Gaziantep University
Discipline

Obstetrics and Gynecology

Gaziantep University

636

Archived Theses

0

DOIs Assigned

0%

DOI Rate

Discipline

50 Theses
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken membran rüptürü tanılı olguların klinik özellikleri, tedavi süreçleri ve yenidoğan sonuçlarının değerlendirilmesi

Amaç: Bu çalışmada 2017-2019 yılları arasında kliniğimize başvuran erken membran rüptürü (EMR) tanısı almış olgular incelendi. Olguların tanı aldıkları gebelik haftalarının, doğum haftalarının bu süreçteki latent periyodlarının, başvuru sırasında alınan vajinal kültür ve idrar kültürü tetkiklerindeki üremelerin ve kullanılan antibiyotik rejimlerinin, yeni doğan APGAR skorları ile ilişkisinin incelenmesi amaçlandı. Gereç ve Yöntem: Erken Membran Rüptürü (EMR) tanısı almış 2017-2019 yılları arasında Çukurova Üniversitesi Balcalı Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim dalına başvuran, gebeliğin 24/0 ve 37/0 haftaları arasında olan 325 hastanın; yaş, parite, spontan veya yardımcı üreme tekniği ile olmuş gebelik, bebek cinsiyeti gibi demografik verileri ve doğum şekli, doğum haftası, latent periyod, başvuru anında alınan örneklerdeki mikrobiyal üreme, antibiyotik rejimleri, yeni doğan kilo ve APGAR verilerinin birbiri ile ilişkisi retrospektif olarak incelendi. Bulgular: Çalışmaya 325 adet gebe ve bu gebelerin 348 adet yeni doğanı dahil edildi. EMR haftası ve doğum haftası arasında anlamlı pozitif korelasyon (p<0,001) mevcutken, EMR haftası ve latent periyod arasında anlamlı ve negatif korelasyon (p<0,001) bulundu. Doğum haftası ilerledikçe APGAR skorlarının 1. Ve 5. Dakikalar için anlamlı artmış olduğu görüldü (p<0,001). 34/0 ve üzerindeki gebelik haftalarında maternal ve fetal endikasyonlarla hastalara doğum planlandı. Daha küçük haftalarda ise hastalardan idrar kültürü ve vajinal kültür örnekleri alınarak ampirik antibiyoterapileri başlandı. Antibiyoterapi alan grubun latent periyodu anlamlı olarak uzun görüldü (p<0,001). Antibiyotik alan 210 gebe arasında ise kültür sonuçlarında anlamlı üreme olan ve uygun antibiyoterapi altında takibini sürdüren gebelerin latent periyodu, kültür sonuçlarında üreme olmayan sadece ampirik tedaviyi tamamlayan hastaların latent periyodlarından anlamlı olarak uzun bulundu (p<0,001). Latent periyottaki bu anlamlı uzamanın yeni doğanların APGAR skorlarına etkisine bakıldığında ise anlamlı etki bulunamadı. Fakat iki grup arasındaki değerlendirmede antibiyoterapi alan, üremesi olan ve latent periyodu anlamlı olarak uzun bulunan gruptaki minimum APGAR değerlerinin daha az olduğu görüldü. Sonuçlar: Erken membran rüptürü, preterm doğum nedenleri arasında büyük bir orana sahiptir. Prematürite ise ülkemiz gibi gelişmekte olan ülkelerde oranı artış gösteren, maternal ve fetal mortalite ve morbiditeye neden olan önemli bir faktördür. Neonatal dönemde gebelerin etkin takip ve tedavisinin yeni doğan sonuçlarını olumlu etkilendiği görülmektedir. Bu olumlu sonuçlar, gebe ve yeni doğanlara sosyal anlamda katkı sağlamakla birlikte sağlık giderlerinde de ciddi azalmaya neden olmaktadır. Bununla birlikte erken membran rüptürü gelişmeden önce önlenebilecek nedenlerin tespiti ve ortadan kaldırılması da çok önemli bir basamaktır. Bu çalışmada komplikasyon gelişmiş gebelerin takip ve tedavilerinin yeni doğan sonuçlarına olumlu etkisi gösterilmiş olsa da bunların geliştirilmesi için randomize ve kontrollü prospektif çalışmalara ihtiyaç devam etmektedir. Anahtar Sözcükler: Erken Membran Rüptürü, Antibiyoterapi, APGAR, İdrar kültürü, Vajinal Kültür

Yasemin Aydın Velipaşaoğlu
Çukurova University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preterm doğumu öngörmede tükürükteki progesteron düzeyi

Amaç: Çalışmamızda gebelerde tükürükteki progesteron düzeyi ile preterm doğumu öngörebilmeyi amaçladıkGereç ve Yöntem: Bu izlem çalışmasında polikliniğimize başvuran 100 gebeden 24,27ve 30. haftalarda tükürük topladık. Preeklampsi, diabet, ikiz gebelik,ve intrauterin gelişme geriliği olan gebeler çalışmaya dahil edilmedi. Tükürük progesteron değerleri enzim immun assay yöntemi ile tespit edildi. Gebeler doğuma kadar izlendi.Bulgular: Yüz hastanın onbirinde (%9,09) erken doğum izlendi. Preterm doğum yapanların ortalama progesteron değerleri termde doğum yapanlara göre daha düşük bulundu. İstatistiksel açıdan 24. ve 27. hafta progesteron değerleri anlamlı olarakbulundu (p=0,031, p=0,018). Otuzuncu hafta preterm doğumların progesteron değerleri düşük bulunmasına rağmen istatistiksel olarak anlamlı bulunmadı (p=0,061). Çalışmamızda daha öncesinde erken doğum hikayesi olmayanlarda erken doğum görülme sıklığı %2.2 iken, erken doğum hikayesi olan gebelerde erken doğum görülme sıklığı %27,3 olarak saptandı (p=0,004). ROC eğrisinde 27. hafta progesteron değerleri preterm doğumu öngörme açısından 24. ve 30. hafta değerlerinden daha anlamlı olarak bulundu.Sonuç: Preterm doğumu öngörmede sensitivitesi yüksek ve noninvaziv yöntem olan tükürük progesteron düzeylerine 20-30. gebelik haftalarında bakmak yararlıdır. Ancak preterm doğumun multifaktöriyel bir olay olduğu unutulmamalıdır. Bu açıdan tek bir belirteç ile değerlendirmek yerine kombine olarak hem belirteçlerin hem de kliniğin beraber değerlendirilmesi preterm doğumu öngörmek ve önlemek açısından önemlidir. Böylece yüksek riskli hastalar tespit edilip uygun tedavi başlanabilirAnahtar Kelimeler: Preterm,tükürük,progesteron,doğum

DoğumDoğum-prematürGebelik+2
Hasan Ulaş Başyurt
Manisa Celal Bayar University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserinde lenfovasküler saha invazyonu ile ilgili faktörler ve lenfovasküler saha invazyonunun miyometrial invazyon, alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum ve lenf nodu metastazı ile ilişkisinin incelenmesi

Amaç: Endometrium kanserinde lenfovasküler saha invazyonu (LVSİ) ile ilgili faktörler ve lenfovasküler saha invazyonunun miyometrial invazyon (Mİ), alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum ve lenf nodu metastazı ile ilişkisi incelenmiş olup, lenfovasküler saha invazyonunun endometrium kanseri için yeni bir prognostik belirteç olarak kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Kliniğimizde 2015-2021 yılları arasında endometrium kanseri nedeniyle total histerektomi + bilateral salpingooferektomi ± Pelvik ve/veya Paraaortik lenfadenektomi + omentektomi yapılmış 44 hasta çalışmaya dahil edilmiş ve patoloji sonuçlarına göre LVSİ pozitif olan ve olmayan olmak üzere 2 gruba ayrılmıştır. LVSİ olmayan 29 hasta kontrol grubu ve LVSİ pozitif olan 15 hasta çalışma grubu olarak belirlenmiştir. Hastalar yaş, ameliyat tipi, gravida, parite, menopoz durumu, malignite öyküsü, ailede malignite öyküsü, sistemik hastalık, ilaç kullanımı, operasyon öyküsü, başvuru şikayeti, preop endometrial örnekleme sonucu, yapılan ameliyatlar, patolojik tanısı, cerrahi evreleri ve patoloji sonuçları univaryan ve multivaryan analizler yapılarak karşılaştırılmıştır. Bulgular: Gruplar arasında yaş, gravida, parite, menopoz durumu, malignite öyküsü, malignite tipi, ailede malignite öyküsü ve tipi, sistemik hastalık varlığı, başvuru şikayeti, preoperatif endometrial örnekleme sonuçları, ana materyal patoloji, uterus çapı, tümör çapı, Mİ varlığı, alt uterin segment tutulumu, servikal tutulum, paraaortik lenf nodu tutulumu, ana materyal batın yıkama sıvında tümör varlığı ve prognoz açısından sonuçları karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır iv (Sırasıyla p=0,657, p=0,773, p=0,930, p=0,957, p=0,925, p=0,999, p=0,822, p=0,571, p=0,675, p=0,414, p=0,846, p=0,083, p=0,328 ve p<0,05). Her iki grup histolojik grade, nükleer grade, Mİ derinliğinin, pelvik lenf nodu tutulumu ve ana material cerrahi evre açısından karşılaştırılmış ve istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. LVSİ pozitif olan çalışma grubunda ana materyal histolojik ve nükleer grade açısından bakıldığında istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde daha fazla oranda grade 3 tümöre sahip olduğu tespit edilmiştir (p=0,001 ve p<0,05). LVSİ olan çalışma grubunda istatistiksel olarak kontrol grubuna göre ana materyal nükleer grade açısından anlamlı sonuç bulunmuştur (p=0,001 ve p<0,05). Mİ varlığı açısından her iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık bulunamamış (p=0,999 ve p<0,05) olmasına rağmen Mİ varlığında LVSİ pozitif olan çalışma grubunda Mİ derinliğinin anlamlı olarak ½'den daha fazla olduğu tespit edilmiştir (p=0,001 ve p<0,05). Sağ ve sol pelvik lenf nodu tutulumu açısından LVSİ pozitif olan grupta istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmuştur (Sağ pelvik lenf nodu için p=0,003 ve p<0,005, sol pelvik lenf nodu için p=0,001 ve p<0,05). Her iki grup ana materyal cerrahi evrelendirme açısından karşılaştırıldığında LVSİ pozitif olan grupta daha ileri evre hastalık olduğu istatistiksel olarak anlamlı sonuç bulunmuştur (p=0,009 ve p<0,05). Sonuç: Endometrium kanserinde LVSİ'nin prognostik öneminin yeri birçok çalışmada araştırılmış olmasına rağmen kesin bir fikir birliğine varılamamıştır. Çalışmamızın sonucunda LVSİ varlığının histolojik grade, nükleer grade, Mİ derinliği, pelvik lenf nodu tutulumu ve daha ileri evre hastalık açısından istatistiksel olarak anlamlı etkisi olduğunu gözlemledik. Bu konuda daha çok vaka sayılı ve daha uzun takip süreli çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.

Endometrial neoplazmlarLenf nodlarıLenfatik metastazlar+5
Can Üyük
Düzce University
2021
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Pelvik organ prolapsus cerrahisine eş zamanlı yapılan üriner inkontinans cerrahisi uygulanmasının tedavi başarısındaki etkisi, inkontinans, cinsel fonksiyon ve Prolapsusa bağlı yaşam kalitelerinin değerlendirilmesi

Amaç: Bu araştırmada pelvik organ prolapsusu (POP) nedeniyle cerrahi yapılan hastalarda eş zamanlı üriner inkontinans (UI) ameliyatı uygulanmasının tedavi başarısındaki etkisi, postoperatif dönemde hastalara POP-Q evrelemesi, stres üriner inkontinans (SUİ) testi, prolapsus, inkontinans, cinsel fonksiyon yaşam kalitesi ve inkontinans semptom ölçekleri yapılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Çalışma Eylül 2017 – Mayıs 2022 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Doğum ve Hastalıkları Anabilim Dalı'nda üriner inkontinans ve pelvik organ prolapsusu nedeniyle ameliyat olan 94 hasta dahil edilmiştir. Hasta onamları alındıktan sonra hastalara POP-Q evrelemesi yapılmıştır. Sonrasında hastalara Prolapsus Yaşam Kalitesi Ölçeği(P-QOL), İnkontinans Yaşam Kalitesi Ölçeği (IQOL), Pelvik Organ Prolapsusu/İdrar İnkontinansı Cinsel Fonksiyon Soru Formu (PISQ-12), Uluslararası İnkontinans Sorgulama Kısa Formu Türkçe Versiyon (ICIQ-SF), Bristol Kadın Alt Üriner Sistem Semptomları İndeksi (BKAÜSSİ) ölçekleri klinisyen tarafından ameliyat öncesi ve sonrası durumlarına göre doldurtulmuştur. Hasta seçiminde ayrım, inkontinans ameliyatı olanlar ve eş zamanlı prolapsus ameliyatı eklenenler şeklinde yapılmıştır. Minisling, transvajinal tape (TVT) ve transobturator tape (TOT) ameliyatı olanlar Grup-1'i oluştururken, TOT, minisling, 4 kollu mesh ameliyatına vajinal histerektomi (VAH) veya korporafi anterior (CA) eklenenler Grup-2'yi oluşturmuştur. Bulgular: Kadınların ortalama yaşları 58,45±10,8'dir. Yapılan jinekolojik ameliyat sonrası ortanca geçen süre 41 aydır. Gruplar ayrı ayrı incelendiğinde grup-1'i oluşturan hastalarda minisling olan 20 kişi, TVT ameliyatı olan 6 kişi, TOT ameliyatı olan 17 kişi olmak üzere toplamda 43 kişi bulunmaktadır. Bu 43 kişi hastaların %45,7' ünü oluşturmaktadır. Grup-2 'yi oluşturan VAH ameliyatı olan 23 kişi bulunmaktadır, bunların 16 tanesine ayrıca TOT ameliyatı eklenirken, 7 tanesine minisling ameliyatı eklenmiştir. CA yapılan hastalara bakıldığında 15 kişiye TOT, 6 kişiye minisling, 7 kişiye ise 4 kollu mesh ameliyatı eklenmiştir. Prolapsus ameliyatı olan hastalara postoperatif POP-Q değerlendirmesi yapıldığında seçilen ameliyata göre prolapsus düzeyleri değişmemiştir. Hastaların POP-Q ölçümleri incelendiğinde ameliyat sonrasındaki sürede Aa ölçümünde iki grup arasında istatistiksel olarak fark bulunmuştur(p=0,001). Grup-1'de Aa ölçümü ortalaması -1,8±1,1 iken, Grup-2 de Aa ölçümü -0,2±1,6 olarak bulunmuştur. Bu istatiksel fark Grup-2 de bulunan hastaların prolapsusa yatkınlığına bağlanmıştır. Yapılan SÜİ testine göre gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamamıştır(p=0,140). Grup-1 de yer alan hastaların PISQ-12 duygusal ve partner alt ölçeği ameliyat öncesinde ve sonrasında istatistiksel olarak anlamlı fark göstermemiştir. PISQ-12 fiziksel alt ölçeğinde ve toplam puanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur (p<0,001; p<0,001). Grup-2 de yer alan hastaların PISQ-12 duygusal, partner, fiziksel alt ölçeğinde ve toplam puanlarında istatistiksel olarak anlamlı azalma bulunmuştur (p<0,001; p<0,001; p<0,001; p<0,001). Hastaların postoperatif SÜİ testi sonucu başarı ve başarısızlık olarak kabul edilerek yapılan binary logistic regresyon analizinde değişkenler olarak; yaş, parite, sezaryen ameliyatı olma, menopoz üzerinden geçen süre, ameliyat grupları dahil edilmiştir. Çalışma sonucu postoperatif idrar kaçırmayı etkileyen faktörler parite ve menopoz üzerinden geçen yıl olarak bulunmuştur (sırasıyla; β= 0,452, p=0,04; β=-0,121, p=0,04). Sonuç: Prolapsus ve SÜİ cerrahisinin bir arada uygulanmasının cinsel fonksiyonların özelikle fiziksel alanına etkili olduğu görülmektedir. Üİ ameliyatının ve POP+Üİ ameliyatının alt üriner semptomları azalttığı ve hastaların yaşam kalitelerini artırdığı görünmektedir. POP ve üriner inkontinas ameliyatını birlikte olan grupta ameliyat sonrası uzun süre geçmesine rağmen stres ve miks üriner inkontinansın tekrarlama oranları ve komplikasyon sayısı oldukça düşüktür. Sonuç olarak stres ve mikst üriner inkontinansı olan hastalarda POP cerrahisine Üİ cerrahisi eklenmesi iyi bir seçenek gibi gözükmektedir.

Cerrahi tedaviPelvik organ prolapsusuPelvik taban bozuklukları+3
Burcu Sarıgedik
Düzce University
2022
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan gebelik kaybı hastalarında serum 25-hı̇droksı̇ vı̇tamı̇n D ve 8-hı̇droksı̇-2-deoksı̇guanosı̇n sevı̇yelerı̇nı̇n araştırılması

Amaç: Bu çalışmamızın amacı tekrarlayan gebelik kaybı hastaların serumunda 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeylerine bakarak erken tanıdaki etkisini belirlemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışmada tekrarlayan gebelik kaybı hastalar ın serumundan 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2-deoksiguanozin düzeyleri karşılaştırıldı . Çalışmada Aralık 2018 ile Mayıs 2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Şahinbey Eğitim ve Araştırma Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine başvuran 30 TGK hastası ile herhangi bir medikal problemi ve gebelik kaybı olmayan 30 kadın araştııldı . İstatistiksel analizler Mann Whitney-U test, Shaphiro Wilk testi ve Kikare testi kullanılarak gerçekleştirildi . P değeri < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi. Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında tekrarlayan gebelik kaybı olan hasta gruptan alınan serumlarda bakılan 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2- deoksiguanozin düzeyleri anlamlı bulunmadı. Sonuç: Hastaların serumda bakılan 25-hidroksi vitamin D ve 8-hidroksi-2- deoksiguanozin düzeyleri ile tekrarlayan gebelik kaybı hastaların tanısında uygun yöntem olmadığı anlaşılmaktadır . Hastalarda D vitamini eksikliği ve yetersizliği çok yaygın görülmesinden dolayı anlamlı sonuç çıkmamıştır

8-hidroksi deoksiguanozinAbortusGebelik+2
Serhat Hasüs
Gaziantep University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum adipsin, irisin ve osteopontin düzeyleri ile polikistik over sendromu ve metabolik anormalliklerin arasındaki ilişkinin araştırılması

Amaç: Polikistik over sendromu (PKOS) üreme çağındaki kadınlar arasında en sık görülen endokrin ve metabolik bozukluklardan biridir. Amacımız serum adipsin, irisin ve osteopontin düzeyleri ile polikistik over sendromu ve metabolik anormalliklerin arasındaki ilişkinin araştırılması ve bu moleküllerin PKOS etiyopatogenezindeki olası rolünü ve/veya PKOS tanısında önemli birer belirteç olabilme potansiyellerini ortaya koymaktır. Gereç ve Yöntem: Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü jinekoloji polikliniğine Haziran 2022-Haziran 2023 tarihleri arasında başvuran 18-45 yaş arası ek hastalığı olmayan 96 PKOS hastası ve 80 sağlıklı kontrol grubu çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma için Rotterdam kriterleri kullanılmış olup, 3 kriterden 2'sinin sağlanması durumunda PKOS tanısı konulmuştur. Hastaların tamamından araştırma izni ve aydınlatılmış onam alınmıştır. Hastaların demografik verileri muayene sırasında kaydedilmiştir. Biyokimyasal parametreler için yazılı ya da elektronik kayıtlara geçen hastaların rutin poliklinik kontrollerindeki sonuçlarından yararlanılmıştır. Tüm bireylerin mensin 2.veya 3. Gününde 8 saat açlığı takiben alınan venöz kanda serum açlık glukoz, insülin (açlık), HbA1c, kolesterol, LDL-C, HDL-C, Trigliserid, CRP, FSH, LH, E2, total testesteron, TSH, prolaktin düzeyleri belirlenmiştir. İnsülin direncini belirlemek için Homeostatic Model of Assessment-Insulin Resistance (HOMA-IR) hesaplanmıştır. Hirsutizm için modifiye Ferriman Gallwey skoru kullanılmıştır. Eş zamanda adipsin, irisin ve osteopontin için alınan venöz kan örnekleri jelli biyokimya tüplerine alınarak 5000 devirde 10 dakika santrifüj edilip elde edilen serum 1,5 ml'lik eppendorf tüplerine koyularak çalışma gününe kadar -80°C'de saklanmıştır. Adipsin, irisin ve osteopontin ölçümleri BIO-TEK EL X 800 marka cihazda Elabscience marka ticari kitlere kalibrasyon -kontrol işlemlerinden sonra kolorometrik yöntemle analiz edildi. Sonuçlar adipsin ng/ml, irisin pg/ml ve osteopontin ng/ml cinsinden verildi. Elde edilen tüm veriler IBM SPSS Statistics 23 programı kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Çalışmaya 96 PKOS ve 80 sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. Her iki grup da kendi içerisinde vücut kitle indeksine göre obez (VKİ>30) ve obez olmayan(VKİ<30) olmak üzere iki gruba ayrılarak toplamda 4 hasta grubu elde edilmiştir. PKOS grubunda adipsin değeri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p=0,020). PKOS grubunda irisin değeri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,005). PKOS grubunda osteopontin değeri kontrol grubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,000). PKOS obez olmayan grupta adipsin, osteopontin değeri PKOS obez grubundan istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0,005). PKOS obez olmayan grubunda irisin değeri PKOS obez gubundan istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p=0,000). PKOS grubunda HOMA-IR ile osteopontin ve irisin ölçümleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmuştur (p<0,013, p< 0,003). PKOS grubunda TyG indeks ile adipsin, osteopontin ve irisin ölçümleri arasında istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmamıştır (p>0,05). PKOS grubunda adipsin ile VKİ ölçümleri arasında pozitif yönde, E2, HbA1c, açlık glukoz ölçümleri arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmuştur. PKOS grubunda irisin ile kilo, VKİ, bel/kalça oranı, HbA1C, insülin (açlık), HOMA-IR, CRP ölçümleri arasında pozitif yönde, HDL ölçümü arasında negatif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmuştur. PKOS grubunda osteopontin ile kilo, VKİ, bel/kalça oranı, insülin (açlık), HOMA-IR ölçümleri arasında pozitif yönde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir ilişki bulunmuştur. PKOS grubunda fenotipler arasında adipsin, osteopontin ve irisin değeri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır. PKOS gelı̇şı̇m rı̇skı̇ İçin yapılan logı̇stı̇k regresyon analı̇zi sonucunda, yaş, VKİ, FSH, LH/FSH, total kolesterol ve osteopontin ölçümlerinin gruplar üzerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede bir etkisi bulunmuştur (p<0,05). ROC analizi ile yapılan değerlendirme sonucunda osteopontin ölçümünün gruplar üzerinde istatistiksel olarak anlamlı derecede etkisinin olduğu tespit edilmiştir. Osteopontin değerinin 2,323 ng /ml değerinin altına düşmesi PKOS riski oluşturmaktadır. Sonuç: Çalışmamızda adipsinin değerlerinin PKOS ile önemli ölçüde ilişkili olduğunu ve bunun VKİ'ye bağlı olduğunu ve aynı zamanda irisinin ise antropometrik ölçümler ve metabolik parametreler ile ilişkili olduğunu gösterilmiştir. Osteopontinin tanısal değerini belirlemeye yönelik yapılan ROC analizinde osteopontin değerinin 2,323 değerinin altına düşmesinin PKOS riski oluşturduğu tespit edilmiştir ve PKOS'lu hastalarda metabolik anormalliklerle de ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Osteopontin düzeyinin kalorimetrik ölçümleri PKOS ve PKOS'la ilişkili metabolik hastalıkların erken tanısında, tedavisinde ve takibinde katkı sağlayabilir. Ancak bu alanda daha büyük çaplı prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır. Anahtar kelimeler: polikistik over sendrom, metabolik sendrom, insülin rezistansı, adipsin, irisin, osteopontin

AdipsinMetabolizmaOsteopontin+2
Fatma Nur Düzenli
Düzce University
2023
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Endometrium kanserinde preoperatif dönemde bakılan bilgisayarlı tomografide deri altı yağ dokusu kalınlığı ve iç organ yağ dokusu alanı ölçümlerinin postoperatif morbidite ve sağkalım ile ilişkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Endometrium kanserli hastalarda operasyon öncesi değerlendirilen bilgisayarlı tomografide hastaların deri altı yağ dokusu kalınlığı, abdominal toplam yağ dokusu alanı, derialtı yağ dokusu alanı, hastaların visseral yağ dokusu alanı, cilt altı toplam kas alanı ve cilt altı toplam kaslı yağ dokusu alanı değerlerinin endometrium kanserli hastalarda operasyon sonrası dönemde morbidite ve sağkalım ile olan ilişkisinin değerlendirilmesi amaçlanıp bu değerlerin endometrium kanserinde kullanılıp kullanılamayacağının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Tez çalışmamız çift merkezli olup endometrium kanseri tanılı hastalar alınmıştır, bu iki merkezde operasyonu yapılan ve sonrasında medikal tedavisi devam eden hastalar çalışmaya alınmıştır. Kliniklerimizde 01.05.2017-01.05.2023 tarihleri arasında iki merkezimizde endometrium kanseri nedeni ile ameliyatları yapılan 200 hasta çalışmaya dahil edilip 48 hasta çalışmamıza dahil edilme kriterlerine uygun olmayıp çalışma dışı bırakılmıştır, çalışmamıza dahil edilme kriterlerine uygun 152 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalara endometrium kanseri nedeniyle total histerektomi + bilateral salpingooferektomi + pelvik lenfadenktomi ± paraaortik lenfadenektomi ± omentektomi operasyonu yapılmıştır. Hastaların yaşı, gravida ve parite durumu, menopoz durumu, kanser öyküsü, ailede kanser öyküsü, sistemik hastalık öyküsü, ilaç kullanım durumu, sigara içme durumu, alkol kullanma durumu, vücut kitle indeksi, operasyon öncesi batın cerrahisini olup olmadığı, hastanın hastaneye başvuru nedeni, hastaların ameliyat öncesi endometrial örnekleme sonucu, hastalara yapılan ameliyatlar, hastaların patoloji tanısı, endometrium kanserinin cerrahi evreleri ve hastaların patoloji sonuçları incelenip değerlendirilmiştir. Hastaların operasyon süresi, operasyon sonrası hastanede kalma süresi, operasyonda komplikasyon gelişip gelişmediği, operasyon sonrasında komplikasyon gelişip gelişmediği, operasyon sonrası hastaların morbidite durumu ve sağkalımı değerlendirilmiştir. Hastaların patolojik sonuçlarında tümörün gradesi, uterus çapı, tümör çapı, tümörün myometrial invazyon durumu, tümörün lenfovasküler invazyonu, tümör cerrahi sınır tutulumunun varlığı, batın yıkama sıvısında tümöral hücre varlığı, pelvik-paraaortik lenf nodu tutulumu, ana materyal cerrahi evresi incelenmiştir. Çalışmamız iki merkezli olduğundan her iki merkezdeki çekimler Toshiba Activion 16 ve Simens Somatom go Top bilgisayarlı tomografi cihazlarından çekim yapılmıştır. Hastaların vücut kitle indeksleri (BMI) kilogram cinsinden vücut ağırlıklarının metre cinsinden boylarının metrekaresine bölünerek (kg/m2) hesaplamaları yapıldı. Deri altı yağ dokusu kalınlığı (SAT) bilgisayarlı tomografide sakral 1 vertebranın (S1) üst sınırından ve rektus abdominis kasının ortasından aksiyel düzlemdeki kesi görüntülenmesi yapıldıktan sonra SAT değeri mm olarak ölçülüp deri altı yağ dokusu kalınlığı hesaplandı. Bilgisayarlı tomografide (BT) verileri http://datasharing.aim-aicro.com/morphometry adresli yazılım programı ile lumbal vertebra 3-4 (L3-L4) civarında göbeği gösteren eksenden görüntü dilimi alınıp total yağ dokusu alanı (TFA), deri altı yağ doku alanı (SFA), visseral yağ doku alanı (VFA), cilt altı toplam kas alanı (Total-MA) ve cilt altı toplam kas yağ alanı (Total-MFA) parametrelerinin alan ölçümleri hesaplanıpı TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total-MFA parametrelerinin cm² olarak alan hesaplaması yapıldı. Preoperatif dönemde hastalara bilgisayarlı tomografi çekilmiş ve hastalardan değerlendirilmesi planlanan parametrelerin ölçümleri özel yazılım program ile hesaplanmıştır. Parametrelerin değerlendirilmesinde http://datasharing.aim-aicro.com/morphometry adresli yazılım programı kullanılmıştır. Çift merkezli sürdürülen çalışmadaki veriler için tek yazılım program kullanılarak hesaplama yapılmıştır. Bulgular: Hastalarımızın yaş ortalaması 62.37 ± 10.84 (min-max 40-90) olarak tespit edilmiştir. Gravida sayısı 3 ±1.6 olarak tespit edilmiştir. Parite sayısı 2.6 ±1.9 olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda hastalarımızın yaş ortalaması literatür ile uyumlu olduğu tespit edilmiştir. Hastaların tanıları anormal uterin kanama veya postmenopozal kanama sonrası yapılan endometrial biyopsi neticesinde tespit edildi. Hastalara operasyonda total histerektomi (laparatomik veya laparoskopik) + bilateral salpingooferektomi + Pelvik lenfadenektomi ± Paraaortik lenfadenektomi +omentektomi + batın yıkama sıvısı alınması yapılmıştır. Hasta takip süresi ortalama 9.5 (3-23) yıl olarak tespit edilmiş olup operasyon sonrası ortalama sağkalım oranı %84 olarak tespit edilmiştir. Çalışmamızda hasta sağkalım süresi literatürdeki çalışmalar ile uyumlu bulunmuştur. Hastaların BMI'lerinin artması hastaların endometrium kanserine yakalanma riskini artırdığı tespit edilmiştir. Çalışmamızda BMI değerinin grade ve evre üzerinde etkili olduğu tespit edilip grade ve evre grupları karşılaştırıldığında her iki grupta istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmiştir (p=0.003 ve p<0.05). Bizim çalışmamızda operasyon öncesi değerlendirilen BMI, SAT, TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total-MFA parametreleri endometrium kanseri tanılı hastalarımızda grade ve evreye göre ayrı ayrı değerlendirdik. Grade göre olan değerlendirmemizde hastaları grade1 ve grade2-3 şeklinde iki gruba ayırıp değenlendirdik. Evreye göre olan değerlendirmemizde de hastaları evre1 ve evre2-3 şeklinde iki ayrı gruba ayırıp değerlendirdik. Bu parametrelerin hastaların gradesine ve evresine olan prognozunu değerlendirdik. Bu değerlerin sağkalım üzerine olan etkilerini değerlendirip literatür ile uyumluluğunu inceledik. SFA değerini grade ve evreye göre karşılaştırıldığımızda istatistiksel olarak anlamlı fark tespit ettik (p=0.026 ve p<0.05). Grade ve evresi yüksek olan grupta SFA değeri daha yüksek olmaktadır. Hastaların BMI ve operasyon öncesi değerlendirilen BT'deki SAT, TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total-MFA parametreleri hesaplandı. Bu 7 risk faktörünü belirleyip logistik regresyon ile analizini yaptık. Çalışmamızda adipoz doku dağılımını gösteren parametreler ve BMI ile cerrahi komplikasyonları öngörme arasında bir ilişki tespit edilememiştir. Çalışmamızda adipoz doku dağılımını gösteren parametreler ve BMI ile operasyon süresi arasındaki korelasyon değerlendirildi. Bu bulgulara göre, operasyon süresi ile SAT, TFA, SFA, VFA ve Total-MA değişkenleri arasında istatistiksel olarak anlamlı korelasyonlar bulunmuştur. Özellikle TFA, SFA, VFA ve Total-MA değişkenleri ile operasyon süresi arasında negatif korelasyon tespit edilmiştir. BMI ile operasyon süresi arasında anlamlı bir ilişki yoktu. SAT ile operasyon süresi arasında pozitif bir korelasyon olduğunu ve bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğunu gösterdik. Bu bulgular ışığında cilt altı yağ dokusu kalınlığının operasyon süresini arttıran etkili bir parametre olduğunu düşünmekteyiz. Değerlendirdiğimiz BMI, SAT, TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total MFA parametrelerinden Total-MA ve Total-MFA ile ilgili incelediğimiz data verileri sınırlı sayıda olup daha sonra yapılacak çalışmalarda bu iki veri ile ilgili daha fazla data verisi olması durumunda bu verilerin morbidite ve sağkalım üzerinde etkisinin olabileceğini düşünmekteyiz. Sağkalım üzerine etkili risk faktörleri hakkında yaptığımız Cox regresyon modeli analizinde, değerlendirdiğimiz faktörler arasında VFA'nın sağkalım üzerindeki etkisi istatistiksel ölçüde yüksek (p=0.032) bulunmuştur. VFA regresyon analizinde değerlendirdiğimiz parametreler arasında en anlamlı sonucu olan değerdi, fakat HR: 1 (95% CI: 1.00-1.00) oluğu için bu örneklem büyüklüğünde etkisinin olmadığı tespit edildi. Ancak ileri çalışmalarda örneklem büyüklüğü arttırıldığında anlamlı hale gelebilecek bir parametre olarak düşünüldü. Sonuç: Endometrium kanseri olan hastalar üzerinde literatürde birçok çalışma yapılmıştır. Endometrium kanserinin tanısı, tedavisi, prognozu, morbidite ve sağkalımı üzerine birçok literatür çalışması taranıp değerlendirildi. Hastaların operasyon öncesi değerlendirilen bilgisayarlı tomografide hastaların deri altı yağ dokusu kalınlığı, abdominal toplam yağ dokusu alanı, derialtı yağ dokusu alanı, visseral alan yağ dokusu alanı, cilt altı toplam kas alanı ve cilt altı toplam kas yağ alanı hesaplandı. Hastaların BMI değerleri hesaplandı. Değerlendirdiğimiz BMI, SAT, TFA, SFA, VFA, Total-MA ve Total MFA parametrelerinden Total-MA ve Total-MFA ile ilgili incelediğimiz data verileri sınırlı sayıda olup daha sonra yapılacak çalışmalarda bu iki parametre ile ilgili daha fazla data verisi olması durumunda bu parametre morbidite ve sağkalım üzerinde etkisinin olabileceğini düşünmekteyiz. Çalışmamızda SFA değerini grade ve evreye göre karşılaştırıldığımızda istatistiksel olarak anlamlı fark tespit ettik (p=0.026 ve p<0.05). Grade ve evresi yüksek olan grupta SFA değeri daha yüksek olmaktadır. BMI ve adipoz doku dağılımını gösteren BT parametreleri ile komplikasyonların öngörülebilirliğini değerlendirmek için yaptığımız logistik regresyon analizinde; bu parametrelerin komplikasyonu öngörmede istatistiksel olarak anlamlı bir etkisinin olmadığı tespit ettik. SAT ile operasyon süresi arasında pozitif bir korelasyon olduğunu ve bu korelasyonun istatistiksel olarak anlamlı olduğunu göstermektedir. Bu bulgular ışığında cilt altı yağ dokusu kalınlığının operasyon süresini arttıran etkili bir parametre olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca morbidite ve sağkalım üzerine etkili risk faktörleri hakkında yaptığımız Cox regresyon analizinde, değerlendirdiğimiz faktörler arasında VFA'nın sağkalım üzerindeki etkisi istatistiksel ölçüde yüksek (p=0.032) bulunmuştur. VFA regresyon analizinde değerlendirdiğimiz parametreler arasında en anlamlı sonucu olan değerdi fakat HR: 1 (95% CI: 1.00-1.00) oluğu için bu örneklem büyüklüğünde etkisinin olmadığı tespit edildi. Ancak ileri çalışmalarda örneklem büyüklüğü arttırıldığında anlamlı hale gelebilecek bir parametre olarak düşünüldü. Tüm bu bulgular cerrahi müdahalenin planlanması ve hastaların takibi sırasında dikkate alınması gereken faktörlerin karmaşıklığını ortaya koymaktadır. Vücut yağ dokusu kompozisyonu ve bunun tedavi ve prognoz üzerindeki metabolomik etkisini ölçmek için daha büyük gruplarla uzun takip süreli prospektif ileri çalışmalara ihtiyaç vardır. Endometrium kanser olan ve riski taşıyan kadınların daha iyi anlaşılması ve belki de daha seçici bir şekilde tanımlanması için bir yol bulunması açısından önemlidir. Anahtar kelimeler: endometrium kanseri, bilgisayarlı tomografi, deri altı yağ dokusu kalınlığı, abdominal toplam yağ dokusu alanı, derialtı yağ dokusu alanı, visseral yağ dokusu alanı, cilt altı toplam kas alanı, cilt altı toplam kas yağ alanı

Fethullah Tanrıkulu
Düzce University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servı̇ks kanserı̇ tanılı hastaların parafı̇n bloklarından real tı̇me PCR yöntemı̇ ı̇le human papı̇llomavı̇rus(HPV) genotı̇plerı̇nı̇n araştırılması

Amaç: Gaziantep ve yöresinde serviks kanserine en sık sebep olan HPV subtiplerini belirlemek ve bu subtiplerden korumak için henüz enfekte olmamış hastalara uygun HPV aşısını tespit etmektir. Ayrıca bu subtiplerle enfekte ancak neoplazi gelişmemiş hastaların daha sıkı takip erken tanı ve tedavi açısından daha dikkatli olunması gerekmektedir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda Gaziantep Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına başvuran ve serviks kanseri tanısı alıp opere edilen hastaların materyallerinden GAÜN Tıp Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'ndan temin edilen 74 adet parafin bloktaki servikal kanser doku örneği kullanıldı. Örneklerin HPV pozitifliği Real time PCR yöntemi ile belirlendi ve tiplendirildi. İstatistiksel analizler SPSS 22.0 (Statistical Package for Social Sciences) Paket Programı ile analiz edildi. Bulgular: 74 adet örneğin 74'Ünün Serviks kanseri türü skuamöz hücreli kanser olarak tespit edildi.74 adet hastanın 5'inde (%6,8) HPV 16 tek subtip ile efekte olarak bulunmuşken,1 hastada (%1,4) HPV 56 tek subtip ile efekte bulunmuştur. Diğer 68 hastada (%92,8) birçok HPV subtipleri süper enfeksiyonu birlikte izlenmiştir. Süper enfeksiyonu olan 68 hastanın 68'inde (%100) HPV 16 bulunurken,56'sında HPV 45(%82), 31'inde HPV 18 (%45),13'ünde HPV 56 (%19),11'inde HPV 33 (%16) diğer subtiplerle birlikte izlenmiştir. Sonuç: HPV 16, HPV 45, HPV 18 enfeksiyonlarının yöremizde servikal kanser gelişiminde en önemli HPV subtipleri olduğu gösterilmiştir. 9-26 yaş arası özellikle 11-12 yaş arası HPV aşısı yapılması serviks kanseri gelişimini ciddi oranlarda azalttığı tespit edilmiştir. Bölgemizde en sık tespit edilen HPV tipleri 16,45 ve 18 olmasından dolayı bölgemizde yapılması önerilen aşı bu subtipleri içeren Gardasil-9 tip aşı olması önerilmektedir. Bu aşı ülkemizde bulunmamaktadır. Aşı sonrası oluşan çapraz reaksiyondan dolayı Quadrivalan aşı diğer onkojenik HPV subtiplerinden 31/33/45/52/58'e karşı koruma gösterir (1). Bu nedenle Gaziantep ve yöresinde aşılama için Quadrivalan aşı önermekteyiz. Ayrıca bu HPV subtipleri ile enfekte olan hastaların serviks kanseri açısından daha sıkı takibi, erken tanı ve tedavi açısından daha dikkatli olunması gerekmektedir.

AşılamaAşılarGenotip+6
Halil Öztürk
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Doğumda intrapartum ultrasonografide statik ve dinamik değişikliklerin rolü

Amaç: İntrapartum ultrasonografinin doğumun birinci evresinin aktif fazında kullanılmasının doğum sonuçlarını öngörmedeki başarısının araştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu prospektif çalışmaya tekil, baş prezentasyonda, aktif doğum eyleminde ve amnion zarı yırtılmış olan 39 nullipar ve 65 multipar olmak üzere toplam 104 gebe dahil edildi. Maternal özellikler, oksitosin ile indüksiyon ya da augmentasyon uygulanılması, epizyotomi uygulanılması, dijital pelvik muayenede servikal dilatasyon, efasman, fetal baş seviyesi, doğumun şekli, yapılan intrapartum ultrasonografide elde edilen parametreler ve yenidoğanın bulguları kaydedildi. Transperineal ultrasonografi yardımı ile sagittal düzlemde ilerleme açısı (AoP), transvers düzlemde orta hat açısı (MLA) ve baş perine mesafesi (HPD) parametreleri ölçüldü. Ölçülen parametreler, istirahat ve aktif ıkınma esnasında kaydedildi. Elde edilen veriler istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Bulgular: Gebelerin 65 (%62.5) tanesi multipar, 39 (%37.5) tanesi nullipar idi. Spontan vajinal doğum yapan grupta ilerleme açısı AoP1 (istirahat hali) ve AoP2 (ıkınma hali) ortalamalarının diğer iki grupla kıyaslandığında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olduğu izlendi (her iki durumda p<0.001). Baş perine mesafesi HPD1 (istirahat hali) ve HPD2 (ıkınma hali) ortalamaları sezaryen grubunda diğer iki gruptan istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek olarak bulundu (sırasıyla p=0.031, p=0.041). Orta hat açısı MLA1 (istirahat hali) ve MLA2 (ıkınma hali) ortalamaları spontan vajinal doğum yapan grupta diğer iki gruptan anlamlı düzeyde düşük bulundu (sırasıyla p=0.002, p=0.001). Servikal dilatasyon, efasman ve baş seviyesi ile AoP1 ve AoP2 arasında anlamlı pozitif korelasyon varken, HPD1, HPD2, MLA1 ve MLA2 arasında anlamlı negatif korelasyon saptandı. Sonuç: Bu çalışma, intrapartum transperineal ultrasonografinin objektif bir değerlendirme sağlayabileceğini ve klinik karar alma süreçlerine katkıda bulunabileceğini göstermektedir. Anahtar Kelimeler: intrapartum transperineal sonografi, ilerleme açısı, orta hat açısı, baş-perine mesafesi, doğum eylemi

Ceren Teberik
Düzce University
2024
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ektopik gebeliklerde ardışık metotreksat tedavisinin başarı oranının belirlenmesi ve tedavinin over rezervine etkilerinin anti müllerian hormon seviyeleri ile değerlendirilmesi

Çalışmamızda ektopik gebelik tedavisinde; ardışık çoklu doz MTX protokolünün başarı oranı, başarı ya da başarısızlığına etki eden parametreler ve tedavinin over rezervi üzerine etkilerini değerlendirmeyi hedefledik. 1.1.2017–30.12.2019 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum kliniğinde ektopik gebelik nedeni ile ardışık çoklu doz metotreksat protokolü uygulanmış, çalışmaya dahil edilme kriterlerine uyan toplam 63 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmaya dahil edilen hastaların hastahane veri sisteminde kayıtlı demografik verileri, klinik parametreleri, laboratuar değerleri kayıt altına alınarak sonuçlar istatistiksel olarak karşılaştırılmıştır. Tedavinin over rezervine etkileri tedaviden önceki ve 3-6 ay sonraki AMH düzeyleri karşılaştırılarak değerlenirildi. Çalışmada P değerinin 0.05'ten küçük olması istatiksel olarak anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmamızda ardışık çoklu doz MTX protokolü uygulanan 63 hastada tedavinin başarı oranı %71.4 olarak saptandı. Çalışmamız bu açıdan literatür ile uyumlu olarak seçilmiş tubal ektopik gebeliği olan olguların tedavisinde, MTX tedavisinin cerrahi tedaviye önemli bir alternatif olduğunu destekler niteliktedir. Ayrıca literatürdeki birçok çalışmanın aksine douglasta serbest mayi miktarının medikal tedavi başarılı olan ve olmayan gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlı düzeyde farklılık gösterdiği, mayi miktarı fazla olan grupta tedavi başarısının düşük olduğu bulunmuştur (Padj=0.009). Medikal tedavi ile başarılı olunan hastalarda AMH medyan değere göre %12.6; başarısız olunan ve cerrahi uygulanan hastalarda %6.7 düşüş göstermiştir. Medikal tedavi başarılı ya da başarısız olan gruplarda tedavi öncesi ve sonrası AMH değişimlerinde istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptanmamıştır (Padj>0.05). Ektopik gebelik hastalarında esas hedef maternal mortaliteyi engellemek olsa da hastaların klinik durumları uygunsa, uygulanacak tedavi yöntemlerinin daha sonra infertiliteye neden olabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. ANAHTAR KELİMELER: Ektopik Gebelik, Metotreksat, Anti Müllerian Hormon, Over Rezervi, Çoklu Doz

Antimüllerian hormonAntimüllerian hormonGebelik+3
Furkan Çetin
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Prenatal fetal anomali nedenli terminasyonların genetik ve morfolojik incelenmesi

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde fetal anomalilerle sıklıkla karşılaşılmakta ve tersiyer bir referans merkezi olan hastanemize sıklıkla yönlendirmeler yapılmaktadır. Çalışmamızda prenatal tanı konulmuş fetal anomali nedenli terminasyonların genetik ve morfolojik incelemesi yaparak, fetal anomalilerle genetik anomaliler arasındaki ilişkiyi araştırmak istedik. Çalışmaya 01.11.2018–28.02.2020 tarihleri arasında Anabilim Dalımız polikliniğine başvurmuş ve yapılan ultrason incelemeleri neticesinde terminasyon kararı alınmasına sebep olacak fetal anomali veya anomalilere sahip hastalardan genetik inceleme yapılması uygun bulunan 56 hasta dahil edildi. Çalışma retrospektif olarak yapıldı. Çalışmamızda toplam 56 hastadan 11'inde genetik inceleme için uygun ve yeterli materyalin olmamasına bağlı genetik değerlendirme yapılamadı. Genetik olarak incelenebilen 45 hastanın 10 tanesinde genetik anomali saptandı. Literatürde en sık rastlanan fetal anomali kardiyak anomaliler olsa da çalışmamızda en sık izlenen fetal anomali merkezi sinir sistemi anomalileri olarak tespit edildi. Bu durum ülkemizde yapılan eşdeğer çalışmalarla benzer bulundu. Literatürde fetal anomaliler nedeniyle terminasyon işlemi sonrası genetik inceleme yapılmasına ilişkin çok az çalışma olduğundan çalışmamız çok değerlidir. Çalışmamız terminasyon sonrası hangi hastalardan genetik incelemenin yapılması gerektiği hususunda yol gösterici olacaktır.

AnomalilerDizi analizi-DNAFetal gelişim+4
Ali Kemal Yaman
Gaziantep University
2020
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gebelikte sigara ve kafein kullanımının fetüs ve plesenta üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Hakan İyiköşker
Gaziantep University
2000
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklamptik ve eklamptik hastalarda serum ürotensin-II düzeyleri

Fuat Aksoy
Gaziantep University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Servikovajinal sıvıdaki βHCG ve prolaktin düzeylerinin preterm doğumu belirlemedeki rolü

Sezgin Sönmez
Gaziantep University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postpartum depresyonun sosyodemografik risk faktörleri ve sitokinlerle ilişkisi

Nayle Öztemiz
Gaziantep University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Fetal hidrosefali ve nöral tüp defekti olan gebelerde total oksidan seviye-total antioksidan kapasite-oksidatif stres indeksinin değerlendirilmesi

Hidrosefali ve nöral tüp defektleri (NTD) fetuslarda intrauterin dönemde ultrasonografi (USG) ile genellikle tanı konulabilen ciddi merkezi sinir sistemi anomalilerindendir. Bir kısmı yaşamla bağdaşmadığından intrauterin dönemde veya doğumdan hemen sonra exitus olurken, bir kısmında da ciddi morbidite gelişir. Aile ile birlikte karar verildiğinde bu fetal anomalilerin ağır formlarında gebeliğin terminasyonu söz konusu olabilmektedir. Etyolojide bir takım faktörler suçlanmakla birlikte henüz kesin olarak ortaya konmuş nedenler bulunmamaktadır. Bu çalışma kesin etyolojinin belirlenmesine katkıda bulunmak, mümkünse anomalilerin oluşumunu engellemeye yönelik önlemler geliştirmek amacı ile planlandı.Çalışmada, 16-20. gebelik haftaları arasında bulunan, takipte gerilemeyen fetal hidrosefali ve NTD saptanan 32 gebe ile fetal anomali saptanmayan 34 gebe karşılaştırıldı. Bu iki grup arasında total oksidan seviye (TOS), total antioksidan kapasite (TAK), OSİ (oksidatif stres indeksi) değerleri karşılaştırıldı.Çalışmamızda, TAK'ın hasta grubunun maternal kanında, kontrol grubuna göre daha düşük olduğu saptandı. Ancak istatistiksel olarak anlamlı fark bulunamadı (p=0.30).Maternal kanda TOS ve OSİ değerleri hasta grubunda, kontrol grubuna göre yüksek olarak saptandı ancak istatistiksel olarak anlamlı olmadığı belirlendi (TOS için p=0.56; OSİ için p=0.37).Amnion sıvısında TOS ve OSİ değerleri hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptandı (TOS için p=0.036; OSİ için p=0.005). TAK ise amniotik sıvıda hasta grubunda kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düşük saptandı (p=0.019).Maternal kan ve amniosentez materyalleri arasındaki farklılığın plasental bariyerin güçlü antioksidan defans özelliği nedeniyle ortaya çıkmış olabileceği düşünüldü.Çalışmamızda elde ettiğimiz sonuçların fetal anomalinin meydana getirdiği bir sonuç ya da, fetal anomaliyi oluşturan bir sebep olması muhtemeldir. Bu olasılıkların netleştirilmesi için daha geniş serili ve faz 4 yeni çalışmalara gereksinim vardır.Anahtar Kelimeler: Hidrosefali, Nöral tüp defekti, Total oksidan seviye, Total antioksidan kapasite, Amniosentez

Çağlar Yazıcıoğlu
Gaziantep University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Maternal ve fetal serum homosistein, folik asit, vitamin B12 ve plasental doku homosistein düzeylerinin preeklampsi şiddeti ile ilişkisi

Bu çalışmanın amacı, fetal ve maternal serum homosistein, folik asit ve vitamin B12 düzeylerinin ve plasental doku homosistein düzeylerinin preeklampsi şiddeti ile ilişkisini değerlendirmektir.Vaka kontrol niteliğindeki, tek merkezli olarak yapılan çalışmamıza hafif preeklampsili 26 gebe, şiddetli preeklampsili 26 gebe ve medikal problemi olmayan sağlıklı 26 gebe dahil edildi. Tüm gebeler üçüncü trimestırda olup, doğumu kliniğimizde yaptırıldı. Doğumdan önce anneden maternal kan, doğum sırasında umblikal korddan fetal kan ve plasentanın doğumundan sonra plasental doku örneği alındı. Maternal ve fetal kanlar santrifüje edilerek serumlar ayrıldı ve analiz edilene kadar -80° de saklandı. Plasenta örnekleri aliminyum folyaya sarılıp homojenizasyon ve analiz edilene kadar -80° de saklandı. Maternal ve fetal serumda homosistein, folik asit ve vitamin B12 seviyeleri ve plasental doku homosistein seviyeleri ICL (immümoassay kemilüminesans) yöntemi ile ölçüldü.Şiddetli preeklampsili gebelerde hem maternal hem de fetal serum homosistein seviyeleri, hafif preeklamptik ve kontrol grubundaki gebelere göre anlamlı derecede yüksekti. Bununla birlikte, kontrol grubu ile hafif preeklamptik gebeler arasında maternal ve fetal serum homosistein düzeyleri bakımından anlamlı fark yoktu. Gruplar arasında, maternal ve fetal serum folik asit, vitamin B12 seviyeleri bakımından anlamlı bir fark görülmedi. Plasental doku homojenatlarındaki homosistein seviyeleri 3 grupta da ölçülemeyecek kadar düşük bulundu (<2 µmol/l).Bu çalışmada, şiddetli preeklampsili gebelerde maternal ve fetal serum homosistein seviyelerinin hafif preeklampsili gebelere ve sağlıklı gebelere göre yüksek bulunması nedeniyle, artmış serum homosistein seviyelerinin preeklampsinin şiddeti ile ilişkili olduğu saptandı. Plazma homosistein yüksekliği ile folik asit ve vitamin B12 eksikliği arasında bir ilişki bulunamadı.

Yurdanur Gürçay Açılmış
Gaziantep University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum CA 125, CA 19-9, total sialik asit ve serbest sialik asit seviyelerinin endometriozis tanısındaki yeri

Endometriozis üreme çağındaki kadınların %5-15'ini etkileyen östrojen bağımlı, klinik olarak progresif seyreden, pelvik ağrı, dismenore, disparoni ve infertilite gibi şikayetlere neden olan, hastaya ve sağlık sistemine önemli maddi yük getiren selim jinekolojik bir hastalıktır. Tanı için non-invazif tanımlanmış yetkin hiçbir klinik test bulunmamaktadır ve günümüzde endometriozisin kesin tanısında altın standart hala laparoskopik veya açık cerrahidir.Çalışmamızda 41 tane endometriozisli ve 30 tane endometriozissiz olmak üzere toplam 71 hastanın serumlarında total ve serbest sialik asit, CA 125 ve CA 19-9 tümör belirteçlerinin seviyeleri ve hastalığın tanısında kullanılabilirliği araştırıldı.Çalışmamızın sonucunda CA 125 ile total sialik asit seviyelerinin özellikle ileri evre endometriozis hastalarında yükseldiği ve aralarında pozitif yönde güçlü bir korelasyon bulunduğu görüldü.Sonuç olarak endometriozis tanısında yeni bir tanısal belirteç olarak serum total sialik asit seviyelerinin kullanımını öneriyoruz.

EndometriyozSiyalik asitler
Günay Can
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsili gebelerde serum Paraoksonaz ve Arilesteraz aktivitelerinin değerlendirilmesi

Preeklampsi (PE) gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli maternal ve perinatal morbidite ve mortalite nedenlerinden birisidir. Henüz etyopatogenezi tam aydınlatılamamıştır ve tanısında spesifik bir belirteç yoktur. Bu çalışmanın amacı preeklampside paraoksonaz ve arilesteraz enzim aktivitelerinin, hastalığın patogenezi ve şiddeti ile olan ilişkisini saptamaktır.Bu çalışma Nisan 2010 ile Ekim 2010 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne başvuran, 54 preeklamptik gebe ile herhangi bir medikal problemi olmayan 51 kontrol gebe ile yapılmıştır.Yaş ve gebelik haftası açısından benzer olan hastalarda serum paraoksonaz ve arilesteraz aktiviteleri preeklamptik grupta kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulunmuştur. Şiddetli preeklampsi grubu ile hafif preeklampsi grubu arasında antioksidan enzim aktiviteleri açısından fark bulunmamıştır.Bizim çalışmamızda, artan paraoksonaz ve arilesteraz aktiviteleri ile preeklampsi arasında ilişki olduğu gösterilmiştir. Antioksidan enzim aktivitelerindeki artış, preeklampsideki oksidatif strese karşı verilen kompansatuar bir yanıt olabilir. Preeklampsi patogenezinde paraoksonaz ve arilesterazın ilişkisini göstermek için daha fazla prospektif çalışmaya ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Preeklampsi, Paraoksonaz, Arilesteraz

ArilesterazGebelikParaokson+2
Fatma Esin Karçin
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Postmenapozal dönemdeki kadınlarda peropal değişik dozda konjuge estrojen replasman tedavisinin kemik dansitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

İbrahim Çavuşoğlu
Gaziantep University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Vajinal ve sezeryan doğumlarda fetal sürrenal fonksiyon

Necip Kepkep
Gaziantep University
1996
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin gelişme geriliği olan gebelerde paraoksonaz ? arilesteraz enzim düzeylerinin araştırılması: Prospektif, klinik çalışma

Amaç: Bu çalışmada amacımız, intrauterin gelişme geriliği saptanan gebelerde serum paraoksonaz (PON1) ve arilesteraz (ARE) enzim düzeylerindeki değişikliklerini araştırmaktı.Gereç ve yöntem: Çalışmada, intrauterin gelişim geriliği olan gebelerin serum paraoksonaz ve arilesteraz enzim düzeyleri ile sağlıklı gebelerin serum enzim düzeyleri karşılaştırıldı. Bunun için, hasta ve kontrol grubu, yaş, parite, beden kitle indeksi ve gestasyonel hafta açısından birbirlerine uygun olarak seçildi. IUGR grubunda 50, sağlıklı grupta 51 hastanın serum paraoksonaz, arilesteraz enzim düzeyleri ile umbilikal ve midserebral arter (MCA) doppler akımları ölçüldü. İstatistiksel analizler Mann Whitney-U test ve Student t test kullanılarak gerçekleştirildi. P değeri < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında IUGR`lı hasta grubunda PON1 ve ARE enzim düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. PON1 için p:0.034 ve ARE için p:0.001 idi. Sağlıklı grupta doppler akımları normal olarak bulundu. Hasta grubundan 16 vakada arteriyal sistem bozukluğu saptandı. 4 hastada end-diastolik akım yokluğu, 12 hastada ters diastolik akım mevcuttu. Ayrıca yine IUGR grubundan 8 hastada MCA'da pulsatilite indeksi azalmış olarak saptandı. Hasta grubu doppler akımları bozulmuş ve akımları normal olarak iki subgruba ayrıldığında; bu subgruplar arasında PON1 ve ARE enzim düzeyleri arasında istatistiksel fark saptanmadı.Sonuç: Hasta grubunda IUGR semptomları ortaya çıktığı sırada PON1 ve ARE enzim düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Artmış enzim düzeylerinin oksidatif stresin sebebi değil, artan oksidatif strese antioksidan sistemin cevabı olduğu düşünüldü.Bu iki enzimin IUGR etiyolojisindeki yeri ve IUGR'ın tespitinde antioksidan bir belirteç olarak kullanılabilirliğinin saptanması için daha geniş, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

ArilesterazFetal gelişimFetal gelişme geriliği+2
Yelda Özkan
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Minilaparatomi ile pömerol, fimbriektomi ve laparoskopik bipolar koagülasyon yöntemleri ile tüpligasyonu uygulanan hastalarda utero-overyan doppler kan akımı ve overyan hormon değişiklikleri

Mehmet Yılmaz Genco
Gaziantep University
2003
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tek taraflı over torsiyonunda detorsiyon sonrası histopatolojik değişiklikler ve serum malondiyaldehit düzeyleri

Ebru Dikensoy
Gaziantep University
2004
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serumdaki serbest DNA miktarının ektopik gebelikte değişiminin belirlenmesi

Ektopik gebelik gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde maternal mortalitenin önemli nedenlerinden biri olmasına rağmen gelişmiş ülkelerde dış gebelikten dolayı ölüm vakası pek görülmemektedir. Fertilize ovumun tubadaki yolculuğunu geciktiren herhangi bir neden ektopik gebeliğe neden olabilir. Ektopik gebelik etyolojisinde şu an bilinen birçok etken bulunmaktadır.Hücre nekrozu, programlanmış hücre ölümü (apoptoz) gibi nedenlerden dolayı dolaşım sisteminde plazma ya da serumda bulunan, hücre bağımsız, çıplak, çift sarmal yapılı DNA' ya serbest DNA (s DNA) adı verilmektedir. Hamilelerde anne kanında % 5 oranında fetal DNA bulunabilmekte ve patolojik hamileliklerin çoğunda bu oran artabilmektedir.Bu çalışmanın amacı ektopik gebelikte maternal kanda serbest DNA miktarının hastalığın erken tanı ve tedavisindeki etkisini saptamaktır.Çalışmada Ocak 2011 ile Temmuz 2011 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne başvuran, 30 adet ektopik gebelik tanısı konmuş hasta ile herhangi bir medikal problemi olmayan ilk trimester gebeliği bulunan 30 adet kontrol kullanılmıştır.Her iki gruptaki hastalardan alınan periferik kan örneklerinden elde edilen DNA absorbans seviyeleri arasında anlamlı fark bulunamadı. Bu şekilde herhangi bir medikal problemi olmayan ve ektopik gebelik şüphesi olan hastalarda tek başına DNA absorbansı ölçülerek erken tanıya gidilemeyebileceğini belirlemiş bulunmaktayız.Ektopik gebelik erken tanısında fetal serbest DNA seviyeleri PCR analizi ya da daha hassas sitogenetik taramalarla da araştırılabilir ancak bu araştırmaların maliyet-etkinlik uygunluğu açısından ciddi şekilde değerlendirilmesi gerekir

ApoptozisDNAGebelik+1
Özge Kömürcü
Gaziantep University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Saç boyalarının gebelik üzerindeki teratojenik potansiyelinin histopatolojik olarak değerlendirilmesi

Aziz Batı
Gaziantep University
2005
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin gelişme geriliği olan gebelerde serbest dna düzeylerinin araştırılması: Prospektif, klinik çalışma

Amaç: Bu çalışmadaki amacımız, intrauterin gelişme geriliği saptanan gebelerin maternal serumundaki fetal serbest DNA düzeylerini belirleyerek erken tanıdaki etkisini saptamaktır.Gereç ve yöntem: Çalışmada, intrauterin gelişim geriliği olan gebelerin maternal serum fetal serbest DNA düzeyleri ile, sağlıklı gebelerin serum fetal serbest DNA düzeyleri karşılaştırıldı. Çalışmada Eylül 2010 ile Ağustos 2011 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran 30 IUGR ile herhangi bir medikal problemi olmayan 30 sağlıklı son trimesterdeki gebe kullanıldı. 60 gebenin de yapılan ultrasonografik değerlendirilmelerinde bebek cinsiyetleri erkek olarak görülüp çalışmaya erkek fetusler dahil edildi. İstatistiksel analizler Mann Whitney-U test ve Student t test kullanılarak gerçekleştirildi. P değeri < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında IUGR`lı hasta grubunda fetal serbest DNA düzeyleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. Fetal serbest DNA için p:0.001. Sağlıklı grupta doppler akımları normal olarak bulundu. Hasta grubundan 19 vakada arteriyal sistem bozukluğu saptandı. Hasta grubu, doppler akımları bozulmuş ve akımları normal olarak iki subgruba ayrıldığında; fetal serbest DNA düzeyleri doppler akımları bozulmuş olan grupta istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde diğerinden yüksek bulundu.Sonuç: Hasta grubunda IUGR semptomları ortaya çıktığı sırada maternal serum fetal serbest DNA düzeyleri sağlıklı kontrol grubuna göre yüksek bulundu. Bu artışın plasental disfonksiyonuna bağlı olduğu düşünüldü. Bu maternal serum fetal serbest DNA' nın IUGR etyolojisindeki yeri ve IUGR' nin tespitinde potansiyel bir belirteç olarak kullanılabilirliğinin saptanması için daha geniş, prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

DNAFetal gelişimFetal gelişme geriliği+4
Türkan Kaya
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Ektopik gebelikte total oksidan seviye, total antioksidan seviye ve oksidatif stres indeksinin değerlendirilmesi: Prospektif kontrollü çalışma

Ektopik gebelik fertilize olan oositlerin endometrial kavite dışına yerleşmesi durumudur. Modern tanısal methodlar ile ektopik gebelikler çok erken dönemde teşhis ve tedavi edilselerde, yinede günümüzde hayatı tehdit eden ilk trimester morbiditeleri içerisinde en sık görülenidir. Halen gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerde maternal mortalitenin önemli nedenlerinden biri olmasına rağmen gelişmiş ülkelerde ektopik gebeliklerin tedavilerindeki önemli gelişmeler sayesinde ektopik gebelikten dolayı ölüm vakası pek görülmemektedir. Ektopik gebelik etyolojisinde şu an bilinen birçok etken bulunmaktadır.Bu çalışma ektopik gebelikte total oksidan ve total antioksidan seviyenin hastalığın gelişimindeki etkisini saptamak ve mümkünse ektopik gebelik oluşumunu engellemeye yönelik önlemler geliştirmek amacıyla planlandı.Çalışmada Mayıs 2011 ile Ekim 2011 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü' ne başvuran, 30 adet ektopik gebelik tanısı konmuş hasta ile herhangi bir medikal problemi olmayan ve ilk trimester gebeliği bulunan 30 adet gebe ve herhangi bir medikal problemi olmayan 30 adet sağlıklı kadın olmak üzere toplam 60 adet kontrol kullanılmıştır. Her üç grup total antioksidan seviye (TAS), total oksidan seviye (TOS) ve oksidatif stres indeksi (OSİ) açısından karşılaştırıldı.TOS, OSİ hasta grubunda kontrol gruplarına göre yüksek seviyelerde çıkmıştır. TAS ise hasta grubunda kontrol gruplarına göre düşük seviyelerde çıkmıştır.Sonuç olarak TAS azalması, TOS ve OSİ artışı ektopik gebeliğe neden olabilir fakat ileri çalışmalara ihtiyaç vardır.

AntioksidanlarGebelik-ektopikOksidanlar+1
Seyhun Sucu
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampside serum sialik asit seviyesi ile sialik asit asetil esteraz gen varyasyonunun değerlendirilmesi

Preeklampsi (PE) gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin en önemli maternal ve perinatal morbidite ve mortalite nedenlerinden birisidir. Henüz etyopatogenezi tam aydınlatılamamıştır ve tanısında spesifik bir belirteç yoktur. Bu çalışmanın amacı preeklampside serum sialik asit (SA) seviyesi ile sialik asit asetil esteraz (SİAE) gen varyasyonunun hastalığın patogenezi ve şiddeti ile olan ilişkisini saptamaktır.Bu çalışma Ocak 2008 ile Haziran 2008 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü'ne başvuran, 57 preeklamptik gebe ile herhangi bir medikal problemi olmayan 50 kontrol gebe ile yapılmıştır.Yaş ve gebelik haftası açısından benzer olan hastalarda serum SA seviyeleri preeklamptik grupta kontrol grubuna göre anlamlı yüksek olarak bulunmuştur. SİAE gen varyasyonu oranı PE'de kontrol gruba göre anlamlı yüksek olarak bulunmuştur. SİAE gen varyasyonu olanlarda proteinüri ve diastolik kan basıncının anlamlı oranda yüksek olduğu saptanmıştır.Bu çalışmada preeklampside serum SA seviyesinin arttığı ve SİAE gen varyasyonunun PE gelişme riskini 10.4 kat artırdığını saptadık. Bu bulguların yapılacak daha geniş serili çalışmalarla desteklenmesi ile PE'nin erken gebelik haftalarında önceden belirlenebilecek bir belirtecinin olmasını sağlayabilmesi açısından önemlidir. Böylece serum SA seviyesine bakılarak 1.trimesterda hatta prekonsepsiyonel dönemde genetik analiz yapılarak preeklampsi gelişebilecek hastaları tanıma ve önlem alma, maternal ve fetal komplikasyonları azaltma imkanı oluşacaktır.Anahtar kelimeler: Preeklampsi, Sialik asit, Sialik asit asetil esteraz gen varyasyonu

Özlem Gül
Gaziantep University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

12-30. gebelik haftası gebeliklerin sonlandırılmasında misoprostolün, misoprostol+foley sonda ve misoprostol+foley sonda+oksitosin yöntemleri ile karşılaştırılması

Bu çalışmanın amacı, 12-30 gebelik haftası gebeliklerin sonlandırılması için misoprostolün, misoprostol+foley sonda ve misoprostol+foley sonda+oksitosin ile karşılaştırmak ve bu yöntemleri düşük yapma süresi ve yan etkileri açısından karşılaştırmak, yan etkisi az ve düşük yaptırma süresi en kısa olan yöntemi bulmak ve rutin kullanımını önermektir.Tek merkezli çalışmamız Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalına 01-01-2008'den itibaren başvuran 12-30 hafta arası gebeliği olan, maternal ve fetal nedenlere bağlı olarak terapötik doğum indüksiyonu gerektiren 112 hasta üzerinde yapıldı. Çalışmanın başında her grupta en az 35 hasta olacak şekilde 3 gruba sırayla misoprostol, misoprostol+foley sonda ve misoprostol+foley sonda+oksitosin (i.v infüzyon) uygulanarak abortus süreleri ve yan etkilerinin karşılaştırılması planlandı. İntravenöz oksitosin 1000 cc ringer laktat içerisine 2 ampul (10U) oksitosin (Synpitan®, Deva, İstanbul, Türkiye). konularak hazırlandı. Her 30 dakikada bir 2 mU/dk artırılarak maksimum doz 40mU/dak'a kadar çıkıldı. Misoprostol uygulaması vaginal yolla 4 saatte bir arka fornikse yerleştirilmek üzere maksimum 6 doz/gün olarak uygulandı. Foley sonda 16 french foley kateter serviksten içeriye 3?4 cm itilerek hastanın gebelik haftası kadar serum fizyolojikle şişirilip gergin bir şekilde hastanın bacağına fiske edilerek uygulandı. Her üç gruptada yeterli servikal açıklık elde edildiği anda membranlar amniotomiyle açıldı.Misoprostol+foley sonda, misoprostol+foley sonda+oksitosin grupları sadece misoprostol kullanılan grupla karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı bir şekilde misoprostol kullanımında azalma ve terapötik abortus süresinde kısalma saptandı.Ancak yapılan ileri analizlerde misoprostol+foley sonda ve misoprostol+foley sonda+oksitosin (i.v infüzyon) grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmadı. Hastaların hastanede kalış sürelerinde ve saptanan yan etkiler açısından da misoprostol, misoprostol+foley sonda ve misoprostol+foley sonda+oksitosin (i.v infüzyon) grupları arasında herhangi bir istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı.Sonuç olarak,12-30 hafta arası gebeliği olan ve çeşitli nedenlerle terapötik abortus yapılması gereken hastalarda foley sonda+misoprostol güvenli ve etkin bir biçimde rutin kullanılabilir.Anahtar Sözcükler: Foley sonda, Abortus, Misoprostol, Oksitosin

Ahmet Ataç
Gaziantep University
2008
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Benign over tümörlerinde total antioksidan kapasite, total oksidan seviye ve oksidatif stres indeksi arasındaki ilişkinin araştırılması

Her kadının hayatının bir döneminde overlerinde tümör rastlanabilir. Over tümörleri reprodüktif çağdaki kadınlarda sık rastlanır ve bu kistlerin çoğu endometrioma ve dermoid tümörlerdir. Bazıları herhangi bir bulgu vermezken bazı tümörler pelvik ağrı, dismenore, infertilite, ele kitle gelmesi şeklinde bulgu verebilir. Bir kısmı da başka nedenlerle yapılan ultrasonografi ya da görüntüleme tetkiklerinde ortaya çıkabilir. Etiyolojide bir takım faktörler suçlanmakla birlikte, henüz kesin olarak ortaya konmuş nedenler bulunmamaktadırBenign over tümörü nedeniyle opere edilen 30 hasta ile over tümörü olmayan başka nedenlerle opere edilen 30 hasta çalışmaya alındı. Bu iki grup arasında total oksidan seviye (TOS), total antioksidan kapasite (TAK), OSİ (oksidatif stres indeksi) değerleri karşılaştırıldı. Ayrıca hasta grubunu oluşturan endometrioma (n=16) ve dermoid (n=14) tümörler kontrol grubuyla karşılaştırıldıÇalışmamızda over tümörü olan hasta grubu ile kontrol grubu arasında total antioksidan seviyesi bakımından fark saptanmadı (p=0.191Benign over tümörü olan hastalarla, ovaryan tümörü olmayan hastaların total oksidan seviye değerlerinde sınırda bir fark saptandı (p=0.058Benign over tümörlü hasta grubunda, OSİ bakımından, kontrol grubu arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık saptandı (p=0.041Endometrioma ve kontrol grubu karşılaştırılıdığında TAS `de fark saptanmazken TOS ve OSİ değerleri yüksek saptandı. Dermid kist ile kontrol grubu arasında TAS, TOS ve OSİ değerlerinde anlamlı farklılık saptanmadıÇalışmamızda elde ettiğimiz sonuçlar over tümörünün meydana getirdiği bir sonuç olabileceği gibi over tümörünün oluşumundaki nedenlerden biri olması muhtemeldir.Anahtar kelimeler: Endometrioma, Dermoid kist, Total antioksidan seviye, Total oksidan seviye, Oksidatif stres indeksi.

AntioksidanlarEndometriyozEndometriyum+4
Çetin Çelik
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Erken doğum eyleminde total oksidan seviye, total antioksidan kapasite ve oksidatif stres indeksi

Erken doğum eylemi, 20.-37. gebelik haftaları arasında ilerleyici şekilde servikal silinme ve açılmaya yol açan yeterli güçte ve sıklıkta uterin kontraksiyonların varlığıdır. Erken doğum eylemi yüksek bebek mortalite ve morbiditesinin yanında, ekonomiye önemli yük getirmesi nedeniyle doğum kliniklerinde en önemli sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Erken doğum eylemini öngörmek için pek çok belirteç araştırılmıştır. Ancak bugün için kabul edilen bir belirteç mevcut değildir. Erken doğum eylemi patogenezinde inflamasyon temel yolaklardandır. Antioksidan Kapasite, Oksidan Seviye çeşitli hastalıkların patogenezinde önemli rol oynamaktadır. İnflamasyon olmaksızın spontan erken doğum eyleminde oksidatif stresin etkisini araştırmayı amaçladık.Erken doğum eylemi tanısı konulan 31 kişilik hasta grubu (grup I) ve bu gebelik haftaları ile uyumlu 32 kişilik kontrol grubu (grup II) çalışma kapsamında yer aldı. Gruplar arasında Total Antioksidan Kapasite, Total Oksidan Seviye ve Oksidatif Stres İndeksi değerleri yönünden farklılık gözlenmedi (sırasıyla p=0.706, p=0.621, p=0.450).Hasta ve kontrol gruplarında Total Oksidan Seviye, Total Antioksidan Kapasite arasında korelasyon saptandı.Hasta grubunda Total Oksidan Seviye, Total Antioksidan Kapasite arasında orta seviyede kuvvetli pozitif korelasyon vardı (Korelasyon katsayısı r=0.456, p=0.010).Benzer şekilde kontrol grubunda da Total Oksidan Seviye, Total Antioksidan Kapasite arasında orta seviyede kuvvetli pozitif korelasyon vardı (Korelasyon katsayısı r=0.542, p=0.001).?Erken doğum eyleminin taramasında veya erken tanısında? özellikle çevresel faktörlerin ve beslenme özelliklerinin de dikkate alınıp çalışma populasyonunun büyüklüğünün genişletildiği yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler: Erken Doğum Eylemi, Total Oksidan Seviye, Total Antioksidan Kapasite, Oksidatif Stres İndeksi

AntioksidanlarDoğumDoğum-prematür+3
Hakan Kalaycı
Gaziantep University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Tekrarlayan gebelik kayıplarında total antioksidan seviye, total oksidan seviye ve oksidatif stres arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi: Prospektif kontrollü klinik çalışma

Tekrarlayan düşük veya habituel abortus gebeliğin 20. haftasından önce meydana gelen 2 veya 3 ve üzerinde kayıp olmasıdır. Etiyolojisinde özellikle kromozomal anormallikler, uterin malformasyonlar ve antifosfolipid sendromu başı çekmekle beraber, hormonal bozukluklar, enfeksiyonlar, sistemik hastalıklar, çevresel ajanlar ve immün faktörler sayılabilir.Bu çalışmada sistemik hastalığı olmayan ve sigara içmeyen, 2 ve üzerinde düşüğü bulunan 30 gebe ve düşüğü bulunmayan 30 gebe olmak üzere toplam 60 gebe hasta alındı. Her iki grup Total Oksidan Seviye (TOS), Total Antioksidan Seviye (TAS) ve Oksidatif Stres indeksi (OSİ) açısından karşılaştırıldı. Her iki grupta yaş ve gebelik haf-tası yönünden homojendi.TAS, kontrol grubunda hasta grubuna göre yüksek seviyelerde çıkmıştır.TOS, OSİ kontrol grubunda hasta grubuna göre düşük çıkmıştır .Sonuç olarak TAS azalması, TOS ve OSİ artışı düşük sebebi olabilir fakat ileri ça-lışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar Kelimeler:Tekrarlayan gebelik kaybı, Total oksidan seviye, Total antiok-sidan seviye, Oksidatif stres indeksi

AbortusAntioksidanlarGebelik+3
Özgür Bilgin Yiyenoğlu
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Gestasyonel trofoblastik hastalık saptanan hastalarda serum sialik asit seviyesinin araştırılması

Gestasyonel trofoblastik hastalık (GTH)'lar plasentadan kaynaklanan ve birbiriyleili?kili birden fazla hastalık grubunu ifade etmektedir. Benign komplet ve parsiyelhidatidiform molün önceden belirlenemeyen malign potansiyeli vardır. Çalı?mamızınamacı; malign potansiyeli olan gestasyonel trofoblastik hastalık ile birçok kanserçe?idinde tümör yüküyle korele olarak arttığı gösterilen serum sialik asit (SA) seviyeleriarasında anlamlı bir ili?ki olup olmadığını ortaya koymaktır.Çalı?ma grubu olarak GTH tanısı konulan 34 hasta (grup 1), kontrol grubu olarak42 gebe olmayan jinekolojik hasta (grup 2) ve 12. gebelik haftasına kadar olan 38sağlıklı gebe (grup 3) serum serbest sialik asit seviyesini ara?tırmak amacıyla çalı?mayaalındı. Akut faz reaktanı olan sialik asitin diğer akut faz reaktanları olan CRP, lökosit,sedimentasyon değerleri ile korelasyonunun olup olmadığını belirlemek amacıylaserumda bu dört madde birlikte incelenmi?tir. Ayrıca hasta grubunu olu?turan komplet(n=23) ve parsiyel (n=11) molar gebeliği olan hastalar kendi aralarında ve kontrolgruplarıyla kar?ıla?tırılmı?tır.Sedimentasyon, lökosit, CRP değerleri gruplar arasında istatistiksel olarak anlamlıfarklılıklar göstermi?tir (p=0.001, p=0.037, p=<0,001). Buna göre hasta (grup 1)grubunun sedimentasyon, lökosit, CRP değerlerinin kontrol (grup 2, 3) grubuna göreyüksek olduğu gözlenmi?tir. Sialik asitin, sedimentasyon, lökosit, CRP değerleri ilekorelasyonu gruplara göre ayrı ayrı değerlendirildiğinde herhangi bir korelasyongözlenmemi?tir.GTH'lı hastalarla kontrol grupları arasında SA değerleri yönünden istatistikselolarak oldukça anlamlı farklılık gözlendi (p<0.001). Buna göre hasta grubunun (grup 1)sialik asit değerleri kontrol grubuna göre (grup 2,3) yüksek saptanmı?tır.Sialik asit, sedimentasyon, CRP, lökosit değerleri, parsiyel mol ve komplet molgrupları arasında istatistiksel olarak farklı bulunmamı?tır.Elde ettiğimiz sonuçlara göre; GTH ile serum SA arasında anlamlı bir ili?ki vardır.Yapılacak daha geni? hasta sayılı çalı?malarla, hastalığın progresyonu veyaregresyonunu takip etmede serum SA ölçümünün faydalı olabileceği gösterilebilir.Anahtar kelimeler: Gestasyonel trofoblastik hastalık, Sialik asit, C reaktif protein.

C reaktif proteinKadın ürogenital hastalıklarıSerum+3
Hüseyin Çağlayan Özcan
Gaziantep University
2010
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Hiperemezis gravidarum etyopatogenezinde total sialik asitin yeri

Amaç: Bu çalışmada amacımız, hipermezis gravidarum erken tanısı ve oluşumuna yönelik önlemler alınıp hastalıktan korunulabilmesi için serum total sialik asit (TSA) seviyesinin etyopatogenezde rol alıp almadığının saptanmasını araştırmaktı.Gereç ve yöntem: Çalışmada, hiperemezis gravidarum tanısı almış gebelerin serum total sialik asit seviyeleri sağlıklı gebelerdeki düzeyler ile karşılaştırıldı. Bunun için, hiperemezis gravidarumlu 30 hasta ile sağlıklı 30 adet ek hastalığı olmayan gebe seçildi. İki grup serum total sialik asit, insan koryonik gonadotropin hormon (hCG), Tiroid stimulan hormon (TSH),vücut kitle indexi (VKİ), ultrasonografik olarak ölçülen baş-popo mesafesi (CRL), c reaktif protein (crp), beyaz küre hücreleri (wbc) gibi bazı biyokimyasal parametreler açısından değerlendirildi. İstatistiksel analizler yapıldı. P değeri < 0.05 anlamlı olarak kabul edildi.Bulgular: Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında hiperemezis gravidarumlu gebelerde TSA seviyeleri istatistiksel olarak anlamlı şekilde yüksek bulundu. p: 0,003 idi. hCG, TSH, crp, wbc seviyeleri arasında anlamlı farklılık saptanmadı. VKİ? lerine bakıldığında hiperemezis gravidarum grubunda VKİ? leri daha düşük saptandı. p: 0,007 idi. Gravida sayıları da arttıkça hiperemezis gravidarum kliniği oluşturmanın azaldığı gözlemlendi (p: 0,02). Son olarak hiperemezis gravidarumlu hasta grubu ile kontrol grubu karşılaştırıldığında TSA seviyeleri ile VKİ? leri arasında (p: 0,040) ve hCG ile TSH seviyeleri arasında (p: 0,028) negatif yönde zayıf korelasyon saptandı.Sonuç: Sonuç olarak bu çalışma hiperemezis gravidarum etyopatogenezinde sialik asitin rol oynayabileceğini ortaya koyan literatürdeki ilk çalışmadır. Sialik asitin hiperemezis gravidarumun öngörülmesinde ya da tedavisindeki yerini ortaya oyabilmek için bu konuda yeni çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.Anahtar Kelimeler: Hiperemezis gravidarum, total sialik asit, insan koryonik gonadotropin hormon

EtyopatogenezHiperemesis gravidarumKoryonik gonadotropinler+1
Sevgi Sarı Demir
Gaziantep University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsi olgularında plasenta yatak biyopsisi ve plasenta histolojisinin serum adiponektin düzeyi ile ilişkisi

Amaç: Preeklamptik gebelerde maternal serum adiponektin seviyeleri ile plasenta yatak biyopsisi ve plasenta histolojisi arasındaki ilişkinin saptanması.Materyal ve Metod: Preeklampsi tanısı konulan 32 gebe çalışma grubunu oluşturdu. Fetal gelişimin ve maternal kan basınçlarının normal olduğu 17 olgu ise kontrol grubunu oluşturdu. Sezaryen ile doğurtulan 20 preeklamptik gebeden ve 12 kontrol olgusundan plasenta ve zarlar ayrıldıktan sonra plasental yatak biyopsisi alındı. Doğumdan sonra plasentalar toplandı. Plasenta ve plasenta yatak biyopsileri, uteroplasental vasküler patoloji açısından incelendi. Serum adiponektin düzeyleri ELİSA kiti ile ölçüldü.Bulgular: Serum adiponektin düzeylerinin preeklamptik gebeler ile kontroller arasında fark göstermediği saptandı. Preeklamptik olguların plasenta histopatolojisi ve plasental yatak biyopsisi bulgularının serum adiponektin düzeyleri ile lineer ilişkisi olmadığı saptandı. Preeklamptik olgularda adiponektin düzeyleri plasenta histoloji skorunun en yüksek olduğu grupta (skor=6), plasenta histoloji skoru 0 olan gruba göre daha yüksek saptandı (31.5 karşın 15.3, p<0.04). Kontrol grubu ile karşılaştırıldığında plasenta ve plasenta yatak biopsi skorları preeklamptik gebelerde anlamlı olarak yüksekti.Sonuçlar: Preeklamptik gebelerde adiponektin seviyelerinin plasentasyondaki bozukluğun belirlenmesinde yol gösteremeyeceği düşünüldü. Preeklamptik olguların plasenta histopatolojisi ve plasental yatak biyopsi bulgularının serum adiponektin düzeyleri ile ilişkisini gösteren ve plazma adiponektin düzeyinin preeklampsi etyolojisindeki rolünü gösteren daha geniş klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Preeklampsi, adiponektin, plasenta histopatolojisi, plasenta yatak biyopsisi

AdiponektinBiyopsiGebelik+3
Özlem Ülker
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Bronşial astım ve genital prolapsus arasındaki ilişki

Amaç: Genital organ prolapsusu kadınlar içinde sık görülen bir yakınmadır. Etyolojik faktörler arasında vaginal doğum, artmış parite, menopoz, genital prolapsuslu aile öyküsü, obesite ve kabızlık gibi intraabdominal basıncı artıran sebepler yer almaktadır. Bu çalışmamızdaki amacımız bronşial astım ile genital prolapsus arasındaki ilişkinin saptanmasıdır.Materyal ve Metod: Bronşial astımlı 100 hasta ve demografik özelliklerine uygun 100 kontrol hastası çalışmaya alındı. Konnektif doku hastalığı olanlar, geçirilmiş pelvik organ prolapsusu operasyon öyküsü olanlar, müdahaleli doğum öyküsü olanlar, mevcut gebeliği olan veya postpartum 6 ay içerisinde olan hastalar çalışmaya dahil edilmedi. Yaş sınırı konulmadı. Hastaların jinekolojik muayeneleri POP-Q sınıflama sistemine göre yapıldı. İki grup arasında veriler istatiksel açıdan değerlendirldi.Bulgular: Vajen ön duvar ölçümlerinden Aa, Ba, serviks himen arası uzaklık ölçümleri bronşial astımlı hastalarda daha düşük saptandı. Vajen posterior duvar ölçümlerinden Ap, Bp, transvaginal uzunluk ölçümünde, genital hiatus, perineal cisim, arka forniks ölçümlerinde anlamlı fark saptanmadı. Evresine göre yapılan istatiksel analizde de bronşial astımlı hastalarda evre ortalamalarının daha yüksek olduğu görüldü (Mann-Whitney U= 4255 p= 0.04). Bronşial astımlı hastalarda stres üriner inkontinansta anlamlı derecede artma olduğu, urge üriner inkontinansta anlamlı farklılık olmadığı saptandı.Sonuçlar: Pelvik organ prolapsus evrelemesine göre bronşial astımlı hastalarda evre ortalamalarının daha yüksek olduğu görüldü, istatiksel anlamlı farklılık saptandı. Bronşial astımın pelvik organ prolapsus etyolojisindeki yerinin önemi gösterildi. Bu konuda yapılan çalışmalar yetersiz olup daha geniş klinik çalışmalara ihtiyaç vardır.

Ayşe Efe Arıcan
Düzce University
2009
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Maternal visfatin düzeylerinin preeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği olgularındaki yeri ve öneminin araştırılması

Giriş ve amaç: Gebelik insülin rezistansı ile karakterizedir ve plasental hormonlarıninsülin rezistansının gelişiminde etkileri vardır. İnsülin rezistansı plasental fonksiyonbozukluğu yapar ve gestasyonel diabet, preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği gibigebelik komplikasyonlarını arttırır. Yapılan çalışmalar adipoz dokunun insülinrezistansı regulasyonunda fonksiyonu olduğunu desteklemektedir. Adipoz dokudankaynaklanan adipositokinler bu bağlamda araştırmaların kaynağı olmuştur. VisfatinFukuhara ve ark. tarafından izole edilen yeni adipositokinlerden olup metabolik veimmunomodülatör özellikleri bulunmaktadır. Kandaki bu molekülün metabolik veimmunolojik yolla gebelerde insülin rezistansı ile ilişkili olarak preeklampsi veintrauterin gelişme geriliği oluşturmada öncü olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızınamacı; yeni adipositokinlerden olan visfatinin gebelik komplikasyonlarından sıkkarşılaşılan ve halen etyopatogenezi hakkında yoğun araştırmaların yapıldığıpreeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği ile ilişkisini incelemek, preeklampsişiddetindeki yerini ve önemini belirlemektir.Gereç ve Yöntem: Çalışmamıza 90 hasta ile başladık. Çalışmamızda katılımcılarınkanları, üçüncü trimesterde indüksiyon ve doğum öncesi poliklinik ve servisimizdealındı. Hasta grubunda preeklampsi ve intrauterin gelişme geriliği vardı. Kontrolgrubu sağlıklı gebelerden oluşmaktaydı. Örnekleme sonrası serumlar 4°C'de, 4000G'de 10 dk santrifüj yoluyla ayrıştırıldı ve serum örnekleri çalışılıncaya kadar -80°C'de muhafaza edildi. Serumlardaki visfatin düzeyleri Enzyme-linkedimmunosorbent assay (ELISA) yöntemi kullanılarak ölçüldü. Hasta ve kontrolgruplarının sonuçları karşılaştırıldı ve bu hastalıklarla korelasyonu araştırıldı. Fetüsteanomali saptananlar, otoimmun hastalığı olanlar, vasküler hastalığı ve çoğul gebeliğiolanlar çalışma dışı bırakıldı. Çalışma 88 hasta ile tamamlandı.Bulgular: Anne serum visfatin düzeylerinde kontrol ve hasta grubu arasında farkyoktu. Hastalar hafif preeklampsi, ağır preeklampsi, preeklampsi+intrauterin gelişmegeriliği ve intrauterin gelişme geriliği olarak dört gruba ayrıldı. Anne serum visfatindüzeyleri dört grupta da farklı değildi.Sonuç: Biz serum visfatin düzeylerinin preeklampsinin ve intrauterin gelişmegeriliğinin patofizyolojisinde etkisi olmadığını düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği, visfatin.

AdipokinlerFetal gelişme geriliğiGebelik+2
Ruken Yumuşak
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Maternal serumdaki çözünebilir HLA-G düzeylerinin gebelik sonuçları ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Preeklampsi, intrauterin gelişme geriliği, oligohidramnios, abortus, preterm doğum ve erken membran rüptürü önemli gebelik komplikasyonlarıdır. Yetersiz trofoblastik invazyon sayılan gebelik komplikasyonlarının patofizyolojisinde önemli rol oynamaktadır. Çözünebilir HLA-G1/G5 trofoblast invazyonu ile ilişkili moleküllerden bir tanesidir. Gebelik komplikasyonlarının önceden belirlenmesine yönelik çalışmalar yapılmaktadır. Gebelik komplikasyonların önceden tahmin edilebilmesi durumunda gerekli stratejiler geliştirilip, önlemler alınması gündeme gelecektir. Çalışmamızda ilk ve ikinci trimester çözünebilir HLAG1/G5 düzeyleri; PAPP-A, serbest beta HCG, AFP, ikinci trimester uterin arter doppler verileri ile gebelik komplikasyonlarını belirlemeyi hedefledik.Gereç ve Yöntem: Prospektif yürütülen çalışmamızda 180 gebe takip edildi.Çalışmamızda 11-14. haftada down sendromu taraması için başvuran gebelerin PAPP-A, serbest beta hCG, NT gibi değerlerine ek olarak maternal serum çözünebilir HLAG1/G5 düzeylerine bakıldı. Aynı hastaların 16-18. haftalardaki AFP düzeylerine ve 20-24. haftalardaki uterin arter doppler verileri kaydedildi. Belirtilen parametreler ile gebelik komplikasyonları arasındaki ilişki araştırıldı. Çalışmamızda ek olarak belirtilen belirteçlerin birbirleriyle ilişkileri de araştırıldı. Gebeler gebelik sonuçlarına göre normal gebelik, preeklampsi, oligohidramnios, IUGR, abortus, preterm doğum, EMR grubu olmak üzere 7 gruba ayrıldı.Bulgular: Gruplar arasında ilk ve ikinci çözünebilir HLAG1/G5 düzeyleri açısından anlamlı fark saptanmadı. Ancak preeklampsi gelişmeyen grubun ilk trimester çözünebilir HLAG1/G5 düzeyleri ve PAPP-A, gelişmeyenlere oranlı anlamlı olarak düşük bulundu.Sonuç: Gebelik komplikasyonlarının önceden belirlenmesi durumunda, riskli gruba giren gebeler yakın takibe alınarak komplikasyonlar erken tanı alacak ve gerekli önlemleri alınması söz konusu olabilecektir. Daha geniş serilerle çalışmamızın desteklenmesine ihtiyaç vardır.Anahtar kelimeler: Çözünebilir HLA-G, ilk trimester, gebelik komplikasyonları

Alfa fetoproteinlerGebelikGebelik komplikasyonları+2
İsmail Bıyık
Düzce University
2011
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Levonorgestrel-releasing intrauterin sistem ve bakırlı rahim içi araçların kullanım süresi ile servikal sitoloji değişikliklerinin değerlendirilmesi

Levonorgestrel-releasing intrauterin sistem ve bakırlı rahim içi araçların kullanım süresi ile servikal sitoloji değişikliklerinin değerlendirilmesiAmaç: Bakırlı rahim içi araç ve Levonorgestrel-releasing intrauterin sistem kullanım süresi ile servikal sitolojik değişiklikler arasındaki ilişkiyi belirlemek.Materyal ve Metod: Çalışma grubuna Eylül 2011 - Mart 2012 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesine jinekoloji polikliniğine kontrasepsiyon ya da disfonksiyonel uterin kanama için bakırlı rahim içi araç ya da levonorgestrel-releasing intrauterin sistem kullanan 60 olgu dâhil edildi. Çalışma grubu bakırlı rahim ii araç kullanan tek eşli ve cinsel yolla bulaşan infeksiyon hikâyesi olmayan 20 olgu (Grup 1) ve levonorgestrel-releasing intrauterin sistem kullanan tek eşli ve cinsel yolla bulaşan infeksiyon hikâyesi olmayan 20 olgu (Grup 2) olarak ikiye ayırıldı. Kontrol grubu olarak (Grup 3) hiçbir rahim aracı kullanmayan tek eşli ve cinsel yolla bulaşan infeksiyon hikâyesi olmayan 20 olgu seçildi. Çalışma ve kontrol gruplarının servikal smear sitoloji sonuçları karşılaştırıldı.Bulgular: Bakırlı rahim içi araç kullanan grupta Klas 1, Klas 2, ASC-US (Anlamı saptanamayan anormal yassı epitel hücreleri), LGSIL (Düşük dereceli yassı epitel lezyonları) ve HGSIL (Yüksek dereceli yassı epitel lezyonları) tespit oranları sırası ile % 30 , % 60 , % 5, % 0 ve % 0 olarak saptandı. Levonorgestrel-releasing intrauterin sistem kullanan grupta ise Klas 1, Klas 2, ASC-US, LGSIL ve HGSIL tespit oranları sırası ile % 60 , % 30 , % 0, % 10 ve % 0 olarak saptandı. Her iki grubu kontol grubu ile kıyasladığımızda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunamadı (p=0.10).Sonuç: Bakırlı rahim içi araç ve levonorgestrel-releasing intrauterin sistem kullanımı servikal sitoloji sonuçlarını etkiliyor gibi görünmemekle beraber, bakırlı rahim içi araç ve levonorgestrel-releasing intrauterin sistem kullanım süresine bağlı olarak gelişebilecek servikal değişikliklerin tespiti, daha geniş ve ileri araştırılması gereken bir konudur. Bakırlı rahim içi araç ve levonorgestrel-releasing intrauterin sistem uygulanımı öncesi ve sonrası, 1 yıl ara ile smear yaptırmalı, smear sonucu veya servikal görünümü nedeniyle gerekli görülürse kolposkopik muayene uygulanmalıdır.Anahtar kelimeler: Levonorgestrel-releasing intrauterin sistem, Bakırlı rahim içi araç, servikal sitoloji

BakırCerrahi-kadın doğumKadın ürogenital hastalıkları+5
Nuray Yıldırımer
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anne serumundaki çözünebilir HLA-G düzeylerinin missed abortuslar ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Fetal genlerin yarısı baba kaynaklıdır ve gebelikte annede fetüse karşı immun toleransın nasıl geliştiği açık değildir. Fetal dokuların reddini önleyen moleküllerden biri de, aynı zamanda anne serumunda da saptanabilen çözünebilir HLA-G (sHLA-G)'dir. Bu molekül başlıca ekstravillöz trofoblastlar, plasental makrofajlar ve mezenkimal koryonik villuslardaki endotelyal hücreler tarafından üretilir. sHLA-G, gebe olmayan kadınların serumunda da saptanmasına rağmen gebelerde daha yüksek düzeylerde saptanır. Gebelik kayıplarının patogenezinde maternal immün tolerans ile ilgili sorunlar olduğu düşünülmektedir. Çalışmamızın amacı, anne serum sHLA-G düzeylerinin, missed abortus ile olan ilişkisini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya 40 normal ve 40 missed abortus olmak üzere toplam 80 gebe dahil edildi. Rutin gebelik takibi için başvuran olgulara transvajinal ultrasonografi ve laboratuar parametrelerine ek olarak anne serumundaki sHLA-G düzeyine bakıldı. Bulgular: Gruplar arasında demografik parametreler açısından fark saptanmadı. Çalışma grubu hastalarının ortanca serum sHLA-G düzeyleri kontrol grubundaki gebelerin ortanca serum sHLA-G düzeylerinden anlamlı olarak daha düşük bulundu (P< 0,001). Sonuç: Missed abortus riski artmış kadınların öngörülmesinde, anne serum sHLA-G ölçümü prenatal tanıda önemli ve yeni bir tanısal araç olabilir.

Fatih Keskin
Düzce University
2012
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Anne serum resistin ve visfatin düzeylerinin gestasyonel diabetes mellitus ile ilişkisi

Giriş ve Amaç: Gestasyonel diabetes mellitus gebeliğin 20. haftasından sonra ortaya çıkan değişen derecelerde glikoz intoleransıdır. Patogenezinde özellikle insan plasental laktojeni, kortizol, östrojen gibi steroid hormonlar yanında adipoz dokudan salınan adiponektin, resistin, visfatin gibi yeni moleküllerde suçlanmaktadır. Resistin hücrelerin glikoz alımını ve insüline duyarlılığını azaltarak, insülin direnci gelişimine neden olur. Visfatin ise insülin reseptörüne bağlanıp, insülino-mimetik etkiler sergilemektedir. Bu nedenle çalışmamızda anne serum resistin ve visfatin düzeyleri ile gestasyonel diabetes mellitus arasındaki ilişkiyi saptamayı hedefledik. Gereç ve Yöntemler: Ocak 2012 - Temmuz 2012 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Polikliniğine gebelik takibi nedeniylebaşvuran 80 tekiz gebe çalışmaya alındı. Gebelere 24?28. gebelik haftalarında 50 g oral glikoz tarama ve 100 g tanı testi uygulandı. Gestasyonel diabetes mellitus tanısı alan 40 gebe çalışma grubunu, diyabet yönünden normal olan 40 gebe ise kontrol grubunu oluşturdu. Demografik veriler yanında, tüm olgularda serum resistin, visfatin, HBA1c, HOMA-IR ve postpartum 75 g glikoz düzeyleri karşılaştırıldı. Bulgular: Her iki grup arasında serum resistin (p=0.071) ve visfatin (p=0.194) düzeyleri arasında anlamlı fark saptanmadı. GDM grubunda kontrol grubuna göre BMI (p=0.013), HOMA-IR (p=0.019), HbA1c (p<0.0001) ve doğum kilosu (p=0.037) değerleri arasında anlamlı fark saptandı. Postpartum altıncı haftada 75 g glikoz testi sonrası 2(%5) olguda Tip 2 diabetes mellitus, 7 (%20) olguda bozulmuş glikoz toleransı saptandı. Gebelikte ölçülen serum resistin düzeyi, doğum sonrası glikoz intoleransı saptanan olgularda anlamlı olarak yüksek bulundu (p=0.012).Sonuç: Gestasyonel diabetes mellitus için anne serum resistin ve visfatin düzeylerinindeğişmediği gözlendi. Gebelikte resistin düzeyi ölçümünün doğum sonrası glikoz intoleransını öngörmede faydalı olabileceği düşünüldü.Anahtar kelimeler: Gestasyonel diabetes mellitus, insülin direnci, resistin, visfatin

AdipokinlerAnnelerDiabet-gebelik sırasında+3
Nilüfer Tunçay Işıkkent
Düzce University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Batı Karadeniz bölgesi kadınlarında osteoporoz prevalansı ve tarama programı başlangıç yaşının belirlenmesi: Düzce örneklemi

Çalışmamızda Batı karadeniz bölgesi Düzce örnekleminde osteoporoz tarama programı başlangıç yaşını ve osteoporoz prevalansını belirlemeyi amaçladık. Çalısmamıza 01.01.2015-31.12.2015 tarihleri arasında Düzce Üniversitesi Eğitim ve Araştırma hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon , Kadın Hastalıkları ve Doğum , Ortopedi polikliniklerine başvurup DEXA yöntemiyle femur boynu ve L1-L4 anterior vertebra KMD (Kemik Mineral dansitometre) ölçümü yaptıran 40-70 yaş arası 400 tane kayıtlı kadın hasta dahil edildi. Major osteoporoz kırık risk faktörlerini belirlemek için yapılan FRAX çalışması anket formu ile hastalara soru sorularak bilgileri kaydedildi. İstatiksel analizde, sürekli değişkenler bakımından grup karşılaştırmalarında Independent Samples t test , kategorik değişkenler arası ilişkilerin incelenmesinde Pearson ki-kare testi, sürekli değişkenler arasındaki ilişkilerin incelenmesinde ise Pearson korelasyon analizi yapıldı. Sürekli değişkenlerin ayırt ediciliğinin incelenmesi ve cut-off belirlenebilmesi için ROC eğrisi analizlerinden yararlanıldı.Çalışmamızda osteoporoz grubunda yaş ortalamasını 60.6 olarak tespit edip, prevalansı da %11.8 olarak saptadık. Sonuç: Bölgemizde majör osteoporoz kırık risk faktörü bulunmayan kadınlarda osteoporoz tarama başlangıç yaşını 60 olarak belirledik. Osteoporoz riski taşıyan olguların erken dönemde saptanabilmesi için DEXA yöntemiyle ve FRAX çalışması anket formu ile risk faktörü sorgulaması gerekebileceğini öngördük. Bu konularda yapılacak daha kapsamlı çalışmalar daha net verilerin elde edilmesini sağlayacaktır.

AnketlerBatı Karadeniz bölgesiDüzce+3
Mehmet Yılmaz
Düzce University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Preeklampsi belirteçlerinin ve düzeylerinin maternal ve neonatal sonuçlara etkisinin araştırılması

ÖZET GĠRĠġ: Hipertansif hastalıklar, gebelik sırasında en sık görülen tibbi komplikasyonlardır ve tüm gebeliklerin %5-10‟unda bulunurlar. Bu hastalıklar maternal ve perinatal mortalite ve morbiditenin en önemli sebeplerinden biridir. Gebelikte görülen hipertansif hastalıklar; kronik hipertansiyon, kronik hipertansiyona süperempoze preeklampsi, gestasyonel hipertansiyon ve preeklampsi-eklampsi sendromu olarak 4 grupa ayrılmaktadır. Preeklampsi olguları, klinisyenin doğum öncesi ve doğum sonrası takipte güçlük çektiği olgulardır. Yüksek riskli vakaların bu konuda tecrübeli ve iyi eğitim almış tıbbi personel tarafından erken tanınması ve vakit kaybetmeden daha ileri bir merkeze gönderilmesi, kritik gruptaki bu hastalarda maternal ve perinatal sonuçların iyileşmesini sağlayacaktır. AMAÇ: 2013 yılında ACOG (American College of Obstetricians and Gynecologists) tarafından proteinüri miktarının, preeklampsi şiddetini gösteren bir belirteç olmaktan çıkarılması önerildi. Bu çalışmanın amacı öncelikle proteinüri olmak üzere preeklampsi belirteçlerinin perinatal ve maternal sonuçlar ile ilişkisinin araştırılmasıdır. MATERYAL METOD: Preeklampsi tanısı ve sınıflandırması ACOG Task force on hpyertansion in pregnancy 2013 kriterlerine göre yapıldı. Düzce Üniversitesi Etik Kurul onayı alındıktan sonra Düzce Üniversitesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine Ocak 2012 ile Ekim 2015 tarihleri arasında çalışmaya dahil edilen 25-42 haftalık gebeliği olan 100 preeklamptik gebe ve herhangi bir medikal ve obstetrik komplikasyonu olmayan 100 sağlıklı gebe olmak üzere 200 gebede rektospektif olarak gebelik haftası, yaş, parite, gravida, kan basıncı ve abortus, hematolojik ve biyokimyasal parametreler, doğum şekli, maternal hastanede yatış süresi, sezaryen endikasyonu, plesenta dekolmanı, ABY(akut böbrek yetmezliği), pulmoner emboli, intrakranial kanama, DIC (dissemine intravasküler koagülasyon), kan ürünü replasmanı, dializ, plazmaferez ihtiyacı, karaciğer subkapsüler hematomu ,yenidoğan özellikleri; kilo, boy, fetal gelişim kısıtlılığı, apgar skoru, yenidoğan yoğun bakım ünitesi (YDYBÜ) ihtiyacı, YDYBÜ‟ nde kalış süresi, yenidoğanın geçici takipnesi, respiratuar distress sendromu, sepsis, perinatal ex, nekrotizan enterekolit, kayıt edilmiştir. Hastaların (HCT) hematokrit, (HGB) hemoglobin, trombosit sayısı, v alanin transaminaz (ALT), aspartat transaminaz (AST), laktat dehidrogenaz (LDH) , INR, kan –üre azotu (BUN), kreatinin, aktive parsiyel tromboplastin zamanı (aPTT), protrombin zamanı (PT), parametreleri kayıt edildi. Tanımlayıcı istatistikler frekans, yüzde, ortalama (mean), standart sapma (SD) ve medyan (ortanca), minimum (min), maksimum (max) değerleri ile sunulmuştur. Hasta ve kontrol grupları arasında sürekli değişkenler bakımından yapılan karşılaştırmalarda normal dağılım gösteren veriler için Independent samples t-test, normal dağılım göstermeyen veriler için Mann- Whitney U test kullanılmıştır. Sürekli değişkenler arası korelasyon analizlerinde normal dağılım gösteren değişkenler için Pearson korelasyon katsayısı, normal dağılım göstermeyen değişkenler için Sprearman rho korelasyon katsayısı hesaplanmıştır. İstatistik analizler SPSS v.22 paket programı ile yapılmış ve anamlılık düzeyi 0,05 olarak alınmıştır. SONUÇ Preeklamptik gebelerde proteinüri miktarı arttıkça sezeryan oranı (p=451), plasenta dekolmanı görülme oranı (p=0,312), antihipertansif tedavi ihtiyacında (p=0,323), kan ve kan ürünü replasmanında (p=0,319) artış görüldüğü ama istatiksel olarak anlamlı olmadığı. YDYBÜ ihtiyacında proteinüri arttıkça artış görüldüğü (p=0,015) ve bunun istatiktiksel olarak anlmalı olduğu.YDYBÜ yatış endikasyonlarından FGR (p=0,033), RDS (p=0,613), sepsis (p=0,065) oranlarının arttığı ama istatiktiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Eklampsi sadece 3+ proteinürisi olan gebelerde görülmüş ve istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,018). Eldeki tez çalışmasının sonuçları; proteinüri miktarı arttıkça maternal ve neonatal komplikasyonların arttığı ama istatiksel açıdan bunların anlamlı olmadığını gösterdi. ACOG 2013 yılında yayımladığı bültende masif proteinüriyi ağır Preeklampsi tanı kriteri olmaktan çıkarmış ve proteinürinin maternal ve neonatal sonuçlarla ilişkisinin minimal olduğunu ifade etmiştir. Bizde çalışmamızdada proteinüri miktarı arttıkça maternal ve neonatal komplikasyonların arttığı ancak bunların istatiksel olarak anlamlı olmadığı sonucuna vardık.

Ana-çocuk sağlığıGebelikGebelik komplikasyonları+2
Attila Özkara
Düzce University
2016
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

İntrauterin gelişme geriliğinde endojen faktörlerin rolü

İntrauterin gelişme geriliği (IUGG), fetusun kendi büyüme potansiyeline ulaşamamasıdır ve gebeliklerin %5-10 kadarını etkilemektedir. Multifaktöryel orijinlidir ve yüksek perinatal morbidite ve mortaliteyle ilişkilidir. Çalışmanın amacı, hücre büyümesi, hücre çoğalması ve epidermal büyüme faktör reseptör yolağında rol oynayan faktörlerin IUGG?ne etkisini, plasental düzeyde mikroarray tekniğiyle tespit ederek moleküler mekanizmaları aydınlatmaktır. Çalışmada, Ocak-Haziran 2013 tarihleri arasında GÜTF Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Kliniğine başvuran ve IUGG tanısı koyulan 6 hasta ve fetal gelişimleri normal olan 6 kontrol olgusu değerlendirilmiştir. Bulgulara göre, IUGG olan gebelerde, kontrol grubuna göre anne yaşının, gebelik öncesi ve sonundaki VKİ?lerinin, çocuk kilolarının az olması, AFP düzeyinin fazla olması istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.05). Çalışma grubundaki genlerden; PDGFA, PDGFRA, TP53, CCND1, HBEGF, CBL, EGFR, BCAR1, BCL2, EPS8, NCK2, NUP62, RPS6KA5, SHC1, PPP2CA, RASA1 ve RAF1 ?in genlerinin ekspresyon azalmaları, IL2?nin ekspresyonunun artması, kontrollerle karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlıdır (p < 0.05). PDGFB, GRB2, GAB 1 genlerinin ekspresyonlarında hem artış, hem de azalışları anlamlı bulunmuştur (p < 0.05). Sonuçlara göre; IUGG?de apoptozisin arttığı, hücresel proliferasyon, plasental mitoz, trofoblastik gelişim ve fonksiyon, sinyalizasyon, anjiogenez ve hücresel gelişimin bozulduğu görülmektedir. CBL, HBEGF, NUP62, RAF1, RPS6KA5 ve SHC1 genlerinin apoptozise, CBL, EPS8, SHC1 ve RPS6KA5 genlerinin plasental mitoz bozukluğuna, EPS8 geninin trofoblastik gelişim ve fonksiyon bozukluğuna, CBL, NCK2 ve NUP62 genlerinin sinyalizasyon bozukluğuna, PDGFRA geninin anjiogenez ve hücresel gelişim bozukluğuna olan katkısı ilk kez bu çalışmada belirtilmiştir. Bu sonuçların literatüre önemli katkıları olacağını düşünmekteyiz. Çalışmanın sonuçları; anne yaşının, gebelik öncesi ve sonundaki vücut kitle indekslerinin ve maternal AFP düzeylerinin de IUGG?ni predikte edebileceğini göstermektedir.

Epidermal büyüme faktörüErbB reseptörleriFetal gelişme geriliği+3
Erhan Demirdağ
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

35 yaş üstü, ilk siklus IVF denemesinde FSH değeri <10 IU/L olan hastalarda kullanılan tedavi protokollerinin karşılaştırılması

Son 20 yıldır aile kurmaya karar veren kadınların yaşları yükselmekte, böylece asiste reprodüktif terapi yardımı alan kadın yaşı ve 35 yaşın üstünde tedavi ihtiyacı olan kadın sayısı artmaktadır. Kontrollü ovaryen hiperstimülasyonda amaç, sağlıklı bir kadının her ay yaşadığı tek bir dominant follikül seçiminin aksine, gonadotropinlerle çok sayıda büyüyegelen follikül elde etmektir. GnRH agonist/antagonist kullanılarak pitüiter gonadotropin salınımı inhibe edilip, folliküler gelişim eksojen gonadotropinlerle sağlanarak siklus kontrolü ele geçirilir. Otuzbeş yaştan sonra follikül kaybındaki hızlı artış, oosit kalitesindeki düşüş, reprodüktif yaşlanma ve beraberinde kontrollü ovaryen hiperstimülasyona zayıf cevabı getirir. Çalışmamızda, retrospektif olarak Gazi Üniversitesi Tüp Bebek Merkezinde 2004-2012 yılları arasında tedavi görmüş, 35 yaş üstü, ilk siklus in-vitro fertilizasyon tedavisi alan, FSH düzeyi <10 IU/L olan ve herhangi bir endokrinolojik ek hastalığı olmayan hastaların uzun protokol, antagonist protokol ve mikrodoz flare-up protokollerle ovaryen hiperstimülasyona verdikleri cevap; klinik gebelik ve canlı doğum oranları incelenmiştir. 35 yaş üstü hastalarda ilk gelişte en etkin tedavi protokolü bulunmaya çalışılmıştır. Hasta dağılımına bakıldığında uzun protokol alanların daha genç ve antral follikül sayılarının daha fazla olduğu görülmüştür. Elde edilen olgun follikül sayısı, embriyo sayısı, hCG günü östradiol seviyesi, endometrium kalınlığı, klinik gebelik ve canlı doğum oranları da diğer protokollerden daha yüksek saptanmıştır. Antagonist protokolün, gebelik oranı ve canlı doğum oranları açasından sonuçları uzun protokole benzer ve mikrodoz flare-up protokolden daha olumlu izlenmiştir. Total gonadotropin miktarı ve stimülasyon süresi göz önüne alındığında da mikrodoz protokolden daha avantajlı olduğu tespit edilmiştir. İleri istatistiksel analizde uygulanan tedavi protokolleri arasında gebeliği elde etmek üzerine, bir fark saptanmamıştır. Gebelik üzerine direkt etkisinin olduğu saptanan faktörler; antral follikül sayısı, yaş, toplanan oosit sayısı ve hCG günü endometrium kalınlığıdır. Bu faktörleri olumlu etkileyen uzun protokolü daha genç, antral follikül sayısı fazla hastalarda tercih edebilirken, ileri yaştaki antral follikül sayısı düşük hastalarda daha kısa stimülasyon günü, daha az gonadotropin miktarı ile antagonist protokolü tercih edebiliriz. Bu bulgular ıığında her olgu için en yüksek başarının elde edilebileceği, bireysel özellikler, over rezervi, endokrinolojik tablo ve yaş gibi kritik faktörlerin göz önüne alınacağı, kontrollü ovaryen hiperstimülasyon protokolü seçimi önerilebilir.

Fertilizasyon-in vitroFolikül uyarıcı hormonKadınlar+5
Pınar Telli
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Düzce Üniversitesi hastanesi jinekoloji polikliniğine, 2015-2017 yılları arasında başvuran ve EMB yapılan hastaların demografik verileri, endometrial biyopsi endikasyonları, histopatolojik tanı sonuçları ve bu sonuçları etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi

Düzce Üniversitesi Hastanesi jinekoloji polikliniğine, 2015-2017 yılları arasında başvuran ve EMB yapılan hastaların demografik verileri, endometrial biyopsi endikasyonları, histopatolojik tanı sonuçları ve bu sonuçları etkileyen faktörlerin değerlendirilmesi. EMB, endometriumun değerlendirilmesi için güvenli ve uygun maliyetli bir tanı yöntemidir. EMB genellikle perimenopozal ve postmenopozal kadınlarda anormal uterin kanamanın nedenini araştırmak ve endometrial kanseri ekarte etmek için kullanılır. Endometrial kanser, en sık görülen invaziv jinekolojik malignitedir; Endometrial hiperplazi bu kanserin bir öncüsü olabilir. Endometrial hiperplazi veya kanser için risk faktörleri olan kadınlarda EMB yapılabilir. Yaptığımız bu çalışmada, değişik nedenlerle kliniğimize başvuran, çeşitli yaş gruplarından hastaların EMB tiplerinin histopatolojik sonuçlarını sunmayı ve bu sonuçları yaş gruplarına, semptomlarına ve TvUSG ile ölçülen endometrial kalınlıklarına göre karşılaştırmayı amaçladık. Düzce Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum servisinde Ocak 2015 - Ocak 2017 yılları arasında endometrial örnekleme yapılan 493 hastadan 60'ı çalışmaya kabul edilme kriterlerini taşımadığı için çalışma dışı bırakılmıştır. Çalışmaya kabul edilen 433 hastanın, 231'inin premenopozal, 202'sinin postmenopozal dönemde olduğu saptanarak bu şekilde gruplandırılmıştır. Hastaların demografik verileri, aldıkları medikal tedaviler, yapılan EMB yöntemleri ve elde edilen histopatolojik sonuçlar retrospektif olarak analiz edilmiştir. Premenopozal hastalar arasında en sık görülen endometrial patoloji % 22,1'lik görülme sıklığı ile endometrial polip olmuştur. Premenopozal dönemdeki hasta grubunda endometrial karsinoma rastlanmamıştır. Premenopoz ve postmenopozal hastaların ortalama endometrial kalınlıklarında anlamlı bir fark saptanmamıştır (p=0,728). Postmenopozal dönemdeki hastalara yapılan EMB sonucunda en sık izlenen histopatolojik tanı % 32 görülme sıklığı ile endometrial polip olmuştur. Endometrium kanseri görülme sıklığı ise % 5 olarak tespit edilmiştir . Endometrium karsinomu teşhisi konulan hastalarda TvUSG ile ölçülen endometrium kalınlıklarının artmış olduğu izlenmiştir. Endometrium kanseri görülme sıklığının arttığı endometrial kalınlık cut-off değeri ise 8,5 mm olarak saptanmıştır. Kanama düzensizliği ile başvuran hastalarda, endometrial hiperplazi ve kanseri tespitinde kullanılacak, hastanın demografik özelliklerini, muayene bulgularını, TvUSG değerlendirmesini de içine alan ve sonuçta EMB ile tanı konulmasını sağlayan jinekolojik bir yaklaşımın geliştirilmesi amaçlanmalıdır.

BiyopsiDemografiEndometrial hiperplazi+5
Sıtkı Özbilgeç
Düzce University
2017
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Serum anti-müllerian hormon, bazal fsh düzeyleri ve bazal antral folikül sayımının fertil ve infertil popülasyonda prospektif karşılaştırılması

Ovaryen yaşlanmanın sonucu olan menapoz yaşı kişiden kişiye değişiklik gösterir. Biyolojik yaşa göre kritik olan over yaşlanma düzeyinin belirlenmesi bazı durumlarda klinik olarak önemlidir. Son yıllarda gelişen kontraseptif yöntemler, sosyoekomonik düzeyin yükselmesi ve özellikle kariyer planlaması nedeniyle evlenme yaşının ertelenmesi pek çok kadını üreme periyodunun sonlarında gebelik beklentisi ile karşı karşıya bırakmaktadır. YÜT uygulanacak hastalarda ise ovaryen stimulasyon tedavisine alınacak yanıtı ön görmede hastanın biyolojik yaşı ve overdeki antral foliküllerin göstergesi olan rezerv testleri kullanılmaktadır. Çalışmamıza Kasım 2008 ?Nisan 2010 tarihleri arasında kliniğimizde IVF tedavisi başlanan, toplam 177 primer infertil olgu ve Haziran 2012- Mart 2013 tarihleri arasında polikliniğimize başvuran sağlıklı 162 fertil olgu prospektif olarak dahil edildi. Üniversitemiz etik komitesi tarafından çalışmaya onay alındı. İnfertil populasyonu oluşturan hastalar ayrıca IVF tedavisinde KOH?a verilen yanıta göre normal ovaryen yanıt ve kötü ovaryen yanıtlı gruplar olarak ve; gebe kalan ve gebe kalamayanlar olarak gruplandırıldılar. Fertil ve infertil olgular hormonal (bazal FSH ve AMH), sonografik (AFS) ve demografik özelliklerine göre karşılaştırıldı. Çalışmamızın sonucunda fertil ve infertil grup arasında sadece bazal FSH?nın farklı olduğu, AMH ve AFS?nin benzer olduğu saptandı. Yaşlarına göre < 30, 30- 39 ve ? 40 yaş olarak 3 gruba ayrıldığı zaman AMH ve AFS?nin fertil ve infertil grup arasında farklı olmadığı; FSH?nın ? 40 yaşında iki grup arasında fark yok iken, < 39 yaş gruplarında infertillerde belirgin yüksek olduğu saptandı. Normal ovaryen yanıt veren infertil olgularda AMH ve AFS?nin kötü ovaryen yanıt veren infertillere göre daha yüksek ancak fertil gruptan farklı olmadığı saptandı. Gebe kalan infertillerin gebe kalamayan infertillere göre daha yüksek AFS ve AMH değerleri var iken, fertil gruptan farklı olmadığı saptandı. Tüm gruplarda, fertil ve infertil gruplarda ayrı ayrı değerlendirildiğinde yaş ile en kuvvetli korelasyon gösteren parametre AFS iken, en zayıf korelasyon gösteren ise bazal FSH olarak saptanmıştır. Sonuç olarak AMH yaşla AFS?daki azalmayı gösteren kuvvetli bir parametredir. Ortalama AMH ve AFS düzeyleri karşılaştırıldığında, infertil populasyonda fertil populasyona göre belirgin bir fark yoktur. Yani infertil populasyonda over rezervi azalması tamamen yaşla ilişkilidir. AFS ve AMH over rezervi değerlendirilmesinde yararlı testlerdir. Anahtar kelimeler: Ovaryen rezerv, Anti-müllerian hormon, Antral folikül sayısı.

Antimüllerian hormonFolikül uyarıcı hormonFoliküler sıvı+4
Şeyma Banu Bozkurt
Gazi University
2013
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Dokosahekzaenoik asit' in (OMEGA-3 çoklu doymamış yağ asidi) ve krill yağı' nın rat modellerinde over rezervi üzerine etkisi

Dokosahekzaenoik Asit' in (Omega-3 Çoklu Doymamış Yağ Asidi) ve Krill Yağının Rat Modellerinde Over Rezervi Üzerine Etkisi İnfertilite kontraseptif yöntem kullanmaksızın 1 yıl düzenli ilişkiyle gebelik elde edilememesidir. Reprodüktif çağdaki çiftlerin %15'ini etkilemektedir. İnflamasyon ve oksidatif stres ovulasyon ve implantasyon olaylarında rol alır. Antioksidan sistemin çalışmasında Omega-3 etkin rol oynamaktadır. Krill yağında Omega-3 yağ asitleri, fosfolipitler, kolin, astaksantin ve güçlü antioksidanlar bulunmaktadır. Bu çalışmanın amacı ratlarda Omega-3 ve Krill yağı desteğinin antral folikül sayısı, atreziye giden folikül yüzdesi ve serum AMH düzeyindeki değişim parametreleri eşliğinde overyan rezerve etkisini incelemektir. Bu çalışma 24adet 100±20gram Sprague-Dawley cinsi dişi ratlarda 4 östrus siklusu boyunca gerçekleştirilmiştir. 1.gruba ek hiçbir destek ürünü verilmemiştir. 2.gruba mide gavajıyla Omega-3-LCPUFA(450mg/kg/gün), 3.gruba Krill yağı(500mg/kg/gün) verilmiştir. Çalışmanın başlangıcı ve bitişinde alınan serum örneklerinden AMH düzeyi incelenmiştir. İmmünohistokimyasal analizde primordiyal, primer, preantral, antral ve atrezik folikül ve korpus luteum sayıları sayılmıştır. Çalışma çift kör yöntemiyle, İstatistiksel analizde SPSS for Windows 22.00 istatistik paket programı kullanılarak yapılmış, p<0,05 önem düzeyinde anlamlılık olarak kabul edilmiştir. Kontrol grubundaki primordiyal folikül sayısının Omega-3 grubundan(p=0,034); Krill yağı grubundaki primer folikül sayısının Omega-3 grubundan(p=0,035) daha fazla olduğu saptanmıştır. Gruplar arasında preantral, antral folikül ve toplam folikül sayılarında fark olmadığı görülmüştür. Kontrol grubundaki korpus luteum sayısının Omega-3 grubundan daha fazla olduğu saptanmıştır(p=0,044). Atrezik folikül yüzdesi en yüksek Omega-3 grubunda görülmüştür(p=0,00). Tüm gruplarda deney öncesi/sonrası AMH değerlerindeki değişim istatistiksel olarak anlamsız bulunmuştur(p=0,161).Çalışmada ratlarda Krill yağı ve Omega-3 yağ asidinin folikül rezervini histolojik olarak ve gerekse serum parametreleri açısından olumlu yönde etkilemediği gösterilmiştir. İnfertilitenin en önemli nedenlerinden olan düşük over rezervinin tedavisinde rutin olarak güvenle verilebilecek ajanların keşfedilmesi için kapsamlı ve randomize yeni çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar Sözcükler: İnfertilite, over rezervi, Omega-3, Krill yağı, AMH (anti-Müllerian Hormaon), folikül, atrezi.

Antimüllerian hormonDokosahekzaenoik asitlerFoliküler atrezi+7
Esma Yıldırım
Düzce University
2019
00
Medical SpecialtyOpen AccessTR

Birinci trimester maternal serum biyokimyasal belirteçlerin gebelik prognozu üzerine etkisi

Birinci trimester tarama testi gebelik boyunca Down sendromu görülme olasılığını tahmin etmede invaziv olmayan bir yöntemdir. Birinci trimester tarama testi 11-14.haftalar arasında yapılmakta olup serbest ß-hCG, PAPP-A ve NT değerlendirmesini kapsar. Yakın zamanda yapılan çalışmalar birinci trimester serum belirteçlerinin anormal değerlerinin gelişme bozuklukları, hipertansif bozukluklar, preterm doğum, gestasyonel diyabet, intrauterin ölüm ve spontan abortus ile ilişkili olabileceğini göstermiştir. Çalışmamızın amacı birinci trimesterde bakılan serum belirteçlerinden ß-hCG ve PAPP-A nın gebelik komplikasyonları ile ilişkisini araştırmaktır. Çalışma kliniğimizde 890 hasta üzerinde yapılmıştır. Sonuçlarımıza göre PAPP-A ve serbest ß-hCG değerlerinin bazı gebelik komplikasyonları ile ilişkisi olduğu gösterilmiştir. Özellikle düşük PAPP-A MoM değerlerinin intrauterin fetal kayıp 32 hafta öncesi doğum ve düşük doğum ağırlığı ile ilişkisi bulunmuştur. Sonuçlarımız literatürdeki çalışmalardan çoğu ile uyumlu çıkmıştır. Ancak serbest ß- hCG nin düşük değerleri sadece gestasyonel diyabet ile ilişkili bulunmuştur. Bu belirteçlerden herhangi birisinin yüksek değerleri ile gebelik komplikasyonları arasında anlamlı ilişki çıkmamıştır. Birinci trimester serum belirteçleri ve gebelik komplikasyonları arasındaki ilişki ile ilgili literatürde birçok çalışma mevcut olmasına rağmen bu belirteçler henüz bu komplikasyonlar için kesin tanı kriteri olarak kullanılmamamktadır. Ancak bu sonuçlarla anormal değerleri olan hastalara danışmanlık verilebilir ya da hastalar bu komplikasyonlar açısından daha yakın takip edilebilir. Bu belirteçler ile ilgili ya da gebelik prognozu açısından erken dönemde başka belirteçler ile ilgili yeni çalışmalar gerekmektedir.

AbortusDown sendromuErken doğum+6
Şule Yıldız
Gazi University
2013
10