlığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark olup (p=0,023) orak hücre hastalığı grubunda daha ince bulundu. Orak hücre hastalığı grubunda temporal kadran retina kalınlığı ile foveal retina kalınlığı, santral retina kalınlığı, derin kapiller pleksusta foveal kapiller yoğunluk arasında pozitif korelasyon mevcuttu (p <0,05). Koryokapiller pleksusta akım alanı ile negatif korelasyon vardı (p <0,05). Kontrol grubunda temporal kadran retina kalınlığı ile foveal retina kalınlığı, santral retina kalınlığı, yüzeyel kapiller pleksusta foveal kapiller yoğunluk arasında pozitif korelasyon gözlendi (p <0,05). FAZ alanı, FAZ FD değeri, yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan, koryokapiller pleksusta akım alanı arasında negatif korelasyon mevcuttu (p <0,05). Yüzeyel ve derin kapiller pleksusta damar yoğunlukları açısıdan iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. FAZ alanı açısından iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark tespit edilmedi. Tartışma: Orak hücre hastalığı perifer ve santral retinada vasküler değişikliklere neden olan bir hemoglobinopatidir. OKTA, retinada klinik muayene bulguları ortaya çıkmadan önceki evrede, özellikle santral retina değişikliklerinin görüntülenmesinde ve erken tanıda değeri olabilecek, yeni bir görüntüleme yöntemidir. Girişimsel olmaması, retina damar yapısını tabakalar şeklinde detaylı görüntülemesi önemli avantajlarıdır. Ancak orak hücre hastalığı retinopatisindeki tanısal değerinin belirlenmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Optik koherens tomografi anjiyografi, orak hücre hasta retinopati, temporal kadran retina kalınlığı

Anemi-orak hücreliAnjiyografiGöz+4
Nuhkan Görkemli
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Fakoemülsifikasyon ve mini-nuk teknikleri ile yapılan katarakt cerrahilerinin kornea endoteline olan etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Fakoemülsifikasyon ve mini-nuk teknikleri ile yapılan katarakt cerrahilerinin kornea endotelinde morfolojik (hücre yoğunluğu, varyasyon katsayısı ve hexagonalite ) ve fonksiyonel (santral kornea kalınlığı) etkilerinin değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Az görme nedeniyle başvuran ve muayenesinde katarakt saptanıp belirlenen kriterleri karşılayan 30 mini-nük tekniği (Grup 1), 30 fakoemülsifikasyon yöntemi (Grup 2) uygulanmış toplam 60 hasta dâhil edildi. Çalışmadaki tüm hastaların preoperatif, postoperatif 1. ve 3.ay non-kontakt speküler mikroskobi (Konan CellChek XL) ile muayene yapıldı. Endotel hücre yoğunluğu (CD)(hücre/mm2), varyasyon katsayısı (CV)(%), hekzagonalite oranı (HEX) (%) ve santral kornea kalınlığı (SKK)(μm) değerleri kaydedildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Grup 1'de ortalama yaş 64,83±9,47 (56–86 yaş), grup 2'de ise 64,17±9,57 (45–80 yaş) idi. İki grup birbirileriyle kıyaslandığından ortalama CD'de 1. ayda istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu (p:0,626). Birinci ayın sonunda ortalama CD'deki kayıp oranı iki grupta birbirine yakındı (sırasıyla %16,26 ve %21,08). Ancak 3. ayda birbirileriyle kıyaslandığında iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p: 0,002). Üçüncü ayında sonundaki CD kaybı mini-nuk grubunda daha azdı (%8,91 karşın %23,09). Ameliyat öncesi ortalama SKK değeri ameliyat sonrası grup 1'de 1. ayda 33,67 µm (% 6,38), 3. ayda ise 12,6 µm (%2,39) artma, grup 2'de 1.ayda 10,03 µm (%1,84) artma, 3. ayda ise 11,93 µm (%2,39) azalma oldu. Gruplar arasında ameliyat öncesi SKK ameliyat sonrası 1. ay ve 3. ay ile kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı (p<0,001, p: 0,002). Sonuç: Mini-nuk tekniği FAKO yöntemine göre endotel yoğunluğunun korunması açısından daha güvenilir bir yöntemdir. Özellikle endotel sayısı 1200 hücre/mm2 olan olgularda Mini-nuk tekniği uygulanabilir. SKK, Mini-nuk tekniğinde daha uzun zamanda, FAKO grubunda ise 1. ayda ameliyat öncesi değerine ulaştığı görüldü. Anahtar kelimeler: Mini-nuk, Fakoemülsifikasyon, Endotel, Pakimetri, Ön kamara koruyucu

Cerrahi-gözFakoemülsifikasyonGöz+6
İsmail Diri
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üçüncü trimester gebelerde optik koherens tomografi anjiografi ile retinal vasküler yoğunluğun değerlendirilmesi

Amaç: Üçüncü trimester gebelerde Optik Koherens Tomografi Anjiografi (OKTA) ile retinal vasküler yoğunluk (VY), foveal avasküler zon (FAZ) ve koroid kalınlığını gebe olmayan kadınlarla karşılaştırarak incelemeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Üçüncü trimesterde olan 40 sağlıklı gebe kadın ile, 40 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Hastaların sadece tek gözü (sağ göz) çalışmaya alındı. Hastalara günün aynı saatinde (saat 09:00-12:00 arası) OKTA çekimi yapıldı. OKTA cihazının HD angio retina 6x6 mm ve HD angio retina 3x3 mm tarama yöntemi kullanılarak ölçümler yapıldı. Vasküler yoğunluk, Yüzeyel Kapiller Pleksus (YKP) ve Derin kapiller Pleksus'ta (DKP) parafovea, perifovea ve tüm alan makulada ölçüldü. FAZ alanı (mm2), FAZ çevresi (mm), ve Foveal Dansite (FD) cihaz yazılımı ile otomatik olarak ölçüldü. OKTA cihazının enhanced HD line modülü ile koroid görüntüleri alındı. Tüm parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p değerinin 0,05'den küçük olması anlamlı kabul edildi. Bulgular: Gebelerin, gebelik haftası ortalaması 34,02 hf. (28-41 hf) idi. Gebe grubunun yaş ortalaması 28,80±5,27 (20-38) iken, kontrol grubunun yaş ortalaması 29,23±5,39 (20-38) olarak bulundu ve aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p=0,732). Gebelerde YKP'daki VY sırasıyla parafoveada %55,59±2,99, perifoveada %53,44±2,69, tüm alanda %52,80±2,60 olarak bulunurken, kontrol grubunda parafovea %54,96±3,63, perifovea %52,59±3,46, tüm alanda ise %52,03±3,31 olarak bulundu. YKP'daki VY hiçbir bölgede istatistik olarak anlamlı değildi (p>0,05). DKP'daki VY parafoveada; gebelerde %60,36±4,36, kontrol grubunda %58,66±4,19, perifoveada; gebelerde %59,18±6,50, kontrol grubunda %58,15±5,60, tüm alanda; gebelerde %57,73±6,12, kontrol grubunda %56,54±5,44 olarak saptandı. DKP'daki VY sadece parafovea bölgesinde istatistiksel olarak anlamlı saptanmıştır (p=0,015). FAZ alanı gebelerde 0,33±0,10 mm2 iken, kontrol grubunda 0,28±0,10 mm2, FAZ çevresi gebelerde 2,29±0,37 mm iken, kontrol grubunda 2,14±0,45 mm, Foveal Dansite, gebelerde %53,52±3,32 iken, kontrol grubunda %51,08±3,58 olarak tespit edildi. FAZ alanı ve Foveal Dansite gebelerde istatistik olarak anlamlı yüksek saptandı (p<0,05). Subfoveal koroid kalınlığı, gebelerde 358,13±84,89 µm, kontrol grubunda 335,98±77,12 µm olarak bulundu. Koroid kalınlığı subfoveal bölgede gebelerde daha yüksekti, fakat aradaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi (p>0,05). Sonuç: Gebelik sırasında meydana gelen fizyolojik değişiklikler, retinal vasküler yapılarda değişiklik yapmış olabilir. Gebelerde DKP'da parafovea bölgesindeki VY ve FAZ alanı ve Foveal dansite, gebelerde istatistiksel olarak anlamlı bulundu.

AnjiyografiGebelikGöz hastalıkları+3
Abdülmutalip Yıldırım
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sağlıklı genç erişkinlerde sempatomimetik ve parasempatolitik ajanların, oküler parametreler, retinal damar yoğunluğu ve koroid kalınlığı üzerine etkisinin değerlendirilmesi

AMAÇ: %2,5 fenilefrin ve %0,5 tropikamid damlanın; retinal vasküler dansite, foveal avasküler zon (FAZ), foveal dansite, koroid kalınlığı ve oküler biyometri parametreleri üzerine etkisini değerlendirmek YÖNTEM: Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Göz Polikliniğine kontrol için başvuran 32 sağlıklı kişinin 32 sağ gözü çalışmaya dahil edildi. Tüm olgulara detaylı oftalmolojik muayene yapıldı. Hastalara üç farklı günde, %0,5 tropikamid, %2.5 fenilefrin veya plasebo (%0,15 sodyum hiyalüronat) damla, her başvuruda randomize olarak damlatıldı. Hastalara her başvuruda damla uygulanmadan önce Lenstar LS900 (Haag Streit AG, İsviçre) cihazı ile optik biyometri ve AngioVue (RTVue-XR, Fremont, California, ABD) optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) çekimleri yapıldı ve damla sonrasında ölçümler tekrarlandı. Tüm parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0,05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Olguların 20'si (%62,5) kadın, 12'si (%37,5) erkekti. Olguların yaş ortalaması 23,59 ± 0,75 olarak bulundu. Olguların refraksiyon değerleri sferik eşdeğerleri ortalama -1,02 ± 1,02D (-3,50, 0) olarak değerlendirildi. Sırasıyla plasebo, fenilefrin ve tropikamid damla öncesi ve sonrası aksiyel uzunluk ve santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır. (p=1,00, p=0,616 p=902) (p=0,931, p=0,944 p=0,074). Ön kamara derinliği plasebo sonrasında anlamlı değişim izlenmezken (p=0,244) fenilefrin ve tropikamid damlalar sonrasında anlamlı artış göstermiştir. (p=0,001 p<0,001) Lens kalınlığı ölçümleri ise tropikamid damla sonrası anlamlı azalma saptanmıştır. (p<0,001). Plasebo ve fenilefrin damla sonrasında anlamlı değişim görülmemiştir. (p=0,321 p=0,313) Koroid kalınlığı plasebo uygulaması ile foveanın 3000 µm temporalinde ve foveanın 1500 µm nazalinde anlamlı olarak azalmıştır. (p=0,014 p=0,013) Plasebo damla ile diğer alanlarda istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Fenilefrin damla ile foveanın 3000 µm temporalinde anlamlı azalma görülmüştür.(p=0,014) Diğer alanlarda ise istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmamıştır. Tropikamid damla ile foveanın 3000 µm temporalinde, foveanın 1500 µm temporalinde, subfoveal alanda, foveanın 1500 µm nazalinde ve foveanın 3000 µm nazalinde anlamlı azalma izlenmiştir. (p=0,002 p<0,001 p=0,017 p=0,036 p=0,032) Foveanın 500 µm nazal ve temporal yarısında anlamlı değişiklik izlenmemiştir. Plasebo damla ile yüzeyel kapiller pleksus vasküler dansite değerlendirilmesinde; sırasıyla tüm alanda, parafoveal alanda ve perifoveal alanda anlamlı azalma saptanmıştır. (p=0,036 p=0,018 p=0,047) Derin kapiller pleksus ölçümlerinde, tüm alan, parafoveal ve perifoveal alanda vasküler dansite açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Fenilefrin damla ile yüzeyel kapiller pleksus ve derin kapiller pleksus ölçümlerinde tüm alan, parafoveal ve perifoveal alanda vasküler dansite açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Tropikamid damla ile yüzeyel kapiller pleksus vasküler dansite değerlendirilmesinde sırasıyla tüm alanda ve perifoveal alanda anlamlı olarak azalmıştır. (p=0,033 p=0,042) Yüzeyel kapiller pleksusta parafoveal alanda ve derin kapiller pleksusta tüm alan, parafoveal ve perifoveal alanda damla öncesi ve sonrasında vasküler dansite açısından anlamlı fark saptanmamıştır. Sırasıyla plasebo, fenilefrin ve tropikamid damla sonrası FAZ alanı, foveal dansite ve faz çevresi arasında anlamlı fark görülmemiştir. (p=0,726 p=0,521 p=0,472) (p=0,673 p=0,642 p=0,688) (p=0,704 p=0,159 p=0,069) SONUÇ: %2,5 fenilefrin ve %0,5 tropikamid damlanın kullanımı ile OKTA'da, FAZ alanı ve foveal dansite üzerinde anlamlı fark bulunamadı. Maküler vasküler dansitede, fenilefrin sonrasında anlamlı değişim görülmedi ancak plasebo ve tropikamid sonrasında yüzeyel kapiller pleksusta anlamlı olarak azalma görüldü. Koroid kalınlığı plasebo ve fenilefrin sonrasında anlamlı değişim göstermezken tropikamid sonrasında anlamlı olarak azaldı. Optik biyometri ölçümlerinde aksiyel uzunlukta ve SKK'de anlamlı değişiklik saptanmadı. Ön kamara derinliğinde fenilefrin ve tropikamid damla sonrasında anlamlı artış görüldü. Lens kalınlığı tropikamid damla sonrasında ise anlamlı olarak azaldı.

BiyometriFenilefrinGöz+7
Çağlar Sarıgül
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Normal bireylerde optik koherenstomografi anjiografi ile kapiller damar akım yoğunluğunun diürnal varyasyonu vetekrarlanabilirliğinin ölçülmesi

Amaç: Optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) cihazı ile alınan retinal vasküler yoğunluk ve foveal avasküler zon (FAZ) ölçümlerinin tekrarlanabilirliğinin ve diürnal ritimlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: 41 sağlıklı bireye RTVue XR Avanti OKT AngioVue yazılımlı cihaz ile sabah saatlerinde ortalama 10 dk ara ile 2 ölçüm ve aynı günün sonunda akşam saatlerinde tek ölçüm yapıldı. Yapılan ölçümlerde FAZ alanı, FAZ çevresi, foveal dansite (FD); yüzeyel (YKP) ve derin kapiller pleksustaki (DKP) tüm alan, foveal, parafoveal ve perifoveal vasküler yoğunluklar (VY); foveal, parafoveal ve perifoveal makular kalınlık (MK) verileri tekrarlanabilirlik katsayısı (TK), Bland-Altman grafiği ve sınıf içi korelasyon (ICC) katsayısı ile değerlendirildi. Bulgular: OKTA cihazının FAZ alanı, FAZ çevresi,FD, YKP ve DKP'de foveal VY, foveal, parafoveal ve perifoveal MK ölçümlerinde tekrarlanabilirliği çok yüksektir (ICC değerleri 0,82 ile 0,99 arasındadır.). Bu verilerin TK'leri sırası ile %5,4; %4,3; %8,85; %19,19; %12,62; %1,44; %1,17 ve %1,6'dır. YKP ve DKP'deki tüm alan VY ölçümlerinde ise ICC'ler sırası ile 0,72 ve 0,4 bulunmuş olup TK değerleri sırası ile %7,5 ve %15,98'dir. Diürnal ritim varlığının araştırılmasında ise benzer sonuçlar elde edilmiştir. Sonuçlar: OKTA yeni bir cihaz olup FAZ ölçümleri, MK ölçümleri, YKP ve DKP'deki foveal VY ölçümlerinde tekrarlanabilirliği yüksek bir cihazdır. Retinal VY, FAZ ve MK ölçümlerinde diürnal ritim izlenmemiştir. Anahtar Kelimeler: optik koherens tomografi anjiografi, diürnal ritim, tekrarlanabilirlik, vasküler yoğunluk, makular kalınlık

AnjiyografiKan akış hızıKan damarları+3
Beyza Tekin Altınbay
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trabekülektomi sonrası peripapiller ve makuler damar yoğunluğu değişikliklerinin optik koherens tomografi anjiyografi ile değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmamızda, açık açılı glokom hastalarında trabekülektomi ile göz içi basıncını (GİB) düşürmenin, foveal avasküler zon (FAZ) ile peripapiller ve maküler damar yoğunluğu (VD) üzerine etkisini optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) ile değerlendirmeyi amaçladık. Materyal ve Metod: Çalışmamıza primer açık açılı glokom (PAAG) ve psödoeksfolyatif glokom (PEG) tanıları ile takipli, trabekületomi yapılan 20 hastanın, 20 gözü dahil edildi. Hastaların, preoperatif ve postoperatif 1.,3. ve 6. aylardaki kontrollerinde AngioVue (Optovue Inc, Fremont, CA) OKTA cihazı ile optik disk radyal peripapiller kapiller pleksus (RPKP), makula yüzeyel kapiller pleksus (YKP) ve derin kapiller pleksus (DKP) VD değerleri ile FAZ alanı (FAZ-A), FAZ çevresi (FAZ-Ç) ve foveal dansite (FD) ölçümleri alındı. Alınan görüntülerde peripapiller, makuler vasküler dansiteler ve FAZ ölçümleri incelendi. Preoperatif ve postoperatif dönemdeki parametreler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. p değerinin 0,05'den küçük olması istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi. Bulgular: Hastalarımızın yaş ortalaması 63,8 (53-72); 12'si (%60) PAAG, 8'i (%40) EG tanılı idi. Ortalama GİB değerleri preoperatif 22,38±2,36 mmHg; postoperatif altıncı ayda 14,94±2,38 mmHg olarak ölçüldü (p <0,001). OKTA optik disk, makula YKP VD değerlerinde altıncı ay sonunda anlamlı değişiklik izlenmedi. Makula DKP parametrelerinde ise; tüm imaj makuler VD (TİM-VD), foveal VD (F-VD), parafoveal VD (PAF-VD) ve perifoveal VD (PEF-VD) değerlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi (p=0,003; p=0,026; p=0,006; p=0,004). FAZ-A ve FAZ-Ç'de istatistiksel olarak anlamlı bir azalma; FD'de ise istatistiksel olarak anlamlı bir artış izlendi (p=0,026; p= 0,049; p=0,005). Sonuç: Çalışmamızda, trabekülektomi ile GİB düşürmenin peripapiller bölge ve makuler YKP mikrosirkülasyonunu etkilemediği görülmüştür. Makuler bölge DKP parametrelerinde ise anlamlı bir artış izlenmiştir. Postoperatif dönemde FAZ bölgesinde özellikle birinci ayda belirginleşen anlamlı bir azalma izlenmiş, bunun DKP vakülarizasyonundaki artış ile ilişkili olabileceği sonucuna varılmıştır. OKTA'nın, özellikle FAZ ve makuler DKP ölçümleri ile glokom cerrahisi sonrası takiplerde potansiyel bir yöntem olarak kullanılabileceğini düşünmekteyiz. Anahtar Kelimeler: optik koherens tomografi anjiografi, glokom, trabekülektomi, vasküler dansite.

AnjiyografiGlokom-geniş açılıGöz+6
Duygu Güngör Sıtkı
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Optik nöropatilerde peripapiller ve maküler damar yoğunluğunun optik koherens tomografi anjiografi ile analizi

Amaç: Optik nöropatili hastalarda peripapiller ve maküler damar yoğunluğu değerlerinin OKTA ile analizini yapmaktır. Gereç ve Yöntem: Optik nöropati tanısı alan 31 hastanın 62 gözü değerlendirmeye alındı. Görüntü kalitesi sinyal gücü 5/10 ve üzerinde olan 25 hastanın 46 gözü çalışmaya dahil edildi. Maküla OKTA ölçümlerinden yüzeyel ve derin kapiller ağ tabakası ayrı ayrı incelendi. Tüm imaj maküler damar yoğunluğu (TİM-DY), foveal damar yoğunluğu (F-DY), parafoveal damar yoğunluğu (PAF-DY), perifoveal damar yoğunluğu (PER-DY) ölçümleri değerlendirildi. OKTA ile optik disk ölçümlerinde tüm imaj peripapiller damar yoğunluğu (Tİ-PPDY), peripapiller damar yoğunluğu (PP-DY), alt yarı PPDY, (AY-PPDY), üst yarı PPDY (ÜY-PPDY), nazal PPDY (N-PPDY), temporal PPDY (T-PPDY), süperior PPDY (S-PPDY), inferior PPDY (İ-PPDY) olmak üzere yoğunluk ölçümleri ve intradisk damar yoğunluğu (İD-DY) değerleri analiz edildi. Bulgular: Hastaların sağlıklı ve hasta gözleri arasında; yaş ve sferik ekivalan değerleri açısından anlamlı farklılık saptanmazken (sırasıyla p:0,959; p:0,971), EİDGK hasta gözlerde anlamlı düşük olarak saptandı (p:0,004). İD-DY değeri haricinde bakılan tüm optik disk damar yoğunluğu değerleri hasta göz ile sağlıklı göz arasında anlamlı farklılık göstermekteydi ve hasta gözde düşük olarak saptandı. YKA tabakasına ait TİM-DY ve PER-DY değerleri istatistiksel olarak anlamlı azalma mevcuttu (sırasıyla p:0,020; p:0,022). DKA tabakasına ait TİM-DY değerlerinde anlamlı azalma mevcut iken (p:0,035), F-DY, PAF-DY ve PER-DY değerleri anlamlı farklılık göstermemekteydi (sırasıyla p:0,783; p:0,109, p:0,059). Sonuç: OKTA, optik nöropati tanılı gözde sağlıklı göze oranla optik disk radial peripapiller kapiller ağda ve maküler vasküler ağdaki damar yoğunluğunun azaldığını kantitatif olarak ortaya koymaktadır. Anahtar kelimeler: Optik koherens tomografi anjiografi, optik nöropati, nonarteritik anterior iskemik optik nöropati, damar yoğunluğu

AnjiyografiGözGöz hastalıkları+4
Pınar Beyazgül Sönmezer
Manisa Celal Bayar University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Deneysel metanol intoksikasyonu oluşturulan sıçanlarda, steroid ve eritropoietin tedavilerinin optik sinir üzerindeki histopatolojik etkilerinin değerlendirilmesi

Amaç: Sıçanlarda deneysel olarak oluşturduğumuz metanol intoksikasyonu tablosunda eritropoietinin histopatolojik etkilerini değerlendirip, bunu steroid tedavisinin etkileri ile karşılaştırmayı amaçladık. Gereç-Yöntem: Çalışmamızda 40 adet wistar albino sıçanın, 60 gözü kullanıldı. Her biri 10 sıçandan oluşan grup 0, 1, 2, 3 olmak üzere 4 grup oluşturuldu. Grup 0 kontrol grubuydu, herhangi bir ajan verilmedi. Grup 1' e metanol, etanol, metotreksat verildi. Grup 2'ye, grup 1'den faklı olarak steroid tedavisi eklendi. Grup 3'e ise Grup 2'den farklı olarak rekombinat insan eritropoietin tedavisi eklendi. İki haftalık süre sonucunda sıçanların optik sinirleri diseke edildi ve histopatolojik olarak incelendi. Bulgular: Metilprednizolon alan grupta elektron mikroskobik incelenmesinde, miyelinli sinir liflerinin çoğunluğunda miyelin kılıf ile aksoplazmadaki mitokondriyon, nörotübül ve nörofilamanların normal yapılarını korudukları dikkati çekti. Grup 1'de ise birçok alanda miyelinli sinir liflerinde önemli dejeneratif değişikliklerin meydana geldiği görüldü. Miyelinli aksonların sayısı, grup 1 ile karşılaştırıldığında önemli ölçüde artmış bulundu. Eritropoietin ile tedavi edilen grupta görülen dejeneratif değişikliklerin, tedavi uygulanmayan grup 1'e kıyasla daha sınırlı olduğu görülse de, metilprednizolon verilen gruba göre bu değişikliklerin daha şiddetli olduğu görüldü. Hem eritropoietin ile tedavi edilen grupta (p<0,01), hem de metilprednizolon ile tedavi edilen grupta (p<0,001); grup 1 ile karşılaştırıldığında myelinli akson sayısının daha fazla olduğu görüldü. Sonuçlar: Metilprednizolon ve eritropoietinin nöroprotektif etkisi, deneysel çalışmamızda histopatolojik olarak etkin bulunmuştur. Ancak, metilprednizolon tedavisinin, eritropoietin tedavisine göre myelinli sinir liflerinin yapılarını ve myelinli akson sayısının daha fazla koruduğu görüldü. Anahtar kelimeler: Metanol intoksikasyonu, toksik optik nöropati, eritropoietin, steroid, nöroproteksiyon

EritropoietinHayvan deneyleriHistopatoloji+6
Burcu Şükür
Çukurova University
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Santral korneal kalınlık ölçümünde non kontakt ölçüm yapan 4 farklı cihazın güvenilirliğinin ve tekrarlanabilirliğinin karşılaştırılması

Amaç: Non-kontakt ölçüm yapan dört farklı cihaz ile santral korneal kalınlık ölçüm değerlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Manisa Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Polikliniğine başvuran refraksiyon kusuru dışında oftalmolojik patolojisi olmayan 130 kişinin sağ gözü dahil edildi. Tüm olgulara detaylı oftalmolojik muayene yapıldı. Scheimpflug kamera (Pentacam, Oculus Optik gerate GmbH, Wetzlar, Germany), Speküler mikroskop Cellchek XL (Konan Medical USA, Torrance, CA, USA), Lenstar LS 900®,(Haag-Streit AG, Switzerland) ve ÖS-OKT Cirrus (Carl Zeiss Meditec, Inc. Dublin, CA) cihazları ile tekrarlayan üç ölçüm yapılarak veriler kaydedildi. Tüm ölçümler grup içi korelasyon(ICC), Anova-Friedman testi ve Bland-Almant grafiği ile analiz edildi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen sağlıklı kişilerin yaş ortalaması 27,81 ± 8,28 idi (min:20; maks:71). Kişilerin 44'ü erkek (%33,8), 86'sı ise kadın (%66,2) idi. SKK ölçüm değerleri ortalaması SM ile 553,61 ± 42,71 μm, Pentacam ile 546,42 ± 34,77 μm, Lenstar ile 543,48 ± 35,45 μm, ÖS-OKT ile 538,96 ± 35,97 μm idi. Dört cihazın tekrarlayan üç ölçümü arasında istatiksel olarak anlamlı fark yoktu (sırasıyla p:0,449, p:0,270, p:0,540, p:0,881). ICC değerleri sırasıyla 0,972, 0,997, 0,998 ve 0,998 idi. ÖS-OKT ile Lenstar ölçümleri arasındaki ortalama fark 14,66 μm ve %95 güven aralığı sınırları 10,14 μm ile-19,18 μm idi. ÖS-OKT ile SM ölçümleri arasındaki ortalama fark 31,86 μm ve %95 güven aralığı sınırları 46,50 μm ile -17,22 μm idi. ÖS-OKT ile Pentacam ölçümleri arasındaki ortalama fark 12,87 μm ve %95 güven aralığı sınırları 20,33 μm ile -5,41 μm idi. Pentacam ile Lenstar ölçümleri arasındaki ortalama fark 17,28 μm ve %95 güven aralığı sınırları 20,22 μm ile -14,34 μm idi. Pentacam ile SM ölçümleri arasındaki ortalama fark 30,22 μm ve %95 güven aralığı sınırları 37,40 μm ile -23,04 μm idi. SM ile Lenstar ölçümleri arasındaki ortalama fark 31,92 μm ve %95 güven aralığı sınırları 42,04 μm ile -21,80 μm idi. Sonuç: Dört farklı cihazın SKK ölçüm değerleri kendi içinde oldukça uyumludur ve tekrarlanabilirlikleri yüksektir. En yüksek SKK değerleri SM cihazı, en düşük SKK değerleri ise ÖS-OKT cihazı ile elde edilmiştir. Ortalama SKK ölçüm değerlerinde en az fark ÖS-OKT ile Pentacam cihazları arasında olduğu izlenmiştir. Pentacam ve Lenstar ile olan ölçümler de birbirine yakındır. Ortalama SKK ölçüm değerlerinde en fazla fark ise SM ile Lenstar cihazları arasındadır. Klinik uygulamalarda, SM ile elde edilen SKK ölçümleriyle diğer üç cihaz ile ölçülen değerler birbirlerinin yerine kullanılmamalıdır. Anahtar kelimeler: Santral korneal kalınlık, pakimetre, tekrarlanabilirlik, Bland-Altman grafiği

Göz hastalıklarıKorneaKorneal hastalıklar+2
Sema Malgaz
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Diyabetik retinopati olgularında optik koherens tomografi anjiyografi parametreleri ile görme keskinliği arasındaki korelasyonun analizi

Diyabetik Retinopati Olgularında Optik Koherens Tomografi Anjiyografi Parametreleri İle Görme Keskinliği Arasındaki Korelasyonun Analizi Amaç: Diyabetik retinopati (DR) olgularında optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) parametreleri ile en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) arasındaki korelasyonun değerlendirilmesi. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya tedavi naif makula ödemi olmayan 75 DR olgusu dahil edildi. Tüm katılımcılara tam oftalmolojik muayene ve OKTA görüntülemesi yapıldı. Olgular Uluslararası Diyabetik Retinopati Şiddeti Ölçeği kriterlerine göre nonproliferatif diyabetik retinopati (NPDR) ve proliferatif diyabetik retinopati (PDR) olarak sınıflandırıldı. Gruplar foveal avasküler zon (FAZ) metrikleri, süperfisyal kapiller pleksus vasküler dansite (%) (SKP-VD) (tüm alan, fovea, parafovea ve perifovea alanlarında), derin kapiller pleksus vasküler dansite (%) (DKP-VD) (tüm alan, fovea, parafovea ve perifovea alanlarında), santral makuler kalınlık (SMK), subfoveal koroid kalınlığı (SFKK) parametreleri açısından karşılaştırıldı. Foveal dansite-300 (FD-300), FAZ'ı çevreleyen 300 mikron genişlikteki halkanın vasküler dansitesi olarak tanımlandı. EİDGK ve OKTA parametreleri arasındaki korelasyonlar analiz edildi. Bulgular: 40 NPDR, 35 PDR olgusu analiz edildi. Gruplar arasında cinsiyet, yaş, göz içi basıncı, sferik ekivalan, diyabet süresi açısından anlamlı fark izlenmedi. (p>0,05 bütün değerler için) OKTA vasküler dansite parametreleri PDR grubunda NPDR'ye göre daha düşük düzeyde idi fakat anlamlı seviyeye ulaşmadı. (p>0,05 bütün değerler için) Gruplar FAZ alanı, çevresi ve FD-300 açısından benzerdi (p>0,05 bütün değerler için), EİDGK ile FD-300 arasında anlamlı korelasyon saptanırken (p=0,020), diğer OKTA parametreleri ile EİDGK arasında korelasyon saptanmadı. (p>0,05 bütün değerler için) Sonuç: OKTA, makula ödemi olmayan DR olgularında görsel prognozun öngörülmesinde rol oynayabilir. Anahtar Kelimeler: optik koherens tomografi anjiyografi, diyabetik retinopati, vasküler dansite, foveal dansite-300, en iyi düzeltilmiş görme keskinliği

AnjiyografiDiabetes mellitusDiabetik retinopati+2
Mehmet Yavuz Taşci
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Lazer tedavisi planlanmış diyabetik retinopati hastalarının lazer öncesi ve sonrası optik koherens tomografi anjiografi ile maküla ve optik disk vasküler parametrelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Çok şiddetli nonproliferatif diyabetik retinopati (NPDR) ve proliferatif diyabetik retinopati (PDR) olgularında panretinal fotokoagülasyonun (PRP), optik koherens tomografi anjiografi (OKTA) ile maküla ve optik disk vasküler parametreleri üzerine etkisini incelemek. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya çok şiddetli NPDR ve PDR tanısı konan, başvuru öncesi herhangi bir tedavi uygulanmamış, diyabetik maküler ödem tedavisi için anti-VEGF enjeksiyonunu veya fokal/micropulse lazer tedavisini kabul etmemiş, 56 hastanın 56 gözü dahil edildi. Hastalara 2 seansta, çoklu taramalı PRP uygulandı ve her hasta için toplam lazer ablasyon alanı (LAA) hesaplandı. Lazer işlemi öncesi 30 dk. içinde, lazer sonrası 30. dk. ve birinci ay kontrolünde OKTA çekimleri yapıldı ve santral maküla kalınlığı (SMK), subfoveal koroid kalınlığı (SFKK), foveal avasküler zon (FAZ) metrikleri, yüzeyel kapiller pleksus (YKP), derin kapiller pleksus (DKP) ve radial peripapiller kapiller pleksus (RPKP) için vasküler dansite (VD) değerleri değerlendirildi. Bulgular: 27 gözde ağır NPDR, 29 gözde PDR tespit edildi. PRP sonrası birinci ayda SMK değerlerinde anlamlı artış görülürken SFKK ve en iyi düzeltilmiş görme keskinliği değişmedi. YKP-VD tüm alan, superior yarı, inferior yarı, parafovea ve perifovea PRP sonrası 30. dk. ve birinci ayda anlamlı olarak düşük bulundu. DKP-VD değerleri tüm bölgelerde PRP sonrası 30. dk. değerleri anlamlı olarak düşük bulunurken, birinci ay kontrolünde bazal ölçüme göre anlamlı fark görülmedi. FAZ alanı ve FAZ çevresinde PRP öncesine göre anlamlı fark bulunmazken, foveal dansite-300 (FD-300) değerinde PRP sonrası ölçümleri bazal değerlere göre düşük bulundu. RPKP-VD disk içi değerlerinde PRP sonrası 30. dk.'da, RPKP-VD peripapiller değerlerinde ise PRP sonrası birinci ayda anlamlı azalma bulundu. LAA ile SMK, SFKK, OKTA maküla ve optik disk parametrelerindeki değişimler arasında ilişki görülmedi. Sonuç: PRP'nin retina ve optik disk mikrovasküler yapılarına olan etkisi OKTA ile tespit edilebilir.

AnjiyografiDiabetik retinopatiKoagülasyon+2
Deniz Dilan Karabacak
Manisa Celal Bayar University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova bölgesindeki keratokonus olgularında VSX1 ve LOX genlerinin dizileme yöntemi ile analizi

Amaç: Çukurova bölgesinde keratokonuslu olgularda Visual System Homeobox 1 (VSX1) ve Lizil Oksidaz (LOX) genlerini taramak ve hastalığın genetik temelini ortaya koymak Gereç ve Yöntem: Biyomikroskopik muayene ve topografik bulgulara dayanarak keratokonus tanısı konulan 30 hasta çalışma kapsamına alındı. Hastaların periferik kan örneklerinden DNA izolasyonu, otomatize sistem (QiaCube, Qiagen) aracılı olarak ilgili kitler kullanılarak yapıldı. DNA fragmantasyon ve barkodlama işleminin ardından ilgili gen bölgeleri multipleks polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile çoğaltılarak hedef bölgelerin zenginleştirilmesi sağlandı. Elde edilen PZR ürünleri saflaştırma işlemleri sonrası yeni nesil dizileme cihazında (Illumina MiSeq- San Diego, ABD) dizilendi. Saptanan varyantlar, biyoinformatik algoritması uygun olarak analiz edildi. Bulgular: Hastaların 14'ü (%46,7) erkek, 16'sı (%53,3) kadın olmakla, ortalama yaşları 28,63±10,93 (12-52) idi. Yeni nesil dizileme yöntemi ile 2 hastada 2 farklı varyant: VSX1 geninde ekzon 1'de p.G38D ve intron 4'de c.808+17G>A heterozigot mutasyonları bulundu. Bu iki yeni mutasyon bazı biyoinformatik analiz sonuçlarına göre patojen olsa da her iki genetik varyant VARSOME (The Human Genomic Variant Search Engine) veri tabanındaki tüm analizler göz önüne alındığında VUS (variants of uncertain significance) olarak sınıflandı. LOX geninde herhangi bir mutasyon saptanmadı. Sonuç: Çalışmamızda VSX1 geninde saptanan mutasyonlar literatürde ilk kez tanımlanmaktadır. Saptanan bu mutasyonların keratokonusun genetik temelinin anlaşılmasına yönelik gelecekteki çalışmalara yol gösterici olacağını düşünmekteyiz. Çalışmamız keratokonus patogenezinde LOX geninin rolünü araştıracak ileri çalışmalarda, daha geniş olgu sayılarına ihtiyaç duyulacağına dair öngörü sağlayabilir. Diğer yandan çalışmada 30 keratokonus hastasında sadece 2 hastada mutasyon saptanması, keratokonusun genetik heterojenliğini destekler niteliktedir. Anahtar Kelimeler: Keratokonus; Yeni nesil dizileme; VSX1; LOX

Dizi analiziGenlerGöz hastalıkları+2
Astan Ibayev
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova bölgesinde görülen primer konjenital glokomlu olguların moleküler genetik analizi

Amaç: Çukurova bölgesinde görülen PKG hastalığının genetik temelinin araştırılması, saptanan gen mutasyonları ile hastalığın klinik bulguları ve ciddiyeti arasındaki ilişkinin ortaya konulması. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 2005 ile 2021 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Göz Hastalıkları Anabilim dalında primer konjenital glokom tanısı ile takip edilen 26 hastanın 42 gözü dahil edildi. Genetik analiz için alınan venöz kan örnekleri etilendiamintetraasetik asit içeren tüplere alınarak Çukurova Üniversitesi Adana Genetik Hastalıklar Tanı ve Tedavi Merkezi ve Tıbbi Genetik Anabilim Dalı bünyesinde analiz edildi. Alınan kan örneklerinde CYP1B1, MYOC gen mutasyonları araştırıldı. Mutasyon tespit edilen hastaların ebeveynlerinden de kan örnekleri alınarak genetik analiz yapıldı. Bulgular: Hastaların 12'sinde (% 46,2) (20 göz) CYP1B1 gen mutasyon varlığı tespit edildi (Grup 1). Bu hastalardan ikisinde CYP1B1 ve MYOC gen mutasyonu kombinasyonu saptandı. 14 (% 53,8) hastada (22 göz) mutasyon görülmedi (Grup 2). İki grup arasında demografik verilerde farklılık yoktu ( p:> 0,05 ). Mutasyonun olduğu Grup 1 olgularında yatay kornea çapı daha yüksek seyretti (p: 0,006). Aynı zamanda buftalmus görülme oranı da daha fazla idi (p: 0,057). Mutasyon olan olgularda en sık rastlanılan patojenik varyant c.1405C>T (p.R469W) (n: 5, 9 göz) mevcuttu ve diğer mutasyonlara göre prognoz kötü seyretti (p: 0,014). İkinci en sık görülen varyant ise c.3987G>A (p.G61E) (n:3, 4 göz) idi, tedavi ile prognozları iyiydi. Mutasyonu olan hastaların ebeveyn analizlerinde ise anne ve babada heterozigot taşıyıcı oldukları tespit edildi. Ebeveynlerde glokom görülmedi. Sonuç: Bu çalışmada primer konjenital glokom olgularında sık rastlanılan genetik mutasyonların hastalığın klinik şiddeti ile ilişkili olduğu gözlemlendi. Genetik araştırma bu hastalarda klinik prognoz açısından yol gösterici olabilir. Bunun yanında ailelere verilecek genetik danışmanlık hizmetleri ile hastalığın görülme oranları azaltılabilir. Anahtar Kelimeler:, CYP1B1, Genetik Analiz, MYOC, Primer Konjenital Gloko

GenetikGlokomKonjenital anomaliler+3
Ahsen Nazire Akbaş
Çukurova University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Rino-orbital mukormikozis olgularında prognostik faktörler ve sonuçlarımız

Amaç: Orbita tutulumlu mukormukozis olgularında hasta ve görme sağ kalımı sıklığını, etkileyen prognostik faktörleri belirlemek ve aynı zamanda klinik özellikler ve tedavi yanıtlarını değerlendirmek Gereç ve Yöntem: Orbita tutulumlu mukormikozis enfeksiyonu nedeniyle takip edilen 43 hastanın 43 gözü çalışmaya dahil edildi. Hastaların demografik özellikleri, başvuru anındaki semptomları, oftalmolojik ve non-oftalmolojik muayene bulguları, laboratuvar sonuçları, takip sürecindeki klinik bulguları, radyolojik görüntülemeleri, uygulanan medikal ve cerrahi prosedürler ve komplikasyonlar kaydedildi. Ölüm sıklığına göre hastaların sağ kalımı; ışık hissi (persepsiyon) kaybı sıklığına göre de görme sağ kalımı değerlendirildi. Bulgular: Hastaların 27 (%62,8)'si erkek, 16 (%37,2)'sı kadın olup, yaş ortalaması 47,6±20,1 (1-76) idi. Hastaların altta yatan hastalık durumu incelendiğinde, tüm hastalarda altta yatan bir hastalığın mevcut olduğu ve bunların büyük çoğunluğunu diyabetin (%65,2) oluşturduğu izlendi. Periorbital şişlik (%69,8), oftalmopleji (%53,5) ve görmede azalma (%46,5) mukormikozis enfeksiyonu olan hastaların başvuruları esnasında en sık karşılaşılan semptom ve bulgulardı. Ortalama takip süresi 5±6,7 (0,3-33) ay idi. Hastaların 22 (%51,2)'sinde hastalık ölümle sonuçlandı. Yaşayan ve ekzenterasyon operasyonu geçirmeyen 17 hastanın 9 (%52,9)'unda görme keskinliği en az persepsiyon düzeyinde olup görme sağ kalımı mevcuttu. Ateş varlığı ve daha düşük antifungal tedavi süresi daha düşük hasta sağ kalımıyla ilişkiliydi (p=0,046, p<0,001). Ekzenterasyon operasyonu hasta sağ kalımıyla ilişkili bulunmadı. Donmuş göz, ışık refleksi kaybı ve santral retinal arter tıkanıklığı gelişmesi de daha düşük görme sağ kalımı ile ilişkiliydi (p=0,002, p=0,009, p=0,029). Sonuç: Mukormikozis, vasküler invazyon ve doku nekrozu ile karakterize akut başlangıçlı, agresif seyirli ve mortalite oranı oldukça yüksek bir hastalıktır. Çalışmamız bu hastalıkla ilgili literatürdeki en geniş hasta serilerinden birini sunmaktadır. Hastaların başvuru anındaki semptomlarının ve enfeksiyon sürecindeki klinik bulgularının bilinmesi hastalık hakkında farkındalığı artıracaktır. Çalışmada tespit edilen prognostik belirteçlerin hem hastalığın tedavi ve takip aşamasında hem de gelecekte yapılacak çalışmalarda yol gösterici olacağını düşünmekteyiz.

Diş apeksiMukormikozisNazal kavite+3
Mustafa Aksoy
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Anslı geriletme ile klasik cerrahi sonuçlarının karşılaştırılması

ÖZETAmaçBu çalışmanın amacı, şaşılık cerrahisinde klasik geriletme yöntemi ile anslı geriletme yöntemlerinin karşılaştırılmasıydı. Bu amaçla ameliyat geçiren hastaların ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası verileri incelendi. İçlerinden çalışmaya uygun olanlar seçilerek çalışmaya dahil edildi.Gereç ve YöntemAnslı geriletme cerrahisinin klasik cerrahi ile karşılaştırılması amacıyla Celel Bayar Üniversitesi Göz Hastalıkları kliniğinde 2005-2012 yılları arasında Şaşılık biriminde takip edilen hastaların takip kartları retrospektif incelendi. Kriterlere uygun 168 hasta çalışmaya dahil edildi. Hastalar klasik cerrahi uygulanan ve anslı geriletme uygulanan olmak üzere iki gruba ayrıldı. Yaş, cinsiyet, kayma yönleri, ameliyat öncesi kayma dereceleri, ameliyat sonrası 3. aydaki kayma dereceleri, uygulanan cerrahi miktarlar ve yöntemler, cerrahi başarı kriterleri değerlendirildi. Kayma dereceleri Örtme-açma testi ve Krimsky testi ile prism diyoptri (?) olarak kaydedildi. Cerrahi miktarlar milimetre cinsinden hesaplandı. Yöntemler ise yalnız geriletme ve geriletme?rezeksiyon olarak kabul edildi. Başarı kriteri olarak 10 ? ve altındaki değerler kabul edildi. İstatistiki değerlendirmede SPSS 18.0 (Inc Chicago, IL, USA) paket programı kullanıldı. İstatistiki anlamlılık için p değerinin < 0.05 olması şartı arandı.BulgularYaş ortalamaları klasik grupta 12,9 ±12, anslı geriletme grubunda 14,3 ±13 bulundu (p =0,51). Gruplar sağ veya sol göze ameliyat uygulanması açısından benzerdi (p =0,326). Anslı geriletme yapılan hastaların ameliyat öncesi kayma dereceleri klasik gruba göre yüksek bulundu ve istatistiki olarak anlamlıydı (p <0001).Ameliyat sonrası kayma dereceleri anslı geriletme grubunda daha düşük bulundu, fakat istatistiksel farklı bulunmadı(p=0,245). Ameliyat öncesi-ameliyat sonrası kayma farkları klasik geriletme grubunda 34 ? ± 16, anslı geriletme grubunda 49 ± 20 bulundu (p <0,001).Ortalama geriletme miktarı, anslı geriletme yapılan grupta 9,94 mm ±0,733, klasik cerrahi uygulanan grupta 6,09 mm ±0,811 olarak bulundu(p< 0001). 50? altında kayması olan hastalarda her iki cerrahi grubunda da benzer başarı oranları mevcutken (anslı grup % 87, klasik grup % 84, genel % 86, p=0.742), 50 ? ve üzeri hastalarda ise anslı cerrahi grubunda çok daha iyi cerrahi başarı oranları bulundu (anslı grup % 70, klasik grup % 34, genel % 51, p=0.05).3.ay takipte klasik geriletme uygulanan hastalarda cerrahi başarı oranı %72, anslı geriletme grubunda %76 bulundu. Tüm hastalar değerlendirildiğinde ise oran %73 bulundu.SonuçAnslı geriletme yapılan hastaların ameliyat öncesi kayma derecelerinin daha yüksek olmasına rağmen başarı oranlarını klasik cerrahi ile benzer bulduk. Özellikle yüksek dereceli kaymalarda geriletme miktarını arttırarak tek ameliyatda sonuç alınabileceğini gösterdik.

Cerrahi tedaviCerrahi-gözGöz+3
İbrahim Türker
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İntravitreal uygulamalar sonrası kısa dönem intraoküler basınç değişiklikleri ve ön kamara derinliği ile ilişkisinin değerlendirilmesi

AMAÇ:İntravitreal enjeksiyondan hemen sonra oluşan GİB artışlarını, ÖKD değişimlerini ve aralarındaki ilişkiyi göstermek. GEREÇ-YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Hafsa Sultan Hastanesi Göz Hastalıkları Kliniği Retina biriminde diabetik maküler ödem, yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu, ven tıkanıklarına sekonder maküler ödem tanısıyla intravitreal ranibizumab uygulanan 105 hastanın 118 gözü incelendi. Hastaların detaylı oftalmolojik muayeneleri yapıldı. Tüm hastalara OKT ve FFA çekilerek makuladaki değişiklikler değerlendirildi. İntravitreal enjeksiyonlardan yapılmadan hemen önce hastaların göz içi basınçları Tono-Pen Avia (Reichert) kontakt tonometre ile üç ölçüm yapılıp ortalama değer alınarak ölçüldü. Ön kamara derinlikleri ve aksiyel uzunlukları ise Lenstar LS 900 (Haag Streit) optik biometri ile beş ölçümün ortalama değeri alınarak ölçüldü. İntravitreal enjeksiyonlar steril koşullarda yapıldı. İntravitreal enjeksiyonlardan sonra 5, 15, 30. dakika ve birinci gün olmak üzere hastaların göz içi basınçları ve ön kamara derinlikleri ölçüldü. Çalışmamızda hastaların intravitreal enjeksiyon sonrası göz içi basınçlarındaki yükselme, bu yükselmenin ne zaman normal değerlere döndüğü, göz içi basıncındaki yükselmenin ön kamara derinliğinde değişiklik yapıp yapmadığı, göz içi basıncındaki azalma ile ön kamara derinliğinde normale dönüş olup olmadığı, ön kamara derinliği farklı olan, aksiyel uzunluğu farklı olan hastalarda, fakik ve psödofakik hastalar arasında göz içi basınç yükselmesinde fark olup olmadığı değerlendirildi.BULGULAR: Hastaların 55' i kadın, 63' ü erkekti. 118 gözün 88' inde (%74,6) diabetik maküler ödem (DMÖ), 23' ünde (%19,5) yaş tip yaşa bağlı makula dejenerasyonu (YBMD), 6' sında (%5,1) retinal ven dal oklüzyonu (RVDO), 1' inde (%0,8) ise santral retinal ven oklüzyonu (SRVO) mevcuttu. Hastaların 95' i (%80,5) fakik, 23' ü (%19,5) psödofakikti. Hastalar gözlerinin aksiyel uzunluklarına (AU) göre üç ayrı gruba (AU<22 mm, AU 22-24 mm, AU>24 mm) ve ön kamara derinliklerine (ÖKD) göre üç ayrı gruba (ÖKD<2,5 mm, ÖKD 2,5-3,5 mm, ÖKD>3,5 mm) ayrıldılar. İntravitreal enjeksiyon öncesi ortalama GİB değeri 15,03 ± 2,86 mmHg iken, intravitreal enjeksiyon sonrası 5. dakika ortalama GİB değeri 24,15 ± 10,12 mmHg' ye yükseldi, 15. dakika ortalama GİB değeri 17,02 ± 5,25 mmHg olarak saptandı, bazal değerlerle karşılaştırıldığında aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). 30. dakikada GİB bazal değerlere döndü. İntravitreal enjeksiyon öncesi ortalama ÖKD değeri 2,9498 ± 0,8957 mm iken, intravitreal enjeksiyon sonrası 5. dakika ortalama ÖKD değeri 2,90 ± 0,84 mm' ye düşerek daraldı ve aradaki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p<0,05). Enjeksiyon sonrası 1. gün ÖKD bazal değerlere döndü. Enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası 5. dakika, 15. dakika, 30. dakika ve 1. gün yapılan tüm GİB ve ÖKD ölçümlerinde aksiyel uzunlukları farklı olan üç grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05, Kruskal-Wallis test). Enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası 5. dakika, 15. dakika, 30. dakika ve 1. gün yapılan GİB ölçümlerinde, ön kamara derinlikleri farklı olan üç grup arasında istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05, Kruskal-Wallis test). Fakik ve psödofakik hastalar arasında enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası tüm zamanlarda GİB değişimleri açısından istatiksel olarak anlamlı fark saptanmadı (p>0,05). ÖKD değişimleri açısından ise fakik ve psödofakik hastalar arasında enjeksiyon öncesi ve enjeksiyon sonrası tüm ölçümlerdeki fark istatiksel olarak anlamlıydı (p=0,000). İntravitreal enjeksiyon sonrası ilk zamanlarda GİB artışı ile beraber ÖKD' nde azalma, zamanla GİB' deki azalmayla beraber ÖKD' nde derinlik artışı olmaktadır, aralarında zayıf da olsa korelasyon mevcuttur. SONUÇ: İntravitreal enjeksiyonlardan sonra geçici de olsa özellikle ilk dakikalarda çok yükselebilen GİB artışları görülmektedir. GİB artışı ile korele olarak ÖKD' nde sığlaşma, zamanla GİB' ndakı azalmayla korele ÖKD' nde derinlik artışı izlenmektedir. Çalışmamızda GİB artışları enjeksiyon sonrası yaklaşık 30. dakikada bazal değerlere döndü. Bu bulguların temelinde intravitreal enjeksiyon sonrası hastalar GİB artışı açısından en az 30 dakika dikkatle izlenmelidir. GİB artışları çoğu hastada enjeksiyon sonrası ilk saatte normale dönse de, özellikle kısa aksiyel uzunluklu gözlerde, oküler vasküler problemlerde ve ileri glokomlu gözlerde intravitreal enjeksiyon sonrası görülen çok yüksek GİB artışlarında parasentez düşünülebilir. ANAHTAR SÖZCÜKLER: İntravitreal enjeksiyon, Göz içi basıncı, Ön kamara derinliği, Ranibizumab.

Göz hastalıklarıRanibizumabVitreus+2
Gülsüm İrey
Manisa Celal Bayar University
2013
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Korneal biyomekanik parametreler üzerine diyabetik retinopati ve kan glikoz regulasyonunun etkisi

AMAÇ: Korneal biyomekanik parametreler üzerine diyabetik retinopatinin farklı evreleri ile kan glikoz düzeyinin metabolik kontrolünün etkisini değerlendirmek GEREÇ-YÖNTEM: 141 hastanın 141 gözü retrospektif olarak incelendi. 101 hasta diyabet nedeniyle takipli idi. Diyabeti olmayan 40 hasta kontrol grubunu oluşturdu. Hastaların detaylı oftalmolojik muayeneleri yapıldı. ORA cihazı ile CH, CRF, GİBg ve GİBcc ölçümü, kontakt tonometre ile göziçi basıncı, pakimetre cihazı ile SKK ölçümü ve HbA1c değerleri incelendi. Diyabetik hastalar retinopatisi olmayan grup (grup 1), non-roliferatif diyabetik retinopati grubu (grup 2) ve proliferatif diyabetik retinopati grubu olmak üzere üç gruba ayrıldı. Bu üç grubun kendi aralarında ve kontrol grubu ile CH, CRF, GİBg, GİBcc, GİB (tonopen) ve SKK parametreleri açısından karşılaştırıldı. HbA1c değerlerinin bu parametreler üzerine etkisi incelendi. BULGULAR: Kontrol grubu 40 kişi, grup1,2 ve 3 sırasıyla 34, 34 ve 33 hastadan oluşmaktaydı. Diyabetik 20 hastanın HbA1c değeri < 7 mg/dl; 81'inin ≥ 7mg/dl idi. HbA1c değeri ≥ 7mg/dl olanlarda olmayanlara göre CRF, SKK ve GİBg ortalamaları sırasıyla 10,88±1,79, 9,7 ± 1,85 (p=0,009); 546 ± 29 μ, 527±28 μ (p=0,01) ve 17,23 ± 4,06 mmHg, 15,25 ± 2,76 mmHg idi(p=0,038). Kontrol grubu ile grup 1, 2 ve 3; SKK, GİB (tonopen), CH, CRF, GİBg, GİBcc açısından karşılaştırıldığında anlamlı fark saptanmadı. Grup 1 'de CRF 11,21±2,25 iken, grup 3'te CRF 10,01±1,48 saptandı. Grup 3'te CRF istatistiksel anlamlı düşük bulundu. SONUÇ: Korneal biyomekanik parametreler üzerine kan glikozunun metabolik kontrol durumunun diyabetik retinopati evresinden daha etkili olduğunu düşünüyoruz. ANAHTAR SÖZCÜKLER: Diyabetik retinopati, HbA1c, korneal histerezis, korneal rezistans faktör, ORA

Diabetes mellitusDiabetik retinopatiHemoglobin A-glikolize+2
Duygu Akbulut
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gebeliğin korneal biyomekanik parametreler üzerine etkisi

AMAÇ: Normal gebelik sürecinde sağlıklı gözlerde korneal biyomekanik değişikliklerini tespit edip, bu değişikliklerin gebelik hormonları ile ilişkisini ve doğum sonrasındaki seyrini gözlemlemek. GEREÇ-YÖNTEM: Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum polikliniğinde antenatal takipleri yapılan, yaşları 18-40 arasında değişen, gebeliğinin ilk 12 haftasında olan 33 olgunun 66 gözü çalışmaya dahil edildi. Olguların tümüne, doğuma kadar 3 ayda bir ve doğum sonrası 3-6 ay aralığında, görme keskinliği ve biyomikroskopik muayene, ultrasonografik pakimetri (UP) ile santral korneal kalınlık (SKK) ölçümü, fundus muayenesi ve ORA (Ocular Response Analayser) cihazı ile korneal biyomekanik özellik ölçümleri yapıldı. Ayrıca gebelerde her trimesterde ve doğum sonrasında östrojen ve progesteron düzeyleri bakıldı. BULGULAR: Korneanın biyomekanik parametrelererden CH için gebeler ve kontrol grubu arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Korneanın daha çok sertliğini ifade eden CRF ise gebelerde kontrol grubuna göre anlamlı düşük bulundu (p=0,034). Gebe grubu arasında trimesterler boyunca CH için değişiklikler istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır. Ancak CRF değerlerinin 2. trimesterde anlamlı olarak düştüğü tespit edilmiştir ve bu değer doğum sonrasında 1. trimester değerlerine tekrar yükseldiği gözlenmiştir. Göz içi basıncı gebelerde kontrol grubuna göre anlamlı olarak düşük bulunmuştur (p=0,00). Gebeliğin timesterleri süresince ortalama GİB düşme eğilimindedir. SKK ölçümlerinde ise 3. trimesterde anlamlı artış tespit edilmiştir (p=0,00). Doğum sonrası SKK değerleri gebelik başlangıcı ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak daha düşük bulunmuştur (p < 0.001). Korneal kurvatürlarda gebelik süresince anlamlı bir değişiklik tespit edilmemiştir. SONUÇ: Gebelikte artan hormonların hem nicel olarak artması ile hem de hormonlar arası dengenin bozulması ile korneanın biyomekaniğinde değişimlere sebebiyet vermektedir. Hormonal değişimlere CH, CRF den daha dirençi değişim göstermektedir. Gebelik sırasında tespit edilen veya öncesinde var olan korneal hastalıklarda ve glokomun takibinde SKK, GİB ve CRF değişiklikleri göz önüne alınarak değerlendirmelerin yapılması uygun olacaktır. Anahtar sözcükler: Gebelik,Kornea, ORA

BiyomekanikFundus oculiGebelik+6
Mehmet Fatih Ballı
Manisa Celal Bayar University
2014
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glokom hastalarında 24 saatlik göz içi basınç takibi

AMAÇ: Triggerfish kontakt lens (TKL) kullanarak PEX (psödoeksfolyasyon) glokomu, PAAG (primer açık açılı glokom) ve PEX sendromunda sirkadiyen göz içi basınç (GİB) paternlerini incelemek ve TKL'nin tolerabilitesini ve oküler yüzey etkilerini değerlendirmek. YÖNTEM: Yeni glokom tanısı almış ve ilaç kullanmayan 3 PEX glokom hastası, 2 PAAG hastası ile PEX sendromu bulunan 1 olgu olmak üzere, toplam 6 olgunun 6 gözüne 24 saatlik GİB monitörizasyonu için TKL takıldı. GİB eğrisine cosinor ve bifazik cosinor analizleri yapıldı. Akrofaz ve batifaz zamanları ve amplitüdleri hasta grupları arasında karşılaştırıldı. Bir gün sabah (6:00-11:00), öğleden sonra - akşam (12:00- 23:00) ve gece (24:00- 5:00) olmak üzere 3 farklı periyotta değerlendirilerek, en düşük ve en yüksek GİB ilişkili mV eq değerleri hasta grupları arasında karşılaştırıldı. GİB pikleri incelendi ve bir saati aşan pikler "uzamış pik " olarak kabul edildi. TKL kullanımının tolerabilite ve güvenirliliğini incelenmek için her iki göze işlem öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği(EDGK), santral korneal kalınlık (SKK) ölçümleri, Oküler Cevap Analizörü (ORA) ile korneal biyomekanik ölçümler ve biyomikroskopik muayene yapıldı. Konjonktival hiperemi ORA Kırmızılık Skalası, korneal boyanma Modifiye Oxford Skalası (MOS) ile değerlendirildi. BULGULAR: Katılımcıların ortalama yaşı 61.6±7.7 olup 5' i (%83.3) erkek, 1' i (%16.7) kadındı. Toplam 5 glokomlu olgunun 4'ünde (% 80) nokturnal akrofaz paterni görüldü; 1 olguda düşük amplitüdlü akrofaz paterni izlendi. PEX glokomlu olguların hepsinde gece uyku döneminde uzamış GİB piki görüldü. PAAG'de ise daha az sayıdaki uzamış pikler gündüz veya gece döneminde görüldü. Hastaların TKL takılan gözleri ile diğer gözleri arasında TKL takılmadan önce ve sonrasında SKK ve ORA parametreleri ve EDGK açısından anlamlı bir fark bulunamadı (P>0.05). MOS ve ORA skalası TKL uygulaması öncesinde olguların iki gözü arasında farklı değilken (P>0.05), TKL uygulaması sonrasında her iki skor da anlamlı düzeyde farklıydı (sırasıyla P= 0.003 ve P=0.004). Bir olguda TKL intolerans nedeniyle 3 saat erken çıkarıldı. SONUÇ: TKL uygulaması ile 24 saatlik GİB profilinin incelenmesi glokom hastalarının ofis saatleri dışındaki GİB davranışı hakkında kıymetli bilgiler vermektedir. PEX glokomda nokturnal akrofaz ve uzamış GİB piklerinin sıklığı dikkati çekmiştir. TKL kullanımı güvenilir ve hastalarca iyi tolere edilebilir bir yöntem olup, korneal parametreler ve oküler yüzey üzerine anlamlı ve kalıcı bir değişiklik oluşturmamaktadır. Anahtar kelimeler: göz içi basıncı, kontakt lens, psödoeksfolyasyon sendromu, primer açık açılı glokom, psödoeksfolyasyon glokomu, sirkadiyen

GlokomGlokom-geniş açılıGöz hastalıkları+4
Mehmet Şirin Türkoğlu
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hipertansif retinopati bulgusu olmayan sistemik hipertansiyon hastalarında makula ve optik sinir başındaki mikrovaskuler değişikliklerin değerlendirilmesi

Giriş: Çalışmamızda hipertansif retinopatisi olmayan sistemik hipertansiyon hastalarında hipertansiyonun neden olduğu arteriyolar daralma ve vazokonstruksiyon sonucu makula ve optik sinir başında meydana gelen mikrovaskuler değişiklikler optik koherens tomografi anjiyografi görüntüleme yöntemi ile incelenmiştir. Metod: Çalışmamıza sistemik hipertansiyonu olup hipertansif retinopatisi olmayan 100 hastanın 100 gözü çalışma grubu ve herhangi bir sistemik ve okuler hastalığı olmayan 50 olgunun 50 gözü kontrol grubu olarak alındı. Hastaların ve kontrol grubunun en iyi düzeltilmiş görme keskinliği ve tam oftalmolojik muayeneleri kaydedildi. Çalışmaya katılan tüm olguların kan basıncı değerleri ve tahmini glomerüler filtrasyon hızları (eGFR) ölçüldü. Enhanced depth imaging optik koherens tomografi ile subfoveal koroid kalınlığı, optik koherens tomografi anjiyografi ile retina kalınlıkları (μm), foveal avaskuler zon (mm2), foveal avaskuler zon çevresinde kapiller yoğunluk (FAZ FD, %), foveal avaskuler zon çevresi (mm), yüzeyel ve derin kapiller pleksusta vaskuler yoğunluk (%), koryokapiller akım alanı ve yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan, optik sinir başında retina sinir lifi tabakası kalınlığı (mm) ve vaskuler yoğunluk, cup-disk (C/D) oranı ölçülerek kaydedildi. Hipertansif grup ile kontrol grubu arasında tüm parametreler karşılaştırılarak, makula ve optik sinir başı mikrovaskuler değişimleri analiz edildi. Bulgular: Çalışmamızda 10 yılın üzerinde hipertansiyonu olan hastaların retina kalınlığı 10 yılın altında hipertansiyonu olan hastalara ve kontrol grubuna göre anlamlı olarak ince bulundu. Hipertansif hastalarla kontrol grubu arasında yüzeyel ve derin kapiller pleksus damar yoğunlukları, FAZ, FAZ çevresi ve FAZ FD değerleri, koryokapiller akım alanı ve yüzeyel kapiller pleksusta akım olmayan alan ölçümlerinde anlamlı fark elde edilmedi. On yıldan uzun süre hipertansiyonu olan hastalarda subfoveal koroid kalınlığı anlamlı olarak ince bulundu. Hipertansiyon hastalarında retina sinir lifi tabakası kalınlığı, disk içi ve peripapiller kapiller yoğunluk, C/D oranı ölçümlerinde kontrol grubuna göre anlamlı fark bulunmadı. Hipertansiyonu bulunan hastalarda eGFR düzeyi anlamlı olarak düşük bulundu. Sonuç: Optik koherens tomografi anjiyografi ile sistemik hipertansiyon hastalarının makula ve optik sinir başındaki mikrovaskuler değişiklikler incelenerek hipertansiyonun neden olduğu hasar erken tespit edilebilir, hastalığın takibi ve verilen tedaviye yanıt izlenebilir.

GözGöz hastalıklarıHipertansiyon+7
Dilek Yılmaz
Çukurova University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Proliferatif diyabetik retinopati'de panretinal lazer fotokoagulasyon sonrası korneal biyomekanik parametrelerdeki değişimlerin incelenmesi

AMAÇ: Diyabetik retinopatinin farklı evrelerinde korneal biyomekanik parametrelerde ve santral kornea kalınlığındaki (SKK) değişimleri araştırmak ve daha önce herhangi bir lazer tedavisi almamış proliferatif diyabetik retinopatili (PDRP) hastalarda panretinal fotokoagulasyon (PRP) sonrası korneal biyomekanik parametrelerde ve SKK'da yaptığı değişimleri incelemek. GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya diyabetik retinopatisi olmayan tip 2 diyabetli 30 hastanın 30 gözü (grup 1), non-PDRP saptanan 35 tip 2 diyabetli hastanın 35 gözü (grup 2), proliferatif diyabetik retinopatisi olan 30 hastanın 48 gözü (grup 3) ve 40 sağlıklı kontrol grubunun 63 gözü dahil edildi. Hasta gruplarının ve kontrol grubunun Ocular Response Analizer cihazı ile korneal histerezis (CH), korneal rezistans faktör (CRF), Goldmann ile korele göz içi basıncı (GİBg) ve korneal kompanse GİB (GİBcc) ve santral kornea kalınlığı (SKK) ölçümü yapıldı ve HbA1c değerleri incelendi. Diyabetik hasta grupları kendi aralarında ve kontrol grubu ile CH, CRF, GİBg, GİBcc ve SKK parametreleri açısından karşılaştırıldı. PDRP'li hastaların tümüne PRP tedavisi uygulandı. Bu grupta PRP tedavisi öncesi ve sonrasındaki 1.ay, 3.ay, ve 6.ay CH, CRF, GİBg, GİBcc ve SKK parametrelerindeki değişimler incelendi. BULGULAR: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında Grup 1'de CH, CRF, GİBcc, GİBg ve SKK açısından anlamlı fark saptanmadı. Grup 2'de kontrol grubuna göre CH anlamlı olarak daha düşük(p=0,04), GİBcc ve GİBg anlamlı olarak daha yüksekti(p=0,001 ve p=0,002). Grup 3'te kontrol grubuna göre CH anlamlı daha düşük(p=0,028), GİBcc,GİBg ve SKK anlamlı olarak daha yüksekti(p=0,007,p=0,05 ve p=0,018). Grup 3'teki hastalarda PRP tedavisi öncesi ve sonrasındaki 1.ay,3.ay ve 6.ay CH, CRF, GİBcc, GİBg ve SKK değerleri arasında anlamlı fark saptanmadı. HbA1c değerleri kontrol grubunda ort. %5,42, Grup 1'de % 8,16, Grup 2'de %8,27, Grup 3'te %8,36 ölçüldü. SONUÇ: Kötü metabolik kontrol ve diyabetik retinopatisi olan hastalarda sağlıklı kontrollere ve diyabetik retinopatisi olmayanlara kıyasla CH anlamlı yüksek saptanmıştır. Panretinal fotokoagulasyon, proliferatif diyabetik retinopatili hastalarda kornea biyomekaniğinde değişikliğe yol açmayan ve halen bu hastalığın tedavisinde altın standart olan bir tedavidir. ANAHTAR KELİMELER: Diyabet, panretinal fotokoagulasyon, korneal biyomekanik parametreler

BiyomekanikDiabetes mellitusDiabetik retinopati+5
Çağdaş Cansız
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitrektomi cerrahisi yapılan hastalar ile vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon uygulanan hastalar arasındaki korneal endotel hücre sayısı değişikliklerinin speküler mikroskobi ile karşılaştırılması

Amaç: Pars plana vitrektomi (PPV) ve Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon (FAKO) cerrahisi uygulanan hastalarda korneal endotel hücre sayısı değişikliklerinin speküler mikroskobi ile karşılaştırılması. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya toplamda 81 hastanın 81 gözü olmak üzere pars plana vitrektomi yapılan 48 hastanın 48 gözü (grup 1) ve pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan 33 hastanın 33 gözü dahil edilmiştir. Hastalara ameliyat öncesi ve sonrası en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), GİB, biyomikroskobik ve fundoskopik değerlendirmeyi içeren oftalmolojik muayene yapılmıştır. Tüm olgulara preoperatif, postoperatif 1. ve 3. ay non-kontakt speküler mikroskobi (Konan CellChek XL) ile muayene yapıldı. Endotel hücre yoğunluğu (hücre/mm2), varyasyon katsayısı (%), hekzagonalite oranı (%) ve santral kornea kalınlığı (μm) değerleri kaydedildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. Bulgular: Ortalama yaşı sadece pars plana vitrektomi yapılan grupta 61,10±12,64 (48-73 yaş) , pars plana vitrektomi + fakoemülsifikasyon yapılan grupta 62,45±11,05 (51-73 yaş) olan olguların % 43.2'si kadın , % 56.8'i erkek idi. Pars plana vitrektomi yapılan grupta postoperatif 1. ve 3. ay kornea endotel hücre yoğunluğu preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak belirlendi (p:0.00). Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan grupta postoperatif 1. ve 3. ay kornea endotel hücre yoğunluğu preoperatif değerlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük olarak belirlendi (p:0.00). Her iki grup karşılaştırıldığında pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon yapılan grupta postoperatif 3. ay kornea endotel hücre kaybı sadece pars plana vitrektomi yapılan gruba göre anlamlı derece yüksek olarak belirlendi (p:0.01). Yine her iki grupta da postoperatif 1. ve 3. ay yapılan ölçümlerde CV, HEX, SKK gibi diğer kantitatif speküler mikroskobi verilerinde preoperatif değerlere göre anlamlı bir fark saptanmadı. Sonuç: Pars plana vitrektomi ile kombine fakoemülsifikasyon uygulanan hastalarda, sadece pars plana vitrektomi uygulanan hastalara oranla postoperatif dönemde anlamlı düzeyde kornea endotel hücre kaybı meydana gelmektedir. Pars plana vitrektomide kullanılan tamponadlar ve fakoemülsifikasyonda kullanılan ultrasonik güç ve sonucunda açığa çıkan termal enerji kornea endotelinde hasara sebep olmaktadır. Bu sebeple kornea endotel yoğunluğu preoperatif dönemde düşük olan hastalarda kombine cerrahinin korneal dekompanzasyon riski daha yüksektir. Ancak yine de avantajlarından dolayı kombine cerrahi önerilebilir. Speküler mikroskobi ile preoperatif değerlendirme yapılacak cerrahi metodu belirlemede bu açıdan çok önemlidir.

Cerrahi-gözEndotelyal hücrelerFakoemülsifikasyon+4
Aydın Alper Yılmazlar
Manisa Celal Bayar University
2017
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Glokom hastalarında oküler yüzey değişikliklerinin incelenmesi

AMAÇ: Glokom hastalarında prezervanlı topikal ilaç kullanımına bağlı oluşabilecek gözyaşı ve oküler yüzey değişikliklerini ve bunlarla ilişkili semptomları incelemek. YÖNTEM: Çalışmaya 100'ü ilaç kullanan glokom hastası (1. grup),25'i ilaçsız takip edilen glokom hastası (2. grup) ve 75'i kontrol olgusu (3. grup) olmak üzere toplam 200 olgunun 200 gözü dahil edildi. İlaç kullanan 1. grubun kullandığı antiglokomatöz ilaçlar, bunların kullanım süreleri ve günlük damla sayıları kaydedildi. Tüm olgulara sırası ile gözyaşı ozmolaritesi ölçümü, Schirmer 1 testi, gözyaşı kırılma zamanı (GYKZ) ölçümü, floresein ile oküler yüzey boyanma değerlendirmesi yapıldı ve son olarak da oküler yüzey hastalık indeksi (OSDI) anketi uygulandı. Test sonuçları oküler yüzey hasarının durumuna göre normal, hafif-orta ve şiddetli olarak 3 ayrı kategoride derecelendirildi. Sonuçlar gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Katılımcıların yaş ortalaması 61.9 ± 8.7 (45-87) olup 106'sı (%53) kadın, 94'ü (%47) erkekti. Çalışma grupları arasında yaş ve cinsiyet dağılımı açısından anlamlı farklılık bulunmadı (p>0.05). Birinci gruptaki hastalar en az 6 ay süreyle, ortalama 2.08 antiglokomatöz ilaç kullanmaktaydı. İlaç kullanan glokom hasta grubunda (1. grup) diğer iki gruba (2. ve 3. gruplar) göre gözyaşı ozmolaritesi ve boyanma skorları anlamlıolarakyüksek(sırasıylap=0.00ve p=0.000), GYKZ ise anlamlı olarak kısa bulundu (p=0.006). Schirmer testi ve OSDI anketi sonuçlarında ise gruplar arasında anlamlı farklılık izlenmedi (p>0.05). Test sonuçları oküler yüzey hasarının durumuna göre derecelendirildiğinde, ozmolarite, GYKZ ve oküler yüzey boyanma dağılımları ilaç kullanan grupta diğer iki gruptan anlamlı farklılık gösterdi (sırasıyla p=0.007, p=0.015 ve p=0.000). İlaç kullanan grupta %44 oranda gözyaşı ozmolaritesi, %60 oranda GYKZ ve %76 oranda oküler yüzey boyanma anormalliği tespit edildi. İlaç kullanan hastalarda tedavisüresi, kullanılan etken madde sayısı ve günlük damla sayısı ile test sonuçları arasında korelasyon saptanamadı (r<0.3). SONUÇ: Bu çalışmada prezervanlı topikal ilaç kullandırılan glokom hastalarında ilaç kullanımına bağlı olarak gözyaşı ozmolaritesi, GYKZ ve oküler yüzey boyanmasında anormallikler tespit edilmiştir. Bu nedenle glokom hastasının topikal ilaç tedavisinin seçiminde ve sürecinde gözyaşı film tabakası ve oküler yüzeyin de değerlendirilmesi önem arz eder. Anahtar kelimeler: Glokom, gözyaşı, oküler yüzey hastalığı, ozmolarite, prezervanlar

Belirti ve semptomlarGlokomGöz+3
Seçil Şencan
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psödoeksfolyayon sendromu ve psödoeksfolyatif glokom olgularında speküler mikroskopi bulguları

AMAÇ: Psödoeksfoliasyon (PEX) sendromlu ve psödoeksfoliatif glokomlu olgularda speküler mikroskopi ile endotel hücre tabakası parametrelerini değerlendirmek YÖNTEM: Çalışmaya PEX sendromlu 77 hastanın 94 gözü, PEX glokomlu 63 hastanın 71 gözü ve 53 kontrol olgusunun 84 gözü olmak üzere toplam 193 göz dahil edilmiştir. PEX glokomu grubundaki tüm hastaların kullandıkları antiglokomatöz ilaçlar, etken madde sayısı ve kullanım süreleri kaydedildi. Tüm olgulara nonkontakt speküler mikroskopi (Konan CellChek XL) ile muayene yapıldı. Endotel hücre yoğunluğu (hücre/mm2), varyasyon katsayısı, hekzagonalite oranı (%) ve santral kornea kalınlığı (µm) değerleri kaydedildi. Tüm parametreler gruplar arasında istatistiksel olarak karşılaştırıldı ve p<0.05 değerler anlamlı kabul edildi. BULGULAR: Ortalama yaş 68.91 ± 7.09 (52 – 85 yaş) olan olguların % 44.2 'si kadın, % 55.8'i erkek idi. PEX glokom grubu ile kontrol grubu arasında yaş açısından anlamlı fark saptandı (p=0.001). Endotel hücre yoğunluğu PEX sendromu ve PEX glokom grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük olarak belirlendi (sırasıyla p=0.002 ve p=0.000). Hekzagonalite oranı PEX glokom grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük idi (p=0.004). Santral kornea kalınlığı PEX glokom grubunda PEX sendromu grubu ve kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha ince bulundu (p=0.005 ve p=0.004). Varyasyon katsayısı açısından gruplar arasında farklılık saptanmadı (p>0.05). PEX glokom grubunda topikal antiglokomatöz ilaç etken madde sayısı ve ilaç kullanım süresi ile speküler mikroskopi bulguları arasında korelasyon bulunamadı (r≤0.3). SONUÇ: PEX sendromlu ve PEX glokomlu olgularda, speküler mikroskopi ile endotel hücre yoğunluğu, hekzagonalite oranı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde düşük saptanmıştır. Endotel hücre tabakasındaki etkilenme glokom eşlik eden PEX sendromlu hastalarda daha ciddi görünmektedir. Speküler mikroskopi incelemesi ile bu hastalarda erken hasarın tespiti mümkündür. Böylece intraoküler cerrahi planlanmasında ve cerrahi sırasında özel önlemler alınabilir ve bu hastalarda akılcı topikal antiglokomatöz tedavi seçimi ile kornea dekompanzasyonu riski azaltılabilir. Anahtar kelimeler: Psödoeksfoliasyon, glokom, kornea endoteli, speküler mikroskopi

GlokomGöz hastalıklarıKornea+3
Ece Tiryaki Şahin
Manisa Celal Bayar University
2015
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Şaşılık cerrahisinin korneal biyomekanik parametreler üzerine etkisi ve cerrahiye bağlı astigmatizmanın değerlendirilmesi

Amaç Şaşılık cerrahisinin korneal biyomekanik parametreler üzerine etkisini araştırmak ve şaşılık cerrahisi sonrası gelişen cerrahiye bağlı astigmatizmayı değerlendirmek. Gereç ve yöntem Çalışmaya Ocak 2015-Ağustos 2015 tarihleri arasında şaşılık cerrahisi yapılan 49 hastanın 69 gözü dahil edildi. Hastalar yapılan şaşılık cerrahisine göre dış rektus geriletme yapılan 22 hastanın 36 gözü (grup 1), iç rektus geriletme yapılan 20 hastanın 26 gözü (grup 2) ve iç rektus rezeksiyon+dış rektus geriletme yapılan 7 hastanın 7 gözü (grup 3) olmak üzere 3 ayrı gruba ayrıldı. Hastaların şaşılık cerrahisi öncesi ve cerrahi sonrası birinci hafta ve birinci ay kontrollerinde Oküler Cevap Analiz cihazı (ORA, Ocular Response Analizer, ReiKHert Depew, N.Y. USA) ile korneal histerezis (KH), korneal rezistans faktor (KRF), Goldmann ile korele göz içi basıncı (GİBg) ve korneal-kompanse göz içi basıncı (GİBcc) ölçüldü. Hastaların merkez kornea kalınlığı (MKK) ise ultrasonik pakimetre cihazı (NIDEK-UP 1000) ile ölçüldü. Cerrahinin yol açtığı keratometrik astigmatizmanın analizi için hastaların şaşılık cerrahisi öncesi ve cerrahi sonrası birinci hafta ve birinci ay kontrollerinde keratometrileri otorefraktometre cihazı ile ölçüldü. Hastaların cerrahiye bağlı astigmatizma değerleri Eğrilmez ve arkadaşlarının yaptığı vektör analiz programı ile hesaplandı. Bulgular Cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası birinci hafta GİBcc, GİBg, KRF, KH keratometri ölçümleri Grup 1 ve grup 2'de istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermezken, grup 3 de KRF ölçümlerinde istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (p<0,043). Cerrahi sonrası 1. hafta cerrahiye bağlı astigmatizma, kurala uygun bileşen ve kurala aykırı bileşen değerleri sırasıyla grup 1 de 0,42±0,21, 0,25±0,24, 0,17±0,20; Grup 2'de 0,45±0,28, 0,30±0,29, 0,15±0,23; Grup 3'de 0,74±0,49, 0,60±0,51, 0,14±0,19 olarak bulundu. Cerrahi öncesi ve cerrahi sonrası 1. ay yapılan GİBcc, GİBg, KRF, KH keratometri ölçümleri 3 grupta da istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermedi. Cerrahi sonrası 1.ay cerrahiye bağlı astigmatizma, kurala uygun bileşen ve kurala aykırı bileşen değerleri sırasıyla grup 1'de 0,40±0,25, 0,32±0,25, 0,07±0,12; Grup 2'de 0,39±0,25, 0,28±0,26, 0,10±0,11; Grup 3'de 0,59±0,40, 0,40±0,26, 0,19±0,23 olarak ölçüldü. Hastaların cerrahi sonrası 1. Hafta ve 1. ay cerrahiye bağlı astigmatizma oranları karşılaştırıldığında grup 1 (p>0,615) ve grup 2'de (p>0,348) cerrahiye bağlı astigmatizmanın azaldığı ancak bunun istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görüldü. Grup 3'de ise cerrahiye bağlı astigmatizmada istatistiksel olarak anlamlı azalma saptanmıştır (p<0,003). Sonuç Şaşılık cerrahisi ameliyat sonrası geç dönemde korneal biyomekanik parametrelerde önemli değişikliğe neden olmayan bir cerrahi girişimdir. Sadece aynı anda iki kasa müdahale edilen cerrahilerde erken cerrahi sonrası dönemde KRF'de anlamlı bir düşüş tespit edilse de bunun geçici bir düşüklük olduğu görülmüştür. Ayrıca şaşılık cerrahisi sonrası cerrahiye bağlı astigmatizma gelişebildiği ancak klinik olarak anlamlı astigmatizma değişiminin sadece aynı anda iki kasa müdahale edilen grupta olduğu görülmüştür.

AstigmatizmBiyomekanikCerrahi-göz+3
Alper Gökbel
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Sistemik hipertansiyonu olan hastalarla sağlıklı gönüllülerin koroid kalınlığının EDI-OCT ile karşılaştırılması

AMAÇ: Sistemik hipertansiyonu olan hastalarda koroid kalınlığı değişimini değerendirmek YÖNTEM: Çalışmaya yeni tanı almış 50 hipertansif hastanın 50 gözü ile 50 sağlıklı gönüllünün 50 gözü dahil edilmiştir. Koroid kalınlığı ölçümleri Cirrus HD-OCT (Cirrus; Carl Zeiss Meditec Inc., Dublin, CA) cihazı ile EDI (Enhanced depth imaging) modunda yapılmıştır. Koroid kalınlığı subfoveal(SFKK), foveadan 1500 μm temporalden(T1500) ve foveanın 1500 μm nazalinden (N1500) olmak üzere aynı bölgeden ölçülmüştür. Hipertansif hastalar Avrupa Kardiyoloji Derneği hipertansiyon derecelendirme sistemine göre evrelendirilmiştir. BULGULAR: Ortalama yaş 61.04 ± 7.69 (40 – 81) olan olguların %35' i erkek %65'i kadın idi. İki grup arasında yaş ve cinsiyet açısından istatistiksel olarak anlamlı fark izlenmedi (sırasıyla p=0.365, p=0,295). Hipertansif hasta grubunda kontrol grubuna kıyasla üç kadrandan da (SFKK, T1500, N1500) yapılan koroid kalınlığı ölçümlerinin istatistiksel olarak anlamlı derecede ince olduğu saptandı (tüm kadranlarda p=0.000). Hipertansif hastalar arasında yapılan koroid kalınlığı karşılaştırılmasında 2. derece hipertansif hastaların koroid kalınlığı ölçümleri 1. derece hipertansif hastalara kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede daha ince olduğu saptandı ( SFKK p=0,005, T1500 p=0,021, N1500 p=0,032). SONUÇ: Hipertansif hastalarda sağlıklı gönüllülere kıyasla koroid kalınlığında anlamlı derecede incelme saptanmıştır. Hipertansiyon şiddeti arttıkça bu etkilenmenin daha da arttığı görünmektedir. Bunun sebebinin koroiddeki yüksek damar içi basıncının neden olduğu arterioler skleroz ve vasküler kontraksiyon olduğu düşünülebilir. Anahtar kelimeler: Koroid, retina, optik koherens tomografi, koroid kalınlığı, sistemik hipertansiyon

HipertansiyonKoroidRetina+1
Birol Sürücü
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Neovaskuler yaşa bağlı makula dejenerasyonunda intravitreal ranibizumab ve aflibercept etkinliğinin karşılaştırılması

Amaç Gerçek klinik yaşamda naiv neovaskuler YBMD hastalarında 0,5 mg ranibizumab ve 2 mg aflibercept tedavisinin morfolojik ve fonksiyonel etkinliğinin karşılaştırılması Metod Retrospektif tek merkezli olan bu çalışmaya daha önce tedavi almamış naiv neovaskuler YBMD hastaları dahil edildi. Çalışma kapsamında aflibercept grubuna 27 hastanın 30 gözü, ranibizumab grubuna ise 32 hastanın 38 gözü dahil edildi. Tüm hastalara 3 aylık yükleme dozu sonrasında PRN tedavi rejimi uygulandı. Yapılan aylık kontrollerde anatomik ve fonksiyonel kötüleşme mevcuttsa re-enjeksiyonlar yapıldı. Ranibizumab ve aflibercept grupları arasında enjeksiyon sayıları, görme keskinliği değişiklikleri ve santral makuler kalınlık değerleri karşılaştırıldı. Bulgular Ranibizumab grubunda tedavi öncesi EİDGK 0,92 ± 0,53 logMAR iken tedavi sonunda EİDGK 0,83 ± 0,52 logMAR idi (p= 0,123). Aflibercept grubunda ise tedavi öncesi EİDGK 1,03 ± 0,57 logMAR iken tedavi sonunda EİDGK 0,94 ± 0,6 logMAR olarak bulundu (p= 0,061). Her iki grupta da tedavi sonrası EİDGK tedavi öncesi ile karşılaştırıldığında anlamlı bir değişiklik saptanmadı. Aflibercept grubunda tedavi sonrasında hastaların %86,7 sinde görmede artış veya 15 harften az görme kaybı, %23,3 ünde en az 15 harf artma ve %13,3 ünde en az 15 harf azalma olduğu görüldü. Ranibizumab grubunda ise tedavi sonrasında hastaların %89,5 inde görmede artış veya 15 harften az görme kaybı, %23,8 inde en az 15 harf artma ve %15,8 inde en az 15 harf azalma olduğu görüldü. Bu oranlar iki grup arasında karşılaştırıldığında anlamlı bir fark saptanmadı (p= 0,956). Her iki grupta ortalama enjeksiyon sayısı 3,86 olup ranibizumab grubunda ortalama takip süresi 9,4 ay, aflibercept grubunda ise ortalama takip süresi 9,9 ay olarak bulundu. Her iki grup ortalama enjeksiyon sayısı ve takip süresi açısından birbirine benzer bulundu. Ranibizumab grubunda ortalama 4,47±17,07, aflibercept grubunda ise ortalama 4,00±12,27'lik harf kazancı sağlandı. Her iki grupta da SMK değerleri başlangıç değerlerine göre anlamlı olarak azalmış bulundu (p= 0,000). Görsel kazanç (p= 0,899) ve SMK değişikliği (p= 0,495) açısından iki grup arasında anlamlı bir fark saptanmadı. Ayrıca her iki tedavi grubunda tedavi süresince göz içi basıncında anlamlı bir değişiklik gözlenmedi. Sonuç Her ne kadar tedavi sonrası EİDGK başlangıç değerleriyle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir değişiklik izlenmese de her iki grupta da hastaların büyük çoğunluğunda görme keskinliğinin stabilize olduğu izlendi. İki grup arasında enjeksiyon sayıları benzer bulunmuş olup görsel ve anatomik sonuçlar açısından da anlamlı bir fark izlenmedi. Naiv neovaskuler YBMD hastalarında intravitreal aflibercept ve ranibizumab tedavisi, benzer enjeksiyon sayısı ile benzer anatomik ve görsel değişiklikler göstermişlerdir.

AfliberseptGörme keskinliğiGöz hastalıkları+3
Şenay Alp
Manisa Celal Bayar University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Geçirilmiş nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili hastalarda makula ve optik sinir başındaki mikrovasküler ve yapısal değişikliklerin değerlendirilmesi

Amaç: Nonarteritik anterior iskemik optik nöropatili (NAİON) gözler ile etkilenmemiş diğer gözlerin makula, koroid, optik sinir başı ve peripapiller retinadaki yapısal özelliklerinin optik koherens tomografi (OKT) ve optik koherens tomografi anjiyografi (OKTA) ile incelenerek elde edilen parametrelerin gruplar arasında ve sağlıklı gözlerle karşılaştırılarak olası yapısal farklılıkların belirlenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza NAİON tanılı 36 hastanın 44 gözü, etkilenmeyen diğer 27 göz ve sağlıklı 45 göz olmak üzere toplam 116 göz dahil edildi. Üç grubun yaş, cinsiyet, sferik eşdeğer ve aksiyel uzunluk değerleri benzerdi (tümü için p>0,05). Tüm katılımcıların en iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK) ve göz içi basıncı (GİB) kaydedildi. Görme alanı ile ortalama deviasyon (MD) ve patern standart deviasyon (PSD); SD-OKT ile subfoveal koroid kalınlığı; OKTA ile yüzeyel kapiller pleksus (YKP), derin kapiller pleksus (DKP) ve radyal peripapiller kapiller (RPK) pleksusta vasküler dansite (VD), peripapiller retina sinir lifi tabakası (pRSLT) kalınlığı, merkezi retina kalınlığı, foveal avasküler zon (FAZ) alanı ve çevresi ile FAZ çevresinde kapiller dansite (FAZ FD) değerlendirildi. Tüm parametreler gruplar arasında karşılaştırıldı. Ayrıca; pRSLT, MD, PSD ve EİDGK ile OKTA'da ölçülen parametreler arasındaki ilişki araştırıldı. Bulgular: Sağlıklı ve etkilenmeyen diğer gözlere kıyasla NAİON'li gözlerde; EİDGK, MD, PSD, YKP ve RPK'daki tüm VD parametreleri, tüm pRSLT parametreleri, merkezi fovea dışındaki tüm retina kalınlık parametreleri, YKP'de akım olmayan alan ve FAZ FD değerleri daha düşüktü (tümü için p<0,05). Sağlıklı gözlere kıyasla etkilenmeyen diğer gözlerde; MD, YKP'deki VD parametreleri (tüm alan, üst ve alt yarı, parafovea ve temporal parafoveal VD) ile RPK'da temporal alt pVD parametreleri daha düşüktü (tümü için p<0,05). Ayrıca, subfoveal koroid kalınlığı sağlıklı gözlere kıyasla, hem NAİON'li gözler de hem de etkilenmeyen diğer gözlerde daha düşüktü, ancak istatistiksel fark sadece NAİON'li gözler için gösterilebildi (sırasıyla p=0,514, p<0,05). NAİON'li gözler ve etkilenmeyen diğer gözlerde; EİDGK, MD ve ortalama pRSLT ile birçok parametre arasında anlamlı korelasyonlar saptandı (tümü için p<0,05). Sonuç: OKTA ile sağlıklı gözlere kıyasla NAİON'li gözlerde; makula, optik disk ve peripapiller retinada belirgin mikrovasküler ve yapısal değişiklikler saptandı. Ayrıca 'etkilenmeyen' diğer gözlerde saptadığımız anormal YKP ve RPK VD parametreleri, NAİON gelişimiyle ilişkili vasküler potansiyel biyobelirteçler olabileceğini düşündürmektedir. Ancak sonuçlarımızın daha geniş kapsamlı ve prospektif çalışmalar ile desteklenmesi gerekmektedir.

AnjiyografiGöz hastalıklarıKoroid+5
Anıl Uysal
Çukurova University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Miyoplarda kontakt lens ile gözlük camının füzyon amplitüdü açısından karşılaştırılması

Amaç: Kontakt lens ve gözlük camı ile konverjans, diverjans ve vertikal verjans füzyon amplitüdlerini ölçerek; füzyon amplitüdü genişliği açısından birbirlerine üstünlük sağlayıp sağlamadıklarını araştırmak. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamına yaşları 20-40 arasında değişen, refraksiyon kusuru dışında patolojik bulgusu olmayan, her iki göz ile tam gören, anizometropisi olmayan, sferik refraksiyonu -1,00 ile -5,50 D arasında değişen, silindirik refraksiyonu 0,50 D'yi aşmayan, prizma örtme testiyle 5 prizm diyoptriden fazla kayması olmayan 40 gönüllü alındı. Olguların gözlükle ve kontakt lensleriyle sırasıyla yakın ve uzak mesafede (0,33 metre ve 6 metre) konverjans, diverjans ve vertikal verjans amplitüdleri ölçüldü. Bulgular: Hem sağ hem sol gözlerde gözlük camı ortalama değerleri kontakt lens ortalama değerlerinden anlamlı olarak daha yüksekti (p<0.05). Konverjans için füzyon restorasyonu noktası 0.33 metre mesafede gözlük camı ile kontakt lense oranla anlamlı olarak daha yüksekti (p=0,026). Füzyon kırılma noktası açısından 0.33 metre mesafeden yapılan ölçümlerde anlamlı bir fark izlenmedi (p>0,05). Altı metre mesafeden yapılan füzyonel konverjans amplitüdleri ölçümlerinde ise, gözlük camı ile kontakt lens arasında, gerek füzyon kırılması gerekse füzyon restorasyonu açısından farklılık bulunmadı (p>0,05). Benzer şekilde, 6 metre ve 0,33 metreden yapılan füzyonel diverjans amplitüdleri ölçümlerinde gözlük camı ile kontakt lens arasında füzyon kırılması ve füzyon restorasyonu açısından anlamlı fark bulunmadı (p>0,05). Füzyonel vertikal verjans amplitüdleri ölçümlerinde 6 metre ve 0,33 metrede füzyon kırılması noktası gözlük camı ile kontakt lens arasında farklı bulunmadı (p>0,05). Sonuç: Füzyon restorasyonunun yakına bakışta gözlükle kontakt lense oranla daha yüksek olması miyoplarda gözlük camının tabanı içerde prizmatik etkisine bağlanabilir. Bu sonuçlar eşliğinde klinik uygulamalarda, ekzoforyayla ilişkili konverjans zayıflığı olan olgularda semptomların azaltılmasında gözlüğün kontakt lense üstünlük sağlayacağı düşünülebilir. Anahtar Kelimeler: Diverjans, Gözlük camı, Kontakt lens, Konverjans, Verjans

Suzan Doğruya
Manisa Celal Bayar University
2003
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Keratokonusun erken tanısında biyomekanik değerlendirmenin etkinliği

Amaç: Keratokonusun (KK) erken tanısında, korneanın üç boyutlu değerlendirmesine ek olarak biyomekanik özelliklerin de göz önünde bulundurulduğu farklı analizlerin karşılaştırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 68 hastanın 68 gözü ve 45 sağlıklı gönüllünün 45 gözü dahil edildi. İki taraflı KK olan hastaların ektazisi hafif gözü grup 1'i (45 hastanın 45 gözü), bir gözünde KK olan hastaların normal tomografik bulgulara sahip diğer gözleri grup 2'yi (23 hastanın 23 gözü), sağlıklı gönüllülerden oluşan olguların sağ gözleri grup 3'ü (45 kontrol olgusunun 45 gözü) oluşturdu. Tüm olguların demografik özellikleri, gözlük camı ile düzeltilmiş en iyi görme keskinlikleri, detaylı biyomikroskopik muayene bulguları kaydedildi. Tüm olguların Sirius, Pentacam HR ve Corvis ST cihazlarında korneal tomografik ölçümleri yapıldı. Cihazlardan elde edilen parametreler ve parametrelerle oluşturulan kombinasyon modelleri gruplar arasında ayrım yapmadaki etkinlikleri açısından karşılaştırıldı. Delong testi kullanılarak eğri altında kalan alanları (AUROC) kıyaslandı. Bulgular: KK (grup 1) ile sağlam (grup 3) gözleri ayırmada, tomografik biyomekanik indeks (TBI)(AUROC=0,999), Corvis biyomekanik indeks (CBI)(AUROC=0,958), Belin-Ambrosio gelişmiş ektazi ekranı toplam sapma değeri (BAD-D)(AUROC=1,000), Pentacam rastgele orman indeksi (PRFI)(AUROC=1,000) ve Baiocchi-Calossi-Versaci indeksi (BCV)(AUROC=1,000) parametreleri en yüksek tanısal gücü gösterirken birbirine üstünlükleri saptanmadı. Grup 1 ile 3'ü ayırmada, Corvis'in horizontal meridyen üzerindeki Ambrosio ilişkisel kalınlık (ARTh) ve deformasyon amplitüdü oranı maksimum 2 mm (DAR max 2 mm) parametrelerinden oluşturulan lojistik regresyon modeli 1 (LRM1) (AUROC=0,970) %91 duyarlılık, %89 seçicilikle CBI'ya (AUROC=0,958) benzer tanısal güç gösterirken, aralarında tanı gücü açısından üstünlük saptanmadı. Grup 2 ile 3'ü ayırmada, TBI (AUROC=0,863), BAD-D (AUROC=0,814), PRFI (AUROC=0,863), BCV (AUROC=0,845), arka yüzey BCV indeksi (BCVb)(AUROC=0,885) ve arka yüzey asimetri indeksi (Slb)(AUROC=0,883) parametreleri en yüksek tanısal gücü gösterirken birbirine üstünlükleri saptanmadı. Ancak grup 2 ile 3'ü ayırmada bu parametrelerin tanısal etkinliği CBI'ya (AUROC=0,719) kıyasla üstün bulundu. Grup 2 ile 3'ü ayırmada, Pentacam'ın korneanın en ince noktasında arka yüzeydeki elevasyon değerinden (B.Ele.Th) ve Corvis'in ilk aplanasyon zamanındaki sertlik parametresinden (SP-A1) oluşturulan lojistik regresyon modeli 2 (LRM2) (AUROC=0,849) %83 duyarlılık, %80 seçicilikle tanı gücü açısından CBI'ya (AUROC=0,719) kıyasla üstün bulundu. Sonuç: KK'lu kornealar ile sağlıklı olguların ayrımında TBI ve CBI arasında birbirlerine tanısal üstünlükleri yoktu. Ancak TBI, ektazi şüphesi olarak değerlendirilen korneaların olduğu grup 2 ile sağlıklı olguların ayrımında tanı gücü açısından CBI'ya kıyasla üstün bulundu. TBI ve LRM2 gibi morfolojik-biyomekanik parametre kombinasyonlarını içeren indeksler keratokonusun erken tanısında daha etkin olabilir. Bu sebeple şüpheli KK'un erken tespitinde, farklı cihazları kullanarak elde edilen parametre kombinasyonlarından yararlanılabilir. Anahtar kelimeler: Ektazi, korneal biyomekanik, keratokonus

Keratokonus
Begüm Sulanç
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Dijital masaj ile oluşturulan göziçi basınç azalmasının Heidelberg Retina Tomografisi-II optik sinir analizine etkileri

Amaç: Normal, oküler hipertansiyonlu ve glokomlu bireylerde, dijital masaj ile GİB'ının en az 5mmHg düşürülmesinin Heidelberg retina tomografisi (HRT-II) optik sinir analizine olan etkilerini araştırmakGereç ve Yöntem: Çalışmaya 51 hasta alındı. Eşit sayıda hastadan oluşmak üzere hastalar 3 gruba ayrıldı. Grup 1 oküler hipertansiyon hastalarından, grup 2 glokom hastalarından ve grup 3 ise normal bireylerden meydana geldi. Tüm hastalara ayrıntılı oftalmolojik muayene yapıldı. Hastaların öncelikle non-kontakt tonometre (NKT) ile göziçi basınçları (GİB) ölçüldü ve HRT-II ile optik sinirin konfokal taraması yapıldı. Ardından dijital masaj ile GİB'ı en az 5 mmHg düşürüldü ve zaman geçirmeden HRT-II ile optik disk ölçümleri tekrarlandı. Optik diskin HTR-II ile yapılan konfokal taramalarında, incelenen 22 stereometrik parametre içinden, bazal değerler ile masaj sonrası yapılan inceleme sonrasında bulunan değerler arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark ortaya çıkaranlar saptandı.Bulgular: Normal ve glokomlu olguların oluşturduğu gruplarda, dijital oküler masajdan önce ve masajdan sonra yapılan optik sinir başının topografik analiz parametreleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı. Oküler hipertansiyonlu olguların oluşturduğu grupta ise maksimum çukur derinliğinin bazal değeri masajdan sonra saptanan değere göre anlamlı olarak düşük bulundu.Sonuçlar: GİB'ının dijital masaj ile kısa bir süre için düşürülmesi optik sinir başının HRT-II ile yapılan analizine etki etmemektedir.

Optik disk
Bilge Demiray Müezzinoğlu
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Trabekülektomi cerrahisi sonrasında korneal refraktif değişiklikler

Amaç: Trabekülektomi limbus ve anterior sklerayı içerdiğinden postoperatif dönemde korneal kurvatür etkilenebilmektedir. Bu çalışmanın amacı trabekülektomi ameliyatı sonrası korneada meydana gelen kırıcılık değişimlerini değerlendirmektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya 37 hastanın 41 gözü dahil edildi. Kontrollere gelmeyen ve kaliteli ölçüm alınamayan olgulara ait 8 göz çalışma dışında bırakıldı. Derin sklerektomi ve trabekülektomi cerrahisi kombine olarak yapılan 11 hastanın 12 gözü çalışma dışında bırakılmıştır. Böylece çalışma 18 hastanın 21 gözü ile tamamlandı. Ameliyat öncesi dönemde ve ameliyat sonrası 1. hafta, 1.,3. ve 6. aylarda keratometrik ve topografik ölçümler tüm olgulardan alınıp kayıt edildi. Bu ölçümler esas alınarak preoperatif ve postoperatif mutlak astigmatizma değerleri, indüklenmiş astigmatizma değerleri ve astigmatizmanın yaraya uygun bileşenleri belirlendi. Vektöz analizi Eğrilmez`in ?Astigmatizma Analizinde Vektöryel Analiz Programı? ile gerçekleştirildi..Bulgular: Keratometrik olarak mutlak astigmatizma preoperatif dönemde, 1. hafta, 1. ay, 3. ay ve 6 ayda sırasıyla 0.86±0.85 , 1.33±1.18, 0.88±0.63, 0.79±0.59, 0.77±0.58 D. olarak belirlendi. Aynı periyodlarda topografik olarak mutlak astigmatizma sırasıyla 0.92±0.59, 2.29±2.36, 1.39±1.30, 1.17±0.80 ve 0.82±0.54 D. olarak bulundu. İndüklenmiş astigmatizma ise postoperatif 1.hafta, 1. 3. ve 6.aylarda keratometrik olarak 1.52±1.80, 1.19±1.15, 1.08±1.13 ve 1.12±1.12 D olarak, topografik olarak da 2.23±2.44, 1.60±1.24, 1.40±1.03 ve 1.17±0.79 D olarak belirlendi. Trabekülektomi ile keratometrik olarak gözlerin %75'inde, topografik olarak %56'sında yaraya uygun türde astigmatizma oluşmuştur.Sonuçlar: Trabekülektomi cerrahisi erken postoperatif dönemde, özellikle en belirgin olarak 1. haftada olmak üzere, yaraya uygun türde astigmatizmaya yol açmaktadır. Cerrahinin indüklediği bu astigmatizma muhtemelen sütürlerin gevşemesiyle giderek azalmakta, ve 6. aya doğru preoperatif astigmatizmaya benzemektedir. Bu astigmatik değişimler topografik olarak daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır.Anahtar kelimeler: Astigmatizma, keratometre,trabekülektomi, topografi

Hüseyin Mayalı
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psödoeksfolyasyon sendromlu gözlerde biyometrik değişiklikler

ÖZETAmaç: Psödoeksfolyasyon sendromlu (PES) gözlerde meydana gelen değişikliklerin biyometrik değerlere yansıyabileceği noktasından hareketle çalışmamızı planladık. Kliniğimizde, PES'li olan ve olmayan sağlıklı gözlerdeki biyometrik değişiklikleri, pupiller dilatasyon yapılmadan ve fenilefrin ile dilatasyon yapıldıktan sonra araştırdık.Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamına, Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı polikliniğine başvuran ve muayenelerinde, pupilla dilatasyonu yapılmadan önce belirgin olarak izlenebilen bilateral PES'li 50 hastanın sağ gözleri alındı. Kontrol grubu olarak da rutin oftalmolojik muayenelerinde PES izlenmeyen 50 hastanın sağ gözleri incelendi. Topikal anestezi ardından hastalara dik ve supin pozisyonda olmak üzere ultrasonografik A-mod biyometri uygulandı.Her pozisyonda üçer defa yapılan ölçümler, fenilefrin uygulaması sonrası aynı şekilde tekrarlandı. Biyometrik değerlerin ortalamaları karşılaştırıldı.Bulgular: PES'li grupta 27 erkek (%54.00) ve 23 kadın (%46.00), Kontrol grubunda ise 19 erkek (%38.00) ve 31 kadın (%62.00) bulunmaktaydı. Ortalama yaş PES'li grupta 69.08 ± 5.58 (60-80) yıl, kontrol grubunda 67.44 ± 3.93 (59-77) yıl olarak hesaplandı. İki grup arasında yaş ortalaması açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamaktaydı (p=0.093). Dilatasyon öncesi PES'li grubun dik pozisyonda ortalama ön kamara derinliği (ÖKD) 2.93±0.28 mm iken, supin pozisyonda 3.03±0.25 mm ölçülmüştür. Aynı değer kontrol grubunda dik pozisyonda 3.15±0.26 mm iken supin pozisyonda 3.25±0.26 mm ölçülmüştür. ÖKD hem dik hem de supin pozisyonda PES'li grupta daha sığ olarak bulunmuştur ve bu fark istatistiksel olarak anlamlıdır ( dik p=0.0001, supin p=0.0001). Supin pozisyonda oluşan ÖKD derinleşmesi her iki grupta da istatistiksel olarak anlamlıdır (PES p=0.0001, kontrol p=0.0001). Aksiyel uzunluk (AU) ve lens kalınlığı (LK) açısından iki grup arasında fark izlenmemiştir. Fenilefrin uygulandıktan sonra oluşan değişimler uygulama öncesi değerlerle aynı bulunmuştur.Sonuçlar: PES'li gözlerde özellikle ÖKD sığ olarak izlenmektedir. Baş pozisyonuna göre oluşan değişiklikler kontrol grubu ile aynıdır. Gözde oluşan biyometrik değişiklikler fenilefrinden etkilenmemektedir. Özellikle PES'li gözlerde ortaya çıkan zolüller zayıflık, göz içi cerrrahi sırasında komplikasyonlara neden olmaktadır. Çalışmamızda ortaya çıkan PES'li gözlerdeki ÖKD sığlığının, bu gözlerde mevcut bulunan komplikasyon oluşma eğilimini arttıracağını düşünmekteyiz. Ayrıca fenilefrinin biyometrik değerlere etki etmemesi, operasyon öncesi bulunan ÖKD değerinin operasyon sırasında da aynen korunabileceğini, böylece intraoperatif komplikasyon riskini azaltabileceğini düşündürtmektedir.Anahtar Kelimeler: Psödoeksfolyasyon, A-mod biyometri, fenilefrin.

Yusuf Ziya Kaya
Manisa Celal Bayar University
2008
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İlerleyici keratokonus olgularında kornea kollajen çapraz bağlama işlemi sonrası kornea biyomekaniğindeki In Vivo değişiklikler

Amaç: İlerleyici keratokonus tanısı olan hastalara uygulanan riboflavin /UV-A ile kornea kollajen çapraz bağlama tedavisinin (KÇB) kornea biyomekaniği üzerine etkisini incelemek. Gereç ve Yöntem: Bu retrospektif çalışmaya Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi (ÇÜTF) Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Kornea Biriminde Haziran 2021- Ocak 2024 tarihleri arasında ilerleyici keratokonus tanısı ile KÇB uygulanan 25 hastanın 31 gözü dahil edildi. Tüm hastaların preoperatif oftalmolojik muayene verileri, preoperatif ve postoperatif 1, 3, 6 ve 12.ay kontrollerinde Pentacam® cihazı ile kornea topografik, Corvis®ST cihazı ile biyomekanik ölçümleri kaydedildi. Postoperatif 3. ayda kornea optik koherens tomografi (Zeiss Cirrus®) ile demarkasyon hattı mesafesi ölçümü kaydedildi. Ayrıca hastaların Pentacam® Belin/Ambrosio keratokonus evreleme sistemine göre belirlenen keratokonus evreleri ile Corvis®ST cihazı ile ölçülen kornea biyomekanik verilerinin korelasyon analizi ve ilişkisi incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 25 hastanın 15'i erkek, 10'u kadın olmakla birlikte yaş ortalaması 17,8 ± 3,9 yıl (13-29 yıl) idi. Takip süresi 12 ay ve üzeri olan 20 hastanın 22 gözünün Corvis®ST cihazından elde edilen verilerinin istatistiksel analizinde SSI, DA, ARTh, IR, CBiF, E-evreleme, SKK parametrelerinde postoperatif değerlerde görülen azalma anlamlı bulundu (p<0,05). Pentacam® verilerinin preoperatif ve postoperatif 12 aylık değişimi incelendiğinde ise K1, K2, Kmaks, EİKK, ART-maks, KI ve KISA değerlerinde görülen azalma ve Rmin, BAD-D, ortalama progresyon indeksi değerlerinde görülen artış istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Keratokonus evresi ile kornea biyomekanik belirteçlerden; A2 hızı, SSI, SPA1, ARTh ve CBiF değerleri arasında negatif korelasyon; DA oranı, IR ve E-evreleme değerleri arasında ise pozitif korelasyon saptandı. KÇB öncesi topografik olarak ileri evre keratokonuslarda postoperatif biyomekanik iyileşmenin daha az olduğu saptandı. KÇB sonrası 3. ayda ölçülen demarkasyon hattı mesafesinin ise Corvis®ST cihazında ölçülen bazı biyomekanik sertlik parametreleri (A1 hızı, A2 hızı, SSI, DA oranı, IR) ile ilişkili olduğu görüldü. Sonuç: Çalışmamızda keratokonus tanısı ile KÇB uygulanan hastalarda biyomekanik parametrelerdeki değişimin en çok erken postoperatif dönemde olduğu, ilerleyen süreçte ise değişimin zamanla azaldığı gözlemlendi. KÇB'nin görme ve topografik değerler üzerine iyileştirici etkisi daha belirgin ve devamlı iken biyomekanik sonuçlarının değişken olduğu izlenmiştir. Bu konuda daha geniş olgu serilerinde ve uzun takipli klinik araştırmalara ihtiyaç bulunmaktadır. Anahtar Kelimeler: Keratokonus; Korneal çapraz bağlama; Kornea biyomekaniği

Cansu Demircan Gedik
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tiroid oftalmopati hastalarında klinik özellikler ve prognostik faktörlerin değerlendirilmesi

Amaç: Tiroid oftalmopati hastalarının klinik aktivite skorlarına göre klinik özelliklerini, oküler parametrelerini, prognostik faktörlerini değerlendirmek ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırmak Gereç ve Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya, 2021-2024 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Anabilim Dalı Oküloplasti Birimine başvuran 40 tiroid orbitopati tanılı hastanın 77 gözü ve sağlıklı 40 kontrol olgusunun 80 gözü dahil edildi. Hastalar, klinik aktivite skoruna (KAS) göre değerlendirildi, KAS 0-2 ve KAS ≥3 olmak üzere iki gruba kategorize edildi. Yaş, cinsiyet, Graves hastalığının süresi ve uygulanan tedavi (antitiroid ilaç), sistemik hastalık öyküsü, sigara kullanım öyküsü ve süresi, diplopi varlığı ile ilgili veriler kayıt edildi. En iyi düzeltilmiş görme keskinliği (EİDGK), primer ve yukarı bakış pozisyonundaki göz içi basınç ölçümü (GİB), biyomikroskobik ön segment ve fundus muayaneleri ile gerçekleştirilen sistemik tetkikler (tiroid fonksiyon testleri, manyetik rezonans görüntüleme bulguları), Hertel Ekzoftalmometre ile propitozis dereceleri incelendi. Tüm tiroid orbitopati hastalarının orbitadaki vasküler yapılarının hemodinamiği, optik disk, retinal ve koroidal mikrovasküler değişiklikleri, kornea morfolojisi ve biyomekaniği değerlendirildi ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldı. Bulgular: Çalışmamızda her iki hasta grubunda kontrole kıyasla, EİDGK daha düşük, yaş, sigara kullanım süresi, primer ve yukarı bakış pozisyonundaki GİB, Hertel Ekzoftalmometre değerleri ise daha yüksek bulundu (hepsi için p<0,05). Tiroid fonksiyon testlerinden serbest t3 değerinin ve diplopinin KAS≥3 grubunda, KAS 0-2'ye kıyasla daha fazla olduğu izlendi (sırasıyla p=0,01, p<0,001). KAS≥3 grubunda, intraorbital yağ doku kalınlığının, ekzoftalmus derecesinin, superior, inferior, medial rektus ve inferior oblik kasların, lakrimal bezin uzunluk ve genişliğinde KAS 0-2'ye göre artış olduğu görüldü (hepsi için p<0,05). Her iki hasta grubunda kontrole kıyasla, oftalmik arterin en yüksek sistolik hızında, santral retinal arterin direnç indeksinde ve posterior siliyer arterin en yüksek sistolik hız ve direnç indeksinde anlamlı farklılıklar izlendi(hepsi için p<0,05). Her iki hasta grubunda kontrole kıyasla, optik koherens tomografi anjiografi(OKTA) makula bulguları incelendiğinde, foveal avasküler zonda (FAZ), yüzeyel kapiller pleksus (YKP) tabakasında [(tüm alan, foveal, parafoveal ve perifoveal bölgelerin tüm kadranlarında (hepsi için p<0,05)], derin kapiller pleksus (DKP) tabakasının tüm alanında, foveal, parafoveal (üst ve nazal), perifoveal (temporal, üst ve alt) kadranlarda anlamlı farklılıklar tespit edildi (hepsi için p<0,05). OKTA disk bulguları incelendiğinde, disk içi ve radyal peripapiller kapiller pleksusta(RPKP) her iki hasta grubunda, kontrole kıyasla sadece temporal alt kadranda, retina sinir lifi tabakası kalınlığının (RSLT) ise peripapiller bölge ve alt nazalde anlamlı farklılıklar gösterdiği izlendi (hepsi için p<0,05). Optik koherens tomografi (OKT) bulgularında ise her iki grupta koroid kalınlığında ve RSLT tabakasının nazal alt kadranında anlamlı farklılıklar gözlemlendi (sırasıyla p=0,001, p=0,01). Her iki hasta grubunda, kornea topografisinde ön, arka elevasyon ve ortalama arka elevasyon standart sapma indeksinde (Db), kornea biyomekanik değerlendirmede ise birinci aplanasyon hızı, tepe mesafesi, deformasyon amplitüdü, konkav yarıçap, biyomekanik olarak düzeltilmiş GİB, tomografik biyomekanik indeks (TBİ) ve tüm göz hareketinde anlamlı farklılıklar izlendi(hepsi için p<0,05). Sonuç: Klinik aktivite skorunun artması ile birlikte, KAS≥3 hasta grubunda, KAS 0-2'ye göre ekzoftalmus, intraorbital yağ doku kalınlığında, lakrimal bez ve ekstraoküler kasların genişliğinde artış olduğu izlendi. Her iki hasta grubu, sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında makula, optik disk ve koroid bölgesinde mikrovasküler ve yapısal değişikliklerin meydana geldiği, orbital vasküler yapılarda kan akışının arttığı, kornea morfolojisinde ve biyomekaniğinde değişiklikler saptandığı görülmüştür ancak sonuçlarımızın daha geniş, kapsamlı ve prospektif çalışmalar ile de desteklenmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: Tiroid oftalmopati, orbital görüntüleme, vasküler dansite, oküler kan akım, kornea biyomekaniği

Medına Bullutı
Çukurova University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yaşa bağlı makula dejenerasyonlu hastalarda anjiotensin convertıng enzim genetik polimorfizminin araştırılması

Amaç: Genetik ve çevresel faktörlerin birlikte etkili olduğu bilinen Yaşa Bağlı Makula Dejenerasyonu(YBMD) etyopatogenezinde serum Anjiotensin Converting Enzim(ACE) düzeyleri ve ACE genetik polimorfizminin etkisi olup olmadığının araştırılması.Gereç-Yöntem: Nisan-Ekim 2009 tarihleri arasında Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Göz Hastalıkları Polikliniğine başvuran ve yapılan ayrıntılı oftalmolojik muayenede senil makula dejenerasyonu (neovasküler yada non-neovasküler tip) tanısı konan 79 hasta ve 64 yaş üstü senil makula dejenerasyonu olmayan 68 kişilik kontrol grubu çalışmaya dahil edildi. Tüm katılımcılara en iyi düzeltilmiş görme keskinliği(EİDGK), non-kontakt tonometre ile göz içi basınç(GİB) ölçümü, ayrıntılı biyomikroskopik ve fundus muayeneleri uygulandı. Muayene sonrası YBMD tanısı alan olguların fundus fotoğrafları alındı. Neovasküler YBMD'u olan hastalara fundus floreseşn anjiografi çekildi. Hastalar Celal Bayar Üniversitesi Tıp Fakültesi Göz Hastalıkları Retina birimince takibe alınarak tedavileri düzenlendi. Tüm katılımcılardan serum örnekleri alınarak genetik ve biyokimyasal analiz yapılana kadar -20°C'de saklandı. Biyokimya laboratuvarında serum ACE düzeyleri ELİSA yöntemi ile, genetik laboratuarında ACE insersiyon-delesyon(I/D) genetik polimorfizmleri PCR yöntemi ile incelendi. Sonuçlar istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Çalışmamıza katılan olgular YBMD hasta grubu(Grup A) ve kontrol grubu(Grup B) olarak iki gruba ayrıldı. Grup A'da 79, Grup B'de 68 katılımcı vardı. İki grubun yaş ortalamaları(p:0,155) ve cinsiyetleri(p:0,187) arasında istatistiksel anlamlı fark yoktu. Yapılan biyokimyasal incelemede serum ACE düzeyleri hasta grubunda 175,63±57,67(n:78) , kontrol grubunda ise 191,20±57,92(n:68) olarak saptandı, bu fark istatistiksel olarak anlamlı değildi(p:0,107). Genetik incelemede ACE I/D genetik polimorfizmi açısından da iki grup arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı( p:0,218).Sonuç: YBMD multifaktöryel etyolojisi olan bir hastalıktır. Son yıllarda retinada renin-angiotensin-aldosteron sisteminin(RAAS) gösterilmesi ile YBMD etyolojisinde bu sistemin etkisi gündeme gelmiştir. Bizim çalışmamızda bu sistemin serum ACE düzeyi ve ACE I/D polimorfizmi basamakları incelenmiş, kontrol grubu ile istatistiksel anlamlı fark izlenmemiştir. Bizim sonuçlarımıza göre ACE I/D genetik polimorfizmi ve serum ACE düzeyinin YBMD patogenezinde rolü olmadığı düşünüldü.

Başak Üçer
Manisa Celal Bayar University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psödofakide selektif lazer trabeküloplastinin etkinliği

Amaç: Çalısma kapsamında psödofakide selektif lazertrabeküloplastinin göz içi basıncını düsürmedeki etkisini değerlendirmeyiamaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalısmaya Celal Bayar Üniversitesi Tıp FakültesiHastanesi Göz Hastalıkları Kliniği Glokom biriminde açık açılı glokom nedeniyletakip edilen ve tolere edilen maksimal medikal tedavi ile göz içi basınçlarıhedeflenen düzeyde seyretmeyen 22 hastanın 30 gözü dahil edildi. Çalısmayadahil edilen gözlerin tümüne farklı zamanlarda, çesitli hastanelerdefakoemülsifikasyon yöntemi ile komplikasyonsuz katarakt cerrahisi uygulanmısve arka kamara göz içi yerlestirilmisti. Hastalara Aralık 2008- Mart 2009 tarihleriarasında bir hafta ara ile iki seansta toplam 360 derece selektif lazertrabeküloplasti uygulandı ve ardından 1. saat, 1. hafta, 1. ay ve 3. ay kontrolleriyapıldı.Bulgular: 14 hastanın tek gözüne, 8 hastanın da her iki gözüne olmaküzere toplam 30 göze selektif lazer trabeküloplasti uygulandı. Hastaların yasaralığı 46-81 ve yas ortalaması 69.09±10.44 idi. Çalısma grubundaki gözlerin6'sında (%20) psödoeksfolyatif glokom, 24'ünde (%80) primer açık açılı glokommevcuttu. Preoperatif GİB ortalama 20.47±3.94 mmHg idi. SLT sonrası 1. haftaGİB ortalama 3.60±3.55 mmHg düserek 16.87±3.45 mmHg'ya geriledi. Yapılan1. ay kontrolünde ise G?B preoperatif GİB'dan 4.13±3.67 mmHg azalarakortalama 16.33±3.27 mmHg'ya düstü. GİB 3. ayda ise 5.30±3.58 mmHgdüserek 15.17± 2.39 mmHg'ya geriledi. Basarı kriteri olarak iki parametre elealındı. Basarı kriteri 3 mmHg ve üzeri düsüs alındığında 1. hafta %63, 1. ay%63, 3. ay %80 hastada SLT basarılı sonuç sağlandı. Basarı kriteri olarakpreoperatif GİB'ndan %20 ve üzeri düsüs alındığında ise 1. haftada %53.3, 1.ayda %56.7, 3. ayda ise %60 hastada SLT basarılı sonuç vermistir.Sonuç: SLT öncesi bazal GİB ile 1. hafta, 1.ay ve 3. ay GİB'larıkıyaslandığında tüm takiplerdeki sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı idi. GİB'daen fazla düsüs 3. ayda sağlandı. Ciddi olmayan ve geçici özelliktekomplikasyonlar meydana geldi. Çalısma sonucunda SLT'nin psödofakgözlerde GİB düsüsünü sağlamada etkili ve güvenli bir yöntem olduğudüsünüldü.

GlokomGlokom-geniş açılıGöz hastalıkları+3
Meliha Cinali
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

5-10 yaş ve 10-15 yaş arası bireylerde refraksiyon düzeyinin siklopleji öncesi ve sonrası konvansiyonel otorefraktometre ve taşınabilir otorefraktometre ile karşılaştırılması

Amaç: Çocuklarda taşınabilir otorefraktometre (TO) ile yapılan sikloplejisiz ve sikloplejili refraksiyon ölçümlerinin standart konvansiyonel otorefraktometre (KO) ile yapılan sikloplejisiz ve sikloplejili refraksiyon ölçümleriyle karşılaştırılması.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada 5-15 yaş arası toplam 100 hasta. 5-10 yaş arası (1. Grup) ve 10-15 yaş arası (2. Grup) olmak üzere iki gruba ayrıldı. Her iki grupta önce sikloplejisiz olarak KO ve TO ölçümleri alındı. Görme keskinlikleri tashihli ve tashihsiz olarak belirlendi. Ardından siklopleji uygulaması gerçekleştirilerek KO ve TO ölçümleri tekrar alındı. Siklopleji öncesi her iki cihazın sonuçları. KO'in siklopleji öncesi ve sonrası sonuçları. TO'in siklopleji öncesi ve sonrası sonuçları. KO ve TO'nin siklopleji sonrası ölçümleri karşılaştırıldı. Sadece sağ gözler çalışmaya dahil edildi.Bulgular: 1.gruptaki 49 hastanın 22'si erkek 27'si kız olup yaş ortalaması 8.3 idi. Tashihsiz görme keskinlikleri 0.87±0.20, tashihli görme keskinlileri 0.99±0.28 idi.Siklopleji öncesi ortalama sferik kırma kusuru: KO ile -0.55 ±1.40 D, TO ile 0.33 ±1.45 D idi. ±0.50 D üzerinde astigmat tespit edilen 9 hastada siklopleji öncesi silindirik değerler KO ile ortalama 0.36 ±1.59 D, TO ile ortalama 0.44 ±1.54 D akslar ise KO ile ortalama 108.8 ±30.1º, TO ile ortalama 108.3±29.15º idi.Siklopleji sonrası ortalama sferik kırma kusuru: KO ile 1.09 ±1.39 D, TO ile 1.18 ±1.45 D idi. Astigmat tespit edilmiş 9 hastada ise silindirik değerler KO ile ortalama 0.38 ±1.45 D, TO ile ortalama 0.45 ±1.54 D. akslar ise KO ile ortalama 110 ±32.03º, TO ile ortalama 110º ±32.15º idi.2. gruptaki 51 hastanın 21'i erkek 30'u kız olup yaş ortalaması 12.9 idi. Tashihsiz görme keskinlikleri ortalama 0.80±0.24, tashihli görme keskinlikleri ortalama 1±00 idi.Siklopleji öncesi ortalama sferik kırma kusuru KO ile ortalama -0.79 ±1.23 D TO ile ortalama 0.20 ±1.25 D idi. ±0.50 D üzerinde astigmat tespit edilen 12 hastada siklopleji öncesi silindirik değerler KO ile ortalama -0.16 ±1.25 D, TO ile ortalama -0.08 ±1.10 D, akslar ise KO ile ortalama 106.25 ±51.12º, TO ile ortalama 105.4 ±51.05º idi.Siklopleji sonrası ortalama sferik kırma kusuru KO ile 0.32 ±1.41 D, TO ile 0.44 ±1.44 D idi. Astigmat tespit edilmiş 12 hastada silindirik değerler KO ile ortalama 0.18 ±1.37 D, TO ile ortalama -0.10 ±1.12 D akslar ise KO ile ortalama 105 ±50.00º; TO ile ortalama 108.49 ±52.15º idi.1. ve 2. gruplar arasında tashihli ve tashihsiz görme keskinlikleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark yoktu.Her iki grupta da siklopleji öncesi ve sonrası KO sferik ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark vardı. Siklopleji öncesi ve sonrası TO sferik ölçümleri arasında da anlamlı fark vardı (P<0.05).Siklopleji öncesi KO ve TO sferik ölçümleri arasında KO'de miyopiye kayma daha fazla olacak şekilde anlamlı fark bulundu (P<0.05). Siklopleji öncesi KO ve TO'nin silindirik ölçümleri ve aksları arasında, siklopleji sonrası KO ile TO'nin sferik, silindirik ve aks ölçümleri arasında anlamlı farka rastlanmadı. Siklopleji öncesi ve sonrası KO'nin silindirik ölçümleri ve aksları arasında, siklopleji öncesi ve sonrası TO'nin silindirik ölçümleri ve aksları arasında anlamlı farka rastlanmadı.1. ve 2. Gruplarda siklopleji sonrası TO ile sferik ve silindirik ölçümlerde 1. grupta refraktif durumun, hem sferik hem silindirik değerlerde hipermetrop olduğu, 2. grupta ise sferik değerlerde emetropa, silindirik değerlerde ise miyopiye kaydığı saptandı. Bu değişim istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Akslar arasında ise anlamlı bir farka rastlanmadı.Sonuç: Uzak mesafeden ölçüm yapan TO'de cihaza bağlı akomodasyon refleksi daha az görülmüştür. KO ise yakın mesafeden ölçüm yaptıkları için ölçümlerinde miyopiye kayma daha fazla olmaktadır.

Göz hastalıklarıMidriatiklerRefraksiyon-oküler+2
Yener Silindir
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kırma kusurları ile korneanın biyomekanik özellikleri arasındaki ilişkinin araştırılması

AMAÇ: Oküler respons analiz cihazı (ORA) oftalmolojide son yıllardakullanıma girmiş yeni bir cihazdır. Korneal histerezis (KH) ve korneal dirençfaktörü (KDF), ORA ile ölçülebilen korneal biyomekanik özellikleri bildiren ikiparametredir. Bu çalışmanın amacı miyop ve hipermetrop hastalarda kornealbiyomekanik parametreler olan KH ve KDF'ü değerlendirmek, buparametrelere etkili faktörleri araştırmak ve elde edilen sonuçları emetropkontrol grubuyla karşılaştırmaktır.GEREÇ VE YÖNTEM: Çalışmaya 100 hastanın toplam 193 gözü dahil edildi.1. gruba refraksiyon değeri +1.00 D ile -1.00 D arasında (19 erkek, 34 kadın)53 emetrop hastanın 102 gözü, 2. gruba refraksiyon değeri -5.00D'denyüksek (9 erkek, 18 kadın) 27 miyop hastanın 53 gözü, 3. gruba refraksiyonu+3.00D'den yüksek (11 erkek, 9 kadın) 20 hipermetrop hastanın 38 gözüalındı.Çalışmaya alınan tüm hastaların refraksiyonları ve keratometreleriotorefraktometre ile ölçüldü, Biyomikroskobik bakıları ve fundus bakılarıyapıldı ve kaydedildi. Ultrason biyometri ile aksiyel uzunlukları alındı,Goldmann aplanasyon tonometri ile GİB'ları ölçüldü. Son olarak ORA ile KH,KDF, GİBkk, GİBg değerleri alındı ve cihaza monte edilmiş ultrasonikbiyometri ile MKK'ları ölçüldü.SONUÇLAR: 1. gruptaki hastaların ortalama yaşı 28.9±5.6 (20-40), 2.grupdaki hastaların ortalama yaşı 30.7±6.9 (20-40), 3. gruptaki hastalarınortalama yaşı 29.1±7.7 (20-40) idi. Gruplar arasında yaş ortalamalarıaçısından anlamlı fark yoktu (p>0.05). Grup-1'i oluşturan kontrol grubuolguların SKK değerleri ortalaması -0.09±0.24 D, Grup-2' yi oluşturan yüksekmiyop tanılı olguların SKK değerleri ortalaması -7.28±3.55 D, Grup-3 `üoluşturan yüksek hipermetrop tanılı olguların SKK değerleri ortalaması+5.04±2.06 D olarak ölçüldü. Çalışmaya alınan parametrelerden MKK(p=0.985) ve KDF (p=0.79) dışındakilerin tamamı 3 grup arasında istatistikselolarak farklıydı.59Çalışmada KH ve KDF'nin yaşla zayıf korelasyon gösterdikleri izlendifakat cinsiyetle anlamlı korelasyonları saptanmadı. KH'in miyoptanhipermetropa gidildikçe arttığı izlendi. KH-KDF, KH-MMK ve KDF-MKKarasında yüksek korelasyon saptandı (p<0.05). KH'nin MKK, SE ve AU ilekorelasyon gösterdiği fakat KDF'nin bu parametrelerden hiçbiriylekorelasyonunun olmadığı izlendi.Çalışmada GİB ölçüm değerlerinin miyoptan hipermetropa gidildikçeazaldığı izlendi ve GİBkk'nin, GİBg ve GAT'ın aksine MKK'den etkilenmeyenbir göz içi basınç ölçüm değeri olduğu gösterildi. GİBkk ile kornealbiyomekanik arasındaki ilişki değerlendirildiğinde ise KH'dan etkilendiği fakatKDF'den etkilenmediği izlendi. ORA ile alınan göz içi basınç ölçümleri olanGİBg, GİBkk ve Goldmann aplanasyon tonometresiyle alınan göz içi basınçdeğeri olan GAT'ın birbirleriyle farklarına etki eden faktörlerdeğerlendirildiğinde; GİBg-GAT farkının KDF ve MKK ile pozitif korelasyongösterdiği, GİBkk-GİBg farkının ise KDF, KH, MKK ile güçlü negatif, AU ilepozitif korelasyon gösterdiği izlendi. Benzer şekilde GİBkk ile GAT farkının daKH, KDF, MKK ile negatif, AU ile pozitif korelasyon gösterdiği saptandı.Çalışmamızdaki en önemli sonuçlardan biri, KH 11.2 mmHg'a yaklaştığındaGİBkk ve GİBg arasındaki farkın sıfıra yaklaştığının saptanmasıdır. Nitekim;ortalama KH değerleri ele aldığında 11.2 mmHg değerine en yakınortalamanın yüksek hipermetrop grupta, en uzak değerin ise yüksek miyopgrupta olduğu izlenmiştir.TARTIŞMA: Korneal biyomekanik ile ilgili elde ettiğimiz sonuçlar, KDF'ninKH'nin aksine refraksiyondan bağımsız bir korneal biyomekanik ölçüm değeriolduğunu ve GİBkk'ı da değiştirmediğini gösterdi. Ayrıca GİBkk'nın MKK'danetkilenmediği ve özellikle korneası normalden kalın ya da ince olanhastalarda GİBg ve GAT'dan daha güvenilir göz içi basınç değeri olabileceğigösterildi. GİBkk ve GİBg arasındaki farkın yüksek miyop grupta en fazlaolduğu, bu nedenle miyop hastalardaki GİB'larının şüpheyle değerlendirilmesigerektiğini düşündürdü.

BiyometriGözGöz hastalıkları+4
Nehir İnceoğlu
Manisa Celal Bayar University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tip 1 ve tip 2 diyabet hastalarının kornealarındaki stroma ve endotel değişikliklerin konfokal mikroskop ile değerlendirilmesi

Amaç: Non-invaziv bir yöntem olan konfokal mikroakopi ile hiçbir retina bulgusu olmayan non-proliferatif diyabetik hastalarda, kornea subbazal sinir pleksuslarının, stromadaki keratosit ve endotel hücrelerinin dansitesini, subbazal sinir pleksuslarının açılanmasını değerlendirerek, diyabetin kornea üzerine olan olası etkilerini araştırmak.Gereç ve Yöntem: 30 NPDR tip 2 DM, 20 NPDR tip 1 DM, 55 sağlıklı olgu olmak üzere 105 hasta dahil edildi. Heidelberg RetinaTomograph Rosstock Corneal Module laser scanning confocal mikroskop HRT3 (Laser tarayıcı konfokal mikroskop) ile kornea değerlendirildi.Sonuç: Endotel dansitesi tip 1 DM kontrol grubunda en yüksek (3596.73 hücre/ mm2), tip 2 DM grubunda en düşük (2527.63 hücre/ mm2 ; (P<0,05) bulundu. Tip 1 DM, tip 1 DM kontrol grubuyla karşılaştırıldığında endotel dansitesi (sırayla): 3238.15, 3596.73 hücre/ mm2, keratosit dansitesi: 304.65, 547.76, sinir dansitesi: 51.58, 75.38, açılanma: 49.74, 21.21 ile ilgili istatiksel anlamlı sonuç elde edildi (P<0,05). Tip 2 DM, tip 2 kontrol grubuyla karşılaştırıldığında endotel dansitesi (sırayla): 2527.63, 3231.75 hücre/ mm2, keratosit dansitesi: 318.80, 496.75 ile ilgili istatiksel anlamlı sonuçlar elde edildi. Tip 1 DM kontrol grubuyla, tip 2 DM kontrol grubu karşılaştırıldığında endotel dansitesi(sırayla): 3596.73, 3231.75 hücre/ mm2 anlamlı sonuçlar elde edildi (P<0,05).Tartışma: Endotel dansitesi, keratosit dansitesi, subbazal sinir pleksus dansitesi, subbazal sinir açılanmasına bakıldığında hiçbir retina bulgusu olmayan diyabetik hastalarda bile korneanın etkilenmiş olabileceği görüldü. Gelişen teknoloji, özellikle laser tarayıcı sistemlerin kullanılmasıyla konfokal mikroskobinin diyabetik hastaların kornealarının değerlendirilmesinde yeni ufuklar açacağı düşünülmektedir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1Diabetes mellitus-tip 2+4
Sibel Zorlu Öztürk
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Psödoeksfoliasyon sendromu olan ve olmayan gözler arasında hümör aköz ve kanda TIMP, MMP, VEGF ve CTGF düzeylerinin araştırılması

Amaç: Ülkemizde sık rastlanan psödoeksfoliasyon sendromunda (PES) etiopatogenez halen tartışmalı bir konudur. Bu çalışmada PES bulunan ve PES bulunmayan bireyler arasında hümör aközde (HA) ve serumda matriks metalloproteinaz doku inhibitörleri 1 (TIMP-1), matriks metalloproteinaz 9 (MMP-9), bağ dokusu büyüme faktörü (CTGF) ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) düzeylerinin farklı olup olmadığını ve dolayısıyla bu maddelerin regülasyonunun gelecekte PES tedavisinde potansiyel rolü olup olamayacağını incelemeyi amaçladık.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya katarakt ameliyatı geçiren toplam 72 hastanın 72 gözü (PES grubu n:30, katarakt haricinde okuler patolojisi bulunmayan kontrol grubu n:42) dahil edildi. Pseudoeksfoliatif glokomu (PEG) olan PES hastaları ?PEG +? alt grubu, glokom saptanmayan PES hastaları ise ?PEG -? alt grubu olarak belirlendi. Hastalardan operasyon gününde koldan 5 ml kan örneği, operasyon başlangıcında ön kamaradan 100-200 ?l HA örneği alındı. Kan örneklerinin santrifüjü sonrası elde edilen serum örnekleri ile HA örnekleri derin dondurucuda analiz edilinceye kadar muhafaza edildi. HA örneklerinde TIMP-1 ve MMP-9 düzeyleri, serum örneklerinde TIMP-1, MMP-9, CTGF ve VEGF düzeyleri ELİSA kitleri kullanılarak belirlendi.Bulgular: Ortalama HA MMP-9 ve TIMP seviyeleri PES grubunda sırasıyla 3,54±5,09 ng/ml ve 31,2±37,9 ng/ml, kontrol grubunda sırasıyla 4,16±6,11 ng/ml ve 21,1±16,08 ng/ml olarak saptandı (p>0.05). Serum MMP-9 ve TIMP seviyeleri PES grubunda sırasıyla 283,7±348,6 ng/ml ve 122,4±150,3 ng/ml, kontrol grubunda sırasıyla 427,4±435,7 ng/ml ve 97,5±57,9 ng/ml olarak saptandı (p>0.05). Serum örneklerinde ortalama VEGF ve CTGF düzeyleri PES grubunda sırasıyla 333,08±241,73 ng/ml ve 570,95±1222,13 ng/ml, kontrol grubunda sırasıyla 381,73±226,2 ng/ml ve 449,48±459,64 ng/ml olarak saptandı (p>0.05). HA' de ortalama TIMP-1 seviyesi PEG+ alt grubunda PEG- alt grubuna göre belirgin derecede yüksek (p=0.012), HA ortalama MMP-9 seviyesi ise PEG+ alt grubunda PEG- alt grubundan daha düşük olarak belirlendi (p>0.05). Ortalama serum TIMP-1 seviyesi PEG- alt grubunda PEG+ alt grubuna göre daha yüksek, ortalama serum MMP-9 seviyesi PEG+ alt grubunda PEG- alt grubuna göre daha düşük olarak saptandı (p>0.005). Ortalama serum CTGF düzeyi PEG+ alt grubunda PEG- alt grubundan daha yüksek iken (p>0.005), ortalama serum VEGF düzeyi iki alt grup arasında çok yakın düzeydeydi (p>0.005).Sonuç: PES bulunan olgularda gerek HA gerekse serumda MMP , TIMP ve CTGF düzeylerinde PES bulunmayan olgulardan farklılıklar mevcuttur. Bu durum ekstrasellüler matriks homeostazının ekstrasellüler matriksin birikimi yönünde bozulduğunu desteklemektedir. PEG mevcut olgularda MMP-9, TIMP ve CTGF düzeylerinin glokomu olmayan PES olgularından farklı bulunması PEG' in PES tablosunun daha ileri bir formu olduğunu düşündürmektedir. Gelecekte MMP-9, TIMP ve CTGF arasındaki ilişkileri düzenleyecek koruyucu tedavilerin geliştirilmesiyle PES' in gelişiminin engellenebileceği veya yavaşlatılabileceği öngörülebilir.Anahtar kelimeler: psödoeksfoliasyon sendromu, psödoeksfoliasyon glokomu, hümör aköz, ekstrasellüler matriks, MMP-9, TIMP-1, CTGF.

Aköz sıvıEkstrasellüler matriksGlokom+5
Ceren Gülhan Top
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İleri glokom olgularında diod laser siklofotokoagulasyon tedavisinin etkinliği

Amaç: Diod laser siklofotokoagulasyon tıbbi ve cerrahi tedavi yöntemlerinin göziçi basıncı kontrolünü sağlayamadığı dirençli glokom olgularında tercih edilmektedir. Çalışmamızda ileri dönemdeki refrakter glokom hastalarında diod laser siklofotokoagulasyonun göz içi basıncının düşürülmesi ve tedavinin göziçi basıncını düşürmede etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmaktadır.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza Ocak 2008 ? Mayıs 2011 tarihleri arasında kliniğimiz glokom biriminde takipte olan veya yeni başvuran ileri glokom olguları katıldı. Hastaların görme keskinlikleri, göziçi basınçları (Goldmann applanasyon tonometre ile), biyomikroskopik muayene bulguları, fundus muayene bulguları, glokom tipi, kullanılan antiglokomatöz ilaç sayısı, önceki glokom cerrahileri kaydedildi. Hastaların göziçi basınçları tedavi öncesi ve tedavi sonrası 1. gün, 1. hafta, 6. hafta, 3. ay, 6. ay ve 1. yılda ölçüldü.Bulgular: Çalışmaya katılan 51 hastanın 49'u 1 yıllık takiplerini tamamladı. Sonuçlar 49 hastanın 49 gözü (25 sağ göz, 24 sol göz) üzerinden verildi. Yaş ortalaması 61.4 ? 12.8 (23?79) olan 49 hastanın 17'si kadın, 32'si erkekti. 25 hasta (%51.2) neovasküler glokom, 9 hasta (%18.4) primer açık açılı, 6 hasta (%12.2) primer dar açılı, 4 hasta (%8.2) psödoeksfolyatif, 5 hasta (%10.2) sekonder glokom tanılıydı. Çalışmamızda preoperatif ortalama GİB 44.1 ? 11.3 mmHg dan bir yıl sonunda %63.4 oranında azalarak 17.0 ? 9.8 mmHg ya düştü ve bu istatistiksel olarak anlamlıydı (p ? 0.05). Tedavi edilen 49 gözün 37'sinde yani % 75.5 oranında GİB'ı 22 mmHg altına düşerken 49 gözün 43'ünde (%87.8) GİB'da % 30 ve daha fazla düşüş gözlendi. Hastalara ortalama 1851 mW (1500-2000) gücünde, ortalama 1554 msn (600-2000) laser uygulandı, ortalama 20.9 atış (10-35) yapıldı, ortalama 59.7 ? 22.3 J enerji uygulandı. Uygulanan enerji ile GİB'nın 22mmHg altına düşmesi ve GİB'nda %30 azalma saptanması arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki bulunamadı. Hastalara en fazla iki seans tedavi uygulandı. Kullanılan antiglokomatöz ilaç sayısı preoperatif 1.8 ? 0.9 iken postoperatif 1.3 ? 1.0 idi (p ? 0.05). Hastaların 32'sinde herhangi bir komplikasyon izlenmezken (%67.3), 5 hastada hifema (%10.2), 7 hastada hipotoni (%14.2), 2 hastada korneal epitel defekti (%4.0), 1 hastada büllöz keratopati (%2.0), 3 hastada üveit (%6.1), 1 hastada görme keskinliğinde azalma (%2.0) izlendi.Sonuç: Diod laser transskleral siklofotokoagulasyon tıbbi ve cerrahi seçenekleri ile kontrol altına alınamayan ve görsel prognozu sınırlı olan glokom olgularının tedavisinde etkili ve güvenilir bir tedavi seçeneğidir.Anahtar kelimeler: Glokom tedavisi, Göziçi basıncı, Siklodestrüksiyon, Diod laser siklofotokoagulasyon

Diyod lazerGlokomKan pıhtılaşması+3
Bilge Öztürk Şahin
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Görme keskinliği tam olan multiple sklerozhastalarının 1 derece (60 dakika) ve 0.3 derece (18 dakika) patern vep ile değerlendirilmesi ve sonuçların bu hastalardaki santral otuzgörme alanı sonuçlarıylakorelasyonunundeğerlendirilmesi

Amaç: Görsel semptomu olmayan, görme keskinliği tam subklinik MS hastalarının patern VEP ve santral otuz görme alanı ile değerlendirilmesi.Gereç ve Yöntem: Çalışmaya Nöroloji kliniğinde MS tanısı ile takip edilen görme keskinliği tam, görsel semptomu olmayan 30 hastanın 60 gözü ve poliklinik muayenesinde refraksiyon kusuru hariç herhangi bir hastalığı bulunmayan 30 sağlam katılımcının 60 gözü olmak üzere toplam 120 gözü dahil edildi.Çalışma kapsamına alınan 30 MS hastası (8 erkek, 22 kadın) 3 gruba ayrıldı ;Grup 1 ( optik nevrit (+) grup ) : Geçici görme azalması, görmede bulanıklık şikayeti olmuş hastalar optik nevrit (+) grup olarak kabul edildi.Grup 2 ( optik nevrit (?)grup ) : Görme ile ilgili herhangi bir şikayeti olmamış hastalar optik nevrit (-) grup olarak kabul edildi.Grup 3 (optik nevrit (+) grup + optik nevrit (-) grup) : Çalışmaya dahil edilen tüm MS hastaları geçmişte görme şikayetleri olsun veya olmasın bu gruba dahil edildiProspektif olarak hastalara beyaz ? beyaz perimetri ile SİTA FAST santral 30 ? 2 eşik (threshold) görme alanı testleri ve 1 derece (60 dakika) - 0.3 derece ( 18 dakika) patern VEP ölçümleri yapıldı.Bulgular: Çalışmaya alınan Grup 1(5 erkek, 13 kadın), Grup 2(3 erkek,9 kadın), Grup 3(8 erkek, 22 kadın) ve kontrol grubunun(12 erkek, 18 kadın) yaş ortalamaları sırasıyla 37.00±6.82, 33.66±8.92, 34.73±11.13 ve 35.66± 7.83 idi ve 4 grup arasında anlamlı fark saptanmadı (p>0.005). Grup 3 ve kontrol grubunda MD, PSD, p100 latans(msn) 1?- 0,3?, p100 amplitüd(µV) 1?-0,3? değerleri ve santral 0-30, 10-20, 10-30, 20-30 derecelerde retina duyarlılıkları(db) açısından gruplar arasındaki fark anlamlı iken(p<0.005) santral 0-10, 0-20 derecelerde ise gruplar arasında anlamlı fark yoktu(p>0.005). Grup 2 ve kontrol grubunda MD, PSD, p100 latans(msn) 1?-0,3? ve santral 0-30, 10-30, 20-30 derecelerde retina duyarlılıkları(db) açısından gruplar arasındaki fark anlamlı iken(p<0.005) p100 amplitüd(µV) 1?-0,3, santral 0-10, 0-20, 10-20 derecelerde retina duyarlılıkları(db) açısından gruplar arasındaki fark anlmasızdı(p>0.005). Grup 1 ve kontrol grubunda MD, PSD, p100 latans(msn) 1?, p100 amplitüd(µV), ve santral 0-20, 0-30, 10-20, 10-30, 20-30 derecelerde retina duyarlılıkları(db) açısından gruplar arasında anlamlı fark varken(p<0.005). p100 latans(msn) 0.3?, santral 0-10 derecelerde ise gruplar arasındaki fark anlamsızdı(p>0.005). Grup 1 ve Grup 2 de MD, PSD, p100 latans(msn) 1?-0,3?, p100 amplitüd(µV) 0,3? ve santral 0-10, 0-20, 0-30, 10-20, 10-30, 20-30 derecelerde retina duyarlılıkları(db) açısından gruplar arası fark anlamlıydı(p<0.005).Sonuç: Optik nevrit hikayesi olsun veya olmasın görmesi tam olan MS hastalarında görme alanı bozuklukları ve P100 latansında uzama olduğunu, optik nevrit atak öyküsü olanlarda mevcut değişikliklerin tümünün atağa bağlanamayacağını, bazı değişikliklerin hastalığın kronik sürecinde geliştiğini göstermektedir. Kontrol popülasyonuyla karşılaştırıldığında, iki farklı uzaysal frekanstaki VEP amplitüdleri anlamlı şekilde azalmıştır. Bu gözlem ışığında, aksonal bütünlüğünü tehdit eden alttaki patolojik sürecin, görme sisteminin akson kaybını telafi etme yeteneğine bağlı olarak klinik parametreler tarafından güvenilir şekilde yansıtılmayabileceği sonucuna varıyoruz. Dolayısıyla, patern VEP MS'de akson patolojisinin tanısının konulması ve izlenmesi için bir objektif araç olarak hizmet edebilir.Anahtar kelimeler: multipl skleroz, görsel uyarılmış potansiyeller, akson hasarı, VEP amplitüdleri, latansı, nörodejenerasyon, nörorejenerasyon, görme alanı değişiklikleri, retina duyarlılığı

AksonlarGörme alanlarıGörme keskinliği+4
Sinan Bilgin
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

23 gauge transkonjonktival sütürsüz vitrektomiden sonra korneal biyomekanik parametrelerdeki değişikliklerin incelenmesi

23 Gauge transkonjonktival sütürsüz vitrektomiden sonra korneal biyomekanik parametrelerdeki değişikliklerin incelenmesiAmaç: 23 gauge transkonjonktival sütürsüz vitrektomi (23 G TSV) yapılan hastaların korneal biomekanik parametrelerinde cerrahi olarak indüklenen değişikliklerin araştırılması amaçlandı.Metod: Kliniğimizde 23 G TSV yapılan 29 hastanın 29 gözü çalışmaya dahil edildi. Ocular Response Analizer ile korneal histerezis (CH), korneal rezistans faktör (CRF), Goldmann ile korele göz içi basıncı (GİBg) ve korneal kompanse GİB (GİBcc), korneal topografi ile simulated K ve bu değerler kullanılarak cerrahi olarak indüklenen astigmatizma ameliyat öncesinde ve ameliyattan sonra 1. ve 3. ayların sonunda ölçüldü. Ölçülen bu parametreler arasındaki değişiklikler istatistiksel olarak değerlendirildi.Bulgular: Preoperatif ve postoperatif 1. ve 3. aylarda ortalama CRF ve GİBg parametrelerinde istatistiksel anlamlı fark yoktu. Preoperatif ve postoperatif 1. ve 3. aylarda ortalama CH sırasıyla 9.12±1.83 mmHg, 8.15±2.16 mmHg, 8.55±1.61 mmHg idi (p=0.04, p=0.11 ve p=0.25, sırasıyla). Preoperatif ve postoperatif 1. ve 3. aylarda ortalama GİBcc sırasıyla 17.72±6.23 mmHg, 20.28±6.50 mmHg, 18.74±5.76 mmHg idi (p=0.03, p=0.45 ve p=0.23, sırasıyla). Preoperatif ve postoperatif 1. ay arasında ortalama CH ve GİBcc parametrelerinde istatistiksel anlamlı fark saptandı (p=0.04 ve p=0.03, sırasıyla). Preoperatif ve postoperatif dönemlerdeki ortalama Sim K değerleri arasında istatistiksel anlamlı fark saptanmadı. Postoperatif 1. ve 3. aydaki cerrahi olarak uyarılmış astigmatizma değerleri 1.98 ± 1.20 D ve 3.22 ± 1.77 D bulundu.Sonuç: Erken postoperatif dönemde CH'nin azalmasına ve GİBcc'nin artmasına rağmen, postoperatif 3.ayda parametreler preoperatif değerlere ulaşmıştır. Sonuç olarak; 23 G TSV ameliyatı geç postoperatif dönemde korneal biyomekanik parametrelerde önemli değişikliğe neden olmayan minimal invaziv bir vitreoretinal cerrahi tekniktirAnahtar Kelimeler: korneal histerezis, korneal rezistans faktör, ORA, vitrektomi.

BiyomekanikCerrahi-gözKornea+2
Özgür Uzun
Manisa Celal Bayar University
2011
00