241
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Brecht estetiği çerçevesinde Theodoros Angelopoulos'un üçlemeleri
Bertolt Brecht, Aristoteles'in '' Dramatik Tiyatro'' teorisine karşılık olarak ''Epik Tiyatro'' kuramını geliştirmiştir. Brecht, estetik kuramını 1920'lerin başından başlayarak vefatına kadar çalışmalarında sürdürmüştür. Brecht, katharsis ve özdeşleşmeye karşıt bir kavram olarak 'yabancılaşma efektini' savunmuştur. Karakter veya olaylarla özdeşleşen seyirci, olayları değerlendirme, sorgulama ve eleştirme açısından pasif kalır. Brecht'in estetiği ise buna karşı olarak yabancılaşma efektiyle, seyirciye izlediği şeyin bir oyun olduğu gerçeği yansıtılır. Bu sayede de seyirci, olaylara ve karakterlere karşı daha eleştirel bir bakış açısı kazanır. Brecht'in kuramını oluşturan sekiz kavram vardır ve bunlar yalnızca tiyatro ile sınırlı kalmamıştır, sinemayı da etkilemiştir. Bercht'in estetik kuramından etkilenen pek çok yönetmenler vardır. Bunlardan biri de Theodoros Angelopoulos'dur. Angelopoulos, filmlerinde Brecht'in estetik kuramındaki kavramlarla kendi mizansenini birleştirerek şekillendirmiştir. Seyirci, tıpkı epik tiyatroda olduğu gibi yabancılaşmaya uğrar ve izlediğinin bir film olduğu gerçeği yansıtılır. Bu çalışmanın amacı, Bertolt Brecht'in Estetik kuramının tanımının yapılması ve estetik kuramında yer alan kavramlar çerçevesinde, Theodoros Angelopoulos'un ''Tarih Üçlemesi'', ''Sessizlik Üçlemesi'', ''Sınır Üçlemesi'' ve ''Modern Yunan Üçlemesi'' adlı üçlemelerinden seçilen farklı dönemlere ait dört film ekseninde, çözümlenmesini amaçlamaktadır.
Göstergebilimsel çözümleme ile Türk film afişlerinde çocuğun sunumu (2010-2022)
Günümüz iletişim ortamında, sinema filmlerinin tanıtım sürecinde afişlerden önce sosyal medya benzeri çeşitli iletişim araçlarının varlığından bahsedilebilir. Bu durum, film afişlerinin ikinci plana atıldığı izlenimini oluşturabilir. Ancak, bu algının doğru olmadığı ve film afişlerinin geçmişten günümüze belirli bir mantık çerçevesinde hazırlanması gerektiği ifade edilmelidir. Son zamanlarda gerçekleştirilen çalışmalarda Türk film afişlerin de çocuk sunumu yeterince işlenmediği belirlemiştir. Dolayısıyla bu tez çalışmasında, Göstergebilimsel Çözümleme ile Türk Film Afişlerinde Çocuğun Sunumunun (2010-2022) yılları arasında nasıl işlendiği, sinemanın tarihsel ve türsel gelişimi göz önünde bulundurularak incelenmiştir. Filmlerde işlenen konunun içeriğine bağlı olarak, çocuğun sunumu tasarlanan afişlerde kullanılmaktadır. Kullanılmakta olan çocuğun sunumu grafiksel tasarım içerikleriyle ilişkisi, göstergebilim ve bu sunumun filmin türü bakımından içeriği yansıtıp yansıtmadığı değerlendirilmiştir. Filmde yer alan çocuğun sunumunu, sinema afişindeki konumlandırılmasına bakılarak, filminde yer alan çocuk öğesinin afişte öne çıkıp çıkmadığı; afişteki sunumunun göstergebilimsel açıdan film içeriği ile uyumlu olup olmadığı gibi kriterler ele alınmıştır. Filmlerin seçiminde IMDb puanın beş ve üzeri olmasıyla çocuğun sunumunun afiş boyutunda ön planda yer almasına dikkat edilmiştir. Bu çalışma sonucunda incelenen dönemde filmin içerisinde konu olarak yer alan çocuğun sunumu afişte de aynı önem sırasına göre yer almaktadır.
Alejandro Jodorowsky sinemasında Jungcu arketiplerin keşfi
Carl Gustav Jung, arketipleri kolektif bilinçdışında yer alan evrensel semboller, temalar ve figürler olarak tanımlamaktadır. Jung'a göre, bu arketipler insan zihninin derinliklerinde saklı kalmış, kültürden bağımsız olarak tüm insanlarda ortak olan temel imgeler olarak varlığını sürdürmektedir. Jung'un arketip teorisi, insan deneyiminin ortak temalarını inceleyerek bireyin içsel dünyasıyla olan bağının daha kapsamlı bir anlayışını sunar ve bu yönüyle bireyin kendi kimliğini, duygusal yapısını ve yaşam deneyimlerini anlamlandırmasına katkı sağlar. Bu çalışma, Şilili yönetmen Alejandro Jodorowsky'nin "Köstebek" (El Topo), "Kutsal Kan" (Santa Sangre) ve "Kutsal Dağ" (The Holy Mountain) adlı filmlerini, Jung'un arketip teorisi çerçevesinde ele almaktadır. Jodorowsky'nin anlatısında arketipler, yalnızca semboller olarak değil, aynı zamanda kahramanın yolculuğu süresince ona rehberlik eden, karşısına engel çıkaran ya da onu dönüştüren somut figürler olarak görünür hale gelmektedir. Bu arketipler, yönetmenin sanatsal evreninde rehber, düşman, gölge gibi farklı roller üstlenerek karakterlerin dönüşüm süreçlerine derinlik kazandırmaktadır. Jodorowsky'nin filmleri, sembolizm ve görsel metaforların yanı sıra nesneler, karakterler ve sahneler aracılığıyla Jung'un arketip teorisiyle yakından bağlantılı bir sinematik anlatım sunmaktadır. Bu araştırma, yönetmenin eserlerinde yer alan tüm bu unsurları Jung'un kolektif bilinçdışı ve evrensel arketipler perspektifinden incelemeyi amaçlamakta ve Jodorowsky'nin sembolik anlatımını Jung'un arketip teorisi bağlamında çözümlemeyi hedeflemektedir. Çalışmanın elde ettiği bulgular, Jodorowsky'nin filmlerindeki sembolizmin ve mitolojik ögelerin, Jung'un arketip teorisiyle doğrudan bir ilişki içinde olduğunu ortaya koymaktadır. Bu bulgular, yönetmenin sinemasında ortaya çıkan psikolojik boyutu vurgulamakta ve sinema ile psikoloji arasındaki etkileşimi daha iyi kavramamıza katkı sağlamaktadır.
Abbas Kiarostami sinemasında varoluşçu yolculuk: Anlam arayışı ve içsel keşif
Yol kavramı, sadece fiziksel bir olgu değil, aynı zamanda derin bir tinsel ve metafizik meseledir. İnsanlık tarihi boyunca yol, varoluşumuzun ayrılmaz bir parçası olmuş ve nihayet ölümle son bulacak bir süreci simgelemiştir. Bu bağlamda, yol, bireyin hayatında silinmez izler bırakan bir deneyimin hem fiziksel hem de metafiziksel taşıyıcısıdır. Edebiyat, mitoloji ve din bağlamında sıkça karşımıza çıkan yol metaforu, insanın içsel dönüşüm ve değişim süreçlerini anlamlandıran güçlü bir araçtır. Örneğin, Simurg hikayesi bu kavrama dair etkileyici bir örnek sunar. Dinsel açıdan bakıldığında, Hz. Peygamber'in Miraca yükselişi ve Hac yolculuğu, yol kavramının derinliğini daha da artırmaktadır. Joseph Campbell'in Kahramanın Sonsuz Yolculuğu ve Vladimir Propp'un masal biçim bilimi çalışmaları da yolun bir değişim ve dönüşüm metaforu olarak kullanımını ortaya koymaktadır. Abbas Kiarostami'nin filmlerinde yol motifinin nasıl işlevsel bir metafor olarak kullanıldığını ve bu motifin bireyin varoluşsal arayışını ve içsel dönüşümünü nasıl yansıttığını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Kiarostami, yolculuk teması etrafında geliştirdiği anlatılarla izleyiciyi karakterlerin yaşam deneyimlerine ve bu deneyimlerin varoluşsal boyutlarına dahil eder. Böylelikle, derinlemesine bir sinematik deneyim sunar. Abbas Kiarostami, sinemasında yol metaforunu kullanarak bireyin yaşamı anlama ve varoluşsal gerçeklikleri keşfetme sürecini etkileyici bir şekilde yansıtır. İzleyiciyi hem görsel hem de düşünsel bir yolculuğa çıkaran bu yaklaşım, Kiarostami'nin sinemasının temel taşlarından biridir. Yönetmenin karakterleri, sürekli bir arayış içinde, bir yolculuğa çıkarlar. Kimileri ölümün anlamını bulmaya çalışırken, kimileri yaşamın peşine düşer. Bu tez, Kiarostami'nin sinemasında yol kavramının ele alınış biçimlerini ve bu kavramın bireyin varoluşsal dönüşümüne olan etkilerini incelemeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda, yönetmenin Kirazın Tadı, Arkadaşımın Evi Nerede? Yaşam Sürüyor, Zeytin Ağaçları Altında ve Rüzgâr Bizi Sürükleyecek gibi filmleri detaylı bir şekilde ele alınacaktır.
Suç ve ceza kuramları bağlamında Türk sinemasında polis temsili (2000-2010 yılları arası)
Bu çalışma, suç olgusunun tanımı ve teor!k çerçeves!nden başlayarak 2000 sonrası dönemde Türk s!nemasında pol!s tems!l!n! !ncelemekted!r. Pol!s!n toplumsal hayattak! önem!, suçla mücadele ve kamu güvenl!ğ! sağlama rolü !le bel!rg!nleşmekted!r. Türk s!nemasında !lk pol!s f!lm! 1950'lerde çek!lm!ş olup, bu tür zamanla öneml! b!r s!nema geleneğ! hal!ne gelm!şt!r. Araştırmanın amacı, 2000 sonrası dönemde Türk s!nemasındak! pol!s tems!l! suç ve ceza kuramları bağlamında temat!k anal!z yoluyla !ncelenmes!d!r. Çalışmada, suç olgusunu ortaya çıkaran faktörler ve suç !le ceza kuramları değerlend!r!lmekted!r. Bu bağlamda, L!psky'n!n "Sokak Bürokras!s!," Rawls'un "Adalet Teor!s!," ve Durkhe!m'ın "Anom!" teor!s! çerçeves!nde pol!s ve suç arasındak! !l!şk!ler !ncelenerek Türk s!nemasında 2000 sonrası dönemde pol!s tems!l!n!n değ!ş!m!ne bakılmaktadır. Çalışmada 2000 sonrası Türk s!nemasında pol!s karakterler!, yalnızca suçla mücadele eden f!gürler değ!l, aynı zamanda toplumsal ve pol!t!k değ!ş!mlere duyarlı b!reyler olduğu ortaya çıkmıştır. Türk s!nemasında pol!s karakterler! adalet arayışı, meslek! bağlılık ve toplumsal eleşt!r!lerle der!nlemes!ne !şlenerek !zley!c!ye sunulmuştur. Farklı !deoloj!k yaklaşımlar, k!ş!sel sorunlar ve meslek! prat!kler, bu karakterler!n der!nl!ğ!n! ve s!nemanın toplumsal yansımalarını zeng!nleşt!rm!şt!r.
Harun Farocki sinemasında Avangart belgeselin izleri
Sinemanın doğuşundan itibaren gerçekliği kayıt altına alma işlevi ile öne çıkan belgesel sinema, zaman içerisinde çeşitli düşünsel ve estetik dönüşümler geçirerek farklı anlatım biçimlerine evrilmiştir. Özellikle 20. yüzyılda etkili olan avangart sanat hareketleri neticesinde geleneksel belgesel anlayışının sınırları bulanıklaştırılmış; biçimsel deneysellik, politik eleştiri ve temsil süreçlerine ilişkin sorgulayıcı yaklaşımların bulunduğu anlatılar ortaya çıkmıştır. Bu süreçte gelişen avangart belgesel, geleneksel belgeselin nesnel ve öğretici yaklaşımına karşı öznel, deneysel ve eleştirel bir dil geliştirerek seyircinin gerçeklik algısını yeniden inşa eden bir tavır sergilemiştir. Avangart belgeselin öncü isimlerinden Harun Farocki, bu dönüşüm içerisinde deneysel teknikleri ve eleştirel yaklaşımı ile öne çıkmaktadır. Çalışmada Farocki'nin seçilen filmleri avangart belgeselin temel özelliklerinden olan biçimsel deneysellik, politik eleştiri ve gerçekliğin yeniden inşası gibi unsurlar bağlamında ele alınmış, yönetmenin belgesellerindeki avangart yaklaşımların nasıl şekillendiği incelenmiştir. Nitel yöntemlerin benimsendiği çalışmada, doküman analizi kullanılarak filmler biçimsel ve içeriksel açılardan analiz edilmiştir. Bu kapsamda edinilen bilgiler ışığında, Farocki'nin filmlerinin avangart belgesel sinemaya katkıları ortaya koyularak, alan literatürüne katkı sağlanması hedeflenmektedir.
Türkiye'de yayın yapan ulusal haber kanallarında diksiyon analizi: Ana haber bültenleri
Diksiyon ve Türkçenin doğru kullanımı, kuşkusuz televizyonda haber sunan bir spiker için son derece önemlidir. Günümüzde halen toplumun haber almada çokça tercih ettiği televizyonda kullanılan dil, hemen her türlü mecradan ve günlük yaşamda kullanılan dilden çok daha kusursuz olmak durumundadır. Bu da haber spikerlerine, Türkçenin en doğru şekilde kullanılması noktasında sorumluluklar yüklemektedir. Televizyon haberlerinde kullanılan dilin ve diksiyonun inceleneceği bu çalışmada amaç, Türkiye'de ulusal ölçekte yayın yapan ve en çok takip edilen 3 haber kanalının ana haber bültenlerinin sunumlarını, diksiyon unsurları açısından analiz etmektir. Diksiyon analizi TRT Haber, CNN Türk ve Habertürk kanallarının 1-7 Ağustos 2023 tarih aralığındaki ana haber bültenlerini kapsamaktadır. Çalışmanın amacına ve sorununa uygun olarak literatür taraması yapılmış, ulusal ve uluslararası literatür incelenmiş, literatürden elde edilen birikim ve bilgiler ekseninde nitel içerik analizi ile gözlem yoluyla elde edilen veriler araştırmacı tarafından oluşturulan kodlama cetveline göre yorumlanmıştır. Çalışmayla haber sunumlarında yapılan hatalar belirlenmiş ve bu hataların düzeltilmesi adına spiker ve izleyici açısından farkındalık oluşturulmaya çalışılmıştır. Çalışmada ana haber spikerlerinin hangi tür hataları ne sıklıkla yaptığı ile ilgili detaylı değerlendirmeler ve belli başlı öneriler yer almaktadır. Çalışmanın sonucuna göre ana haber bültenlerinde azımsanmayacak sayıda diksiyon hatası yapıldığı görülmüştür. En çok yapılan üç hata türü cümle vurgusu, ı'lama-tekrarlama ve boğumlanma; en az yapılan hata türleri, "ile" ve "ise" bağlaçlarının telaffuzu ve "ğ" sesinin kullanımı olarak gözlemlenmiştir. Anahtar kelimeler: Diksiyon, Televizyon, Haber, Spiker, Türkçe, Dil, Telaffuz.
The Egyptian women on screen: Faten Hamama and the gendered spaces of the Egyptian cinema; 1950s to 1970s.
The study examines how the gender order in the urban and rural spaces of modern Egypt and the continuities and changes in the roles of Egyptian women were represented in the Egyptian cinema of the 1950s, 1960s, and 1970s. Assuming that life resembles art, it is simple to see how women carried out their roles and what duties were put on males, and the actions taken by women in support of feminism and gender equality. In order to determine the specific position on gendered concepts throughout the period between the early 1950s and the late 1970s, both in the Egyptian cinema and society, this study will analyze ten films in which the famous Egyptian actress Faten Hamama stars. As a result of this study and analysis of Faten Hamama's films, it can be concluded that Egyptian women, whether in cities or rural areas, have been separated from men and denied several rights on the social, economic, political, educational and other levels. Although it appears that urban Egyptian women may obtain their rights relatively better than rural Egyptian women, even urban women suffer from discrimination and they are also deprived of some of their rights at various levels.
Media's effect on political opinions during Arap Spring in comparison to Israel occupation in Palestine
In my thesis, I focused on social media's ability to change political views, ideas, and opinions, due to the growing role of social media during the last decade (10 years), and about its important role worldwide. And to clarify the main idea, I have included examples from Arab countries like Tunisia, Egypt, Syria and for sure, the Palestinian media. It seems that awareness has increased among people on social media, where young people are exchanging cultural, literary and political views, and it has recently been settled that social networking sites have become, for many young people in the Arab region, a free space dedicated to exchanging their opinions to demand improvement of the political, economic and social conditions, hence the establishment of pages opposing the regimes, which were organized in Tunisia, Egypt, Yemen and Syria, reaching other Arab countries. As a result, some politicians used these means to communicate with people and build a direct relationship with them because social networking sites are considered the most important engine in mobilizing the masses and shaping public opinion. Even the regimes tried to control social networking sites, but all in vain, because social media is not centralized and cannot be controlled on the spot. Next in the paper, I talked about the Palestinian media, about its origins and its role in reporting facts and about the injustice practiced against it, and that with unlimited support from the United States of America and Western countries, the media of the occupation, with all its means, falsifies facts and conveys an image that serves its goals and its colonial regime. Influencers, journalists, and media pioneers have worked to highlight the facts, and convey them as they are, reviewing the crimes of the Israeli occupation, in their various forms and types, such as killing, displacement, demolishing homes, and committing massacres. The investment in social media platforms, as a means of media opposition, also contributed to exposing the traditional media supporting Zionism, which led Western and American colonial countries to restricting Palestinian content on social media.
The evolution of thriller movie trailers: The aesthetic and structural changes
This thesis explores the evolution of thriller movie trailers, focusing on the aesthetic and structural changes that have occurred from the 1920s to 2023. Through an analysis of 11 trailers spanning different decades, the primary elements of thriller trailers and their evolution over time are examined. For this purpose, keywords, such as primary elements, aesthetic changes, and structural changes, are defined. The findings of the qualitative analysis sheds light on the transformative journey of thriller trailers, highlighting the significant impact of aesthetic and structural elements on the success and reception of these trailers within the thriller movie industry. This paper provides recommendations for filmmakers to create captivating thriller movie trailers that generate excitement among the audience about the upcoming films.
Emin Alper's cinema from the perspective of critical masculinity studies and ecofeminism
Emin Alper's cinema constitutes a suitable discussion area for the hegemonic relations of masculinities among themselves and their power relationships with nature. For this reason, in this study, I aimed to examine Emin Alper's films Tepenin Ardı, Abluka and Kurak Günler from the perspective of critical masculinity studies and ecofeminism. I examine these films, and claim that Emin Alper criticizes masculinity by associating the violence of male institutions with the exploitation of nature. I aim to demonstrate how the hegemonic masculinity discourses support and cause this violence, as well as its effect on men's power struggle. This study was created by using the ideas of researchers who found it necessary to work together on critical masculinity studies and ecofeminism. In the thesis, firstly, I discuss how the study of critical masculinity studies and ecofeminist perspective can work together. Following that, I look into the critical masculinity studies in Turkish cinema. Then, I examine three films Tepenin Ardı, Abluka and Kurak Günler of Emin Alper from the perspective of critical masculinity and ecofeminism.
Representation of LGBTQ in South Asian cinema (Pakistan & India)
Media, despite being the fourth pillar of society, is often controlled by governmental policies. Literature, art, and culture are often disregarded. In the case of the South Asian cinema industry (India and Pakistan), the government mainly controls the narratives. They use cinema to show a positive image and do not want to appreciate taboo topics, whether it's liberalism, gender discrimination, gender identity, rape (sexual crimes), etc. South Asian countries like India and Pakistan are considered conservative countries. However, the media industry is changing gradually across the globe. The result obtained from this research is that people and their mindsets are changing in the South Asian media industry. The artists and filmmakers are willing to make or produce content that educates and creates societal awareness through art, films, cinema, and theaters through their body of work, their views, and their storytelling. The world is changing, and the wave of new filmmakers is the new change to society (are the greatest asset to convey medium to spread this change to enable acceptance. The change is good to be appreciated. As they say, "Art knows no boundaries."
Türkiye'de özel video işletmelerinin teknoloji üretim ve personel açısından incelenmesi
Türkiye'de 1980 yılından sonra gittikçe artan ve hızla yaygınlaşmaya başlayan video kullanımı, doğal olarak bu tüketime hizmet edecek üretici kuruluşların da doğması na neden olmuştur. Belli başlı video işletmelerine bağlı olarak çalışan binlerce video kulüp ülkenin her yerinde mantar gibi bitmiş, hatta bakkal, parfümeri gibi dükkanlar da bile video kasetler tüketicilere kiralanmaya başlanmış tır. İncelenen beş büyük video işletmesi Türkiye' de varolan bu video kaset piyasasının büyük bir kısmını elle rinde tutmaktadırlar. İncelemenin yapıldığı tarihe kadar (bundan sonraki kısa bir zaman için değişeceği yönünde hiç bir belirti yoktur) bu işletmelerin yaptığı en önemli iş, yurt dışından gelen filmleri ya da eski Türk filmlerini ço ğaltmadan öteye gidememiştir. İncelenen video şirketlerinin yaptıkları teknoloji yatırımı gözönüne alındığında, gerçekten yoğun bir şekilde video program üretiminin salt kaset kopyaları çıkartma ve çoğaltma olarak algılanması ve işlerin bu yönde kanalize edilmesi, video programcılığı açısından büyük yanlışlar yapıldığını ortaya çıkarmaktadır. Sinema filmlerinin video kasetlerine aktarılması nın ötesinde, kendi programlarını üreten video işletmeleri genellikle yapım masrafları gerektirmeyen, masa başı çalış malarının belki de hiç yapılmadığı "kolay" program üreti mine yönelmektedirler. Bu program yapımlarının temelinde_ 112 ileriye dönük hedeflere ulaşmak için insan yetiştirme poli tikası güdülmemekte, aksine en kısa zamanda, en ucuz yolla, elden geldiğince "kâr" etmeye yönelinmektedir. Böylece o andaki maddi kaygılar giderilmektedir. Bir işletmenin doğa sında en kısa zamanda, en ucuz yolla üretimi gerçekleştir mek ve sonunda kar etmenin bulunması gerçekten çok normal dir. Ancak daha önce de belirtildiği gibi yapılan yatırım ların büyüklüğü ve gün geçtikçe doyan kaset piyasası gözönü- ne alındığında, boşa gitmiş olacaktır. Bu anlamda günümüzde Türkiye'de video program üretimi yapan işletmelerin politi kalarını kasetçilikten çıkararak, özel televizyonculuk yö nüne çevirmeleri gerekmektedir. özel televizyonculuk kavramı Türkiye'de daha yeni yeni duyulmaya ve üzerinde düşünülmeye başlanan bir olgudur. Ancak yatırımlarını gerçekten bu alana dönüştürmeye olanak veren video işletmeleri için, "video kasetçiliğin" kısır döngüsünden kurtaracak bir olgudur. Video işletmeleri incelendiği bölümde de görüldüğü gibi video işletmelerinin hepsi başından sonuna dek yani senaryo yazımı, çekim, kurgu, seslendirme gibi bir video programının bütün evrelerini kapsayacak şekilde çok az sa yıda program ürettikleri söylenebilir. Yatırımlarının tari hi ortalama beş yılı geçmiş olan bu video işletmeleri için böyle bir durum gerçekten üzerinde düşünülmesi ve tartışıl ması gereken bir konu olmaktadır. Bazı video işletmeleri kendi bünyelerinde çalışan elemanları "uzmanlaşamamasını" yani belli bir alanda örneğin, senaryo yazımı, program yö netimi, kurgu ve bunun gibi birbirlerinden çok farklı dal-113 larda çalışmalarını çok normal karşılamaktadırlar. Ancak bilindiği gibi videoculuk ya da televizyonculuk kendi ala nında çalışan uzmanların bir araya gelip ekip olarak çalış malarını gerektiren bir iş koludur. Böylece bu alanda çalı şan "insan" faktörünün önemi ortaya çıkar. Dikkat edilirse video işletmelerinin çoğunda yapılan yatırımlar içinde tek noloji büyük bir ağırlık taşımaktadır. Bu aygıtları çalış tıracak teknik elemanlar yatırımda ikinci sırayı almaktan dırlar. Ancak yatırımların nedeni olan program üretiminde - çalışacak olan insanların bu sıralama içinde yerleri yok denecek kadardır. Yani yaratıcılığıyla programları seyredi lir kılacağı düşünülen insana verilen önem, şu andaki görü nümüyle Türkiye'de çalışan video işletmelerince algılanmış değildir. Türkiye'de video alanında çalışan işletmelerin ö- zel televizyonculuk alanında çalışmalarını etkileyen önemli unsurlardan biri kendi politikaları olmakla beraber, tele vizyon yayınlarını tekelinde bulunduran TRT'nin de bunda önemli bir payı bulunmaktadır. Kanunlar yoluyla "yayını" tekelinde bulunduran TRT, yakın zamana kadar da "yapımı" tekelinde tutmaya çalışmıştır. Ancak teknolojik gelişmeler video işletmelerinin profesyonel yayın kalitesinde araç- gerece sahip olmalarını olanaklı kılmış ve TRT sayıları çok sınırlı da olsa özel video işletmelerine program sipa riş etmeye başlamıştır. Bu olay gerçekten video program üreten işletmeler için çok büyük bir gelişmedir. Bu geliş menin en kısa zamanda gerçekten kaliteli programlarla de ğerlendirilmesi, bu alanda çalışan video işletmelerine114 büyük bir iş olanağı sağlayacaktır. Türkiye'de video program üreten işletmelerin hedef tüketicileri büyük bir oranla iç piyasadır. Yani evinde vi deosu olanlar, tanıtım programı yaptıran kurumlar ve TRT'dir. Ancak günümüz kitle iletişimi artık ülko sınırları ta nımamakta, üretilen programlar her kültürden insana çeşitli yollarla ulaşabilmektedir, tşte bu noktada Türkiye'de video program üreten işletmelerin hedefleri içine Türkiye'nin ya nı sıra, yurt dışı, da girmek zorundadır. Böylece bu işlet - meler gerçek videoculuk ve televizyonculuk alanında çalış maya başlayabileceklerdir. Video işletmelerinde böyle bir hedefin olmaması, işletmelerin bu iş kolunda yapılan çalış malara ne kadar dar bir çerçeveden baktıklarını göstermek tedir. Dünyada bu alanda çalışan çeşitli işletmelerin hedef tüketicileri kültür, ulus, ırk farkı gözetmeksizin "insan"- dır. Bu anlamda Türkiye'de video alanında çalışan ve geliş me yönünde olan bütün işletmelerin hedefi de bu insan olmak zorundadır.
Sinemada toplumsal cinsiyet rolleri: 1980-1999 yılları arasında Türk sinemasında toplumsal cinsiyet rollerinin sunumu
Bu çalışmanın amacı, 1980 sonrasında Türkiye'de yaşanan toplumsal değişmenin Türk Sineması'da toplumsal cinsiyet rollerinin sunumuna nasıl yansıdığını araştırmaktır. Araştırmada toplumsal cinsiyet rolleri sunumunu belirlemek için içerik çözümlemesi kullanılmış ve durum saptama çalışması yapılmıştır. Araştırmada 1980 sonrası 20 filmde yer alan 43 kadın ve erkek başrol oyuncusunun toplumsal cinsiyet rollerinin sunumundaki değişmeyi belirlemek için yedi ayrı kategori belirlenmiştir. Üç kodlayıcı 43 başrol oyuncunun yer aldığı ortalama süreleri bir buçuk- iki saat arasında olan yirmi filmi video kasetlerden izlemiş, daha sonra kodlama kağıtları oluşturulan yedi kategori doğrultusunda doldurmuşlardır. Kodlayıcıların çalışmaları her güne bir film olmak üzere toplam yirmi gün sürmüştür. Araştırma sonunda yapılan değerlendirmeler, 1980-1999 yılları arasında Türk Sineması'nda toplumsal değişme ile birlikte toplumsal cinsiyet rollerinde geleneksel ve modern rollerin birarada olduğunu, geleneksel toplumsal cinsiyet rollerinin sorgulandığını, toplumsal cinsiyet rollerinde yaşanan değişmelerin genç, kentli, eğitimli ve modern kesimde meydana geldiğini ortaya çıkarmıştır. Toplumsal yapıda varolan geleneksel ve modern toplumsal cinsiyet rolleri Türk Sineması'na da bu geleneksel ve modern sunumlarla yansımıştır.
Sinema ve varoluşçuluk
DOKTORA TEZ ÖZÜ SİNEMA VE VAROLUŞÇULUK Hakan SAVAŞ Sinema-TV Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Eylül 2001 Danışman: Prof. Dr. Naci GÜÇHAN Uygarlık tarihinin her döneminde, her çağda felsefe ile sanat arasında bir bağ kurmak olanaklıdır. Bu bağ kimi zaman çok güçlü, kimi zaman da çok zayıf olabilir. Ancak sanat tarihinin gösterdiği son derece açık bir gerçek varsa, o da, sanatın ancak ve ancak düşünce-yoğun ortamlarda gelişip serpilebildiği, düşüncenin yoksullaştığı dönemlerde ise sanatın da gücünü yitirdiğidir. Felsefe ile sanat arasındaki bağın niteliğini belirleyen ise, öncelikli sorunun "insan"olmasıdır. Başka bir deyişle, insan ne zaman öncelikli sorun haline gelirse o zaman felsefe ile sanat arasındaki bağ da güçlenir, sıkılaşır. Çünkü insanı anlamak, insanla birlikte yaşamı anlayıp yorumlamaya çalışmak sorun olduğunda, sanat ve felsefe bir ortak paydada buluşmuş demektir. Bu açıdan bakıldığında, 20. Yüzyılın ayırt edici özelliklerinden biri de, bu yüzyılın felsefesi ile sanatı arasındaki güçlü işbirliğidir ki, bu işbirliğinde, çağdaş bir felsefe olarak varoluşçuluğun da önemli bir payı vardır. Varoluşçu felsefeyi dar anlamıyla yalnızca felsefenin sınırlan içinde kalmaktan çıkartarak sanatla buluşturanın ise "insanın kendini arayışı" olduğu söylenebilir. Sinema sanatı ile varoluşçuluğu bir yerde buluşturan da aynı arayış, aynı uğraştır. Çağdaş insanın kendini arayışının izini, -yaşamın ve insanın bütünlüğünü hiç gözden yitirmeksizin- felsefede ve sinemada sürmek, varoluşçuluk ile sinema arasındaki ilişkinin boyutlarım açığa çıkartmak bu araştırmanın konusu olmakla birlikte, asıl amaçlananın sinemaya felsefe ile bakmak, felsefi bakışı film çözümlemesi ve eleştirisine taşımak olduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, "Sinema ve Varoluşçuluk" başlığım taşıyan bu çalışmadan beklenen, felsefe ile sinema arasında kurulacak bağda bir ilmek atabilmek ve felsefi bakışın sinema sanatını değerlendirme yönünde sağlayabileceği olanaklardan hiç olmazsa bir bölüğünü tanıtarak, ömeklendirebilmektir.
Etkileşimli televizyonda eğitim/öğretim amaçlı program hazırlama -Açıköğretim için model önerileri-
T- 1016 ?~ f DOKTORA TEZ OZU ETKİLEŞİMLİ TELEVİZYONDA EĞİTİM/ÖĞRETİM AMAÇLI PROGRAM HAZIRLAMA T. Volkan YÜZER Sinema Televizyon Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Haziran 2001 Danışman: Prof. Dr. Mehmet KESİM Yirminci yüzyılın son çeyreğinde televizyon ile ilgili olan gelişmelerden biri de etkileşimli televizyon çalışmalarıdır. Bu televizyon anlayışında televizyon izleyicileri, televizyondaki sunumları (programlan veya filmleri) sadece izlemekle kalmayıp onları yönlendirebilme şansına da sahip olabilmektedir. Ayrıca, birçok sunum arasından istediklerini seçip izleyebilmektedir. Bu gelişme televizyon aracılığıyla yapılan uzaktanöğretim çalışmalarını da etkilemiştir. Dünya çapında, etkileşimli televizyonun kullanılmasıyla izleyici/öğrencilerin televizyon karşısında nasıl aktif duruma getirilebileceği hakkında çeşitli çalışmalar yapılmaktadır. Bu tür bir eğitim/öğretim tarzının öğrenci üzerinde daha etkili ve verimli sonuçlar doğuracağı öne sürülmektedir. Yapılan araştırmada etkileşimli televizyonun özellikleri, eğitim/öğretim amaçlı olarak nasıl kullanılabileceği ve bir örnek olarak Türkiye'deki Açıköğretim Fakültesi'nde nasıl uygulanabileceği (model önerileriyle beraber) incelenmiştir.
Kitle iletişim çözümleme yöntemleri ve bu yöntemlerden toplumbilimsel çözümleme yöntemi ile 'Zübük' filminin incelenmesi
YÜKSEK LİSANS TEZ OZU KİTLE İLETİŞİM ÇÖZÜMLEME YÖNTEMLERİ VE BU YÖNTEMLERDEN TOPLUMBİLİMSEL ÇÖZÜMLEME YÖNTEMİ İLE "ZÜBÜK" FİLMİNİN İNCELENMESİ Saffet PAMUK Sinema Televizyon Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Mart 2002 Danışman: Prof. Dr. Uğur DEMİRAY Sinema başlangıçtan beri en etkili kitle iletişim araçlarından biri olmuştur. Sinemanın türlerinden biri olan güldürü kendinden önceki mirası kullanmıştır. Şaban tiplemesi ile ünlenen Kemal Sunal Sineması da konularını hızlı toplumsal değişmenin sonucu ortaya çıkan köy kent çelişkisinden almaktadır. Kitle iletişim çözümleme yöntemlerinden biri olan toplumbilimsel çözümleme yöntemiyle incelenen Zübük filminde, temanın geçtiği dönemin toplumsal yapısı toplumbilimsel çözümleme yönteminin kavramları ile açıklanmaya çalışılmıştır.
Belgesel sinema ve türleri
Tür çalışmaları, konu aldıkları alana ilişkin ayrıntılı bilgi vermek konusunda yol gösterici çalışmalardır. Bu çalışmalarda bir yandan türlerin tarihsel gelişimleri ortaya konulurken diğer yandan da türün toplumla ve türsel metni alımlayanlarla arasında kurduğu ilişkiler ayrıntılı olarak yer almaktadır. ICYÖKSHCÖĞIirİlliamOI*.OKfiMMfKSYOff mUCHEt Sinema alanında yapılan tür çalışmalarına bakıldığında kurmaca olan yapımlar ve kurmaca olmayan yapımlar olmak üzere temel bir ayrım yapıldığı ortaya çıkmaktadır. Alanyazında kurmaca filmlere yönelik tür çalışmaları son derece yaygındır. Bu çalışmalarda türlerin anlatım dillerinde tarihsel süreç içerisinde yaşadıkları dönüşümlerin yanı sıra bir türü ele alırken diğer disiplinlerden de yararlanma gereksinimi ortaya konulmuştur. Böylelikle bir film incelinirken ona bütün ilişkilerden soyutlanmış bir öz olarak bakılmaz. Tarihsel, toplumsal, psikolojik bağlantıları da göz önünde bulundurulur. Tür çalışmaları ele alman türlere ilişkin bu şekilde ayrıntılı bir araştırmayı beraberinde getirirken çeşitli güçlükleri de araştırmacının karşısına çıkarmaktadır. Tür çalışmalarında araştımacının işini kolaylaştıracak belirli şablonlar yoktur. Dolayısıyla araştırmacı kendi amaçları doğrultusunda türsel bir sınıflandırma yapmaktadır. Bu da yapılan tür ayrımlarının araştırmacıdan araştırmacıya değişkenlik göstermesine neden olmaktadır. Diğer yandan araştırmacı yaptığı sınıflandırmada çeşitli özellikleri belirlemek mKmmuASY&i insi,durumundadır. Bunlardan yola çıkarak da ortaya koyduğu sınıfların altına örnekler yerleştirecektir. Ancak filmleri incelmeden bu özelliklerin bilinmesi mümkün değildir. Buna benzer güçlükler belgeseli türlerine ayıran çalışmalar için de geçerlidir. Ancak belgesel filmler türlerine ayrılırken türün özelliği gereği ek güçlükleri de beraberinde getirmektedir. İlk önce belgeselin ne olduğu yönünde uzlaşmayla noktalanmayan tartışmalar bu güçlüklerin başında yer alırken, belgesel sinemanın çok farklı örnekleri içine alan geniş ve de değişken bir alan olması, kurmaca yapımlarla paylaştığı geçirgen sınırlar bu güçlükleri devam ettirmektedir. Belgeselin türlerine ayrılması; belgeselin tarihsel gelişimi, çeşitli türlerin özellikleri, anlatım dillerinde günümüzü de göz önünde bulundurarak yaşanan dönüşümleri ortaya koymak açısından yararlıdır. Alanyazında bu içerikteki çalışmaların azlığı belgesel türüne ilişkin bazı noktaların karanlıkta kalmasına neden ulamaktadır. Bu çalışma, belgeselin ve türlerinin özelliklerini ortaya koyarak çeşitli kavramsal boşluklara düşülmesini önlemek ve belgesel alanına giren çalışmaları daha iyi anlayabilmek adına yapılmıştır. Günümüzdeki belgesel filmlerin geldiği durumun açıklığa kavuşturulabilmesi ve anlatım dillerinin değerlendirilmesi için bu tarzda türleri ele alan çalışmalara gereksinim açıktır. Araştırmada farklı kuramcıların tür çalışmaları ele alınırken kaynaklardan derlenen bilgilerin somutlanabilmesi adına çeşitli film örneklerine başvurulmuştur.
Türkiye`de ulusal televizyon kanallarında yayınlanan reklamlarda annelik rolünün sunumu
YÜKSEK LİSANS TEZ OZU TÜRKİYE'DE ULUSAL TELEVİZYON KANALLARINDA YAYINLANAN REKLAMLARDA ANNELİK ROLÜNÜN SUNUMU Elif Gizem Uğurlu Sinema Televizyon Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Aralık 2003 Danışman: Prof. Dr. Nazh Bayram Annelik rolü Özel alanda konumlandırılıp, cinsiyete dayalı iş bölümüne göre de yeniden üretim ile sınırlandırılarak kamusal olanın uzağında tutulmaktadırlar. Bu da annelik rollerinin üzerine yüklenmiş olan işlevlerini yerlerine getirirken harcadıkları zaman yüzünden onları kamusal alanın etkinliklerine uzaklaştırmakta, özel alanda kalmalarına neden olmaktadır. Toplumsal yaşamın bir parçası haline gelen kitle iletişim araçlarının da yardımıyla toplumsal cinsiyet kalıplan olduğu gibi, annelik rolü ve imgelerinin de bu rolleri yineleyerek pekiştirdiği görülmektedir. Bu çalışmada tarihsel süreçte annelik rolünün nasıl kurulduğu, Türkiye'de nasıl yapılandığı ve Türkiye'de yayınlanan televizyon reklamlarında annelik rolünün nasıl sunulduğunu incelenmektir.
Sinemada biçem: Lütfi Ömer Akad sineması
İİ DOKTORA TEZ ÖZÜ SİNEMADA BİÇEM: LÜTFİ ÖMER AKAD SİNEMASI S. Serhat SERTER Sinema Televizyon Anabilim Dalı Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Nisan 2005 Danışman: Prof. Dr. Gülseren Güçhan Sinemada biçem yada üslup (style) en basit tanımıyla, mediumun (filmin) tekniğinin sistematik ve belirlenmiş kullanımıdır. Anlatı yapısı (öykü), sinematografi (kamera hareketleri ve çekim ölçekleri), mizansen (çerçeveleme, aydınlatma, dekor ve kostüm), kurgu ve ses olarak sıralanabilecek bu teknikler, sinemada biçemi oluşturmaya yarayan sinemasal anlatımın bazı temel öğeleridir. Sinema tarihinde pek çok yönetmen ve onların yönettiği pek çok film bulunmaktadır. Yönetmenlerin yaratmış olduğu bu filmler, yer ve zamana göre değişebilmektedir, fakat biçemi olan bir yönetmen her filmde -asgari düzeyde bile olsa- kendi sinema diline ait unsurları barındırır ve bu dili mutlaka izleyicisine hissettirir. Lütfi Ömer Akad, Türk Sinema Tarihi'nde gerçek anlamda sinema dilini kurma ve uygulama açısından akla gelebilecek ilk isimdir. Akad, yaptığı filmler ve Türk Sineması'na getirdiği yeniliklerle, kendisinden sonra gelen yönetmenlere öncülük etmiş ve onları etkilemiştir. Dolayısıyla, Türk Sinemasında Biçem konusundaki bir çalışmanın, Lütfi Ömer Akad ile başlamasının gerekliliği açıktır. Bir yönetmenin sinemasını analiz edebilmek ve biçemini anlayabilmek için, onun filmlerim ve sinemanın biçemsel öğelerini nasıl kullandığım incelemek gerekmektedir. Bu nedenle, bu araştırmanın temel sorununu da, Akad'ın biçemini ortaya çıkarmak oluşturmaktadır. Bu sorun temelinde sinemada biçem kavramından yola çıkarak, Lütfi Ömer Akad'ın sinemasal biçeminin ne olduğunu saptamak, ne yönde değiştiğini incelemek ve bu değişimi, dönemin sinemasal ortamı ile ilişkilendirerek irdelemek amaçlanmıştır.İİİ Bu amaç doğrultusunda, Bulgular ve Yorum Bölümü'nde öncelikle biçem kavramına ilişkin kuram yaklaşımlar incelenmiş, daha sonra ise sinemada biçem tanımından yola çıkılarak, sinemanın biçemsel tarihi ve sinemada biçemi yaratan beş temel anlatım öğesi (Anlatı Yapısı, Sinematografi, Mizansen, Kurgu ve Ses) ayrıntılı bir şekilde açıklanmıştır. Daha sonra ise Lütfi Ömer Akad sineması, dönemin sinemasal ortamı ve Akad'ın o dönem çektiği filmlerle değerlendirilmiştir. Son olarak ise yönetmenin seçilen dokuz filmi, sinemada biçemi yaratan anlatım öğeleri temel alınarak çözümlenmiştir. Araştırmanın son bölümünde ise sonuç, yargı ve önerilere yer verilmiştir. Anahtar Sözcükler: Sinema, Türk Sineması, Lütfi Ömer Akad, biçem, üslup, sinemada biçem, sinema tarihi, sinema estetiği.
Türk çizgi roman sinemasında anlatı kavramı ve Tarkan film serisi
Lumiere kardeşlerin sinematografı icat etmeleriyle, sinema hayatın devinimli bir yansıması olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, George Melies'in hikâye anlatma gücünü keşfetmesiyle birlikte sinema, sadece yaşamın taklidinden ziyade izleyicilere hikâyeler anlatma amacı güden bir sanat haline gelmiştir. Hikâye anlatma dürtüsü, sinemanın diğer sanatlarla etkileşim içinde olmasını sağlamış ve sinema yedinci sanat olarak kabul edilmiştir. Bu dürtü aynı zamanda uyarlama kavramının ortaya çıkmasına da vesile olmuştur. Sinemanın zaman içindeki kültürlerarası yayılımı da göz önünde bulundurulduğunda uyarlamalar ülkelerin hikâye anlatan farklı kaynaklarından beslenerek onları yeniden anlatmıştır. Çizgi romanlar da görsel ve edebi anlatım araçlarını bir araya getirdikleri için sinemanın ilgi alanına girmiştir. Bu doğrultuda çalışmanın kuramsal kısmında sinema anlatısının ana unsurları, anlatının oluşmasında ve anlamlandırılmasında etkisi bulunan biçimsel unsurlar araştırılmış, türlerin ortaya çıkışı irdelenmiştir. Çalışmada Türk çizgi roman sinemasının dönemine göre ilgi çekici ve popüler örneklerinden sayılabilecek olan Tarkan serisi ve uyarlandıkları çizgi romanların, Propp'un otuz bir adet işlevi ve bu işlevleri kapsayan Campbell ile Vogler'ın ortaya koyduğu monomit evreleri baz alınarak anlatı yapısının incelenmesi amaçlanmıştır. Analizde, işlevler ve onları niteleyen işlev sembollerinin monomit evreleri kapsamındaki kullanımları nazarında karma bir anlatı analizi yöntemi uygulanmıştır. Çalışma çizgi romanlardan uyarlanmış beş adet Tarkan filmi ile bu filmlerin anlatılarını oluşturan çizgi romanlar bazında sınırlandırılmıştır. Türk sinemasında mevcut zamanda benzer örneklere referans olabilecek bu uyarlamalarının anlatılarının değerlendirilmesi yapılmaya çalışılmıştır. Çalışmada çizgi roman uyarlamalarının anlatı yapısını oluşturan çıkarımlar, anlatı yapısının sistematik analizi yapılarak elde edilen bulgularla birleştirilmiş, 293 sayfa olan çalışmada tüm çıkarımlardan genel bir netice ortaya koyulmaya çalışılmıştır.
Psikolojik gerilim filmlerinde post-modern bakış açısı
Postmodernizm, evrensel bir gerçek olarak konumlanan' büyük anlatılar' fikrine direnmiştir. Postmodernizmin merkezinin odak noktasının, öznel ve çeşitli deneyimlere öncelik vermek olduğu, dünyayı temsil etmenin geleneksel yollarının varsayımlarına ise karşı çıktığı söylenebilir. Postmodernizmin ilkeleri, yirminci yüzyılda filozofların, yazarların ve sanatçıların çalışmaları ile şekillenmiştir. Bilimsel literatürde tartışıldığı ve metin içerisinde film incelemelerinde yer verildiği üzere, post-modern sinemanın köklü temellere dayandığı ifade edilebilir. Bu sinema aynı zamanda yönetmenin kendine has kimliğinin olma niteliği ve Auteur kuramı bağlamındaki diğer gerekliliklerle bütünleşmektedir. Örneğin; ünlü sanatçı ve yönetmen David Lynch yönettiği birçok filmiyle küresel ölçekte üne kavuşan ve "Post- Modern'' sinemanın önemli yönetmenlerinden biri olarak görülmektedir. Post-modern sinema yalnızca Lynch sinemasıyla anılmamaktadır. Özellikle müzikal türünde de bazı önemli post-modern yapımlar bulunmakla beraber, tezde psikolojik gerilim filmlerinde post-modern anlatı yapısının çözümlemesi yapılmıştır. Belirtilen temalar ekseninde, bu çalışmada farklı ekollerde yer alan üç yönetmenin belli filmlerinin postmodern anlatılar çerçevesinde göstergebilimsel analizinin gerçekleştirilmesi amaçlanmıştır. Bu bağlamda sanat kavramından ve sanatın insan yaşamındaki yerinden başlanarak, sanat -postmodernizm ilişkisi ele alınmış, sinemada post-modern temalar işlenmiş ve sonrasında post-modern anlatı yapısı ve göstergebilimsel analiz ilişkisi çerçevesinde ilgili psikolojik gerilim filmleri çözümlenmiştir. Bu bağlamda göstergebilimsel analiz, ilgili çalışmanın yöntemini oluşturmaktadır. Post-modern öğeler çerçevesindeki veriler ise kavramsal çerçeveyi oluşturmuştur. İlgili filmlerin sahne-sekansları göstergebilimsel analizde gösteren-gösterilen kavram setleri üzerinden ve post-modern öğeler perspektifinden incelenmiştir. Bu duruma ek olarak; filmlerdeki alegorik anlatımlı durumlar da ilgili literatür bağlamında sıkça tartışılmıştır. Sonuç olarak bu çerçevede post-modern sinemanın önceki dönemlerden dolayısıyla klasik ekollerden ayrıldığı dönüm noktaları (yeni biçimlere) ilişkin olarak örneklemdeki filmler üzerinde bir sorgulama yapılmış ve çağdaş anlatının geleneksel anlatıdan farklı olarak refleksif (özdüşünümsel) ve etkileşimli yapı içinde olduğu sonucuna varılmıştır.
Avrupa'da Türk diasporası 3. kuşak sinemacılığı: Tevfik Başer örneği
Sinema, tarih boyunca toplumla olan etkileşimini sürdürerek, dönemin değişen koşullarına uyum sağlamış ve varlığını devam ettirmiştir. Günümüzde varlığını sürdüren göç konusu da sinema aracılığıyla toplumun bir yansıması olarak ele alınmış ve işlenmiştir. Türkiye'de 1950'li yıllarda başlayan göç olgusu, ekonomik faktörlere dayanmakta olup, kültürel ve sosyal alanlarda da çeşitli değişimlere neden olmuştur. Bu değişim ve dönüşümlerle beraber toplumsal konulara odaklanan Türk Sineması'nda 1960'lı yıllardan itibaren göç konusu öne çıkan önemli temalardan biri haline gelmiş ve ardından Türkiye'deki ekonomik kalkınma, döviz akışını artırma ve ulusal ekonomiye katkıda bulunma gibi amaçlar doğrultusunda yurtdışına göçlerin başladığı gözlenmiştir. Özellikle Almanya, sanayisini geliştirmek ve iş gücünü artırmak amacıyla ülkelerden işçi göçü almayı hedeflemiş ve 1961 tarihinde Türkiye ile yapılan diplomatik anlaşma ile Türk işçi göçü gerçekleşmiştir. Ancak, bu mekansal hareketlilik bir dizi sorunu da beraberinde getirmiştir. Yabancı bir ülkede yaşamak zorunda olan bireylerin karşılaştıkları kültürel ve kimlik sorunlarının dikkat çekmesiyle birlikte 1970'li yıllardan itibaren Türk yönetmenler tarafından dış göç olgusu işlenmeye başlanmış ve göçmen kökenli bireylerin temsili üzerine odaklanan filmlerde artış gözlenmiştir. Bu çalışma kapsamında; eğitim amacıyla Almanya'ya giden ve Alman-Türk ortak yapımı olarak Almanya'ya göç konusu üzerinden ilk uzun metraj film çeken Türk yönetmen Tevfik Başer, bir parçası olduğu göçmen toplumunun yanlarında getirdikleri kültürleri ve yabancı kimliği altında yaşanan deneyimleri filmlerine aktarmıştır. 'Yalıtılmış Yaşam Üçlemesi' olarak adlandırılan 40 Metrekare Almanya (1986), Sahte Cennete Veda (1989) ve Elveda Yabancı (1991) filmleri dış göç konusuna odaklanmakta ve karakterlerin yalıtılmış yaşamlarını farklı ölçekteki mekanlar üzerinden temsil etmektedir. Bu yapımlar, fiziksel yer değiştirme eyleminin ötesinde, göç olgusunun bireyin etnik, toplumsal ve sınıfsal sorunlarının yanı sıra yeni bir kültür, mekan ve sosyal yapıyla karşılaşmasını işlemektedir. Yapımlarda, karakterlerin ötekileştirilme, kimlik çatışması ve yabancılaşma gibi kimlik sorunlarıyla mücadele ettiği, bu zorlukların temelinde ise bireyin mekânsal edinimleri ile yeni mekan arasında yaşadığı gerilime vurgu yapılmaktadır. Bu bağlamda çalışma; seçilen yapımların mekansal unsurlarını da dikkate alarak göç olgusunun birey üzerindeki etkilerini ve karakterlerin sınırlı mekanlarda yaşadıkları kimlik sorunlarının ilişkisini içerik analizi yöntemiyle incelemeyi amaçlamaktadır.
Feminist eleştiri açısından kadın seyircinin Hıçkırık filmi özelinde melodramla ilişkisi
YÜKSEK LİSANS TEZ ÖZÜFEMİNİST ELEŞTİRİ AÇISINDAN KADIN SEYİRCİNİNHIÇKIRIK FİLMİ ÖZELİNDEMELODRAMLA İLİŞKİSİFunda CANSinema-Televizyon Anabilim DalıAnadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Şubat 2007Danışman: Yrd. Doç. Dr. N. Aysun YÜKSELBu çalışmada melodram türü filmlerin kadın seyirci için ne tür anlamlar barındırdığıkonusu feminist bir yaklaşımla ele alınmadan önce, melodram türü anlatılar, genelolarak, birçok boyutuyla, tarihsel ve kültürel arka plânıyla ve farklı kuramsalyaklaşımlar açısından betimlenmeye çalışılmıştır. Melodramların, ?aile kurumununonaylanması? merkezde olmak üzere, aşk ve evlilik temalarını işlemesi nedeniyle kadıntüketici kitleyle ilişkilendirildiği düşüncesi temel alınmıştır. Öncelikle, melodramlar, birkitle kültürü ürünü olarak ele alınmıştır. Daha sonra da genel olarak melodram türüanlatılarda, özelde de Yeşilçam melodramlarında, söz konusu temaların ne şekillerdeişlendiği feminist bir perspektifle yorumlanmaya çalışılmıştır.Melodramlarda merkezi öneme sahip olduğu düşünülen aile kurumunun onaylanmasıtemasının kadın seyirci açısından anlamları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Budüşünceden hareketle, aile kurumunun, toplumsal, ekonomik, siyasi dinamiklerine vekadının edilgen toplumsal konumundaki işlevine değinilmiştir. Aile temasıyla beraberanılması gereken romantik aşk konusu da ataerkil ideoloji bağlamında ele alınmıştır.Kadın seyircilerin Yeşilçam melodramlarıyla ilişkisi, 1965 yapımı Hıçkırık filmiüzerinden feminist bir yaklaşımla ortaya konulmaya çalışılmıştır. Melodramları ilgiyletakip eden on kadın seyirciyle filmle ilgili görüşmeler yapılmış ve kadın seyircilerinverdikleri tepkiler ve yaptıkları yorumlar, ataerkil değerleri ne şekillerde onayladıklarınıya da bu değerlerle hangi noktalarda çatıştıklarını saptamak üzere değerlendirilmiştir.
Yıldız sistemi ve popüler kültür arasındaki ilişki Türkiye'nin süperstarı Ajda Pekkan örneği
Bu çalışma, popüler kültür ve yıldız sistemi arasındaki ilişkinin incelenmesinikapsamakta, yıldız sistemi ile popüler kültürü arasında bir bağ olduğu ileri sürülmektedir.Çalışmanın birinci bölümünde günümüzde anlam bozulmasına uğramış, kültür, pop,popüler kültür tanımları ele alınmaktadır. Popüler kültür kavramının başlangıcındangünümüze farklılaşan anlamını kavrayabilmek için kültür, pop ve popüler kavramlarınınaçıklığa kavuşturulması yararlıdır. Popüler kültürün kavram haline getirilişi, dayandığıtemeller, kitle kültürü, folk kültürü kavramları ve popüler kültür kavramı arasındaki ayrımlaraçıklanmakta, Türkiye'de popüler kültürün gelişim sürecine yer verilmektedir.Çalışmanın ikinci bölümünde popüler kültür kavramının, imge, ikon, meta ve tüketimkavramları ile ilişkisi, yıldızın tüketim içindeki yerine değinilmektedir. Popüler kültürürünlerinin yaratılması ve yayılmasına katkıda bulunduğu öne sürülen kitle iletişimaraçlarının tüketim ve popüler kültür ürünleri için araç olma süreci ortaya konmaktadır.Üçüncü bölüm, yıldız kavramı ve özelliklerinin, popüler kültür kavramı ile ilişkisinin veTürkiye'den yıldız örneği olan Ajda Pekkan'ın incelenmesinden oluşmaktadır. AjdaPekkan'ın yıldız olma süreci, Ses Dergilerinde hakkında çıkan haberler çerçevesindeincelenmektedir. Ajda Pekkan'ın yıldız olmanın dolayısıyla popüler kültürün kriterlerini neşekilde yerine getirdiği ortaya konmaktadır.
Ayşecik filmlerinde çocukluğun temsili
Türkiye'de 1960'lı yıllardan itibaren çekilmeye başlanan çocuk yıldızlı filmler, Türk sineması çalışmalarında Batı'dan ithal edilmiş bir furya olarak nitelendirilmiş, incelenmeye değer bulunmamıştır. Çocuk yıldızlı filmler, popüler sinemaya ilişkin özellikleri taşıması bakımından Batı sinemasıyla birlikte değerlendirilebilir, ancak bu filmleri Batı'daki örneklerin bir kopyası olarak değerlendirmek yetersizdir. Çocuk yıldızlı filmler Türkiye toplumundaki değişmeler çerçevesinde incelendiğinde, bu filmlerin kolektif bir duyguya seslendiği, bu nedenle çok sayıda izleyiciye ulaştığı görülebilir. Çocuk yıldızlı filmlerin en popüler karakteri olan Ayşecik, Türkiye toplumunun kolektif hafızasına güçlü bir imge olarak yerleşmiştir. Ayşecik hem çocuk hem yetişkin, hem yoksun hem de güçlü olabilen, başka bir deyişle, ikiliklerle temsil edilen bir karakterdir. Ayşecik'in karakterini inşa eden bu ikilikler, Türkiye toplumunun modernleşme sürecinde yaşadığı ?arada kalmışlık? duygusundan beslenmektedir. Türkiye modernleşmesinin Doğu-Batı ikiliğinden temellenen seçkinci karakteri, toplumun edebiyâtta, müzikte ve sinemada çocuk ya da çocuksu karakterlerle özdeşleşmesine neden olmaktadır. Türkiye toplumunun kolektif duygusu olan çocukluk, sinemada Ayşecik filmleriyle karşılığını bulmaktadır. iii
Antonioni'nin Macera, Gece ve Batan Güneş üçlemesi kapsamında sinemada yabancılaşma ve çağdaş anlatı ilişkisi
Sanatta oluşturulan yeni anlatım yollarının, değişen insan ve yaşam üzerine harcanan mesainin ürünleri olduğu söylenebilir. Yaşam ve ona bağlı olarak değişen insan gerçeği sanatta yeni biçimler aracılığıyla görünür kılınmaktadır. Ortaya çıkan her yeni biçim, çağının insanından ve yaşam koşullarından izler taşır.Modern çağda, insan ve yaşam gerçeğinin, büyük oranda, yabancılaşma olgusundan etkilendiği görülür. 20. yüzyıla gelindiğinde, eskinin güvenli ve huzurlu yaşamı, yerini, parçalanmış bir dünyaya bırakmıştır. Gelenekselleşmiş değerler anlamını kaybetmiş, hayatının merkezine koyacak bir şey bulamayan insan, benliğini yitirme tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Yaşam artık farklı bir şekilde duyumsanmaktadır. Bu şekilde değişen yaşam ve insan gerçeği, sanatta modernizmle birlikte yeni bakış açılarını ve yeni anlatım yollarının aranmasını da beraberinde getirmiştir.Sinemadaki çağdaş anlatı da, 20. yüzyılın yaşam ve insan gerçeğini ortaya koyan ve bu doğrultuda, sinemanın anlatım olanaklarının gelişmesini sağlayan bir film biçimidir. Sinemanın salt bir eğlence aracı olmak yerine, yaşanan insanlık durumunu gösteren bir düşün alanı da olabileceğini kanıtlayan çağdaş anlatı, 20. yüzyılın yabancılaşmayla yoğrulan insanlık gerçeğinin ifadesi şeklinde değerlendirilebilir. Sinemada klasikleşmiş konuların ve olay örgüsünün yıkıldığı çağdaş anlatı filmleri, bütünlüğünü ve anlamını yitiren dünyanın konturları üzerinde biçimlenmektedir.Bu çalışma ile, sinemada yabancılaşma ve çağdaş anlatı arasındaki ilişki, yabancılaşmanın doğrudan ele alındığı ve çok boyutlu olarak çağdaş anlatı ile biçim bulduğu, Michelangelo Antonioni'nin Macera, Gece ve Batan Güneş üçlemesi kapsamında irdelenmeye çalışılacaktır.
Türk sinemasında 1983-1991 yılları arasında çekilen filmlerde yeni orta sınıf habitusu
Türk sinemasının özel bir dönemi olarak nitelendirilebilecek 1983-1991 yıllarıarasındaki ?Bunalım Sineması?, 12 Eylül ihtilalinden sonra Türkiye'deki apolitikve kırılgan atmosferin bir ürünüdür. Dünya kapitalizmindeki neo-liberaldönüsümden etkilenen ve 12 Eylül darbesiyle bu yapıya hızla eklemlenenTürkiye, tüketim toplumu olma yolunda ilk adımını yine bu yıllarda atmıstır. Budönüsüm, yeni sektörlerin ortaya çıkmasına neden olduğu gibi ?yeni kültüraracıları? diye de ifade edilen yeni orta sınıfın ortaya çıkmasına olanak vermistir.Kendini diğer sınıflardan ayırma mekanizması olarak kullandığı göstergeler,tüketim toplumunun statü göstergeleri ve yasam tarzı kalıpları ile birebir uyustuğuiçin, habituslarını belirlemek yeni orta sınıfın analizi için atılan ilk adım olmustur.Yeni orta sınıfın dünya ve Türkiye bağlamındaki görüngüleri ele alınarak, busınıfın habitus haritası çıkarılmıstır. Haritayı sematize etmek için belli temalarolusturulmustur. Genel olarak yeni orta sınıfın özgül yasam tarzını belirleyen butemalar, göstergelerde aranmıs ve filmlerdeki göstergelere göre verilerolusturulmustur. Bu veriler ise, yine sınıf, statü, habitus ve yasam tarzı kavramlarıbağlamında niteliksel olarak yorumlanmıstır. Elestirel kuramlarlatemellendirilecek olan ekonomik ve kültürel değisimi ele alan çalısma, tüketimtoplumunun ortaya çıkardığı insan tipini tanımlamak adına derinlemesine birçalısma olmayı amaçlamaktadır. Tüketim toplumunda sadece emeğinsömürülmesi değil, kültürün, insani değerlerin sömürülmesi ve küresellesmesonucunda ortaya çıkan karakterlerin standartlasması gibi olumsuz etkileri de olanbu toplum biçimi, birçok disiplin tarafından ele alındığı takdirde bütünlüklü birsekilde anlasılmıs olacaktır. Bu noktada yedinci sanat sinema ürünlerinintoplumsal yönleriyle ele alınarak tüketim toplumunun mikro ve makro ölçektesonuçlarının bulunmasında bir araç olarak kullanılabileceği düsünülmektedir.
Belgesel sinemanın tarihsel süreç içinde geçirdiği değişim ve bu değişimin sonucu olarak televizyondaki belgesele dayalı melez program türleri
Sinema sanatının bir türü olarak kabul edilen belgesel sinema, zaman içinde televizyonun bir parçası haline gelmiştir. Televizyon yayıncılık anlayışında hakim olan politikalar da, belgesel filmlerin amaç ve özelikleri üzerinde etkili olmuştur. Belgesel filmlerin televizyon için üretilir hale gelmeleri sonucunda, ortaya belgesele dayalı melez program türleri çıkmıştır. Bu çalışmada, belgesel filmler ile televizyon için üretilen belgesele dayalı yeni melez program biçimlerinin amaçları, özellikleri ve farklılıkları ortaya konmaya çalışılmıştır.Bu doğrultuda, öncelikle, belgesel sinemanın doğuşu, tanımı, amaç ve özelliklerinin ne olduğu sorularına yanıtlar aranmıştır. Daha sonra, belgesel sinemanın tarihsel süreç içinde nasıl bir gelişim geçirdiği ortaya konmuş, bu sürecin bir parçası olarak da, belgesel film televizyon ilişkisi sorgulanmıştır. Ardından, belgesele dayalı melez programların, televizyonda nasıl ortaya çıktıkları, amaçları ve özelikleri araştırılmıştır. Son olarak da, belgesel filmler ile belgesele dayalı yeni melez program türlerinin farklılıkları incelenmiştir.
Sinemada gerçeküstücülük ve Man Ray filmleri
Birinci Dünya Savaşı sonrası toplumların içinde bulunduğu kültürel ve akılsal buhrana bir isyan olarak ortaya çıkan dadaizm ve sonrasında oluşan gerçeküstücülük akımları modernitenin ve modernist sanat akımlarının bir sonucudur. 1896 yılında ortaya çıkan sinemanın keşfinden sonra bazı gerçeküstücü sanatçılar sinemanın emekleme döneminde kendilerini bu yolla ifade etmeye çalışmışlardır. Gerçeküstücülüğün kendisini sinema aracılığıyla ifade eden ilk modernist sanat akım olması akımın sinema tarihindeki önemini ortaya koyar. Amerikalı dadaist fotoğraf sanatçısı Man Ray ise gerçeküstücülüğün merkezi olan Paris'e gelerek burada çektiği dört filmle dada ruhuna bağlı gerçeküstücü anlayışını ortaya koymaya çalışmıştır. Bu çalışmanın amacı Man Ray'in gerçeküstücülüğün en etkili olduğu dönemde yaptığı filmleri gerçeküstücü sinemanın özellikleri açısından incelemektir.
Televizyon program türlerinde melezleşmenin yarışma programları bağlamında incelenmesi: Var mısın yokmusun
Televizyonun akışı, programların anlatı yapısı, türü, türlerin gelenekleri, formatı gibi televizyon yayıncılığı ve içeriğiyle ilgili kavramlar toplumsal, teknolojik gelişmelere koşut olarak değişirler. Bu çalışma kapsamında ele alınan televizyon program türlerinde melezleşme kavramı da bu değişimin bir sonucudur. Melezleşmenin görüldüğü televizyon program türlerinden biri de yarışmalardır. Son yıllarda sayıları artan yarışma programları; farklı formatlardaki içerik ve sunuşlarıyla hem yüksek izlenme oranlarına sahip hem de en çok reklam alan türler arasındadır. Bu duruma paralel olarak 2000'li yıllarda yayınlanan televizyon yarışma programlarının arasında tür gelenekleri bakımından birden fazla türü içinde barındıran örnekleri dikkat çekicidir. `Var mısın Yok musun' programı da birden fazla türün geleneğini barındıran bir yarışma programıdır. Bu çalışmada 2008 yılında yayınlanan `Var mısın Yok musun' programı nitel durum analizi yöntemiyle incelenmiştir. Bu inceleme, `Var mısın Yok musun' programının yarışma türünün geleneklerini ne derece yansıttığını ve diğer hangi türlerin geleneklerini barındırdığının araştırılmasını içermektedir.
Nuri Bilge Ceylan sinemasında yabancılaşma teması üzerine bir inceleme
Türk sinema tarihinde, kısa sürede az sayıda eser vermiş olmasına karşın, önemli bir yer edinmiş olan Nuri Bilge Ceylan, kendi sinema dilini oluşturmuş, auteur olarak adlandırılabilinecek bir yönetmendir. Aldığı sayısız ödülle bu başarısını somutlaştırmış olan yönetmenin sinemasını anlamak için, filmlerinde sıklıkla yer verdiği yabancılaşma temasının incelenmesinin önem taşıdığı söylenebilir. Bu amaç doğrultusunda başlanılan çalışmada yabancılaşma kuramının tarihsel gelişimine yer verilmiş, Türkiye'nin toplumsal özellikleri ve Türk sinemasına değinilmiştir. Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerinde yabancılaşma öğelerini tespit edebilmek için yönetmenin sinema filmlerinden Kasaba (1997), Mayıs Sıkıntısı (1999), Uzak (2002) ve İklimler (2006), analiz edilmiş; senaryo ve yönetmenin sinema dilinin bu temayı ne şekilde ortaya koyduğu saptanmaya çalışılmıştır.
Televizyon haberlerinde milli kimliğin yeniden üretimi: Davos krizi örneği
Modern dünyanın devlet örgütlenmesi biçimi olan ulus-devletin kuruluş aşamasında, ulus-devlet ve milli kimlik inşa süreci yaşanır. Ulus-devlet kurulduktan sonra milli kimlik ve ulus-devlet inşası son bulmaz. Sürekli olarak, farklı yollarla kendini yeniden üretir ve bir ulus-devlet yapılanması olduğunu yeniden yeniden hatırlatır. Kitle iletişim araçları, bu yeniden üretici ve hatırlatıcılardan birisidir. Yirminci yüzyıl ileri kapitalizminde, kültürel ve siyasal alanda belirleyici olan kitle iletişim araçları sürekli olarak anlam, pratik ve değerler inşa eder. Türkiye Cumhuriyeti de aynı süreçler içinden geçerek, sürekli olarak farklı milliyetçilik görünümlerini yansıtarak yeniden kurulmaya devam etmektedir. Çalışma, 2009 yılı Dünya Ekonomik Forumu'nda, moderatör David Ignatius, Şimon Peres ve Recep Tayyip Erdoğan üçgeni arasında yaşanan gerilimi konu edinmektedir. `Davos Krizi' olarak anılan bu olayın haber bültenlerine yansıması ele alınarak, haberlerin ulus-devletin yeniden inşası ve milli kimliğin üretimi sürecinde nasıl söylemler yapılandırdığı, nasıl bir kimlik kurduğu incelenmiştir. Olayın haber bültenlerinde yer almaya başladığı 30 Ocak 2009 günü ve izleyen bir hafta, izlenme oranları ve sahiplik yapıları göz önünde bulundurularak örnekleme dâhil edilmiş, 5 kanalın, Kanal D, ATV, Show TV, NTV ve TRT'nin haber bültenleri söylem analizi metoduyla incelenmiştir. Elde edilen veriler sonucu, milli kimliğin, Davos Krizi'ni konu edinen haber bültenlerinde sürekli olarak farklı biçimlerde yeniden inşa edildiği görülmüş, milliyetçiliğin birçok türünün birbirine eklemlendiği saptanmış ve AKP iktidarıyla yeni-Osmanlıcılık söylemini içeren bir milli kimlik kurgusu üretildiği belirlenmiştir.
Türkiye'de medya okuryazarlığı ve öğretim materyalleri 2014 yılı medya okuryazarlığı materyalinin incelenmesi
20. yüzyılda başlayan ve halen devam eden, kitle iletişim araçları ve bireysel kullanılan iletişim araçlarındaki değişimler ve gelişmeler söz konusu bu araçların kullanımını yaygınlaşmıştır. İletişim teknolojilerindeki bu değişim ve gelişimler içerik sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu durum "enformasyon" bolluğuna yol açmıştır. Böyle bir ortam, bireyin gerekli enformasyona ulaşarak, bilgi sahibi olabilmesi sorununu beraberinde getirmiştir. Medya, ürünlerinin talep görmesi ve daha çok alıcıya ulaşması için kendine özgü yöntemlerle izleyicisini etkilemeye çalışır. Bu durumda bireyin içinde bulunduğu medya ortamında maruz kaldığı medya mesajlarının farkında olması gerekmektedir. Söz konusu bu farkındalığın oluşmasını ise bireyin "medya okuryazarı" olması ile sağlanabilir. Medya okuryazarlığı gelişmiş ülkelerin birçoğunda resmi izlencede zorunlu ders olarak okutulmaktadır. Türkiye'de Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK)'nun 2004 yılında ortaya koyduğu öneri ile medya okuryazarlığı dersi 2006 yılından itibaren Milli Eğitim Bakanlığı'nın onayı ile ortaöğretim okullarında seçmeli ders olarak verilmeye başlanmıştır. Bu çalışmada Dünya'da ve Türkiye'de medya okuryazarlığının durumu alan yazın taraması yapılarak incelenmiştir. Doküman incelemesi yöntemiyle 2014 yılında basılan "Medya Okuryazarlığı Öğretim Materyali (2014)"nin tekil taraması yapılarak içeriği analiz edilmiştir.
2000'li yılların politik ikliminde Türk sineması
Bu çalışma, 2000'li yılların politik ikliminde Türkiye'de ortaya çıkan ekonomik, kültürel ve sosyal gelişmelerin, ideoloji bağlamında, Türk sinemasına nasıl yansıdığını ortaya koymaktadır. Buna göre, 2000'lerde uygulanan politikaların getirisi olarak Türk toplumunun deneyimlediği değişimlerin ve gelişmelerin söz konusu yıllarda üretilen filmler arasından seçilmiş Türk film örneklerinde ne şekilde karşılık bulduğuna odaklanılmıştır. Yapılan alan çalışmaları ile 2000'li yıllar Türkiye iç politikasındaki erk çatışmaları Şerif Mardin'in ortaya koyduğu "merkez-çevre" kavramları ışığında açıklanmış, Fransız toplumbilimci Pierre Bourdieu'nün "alan" ve "sermaye" kavramları ile yaşanan gelişmeler tartışılmıştır. Çok sayıda filmin üretildiği 2000'lerde örnekleme alınan filmler, filmin yönetmenlerinin ilk filmleri olmasına bağlı olarak amaçlı örneklem yöntemiyle seçilmiştir. Bulgular ve Yorum kısmında ise örnekleme alınan Çekmeköy Underground, Zerre, Babamın Sesi, Zenne ve Çoğunluk filmlerinde Bourdieu'nün üç sermaye tipi olarak ortaya koyduğu "ekonomik", "kültürel" ve "sosyal" sermayeler ışığında, ideolojik ve sosyolojik eleştiri yöntemleri kullanılarak 2000'deki gelişmelerin izleri seçilen filmlerde aranmıştır. Anahtar Kelimeler: İdeoloji, Merkez-Çevre, Alan, Sermaye, Türk sineması
Etkileşimli televizyon yayıncılığında içerik geliştirme
Bu araştırma, Etkileşimli Televizyon içeriklerinin tasarımına yönelik etkileşimli bir prototipin geliştirilmesini amaçlamaktadır. Prototipin oluşturulması sürecinde iki temel kuramdan yararlanılmıştır. (1) Medyanın İçselleştirilmesi, (2) Etkileşimli İletişim Modeli. Medyanın İçselleştirilmesi, etkileşimliliği değişen iletişim teknolojilerinin gelişimi üzerinden, Etkileşimli İletişim ise etkileşimliliğin doğasını iletişim süreci üzerinden açıklayan yaklaşımlardır. Araştırmada, Etkileşimli Televizyon Yayıncılığına ilişkin prototipin geliştirilmesi sürecinde etkileşimli televizyon ve etkileşimli içerik yazılımı konusunda uzman kişilerin görüşleri alınmıştır. Bu nedenle araştırma, nitel bir durum çalışması şeklinde desenlenmiştir. Araştırmanın ilk aşamasında kuramsal temel çerçevesinde bir kuramsal dizey (matris) oluşturulmuş ve bu kuramsal dizeyden oluşturulan sorular çerçevesinde bireysel görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Daha sonra, bireysel görüşmelerden elde edilen verilerle etkileşimli televizyon programına yönelik hazırlanan akış şemasına uygun olarak etkileşimli bir futbol programının tasarımı gerçekleştirilmiştir. Araştırmanın sonuç ve öneriler bölümünde bireysel görüşmelerden elde edilen veri setinin çözümlenmesi ve yorumlanmasıyla ortaya çıkan sonuçlar ve önerilere yer verilmiştir.
Türk sinemasında 1960-1980 yılları arasında çizgi roman uyarlaması fantastik filmlerde erkek kahraman temsili
Bu çalışma, Türk sinemasında "fantastik" olarak geçen ve 1960 ila 1980 yılları arasında çekilmiş çizgi roman uyarlaması filmlerde yer alan erkek kahramanların temsilini ortaya koymaktadır. Buna göre, erkekliği oluşturan değerler ekseninde, çizgi romanlarda görülen kahraman göstereni ile bu çizgi romanların Türk sinemasındaki uyarlamalarında kahramanın görev zincirinin nasıl kurulduğuna odaklanılmıştır. Yapılan alan çalışmaları ile "fantastik", "erkeklik" gibi kavramlar açıklanmış ve çizgi roman'ın dünya'daki ve Türkiye'deki gelişimi anlatılmıştır. Bu kapsamda örnekleme alınan Karaoğlan, Malkoçoğlu ve Süpermen çizgi romanlarının erişilebilen en eski sayıları okunup "erkeklik" değerleri ortaya konulmuştur. Yöntem kısmında ise yapısalcı çözümleme ve Joseph Campbell'ın monomit kavramı açıklanmıştır. Bulgular ve Yorum kısmında ise örnekleme alınan filmler, monomit kavramına göre analiz edilmiştir. 1960-1980 yılları arasında çekilen fantastik filmlerin sayıca fazlalığından ve birçoğunun kopyalarına erişmenin güçlüğünden ötürü, amaçlı örnekleme tercih edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Çizgi Roman, Fantastik, Kahraman, Monomit, Erkeklik
2000 sonrası Türkiye'de komedyen sineması
Ülkeye girişinden itibaren sinemanın içinden ve dışından gelen değişimlerin etkisinde kalmış olan Türk sinemasında dönemsel başarıların kazandığı önem dikkat çekicidir. Sinema dışı alanların etkisine ek olarak seyirci ilgisine göre de şekillenen kimi akımlar, Türkiye'de sinemanın işler durumda kalabilmesi adına önemli rol üstlenmişlerdir. Türk sineması açısından 2000'li yıllar, filmlerin gişede kazandıkları başarıların geçmişe oranla daha fazla görünür olduğu bir dönem olmuştur. 2000 öncesi dönemde sinema dışı alanlardaki etkinlikleriyle tanınır olan kimi komedyenlerin 2000 sonrası dönemde çekilmesinde etkili oldukları filmler de gişede büyük başarı kazanan filmlerden olmuştur. Yılmaz Erdoğan, Cem Yılmaz ve Ata Demirer'in başı çektiği bu komedyenlerin Vizontele (2001), G.O.R.A. (2004) ve Eyyvah Eyvah (2010) adlı filmleri, gösterime girdikleri yıllarda en çok seyredilen filmler arasında yer almıştır. Seyirci sayısı ve hasılat bakımından kazandıkları başarı nedeniyle incelemeye değer bulunan bu filmler, komedyenlerin sinema öncesi dönemlerinde oluşturdukları anlatı tercihlerini büyük ölçüde barındırmışlardır. Bu çalışma, komedyenlerle birlikte anılan anlatı tercihlerinin izlerini, komedyenlerin çekilmesinde etkili oldukları filmlerde aramayı amaçlamaktadır. Komedyenlerin sinema öncesi etkinliklerinde baskın olmuş tercihler açıklandıktan sonra bu tercihlerin filmlerde nasıl yer aldığına bakılmış; bu yapılırken de filmlerin anlatı yapıları incelenmiştir.
Bir düşünce makinesi: Harun Farocki sineması ve video-deneme pratiği
'Kurmaca' ve 'kurmaca olmayan' nitelemeleri sinematografik üretimin başlangıcından beri var olan geleneksel bir ayrıma dayanır. Fakat film sanatının evrimi içerisinde bu ayrımın işlevsizleştiği dönemler de vardır. Modern sinemada zaman-imajın belirişleri veya belgesel sinemanın temsiliyet krizini aşan yeni öznellik deneyimleri gibi. Tarihsel gelişimi içinde belgesel sinemanın evrildiği çağdaş formlardan biri video-deneme filmler olarak adlandırılır. Bu pratiği sinemanın başlangıcına referanslandırmak mümkün olsa da, konu hakkındaki video ile ilgili akademik tartışmalar görece oldukça yenidir. Bunun sebepleri, hem görüntü teknolojisindeki değişimlerin niteliği, hem de kültürel dönüşümlerin güncel ivmesiyle ilişkilendirilebilir. Bununla birlikte, temsil ötesi imaj kullanımı veya post-yapısal öznellik gibi kimi nitelikleriyle video-denemeler, geleneksel anlayışla tanımlanmış belgesel sinemanın sınırları içinde muğlaklaşır ve bu sınırları zorlar. Bugün bir video-denemeci olarak anılan Harun Farocki, kendine özgü film yapış biçimini uzun yıllar tutarlılıkla sürdürmüş olan bir sinemacıdır. Filmleri, video-denemelerin güncel tartışmalarında tespit edilen özelliklerine sahip birer 'meta-sinema' örnekleridir. Dolayısıyla, güncel bu film formuna dair muğlak tanımları belirginleştirmek için Farocki sinemasından yararlanmak mümkün olabilir. Farocki filmlerinin yapısında yaşam-film, imaj-temsiliyet, arşiv-bellek gibi gerilimler sürekli gözlemlenebilir ve bu sinemanın kolektif bir düşünüş eylemi olarak kabul edilişi ile delillerini sinema kültüründe bulan Gilles Deleuze'ün kavramsal üretimi arasında bir kesişim mümkün olabilir. Çünkü Deleuze görselliği düşünmek yerine, düşünmenin görselliği önerir. Tıpkı gerçekliğin sineması yerine sinemanın gerçekliğini arayışında olduğu gibi. Dolayısıyla bu tercih, çalışma için geleneksel sinema kuramlarından çok daha zengin bir perspektif vadeder. Bu anlamda, Farocki filmlerinin sinematografik olma zorunluluğuyla beliren kolektif bir düşünüş olarak ele alınışı ile çalışmanın doğası ontolojik açıdan ilişkilidir. Temsil ötesi, düşünümselliğiyle kendine referanslı zihinsel bir faaliyet olan video-deneme pratiğini tanımlamaya yarayacak ilkelere ulaşmak, ancak kendi çözüm yolunu problemin nesnesine içkin olarak yapılandıran bir çalışma ile mümkün olabilir. Bu doğrultuda, Farocki sineması üzerinden video-denemelere dair ilkeler, verilerini görsel olarak sunan bu çözümle, düşünme eyleminin doğası içinde ve herhangi bir normatif söyleme başvurmadan elde edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Harun Farocki, video-deneme, belgesel, hareket-imaj, zaman-imaj, aktüel, sanal, temsil.
Akira Kurosawa sinemasında mitik unsurlar
Mitoloji, insanlık tarihinin en eski disiplinlerinden biri olarak günümüz toplumunun bilinçdışında hâlâ varlığını sürdürmektedir. Mitler ve efsaneler, ait olduğu toplumun gelenek ve düzeninin temellerini yansıtan düşsel hikâyeler olduğu gibi, ideoloji, folklor, din ve sanat ile de çok yakın bir ilişki içindedir. Sinema da içinde üretildiği toplumun dini, ideolojik ve mitik bilinçdışını yansıtan toplumsal bir üründür. Japon Sineması'nın en önemli yönetmenlerinden biri olan Akira Kurosawa ise hem etnik kökeni hem de dini inancı dolayısıyla filmlerinde belki de mitik öğeleri en fazla kullanan yönetmenlerden biridir. Kurosawa sinematografik olarak çok incelenen bir yönetmen olmasına rağmen, filmlerinin mitlerle ilişkisi, sinema eleştirmenleri tarafından çok fazla ele alınmamıştır. Bu araştırmanın problemi ise, Kurosawa'nın filmlerinde bu mitsel ve efsanevi izlerin nasıl dönüşüme uğrayarak sinemada yeniden üretildiğidir. Araştırmada bu sorun temelinde, Şintô inancının sahip olduğu mitik zenginliğin Kurosawa filmlerine nasıl yansıdığının analizini yapmak ve hangi doğrultuda değişim gördüğünü ortaya koymak amaçlanmıştır. Anahtar Sözcükler: Sinema, Mitler, Kolektif Bilinçdışı, Japon Kültürü, Japon Mitolojisi, Şintô, Japon Sineması, Akira Kurosawa.
İdeolojiye "Yamuk bakmak": Skyfall filminin söylem analizi
Sinema-ideoloji ilişkisine dair yaklaşımlar, her iki kavrama atfedilen anlamlara göre çeşitlilik gösterir. Marksist yaklaşımlardaki hakim paradigmada "ideoloji" kavramı, "yanlış bilinç" olarak ele alınan ve "gerçeği çarpıtıcı" rolüne vurgu yapılan bir kavramdır. Sinema ise büyük ölçüde, bu işleyiş zemininde, ideolojinin üretildiği bir aygıt olarak ele alınır. "İdeoloji" ve "sinema" kavramları, verili olarak bu anlayışla ele alındığında, sinema-ideoloji ilişkisine dair yaklaşımların da inceleme yönü tayin edilmiş olur. Her ne kadar ideolojinin "yanlış bilinç" olarak ele alınması, Marksist yaklaşımları temel alsa da, Slavoj Žižek, yine Marksist yöntem içinde kalarak, fakat "yanlış bilinç" anlayışını redderek, ideolojinin "gerçeğe yaklaştırma" potansiyeline vurgu yapar. Žižek aynı zamanda sinemayı da, ideolojinin üretildiği bir aygıt olarak değil, toplumsal bir "fantezi alanı" olarak görür. Žižek'in bu yaklaşımı temel alındığında, sinema-ideoloji ilişkisinin tekrar ele alınması da bu ilişkide ideolojinin işlevini ve yönünü tartışmaya açabilir. Bu çalışmada, Slavoj Žižek'in ideolojiye olan yaklaşımı temel alınarak, sinemaideoloji ilişkisi ele alınmıştır. Bu yaklaşım altında bir ideolojik çözümleme örneği olarak, Skyfall (Mendes, 2012) filmi eleştirel söylem analizine tabi tutulmuştur. Bunu yaparken, Skyfall filminde aranacak olan ideolojik öğeler, "yanlış bilinç" kavrayışının sınırlarının dışında değerlendirilmiştir. Žižek, ideoloji yaklaşımında Jacques Lacan'ın psikanalitik öğelerinden yararlandığı için çözümleme sırasında da benzer bir destek kullanılmıştır. Böylece Skyfall filmi üzerinden, Žižek'in ideoloji yaklaşımı çerçevesinde, sinema-ideoloji ilişkisine dair bir yaklaşım sağlanmaya çalışılmıştır.
Üniversite öğrencilerinin mobil iletişim teknolojileri hakkındaki algılamaları
Bu çalışma kapsamında Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi öğrencilerinin, mobil iletişim teknolojileri hakkındaki algılamaları araştırılmıştır. Bu amaç çerçevesinde literatür taraması gerçekleştirilmiş, mobil iletişim teknolojilerine ve kullanıcılarına ilişkin bilgilere ek olarak algı, tutum, algılama ve kullanım eğilimlerine ilişkin bilgi ve tanımlamalara erişilmiştir. Algılamalara ilişkin verilerin elde edilebilmesi için İletişim Ortamları Doğallığı Kuramı ve Teknolojinin Kabulü Modeli çerçevesinde bir kuramsal temel ve veri toplama aracı geliştirilmiştir. Veri toplama aracı olarak öğrencilerle yapılan yarı yapılandırılmış bireysel görüşmeler kullanılmıştır. Elde edilen veriler tematik analiz yoluyla incelenmiş, bulgular kuramsal temel ve alanyazın ile ilişkili olarak değerlendirilmiştir. Elde edilen bulgular arasında üniversite öğrencilerinin mobil iletişim teknolojileri hakkındaki algılamalarında eşzamanlılığın ve sesli iletişimin öncelik taşıdığı, yüz mimikleri ve vücut dilinin yansıtılması ile mekan ortaklığının ise aranan nitelikler olmadıkları tespit edilmiştir. Katılımcıların ifadelerinin tematik analiz yoluyla yorumlanmasıyla katılımcıların öne çıkan kullanımları arasında bilgi erişimi, sesli eşzamanlı iletişim ve metin tabanlı gecikmeli iletişim çıkmıştır. Gerçekleştirilecek olan iletişimin yakın kişilerle mi yoksa tanıdık olunmayan kişilerle gerçekleştirileceği, katılımcılar için anındalık, yüz mimikleri ve vücut dilinin yansıtılması için belirleyici bir etken olmuştur. Cihaz sınırlılıkları, rahatsız edilmeme arzusu ve metin tabanlı iletişimin bazı katılımcılar tarafından yeterli, bazıları tarafından yetersiz görülmesi ise algılanan kullanışlılık ve algılanan kullanım kolaylığı olumsuz etkileyen etkenler olmuştur. Çalışma kapsamında İletişim Ortamları Doğallığı Kuramı, metin tabanlı iletişime olan yatkınlığı açıklamakta yetersiz kalırken Teknolojinin Kabulü Modeli, algılamaların ölçülmesi için etkili ölçütler sağlamıştır.
Küreyerel fotoğrafa özdüşünümsel bir yaklaşım: Bir sosyal medya tasarımı
Küresel ve yerel durumların iç içe geçtiği sosyo-kültürel, teknolojik ve sanatsal değişimler bağlamında, herhangi bir fotoğraf çalışmasının, nasıl anlamlandırılması gerektiği sorgulanabilir. Bu sorudan yolan çıkan bu çalışma, Gillian Rose'un (2012) eleştirel görsel yöntembiliminin ve Pierre Bourdieu'nun (2010: 36) özdüşünümsel yaklaşımının, söz edilen bağlamda, fotoğraf değerlendirmesini ne ölçüde karşılayacağını araştırmayı amaçlamaktadır. Bu iki yaklaşımın kapsayıcılığı, bu çalışma için tasarlanmış olan Web sitesi üzerinde gerçekleştirilen bir durum çalışması üzerinden araştırılmıştır. Rose'un (2012) değerlendirme soruları doğrultusunda, bir grup fotoğrafçının, eleştirmenin ve izleyenin katılımcıları oluşturması plânlanmıştır. Araştırmada, katılımcıların Web sitesi üzerindeki faaliyetlerine yönelik yarı katılımcı gözlem ve katılımcılarla yapılan yarı yapılandırılmış görüşmeler, veri toplama araçları olarak kullanılmıştır. İki dönemin değerlendirmeleri karşılaştırıldığında, bir fotoğrafın "bağlam"ının bilinmesinin, önemli temalardan biri olarak ortaya çıktığı görülmüştür. Belirtilen yöntembilimin ve yaklaşımın uygulanması, eleştiri sürecinde, bir fotoğrafın toplumsal, teknolojik, estetik bağlamının ve eleştirmenlerin, izleyenlerin ve araştırmacının özdüşünümsel değerlendirmelerinin önemini ortaya koymuştur. Sonuç olarak, bu çalışma üzerinden, fotoğraf eleştirisi ölçütlerine dair önemli konular ve fotoğrafçıların, izleyicilerin, eleştirmenlerin ve araştırmacının kişisel ve toplumsal altyapılarıyla ilişkili olan eğilimlerinin (habituslarının) fotoğraf üretim ve değerlendirme sürecine etkileri tespit edilmiştir.
Sinemada bir tür olarak güldürünün iktidar ve muhalefet ile ilişkisi: Arzu Film örneği
Güldürünün, iktidar ve muhalefet ile ilişkisine, ilk çağ filozoflarından bu yana belirli ölçülerde değiniler olmuştur. Güldürünün bu ilişkisine dair düşünce ve çalışmaları, temel olarak iki grupta toplamak mümkündür. Bunlardan ilki; güldürüyü, muhalefetin iktidara yönelttiği bir eleştiri silahı olarak görürken, diğer gruptakiler; güldürünün, iktidar tarafından kendisi için daha ciddi bir tehlike oluşturabilecek toplumsal muhalefeti, etkisiz hale getirme aracı olduğunu iddia etmektedirler. Türk sinemasının önemli güldürü filmlerine imza atmış olan Arzu Film şirketinin, güldürü türünde çektiği filmler, Türkiye'de toplumsal muhalefetin en gelişkin ve etkin olduğu 1968-1980 yılları arasında gösterime girmiştir. Bu doğrultuda, Arzu Film'in belirtilen yıllar arasında çekmiş olduğu güldürü türündeki filmlerinin, iktidar ve muhalefet ile olan ilişkisi açısından çözümlenmesi hedeflenmektedir. Anahtar Kelimeler: Güldürü, Türk sineması, İktidar, Muhalefet, Arzu Film.
Michael Haneke sinemasında suç temasının simülasyon kuramı ile ilişkileri bağlamında yeniden değerlendirilmesi
Televizyon için çektiği filmler ve serilerle birlikte yirminin üzerinde sinemasal yapıta imza atmış olan Michael Haneke, bu yapıtların büyük bir bölümünün senaryosunu da kendisi yazmış olan, auteur olarak adlandırılabilecek bir yönetmendir. Aldığı ve aday gösterildiği pek çok ödül, onun toplum analizinin başarısını kanıtlar niteliktedir. Filmlerinde sıkça karşılaşılan 'suç'un, 'suçlu olma/suçluluk' teması içinde ele alınıp tartışılmasının, yönetmenin özellikle geç kapitalist burjuva toplumu analizini anlayabilmek açısından önem taşıdığı düşünülmektedir. Yaşadığı toplumla ve hatta aile içindeki biçimsel bağlarıyla, kendi kendine de yabancılaşmış olan geç burjuva bireylerin, kendilerini içinde buldukları suç, suçluluk ve şiddet içeren olayların anlatıldığı filmlerin analizini yapabilmek için bu çalışmada en uygun bulunan kuram olan simülasyon yaklaşımının odaklarına yer verilmiş, Avrupa'nın Soğuk Savaş'tan itibaren modern toplumsal tarihi, suç kavramıyla ilişkileri, dönemin önemli düşünürlerinin yaklaşımları ve Avrupa sinemasından örnekler hakkında bilgi verilmiştir. Suç ve suçluluk kavramlarının, Jean Baudrillard tarafından 1970'lerin sonlarında ortaya konan Simülasyon Kuramı ile ilişkilerinin, Michael Haneke filmlerinde ortaya çıkış biçimlerini anlayabilmek adına yönetmenin Benny's Video (1992), 71 Fragmente einer Chronologie des Zufalls (1994), Funny Games (1997), Code inconnu: Récit incomplet de divers voyages (2000) ve Caché (2005) filmleri bu çalışmada analiz edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Simülasyon, simülakr, gerçeklik, hiper gerçeklik, burjuva, suç,suçluluk, yabancılaşma, sosyolojik eleştiri, postmodern, yapı söküm
Türk sinemasında şiddet: 2002-2012 yılları arasında gişe hasılatı yapan beş filmdeki şiddet öğeleri üzerine bir araştrıma
Şiddet, bilinen en eski tarihten beri insanlığın ve kültürün bir parçası olmuştur. Tanımı ve anlamı toplumlara ve dönemlere göre farklılıklar göstermesine rağmen, bugün hala toplumlar ve bireyler şiddeti problem çözme aracı olarak kullanmaktadır. Kültürün bir parçası olması sonucunda, şiddetin resim, edebiyat, müzik ve sinema yapıtları üzerinde güçlü bir etkisi bulunmaktadır. Şiddet ve şiddetin kullanımı, içinde bulunduğu yapıtın amaçları doğrultusunda şekillenmektedir. Bu çalışma, yüksek gişe hasılatı yapan filmlerde yer alan şiddet eylemlerini, şiddet eylemlerinin türlerini ve şiddetin kullanım amacını ortaya çıkarmayı amaçlamaktadır. Bu amaç doğrultusunda, öncelikle incelenen filmlere içerik çözümlemesi yapılarak sahip oldukları şiddet içeriklerinin türleri ve kullanım sıklıkları ortaya çıkarılmıştır, bulunan şiddet eylemlerinin işlevi incelenmiştir. Anahtar kelimler: Sinema, Şiddet, Şiddetin Türleri, Yüksek Gişe Hasılatı Yapan Filmler, Frekans Analizi.
2000 sonrası Türk sinemasında tarihi filmlerde milli kimliğin yeniden inşası
Kimlik, sürekli olarak hareket halinde olan ve biz/onlar karşıtlığı içerisinde bir öteki yaratılarak oluşturulan bir yapıyı ifade etmektedir. Milli kimlik de aynı şekilde bir kez oluşturulup bırakılan bir yapı olmayıp sürekli olarak yeniden inşa edilmektedir. Gündelik yaşam içerisinde hayatın tüm alanını kapsayan kitle iletişim araçları "kimlik hatırlatıcıları" olarak işlev görmektedirler. Bu özelliğinden dolayı kitle iletişim araçları ve özelde sinema milli kimliğin sürekli olarak üretiminde ve yeniden üretiminde etkin bir role sahiptirler. Kültürel alan hegemonik bir mücadele alanını ifade ettiğinden milliyetçilik olgusu da kültürel alanda kendisini bir mücadele içerisinde bulmaktadır. Tarihin yeniden inşa edildiği ve bu inşada bugünün egemen temsillerinin etkili olduğu popüler kültür ürünlerinden olan tarihi filmlerde de bu mücadele yaşanmaktadır. Bu çalışmanın amacı, 2000 sonrası Türk sinemasında tarihi filmlerde milli kimliğin ne şekilde yeniden inşa edildiğini ortaya koymaktır. Araştırma amacını ortaya koymak için betimleyici analiz yöntemi kullanılmış ve durum saptama çalışması yapılmıştır. Çalışma evrenini, 2000 sonrası Türk sinemasında yapılmış olan tarihi filmler oluşturmaktadır. Örneklemi ise amaçlı örneklem yöntemiyle belirlenen 120, Fetih 1453, Çanakkale 1915, Taş Mektep ve Çanakkale Yolun Sonu olmak üzere beş film oluşturmaktadır. Örneklem olarak belirlenen filmler, "biz/onlar tanımlamaları ve özellikleri", "biz/onları belirginleştiren simge ve semboller", "kahramanlık ve zaferlerle biz/onların kuruluşu", "değerlerle biz/onların kuruluşu" ve "milli kimliğin inşasında kullanılan simge ve semboller" olmak üzere beş kategoride betimsel analizle değerlendirilmiştir. Anahtar Kelimeler: Kimlik, Milli Kimlik, Tarihi Film, Türk Sineması, 2000 Sonrası.
Quentin Tarantino sinemasında postmodern kavramlar
Modernlikten bir kopuş olarak değerlendirilen postmodernizm, 1980'lerden itibaren modernizm serüveninin bir parçası olan filmlerde karşılık bulmaya başlamıştır. Bu çalışma, postmodernizmin Quentin Tarantino filmlerine nasıl yansıdığını ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda postmodernizmi tanımlamak için kullanılan zaman ve mekân deneyiminde değişikler, temsilin reddi, öznenin tahribi, parçalanma, belirlenemezlik, evrensel doğrulara olan inancın yitirmesi, şizofreni, metinlerarasılık, yüzeysellik, pastiş, nostalji gibi kavramlarının Tarantino filmlerinde ne ölçüde karşılık bulduğu araştırılmıştır. Filmlerde yer alan postmodern kavramlar ortaya konmakla beraber modern sinemanın birçok özelliğinin de devam ettiği görülmüştür. Bu nedenle filmlerin postmodern bir kopuş içerisinde olmasından ziyade postmodern unsurlar taşıyan bir yapıya sahip olduğu ortaya konmuştur. Anahtar Kelimeler: Postmodernizm, Pastiş, Nostalji, Metinlerarasılık, Yüzeysellik
Anton Çehov öykücülüğündeki yabancılaşma imgesinin Nuri Bilge Ceylan sinemasındaki dönüşümü
Sanatın farklı dalları ortaya çıktıkları dönemlerden bu yana alışveriş içinde olmuşlardır. Bu etkileşim, sanatların günümüzde aldıkları şeklin belirleyici unsurlarından biridir. Sinema da, yapısının el verdiği ölçüde, diğer sanatların anlatılarından, anlatım olanaklarından ve tekniklerinden yararlanmıştır. Gerek sözlü gerek yazılı olsun, mirası insanlık kadar eski olan edebiyat, sanatların en gencini besleyen, büyüten ve değiştiren kaynakların başında gelmektedir. Edebi eserlerin uyarlamalar aracılığıyla perdeye taşınması, sinemanın ilk günlerinde başlayan, artarak devam eden ve günümüzde de popülerliğini yitirmeyen bir yöntemdir. Dünya edebiyatında sayısız yapıt, aslına sadık kalınarak ya da sinemanın gerekleri doğrultusunda dönüştürülerek filme aktarılmıştır. Edebi eserin büyük ölçüde hazır bir senaryo sunması ve bilinirliğinden ötürü belirli bir gişe başarısı vadetmesi, sinemacıların bu yola başvurmasının başlıca nedenleridir. Ancak zamanla kimi yönetmenler için uyarlama çok daha bireysel bir süreç haline gelmiş, etkisi altında kalınan roman ya da öykünün, gücünden bir şey yitirmeden filme aktarılabilmesi düşüncesi öne çıkmıştır. Ülkemizde de durum farklı değildir. Gerek yerli, gerek yabancı yazarların eserlerinden uyarlamalar yapan yönetmenler sinema tarihimizde önemli bir yer tutmaktadır. Rus yazar Anton Çehov'un öykülerini filmlerine taşıyan Nuri Bilge Ceylan bu isimlerin başında gelmektedir. Anahtar Kelimeler: Anton Çehov, Nuri Bilge Ceylan, Uyarlama, Yabancılaşma
2000 sonrası Türkiye sinemasında queer imkanlar: Benim Çocuğum, Zenne ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz üzerine bir çözümleme
Queer kuram ve beraberinde gelişen tartışmalar özellikle 2000'lerden bu yana Türkiye'deki ilgili akademik ve aktivist çevreler üzerinde etkili olmakta, bir yandan kuramın uluslararası düzeydeki tartışma seyri diğer yandan Türkiye özelinde ortaya konan yeni soru ve saptamaların açtığı yol kuramın zenginleşmesini sağlamaktadır. Sinema alanında ise "Türkiye queer sineması" olarak adlandırılabilecek bir yönetmenler ve yapımlar topluluğu ya da akımdan söz edilememekle birlikte Türkiye sineması queer karakterleri, sahneleri, "an"ları ve müdahaleleri barındıran, queer okumalara açık bir alan olarak ele alınabilir. Bu noktadan yola çıkan tez, 2000 sonrası Türkiye sineması içerisinde yer alan ve queer okumalara imkân verdiği düşünülen örneklem filmlerinin çözümlenmesi yolu ile Türkiye'de yakın dönem queer sinemanın olanaklarını araştırmayı hedeflemektedir. Bu bağlamda filmler karakterler, ilişkiler, sahneler ve anlatı yapısı üzerinden queer bir okumaya tabi tutulmuş, queer kuramın problematize ettiği konular bir yandan "queer sinema" olarak adlandırılan evrensel örnekler diğer yandan da Türkiye sineması ve Türkiye LGBTİ aktivizminin öznel koşulları çerçevesinde filmler ile birlikte düşünülmeye çalışılmıştır. Cinsel yönelim, cinsiyet kimliği, cinsellik, arzu, haz, özdeşleşme, normatiflik gibi kavramlar çalışmada rol oynamıştır. Anahtar Kelimeler: Sinema, Queer, Türkiye Sineması, Queer Kuram