
149
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Ağız solunumu yapan çocuklarda baş ve boyun bölgesi kaslarının ultrasonografi ile değerlendirilmesi
Ağız solunumu; hayat kalitesini, oral sağlığı, oklüzyonu ve kraniyofasiyal gelişimi olumsuz etkileyebilmektedir ve baş boyun bölgesindeki kas dengelerini bozabilmektedir. Bu çalışmamızın amacı ağız solunumu ve burun solunumu yapan çocuklarda, baş ve boyun bölgesindeki kasların kalınlıklarını ve sertliklerini ölçmek ve ağız solunumunun bu kaslar üzerindeki olası etkilerini ortaya çıkarmaktır. Bu çalışmada ağız ve burun solunumu yapan (kontrol grubu) 4-14 yaş arası 80 çocuğun baş-boyun bölgesindeki kaslarının ultrasonografi ile kalınlıkları ve elastografi ile kas sertlik dereceleri ölçüldü. Sonuç olarak ağız solunumu yapan grupta orbikularis oris inferior hariç tüm kasların kalınlıkları daha düşük bulundu. İstatiksel olarak sağ masseter (p=0,002), sol masseter (p=0,006), sağ sternokleidomastoideus (p=0,003) ve sol sternokleidomastoideus (p=0,016) kaslarının kalınlıkları arasındaki fark anlamlıydı. Ağız solunumu grubundaki erkeklerde sol masseter kas kalınlığı anlamlı derecede daha yüksek izlendi (p=0,002). Kontrol grubundaki erkeklerde sternokleidomastoideus kası elastografi değerlerinin (sağ: p=0,024; sol: p=0,007) anlamlı derecede daha yüksek olduğu tespit edildi. Ağız solunumu, baş boyun bölgesindeki kasların kalınlık ve sertliklerinde değişime yol açmaktadır. Bu değişimlerin iskeletsel problemlere veya farklı sağlık problemlerine yol açmaması için erken teşhis önemlidir. Bu hastalarda yapılacak ultrason incelemeleri ile kas değişimleri erken teşhis edilebilir ve gerekli konsültasyonlar yapılarak yaşam kalitesinin artmasına katkı sağlanabilir.
Erken çocukluk çağı çürüğünde candida varlığının değerlendirilmesi
Çalışmamızda, Uşak ilinde yaşayan 71 ay ve daha küçük çocukların tükürük ve dental plak örneklerinde şiddetli erken çocukluk çağı çürüğü (Ş-EÇÇ) ve erken çocukluk çağı çürüğünün (EÇÇ) etiyolojik faktörleri arasında yer almaya başlayan Candida varlığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamıza; 71 ay ve daha küçük, sistemik olarak sağlıklı, son 3 ay içerisinde ilaç kullanmayan, intraoral patoloji görülmeyen, dental tedavi deneyimi olmayan, intraoral aparey kullanmayan, koopere ve gönüllü 60 çocuk dahil edilmiştir. Çalışmamız 20'şer kişiden oluşan Ş-EÇÇ, EÇÇ ve kontrol gruplarındaki çocukların klinik muayenelerinin yapılması, alınan dental plak ve tükürük örneklerinin Candida varlığı ve Candida türleri açısından değerlendirilmesi ile gerçekleştirilmiştir. Ş-EÇÇ ve EÇÇ gruplarının tükürük örneklerinde Candida varlığı kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı bulunurken dental plak örneklerinde ise gözlemsel olarak fazla olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Ş-EÇÇ grubu tükürük ve dental plak örneklerinde EÇÇ grubuna göre gözlemsel olarak fazla Candida tespit edilmiştir. Kontrol grubu örneklerinde ise Candida gözlemlenmemiştir. Ş-EÇÇ grubu tükürük örneklerinde Candida albicans, Candida krusei, Candida glabrata ve Candida tropicalis, dental plak örneklerinde ise Candida albicans bulunduğu görülmüştür. EÇÇ grubu tükürük ve dental plak örneklerinde Candida albicans, Candida krusei, Candida glabrata türleri tespit edilmiştir. Sonuç olarak, Ş-EÇÇ ve EÇÇ patogenezindeki potansiyel rolünden bahsedilen Candida'ların tükürük ve dental plaktaki varlığının bireysel risk değerlendirilmesi için önemli olabileceği düşünülmektedir. Ayrıca geçiş yollarının tanımlanması ve önlenmesinin EÇÇ prevalansının azaltılmasında faydalı olabileceği kanısına varılmıştır. Anahtar Kelimeler: Candida, Dental plak, Diş çürüğü, Tükürük
Uyku bruksizmli çocuklarda stres, kronotip, çiğneme kasları ve postürün değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasında uyku bruksizmi yapan çocukların kontrollere kıyasla masseter kası kalınlıklarının, tükürükteki kortizol seviyelerinin, baş postürlerindeki değişimlerin incelenmesi ve uyku bruksizminin uyku alışkanlıklarıyla ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı'na başvuran hastalar arasından seçilen 3-12 yaş aralığında 86 çalışma ve 86 kontrol grubu olmak üzere 172 çocuk katılmıştır. Masseter kası kalınlıklarının ölçümü için ultrasonografi yönteminden yararlanılmıştır. Kortizol ölçümü için çocuklardan tükürük örnekleri toplanmış ve laboratuvarda ölçümü yapılmıştır. Profil fotoğrafları üzerinden servikal açı ölçümüyle postür analizleri yapılmıştır. Ebeveynlere uygulanan "Günlük Ritim Belirleme Ölçeği" ve "Çocuk Uyku Alışkanlıkları Anketi" ile uyku alışkanlıklarının bruksizmle ilişkisine bakılmıştır. Çalışmanın sonucunda uyku bruksizmi yapan çocukların maksimum interküspitasyonda ve istirahat esnasında masseter kası kalınlıkları anlamlı olarak daha fazla bulunmuştur. Diş aşınması uyku bruksizmi yapan çocuklarda daha yüksek saptanmıştır. Masseter kası kalınlıkları fazla olan çocukların diş aşınma dereceleri de anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Parasomniler ile uyku bruksizmi arasında anlamlı ilişki bulunmuştur. Ancak kortizol seviyeleri, servikal açı ve kronotip ile uyku bruksizmi arasında anlamlı ilişki bulunamamıştır. Bruksizm ilerlediğinde TME problemleri, kas hipertrofileri, diş aşınmaları ve uyku problemleri gibi birçok bozukluğa yol açabileceğinden erken yaşta teşhis edilip kontrol altına alınması önemlidir ve bu konuda daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.
Çocuklarda temporomandibular eklem düzensizliklerinin ekstraoral ve intraoral yapılarla ilişkisi
Bu tez çalışmasının amacı; karışık ve daimi dişlenme döneminde bulunan çocuklarda temporomandibular eklem düzensizliklerinin intraoral ve ekstraoral yapılarda neden olduğu değişiklikleri ortaya koyarak, etiyolojik ve predispozan faktörlerle olan ilişkisini incelemektir. Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalına başvuran hastalardan temporomandibular eklem düzensizliği belirtilerinden en az birini gösteren 61 hasta çocuk (31 çocuk 6-12 yaş arası, 30 çocuk 12-15 yaş arası) ve hiçbir temporomandibular eklem düzensizlik belirtisi göstermeyen 61 sağlıklı çocuk (31 çocuk 6-12 yaş arası, 30 çocuk 12-15 yaş arası) çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma sonucunda temporomandibular eklem düzensizliği görülme sıklığının yaşla arttığı ve kızlarda daha fazla görüldüğü saptanmıştır. Çalışma grubunda sık görülen semptomlar baş ağrısı, eklem sesleri ve ağrısı, çiğneme kaslarında hassasiyet, postür bozuklukları maksimum ağız açıklığı ve masseter kas kalınlığında azalma olarak sıralanabilir. Ayrıca iskeletsel ve dişsel maloklüzyonların çalışma grubunda daha fazla olduğu görülmüştür.
Süt dişlerindeki fizyolojik kök rezorbsiyonunun kalsiyum silikat esaslı materyal ile uygulanan pulpotomi tedavisinin başarısına etkisi
Çalışmamızda, derin dentin çürüğü bulunan süt ikinci azı dişlere kalsiyum silikat esaslı materyal ile uyguladığımız pulpotomi tedavisinin başarısına, fizyolojik kök rezorbsiyonunun etkisinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya, alt süt ikinci azı dişinde derin dentin çürüğü bulunan 4-11 yaş arası 93 hasta (41 Kız, 52 Erkek) dâhil edildi. Hastalar tedavisi yapılacak süt molar dişin fizyolojik kök rezorbsiyon durumuna göre iki gruba ayrıldı. Kontrol grubuna (Grup 1 - Stage S) fizyolojik kök rezorbsiyonunun henüz başlamadığı (n=44), çalışma grubuna ise (Grup 2- Stage R) fizyolojik kök rezorbsiyonunun kökün 1/3'lük seviyesinde olduğu alt süt ikinci molar dişler (n=49) dahil edildi. Tedavi sonrasında kontrol randevularına çağrılan hastaların 1., 3., 6. ve 12. aylarda klinik, 6.ve 12. aylarda ise radyografik takipleri yapıldı. Kategorik verilerin karşılaştırılmasında Yates düzeltmesi ve Fisher's Exact testi kullanıldı ve p<0,05 değeri anlamlı olarak kabul edildi. 12 ay sonundaki çalışma sonuçları değerlendirildiğinde, kontrol grubunda klinik olarak %97,7 radyolojik olarak %95,4 başarı; çalışma grubunda klinik olarak %95,9, radyolojik olarak %89,8 başarı görüldü. Grupların başarı oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık görülmedi (p>0,05). Çalışmamızın klinik ve radyografik sonuçlarına göre fizyolojik kök rezorbsiyonun henüz başlamadığı ve fizyolojik kök rezorbsiyonunun başladığı gruptaki (kökün 1/3 seviyesinde olan) süt molar dişlere kalsiyum silikat esaslı materyal ile uygulanan MTA pulpotomisinin benzer başarı oranları gösterdiği bulunmuştur. Bu çalışmanın sonuçlarına göre fizyolojik kök rezorbsiyonunun pulpotomi başarısında etkili olmadığı görülmüştür. Ancak süt dişlerinde başlayan fizyolojik kök rezorbsiyonunun, uygulanan pulpotomi tedavisinin başarısına etkisini daha geniş ve uzun süreli inceleyen klinik ve histolojik çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler : Pulpotomi, Fizyolojik Kök Rezorbsiyonu, Kalsiyum Silikat Esaslı Materyal, MTA
Süt azı dişlerinde paslanmaz çelik kron ve zirkonyum kronların klinik başarısının karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi
Çalışmamızda, paslanmaz çelik kronlar ile pediatrik zirkonyum kronların klinik ve radyografik başarısının, periodontal sağlığa etkisinin ve ebeveyn memnuniyet durumunun randomize kontrollü olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 6-8 yaş aralığındaki alt süt ikinci molar dişlerinde kron endikasyonu bulunan 15 hasta dahil edildi. İlgili dişlere bölünmüş ağız tekniği ile paslanmaz çelik kron (PÇK) ve pediatrik zirkonyum kron (PZK) uygulandı. Kronların preparasyonundan simantasyonuna kadar geçen işlem süresi kaydedildi. Tedavi sonrasında kontrol randevuları oluşturulan hastaların klinik değerlendirmesi 1., 3. ve 6. aylarda, radyografik değerlendirme ise 6. ayın sonunda yapıldı. Kronların klinik ve radyografik başarısının değerlendirilmesinde Uluslararası Diş Hekimleri Federasyonu (FDI) tarafından yayınlanan restorasyon değerlendirme formu modifiye edilerek kullanıldı. Periodontal sağlığa etkilerinin incelenmesinde plak indeksi, gingival indeks kullanıldı ve plak boyaması yapıldı. Ebeveynler memnuniyet düzeyinin ölçülmesinde dayanıklılık, şekil, renk, boyut sorularını içeren Likert ölçeği ile hazırlanmış anket formu kullanıldı. PI, GI ve QHI değerlerinin zamansal değişimlerinin incelenmesinde tekrarlı ölçümler varyans analizi (repeated measures ANOVA) ve Friedman testleri kullanıldı. Çoklu karşılaştırmalar ise Bonferroni testi ile değerlendirildi. Önem düzeyi p<0,05 alındı. Çalışmamızın sonucunda 6 aylık takipte bir PZK desimante oldu. PZK daha fazla yüzey pürüzlülüğü gösterdi (p<0,001). Tüm klinik parametrelerin değerlendirilmesinin sonucunda her iki kron türü de klinik ve radyografik olarak başarılı bulundu. Kronların periodontal sağlığa etkisinin sonuçları değerlendirildiğinde PZK tüm kontrollerde anlamlı derecede daha düşük PI, GI ve QHI değeri gösterdi (p<0,001). Uygulama süreleri kıyaslandığında, PZK'nın işlem süresinin daha uzun olduğu tespit edildi (p<0,001). Ebeveynler boyut, şekil ve dayanıklılık açısından her iki krondan da memnunken, PÇK'nın renginden memnun olmadığı görüldü (p<0,001). Bu çalışmanın sonucuna göre PZK'nın periodontal dokularla daha uyumlu ve ebeveynlerin estetik beklentisini karşılayan bir pediatrik kron olması, özellikle işlem süresinin kritik olmadığı durumlarda süt dişlerinin tam koronal restorasyonunda PÇK'ya alternatif olarak kullanılabileceği düşünülmektedir.
Uşak bölgesinde 3-12 yaş grubu çocuklarda görülen diş renklenmelerinin prevelans ve etyolojilerinin belirlenmesi ve aile farkındalık düzeylerinin değerlendirilmesi
Diş renklenmeleri; ekstrensek etkenlere veya intrensek faktörlere bağlı olarak ortaya çıkabilir ve yönetimi, nedenin belirlenmesi ve uygun tedavi seçeneklerinin uygulanmasını gerektirir. Literatürde tüm renklenme türlerini kapsayan çalışmalar sınırlı sayıdadır. Çalışmamızda Uşak Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'ne başvuran 3-12 yaş arası çocuklarda görülen renklenme prevalansını, etiyolojik faktörleri ve aile farkındalık düzeyini araştırmak amaçlanmıştır. Bu çalışmaya 410 çocuk hasta dahil edilmiştir Çocuk hastaların verileri için ailelerden anket doldurmaları istenmiştir. Ağız sağlığı için DMFS/dmfs, Silness-Löe plak indeksi ve görülebilir plak durumu kaydedilmiştir. Ekstrensek renklenme görülen hastalarda ise Lobene renklenme indeksi kaydedilmiştir. Örneklemde renklenme prevalansı %17,8 olarak bulunmuştur. Çalışmamızda renklenme görülen hastaların %51,42'sinde intrensek renklenme, %47,3'ünde ektrensek renklenme, %1,4'ünde diğer renklenme olduğu belirlenmiştir. Renklenme varlığı ile yaş (p<0,05), sebze-meyve tüketim durumu (p>0,05), ara öğün tüketim sıklığı (p<0,05), gargara kullanımı (p<0,05), diş hekimi ziyaret sıklığı (p<0,05), travma alma durumu (p<0,05), ebeveynin fırçalamaya yardım etme durumu (p<0,05) arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur. Aile farkındalık durumu ise %35,4 olarak tespit edilmiştir. Renklenme durumunun söz konusu olduğu durumlarda çoğunlukla farkındalık olduğu görülmüş; ancak bu oranın düşük olduğu saptanmıştır. Ailelerin renklenme konusunda bilgilendirilmesi gereklidir. Renklenmelerin etiyolojik faktörlerinin belirlenmesi amacıyla daha geniş örneklem grupları içeren çalışmalar yapılmalıdır.
İlk defa mandibular anestezi yapılan 5-12 yaş grubu çocuklarda animasyon ve müziğin vital parametreler, anksiyete ve ağrı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Çalışmamızda, mandibular anestezi sırasında çocuklarda gözlenen dental anksiyete, ağrı ve fizyolojik tepkiler üzerine animasyon ve müzik temelli dikkat dağıtıcı müdahalelerin etkisi değerlendirilmiştir. Araştırma, daha önce mandibular anestezi deneyimi bulunmayan, 5–12 yaş aralığında 52 çocukla yürütülmüş; katılımcılar, animasyon uygulanan, müzik dinletilen, her iki müdahalenin birlikte uygulandığı ve kontrol grubu olmak üzere dört gruba ayrılmıştır(n=13). Animasyon uygulaması işlem öncesinde, müzik uygulaması ise işlem sırasında gerçekleştirilmiştir. Ardından lokal anestezi işlemi yapılmış ve anksiyete, ağrı ile fizyolojik tepkiler çok boyutlu ölçümlerle değerlendirilmiştir. Anksiyete ve ağrı düzeyleri; çocukların öz bildirimine (RMS-PS, Wong-Baker) ve hekimin gözlemlerine (CEMS, FLACC) dayalı olarak işlem öncesi ve sonrası ölçülmüştür. Ayrıca işlem öncesi, sırası ve sonrasında kalp atım hızı ile oksijen satürasyonu kaydedilmiştir. Gruplar arasında ölçülen parametreler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmamıştır; ancak müzik grubunda işlem sonrası RMS-PS skorlarında anlamlı artış gözlenmiştir. Tüm gruplarda işlem sonrası CEMS ve FLACC skorlarında anlamlı artışlar meydana gelmiştir. İşlem sonrası dönemde öz bildirim ile gözlemsel değerlendirmeler arasındaki korelasyon artmış, ayrıca FRANKL skoru ile anksiyete, ağrı ve fizyolojik parametreler arasında anlamlı ilişkiler bulunmuştur. Bulgular, yaşa uygun dikkat dağıtıcı müdahalelerin çocukların dental deneyimlerini olumlu etkileyebileceğini göstermektedir.
Anestezik etkileri bulunan çeşitli ajanların topikal anestezi etkinliklerinin karşılaştırılması ve çocuklarda ağrı-anksiyete üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı; fesleğen yağı, papatya yağı, buz gibi doğal yöntemler ile topikal anestezik sprey, topikal anestezik jel gibi sentetik topikal anesteziklerin etkinliklerini ve çocuklarda ağrı-anksiyete düzeylerini karşılaştırmaktır. 6-12 yaş arası toplam 50 (22 erkek, 28 kız) çocuk hasta ile yapılan bu çalışmada, her bir grup 10 hasta olmak üzere toplam 5 grup oluşturulmuştur. Pulse oksimetre kullanılarak topikal anestezi ile lokal anestezi öncesinde ve sırasında kalp atış hızları ölçülmüştür. VAS ile topikal ve lokal anestezi sırasında hem çocuğun belirttiği hem de hekimin gözlemlediği ağrı skorları kaydedilmiştir. SEM ölçeği ile topikal anestezi sırasında, lokal anestezi öncesinde ve sırasında anksiyete değerleri kaydedilmiştir. Erkek ve kız çocuklarının topikal anestezi öncesindeki kalp atış hızı ortalamaları arasındaki farkın istatistiksel olarak anlamlı olduğu, diğer ölçümlerde ise anlamlı fark olmadığı belirlenmiştir. Lokal anestezi sırasındaki hekim VAS değerleri üzerine ise yaşların anlamlı etkisinin olduğu bulunmuştur. Topikal anestezi sırasındaki hekim ve çocuk VAS değerleri üzerine topikal anestezi grupların etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olduğu (hekim değerlerinde topikal anestezik sprey grubu, çocuk değerlerinde topikal anestezik sprey ve topikal anestezik jel grubu yüksek), lokal anestezi sırasındaki hekim ve çocuk VAS değerleri üzerine ise etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür. Topikal anestezi grupları, cinsiyet ve yaşla yapılan tüm SEM değeri ölçümlerinde anlamlı fark bulunmamıştır.
Genç daimi azı dişlere uygulanan paslanmaz çelik kron ve zirkon kronların klinik başarılarının değerlendirilmesi
Bu çalışma, kron restorasyonu gerektiren posterior genç daimi dişlere uygulanan iki tedavi yaklaşımı olan paslanmaz çelik kronların (PÇK) ve prefabrike zirkon kronların klinik performanslarını, diş eti sağlığı ve kronların retansiyonu açısından değerlendirmek amacıyla yürütülmüştür. 6-17 yaş aralığında, ağzında en az iki daimi molar dişinde kron uygulama endikasyonu bulunan 20 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Dişler, bölünmüş ağız (split mouth) çalışma tasarımına göre PÇK ve zirkon kron gruplarına randomize edilmiştir. Tedavilerin tamamlanmasını takiben, hastalar 1., 6., 12., ve 18. aylarda kontrollere çağırılmıştır. Başlangıç ve kontrol seanslarında hastaların genel ağız hijyen durumu Green ve Vermillion'un Basitleştirilmiş Oral Hijyen İndeksi (OHI), periodontal sağlık durumları ise Silness&Löe plak ve Löe&Sillness gingival indeksine göre değerlendirilmiştir. Klinik ve restoratif değerlendirmelere ek olarak 6. ve 12. aylarda radyografik değerlendirmeler de yapılmıştır. Verilerin istatistiksel incelemesinde Kaplan- Meier Analizi, Ki-kare Testi, Friedman İki Yönlü Varyans Analizi, Mann-Whitney U Testi, Tekrarlı Ölçümlerde Tek Yönlü Varyans Analizi ve T-testi kullanılmıştır. 18 aylık takip süresi sonrasında 17 hastanın 40 dişi değerlendirilebilmiştir. Takip süresi boyunca zirkon kronların kümülatif sağkalım oranı %95,2 olarak bulunmuştur. OHI değerleri başlangıç değerine göre takiplerde farklılık göstermemiştir. Zirkon kronlar ile restore edilen dişler, PÇK ile restore edilen dişlerden daha düşük gingival indeks ve plak indeksi değerleri göstermişlerdir. PÇK oldukça başarılı bir restoratif materyal olmasına rağmen Zirkon kronların gingival sağlık ve plak birikimi değerlerinin PÇK'lara göre daha iyi olduğu belirlenmiştir.
Bir üniversite hastanesinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografinin çocuk ve genç bireylerde kullanım endikasyonlarının değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı Hacettepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde konik ışınlı bilgisayarlı tomografi (KIBT) çekilen çocuk ve genç hastalarda KIBT endikasyonlarını ve bu endikasyonların farklı kategorilere (yaş, cinsiyet, görüntü alanı, görüntülenmek istenen bölge) göre dağılımı incelemektir. 01 Ocak 2018 - 01 Ocak 2020 tarihleri arasında çekilen toplam 7131 görüntü değerlendirilmiş ve KIBT istek formları eksiksiz olan 0-18 yaş aralığındaki 649 pediatrik hasta dahil edilmiştir. Her birey için cinsiyet, doğum tarihi, KIBT alınan tarih, KIBT isteği yapılan anabilim dalı, KIBT istek nedenleri, görüntü alanı (FOV), görüntülenmek istenen bölge (ROI), KIBT'nin tekrar edilmesi gereksinimi ve aynı bireyden takip için KIBT alınma durumu ile tarihleri kaydedilmiştir. Çocuk ve genç hastalarda en fazla belirlenen KIBT istek nedeni "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler" (%28.7) olmuştur. Kadınlarda "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler" ile "implant planlama"; erkeklerde ise "fasiyal travma", "dental travma" ve "süpernümere diş" endikasyonları diğer cinsiyete göre daha fazla bulunmuştur (p<0.05). 13-18 yaş grubunda "maloklüzyon ve dentofasiyal anomaliler", "fasiyal travma", "implant planlama" ve "temporomandibular eklem problemleri" KIBT endikasyonları arasında daha fazla yer alırken; 7-12 yaş grubunda ise "dental anomaliler" ve "süpernümere diş" daha fazla yer almıştır (p<0.05). Görüntülenmek istenen bölge (ROI) olarak maksillanın (%35.1) en sık tercih edildiği, bunu "tüm kafa" (%30.5) görüntülerinin izlediği belirlenmiştir. Çekilen KIBT'lerin görüntü alanı değerlendirildiğinde hastaların %53.2'sında küçük (≤10 cm), %17.1'unda orta (11 cm-15 cm), %29.7'inde ise geniş FOV (23 x 17 cm) boyutu kullanıldığı görülmüştür. "Maloklüzyon ve dentofasiyal anomali" endikasyonu ile KIBT alınan hastaların büyük çoğunluğunda (%89.6) geniş FOV boyutu seçilmiştir. Takip amaçlı KIBT alınan hastaların oranı %16.2 iken, bunların %51.4'ünde neden olarak "ortodontik takip", %42.0'ında "cerrahi takip" ve %6.6'sında ise "diğer" seçenekleri işaretlenmiştir. Araştırmanın bulguları, çocuk ve genç bireylerde KIBT gerekçelendirilmesinin güncel rehberlere göre farklılık gösterdiğini ve benzer çalışmalara kıyasla daha büyük FOV boyutları tercih edildiğini göstermiştir.
5-8 yaşları arasındaki çocuklarda ağız diş sağlığı ile çiğneme ve yutma fonksiyonlarının değerlendirilmesi
Çiğneme, yutma gibi orofasiyal fonksiyonlarında oluşabilecek bozukluklar hava yolunun korunmasını tehlikeye atabilir, yetersiz beslenme ve dehidrasyon problemlerine yol açabilir. Bu çalışmanın amacı sağlıklı çocukların orofasiyal fonksiyon performansı ile ağız sağlığı durumu arasındaki ilişkiyi değerlendirmektir. Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmada; Çocuk Diş Hekimliği Kliniğine başvuran 400 (ortalama yaş 78.02 ± 12.12 ay, 200 erkek) çocuğun orofasiyal fonksiyonları değerlendirmek için çeşitli ölçekler (Karaduman Çiğneme Performansı Ölçeği (KÇPS), Yeme Değerlendirme Aracının Pediatrik versiyonu (PEDI-EAT-10), Nordic Orofasiyal Test-Tarama (NOT-S) protokolü kullanıldı. Ağız sağlığı durumunu değerlendirmede ise DMFT, DMFS, dmft, dmfs indeksleri (çürük (D, d), eksik (M, m) ve dolgu (F, f) diş (t) veya yüzey (s); ve Uluslararası Çürük Tespit ve Değerlendirme-II Sistemi (ICDAS-II) kullanıldı. KÇPS'ye göre çocukların %58'i seviye 0 (fonksiyonel yutma), %35.8' i seviye 1 (Gıdayı bolusa çevirmekte güçlük çekiyor) ve % 6.3'ü seviye 2 (molar diş bölgesinde gıdayı tutmakta güçlük çekiyor) olarak bulundu. KÇPS seviyeleri ile DMFT, dmft, Dt, dt, Mt, mt değerleri arasındaki ilişkilerin ki-kare testi ile değerlendirilmesi sonucunda istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulundu. (sırasıyla p = 0.044, p = 0.009, p = 0.008, p = 0.000, p = 0.032 ve p = 0.003) Çocukların %13.4'ünün toplam PEDI-EAT-10 puanı 3 veya daha yüksekti. NOT-S'ye göre, çocukların sadece %3,0'ının orofasiyal fonksiyonla ilgili herhangi bir sorunu yoktu ve en çok etkilenen alanlar "Alışkanlıklar" (%51.0), "Yüz İfadesi" (%49.3) ve "Çiğneme ve Yutma" (%45.3) olarak bulundu. Sonuç olarak, tanımlanmış herhangi bir hastalığı olmayan sağlıklı çocuklar orofasiyal fonksiyonlarını yeterli ve etkili biçimde sürdüremeyebilir. Bu nedenle çocukların ağız muayenesi sırasında özellikle yoğun çürük veya eksik diş varlığında orofasiyal işlevlerin farklı ölçeklerde değerlendirilmesi erken tanı ve gerekli önlemlerin alınması için yardımcı olabilir.
Daimi dişlerde fissür örtücü uygulaması sırasında meydana gelen tükürük kontaminasyonunun mikrosızıntı değerleri üzerine etkisinin incelenmesi
Bu çalışmada, fissür örtücü uygulaması sırasında meydana gelen tükürük kontaminasyonu ardından yapılan farklı yüzey hazırlama işlemlerinin fissür örtücünün mikrosızıntı direnci üzerine olan etkisinin incelenmesi amaçlanmaktadır. Çürüksüz 156 adet insan üçüncü azı dişinin kullanıldığı çalışma iki ana grup altında toplam 16 alt grupta (2X4X2) gerçekleştirilmiştir. A Grubu'nda 3M Clinpro™ Sealant (3M, St. Paul, Minnesota, ABD), B Grubu'nda ise Ultraseal XT™ Hydro® (Ultradent, South Jordan, Utah, ABD) kullanılmıştır. Dört farklı yüzey hazırlama yöntemi (lazer ile pürüzlendirme, asit ile pürüzlendirme, total pürüzlendirmeli adeziv sistem ve kendinden pürüzlendirmeli adeziv sistem) alt grupları oluşturmuştur. Her alt grupta, hazırlananan mine yüzeyleri fissür örtücü uygulaması öncesi yapay tükürük solüsyonu ile kontamine edilmiştir. Bu aşamadan sonra, örneklerin yarısında (örneğin alt grup A1) mine yüzeyleri yıkanıp kurutulmuş ve ilgili fissür örtücü uygulanmış iken diğer yarısında (örneğin alt grup A2) ilgili yüzey hazırlama işlemi tekrar edildikten sonra fissür örtücü uygulanmış ve işlem tamamlanmıştır. Örnekler termal siklus işlemi sonrası bazik fuksin solüsyonunda bekletilmiş, kesitleri alınmış, stereomikroskop ile fotoğraflanmış ve boya penetrasyonu ölçülmüştür. Çalışma gruplarında gözlenen mikrosızıntı değerleri sırasıyla A1=A2=A7>A3=A8>A4=A5=A6 ve B1=B2=B7=B8>B3>B4=B5=B6 şeklindedir (p<0,05). A Grubu'nun mikrosızıntı değerleri B Grubu'nunkilere göre istatistiksel olarak daha azdır (p<0,05). En az mikrosızıntı total pürüzlendirmeli adeziv sistem uygulanan A5 ve A6 ile B5 ve B6 alt gruplarında gözlenirken; en fazla mikrosızıntı B7 ve B8 alt gruplarında gözlenmiştir. Her iki grupta da tükürük kontaminasyonundan sonra lazer ile tekrar pürüzlendirmenin mikrosızıntı direnci üzerinde olumlu bir etkisi yoktur.
Kök kanal dezenfeksiyonunda lazer ve ozon kullanımının antimikrobiyal etkinliğinin değerlendirilmesi
Çalışmada, 132 adet çekilmiş insan dişi (tek kanallı alt çene daimi küçük azı) kullanılmıştır. Çekilen dişler çalışma süresine kadar +4°C steril serum fizyolojik solüsyonunda (Eczacıbaşı, İstanbul, Türkiye) bekletilmiştir. Çekilmiş dişler mine-sement birleşiminden, kök boyları 16±1 mm olacak şekilde belirlenip su soğutması altında elmas fissür frezlerle prepare edilmiştir. Apikal foramenden 1 mm geride olacak şekilde çalışma boyu ayarlanmış ve kök kanallarını şekillendirmek amacı ile Reciproc döner aletleri (Dentsply Maillefer, Ballaigues, İsviçre) kullanılmıştır. Kök kanallarının şekillendirilmesi sırasında oluşan smear tabakasını uzaklaştırmak için, kök kanalları 10 ml %2,5'lik NaOCl (Werax, İzmir, Türkiye), 10 ml %17'lik EDTA (Werax, İzmir, Türkiye) ve 10 ml distile suyla yıkanmış, takiben steril kâğıt konlarla kurulanmıştır. Çalışmada kullanılan kökler 121°C'de 20 dk süreyle otoklavda sterilize edilmiş ve rastgele 11 gruba (n=10) ayrılmıştır. Tüm gruplar E. faecalis (ATCC 29212) suşu kullanılarak 24 saat boyunca 37°C sıcaklıkta etüvde inkübasyon için bekletilmiştir. Deney gruplarında uygulanan tedavi protokolleri ise şu şekildedir; Grup 1: %2,5'lik sodyum hipoklorit (NaOCl) (5 ml) (Pozitif kontrol); Grup 2: %2'lik Klorheksidin (CHX) (5 ml); Grup 3: %2,5'lik NaOCl (5ml)+lazer (Foton kaynaklı fotoakustik akış) (PIPS) (3x20s.); Grup 4: %2'lik CHX (5 ml)+lazer (PIPS) (3x20s); Grup 5: Ozon; Grup 6: %2,5'lik NaOCl (5 ml)+ozon (24s); Grup 7: %2'lik CHX (5 ml)+ozon (24s); Grup 8: %2,5'lik NaOCl (5 ml)+EndoActivator (60s); Grup 9: % 2'lik CHX (5 ml)+EndoActivator (60s); Grup 10: Kontrol grubu (Negatif kontrol); Grup 11: Sterilite kontrol grubu. Dezenfeksiyon protokollerinden sonra kök kanallarından mikrobiyolojik örnek toplamak için kanalların hepsine 5 ml %0,9'luk steril salin solüsyonu uygulanarak steril kağıt konlar kök kanallarında 60 saniye bekletilmiş ve ilgili nötralizan solüsyonlar bulunan eppendorf tüplerine aktarılmıştır. Alınan örnekler mikroorganizma sayılarındaki değişimin değerlendirilmesi için mikrobiyoloji laboratuvarına gönderilmiştir. Mikrobiyolojik değerlendirme sonrası her kanal örneği için koloni oluşturan birimler (CFU) sayılmış, elde edilen veriler SPSS 20.0 bilgisayar programına aktarılarak tek yönlü Anova (p<0.05) testi ile istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Her gruba ait örnekler taramalı elektron mikroskobu (SEM) (JEOL_JSM 5200 Tokyo, Japonya) ile de incelenerek bakteri birikimi ve yüzey özelliklerinin değerlendirmesi amacıyla fotoğrafları alınmıştır. Yapılan istatistiksel analiz sonucunda, %2,5'lik NaOCl+lazer (Grup 3)'in E. faecalis'e karşı en etkili antibakteriyel özelliği gösterdiği bulunmuş ve tam eliminasyon elde edilmiştir. %2'lik CHX+lazer (Grup 4), %2,5'lik NaOCl+ozon (Grup 6) ve %2,5'lik NaOCl+EndoActivator (Grup 8) uygulanan gruplardaki CFU/ml değerleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildir (p=0.56 ve p=0.855). Çalışmanın SEM analizinde, lazer uygulaması sonrasında, lazer ışığına bağlı olarak çok düzensiz bir yapının oluştuğu ve kök kanallarındaki smear tabakasının uzaklaştığı gözlenmiştir. Lazer uygulamasının kök kanal duvarlarından smear tabasını kaldırması, tekniğin önemli bir avantajı olarak düşünülmektedir. %2,5'lik NaOCI'in lazer ile etkinleştirilmesi, solüsyonun tek başına kullanılmasına göre antibakteriyel etkiyi arttırdığı sonucuna varılmıştır. Ozon ve EndoActivator uygulamasının irrigan ajanlar ile birlikte kullanımının lazer kullanımına iyi bir alternatif olabileceği; ancak konu ile ilgili daha çok çalışmaya ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Enterecoccus faecalis; Lazer Destekli Aktivasyon; Ozon; EndoActivator.
MMP13 ve MMP20 gen polimorfizmleri ile diş çürüğü ilişkisinin incelenmesi
Bu çalışmanın amacı; MMP13 ve MMP20 genlerindeki tek nükleotid polimorfizmlerinin (SNP) çürük oluşumundaki etkisinin incelenmesidir. Bunun yanında; beslenme, ağız hijyen alışkanlıkları, dental plak miktarı ve sosyoekonomik düzeyin diş çürüğü gelişimine etkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmaya, çürük dişlerinin tedavisi ya da ortodontik tedavi amacıyla başvuran, sistemik hastalığı bulunmayan, herhangi bir ilaç kullanmayan, plak indeksi (Silness&Löe) 2 ve altında olan 6-14 yaş aralığında 200 olgu dahil edildi. Her olgunun sosyodemografik bilgileri, ağız hijyen alışkanlıkları, florlu preparat kullanımı, şekerli içecek ve ara öğünlerde şekerli gıda tüketim sıklığı ile ilgili bilgilerini içeren anket formları dolduruldu. Çalışmaya katılan olguların, oral muayeneleri yapılarak çürükten etkilenme düzeyleri (DMFT+dmft değerleri) ve plak indeksleri belirlendi. Daha sonra olgular, üç gruba ayrıldı: Grup 1; DMFT + dmft = 0 (n=67), Grup 2; DMFT + dmft = 1-4 (n=63), Grup 3; DMFT + dmft ≥5 (n=70). Her olgudan, uyarılmamış tam tükürük örneği alındı. Tükürük örneklerinden elde edilen DNA'larda, MMP13 rs2252070 (A/G) ve MMP20 rs1784418 (G/A) SNP'lerine spesifik FRET teknolojisine yönelik problar ile Realtime PCR çalışması yapıldı. Elde edilen veriler, istatistiksel olarak ki-kare testi ve lojistik regresyon analizi ile değerlendirildi. Çalışmanın bulgularına göre; çürükten etkilenme düzeyi ile MMP13 allel dağılımı arasında anlamlı bir ilişki bulunduğu (p=0.012) ve A allelinin çürüğe yatkınlığı arttırdığı, çürükten etkilenme düzeyi ile MMP13 genotip dağılımı arasında ise anlamlı bir ilişki bulunmadığı saptandı (p=0.171). MMP20 genotip ve allel dağılımı ile çürükten etkilenme düzeyi arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p=0.946 ve p=0.367). Hergün şekerli içecek tüketiminin (p=0.039); düşük gelir (p=0.021) ve anne eğitim (p=0.036) düzeyinin; diş fırçalama (p=0.001), florlu diş macunu ya da florlu preparat kullanımının (p <0.001) düzensiz olmasının çürüğe yatkınlığı istatistiksel olarak anlamlı düzeyde arttırdığı saptandı. Baba eğitim düzeyinin düşük olması (p= 0.154), her gün ara öğünlerde şekerli gıda tüketimi (p=0.073) ve görünür plak varlığının (p=0.501) çürük riskini arttırdığı, ancak bunun istatistiksel olarak anlamlı bir fark yaratmadığı belirlendi. Lojistik regresyon analizine göre çürüğe yatkınlıkta istatistiksel olarak anlamlı fark yaratan değişkenler önem sırasına göre; gelir düzeyi, florlu preparat kullanımı ve şekerli içecek tüketimi olarak belirlendi. Anne eğitim düzeyinin, gelir düzeyi ile; diş fırçalama sıklığının, florlu preparat kullanım sıklığı ile korelasyon gösterdiği saptandı. Sonuç olarak bu çalışmada; MMP13 polimorfizminin diş çürüğüne yatkınlığı arttırabileceği belirlendi. MMP20 polimorfizminin ise diş çürüğü oluşumu ile ilişkisi saptanamadı. Gelir düzeyi, anne-baba eğitim düzeyi, şekerli içecek tüketimi, diş fırçalama ve florlu preparat kullanım sıklığı gibi çevresel faktörlerin de çürük gelişiminde etkili olabileceği sonucuna varıldı.
Süt dişlerinde kullanılan farklı eğe sistemlerinin postoperatif ağrı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Kök kanal tedavisi, çürük veya travma nedeniyle pulpanın geri dönüşümsüz olarak enfekte olduğu ya da pulpanın canlılığını yitirmesi sonucunda uygulanan tedavi yöntemidir. Başarılı bir kök kanal tedavisi için süt dişlerinin biyomekanik hazırlığı önemli bir aşamadır. Kök kanal tedavisinin başarısı, yalnızca yapılan tedavinin biyolojik sonuçlarına değil aynı zamanda hastaların postoperatif ağrılarının en aza indirgenmesine de bağlıdır. Bu nedenle, postoperatif ağrı ile ilişkili faktörlerin elimine edilmesi, hastaların tedaviden sonraki prognozu için önemli bir role sahiptir. Yapılan tüm kök kanal preparasyon yöntemlerinde apikalden bir miktar debris taşmaktadır. Apikal alana taşan debris postoperatif ağrının oluşmasına neden olmaktadır. Literatürde yapılan birçok çalışmada NiTi döner eğelerin el eğelerine kıyasla daha az debris ekstrüzyonuna sebep olduğu, dolayısıyla da daha az postoperatif ağrıyı meydana getirdiğini göstermiştir. Bu çalışma kapsamında 5-8 yaş aralığındaki çocuk hastaların alt çene süt molar dişlerine uygulanan kök kanal tedavisi preparasyonlarında NiTi K el eğesi ile WaveOne Gold, ProTaper Next, EndoArt NiTi Pedo Gold eğe, AF Baby döner eğe sistemlerinin postoperatif ağrıya olan etkisinin farklı ağrı ölçme skalaları kullanılarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Araştırmamızda; ProTaper Next (PTN), WaveOne Gold (WOG), AF Baby döner eğe, EndoArt NiTi Pedo Gold eğe, NiTi K tipi el eğeleri kullanılmıştır. Mandibular süt ikinci molar dişlerinde kök kanal tedavisi endikasyonu bulunan 5-8 yaş arasında 100 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar her bir grupta 20 hasta olacak şekilde 5 gruba ayrılmıştır. Bütün sistemler üretici talimatlarına göre kullanılmış ve bütün tedaviler tek operatör tarafından tek seansta gerçekleştirilmiştir. Postoperatif ağrı, tedaviyi takiben 6., 12., 18., 24., 48., 72. saat ve 1. hafta Visual Analog Scale (VAS), Wong Baker Ağrı Değerlendirme ölçeği kullanılarak kaydedilmiştir. Elde edilen veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Çalışmamızın sonuçlarına göre; cinsiyet ve yaşın postoperatif ağrı ile arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmemiştir (p>0,05). Gruplar karşılaştırılmaksızın zamana göre ağrı skorları değerlendirildiğinde, başlangıç ağrı skorları diğer zamanlara kıyasla daha yüksek olup, zamanla ağrı azalmıştır. Kullanılan kök kanal aletlerinin, zamana bakılmaksızın postoperatif ağrıya etkileri değerlendirildiğinde aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki tespit edilmiş (p<0,05) olup; WaveOne Gold grubunda postoperatif ağrı skorları diğer tüm gruplara göre daha düşük bulunmuştur. Sonuç olarak, kullanılan eğenin postoperatif ağrı üzerinde etkisi bulunmaktadır. Süt dişleri için üretilmiş döner eğeler ile daimi dişler için üretilmiş döner eğeler zamandan bağımsız postoperatif ağrı değerleri kıyaslandığında; aralarında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmamaktadır. Her iki döner eğe sistemi de süt dişlerinin kök kanal preparasyonunda tercih edilebilinir. Resiprokal eğeler süt dişlerinin kanal tedavisi prosedürlerinde rotasyonel hareket gösteren eğelere benzer şekilde başarılı sonuçlar göstermektedir. PTN ve WOG döner eğe sistemleri hem çalışma süreleri hem de postoperatif ağrıya etkileri açısından el eğelerine göre daha başarılı sonuçlar sağlamaktadır. Anahtar kelimeler: Kök kanal tedavisi, Nikel-Titanyum enstrümanlar, Postoperatif ağrı, Süt dişi
CAD/CAM ile üretilen pediatrik zirkonyum kuronların kırılma dirençlerinin prefabrike zirkonyum kuronlarla karşılaştırmalı değerlendirilmesi: in-vitro çalışma
Pulpal tedavi gören, travmaya uğramış veya geniş çürük lezyonlarına sahip süt dişlerinin tedavisinde, sıklıkla tam koronal restorasyon uygulaması önerilmektedir. Günümüzde estetik diş hekimliğinin gelişmesi ile çocuklarda kozmetik beklentilerin artması, süt dişlerinde doğal diş yapısına benzer estetik özelliklere sahip prefabrike zirkonyum kuronların kullanımını ön plana çıkarmıştır. Prefabrike zirkonyum kuronların estetik, sağlam ve fonksiyonel kuronlar olmasına karşın; uyumlandırılamaması, fazla preparasyon gerektirmesi ve kişiye özel kuronlar olmaması gibi dezavantajları mevcuttur. Son yıllarda, diş hekimliğinde CAD/CAM sistemi ile üretilen kuronlar popüler hale gelmeye başlamıştır. Bu sistemlerle tek bir randevuda düşük kırılma oranları ve uzun klinik ömürleri olan, estetik ve fonksiyonel açıdan tatmin edici kişiye özel kuronlar üretilebilmektedir. Bu çalışma ile termal siklus özellikli çiğneme simülatörü ve tükürükle yaşlandırılan, iki farklı yapıştırma simanı ile simante edilmiş CAD/CAM ile üretilen pediatrik zirkonyum kuronların kırılma dirençlerinin prefabrike zirkonyum kuronlar ile karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmada kullanılan 120 adet epoksi rezin örnekler kuron tipine göre; CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronlar (Liaoning Upcera Co. Ltd. Çin) ve prefabrike zirkonyum kuronlar (NuSmile, Houston, Texas, Amerika) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır (n=60). Örnekler rezin modifiye cam iyonomer siman (GC FujiCEM Evolve, Tokyo, Japonya) ve biyoaktif cam siman (Activa Bioactive Siman, Watertown, MA. Amerika) kullanılarak iki alt gruba daha ayrılmış ve (n=30) üretici firmanın talimatları doğrultusunda simante edilmiştir. Sonrasında termal siklus özellikli çiğneme simülatörü ve tükürük olmak üzere iki farklı yaşlandırma prosedürüne tabi tutulan örneklerin Universal test cihazından elde edilen kırılma direnci verileri istatistiksel olarak değerlendirilmiştir. Tüm gruplar arasında en yüksek ortalama kırılma direnci değerleri CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronların rezin modifiye cam iyonomer simanla simante edilip tükürükle yaşlandırıldığı gruptan elde edilmiştir. En düşük ortalama kırılma direnci değerleri ise CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronların biyoaktif cam simanla simante edilip termal siklus özellikli çiğneme simülatörü ile yaşlandırıldığı gruptan elde edilmiştir. Kuron tipine göre kırılma direnci değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilmekle beraber CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronların kırılma direnci değerlerinin, prefabrike zirkonyum kuronlara göre daha fazla olduğu görülmüştür (p=0.000). Sonuç olarak CAD/CAM ile üretilen zirkonyum kuronların ve prefabrike zirkonyum kuronların mevcut birtakım avantajları ve yeterli kırılma direnci değerleri nedeniyle özellikle çok yüzlü çürük lezyonuna sahip süt dişlerinin restorasyonunda umut verici bir alternatif olduğu görülmektedir. Ayrıca çocuk diş hekimleri klinik uygulamada kırılma direnci gibi parametrelerin yanı sıra; estetik beklenti, oral hijyen, hasta kooperasyonu, kuronun kişiye özel olması ve maliyet gibi faktörleri de dikkate alarak kuron seçimi yapmalıdır.
Parsiyel amputasyon tedavisinde farklı kalsiyum silikat içerikli ajanların mikrosızıntısının değerlendirilmesi
Vital pulpa tedavileri, çürük, travma veya iatrojenik nedenlerden etkilenen pulpa dokusunu korumak için uygulanan tedavi yöntemleri olarak tanımlanmaktadır. Bu tedavilerin amacı reperatif dentin oluşumunu teşvik ederek özellikle apikal kök gelişiminin tamamlanmamış olduğu genç sürekli dişlerde gelişimin devam etmesini sağlamaktır. Bu tedavi yöntemleri, uygulanması karmaşık ve zor olan kök kanal tedavisine göre daha basittir ve hem maliyet hem de zaman açısından hasta ve hekim için verimlidir. Parsiyel amputasyon (Cvek amputasyonu) "geriye kalan koronal ve radiküler pulpayı korumak amacıyla koronal pulpanın etkilenmiş kısmının çıkarılması" olarak tanımlanır. Parsiyel amputasyon tedavisinde perforasyon boyutu başarılı bir tedavi için en önemli faktörlerden biridir. Perforasyon boyutu arttıkça bakteri sızıntısı artmaktadır. Bu tedavi yönteminde 2 ila 4 mm arasında perforasyon boyutu oluşturulan dişlerde görülen başarı oranı daha yüksek bulunmaktadır. Parsiyel amputasyon tedavisinin başarısını etkileyen diğer faktörler; enfekte olan yüzeyel pulpa dokusunun, sağlıklı bir pulpa yüzeyi elde edilene kadar uzaklaştırılması ve kullanılacak pulpa kaide materyalinin hem biyouyumlu hem de kalan pulpa dokusunda bakteriyel kontaminasyonu önleyecek sızdırmazlıkta olmasıdır. Bonding sistemlerinin ve kompozit rezinlerin sızdırmazlık yeteneği son on yılda büyük ölçüde geliştirilmiş olmasına rağmen, restorasyon çevresinde bakteri mikrosızıntısını önlemede bonding sistemlerinin dayanıklılığı ve etkinliği hakkında hala net bir kanıt yoktur. Bu nedenle, restorasyonun potansiyel marjinal sızıntısını kompanze etmek adına, pulpayı korumak için kullanılan kaide materyallerinin gelişmiş bir sızdırmazlığa sahip olması zorunludur. Ayrıca; ısıyı iletmemelidir, büzülme ve genleşme göstermemelidir, kaviteye kolayca yerleştirilmelidir, radyoopak olmalıdır; pulpanın canlılığının devam etmesini sağlamalıdır, klinik uygulama süresi kısa olmalıdır, reperatif dentin oluşumunu indüklemelidir ve aynı zamanda dentine ve restoratif materyallere bağlanma kuvveti yüksek olmalıdır. Kalsiyum silikat simanlar, özellikle Ca(OH)² ile karşılaştırıldığında, pulpa odasına mikroorganizmaların girişini önlemede mükemmel sızdırmazlık özelliğine sahiptir. Ancak 15 dakika- 4 saat arasında değişen sertleşme süreleri ile çocuk hastalarda klinik kullanımı zorlaştırmaktadır. Theracal PT, piyasaya yeni sürülmüş ve dual-cure yöntemiyle sertleştiği için klinik süreyi kısalttığı öne sürülen bir kalsiyum silikat içerikli ajandır. Ancak bu materyalin başarısını inceleyen sınırlı sayıda çalışma vardır. Bu tez çalışmasında; 90 adet çekilmiş gömülü yirmi yaş dişinde oklüzal kaviteler oluşturularak 2 mm ve 4 mm perforasyon genişliğinde geleneksel olarak kullanılan bir kaide ajanı olan ProRoot MTA ve Theracal PT ile parsiyel amputasyon uygulamasından sonra meydana gelen mikrosızıntı miktarı in-vitro koşullarda yüksek çözünürlüklü mikro bilgisayarlı tomografi sistemi ile değerlendirilmiştir. Çalışma sonuçlarına göre 2 mm perforasyon boyutunda parsiyel amputasyon uygulanan dişlerde TheraCal PT grubu, ProRoot MTA grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha başarılı bulunmuştur (p0,05). 4 mm perforasyon boyutunda parsiyel amputasyon uygulanan dişlerde ise iki kaide ajanı arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmasa da elde edilen değer olarak mikrosızıntı TheraCal PT grubunda daha düşük bulunmuştur (p0,05). Kullanılan kaide ajanından bağımsız olarak perforasyon boyutu arttıkça mikrosızıntı değeri de artmıştır (p0,05). Genç sürekli dişlerde uygulama endikasyonu giderek artan parsiyel amputasyon tedavisinde kullanılmak üzere yeni piyasaya sürülen Theracal PT mikrosızıntı açısından geleneksel kalsiyum silikat içerikli ajanlar kadar başarılı bulunmuştur. İleri dönem in-vivo çalışmalara öncü olacak olan bu çalışma, bu kaide ajanının klinik rutin kullanıma geçebilmesi için bir kanıt teşkil etmektedir. Anahtar Kelimeler: Mikrosızıntı, Mikro-BT, Parsiyel amputasyon, ProRoot MTA, Theracal PT
Derin dentin çürüklü süt dişlerinde indirekt pulpa tedavisi ve amputasyon tedavisinin karşılaştırılmalı olarak değerlendirilmesi: Randomize klinik çalışma
Bu çalışmada derin dentin çürüklü süt ikinci azı dişlerinin tedavisinde MTA materyali kullanılarak yapılan indirekt pulpa tedavisi (İPT) ve total pulpa amputasyonunun klinik ve radyografik olarak başarı oranlarının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Bu amaçla çalışmaya herhangi bir sistemik hastalığı olmayan 6-9 yaş arası 55 hastaya ait (22 kız,33 erkek) toplam 78 ikinci süt azı diş (42 alt, 36 üst) dahil edilmiştir. Dişler rastgele iki gruba ayrılmış ve 39'una yumuşak dentine kadar çürük temizleme yöntemi ile İPT uygulanmıştır. 39'una da sert dentine kadar çürük temizleme yöntemi uygulanması sonrası meydana gelen 1mm'yi geçen perforasyonlarda total pulpa amputasyonu uygulanmıştır. Çalışma kapsamındaki dişler paslanmaz çelik kron ile restore edilmiştir. Tedavilerin tamamlanmasının ardından 3.,6.,9.,12.aylarda klinik, 6 ve 12.aylarda radyografik muayeneler yapılmıştır. Dişler anamnezde ağrı, klinik değerlendirmede; perküsyon hassasiyeti, palpasyon hassasiyeti, mobilite, ödem, apse varlığı; radyografik değerlendirmede ise lamina dura devamlılığı, furkasyonda lezyon, periapikal lezyon, patolojik kök rezorpsiyonu varlığı açısından değerlendirilmiştir. Çalışmada elde edilen veriler SPSS (22.0) programı ile analiz edilmiştir. Verilerin normal dağılmamasından dolayı, ikili gruplar arasındaki karşılaştırmalarda; Mann-Whitney U testi kullanılmıştır. Kategorik veriler arasındaki ilişkiye Ki-Kare analizi ile bakılmıştır. Elde edilen verilerin istatistiksel olarak değerlendirilmesinde anlamlılık düzeyi 0.05 kabul edilmiştir. Buna göre İPT grubunda klinik olarak %97,3, radyografik olarak ise %91,9 başarı sağlanırken; amputasyon grubunda klinik olarak %71,4, radyografik olarak ise %54,3 başarı sağlanmıştır. Bu başarı oranları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık bulunmuştur (p<0,05). Tedavi sırasında pulpa perforasyonu gözlenmeyen derin dentin çürüklü süt azı dişlerinde yapılan tedavinin, pulpa perforasyonu gözlenen derin dentin çürüklü süt azı dişlerine göre tedavi başarısının hem klinik hem de radyografik olarak yüksek olduğu sonucuna varılmıştır. Çalışmamızdaki klinik ve radyografik değerlendirmeler ışığında; 12 aylık takip sonrasında süt dişlerindeki DDÇ lezyonlarının tedavisinde yumuşak dentine kadar çürük kaldırma yöntemi ile pulpa perforasyonundan kaçınılarak bu bölgeye biyouyumlu materyaller uygulanmasının ve sızdırmaz bir kaplama sağlanmasının başarıyı artıracağı düşünülmektedir. Anahtar Sözcükler: Derin dentin çürüğü, İndirekt pulpa tedavisi, MTA, Seçici çürük kaldırma, Total pulpa amputasyonu,
Sodyum florür ve stronsiyum klorid solüsyonlarının tek ve kombine kullanımlarının başlangıç mine lezyonlarının remineralizasyonuna etkilerinin değerlendirilmesi
Günümüzde, diş hekimliği pratiğinde florürün çeşitli formları, diş çürüğünün engellenmesinde gerek bireysel, gerekse profesyonel olarak kullanılmaktadır. Son zamanlarda ebeveynlerin florürün zararlı etkileriyle ilgili endişelerinin ortaya çıkmasıyla, araştırmacılar florüre alternatif, çürük lezyonlarını engelleyecek ajanlar arayışına girmiştir. Alternatif ajan olarak restoratif materyallerin de içinde bulunan stronsiyum önerilmektedir. Florür ve stronsiyumun her ikisinin de remineralizasyon süreci üzerinde kendi başına olumlu bir etkisi bulunmaktadır. Bununla birlikte, stronsiyum ve florür kombinasyonu, tek başına her iki iyona göre de avantajlara sahip olabilmektedir. Florür ve stronsiyumun bir araya getirildiklerinde apatit kristallerini iyileştirdiği ve asit reaktivitesinde belirgin azalmalar ile ilişkili olduğu bildirilmiştir. Flor ve stronsiyumun kombine kullanımının remineralizasyona etkisine dair ise yeterli çalışma bulunmamaktadır. Bu çalışmada flor ve stronsiyum solüsyonlarının tek başına ve kombine olarak uygulanmasının, başlangıç mine lezyonlarının remineralizasyonuna etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çeşitli sebeplerle çekilmiş 35 adet 3.molar dişlerin bukkal yüzeyleri 4 bölgeye ayrılarak NaF, SrCl2 ve NaF+SrCl2 kombinasyonu uygulanmıştır. Dişlerde demineralizasyonla yapay çürük lezyonları oluşturulmadan önce başlangıç yüzey mikrosertlikleri ölçülmüştür. Daha sonra dişler 96 saat demineralizasyon solüsyonunda bekletilmiş ve yüzey mikrosertlikleri tekrar ölçülmüştür. Dişlerin ilgili bölgelerine solüsyonlar uygulandıktan sonra 21 günlük pH döngüsüne tabi tutulmuştur. 21 günün sonunda 3 ayrı bölgeden yüzey mikrosertlik ölçümleri tekrar yapılmıştır. Başlangıç ile demineralizasyon sonrası yüzey mikrosertlikleri arasındaki fark istatistiksel olarak anlamlıdır. Demineralizasyon sonrası ile solüsyonlar uygulandıktan sonra ölçülen yüzey mikrosertlik değerleri arasında ve başlangıç yüzey mikrosertlikleri ile solüsyonlar uygulandıktan sonra ölçülen yüzey mikrosertlik değerleri arasındaki farklar istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur. NaF, SrCl2 ve kombinasyonlarının uygulandığı yüzeyler arasında yüzey mikrosertlik değerleri açısından istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Yüzey geri kazanımı, NaF uygulanan grupta diğer gruplara göre istatistiksel olarak anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur. Çalışmanın bulguları değerlendirildiğinde, SrCl2 uygulanmasının NaF kadar etkili olmasa da minenin remineralizasyonunda etkili olabildiği görülmüştür. Daha ileri araştırmalar ile bu konunun değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu uygulama flora karşı endişeleri olan birey ve hastalarda bir alternatif olarak sunulabilir. Anahtar Kelimeler: flor, stronsiyum, mikrosertlik, remineralizasyon
Çocuklarda inferior alveolar sinir bloğu anestezisi uygulaması sırasında video gözlükler ile görsel-işitsel distraksiyon metodunun ve eksternal soğuk ve titreşim uygulamasının ağrı ve kaygı üzerine etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmanın amacı, sanal gerçeklik (VR) gözlüğü ve eksternal soğuk-titreşim (Buzzy® cihazı) ile uygulanan distraksiyon teknikleri ve kontrol grubu olarak anlat-göster-uygula davranış yönlendirme tekniğinin (AGU) çocuk hastalarda inferior alveolar sinir bloğu (İASB) anestezisi uygulaması sırasında oluşan kaygı ve ağrı üzerine etkisini değerlendirmektir. Yöntem: İASB anestezisi endikasyonu bulunan, 6-12 yaş arası 120 çocuk hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Randomize olarak üç gruba ayrılan hastalarda İASB anestezisi uygulaması sırasında meydana gelen kaygı ve ağrının değerlendirilmesi amacıyla oksijen satürasyonu (SpO2), nabız, Face Legs Activity Cry Consolability Ağrı Skalası (FLACC), Wong Baker Ağrı Derecelendirme Skalası (WBS) ve Görsel Analog Skalasından (VAS) yararlanılmıştır. Bulgular: İASB anestezisi sırasında Buzzy grubunun SpO2 ortalamaları VR ve kontrol gruplarından anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Tüm gruplarda İASB anestezisi sırasındaki nabız ortalamaları, anestezi öncesi nabız ortalamalarına göre anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). İASB anestezisi sırasında kaydedilen FLACC ağrı derecelendirme skoru ortalamalarının Buzzy grubunda en düşük, Kontrol grubunda ise en yüksek olduğu tespit edilmiştir (p<0,05). VR, Buzzy ve Kontrol gruplarının WBS ve VAS skoru ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmemiştir. Sonuç: Bu çalışmanın sınırları dahilinde elde edilen sonuçlara göre; 6-12 yaş arası çocuk hastalarda İASB anestezisi uygulaması sırasında Buzzy® cihazının, dental kaygı ve ağrıyı azaltmada VR gözlük ve AGU davranış yönlendirme tekniklerine göre daha etkili olduğu görülmüştür. Bununla birlikte, geleneksel davranış yönlendirme tekniklerine alternatif oluşturabilecek farklı güncel davranış yönlendirme tekniklerinin İASB anestezisi uygulaması sırasında meydana gelen kaygı ve ağrı üzerindeki etkilerini değerlendiren daha kapsamlı ileri araştırmaların yapılması gerekmektedir.
Süt dişlerinde CAD/CAM ile üretilmiş zirkonya kuronların kırılma yükünün in vitro olarak değerlendirilmesi: İki farklı siman tipi ve aralığının karşılaştırılması
Amaç: Bu çalışmanın amacı; süt azı dişlerinde bilgisayar destekli tasarım ve üretim (CAD/CAM) sistemi kullanılarak farklı siman aralıklarında elde edilen zirkonya kuronların kırılma dayanımlarına farklı yapıştırma simanlarının etkisinin in vitro koşullarda değerlendirilmesidir. Yöntem: Toplamda 40 adet çekilmiş süt II. azı dişi, her bir grupta 10 diş olmak üzere 4 gruba ayrılmıştır. Preparasyonları tamamlanan dişler akrilik bloklara gömülmüştür. Kuronlar, CAD/CAM sisteminde 100 µm ve 200 µm oklüzal siman aralıklarında olmak üzere zirkonya bloklardan (InCoris TZI C, Sirona Dental Systems, GmbH, Bensheim, Almanya) üretilmiştir (n=20). Her bir grup kendi içerisinde cam iyonomer siman ve adeziv siman ile yapıştırılmak üzere iki gruba ayrılmıştır (n=10). Simantasyondan sonra örnekler kırılma testine kadar distile suda bekletilmiştir. Tüm örneklere 10 mm/dk hızda universal test cihazı ile yük uygulanmıştır. Her bir örneğin kırılma yükü Newton (N) cinsinden ölçülüp kaydedilmiştir. Elde edilen verilerin istatistiksel analizi NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, ABD) paket programı ile yapılmıştır. Bulgular: Çalıştığımız simanlar ve siman aralıklarının zirkonya kuronların kırılma dayanımı üzerine etkisinin istatistiksel olarak anlamlı olmadığı görülmüştür (p>0,05). En yüksek kırılma değeri ortalaması, 100 µm siman aralığında ve adeziv rezin siman kullanılan grupta görülmüştür. Sonuç: Bu çalışmanın sınırları içerisinde, süt dişlerine uygulanan CAD/CAM zirkonya kuronların kırılma dayanımları değerlerinin yüksek olduğu söylenebilir. Uygulanan siman aralıkları değerleri ve simanlar birbirlerinin alternatifi olarak kullanılabilir. Anahtar kelimeler: Kırılma dayanımı, monolitik CAD/CAM zirkonya kuron, siman aralığı, siman.
Erken karma dişlenme dönemindeki çocuklarda ilk diş hekimi randevusu tarihi, diş yaşı ve diş çürüğü prevalansı ilişkisinin incelenmesi
Amaç: Bu tez çalışmasında erken karma dişlenme dönemindeki çocuklarda ilk diş hekimi ziyaret zamanı, diş yaşı ve diş çürüğü prevalansı arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Kliniği'ne rutin diş muayene ve tedavi ihtiyaçları için başvurmuş ve panoramik radyografileri alınmış olan erken karma dişlenme dönemindeki çocuklar çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta kayıtları geriye dönük olarak incelenerek çocukların ilk diş hekimi ziyaret yaşı belirlenmiş ve çocukların diş yaşı, panoramik radyografiler üzerinde Willems metodu kullanılarak hesaplanmıştır. Çocukların diş çürüğü prevalansını değerlendirmek için DMFT/dmft indeksi kullanılmıştır. İlk diş hekimi ziyareti, diş yaşı ve diş çürüğü durumu arasındaki ilişki eşleştirilmiş t testi, tek yönlü varyans analizi, Tukey çoklu karşılaştırma testi ve Pearson korelasyon analizi kullanılarak istatistiksel olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmada dahil edilme kriterlerini karşılayan 1989 hastanın verileri incelenmiştir. Ortalama ilk diş hekimi ziyaret yaşı 7,11 olarak bulunmuş olup, ilk diş hekimi ziyaret tarihi daha erken olan çocukların dmft indeks değerlerinin daha yüksek olduğu görülmüştür. Çocukların ortalama diş yaşı (8,64), ortalama kronolojik yaşından (7,93) anlamlı derecede (p=0,0001) daha ileridir ve diş yaşı kronolojik yaşından (p=0,0001) daha ileri olan çocuklarda DMFT indeks değerleri anlamlı derecede daha yüksek bulunmuştur, ancak süt dişlerinde aynı durum gözlenmemiştir. Sonuç: Bu tez çalışmasının sonuçlarına göre kronolojik yaştan daha ileri olan diş yaşı, özellikle daimi dişlenmede çürük oluşumu için bir risk faktörü olarak değerlendirilebilir. Ayrıca ilk diş hekimine daha erken başvuran çocukların dmft indeks değerlerinin yüksek bulunması çocukların ilk diş hekimine diş çürüğü şikayeti nedeniyle gitmesine bağlanabilir. Anahtar Kelimeler: İlk diş hekimi ziyareti, Diş yaşı, Yaş tahmini, DMFT, dmft.
Büyük azı keser hipomineralizasyonu kaynaklı kesici diş opasitelerinin iki farklı minimal invaziv yaklaşımla maskelenmesinin çocukların ve ebeveynlerinin estetik algıları üzerindeki etkisinin değerlendirilmesi
Amaç: Bu çalışmada, büyük azı keser hipomineralizasyonu (BAKH) kaynaklı kesici diş opasitelerinin iki farklı minimal invaziv tedavi yaklaşımı ile maskelenmesinin çocuklar ve ebeveynlerin estetik algıları üzerindeki etkisi ile kesici diş opasitelerindeki renk maskeleme etkinliğinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Yöntem: Çalışmaya, daimi kesici dişlerinde BAKH kaynaklı beyaz-krem ve/veya sarı-kahverengi sınırlı opasiteleri bulunan, 8-10 yaş aralığında 50 çocuk hasta dahil edilmiştir. Katılımcılar rastgele iki gruba ayrılmış; bir gruba rezin infiltrasyon (Grup I: Icon®), diğer gruba etch-bleach-seal (Grup II: EBS) minimal invaziv tedavi yaklaşımı uygulanmıştır. Estetik algının değerlendirilmesinde "Dişlerin Görünüşü ile İlgili Çocuk ve Ebeveyn Anketi" uygulanmış, renk maskeleme etkinliği ise spektrofotometrik renk analizi ile değerlendirilmiştir. İstatistiksel anlamlılık p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: İşlemden sonraki 3. ayda her iki grupta istatistiksel olarak anlamlı olmamakla birlikte (p>0,05), anketin fiziksel ve psikolojik alanlarına ilişkin çocuk ve ebeveyn bakış açılarında gözlenen iyileşmeler ile anketin ikinci bölümünde yer alan diş hoşluğu ve diş rengi algısına dair çocuklardaki memnuniyet artışı (p<0,05), uygulanan minimal invaziv tedavi yaklaşımlarının çocuk ve ebeveynlerin estetik algıları üzerinde olumlu bir etki yarattığı görülmüştür. Grup I (Icon®)'deki BAKH opasitelerine uygulanan rezin infiltrasyon minimal invaziv tedavi yaklaşımından sonra 1. ayda (ΔE1) meydana gelen renk değişiminin, grup II (EBS)'deki etch-bleach-seal minimal invaziv tedavi yaklaşımından sonra meydana gelen renk değişiminden istatistiksel olarak daha fazla olduğu görülmüştür (p<0,05). Sonuç: Her iki grupta uygulanan minimal invaziv tedavi yaklaşımlarının çocuk ve ebeveynlerin estetik algılarında olumlu yönde bir etkisinin olduğu görülse de, BAKH opasitelerinin maskelenmesinde tam anlamıyla başarı sağlanamamıştır. BAKH opasitelerinin derinliği ve rengine bağlı olarak kombine tedavi protokollerinin değerlendirilmesi gerekmektedir. Anahtar Kelimeler: büyük azı keser hipomineralizasyonu, rezin infiltrasyon, etch-bleach-seal, minimal invaziv tedavi yaklaşımı
Demir eksikliği anemisi ile erken çocukluk çağı çürükleri arasındaki ilişkinin incelenmesi
ÖZET Amaç: Bu çalışma, çocuklarda Demir Eksikliği Anemisi (DEA) ve Erken Çocukluk Çağı Çürükleri (EÇÇ) arasındaki ilişkiyi inceleyerek, demir eksikliğinin çürük oluşumuna etkisini değerlendirmeyi amaçlamaktadır. Yöntem: Bu kesitsel çalışmaya, Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne başvuran ve yaşları 24-71 ay arası olan çocuklar dahil edilmiştir. Çalışma, her birinde 75 kişi olmak üzere, DEA grubu ve Kontrol grubu olarak iki gruptan oluşmaktadır. Çocukların ağız içi muayeneleri Pamukkale Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde gerçekleştirilerek, çürük (d), çekilmiş (m), dolgulu (f) dişleri tespit edilmiş ve tüm skorlar kaydedilmiştir. DEA bulunan ve bulunmayan çocukların çürük indeks skorları karşılaştırılmış ve veriler istatistiksel olarak analiz edilmiştir (p<0,05). Bulgular: DEA grubunda d, m ve dmft skorları, Kontrol grubuna kıyasla anlamlı derecede yüksek bulunmuştur (p<0,05). Cinsiyetler açısından gruplar arası karşılaştırmalarda; d skoru erkeklerde, m ve dmft skoru ise kızlarda istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksektir (p<0,05). Grup içi karşılaştırmalarda tüm skorlarda, cinsiyetler açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmamıştır (p>0,05). Yaş ilerledikçe DEA grubunda m, f ve dmft skorlarında; Kontrol grubunda ise tüm skorlarda istatistiksel olarak anlamlı bir artış görülmüştür (p<0,05). Sonuç: DEA tanısı almış çocuk hastalarda diş çürüğü insidansının ve çürük indeks skorlarının sağlıklı çocuklara kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. Tüm çürük indeks skorları için, cinsiyetin her iki grupta da bir etkisinin bulunmadığı ve yaş ilerledikçe arttığı gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: çocuk, çürük, demir eksikliği anemisi, erken çocukluk çağı çürükleri
Ebeveynlerin flor kullanımı ile ilgili davranış şekli ve bilgi düzeyinin değerlendirilmesi
Çalışmanın amacı, ebeveynlerin çocuklarının ağız sağlığını korumada florun önemi hakkındaki bilgi düzeylerini, tutumlarını ve uygulamalarını değerlendirmektir. Araştırma, ebeveynlerin flor konusundaki farkındalık düzeyini ortaya koymayı ve ağız sağlığı eğitimi programlarına yönelik öneriler geliştirmeyi hedeflemektedir. Çalışmaya rutin dental muayene ve tedavilerinin yapılması amacıyla kliniğe başvuran 2-15 yaş arasındaki 661 çocuk hasta ve velileri dahil edilmiştir. Hastaların ağız içi muayeneleri yapılarak, dmft/DMFT skorları kaydedilmiştir. Toplam dört ana bölüm ve yirmi yedi çoktan seçmeli sorudan oluşan anket hasta velilerine uygulanmıştır. Anket formunun birinci bölümü ailenin gelir, eğitim durumu gibi sosyodemografik özelliklerini içermektedir. Anketin ikinci bölümünde çocukların oral hijyen alışkanlıkları, üçüncü bölümde flor konusundaki davranış şekilleri ve son bölümde velilerin flor konusundaki bilgi seviyesini değerlendiren sorular yer almıştır. Hastaların yaş ortalaması 9,2±2,7 olarak belirlenmiş olup, katılımcıların %53,9'unu kızlar, %46,1'ini erkekler oluşturmakta idi. Çocuklarda diş fırçalamaya en sık ilk daimi azı dişinin sürmesiyle birlikte başlandığı (%26,6), fırçalama sıklığının çoğunlukla günde bir kez olduğu (%47,1) ve diş fırçalamanın sıklıkla ebeveyn gözetiminde (%68,5) gerçekleştirildiği saptanmıştır. En yaygın diş hekimi başvuru sebebi diş ağrısı (%54,6) olarak tespit edilmiştir. Ebeveynlerin flor konusundaki bilgi ve davranışları değerlendirildiğinde, çocuklara düzenli koruyucu flor uygulaması yapılma oranının düşük olduğu, kullanılan diş macununun flor içeriği hakkında ebeveynlerin çoğunlukla bilgi sahibi olmadığı ve flor miktarını bilenlerin oranının oldukça sınırlı olduğu görülmüştür. Ebeveynlerin flor hakkındaki bilgi düzeyi değerlendirildiğinde, doğru yanıt medyan değeri yüz üzerinden 14,3 olarak tespit edilmiştir. Özellikle macun içeriğindeki flor miktarının yaşa ve çürük riskine göre belirlenmesi gerektiği ve fazla florun zararlı olabileceği konularında bilgi eksiklikleri olduğu belirlenmiştir. Bu çalışma, çocukların diş fırçalama sıklıklarının optimal düzeyde olmadığını ve düzenli diş hekimi kontrollerine gitme oranlarının düşük olduğunu göstermektedir. Ayrıca, bulgular ebeveynlerin flor kullanımı ve ağız sağlığına ilişkin bilgi düzeylerinin genel olarak yetersiz olduğunu ortaya koymuştur. Diş macunu seçimi ile koruyucu flor uygulamaları konusunda da ebeveynlerin bilgi düzeylerinin sınırlı kaldığı belirlenmiştir.
Farklı dual cure bulk-fı̇ll kompozı̇t rezı̇n materyallerı̇n renk stabı̇lı̇tesı̇ ve yüzey pürüzlülüğünün in vı̇tro olarak değerlendı̇rı̇lmesı̇
Amaç: Çalışmamızda çocuk diş hekimliğinde kullanılan 3 farklı dual cure bulk-fill kompozit rezin materyalin (Fill-up, HyperFIL, Cention-N) ve ışıkla polimerize 1 adet bulk-fill kompozit rezin materyalin (Reveal HD) yüzey pürüzlülüğü ve renk stabilitesi özelliklerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Üretici firmanın önerileri dikkate alınarak her materyal 5 mm kalınlıkta, 6 mm çapında polietilen kalıplar içerisine yerleştirilerek örnekler hazırlanmıştır. Deney grubunda dual cure bulk-fill kompozitler, kontrol grubunda ise ışıkla polimerize olan bulk-fill kompozit kullanılmıştır. Deney grubunda kullanılan örneklerin yarısı self polimerizasyona bırakılmış, diğer yarısı ise üretici firma talimatları doğrultusunda ışıkla polimerize edilmiştir.(n=10) Kontrol grubundaki örnekler ise ışıkla polimerize edilmiştir.(n=10) Deney grubunda bulunan 3 adet dual cure bulk-fill kompozitten ve 1 adet ışıkla polimerize kompozitten toplam 70 adet örnek elde edilmiştir. Hazırlanan her örneğin 24 saat etüvde 37°C'de distile suda bekletilmesi sonrasında yüzey pürüzlülüğü ölçülmüştür. Örneklerin yüzey pürüzlülük testi Mustafa Kemal Üniversitesi Teknoloji ve Ar-Ge Uygulama ve Araştırma Merkezinde bulunan Hysitron TI 950 TriboIndenter cihazı ile yapılmıştır. Ardından örneklerin yüzey analizi için Mustafa Kemal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Araştırma Laboratuvarında bulunan SEM (JEOL 5500/OXFORD Inca-X Taramalı Elektron Mikroskobu) kullanılmıştır. Renk stabilitesini belirlemek için deney grubunda kullanılan örneklerin yarısı self polimerizasyona bırakılmış, diğer yarısı ise ışıkla polimerize edilmiştir. Kontrol grubundaki örnekler ise ışıkla polimerize edilmiştir. Deney grubunda bulunan 3 adet dual cure bulk-fill kompozitten ve 1 adet ışıkla polimerize kompozitten toplam 105 adet örnek elde edilmiştir. Hazırlanan her örneğin 24 saat etüvde 37°C derecede distile suda bekletilmesi sonrasında başlangıç renk ölçümleri bir spektrofotometre [VITA Easyshade® Advance 4.0 (VITA Zahnfabrik, Bad Sackingen, Germany)] cihazı ile yapılmıştır. Daha sonra örnekler distile suda, vişne suyunda ve soğuk çayda 1 hafta bekletilmek üzere rastgele 3 ayrı gruba ayrılmıştır.(n=5) 1 hafta sonunda örneklerin spektrofotometre ile renk ölçümleri yapılmıştır. Örneklerin renk değişimleri CIEDE 2000 sistemine göre kaydedilmiştir. Bulgular: Kompozit grupları içerisinde en az yüzey pürüzlülüğü deney grubunda bulunan ışıkla polimerize Cention-N kompozit örneklerde görülmüştür. Kompozit grupları içerisinde en fazla yüzey pürüzlülüğü deney grubunda bulunan self polimerizasyona bırakılan Fill-up kompozit örneklerde görülmüştür. Deney grubunda yer alan Fill-up ve Cention-N kompozit gruplarında, self polimerizasyona bırakılan örneklerin ve ışıkla polimerize edilen örneklerin yüzey pürüzlülüğü, istatistiksel açıdan anlamlı derecede farklılık göstermektedir(p<0,05). Self polimerizasyona bırakılan kompozit gruplarının yüzey pürüzlülüğü kendi aralarında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir(p>0,05). Işıkla polimerize edilen kompozit gruplarının yüzey pürüzlülüğü kendi aralarında karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı fark tespit edilmemiştir(p>0,05). Kompozit grupları içerisinde en fazla renklenme miktarı, deney grubunda bulunan self polimerizasyona bırakılan ve vişne suyunda bekletilen Fill-up kompozit örneklerde görülmüştür. Kompozit grupları içerisinde en az renklenme, deney grubunda bulunan ışıkla polimerize edilen ve distile suda bekletilen Cention-N kompozit örneklerde görülmüştür. Sonuç: Bu bilgiler ışığında dual cure bulk-fill kompozitlerin self polimerizasyona ilaveten ışıkla polimerize edilmesi sonucu yüzey pürüzlülüğünde azalma ve renk stabilitesinde artış beklenebilir.
Farklı yapıştırma simanları ile simante edilmiş paslanmaz çelik kronlarda mikrosızıntı değerlerinin in vitro olarak karşılaştırılması
Giriş ve amaç: Kronların uzun vadeli klinik başarısı için yapıştırma simanlarının hem restorasyon materyaline hem de uygulanacak dişe sağlam bir şekilde bağlanabilmesi gerekmektedir. Paslanmaz çelik kron simantasyonunda birçok siman kullanılmaktadır. Kron simantasyonu için seçilen yapıştırma simanı, kron kenarları etrafında mikrosızıntı olasılığını azaltabilen optimum marjinal sızdırmazlık oluşturmada büyük role sahiptir. Bu araştırmada, süt azı dişlerde, farklı tip yapıştırma simanları kullanılarak simante edilmiş paslanmaz çelik kronların mikrosızıntı düzeylerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu in vitro çalışmada 102 adet çürüksüz süz azı dişi kullanıldı. Tüm örnekler aynı klinisyen tarafından paslanmaz çelik kron uygulaması için gerekli standart preparasyon tekniklerine tabi tutuldu. Her grupta dişler, farklı yapıştırma malzemeleri kullanılarak simante edilip aşağıdaki gibi alt gruplara ayrıldı (her bir grup için n = 17): Grup 1 geleneksel cam iyonomer siman (Fuji 1,GC, Tokyo, Japonya), grup 2 rezin modifiye cam iyonomer siman (Fuji Plus, GC, Tokyo, Japonya), Grup 3 self polimerize edilmiş dual cure rezin siman (Panavia F 2.0 adeziv rezin siman, Kuraray, Okayama, Japonya), Grup 4 ışıkla polimerize edilmiş dual cure rezin siman (Panavia F 2.0 adeziv rezin siman, Kuraray, Okayama, Japonya), Grup 5 self polimerize edilmiş dual cure rezin siman (Panavia Sa Cement Universal self adeziv rezin siman, Kuraray, Okayama, Japonya), Grup 5 ışıkla polimerize edilmiş dual cure rezin siman (Panavia Sa Cement Universal self adeziv rezin siman, Kuraray, Okayama, Japonya). Üretici firmanın önerileri dikkate alınarak yapılan simantasyon işlemi sonrası tüm kronlara, eşit bir ısırma basıncını simüle etmek amacıyla bir yükleme aparatı ile aksiyel olarak 10 dakika süreyle 5 kg'lık yük uygulandı. Örneklere 5˚C ile 55˚C'de bekleme süresi 30 sn ve transfer zamanı 10 sn olacak şekilde 1000 kez termal siklus uygulandı. Örnekler karanlık bir ortamda, 1M gümüş nitrat solüsyonunda 6 saat süreyle bekletildi. Sonrasında 12 saat süreyle floresan ışık altında bir indirgen banyo solüsyonu içinde bekletildi. Örneklerden bukkolingual yönde paralel 3 kesit alındı. Her kesitin dijital görüntüleri, 20 büyütmede bir steromikroskop altında elde edildi. Bukkal ve lingual yüzeylerdeki boya penetrasyon derinliği iki bağımsız gözlemci tarafından skorlandı. Her gruptan seçilen birer diş termal siklusu takiben ayrıldı ve SEM ile incelendi. Verilerin analizi için Student-t ve Mann Whitney U testleri ile birlikte Kruskal Wallis ve Bonferroni düzeltmeli (0,05/15=0,0033) Mann Whitney U testi kullanıldı. Bulgular: En yüksek mikrosızıntı değerleri Fuji 1'de gözlendi. En düşük mikrosızıntı değeri birinci gözlemciye göre Panavia F light cure ile Panavia Sa light cure iken, ikinci gözlemciye göre Panavia Sa light cure oldu.(p<0,001). Self cure gruplar arası( grup 1,2,3,5) yapılan ikili kıyasta Panavia F self cure ve Panavia Sa self cure arasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmezken, diğer self cure gruplar arasında anlamlı fark tespit edildi (p<0,001). Panavia F light cure ve Panavia Sa light cure arası yapılan ikili analizde birinci gözlemciye göre istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. İkinci gözlemciye göre Panavia Sa light cure grubunun anlamlı bir farkla daha düşük mikrosızıntı gösterdiği görüldü. Dual cure rezin siman örneklerinin kendi içindeki ikili kıyasında istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Her iki gözlemcide de bukkal ve lingual marjinler arası istatistiksel olarak anlamlı bir fark gözlenmedi. Sonuç: Bizim çalışmamızın sonuçları da genel olarak önceki çalışmaların sonuçlarını destekler nitelikte bulunmuş ve çalışmamızdan elde ettiğimiz bu sonuçlar doğrultusunda; çocuk diş hekimliği alanında kullanılan PÇK uygulamalarında dual cure rezin simanların rahatlıkla kullanılabileceği fikri desteklenmiştir. Anahtar Kelimeler: Çocuk Diş Hekimliği, Paslanmaz Çelik Kron, Mikrosızıntı, Yapıştırma Simanı.
Farklı tip yapıştırma simanlarının su emilimi çözünürlük ve yüzey değişimlerinin invitro incelenmesi
Giriş ve Amaç: Bu çalışma 1 gün, 7 gün ve 28 gün sürelerle; distile su, laktik asit ve propiyonik sit depolama ortamlarında muhafaza edilmiş 1 adet GCİS (FUJİ 1), 1 adet RMCİS (FUJI PLUS), 1 adet geleneksel rezin siman (PANAVİA V5) ve 1 adet self adeziv rezin simanının (PANAVİA SA CEMENT UNIVERSAL) su emilimi ve çözünürlüğünü karşılaştırmayı amaçlamıştır. Gereç ve Yöntem: Her simandan 54 adet olacak şekilde toplam 216 adet numune hazırlanmıştır. Her bir gruptaki 54 örnek, numunelerin inkübasyon süreleri (1. gün, 7. gün, ve 28. gün) baz alınarak 3 ayrı gruba ayrılmıştır ve 18 örnekten oluşan alt gruplar elde edilmiştir. Her bir alt grup ise distile su, laktik asit ve propiyonik asit ortamlarındaki su emilimi ve çözünürlük değerlerinin hesaplanması için üç alt gruba daha ayrılmıştır. (n=6) Üretici firmanın önerileri dikkate alınarak her materyal 2 mm kalınlıkta, 10 mm çapında polietilen kalıplar içerisine yerleştirilerek örnekler hazırlanmıştır. Su emilimi ve çözünürlük değerleri, daldırma ve kurutmadan önce ve sonra numuneler tartılarak ölçülmüştür. Örneklerin yüzey analizi için Mustafa Kemal Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Araştırma Laboratuvarında bulunan SEM (JEOL 5500/OXFORD Inca-X Taramalı Elektron Mikroskobu) kullanılmıştır. Bulgular: Siman grupları içerisinde en fazla su emilimi ve çözünürlük Fuji 1 de görülmüştür. Fuji Plus'ın su emlimi ve çözünürlük değeri ise Fuji 1'den az, rezin simanlardan fazla bulunmuştur. Fuji 1 ve Fuji Plus siman en yüksek su emilimini distile su ortamında, en yüksek çözünürlüğü ise laktik asit ortamında göstermiştir ve bu değerler 1. günden 28. güne doğru artış göstermiştir. Panavia V5 ve Panavia SA Cement Universal simanlar asit ortamlarında daha fazla su emilimi sergilemişlerdir ve laktik asit ortamında daha fazla çözünürlük göstermişlerdir. Simanların yapılan SEM incelemeleinde en fazla bozunma Fuji 1 de, en az bozunma ise Panavia SA Cement Universal'da gözlenmiştir. Simanların yüzeylerindeki bozulma en fazla laktik asit ortamında gözlenmiştir ve 1. günden 28. güne doğru artış göstermiştir. Sonuç: Bu çalışmada rezin simanların su emlimi ve çözünürlüğü karşı GCİS ve RMCİS lara göre daha dayanıklı olduğu görülmüştür. Panavia SA Cement Universal rezin simanlar gibi daha yüksek doldurucu içeriğine sahip ve daha hidrofobik materyaller, en az su emilimi ve çözünürlük göstermiştir. Daha düşük emilim ve çözünürlükleri nedeniyle, bu tip rezin bazlı yapıştırma simanlarının klinik olarak kullanılması tavsiye edilir. Anahtar kelimeler: Çocuk diş hekimliği, yapıştırıcı siman, su emilimi, çözünürlük.
Çocuklarda yaygın kullanılan şurup formundaki ilaçların karyojenik ve eroziv potansiyellerinin değerlendirilmesi
Giriş ve Amaç: Son yıllarda akut veya kronik hastalığı olan çocukların oral ilaç kullanım sıklığı artmaktadır. Bu sebeple çalışmamızın amacı, sık reçete edilen pediatrik sıvı formdaki ilaçların süt dişi minesi üzerindeki karyojenik ve eroziv etkisinin değerlendirilmesidir. Gereç ve Yöntem: Çalışmamızda uzun süreli ve yaygın olarak kullanılan beş pediatrik ilaç seçilmiştir. Hatay ilindeki pediatristler tarafından akut veya kronik hastalığı bulunan çocuk hastalara sık reçete edilen bu ilaçlar arasında Augmentin, Zimaks, Calpol, Vitabiol ve Ferro Sanol B yer almaktadır. Şurup formundaki ilaçların eroziv ve karyojenik potansiyellerinin değerlendirilmesi için pediatrik sıvı ilaçların içeriğindeki sakkaroz konsantrasyonları, pH değerleri ve mine dokusundan çözdükleri kalsiyum konsantrasyonlar belirlenmiştir. Endojen sakkaroz ölçümü için Lane-Eynon bakır indirgeme yöntemi kullanılmıştır. Bu yöntem, sakkarozun glikoz ve fruktoz birimlerinden oluşmasını baz alarak glikoz konsantrasyon yüzdesi ile sakkaroz konsantrasyonunu ölçmektedir. Endojen Ph tahmini için şuruplardan alınan örnekler %10 seyreltilerek Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Teknoloji ve Ar-Ge Uygulama ve Araştırma Merkezinde bulunan dijital bir pH metre yardımıyla ölçülmüştür. Endojen eroziv potansiyel ölçümü için ise Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Ağız ve Diş Sağlığı Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği kliniğinde tedavi amaçlı daha önceden çekilmiş süt dişleri kullanılmıştır. Dişler elmas disk ile meziodistal olarak bölünmüş, dentin elmas frez yardımıyla çıkarılmıştır. Agat havan kullanılarak kalan mine kısımları öğütülmüş ve ince bir toz elde edilmiştir. Elde edilen tozun parçacık boyutu 120 mesh elek yardımı ile satandardize edilmiştir. 5 mL'lik bireysel pediatrik şurup solüsyonlarına 250 mg ağırlığındaki mine tozu tek tek ilave edilmiş ve vortex cihazı ile karıştırılmıştır. 1 dakika, 10 dakika ve 8 saat olmak üzere üç zaman aralığında muhafaza edilmiştir. Tüm şurup çözeltileri 20 dakika 6.000 rpm'de Weightlab WN-CMV6000 Mikro santrifüj cihazı ile santrifüj edilmiş ve pellet ile süpernatan birbirinden ayrılmıştır. Numuneler MARS XPress (CEM Marka) Mikrodalga fırın ile asitle yakma işlemine tabi tutulmuştur. Daha sonra kalsiyum konsantrasyonları İndüktif Olarak Eşleşmiş Plazma-Kütle Spekteroskopisi (ICP MS) ile ölçülmüştür. HMKÜ XI MARGEM Spektroskopi Laboratuvarı-1 de kurulu halde bulunan Analytik Jena AG marka PlasmaQuant model ICP MS sistemi kullanılarak analizler yürütülmüştür. Bulgular: Pediatrik sıvı ilaçların çoğunun (%80) pH'ı 5,5 ten küçüktür. Dolayısıyla minenin etkilenmesi için kritiktir. Asitlik değeri en yüksek olan şurup Ferro sanol B (ortalama pH 2,96 ± 0,01), asitlik değeri en düşük olan şurup ise Calpol (ortalama pH 6,42 ± 0,03) olarak ölçülmüştür. Çalışmamızda kullandığımız pediatrik şurup örneklerinin tamamında sakkaroz mevcuttur. Toplam sakkaroz oranı; en yüksek Vitabiol (%35,34), en düşük Ferro Sanol B (%16,22) şurup örneğinde ölçülmüştür. Pediatrik sıvı ilaçların tümünün kendi içeriğinde belli oranlarda kalsiyum elementi olduğu tespit edilmiştir. Tüm pediatrik sıvı ilaçlar için her üç zaman aralığında mineden tüm çözeltilere kalsiyum elementi geçişi gözlemlenmiştir. Genel olarak bekletme süresi arttıkça çözünme miktarı artmıştır. En düşük kalsiyum çözünme oranı birinci dakikadaki Augmentin şurup numunesinde(15,87 mg/L), en yüksek kalsiyum çözünme oranı sekizinci saatteki Zimaks şurup numunesinde (609,69 mg/L) gözlemlenmiştir. Şurupların pH değerleri ile mineden çözünen kalsiyum miktarları arasında istatistiksel olarak herhangi bir korelasyon bulunmamaktadır. Sonuç: Sonuç olarak, erken çocukluk döneminde çeşitli nedenlerle kullanılan şurupların farklı pH ve asidite değerlerinde diş yüzeylerinde erozyona neden olabileceği gözlemlenmiştir. İncelenen tüm şurupların içeriğinde sakkaroz bulunduğu için karyojenik etkileri de bulunmaktadır. Sürekli reçete edilen ve kullanılan şurup formundaki ilaçların karyojenik olduğu ve dental erozyon için yüksek risk faktörü olduğunu belirttiğimiz bu çalışmada diş hekimlerine, velilere ve pediatristlere dental koruyucu önlemler önerilebilir.
Çocuk diş hekimlerinin süt azı dişlerine yapılan pulpal işlemlerde anestezi yöntemlerini uygulama yaklaşımlarının değerlendirilmesi
Amaç: Çalışmanın amacı, çocuk diş hekimlerinin dental işlemler sırasında ağrının giderilmesi amacıyla kullandıkları lokal anestezi tekniklerini öğrenmek ve bu teknikler hakkındaki bilgi düzeylerini değerlendirmektir. Materyal ve Metot: Ülkemizdeki diş hekimliği eğitimine, kullanılan terminolojiye ve güncel tedavi yaklaşımına uygun şekilde anket soruları oluşturuldu. Anket soruları demografik sorular ve klinik vaka örnekleriyle hazırlanmış çoktan seçmeli sorular olmak üzere 2 ana başlıkta hazırlandı. İlk bölümdeki sorular katılımcıların demografik özelliklerine ilişkin soruları içermektedir. Son bölüm, alt çene 1. ve 2. süt azı dişlerinin pulpayla ilişkili çürüklerine yapılacak amputasyon ve kanal tedavisinde kullanılacak lokal anestezi tekniğinin seçimini içeren sorulardan oluşmaktaydı. Bu bölümde 8 farklı senaryo bulunmaktaydı. Senaryolarda çocuk diş hekimlerinin, 4 ve 7 yaşında çocuk hastaların 1.süt azı ve 2. süt azı dişleri için ayrı ayrı amputasyon ve kanal tedavilerinde uygulayacakları ilk lokal anestezi tekniği, anestezinin başarısız olması durumunda ikinci lokal anestezi tercihlerini seçmeleri istendi. Bulgular: Kanal tedavisi uygulananlarda 1. süt azıda 4yaş için en yüksek %53.34 oranında bukkal infiltratif anestezi uygulanırken, 7 yaş için %60.1 oranında mandibular anestezi uygulanmıştır. 2. Süt azıda ise 4 yaş ve 7 yaş için oran bakımından en çok mandibular anestezi uygulanmıştır. Amputasyon uygulananlarda 1. Süt azıda 4 yaş için en yüksek %62.8 oranında bukkal infiltratif anestezi uygulanırken, 7 yaş için %56.3 oranında mandibular anestezi uygulanmıştır. 2. Süt azıda ise 4 yaş için %37.6 oranında bukkal infiltratif uygulanırken 7 yaş için %70.7 oranında mandibular anestezi uygulanmıştır. Sonuç: Çocuk diş hekimleri için uzmanlık eğitimi sırasında anestezi tekniklerine yönelik programların oluşturulmasının faydalı olabileceği düşünüldü. Hekimin yaşı, mesleki yılı ve çalıştığı kurum gibi faktörlerin anestezi tekniği seçiminde etkili olduğu görüldü.
Başlangıç çürüklerinin tedavisinde kullanılan ajanların uygulandığı daimi diş yüzeylerinin farklı karyojenik özellikteki içeceklerde bekletilmesi sonrası yüzey özellikleri ve mikrosertlik değişimlerinin değerlendirilmesi
Amaç: Günümüz modern diş hekimliği uygulamalarında minimal invaziv teknikler geleneksel tedavi tekniklerine tercih edilmektedir. Bu sebeple henüz kavitasyon oluşmamış çürük lezyonlarının tedavileri ve bu tedavilerinin etkinliğinin değerlendirilmesi önemlidir. Bu çalışmanın birinci amacı; başlangıç çürük tedavisinde kullanılan materyallerin invitro koşullarda mine dokusunda meydana getirdiği mikrosertlik değerlerinin değişiminin karşılaştırılması ve SEM/EDS görüntülerinin değerlendirilmesidir. İkincil amacı ise; ilgili tedavi materyallerinin uygulandığı dişlerin içeceklerde yaşlandırılması sonrası meydana gelen mikrosertlik değeri değişimlerinin karşılaştırılması ve SEM/EDS görüntülerinin değerlendirilmesidir. Materyal ve Metot: Çalışmada 90 adet çekilmiş çürüksüz insan daimi küçük azı dişi kullanıldı. Örnekler rastgele 3 gruba ayrıldı. Grupların başlangıç mikrosertliği ölçülerek yapay çürük lezyonu oluşturmak amacıyla demineralize edici solüsyonda 48 saat bekletildi. Grup 1'e Sodyum Florür vernik, Grup 2 Gümüş Florür (GF), Grup 3'e Rezin İnfiltrant (Rİ) uygulandı. Tedavi edici materyalerin uygulandığı örnekler yapay tükürük solüsyonu (kontrol grubu), süt ve kola sıvılarına günlük maruz kalma alışkanlıkları modeli oluşturularak daldırıldı. Sıvılara maruziyet sonrası 7. ve 14. günlerde mikrosertlik değerleri kaydedildi, SEM/EDS görüntüleri alındı. Bulgular: Rİ uygulanan grup başlangıç mikrosertliğine en yakın ve istatistiksel olarak başlangıç mikrosertliğiyle anlamlı farklılık bulunmayan tek gruptu (pholm=0.06). Flor vernik ve GF gruplarındaki mine örnekleri, uygulama sonrasında mikrosertlik artışı göstermesine rağmen başlangıç mikrosertliğine kıyasla istatistiksel olarak anlamlı derecede düşüktü (pholm<0.001). Süt ile yaşlandırma, tüm gruplarda yüzey mikrosertliğini istatistiksel olarak anlamlı şekilde artırdı (Flor vernik; pholm<0.001, GF; pholm=0.050, Rİ; pholm<0.001). Kola tüm gruplarda istatistiksel olarak anlamlı olacak şekilde mikrosertlik değerlerinin azalmasına neden olduğu tespit edildi (pholm <0.001). SEM görüntüleri kolanın minede eroziv etkilerini kanıtlarkan, bu etkilere en fazla direnç gösteren mine yüzeyi Rİ materyalinin uygulandığı gruptu. Sonuç: İn vitro koşullarda yapılmış olan çalışmamızdan elde edilen sonuçlara göre; başlangıç çürüklerinin tedavisinde rezin infiltrant, sodyum florür vernik ve gümüş florür bileşikleri kullanılabilir olup, en iyi etkinliği rezin infiltrasyon tedavisi göstermiştir. Bununla birlikte alışılagelmiş diyet alışkanlıklarının tedavi sürecine olumlu ya da olumsuz etkiler üretebileceği bulunmuştur. Bu sebeple çalışmamızdan elde edilen sonuçlar; güncel minimal invaziv tedavi materyallerinin, mutlaka diyet düzenlemeleri ile birlikte başlangıç çürüğünün tedavisinde başarılı sonuçlar elde edilebileceğini düşündürmektedir. Yine de, in vitro koşullarda tespit edilmiş olan bu bulguların in vivo, randomize kontrollü klinik çalışmalar ile desteklenmelidir. Anahtar Kelimeler: Başlangıç çürüğü, Gümüş diamin florür, Gümüş florür, Rezin infiltrasyon, Sodyum florür vernik
Evaluation of the shaping effectiveness of different rotary file systems in primary molars
The purpose of this in vitro study was to assess whether the effectiveness of root canal preparation of primary molar teeth performed with stainless steel K- files, OneShape, Hyflex EDM and EndoArt Pedo Blue file rotary systems differ in terms of change in volume, uninstrumented area and apical transportation with the use of micro-CT scans. A sample size of 60 (n=15) was determined. The samples were collected from the department of paediatric dentistry at Yeditepe University, Dental Faculty, Istanbul based on the inclusion and exclusion criteria. Maxillary and mandibular primary first and second molars unrestorable intraorally purposes extracted due to chronic apical periodontitis and abscess and for reasons not related to this study were used for this experiment with gained consent. The samples were scanned with a desktop micro-CT scanner (SkyScan1275; Bruker micro-CT, Kontich, Belgium) to generate 3D images. Among the 4 experiment groups, there was no statistically significant difference in pre- and post-instrumentation canal volumes and change in canal volume (p>0.012). Furthermore, highest percentage of uninstrumented area was in the Hyflex EDM group (24.5%±24.6), however there was no statistically significant difference between the groups. Apical transportation showed significant difference. It was found that the statistical difference was between the EndoArt group and K-files and also between OneShape and K-files (p<0.012), where the apical transportation value of K-files was significantly smaller. To conclude, all instruments tested in this study could safely shape curved and narrow root canals of primary molars, however with OneShape and EndoArt files causing more transportation compared to hand-files.
Evaluation of Bisphenol-A release from different fissure sealant materials In Vitro
This study aimed to assess the release of bisphenol-A (BPA) from fissure sealant materials within 24 hours, considering different polymerization times and immersion solutions. In this study, 10x2 mm disks were obtained from Fuji Triage, Fissurit FX, and Clinpro™. Each of the three groups comprised 16 disks, totaling 48 disks examined. The fissure sealant materials used in the experimental groups were as follows: Group 1: Clinpro™, Group 2: Fuji Triage, and Group 3: Fissurit FX. Two polymerization times, 20 and 40 seconds, were employed. The groups were divided into four subgroups: immersion in artificial saliva for 20 seconds, artificial saliva for 40 seconds; ethanol for 20 seconds, and ethanol for 40 seconds (n=3, beta=1, power 80). The disks were then stored in artificial saliva and ethanol solutions for 1 day. Statistical analysis was performed using SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows version 24.0. There was a highly statistically significant difference among fissure sealants regarding BPA release (p=0.000). BPA release was detected in all fissure sealant materials. The lowest BPA release was observed with Fuji Triage at 40 seconds of polymerization in artificial saliva, while the highest release occurred with Fissurit FX at 20 seconds of polymerization in ethanol. Fissure sealants with a high resin-containing filler ratio exhibited low BPA release. Although BPA release occurs following fissure sealant application, the measured amount of BPA release, even after one day, suggests that pit and fissure sealants can be used safely. However, additional measures should be taken to eliminate the oxygen inhibition layer post-polymerization of fissure sealants or to prevent saliva interaction during application.
Evaluating the mechanical and physical properties of various glass ionomer based restorative materials In Vitro
The aim of this in vitro study was to evaluate the mechanical and physical properties of different types of glass ionomer based restorative materials in vitro. In the study, 90 discs with restorative materials prepared in Teflon molds and 72 caries-free bovine teeth were used. Thirty of the ninety samples prepared in 10 mm-diameter, 2 mm-thick teflon molds for the purpose of evaluating the micro-hardness of restorative materials were used with Beautiful Bulk Restorative, thirty of them using EQUIA Forte HT and thirty of them using Fuji II LC. The samples from each group were divided into two groups for hardness evaluation before and after thermal cycling. Vickers hardness values were measured before and after 10000 cycles of thermocycling at 5-55°C. For the microleakage study, class V cavities were prepared with an aerator-micromotor on the buccal surfaces of 72 randomly selected bovine teeth. After an equal number of groups were formed, Beautifil Bulk Restorative, EQUIA Forte HT, Fuji II LC were applied to the prepared cavities according to the manufacturer's recommendations. Twelve samples in each material group were kept in a 0.5% basic fuchsin solution for 24 hours and the degree of dye penetration was examined with a stereomicroscope. Two layers of dark nail polish were applied to the cavity borders at a distance of 1.5 mm and kept in 0.5% basic fuchsin solution for 24 hours. In the microhardness evaluation, a statistically significant difference was observed between the Vickers hardness values of Beautifil Bulk Restorative, EQUIA Forte HT and Fuji II LC discs before and after thermal cycling (p<0.05). The results of the mechanical tests performed in this study suggest that Beautifil Bulk Restorative material may be preferred for the restoration of young permanent teeth in pediatric dentistry. Taking into account the physiological wear in deciduous teeth, it can be said that EQUIA Forte HT restorative material can be preferred in deciduous tooth restorations, as materials with lower microhardness values have higher wear.
Comparing the remineralization potential of silver diamine fluoride versus various fluoride agents on dental enamel
The aim of this study is to compare the remineralization potential of silver diamine fluoride versus various fluoride agents for surface microhardness and surface roughness on artificially created caries lesions on dental enamel, in vitro. Enamel samples from bovine incisors were divided into 3 groups (n=22). In each group, half of the samples were allocated for surface microhardness and the other half for surface roughness analyses. To create artificial initial caries lesions, the specimens were placed in a demineralization solution at 37°C for 72 hours. In accordance with the manufacturer's instructions, NAF varnish (ProShield Varnish) was applied to Group 1, SDF (Rivastar) to Group 2, and CPP-ACFP varnish (MI Varnish™) to Group 3. Then the samples were subjected to a pH cycle for 14 days, with 6 hours in demineralization solution and 18 hours in remineralization solution. At the baseline, post-demineralization (PD) and post-remineralization (PR) stages, Vickers microhardness measurements, surface roughness measurements with a profilometer, and 2D and 3D surface topographies were obtained with an AFM device. The data obtained in the study were analyzed using SPSS (Statistical Package for Social Sciences) for Windows 25.0 software. According to the PR surface microhardness results, the mean VHN value of the SDF group was statistically lower than the NaF and CPP-ACFP groups (p<0.05). There was no statistically significant difference between the mean VHN values of the NaF and CPP-ACFP groups (p>0.05). The mean PR surface roughness values showed a statistically significant difference between the groups (p<0.05). The sequence of surface roughness values was observed as follows: NaF group > SDF group > CPP-ACFP group. Based on the AFM analysis results, the NaF group exhibited the highest roughness values (0.153 μm), followed by the SDF group (0.147 μm), and the CPP-ACFP group showed the lowest values (0.118 μm) after the application of the remineralization agents. In conclusion, it was observed that the remineralization materials applied in all groups positively affected the remineralization on the initial caries lesions, but SDF was not as successful as CPP-ACFP in all parameters examined. However, in vivo studies should complement in vitro research for determine the best agent for remineralizing dental hard tissues.
Parental knowledge and awareness of first permanent molars: Their role in permanent dentition and their correlation with ICDAS scores, plaque levels, and gingival indexes
The aim of this cross-sectional study was to determine the relationship between the ICDAS score, gingival index, and amount of plaque on permanent first molars in children's mouths and parental knowledge and awareness about these teeth. Data on parents' knowledge, attitudes, awareness and competence levels about permanent first molars were collected by means of a questionnaire directed to parents. Information regarding the permanent first molars present in children's mouths was gathered through the collection of retrospective intraoral data. The information was processed and analyzed utilizing SPSS software version 29.0. Descriptive, bivariate, and multivariate statistical tests were performed. The study involved 135 parents with an average age(±SD) of 38.10±6.49 years. Upon analyzing the combined data from the questionnaires and intraoral assessments, a statistically significant correlation emerged between the families' knowledge, attitudes, awareness, and competency regarding their children's permanent first molars and the ICDAS score, gingival index, and plaque amount, indicative of the health status of those molars. Furthermore, a statistically significant association was observed between the level of knowledge, attitudes, awareness, and competency of families regarding their children's permanent first molars and the educational attainment of the parents. According to the results of the study, there was a statistically significant correlation between the level of knowledge, attitude, awareness and competence of families about permanent first molars and the frequency of tooth brushing and the number of sugary foods consumed daily between meals. The study concluded that the well-being of children's permanent first molars is directly influenced by the knowledge, attitudes, awareness, and competency level of their families regarding these teeth. Given the significant role of permanent first molars in safeguarding children's oral health, raising awareness among families about the significance and proper care of these teeth should be prioritized as a crucial goal.
Çoklu duvarlı karbon nanotüp ile güçlendirilmiş cam iyonomer simanların fluorid salımı-geri alımının, yüzey pürüzlülüğünün ve antibakteriyel özelliklerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, geleneksel cam iyonomer simana (CİS) kütlece farklı oranlarda çoklu duvarlı karbon nanotüp (MWCNT) eklenmesinin fluorid salımı ve geri alımına, yüzey pürüzlülüğüne ve antibakteriyel özelliklerine etkisinin değerlendirilmesidir. Kontrol grubu (G0) olarak geleneksel CİS Ionofil U kullanılmıştır. Ionofil U'nun toz kısmına kütlece %1, %2 ve %3 oranlarında MWCNT eklendi ve sırasıyla G1, G2 ve G3 oluşturuldu. Başlangıç ve topikal fluorid uygulaması sonrası fluorid salımları 24. saat, 48. saat, 72. saat ile 7., 15. ve 28 günlerde kümülatif olarak ölçüldü. Yüzey pürüzlülüğü ortalamaları bir yüzey profilometre cihazı ile ölçüldü. Yüzey özellikleri taramalı elektron mikroskobu (SEM) ile analiz edildi. Grupların S. mutans'a karşı antibakteriyel etkinlikleri doğrudan temas testi yöntemi ile optik yoğunluk ölçümleri yapılarak kaydedildi. İstatistiksel analizde NCSS 2007 programı ile çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde tekrarlayan varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Newman Keuls çoklu karşılaştırma testi, gruplararası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testi kullanıldı. 28 günlük deney süresi sonunda G3'te en yüksek fluorid salımı, G0'da en düşük fluorid salımı gerçekleşti (p<0,05). Topikal fluorid uygulaması sonrası 28 günlük ölçümlerde en yüksek fluorid salımı değeri G3'te, en düşük fluorid salımı değeri G0'da bulgulandı (p<0,05). Grupların yüzey pürüzlülükleri arasında anlamlı farklılık bulunmadı (p>0,05). SEM görüntülemesi sonunda G0'da daha homojen bir yüzey izlendi. G2 ve G3, G0'dan daha yüksek antibakteriyel etki gösterdi (p<0,05). Geleneksel CİS'lere kütlece artan oranlarda MWCNT eklenmesi materyalin fluorid salımı ve geri alımı ile antibakteriyel özelliklerini orantılı olarak iyileştirip, bunu sağlarken yüzey özelliklerinde anlamlı bir bozulmaya neden olmadı. Nanoteknoloji alanında umut verici materyaller olan CNT'lerin çocuk diş hekimliğinde kullanımı ile ilgili daha ileri çalışmalara gereksinim duyulmaktadır. Anahtar kelimeler: Çoklu duvarlı karbon nanotüpler, cam iyonomer siman, fluorid salımı ve geri alımı, yüzey pürüzlülüğü, doğrudan temas testi, antibakteriyel özellik, SEM
Asidik içeceklerin, farkli cam iyonomer restoratif materyallerinin fiziksel ve mekanik özellikleri üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, farklı cam iyonomer materyallerinden yüksek viskoziteli cam iyonomer siman (Ketac™ Molar, Seefeld, GE), Amalgomer™CR (Amalgomer™CR, Advanced Health, UK), Giomer (Beautiful II, Giomer, California, USA), ve Cam Karbomer (GCP Glass carbomer products, Leiden, Netherlands) materyallerinin asitli içeceklere maruz kaldığında gösterdiği yüzey pürüzlülüğü, yüzey sertliği ve basma dayanımı değerlerinin in vitro olarak incelenmesi ve değerlendirilmesidir. Çalışmada örnekler asidik içecek olarak kola, şeftali aromalı ice tea ve sıkma portakal suyu kontrol grubu olarak ise distile su içerisinde 24 saat, 48 saat, 72 saat, 7 gün, 14 gün ve 28 gün bekletildi. Materyal grupları arasında yüzey pürüzlülüğünde en fazla artış sıkma portakal suyunda bekletilen örneklerde gözlendi. Portakal suyunda da materyal gruplarının yüzey pürüzlülüğü ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi. Amalgomer™CR grubunun yüzey pürüzlülüğü ortalamaları diğer materyal gruplarının yüzey pürüzlülüğü ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Materyal gruplarının yüzey sertliği ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi. Beautifil II grubunun yüzey sertliği ortalamaları diğer gruplarının yüzey sertliği ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu. Beautifil II materyalinin de portakal suyu grubunun yüzey sertliği ortalamaları tüm içecek gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu. Materyal gruplarının basma dayanımı ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi. Beautifil II materyalinde tüm içecek gruplarının basma dayanımı ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlendi. Sonuç olarak; asidik içeceklerin cam iyonomer esaslı restoratif materyallerin yüzey pürüzlülüğü, yüzey sertliği ve basma dayanımı değerlerinde değişimlere neden olduğu kaydedildi. Key words: Energy drinks, Microhardness, Surface roughness, Dental restoration
Yeni geliştirilen propolis içerikli vernik formülasyonlarının remineralizasyona etkilerinin fluorid vernikleri ile karşılaştırılmalı olarak incelenmesi
Diş hekimliğinde remineralizasyonun önem kazanmaya başlamasından bu zamana kadar birçok materyal ve yöntem geliştirilmiştir. Bu tez çalışmasının amacı, fluorid verniklere (NaF ve NaF-ACP) alternatif olabilecek propolis içerikli verniklerin (propolis-kitosan, propolis-Carbopol®) başlangıç çürük lezyonları üzerine etkisinin, yüzey mikrosertlik ve Mikro Bilgisayarlı Tomografi (Mikro-BT) cihazı ile mineral yoğunlukları bakımından karşılaştırılmasıdır. Çalışmada yapılan her iki deney için 10'ar adet örnek içeren 5'er grup oluşturuldu. Örneklerde yapay çürük lezyonları oluşturulduktan sonra vernikler uygulandı ve pH döngüsüne tabi tutuldu. Başlangıç, demineralizasyon sonrası ve pH döngüsü sonrasında yüzey mikrosertlik değerleri (VSN) ve mineral yoğunlukları hesaplandı. Bu tez çalışmasının istatistiksel analizleri NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, USA) paket programı ile yapıldı. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirildi. Mikrosertlik deneyinde, NaF grubunun mikrosertlik ortalamaları diğer deney gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,048, p=0,0001). NaF-ACP grubunun mikrosertlik ortalamaları, propolis-kitosan grubunun mikrosertlik ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulundu (p=0,002). Mikro-BT deneyinde, 0,3 mm mine kalınlığında, propolis-Carbopol® grubunun mineral yoğunluk ortalamaları diğer deney gruplarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,0001). Propolis-kitosan grubunun mineral yoğunluk ortalamaları, NaF ve NaF-ACP grubunun mineral yoğunluk ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,0001). NaF grubunun mineral yoğunluk ortalamaları, NaF-ACP grubunun mineral yoğunluk ortaamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulundu (p=0,0001). Bu tez çalışması sonucunda, formülasyonu yeni oluşturulmuş propolis içerikli verniklerin başlangıç çürüklerinin remineralizasyonunda etkili olduğu, fluoridin dezavantajları gözönünde buludurulduğunda alternatif olabileceği ileri sürülmektedir.
Farklı özellikte kaide materyallerinin self etch dentin bağlayıcı sistem ile kompozit rezinin bağlanma özelliklerine etkisinin incelenmesi
Dental restorasyonlar ile birlikte astar ve kaide materyallerinin kullanımı diş hekimlerinin sıklıkla tercih ettiği uygulamalardan biri olmuştur. Bu materyallerin en önemli amacı mikrosızıntı sebebiyle oluşabilecek pulpa hasarının önüne geçmek, kullanılan restoratif dolgu malzemesinin miktarını azaltmak, pulpaya ulaşan ısı ve elektrik iletimini engellemektir. Bu çalışmanın amacı, 4 farklı kaide materyalinin (Ionoseal® /VOCO, TheraCal LC®/Bisco Inc. Ultra-Blend® plus / Ultradent, Vitrebond™ / 3M-ESPE) self etch dentin bağlayıcı sistem (CLEARFIL™ SE BOND/ Kuraray) kullanılarak yapılan kompozit rezin (Filtek™ Z250 / 3M) restorasyonlarda mikrosızıntıya ve makaslama bağlanma dayanımına etkisinin in vitro koşullarda değerlendirilmesidir. Çalışmada mikrosızıntı deneyi için 50 adet tedavi amacıyla çekilmiş, çürüksüz insan büyük azı dişi kullanıldı. Dişlerin bukkal yüzeyinde mezio- distal genişliği 4 mm, okluzo-gingival genişliği 3 mm ve derinliği 3 mm olan sınıf V kaviteler hazırlandı. Daha sonra, dişler biri kontrol grubu olmak üzere rastgele beş gruba (n=10) ayrıldı. Deney gruplarında, kaide materyalleri kavite tabanlarına 1 mm kalınlığında yerleştirildi. Üzerlerine A2 renginde mikrohibrit dolduruculu kompozit rezin (Filtek™ Z250 / 3M) yerleştirilerek restorasyonlar tamamlandı. Kontrol grubunda ise herhangi bir kaide materyali kullanılmadı. Bitim ve polisaj işlemlerinden sonra, dişlere 5-55 °C'de 5000 defa ısısal döngü uygulandı. Dişlerin mikrosızıntı değerlendirmeleri boya sızıntı yöntemi (%0.5 bazik fuksin) kullanılarak gerçekleştirildi. Elde edilen skorlar, Bonferroni düzeltmeli Kruskal Wallis kullanılarak istatistiksel olarak incelendi. Çalışmada makaslama bağlanma deneyi için 50 adet tedavi amacıyla çekilmiş, çürüksüz insan büyük azı dişi kullanıldı. Dentin yüzeyinin açığa çıkması ve dişlerden daha fazla yararlanmak i için dişler mesio-distal olarak kesildikten sonra, örnekler farklı kaide materyallerini uygulamak üzere rastgele 5 gruba (n=20) ayrıldı. Kaide veya astar materyalleri, üretici firma talimatları doğrultusunda dentin yüzeylerine göre yerleştirildi. Daha sonra adeziv sistem ve kompozit rezin, kaide materyallerin ve dentinin üzerine uygulandı. Hazırlanan örnekler makaslama bağlanma dayanımı testi için üniversal test makinasına yerleştirildi. Makaslama bağlanma dayanımı testi 1 mm/dk kafa hızında uygulandı. Veriler tek yönlü varyans analizi (ANOVA) ve Tukey HSD testleri kullanılarak değerlendirildi. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p=0,05 olarak kabul edildi. Çalışmadaki tüm deney gruplarında, restorasyonların okluzal (p=0,260) ve gingival (p=0,078) bölgelerindeki mikrosızıntı skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Tüm deney gruplarında okluzal ve gingival bölgelerde gözlenen mikrosızıntı skorları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılığın olmadığı tespit edildi (p>0.05). Bağlanma dayanımı en yüksek kontrol grubunda görülürken, TheraCal LC' nin kaide materyali olarak kullanıldığı grubun ise diğer gruplara göre düşük bulundu. Vitrebond Grubunun Makaslama Ölçüm (Mpa) ortalaması Ionoseal, Theracal-LC ve Ultra-Blend Plus Gruplarının Makaslama Ölçüm (Mpa) ortalamalarından istatistiksel olarak anlamlı derecede yüksek bulunmuş (p=0,0001). Ionoseal ve Ultra-Blend Plus Gruplarının Makaslama Ölçüm (Mpa) ortalamaları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir (p=0,866). Sonuç olarak, sınıf V kavitelerde kaide materyali kullanımının mikrosızıntıyı engelleyemediği, kompozit rezinin dentine olan bağlantısını ise azalttığı söylenebilir.
Süt azı dişlerine uygulanan iki farklı prefabrike zirkonyum kuronun klinik başarısının ve ebeveyn memnuniyetinin değerlendirilmesi
Bu tez çalışmasının amacı; süt azı dişlerinin restorasyonunda kullanılan iki farklı prefabrike zirkonyum kuron (NuSmile® ve EZ-Pedo™/EZCrown™) markasının klinik başarısının karşılaştırılması ve ebeveyn memnuniyetinin değerlendirilmesidir. Kuronlar genel anestezi altında 3-9 yaşlar arasındaki 28 hastanın, 60 adet madde kayıplı birinci veya ikinci süt azı dişine split-mouth tekniği ile uygulanmıştır. Tedaviden 1 hafta, 3, 6 ve 12 ay sonra kontrol randevularında kuronların klinik başarısı, anatomik bütünlük, marjinal uyum, PI ve GI değerlendirilmiştir. Ebeveynlerin kuronlar ile ilgili büyüklük, şekil, renk, fonksiyon, dayanıklılık memnuniyetleri ölçülmüştür. İki prefabrike zirkonyum kuron grubununun anatomik bütünlük, marjinal uyum ve genel başarı dağılımları arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Kontrol süresi boyunca her iki prefabrike zirkonyum kuron grubunda ölçülen ortalama PI ve GI değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmamıştır. Tüm kontrol sürelerinde her iki prefabrike zirkonyum kuron grubunda ölçülen ortalama PI değerleri, kontrol grubuna dahil edilen dişlerin PI değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Kontrol grubunun başlangıç, 3. ay ve 6. ay GI değerleri NuSmile® grubunun Başlangıç GI değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunur iken (p<0,05) 12. ay GI değerleri ile NuSmile® grubunun 12. ay GI değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Kontrol grubunun başlangıç ve 6. ay GI değerleri EZ-Pedo™/EZCrown™ grubunun başlangıç ve 6. ay GI değerlerinden istatistiksel olarak anlamlı derecede düşük bulunmuştur (p<0,05). Ebeveyn memnuniyetinin değerlendirildiği tüm parametrelerde iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı farklılık gözlenmemiştir. Sonuç olarak, iki kuron markasının klinik özellikleri ve ebeveyn memnuniyeti arasında bir fark olmadığı, klinik başarılarının yüksek olduğu, üstün estetik özelliklerinden dolayı zamanla çocuk diş hekimliği pratiğinde daha fazla yer alacağı düşünülmektedir.
In vitro evoluation of effects of dental operation microscope and adhesive systems on shear bond strength and microleakage in fissure sealant procedure
Uysal D. 2019. In vitro evaluation of effects of dental operation microscope and adhesive systems on shear bond strength and microleakage in fissure sealant procedure. Yeditepe University, Institute of Health Sciences, Ph.D. Thesis, Istanbul. The aim of this study is to evaluate the shear bond strength and microleakage in fissure sealant procedure using dental operating microscopy and adhesive systems. The third human molar tooth used in the study and four groups of 15 samples and two groups of 15 samples were formed for the microleakage experiment and for the shear bond strength test, respectively. Fissure procedure was performed following the acid etching in two of the experimental groups subject to microleakage test, while fissure sealant was applied by using a dental operating microscopy in one group. In the other two groups, fissure sealant was applied after the application of the bonding and one of these groups was performed by using dental operating microscopy. A stereomicroscope was used for the evaluation of microleakage. Two samples from each group were visualized in a scanning electron microscope (SEM). Fissure sealant was applied to one of the groups formed to test the shear bond strength only after acid etching, while it was applied to the other group after the bonding agent application following the acid etching procedure. Shapiro-Wilk normality test was used for testing the normal distribution one way variance analyse test was used for multiple intergroup comparison, Tukey multiple comparison test was used for subgroup comparisons, Kruskal Wallis Test was used to compare the variables with no normal distribution, Dunn's multiple comparison test was used for subgroup comparisons, and Chi-Square test was used to evaluate the qualitative data. A p value of <0.05 was considered statistically significant. In conclusion, no statistically significant difference was found between the groups for the microleakage test. However, when the groups were evaluated according to the shear bond strength results, the bond strength of the samples subject to fissure sealant procedure after the bonding agent application following the acid etching was found to be significantly higher (p<0.05).
Lizozim, laktoferrin ve taşıyıcı olarak poloksamer 407 içeren yeni formülasyonların, oral mukoza üzerindeki iritasyon etkilerinin ın vıvo koşullarda değerlendirilmesi
Bu çalışmanın amacı, küçük çocuklarda diş çürüklerinin önlenmesinde güvenli bir alternatif ajan olarak kullanılabilecek, daha önce in vitro koşullarda antibakteriyel etkileri ve biyouyumluluğu gösterilmiş olan, lizozim, laktoferrin ve taşıyıcı sistem olarak poloksamer 407 polimeri içeren hidrojel formülasyonunun oral mukoza üzerindeki iritasyon etkilerinin %0,2' lik klorheksidin jel ile karşılaştırmalı olarak in vivo koşullarda değerlendirilmesidir. Bu çalışmada deney grubu olarak, 1 mg/ml lizozim ve 0,5 mg/ml laktoferrinin %10 konsantrasyondaki poloksamer 407 ile birleştirilmesiyle hazırlanan formülasyonlar kullanılmıştır. Negatif kontrol grubu olarak steril apirojen distile su, referans ürün olarak ise %0,2'lik klorheksidin jel kullanılmıştır. Deney ve kontrol gruplarının oral mukoza üzerindeki akut iritasyon etkileri, Suriye hamsterlarının yanak mukozaları üzerinde önce makroskopik olarak değerlendirilmiş, ardından histopatolojik inceleme ile akut oral mukoza iritasyon skorları belirlenmiştir. Makroskopik değerlendirme sonucunda, uygulama yapılan her üç grupta da herhangi bir dönemde eritem ya da skar oluşumu izlenmemiştir. Histopatolojik inceleme sonucunda ise lizozim, laktoferrin ve poloksamer 407 içeren hidrojel uygulamalarının iritasyon düzeyinin steril distile su ile aynı olduğu görülmüştür. Lizozim, laktoferrin ve poloksamer 407 içeren hidrojel ile klorheksidin jel uygulamalarının iritasyon etkileri karşılaştırıldığında ise klorheksidin jelin yeni geliştirilmiş hidrojele göre en az düzeyde iritan olduğu belirlenmiştir. Bu çalışmada, değerlendirilen deney ve kontrol gruplarından hiçbirinde ciddi derecede mukozal iritasyon görülmemiştir. Ancak, lizozim ve laktoferrin içeren hidrojel formülasyonun daha uzun süreli etkilerinin anlaşılabilmesi için, kronik oral mukoza iritasyon testlerinin ve gecikmiş tip aşırı duyarlılık (hipersensitivite) deneylerinin yapılmasının yararlı olacağı düşünülmektedir.
Microleakage and compressive strength of various pediatric crowns used for the restoration of primary molar teeth in vitro
In pediatric dentistry, prefabricated pediatric crowns have been used for a long time. This study was aimed to evaluate the microleakage and compressive strength of prefabricated stainless-steel crowns (3M ESPE, St. Paul, Minn., USA), prefabricated zirconia crowns (Kids-e-Dental Llp, Mumbai, India), and prefabricated fiberglass crowns (Figaro Crown INC, Mineapolis, USA) used in primary molars with excessive loss of crown structure in vitro. Dye penetration method was used in the microleakage test and compressive strength test was conducted on the INSTRON 3345 device and the. In this study, statistical analysis was performed using the NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2009 Statistical Software (Utah, USA) package program for the evaluation of the data. The results were evaluated at a significance level of p<0.05. In terms of the amount of dye penetration and cement loss, the difference between all groups was found to be statistically significant (p=0.001). The highest dye penetration rate was found in the fiberglass crown group, followed by the zirconia crown group and the stainless-steel crown group, respectively (p=0.001). Regarding the compressive strength test results, the difference between all groups was found to be statistically significant (p=0.0001). The highest compressive strength was measured in the fiberglass crown group, followed by the stainless-steel crown and zirconia crown groups. In conclusion, it was observed that, fiberglass crowns had the highest compressive strength, whereas stainless-steel crowns were more successful than the other two groups in terms of preventing microleakage. Keywords: Prefabricated pediatric crowns, in vitro, microleakage, compressive strength.
Restorasyon öncesi farklı sıcaklık değerlerine ısıtılan ya da soğutulan cam iyonomer esaslı beş farklı restoratif materyalin basma dayanımlarının ve fluorid salınım değerlerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Cam iyonomer simanlar, estetik özelliklerinin ve biyolojik uyumlarının iyi olması, kolay uygulanabilir olmaları, fluorid salınımı yapabilmeleri ve çürük önleyici özelliklerinin olması nedeni ile Çocuk Diş Hekimliğinde sıklıkla kullanılmaktadır. Ancak mekanik özelliklerinin düşük olması kullanım alanlarını daraltmaktadır. Cam iyonomer simanların mekanik özelliklerinin arttırılabilmesi için birçok çalışma yapılmıştır. Bu çalışmanın amacı, cam iyonomer esaslı beş farklı restoratif materyalin (rezin modifiye cam iyonomer simanlar [Photac Fil Quick Aplicap ve Fuji II LC Capsule], poliasit modifiye kompozit rezinler (kompomerler) [Dyract XP ve F2000] ve bir geleneksel cam iyonomer simanı [Ionofil Molar AC]), restorasyon öncesi soğutulması ya da ısıtılmasının materyallerin basma dayanımı değerleri ve fluorid salınım miktarları üzerine olan etkisinin değerlendirilmesidir. Çalışmada kullanılan cam iyonomer esaslı materyallerin her birinden 7'şer adet kapsül karıştırılmadan önce; 40°C olan sıcak su banyosunda su geçirmeyen plastik kap içine konarak 90 sn, 4°C olan buzdolabında 30 dk bekletildi ve bir grupta oda ısısında tutuldu. Basma dayanımı değerlerinin ölçümleri için her bir materyal grubundan karıştırma öncesi 3 farklı sıcaklıkta bekletilmiş olan materyal kapsülleri 4 mm çapında ve 6 mm yüksekliğinde olan kalıplar kullanılarak toplam 105 adet örnek hazırlandı. Hazırlanan örnekler 37°C'lik etüvde 24 saat bekletildikten sonra INSTRON 3345 cihazında kırılarak basma dayanımı değerleri elde edildi. Deney hızı 1.0mm minˉ¹ olarak belirlendi. Elde edilen değerler bilgisayar ortamında kaydedildi. Fluorid salınım miktarının ölçülebilmesi için de her bir materyal grubundan karıştırma öncesi 3 farklı sıcaklıkta bekletilmiş olan materyal kapsüllerinden 10 mm çapında ve 2 mm yüksekliğinde olan kalıplar kullanılarak toplam 105 adet örnek hazırlandı. Hazırlanan örnekler deiyonize su içeren plastik test tüplerine konularak ölçüm zamanına kadar 37°C'lik etüvde bekletildi. Materyallerin fluorid salınım miktararı 1., 2., 3., 4., 7., 14., 21. ve 28. günlerde iyon selektif elektrod yöntemi ile ölçüldü. Orion 720A+ cihazı ve Orion Fluorid elektrodu kullanıldı. Bu çalışmada istatistiksel analizler NCSS (Number Cruncher Statistical System) 2007 Statistical Software (Utah, USA) paket programı ile yapılmıştır. Verilerin değerlendirilmesinde tanımlayıcı istatistiksel metotların (ortalama,standart sapma) yanı sıra çoklu grupların tekrarlayan ölçümlerinde tekrarlayan varyans analizi, alt grup karşılaştırmalarında Newman Keuls çoklu karşılaştırma testi gruplar arası karşılaştırmalarda tek yönlü varyans analizi alt grup karşılaştırmalarında Tukey çoklu karşılaştırma testi kullanılmıştır. Sonuçlar, anlamlılık p<0,05 düzeyinde değerlendirilmiştir. Rezin modifiye cam iyonomer siman (Photac Fil Quick Aplicap, Fuji II LC) örneklerinde ısıtmanın ya da soğutmanın basma dayanımı üzerinde etkisi görülmemiştir. Bu grupta kullanılan materyallerden birinde (Photac Fil Quick Aplicap) karıştırma öncesi soğutmanın, ısıtmaya ve oda ısısında bekletmeye göre fluorid salınım miktarını anlamlı derecede arttırdığı, diğer materyalde (Fuji II LC) ise sadece ısıtmanın fluorid salınım miktarını anlamlı derecede yükselttiği görülmüştür. Kompomerler grubundan bir materyalde (F2000) ısıtma ya da soğutmanın basma dayanımı değerleri üzerinde bir fark yaratmadığı, diğer materyalde (Dyract XP) ısıtmanın basma dayanımını anlamlı derecede arttırdığı görülmüştür. Bu gruptaki materyallerden birinde (Dyract XP) ısıtma ve soğutmanın fluorid salınım miktarları üzerinde anlamlı bir fark yaratmazken, diğer materyalde (F2000) sadece ısıtmanın anlamlı bir fark yarattığı görülmüştür. Geleneksel cam iyonomer siman materyalinde (Ionofil Molar AC) soğutma basma dayanımı değerlerini oda ısısındaki ölçümlere göre istatistiksel olarak anlamlı derecede düşürmüştür. Bu grupta ısıtma ve soğutma materyalin fluorid salınım değerlerini oda ısısına göre anlamlı derecede yükseltmiştir. Bu çalışmanın sonucunda üretici firmaların, materyallerin kullanım talimatları arasında; ısıtılarak ya da soğutularak artan ya da azalan fiziksel, kimyasal ya da mekanik özellikleri olup olmadığını belirtmelerinin, klinik kullanımda; materyallerden en iyi şekilde yararlanmayı sağlayacağı görüşüne varılmıştır.
Karma dentisyon döneminde üst çene genişletmesinde kullanılan apareylerin üst çene süt birinci molar diş ikinci molar diş ve daimi birinci molar dişe uyguladığı kuvvetlerin sonlu elemanlar analizi ile değerlendirilmesi
Genetik, çevresel veya alışkanlıklara bağlı olarak alt ve üst çene arasında transversal yönde uyuşmazlık oluşması sonucunda posterior çapraz kapanış ilişkisi oluşur. Posterior çapraz kapanış üst çene darlığından kaynaklanıyorsa süt veya karma dentisyon döneminde üst çene genişletme apareyleri kullanılarak bu durum düzeltilebilir. Karma dentisyon, maksiller genişletme için en ideal zaman olmakla beraber, aynı zamanda diş kayıplarının da en sık yaşandığı dönemdir. Maksiller genişletmede amaçlanan, dişlerde tipping hareketi oluşmasından ziyade, sutural açılmanın sağlanmasıdır. Bu çalışmanın amacı, ağızda farklı dişlerin mevcut olduğu farklı senaryolarda, üst çenede yavaş maksiller genişletme apareyi kullanıldığında, dişlere gelen kuvvetler sonucu destek dişlerdeki yer değiştirme miktarlarını üç boyutlu sonlu elemanlar analizi ile değerlendirerek; karma dentisyon döneminde yavaş maksiller genişletme tedavisi uygulanacak çocuklarda, destek dişlerdeki istenmeyen yer değiştirmenin hangi senaryoda daha az olacağının belirlenmesidir. Çalışmamızda üst çene darlığı tespit edilen karma dentisyon dönemindeki bir çocuğa ait tomografi görüntüsü ile; sadece daimi birinci molar (senaryo bir), daimi birinci ve süt ikinci molar (senaryo iki), daimi birinci ve süt birinci molar (senaryo üç), daimi birinci, süt birinci ve süt ikinci molar dişleri (senaryo dört) mevcut olan diye gruplandırılmak üzere 4 farklı senaryo oluşturulup, yavaş genişletme apareyinin destek dişlerde meydana getirdiği yer değiştirmeler sonlu elemanlar analizi ile karşılaştırmalı olarak incelenmiştir. Çalışmamızdaki sonuçlar değerlendirildiğinde; en fazla yer değiştirme ikinci senaryoda, süt 2. molar dişte meydana gelmiştir. Bunu sırasıyla, dördüncü senaryoda yine süt 2. molar, birinci senaryoda daimi birinci molar ve üçüncü senaryoda daimi birinci molar diş takip etmiştir. Sonuç olarak ise, ağızda tüm dişler olduğu durumda, destek dişlere gelen kuvvetler sonucu meydana gelen yer değiştirmenin tek bir dişte artış göstermesinden ziyade, tüm destek dişlerde birbirine yakın miktarda oluştuğu sonucuna varılmıştır.
Çocuklar ve ebeveynlerinin anksiyete seviyelerinin bruksizme olan etkisinin ve bruksizm varlığının çocukların yaşam kalitesi üzerine etkilerinin değerlendirilmesi
Bruksizm, multifaktöriyel etiyolojiye sahip, çocuklarda geniş bir yaş aralığında, yüksek oranlarda görülmekte olan parafonksiyonel bir alışkanlıktır. Bruksizm, dişlerde atrizyon, mobilite, hassasiyet, diş etlerinde çekilme, masseter kasın hipertrofiye olması, baş ve yüz ağrıları gibi problemlere neden olabilmektedir. Kesin tanısının anamnez ve klinik muayene ile konulabilmesi mümkün olmasa dahi, hastadan ve velisinden alınan anamnezler ve detaylı bir klinik muayene ile muhtemel bruksizm teşhisi koyabilmemiz mümkündür. Günümüzde bruksizmin altında yatan nörokimyasal mekanizmalar tam olarak anlaşılamamıştır. Etiyolojisi tam olarak bilinmemekle birlikte multifaktöriyel olduğu konusunda görüş birliği vardır. Çocukların demografik, klinik ve psikolojik özelliklerinin yanı sıra aile ortamının da çocuklarda bruksizmin ortaya çıkmasında önemli bir faktör olduğu düşünülmektedir. Bu çalışmanın amacı; 8-14 yaş aralığındaki çocuklarda muhtemel bruksizm varlığı ile çocuklar ve ebeveynlerindeki anksiyete varlığı arasındaki ilişkinin incelenmesidir. Çalışmanın örneklemi, 30'u muhtemel bruksizme sahip (çalışma grubu) ve 30'u bruksizm alışkanlığına sahip olmayan (kontrol grubu) 60 çocuktan oluşmaktadır. Çocuklardaki anksiyete düzeyi Çocukluk Çağı Anksiyete Tarama Ölçeği (ÇATÖ) ile ebeveynlerindeki anksiyete düzeyi ise Beck Anksiyete Ölçeği ile ölçülmüştür. Çalışmanın bir diğer amacı ise bruksizmin çocuklardaki yaşam kalitesi düzeyini nasıl etkilediğinin incelenmesidir. Bu amaçla çocuklara ve velilerine Pediatrik Ağız Sağlığına Bağlı Yaşam Kalitesi Ölçeği (POQL) uygulanmıştır. Ayrıca anne-baba durumları, ekonomik ve aile durumları ve ailedeki çocuk sayıları gibi sosyodemografik özellikler ile bruksizm varlığı arasındaki ilişki de değerlendirilmiştir. Çalışma sonucunda, çalışma ve kontrol grupları arasında, anne eğitim durumları, baba eğitim durumları, ekonomik ve aile durumları ve ailedeki çocuk sayıları açısından istatistiksel anlamlı bir bağımlılık tespit edilmemiştir. Ebeveynlerin ve çocukların anksiyete düzeyleri çalışma ve kontrol gruplarında istatistiksel olarak benzer olarak tespit edilmiştir. Ağız sağlığına bağlı yaşam kalite (çocuk formu) skorları açısından ise gruplar arasında istatistiksel anlamlı bir fark olup, kontrol grubunda ağız sağlığına bağlı yaşam kalitesi çalışma grubundan daha düşük olarak tespit edilmiştir. Anahtar Kelimeler: Anksiyete, bruksizm, yaşam kalitesi
Diş hekimine ilk kez başvuran 0-6 yaş arasındaki hastaların oral hijyen alışkanlıkları ile ilgili olarak ebeveynlerin bilgi seviyesinin değerlendirilmesi
Erken çoçukluk çağı çürüğü prevalansının yüksek olması sebebiyle halen büyük bir halk sağlığı problemi olmaya devam etmektedir. Bu çürüklerin, doğru ağız hijyeni uygulamaları ve düzenli diş hekimi kontrolleri ile önlenmesi önem taşımaktadır. Bu çalışmada, 0-6 yaş aralığındaki çocukların ilk diş hekimi ziyaretinin yaşı, nedenleri, çocukların ağız hijyen uygulamaları ve ebeveynlerinin ağız ve diş sağlığı konusundaki bilgi ve bilinç düzeyi seviyelerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya kliniğe dental muayene ve tedavilerinin yapılması amacıyla başvuran 0-6 yaş arasındaki 355 çocuk hasta dahil edilmiştir. Hastaların ağız içi muayeneleri yapılarak, dmft skorları kaydedilmiştir. Sonrasında, toplam beş ana bölüm ve yirmi yedi çoktan seçmeli sorudan oluşan anket çocukların ebeveynlerine uygulanmıştır. Anket formunun birinci bölümü hastanın yaş ve cinsiyet gibi bilgilerini ve ikinci bölümü ailelerin sosyodemografik özelliklerini içerirken; üçüncü bölümü kliniğe başvurma sebepleri, dördüncü bölümü çocukların oral hijyen alışkanlıkları ve son bölümü ise ebeveynlerin dental sağlık ve oral hijyen konusundaki bilgi düzeyleri ve bu bilgileri edindikleri kaynak konusunda sorular içermektedir. Çalışma sonucunda, hastaların ortalama yaşı 4,5 olup %51,0'i erkeklerden, %49,0'u ise kızlardan oluşmaktaydı. En sık diş hekimine başvuru nedenleri sırasıyla; çürük (%49,6) ve ağrı (%34,1) iken, 13 hasta apse (%3,7), 1 hasta ise travma kaynaklı sağlık kurumuna başvurmuştu. Medyan dmft skoru 6 olup söz konusu skorlar 0 ile 20 arasında değişmekteydi. Hastaların %8,5'i henüz dişlerini fırçalamaya başlamamışken, %17,4'sinin 1 yaşından büyükken, %62,8'sinin ise 2 yaşından büyükken dişlerini fırçalamaya başladığı belirtilmiştir. Diş fırçalama yapan hastaların %16,6'sında anne veya babasının fırçalama konusunda yardımcı olmadığı, hastaların %51,4'ünün florlu bir macun kullandığı, %89,2'sinin ise manuel diş fırçası kullandığı belirlenmiştir. Ebeveynlerin, ağız ve diş sağlığı ile ilgili bilgi ve farkındalık başarı puanlarının ortalaması 55,5 (15,6-100,0) olarak tespit edilmiştir. Ayrıca, eğitim seviyesi daha yüksek ebeveynlerin çocukları daha düşük dmft skoruna sahipken, diş hekimine de daha sıklıkla rutin muayene sebebiyle başvurdukları tespit edilmiştir. Sonuç olarak, okul öncesi çocuklarda çürük görülme oranı yüksekken, fırçalama alışkanlıklarında eksiklikler olduğu ve kliniğe en sık başvuru nedeninin de çürük varlığı olduğu tespit edilmiştir. Anne ve babaların eğitim seviyesi yükseldiğinde ise, ortalama dmft skorları düşerken; fırçalama alışkanlıklarının da daha iyi olduğu belirlenmiştir. Bu bulgular ışığında, erken çocukluk çağı çürüklerinin önlenmesi için, ailelerin bilinçlendirilerek, rutin dental kontrollerin düzenli hale getirilmesi gerektiği düşünülmüştür. Anahtar Kelimeler: Ağız sağlığı, diş fırçalama, ebeveynler, tutum.
Ankara ilinde Türk çocuklarında yaş tahmininde kullanılan london atlas, haavikko ve willems yöntemlerinin karşılaştırmalı olarak değerlendirilmesi
Çeşitli toplumlarda diş yaşı tahmini yöntemlerinin doğruluk ve güvenilirlik düzeyleri farklılık gösterdiğinden, seçilen yöntemin belirli bir topluma uygun olması önemlidir. Bu çalışmanın amacı, Ankara'daki Türk çocuklarında London Atlas, Haavikko ve Willems yöntemleri ile belirlenen diş yaşları ile kronolojik yaşın uyumunun değerlendirilmesidir. Bu araştırmada, Mart 2022- Temmuz 2022 tarihleri arasında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Çocuk Diş Hekimliği Anabilim Dalı'na başvurmuş olan 5-14 yaş aralığındaki 510 çocuğa ait panoramik radyografları retrospektif olarak incelenmiştir. Seçilen panoramik radyograflarda, London Atlas yöntemi için sağ mandibulada ve maksillada toplam 14 diş, Haavikko yöntemi için sağ mandibula ve maksillada seçili 4 diş ve Willems yöntemi için sol mandibulada toplam 7 diş değerlendirmeye alınmıştır. Elde edilen veriler, IBM SPSS V23 ile analiz edilmiştir. Çalışmamıza 241 erkek (%47,3) ve 269 kız (%52,7) olmak üzere toplam 510 çocuk dahil edilmiştir. Çocukların kronolojik yaşlarının ortalaması 10,02 ± 2,89 (erkeklerde 9,91 ± 2,81; kızlarda 10,11 ± 2,96) olarak bulunmuştur. Kronolojik yaş ortanca değeri 10 iken; diş yaşı ortanca değeri Willems yöntemiyle 10,12; Haavikko yöntemiyle 9,71 ve London Atlas yöntemiyle 10,5 olarak elde edilmiştir. Kronolojik yaş ile tüm yöntemler ile belirlenen diş yaşlarının ortanca değerleri arasında istatistiksel olarak anlamlı fark bulunmuştur (p<0,001). Diş yaşı ile kronolojik yaş farkı ortancası; London Atlas yöntemi için +0,37 yıl, Haavikko yöntemi için -0,2 yıl ve Willems yöntemi için +0,16 yıl olarak tespit edilmiştir. Ortalama mutlak fark değerleri Haavikko yönteminde 0,61 yıl, London Atlas yönteminde 0,69 yıl ve Willems yönteminde 0,73 yıl olarak bulunmuştur. Ortalama mutlak fark yaş gruplarında incelendiğinde; 14-14,99 yaş grubu hariç tüm yaş gruplarında Haavikko yönteminin; 14-14,99 yaş grubunda ise London Atlas yönteminin kronolojik yaş ile daha uyumlu olduğu belirlenmiştir. Kabul edilebilir ortalama mutlak fark 1 yıl olarak belirlendiğinde; en yüksek doğruluk yüzdesine sahip yöntem %80 ile Haavikko bulunmuş; bunu sırasıyla %76,7 ile London Atlas yöntemi ve %76,5 ile Willems yöntemi takip etmiştir. Tüm katılımcılar ortanca fark açısından değerlendirildiğinde kronolojik yaşa göre Willems ve London Atlas yöntemi fazla tahminde, Haavikko yöntemi ise eksik tahminde bulunmuştur. İncelediğimiz örneklemde Haavikko yöntemi ile daha yüksek doğruluk oranı tespit edilmiştir ve diğer yöntemlere kıyasla daha az sayıda dişin değerlendirilmesi nedeniyle pratik olması avantajına sahiptir. Türk toplumunda farklı bölgeleri ve farklı yöntemleri içeren ileriki araştırmaların faydalı olacağını düşünmekteyiz.