Harran University
Anabilim Dalı

Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı

Harran University

175

Arşivlenen Tez

0

DOI Atanmış

0%

DOI Oranı

Anabilim Dalı

50 Tez
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bruselloz tanılı hastaların epidemiyolojik, klinik, laboratuvar ve radyolojik bulgularının analizi ve literatürün gözden geçirilmesi

Amaç: Bruselloz, dünyada en sık görülen zoonotik hastalıklardan biri olup günümüzde de halk sağlığı açısından önemini korumaktadır. Bu çalışmada, Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'nde bruselloz tanısıyla izlenen hastaların demografik ve klinik özellikleri, gelişen komplikasyonları, laboratuvar ve radyolojik bulguları ile uygulanan tedavi rejimlerinin değerlendirilmesi ve elde edilen verilerin güncel literatür ışığında tartışılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmada Ocak 2018-Aralık 2024 tarihleri arasında Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları Klinik Mikrobiyoloji Kliniğinde izlenen brusellozis tanısı almış 223 hastanın dosyaları geriye dönük olarak incelendi. Hastaların demografik, klinik özellikleri, laboratuvar sonuçları, tanısal yöntemler, tedavi modaliteleri ve tedavi sonu değerlendirmeleri incelendi. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen 223 hastanın 107'si (%48) kadın, 116'sı (%52) erkekti. Hastaların yaş ortalaması 42 (18-80) yıldı. Hastaların %58,7'si kent merkezlerinde, %41,3'ü kırsal alanlarda yaşıyordu. En sık görülen bulaşma yolu sindirim yoluyla olup hastaların %79,4'ünde pastörize olmayan taze peynir yeme öyküsü vardı. Hastaların %34,5'i hayvancılıkla uğraşıyordu. Başvuru süresine göre kategorize edildiğinde hastaların %55,6'sı (n=124) akut bruselloz olarak değerlendirildi. İlk başvuru anında %82,5 (n=184) ile yaygın vücut ağrısı, %76,7 (n=171) ile halsizlik, %66,4 (n=148) ile terleme hastaların başvuru anında en sık başvurdukları yakınmalardı. Hastaların başvuru anındaki en sık fizik muayene bulgusu %40,3 ile kemik ve eklemlerde hassasiyetti. Bazılarında tekli, bazılarında birden fazla bölgede olmak üzere olguların %47,1'inde komplikasyon (fokal tutulum) tespit edildi. Komplike brusellozlu olguların içinde en sık osteoartiküler tutulum (n=67, %37) izlendi. Kronik hastalık ile bruselloz evreleri arasında yapılan incelemede anlamlı bir istatistiksel ilişki saptanmadı (p= 0,656). Bruselloza ait komplikasyon gelişen hastalar ile başvuru süresine göre yapılan karşılaştırmada akut evrede bulunan olguların daha sık epididimoorşit ile seyrettiği izlendi (p= 0,005). Hastalarımızın başvuru anında ortalama ESH 25,3 mm/saat, ortalama C-reaktif protein değeri 3,1 mg/dl olarak tespit edildi. Gruplar arasında değerlendirme yapıldığında akut brusellozda ortalama C-reaktif protein değeri 4,1 mg/dl, subakut brusellozda 2,3 mg/dl, kronik brusellozda 1,7 mg/dl ve relaps olgularda ise 1,7 mg/dl olarak bulundu (p= 0,0055). Akut brusellozda ortalama ESH 30,1 mm/saat, subakut brusellozda 27 mm/saat, kronik brusellozda 20 mm/saat ve relaps olgularında ise 14,9 mm/saat olarak tespit edildi (p=0,0023). Rose Bengal Testi, 165 (%74) olguda pozitif, 58 (%26) olguda negatif olarak tespit edildi. Brucella serum aglütinasyon test (SAT) değeri olguların tamamında 1/160 ve üzeri titrasyonda izlendi. SAT titrasyonu 1/160 olan olgularda Rose Bengal Test pozitifliği %51,6 iken 1/5120 titrasyonda Rose Bengal Test pozitifliği %96,4 oranında tespit edildi (p= 0,001). Ultrasonografik görüntüleme yapılan 220 hastanın 36'sında (%16,4) hepatomegali, 31'inde (%14,1) splenomegali, 21'inde (%9,5) epididimoorşit, ikisinde (%0,9) memede kitle izlendi. Magnetic rezonans görüntüleme yapılan 103 hastanın 35'inde (%34) spondilodiskit, 23'ünde (%22,3) artrit, 19'unda (%18,4) 8 sakroileit, 4'ünde (%3,9)'ünde menenjit bulguları tespit edildi. Tedavi rejimi olarak en çok streptomisin, doksisiklin ve rifampisin kombinasyon tedavisi (%63,7) tercih edildi. Sonuç: Bruselloz zoonotik bir hastalıktır. Halen ciddi komplikasyonlara ve yüksek ekonomik kayıplara neden olmaktadır. Çalışmamızda başvuru süresine göre kategorize edildiğinde hastaların %55,6'sının akut dönemde başvurduğu tespit edildi. Komplike bruselloz oranı % 47,1 idi ve en sık osteoartiküler tutulum (%37) izlendi. Akut brusellozlu genç hastalarda kompikasyon olarak epididimoorşit varlığı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Laboratuvar olarak hastalarımızın başvuru anında izlenen ortalama eritrosit sedimentasyon hızı 25,3 mm/saat, ortalama C-reaktif protein değeri 3,1 mg/dl olarak tespit edildi. Serum aglütinasyon test titrasyonu 1/160'ın üzerine çıktıkça Rose Bengal test pozitiflik artışı istatistiksel olarak anlamlı bulundu. Bruselloz yönünden endemik bir bölge olmasından dolayı erken tedavi başlamak ve komplikasyonları engellemek için ayırıcı tanıda brusellozu düşünmek önemlidir. Bu nedenle her basamakta görev yapan hekimler ile bruselloz yönünden endemik bölgede yaşayan halkın bruselloz hakkında farkındalıklarının arttırılması hedeflenmelidir. Anahtar Kelimeler: Bruselloz, Rose Bengal, Komplikasyon, Epididimoorşit, Osteoartiküler

Celal Çalışır
Harran University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bruselloz ilişkili akut hepatit: 13 yıllık deneyimimiz

Bruselloz neredeyse her organ sistemini tutabilen zoonotik bir enfeksiyondur. Karaciğer (KC) tutulan organların başında gelmektedir. KC tutulumu genellikle hafif derecede aminotransferaz yükseklikleri ile kendini göstermekledir. KC fonksiyonu ise sıklıkla normaldir ve klinik hepatit gelişimi nadirdir. Bu çalışma ile 13 yıl boyunca yatırılarak takip edilen bruselloza bağlı akut hepatit kliniği olan olgular değerlendirmiş, kliniğimizin takip ve tedavi deneyimi sunulmuştur. Materyal ve Metod: Bu çalışmaya Ocak 2008 ile Haziran 2020 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji servisinde yatan ve yaşı 18'den büyük bruselloz hepatit tanılı hastalar dahil edilmiştir. Çalışmada 61'i erkek, 42'si erkek olmak üzere 103 erişkin hasta retrospektif olarak değerlendirilmiştir. Bruselloz tanısı için klinik şüphe varlığında; bruselloz standart tüp agglütinasyon (STA) titresinin 1/160 ve üzerinde olması ve/veya kan ve doku kültürlerinde Brucella spp. üremesi ve/veya bruselloz polimeraz zincir reaksiyonu (PCR) testinin pozitif olması kriterlerinden en az birinin olması baz alındı. Hepatit varlığı için aminotransferazların normal üst sınırının (NÜS) ≥ 5 katı olması ve/veya total bilirubin seviyesinin ≥2 mg/dl olması ve/veya lokal hepatik lezyonun gösterilmiş olarak kabul edildi. Hepatik tutulum tipi laboratuvar ve radyolojik bulgularına göre yapıldı. Laboratuvara göre ayırımda klinik hepatit için alanin aminotransferaz (ALT) ve/veya aspartat aminotransferaz (AST) ≥ 5 kat NÜS olması, kolestaz (kolestatik hepatit) için alkalen fosfataz (ALP) ≥ 3 kat NÜS ve/veya gama glutamil transferaz (GGT)≥1,5 kat NÜS ve/veya total bilirubin≥2 mg/dl olması baz alındı. Radyolojik ayırımda ultrasonografi (USG) bulgularına göre; granülomatöz hepatit: USG ile KC'de granülomatöz lezyonları bulunması ve diffüz hepatit: USG'de granülomatöz lezyonun bulunmaması şeklinde belirlendi. Bulgular: Biyokimyasal laboratuvar düzeylerine göre olguların %35,9'unda klinik hepatit, %17,5'inde kolestatik hepatit ve %46,6'sında bu iki durumun birlikteliği vardı. Radyolojik değerlendirmede tüm olguların %88,3'üne USG yapılmış olup bunların %5,5'inde granülomatöz hepatit saptandı. Olguların 91'ine (%88,3) batın USG yapılmış olup 24'ünde (%26,4) USG'de herhangi bir bulgu yoktu. 46 olguda (%50,5) hepatosplenomegali (HSM), 15 olguda (%16,5) hepatomegali (HM), 5 olguda (%5,5) ise splenomegali (SM) saptandı. Olguların %83,5'i akut, %14,6'sı subakut ve %1,9'u kronik bruselloza sahipti. Olguların en sık yakınmaları ateş (%85,4), terleme (%84,5), halsizlik (%84,5), iştahsızlık (%79,6) ve kas eklem ağrıları (%72,8) idi. Hemogram incelemelerinde olguların 10'unda (%9,7) lökositoz, 47'sinde (%45,6) lökopeni, 57'sinde (%55,3) anemi, 55'inde (%53,4) trombositopeni ve 35'inde (%34,0) pansitopeni görüldü. En sık kullanılan tedavi rejimi bir aminoglikozidin (AG) doksisiklin (DOX) ve rifampisin (RIF) ile üçlü kombinasyonuydu. Sonuç: Çalışmamız hepatit varlığında dahi tedavi ile klinik yanıtın ve laboratuvarda düzelmenin yüksek oranlarda olduğu gösterildi. Çalışmamızda hastaneye yatış süresine etki eden bir parametre saptanmadı fakat ALT, AST ve total bilirubin değerlerinde düzelmenin kan kültüründe pozitifliğinde, sekonder organ tutulumu varlığında ve ALT/AST>1 olması durumunda daha geç olduğu gözlendi. Verdiğimiz tedavi rejimlerin bu süre üzerine bir etkisi bulunmadı. Literatürde tedavide AG'li rejimlerin seçilmesi durumunda daha hızlı düzelme sağladığını bildiren retrospektif çalışmalar olsa da daha büyük hasta gruplarında yapılacak prospektif çalışmalara ihtiyaç vardır.

BrusellaBrusellozHepatit+3
Yusuf Arslan
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2020
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kırım Kongo Kanamalı Ateşi hastalarında serum pentraksin-3 düzeylerinin klinik ve prognoz ile ilişkisi

Bu çalışmada erişkin Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında serum pentraksin 3 düzeylerinin, hastalığın klinik seyri ve prognozu ile ilişkisini araştırmayı amaçladık. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışmaya, Mayıs 2024- Mayıs 2025 tarihleri arasında Yüzüncü Yıl Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji AD servisinde takip edilen Kırım-Kongo kanamalı ateşi tanılı 30 hasta ve Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji anabilimdalı polikliniğine başvuran, çalışmaya katılmayı kabul eden 18 yaş üzeri sağlıklı gönüllü, Kırım-Kongo kanamalı ateşi olmadığı bilinen 30 kontrol grubu, toplam 60 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastalar, Kırım-Kongo kanamalı ateşi şiddet derecelendirme puanı (SGS) skorlaması ve klinik olarak kötü prognoz kriterleri de göz önüne alınarak; hafif, orta ve ağır hasta grupları olmak üzere üç gruba ayrıldı. Kırım-Kongo kanamalı ateşi hasta grubu ve sağlıklı kontrol grubundaki bireylerden alınan ve -80°C'de saklanan serum örneklerinde pentraksin 3 düzeyleri ticari kitler kullanılarak ELİSA yöntemiyle çalışıldı. Bulgular: Hastalardan bakılan serum pentraksin 3 düzeyi, sağlıklı kontrol grubu ile karşılaştırıldığında istatistiksel olarak anlamlı farklılık olduğu tespit edildi (sırasıyla, 556.3 ± 209,7 ng/ml, 210.3±77.0, p: 0.000). Kontrol ve Kırım-Kongo kanamalı ateşi grubu hastaların ayrımında pentraksin 3 350 cut off değerinin anlamlı [Eğri altı alan 0.833 (0.724-0.943)] etkinliği gözlendi. Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında pentraksin 3<350 ve ≥350 olan gruplar arasında SGS skoru (hafif, orta ve ağır) ve kanama durumu anlamlı farklılık göstermemiştir (p>0.05). Sonuç: Çalışmamız, pentraksin 3'ün Kırım-Kongo kanamalı ateşinde tanısal bir biyobelirteç olarak kullanılabileceğini, ancak hastalık şiddeti ve prognozu öngörmede tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. Pentraksin 3'ün diğer inflamatuvar belirteçler ve klinik parametreler ile kullanılması, Kırım-Kongo kanamalı ateşi hastalarında tanı ve prognoz açısından daha güvenilir bir değerlendirme sağlayabilir. Gelecekte, daha geniş örneklem grupları ile çok merkezli, prospektif çalışmalar yapılarak pentraksin 3'ün Kırım-Kongo kanamalı ateşi ve diğer enfeksiyon hastalıklarındaki prognostik değeri daha net bir şekilde ortaya konulabilir.

Hakan Güzem
Van Yüzüncü Yıl Üniversity
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakım ünitesinde kandidemi tanısında kullanılan klinik skorların değerlendirilmesi

Amaçlar: Bu çalışmada yoğun bakımda (YBÜ) takip edilen kandidemi gelişen hastalarda 3 farklı klinik skorlamanın değerlendirilmesi amaçlandı. Bu 3 skorlama sistemi; Ostrosky-Zeichner prediktif kuralı, Nebraska Tıp Merkezi (NMC) ve Cerrahapaşa Candida skoru olarak belirlendi. YBÜ'de takip edilen hastalarda kandidemiyi en iyi öngören ve bu bağlamda erken tanı ve tedavi ile morbidite ve mortalite oranlarını azaltacak skorlamanın belirlenmesi hedeflendi. Gereç ve yöntem: Retrospektif olarak yürütülen bu vaka-kontrol temelli çalışmada Ocak 2021-Aralık 2023 tarihleri arasında hastanemiz YBÜ'de takip edilen kandidemi gelişen ve gelişmeyen hastalar 1:3 oranında eşleştirilerek çalışmaya dahil edildi. Nötropenik, hamile, transplantasyon yapılan, HIV ile enfekte hastalar ve 18 yaşından genç olgular çalışmaya dahil edilmedi. Hastaların demografik verileri ve kandidemi risk faktörleri kaydedildi. Tüm veriler değerlendirildikten sonra her hastaya Cerrahpaşa Candida, NMC ve Ostrosky-Zeichner risk skorları hesaplandı. Bulgular: Çalışmaya kandidemi grubunda 40 ve kontrol grubunda 119 olmak üzere toplamda 159 hasta dahil edildi. Kandidemi grubunun %60' ı kadın olup yaş ortalaması 68 idi. Kandidemi ve kontrol grubu cinsiyet ve yaş dağılımı açısından karşılaştırıldığında anlamlı düzeyde bir fark saptanmadı. Kandidemi grubunda izole edilen türlerin %27,5'i C. albicans, %25'i, C. glabrata ve %15'i C. tropicalis idi. Kandidemi gününde SVK varlığı, kandidemi gününde geniş antibiyoterapi, immünosüpresyon, intraabdominal enfeksiyon, ABY, ağır sepsis, kandida kolonizasyonu, Cerrahpaşa Candida skorunun ≥4 olması ve Ostrosky-Zeichner kuralına göre risk varlığı kandidemi grubunda kontrol grubuna göre anlamlı düzeyde daha yüksek oranda saptandı. Cerrahpaşa Candida skorunun, özgüllüğü %93,3, pozitif prediktif değeri %69,2, negatif prediktif değeri %83,5 ve doğruluk oranı %80,1 olup diğer skorlarla karşılaştırıldığında kandidemiyi anlamlı oranda daha yüksek düzeyde öngördürdüğü belirlendi. Sonuç: Cerrahpaşa Candida skoru, diğer skorlarla karşılaştırıldığında yüksek pozitif ve negatif prediktif değeri ve doğruluk oranıyla, ayrıca günlük hesaplanabilme özelliğiyle YBÜ hastalarında kandidemi riskini daha yüksek oranda ve dinamik olarak öngörebilir. Bu bağlamda erken tanı ve emprik tedavi ile kandidemi ile ilişkili morbidite ve mortalitenin azaltılabileceği öne çıkan önemli bir unsurdur. Anahtar kelimeler: Kandidemi, Yoğun Bakım Ünitesi, Cerrahpaşa Candida skoru

Fatouma Moustapha Housseın
İstanbul University-Cerrahpaşa
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kanser hastaları ve hematopoetik kök hücre nakli alıcılarında febril nötropeni tanı ve tedavi protokolüne uyumun değerlendirilmesi ve artırılması

Giriş: Enfeksiyon Hastalıkları, Onkoloji ve Hematoloji bölümlerinin iş birliği ile hazırlanan Febril nötropeni (FEN) yönetimine kurumsal yaklaşım, 2017 yılında yazılı bir kılavuz haline getirilmiştir. Bu çalışmanın amacı; Hematolojik malignitesi olanlarda, solid tümör hastalarında ve hematopoetik kök hücre nakli (KHN) yapılan hastalarda var olan kurumsal yaklaşıma uyumun ve FEN yönetimi için yerel rehbere uyumun araştırılması ve rehberin yazılı hale getirilmesinin rehbere uyum üzerindeki etkisinin araştırılmasıdır. Hastalar ve Yöntem: Enfeksiyon Kontrol Komitesi Antimikrobiyal Yönetişim alt grubu tarafından Nisan 2016 ve Ocak 2019 tarihleri arasında kaydı tutulan 227 hastada, antimikrobiyal profilaksi, tarama ve tanı testleri ve empirik antibakteriyel tedavi açısından uyum değerlendirildi. Bulgular: Hastalardan 91'i (%40,1) kurumsal FEN rehberi yayımlanmadan önce (birinci dönem), 136 (%59,9) hasta ise rehber yayımlandıktan sonra (ikinci dönem) FEN geçirmişti. Hastaların 175'inde (%77,1) hematolojik malignite, 49'unda (%21,6) ise solid organ malignitesi mevcuttu. Hastaların 26'sına allojenik KHN, 40 hastaya otolog KHN yapılmıştı. Yaş, cinsiyet, malignite tipi, KHN sıklığı gibi demografik karakteristikler açısından iki dönem karşılaştırıldığında fark olmadığı görüldü. Antibakteriyel profilakside tam uyum (endikasyon, doz, süre) oranı %38,3; antifungal profilaksiye tam uyum (endikasyon, ilaç türü, doz ve süre) oranı ise %14,1 idi. İki dönem karşılaştırıldığında antibakteriyel ve antifungal profilaksi uyum oranları arasında farklılık bulunmadı. Değerlendirilen hastaların 84'ünde yerel rehbere göre galaktomannan (GM) antijen testi tarama endikasyonu vardı. İki dönem arasında GM antijen testi ile tarama yapılmasına uyum açısından farklılık yoktu (birinci dönem %80'e karşı ikinci dönem %75,5), p=0,63). Kan kültürü alma tekniklerine uyum oranı birinci dönem %2,2 iken, ikinci dönemde %25,0 olarak görüldü (p<0,001). Hastaların 190'ında (%83,7) başlangıç empirik antibiyotik tedavisi rehber önerilerine uygundu. Uyum oranı birinci dönemde %79,1 iken, ikinci dönemde %86,8 idi. (p=0,13). Bakteriyemik hastalarda uygun spektruma sahip empirik antibakteriyel tedavi oranı birinci dönemde %58,3 iken ikinci dönemde bu oran %88.1'di (p=0,006). Antibakteriyel tedavide eskalasyon gereksinimi ikinci dönemde anlamlı derece daha düşüktü (birinci dönemde %49,5'e karşı ikinci dönemde %35,3, p=0,03). Birinci dönemde eskalasyon ortanca 3 (minimum:1- maksimum: 9) günde yapılırken, ikinci dönemde ortanca 4 (min:1, mak:13) günde eskalasyon yapılmıştı (p=0,03). Hastaların 111'inde (%48,9) ilk tercih empirik antibakteriyel tedavi ile ateş yanıtı alındığı görüldü. Bu oran birinci dönemde %35,2'yken ikinci dönemde %58,1 idi (p=0,001). Otuz günlük kaba mortalite hızı %16,7 saptandı ve iki dönem arasında fark görülmedi (p=0,78). Sonuç: Bu çalışma, rehber yayımlandıktan sonra antibakteriyel tedavinin etkinliğinde artış olduğunu göstermiştir. Uygun spektrumda antibakteriyel tedavideki artış, ilk tercih empirik antibakteriyel tedaviyle daha yüksek ateş yanıtı oranı ile sonuçlanmış ve eskalasyon sıklığı azalmıştır. Yazılı bir rehberin yayımlanması, Enfeksiyon Hastalıkları hekimleri tarafından yönlendirilen empirik antibakteriyel tedavi kalitesini iyileştirmiştir. Buna rağmen, kan kültürleri, antimikrobiyal profilaksi ve GM antijeninin tarama testi olarak kullanılması gibi alanlarda iyileştirmeler gerekmektedir. Prospektif müdahale çalışmaları bu alanları geliştirmek için büyük potansiyele sahiptir ancak bu çalışmalar yoğun iş yükü ve zaman gerektirir. Ayrıca, klinik çalışmalarla elde edilen iyileştirmelerin sürdürülebilirliği özellikle sürecin kolay bir yolla günlük uygulamaya adapte edilemediği durumlarda düşük olabilir. Kurumsal rehberlere uyumu artırmak için hastane bilgi sistemine entegre klinik karar destek sistemlerinin kullanılması hem düzenli geri bildirim sağlanması hem de gerekli bilgilere erişimin kolaylaştırılması açısından etkili bir çözüm olabilir.

Febril nötropeniHematopoetik kök hücre transplantasyonuHematopoetik kök hücreler+6
Zahit Taş
Hacettepe University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ege Üniversitesi HIV kohortu antiretroviral tedavi başlama ve değiştirme yaklaşımları: Zaman içinde değişim

Amaç: Çalışmanın birincil amacı, HIV/AIDS olgularının tedavi başlanma kriterlerini ve tedavi seyrinde gelişebilecek tedavi değişikliklerini kılavuzlarda yapılan önerilere uyumluluk açısından incelemektir. İkincil amaçlar ise, olguların epidemiyolojik özelliklerini, klinik ve laboratuvar bulgularını ve HIV/AIDS hastalarının takip süresinde sağkalım sürelerini etkileyen faktörleri irdelemektir. Gereç ve Yöntem: Çalışma, Ocak 1986 – Aralık 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı'na başvuran olguları kapsamaktadır. 1986-1995 tarihleri arasındaki hasta bilgilerine ulaşılamadığı için 1996 - 2015 tarihleri arasında takip edilen 431 HIV/AIDS olgusu retrospektif olarak ve iki on yıllık dilimdeki (1995-2005 ve 2006-2015) veriler karşılaştırılarak değerlendirilmiştir. Bulgular: Olguların %80'i erkektir; ortanca (min; maks) yaşı 36,43 (17; 77) bulunmuştur. En sık bulaş yolları heteroseksüel cinsel ilişki (%52) ve erkek erkeğe cinsel ilişkidir (%34,1). Başvuru anında olguların %26,8'i (s=113) evre 1, %42,9'u (s=181) evre 2, %30,3'ü (s=128) evre 3 olarak değerlendirilmiştir. İlk on yıllık dilimde ilk başvuruların çoğunlukla 3. evre, ikinci on yıllık dilimde ise 1. veya 2. evrede olduğu görülmüştür (p=0,00). Çalışmanın ilk on yıllık diliminde, başvuru anındaki CD4 T lenfositlerinin ortanca (min; maks) sayısı 160 (3;650) hücre/mm3, 2006-2015 yılları arasında 355 (0;1800) hücre/mm3 bulunmuştur (p=0,00). Olguların %94,2'sine (s=406) tedavi başlanırken, %5,8'i (s=25) tedavisiz izlenmiştir. En sık tedavi başlanma nedeni hastaların %44'ünde CD4 T lenfosit sayısının <350 hücre/mm3 bulunması olmuştur. İlk on yılda en çok tercih edilen rejim zidovudin / lamivudin + nevirapin (%26,5) iken, ikinci on yılda Tenofovir disoproksil fumarat/emtrisitabin+lopinavir/ritonavir (%31,3) olmuştur. Olguların, %70,1'inde 6. ayda ve %78,1'inde toplam takip süresinde HIV RNA ölçümünün saptanabilir düzeyin altına indiği, iki zaman dilimi arasında HIV RNA ölçümünün negatifleşmesi açısından anlamlı (p=0,004) bir fark olduğu tespit edilmiştir. Takip süresinde olguların %38,9'unda en sık (%48) yan etki nedeniyle tedavi değişikliği yapılmıştır. Olguların %12,9'unda AIDS tanımlayan hastalık geliştiği görülmüştür. Çalışmanın ilk ve ikinci on yıllık diliminde AIDS tanımlayan hastalığı olan olguların oranı sırasıyla %52,6 ve %11 saptanmıştır (p=0,01). En sık tespit edilen AIDS tanımlayan hastalık %38 oranında Mycobacterium tuberculosis'dir. Olguların %11,6'sının tedaviye uyumsuzluk gösterdiği saptanmıştır. Verilerine ulaşılabilen 384 olgunun %60,8'inde yan etki gelişmiştir. Bunlar arasında en sık görülen %60,2 ile hiperlipidemi olmuştur. Olguların %6,5'i ölmüştür; ölümlerin %35,7'si birinci, %64,3'ü ikinci on yıllık dilimde olmuştur. En sık iki ölüm nedeni lenfoma (%14,3) ve tüberkülozdur (%10,9). Çalışma süresi boyunca takip edilen/verilerine ulaşılabilen 411 olgunun tahmini sağkalım ortalaması 272 ay (%95 güven aralığı 225 ila 320) bulunmuştur. Antiretroviral tedavi ile HIV RNA ölçümünün negatifleşmemesinin, AIDS tanımlayan bir hastalığın bulunmasının ve başlangıçtaki CD4 T lenfosit sayısının <200 hücre/mm3 olmasının, sağkalım süresini olumsuz etkilediği ve kısalttığı saptanmıştır. Sonuç: Ege Üniversitesi kohortunda HIV/AIDS ile yaşayan bireylerin izlem ve tedavisi, kılavuz önerileri ile uyumlu bir biçimde yapılmaktadır. Takibe alınan olguların takipte kalma oranları, özellikle son on yıl içinde UNAIDS tarafından öngörülen hedeflere ulaşmış görünmektedir. Tedavi başlanma ve virolojik başarı elde edilme oranları ise ikinci on yıllık dilimde UNAIDS hedefinin üzerindedir. Anahtar kelimeler: HIV, antiretroviral tedavi, sağkalım

Antiretroviral ajanlarHIVKohort çalışmaları+1
Gunel Gulıyeva
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İmmün yetmelikli hastalarda aşı ile korunabilen hastalıklara karşı önerilen aşı programlarının yeterliliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi

Amaç: Çalışmanın ana amacı retrospektif olarak immün yetmezlikli hastalarda aşı ile korunabilen hastalıklara karşı aşı öncesi ve sonrası immün yanıtı değerlendirmektir. İkincil amaçlar ise immün yetmezlikli hastalarda bağışıklama şemasının gözden geçirilmesi, aşılama programı hakkında ilgili klinisyenlerin algısını arttırmak ve bağışıklama alışkanlığının kazandırılmasıdır. Gereç ve Yöntem: Ege Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları polikliniğine veya aşı polikliniğine 1 Ocak 2016-8 Ekim 2018 tarihleri arasında başvuran kemik iliği nakilli, böbrek nakilli ve HIV pozitif hastalar retrospektif olarak taranmıştır. Belirtilen hasta gruplarında pnömokok, hepatit B ve hepatit A aşısı uygulanan, aşı öncesi ve aşı sonrası serolojik testleri bulunan hastaların demografik özellikleri, immün yetmezlik durumu ve aşı yanıtları kaydedilmiştir. Aşı yanıtı ve aşı yanıtını etkileyen faktörler değerlendirilmiştir. Bulgular: Çalışma kapsamında değerlendirilen hasta sayısı 168'dir ( 25 kemik iliği nakilli, 15 böbrek nakilli ve 128 HIV pozitif). Organ nakilli hastalarda nakil sonrası aşı başlanma medyan süresi sırasıyla kemik iliği nakillilerde 7 ay, böbrek nakillilerde 26 aydır (p=0,010). Çalışma kapsamında değerlendirilen üç immüm yetmezlikli hasta grubunda pnömokok aşısı sonrası istatiksel anlamlı antikor titrelerinde artış saptanmıştır, sırasıyla kemik iliği nakillilerde p=0,001 ,böbrek nakillilerde p=0,036 ve HIV pozitif hastalarda p=000 olarak bulunmuştur. Hepatit B aşısı uygulanan 12 kemik iliği nakilli hastanın sekizinde (%66,6) aşı sonrası serokonversiyon görülmüştür. Böbrek nakilli 15 hastanın sadece beşine nakil öncesi hepatit B aşısı uygulanmıştı, nakil sonrası hepatit B aşısı ile ise altı hastanın ikisinde bağışıklık gelişmiştir. HIV pozitif olgularda CD4 sayısı ile bazal pnömokok antikoru ve aşı sonrası pnömokok antikoru arasında korelasyon saptanmamıştır. CD4 sayısı <350 hücre/mm3 olan olgularda aşı ile antikor yanıtı artanların oranı %81,8 iken, 350 hücre/mm3 olan olgularda % 84 saptanmıştır. CD4 sayısına göre pnömokok antikorundaki artış arasında istatiksel anlamlı ilişki saptanmamıştır (p=0,609). CD4 sayısının Hepatit B aşı yanıtına etkisi değerlendirildiğinde; CD4 sayısı <350 hücre/mm3 olan olgularda bağışıklık %56,3 oranında iken, CD4 sayısı350 hücre/mm3 olan olgularda bağışıklık oranı %88,7 saptanmıştır. CD4 sayısının 350 hücre/mm3 olması ile hepatit B aşısına bağışıklık yanıt istatiksel anlamlı olarak artmaktadır (p=0,008). HIV RNA düzeyi ile hepatit B aşısına yanıt arasında ilişki saptanmamıştır (p=0,35). Hepatit A aşısı uygulanan 48 HIV pozitif hastanın 46'sında (%95) aşı sonrası bağışıklık gelişmiştir. Sonuç: Çalışmamızın sonucunda tüm immünsupresif hasta gruplarında pnömokok aşı etkinliğinin gösterilmiş olması nedeniyle pnömokok aşısı immünsupresif hastalara uygulanmalıdır. Böbrek nakilli hastalarda nakil sonrası aşı yanıtı azaldığından bu hastaların nakil öncesi aşılanması önemlidir. HIV pozitif hastalarda CD4 sayısı ile pnömokok aşısına yanıt arasında ilişki gözlenmezken, CD4 sayısının hepatit B aşısına yanıtı etkilediği gösterilmiştir. İmmün yetmezlikli hastaların rehber önerileri doğrultusunda aşıları yapılmalıdır.

AşılamaAşılarRetrospektif çalışmalar+3
Ayşe Uyan Önal
Ege University
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbapenemaz üreten enterobacterıaceae ile gelişen üriner sistem enfeksiyonlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi

Gram negatif bakterilerde son yıllar içerisinde genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz (GSBL) ve karbapenemaz üreten etkenlerle gelişen enfeksiyonlar, özellikle hastanede yatmakta olan hastalarda ve altta yatan immünsüpresyon gibi hastalığı olanlarda ciddi tedavi sorunlarına neden olmaktadır. Karbapenemazlar; penisilinleri, sefalosporinleri ve değişen derecelerde olmak üzere karbapenemleri ve monobaktamları hidrolize eden beta laktamazlardır. Enterobacteriaceae üyelerinin karbapenemleri hidrolize eden beta laktamazları; sınıf A, B (metallo-b-laktamazlar), D (OXA grubu karbapenemazlar) içinde yer alabilirler. Karbapenemazlar, tüm beta laktamlara dirence yol açmaları nedeniyle bir endişe kaynağı oluşturmaktadır, çünkü karbapenemaz üreten suşlar genellikle diğer direnç mekanizmalarını da taşıdıkları için çoklu dirençlidirler ve karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae enfeksiyonları yüksek mortalite hızları ile ilişkilidir. Karbapenemaz üreten bakterilerin neden olduğu, özellikle hayatı tehdit eden ciddi enfeksiyonların sağaltımında antibiyotik kullanımı ve sonuçları hakkında yeterince klinik veri bulunmamaktadır. Bu enfeksiyonlarda antibiyotik seçenekleri oldukça kısıtlıdır. Bu çalışmada karbapenemaz üreten Enterobacteriaceae ile gelişen üriner sistem enfeksiyonu olan hastaların demografik özellikleri ile birlikte antibiyogram duyarlılıklarının ve endikasyon dahilinde tedavi sonrası klinik yanıtlarının retrospektif olarak değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

Uğur Önal
Ege University
2018
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tavşanda metisiline dirençli staphylococcus aureus ile oluşturulmuş deneysel menenjit modelinde seftarolin ile vankomisinin bakteriyolojik etkinliklerinin karşılaştırılması

Amaç: Bu çalışmada tavşanda metisiline dirençli S. aureus kökeni ile (MRSA) oluşturulmuş deneysel menenjit modelinde seftarolin ve vankomisinin antibakteriyel etkinliklerinin karşılaştırılması amaçlandı. Yöntem: Menenjit, standart ATCC 43300 MRSA kökeninin Yeni Zelanda tavşanlarının sisterna magnaları içine doğrudan inokülasyonu ile oluşturuldu. Tavşanlar 28 saatlik enkübasyon süresinin ardından kontrol, seftarolin ve vankomisin olmak üzere üç gruba ayrıldı. Seftarolin grubuna 10 mg/kg seftarolin (Astra Zeneca, Cambridge, Britanya) günde iki kez, vankomisin grubuna 20 mg/kg vankomisin (Koçak Farma, İstanbul, Türkiye) günde iki kez verildi, kontrol grubuna ilaç verilmedi. Tedaviye başlandıktan sonra sıfırıncı, 24. ve 73. saatlerde alınan BOS örneklerinden kantitatif kültür yapıldı. Yirmidördüncü ve 73. saatte alınan serum ve BOS örneklerinde biyolojik yöntemle ilaç seviyesi ölçümü yapıldı. Seftarolin ilaç düzeyi için, K. rhizophilia ATCC 9341 kökeni, vankomisin ilaç düzeyi için ise B. subtilis ATCC 6633 kökeni kullanıldı. Steril insan serumunda 0,2,4,6,8,12 ve 24. saatlerde in vitro zamana karşı öldürme verileri araştırıldı. Bulgular: Yirmisekiz saatlik enkübasyon süresinin sonunda 47 tavşandan 30'u menenjit kriterlerini sağlıyordu. Alınan BOS örneklerindeki bakteri miktarları logaritma 10 cinsinden hesaplandığında enkübasyon süresinin sonunda kontrol grubunda 3,968±0,521 kob/mL, seftarolin grubunda 3,974±0,603 kob/mL, vankomisin grubunda 3,967±0,527 kob/mL bakteri vardı (p>0,05). Deney sırasında 24. saatte sağ kalan tavşanlar açısından gruplar arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Deney sonunda seftarolin ve vankomisin grupları ile kontrol grubu arasında sağkalım açısından anlamlı fark varken (p<0.05), iki tedavi grubu arasında anlamlı fark yoktu (p>0,05). Tedavinin 24. saatinde BOS'daki bakteri miktarı tedavi gruplarında kontrol grubuna göre istatistiksel olarak anlamlı şekilde düştü (kontrol: 3,682±3,543 kob/mL, seftarolin: -2,608±3,279kob/mL, vankomisin: -2,167±3,612 kob/mL). Seftarolin ve vankomisin grupları arasında anlamlı fark yoktu. BOS'da saptanabilir düzeyin üzerinde seftarolin (≥0,12 mg/L) saptanan tavşanlarda, seftarolinin BOS'a geçiş oranı %38.3 ile %70 arasında değişmekteydi (ortalama %51±15). Vankomisin (saptanabilir düzey: ≥0,5 mg/L) grubunda BOS'a geçiş oranı ise, ölçülebilen iki tavşanda %14,7 ve %35,5 idi. İn vitro zamana karşı öldürme verilerinde seftarolin vankomisine kıyasla daha kuvvetli bakterisidal etki göstermiş olsa da 24. saatin sonunda aradaki farkın nispeten kapandığı ve vankomisinin de en azından x10 MIC düzeyinde insan serumunu steril hale getirmeyi başardığı saptandı. Sonuç: Bu bulgular MRSA ile oluşturulmuş tavşan menenjiti modelinde seftarolinin antibakteriyel etkinliğinin en az vankomisin kadar olduğunu düşündürmektedir. Anahtar sözcükler: menenjit, metisiline dirençli Staphylococcus aureus, MRSA, seftarolin, vankomisin, hayvan modeli, tavşan, bioassay.

Sinan Mermer
Ege University
2016
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Art alan HIV pozitif bireylerde inflamatuvar parametrelerin değerlendirilmesi

Antiretroviral tedavilerin (ART) kullanıma girmesi ile HIV ile yaşayan bireylerde (PLWH) HIV viral yükü her ne kadar önemli ölçüde baskılansa da kronik immün aktivasyona neden olan enflamatuvar süreçler devam etmektedir. Farklı antiretroviral ajanlarla tedavi edilen PLWH'de tedavi başlangıcı ve tedavinin birinci yılındaki inflamatuvar parametrelerdeki değişimi analiz etmeyi amaçladık. Çalışmaya Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Polikliniğinde takipli, 2013 - 2022 yılları arasında yeni tanı alan 18 yaşından büyük 149 PLWH dahil edildi. Tedavi başlangıcında inflamatuvar ve metabolik belirteçlerden Nötrofil-Lenfosit Oranı(NLR), Trombosit-Lenfosit Oranı(PLR), Sistemik İnflamatuvar İndeks (SII), Sistemik İmmun Yanıt İndeks (SIRI), Ortalama Trombosit Hacmi (MPV), Platekrit (PCT), C-Reaktif Protein (CRP), Eritrosit Sedimantasyon Hızı (ESH), Düşük Yoğunluklu Lipoprotein / Yüksek Yoğunluklu Protein (LDL/HDL), CD4/CD8 ve hemogram hastane veri tabanından retrospektif taranarak elde edildi. ART kullanımından 1 yıl sonra belirteçlerdeki değişim hesaplandı ve aynı zamanda farklı ART rejimleri arasında mukayese edildi. 1 yıllık tedavi sonrası virolojik başarı oranı %98,7 idi. ART rejimi altında baskılanmış viremisi olan PLWH'lerde PLR ve ESH istatiksel olarak anlamlı azalırken (p=0,003, p=0,006; sırasıyla), MPV, PCT ve CD4/CD8'de istatiksel olarak anlamlı bir artış saptandı (p=0,039, p<0,001), p<0,001; sırasıyla). Tedavi gruplarından ABC+3TC+DTG, TAF+FTC+BIC ve TDF+FTC+DTG kullanılan rejimlerde PLR anlamlı olarak azaldı (p=0,033, p=0,036, p=0,046; sırasıyla). LDL/HDL oranı yalnızca TAF+FTC+c+EVG alan grupta anlamlı olarak arttı (p=0,002). Sonuç olarak PLWH'lerde kronik inflamasyonun derecesini tahmin etmek için CD4/CD8 ve HIV RNA gibi maliyetli tetkikler olsa dahi kaynakları kısıtlı olan yerlerde klinisyenlere rehberlik edebilecek PLR gibi hesaplanması kolay, ucuz biyobelirteçler tanı ve takipte uygun inflamatuvar marker olabilir.

AIDSAntiretroviral ajanlarC reaktif protein+5
İbrahim Çetin
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbapenem dirençli enterobacterales ile kolonize olan hastalarda enfeksiyon oluşumuna neden olan risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Karbapenem dirençli Enterobacterales (CRE), halk sağlığına yönelik küresel önemli tehditlerden biridir. Çalışmamızda, hastanede yatan hastaların klinik örneklerinde üreyen Enterobacterales türlerinin klinik ve mikrobiyolojik özellikleri ve CRE ile kolonize olan hastalarda gelişen enfeksiyonlarda tanımlanmış risk faktörlerinin araştırılması amaçlandı. Çalışmamıza, Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde, Aralık 2022-Nisan 2023 tarihleri arasında servis ve yoğun bakım ünitelerinde yatmakta olan CRE üremesi tespit edilen, 18 yaş üstü erişkin 88 hasta dahil edildi. Hastaların verileri çalışma için hazırlanan hasta takip formuna (Ek-1) prospektif olarak kaydedildi. Hastalar klinik olarak değerlendirilerek kolonizasyon/enfeksiyon ayrımı yapıldı. Kolonizasyonu olan hastaların demografik özellikleri ve klinik sonuçları, CRE enfeksiyonu olanlar ile karşılaştırıldı ve enfeksiyon gelişimi açısından risk faktörleri araştırıldı. Enfeksiyon gelişiminde hastaların yaş, cinsiyet, komorbid durum, operasyon ve hospitalizasyon öyküsü, polimikrobiyal üreme arasında istatistiksel anlamlı bir fark olmadığı saptandı. İnvaziv girişim varlığının ve üriner sonda, nazogastrik sonda, arteryal katater uygulamalarının enfekte hastalarda anlamlı düzeyde daha yüksek olduğu saptandı. Daha önce kullanılan antimikrobiyaller incelendiğinde; enfekte hastalarda linezolid kullanımının anlamlı düzeyde yüksek olduğu saptandı. Enfekte vakalarda yoğun bakımda yatış ve mortalite oranı anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Çalışmamızda elde ettiğimiz veriler neticesinde CRE ile kolonizasyon sonrası enfeksiyon gelişimini önlemek için düzenli olarak sürveyans sonuçları takip edilmeli, hastalarla temas öncesi ve sonrasında standart önlemlere ve kılavuz önerilerine uyulmalı, antibiyotiklerin gereksiz tüketimi önlenmeli, gereksiz invaziv araç kullanımı ve girişimlerinden kaçınılmalıdır. Anahtar kelimeler: Enfeksiyon, Karbapenem dirençli Enterobacterales, Kolonizasyon, Risk faktörleri

EnfeksiyonlarEnterobacteriaceaeKarbapenemler+2
Sümeyye Aksu
Mersin University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Ayaktan ve yatarak takip edilen üriner sistem enfeksiyonu olan hastalarda dirençli mikroorganizma üremesi ve komplike edici faktörlerin karşılaştırılması

Amaç: Çalışmamızda üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) tanısı alan hastalarda ÜSE tipi, komplike edici ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi, hızlı tanıda kullanılan idrarın biyokimyasal analizleri ve idrar kültürlerinin incelenerek her iki grupta karşılaştırılması amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Balıkesir Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji kliniğinde 01.01.2022-01.02.2024 tarihleri arasında yatarak ya da ayaktan olmak üzere ÜSE tanısı alan hastalar retrospektif olarak incelendi. Hastaların klinik ve demografik özellikleri, idrar kültüründeki patojenin Extended spectrum B-lactamase (ESBL) üretmesi ya da çoklu ilaç direnci (ÇİD) olması açısından karşılaştırıldı. Verilerin istatistiksel değerlendirmesi Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) for Windows sürüm 25.0 kullanılarak yapıldı. Bulgular: Çalışmamızda ÜSE tanısı alan toplam 328 hasta değerlendirmeye alındı. Hastaların %62,8 (n=206) 'i ayaktan ve %37,2 (n=122)'si yatarak takip edilmiştir. Erkeklerin kadınlara göre (p=0.02) yatarak takip edilme oranının daha yüksek olduğu izlenmiştir. İdrar kültüründe en fazla tespit edilen patojenler, Escherichia coli %40,4, Klebsiella spp. %22,1 ve Pseudomonas spp %13,4 idi. Çalışmamızda idrar kültüründe üreme olan 230 hastanın kültürlerinde %57,9'unda ESBL pozitif, %42,1'inde ESBL negatif saptanmıştır. Erkek cinsiyet, kronik böbrek yetmezliği (KBY), ürolitiazis, ürolojik girişim öyküsü, antibiyotik kullanımı, hastane yatışı ve ÜSE öyküsü ESBL pozitif mikroorganizmalar açısından risk faktörü olarak sonuçlandı. Pseudomonas spp 'de diğer mikrooorganizmalara göre ve komplike ÜSE'de komplike olmayan ÜSE'ye göre ÇİD geliştirme daha yüksek bulunmuştur. Sonuç: ÜSE'nın sıklığı ve antibiyotik kullanımındaki artış göz önüne alındığında; doğru tanı, komplike edici faktörlerin detaylı değerlendirilmesi, uygun antibiyoterapi, takip şekli ve surveyans önem taşımaktadır. Bu çalışmada kendi hasta grubumuzda bu amaçla değerlendirmeler yapılmıştır. Anahtar Kelimeler: Üriner sistem enfeksiyonu, antimikrobiyal direnç, çoklu ilaç direnci.

Ayşe Yılmaz
Balıkesir University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbapenem dirençli enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonlarının moleküler epidemiyolojisi ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae (KDE) ilişkili infeksiyonlar son yıllarda giderek artmaktadır. Sınırlı tedavi seçeneği bulunan bu infeksiyonlar yüksek oranda mortaliteye neden olmaktadır. Erken tanı ve tedavi planlamasının yapılması ve etkin infeksiyon kontrol önlemlerinin alınması bu infeksiyonların yayılımının önlenmesine ve hastalarda mortalitenin azalmasına önemli katkı sağlayacaktır. Yerel insidans ve mevcut karbapenemaz direnç genlerinin bilinmesi, infekte hastalarda risk faktörlerinin belirlenmesi hastane temelli tedavi politikalarının geliştirilmesinde, etkin ve hızlı kontrol önlemlerinin alınmasında, yol gösterici olacaktır. Bu çalışmada Pamukkale Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi yataklı servislerinde ve yoğun bakım ünitelerinde takip edilen ve Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu saptanan hastalarda karbapenem direnci ve mortalite gelişimi için risk faktörlerinin belirlenmesi ve karbapenemaz gen epidemiyolojisinin araştırılması amaçlandı. Ekim 2021-Şubat 2023 tarihleri arasında 17 aylık süreçte Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu saptanan ve prospektif olarak izlenen 177 hasta çalışmaya dahil edildi. Enterobacteriaceae aile tanımlamasında yapılan değişiklik nedeniyle sınıf dışı kalan türlerin izole edildiği hastalar ve polimikrobiyal üremesi olanlar değerlendirme dışı bırakılarak, geri kalan 148 hastada karbapenem direnci ve mortalite ilişkili risk faktörleri belirlendi. Elde edilen KDE izolatlarında Real-time Polimeraz Zincir Reaksiyonu (PCR) moleküler testi kullanılarak karbapenemaz genleri araştırıldı. Hastalar, demografik özellikler, takip edildikleri klinikler, infeksiyon gelişimi öncesi antibiyotik kullanımı, altta yatan hastalıklar, invaziv işlem veya operasyon geçirme öyküsü ve yoğun bakım ünitesinde yatış öyküsü gibi karbapenem direnci ve mortaliteye neden olabilecek faktörler açısından değerlendirildi. KDE ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu olan hastalar ile karbapenem duyarlı Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu saptanan hastalar istatistiksel olarak karşılaştırıldı. Gastroenteroloji servisinde takip edilme, kronik böbrek yetmezliği (KBY) varlığı, karbapenem ve/veya glikopeptit sınıfı antibiyotiklerin kullanımı ve invaziv işlem geçirme öyküsünün olması KDE ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu açısından istatistiksel olarak anlamlı bulundu (p<0,05). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde ise, KBY varlığı (p=0,035), karbapenem sınıfı antibiyotiklerin kullanımı (p<0,001) ve invaziv işlem geçirme öyküsü (p=0,01) KDE ile kan dolaşımı infeksiyonu gelişimi açısından bağımsız risk faktörleri olarak saptandı. Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu olan hastalar, kan kültürü örneklerinin alımı sonrası 14 ve 28 günlük mortalite gelişimi açısından takip edildi. Yirmi sekiz gün sonunda ölen hastalar mortaliteyi artıran risk faktörleri açısından değerlendirildi. KDE ilişkili kan dolaşımı infeksiyonu, erkek cinsiyet, yoğun bakım ünitesinde yatış ve yatış süresinin uzaması, glikopeptit sınıfı antibiyotiklerin kullanımı, üriner katater varlığı, mekanik ventilasyon desteği, parenteral beslenme ve etken izolasyonu sonrası ilk üç gün içerisinde etkin tedavi başlanmaması mortalite gelişimi açısından anlamlı faktörler olarak belirlendi (p<0,05). Mortal seyreden hastalarda Glaskow koma skoru (GKS) anlamlı oranda düşük, Ardışık Organ Yetmezliği Değerlendirme Skoru (SOFA), Pitt bakteriyemi ve Akut Fizyoloji ve Kronik Sağlık Değerlendirme (APACHEII) skoru anlamlı oranda yüksekti (p<0,05). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde Enterobacteriaceae ilişkili kan dolaşımı infeksiyonlarında mortalite gelişimi açısından tek bağımsız risk faktörü yüksek SOFA skoru (p<0,001) olarak saptandı. Kan kültürlerinden izole edilen Enterobacteriaceae izolatlarında karbapenem direnç oranı %46 olarak görüldü. Karbapenem dirençli izolatlar arasında en yaygın görülen tür K. pneumoniae (%71,9) idi. KDE izolatlarında beta-laktamaz kodlayan gen (bla) OXA-48 ve bla NDM-1 genleri Real-time PCR ile araştırıldı. Suşların %35,4 (29) 'ünde tek başına bla OXA-48, %15,9 (13) 'unda tek başına bla NDM-1 ve %30,5 (25)'inde her iki gen birlikte pozitif saptandı. Sonuç olarak bu çalışma Türkiye'de KDE türlerinde en yaygın görülen karbapenemaz enzimlerinin halen OXA-48 olduğunu bununla birlikte NDM-1 enzimi ve OXA-48 ile NDM-1 enzimlerinin birlikte görülme oranlarının daha önce yapılan çalışmalara göre arttığını göstermiştir. Bu çalışma Türkiye'de yayılım sıklığı değişen karbapenemaz genlerinin kontrolünün sağlanmasında ve gen epidemiyolojisine göre tedavi stratejilerinin belirlenmesinde yol gösterici olacaktır. Karbapenem direnci ve mortalite gelişimi açısından risk faktörlerinin önceden bilinmesi ise ampirik antibiyotik tedavi seçiminde ve hastaların takibinde fayda sağlayacaktır.

EnterobacteriaceaeEnterobacteriaceae enfeksiyonlarıKan dolaşımı+6
Emine Coşkun
Pamukkale University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pamukkale Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarında inaktif SARS-CoV-2 aşılaması sonrası gelişen yan etkiler ve antikor yanıtlarının incelenmesi

Aşılar, günümüzde infeksiyon hastalıklarından korunmada ve toplum bağışıklığı oluşturarak salgınların kontrol altına alınmasında kolay ve ucuz bir yoldur. Ancak, aşı karşıtlığı ve aşı tereddüttü gibi konular hala gündemde bulunmaktadır. Bu durum çoğu zaman bilgi eksikliğinden, yanlış anlamalardan veya güvenlik kaygılarından kaynaklanabilir. Son yıllarda, aşıların yan etkileri ve güvenliliğiyle ilgili yapılan çalışmalar önem kazanmıştır. Bu çalışmalar, aşıların geliştirme sürecinde daha fazla güvenlik verilerinin elde edilmesine ve yan etkilerin daha iyi anlaşılmasına olanak sağlamıştır. Aşıların yan etkileri genellikle hafif ve kısa süreli olup, aşı alıcılarının büyük çoğunluğunda görülen normal immün yanıtların bir parçasıdır. Bunlar arasında hafif ateş, kas ağrısı, yorgunluk veya lokal reaksiyonlar gibi belirtiler yer alabilir. Nadiren ciddi yan etkiler de görülebilir, ancak bu durumlar genellikle aşılamanın potansiyel riskleri ile karşılaştırıldığında oldukça nadirdir. Bu çalışmada Pamukkale Üniversitesi Hastanesi sağlık çalışanlarında CoronaVac'ın birinci ve ikinci dozu sonrasında gelişen yan etkilerin bağışıklık sağlanmasında bir rolü olduğu olabileceğini göstermek, aşı ilişkili yan etkileri iyi anlamak, bu yan etkilerin olası risk faktörlerini ortaya koymak ve gelecekteki aşılama stratejilerine katkı sağlamak amaçlanmıştır. Bu çalışmaya Pamukkale Üniversitesi Hastanesi'nde görev yapan 14-21 Ocak 2021 tarihleri arasında inaktif SARS-CoV-2 (SINOVAC, CoronaVac) aşısının birinci dozu, 11-18 Şubat 2021 tarihleri arasında ikinci dozu uygulanan 934, ikinci dozun ardından 14 gün sonra antikor yanıtlarının ölçümü için ulaşılan 648 sağlık çalışanı dahil edilmiştir. CoronaVac'ın birinci doz ve ikinci doz sonrası gelişen istenmeyen yan etkileri anket aracılığı ile sorgulanmış, katılımcıların demografik verileri, kronik hastalıkları ve eşlik eden durumları not edilmiştir. 648 katılımcıdan antikor düzeylerinin ölçümü için kan örneği toplanmıştır. Aşı antikor yanıtı ölçümünde Abbot SARS-CoV-2 IgG II Quant kiti kullanılmış, anti SARS CoV 2 IgG ≥ 50 AU/mL için pozitif olarak yorumlanmıştır. İnaktif SARS-CoV-2 aşısının birinci dozunun uygulanmasından sonra katılımcıların 572 (%61,2)'sinde en az bir yan etki görülürken, 362 (%38,8)'sinde herhangi bir yan etki veya istenmeyen durum gözlenmemiştir. İkinci doz uygulaması sonrasında ise katılımcıların 410 (%63)'unda en az bir yan etki saptanırken, 238 (%36,7)'inde herhangi bir istenmeyen durum gözlenmemiştir. Anafilaksi gibi yaşamı tehdit edici bir reaksiyonla her iki uygulama sonrasında karşılaşılmamıştır. Birinci doz aşıdan sonra en fazla görülen lokal yan etki aşı yerinde ağrı (% 44,4) en sık görülen sistemik yan etkiler baş ağrısı (%22,7), halsizlik (%21,3), miyalji (%7,2) sırt ağrısı (%5,3) ve enjeksiyon yerinde lokal ısı artışı (%5,2), ikinci doz sonrası enjeksiyon yerinde ağrı (%28,2), halsizlik (14,5%), baş ağrısı (%13,4), miyalji (%6,5) ve artralji ( %4) en sık görülen yan etkiler olmuştur. Birinci dozdan sonra aşı bölgesinde ağrı, baş ağrısı, halsizlik, miyalji, sırt ağrısı, aşı yerinde şişlik, ateş bulantı-kusma, aşı yerinde kızarıklık, aşı yerinde kaşıntı, öksürük, ikinci doz sonrasında enjeksiyon yerinde ağrı, baş ağrısı, halsizlik, bulantı-kusma ve miyalji yan etkisi görülme ihtimali kadınlarda erkeklere kıyasla daha yüksek olduğu tespit edilmiştir. (sırasıyla p<0,001, p<0,001, p<0,001, p=0,012, p=0,004 p=0,003, p=0,025, p=0,034, p=0,034, p=0,01, p=0,047, p=0,03, p= 0,002, p= 0,008, p=0,033, p=0,007). Birinci doz sonrası enjeksiyon yerinde ağrı (p<0,001) ve halsizlik (p=0,002), ikinci doz sonrası aşı yerinde şişlik görülmesi daha genç yaşla ilişkilendirilmiştir (p<0,001). Birinci doz sonrasında hipertansif durumla karşılaşma olasılığı (p=0,006), ikinci doz sonrası baş ağrısı yaşama olasılığı (p=0,009) daha ileri yaş ile ilişkilendirilmiştir. Normal kilodaki bireylerin birinci dozdan aşı bölgesinde ağrı yaşama olasılığının daha yüksek olduğu saptandı (p<0,001). Daha önceden geçirilmiş COVID-19 öyküsü birinci dozdan sonra aşı yerinde ağrı (p=0,021), ikinci dozdan sonra aşı bölgesinde kaşıntı (p=0,003) ile ilişki bulundu. Kadın katılımcıların ortalama antikor düzeyi, erkek katılımcılara göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,032). En genç yaş grubundaki katılımcılarda daha yüksek düzeylerde (2086 ±1990;(170-12905) AU/mL) antikor tespit edilmiştir (p=0,002). Akciğer hastalığına sahip olmak, daha düşük anti-SARS-CoV-2 spike IgG seviyeleri ile ilişkili bulunmuştur (p=0,036). Genel olarak bu çalışma 18-66 yaş arası katılımcıların aşıyı tolere edebildiğini ve ciddi yan etkilerin görülmediğini desteklemektedir. Yaş, cinsiyet, vücut kitle indeksi (VKI)'nin aşının reaktojenitesini ve immünojenitesini belirlediği değerlendirilmiş, aşılama sonrası üretilen antikor miktarı ile aşının reaktojenitesi arasında doğrudan bir ilişki kaydedilmemiştir.

AntikorlarAşılamaAşılar+5
Ece Firuze Özkan
Pamukkale University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pamukkale Üniversitesi Sağlık Uygulama ve Araştırma Merkezi Yoğun Bakım Ünitelerinde kandidemi risk faktörleri ve kandidemiye bağlı mortalite risk faktörlerinin değerlendirilmesi

Kandida enfeksiyonları nozokomiyal enfeksiyonlar arasında ilk sıralarda yer almaktadır. Özellikle yoğun bakım ünitelerinde sık görülmektedir ve %50'ye varan mortalite ve ciddi morbidite ile ilişkilidir. Klinik belirtileri net olmaması nedeni ile kandidemide tanı, laboratuvar testleri ile konulabilmektedir. Bu testler zaman alıcı testler olup erken teşhis ve tedavi başlanmasına yardımcı olmamaktadır. Bu nedenle kandidemi ve Gram negatif basil (GNB) bakteriyemisi gelişiminde rol alan risk faktörleri karşılaştırılarak kandidemi öngörücüleri tespit edilmeye çalışılmıştır. Yine değiştirilebilir mortalite risk faktörlerinin saptanması hedeflenmiştir. Ayrıca Candida türlerinin antifungal direnç profilini ortaya koyarak uygun tedavi ve hasta yönetiminin sağlanması amaçlanmıştır. Ocak 2022-Temmuz 2023 PAÜ YBÜ'de kandidemi ile takip edilen 18 yaşından büyük hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Hastalar prospektif izlenerek verileri toplanmıştır. Veriler SPSS 17.0 paket programına girilmiş ve istatiksel analizleri yapılmıştır. Kültürde ürediği tespit edilen Candida türlerinin antifungal duyarlılığını saptamak için sıvı mikrodilüsyon yöntemi kullanılmıştır. Çalışmaya kandidemili 82 hasta dahil edilmiştir. Gram negatif basil bakteriyemisi olan 82 hasta ise karşılaştırılacak grup olarak seçilmiştir. Her iki grubun yaş ortalamaları da 65 yaşın üstünde olup hastaların çoğunluğunu erkeklerin (kandidemi grubunda 48'i (%58,5), GNB grubunda 52 (%63.4)'si erkek) oluşturduğu tespit edilmiştir. Candida türleri arasında en fazla C. parapsilosis (33 (%40.2)) saptanmıştır. Bunu azalan sıklıkta C. albicans (24 (%29.3)), C. tropicalis (11 (%13.4)), C. glabrata (9 (%11)), C. kefyr (2 (%2.4)), C. krusei (1 (%1,2)), C. lusitaniae (1 (%1,2)) izlemiştir. Çok değişkenli regresyon analizine göre kandidemi gelişimi için; antipsödomonal karbapenem kullanımı (OR=2.316, CI=1.093-4.909, p=0.028), üriner katater varlığı (OR=2.614, CI=1.214-5.624, p=0.014), entübe takip edilmek (OR=3.076, CI=1.480-6.394, p=0.003) ve eş zamanlı gram pozitif bakteriyemi (OR=4.289, CI=1.797-10.234, p=0.001) risk faktörü olarak bulunmuştur. Kandidemi grubunda mortalite oranı %53.65 olarak bulunmuştur. 30 günlük mortaliteyi öngören faktörler; tanı anındaki SOFA skoru (OR=1.210, CI=1.029-1.422, p=0.021), tanı sonrası 100.000 altındaki trombositopeni düzeyi (OR=9.015, CI=1.717-47.332, p=0.009) ve tanıdan 72 saat sonraki CRP değerleri (OR=1.007, CI=1.000-1.013, p=0.035) olarak tespit edilmiştir. Candida türleri arasında antifungal direnç oranları ise; flukonazol için %2.43, vorikonazol için %3.65, kaspofungin için %7.31, amfoterisin B için %2.43 olarak bulunmuştur. C. albicans şuslarının %4.76'sının, C. parapsilosis suşlarının %23.33'ünün flukonazole duyarlılığı azalmıştı. C. tropicalis suşlarının %36.36'sının, C. albicans şuslarının %28.57'sinin kaspofungine duyarlılığı azaldığı tespit edilmiştir. Sonuç olarak bu çalışmada kandidemi ve GNB bakteriyemi ayrımında antipsödomonal karbapenem kullanımı, üriner katater varlığı, entübe takip edilmek, eş zamanlı gram pozitif bakteriyemi varlığı ayırt edici faktörler olarak bulunmuştur. Tanı anındaki SOFA skoru, tanı sonrası 100.000 altındaki trombositopeni düzeyi ve tanıdan 72 saat sonraki CRP değerleri ise kandidemili hastalarda mortalite ile ilişkili bulunmuştur. Candida türleri arasında flukonazol direnci %2.43, vorikonazol direnci %3.65, kaspofungin direnci %7.31, amfoterisin B direnci %2.43 olarak bulundu. Anidulofungin ve mikafungine direnç izole edilen suşlar arasında saptanmamıştır.

Nurefşan Aydeniz
Pamukkale University
2023
00
DoktoraAçık ErişimTR

Türkiye'de görülen tularemi salgınları, epidemiyolojik özellikleri ve salgında görülen tularemi formlarının karşılaştırılması

Tularemi, özellikle su kaynaklı salgınlarla seyreden zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır. Bu çalışma, Türkiye'de geçmişten günümüze bildirilen tularemi salgınlarını epidemiyolojik açıdan inceleyerek salgınların tarihleri, coğrafi dağılımı, vaka sayıları, bulaş yolları, klinik formları, çevresel risk faktörleri, salgınların çıkış nedenleri ve alınan kontrol önlemlerinin ayrıntılı incelenmesi sonucunda gelecekte görülebilecek tularemi enfeksiyonlarının kaynağında sınırlama yaklaşımında hazırlıklı olmayı amaçlamaktadır. Literatürde elektronik makale tarama sistemleri Pubmed, Google Scholar, TÜBİTAK ULAKBİM, internet kitapları, yayınları ve saha rehberlerinde yer alan epidemiyolojik raporlar ve saha araştırmaları incelenmiş; vaka sayıları, klinik formlar ve olası bulaş kaynakları analiz edilmiştir. Yapılan araştırma sonucunda 1936-2025 yılları arasında farklı bölgelerde ortaya çıkan tularemi salgınlarında toplamda yüzlerce vaka raporlanmıştır. Ülkemizde en yaygın bulaş yollarının kontamine su ve vektör teması olduğu ve klinik formlar arasında orofarengeal formun daha yaygın görüldüğü tespit edilmiştir. Salgınlar genellikle kemirgen popülasyonunun arttığı, su kaynaklarının kontamine olduğu ve sanitasyonun yetersiz kaldığı dönemlerde sıklıkla ortaya çıkmıştır. Türkiye'de tularemi halen halk sağlığı açısından risk oluşturmaktadır. Tularemi, özellikle su kaynaklı salgınlarla seyreden zoonotik bir enfeksiyon hastalığı olduğu için kontamine su, kemirgen ve vektör kontrolünün yapılması, su sanitasyonunun sağlanması salgınların önlenmesinde kritik öneme sahiptir. Ayrıca düzenli epidemiyolojik izlem ile erken tanı kapasitesinin güçlendirilmesi salgınların önlenmesinde önem arz etmektedir. Anahtar Kelimeler: Epidemiyoloji, salgın, sanitasyon, tularemi, zoonotik.

Fatma Becanım
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Cerrahi branş hekimlerinin HIV bilgi düzeyinin ve tutumunun değerlendirilmesi

HIV enfeksiyonu tüm dünyada önemli bir sağlık sorunu olmaya devam etmektedir. Antiretroviral tedavi ile birlikte HIV ile yaşayan bireylerin yaşam süresinin genel popülasyon ile benzer olması sonucu, HIV enfeksiyonu kronik bir hastalık haline gelmiştir. Ülkemizde son yıllarda HIV ile yaşayan birey sayısı artmaktadır. HIV pozitif popülasyonun artması ile birlikte cerrahi branş hekimleri de dahil olmak üzere sağlık çalışanlarının HIV pozitif hasta ile karşılaşma ihtimalleri artmaktadır. Hastalığın erken tanı ve tedavisine yardımcı olmak, mesleki maruziyet sonrası uygun önlemlerin alınması, HIV pozitif hastaya müdahale esnasında endişelerin azalması için diğer branş hekimlerinin de HIV enfeksiyonu konusunda bilgi sahibi olması gerekmektedir. Sağlık çalışanlarının HIV pozitif hastalara karşı uygunsuz yorumlar, gizlilik ihlalleri, gecikmiş tedavi veya tedavinin reddi gibi ayrımcı davranışlar sergilediği gösterilmiştir. Çalışmamızda Aydın ilinde görev yapan cerrahi branş hekimlerinin HIV enfeksiyonu ile ilgili bilgi düzeyi ve tutumunun belirlenmesi amaçlanmıştır. Böylece HIV enfeksiyonu ile ilgili farkındalıklarının arttırılması ve bu konudaki eğitim ihtiyacının ortaya konulması açısından çalışmamızın yol gösterici olması ikincil amacımızdır. Verilerin toplanması için araştırmacı tarafından oluşturulan anket formu kullanılmıştır. Aydın ilinde çalışan 478 cerrahi branş hekiminin tamamına ulaşılmaya çalışılmış, çalışmaya katılmayı kabul eden 364 katılımcı çalışmaya dahil edilmiştir. Anket formunun ilk bölümünde sosyodemografik sorular, ikinci bölümde HIV enfeksiyonu ile ilgili bilgi düzeyini ölçmeye yönelik sorular, üçüncü bölümde HIV pozitif hastalarla ilgili tutum ve davranışları değerlendiren sorular, son bölümde cerrahi branşa özel sorular sorulmuştur. Çalışmaya katılan hekimlerin dörtte biri kadın olup, yaş ortalaması 39,18±10,7'dir. Katılımcıların %51,9'u uzman hekim, %39,8'i araştırma görevlisi, %8,2'si öğretim görevlisidir. Katılımcıların sadece %11,5'inin çalıştıkları kurumda HIV enfeksiyonu ile ilgili eğitim aldığı, bilgi kaynağı olarak en çok alanın uzmanı meslektaşların tercih edildiği görülmüştür. Çalışmaya katılan hekimlerin HIV enfeksiyonu ile ilgili genel bilgi düzeyinin düşük olduğu, HIV bilgi skorunun meslekteki yıl arttıkça azaldığı saptanmıştır. Katılımcıların HIV ile yaşayan bireylere karşı damgalayıcı bir tutum içerisinde oldukları, kadınların erkeklere göre daha olumlu tutuma sahip oldukları, araştırma görevlilerinin uzman hekimlere göre daha olumsuz tutuma sahip oldukları görülmüştür. Branşlar ile HIV bilgi ve tutum skoru arasında istatistiksel anlamlı ilişki saptanmıştır. HIV bilgi skoru yüksek olan hekimlerin daha olumlu tutuma sahip oldukları izlenmiştir. Sonuç olarak çalışmamızın katılan hekimlerin HIV enfeksiyonu ile ilgili farkındalıklarını arttırdığı ve bu konudaki eğitim ihtiyacının ortaya konulması açısından yol gösterici olduğu düşünülmüştür. Ayrıca çalışmamızın cerrahi branş hekimlerinin HIV ile ilgili hangi konularda daha çok bilgi eksikliğinin olduğu, HIV bilgi düzeyleri ve tutumlarıyla ilişkili faktörlerin ortaya konulması açısından literatüre katkı sağlayacağı düşünülmektedir. Anahtar sözcükler: HIV/AIDS, HIV bilgi düzeyi, cerrahi branş, tutum, damgalanma

Tuğba Yüksel
Aydın Adnan Menderes University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kültür ile tanısı doğrulanmış ekstrapulmoner tüberküloz vakalarında takip ve tedavi sonuçlarının değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Tüberküloz (TB) genellikle, Mycobacterium tuberculosis tarafından oluşturulan, akciğer başta olmak üzere her organı tutabilen bir hastalıktır. Son yılarda özellikle gelişmiş toplumlarda doğumsal veya ?human immunodeficiency virus?(HIV), lösemiler, diabet, alkol ve uyuşturucu bağımlılığının neden olduğu kazanılmış immün yetmezliği olan kişilerin sayısının artışına bağlı olarak TB insidansı tekrar artmaya başlamıştır. Çalışmamızda hastanemizde, 2004 ile 2010 yılları arasında ETB tanısı kültür ile kesinleştirilmiş olguların yıllara göre dağılımını, klinik formlarını, hastaların demogrofik verilerini, klinik, laboratuar ve tedavi sonuçlarını geriye dönük araştırmayı amaçladık.Gereç ve yöntem: İnönü Üniversitesi Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Moleküler Mikrobiyoloji Laboratuvarı'na 2004-2010 yılları arasında gönderilen akciğer dışı örneklerden M. tuberculosis üremesi saptanan hastalar tez olguları olarak seçildi. Hastaların tıbbi kayıtlarından demografik bilgileri, klinik ve laboratuvar bilgilerine ulaşılarak hasta formuna kaydedildi. Hastaların bulgularının karşılaştırılmasında ?Student's t? testi, ?Mann-Withney U? testi, ?Pearson Chi Square? veya ?Fisher's exact test? ile kullanıldı. p değeri < 0.05 olanlar istatistiksel olarak anlamlı kabul edildi.Bulgular: Çalışmaya alınan toplam 73 hastanın 23 (%31.5)'ü erkek, 50 (%68.5)'si kadındı. Yaş ortalaması 46.4±18.2 ve yaş aralığı 17-83 yıldı. Ekstrapulmoner tüberküloz tanısı konan hastaların 23 (%31.5)'ü TB lenfadenit, 16 (%21.9)'sı kas-iskelet sistemi TB, 11 (%15)'i dissemine TB, 6 (%8.2)'sı üriner TB, 5 (%6.8)'i TB menenjit, 4 (%5.5)'ü genital TB, 4 (%5.5)'ü abdominal TB, 3 (%4.1)'ü cilt TB, 1 (%1.4)' i plevral TB idi. Mycobacterium tuberculosis kültürde en sık lenf nodu (%35.6) örneklerinde üretimişti. En sık üretildiği lenf nodu ise servikal lenf nodu (% 65.4) idi. Hastaların mikrobiyoloji laboratuvarında çalışılan örneklerindeki ARB pozitifliği %11.0, PZR pozitifliği %17.5 iken; histopatolojik örneklerde ARB pozitifliği %50 idi. Histopatolojik incelemeleri yapılan örneklerin tümünde granülomatöz değişiklik varken bunların %77.8'inde nekrozlaşma da mevcuttu. Antitüberküloz ilaçlara duyarlılık hastaların 55 (%75.3)'inde çalışılmıştı ve hastaların 11(%20.0)'inde en az bir antitüberküloz ilaca karşı direnç vardı. INH direnci 8 (%14.5), SM direnci 5 (%9.1), EMB direnci 2 (%3.7), RIF direnci 1 (%1.8) olguda saptandı. Tedavisi tamamlanan 43 hastadan SSS tutulumu ile giden dissemine TB'li bir hasta nüks sonrası gelişen komplikasyonlar nedeni ile kaybedildi. Öldükten sonra kültürde M. tuberculosis üreyen hasta sayısı 4 idi ve ölenlerin %44.4'ünü oluşturuyordu. Ekstrapulmoner TB'li hastalardan antitüberküloz tedavi başlanamadan, tedavisi tamamlandıktan sonra veya tedavi devam ederken ölen hastaların sayısı 56 hasta içinde 9 (%16.1) idi.Sonuç: Ekstrapulmoner TB'de çoğunlukla klinik, histopatolojik, radyolojik, daha az oranlarda direk mikroskopi ve kültür pozitifliği ile tanıya gidilmektedir. Ancak mikrobiyolojik tanıdaki güçlükler nedeni ile, özellikle de ağır hastaların tedavilerindeki gecikme mortalite riskinin artışını beraberinde getirmektedir. Bu nedenle ülkemiz gibi TB'nin sık görüldüğü ülkelerde, ETB de ayırıcı tanıda akılda tutulması, klinik tanımlamayı destekleyen hastaların uygun klinik örneklerinin alındıktan sonra antitüberküloz tedavisinin başlanması önemlidir.

Mycobacterium tuberculosisPrognozSosyodemografik özellikler+3
Sibel Altunışık Toplu
İnönü University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Allojenik ve otolog hematopoetik kök hücre nakli yapılan hastalarda sitomegalovirüs reaktivasyonu ve hastalığın değerlendirilmesi

Sitomegalovirüs (CMV) enfeksiyonu hematopoetik kök hücre nakli (HKHN) sonrası sık görülen bir viral enfeksiyondur ve önemli bir morbidite ve mortalite nedenidir. Bu çalışma, HKHN yapılan hastalarda CMV reaktivasyonu ve hastalığının sıklığının belirlenmesi ve risk faktörlerinin değerlendirilmesi amaçlanarak yapılmıştır. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Hematoloji Kliniği Kemik İliği Transplantasyon Servisi'nde allojenik HKHN yapılan 62 ve otolog HKHN yapılan 190 hasta olmak üzere toplam 252 hastanın verileri retrospektif olarak incelendi. Nakil sonrası ilk 100 günde allojenik HKHN yapılan hastalarda % 82,3, otolog HKHN yapılan hastalarda %31,1 oranında CMV reaktivasyonu görüldüğü saptandı. Allojenik HKHN yapılan hastalarda, otolog HKHN grubuna göre CMV reaktivasyonu sıklığı, CMV DNA pik seviyesi ve preemptif tedavi ihtiyacının anlamlı olarak daha fazla olduğu saptandı. Allojenik HKHN grubunda uzun süreli steroid kullanımı ve graft versus host hastalığı (GVHH) gelişimi reaktivasyon riskini arttıran faktörler olarak saptandı. Takiplerde otolog HKHN grubunda hiçbir hastada CMV hastalığı gelişmezken, allojenik HKHN yapılan hastalarda 2 (%3,2) hastada CMV hastalığı geliştiği görüldü. Bu sonuç yakın izlem ve preemptif tedavi başarısı olarak değerlendirildi. İki nakil grubunda da CMV reaktivasyonu ile 30 günlük ve 100 günlük mortalite arasında ilişki saptanmadı. Sonuç olarak; CMV reaktivasyonu HKHN yapılan hastalarda ilk 100 günde sık görülmektedir. Özellikle allojenik HKHN, uzun süreli steroid kullanımı ve GVHH gelişmesi durumunda risk artmaktadır. Erken tanı ve preemptif tedavi yaklaşımı önemli ölçüde morbidite ve mortaliteyi azaltmaktadır. Bu nedenle risk faktörlerinin bilinmesi, hastaların yakın takibinin yapılması ve uygun zamanda preemptif tedavi başlanması önemlidir. Anahtar Kelimeler: Hematopoetik kök hücre transplantasyonu, sitomegalovirüs, preemptif tedavi

Hematopoetik kök hücre transplantasyonuKök hücrelerRetrospektif çalışmalar+3
Ceren Gökçe Büyükdağ
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakımda kan kültür örneklemelerinde üreme saptanan hastalarda prokalsitonin prognostik değeri

Bu çalışmanın amacı Prokalsitoninin (PCT) kan dolaşımı enfeksiyonunu (KDE) öngörmede etkinliğini saptamak, KDE'nu gelişimi için risk faktörlerinin belirlemek ve mortalite nedenlerini araştırmaktır. Retrospektif vaka-kontrol şeklinde tasarlanan çalışmamız, üç yıllık süreçte hastanemizin Anestezi ve Reanimasyon Yoğun Bakım'ında (YB) yatarak tedavi edilen 164 hastadan oluşturulmuştur. PCT kültür günü değerleri vaka grubunda kontrol grubuna göre daha yüksek olup KDE'nu saptamada etkili bulunurken C-Reaktif Protein (CRP) kültür günü değerleri anlamlı bulunmadı. Benzer şekilde, etken sınıflarını öngörmede PCT kültür günü değerinin etkin olduğu, CRP kültür günü değerinin ise farka sahip olmadığı görüldü. Bununla birlikte, kültür pozitifliğini saptamada ve etken sınıflarını tanımlamada PCT'nin ve CRP'nin kültür günü değerlerinin korelasyon gösterdiği gözlendi. En güçlü korelasyon çoklu etkenlere bağlı KDE'da görülerek sırasıyla Gram negatiflere ve fungal etkenlere bağlı KDE'ları izlendi. Gram pozitif etkenler bağlı KDE'larını saptamada PCT ve CRP arası korelasyon olmadığı görüldü. 0,353 ng/dL eşik değere göre PCT kültür günü değerinin bu değerin üstünde olmasının Gram negatif bakteriyemiyi öngörmek için ROC analizinde değerlendirildiğinde eğri altı alanı 0,653 (P=0,002), duyarlılığı %80,3, özgüllüğü %51,2, pozitif prediktif değeri %50,6 ve negatif prediktif değeri %80,8 olarak sonuçlandı. Yapılan analizde diğer etkenler ile ilişkili anlamlı eşik değer saptanmadı. PCT kültür günü değerlerinin klinik sonlanım durumunda exitus gelişimi (P=0,002) ve 28 günlük mortaliteyi öngörme (P=0,049) açısından istatistiksel anlamlı farka sahip idi. Backward Stepwise (Wald) lojistik regresyon analizi ile KDE'nu gelişiminde sadece hipoalbüminemi (OR:2,4, P=0,015); klinik sonlanım durumu için onkolojik (OR:5,3, P=0,016), GİS hastalığı (OR:51,3, P=0,003) tanısı, entübasyon (OR:30,4, P<0,001), santral venöz kateter (OR:5, P=0,001) varlığı; 28 günlük mortalite gelişimi açısından ise entübasyon (OR:2,4, P=0,015) varlığı risk faktörü olarak bulundu. Anahtar Kelimeler: Kan dolaşımı enfeksiyonu, Prokalsitonin, Risk faktörleri

EnfeksiyonlarKan kültürüPrognoz+5
Aynur Dindar
Eskişehir Osmangazi University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Yoğun bakımda takip edilen kandidemili hastaların değerlendirilmesi

Çalışmamızda yoğun bakım ünitesi (YBÜ) içerisinde kandidemi için risk faktörlerinin belirlenmesi, kandidemi gelişen hastalarda mortalite ve morbidite oranlarının artmasında rolü olan değişkenlerin saptanması amaçlanmıştır. Çalışmamız Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi 3. basamak YBÜ'de 01.08.2020-29.06.2022 tarihleri arasında kan kültüründe Candida spp. izole edilen 150 hasta, Candida spp. izolasyonu saptanmayan 154 hastanın dahil edildiği 304 hasta ile retrospektif vaka-kontrol çalışması olarak planlandı. Hastalar demografik özellikler, komorbid hastalıklar, tıbbi geçmiş, yoğun bakım takibindeki ek risk faktörleri açısından değerlendirildi. Kandidemi gelişim sıklığının, son 3 ay içinde antibiyotik kullananlarda 5 kat, bakımevinde kalan/evde sağlık hizmeti alan hastalarda 5 kat, son 30 gün içinde invaziv girişim öyküsü olanlarda 6 kat, son 12 ay içerisinde yataklı serviste 2 günden fazla yatış olan hastalarda 4 kat kandidemi gelişiminin daha fazla olduğu belirlendi. Kandidemi grubunda klinik izolatlarda Candida izolasyon oranının 3 kat daha fazla olduğu görüldü. En sık saptanan etken Candida parapsilosis olup bunu C. albicans takip etti. Tüm Candida izolatlarında direnç durumu değerlendirildi. Ölüm ile sonuçlanan hastalarda, uygun antifungal tedavi almayanlarda yatış süresinin anlamlı düzeyde daha uzun olduğu görüldü. Yirmi sekizinci gündeki mortalite oranı kontrol grubunda kandidemi grubuna göre anlamlı düzeyde yüksek görüldü. Gruplar arasında 3. ay sonunda her türlü nedene bağlı mortalite oranları arasında istatistiksel anlamda farklılık gözlenmedi. Çalışmamızda kandideminin uygun tedaviye rağmen yüksek mortalite oranları ile ilişkili olduğu görüldü. Enfeksiyon kontrol yöntemlerinin doğru bir şekilde uygulanması ile mantar enfeksiyonların görülme insidansının azaltılarak mortalite oranlarının düşürülmesi bir seçenek olarak değerlendirilebilir. Anahtar Kelimeler:Kandidemi risk faktörleri, Antifungal Direnç, Antifungal Tedavi

Candida parapsilosis
Özlem Bayrak
Eskişehir Osmangazi University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Tedavi naif HIV hastalarında farklı tedavi rejimlerinin tedavi etkinliği ve yan etki profillerinin değerlendirilmesi

HIV tedavisinde antiretroviral tedavi (ART) rejimleri sürekli olarak gelişmekte ve klinik pratikte daha etkili, daha tolere edilebilir seçenekler sunulmaktadır. Çalış-mamızda, 2020-2024 yılları arasında HIV/AIDS tanısıyla izlenen toplam 161 hasta-nın kayıtları retrospektif olarak incelendi. Gerçek yaşam verileri üzerinden Bicteg-ravir/Tenofovir Alafenamid/Emtrisitabin (BIC/TAF/FTC) ve Dolutegra-vir/Tenofovir Disoproksil Fumarat/Emtrisitabin (DTG/TDF/FTC) rejimlerinin viro-lojik, immünolojik, renal, metabolik ve advers olay profilleri karşılaştırıldı. Her iki rejimin virolojik etkinlikleri yüksek bulunmuş ve birbirlerine üstünlükleri gösteri-lememiştir. Ancak, BIC/TAF/FTC rejimi, CD4 <200 hücre/mm³ olan hastalarda daha iyi virolojik yanıt sağlarken, DTG/TDF/FTC rejimi bu hasta grubunda daha düşük etkinlik göstermiştir. Ayrıca BIC/TAF/FTC rejiminin özellikle uzun vadede immünolojik etkinliğinin daha iyi olduğu gözlenmiştir. Böbrek fonksiyonları açı-sından her iki rejimde de eGFR düşüşü saptanmış fakat klinik anlamlı nefrotoksisi-te oranları benzer bulunmuştur. Metabolik etkiler açısından, BIC/TAF/FTC reji-minde, kilo artışı ve lipid seviyelerinde belirgin yükseliş gözlenirken, DTG/TDF/FTC rejimi lipit profili üzerinde daha nötr kalmıştır. Kardiyovasküler risk değerlendirmesinde, BIC/TAF/FTC grubunda Framingham risk skorunda an-lamlı bir artış gözlenirken, DTG/TDF/FTC grubunda belirgin bir değişiklik görül-memiştir. Advers olay ilişkili ve tüm nedenlere bağlı ilaç bırakma oranları, DTG/TDF/FTC grubunda daha yüksek saptanmıştır. BIC/TAF/FTC rejimi, düşük CD4 sayısına sahip bireylerde bile güçlü virolojik yanıtını sürdürmesi ile dikkat çekerken, uzun dönem kullanımında kilo artışı, dislipidemi ve kardiyovasküler risk artışı gibi metabolik etkileri dikkate alınmalıdır. DTG/TDF/FTC rejimi ise, özellik-le kilo artışı ve dislipidemi açısından risk taşıyan bireylerde metabolik açıdan daha avantajlı bir seçenek olarak değerlendirilebilir.

HIV enfeksiyonları
Yavuz Akçeşme
Eskişehir Osmangazi University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Abo kan grubu uyumlu ve uyumsuz karaciğer nakli sonrası görülen enfeksiyonların değerlendirilmesi

Giriş ve amaç: Karaciğer nakli, günümüzde akut karaciğer yetmezliği ve son dönem karaciğer hastalığında tek tedavi seçeneğidir. Yeni immünsüpresif ajanlar, çağdaş cerrahi teknikler, enfeksiyonların tanı, yönetim ve önlenmesindeki gelişmeler sayesinde organ nakli sonrası sağ kalım oranları giderek artmaktadır. Tüm gelişmelere rağmen, enfeksiyonlar nakil sonrası en sık görülen komplikasyonlar olmaya devam etmektedir. Bununla birlikte, organ bağışının az olması sonucu, uygun verici eksikliği bugün için en acil sorun haline gelmiştir. Organ sıkıntısı sebebiyle birçok organ nakli merkezi, ABO uyumsuz vericilerden nakil yapılması gibi, organ kabul kriterlerini genişletme yoluna gitmiştir. ABO uyumsuz karaciğer nakillerinden sonra enfeksiyon, rejeksiyon ve biliyer komplikasyonların sık görülmesine rağmen, acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer nakilleri tartışmalı da olsa yapılmaktadır. Enfeksiyonlar ve sağ kalım açısından karşılaştırma yapmak amacıyla merkezimizdeki ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli alıcıları retrospektif olarak incelendi.Gereç ve yöntem: Organ Nakli Ekibi tarafından, Mart 2002 ile Ocak 2011 arasında nakil yapılmış toplam 16 ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcısı çalışmaya alındı. Kontrol grubu olarak ABO uyumsuz alıcılardan bir önce ve bir sonraki toplam 32 ABO uyumlu karaciğer alıcısı seçildi. Her iki hasta grubunun nakil sonrası bir yıllık süreye ait bilgilerine hasta kayıtlarından ulaşıldı.Bulgular: ABO kan grubu uyumsuz karaciğer nakli alıcılarının 13 (%81,2)'ü erkek, 3 (%18,8)'ü kadın, ABO uyumlu alıcıların ise, 8 (%25)'i kadın 24 (%75)'ü erkekti (p=0,836). ABO uyumsuz alıcıların yaş ortalaması 46,7 ± 14,2 (yaş aralığı: 17-63), ABO uyumlu alıcıların ise 45,9 ± 11,9 (yaş aralığı: 20-71) olarak bulundu (p=0,627).Karaciğer nakli sonrası bir yıllık sürede, ABO uyumsuz hastaların 12 (%75)'sinde, ABO uyumlu hastaların ise 21 (% 65,6)'inde en az bir enfeksiyon atağı saptandı (p=509). Enfeksiyon atak hızı ABO uyumsuz grupta %175; ABO uyumlu grupta ise %113 olarak tespit edildi (p=0,262). Operasyon sonrası bir yıl içinde ABO uyumsuz hastaların 8' i (%50); ABO uyumlu hastaların 9'u (%28,1) kaybedildi (p=0,135). Her iki grupta mortalite ve enfeksiyon oranları yönünden fark saptanmadı. ABO uyumlu ve uyumsuz olan karaciğer nakil alıcılarında en sık Pseudomonas aeruginosa izole edildi.Sonuç: ABO uyumsuz karaciğer nakli alıcılarında operasyon sonrası komplikasyonlar daha fazla görülebilmektedir. Çalışmamızın sonuçları ise, enfeksiyon oranları ve sağ kalım bakımından ABO uyumsuz nakillerin ABO uyumlularla benzer olduğunu göstermektedir. Merkezler ve hasta grupları arasında komplikasyonlar açısından farklılıklar olmasına rağmen, verici havuzunu arttırmak amacıyla özellikle acil durumlarda ABO uyumsuz karaciğer naklinin enfeksiyöz komplikasyonları artırmadığı sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: ABO uyumsuz ve uyumlu karaciğer nakli, enfeksiyon, sağ kalım.

ABO kan grup sistemiEnfeksiyonlarKan grubu uyuşmazlığı+4
Filiz Sürücü
İnönü University
2012
10
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Genişlemiş spektrumlu beta-laktamaz üreten nozokomiyal Escherichia coli izolatlarında beta-laktamaz genleri ve klonal ilişkinin araştırılması

Amaç: Genişlemiş spektrumlu beta laktamaz (GSBL) üreten mikroorganizmalar dünyada önemli bir problemdir ve özellikle CTX-M beta laktamazı üreten Escherichia coli tüm dünyada yayılmakta, hem nozokomiyal hem de toplumsal kaynaklı infeksiyonlara neden olmaktadır. Bu çalışmanın amacı GSBL üreten hastane kökenli Escherichia coli izolatlarında beta laktamaz gen prevalansı, antibiyotik duyarlılıkları ve klonal ilişkilerini araştırmaktır.Gereç ve yöntem: İnönü Üniversitesi Turgut Özal Tıp Merkezinde Haziran 2010-Haziran 2011 tarihleri arasında yatan hastalardan izole edilen toplam 76 GSBL üreten E. coli suşu çalışmaya alındı. İzolatların antibiyotik duyarlılıkları Klinik Laboratuvar ve Standartlar Enstitüsü'ne (CLSI) göre Kirby Bauer disk difüzyon yöntemiyle saptandı. GSBL varlığı Çift Disk Sinerji Testi ile saptandı, şüpheli olgularda sefotaksim/sefotaksim klavulanik asit E test şeriti (AB-Biodisk) kullanıldı. TEM, SHV, CTX-M, PER, VEB, GES, OXA-2 grup ve OXA-10 grup beta laktamaz genlerinin varlığı bu bölgelere özgül primerler kullanılarak polimeraz zincir reaksiyon (PZR) yöntemi ile araştırıldı. Suşlar arasındaki klonal ilişkilerin tespiti için PFGE (pulsed field gel electrophoresis) yöntemi kullanıldı.Bulgular: GSBL üreten E. coli izolatları en sık yoğun bakım (%35), dahiliye (%16) ve genel cerrahi (%13) bölümlerinden izole edildi. GSBL üreten E. coli'lerin en sık izole edildiği örnekler idrar (%34), kan (%33) ve yara (%21) olmuştur. Suşların tamamı imipenem, meropenem ve amikasine duyarlı bulundu. İzolatların hiçbiri sefotaksim ve seftriaksona duyarlı bulunmadı. GSBL pozitif E. coli izolatlarının ertapeneme duyarlılığı %83, piperasilin/tazobaktama %61, sefaperazon/sulbaktama %63, seftazidime %18, sefepime %25, aztreonama %20 olarak saptandı. E. coli suşlarında CTX-M, TEM, OXA-2 grup, PER, SHV, OXA-10 grup beta laktamaz oranları, sırasıyla %89.5, %59.2, %15.8, % 14.5, %11.8 ve %3.9 olarak saptandı. İzolatların hiçbirinde GES ve VEB beta laktamaz geni saptanmadı. Bir izolatda araştırılan beta laktamaz genlerinden hiçbiri saptanmadı. PZR analizi sonucu 25 izolatta TEM ve CTX-M beta laktamazı birlikte, 20 izolatta yalnız CTX-M beta laktamaz geni ve 2 izolatta yalnız TEM beta laktamaz geni bulunduğu saptandı. SHV beta laktamazı hiçbir izolatda tek başına saptanmadı. PFGE yöntemi ile GSBL üreten izolatlar arası belirgin klonal ilişki saptanmadı.Sonuçlar: Bu çalışma ile hastanemizde nozokomiyal GSBL üreten E. coli suşları arasında CTX-M tipi enzimin yüksek sıklıkta olduğu gösterildi. GSBL üreten bakterilerin poliklonal olarak yayıldığı saptandı ve baskın epidemik suş tanımlanamadı. Direnç genlerinin mobil genetik elemanları ile aktarılmış olabileceği düşünülerek epidemik klonlar ile plazmidler arasındaki ilişkiyi açıklayacak plazmid analizi ve Multilokus sekans tipleme (MLST) gibi daha ileri çalışmalara gereksinim olduğu sonucuna varıldı.Anahtar Kelimeler: E. coli, beta laktamaz genleri, CTX-M, PFGE

Beta laktamazlarEscherichia coliGenler+1
Sündüz Görgeç
İnönü University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kırım kongo kanamalı ateşi enfeksiyonu geçiren hastalarda serum IgG varlığının tespit edilmesi

Amaç: Çalışmamızda Kırım Kongo Kanamalı Ateşi (KKKA) hastalığını geçiren kişilerde serum IgG varlığını tespit etmek, demografik özelliklerin, kene teması öyküsünün, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsünün, hastalığın klinik seyrinin, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat edip- etmemesinin, yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesinin KKKA IgG antikor durumunu nasıl etkilediğini değerlendirmek ve KKKA IgG antikorunun serumda ne kadar süre pozitif kaldığını saptamak amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Hitit Üniversitesi Tıp Fakültesi Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'ne 2011-2021 yılları arasında KKKA hastalığı tanısı ile tedavi görüp şifa ile taburcu olan 153 kişi ve 2009 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile takip edilen bir sağlık çalışanı ile kliniğimize başka nedenle yatan ve 2007 yılında Ankara'da KKKA nedeni ile yatış öyküsünün olduğunu öğrendiğimiz iki kişi olmak üzere toplamda 155 kişi çalışmaya dahil edildi. Hastalardan alınan serumlar sonradan çalışılmak üzere -80 C'de saklandı. Bireylere 13 sorudan oluşan yapılandırılmış bir anket uygulandı. Hastalığın ciddiyeti Severity Scoring Index (SSI) kullanılarak belirlendi. KKKA IgG antikor varlığı ELISA yöntemi ile çalışıldı. Elde edilen sonuçlar hastalığı geçirdiği yıllara ve ankette sorulan sorulara göre istatistiksel analize tabi tutuldu. İstatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda 47 (%30,3) kişide KKKA IgG antikoru pozitif bulundu. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 7 yıl ise pozitiflik oranının yüksek olduğu belirlendi. Hastalığı geçirdikten sonraki süre 8 yıl ise pozitiflik oranının azaldığı görüldü. Kişilerin hastalığı geçirdiği yıla, demografik özelliklerine, kene teması öyküsüne, hastalığı geçirdiği dönemde replasman tedavisi uygulanma öyküsüne, hastalığı geçirdiği klinik seyrine göre, hastalığı geçirdikten sonra riskli durumlarda korunma önlemlerine dikkat etmesine ve yakın çevresindeki kişilerin KKKA hastalığını geçirmesine göre KKKA IgG antikor durumlarında anlamlı farklılık bulunmadı. KKKA IgG pozitif olan kişilerin yaşı hastalığı geçirdiği dönemde negatif olanlara göre anlamlı yüksek bulundu (p=0,043). Sonuçlar: Bulgularımız KKKA hastalığını geçiren kişilerde KKKA IgG'nin varlığının ortalama 7 yıl civarında kaldığı yönündedir. KKKA hastalığını geçirme yaşı ortalama olarak daha yüksek olanlarda KKKA IgG pozitifliği artmaktadır. KKKA IgG pozitifliği geçmişte hastalığın geçirildiğini göstermesi açısından epidemiyolojik çalışmalarda tarama testi olarak kullanılabilir. Ancak tek başına KKKA IgG pozitifliği bağışıklık durumunu göstermek amacıyla kullanılamayacağı için IgG pozitifliği saptanan bireylerde bu antikorların hastalıktan koruyucu nitelikte nötralizan vasıf taşıyıp taşımadığını gösterecek ileri çalışmalara gereksinim vardır. Anahtar kelimeler: KKKA, KKKAV, IgG antikor, İmmünoloji

Alerji ve immünolojiAntikorlarHemorajik ateş-Kırım+1
Gülcan Kaplan
Hitit University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Karbapenem dirençli enterobacteriaceae suşlarında direnç genetiğinin belirlenmesi ve yeni kullanıma giren antibiyotiklerin dirençli suşlar üzerinde etkinliğinin değerlendirilmesi

Çoklu ilaç dirençli gram negatif bakteri enfeksiyonları; gerek tedavisinin zorluğu ve artan mortalitesi, gerekse tedavi maliyetleri açısından küresel boyutta önemli bir halk sağlığı problemidir. Gram negatif bakteri enfeksiyonların tedavisinde önemli bir yere sahip olan beta laktam grubu antibiyotiklere karşı gelişen beta laktamaz direnci nedeniyle karbapenem kullanımı artmış, bu da beraberinde karbapenem direncini getirmiştir. Karbapenem dirençli Enterobacteriaceae (CRE), ertapenem, imipenem veya meropenemden en az birine dirençli enterobacteriaceae suşlarını tanımlar. Mekanik ventilasyona bağlı, üriner veya intravenöz kateterlere ihtiyaç duyan hastalar, uzun süreli immünsüpresyona neden olan ilaçları kullananlar ve bağışıklık sistemi zayıf olanlar, (CRE) enfeksiyonları için risk altındadır. Özellikle yoğun bakım ünitelerinde dirençle ilişkili baskın beta laktamaz geninin belirlenmesi, kritik hastalarda ampirik antibiyoterapiye büyük katkı sağlayacaktır. Bu tez çalışması ile hastanemiz yoğun bakım ünitelerinde yatan hastaların çeşitli klinik örneklerinde üreyen CRE izolatlarının genotipik metotlarla direnç profillerinin araştırılarak, bu izolatların antibakteriyel duyarlılıklarının belirlenmesi ile yerel ve ulusal sürveyansa katkı sağlanması amaçlandı. 15.12.2023 ile 15.06.2024 tarihleri arasında, hastanemizin 3. basamak Dahili ve Anesteziyoloji ve Reanimasyon yoğun bakım ünitelerinden birine yatışları yapıldıktan en az 72 saat sonra VIP, piyelonefrit veya kateter ilişkili kan dolaşımı enfeksiyonu düşünülen hastalardan alınan kan, idrar veya ETA kültürlerinde üreyen 74 CRE izolatı çalışmaya alındı. Kültürleri alınan hastaların yaşa, cinsiyete, yattıkları yoğun bakım ünitelerine, daha öncesinde aldıkları antibakteriyel ajanlara ve eşlik eden komorbid durumlara göre mortalite ile ilişkileri incelendi. Kültürlerde üretilen CRE izolatlarında fenotipik yöntemlerle karbapenemaz varlığı araştırıldı. Karbapenemaz ürettiği belirlenen 60 K. pneumoniae ve 4 E. coli izolatından PCR metoduyla karbapenemaz genlerinden blaOXA-48, blaNDM, blaIMP, blaVIM ve blaKPC varlığı araştırıldı. Baskın karbapenemaz geni ülkemiz verilerine paralel olarak blaOXA-48 tespit edildi (%53,1). MBL izolatlarına rastlanmayıp, blaKPC sıklığının ise arttığı gözlendi (%46,9). Aynı izolatlardan seftazidim/avibactam, meropenem/vaborbactam, imipenem/relebactam, seftolozan/tazobactam ve sefiderocol antibiyotiklerine duyarlılık disk difüzyon metoduyla araştırıldı. KPC izolatlarında seftazidim/avibactam %83,9, meropenem/vaborbactam %100, imipenem/relebactam %96,6 ve sefiderocol ise %93,3 oranında duyarlı saptanmış olup, Seftolozan/tazobactama duyarlı suş görülmedi. OXA-48 izolatları ise seftazidim avibactam %89, meropenem/vaborbactam %52, imipenem/relebactam %88, sefiderocol ise %94,1 oranında duyarlı görüldü. Seftolozan/tazobactama izolatların %17,6'sı duyarlı saptandı. blaKPC izolatlarının seftazidim/avibactam, meropenem/vaborbactam, imipenem/relebactam ve sefiderocol duyarlılıkları literatür verilerine uygun bulundu. BlaOXA-48 izolatlarında literatür verilerinden farklı olarak daha yüksek imipenem/relebactam duyarlılığı saptandı. K. pneumoniae izolatları arasındaki klonal ilişki protein elektroforezi metoduyla araştırıldı. İzolatların Dice benzerlik katsayısı %78,6 olarak saptanarak klonal ilişki gözlenmedi. Anahtar kelimeler: karbapenem dirençli enterobacteriaceae, karbapenemaz tespit yöntemleri, moleküler epidemiyoloji, CRE tedavisi

Mehmet Ali Aşan
Fırat University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Septik artritin erken tanısında kan ve sinoviyal sıvıda Presepsin ve Maresin 1 düzeylerinin rolü

Septik artrit, eklemlerdeki sinoviyal zar ve sıvının bakteriyel, viral ya da fungal etkenlerle oluşan iltihabıdır. Tanıda ideal olan sinoviyal sıvıda bakterinin gösterilmesidir. Fakat sinoviyal sıvıda bakteri üremesi düşük oranda olduğundan tanı çoğunlukla klinik, fizik muayene ve laboratuar bulgularının sonuçlarına göre konulmakta olup doğru bir şekilde teşhis etme yeteneği sınırlıdır. Septik artritin klinik önemi, tanıda gecikme veya yetersiz tedavi sonucu sekel bırakabilir olmasından kaynaklanmaktadır. Bu nedenle kıkırdak hasarı oluşmadan hızlı tanıya imkan sağlayan duyarlılık ve özgüllüğü yüksek biyobelirteçler bulmak için günümüzde birçok araştırma yapılmaktadır. Son yıllarda enfeksiyon göstergesi olarak üzerinde durulan belirteçlerden birisi de serum presepsin düzeyidir. Sepsis, pnömoni ve diğer bakteriyel enfeksiyonlarda artan kan presepsin seviyeleri dikkat çekicidir. Maresin-1 ise inflamatuar hastalıklarda güçlü anti-inflamatuar etkiler gösteren eikosapentaenoik asitten (EPA) öne çıkan metabolitlerden biridir. Bu çalışmada septik artritin erken tanısında serum ve sinoviyal sıvıda presepsin ve maresin-1 düzeylerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmamız tek merkezli, prospektif bir vaka kontrol çalışmasıdır. Çalışmamıza Fırat Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine Temmuz 2022- Ekim 2023 yılları arası başvuran 70 hasta dâhil edilmiştir. Çalışmaya alınan hastalar Newman kriterlerine ve retrospektif takiplerine göre septik artrit olarak değerlendirilmiştir. Yeni tanı testi olarak önerdiğimiz presepsin ve maresin-1 düzeylerine serum ve sinoviyal mayide bakılmıştır. Presepsin düzeyi sinoviyal mayide seruma göre daha anlamlı bulunmuş olup serumda 1407,3 ng/L, sinoviyal mayide 3445,5 ng/L kesim değeri olarak belirlenmiştir. Maresin-1 düzeyleri ise hem serum hem de sinoviyal mayide septik artrit tanısını koymada anlamsız bulunmuştur. Maresin-1 düzeyinin anlamsız bulunmasında kontrol grubunun tamamen sağlıklı bireylerden oluşmaması önemli bir neden olarak değerlendirilmiştir. Şüpheli durumlarda presepsin düzeyinin bir prediktif değer olarak kullanılabileceği görülmüştür. Özellikle sinoviyal mayi presepsin düzeyleri için tanı performansı serum presepsin düzeylerine göre daha yüksektir. Daha kapsamlı bir çalışma ile hastaların ileri dönem bulguları da takip edilerek hastaların septik artrit olup olmadığı ve bu iki grup arasındaki klinik ve laboratuvar farklılıkların ortaya konularak daha anlamlı sonuçlar alınacağı görüşündeyiz. Anahtar kelimeler: Septik artrit, presepsin, maresin-1

Ceren Aydın
Fırat University
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Enteroinvazif patojenlere karşı probiyotik mikroorganizmaların hücre kültürü ortamında etkinlikleri

ENTEROİNVAZİF PATOJENLERE KARŞI PROBİYOTİK MİKROORGANİZMALARIN HÜCRE KÜLTÜRÜ ORTAMINDA ETKİNLİKLERİ Giriş ve Amaç: Probiyotikler "yeterli miktarda alımı sonucu konağın sağlıklı kalmasına yardımcı olan canlı mikroorganizmalar" olarak tanımlanmıĢtır. Bu sebeple uzun yıllardır gerek terapötik gerekse profilaktik olarak çok çeĢitli alanlarda kullanımına yönelik araĢtırmalar sürdürülmektedir. Enteroinvazif patojenlerle oluĢan gastroenteritlerin antibiyotiklerle tedavi edildiği bilinmekte ancak antibiyoterapinin flora üzerinde oluĢturdukları olumsuz etki ve mikroorganizmalarda antibiyotiklere karĢı geliĢen direnç sorunu yeni tedavi arayıĢlarını gündeme getirmiĢtir. Gereç ve Yöntem: Bu projede in vitro ortamda probiyotiklerin patojen bakterilere karĢı inhibitör rollerini araĢtırmak ve probiyotikleri kullanarak patojen bağırsak bakterilerine karĢı tedavi stratejileri geliĢtirmek hedeflendi. ÇalıĢmada, bağırsak epitel hasarına neden olan; Salmonella Typhi ve Shigella dysenteria‟ya karĢı probiyotiklerin etki mekanizmalarını aydınlatmak adına; Lactobacillus acidophilus ve Saccharomyces boulardii ile yapay kalın barsak epitel hücreleri kullanıldı. Bulgular: Probiyotik mikroorganizmaların ve solubl ürünlerinin patojen mikroorganizmalar üzerine etkinliğini anlamak için yapılan çalıĢmanın ilk basamağında Müller Hinton plaklarında patojen mikroorganizmalara karĢı, probiyotiklerin inhibisyon zonu oluĢturmadığı görüldü. ÇalıĢmanın ikinci basamağı olan yara iyileĢmesi hücre proliferasyonu bölümünde; S. Typhi ve S. dysenteria‟nın hücre kültüründe Caco-2 hücresinin yara iyileĢme proliferasyon sürecini bozduğu, L. acidophilus‟un tek baĢınayken bu proliferasyon üzerine etkisi olmadığı fakat S. boulardii‟nin tek baĢınayken kontrol grubuna kıyasla hasarlı hücrenin proliferasyonunu iyileĢme yönünde arttırdığı görülmüĢtür. Enfeksiyon modelinde destrüktif etkisiyle bilinen S. Typhi ve S. dysenteria‟nın patojenitesinin azalıp azalmadığına L. acidophilus ve S. boulardii eĢliğinde bakıldığında ise L. acidophilus‟un S. Typhi ile olan kombinasyonunda kontrole göre yara iyileĢmesini hızlandırdığı, S. dysenteria ile olan kombinasyonunda ise yara iyileĢmesi üzerine etkisi 59 olmadığı görülmüĢtür. S. boulardii ise mevcut kullanılan bakteriyolojik miktarlar ile S. Typhi ve S. dysenteria‟nın eĢit miktarının yarattığı destrüktif etkiyi engelleyememiĢtir. Sonuç: Probiyotiklerin akut enfeksiyöz, invazif bakteriyel diyaredeki etkisi net değildir. Anlamlı istatistikler çıkmasına rağmen klinik öneme sahip olup olmadığını anlamak için daha çok randomize kontrollu çalıĢmaya ihtiyaç vardır.

Hücre kültürüLactobacillusLactobacillus acidophilus+5
Esra Çörekli
Aydın Adnan Menderes University
2017
00
DoktoraAçık ErişimTR

Sağlık çalışanlarının COVİD-19 aşısını kabulü

Amaç: Sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısını kabulü, hem COVID-19 tanısı alan hastaları ile yakın temasta bulunmaları ile artmış enfeksiyon riski taşımalarından dolayı hem de aşı konusunda topluma rehberlik etmelerinden dolayı oldukça önemlidir. Bu çalışma ile sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısını kabulünün irdelenmesi, tereddüte sebep olan durumların tespit edilmesi amaçlanmıştır. Materyal ve Yöntem: Bu çalışmada; 1 Nisan-1 Temmuz 2021 tarihleri arasında Ankara Şehir Hastanesi'nde görev yapan sağlık çalışanlarının COVID-19 aşısı yaptırıp yaptırmamaları, aşıyı yaptırma/yaptırmama nedenleri bir anketle sorgulanmıştır. Çalışmada 1096 sağlık çalışanının anket sonuçları değerlendirilmiştir. Bulgular: Yaş ortalaması 33.2± 8.9 olan katılımcıların %71.7'si kadın, %49.4'ü evli, %42.9'u hemşire veya ebe idi. Çalışmaya katılan sağlık çalışanlarından %30.6'sı kendisinin, %46.1'i birlikte yaşadığı kişilerin COVID-19 tanısı aldığını belirtti. Tüm sağlık çalışanlarında COVID-19 aşısı olma yüzdesi %81, doktorlarda %92, hemşire/ebelerde %76, yardımcı sağlık personelinde %81, teknik/idari personelde %77 olarak tespit edildi. Yakınlarını hasta etmekten korkmak, aşının koruyucu etkileri hakkında bilgilendirilmek, aşıyı güvenilir bulmak ve hasta olmaktan korkmak en sık COVID-19 aşısı olma nedenlerinden iken; etkinliği konusunda endişe, yan etki korkusu, COVID-19 geçirme ise en sık aşı olmama nedeni olarak belirtilmiştir. Sonuç: COVID-19 aşısının kabulünde 30 yaşından büyük olmak, çocuk sahibi olmak, hamile olmamak, tıpta uzmanlık/doktora/yüksek lisans sahibi olmak, doktor olmak, üç yıl ve üzeri çalışma yılında olmak, en az bir defa grip aşısı olmuş olmak daha yüksek aşı kabul yüzdesi ile ilişkili bulunmuştur. Toplumda ve tüm sağlık çalışanlarında aşı ile ilgili yeterli ve ikna edici bilgilendirmeler yapılması ve oluşan tereddütlerin iyi analiz edilip çözüm önerileri ile birlikte sahaya yansıtılabilmesi önemli bir gerekliliktir. Anahtar kelimeler: Aşı kabulü, COVID-19, pandemi, sağlık çalışanları.

Aşı tereddüdüCOVID 19COVID 19 aşıları+5
Safiye Göçer
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVİD-19 aşısı sonrası antikor yanıt izlemi, elecsys anti-SARS-COV-2 S testi ile nötralizasyon testinin karşılaştırılması

Giriş ve Amaç: Nötralizasyon testleri (NT), anti-SARS-CoV-2 nötralize edici antikorları (NAb) ölçmek için altın standarttır ancak pratikte kullanımları kısıtlıdır. Spike (S) protein reseptör bağlanma alanına (RBD) karşı antikorların, SARS-CoV-2'ye karşı nötralize edici bir aktivite sağladığı gösterilmiştir. Anti-S1-RBD-SARS-CoV-2 (Anti-RBD) antikorlarını kantitatif olarak ölçen testler, nekahat fazı plazma tedavisi için potansiyel donörlerin NAb taraması, doğal veya aşı kaynaklı bağışıklığın değerlendirilmesi, aşılama için bireylerin sınıflandırılması ve aşının belgelenmesi için büyük değere sahip olabilir. Çalışmamızda COVID-19 aşısı olan hastalarda aşı sonrası altı aylık süreçte NT ve Elecsys Anti‑SARS‑CoV‑2 S (Elecsys-S) testi ile, NAb ve S protein RBD'ye karşı gelişen antikor düzeyleri ölçülerek iki testin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Materyal-Metod: Ankara Şehir Hastanesi'nde COVID-19 aşısı olan 200 gönüllünün, aşı öncesi ve sonrasında 1,3, 6. aylarda bir biyokimya tüpüne kanı alınarak; hem NAb, hem de Elecsys-S testi ile Anti-RBD antikor düzey tayini yapıldı. NT, bir Sloven SARS-CoV-2 izolatı kullanılarak bir BSL-3 laboratuvarında gerçekleştirildi; NT titresi ≥1:6 pozitif olarak kabul edildi. Elecsys-S testi Cobas e8000 analizöründe gerçekleştirildi. Analizör tarafından her bir numunenin konsantrasyonu U/mL cinsinden otomatik olarak hesaplandı. Cut-Off Index (COI) değerine göre antikorlar ölçüldü. Bir COI ≥ 0,8 U/ml pozitif olarak kabul edildi ve bir COI < 0,8 U/ml negatif olarak kabul edildi. Bulgular: Birinci ay kontrolünde Elecsys-S testinin duyarlılığı %99.3, pozitif prediktif değeri %90.8 olarak bulundu. Üçüncü ve altıncı ayda, Elecsys-S testinin duyarlılığı %100, pozitif prediktif değer sırasıyla %87.5 ve %98.3 olarak bulundu. Üçüncü ve altıncı ayda antikor negatif hasta olmadığı için özgüllük ve negatif prediktif değer hesaplanamadı. Birinci aydaki nötralizan antikor pozitif ve negatif olan grupların yaş ortalamaları, cinsiyet, VKİ, sigara kullanımı, ek hastalığa sahip olma, ilaç kullanımı açısından istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmadı. Üçüncü ayda Elecsys-S testi ile NT arasında orta düzeyde pozitif yönlü istatistiksel anlamlı bir ilişki saptandı (R: 0.71, p<0.001).Bir ve üçüncü ay takibinde toplam serumlar (n:274) ile yapılan değerlendirmede; Elecsys-S testi ve NT arasında pozitif yönde zayıf anlamlı bir ilişki bulundu (R:0.46, p<0.001). Altıncı ayda Elecsys-S testi ve NT arasında zayıf düzeyde istatistiksel anlamlı bir ilişki bulundu (R: 0.28, p:0.002). Sonuç: Elecsys-S testi ile altın standart test kabul edilen NT karşılaştırıldığında, COVID-19 aşısı sonrası bir, üç ve altıncı ay takiplerinde Elecsys-S testinin duyarlılığı çok yüksek bulunmuştur. COVID-19 seroprevelansının yüksek olduğu bir popülasyonda serum numunelerinin ileri dilüsyonla çalışılması faydalı olacaktır. Elecsys-S testi kantitatif sonuç vermesi ve pratik kullanımı ile COVID-19 ile karşılaşmayı göstermekte oldukça elverişli bir testtir ancak koruyucu antikor seviyelerini göstermek için daha yüksek eşik değerler kullanılabilir. Anahtar Kelimeler: COVID-19, SARS-CoV-2, serolojik testler, Elecsys Anti‐SARS‐CoV‐2 S testi, nötralizasyon testi, antikor yanıtı

AntikorlarAşılamaAşılar+6
Zeynep Atalay Altınkaynak
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2022
00
DoktoraAçık ErişimTR

Çocuk ve erişkin yoğun bakımlardaki kandidemilerin epidemiyolojik, klinik özellik ve mortalite risk faktörleri açısından karşılaştırılması

Bu çalışmada, pediatrik ve erişkin yoğun bakım ünitelerindeki hastalarda kandideminin klinik özelliklerini ve mortalite risk faktörlerini belirlemek amaçlanmıştır. Çalışmaya, Haziran 2019 ile Aralık 2022 tarihleri arasında Ankara Bilkent Şehir Hastanesi YBÜ'lerinde kandidemi tanısı konulan 18 yaş üzeri erişkin ve 1 ay ile 18 yaş arası pediatrik hastalar dahil edildi. 3,5 yıllık bir dönem boyunca çalışmaya kandidemi tanısı konulan 101 (%57) pediatrik ve 75 (%42,6) erişkin hasta dahil edildi. Altta yatan hastalıklar, hipotansiyon, steroid kullanımı, üriner kateterizasyon ve entübasyon erişkinlerde daha yaygındı, oysa çocuklarda ise son hastaneye yatış, ateş, cerrahi öykü ve toplam hastanede kalış süresi daha yüksekti. Her iki hasta grubunda da en sık izole edilen Kandida türü C. albicans olup, albicans dışı kandida türleri C. albicans türlerinden daha sık tespit edildi. C. glabrata erişkinlerde çocuklardan daha yaygındı (%3 vs. %14,7). Çocuklarda genellikle flukonazol kullanılırken, erişkinlerde ekinokandinler tercih edildi. Yedi ve 30 günlük mortalite oranları erişkinlerde çocuklardan daha yüksekti (7 gün %49,3 vs. %8,9; 30 gün %68 vs. %15,8; her ikisi de p<0,001). Çocuklarda 30 günlük mortalite için steroid kullanımı (OR: 6,6, p=0,001), üriner kateterizasyon (OR: 1,2, p=0,011), entübasyon (OR: 6,5, p=0,006), kandidemi sonrası kateterlerin çıkarılmaması (OR: 11,2, p=0,001) ve trombositopeni (OR: 1,5, p=0,001) önemli risk faktörleri olarak bulundu. Multivariate lojistik regresyon analizi, steroid kullanımı (OR: 9,2), kateterlerin çıkarılmaması (OR: 24,5) ve trombositopeni (OR: 8,8) önemli faktörler olarak belirledi. Erişkinlerde, kateterlerin çıkarılmaması (OR: 4,1, p=0,024), trombositopeni (OR: 1,6, p=0,001), lökositoz (OR: 1,16, p=0,040) ve antifungal tedavi eksikliği (OR: 1,7, p=0,001) önemli mortalite risk faktörleri olarak bulundu. Lojistik regresyon, kateterlerin çıkarılmaması (OR: 4,3) ve lökositozun (OR: 2,5) önemli faktörler olduğunu ortaya koydu. Çalışmamız, çocuk ve erişkin hastalarda kandidemiye bağlı 30 günlük mortalite faktörlerinde önemli farklılıklar ve benzerlikler olduğunu ortaya koymuştur.

Belgin Gülhan
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
DoktoraAçık ErişimTR

KOBİ'lerde biyolojik risklerin yönetimine bütüncül yaklaşım: Bir model önerisi

Bu çalışmanın amacı, KOBİ'lerde biyolojik risk yönetiminin mevcut durumunu değerlendirmek ve bu risklerin krize dönüşümünü engelleyecek yönetim kapasitelerinin geliştirilmesine yönelik bütüncül yaklaşımı ortaya çıkaran bir model önermektir. Araştırma sorusu şudur: KOBİ'lerde biyolojik risklerin yönetimi nasıl olmalıdır? 2022 ile 2024 yılları arasında gerçekleştirilen bu nitel araştırmada, gömülü teori modeline dayalı bir yaklaşım benimsenmiştir. Etik kurul onayı alındıktan sonra, biyolojik risk yönetimi konusunda uzmanlaşmış profesyonellerle yarı yapılandırılmış derinlemesine görüşmeler yapılmıştır. Elde edilen veriler MAXQDA 24 nitel analiz programı kullanılarak kodlanmış ve belirli temalar altında sınıflandırılmıştır. Analizlerin güvenilirliğini artırmak için iki bağımsız uzmanla temaları oluşturan kodlar ve kategoriler arası uyum değerlendirilmiştir. Bu temalar arasındaki ilişkiler ve birbirlerine etki eden faktörler incelenmiş ve bulgular ulusal ve uluslararası literatürle karşılaştırılarak tartışılmıştır. Araştırmanın sonucunda toplamda, biyolojik risklerin yönetiminde 8 ana tema belirlenmiştir. Çalışanların ve toplum sağlığının korunmasında farkındalık, mevzuat ve uyum süreçleri, halk sağlığı araçları, risk yönetimi, kurumsal mekanizmalar, entegre yönetim ve iş birliği, iş yönetimi ve ilkeler başlığı altındaki bu temalar KOBİ'lerde biyolojik risklerin bütüncül bir yaklaşımla ele alınmasına etki eden faktörleri ortaya çıkarmıştır. Bu faktörlerin birbirleri ile olan ilişkileri, KOBİ'lerde biyolojik risk yönetiminin bütüncül yaklaşımla nasıl ele alınacağına dair bulgular ortaya çıkarmıştır. Bu araştırmanın sonuçları, biyolojik risk yönetiminin kompleks ve multidisipliner bir yaklaşım gerektirdiğini ortaya koymaktadır. İşyerleri, fiziksel, kimyasal, ergonomik, biyolojik ve psikososyal risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Özellikle biyolojik riskler, sağlık, ekonomik ve sosyal etkileriyle hem bölgesel hem de küresel ölçekte ciddi sonuçlar doğurabilir kapasitededir. Mevcut uygulamaların bu gereksinimi karşılamakta yetersiz kalabildiği ve bütüncül bir yaklaşıma ihtiyaç duyulduğu anlaşılmıştır. Koruyucu ve önleyici yaklaşımların halk sağlığı ve iş sağlığı stratejilerine dayalı olarak benimsenmesi ve yönetim kapasitelerinin güçlendirilmesi gerekmektedir. Bu araştırma, KOBİ'lerde biyolojik risk yönetiminin iyileştirilmesine yönelik stratejilerin bütüncül bir yaklaşım ile geliştirilmesine katkı sağlayabilir.

KOBİPandemiler
Ahmet Özlü
Ankara Yıldırım Beyazıt University · Sağlık Bilimleri Enstitüsü
2024
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

SARS-COV-2 enfeksiyonu olan hastalarda obstrüktif uyku apnesi, uyku kalitesi ve depresyon varlığının COVID-19 kliniği üzerine etkilerinin değerlendirilmesi

Dünya Sağlık Örgütü 31 Aralık 2019'da Çin'in Wuhan şehrinde etiyolojisi bilinmeyen pnömoni vakaları bildirmiş olup etken daha önce insanlarda tespit edilmemiş yeni bir koronavirüs olarak tanımlanmıştır. Etken SARS-CoV-2 olarak isimlendirilmiş, hastalığın adı da COVID-19 olarak kabul edilmiştir. Başta kardiyovasküler hastalıklar, diyabet olmak üzere çeşitli kronik hastalıklar SARS-CoV-2 enfeksiyonu için risk faktörleri olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada da SARS-CoV-2 enfeksiyonu olan hastalarda obstrüktif uyku apnesi (OUA), uyku kalitesi ve depresyon varlığının COVID-19 kliniği ile ilişkilerinin değerlendirmesi amaçlanmıştır. Çalışmaya 1 Kasım 2020-31 Ocak 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi COVID-19 servisine yatan 103 hasta dâhil edilmiştir. Hastalara Pittsburgh Uyku Kalitesi İndeksi (PUKİ), Berlin ve STOP-BANG anketleri, Beck Depresyon Ölçeği (BDÖ) uygulanmıştır. Sonrasında anket alt grupları COVID-19 ile ilişkili hastalık ağırlığı, radyolojik tutulum yüzdesi, hastaların saturasyon değerleri, hastanede yatış süresi, yüksek doz steroid ve/veya tocilizumab kullanımı, yoğun bakım ihtiyacı, laboratuvar parametreleri gibi verilerle istatistiksel analizler yapılarak karşılaştırılmıştır. 103 hastanın 40'ı (%38,8) kadın, 63'ü (%61,2) erkektir. Çalışma sonucunda depresyon ile COVID-19 ilişkili hiçbir parametre ile anlamlı ilişki bulunmamıştır (p>0,05). Uyku kalitesi kötü olan hastaların hastanede yatış süresi ve yoğun bakım ihtiyacının daha fazla olduğu saptanmıştır (p <0,05). OUA açısından yüksek riskli hastaların saturasyonlarının daha düşük olduğu, hastanede daha uzun süre yattıkları, daha fazla yoğun bakım ihtiyaçlarının olduğu, bu hastalarda daha fazla yüksek doz steroid ve/veya tocilizumab kullanıldığı saptanmıştır (p <0,05). Çalışma sonucunda OUA'nın ağır-kritik COVID-19 hastalığı için bir risk faktörü olabileceği düşünülmüştür. Pandemi başlangıcından beri bir yıldan uzun süre geçmesine rağmen hala etkili bir tedavi ve korunma yönteminin bulunamamış olması nedeniyle COVID-19 özellikle risk faktörü olan bireyler için günümüzde önemli bir mortalite nedenidir. Ağır hastalık için risk faktörlerinin bilinmesinin hastalık yönetimini kolaylaştırabileceği göz önünde bulundurulduğunda pandemi döneminde OUA tanı ve tedavisinin de önemsenmesi gerektiği ve ek risk faktörlerinin belirlenmesi için yeni çalışmalara ihtiyaç olduğu düşünülmektedir. Anahtar kelimeler: COVID-19, Risk faktörü, Obstrüktif uyku apnesi

COVID 19DepresyonKorona virüs enfeksiyonları+4
Begüm Şahin
Gaziantep University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi yoğun bakım ünitelerinde kandidemi olgularının irdelenmesi

Kandidemi, kan dolaşımı enfeksiyonları içinde tanı ve tedavisinin zor olması ile birlikte yüksek mortalite, morbidite ve artan bakım maliyeti nedeniyle önem taşımaktadır. Kan kültüründe üreyen Candida türünün belirlenmesi ve antifungal duyarlılığın bilinmesi etkin tedavi için önemlidir. Bu tez çalışmasında hastanemiz YBÜ'lerinde kandidemi sıklığının, risk faktörlerinin, tür dağılımının ve antifungal ilaçlara karşı duyarlılık paternlerinin saptanması, kandidemi mortalitesini ve mortalite ile ilişkili risk faktörlerinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya 1 Ocak 2020 - 1 Mart 2021 tarihleri arasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi YBÜ'lerinde takip edilen kandidemi tanısı alan 53 hasta ile kandidemi tanısı almayan 53 hasta dahil edildi. 14 aylık çalışma süresinde kandidemi insidansı 1000 hasta kabulünde 10.57 (%1,05) olarak saptandı. En sık C. albicans %47,2, non-albicans türler içinde en sık C. tropicalis %22,6, C. glabrata %18,9, C.lusitaniae %3,8 oranında izole edildi. C. albicans'ta antifungal direnç saptanmazken non-albicans türlerinde AMB %14,8, kaspofungin %7,4, mikafungin %7,4, flusitozin %3,7, C.glabrata hariç flukonazol ve vorikonazol %11,7 oranında saptanmıştır. Kandidemi olgularında hemodiyaliz, uzun yatış süresi, TPN kullanımı, kandidüri ve mortalite kontrol grubuna göre istatististiksel anlamlı olarak daha fazla görüldü. Kandidemi olgularında COVID-19 %17 oranında belirlendi ve non-albicans kandidemili olgularında C. albicans kandidemili olgularına göre istatistiksel anlamlı daha fazla oranda saptandı. Kandidemi olgularının % 50,2'sinde eş zamanlı bakteriyemi saptandı. Gram (+) bakteriyemi %50,9, Gram (-) bakteriyemi %16,9 oranında saptandı. Kandidemiye atfedilen kaba mortalite oranı %83 olarak belirlendi. İleri yaş ve platelet düşüklüğü mortalite ile ilişkili bulundu. Sonuç olarak kandidemi etkenlerinin tür düzeylerinde tanımlanıp antifungal duyarlık profilinin belirlenmesi, yüksek mortalite ve morbiditeye sahip bu enfeksiyonların etkin tedavisinde doğru antifungal ajan tercihi için önemlidir. Belirlenen antifungal direnç oranları ve etkenlerin tür dağılımlarının değişimi dikkatle incelenmeli ve bunların nedenleri araştırılmalıdır. Her hastanenin kandidemi için epidemiyolojik verileri güncel olmalı, hasta özelliklerine, risk faktörlerine göre uygun tedavi seçiminin yapılması gerekmektedir. Anahtar kelimeler: Kandidemi, Risk faktörleri, Antifungal duyarlılık, İnvaziv Kandidiyazis, Mortalite

Antifungal duyarlılık testleriGaziantepKandida+3
Rıyad Boran
Gaziantep University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2010-2020 yılları arasında başvuran kronik hepatit B tanısı ile tedavi alan hastaların tedavi etkinliği ve yan etkileri bakımından değerlendirilmesi

Kronik hepatit B enfeksiyonu tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli sağlık problemlerinden biridir. Retrospektif tez çalışmasında Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine 2010-2020 yılları arasında başvuran ve kronik hepatit B enfeksiyonu nedeniyle tedavi alan hastaların tedavi yanıtlarını virolojik, serolojik, biyokimyasal olarak araştırmayı amaçladık. Çalışmamıza kronik hepatit B tanısı ile takip edilen 412 hasta dahil edildi. Hastaların cinsiyet, yaş, karaciğer biyopsisinde fibrozis ve HAİ sonuçları, uygulanan antiviral tedavi türü, tedavi öncesi ve tedavinin 6. 12. ve 24. aylarındaki AST, ALT, trombosit, INR, kreatinin, üre, AFP ve HBV DNA düzeyleri, HBsAg, Anti-HBs, HBeAg, Anti-HBe durumları hastane otomasyon sistemi üzerinden kaydedildi. 412 hastanın 236'sı erkek (%57,28), 176' sının kadın (%42,72) olduğu tespit edildi ve hastaların yaş ortalaması 44,04±12,49 idi. Hastaların aldıkları tedaviler incelendiğinde; 178 (%43,2) hasta TDF, 200 (%48,54) hasta ETV, 18 (%4,37) hasta LAM, 13 (%3,16) hasta PegINF-α ve 3 (%0,73) hasta TBV tedavisi almaktaydı. Ortalama fibrozis skoru 2,68±0,93, ortalama HAİ 5,09±2,16 olarak tespit edildi. Töncesi 316 (%77,1) hastada HBeAg negatif, 94 (%22,9) hastada ise pozitif saptandı TDF ve ETV tedavileri karşılaştırıldığında; viral süpresyon, erken dönemde TDF grubunda anlamlı olarak daha fazlaydı. Ayrıca TDF tedavisi alan hastaların kreatinin değerleri 12. ve 24. aylarda ETV grubunda göre anlamlı olarak yüksek tespit edildi. Sonuç olarak hızlı viroloji yanıt istenen hastalarda TDF tedavisi en etkin tedavi olarak dikkat çekmekteyken, böbrek fonksiyonları bozuk olan hastalarda ise mümkün olduğu kadar alternatif tedavilerin tercih edilmesi gerekmektedir.

EntekavirGaziantepHemoglobin A-glikolize+6
Kübra Koçak
Gaziantep University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hematolojik maligniteli hastalarda invaziv aspergilloz tanısında GM-LFA'nın tanısal etkinliğinin GM-EIA ile karşılaştırılması

Çalışmamızda hematolojik malignite tanılı hastalarda invaziv aspergilloz tanısında kullanılan yardımcı molekül olan galaktomannan antijeni tespiti için yeni geliştirilen lateral flow yöntemi ile geleneksel olarak kullanılan yöntem kıyaslanarak hızlı tanı sürecine katkı sağlanması amaçlanmıştır. Çalışma Gaziantep Üniversitesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi Hematoloji servisinde 01.03.2022 ile 31.11.2022 tarihleri arasında, 18 yaş üstü, hematolojik malignite tanısı olan, EORTC/MSG kriterlerine göre invaziv aspergilloz tanısı alan ve galaktomannan antijeni EIA yöntemi ile çalışılmış olan 200 kişilik popülasyonda yapılmıştır. SPSS 26,0 Windows versiyon paket programı kullanılmıştır. Tanısal değerlendirme için 2x2 tablo kullanılarak duyarlılık, özgüllük, pozitif prediktif değer ve negatif prediktif değer hesaplanmıştır. Optimum pozitifliği belirlemek için ROC analizi yapılmıştır. p<0.05 düzeyinde anlamlı kabul edilmiştir. Çalışmaya toplam 192 hasta alındı. Ortalama yaş 43,6(±18,2), 112 (%58,3) hasta erkek, 80 (%41,7) hasta kadındı. En sık hematolojik maligniteler 62 (%32,3) hasta AML, 56 (%29,2) hasta ALL, 32 (%16,7) hasta NHL şeklinde dağılmaktaydı. EORTC/MSG kriterlerine göre sınıflandırıldığında 2 hasta kanıtlanmış, 17 hasta muhtemel, 90 hasta olası, 83 hasta ise invaziv aspergilloz düşünülmeyen hastalardı. GM-EIA ile 59 serum örneği, GM-LFA ile 10 serum örneği >0,5 olarak tespit edilmiştir. Tüm hastalar dahil edildiğinde 0,5 eşik değeri için GM-LFA duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerleri sırasıyla %15, %99, %90 ve %72 olarak tespit edilmiştir. ROC analizi sonrası eşik değeri 0,4 alındığı takdirde EAA:0,685 olarak tespit edilmiş olup duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler sırasıyla %18, %99, %91, %73 olarak tespit edilmiştir. Kontrol grubu dışlandığında 0,5 eşik değeri için GM-LFA duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler sırasıyla %17, %98, %88, %62 olarak tespit edilmiştir. ROC analizi sonrası eşik değeri 0,14 alındığı takdirde EAA: 0,722 olarak tespit edilmiş olup duyarlılık, özgüllük, pozitif ve negatif prediktif değerler sırasıyla %30, %98, %93, %65 olarak tespit edilmiştir. GM-LFA testi hematolojik maligniteli hastalarda invaziv aspergilloz riski yüksek hasta gruplarında yüksek pozitif prediktif değeri nedeniyle 0,14 eşik değeri alınarak tanı amacıyla kullanılması uygundur. Tarama amaçlı GM-EIA'ya karşı aşağıda kalmaktadır. Anahtar Kelimeler: İnvaziv aspergilloz, Galaktomannan, Lateral flow

AspergillozErken teşhisGalaktomannan+3
Enes Erbağcı
Gaziantep University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Gaziantep Üniversitesi Tıp fakültesi Hastanesine 2010-2022 yılları arasında başvuran human immunodeficiency virus (HIV) ile yaşayan bireylerde metabolik parametrelerin değerlendirilmesi

Antiretroviral tedavideki (ART) gelişmeler HIV enfeksiyonu ile yaşayan bireylerin (HİYB) yaşam beklentisini genel topluma yakın hale getirmiştir. HIV'den etkilenen bireylerde mortalite ve morbidite üzerine olumlu etkileri olan antiretroviral ilaçlar, persistan immun aktivasyon, kronik enflamasyon, yaşam tarzı ve birçok komorbiditenin normal popülasyondan daha sık ve daha erken yaşlarda ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Metabolik kemik hastalıklarından osteoporoz, osteopeni, osteomalazi, dislipidemi, diyabet, kardiyak hastalıklar, metabolik sendrom sıklıkla karşımıza çıkan komorbiditelerdir. Bu çalışmada Gaziantep Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniklerine başvuran HİYB'de metabolik parametrelerinin (karaciğer fonksiyonları, böbrek fonksiyonları, iskelet sistemi) değerlendirilmesi ve kullandıkları antiretroviral ilaçlarla özellikle kan yağlarının, açlık kan şekerinin, böbrek fonksiyon testlerindeki değişimlerinin karşılaştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya dahil edilen 247 hastanın demografik verileri ve sigara, alkol kullanımı gibi alışkanlıkları incelendi. Çalışmamızdaki hastaların yaşları 18 ile 69 arasında değişirken hastaların yaş ortalaması 37,49 (±12,4) olarak tespit edildi. Hastaların büyük bir ksımının erkek (%86.6) ve heteroseksüel (%63.4) olduğu tespit edildi. Kontrol grubu ile yapılan kıyaslamada, HIV taşıyan bireylerde psikiyatrik bozukluk oranı belirgin oranda daha yüksek tespit edildi. Hastaların büyük bir kısmında DEXA skoruna göre osteopeni tespit edilirken yine önemli bir kısmında D vitamini eksikliği mevcuttu. Tanı anındaki böbrek fonksiyon testleri kreatinin ve GFR değerleri ile tedavinin 1., 2. ve 3. yılları karşılaştırıldığında GFR'de istatistiksel olarak anlamlı azalma ve kreatinin değerinde istatisksel olarak anlamlı artış saptandı. Başvuru anındaki HDL, LDL, total kolesterol, trigliserid düzeyleri tedavinin 1., 2. ve 3. yıllardaki değerlerle karşılaştırıldığında anlamlı artış saptandı. Tedavi rejimi TAF içeren hastalarda total kolesterol ve LDL kolesterol seviyelerinde 1. yılın sonunda istatistiksel olarak anlamlı yükseklik tespit edildi. En sık tercih edilen başlangıç ART rejimi %23.1 ile DTG+TDF/FTC olduğu görüldü. HIV hastalık seyrinde yakından takip edilmesi gereken metabolik parametrelerin belirlenmesi ve özel hasta grupları için tedavinin kişiselleştirilmesine olanak sunmak amaçlanmıştır. HİYB'de yaşam beklentisinin artması ile birlikte yaşlandıkça artan komorbiditelerin ve metabolik yan etkilerin doğru yönetilebilmesi için multidisipliner yaklaşım gereklidir. Anahtar kelimeler: HIV, AIDS, CD4, CD8, Total kolesterol, LDL kolesterol, Antiretroviral Tedavi, HIV RNA

AIDSAntiretroviral ajanlarCD4-CD8 oranı+7
Onur Kalyenci
Gaziantep University
2023
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 2016-2018 yılları arasında direkt etkili antiviral tedavi alan kronik hepatit c hastalarının retrospektif irdelenmesi

Kronik hepatit C (KHC) enfeksiyonunun tedavisinde uzun yıllar pegile interferon (Peg-IFN) ve ribavirin (RBV) kullanılmıştır. Günümüzde yeni geliştirilen direkt etkili antiviral (DEA) ajanlar ile KHC tedavisinde %95'i aşan kalıcı virolojik yanıt oranlarına ulaşılmıştır. Bu çalışma ile, paritaprevir/ritonavir/ombitasvir±dasabuvir (PTV/RTV/OBV±DSV) veya sofosbuvir±ledipasvir (SOF±LDP)'in RBV'le veya RBV'siz verilen tedavi kombinasyonlarını alan olgularda tedavi etkinliği ve güvenliğinin saptanması amaçlanmıştır. 2016-2018 yılları arasında Bursa Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı ve Gastroenteroloji Bilim Dalı'nda KHC tanısı ile takip edilen, PTV/RTV/OBV±DSV veya SOF±LDP'in RBV'le veya RBV'siz verilen tedavi kombinasyonlarını alan olgular çalışmaya dahil edildi. Olguların demogrofik verileri; tedavi öncesi, sırasında ve sonrasında biyokimyasal ve moleküler parametreleri ile ilaç yan etkilerine bakıldı. Tedavi rejimleri ve hasta genotiplerine göre tedavi bitiminden 12 hafta sonraki HCV-RNA yanıtları (KVY12) ile 24 hafta sonraki HCV-RNA yanıtları (KVY24) karşılaştırıldı. Çalışmaya toplam 223 olgu (94 kadın, 129 erkek) dahil edildi. Olguların yaşlarının median değeri 62±14 (20-84) yıl idi. Hepatosellüler kanseri olan 19, karaciğer nakli olan 14, kronik böbrek yetmezliği olan 18, böbrek nakli olan 3 olgu mevcut idi. Olguların 173'ü (%77,6) genotip 1-1b, 19'u (%8,5) genotip 1, 17'si (%7,6) genotip 3, 9'u (%4) genotip 1-1a, 4'ü (%1,8) genotip 4 ve 1'i (0,4) genotip 2 idi. DEA tedavi öncesinde Peg-IFN±RBV±Proteaz inhibitörü deneyimi olan 103 (%46) olgu mevcutken, 120 (%54) olgu naif idi. Olguların 63'ü (%28) sirotik, 160'ı (%72) ise nonsirotik idi. 116 (%52) olguya SOF±LDP±RBV rejimi; 107 (%48) olguya PTV/RTV/OBV±DSV±RBV rejimi verildiği saptandı. KVY12, 161 olgunun 153'ünde (%94,4) elde edildi. Sekiz (%4,9) olguda KVY12 saptanmadı. Tedavi sırasında genotip 1-1b, naif kompanse sirotik olan bir olguda PTV/RTV/OBV±DSV rejimi ile alevlenme görülürken, tedavisini düzenli kullanmayan, genotip 1-1b, naif nonsirotik olan bir olguda ise SOF/LDP rejimi ile tedaviye yanıtsızlık görüldü. Genotip 1-1b, naif nonsirotik olan bir olguda ise PTV/RTV/OBV±DSV rejimi ile KVY12 mevcut iken 24. haftada bakılan HCV-RNA pozitif olarak saptandı. Genotip 1-1b olan olgularda diğer genotiplere göre KVY daha yüksek saptandı (p=0,009). Tüm genotip ve tedavi gruplarında cinsiyet, yaş, siroz ve tedavi deneyimi ile KVY12 arasında anlamlı bir ilişki saptanmadı (sırasıyla p=0,486; p=0,985; p=0,232; p=0,737). Olguların 34'ünde (%15) yan etki gözlendi. En sık görülen yan etki halsizlik (%8), ikinci sıklıkta kaşıntı ve karın ağrısı (%2) idi. Yan etkiler nedeniyle sadece %1,3 olguda tedavinin kesildiği görüldü. KHC'de yeni geliştirilen DEA tedavileriyle özellikle genotip 1-1b hastalarda diğer genotiplere göre KVY12 oranlarının daha yüksek olduğu gözlendi. Tedavide kullanılan PTV/RTV/OBV±DSV ve SOF±LDP etkin ve güvenilir olup yüksek KVY oranlarına sahiptir.

Antiviral ajanlarHepatitHepatit C+3
Sümeyra Şimşek
Bursa Uludağ Üni̇versi̇ty
2019
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Toplum kökenli idrar yolu enfeksiyonlarında antibiyotik dirençli mikroorganizmalar ve risk faktörleri

Amaç: Çalışmamızda, toplum kökenli üriner sistem enfeksiyonu tanısıyla hastanemizde takip edilen hastaların, idrar kültüründe üreyen mikroorganizmalar ve direnç profillerini saptamak, hastalardaki risk faktörlerini değerlendirmek ve ampirik tedavi seçiminde başarı oranlarımızı belirlemek hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Tıp Fakültesi ve Ankara Şehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'nde Şubat 2019 ve Şubat 2020 tarihleri arasında toplum kökenli üriner sistem enfeksiyonu (ÜSE) tanısı alan hastalar, prospektif olarak incelenmek üzere çalışmaya dahil edildi. Son altı ay içerisinde hospitalizasyon öyküsü bulunanlar ve üriner sondası olan hastalar çalışma dışı bırakıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların klinik ve demografik özellikleri, idrar kültürlerinde üreyen mikroorganizmalar ve bunların antibiyotik duyarlılık oranları incelendi. Hastaların klinik ve demografik özellikleri, izole edilen etkenin geniş spektrumlu beta laktamaz (GSBL) üretmesi ya da çoklu ilaç direnci (ÇİD) olması açısından karşılaştırıldı. Hastalara başlanan ampirik tedaviler ve başarı oranları değerlendirildi. Çalışmada yer alan verilerin istatistiksel analizleri için Statistical Package for the Social Sciences (SPSS) Statistics Windows sürümü 20.0 kullanıldı; p<0.05 değeri anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda, toplum kökenli ÜSE tanısı alan hastaların %68.7'si (169/246) kadın, %31.3'ü (77/246) erkek cinsiyetti. Hastaların %64.2'ine (158/246) komplike piyelonefrit, %25.2'sine (62/246) komplike olmayan piyelonefrit, %10.6'sına (26/246) sistit tanısı kondu. Hastaların idrar kültüründe en fazla tespit edilen mikroorganizmalar, Escherichia coli %63.8 ve Klebsiella spp. %24.4 idi. ÇİD olan etkenlerin oranı %30.9 iken GSBL üreten etkenlerin oranı %46.6 idi. En yüksek direncin tespit edildiği ajanlar; ampisilin %77.2, sefuroksim %49.6, seftriakson %49, TMP-SXT %48.9 idi. Erkek cinsiyet, komplike edici faktör varlığı, immunsupresyon, böbrek transpantasyonu öyküsü ve antibiyotik kullanım öyküsü, etkenin GSBL üretmesi açısından anlamlı risk faktörleri olarak belirlendi. ÇİD olan etken için risk faktörleri değerlendirildiğinde ise antibiyotik kullanım öyküsü ve bakımevinde kalma öyküsü istatiksel olarak anlamlı idi. GSBL üreten etken için bağımsız risk faktörleri olarak, 'erkek cinsiyet', 'immunsupresyon varlığı' ve 'antibiyotik kullanım öyküsü' tespit edildi. Literatür incelendiğinde, bugüne kadar belirlenmiş risk faktörleri ROC (Reciever Operator Characteristics) analizi ile GSBL üreten ve üretmeyen etkenlerin izole edildiği hasta grupları arasında karşılaştırıldı. Erkek cinsiyet, ≥60 yaş olmak, malignite varlığı, immunsupresyon, üriner patoloji varlığı, bakımevinde kalma, antibiyotik kullanımı ve ÜSE öyküsü değişken olarak analize dahil edildiğinde, ≤ 2 değişkene sahip olan hastalarda GSBL üreten etkenin düşük oranda izole edildiği, ≥ 3 değişkene sahip olan hastalarda ise GSBL üreten etkenin daha fazla izole edildiği görüldü. Ampirik tedavide en sık tercih edilen ajan seftriakson %41.1 ve ertapenem %35.8'di. GSBL üreten etkenlerin izole edildiği hasta grubunda ampirik tedavi başarısı anlamlı derecede düşük bulundu. GSBL üreten ve üretmeyen etkenlerin izole edildiği hasta grupları arasında bakteremi oranları ve tedavi sürelerinde istatiksel olarak anlamlı fark tespit edilmedi (p=0.853, p=0.126). Sonuç: Çalışmamızda tespit ettiğimiz direnç oranları, yakın tarihli yapılan çalışmalara göre oldukça yüksektir. Erkek cinsiyet, antibiyotik kullanım öyküsü ve immunsupresyon GSBL üreten etken için bağımsız risk faktörleri olarak tespit edilmiştir. Hastada saptanan risk faktörlerinin sayısı ne kadar fazla ise GSBL üreten etken ile enfeksiyon riskinin o kadar yüksek olduğu görülmüştür. Hastaları, iyi bir anamnez ve klinik değerlendirme ile dirençli mikroorganizma riski açısından değerlendirmek, en uygun tedaviyi en kısa sürede başlamak için en önemli noktadır. Anahtar Kelimeler: Toplum kökenli, genişlemiş spektrumlu beta laktamaz, üriner sistem enfeksiyon, çoklu ilaç direnci risk faktörleri

AntibiyotiklerBeta laktamazlarRisk faktörleri+4
Rüveyda Korkmazer
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

HIV ile yaşayan bireylerde karotis ve brakial arter duvar kalınlık ölçümü ve kardiyovasküler hastalık riski ile ilişkisi

Amaç: Çalışmamızda HIV enfeksiyonunun karotis ve brakial arter intima-media kalınlığına (IMT) herhangi bir etkisinin olup olmadığı ve HIV ile yaşayan bireylerde karotis ve brakial arter IMT ölçümünün geleneksel kardiyovasküler risk skorlamalarına bir katkısı olup olmadığının araştırılması hedeflenmiştir. Gereç ve Yöntem: Ankara Şehir Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Kliniği'nde takipli HIV ile enfekte 66 kişiden hasta grubu, HIV ile enfekte olmayan ve hasta grubu ile yaş-cinsiyet uyumlu 40 katılımcıdan ise kontrol grubu oluşturuldu. Gruplara B-mode USG ile cIMT ölçümü yapıldı. cIMT 0.9 mm ve üzeri subklinik ateroskleroz kabul edildi. Framingham risk skoru (FRS) ve D:A:D skorları hesaplandı. Bulgular: Hasta ve kontrol grubunun ortanca cIMT sırası ile 0.92 (0.45-1.45) mm ve 0.55 (0.35-1.25) mm olup aradaki fark anlamlıdır (p<0.001). Brakial arter IMT de benzer olarak hasta grubunda anlamlı olarak daha yüksektir (hasta ve kontrol grubunda sırası ile 0.45 (0.30-0.76) mm ve 0.35 (0.17-0.50) mm; p<0.001). Hasta ve kontrol grubunda katılımcılar 40 yaş altı ve üzeri iki gruba ayrıldığında cIMT ve brakial arter IMT sonuçları hasta grubunda daha yüksektir (her biri için p<0.001). Hasta grubunda FRS'nin hesaplanamadığı 30 yaş altı bireylerde ve FRS'ye göre düşük riskli gruplarda cIMT ile subklinik ateroskleroz saptanmıştır (sırası ile subklinik ateroskleroz oranları; %20, %62.9). Sonuç: KVH riskinin normal popülasyona göre yüksek olduğu bilinen HIV ile enfekte bireylerde enfekte olmayan bireylere kıyasla cIMT ve brakial arter IMT anlamlı olarak yüksek bulunmuştur. HIV ile yaşayan bireylerde, özellikle genç yaşlarda, KVH riskinin hesaplanmasında geleneksel skorlama sistemleri ile gözden kaçan hastaların yakalanması için cIMT ölçümü oldukça faydalı gözükmektedir. Anahtar Kelimeler: brakial arter IMT, karotis IMT, D:A:D, FRS, HIV

Brakiyel arterHIVHIV enfeksiyonları+4
Zeynep Bilgiç
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Üçüncü basamak yoğun bakım ünitesinde antibiyotik yönetim programı-karbapenem kısıtlı dönemin klinik, laboratuvar, maliyet üzerine etkisinin incelenmesi

ÖZET Amaç: Karbapenem kısıtlı AYP'nin; 3.basamak YBÜ'de enfeksiyon etkenlerinin direnç profilinde değişiklik, YBÜ kalış süresi ve mortalite, ATİ hesaplanarak iki dönem arasında antibiyotik kullanım miktarı ve maliyet üzerine etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Ankara Şehir Hastanesi'nde COVID-19 hastalarının izlendiği 3.basamak YBÜ'de Temmuz 2020 ve Mayıs 2021 tarihleri arasında iki günün üzerinde yatarak tedavi almış 572 hastanın, karbapenem kısıtlı AYP uygulanarak beşer aylık sürelerle öncesi ve sonrası (1.dönem ve 2.dönem) verileri karşılaştırıldı. Çalışmaya dahil edilen hastaların klinik, demografik, fizik muayene, laboratuvar, kültür sonuçları ve antibakteriyel tedavileri kaydedildi. Etkenlerin mikrobiyolojik analizinde VITEK-2 Compact (BioMérieux, Fransa) sistem kullanıldı, etkenler GSBL, MDR ve XDR olması ve enfeksiyon insidans dansite ve hızları açısından karşılaştırıldı. Antibiyotiklerin kullanım miktarının hesaplanmasında ATK/TGD-100 HG metodolojisi kullanıldı. Verilerin istatistiksel analizleri için SPSS R version 4.0.2 kullanıldı, p<0.05 anlamlı kabul edildi. Bulgular: Çalışmamızda COVID YBÜ'de takip edilen hastaların %62.2'si erkek, %36.8 kadın, ortalama yaş 70.5 idi. En sık komorbidite %59.4 HT ve ikinci %35.3 DM, ortalama CCI:5 idi. YBÜ'de kanıtlanmış sekonder bakteriyel enfeksiyon oranı %21; ampirik antibiyotik başlama oranı %76 idi. AYP ile iki dönem arasında ampirik antibiyotik başlama oranı farklı (birinci ve ikinci dönemde sırasıyla %82.9,%74,7, p=0.02) saptandı. Kan kültüründe en sık izole edilen Gram pozitif etken KNS (%34), en sık Gram negatif etken A.baumanni (%25) idi. İki dönem arasında MDR ve XDR A.baumanni kan dolaşımı enfeksiyonu tesbiti anlamlı farklı idi (p:0.04). İdrar ve ETA kültüründe en sık izole edilen etkenler; E.coli (%43) ve A.baumannii (%54) idi. Çalışmada ortalama ATİ 144 TGD/100 HG saptandı. AYP ile tüketiminde azalma olan antibiyotikler meropenem, tigesiklin, sefepim iken (sırasıyla p değerleri=0.008,0.03,0.03); tüketiminde artış olan antibiyotikler kolistin, SXT, daptomisin idi (sırasıyla p değerleri=0.03,0.01,0.03). AYP ile antibiyotik maliyetinde 64.497 TL, toplam hasta maliyetinde hasta başı %14 oranında (p<0.05) tasarruf sağlanmıştır. 30. gün tüm nedenlere bağlı mortalite benzer bulunmuştur. YBÜ' de ortalama kalış süresi birinci ve ikinci dönem sırası ile 9 ve 8 gündü (p=0.06). Sonuç: Artan antibiyotik kullanımının doğurduğu antibiyotik direnci COVID-19 enfeksiyonundan çok daha büyük bir tehlike olarak gelecek yıllarda bizi karşılayacak ve mortalite artışına sebep olacaktır. Bu nedenle etkili AYP'lerin oluşturulmasına acilen ihtiyaç vardır. Anahtar Kelimeler: Antibiyotik yönetimi, Çoklu ilaç direnci, Karbapenem, Tanımlanmış Günlük Doz

AntibiyotiklerDoz tayiniDoz-cevap ilişkisi-ilaç+7
Dilek Asiltürk
Ankara Yıldırım Beyazıt University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

COVID-19 tanılı olgularda IG G antikor yanıtının takibi

Giriş: Aralık 2019'da Çin'in Wuhan kentinden nedeni bilinmeyen pnömoni vakaları bildirilmiştir. Bu olgulardan alınan solunum yolu örneklerinden izole edilen virus SARS-CoV-2 olarak adlandırılmıştır. İnsandan insana damlacık yolu ile bulaşması nedeniyle tüm dünyaya yayılan bir pandemiye neden olmuştur. Covid-19 geçiren kişilerde IgM ve IgG antikor yanıtı oluştuğu bilinmektedir. Ancak SARS-CoV-2'ye karşı gelişen bu antikor yanıtının ne kadar süre ile kalıcı olacağı ve koruyucu titreleri kesin olarak bilinmemektedir. Çalışmamızda Covid-19 geçiren olgularda yaklaşık bir yıl boyunca antikor düzeylerini kantitatif olarak takip ederek SARS-CoV-2'ye karşı gelişen antikor yanıtının kalıcı olup olmayacağını, antikor titre düzeyinin ve antikor pozitifliği süresinin hangi değişkenlerden etkilendiğini saptamayı amaçladık. Gereç ve Yöntem: Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne 11 Mart 2020 ile 11 Ağustos 2020 tarihleri arasında başvurmuş ve Covid-19 tanısı almış olan olgularda bir yıllık sürede antikor titre takibi yapılması planlandı. Çalışmaya katılan hastaların eşlik eden kronik hastalıkları kaydedildi, Charlson komorbidite indeksi (CCI) ve vücut kitle indeksi (VKİ) hesaplandı. Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüleri'nin Covid-19 tedavi rehberine göre hastaların klinik ağırlık skorları belirlendi ve hasta popülasyonu hafif, orta, ağır olmak üzere 3 gruba ayrıldı. Hastalar, hastaneye ilk başvuru tarihlerinden itibaren yaklaşık olarak 1. 3. 6. ve 12. aylarda toplam 4 defa vizite çağırıldı ve SARS-CoV-2 IgG Quant testi (Abbott Laboratories, IL, ABD) ile SARS-CoV-2 Anti-N IgG titreleri ölçüldü. Bulgular: Çalışmaya dâhil edilen 177 hastanın %53,1'i erkekti (n=94) ve yaş ortalamaları 44,72 (±13,47) idi. Hastaların 164'ü (%92,7) PZR pozitifti, 13 olgu olası Covid-19 tanısı almıştı. Olası Covid-19 tanılı olguların hepsinde SARS-CoV-2 Anti-N IgG testi pozitifti. Hastalarımızın VKİ median değeri 27,74 (IQR: 24,97-30,89) saptandı. Yetmiş hastanın (%39,5) eşlik eden en az bir ek hastalığı vardı. Klinik ağırlık derecesine göre hastaların %33,3'ü hafif, %46,9'u orta, %19,8'i ağır olarak sınıflandırıldı. Takip vizitlerinin yapıldığı gün aralıkları; 1. vizitte median 56 gün (IQR: 42-64 gün), 2. vizitte median 92 gün (IQR: 90-96 gün), 3. vizitte median 193 gün (IQR: 183-199 gün), 4. vizitte 371 gün (IQR: 366-405 gün) idi. Antikor pozitifliği oranı 1. vizitte %88,7, 2. vizitte %80,8, 3. vizitte %45,9, 4. vizitte %21,4 saptandı. SARS-CoV-2 Anti-N IgG titrelerinin medianı 1. vizitte 5,9 (IQR: 3,45-7,66), 2. vizitte 3,88 (IQR: 2,08-6,44), 3. vizitte 1,36 (IQR: 0,58-2,83), 4. vizitte 0,84 (IQR: 0,38-1,22) ölçüldü. Antikor titrelerinin özellikle 3. vizitte önemli derecede düştüğü görüldü (p<0,0001). Anti-N IgG titreleri ile hastalığın ağırlık derecesi arasında istatistiksel olarak anlamlı bir ilişki mevcuttu (tüm vizitler için sırasıyla, p<0,0001, p<0,0001, p<0,0001, p=0,004). Çok değişkenli lojistik regresyon analizinde, hastalık şiddeti arttıkça 1. ve 3. vizitlerde antikor pozitifliği olasılığı yaklaşık 3 ila 6 kat artmaktaydı (sırasıyla OR: 6,453 %95 CI 2,126-19,589, p<0,0001, OR: 3,169 %95 CI 1,710-5,873, p<0,0001). Antikor pozitifliği üzerine etki eden diğer bağımsız değişkenler yaş ve CCI skoruydu (sırasıyla OR:1,078 %95 CI 1,031-1,127, p<0,0001, OR: 0,537 %95 CI 0,363-0,795, p=0,002). Ayrıca 3. ve 4. vizitler arasında aşı olan hasta grubu aşı olmayan hastalar ile karşılaştırıldı. Son vizitte ölçülen ortalama antikor titresi, aşı olan grupta aşı olmayan gruba göre anlamlı olarak daha yüksek saptandı (p<0,0001). Sonuç: Çalışmamızda özellikle 6. aydan sonra Anti-N IgG antikor pozitifliğinde anlamlı bir düşüş olduğu görülmüştür ve anti-N IgG titresinde 1 yıl içerisinde önemli miktarda azalma gözlenmiştir. Tüm vizitlerde ölçülen ortalama antikor titreleri hafif hastalarda orta ve ağır hastalara göre anlamlı olarak daha düşük saptanmıştır. Antikor titresinin klinik ağırlık skoru ile orta derecede korele olduğu gösterilmiştir. Antikor pozitifliği üzerine etkili en önemli bağımsız faktör hastalığın ağırlık derecesi olmuştur. Antikor pozitifliğine etki eden diğer bağımsız değişkenler ise yaş ve CCI skorudur. Çalışmamızda antikor titre değerleri takip edilmiş ancak bu değerlerin re-enfeksiyon ve ağır hastalıktan koruyuculuğu objektif olarak değerlendirilememiştir. SARS-CoV-2'ye karşı gelişen antikorların kalıcılık süresinin yanı sıra seropozitiflik ile re-enfeksiyona karşı koruyucu bağışıklık arasındaki ilişkiyi aydınlatmak ve koruyucu antikor titre düzeylerini belirleyebilmek için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

AntikorlarCOVID 19SARS virüsü+1
Ayşe Betül Uslu Ersöz
Bezmialem Vakıf University
2022
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

İnterlökin 17 inhibitörleri kullanan psöriyazis hastalarında 13-valanlı konjuge pnömokok aşısına antikor yanıtının değerlendirilmesi

Giriş ve Amaç: Psöriyazis, immün aracılı, kronik ve yaygın bir deri hastalığıdır. Patogenezinde IL-23/Th17 yolağının rolü gösterilmiş ve bu doğrultuda geliştirilen IL-17 inhibitörleri tedavide yaygın olarak kullanılmaya başlanmıştır. Ancak biyolojik ilaçlar, immünsupresif etkileri nedeniyle enfeksiyon riskini artırabilmektedir. Pnömokok gibi aşıyla önlenebilir enfeksiyonlar açısından risk altındaki bu hasta grubunda, aşılara karşı gelişen antikor yanıtının değerlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Literatürde, IL-17 inhibitörü kullanan psöriyazis hastalarında konjuge pnömokok aşısına karşı gelişen immün yanıtı inceleyen bir çalışma bulunmamaktadır. Bu nedenle, çalışmamızda IL-17 inhibitörü kullanan psöriyazis hastalarında 13-valanlı konjuge pnömokok aşısına antikor yanıtının değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve Yöntem: Bu çalışmaya, Eylül 2024 - Nisan 2025 tarihleri arasında Bezmialem Vakıf Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne başvuran, IL-17 inhibitörü (sekukinumab veya iksekizumab) kullanan 35 psöriyazis hastası ile immünsupresif durumu olmayan 11 yetişkin kontrol grubu olarak dahil edilmiştir. Her iki gruptan, 13-valanlı konjuge pnömokok aşısı uygulanmadan önce ve aşılamadan 4-6 hafta sonra alınan serum örneklerinde anti-pnömokok IgG antikor düzeyleri ELISA yöntemiyle ölçülmüştür. Bulgular: Psöriyazis grubunda aşı sonrası antikor düzeyinde anlamlı artış saptanmıştır (OD450: 0,153 → 0,228; p = 0,001). Cut-off değerine göre antikor pozitiflik oranı psöriyazis grubunda %28,6'dan %60'a yükselmiştir (p = 0,027). Antikor düzeylerindeki bağıl artış oranı psöriyazis grubunda %78,8, kontrol grubunda %66,9 olarak belirlenmiş, bu fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p = 0,766). Tek değişkenli analize göre, cinsiyet, yaş, eşlik eden hastalıklar ve IL-17 inhibitörü tedavi süresi ile antikor pozitifliği arasında anlamlı bir ilişki bulunmamıştır. Ancak iksekizumab kullanan hastalarda antikor pozitiflik oranı sekukinumab kullananlara göre anlamlı düzeyde daha yüksek bulunmuştur (OR: 8,00; p = 0,018). Çok değişkenli analizde bu fark anlamlılık sınırında kalmıştır (p = 0,084). Ayrıca doğrusal regresyon analizinde kadın cinsiyetin, antikor artış oranı üzerinde pozitif etkisi olduğu gösterilmiştir (p = 0,019). Sonuç: Çalışmamız, IL-17 inhibitörü kullanan psöriyazis hastalarında 13-valanlı konjuge pnömokok aşısına karşı anlamlı bir antikor yanıtı geliştiğini göstermektedir. Kadın cinsiyetin ve iksekizumab kullanımının daha güçlü antikor yanıtıyla ilişkili olduğu gözlemlenmiştir. Anahtar Kelimeler: Psöriyazis, IL-17 inhibitörleri, sekukinumab, iksekizumab, anti-pnömokok IgG, konjuge pnömokok aşısı

Mehmet Emin Özmen
Bezmialem Vakıf University
2025
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde izlenen kandidemi olgularının epidemiyolojik, klinik ve antifungal duyarlılık yönünden incelenmesi

Amaç: Kan dolaşım enfeksiyonları içinde Candida türlerine bağlı nozokomiyal enfeksiyonlar, giderek artan bir öneme sahiptir. Kan kültürlerinden izole edilen etkenler içinde dördüncü sırada yer almaktadır. Bu çalışmada, Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde yıllar içinde kandidemi olgularının ve etkenlerinin özelliklerindeki değişikliklerin irdelenmesi amaçlanmıştır.Materyal-Metod: Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde 1 Ağustos 2003-31 Aralık 2007 tarihleri arasında kandidemi tanısı ile izlenen olgular epidemiyolojik, klinik ve mikrobiyolojik özellikleri açısından retrospektif olarak değerlendirilmiştir.Bulgular: Kandidemi tanısı alan 116 hastanın 88'i (% 75,8) yoğun bakımda, 28'i (% 24,2) servislerde izlenmiştir. Hastaların yaş ortalaması 48,4±19 olup 67 (% 57,7)'si erkek, 49 (% 42,3)'u kadın olarak saptanmıştır. Kandidemi gelişmesinde en sık görülen risk faktörleri sırası ile geniş spektrumlu antibiyotik kullanımı (% 99,2 ), idrar kateteri (% 88,3) ve santral venöz kateter (% 65,0) varlığı olarak saptanmıştır. Yüzyirmi kandidemi atağında en sık izole edilen Candida türü C. albicans olup (% 38,6), bunu C. parapsilosis (% 28,3), C. tropicalis (% 10,8) ve C. glabrata (% 5,0) izlemiştir. % 18,3 olguda da diğer Candida türleri izole edilmiştir. Antifungal duyarlılık sonuçları hastanemizde hala flukonazolün güvenle kullanılabileceğini göstermektedir. Flukonazol direnç oranı C. albicans için % 2,2, albicans dışı türler için % 11,4 olarak belirlenmişken itrakonazol direnci C. albicans'ta % 7,5, albicans dışı türler için % 10,3 gibi yüksek oranda saptanmıştır. Türlerin yıllara göre dağılımında ve direnç eğilimde farklılık belirlenmemiştir (p=0,952). Amfoterisin B'ye hiçbir türün dirençli olmadığı saptanmıştır.Takip edilen hastaların 67'si (% 57,7) exitus olmuştur. Mortalite ile Candida türleri ve ilaç direnci arasında ilişki saptanmamıştır.Sonuç: Çalışmamızda Candida ile gelişen kan dolaşımı enfeksiyonlarında albicans dışı türlerin yıllar içinde artış göstermemekle birlikte yüksek oranda olduğu saptanmıştır. Bu türlerin antifungal ilaçlara direnci göz önüne alınarak, bu enfeksiyonlarda etkenin tür düzeyinde tayini ve antifungal duyarlılık testleri ortaya konulmuştur.

Antifungal ajanlarHastanelerHastaneler-üniversite+5
Esin Aysan Akçam
Çukurova University
2009
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Kronik hepatit C enfeksiyonunda mannoz bağlayan lektin düzeylerinin ve mannoz bağlayan lektin polimorfizmlerinin tedavi cevabına etkisi

Amaç: Hepatit C virüsü kronik karaciğer hastalığının en sık nedenidir. Dünyada yaklaşık 170 milyon kişinin hepatit C virüsü ile enfekte olduğu tahmin edilmektedir. Hepatit C enfeksiyonunun doğal seyir ve klinik gidişi virüs ve konağın immün cevabının etkileşimi ile ilişkilidir. Bağışıklık sisteminin önemli bir öğesi olan mannoz bağlayan lektin genetik polimorfizme sahiptir ve belirli genotiplere sahip bireylerin daha ciddi ve uzun süreli enfeksiyonlara yatkınlığı bilinmektedir. Mannoz bağlayan lektinin hepatit C virüsü enfeksiyonundaki rolü mannoz bağlayan lektin seviyeleri ve polimorfizmlerinin hastalık seyiri ve tedavi cevabını inceleyen az sayıda çalışmada gösterilmiştir. Biz bu çalışmada mannoz bağlayıcı lektin düzeyi ve mannoz bağlayan lektin geni polimorfizmleri ile tedavi cevabı arasındaki ilişkiyi ortaya koymayı amaçladık.Gereç ve Yöntem: Bu çalışmada kronik hepatit C hastaları ve kontrol grubunda serum mannoz bağlayan lektin düzeyleri ELİSA yöntemi ölçüldü ve kodon 54 mutasyon varlığı PCR-RFLP tekniği ile araştırıldı. Çalışmaya pegile interferon ve ribavirin kombinasyonu ile tedavi edilmiş 50 kronik hepatit C hastası ve 75 sağlıklı kontrol alındı.Bulgular: Kodon 54 mutasyonu hepatit C hastalarında kontrol grubuna oranla daha sıktı fakat aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı değildi. Hasta ve kontrol gruplarında kodon 54 mutasyonu olanlarda serum mannoz bağlayan lektin düzeyleri belirgin olarak düşük bulundu. Hepatit C hastalarında mannoz bağlayan lektin düzeyi kontrol grubuna göre daha düşük olmakla birlikte iki grup arasında istatistiksel olarak anlamlı fark saptanmadı. Ayrıca tedavi yanıtı saptanan ve saptanmayan hastalarda serum mannoz bağlayıcı serum düzeyleri ve mutasyon sıklığı oranları benzerdi.Sonuç: Düşük mannoz bağlayan lektin düzeyleri hepatit C enfeksiyonuna duyarlılığı artırmamaktadır ve mannoz bağlayan lektin düzeyinin hastalığın seyiri ve tedavi cevabı üzerine belirgin bir etkisi saptanmamış olmakla birlikte daha net sonuçlar ortaya koyabilmak için daha geniş hasta gruplarını içeren çalışmalara ihtiyaç vardır.

Hepatit CHepatit C virüsüLektinler+4
Süheyla Kömür
Çukurova University
2010
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeylerinin bruselloz gelişimi ve hastalığın seyri üzerine etkisinin değerlendirilmesi

Amaç: Bruselloz ülkemizde halen endemik olarak görülen zoonotik bir enfeksiyon hastalığıdır ve ana bulaş yolu pastörize edilmemiş süt ve süt ürünlerinin tüketimidir. Vitamin D'nin, makrofaj hücreleri üzerine fonksiyon düzenleyici özelliği nedeni ile immün sistemin düzenleyicileri arasında önemi giderek daha fazla anlaşılmaktadır. Vitamin D eksikliği sonucu kemotaksis, fagositoz ve proinflamatuvar sitokin üretiminin azaldığı da gösterilmiştir. Vitamin D immünmodülatör rolünü vitamin D reseptörü aracılığıyla yapmaktadır. Bu çalışma ile, ülkemizde sık görülen ve hücresel immün sistemin hastalığın seyrinde önemli bir yer tuttuğu bir enfeksiyon olan brusellozun gelişimi ve seyri üzerine Vitamin D ve solubl vitamin D reseptör düzeylerinin etkisinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Gereç ve Yöntem: Araştırmaya Mayıs 2009-Kasım 2010 tarihleri arasında Çukurova Üniversitesi Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji klinik ve polikliniğinde izlenen bruselloz tanısı alan ve tedavi başlanma kararı verilen hastalar ile sağlıklı kontrol olarak kabul edilen, herhangi bir enfeksiyon, malignite ve otoimmün hastalığı olmayan, 18 yaş ve üzeri erişkin gönüllüler çalışmaya dahil edilmiştir. Hasta ve kontrol grubunun Vitamin D ve solubl vitamin D reseptörü değerleri kaydedilmiştir. Vitamin D reseptör düzeyi, serumda immunoenzimatik yöntem yöntemiyle ölçülmüştür. Hasta ve kontrollerin laboratuvar parametreleri ile ayrıca brusellozlu hastaların klinik bulguları ve hastalık seyri kaydedilmiştir.Bulgular: Bruselloz tanısı alan 86 hastanın yaş ortalaması 40,86±18,4 olup 38 (% 46,9)'i erkek, 48 (% 52,7)'i kadın olarak saptanmıştır. Hastalığın klinik formları değerlendirildiğinde 72 (% 83,7) hasta akut, 11 (% 12,8) hasta subakut ve üç (% 3,5) hasta kronik bruselloz olarak saptanmıştır. Komplikasyon gelişme oranı % 29,1 olarak saptanmıştır. Spondilit % 22,1, nörolojik tutulum % 5,8, endokardit ise % 1,2 oranında bulunmuştur. Bruselloz hastalarında Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri kontrol grubuna oranla daha düşük olup, aralarındaki fark istatistiksel olarak anlamlı bulunmuştur (sırası ile p=0,005, p=0,0001). Hastalığın klinik formları ile Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri arasında anlamlı farklılık saptanmamıştır (sırası ile p=0,152, p=0,285). Hastalarda komplikasyon varlığı ile Vitamin D ve vitamin D reseptör düzeyleri arasında yine istatistiksel olarak farklılık bulunmamıştır (sırası ile p=0,783, p=0,660).Sonuç: Çalışmamız brusellozlu hastalarda, kontrol grubuna göre vitamin D ve vitamin D reseptör düzeylerinin belirgin şekilde düşük olduğu gösterilmiştir. Bu sonuçlar hastalığın patogenezinde Vitamin D'nin etkili olabileceğini düşündürmüştür.Anahtar sözcükler: Bruselloz, Vitamin D, Vitamin D reseptör, immün sistem

BrusellozVitamin DVitamin D eksikliği+1
Özay Akyıldız
Çukurova University
2011
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Protez eklem enfeksiyonlarında etkenler, tedavi rejimleri ve prognozun değerlendirilmesi

Amaç: Son yıllarda giderek artan oranlarda kullanılan protez eklemler beraberinde protez eklem enfeksiyonlarını da gündeme getirmektedir. Protez eklem enfeksiyonları hastaların hastanede kalış süresini ve tedavi maliyetini önemli oranlarda artırmaktadır. Bu çalışma ile hastanemizde diz ve kalça protez eklem enfeksiyonu tanısı alan, tedavi ve takip edilen hastaların enfeksiyon kaynağı, etken mikroorganizmalar, risk faktörleri, tedavi stratejileri ve prognozu tespit edilerek gelecekteki hasta yönetimimize katkı sağlamak amaçlanmıştırGereç ve Yöntem: Araştırmaya 1998-2011 yılları arasında hastanemiz Klinik Bakteriyoloji ve Enfeksiyon hastalıkları ve Ortopedi klinik ve polikliniklerine başvuran, diz ve kalça protez eklem enfeksiyonu tanısı alan, tedavi ve takip edilen hastaların dosyaları retrospektif olarak incelenmiştir. Hastaların demografik bilgileri, risk faktörleri, protezin uygulandığı hastane bilgileri, enfeksiyon atak sayıları, ilk enfeksiyonun tespit zamanı, belirti ve bulguları, laboratuar verileri, operasyon tarihleri, izole edilen mikroorganizmalar ile uygulanan tedavi protokolleri ve prognoz bilgileri dosyalardan retrospektif olarak taranmıştır. İstatiksel analizde SPSS v. 11.5 kullanılmıştır.Bulgular: Protez eklem enfeksiyonu tanısı alan 88 hastanın yaş ortalaması 58,8±15,9 olup; 31'i erkek (%35,2) olarak saptanmıştır. Hastalarımızda en sık protez takılma nedeninin travma (n=36) (%40,9) olduğu saptanmıştır. En sık semptom 80 hastada (%90,9) ağrı olarak tespit edilmiştir. Aynı eklemde geçirilmiş cerrahi öyküsü varlığının sonuçla ilişkisi istatiksel olarak anlamlı bulunmuştur (p=0,008). Hem akıntı hem de peroperatif kültürlerde en sık izole edilen etkenlerin koagülaz negatif stafilokoklar olduğu tespit edilmiştir. Hastaların 17'sinde (%19,3) etken izole edilememiştir. Çalışmamızda CRP ve ESR düzeyi ortalamaları yüksek tespit edilmiştir. İyi sonuç alınan hastalarda bu değerler düşük tespit edilmiş olup istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır.İki aşamalı revizyon yapılan hastalarda iyi sonuç oranı daha yüksek (%75,9) bulunmuş olup, istatiksel olarak anlamlı olduğu görülmüştür (p=0,016). İki aşamalı revizyonda spacer kullanılan hastalarda iyi sonuç oranı %76,8 olup, istatiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p=0,631). İyi sonuç alınan hastalarda toplam tedavi süreleri daha uzun tespit edilmiştir.Sonuç: Protez eklem enfeksiyonlarında etkenin izole edilmesi cerrahi yaklaşımı ve antimikrobial tedaviyi yönlendirdiği için önem taşımaktadır. Çalışmamızda protez eklem enfeksiyonu tedavisinde uzun süreli antibiyotik tedavisi ile cerrahinin kombinasyonunun, hastaya ve etken patojene uygun cerrahi ve antimikrobial tedavi seçilmesinin prognozu etkilediği görülmüştür.Anahtar sözcükler: Antibiyotik tedavisi, CRP ve ESR düzeyi, debridman ve retansiyon, glikokaliks tabakası, protez eklem enfeksiyonları, revizyon prosedürleri, yabancı cisim enfeksiyonları.

AntibiyotiklerC reaktif proteinDebridman+5
Kamer Eker Şele
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Nozokomiyal CTX-M pozitif Escherichia coli' enfeksiyonları ve risk faktörleri ilişkisi

ÖZETAmaç; Hastane ortamında izole edilen Esherichia coli' lerin beta-laktamazlarının çoğu Genişlemiş spektrumlu beta-laktamazlar' dır. Bu çalışmanın amacı Esherichia coli'lerde CTX-M sıklığını saptanmak, bu suşlar arası klonal ilişkinin moleküler yöntemlerle belirlenmesi ve bu çok ilaca dirençli Esherichia coli'lerle enfeksiyon gelişimi ile ilişkili risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmıştır.Materyal-metod; Bu çalışmaya 1 Mart 2011- 31 Mart 2012 tarihleri arasında merkez laboratuvarında izole edilen Esherichia coli izolatlatlarına dayanarak, Centers for Disease Control and Prevention (CDC) kriterlerine göre hastane enfeksiyonu olarak yorumlanan erişkin hastalar dahil edildi. Bu izolatlarda moleküler ve epidemiyolojik yöntemlerle, CTX-M tipi beta-laktamaz üretenlerin prevalansı ve subgrupları grup spesifik polimeraz zincir reaksiyonu (PZR) ile saptandı. Bu suşlar arasındaki muhtemel klonal ilişkinin ve bunların risk faktörleri ile olan ilişkisinin ortaya konulması için Pulse field gel elecrophoresis (PFGE) yöntemi kullanıldı.Bulgular; Tek değişkenli analizde GSBL üretiminde rolü olduğu düşünülen ve anlamlı bulunan üriner sistem hastalığı, son 3 ayda hastanede yatış öyküsü, son 3 ayda 3.kuşak sefalosporin kullanımı, üriner kateter uygulaması, Pitt bakteriyemi skoru çok değişkenli analizde de GSBL gelişimi yönünden risk faktörü olarak tespit edildi ]sırasıyla; OR(% 95 GA) = 3(1,6-5,5), OR (% 95 GA)= 2,1(1,17-4,01), OR=(% 95 GA)=8(2-38), OR=(% 95 GA)=2(1,2-4), OR=(% 95 GA)= 0,1(0,03-0,36)]. Mortalite yönünden ise GSBL pozitif ve negatif hastalar arasında anlamlı fark saptanmadı (p=0,14). CTX-M pozitifliği % 54,5 tespit edildi. En sık saptanan CTX-M grubu CTX-M-1 (% 85,7) idi. CTX-M pozitif ve CTX-M negatif hasta gruplarının karşılaştırılmasında istatiki olarak anlamlı risk faktörü saptanmadı. PFGE yöntemi ile Esherichia coli suşlarının klonal ilişkisi değerlendirildi ve suşlar arasında hastane kaynaklı bir bulaşı düşündürecek anlamlı bir klonal ilişki saptanmadı.Sonuç; GSBL taşıyan türlerin toplum içerisinde yayılımları, bulaş yolları ve muhtemel risk faktörlerinin tespiti bu tür çok ilaca dirençli mikroorganizmalarla oluşacak enfeksiyonların önlenmesinde önemlidir. Akılcı antibiyotik kullanımı GSBL pozitif mikroorganizmalarla oluşan enfeksiyonları azaltmada önem taşımaktadır. Bu nedenle, GSBL'lerin doğru antibiyotik kullanımı ve enfeksiyon kontrol önlemleri ile yayılımını ve sayısını kısıtlamak mümkün olabilir.Anahtar sözcükler; CTX-M, E.coli, hastane kaynaklı GSBL enfeksiyonları, risk faktörleri

Beta laktamazlarEscherichia coliEscherichia coli enfeksiyonları+2
Yeşim Kürekçi
Çukurova University
2012
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Hepatit B enfeksiyonunda aile içi geçiş, risk faktörleri ve aile bireylerinin bilgi düzeylerinin araştırılması

Giriş Hepatit B virüsü (HBV) dünya genelinde bir sağlık problemidir. Dünyada iki milyar insan HBV ile enfekte olmuştur ve 257 milyondan fazla birey kronik hepatit B yüzey antijen (HBsAg) taşıyıcısıdır. HBV taşıyıcılarındaki ana endişelerinden birisi ise enfeksiyonun aile üyelerine bulaşmasıdır. Bu çalışmanın amacı kronik HBV hastalarının aile üyelerinin bilgi düzeylerini değerlendirmek ve aile içi bulaşın incelenmesidir. Gereç ve yöntem Bu kesitsel çalışmaya 11.07.2019 ile 11.07.2020 tarihleri arasında Yozgat Bozok Üniversitesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji polikliniğine başvuran HBsAg pozitif hastaların birinci derece akrabaları dahil edildi. Katılımcıların HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG düzeyleri ELISA yöntemiyle değerlendirildi. Sosyodemografik verilere ek olarak, HBV hakkında genel bilgiler, bulaş yolları ve korunma yollarından oluşan anket ile katılımcıların HBV hakkındaki bilgi düzeyi değerlendirildi. Bulgular Kronik hepatit B hastalarının birinci derece akrabalarından oluşan 266 katılımcının yaş ortalaması 42.6 ± 14.7 (18-75) yıldı. Katılımcıların %41'i erkek, %59'u kadındı, %59'u HBV hakkında daha önce bilgi almamıştı. HBsAg, Anti-HBs ve Anti-HBc IgG seropozitifliği sırasıyla %7,7, %69,5 ve %35,7 idi. Katılımcıların %84,6'sı hastalığı önleyen aşı olduğunu bilmekte iken sadece %39,9'ü aşı yaptırmıştı. Aşı yaptırma durumlarıyla eğitim düzeyleri arasında anlamlı ilişki saptandı. Katılımcıların HBV genel bilgi düzeyine, bulaş yolları ve korunma yöntemlerine yönelik sorulara vermiş oldukları median doğru cevap oranları sırası ile %64, %64, %57 idi. Katılımcıların genel bilgi düzeyi ile katılımcıların yaşları (p<0,001), eğitim düzeyi (p<0,001), yaşadığı yer (p<0,001), çalışma durumu (p=0,003), mesleki durumları (p<0,001), gelir düzeyi (p<0,001) ve sosyal güvenceleri (p=0,003) arasında istatistiksel anlamlı ilişkili bulundu. Sonuç Hasta yakınlarının kronik HBV hakkında yeterli düzeyde bilgi sahibi olmadıkları ve aşılanma oranlarının düşük olduğu izlenmektedir. Bu nedenle, hastalığın akılcı kontrolü ve yönetimi için hastanede veya toplumsal ortamlarda hastalara ve yakınlarına kapsamlı sağlık eğitimleri sağlanmalıdır. Anahtar kelimeler: Kronik hepatit B, Aile içi bulaş, Bilgi düzeyi, Aşılama

AileAşılamaAşılar+7
Osman Kocabıyık
Yozgat Bozok University
2021
00
Tıpta UzmanlıkAçık ErişimTR

Pegile interferon/ribavirin kombinasyon tedavisi alan kronik hepatit C hastalarında interlökin 28B polimorfizmlerinin tedavi yanıtına etkisi

ÖZET Pegile İnterferon/Ribavirin Kombinasyon Tedavisi alan Kronik hepatit C Hastalarında İnterlökin 28B Polimorfizmlerinin Tedavi Yanıtına Etkisi Amaç: Hepatit C virüsü enfeksiyonu dünya genelinde yaklaşık 210 milyon kişinin enfekte olduğu; kronik hepatit, siroz ve hepatosellüler karsinom ile sonuçlanabilen sağlık sorunudur. Pegile interferon ve ribavirin kombinasyonu ile % 50 oranında başarı elde edilebilmektedir. Tedaviye yanıtının hastalar arasında değişiyor olması genetik çalışmalara ihtiyaç doğurmuştur. Bu çalışmada kronik hepatit C hastalarında önemli genetik polimorfizm olan IL28B çalışılması ve viral yanıta etkisinin incelenmesi amaçlanmıştır. Materyal-metod: Bu çalışmaya kliniğimizde takip ve tedavi görmüş 60 kronik hepatit C hastası alınmıştır. Hastalar retrospektif olarak incelenerek pegile interferon ve ribavirin kombinasyonu ile tedavi edilmiş ve tedavinin üstünden 6 ay geçmiş hastalar incelenmiştir. Hastaların demografik özellikleri ve tedaviye cevapları kaydedilmiştir. Hastaların kanlarından izole edilen DNA örneklerinden LC 480 Hepatit C IL28B Mutasyon kiti ve LightCycler® 48 cihazı kullanılarak polimeraz zincir reaksiyonu ile IL28B tek nükleotid polimorfizmleri Rs12979860 ve Rs8099917 varyant analizi yapılmıştır. Bulgular: rs12979860 varyantları çalışıldığında, C/C 13 (% 22,4), C/T 37 (% 63,8) ve T/T 8 (% 13,8) tespit edilmiştir. Kalıcı viral yanıt C/C olan grupta (% 100, n=13), C/C olmayan gruba (% 65,7, n=30) göre daha yüksek bulunmuştur (p=0,012). Rs8099917 varyantları çalışıldığında ise T/T 29 (% 52,7), T/G 22 (% 40) ve G/G 4 (% 7,3) hastada tespit edilmiştir. Kalıcı viral yanıt T/T olan grupta (% 82,5, n=24), T/T olmayan gruba (% 61,5, n=16) göre daha yüksek bulunmuştur, istatistiksel olarak anlamlı ilişki bulunamamıştır. (p=0,129). C/C allellerinin yanında erken viral yanıt ve önceden tedavi görmemiş olmak, kalıcı viral yanıt elde etmek açısından prediktif bulunmuştur (p˂0,0001ve p=0,004). Sonuç: IL28B tek nükleotid polimorfizmi Rs12979860 C/C alleli kalıcı viral yanıt açısından prediktif değere sahiptir.IL28B C/C genotipik özelliğe sahip hastalarda tedavi cevabını önceden tahmin etmek; bu sayede tedavi süresini kısaltmak ve ilaçların toksik etkilerinde kaçınmak gelecekte seçenek olabilecektir. Genetik çalışmaların ışığı altında yeni tedavi rejimleri gelişmesi uzak değildir. Anahtar sözcükler: Hepatit C virüs enfeksiyonu, IL28B, kalıcı viral yanıt, Rs12979860, Rs8099917

Hepatit CHepatit C virüsüPolimorfizm-genetik+3
Deniz Tekin
Çukurova University
2014
00