
12
Arşivlenen Tez
0
DOI Atanmış
0%
DOI Oranı
Anabilim Dalı
Ergenlik döneminde problemli video oyun oynamanın kemik mineral dansitesi üzerine etkisi
Problemli video oyun oynama davranışı (PVOOD), internette oyun oynama bozukluğu (İOOB) tanı ölçütlerini tam karşılamayan, ancak risk altında olan ve henüz işlevselliği belirgin etkilenmemiş kişileri tanımlamak için kullanılmaktadır. Uzun video oyun ekran süresi, azalmış fiziksel aktivite, eşlik eden depresif belirtiler, kısalmış uyku süresi ve artmış sigara, alkol, kafein tüketimi gibi nedenlerle kemik sağlığının olumsuz yönde etkilenebileceği öngörülmüştür. Bu çalışmada ergenlerde PVOOD'nin kemik kitlesi üzerindeki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Ergen Sağlığı Polikliniği'ne Mayıs 2019 ve Ağustos 2021 tarihleri arasında başvuran 10-18 yaşları arasında, günde en az 2 saat video oyun oynayan 110 ergen araştırmaya alınmıştır. Ekran süresi, oyun türü, egzersiz varlığı, alkol, sigara, madde, kafein tüketimi ile ilgili veriler toplanmıştır. PVOOD'nin ölçülmesinde 'İnternet Oyun Oynama Bozukluğu Ölçeği-Kısa Formu' (İOOBÖ9-KF), uykunun değerlendirilmesinde 'Pittsburgh Uyku Kalite İndeksi' ve depresif belirtilerin saptanmasında 'Çocuklar için Depresyon Ölçeği' kullanılmıştır. Serum vitamin D düzeyi ve çift enerjili x-ışını soğurma cihazı ile femur başı ve lomber vertebra kemik mineral dansite (KMD) ölçümleri yapılmıştır. Çalışmaya alınan ergenlerin yaş ortalaması 14,22 ± 1,78 yıldır ve %86,4'ü erkektir. İOOB için risk taşıyan ergenlerin oranı (İOOBÖ9-KF >16) %71,8, İOOB tanısı konanların (İOOBÖ9-KF >32) oranı %10'dur. Riskli ergenlerin femur boynu KMD (p=0,021) ve Z skoru (p=0,013) değerleri, risk taşımayan gruba göre daha düşük saptanmıştır. Femur boynu Z skoru -2 ve -1 SS altında olan ergenlerin oranı da riskli grupta daha yüksektir. Lomber vertebra ölçümleri için farklılık saptanmamıştır. Video oyun ekran süresi ve çok oyunculu çevrim içi savaş arenası (MOBA), aksiyon ve strateji oyun türlerinin oynanma oranı riskli ergenlerde daha yüksek saptanırken; video oyun dışı eğlence amaçlı ekran süreleri gruplar arasında benzer bulunmuştur. Riskli ergenlerde depresif belirtiler ve uyku kalitesinde bozulma daha sıktır. Lojistik regresyon analizinde PVOOD'ye ek olarak beden kitle indeksi (BKİ), toplam ekran süresi, video oyun ekran süresi, çok oyunculu çevrim içi (MMO) ve hayatta kalma oyun türlerini oynama etmenlerinin femur boynu kemik kitlesini etkilediği bulunmuştur. PVOOD ile ilişkili tüm risk etmenlerinin femur boynu kemik kitlesine etkisi değerlendirildiğinde, artmış oyun süresinin ve azalmış egzersiz miktarının en çok etkiye sahip olduğu görülmüştür. Sonuç olarak bu çalışmada ergenlerde PVOOD'nin ekran süresini uzatarak ve fiziksel aktiviteyi kısıtlayarak femur boynu kemik kitlesi üzerinde olumsuz etkiye yol açtığı gösterilmiştir. Depresif belirtilerin, uyku kalitesinin, alkol ve kafein tüketiminin ise ergenlik döneminde İOOB ilişkili kemik kitlesi üzerine etkisi olmadığı saptanmıştır. Öte yandan, erişkin dönemde İOOB ilişkili risk etmenlerinin kemik sağlığı üzerindeki olumsuz etkisinin daha da belirgin hale geleceği düşünülmüştür. Bu çalışmanın sonuçları PVOOD olan ergenlerin özelikle alt ekstremite kemik sağlığı açısından değerlendirilmelerine, sedanter davranışları azaltıcı ve fiziksel aktiviteyi artırıcı yönde desteklenmelerine dikkat çekmektedir.
Ergenlerin ve ailelerinin şiddete yönelik inanç ve tutumlarının ergenlerin şiddet davranışlarına etkileri
Bu çalışma, ergenlerin şiddet içeren davranışları ile ergenlerin ve ailelerinin şiddete yönelik inanç ve tutumları arasındaki olası ilişkilerin bulunması için bir veri seti oluşturmayı amaçlamaktadır. Ergenlerin şiddet davranışına eğilimini belirlemek için Buss-Perry saldırganlık ölçeği (BPSÖ), ergenlerin ve ebeveynlerinin şiddete yönelik tutum ve inançlarını değerlendirmek için ise şiddete yönelik tutum (ŞYT) ve inanç (ŞTİ) ölçekleri uygulanmıştır. Ergenlerin ve ebeveynlerinin inançlarını ölçmeye yönelik ölçek, orijinal halinden Türk toplumuna uyarlanmıştır. Çalışmaya 13-19 yaş arası 413 ergen ve ebeveynleri (408 anne ve 383 baba) dahil edilmiştir. Şiddete yönelik inanç ölçeğinin faktör analizinde ergen ve ebeveynler için Kaiser-Meyer-Olkin değeri 0,776 ve 0,779 olarak bulundu ve ölçekte yer alan 20 maddenin ergenlerde 5, ebeveynlerde 6 faktörde sınıflanırken bunların toplam varyans oranları sırasıyla % 55,039 ve % 62,096 olarak bulundu. Cronbach Alfa değeri ise ergenler için 0,776 ve ebeveynler için 0,764 olarak belirlendi. BPSÖ sınıflandırmasına göre 41 (%10) kişinin skoru düşük, 321 (%78,5) kişinin skoru orta ve 47 (%11.5) kişinin skoru yüksek görüldü. Ergenlerin ortalama BPSÖ değeri 2.56±0.58 olarak belirlendi. Saldırganlık skoru arttıkça ölçeklerin değerlerinde artış olduğu ancak bu sınıflandırmaya göre sadece ergenlerin ŞYİ ile ŞYT ve annelerin ŞYT ölçeklerinde anlamlı farklılıklar görüldü. Pearson korelasyon istatistiğine göre BPSÖ ile annelerin ŞYİ ve babaların ŞYİ ölçekleri arasındaki korelasyon hariç diğer ölçekler arasında pozitif korelasyon gözlemlendi. Ergenlerin cinsiyetine göre ölçeklerin ortalama değerleri kadınlara kıyasla erkeklerde daha yüksek bulunurken ancak ergenlerin ŞYİ ile ŞYT ve annelerin ŞYT ve babaların ŞYİ ölçeklerinin değerleri anlamlı olarak farklılık gösterdi. Yaş arttıkça ölçek değerlerinin arttığı ancak yaş grupları arasında anlamlı fark sadece BPS ölçeğinde bulundu. Sonuç olarak, ergenlerin ve ebeveynlerinin inanç ve tutumlarının ergenlerin şiddette yönelik davranışlarını tek başına olmasa da etkiledikleri söylenebilir.
Androjen reseptörü CAG tekrar polimorfizmi ve pubertal jinekomasti arasındaki ilişkinin değerlendirilmesi
Androjen sinyalleri meme homeostazında kritik rol oynamaktadır. AR geninin polimorfik lokuslarında tekrarlanan uzun CAG tekrar sayısının meme kanseri gelişiminde predispozan olarak kabul edilebileceği gösterilmiştir. Şimdiye kadar yapılan çalışmaların sonuçları ışığında, uzun AR CAG tekrar sayısına sahip erkeklerde, meme dokusunda AR aktivitesinin azalması nedeniyle östrojenik etkilerin dengelenememesi, total ve serbest testosteron artmakla beraber substrat fazlalığı nedeniyle androjenlerin östrojenlere aromatizasyonunun artması, cilt kıvrım kalınlığı ve BKİ' nin daha fazla olması nedeniyle periferik aromataz aktivitesinin artması sonucunda jinekomasti gelişebileceğini düşünmekteyiz. Amacımız; pubertal jinekomasti ile AR CAG tekrar polimorfizmi arasında ilişki olup olmadığının araştırılmasıdır. 12-19 yaşlarındaki pubertal jinekomastisi olan 101 ergen hasta grubuna ve 14 yaşını doldurmuş, pubertal evresi Tanner evre 4 ve üzerinde olan, jinekomasti hikayesi olmayan 88 ergen kontrol grubuna alınmıştır. DNA dizi analizi ile AR geninde bireylerin taşıdığı spesifik CAG tekrar sayısı belirlenmiştir Sonuçta; çalışmamızda AR CAG tekrar sayısı ile jinekomasti arasında ilişki gösteremedik. Ancak, vaka sayısının az olması, pubertal evreye göre değerlendirme yapılamaması, kontrol grubunun ergenlerin beyanına göre belirlenmesi ve çalışmamızın kesitsel tasarımı kısıtlayıcı faktörlerdir. Bu nedenle bu çalışmadan elde edilen sonuçlar, AR CAG uzunluğundaki değişiminin AR fonksiyonlarına etkilerini değerlendirebilmek için yeterli değildir. Ayrıca AR aktivitesini ve androjen seviyelerini etkileyebilecek başka genetik polimorfizmler olabilir. Daha büyük popülasyonlarda AR CAG tekrar polimorfizmiyle birlikte AR fonksiyonlarını etkileyebilen AR'ndeki başka polimorfizmlerin de analizi varsayımlarımızı doğrulamak için gerekli olabilir. Anahtar Kelimeler: Pubertal jinekomasti, AR CAG tekrar polimorfizmi Bu çalışma Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Koordinasyon Birimi tarafından desteklenmiştir.
Adolesan erkek futbolcularda biyolojik maturasyon ve yaralanma ilişkisi
Bu prospektif kontrollü çalışmada, adolesan erkek futbolcularda büyüme atağı öncesi, zamanı ve sonrasında biyolojik maturasyonla yaralanma ilişkisini, sağlıklı düzenli spor yapmayan akranlarından farklılıklarını araştırdık. Süper lig takımlarının alt yapılarından 206 futbolcu ve yatılı eğitim veren erkek öğrenci yurtlarından 208 bireye, genel demografik bilgi formu ve yaralanma kartı doldurtularak, kemik yaşı tayini, vücut bileşenleri, deri kıvrım kalınlıkları analiz edildi. Katılımcıların ortalama yaşı 13,6±1,5, futbolcuların boyu kontrollerden daha uzun ancak vücut kitle indeksleri (VKİ) ve tüm vücut yağ yüzdelerinin daha düşük, Tanner evrelerine göre büyüme hızı tüm evrelerde futbolcularda kontrollerden daha yüksek, karın deri kıvrım kalınlığı tüm yaş gruplarında futbolcularda daha ince, antrenman gün ve saati ile tüm vücut yağ, karın yağ ölçümleri negatif korelasyon gösterirken, yağsız vücut kitlesi, total vücut su ölçümleri ve yıllık büyüme hızlarının pozitif korelasyon göstermekte olduğu, futbolcularda daha sık yaralanma olduğu ve futbol oynamanın yaralanma riskini arttırdığı tespit edildi. Futbolcularda yaralanmaların en sık forvet oyuncularında, maç sırasında ve ilk yarıda olduğu, yaralanma olanların olmayanlara göre uzun boylu, kilolu, vücut yağ yüzdesi yüksek ve büyüme hızının daha önde olduğu görüldü. Kontrol grubunda ise yaralanma olanların olmayanlara göre zayıf, kısa boylu ve yağ yüzdesinin daha düşük olduğu bulundu. Futbolcularda en sık yaralanmanın Tanner evre4'de olduğu tespit edilirken kontrol grubunda yaralanma ve Tanner evre arasında fark bulunmadı. Yaralanma hızı 5,8/1000saat olup yaş, kemik yaşı, kemik yaşı SDS, boy, vücut ağırlığı, VKİ, total vücut yağ yüzdesi ile pozitif korelasyon gösterirken total vücut su yüzdesi, yağsız vücut kitlesi ile negatif korelasyon gösterdiği tespit edildi. Adolesan erkeklerde futbol oynamak büyüme atağı döneminde yıllık büyüme hızını pozitif etkilemektedir. Ancak, yaralanma riskini arttırmaktadır. Anahtar kelimeler: Biyolojik maturasyon, büyüme atağı, Tanner evre, futbol, yaralanma
Deprem sonrası post travmatik stres bozukluğu belirtileri ile nomofobi ilişkisi
Amaç: Cep telefonları, insanların birbirleri ile iletişim kurmasını ve güncel haberleri takip etmeyi sağlayan en önemli araçlardan biridir. Teknolojik gelişmeler nedeniyle telefonların fazla kullanımı beraberinde bazı biyopsikososyal sorunlar da getirmiştir. Cep telefonundan ayrı kalma korkusu olarak da tanımlanan nomofobi de bunlardan birisidir. Travma sonrası stres bozukluğu belirtileri yaşayan kişiler huzursuzluk, irritabilite ve anksiyete semptomları gösterebilirler. Travmaya maruz kalmış kişilerin, ihtiyaç duyduklarında telefonla iletişim kurma ve erişilebilir olma isteği ve ihtiyacının daha fazla olabileceği düşünülmektedir. Bu nedenle, travma sonrası stres bozukluğu belirtilerinin nomofobi düzeylerini artırabilecek bir risk faktörü olduğu düşünülmüştür. Bu çalışma, travma sonrası stres bozukluğu belirtileri ile nomofobi arasındaki ilişkiyi incelemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntem: Çalışma kapsamında 25.04.2023-25.06.2023 tarihleri arasında Ekin Aile Sağlığı Merkezi'ne başvuran, 18-65 yaş arası, okur-yazar, gönüllü 329 kişi çalışmaya katılmıştır. Çalışmayı sürdüremeyecek seviyede bişilsel işlev kaybı olanlar ve mental ya da fiziksel kısıtlılığı olan kişiler dışlanmıştır. Katılımcılar sosyodemografik veri formu, Türkçe Nomofobi Ölçeği ve DSM-5 için Travma Sonrası Kontrol Listesi (PCL-5) ölçeklerini doldurdu. Bulgular: Katılımcıların yaş ortalaması 39,52±11,72 yıl olup, kadınların oranı % 52,6 erkeklerin oranı % 47,4 olarak gerçekleşmiştir.Çalışmamızda nomofobi ölçeğinden alınan puanlar incelendiğinde 2 katılımcıda (%0,6) nomofobi olmadığı, 128 katılımcıda (%39,02) hafif düzeyde, 141 katılımcıda (%42,98) orta düzeyde, ve 58 katılımcıda (17,68) aşırı düzeyde nomofobi olduğu belirlenmiştir. Katılımcıların PCL-5 puanı ortalaması 2,98 olup katılımcılarda orta düzeyde bir stres bozukluğu gözlenmiştir. Katılımcılarda nomofobi ve PCL-5 puanları arasında orta düzeyde pozitif korelasyon bulunmuştur. Sonuçlar: Bu çalışma deprem sonrası travma sonrası stres bozukluğu ve nomofobi arasındaki ilişkiyi incelemiş ve bulgular travma sonrası stres bozukluğu semptomlarının nomofobi düzeyini artırabileceğini göstermiştir. Bu kapsamda, bu iki önemli konuyu anlamak ve çözümlemek için gelecekteki çalışma ve politika önerilerinin daha kapsamlı olabileceği düşünülmektedir. Anahtar Kelimeler: Deprem, Nomofobi, Travma Sonrası Stres Bozukluğu
Çocukluk çağı epilepsilerinde valproat kullanımı öncesi ve takibinde kognitif değerlendirme
Amaç: Çocukluk çağı epilepsilerinde valproik asit kullanımı öncesinde ve takibinde sağlıklı kontrol grubuyla karşılaştırma yaparak kognitif değerlendirme yapmaktır. Gereç ve Yöntem: Olgu ve kontrol grubu 3-14 yaş arası çocuktan oluşturuldu. Olgu grubu, yeni tanı epilepsi olup tedavisi, monoterapi olarak VPA başlaması planlanan çocuklardı. Olgu grubu ilaç tedavisi başlamadan hemen önce zeka, gelişim ve koordinasyon testleri kullanılarak kognitif değerlendirmeye alındı. Tedavi süreçleri devam ediyorken yaklaşık 6 ay sonra tekrar aynı testler kullanılarak değerlendirme yapıldı. Kontrol grubu, sağlıklı benzer yaş aralığındaki çocuklara aynı testler tek sefer olmak üzere uygulandı. Veriler SPSS 26 kullanılarak analiz edildi. Bulgular: Tedavi öncesi ve tedavi sonrası grupların ortalama değerleri karşılaştırıldığında tedavinin Stanford Binet Zeka Testi skorunda yükseliş sağladığı belirlendi. Bu fark anlamlı bulunmuştur (p<0.01). AGTE'nin toplam gelişim skorlarında (p<0.1) tedavi öncesi grup ile tedavi sonrası grup arasında anlamlı fark bulunduğu gözlendi. DCDQ için tedavi öncesi-tedavi arasında ve kontrol (p>0.5) grupları arasında anlamlı fark bulunmamıştır. Stanford Binet Zeka testinde olgu grubu ile sağlıklı kontrol grubu arasında (p<0.01) anlamlı sonuç bulunmuş ve sağlıklı kontrol grubunun diğerlerinden farklı olduğu bulundu (p<0.01). AGTE testinin genel sonuçları yine yalnızca sağlıklı kontrol grubunun, tedavi-öncesi gruptan anlamlı olarak ayrıştığı gözlenmiştir (p<0.5). Sonuçlar: Antiepileptik ilaç tedavisi alırken aktif nöbetleri kesilen hastalarda, zeka ve bilişsel gelişim puanlarındaki artışlar, sağlıklı kontrol grubuna yaklaşan veriler belirgin olarak saptanmıştır. Kullanılan AEİ'ler nöbet kontrolünü sağlamaktadır; ancak aynı zamanda nörokognitif ve motor becerilerin de olumlu yönde ilerlemesine katkıda bulunmaktadır. Bu mekanizmanın daha detaylı ve geniş serilerde incelenmesi; çocukların beden ve ruh sağlığının bütünlüğü için önemli olup hayat kalitelerine katkı sağlayacaktır. Anahtar Kelimeler: Çocuklarda epilepsi, valproik asit, kognitif değerlendirme, zeka, gelişim.
Antalya'da aile sağlığı merkezlerine başvuran gebelerin eşlerinde doğum sonrası depresyon sıklığının ve etkileyen faktörlerin saptanması
ÖZET Giriş ve Amaç: Ebeveynliğe geçiş, hem anneler hem de babalar için önemli değişiklikleri beraberinde getirir. Tarihsel olarak anne odaklı çalışmalara rağmen, babalık doğum sonrası depresyonu (PPPD) giderek daha fazla kabul görmektedir. Erkeklerin depresyonu farklı ifade etme biçimleri (öfke, risk alma) ve yetersiz tarama, tanı ve tedavi, bu konuyu kritik kılmaktadır. Bu çalışma, Türkiye'de babalık PPPD prevalansını ve etkileyen faktörleri incelemeyi amaçlamıştır. Yöntem: Bu tanımlayıcı ve kesitsel araştırma, Antalya'da Aile Sağlığı Merkezlerine başvuran 204 gebe eşi ile gerçekleştirilmiştir. Katılımcılar 18 yaş ve üzeri olup gönüllü olarak dahil edilmiştir. Veriler, sosyodemografik bilgiler ve Edinburgh Doğum Sonrası Depresyon Ölçeği (EPDS) kullanılarak yüz yüze toplanmıştır. EPDS, anneler için ilk 3 ay, babalar için hem ilk 3 ay hem de 3-6. ayda uygulanmıştır. Veri analizi SPSS 25.0 ile yapılmış, istatistiksel anlamlılık düzeyi p<0,05 olarak belirlenmiştir. Bulgular: Annelerin 3. ay EPDS puan ortalaması 7,7±4,9 olup, %25,0'ında depresyon belirtileri saptanmıştır. Babaların 3. ay EPDS puan ortalaması 5,8±3,7 olup, %15,7'sinde depresyon belirtileri görülmüştür. 3-6. ayda babalarda bu oran %9,3'e gerilemiştir. Geçmiş psikiyatrik hastalık öyküsü, plansız gebelik ve ebeveynliğe hazır hissetmeme hem anne hem de babalarda depresyon riskini anlamlı olarak artırmaktadır. Ayrıca, düşük öyküsü olan babalarda ilk 3 ayda depresyon sıklığı anlamlı olarak daha yüksek bulunmuştur. Beklenenin aksine, çocuk bakımına aktif katılan babaların 3. ay EPDS puanları, katılmayanlara göre daha yüksek bulunmuştur. Tartışma ve Sonuç: Türk babalarındaki PPPD prevalansı küresel ortalamalarla uyumludur ve zamanla azalmaktadır. Bulgular, geçmiş psikiyatrik öykü, plansız gebelik ve ebeveynliğe hazır hissetmemenin hem anne hem de babalarda güçlü risk faktörleri olduğunu göstermektedir. Düşük öyküsünün babaların ruhsal sağlığı üzerindeki etkisi de önemlidir. Çocuk bakımına aktif katılan babalardaki yüksek depresyon puanları, bu rolün getirdiği ek yükleri düşündürmektedir. Bu sonuçlar, perinatal dönemde çift merkezli ruh sağlığı yaklaşımlarının ve risk faktörlerine yönelik erken müdahalenin kritik olduğunu vurgulamaktadır. Anahtar Kelimeler: Babalık doğum sonrası depresyonu, PPPD, doğum sonrası depresyon, EPDS, risk faktörleri, Türkiye, perinatal ruh sağlığı.
Okul öncesi dönemdeki 5-6 yaş grubundaki çocukların özgül öğrenme güçlüğü belirti tarama çalışması
Bu araştırmanın amacı okul öncesi dönemdeki çocuklarda özgül öğrenme güçlüğü (ÖÖG) görülme sıklığının ve belirtilerinin tespit edilmesi; ayrıca akademik yaşamda okuma, yazma ve matematik alanlarında yaşayabilecekleri zorlanmaların öngörülerek erken tanılanma için yeni ölçeklerin geliştirilmesine öncü olunmasıdır. Bu araştırmada İstanbul Şişli ilçesinde okul öncesinde öğrenimine devam eden toplam 350 çocuk için öğrenme güçlüğü belirti tarama listesi (ÖGBTL) öğretmenleri tarafından dolduruldu. ÖGBTL'nin güvenirlik analizi için Cronbach Alfa Güvenirlik Analizi kullanıldı, güvenirlik katsayısının .969 olduğu görüldü. ÖGBTL puanlarına göre riskli çıkan 40 çocuk ile risksiz çıkan 40 çocuğa Peabody Resim Kelime Testi, Frostig Görsel Algı Testi ve Gesell Gelişim Testi uygulandı. Riskli ve risksiz gruba uygulanan testler arasındaki ilişkiye Mann Whitney-U Testi kullanılarak bakıldı. Çocukların, ailelerin ve öğretmenlerin demografik bilgileri öğretmenler tarafından doldurulan öğretmen ve aile bilgi formu ile alındı. ÖGBTL formu ile öğretmen ve aile bilgi formundan gelen sosyodemografik değişkenler (çocuk yaş, anne-baba yaş) ve yukarıda belirtilen testler arasındaki ilişkiye ilişkisel tarama modeli ile bakıldı. ÖGBTL ile uygulanan testlerden elde edilen veriler arasındaki ilişkiyi belirlemek üzere Spearman Brown Sıra Farkları Korelasyon Katsayısı ile bakıldı. Araştırmada ÖGBTL sonuçlarına göre %21,71 (n:76) okul öncesi dönemdeki çocuk öğrenme güçlüğü açısından riskli çocuk olarak tespit edildi. Araştırmaya katılan çocuklar, aileleri ve öğretmenlerinden gelen demografik değişkenler ile ÖÖG arasında istatiksel açıdan anlamlı bir ilişki olduğu görüldü. Okul öncesinde öğrenme güçlüğü riski tespit edilen çocukların görsel ayrımlaştırma ve dikkatte, görsel motor koordinasyonda, kelime bilgi düzeyinde, alıcı dilde güçlükler yaşadıkları görüldü. Anahtar Kelimeler: Öğrenme Güçlüğü, Öğrenme Güçlüğü Erken Tanı, Öğrenme Güçlüğü Belirti Tarama Listesi, Peabody Resim Kelime Testi, Frostig Görsel Algı Testi, Gesell Gelişim Testi
12-60 ay arası çocuğu olan ailelerin aşılar hakkındaki bilgi, tutum ve uygulamalarının incelenmesi
Tanımlayıcı nitelikteki bu çalışmada, 12-60 ay yaş aralığında çocuğu olan ailelerin aşılara ilişkin bilgi, tutum ve uygulamalarının incelenmesi amaçlanmıştır. Araştırmanın örneklemini, İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi Genel Pediatri Polikliniği'ne başvuran 218 aile oluşturmaktadır. Veriler, yüzyüze görüşme tekniği ile alanyazında bulunan çalışmalar doğrultusunda hazırlanan anket formu aracılığıyla toplanmıştır. Araştırmamızda, ailelerin %87,6'sının aşıların gerekliliğine inandıkları saptanmıştır. Ailelerin %99,1'i çocuklarına aşı yaptırdıklarını, %93,1'i çocuklarının aşılarının hiç aksamadığını, %96,3'ü çocuklarının aşılarının tam olduğunu belirtmişlerdir. Ailelerin tamamına yakını (%97,7) çocuklarının sağlığı için kendilerinin aşılanabileceklerini belirtmişlerdir. Bulaşıcı hastalıklardan korunmak için en sık belirtilen yöntem temizliktir (%39,9). Ailelerin ulusal programda yer alan aşıları bilme oranı %62,8; yer almayan aşıları belirtme oranı %3,2; bulaşıcı hastalıkları bilme oranı %51,4'tür. Kızamık (%29,4) en sık belirtilen aşı ile önlenebilir bulaşıcı hastalıktır. Bulaşıcı hastalıkları ve aşıları bilen aile oranı %74,1 olarak saptanmıştır. Anne eğitim düzeyi lise ve üstü olan ailelerin bulaşıcı hastalıkları daha yüksek oranda bildikleri saptanmıştır. Ailelerin %44,5'i ilk aşının doğumda, %40,8'i son aşının 2 yaşında yapıldığını belirtmişlerdir. Ailelerin %29,8'i çocuklarına ulusal programda yer almayan aşıları yaptırmış; yaptırmayanların %80,3'ü ise kendilerine bilgi verilmesi durumunda yaptıracaklarını belirtmişlerdir. Anne eğitim düzeyinin, annenin çalışıyor olmasının ve ailelerin bilgilendirilmesinin ulusal aşı takviminde yer almayan aşıları yaptırma oranlarını artırdığı görülmüştür. Ailelerin bilgi edinmesinde ve yönlendirilmesinde sağlık çalışanlarının etkili olduğu belirlenmiştir. Sonuç olarak, ailelerin aşılar konusunda bilgi düzeylerinin yetersiz olduğu, sağlık çalışanlarının bilgi edinme ve tutum geliştirmede önemli oldukları saptanmıştır. Anahtar Kelimeler: Aşılar, Bilgi, Tutum, Aile, Çocuk
Polikistik over sendromu olan ergenlerde oksidatif stres ve kardiyovasküler risk faktörleri ilişkisi
Polikistik over sendromu (PKOS) sıklıkla ergenlik ve genç erişkinlikte tanı alan, önemli komorbiditeleri olan bir bozukluktur. Önemli metabolik ve kardiyovasküler (KV) komorbiditeleri kadınlarda gösterilmiştir, ancak özellikle KV morbiditelerin bulgularının ergenlikte başlayıp başlamadığı belirsizdir. Bu çalışmada, PKOS patogenezinde oksidatif stresin artıp artmadığını değerlendirmeyi ve ergenlerde metabolik ve KV bulguların bu yaşta başlayıp başlamadığını incelemeyi amaçladık. Çalışmaya 33 PKOS (19 obez/kilolu, 14 normal kilolu) olan ve 43 sağlıklı (20 obez/kilolu, 23 normal kilolu) ergen dahil edilmiştir. Katılımcılar fizik muayene, laboratuvar testleri, oksidatif stres testleri, konvansiyonel ekokardiyografi (EKO), doku Doppler EKO ve strain EKO ile değerlendirilmiştir. PKOS ve kontrol grubu karşılaştırıldığında bel/kalça oranı, karaciğer enzimleri, trigliserid, trigliserid-glukoz indeksi, sol atriyum (LA) sistolik çapı, LA/aort oranı verileri PKOS grubunda, sol ventrikül global peak longitudinal strain A4 kontrol grubunda daha yüksekti. Kiloya göre alt gruplara bakıldığında sistolik ve diyastolik kan basıncı, LA sistolik çapı, sol ventrikül kütlesi, interventriküler septum çapı obez/kilolu hasta ve kontrol gruplarında, normal kilolulara göre yüksekti. Gruplar arasında oksidatif stres ve 24 saatlik ritim holter verileri açısından anlamlı fark yoktu. İki yönlü varyans analizlerinde de, hastalık ve kilo durumunun çoğu parametre üzerinde benzer etkisi olduğu gösterilmiştir. Bu bulgular, PKOS'ta gözlenen metabolik komorbiditelerin ve subklinik sol ventrikül diyastolik disfonksiyon belirtilerinin ergenlik döneminde başladığını düşündürmektedir. Bununla birlikte, benzer bulguların yalnızca obezite varlığında da görülebilmesi, PKOS'lu ergenlerde obezitenin önlenmesi ve yönetiminin, PKOS'a bağlı komorbiditelerin engellenmesinde öncelikli bir strateji olarak değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Polikistik over sendromlu ergenlerde kas kuvvetinin değerlendirilmesi
Polikistik over sendomu (PKOS), temellerinin ergenlik döneminde atıldığı, doğurganlık çağındaki kadınlarda en sık görülen, androjen yüksekliği ve kronik anovulasyonla seyreden endokrinolojik, kompleks bir hastalıktır. PKOS'un kas kuvveti üzerine etkisini erişkinde gösteren çalışmalar olmasına rağmen, kas kuvveti ve kütle etkilenimini ergenlik döneminde araştıran çalışma mevcut değildir. Bu çalışmadaki birincil hipotez, PKOS'ta artmış testosteron düzeyine bağlı olarak kuadriseps kas kuvvet ve kalınlık ölçümlerinin sağlıklı gruba göre artış olabileceği, ikinci hipotez ise hasta grubunda testosteron maruziyetine bağlı olarak artmış olabileceği düşünülen kas kuvvet parametrelerinin, oral kontraseptif tedavi sonucu azalan testosterona bağlı azalmış olabileceğidir. Bu çalışmada, ergenlik döneminde PKOS'ta kuadriseps kas kuvvet ve kalınlığının oral kontraseptif tedavi öncesi ve sonrası karşılaştırılması, antropometrik, biyokimyasal ve hormonal parametreler ile kas kuvvet ve kütle ilişkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Çalışmaya, ergenlik dönemine özgü PKOS tanı kriterlerini karşılayan 20 hasta ile yaş ve vücut kütle indeksi (VKİ) ile eşleştirilmiş ve benzer puberte evresinde 20 sağlıklı ergen dahil edilmiştir. Katılımcıların kuadriseps kas kuvveti, alt extremite analizi için altın standart olarak kabul edilen izokinetik dinamometre ile, kuadriseps kas kalınlığı ölçümü ise, PKOS'ta literatürde kütle ölçümü için ilk kez kullanılan ultrasonografi ile gerçekleştirilmiştir. Ayrıca, üst ekstremite el kavrama kuvveti pratik ve yoğun olarak kullanılan el dinamometresi ile ölçülmüştür. PKOS hasta grubunda yaş ortalaması 15,7±0,6, kontrol grubunda 15,8±1.3 yıl (p=0,684), vücut kütle indeksi ortanca değerleri ise sırasıyla 22,9 (17,9-39,7) ve 22,2 (17,6-39,2)'dir (p=0,808). PKOS hasta grubu ve kontrol grubu arasında başlangıç fiziksel aktivite skoru (p=0,461), kuadriseps kas kalınlığı (p==0,525) ve izokinetik kuadriseps 60° ekstansiyon (p=0,889), 180° ekstansiyon ( p=0,402) ve el dinamometre kuvvet analiz sonuçları (p=0,746) benzer saptanmıştır. PKOS hasta grubunda 6. ayda boy (p=0,010), kilo (p=0,035) ve VKİ (p=0,030)'nin, düşük dansiteli lipoprotein kolesterol (LDL) (p=0,001), total kolesterol (p<0,001), trigliserid (p=0,003) ve yüksek dansiteli lipoprotein kolesterol (HDL) (p=0,030) değerlerinin istatistiksel anlamlı olarak arttığı, luteinize edici hormon(LH) (p<0,001), folikül stimüle edici hormon (FSH) (p=0,017) ve total testosteron (p=0,001) değerlerinin azaldığı saptanmıştır. Tedavi sonrası 6.ayda, kuadriseps kalınlığı ölçümlerinde ve üst ekstremite kuvvet ölçümünde tedavi öncesi ile istatistiksel anlamlı fark gözlenmemekle birlikte (p>0.05), izokinetik alt ekstremite 60° ekstansiyon (p=0,008), 60° fleksiyon (p=0,018) ve 180° ekstansiyon (p=0,001) tepe tork (PT) ölçümlerinde anlamlı artış gözlenmiştir. Hasta grubunda VKİ ölçümü ile kuadriseps kalınlığı (r=0,672, p=0,001), 60° ekstansiyon PT (r=0,535, p=0,015), 60° fleksiyon PT (r=0,707, p<0,001), 180° fleksiyon PT (r=0,560, p=0,010), serum insulin düzeyi ile 60° ekstansiyon PT (r=0,498, p=0,025), 60° fleksiyon PT (r=0,457, p=0,043) ve 180° fleksiyon PT (r=0,565, p=0,009), HOMA-IR değeri ile 60° ekstansiyon PT (r=0,615, p=0,004), 180° ekstansiyon PT (r=0,489, p=0,029) ve maksimum el kavrama kuvveti (r=0,557, p=0,011) ölçümü arasında pozitif yönlü bir ilişki gözlenmiştir. Açlık kan şekeri ve testosteron ölçüm değeri ile kuadriseps kas kalınlığı, el kavrama kuvveti ve diğer kuvvet parametreleri arasında ilişki saptanmamıştır ( p>0.05). PKOS-kas ilişkisini inceleyen literatürdeki çalışmaların artırılması, hastalığın bütüncül yönetiminde gerekli, uygun egzersiz programlarının geliştirilmesi açısından çok önem arz etmektedir.
Ergenlerde premenstrual sendrom ve kan basıncı ilişkisi
Premenstrual sendroma (PMS) neden olan mekanizmalar hipertansiyon oluşumunda da katkıda bulunan Renin Anjiotensin Aldosteron sistem (RAAS) disfonksiyonu, mikrobesin eksiklikleri gibi durumlarla ilişkilidir. Buradan yola çıkarak PMS potansiyel olarak gelecekteki hipertansiyon riski ile ilişkili olabilir. Amacımız PMS olan ve olmayan ergen kızlarda kan basıncı değerlerinin ve aynı hastada PMS semptomlarının görüldüğü luteal faz ile PMS semptomlarının görülmediği foliküler fazdaki kan basıncı değerlerinin karşılaştırılmasıdır. Bu çalışma, Hacettepe Üniversitesi İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi Ergen Sağlığı Bilim Dalı'nda yapılmıştır. Ocak 2022-Haziran 2023 tarihleri arasında, 12-18 yaşları arasında en az 3 aydır düzenli adet görüyor olan ergen kız katılımcılarla yapılmıştır. Her katılımcıya Premenstrual Sendrom Ölçeği uygulandı. Ölçek skoruna göre PMS (+) ve PMS (-) olarak 2 grup oluşturuldu. Katılımcıların foliküler ve luteal dönemlerinde ofis kan basıncı ölçümleri (OKBÖ), evde kan basıncı ölçümleri (EKBÖ) ve ambulatuar kan basıncı ölçümleri (AKBÖ) yapıldı. Çalışmamıza 31 PMS (+), 21 PMS (-) olan kız ergen katıldı. PMS (+) grubunun yaş ortalaması 15,61±1,42, PMS (-) grubunun 14,82±1,40 idi. EKBÖ'de PMS (+) grupta sistolik kan basıncı değerleri luteal fazda foliküler faza göre yüksekti. AKBÖ'de PMS (+) grupta diastolik kan basıncı ortalama değerleri foliküler fazda luteal faza göre anlamlı yüksek bulundu. Ayrıca nabız basıncı ortalama değerleri ve kalp hızı ortalama değerleri de luteal fazda yüksekti. Bu sonuçlar, PMS ile kalp hızı ve kan basıncı arasında ilişki olabileceğini düşündürtmektedir. PMS tanılı hastaların kan basıncı yüksekliği riski nedeniyle ergen yaş grubunda tarama yapılması gerekir. Yaşamın ilerleyen dönemlerinde hipertansiyon ve kardiyovasküler hastalığa yatkınlığı artırabilme ihtimalinden dolayı PMS-kan basıncı ilişkisinin daha büyük bir hasta grubu ile değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Anahtar Kelimeler: Premenstrual sendrom, ergen kız, kan basıncı, hipertansiyon