Hacettepe University
Anabilim Dalı

İmmünoloji Anabilim Dalı

Hacettepe University

39

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

39 Tez
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yaygın deri siğilleri olan hastalarda HLA sınıf I ve sınıf II allellerinin araştırılması

Deri siğilleri, insan papilloma virus (HPV) enfeksiyonlarına bağlı olarak ortaya çıkan, farklı klinik prezentasyonları olan benign epitelyal proliferasyonlardır. HPV enfeksiyonlarında genetik duyarlılığın ve enfeksiyonu elimine etmeye yönelik fonksiyon gösteren immünolojik mekanizmaların rolü henüz tam olarak aydınlatılamamıştır. HLA antijenlerinin patojenlere karşı konak savunmasında kritik rolleri bulunmaktadır. Çalışmamızda yaygın deri siğilleri olan hastalarda HLA Sınıf I (HLA-A, HLA-B, HLA-C) ve Sınıf II (HLA-DRB1, HLA-DQB1 ve HLA-DQA1) allelerinin sıklığını araştırarak sağlıklı popülasyonla karşılaştırmak ve siğillerin oluşumunda bu allellerin etkisini incelemek amaçlandı. Çalışma kapsamında yaygın deri siğili tanısı alan 100 hasta ve hastanemize kemik iliği donörü olarak başvurmuş 100 sağlıklı birey kontrol grubu olarak seçilerek, periferik venöz kan örnekleri alındı, DNA izolasyonu sonrası HLA tiplendirmeleri yapıldı. Hastaların 61'inde (%61) siğil aile öyküsü tespit edildi. Siğil lokalizasyonları değerlendirildiğinde bazı hastalarda birden fazla lokalizasyonda olmak üzere 29 (%29) hastada genital bölgede, 39 (%39) hastada üst ekstremitelerde, 21(%21) hastada baş-boyun, 31 (%31) hastada ise alt ekstremitelerde yer almaktaydı. Birer (%1) hastada da gövde ve oral mukozadaydı. Sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında yaygın deri siğilleri olan hasta grubunda B*38, B*40, B*44 ve C*12 alleleri için p<0,05 anlamlılık düzeyinde fark bulundu. Sağlıklı kontrollerde B*38, B*40, B*44 ve C*12 allelleri hasta grubuna göre daha yüksek tespit edildi (sırasıyla B*38 için p=0,025; OR:0,31; %95 GA, B*40 için p=0,046; OR:0,32; %95 GA, B*44 için p=0,029; OR:0,41; %95 GA ve C*12 için p=0,0070; OR:0,49; %95 GA). Genital siğilli hasta grubunda ise DQA1*0103 alleli sağlıklı kontrollere göre daha düşük bulundu (p=0,049870; OR:0,28; %95 GA). Çalışmamızda bir risk alleli tespit edilememiş olup HLA-B*38, B*40, B*44 ve C*12 allelleri yaygın deri siğilleri gelişimine karşı, DQA1*0103 alleli de genital siğil gelişimine karşı koruyucu bulunmuştur.

Deri hastalıklarıHLA antijenleriPapillomavirüsler+1
Duygu Gülseren
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Ağır influenza virüs infeksiyonu görülen kişilerde IRF7 gen mutasyonu varlığının araştırılması

Bu çalışma ağır influenza infeksiyonu olan erişkinlerde lenfosit alt gruplarının dağılımı ve altta yatan IRF7 gen mutasyonu varlığının araştırılması amaçlamıştır. İnfluenza infeksiyonu atak döneminde solunum yetmezliği olan ve influenza infeksiyonu tespit edilen, İç Hastalıkları servislerine yatırılan 32 hastadan araştırmaya dahil edilmiştir. Hastaların median yaşı 67 (26-96) idi ve 21'i kadındı; 13'ü yoğun bakım ünitesinde izlendi; 5'ine invaziv, 13'sine non-invaziv mekanik ventilasyon uygulandı. Median yatış süresi 11.5 (4-56) gündü ve 3 hasta exitus oldu. Median lökosit sayısı 7000 /ml (3200-26000) ve median lenfosit sayısı 948 /ml (92-3078) idi. 16 hastanın hem T hem B lenfosit alt gruplarının analizi flowsitometri yöntemi ile yapıldı. Sanger yöntemi ile IRF7 gen analizi sonucunda 3 hastada iki farklı polimorfizm tespit edildi; K179E (rs1061502) ve H195L (rs139709725). T ve B lenfosit alt gruplarındaki değişiklik influenza infeksiyonunda beklendiği yönde görülmekle birlikte altta yatan hastalıklarına da bağlı olabilir. Hastaların ileri yaş ve komorbidetelerinin varlığı ağır influenza infeksiyonuna yatkınlık yaratabilir. İncelenen bu hastalarda IRF7 geninde influenza virüs infeksiyonuna yatkınlık yarattığı tanımlanmış bir mutasyon tespit edilememiştir.

Nursel Çalık Başaran
Hacettepe University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

COVID-19 pozitif hastalarda G-MDSC benzeri alt gruplardaki fenotipik ve fonksiyonel farklılıkların araştırılması

Miyeloid hücreler, doğuştan gelen immün sistemin hücreleri olup, virüslere karşı verilen immün yanıtların başlamasında ve sonlanmasında görev alırlar. Özellikle, enfeksiyon sonrası immün regülasyonun sağlanmasında oldukça kritik rolleri olup, hemoastazın sağlanmasında görev alırlar. Efektif immün yanıtın oluşmasıyla beraber viral replikasyon kontrol edilerek, yüksek doku hasarı ve sitokin fırtınası önlenebilmektedir. Böylelikle, immünopatoloji sınırlandırılmakta ve iyi bir klinik tablo ile sonuçlanmaktadır. İlgili tez kapsamında, miyeloid kökenli baskılayıcı hücre ve alt grupları ile nötrofillerin hastalık prognozunu hangi yönde etkilediği araştırılmıştır. Çalışma Ocak 2021-Kasım 2021 tarihleri arasında COVID-19 ön tanısı almış ve PCR testi ile pozitifliği doğrulanan hem çocuk hem de erişkin bireylerin periferik kan örnekleri ile gerçekleştirilmiştir. Bu hastaların MDSC'leri ve nötrofilleri fenotipik ve fonsiyonel açıdan değerlendirilmiş olup klinik tablo ile ilişkilendirilmiştir. Sağlıklı çocuklarda özellikle erken yaş döneminde (0-13 yaş) hali hazırda G-MDSC ve E-MDSC hücre grubunun yüksek bulunması ve hastalığın akut döneminde G-MDSC hücrelerinin azalarak, E-MDSC hücrelerinin artış göstermesi ve M-MDSC düzeyinde artışın görülmemesi miyeloid hücrelerin inflamasyonu uyarıcı ve durdurucu iki yönlü çalıştığı görülmüştür. Özellikle akut dönem anti-viral yanıtlarda baskılayıcı hücre grubunun var olmasına karşın yüksek düzeylerde bulunmasının kontrollü yanıtta kritik olacağını düşündürmüştür. Erişkin bireylerde literatür ile uyumlu olarak M-MDSC artışının kötü prognoz ile ilişkili olduğu ve ağır klinik tabloya sahip bireylerde yükseldiği belirlenmiştir. M-MDSC/G-MDSC oranının ≥1 olması ve E-MDSC oranının düşük düzeylerde bulunmasının kötü prognoz için bir belirteç olabileceği saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: COVID-19 immün sistem yanıtları, Miyeloid kökenli baskılayıcı hücreler, immün modülasyon, nötrofiller, T hücre yanıtları

COVID 19FenotipKorona virüs enfeksiyonları+7
Fatma Dombaz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Malign melanoma olgularında yeni B hücre alt gruplarının araştırılması

İmmün kontrol noktası inhibitör (ICI) tedavisinin malign melanoma olgularındaki etkinliğinin belirlenmesi için öngörücü biyo-belirteçlerin tanımlanması, tedavi seçimine ve klinikte takibine yardımcı olması açısından önemlidir. Malign melanomada ICI'nin ana hedefi T hücre efektör fonksiyonları olmasına rağmen, olgun ve farklılaşmış B hücre fenotiplerinin de ICI yanıtları ile pozitif ilişkide olduğu öne sürülmekte ancak ICI tedavisindeki rollerine yönelik çalışmalar az sayıdadır. Bu çalışmada, uzun süreli takip edilen metastatik melanoma (MM)'lı olguların ICI immünoterapisine verdikleri B-hücre aracılı immün yanıtları, tedaviye yanıt veren (YV) ve yanıtsız (YZ) olgulardaki B hücre alt gruplarındaki farklılıkların saptanması ve B hücre ilişkili sitokinlerin prognostik ve öngörücü klinik biyo-belirteç olarak kullanılabilme potansiyellerinin araştırılması amaçlanmıştır. MM'li olgular ve sağlıklı kontrollerden alınan periferik kan örneklerinden akan hücre ölçer ile B hücre alt grupları saptanmıştır. Aynı grupların serum örneklerinden BAFF ve APRIL sitokin seviyeleri Elisa yöntemi ile tespit edilmiştir. ICI tedavisinin, YZ olgularda naif B hücre frekanslarını periferde arttırırken, dönüşmüş bellek (IgD-CD27+), klasik (CD21+CD27+), dönüşmemiş bellek B hücre ve IgA+ B hücre frekanslarını azalttığı saptanmıştır. Tedavinin erken ve geç vizitlerinde dönüşmüş (IgM-IgD-) ve dönüşmüş bellek B hücreler YV'lerde yüksek frekanslarda bulunmuştur. ICI tedavisinin, CD21-/dü dönüşmüş B hücre frekanslarının YZ olgularda arttırdığı, YV olgularda BAFF-R ekspresyonunu azalttığı saptanmıştır. YZ olgulara nazaran her vizitte BAFF-R ve TACI ekspresyonları YV olgularda yüksek tespit edilmiştir. Tedavi başlangıcında YZ olguların BAFF serum konsantrasyonlarının, kontrollerden ve YV olgulardan yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tez çalışma sonuçları, serum BAFF seviyelerinin, BAFF-R ve TACI ekspresyonlarının ve CD21-/dü B hücre frekanslarının ICI tedavisi altındaki MM'li hastaların efektif anti-tümör yanıtlarında rolü olduğunu ileri sürmektedir.

BiyobelirteçlerBiyobelirteçler-tümörLenfositler+4
Laçin Cevhertaş
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Bruselloz olguların tanı ve takibinde yeni biyolojik markerler

Bruselloz tüm dünyada özellikle gelişmekte olan ülkelerde yaygın olarak görülen zoonotik bir hastalıktır. Hastalık temel olarak akut ve kronik olarak iki fazda görülmektedir. Bruselloz tanısında çok sayıda laboratuvar yöntemi geliştirilmiş olmasına rağmen halen özgüllük ve duyarlılığı yüksek, ucuz ve güvenli kriterlerini karşılayan özel bir test yoktur. Ayrıca tedaviye yanıtı değerlendirecek kronikleşmeyi öngörecek bir testte henüz bulunamamıştır. Human ABI gene family member 3 (ABI3), Human C-type lectin domain family 12, member B (CLEC12B), Human DNA damage inducible transcript 4 like (DDIT4L), Human zinc finger protein 1 (ZFP1), Human protein inhibitor of activated STAT4 (PIAS4), Human protein phosphatase 2A activator regulatory subunit 4 (PPP2R4), Human WD Repeat-Containing Protein 33 (WDR33) Human Indoleamine 2,3- Dioxygenase (IDO), son dönemlerde keşfedilmiş ve immün sistemin çeşitli aşamalarında görev alan proteinlerdir. Bu çalışma Brucella patogenezinin aydınlatılmasına katkı sağlayacak, bruselloz tedavisine yanıtı gösterecek ve kronikleşmeyi öngörebilecek yeni markerler keşfedebilmek amacıyla yapılmıştır. Çalışma grupları akut, kronik, iyileşen ve kontrol hastalar olmak üzere dört grup olarak oluşturuldu. Tüm gruplardan alınan kan örneklerinden serum ayrılarak Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile çalışmamızda yer alan protein seviyeleri tespit edildi. ABI-3, CLEC12B ve PPP2R4'ün artan seviyelerinin kronikleşmeyi öngörmede, azalan seviyelerinin ise tedavi yanıtının izlenmesinde, DDIT4L, IDO, PIAS4 VE ZFP-1'in azalan seviyesinin kronikleşmeyi öngörmede, artan seviyesinin tedaviye yanıtı değerlendirmede kullanılabileceği görülmüştür. Ayrıca elde edilen sonuçlar ile Brucella bakterisinin immün sistemden gizlenme stratejisinin anlaşılmasında yeni ipuçları elde edilmiştir.

BakterilerBrusellaBruselloz+2
Eren Çağan
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Meme kanseri alt-gruplarında monosit/makrofaj/alveolar makrofaj arası etkileşimlerin metastaz ve immün modülasyon üzerine etkileri

Meme kanseri kadın kanserleri arasında birinci sırada yer almaktadır. İlk olarak akciğere olmakla beraber, kemik, karaciğer ve beyin metastazı görülür. Kanser kök hücresi/kanser başlatıcı hücrelerin metastazdan sorumlu olduğu ve primer meme tümöründe bulunan kanser kök hücresi popülasyon ve yüzdesinin bu yayılımda sorumlu olduğu ileri sürülmektedir. Kanser kök hücresi ve immün modülasyon/kaçış ile ilgili birçok çalışma litaratürde bulunmakla beraber, monosit/makrofaj/doku yerleşik makrofajları ve kanser kök hücresi arasındaki ilişki henüz bilinmemektedir. Ayrıca, akciğer doku yerleşik makrofajları ile ilgili yapılacak çalışmalarda bu hücreler için bir hücre hattı mevcut değildir. İlgili tez kapsamında, monositik bir hücre hattı olan THP-1'den, spontan seçilim ile alveolar makrofaj benzeri bir hücre hattı (Al-Maq/D6P30-DAİSY5) oluşturulmuştur. Bu hücre hattı CD206, CD163, CD169, CD11b, CD11c, CD14, HLA-DR, CD16 ve CD68 belirteçleri kapsamında karakterize edilmiştir. İlgili hücre hattı seçilirken farklı yüzey ve ekstrasellüler matris bileşenleri kullanılarak, farklılaşmayı en çok destekleyen koşul ile devam edilmiştir. Oluşturulan alveolar makrofaj benzeri hücre hattı meme kanseri hücre hatları ile ko-kültüre edilerek CD44/CD24 belirteç düzeylerindeki değişim araştırılmıştır. Kullanılan meme kanseri hücre hatlarından MDA-MB-468 ve T47D hücrelerinin ''karışık tip'' kanser kök hücresi alt-klonlarını bulundurduğu ve en çok bu hücrelerin alveolar makrofaj karakterini desteklediği görülmüştür. BT474 hücrelerinin CD14+ monositik alt-grupları arttırırken, CD169 belirtecini en az uyaran hücre hattı olduğu belirlendi. Tüm bu sonuçlar neticesinde, kanser kök hücresi alt-tiplerinin farklı monosit/makrofaj ve doku yerleşik makrofaj alt-grubunu destekleyebileceği belirlendi. Bu veriler ışığında ileri mekanistik çalışmalar planlanarak mekanizmanın aydınlarılması hedeflenmektedir.

Akciğer neoplazmlarıMakrofajlarMeme hastalıkları+6
Onur Etgü
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

İndolamin 2, 3 dioksijenaz gen polimorfizminin behçet hastalığı ve kliniği üzerine etkisi

Behçet hastalığı (BH), oral ve genital aftlar, üveit ve cilt bulgularıyla karakterize multifaktöryel bir hastalıktır. Ailesel olguların sıklığı, coğrafi dağılım göstermesi ve HLA-B51 ile güçlü ilişkisinin olması etiyopatogenezde genetik faktörlerin rolünü desteklemektedir. İndolamin 2,3-dioksijenaz (İDO) triptofanın oksidatif katabolizmasında rol alan immün modülatuvar bir enzimdir. İDO efektör T hücrelerin inhibisyonu ile Treg farklılaşması ve aktivasyonunu stimüle eder. İDO gen ekspresyonundaki bireyler arası varyasyonların İDO aktivitesinde farklılıklarla sonuçlandığı bilinmektedir. Literatürde, BH ile İDO gen polimorfizmi arasındaki ilişkiyi araştıran bir çalışmaya rastlamadık. Bu çalışmada BH'de İDO serum düzeyleri, İDO genindeki belirlenen tek nükleotid polimorfizmlerinin (TNP) klinik bulgularla ilişkisinin araştırılması amaçlandı. Çalışmaya 90 Behçet hastası ve 52 sağlıklı gönüllü dahil edildi. İDO1 ve İDO2 için belirlenen gen bölgelerinde, 90 hasta 52 kontrol için TNP tespiti yapıldı. Serumda ELISA yöntemiyle İDO1 seviyeleri ölçüldü. Behçet hastalarında ve kontrol grubunda; İDO1 rs7820268, rs10108662 ile İDO2 rs4503083 geni polimorfizmleri ve allel frekansları açısından istatistiksel anlamlı farklılık saptanmadı. Serum İDO1 seviyesinin Behçet hastalarında kontrol grubuna kıyasla anlamlı olarak düşük olduğu görüldü. BH'de kontrol grubuna kıyasla İDO1 düzeyinin düşük olması, immünhemostazın sağlanmasına rol oynayan İDO1'in BH patogenezinde etkili olabileceğini düşündürmektedir. Klinik bulgularla İDO1 düzeyi arasında anlamlı bir korelasyon gösterilememiştir. Gen polimorfizmleri açısından iki grup arasında fark saptanmamıştır. Klinik bulgular açısından ise sadece İDO1 rs7820268 CT genotipinin Nörobehçet gelişimi açısından koruyucu olabileceği düşünülmüştür. Diğer klinik bulgularla çalışılan gen polimorfizmleri açısından anlamlı ilişki saptanamamıştır. Nadir klinik bulgular açısından yeterli sayıda hastanın dahil edildiği daha geniş çalışmalar bu bulgulara katkı sağlayabilir.

Behçet sendromuPolimorfizm-genetikİmmünomodülasyon+1
Ülkü Uçar
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Potansiyel immünomodülatör özellikteki moleküllerin bruselloz enfeksiyonlarında değerlendirilmesi

Bruselloz, Brucella adı verilen bakteriler tarafından oluşturulan zoonotik bir hastalıktır. Brusellozda farklı klinik tabloların ortaya çıkmasında rol oynayan mekanizmalar yeterince aydınlatılmış değildir. Bu eksiklikleri gidermek amacıyla akut ve kronik brusellozlu hastalar ile sağlıklı kontroller ve bruselloz geçirip iyileşmiş kişilerden alınan serumlarda immünomodülatör özellikteki aktivin A, aktivin B ve follistatin moleküllerinin potansiyel rollerinin ortaya konulması amaçlanmıştır. Aktivinler, transforme edici büyüme faktörü-β1 (TGF-β1) süper ailesinin üyeleridirler. Aktivin A ve B'nin biyolojik aktiviteleri benzerdir, ancak bazı durumlarda farklı etkiler gösterebilirler. Follistatin ise aktivinlerin fonksiyonlarını inhibe veya nötralize eden bir proteindir ve bu yolla enflamatuvar süreci düzenleyebilmektedir. Çalışmamıza Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı klinik ve polikliniğine başvuran 40 akut, 36 kronik bruselloz hastası ile 40 sağlıklı ve 8 bruselloz geçirip iyileşmiş donör dahil edilmiştir. Ayrıca hastalar ve iyileşen grup, kemik eklem tutulumu (osteoartiküler) olan (akut:13; kronik:15; iyileşen:3) ve olmayanlar (akut:27; kronik:21; iyileşen:5) şeklinde gruplandırılarak da değerlendirilmiştir. Tüm immünomodülatör moleküller serumda, Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA) ile çalışılmıştır. Aktivin A, aktivin B ve follistatin molekülleri için akut ve kronik hasta gruplarındaki değerler, sağlıklı kontroller ve iyileşmiş gruptaki değerlere göre daha düşük bulunmuştur ancak sadece aktivin A ve aktivin B molekülleri için istatistiksel olarak anlamlı fark olduğu ortaya çıkmıştır. Akut ve kronik gruplar arasında ve sağlıklı kontrol ile iyileşen gruplar arasında anlamlı fark saptanmamıştır. Sonuçlarımız, bruseloz enfeksiyonu süresince bu üç molekülün ekspresyonunun baskılandığını, iyileşme durumunda ise baskılanmanın ortadan kalkarak tekrar normal seviyelere yükseldiğini göstermektedir.

Aktivin AAktivin BAkut enfeksiyon+7
Muhammed Ali Kızmaz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Brusellozlu hastalarda eksozom profilinin değerlendirilmesi

Bruselloz, etkeni Brucella bakterileri olan dünya çapında zoonotik bir enfeksiyondur. Eksozomlar, birçok hücre tipi tarafından salınan multiveziküler gövdelerden türetilen küçük lipit veziküllerdir. Eksozomal hücre kargosu, kökenlendiği hücrenin tipini yansıtır. Bu çalışmada akut, kronik bruselloz ve sağlıklı kontrollerden alınan serum örneklerinden elde edilen eksozomların Akan Hücre Ölçer (AHÖ) yardımıyla immünfenotiplemesini yapmak, farklı gruplarda eksozomların hangi hücre gruplarından köken aldığını belirlemek, brusellozun kronikleşmesinde, eksozomların etkisini ortaya koymak ve bruselloz immünpatogenezinde eksozomların potansiyel rollerine dair literatüre katkılar sunmak amaçlanmıştır. Çalışmamıza, bruselloz tanısı konmuş 10 akut ve 10 kronik hasta ile 10 sağlıklı kontrol dahil edilmiştir. Serum örneklerinden eksozomlar ticari izolasyon kiti kullanılarak elde edilmiştir. Önceden tasarlanan panelde, monoklonal antikorlarla boyandıktan sonra, AHÖ 'de eksozomların immünfenotiplemesi yapılmıştır. Eksozom varlığının doğrulanması, eksozoma spesifik monoklonal antikorlar olan CD9, CD63 ve CD81 boyamaları ve elektron mikroskobu (SEM) değerlendirmeleriyle yapılmıştır. Değerlendirme sonucuna göre granülosit kökenli eksozom değerleri akut grupta, kronik ve sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek çıkmıştır, bunun yanında kronik ve sağlıklı grup arasında anlamlı bir fark gözlenmemiştir. G-MDSC (granülositik-myeloid kökenli süpressör hücreler) kökenli eksozom değerleri, akut grupta kronik ve sağlıklı gruba göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur, aynı zamanda kronik grup ve sağlıklı kontrol grubu arasında anlamlı derecede farklılık gözlenmiştir. Tez çalışması sonucunda, akut dönemde hastalığın patogenezinde granülosit kökenli eksozomların rol oynadığı ve ortamda bulunan myeloid kökenli supressör hücrelerden kaynaklanan eksozomlarında granülosit kökenli eksozomlar olduğu bulunmuştur. Brusellozun farklı evrelerinde, granülosit kökenli ve G-MDSC kökenli eksozomlar arasındaki anlamlı farklar, hastalığın immünpatolojisine, yeni çalışmalarla birlikte önemli katkılar sunabilir.

Akım sitometrisiBrusellaBruselloz+2
Abdurrahman Şimşek
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Meme kanserinde foliküler yardımcı T lenfositlerin fonksiyonel ve moleküler analizi

T foliküler yardımcı (Tfh) hücreler, lenf nodu (LN)'nda antijene özgü antikor üreten B hücrelerinin olgunlaşmasında görev alır. Kanser hastalarının LN ve periferik kanlarında bulunan Tfh hücrelerinin moleküler ve fonksiyonel karakterizasyonu net bir şekilde tanımlanmamıştır. Bu çalışmada fenotipik karakterizasyon için meme kanseri hastaların LN ve periferik kanından izole edilen lenfositler kullanıldı ve CD4, CD8, PD-1, CXCR5, CCR7, CD45RO, CD127, CD25, TIM-3, LAG-3, CTLA-4 ve ICOS ifadeleri, akım sitometresi aracılı analiz edildi ve klinik veriler ışığında incelendi. LN kesitlerinden CD4, CD19 ve BCL-6 immünofloresan boyamalar yapıldı. Fonksiyonel analizlerde, CD4+ T hücreleri izole edildi ve anti-CD3/CD28 uyarımı sonrası zamana bağlı; PD-1 ve CXCR5 ilişkili, erken aktivasyon ve inhibitör belirteçlerinin ifadelerindeki değişimler ve proliferasyonları incelendi. Uyarım sonrası CD4+ T hücreler PD-1 ve CXCR5 bağımlı olarak izole edildi ve bu hücrelerdeki BCL-6, ICOS ve TIM-3 ifadeleri immünfloresan boyama ile ve bu popülasyonlardaki diğer T hücre alt grupları ile ilişkili moleküllerinin mRNA düzeyi RT-PZR tekniği ile araştırıldı. Sonuç olarak, LN'de dolaşıma kıyasla daha yüksek Tfh ilişkili CD4+PD-1+CXCR5+ hücreler tespit edildi, bu hücrelerin CCR7+CD45RO+ merkezi bellek fenotipik özelliği taşıdığı ve yüksek oranda CD127, TIM-3 ve ICOS ifadesine sahip olduğu saptandı. Ayrıca, CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinin yüksek oranda çoğalma kapasitesine sahip olduğu ve uyarım ile erken aktivasyon ve inhibitör reseptör ifadelerini arttırdığı tespit edildi. Uyarım sonrası CD4+PD-1+CXCR5+ hücrelerinde yüksek oranda BCL-6 mRNA düzeyi, ICOS ve TIM-3 ifadesi de görüldü. Böylelikle çalışmamız, Tfh hücrelerinin esas olarak LN'de yüksek çoğalma kapasitesindeki CD4+PD-1+CXCR5+BCL-6+ICOS+TIM-3+ hücreler olarak karakterize edilebileceğine ışık tutmaktadır ve bu hücrelerinin aktivasyonunun hedeflenmesi ile anti-kanser hümoral bağışıklık yanıtını indüklenebileceğini düşünülmektedir.

Alerji ve immünolojiLenf nodlarıLenfosit aktivasyonu+7
İzel Yılmaz
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
00
DoktoraAçık ErişimTR

Eritrosit süspansiyonlarının depolanma sürecinde eksozom/mikropartikül profilindeki değişikliklerin incelenmesi

Eksozomlar, çeşitli hücre tipleri tarafından salınan hücre dışı veziküllerdir. Bu veziküller membran hücreleri ile sitozolik proteinler, lipitler ve RNA arasında transfer için araç olarak görev yaparak önemli bir hücre içi iletişim modelini temsil eder. Bu çalışmada, eksozomların eritrosit süspansiyonlarının (ES) içinde depolanma süreci boyunca gösterdikleri değişimleri belirlemek amaçlanmıştır. Sağlıklı bağışçılardan (10) alınan tam kanlar eritrosit süspansiyonuna (ES) eşit miktarda iki ayrı kan torbasına aktarıldı. Torbalardan biri lökosit filtresinden geçirilerek lökositi azaltılmış (LA-ES) ve azaltılmamış ES'ler (NL-ES) elde edildi ve eşit miktarda dört kan torbasına ayrıldı. 0, 14, 28 ve 42. günlerde incelenmek üzere 4°C de saklandı. Eksozomları önce karboksilateks boncuklar ile anti-CD9 antikorlarla kaplanır ve eksozom içeren örneklerin boncuklarla bağlanması gereken miktarı belirlemek için BCA Protein Assay yapılarak eksozom hacimleri belirlendi ve akan hücre ölçer ile araştırıldı. T ve Tc lenfosit kökenli eksozom seviyelerinde her iki grupta (lökositi azaltılmamış ve azaltılmış) azalma görülmüştür.T hücre kökenliler lökositi azaltılmış grupta 42.gün örneklerinde 0. güne göre anlamlı şekilde azalırken, T sitotoksik lenfosit kökenliler lökositi azaltılmamış grupta 14 ve 42. gün örneklerinde 0. güne göre anlamlı şekilde azalma göstermiştir (p<0,05). B lenfosit kökenli eksozom seviyelerinde de her iki grupta azalma görülmüştür. G-MDSC kökenlı eksozomlar her iki grupta 0, 14 ve 28. günlerde anlamlı şekilde azalmıstır (p<0,05). 42. gün örneklerinde bu eksozomların düzeyleri belirgin şekilde yüksek bulunmuştur. Ayrıca lökositi azaltılmış ve azaltılmamış gruplar arasında da istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır (p>0,05). Çalışmadan elde edilen sonuclar immün baskılayıcı özellikteki MDSC ve G-MDSC kökenli eksozomların immünmodülasyonda rol oynadığı düşündürmektedir. Çalışma sonuçları eksozomların lökoredüksiyondan etkilenmediklerini göstermiştir. İmmünmodülasyonun lökoredüksiyonla engellenememesinin nedenlerinden birisi de filtrelerden geçebilen eksozomlar olabilir.

EksozomlarEritrositlerKan transfüzyonu+2
Mehrdad Pashazadeh
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Yenidoğan sepsisinde enflamasyon belirteçleri

Yenidoğan sepsisi, son yıllardaki ilerlemelere rağmen hastalık ve ölümün en önemli nedenlerinden biridir. Yenidoğan sepsisinde kliniğin hızlı ve ölümcül seyretmesinden dolayı tanının erken konulması ve tedaviye erken başlanması gerekir. Günümüzde kesin tanı kan kültüründe etkenin tespiti ile konulmaktadır. Ancak kan kültürü sonucu için en az 24-48 saat beklemek zorunda olunması, doğumdan önce anneye antibiyotik verilmesi, kan kültürü alınmadan önce bebeğe antibiyotik başlanması, kültür için alınan kan miktarının yeterli olmaması, bakteri yoğunluğunun düşük olması, yenidoğanlarda bakteriyeminin özellikle enfeksiyonun erken evrelerinde geçici ve kısa süreli olabilmesi yenidoğan sepsislerinde patojen mikroorganizmanın kan kültürü ile saptanmasını engelleyebilmektedir. Bu nedenlerle yenidoğan sepsisi tanısı için ayrıca klinik bulgular ve laboratuvara dayalı yardımcı tanı yöntemleri önerilmiştir. Bu çalışmada amacımız yenidoğan sepsisinin erken tanısında bazı enflamasyon belirteçlerini araştırmaktır. Çalışmaya, Elazığ Eğitim ve Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinde klinik sepsis tanısıyla yatan 50 yenidoğan bebek ile sepsis şüphesi bulunmayan 50 sağlıklı yenidoğan bebek alındı. Çalışmaya başlanmadan önce etik kurul kararı alındı ve ailelere çalışmaya gönüllü olarak katıldıklarına dair gönüllü onam formu imzalatıldı. Hastalar öyküleri, fizik incelemeleri ve laboratuvar tetkiklerine göre değerlendirildi. Töllner skorlama sistemine göre 10 puan ve üzeri olan olgular hasta grubunu ve 0-5 puan arası olan olgular ise kontrol grubumuzu oluşturdu. Tüm olgularda tam kan sayımı, C-reaktif protein (CRP), prokalsitonin (PCT) ile hücre yüzey antijenleri çalışıldı. Akım sitometri cihazında (FACSCalibur Becton Dickinson), hücre yüzey antijenleri olan cluster of differantiation (CD) 64, CD11b, CD62L adezyon molekülleri ve insan lökosit antijeni-DR (HLA-DR) çalışılarak monosit ve nötrofiller üzerinde ayrı ayrı değerlendirildi. C-reaktif protein ve PCT değerlerinin hasta grubunda kontrol grubuna göre yüksekliğinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu saptandı (P<0.05). Gruplar arasında monositler ve nötrofiller üzerinde adezyon moleküllerinin sıklığı değerlendirildiğinde; CD11b, CD64 ve HLA-DR'nin hasta grubunda anlamlı olarak artış saptanırken (P<0.05), CD62L için anlamlı bir fark bulunamamıştır (p>0,05). Sonuç olarak; CRP ve PCT akut faz proteinlerinin, CD11b, CD64 ve HLA-DR yüzey antijenlerinin, yenidoğan sepsisinin erken tanısında daha sık kullanılmaya aday yöntemler olabileceği kanaatine varılmıştır.

Bebek-yenidoğmuşBebeklerC reaktif protein+6
Sümeyye Barut
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2016
00
DoktoraAçık ErişimTR

Astım hastalarında Th17 ilişkili sitokinler ve hastalık şiddeti ile ilişkisi

Astımın temel özelliklerinden biri hava yolu inilamasyonudur ancak hastalık şiddeti ile inflamasyonun yoğunluğu arasındaki ilişki net olarak tanımlanmamıştır. Bu çalışmada astım hastalarında inflamasvon ile ilişkili olduğu düşünülen Thl7 ilişkili sitokin düzeylerini belirlemeyi ve bu sitokinlerin astım kontrol test (AKT) skorları ve solunum fonksiyon parametreleri ile ilişkisini araştırmayı amaçladık.Çalışmaya 60 astım hastası, 20 sağlıklı kontrol olgusu dahil edildi. Astım hastalan kontrol durumuna göre 3 gruba ayrıldı; "tam kontrol", "kısmi kontrol" ve "kontrolsüz". Tüm olguların serum TNF-a, TGF-(İ IL-6, IL-17A, IL-17F, IL-21, IL-22 ve IL-23 konsantrasyonları ölçüldü ve solunum fonksiyon testleri yapıldı.Astım hastalarının sitokin düzeyleri, IL-23 hariç, kontrol grubundan belirgin yüksekti (TNF~a için p=0.004, TGF-p için p= 0.01, IL-6 için p=0.000, IL¬IT için p=0.000, IL-17F için p= 0.008, IL-21 için p= 0.000, IL-22 için p- 0.015). IL-6, IL-21 ve IL-23 düzeylerinin AKT skorları ile anlamlı negatif korelasyon gösterdiği (sırasıyla r=-0.364, p 0.004, r=-0.295, p-0.022, r=-0.546, p-0.000), AKT skorları île FEVj değeri arasında pozitif korelasyon olduğu tespit edildi (r=0.520, p=0.000). Sitokin düzeyleri ile FEV} değeri arasındaki ilişki araştırıldığında; IL-6 ve IL-21 düzeyleri ile F'EVj değeri arasında negatif korelasyon varlığı tespit edildi (sırasıyla r-~0.3û, p=Q.017, 0.36, p=0.004)Sonuç olarak, özellikle hastalığı kontrol altında olmayan astım hastalarında Th!7 ilişkili sitokin düzeylerinin belirgin yüksek olduğunu saptadık. Bu hastalarda. Ih 17 sitokinlerini hedefleyen bir tedavinin, nötrofıük inflamasvonve steroid direncinin ön planda olduğu ağır astımlı hastalarda faydalı olabileceğini düşünüyoruz.Anahtar kelimeler: Astım, I h 17 hücre, astım kontrol testi

AstımHastalıkSitokinler+1
Gamze Kırkıl
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Febril nötropenili olgularda hepatosit growth faktör ve proinflamatuvar sitokin düzeylerinin araştırılması

Kanserli hastalarda gelişen febril nötropeni, morbidite ve mortaliteden sorumlu en önemli faktördür. Nötrofil sayısının azalması enfeksiyon riskini artırmaktadır. Nötropeninin şiddeti ve süresi enfeksiyon riskini belirgin olarak etkilemektedir. Hepatosit growth faktör; hepatopoietin A ve scatter faktör olarak da bilinen, disülfid bağlarıyla birbirine bağlanmış 34 kDa ve 69 kDa ağırlığında iki subünitten oluşmuş heterodimerik bir proteindir. İnfeksiyon hastalıklarının akut fazı sırasında HGF düzeylerinin arttığı ve bunun hasarlı organlarda regenerasyon sürecini yansıttığı düşünülmektedir. Bu çalışmada febril nötropeni olgularında, tedavi öncesi, tedavinin 48. saati ve tedavi sonu HGF, CRP ve proinflamatuvar sitokin düzeylerinin tekrarlayan ölçümleri ile tanısal ve prognostik değerinin olup olmadığı ve febril nötropenik olgularda özellikle HGF'nin biyomarker olarak kullanılabilirliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Febril nötropeni tanısı konulan 20 olgu ve kontrol grubu olarak 20 sağlıklı kişi çalışma kapsamına alındı. Olguların başlangıç, tedavinin48. saati ve tedavi sonu olmak üzere ardışık serum HGF, CRP ve proinflamatuvar sitokin düzeyleri ELISA yöntemi ile çalışıldı. Hastaların tedavi öncesi HGF düzeylerinin sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Ayrıca, hastaların tedavinin 48. saati ve tedavi sonu HGF düzeylerinin başlangıçdüzeylerine göre anlamlı olarak azaldığı gözlendi. Olguların, başlangıç serum HGF düzeylerinin CRP düzeyleri ile anlamlı düzeyde korele olduğu görüldü. Yüksek risk grubundaki hastaların serum ortalama HGF düzeylerinin, düşük risk grubundaki hastaların HGF düzeylerine göre anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Febril nötropeni olgularında tedavi öncesi IL-6 düzeylerinin tedavi sonunda anlamlı düzeyde düştüğü ve kontrol grubu ile tedavi sonu düzeyler arasında anlamlı fark gözlenmediği saptandı. Tedavi öncesi TNF-alfa düzeylerinin ise hem tedavinin 48. saatinde hem de tedavi sonunda istatistiksel olarak anlamlı düzeyde düştüğü saptandı. IL-1 ve IL-8 düzeylerinin ise tedavi ile anlamlı değişiklik göstermediğibelirlendi. Bulgularımız; febril nötropeni olgularında, ardışık olarak ölçülen serum HGF düzeylerinin risk düzeyini belirlemede ve ve hastalığın prognozunu tahmin etmede önemli bir marker olabileceğini düşündürmektedir.

BüyümeC reaktif proteinHepatositler+3
Mehmet Özden
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2012
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Behçet hastalarında sjögren sendromunun sıklığının araştırılması

Behçet hastalığı (BH) ve Sjögren sendromu (SS) ortak komponentler içerirler ve etyopatogenezlerinde genetik, infeksiyöz, otoimmün mekanizmalar rol oynar. SS?nin diğer otoimmün hastalıklarla ilişkisi ülkemizde ve dünyada yapılan birçok çalışmayla gösterilmiş olmasına rağmen BH ile birlikteliğini gösteren çalışma sayısı yok denecek kadar azdır. Dünya üzerinde en sık ülkemizde görülen BH?nin SS ile birlikteliğini araştırarak bu alandaki eksikliğin giderilmesine katkıda bulunmak çalışmamızın temel amacıdır. Sjögren sendromunun tanısında klasik olarak SS-A ve SS-B otoantikorları kullanılmaktadır. Fakat son yıllarda tanımlanmış olan SS-A-52, SS-A-60, Alfa-fodrin, Muscarinic acetylcholine reseptör 3 (M3) otoantikorlarının da SS tanısında belirleyici olduğu belirtilmektedir. Çalışmamızda daha önce SS-A, SS-B ve ANA (IFA) ölçümleri yapılan 63 Behçet hastasında SS-A-52, SS-A-60, M3 ve Alfa-fodrin otoantikor düzeylerine bakıldı. Behçet hastalığı tanısı konan 63 kişi ve kontrol grubu olarak 30 sağlıklı kişi çalışma kapsamında değerlendirildi. Çalışma kapsamında değerlendirilen tüm kişilerden onayları alındı ve BH takip formu oluşturuldu. Hasta ve kontrol grubundan alınan kan serumlarına ayrıldı ve rutin biyokimyasal parametreler aynı gün incelendi. Otoantikorların ELISA ölçümleri ise aynı çalışmacı tarafından aynı laboratuvar ortamında kısa bir süre içerisinde çalışıldı. Elde edilen veriler uygun istatistik metotları kullanılarak değerlendirildi. Sonuç olarak hasta ve kontrol grupları arasında SS-A-52, SS-A-60 ve M3 otoantikor düzeyleri bakımından anlamlı bir farklılık bulunamazken, Alfa-fodrin düzeyinin hasta grubunda anlamlı olarak yüksek olduğu gözlendi. Hasta grubunda ki 4 kişide SS-A-52 pozitifliği, 2 kişide SS-A-60 pozitifliği ve 22 kişide ise Alfa-fodrin pozitifliği belirlendi. Yüksek oranda Alfa-fodrin pozitifliğinin görülmesi BH tanısında Alfa-fodrin otoantikorunun daha etkin bir şekilde kullanılabileceğini düşündürdü. Çalışmamızda BH ile SS arasında anlamlı bir birliktelik saptanamadı. Anahtar Kelimeler: Behçet Hastalığı, Sjögren Sendromu, alfa-fodrin, SS-A-52, SS-A-60, M3 reseptör

Behçet hastalığıOtoantikorlarReseptörler+4
Samet Şekercioğlu
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2013
00
DoktoraAçık ErişimTR

Farklı myelin antijenleri ile oluşturulan deneysel ms modellerinde glatiramer asetat'ın kemokin profili üzerine etkileri

Multiple Skleroz (MS), santral sinir sisteminin, otoimmün enflamatuar demiyelinizan bir hastalığıdır. Deneysel otoimmün ensefalomyelit (DOE), MS'in deneysel modeli olup, myelin basic protein (MBP), myelin oligodendrocyte glycoprotein (MOG) ve myelin proteolipid protein (PLP) gibi farklı myelin antijenleri tarafından oluşturulabilir.Glatiramer asetat (GA) (Copaxone®), relapsing-remitting MS tedavisinde hastalık-düzenleyici ilaç olarak yaygın kullanılan bir ajandır. GA'nın MS ve DOE'deki etki mekanizmaları tam olarak anlaşılamamıştır.Bu çalışmanın amacı MOG35-55, MBP68-82 ve PLP139-151 ile oluşturulan DOE modellerinde, GA'nın kemokin ekspresyonu üzerine etkilerini araştırmaktır. Çalışmaya alınan dişi fareler altı gruba ayrılmış ve MOG, MBP ve PLP peptitleri ile immünize edilmiştir. Kontrol grubunu normal ve non-immünize hayvanlar oluşturmuştur. GA-tedavi gruplarına (farklı antijenik peptit ile immünize üç grup) immünizasyondan 7 gün önce subkutan GA verilmiş, tüm hayvanlar post-immünizasyon 14. günde dekapite edilmiştir. RANTES/CCL5, MIP2/CXCL2-3 ve IP-10/CXCL10'un serum düzeyleri, çalışma ve kontrol gruplarında uygun ELISA kitleri kullanılarak ölçülmüştür.GA verilen grup ve kontrol grubu ile karşılaştırıldığında, GA verilmeyen tüm gruplarda kemokin ekspresyonunda anlamlı artış gözlenmiştir. GA uygulanan grupların kemokin düzeyi kontrol grubu düzeyine yakın ölçülmüştür. Bu çalışmada, GA'nın in vitro ortamlarda Th1 hücre-ilişkili kemokin ekspresyonunu inhibe ettiği sonucuna varılmıştır.

Serpil Bulut
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2008
00
DoktoraAçık ErişimTR

Behçet hastalarında CD127 ve FOXP3 taşıyıcılığı açısından Treg Hücreleri, BTLA (CD272), osteoprotegerin ve sCTLA düzeylerinin araştırılması

Behçet hastalığı (BH) nörolojik tutulum, tekrarlayan oral ve genital ülserler, artrit, deri lezyonları, oküler ataklar ile tanımlanan kronik, inflamatuvar vaskülit ile karekterize bir hastalıktır Hastalığın tekrarlayan yapısı ve tedaviye cevap azlığı etyopatogenezinin tanımlanmasını zorlaştırır.Periferik toleransın önemli bir bileşeni, CD4+CD25+Foxp3+ regülatör T hücrelerini içeren regulatör fonksiyonları olan lenfositler tarafından temsil edilir. T lymphocyte associated antigen-4 (CTLA-4) lenfosit aktivasyonun engelleyen bir molekül olarak tanımlanmıştır. Soluble CTLA (sCTLA) ise ekstrasellüler olarak salgılanan ve Treg hücrelerinin fonksiyonel bir belirteci olarak tanımlanan CTLA-4'ün bir formudur. B ve T lymphocyte attenuator (BTLA, CD272) B hücreleri, T hücreleri, dendritik hücreleri (DC) , natural killer (NK) hücreleri ve makrofajlar tarafından eksprese edilen lenfoid hücrelere özel bir hücre yüzey reseptörüdür ve inhibitör sinyallere eşlik eder. Osteoprotegerin (OPG) ve onun ligandının (RANKL) immün sisteminin fonksiyon ve düzenli gelişmesini kontrol etmekte anahtar bir rolü vardır.Bu çalışma, Behçet hastalarında CD4+CD25+Foxp3+ regülatör T hücreleri (Tregs), sCTLA, BTLA ve osteoprotegerinin etkisi olup olmadığını araştırmak amacıyla planlandı. Çalışmada kısmen otoimmün bir hastalık olan BH'da, inhibitor reseptörlerin rollerini tanımlamak hedeflendi. CD4+CD25+Foxp3+ regulatör T hücreleri, sCTLA, BTLA ve OPG'in düzeylerini karşılaştırmak için 25 Behçet hastası, yaş ve cinsiyet olarak denk olan 20 sağlıklı kontrol bu çalışma kapsamı içine alındı. Oküler komplikasyonlu (9 hasta aktif oküler ataklı ve 2 hasta inflamatuvar artritli) ve mukokutanöz lezyonlu (2 tanesi aktif) 25 Behçet hastası ile çalışma yapıldı. Behçet hastası yaşları ( aktif BD: % 38.23 ± 5.44, remisyon BD: 36.92 ± 4.22) olan ve tanı süreleri (aktif BD 4.39 ± 1.29, remisyon BD; 8.13 ± 2.04) yıl olan 14 kadın, 11 erkek olmak üzere toplam 25 hasta çalışmaya dahil edildi. Bütün hastalarda BH'nın teşhisi için uluslararası çalışma grubu tarafından tanımlanan kriterlere tamamen uyuldu. Hastalık aktivitesi, yayımlanan kriterlere göre değerlendirildi. Hiçbir akut infeksiyonu ya da kronik hastalığı (diğer otoimmün ve atopik bozukluklar gibi) olmayan yaş ve cins olarak denk olan 20 sağlıklı gönüllü (9 erkek ve 11 kadın; 29.56 ± 2.97 yıl ) kontrol grubu olarak çalışma kapsamına alındı.Periferik kan numuneleri (2 ml), aseptik olarak EDTA'lı (etilen diamin tetra asetik asit) tüplere toplandı. İlk olarak, 25 Behçet hastasını periferik kanında flow-sitometrik yöntemi kullanarak CD4+CD25+ oranlar analiz edildi. Serum OPG ve sCTLA düzeyleri Enzyme Linked Immunosorbent Assay (ELISA) yöntemi ile belirlendiSonuç olarak Behçet hastalarındaki CD4+CD25+ T hücre (Medyan: 5.34 ± 0.65) oranları sağlıklı kontrollere (Medyan: 2.70 ± 0.20) göre önemli şekilde daha yüksek olduğu bulundu. Aynı zamanda Behçet hastalarında (aktif ve remisyon), sağlıklı kontrollere göre önemli ölçüde daha yüksek CD4+CD25+FoxP3+ hücreleri (BH medyan: 3.96±0.59, sağlıklı kontrol medyan : 1.38 ± 0.25) gözlendi. Ancak aktif ve remisyondaki Behçet hastalarında Treg hücreleri arasında hiçbir fark görülmedi. Behçet hastaları ile sağlıklı kontroller kıyaslandığında Behçet hastalarında önemli ölçüde yüksek CD4+CD272+ T hücreleri bulundu (P< 0.001). Ancak, aktif ve remisyondaki hastalar arasında hiçbir fark bulunamadı (P>0.05). OPG'in serum düzeylerinin, Behçetli hastalarda sağlıklı kontrol grubuna göre önemli ölçüde daha yüksek olduğu gözlendi (813.76 ± 10.14 vs 604.22 ± 33, 57 pg mL, P<0.01). Behçet hastaları (0.236 ± 0.12 ng ml) ve sağlıklı kontrol (0.228 ± 0.07 ng/ml) sCTLA-4 serum düzeyleri arasında hiçbir fark bulunamadı (p>0.05). Ama aktif Behçet hastaları ve remisyondaki Behçet hastaları sCTLA-4 serum düzeyleri arasında anlamlı bir fark bulundu (aktif BH : 0.064 ± 0.14 ve remisyon BH : 0.332±0.91). Böylece incelenen parametrelerin BH'nın immun disregülasyonundan sorumlu olabileceği sonucuna varıldı.Anahtar kelimeler : BH, Treg hücreleri, Foxp3, sCTLA, BTLA, Osteoprotegerin

Behçet hastalığıOsteoprotegerinT lenfositleri-düzenleyici
Nesrin Demir
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2010
00
DoktoraAçık ErişimTR

Lepramatöz lepralı hastalarda NKT hücrelerinin flow sitometrik yöntemlerle gösterilmesi

Leprada hücresel immün cevap Th1 veya Th2 şeklinde farklılaşabilmekte ve klinik seyir tüberküloid veya lepramatöz lepra olarak şekillenmektedir. Kısacası hücresel imraünitedeki etkilenme derecesine göre hastalığın kliniği ortaya çıkar. Natural Killer T hücreler (NKT), NK reseptörlerini sunan T hücreler olarak tanımlanabilirler. NKT hücreler, çabuk uyarılmaları ve hızlı sitokin sentezleme yetenekleri ile hücresel immün cevap üzerine etki yapabilmektedirler. Bu çalışma lepramatöz lepralı hastalarda NKT hücrelerin etkisi olup olmadığını araştırmak amacıyla planlandı. İnaktif lepramatöz lepralı, yaşlan 25-80 (ortalama 60.00±14.43), tanı süreleri 4-55 (ortalama 30.66 ±17.42) yıl olan 11 'i kadın 29'u erkek olmak üzere toplam 40 hasta çalışmaya dahil edildi. Aym şekilde lepralı teması olmamış ve herhangi bir hastalığı olmayan yaş ortalaması (55.00±8.89) olan, 25'i erkek 15'i kadın 40 sağlıklı gönüllü kontrol grubu olarak incelendi. Bu çalışmada flow-sitometrik yöntemle periferik kan NKT hücre oranları araştırıldı. Ayrıca M. leprae ekstraktı etkisindeki primer lenfosit kültürlerinde NKT hücre oranlan hesaplanarak basilin uyarısının oranlan nasıl etkilediği incelendi. Lepralılarda periferik kandaki NKT hücre oram (%0.92±0.21) sağlıklılardan (0.54±0.18) daha yüksek olarak saptandı (p<0.05). Lenfosit kültüründe basil uyansı ile de NKT hücrelerinin yaklaşık periferik kandakilerin iki katma (1.62±0.28) kadar arttığı gözlendi ve aralarında anlamlı fark belirlendi (p<0.05).Çalışma sonuçlanınız, NKT hücrelerin lepramatöz leprada hücresel bağışıklık cevabının önemli elemanları olarak görev yaptığını düşündürmektedir. Hücre kültürlerinde stimulus altında iken bu hücrelerin oranlarının arttığının gösterilmesi, lepradan korunmak için NKT hücrelerinin uyarılmasını hedefleyen immunomodülatör tedavilerin, geleceğin tedavi yaklaşımı olabileceğini düşündürmektedir. Anahtar kelimeler: Lepra, NKT hücreler, flow-sitometri, lenfosit kültürü

Fulya İlhan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2004
00
DoktoraAçık ErişimTR

Tip I aşırı duyarlılık reaksiyonlarında beta-glukan`ın Th polarizasyonuna etkisinin araştırılması

l.OZET Beta-glukan; immunostimulan olup bağışıklık sistemini güçlendirir ve bir beslenme desteği olarak kullanılır. Medikal anlamda ürün sınıfı "biyolojik cevap düzenleyici"dir. Çalışmamız, Tip I aşın duyarlılık olgularında klasik tedaviye eklenen beta-glukanın Th polarizasyonuna etkisini araştırmak amacıyla allerjik rinitli ve astmalı hastalar arasından, aşağıda belirtilen gruplar oluşturularak gerçekleştirildi. Grup 1 : Klasik tedavi alanlar (n=30) Grup 2 : Klasik tedavi + beta-glukan alanlar (n=30) Hastalardan tedavi öncesi ve 45 günlük tedavi sonrası kan alınarak sonuçlar değerlendirildi. Flow sitometrik yöntemle lenfosit subtipleri (CD3+, CD4+, CD8+, CD19+, CD23+, CD4+CD26+, CD4+CD30+) oranlan hesaplandı. Serum total IgE ve sitokin düzeyleri (IL-4, IFN-y ) ELIZA yöntemiyle ölçüldü. Flow sitometrik ölçümlerde: Sadece klasik tedavi alan Grup l'de tedavi öncesi ve sonrasında anlamlı bir farklılık görülmezken; Grup 2 'de tedavi sonrasında tedavi öncesine göre CD4+, CD4+CD26+ lenfosit oranlannda ve CD4/CD8 oranında anlamlı artış; CD23+ve CD4+CD30+ lenfosit oranlannda ise anlamlı azalma vardı. Total IgE serum seviyeleri her iki grupta tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı düzeyde azalmıştı. IL-4 serum seviyesi Grup 2'de tedavi sonrasında tedavi öncesine göre azalmıştı. IFN-y serum seviyeleri her iki grupta tedavi sonrasında tedavi öncesine göre anlamlı düzeyde artmıştı. Sonuç olarak, astımlı ve allerjik rinitli hastalarda klasik tedaviye beta-glukanın eklenmesi, immün yanıtı Thl yönünde polarize etmektedir. Bu veri, hastalığın tedavisinde beta-glukan ilave edilmesinin faydalı olabileceğini göstermektedir. Bu olumlu etkinin ne kadar devam ettiğinin anlaşılabilmesi için klinik parametrelerin de dahil edildiği uzun süreli çalışmalara ihtiyaç olduğunu düşünmekteyiz. Anahtar kelimeler: Allerjik rinit, astma, beta-glukan, lenfosit alt gruplan, sitokin

Ahmet Gödekmerdan
Fırat University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2004
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Investigating ici-induced thyroid dysfunction: Initial immune dysregulation insights and 3D co-culture model with Nthy-Ori 3-1 and PBMC

Immune checkpoint inhibitors (ICIs) have revolutionized cancer treatment, significantly improving survival rates across a range of malignancies by reinforcing T cells' ability to recognize and eradicate cancer cells. Despite their effectiveness, ICIs are frequently associated with immune-related adverse events (irAEs), the most prevalent of which is thyroid dysfunction (TD). Rarely, these toxicities may be severe enough to cause therapy to be postponed or terminated. Understanding the mechanisms underlying thyroid irAEs could provide valuable insights into both thyroid autoimmune diseases and the broader spectrum of irAEs linked to ICIs. This study addresses gaps in current research by immunophenotyping patients undergoing ICI therapy at two critical time points: before treatment and three weeks post-treatment. Comparative analyses were performed against control groups of healthy individuals and patients with Hashimoto's thyroiditis. Among the 9 patients studied, 2 developed TD within three weeks of PD-1 inhibitor treatment. Flow cytometry revealed significant increases in IFN-γ producing CTLs and NK cells, along with TNF-α producing B cells and its expression levels in NKT-like cells following the therapy (p<0.05). Notably, the increase in TNF-α producing B cells was more pronounced when compared to all study groups. These findings suggest that immune cell activation and subsequent cytokine production, aimed at combating tumor cells, may also serve as predictive biomarkers for irAEs, including ICI-induced TD. To improve the physiological relevance of in vitro studies, this research also introduces a novel 3D co-culture model using thyroid spheroids derived from the Nthy-Ori 3-1 cell line, co-cultured with patient-specific PBMCs. Initial results indicated no significant differences in thyroid cell viability between TD patients and controls in the 3D setting, contrasting with notable viability reductions in 2D co-cultures. Additionally, immunophenotyping performed on 3D co-cultures revealed a substantial increase in B cell populations of the patients on the third week of therapy compared to healthy controls (p=0.0500). The findings from both immunophenotyping and in vitro research deepen our understanding of conditions where the pathophysiology is poorly defined, as in the case of ICI-induced TD. Despite limitations related to the allogeneic nature of the approach, this study is pioneering in creating an in vitro model specifically designed to investigate ICI-related irAEs. It offers preliminary insights and establishes a methodological framework for future thyroid research.

HypothyroidismImmune checkpointsInflammation
Adelıya Temırbek
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Exploration of CD47 expression in glioblastoma and oligodendroglioma: Implications for tumor microenvironment and treatment strategies

Glioblastoma (GBM) en yaygın ve agresif primer malign beyin tümörü türüdür ve medyan sağkalım süresi 16 ila 19 aydır .GBM tanısı tipik olarak manyetik rezonans görüntüleme (MRI) gibi görüntüleme teknikleriyle konur ve biyopsi ile doğrulanır. Tedavi esas olarak cerrahidir, ancak radyasyon tedavisi ve destekleyici kemoterapiyi de içerir. Cerrahi rezeksiyon hasta sağkalımında en belirleyici faktördür, ancak radyoterapi ile birlikte temozolomid kemoterapisinin kullanılmasının 2 yıllık sağkalım oranını iyileştirdiği gösterilmiştir. GBM, hızlı büyümesi ve infiltratif doğası ile karakterize olup, cerrahi ile tamamen çıkarılmasını zorlaştırmaktadır. Tedavi yöntemlerindeki ilerlemelere rağmen, GBM büyük ölçüde tedavi edilemez olmaya devam etmektedir ve tedaviden sonra bile yüksek oranda nükse sahiptir, bu da kötü prognozuna katkıda bulunur. GBM için alternatif tedavi yöntemlerine ihtiyaç duyulmaktadır çünkü cerrahi, adjuvan kemoterapi ve radyasyon tedavisi gibi mevcut tedavi seçenekleri uzun süreli sağkalımı iyileştirmede sınırlı etkinliğe sahiptir. Bu tedaviler semptomları yönetmeye ve sağkalımı bir dereceye kadar uzatmaya yardımcı olabilirken, küratif değildir. CD47, immünoglobulin süper ailesine ait bir membran proteinidir ve "beni yeme" sinyali olarak bilinir. Bağışıklık hücrelerinin kanser hücrelerini yutup yok ettiği süreç olan fagositozu inhibe ederek bağışıklıktan kaçışta rol oynar. Kanserde, prostat karsinomu, yumurtalık kanseri, berrak hücreli renal hücreli karsinom, küçük hücreli olmayan akciğer kanseri, endometriyal karsinom, meme kanseri, mesane kanseri ve daha fazlası dahil olmak üzere çeşitli tümör tiplerinde yüksek düzeyde CD47 ekspresyonu gözlenmiştir. Bu kanserlerde CD47 ekspresyonu, daha yüksek tümör derecesi, lenfovasküler invazyon ve ileri hastalık evreleri gibi olumsuz klinikopatolojik özelliklerle ilişkilendirilmiş ve ekspresyon düzeyi ile kötü prognoz ve düşük sağkalım oranları arasında bir bağlantı olduğunu ortaya koymuştur. 2004 ve 2013 yılları arasında, CD47'nin GBM'deki seviyesi ve rolünü inceleyen sınırlı sayıda çalışma yapılmıştır. Bu çalışmalarda özetle, yüksek CD47 düzeylerinin radyoterapi ve temozolomid direnci ile ilişkili olduğu, CD47'nin hedefe yönelik inhibisyonunun in vitro tümör büyümesini baskıladığı, CD47'nin GBM'de SIRPalpha, calreticulin, Tenascin C molekülleri ile birlikte çalıştığı ve PI3K/Akt yolağı ile ilişkili olduğu, CD47 inhibisyonuna ek olarak PDL-1 ve VEGF inhibisyonunun tümör büyümesini baskılamada sinerjistik olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmadaki amacımız, CD47 düzeylerinin patoloji örneklerindeki konsantrasyonunu ve yaygınlığını ve hasta sağkalımı, tedavi direnci ve tümör derecesi ile ilişkisini ortaya koyarak CD47'nin GBM'deki rolü hakkındaki literatüre farklı açılardan katkıda bulunmaktır

İrem Yenidoğan Aydın
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimEN

In vitro modeling of early donor-recipient immune interactions for liver graft tolerance: Evaluation of soluble CD83 modulation

Lifelong immunosuppression remains a major challenge in pediatric liver transplantation, underscoring the need for strategies that promote immune tolerance. This study aimed to model early donor–recipient immune interactions in vitro and assess the immunomodulatory potential of soluble CD83 (sCD83). Peripheral blood mononuclear cells from 18 liver transplant recipients were stimulated with anti-CD3/CD28 and donor liver homogenates, followed by co-culture of activated T cells with naïve B cells and T follicular helper cells in a transwell system, with or without sCD83 treatment. After 9 days, gene expression of CIITA and FOXP3 was analyzed by qPCR, and cytokine levels (IL-6, IL-10, IL-21) were measured via ELISA. While sCD83 did not suppress T cell activation, co-cultures with activated T cells resulted in significant downregulation of CIITA in B cells, suggesting early plasma cell differentiation, with no change in FOXP3 expression. Notably, cytokine analysis revealed reduced IL-6 and elevated IL-10 levels, indicating a shift toward a regulatory immune phenotype. This patient-derived co-culture model effectively simulates early alloimmune responses and highlights a context-dependent immunomodulatory role of sCD83, warranting further investigation using diverse cellular and organoid systems.

Farınaz Nazmı
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimEN

Comparison of intestinal, oral, skin and eye microbiomes in patients with Behçet's disease

Introduction Behçet disease (BD) is a chronic inflammatory disorder with multisystemic involvement. Various factors have been implicated in its pathogenesis, including dysregulation of both the innate and adaptive immune systems. Moreover, alterations in microbiota composition across different body sites have been associated with several chronic diseases, including BD. The aim of our study was to investigate microbiota changes in skin, fecal, oral, and ocular samples of BD patients during both attack and remission phases. Materials and Methods A total of 20 patients diagnosed with Behçet disease were included in this longitudinal follow-up study, conducted over a period of two years. Patients were monitored during both attack and remission periods. Demographic data and clinical findings were collected throughout the study. For microbiota analysis, samples were obtained from the antecubital and popliteal fossae (skin), feces, oral cavity, and conjunctival surfaces (eye). DNA was extracted from all samples, and 16S rRNA gene amplification was performed using V1–V9 primers, followed by sequencing. Microbial diversity was assessed using alpha and beta diversity indices, and taxonomic composition was evaluated through relative abundance analysis. Results In fecal samples, a statistically significant increase in the Firmicutes to Bacteroidetes ratio was observed during the attack phase (77% vs 84% for Firmicutes, and 19% vs 4% for Bacteroidetes), indicating gastrointestinal dysbiosis. At the species level, Faecalibacterium prausnitzii —a beneficial butyrate-producing bacterium—was reduced in attack samples (3% vs 14%). At the genus level, Catenibacterium was more abundant in remission samples (32% vs 23%), while Collinsella was relatively higher in attack (10% vs 7%). Regarding the skin microbiome, at the genus level, Staphylococcus was the most dominant taxon in both control and attack samples; however, its abundance was lower in the attack group (53.0%) compared to controls (62.0%). Similarly, Cutibacterium was reduced in the attack samples (2.1%) compared to controls (4.5%). In contrast, Staphylococcus was more abundant in attack samples than in remission (45% vs 27%). In the oral microbiota, dominant genera included Streptococcus, Haemophilus and Veillonella. A notable decrease in Haemophilus was found during attacks (3% vs 12%), while Prevotella was relatively increased in remission samples. In eye samples, Staphylococcus and Corynebacterium were less abundant in the attack group (9% vs 21% and 12% vs 19%, respectively). Conversely, Pseudomonas was markedly higher in the attack group (69% vs 39%). At the species level, Pseudomonas aeruginosa was significantly more abundant in attack samples. Staphylococcus epidermidis was reduced in attack (5% vs 15%), while Cutibacterium acnes remained stable (8% in both groups). In remission, Pseudomonas aeruginosa abundance decreased (60% vs 71%) and Staphylococcus capitis abundance increased (6% vs 1%). Conclusion Our study demonstrated that during the attack phase in BD patients, an increased Firmicutes to Bacteroidetes ratio in fecal samples might reflect intestinal dysbiosis. Short-chain fatty acid–producing bacteria were reduced during active disease and recovered in remission. In the skin microbiota, fluctuations in Staphylococcus suggested a disrupted cutaneous microenvironment during disease activity. In oral samples, decreased Haemophilus and increased Prevotella might reflect local mucosal dysregulation. Ocular microbiota of BD patients during attacks showed increased Pseudomonas and could be associated with ocular inflammation. Overall, our findings highlighted site-specific microbial shifts associated with disease state and suggested a potential role of microbiota in the pathophysiology of Behçet disease.

Özgür Can Eren
Koç University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kronik Myelositler Lösemi' de doku grubu antijenleri

38 7. ÖZET Bu çalışma 1993-1994 yılları arasında Kronik Miyelositer Lösemi tanısı konmuş 17 kontrol hastası üzerinde yapılmıştır. Pozitif olgularda HLA-A2 %35.29, HLA-Cw3 %58.82 ve HLA-Cw4 %47.05 oranlarında saptanmıştır. Araştırma sunucu elde edilen bulgular, KML tanısının tesadüfi olmasını ortadan kaldırabileceğini göstermektedir. 7. SUMMARY This study was carried out on 17 control patients, diagnosed by Chronic Myelogenous Leukemia between 1993-1994. İt has been determined that HLA-A2, HLA-Cw3 and HLA-Cw4 were 35.29 %, 58.82 % and 47.05 % respectively among positive phenomenia. The findings of this research shows that the randomness of CML diagnosis may be removed.

Alerji ve immünolojiAntijenlerLösemi-miyeloid-kronik-BCR-ABL pozitif
Hakan İnce
Dicle University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
1994
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Antikor aracılı rejeksiyonu olan renal allogreftlerde programlanmış ölüm-ligand-1'in (PD-l1) graft sağkalımı üzerine olan etkisi

Giriş: PD-L1'in T hücre biyolojisindeki kritik rolü ve solid organ nakillerindeki işlevi hakkındaki bilgiler artmasına rağmen, ABMR'deki rolü bilinmemektedir. PD-1/PD-L1 etkileşiminin graft toleransının sürdürülmesinde önemli olduğunu gösteren bazı çalışmalar olsa da ABMR'li renal allograftlarda PD-1/PD-L1 etkileşiminin bağışıklık hücreleri üzerinde farklı etkileri olabilir. Bağışıklık hücreleri ile hedef greft arasındaki ilk arayüz olduğu için, amacımız peritübüler kapillerlerde (PTK) endotel hücreleri ve bağışıklık hücreleri üzerinde PD-1/PD-L1 etkileşiminin durumunu anlamaktır. Materyal ve Yöntem: 110 olgunun 68'inde saf ABMR (Grup 1) ve 42'sinde hem akut ABMR hem de akut TCMR bulunmaktadır (Grup 2). İlk belirti biyopsileri yeniden değerlendirildi ve glomerüler, PTK, interstisyel lökosit, makrofaj, CD4 ve CD8 pozitif lenfositlerin derecesi sınıflandırıldı. PTK, tübüler ve interstisyel lökositlerin HLA-DR ekspresyonu incelendi. PTK-DR ekspresyonunun kaybı, PTK yıkım olarak kabul edildi. Tübül, endotel ve inflamatuar hücrelerde PD-1 ve PD-L1 ekspresyonu değerlendirildi. Ayrıca tübül ve interstisyel inflamatuar hücrelerde CD80, CD86, TGF-β, IFN-γ ve TNF-α ekspresyonları araştırıldı. Takip biyopsileri, diffüz interstisyel fibrozis (IF) gelişimi açısından değerlendirildi. Bulgular: Grup 2 hastalarda, Grup 1'e göre endotel ve inflamatuar hücre PD-1/PD-L1 daha yüksek oranlarda ekspresyon gösterdi (p<0,001). Endotel ve inflamatuar hücre PD-1/PD-L1 etkileşimi, interstisyel, glomerüler, PTK lökosit, makrofaj, CD4 ve CD8 pozitif lenfositlerin artmasıyla birlikte arttı (p<0,001). PTK-DR ekspresyonu ile PD-1/PD-L1 etkileşimi arasında ters bir ilişki bulundu ve tubüler HLA-DR ifadesi ile pozitif bir ilişki saptandı (p<0,001). Endotel PD-1/PD-L1 etkileşimi olan hastalarda IF gelişimi %52,3 iken, endotel PD-1/PD-L1 etkileşimi olmayan hastalarda %12,1 idi (p<0,001). Genel 10 yıllık sağkalım, endotel PD-1/PD-L1 etkileşimi olan hastalarda %27,3 iken, endotel PD-1/PD-L1 etkileşimi olmayan hastalarda %66,7 idi (p<0,001). Benzer şekilde, genel 10 yıllık sağkalım, inflamatuar hücre PD-1/PD-L1 etkileşimi olan hastalarda %31,3 iken, inflamatuar hücre PD-1/PD-L1 etkileşimi olmayan hastalarda %66,1 idi (p<0,001). Sonuç: Sonuçlarımız, ABMR'nin yüksek immünolojik niteliğinin renal allograftlarda PD-L1'in beklenmedik işlevlerinin temelini oluşturabileceğini göstermektedir. Gerçekten de PD-1/PD-L1 yolunun koruyucu etkisini gösteren çoğu deneysel organ nakli çalışmasında, eşzamanlı immünsüpresyon nedeniyle, sınırlı T hücre reaktivitesi olan nakil modelleri kullanılmıştır. PD-1/PD-L1 yolunun inhibisyon fonksiyonlarının, ABMR gibi yüksek immünolojik kostimülatörle birlikte güçlü T aktivasyonu altında etkili olmayabileceğini öne sürdük.

AllogreftBöbrek nakliBöbrek yetmezliği-kronik+7
Binnaz Handan Özdemir
Başkent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2023
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Kardiyak nakillerin tekrarlayan antikor aracılı rejeksiyonunda dokudaki immünglobulin-G pozitif plazma hücre profili ve serum donör spesifik antikor düzeyleri ile ilişkisinin araştırılması

Kardiyak allogreftin antikor aracılı reddi (AMR), kronik greft hasarı, greft kaybı ve tedavi güçlüğü ile ilişkili sinsi bir süreçtir. Patolog, immünolog ve klinisyen için, sınırları henüz net tanımlanamamış, zorlu bir tanı olmayı sürdürmektedir. AMR'nin immünopatolojik ve morfolojik özelliklerinin doğru ve hızlı bir şekilde tanımlanması ve teşhisi, zamanında müdahale ve tedavi için vazgeçilmezdir. Ayrıca risk altındaki greft alıcılarının belirlenmesi ve doğru yöntemlerle izlenmesi greft disfonksiyonu ve kardiyovasküler mortalite gibi istenmeyen sonuçları önlemek ve gereksiz immünsupresyonun komplikasyonlarından ve maliyetinden kaçınmak açısından önemlidir. Nakil kalp izleminde, detaylandırılmış immünolojik testler ve endomiyokardial biyopsilerin histopatolojik incelemeleri uygun tedavi yaklaşımlarına rehberlik etmektedir. Bu tez çalışmasında, öncelikli hedefimiz AMR patogenezinde plazma hücrelerinin ve onların ürünleri olan immünglobulinlerin (Ig) rolünü anlamak, histopatolojik ve immünolojik incelemelerde potansiyel yardımcı belirteçler bulmaktı. Merkezimizin Patoloji ve İmmünoloji arşivlerinde yeterli materyali ve hasta kayıtları bulunan 19 allogreft kalp nakil hastasından alınmış 91 endomiyokardiyal biyopsi (EMB) spesmeni ve immünolojik tetkikler için alınmış senkron serum örnekleri ile retrospektif multidisipliner bir çalışma planladık. Çalışma grubu, tekrarlayan AMR atakları ile kronik seyir izleyen hastalardan oluşturuldu. Tüm doku örnekleri tanısal patoloji rutinimizdeki immün belirteçlere (C4d, CD68) ek olarak, CD138, IgG, IgG1 ve IgG3 ile immünhistokimyasal boyamalar ile tekrar değerlendirildi. Miyokardial interstisyumda, subendokardial alanda veya kapiller lümenlerindeki tüm enflamatuar hücreler dikkate alınarak, en sık pozitif hücre bulunan alanları seçilerek, bir büyük büyütme alanındaki pozitif mononükleer hücreler sayıldı, ayrıca, %10 eşik değer esas alınarak, alandaki boyanmayan enflamatuar hücrelerle birlikte tüm enflamatuar hücrelere oranı hesaplandı. Aynı yöntem ile endotelyal hücrelerdeki pozitiflik oranları da kaydedildi. Dokuda sadece bir adet CD138 pozitif plazma hücre varlığı, ya da IgG, IgG1 veya IgG3 pozitif mononükleer hücre varlığı hem C4d pozitifliği hem DSA pozitifliği ile ilişkiliydi. Endotelyal hücrelerdeki pozitiflik oranları da pozitif mononükleer hücre oranları ile paralel seyretti ve tanı gruplarına dağılımları anlamlı farklılıklar gösterdi. Akut rejeksiyon ve tedavi zamanları dikkate alınarak yapılan hasta bazlı analizlerde, dokuda IgG1 ve IgG3 pozitif hücrelerin bulunması ve sayılarının artışı hastanın senkron serumundaki DSA MFI düzeyleri ile yakın korelasyon gösterdi. Her biri, özellikle patoloji rutininde histomorfolojik ve immünhistokimyasal C4d ve CD68 bulguları sınırda olan, DSA durumu bilinmeyen AMR-1 olgularında potansiyel yardımcı belirteçler olarak öne çıktı. Anahtar Kelimeler: AMR, kardiak allogreft, plazma hücreleri, IgG1, IgG3

Ayşen Saraç Terzi
Başkent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Posttransplant siklofosfamid temelli graft versushost hastalığı proflaksisi ile yapılan haploidentikkök hücre nakillerinde donör seçimi ilişkili immun veimmun olmayan değişkenlerin nakil sonrası sağ kalımsonuçları üzerine etkileri: Tek merkez deneyimi, geriye dönük analiz

Amaç: PT-Cy +/- ATG temelli GvHH proflaksi yaklaşımı HLA uyumsuz haploidentik nakillerin başarı ile yapılabilmesini sağlamaktadır. HLA uyumsuz bölgenin seçimi, HLA uyumlu bölge sayısı, DSA varlığı, donörün yaşı, hasta- donör arası cinsiyet uyumu, hastadonör arası akrabalık derecesi, kan grubu uyumu, CMV seropozitiflik durumu gibi faktörler uygun donör seçimi konusunda dikkate alınmaktadır. Bu çalışmada amacımız haploidentik kök hücre nakli yapılan hastalarda HLA ve HLA dışı faktörlerin nakil sonuçları üzerine etkisinin araştırılmasıdır. Hastalar ve Yöntem: Akut lösemi ve MDS tanısıyla haploidentik KHN yapılan 62 erişkin hasta analiz edilmiştir. Tüm hastalarda periferik kök hücre kaynağı ve PT-Cy temelli GvHH proflasisi uygulanmıştır. Hazırlık rejimi olarak FluBu3 temelli rejimler kullanılmıştır. Sonuçlar: HLA uyumlu bölge sayısı 5/10 vs ≥6/10, -DQB1, -B lider, -DRB1, -DP uyumu, hasta- donör arası akrabalık durumu, donör yaşının ≥45 olması durumunun nakil ilişkili değişkenler ve sağ kalım sonuçları ile ilişkisi gösterilememiştir. DP uyumu olan hastalarda genel sağ kalım anlamlı uzun bulunmuştur. İki yıllık genel sağ kalım olasılığı %49.4 ve ilerlemesiz sağ kalım %%69.3 saptanmıştır. Tartışma: Çalışmamızda HLA uyumsuz bölge sayısı değil ama uyumsuz bölgenin neresi olduğu nakil sonuçlarında etki göstermiştir. PT-Cy temelli GvHH proflaksi yaklaşımları nakil sonrası erken dönemde yüksek enfeksiyon riskine sahiptir. Anahtar Kelimeler: Haploidentik kök hücre nakli, post-transplant siklofosfamid, donör seçimi

Hematopoetik kök hücre transplantasyonu
Şahika Zeynep Akı
Başkent University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
DoktoraAçık ErişimTR

Allerjik rinitli hastalarda allerjen immünoterapisinin regülatör B hücreler üzerine etkisi

Allerjik rinit (AR), IgE aracılı allerjik inflamasyon hastalığı olup tedavisinde farmakoterapi ve allerjene özgü immünoterapi (AİT) kullanılmaktadır. AİT mekanizmaları tam bilinmemekle birlikte, son yıllarda, regülatör T hücreleri (Treg) dışında başka baskılayıcı hücre alt gruplarının da immün tolerans katıldığını ortaya çıkarılmıştır. Farklı alt gruplarıyla regülatör B hücrelerinin (Breg) farklı hastalıkların patogenezine katıldığı öne sürülmektedir. AİT ile Breg hücre ilişkisini kanıtlamaya yönelik çalışmalar mevcut ama yetersizdir. Bu çalışmanın amacı, AİT görmüş, ev tozu akarı duyarlı allerjik rinit (AR) hastalarında, AİT'e cevaben uyarılmış periferik kan regulatör B hücre alt gruplarından CD19+CD25+ CD71+CD73-, CD19+CD24hiCD27+ ve CD19+CD24hiCD38hi oranlarını saptamak, bu oranları en az 2 yıl AİT görmüş AR hastaları, AR tanısı almış ancak AİT almamış hastalar ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktır. Ayrıca, AİT sonucu uyarıldığı bilinen ve Tr1 hücreleri olarak adlandırılan CD3+CD4+CD25+CD127- Treg hücre oranlarını Breg hücre oranlarıyla karşılaştırmaktır. İlgili hücre grupları, hastalar ve sağlıklı kontrollerden alınan periferik kan örneklerinden akan hücre ölçer kullanımı ile saptanmıştır. Aynı grupların serum örneklerinden ev tozu akarına özgü IgG4 düzeyleri, Elisa yöntemi ile tespit edilmiştir. Sonuçlarımız, CD19+CD25+CD71+CD73- Breg hücre grubunun AİT alan hastalarda arttığını, en düşük oranın ise sağlıklı kontrol grubunda olduğunu göstermiştir. AR hastalarında yüksek gözlenen CD19+CD24hiCD27+ Breg hücre oranının AİT sonrası azaldığı gözlenmiştir. Ev tozu akarına özgül IgG4 oranları, AİT sonrası AR grubunda, AR hastaları ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmıştır (p<0.001). Bu çalışma, CD19+CD25+CD71+CD73- Breg grubunun AİT sonucunda artışını göstermiş olup, CD19+ CD24hi CD27+ grubunun AR hastalarında artışı ise bu grubun AR'yi düzenlemeye çalıştığını düşündürmektedir. AİT sonucu artmış IgG4, Breg hücrelerinin immün regülasyondaki rollerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Allerjik rinit, allerjen, B regülatör hücre, immünoterapi, immün regülasyon Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 36719

AlerjenlerAlerji ve immünolojiB lenfositleri+4
Mehtap Ülker
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
10
DoktoraAçık ErişimTR

Akut biliyer pankreatitlerde mortalite ve morbidite belirlenmesinde immun parametrelerin değerlendirilmesi

Pankreatitin prognozunun belirlenmesinde kullanılan skorlama sistemleri, görüntüleme yöntemleri veya kan belirteçleri pankreatit seyrini öngörmede tek başlarına yeterli değildir. Çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında hastalığın şiddetini öngörmede immünfenotipleme ve serum sitokinlerinin öneminin ortaya konması amaçlanmaktadır. Çalışmamız Temmuz 2019- Haziran 2020 tarihleri arasında akut bilier pankreatit hastaları ve sağlıklı gönüllüler dahil edilmiştir. Hastalar organ yetmezliği durumuna göre modifiye Atlanta kriterleri esas alınarak hafif, orta ve şiddetli akut bilier pankreatit olarak üç gruba ayrılmıştır. Hastalardan hastaneye başvuru anında alınan kanlardan akan hücre ölçer ile yardımcı T hücreler, sitotoksik T hücreleri, doğal öldürücü hücreler, monositler ve immün kontrol noktalarını içeren immmunfenotipleme ve IL-1β, IFN-α2, IFN-γ, TNF-α, MCP-1, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12p (p70), IL-17A, IL-18, IL-23 ve IL-33 sitokin ölçümleri yapılmış ve gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Çalışmaya 24'ü hafif, 22'si orta şiddetli ve 19'u ağır pankreatit olmak üzere toplam 65 pankreatit hastası ve 20 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Akan hücre ölçer ile yapılan immünfenotiplendirmede CD3, CD4, monosit, lenfosit, CD14+ hücreler üzerinde HLA-DR, doğal öldürücü hücre, klasik monosit oranları pankreatit şiddeti arttıkça azalmakta olup, CD14+ hücreler üzerinde PDL-1 pozitifliği, CD4 ve CD8 lenfositler üzerindeki PD-1 pozitifliği, intermediate monosit oranları ise pankreatit şiddeti ile arttığı gözlenmiştir. Ayrıca IL-6, IL-8 ve IL-33'ün pankreatit şiddeti artması ile arttığı, IL-10 ve IL-18 in yine pankreatitlerde yükseldiği fakat orta şiddette pankreatitte en yüksek düzeye ulaşırken ağır pankreatitte düşmeye başladığı görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamız pankreatitin şiddetini öngörmede hem lenfosit sayısı, HLA-DR, PD-1, PD-L1, doğal öldürücü hücreler ve monosit alttiplendirilmesinin hem de IL-6, IL-8, IL-10, IL-18, IL-33 sitokinlerinin önemli olabileceğini düşündürmektedir.

MorbiditeMortalitePankreas+6
Ufuk Oğuz İdiz
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
10
DoktoraAçık ErişimTR

Obezite ilişkili astım patogenezi; vücut kitle indeksi ve doğal öldürücü hücre alt grupları

Obezite ilişkili astım (OA), artan insidansı ve özgün tedavi seçeneklerinin henüz kullanımda olmaması nedeniyle önemli bir araştırma konusudur. Doğal Öldürücü (Natural Killer-NK) hücrelerin OA patogenezindeki yerleri henüz aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada, NK hücrelerinin OA hastalarında vücut kitle indeksi (VKİ) ile ilişkisi ve farklı OA alt gruplarındaki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Astımlı olan veya olmayan yetişkin obez hastalar, obez, astımı olmayan kontrol grubu, erken başlangıçlı OA (EbOA) ve geç başlangıçlı OA (GbOA) grubu olmak üzere üç alt gruba ayrılmışlardır. Periferik kan örneklerinde; CD3-CD56+ NK hücreleri, CD3-CD56soluk ve CD3-CD56parlak NK hücre alt kümeleri, NK sitotoksisitesi, NK aktivitesi, hücre içi IFN-γ, IL-10, IL-13, IL-17 düzeyleri ve NK reseptörleri (NKG2D, NKp46i, NKp44) akan hücre ölçer ile değerlendirilmiştir. IL-12 ve IL-23 stimülasyonunun etkisi incelenmiştir. Astımı olmayan obez (n=5), EbOA (n=5) ve GbOA (n=8) olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda VKİ ve NK aktivite belirteci CD69 arasında negatif korelasyon saptanmıştır (p=0,022, r=-0,534). NKG2D reseptörü astım popülasyonunun CD56soluk hücrelerinde anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur (p=0,046). NKp44 reseptör ekspresyonu, EbOA ve kontrol grubunda IL-12 stimülasyonundan sonra artış göstermiştir (p=0,02). Hücre içi IL-10 içeriği GbOA ve kontrol grubunda artmıştır (p=0,018, p=0,03). GbOA hastalarında, EbOA grubuna göre azalmış NK sitotoksisitesi saptanmıştır (p=0,05). Çalışmamız, OA hastalarında bozulmuş bir NK reseptör ekspresyonu, NK aktivasyonu ve azalmış NK sitotoksisitesi olabileceğini, ayrıca bu bulguların OA alt tiplerine göre değiştiğini göstermektedir. Verilerimizin, OA'da steroid direnci ve sık alevlenmelerini açıklamak için yapılacak geniş kapsamlı çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir.

AstımKatil hücreler-doğalObezite+2
Sabiha Leyla Pur Özyiğit
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
00
DoktoraAçık ErişimTR

Tip 1 diyabetlilerde IL-22 ve IL-9 immün cevabının değerlendirilmesi

Tip 1 Diabetes Mellitus (T1DM), pankreas beta hücre tahribatına sebep olan çeşitli mekanizmalara bağlı metabolik hastalıktır. T lenfositleri alt grubu olan Th22, Th9, Tc22 ve Tc9 lenfositlerinin immün cevabının hastalık patogenezinde önemli bir rol alabileceği düşünülmektedir. Hastalık, bu hücrelerin arasındaki dengenin bozularak pankreatik beta hücrelerine immün atağın başlamasıyla meydana gelen bir süreç olarak bilinmektedir. Çalışmamıza katılan gönüllülerin (n:20 T1DM'li ve n:10 sağlıklı kontrol) periferik kan örneklerinden elde edilen periferik kan mononükleer hücreler (PKMH'ler), PMA ve iyonomisin ile 5 saat kültüre edilerek CD3+CD4+ (T yardımcı), CD3+CD8+ (T sitotoksik) hücrelerinin yüzey molekül ekspresyonları, hücre içi IL-22 ve IL-9 sitokin sıklığı ve bu sitokinlerin plazma konsantrasyonları akım sitometrik olarak değerlendirilmiştir. IL-22 ve IL-9 gen ekspresyonları kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilerek 2-ΔΔCt formülü ile hesaplanmıştır. Hasta grupları ve sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında, Tip 1DM'li hastalarda Th22, Th9 hücre yüzdesi ile IL-22 ve IL-9 plazma konsantrasyonları sağlıklı bireylere göre anlamlı derecede yüksektir (sırasıyla; p<0,001, p=0,002, p=0,001, p=0,02). IL-22 ve IL-9 gen ekspresyonları incelendiğinde IL-22 gen ekspresyonunun T1DM'li hastalarda sağlıklılara göre yaklaşık 2 kat daha fazla olduğu gözlenmiştir. Th22 hücre sıklığı ile plazma IL-22 konsantrasyon arasındaki korelasyon (p=0,011; R=0,456) pozitif yönde anlamlı derecede korelasyon göstermişlerdir. Bu sonuçlar, T hücre alt grupları ile ürettikleri IL-22 ve IL-9'un T1DM patogenezinde önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmektedir.

Diabetes mellitusDiabetes mellitus-tip 1T lenfositleri+2
Çağdaş Uğur Adaş
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2020
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Aktif romatoid artritli hastalarda kullanılan anti-CD20 monoklonal antikorunun (rituximab) immün sistem hücreleri üzerine etkisi

Romatoid Artrit (RA), dünya genelinde en sık rastlanan otoimmün hastalıklardan biridir ve nüfusun yaklaşık %1'ini etkilemektedir. RA hastalarının sağlıklı kişilere oranla periferik kan immün sistem hücrelerindeki sayısal değişikliklerin hastalık süreci ile ilişkili olduğu ve bunun sonucunda tedaviye verilen yanıtın etkilendiği farklı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda aktif RA tanısı alıp uygulanan tedavilerin yanıtsızlığı durumunda anti-CD20 (Rituksimab) tedavisine başlanmasına karar verilen (n:7) hastalar ile sağlıklı kontrollerin (n:7) tedavi öncesi ve tedaviden sonraki 3. ayda alınan periferik kan örneklerinde özellikle CD3 (T hücre), CD4 (yardımcı T hücre), CD16 (NK hücre), CD19 (B hücre), Breg (düzenleyici B hücre), CD56 (NK hücre), iNKT (değişmez doğal öldürücü hücre), Treg (regülatör T hücre) hücre yüzey molekül ekspresyonlarının sayısal değerleri akan hücre ölçer cihazında ölçülmüştür. Tedavi öncesi ve tedavi başlandıktan sonraki 3. ayda alınan periferik kan örnekleri değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan CD19+ B (p=0,018) ve CD19+CD38+ plazma hücrelerinde anlamlı derecede azalma (p=0,028) saptanmasına karşılık, CD4+CD25+ T hücreleri, CD4+CD25+Foxp3+ (Treg), CD19+CDw210+ (Breg) ve CD3+iNKT hücrelerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Rituksimab ilaç tedavisi verilen aktif RA hastalarıyla yapılan istatistiksel karşılaştırma baz alındığında tedavi verildikten 3 ay sonra CD19+ B hücrelerinde tedavi öncesine göre anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Rituksimab tedavisi sonucu B hücrelerinde saptanan azalma, RA hastalarında tedavinin etkili olduğunun göstergesidir.

AntikorlarAntikorlar-monoklonalArtrit-romatoid+4
Aslı Önder Gül
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Multipl skleroz CD3+ t hücrelerinde sinyal yolağı aktivasyonlarının araştırılması

Multipl skleroz (MS)'da, oto-reaktif immün hücreler merkezi sinir sistemine (MSS) göç etmektedir. Akt/PKB sinyal yolağı, T hücre gelişimi ve sağ kalımında önemli bir role sahiptir. Akt'nin artmış veya azalmış aktivasyonu, Tip-2 diabetes mellitus ve kanser dahil olmak üzere çeşitli hastalıklarda rol almaktadır. MS'li bireylerde CD4+CD25+CD127-/düşük Regülatör T (Treg) hücre fonksiyonel baskılamanın kaybını gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada, Treg hücrelerinde Akt molekülünün, özellikle fosforile-Akt (pAkt) molekülünün seviyeleri ile hastalığın ciddiyeti arasındaki ilişki araştırılmıştır. Klinik izole sendrom (KİS, n=8), benign (n=10) ve tekrarlayan remisyonlu multipl skleroz (RR-MS, n=7) olan üç farklı hasta grubu ve yaş, cinsiyet uyumlu sağlıklı bireyler (n=20) çalışmaya dahil edildi. Bireylerin periferik kan mononükleer hücreleri (PKMH), fikol konsantrasyon gradyan yöntemi ile izole edildi. Anti-CD3, -CD4, -CD25, -CD127 monoklonal antikorları Treg hücrelerini tanımlamak için kullanıldı. PMA/İonomisin ile 15 dk uyarımdan sonra Treg hücrelerindeki Akt1 (Ser473) ve p-Akt seviyelerini değerlendirmek için hücre içi boyama yapıldı. FACS DiVa yazılımı ve FACSAria II akan hücre ölçer ile veriler toplandı ve analiz edildi. Çalışmamızda MS hastalığında sağlıklılara göre periferik kan Treg'lerde p-Akt ve total Akt1 seviyesinin azalması progresyonda rol oynadığına dair kanıt sunmaktadır. Hasta bireylerin yıllık atak sayısı ve progresyon indeksinin, pAkt ve Akt1 ile pozitif yönde korele olduğu bulunmuştur. Hastalığın seyri ve sonuçlarının tahmini için Akt molekülünün biyobelirteç (biomarker) veya terapötik hedef molekül adaylığı ile ilgili bulgular elde edilmiştir.

Hücre farklılaşmasıMultipl sklerozProtein kinazlar+2
Fatma Betül Öktelik
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Küçük hücreli dışı akciğer kanserli olgularda mediastinal lenf nodu diseksiyonu ve sitotoksik T lenfosit inhibitör reseptör ilişkisi

Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sıradadır. Evreleme amacı ile uygulanan video yardımlı mediastinoskopik lenfadenektominin (VAMLA) sağkalımı arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda VAMLA uygulanan KHDAK hastalarında sitotoksik T (Tc) lenfositlerinin fonksiyon ve fenotipleri incelenmiştir. Çalışmaya VAMLA uygulanan 17 T1-4N0-2M0 KHDAK hastasıyla, 20 sağıklı birey dahil edilmiştir. Hastalarda; preoperatif periferik kan (PK), lenf nodu (LN), postop 2. hafta periferik kan örnekleri, sağlıklılarda ise PK örneği alınmıştır. Tc lenfositlerinde PD-1, CTLA-4 ve CD28 ekspresyonları, TNF- & IFN- salınımları ve sitotoksik aktiviteleri akan hücre ölçerle değerlendirilmiştir. sPD-1, sPDL-1 ve sCTLA-4 düzeyleri ELISA'yla ölçülmüştür. LN Tc hücrelerinde; CTLA-4, PD-1 eskpresyonunun arttığı, CD8+CD28- inhibitör hücre oranının kana kıyasla yüksek ve CD8+CD28+ aktivatör hücre oranlarında düşük izlenmiştir. KHDAK hastalarında, sağlıklılara kıyasla PK CD3+CD8+CD28+ hücre oranları daha düşük ve CD3+CD8+CD28- hücre oranları ise daha yüksekti. VAMLA sonrasına PK Tc hücrelerinde PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonu azalmış, ancak CD28 ekspresyonu ve sitokin salınımı değişmemiştir. LN Tc lenfositlerinin TNF- ve IFN-+TNF-+ ekspresyonları PK'ya kıyasla anlamlı olarak düşüktü. Tüm gruplardaki CTLA-4 eksprese eden Tc lenfositlerinde, hem IFN- hem de TNF- salınımı baskılamıştır. PK Tc lenfositlerinde granzim A salınımı KHDAK hastalarında sağlıklı bireylere kıyasla azalmış, ancak VAMLA sonrası PK'da granzim A salınımı artmıştır. Ayrıca plazma sCTLA-4 düzeyi KHDAK'li olgularda, sağlıklı bireylere göre yüksek saptanmıştır. Tümörü drene eden LN'larında CD8+ Tc hücrelerinin efektör fonksiyonları azalmış, baskılayıcı fenotip ise artmıştır. VAMLA sonrasında immün kontrol noktası reseptörlerinden PD-1 ve CTLA-4'teki azalmaya paralel olarak Tc hücrelerindeki fonksiyon kaybı düzelmiştir. Tc hücrelerindeki bu etki sağkalım artışında rol oynamış olabilir. Anahtar kelimeler: Sitotoksik T hücre, KHDAK, VAMLA, PD-1, CTLA-4.

Akciğer hastalıklarıAkciğer neoplazmlarıAntijenler+7
Ayşe Engin
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
00
Yüksek LisansAçık ErişimEN

Pediyatik b fenotipli akut lenfoblastik lösemi (B-ALL) hastalığında prognostik faktör olarak multiple drug resistance (MDR-1) proteinin değerlendirilmesi

Acute lymphoblastic leukemia (ALL) is the most prevalent type of cancer in children. After chemotherapy, minimal residual disease (MRD) is still the most important indicator of clinical results and relapse. Multidrug resistance is the main obstacle to successful treatment. Multidrug resistance associated protein 1(MRP-1) may play a key role in throwing the chemical drug out of cells which lead to therapy resistance. The goal of this study is to detect protein MRP-1 on cells from the bone marrow of children with B-cell ALL, and to determinate the value of MRP-1 as a prognostic factor in comparison with other factors such as DNA index (DI) and MRD. Bone marrow samples were obtained from children who are diagnosed as B-ALL (n=20). The expressions of MRP-1 and DI were determined using flow cytometry at diagnosis. On the 15th day of treatment, MRD in the bone marrow was detected also by flow cytometry. There was no statistically significant difference of MRP-1 expression between risk groups like other prognostic factor. Protein level of MRP-1 expression measured seemed to have no prognostic importance. Utilization of MRP-1 as predictive factor may not provide information on the B-ALL prognosis. Our results can help to better understand the nature of MRP-1 in B-ALL patients.

Flow cytometryLeukemiaMRP1 protein+3
Amanı Al-kendı
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2019
10
DoktoraAçık ErişimTR

Yerli ve milli tetanoz ve difteri toksoid aşılarıyla oluşan immün cevapların, in vitro ve ex vivo karakterizasyonu

Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı'nda geliştirimiş olan tetanoz ve difteri toksoid aşılarının oluşturduğu immün cevapların in vitro ve ex vivo yöntemler kullanılarak karakterize edilmesi amaçlandı. Bu aşılar alüminyum hidroksit ve kalsiyum fosfat olmak üzere iki farklı adjuvan içermektedir. Aşılar subkütan (SK) ve intraperitoneal (İP) olarak iki farklı yolla uygulandı. Geliştirilen aşılar ve mevcut olarak kullanılan erişkin tip tetanoz difteri aşısı ile elde edilen immün cevaplar karşılaştırılmalı olarak çalışıldı. Aşılama sonrası fare dalak mononükleer hücreleri akım sitometri ile analiz edilerek, CD4+, CD8+ ve CD19+ hücre miktarları saptanarak karşılaştırıldı. İP yolla uygulanan aşı gruplarındaki farelerin kontrol grubuna göre daha yüksek CD4+ T hücre ve CD19+ B hücre sayısına sahip olduğu bulundu. Hem SK hem de İP yolla uygulanan aşılarda, farelerde oluşan İgG tipindeki anti tetanoz toksoid ve anti difteri toksoid antikorlarının varlığı ve konsantrasyonları ELISA metodu ile gösterildi. Alum adjuvanı içeren aşılarla oluşan antikorların koruyuculuğu ve nötralizan özellikleri, tetanoz toksini "challenge" ve difteri toksini in vitro nötralizasyon testleri ile gösterildi. Hem ticari aşıda hem de geliştirilen aşıda tetanoz toksoidi için koruyuculuğun > %99,9 olduğu gösterildi. Anti difteri antikorların nötralizasyon kapasiteleri değerlendirildiğinde ticari aşı ve geliştirilen aşı arasında herhangi bir fark olmadığı bulundu. Aşı antijeni olarak kullanılan toksinlerin total protein miktarları ve Lf değerleri belirlendi. SDS-PAGE Jel elektroforezi ile saflıkları gösterilerek Western Blot ile antijenlerin sağlaması yapıldı. Farelerde tetanoz toksini LD50 ve PD50 dozları ve difteri toksini VERO-E6 hücrelerinde MSD MTT yöntemi ile saptandı.

Nihan Örüklü
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
10
DoktoraAçık ErişimTR

Lyme olgularının borrelia burgdorferi antijeni ile uyarılmış periferik kan mononükleer hücrelerinde IFN-Y, IP-10, I-TAC ve MIG aktivitesinin araştırılması

Bu çalışmada amacımız Lyme hastalarının periferik kan mononükleer hücrelerini (PBMC) Borrelia burgdorferi'ye spesifik rekombinant dış yüzey proteini (rOspC) ile uyararak, uyarımdan 24, 48 ve 72 saat sonra toplanan süpernatan örneklerinde IFN-γ, MIG/CXCL9, IP-10/CXCL10 ve I-TAC/CXCL11 düzeylerinin değerlendirilmesi ve erken tanıya destek olabilecek bir belirteç belirleyebilmektir. Çalışmaya 13 Eritema kronikum migrans (ECM), 7 Lyme artrit (LA), 10 Lyme nöroborelyoz (LNB) ve 10 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 40 birey dahil edilmiştir. Olguların ve kontrollerin mononükleer hücreleri ayrıştırılarak kültüre edilmiştir. Kültüre edilen PBMC'ler rOspC ile uyarılarak 24, 48 ve 72 saat sonra toplanan kültür süpernatanlarında IFN-γ MIG/CXCL9, IP-10/CXCL10, I-TAC/CXCL11 düzeyleri ELİSA ile ölçülmüştür. Olguların ve kontrol grubunun rOspC ile uyarımı sonrası ilk 24 saatte ECM ve LNB olgularında IP-10/CXCL10 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (sırasıyla p=0,013, p=0,016). LA olgularında ise kontrol grubu ile karşılaştırma yapıldığında ilk 24 saatte hem MIG/CXCL9 hem de IP-10/CXCL10 düzeylerinde 48 ve 72. saate kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (sırasıyla p=0,008, p=0,007). Kene teması olan veya olmayan Lyme borelyoz şüpheli olgularda özellikle endemik bölgelerde seronegatiflik olsa bile western blot ile doğrulama yapılması önerilmektedir. Lyme hastalarının PBMC'lerinden izolasyon yapılarak IFN-γ ilişkili kemokinler üzerinde yapılan çalışmamız hastalığın hem tanısı için potansiyel yeni belirteçlerin belirlenmesi hem de hastalığın patogenezinin detaylı olarak incelenmesi için belirli veriler elde etmemize olanak sağlamıştır. Çalışmamızın verilerine göre serolojik testlere ek olarak hastalığın her üç klinik tutulum biçiminde de kontrol grubuna göre anlamlı artış gösteren IP-10/CXCL10'un erken dönemde tanıda kullanılabilecek potansiyel bir belirteç olabileceği düşünülmektedir.

Borrelia burgdorferiKemokinlerLyme hastalığı+3
Şeyda Karabörk
Gazi University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2021
10
Yüksek LisansAçık ErişimTR

Çeşitli bitkisel fraksiyonların insan periferik kan T ve NK hücre çoğalması üzerine etkileri

Bitkisel fraksiyonların biyoaktivitelerinin tanımlanması ve bu biyoaktivitelere uygun kullanım alanlarının oluşturulması önemli bir araştırma alanıdır. Bu tez çalışması kapsamında, 3'ü Türkiye'ye endemik olan toplam 11 metanolik bitki fraksiyonunun (Centaurea antiochia, Cotinus coggygria, Crataegus microphylla, Olea europaea, Rosa damascene, Stachys cretica, Teucrium sandrasicum, Thymus praecox, Thymus pseudopulegioides, Thymus sipyleus, Oryganum vulgare) uyarılmış periferik kan mononükleer hücreler (PKMH) üzerindeki anti-proliferatif etkileri Mitokondriyal Dehidrogenaz Enzim Aktivitesi (MTT) kolorimetrik yöntemi ile belirlenmiştir. Çalışılan bitki ekstrelerinden en yüksek inhibüsyonu sağlayan Centaurea antiochia, Cotinus coggygria, Stachys cretica ve Teucrium sandrasicum fraksiyonlarının uyarılmış PKMH'ler üzerindeki etkileri Karboksi Floresein Suksitimidil Ester (CFSE) yöntemi ile akan hücre ölçerde tekrar analiz edilmiş ve situmilasyon indeks (SI) parametreleri belirlenmiştir. Cotinus coggygria fraksiyonunun anti-proliferatif etkisini apoptatik yolakları aktive ederek mi yaptığını belirlemek için Annexin V/Propidiyum iyodür boyama ile saptanmış ve apoptoza neden olmadığı görülmüştür. Periferik kan T ve doğal öldürücü (NK) hücreler üzerindeki etkileri ise proliferatif yanıt ile takip edilmiştir. Cotinus coggygria fraksiyonunun tüm hücre gruplarını inhibe ettiği ancak sitotoksik T hücrelerinin proliferasyonunu diğer hücre gruplarına göre daha etkili biçimde inhibe ettiği görülmüştür. Bu inhibisyonun sebebini belirlemek amacıyla kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu ile IL-1β, IL-2, IL-4 ve IL-10 genlerinin anlatım düzeyleri araştırıldığında, IL-1β, IL-2 ve IL-10 gen anlatımlarında azalma, IL-4 gen anlatımında artma olduğu belirlenmiştir. Bulgularımız Cotinus coggygria ekstresinin anti-enflamuvar yolakları aktive ettiğini düşündürmektedir. Bu bulgular anti-enflamatuvar etkileri henüz araştırılmamış olan Cotinus coggygria methanol fraksiyonunun saptanan anti-enflamatuvar etkilerinin yeni anti-enflamatuvar etkili ilaçların ve bunlara bağlı tedavilerin geliştirilmesinde öncü olabileceğini desteklemektedir.

Alerji ve immünolojiOtoimmünite
Utku Güneş
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00
DoktoraAçık ErişimTR

Behçet hastalığında aktive edici doğal öldürücü (NK) reseptörler

Behçet hastalığı (BH), etyolojisi bilinmeyen, tekrarlayan inaktif ve aktif dönemleriyle karakterize, kronik enflamatuvar bir hastalıktır ve genetik olarak yatkın bireylerde çevresel faktörlerin tetiklemesi sonucu immünolojik değişikliklere neden olmaktadır. Doğal Öldürücü Reseptörler (NKR), doğal ve edinsel immün sistem hücrelerinde bulunabilen, dolayısıyla iki sistem arasında köprü oluşturan, immün cevapları azaltabilen ya da tetikleyebilen reseptörlerdir. Behçet hastaları (aktif n=7, inaktif=7) ve sağlıklı bireylerden (n=6) izole edilen periferik kan mononükleer hücrelerin (PKMH) IL-12, IL-15, IL-18 ve IL-23 sitokinlerinin farklı kombinasyonları ile uyarımını takiben CD4+, CD8+ ve CD16+ hücrelerde NKG2D, NKp30, NKp46, CD69 ve IL-12Rβ2 oranları saptanmış, fonksiyonel açıdan proliferasyon kapasiteleri, sitotoksik aktiviteleri ve CD107a ifadesi akan hücre ölçer cihazında analiz edilmiştir. Çalışmamızda, CD4+ ve CD8+ T hücre gruplarında CD69 ifadesi uyarımsız Behçet hasta (aktif) grubunda inaktif grubuna göre yüksek saptanmıştır. Uyarısız Behçet hastalarında CD8+NKp46+ hücre oranı inaktif grubunda hem aktif hem de kontrol grubuna göre yüksek olduğu belirlenmiştir. Sitotoksik aktivite açısından gruplar arasında fark saptanmamıştır. Lenfositlerde CD107a degranülasyonu incelendiğinde uyarımsız şartlarda aktif grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre CD107a ifadesinde azalma olduğu gözlenmiştir. Lenfositler K562 ile uyarıldığında, CD107a ifadesi, inaktif grubunda kontrol grubuna göre daha düşük düzeyde olduğu saptanmıştır. PKMH'lerin IL-12+IL-15, IL-18+IL-15 and IL-23+IL-15 sitokin kombinasyonlarıyla uyarımı sonucu CD3-CD56+ NK ve CD3+ T hücre proliferatif yanıtları inaktif grubunda kontrol ve aktif grubuna göre önemli artış göstermiştir. Çalışmamız CD69'un ve IL-15 sitokininin hem CD3+ T hem de CD3- NK hücreleri üzerine saptanan etkilerinden dolayı Behçet hastalık patogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir.

Behçet hastalığıHücre çoğalmasıKatil hücreler-doğal+3
Nilgün Sallakcı
İstanbul University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2018
00