
1,718
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Suç eşyasının satın alınması ve kabul edilmesi suçu
Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi suçu; Türk hukukunda ve mukayeseli hukukta genelde malvarlığına karşı suçlar bölümünde düzenlenen bir suç tipidir. Her ne kadar bu bölümde düzenlenmekte ise de bu suçun ihdas edilmesi ile korunan başka hukuki menfaatlerde bulunmaktadır. Çalışma konumuzu oluşturan suç hem 765 sayılı Türk Ceza Kanununda hem de 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda düzenlenmiştir. İki kanundaki düzenlemeler arasında benzerlikler bulunduğu gibi farklılıklar da bulunmaktadır. Söz konusu suç tipi bir takım suç tipleri ile de benzerlikler göstermektedir. İşte tüm bu nedenlerle bu çalışmamızda suç eşyasının satın alınması suçunun tarihçesi, suçun özellikleri, diğer suçlarla benzerlik ve farklılıkları ortaya konarak suçu tahlil etmek gerekmiştir. Yine suçun maddi ve manevi unsurlarını da ortaya koymak gerekmiştir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu henüz yeni bir kanun olduğundan yeni içtihatlar ortaya çıktıkça daha kapsamlı çalışmalar yapmak mümkün olacaktır.Anahtar Kelimeler1-Suç Eşyası2-Satın Alma3-Kabul Etme4-Türk Ceza Kanunu5-Malvarlığı
Ceza Muhakemesinde olağanüstü kanun yolları
Ceza muhakemesinin amacı, sadece suçlunun cezalandırılması olmayıp, maddî gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır. Bir ceza muhakemesi neticesinde verilen hükümlere karşı kanun yolları başvuru imkânı tanınmıştır.5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununda olağan ve olağanüstü kanun yolu ayrımı yapılmıştır. Olağan kanun yolları itiraz, istinaf ve temyizdir. Olağanüstü kanun yolları ise yargılamanın yenilenmesi, kanun yararına bozma ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisidir.Yüksek lisans tezi niteliğindeki bu çalışmada, Ceza Muhakemesi Kanununda yer alan olağanüstü kanun yolları inceleme konusu yapılmıştır.Çalışmanın birinci bölümünde, genel olarak kanun yolları, ikinci bölümünde, yargılamanın yenilenmesi müessesesi, üçüncü bölümde kanun yararına bozma, dördüncü bölümünde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı incelenmiştir. Bu müesseselerin hukukî niteliği değerlendirilmiş, uygulama ve mevzuatta karşılaşılan sorunlar tespit edilerek çözüm önerileri sunulmuştur.
Yasak sorgu yöntemleri ve yasak sorgu yöntemleriyle elde edilen delillerin değerlendirilmesi yasağı
Suç ve suçlulukla mücadelede, şüpheli veya sanığın sorgusu, halen önemini korumaktadır. Hukuk devleti ilkesi gereği, kolluk, kamu gücünü kullandığı ifade alma ve sorgu işleminde, hukuka uygun yöntemlerle suçu aydınlatmalıdır. Ceza muhakemesi hukuk sistemleri, hukuka aykırı yöntemlerle delil elde etmeyi yasaklamaktadır. Hukuka aykırı yöntemlerin neler olduğu CMK 148. maddede açıkça belirtilmiştir. Bunlar; kötü davranma, işkence, ilaç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehditte bulunma, bazı araçları kullanma, kanuna aykırı yarar vaadinde bulunma gibi bedensel ve ruhsal müdahalelerdir.Yasak sorgu yöntemlerinin, söz konusu maddede belirtilenlerle sınırlı olmadığı yine maddenin kendi ifadesinden anlaşılmaktadır. Toplumsal adaletin ve kamu güvenliğinin sağlanmasının yanı sıra kişilerin hukuka ve adalete duyduğu güvenin ve insanlık onurunun korunması gerekmektedir. Bu nedenle hukuka aykırı yöntemlerle delil elde edilmesi yasaklanmaktadır. Dolayısıyla adil yargılanma ilkesi gereği, yasak yöntemlerle elde edilen bu deliller ceza muhakemesinde kullanılmamakta ve değerlendirme yasağıyla karşılaşmaktadır.Anahtar Kelimeler: Sorgu, delil, suç, şüpheli, sanık
Hükümlülerin nakli (transferi)
Hükümlülerin nakli meselesi gerek Türk Hukukunda gerekse Milletlerarası Hukuk alanında incelenmesi gereken bir konu olup, kavram içeriğinden farklı olarak sadece hükümlülerin değil benzer durumdaki kişilerin de nakillerini içeriğinde barındıran bir kavramdır. Esasen hükümlüler kendi istekleri veya toplu nakil, disiplin, asayiş ve güvenlik, hastalık, eğitim, öğretim, suç ve yargılama yeri nedenleriyle başka bir kuruma nakledilebilirler. Bununla birlikte hükümlülerin özellikle Milletlerarası Hukuk bağlamında nakilleri gündeme geldiğinde hükümlülerin rehabilitasyonu ve insani mülahazaların da nakil kavramının ortaya çıkışında etkili kavramlar olduğu kabul edilir. Hükümlülerin naklinin insan hakları kavramı ilke de yakından ilişkisi bulunduğundan nakillerin insan haklarına uygun bir şekilde gerçekleştirilmesi de şart olarak ortaya çıkmaktadır. İç hukukta kişilerin hakkında yakalama emri düzenleyen mahkemelere nakilleri için çıkarılan tutuklama kararlarının infazı sırasında doğan sorunlar da insan hakları kavramı yönünden çalışmamızda yer bulmuştur.Anahtar Kelimeler:1. Hükümlü2. Nakil3. Ceza İnfaz Kurumu4. Hüküm Devleti5. Yerine Getiren Devlet
İdari işlemin geri alınması
Bu çalışmanın konusu idari işlemin geri alınmasıdır. İdari işlemin geri alınması, hukuka aykırı bir işlemin yine idare tarafından gerçekleştirilen bir diğer idari işlem ile geçmişe etkili olarak hükümsüz kılınması anlamını taşımaktadır. Bu sebeple de idari işlemin geri alınması, `idari işlemlerin geriye yürümeyeceği ilkesi'nin bir istisnasını oluşturur.İdari işlemin geri alınması ancak hukuka aykırı idari işlemleri tüm sonuçları ile beraber ortadan kaldırmak için kullanılabilir. Ayrıca idari işlemin geri alınması yalnızca belirli bir süre ile sınırlı olarak kabul edilebilecektir. Bu süre sınırı da iptal davası açma süresi olarak kabul edilmelidir. Bazı istisnai hallerde idari işlemlerin her zaman geri alınabileceği de kabul edilmektedir.Süresi içinde geri alınmayan hukuka aykırı işlemden ilgililer kazanılmış durum elde edecektir. Hukuka aykırı işlem kazanılmış hak doğurduktan sonra geri alınamayacaktır. Çalışmamızda kazanılmış hakkın kabul edilebilmesi için varlığı gerekli olan şartları ve kazanılmış haktan farklarını inceledik.Çalışmamızın ilk bölümünde geri alma işlemi de bir idari işlem olduğu için genel olarak idari işlemi ve idari işlemin yapılış usulünü inceledik. İkinci bölümde geri alma işlemini ve şartlarını aynı zamanda da geri alınamayacak idari işlemleri inceledik. Son bölümde ise geri alma işleminin doğuracağı sonuçları, geri alma işleminin hukuka uygun ve hukuka aykırı olması halleri için ayrı ayrı ile alınmıştır. Son olarak da geri alma işleminin uygulanmasını bireysel ve düzenleyici işlemler için ayrı ayrı incelenmiştir. Bu açıklamalar yargı kararları ile zenginleştirilmiştir.
4646 Sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu çerçevesinde idari yaptırımlar
EPDK, 4628 sayılı EPK ile Elektrik Piyasası Düzenleme Kurumu olarak kurulmuş, daha sonra 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ile de Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu adını almıştır. EPDK, bir BİO olup doğal gaz piyasasında düzenleme, izleme, denetleme ve yaptırım uygulama yetkileri ile donatılmıştır. Ülke ekonomisinde çok önemli bir yere sahip olan ve fiyatındaki dalgalanmaların ekonominin bütünü üzerinde etkileri bulunan doğal gaza ilişkin piyasanın sağlıklı bir şekilde işlemesi ve 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanununun öngördüğü hedeflere ulaşması açısından cezalandırma ve önleme işlevlerini haiz idari yaptırımların ve bu yaptırımlara neden olan kabahatlerin incelenmesi önem arzetmektedir.Bu çalışmada, suç olmaktan çıkarma eğiliminin güçlenmesi ve BİO'ların artması neticesinde birçok kanuni düzenlemede yer verilen kabahatlere ve idari yaptırımlara egemen olan ortak ilkelerin neler olduğu, bu ilkelerin Kabahatler Kanununa yansımaları ve bu çerçevede doğal gaz piyasasında yer alan kabahatler ve idari yaptırımlar incelenmiştir. Bu inceleme neticesinde, doğal gaz piyasasında idari yaptırım kararı verilirken gözetilmesi gereken hususların sadece 4646 sayılı Doğal Gaz Piyasası Kanunu ve ikincil mevzuat ile sınırlı olmadığı, Kabahatler Hukuku ilkeleri ile hukukun genel ilkelerinin de gözetilmesinin uygun olacağı açıklanmaya çalışılmıştır.
Türk Vergi Hukukunda ve Avrupa Birliğinde gümrük vergisi uyuşmazlıkları ve analizi
Tarihin en eski vergi kalemlerinden olan ?gümrük vergileri? öncelerimali amaçlarla devletlere gelir sağlama gayesiyle konulmuş ancak zamanlaortaya çıkan yeni vergilerle bu amacından uzaklaşmıştır. Günümüzde,ihracatı teşvik edip ithalatı kısarak yerli üretimi koruma ve desteklemeuluslararası yapılan birlik anlaşmaları gümrük vergilerinin alınmasının temelsebepleridir.Gümrük vergisi ve gümrük vergisi uygulamasında ortaya çıkanuyuşmazlıklar Avrupa Birliği'ne giriş sürecimizde oldukça önemli ve güncel birkonudur. Avrupa Birliği'ne üyelik konusunda ülkemiz tercihini belirlemiş ve budoğrultuda mali uyumlaştırma bakımından öncelikle gümrük vergisiuygulamasında ortaya çıkan uyuşmazlıkların çözümüne ilişkin düzenlemeleryapmaktadır. Gümrük vergisinin uluslararası niteliğinin bulunması sebebiyleortaya çıkan uyuşmazlıklarının çeşitli olması bu alandaki çalışmalarıyoğunlaştırmıştır. Gümrük Birliği ile birlikte Türkiye, AB mallarını sıfırgümrükle ithaline ve AB'nin belirlediği üçüncü ülkelere karşı uygulanacakOrtak Gümrük Tarifesine uyma yükümlülüğüne girerek; AB lehine Türkiyealeyhine ticaretin gelimesine olanak tanımış ve aynı zamanda sıfırlanangümrük vergileri ile birlikte, kamu gelirleri içerisinde önemli yeri olan gümrükvergi gelirleri kaybına uğramıştır. Türkiye'nin , Avrupa Birliği'ne tam üyeolmadığı halde Gümrük Birliği'ne giren ve AB'nin tüm uygulamalarını kabuletmesi, AB'ye üye ülkelerde farklı dolaylı vergi uygulaması bulunması,vergilendirme yetkisine ilişkin sınırlandırmalar, gümrük vergisi kaybına sebepolan eylemler ve Türkiye'nin gerek gümrük vergisi düzenlemeleri gereksegümrük idaresi konusunda yaşadığı ulusal boyuttaki sorunları gümrük vergisiniolumsuz etkilemektedir.Tüm bu sebeplerle, gümrük mevzuatının değişen ve gelişen ekonomikyapı içerisinde tekrar ele alınarak özellikle VUK ile daha fazla bir uyum186içerisinde olacak şekilde ülke çıkarlarının da ön planda olacağı gereklideğişikliklerin yapılması yerinde olacaktır.
Ceza Muhakemesinde karar ve hüküm
Ceza muhakemesi; iddia, savunma ve yargılamadan oluşan ortak bir faaliyettir. Bu faaliyet, suç işlendiği yönünde bir şüpheyle (iddiayla) başlamakta, bu şüphe yargılama makamlarının katılmasıyla elbirliğiyle yenilmekte, maddi gerçekliğe ulaşıldığında verilen ortak kararla sona ermektedir.Mahkeme ve hakimler, yargılama sürecinde çeşitli kararlar verirler. Mahkeme ve hakimlerin verdiği tüm kararlar, özellikle yargılama sonucunda kurduğu hüküm ve hükmün içermesi gereken unsurlar, yargılamanın en kısa sürede sonuçlanması ve adaletin sağlanması açısından büyük öneme sahiptir.Karar ve hüküm kavramları çoğu zaman birbirinin yerine kullanıldığından, karar ve hüküm kavramlarını birlikte açıklamak gerekmektedir. Karar; bünyesinde hükmü ve diğer alt kategorileri de barındıran bir üst kavram, genel bir terim niteliğini taşımaktadır. Her hüküm bir karardır ancak her karar bir hüküm değildir. Ayrıca karar, yargılamanın her aşamasında verilebilir. Şöyle ki; hükme ulaşılması için mahkeme hükme hazırlayıcı ara kararları çok daha önceden vermeye başlamıştır.Çalışmamızda ceza muhakemesi hukukunda karar ve hüküm kurumları incelenmiştir. Kurumların tanımı, hukuki nitelikleri, amaçları ve çeşitleri ortaya konulmuştur. Daha sonra hükmün açıklanması ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumları ele alınmıştır. Çalışma kesin hüküm kurumu üzerinde durularak tamamlanmıştır.
Olağanüstü hallerde temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması
Temel hak ve hürriyetler hiç şüphesiz insanlığın başlangıcından itibaren tartışıla gelen bir konudur. Ancak bu tartışma tabii ki zamana ve zemine göre değişmektedir. Özellikle ikinci dünya savaşından sonraki yıkım ve insan haklarındaki ihlâller üzerine temel haklar üzerindeki tartışmalar iyice artmıştır. Bilim dünyası da buna sessiz kalmamıştır. Son çeyrek asırda hukuk alanındaki eserlerin büyük çoğunluğu ya temel haklar üzerine olmuştur ya da bu konuyu irdeleyen bölümlere yer verilmiştir. Ülkemizde de temel hak ve hürriyetler üzerine önemli gelişmeler olmuştur. Yasal mevzuatta bu konuda iyileştirmeler yapılmıştır. Görüldüğü üzere temel hak ve hürriyetlerin güncel konu olması ve ihlâllerinin telafisi imkânsız zararlara yol açması nedeniyle, konunun bu önemi dikkate alınarak doktora tezi olarak incelenmiştir.İnceleme sırasında temel hak ve hürriyetlere ilişkin kavramlar üzerinde genel olarak bilgi verilmiştir: Buna göre temel hak ve hürriyetlerin neler olduğu, ne şekilde sınıflandırmaya tabi tutulduğu, 1982 Anayasasında temel hak ve hürriyetlere ne şekilde yer verildiği üzerinde durulmuştur. Olağanüstü hallerde bu hak ve hürriyetlerin nasıl sınırlandırıldığı üzerinde de durulmuştur. Ayrıca Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi doğrultusunda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin karalarına da yer verilmiştir.Çalışmamız sırasında, ülkemizde mevcut bu konularda yayınlanmış eserler ve makaleler incelenmiştir. Ayrıca temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına ilişkin olan ve olağanüstü hallerde çıkarılan kanun hükmünde kararnamelerin ilgili bölümleri de incelenmiştir. Konumuzla ilgili olan yabancı kaynakların bir kısmına da çalışmamızda yer verilmiştir. Mukayeseli hukuk açısından da inceleme yapılmıştır. Bu bağlamda, ülkemize komşu olan ve Avrupa Birliği üyesi olan ülkelerden Yunanistan Anayasasının ilgili bölümleri karşılaştırılmalı olarak incelenmiştir. Aynı şekilde, gelişmekte olan bir ülke olması ve ülkemiz insanı tarafından yakından bilinmesi nedeniyle Bulgaristan Anayasasının ilgili bölümleri de incelenmiştir. Bu ülkeler yanında, bağımsızlığını yakın zamanda kazanan ülkelerin bu konulara bakış açısını görmek açısından Kazakistan ve Letonya Anayasalarına da zaman zaman yer verilmiştir. Avrupa'da da bu konulara bakışın belirlenmesi açısından örnek olmak üzere Fransa ve İtalya Anayasalarının ilgili bölümleri üzerinde de durulmuştur.Bu çalışmalar bize şunu göstermektedir: Öncelikle temel hak ve hürriyetler hemen hemen her ülkenin anayasasında yer almaktadır. Ancak temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması ülkelerin gelişmişliğine ve stratejik durumuna göre farklılıklar arz etmektedir. Olağanüstü hal yönetim usulü de artık anayasalarda yer almaktadır. Bazı ülkelerde bu hal, bizdeki gibi olağanüstü hal ve sıkıyönetim şeklinde iki aşamalı olarak düzenlenmiştir. Bazı ülkelerde ise bir aşamalı olarak düzenlenmiştir. Bir kısım ülkelerde de bu hususlar doğrudan kanun düzenlenmesine bırakılmıştır. Böylece olağanüstü hal yönetim usulü yasal hale getirilmiştir. Ülkemizde de temel hak ve hürriyetler, ileri seviyede ülkeler gibi düzenlenmiştir. Hatta son Anayasa değişiklikleriyle bu alanda daha da ileri seviyede düzenlemeler yapılmıştır. Olağanüstü hal yönetim usulü olarak ?sıkıyönetim? yanında ?olağanüstü hal?inde düzenlenmiş olması, temel hak ve hürriyetlerin, zorunlu olmadıkça gereğinden fazla sınırlanamaması açısından isabetli olmuştur.
İdari Yargı açısından yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı
Hukuk Devleti ilkesinin en önemli teminatı, bireylere ?Bağımsız ve Tarafsız? mahkemeler önünde yargılanma hakkının tanınmasıdır. Nitekim, Anayasanın 9. maddesinde yargı yetkisinin Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılacağı vurgulanmış, üçüncü bölümde de mahkemelerin bağımsızlığı, hakimlik ve savcılık teminatına ilişkin temel ilkeler belirtilmiştir. Yargı bağımsızlığı Anayasa ve yasalarla teminat altına alınsa da, gerek bir takım eksik yasal düzenlemeler, gerekse uygulamada oluşan bazı aksaklıklar nedeniyle yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının tehdit altında olduğu görülmektedir.Tezin birinci bölümünde, hukuk devleti ilkesi ile idari yargının gerekliliği ele alınmış, ikinci bölümünde yargı bağımsızlığına genel olarak değinildikten sonra üçüncü bölümde yargının kaynağı bakımından bağımsızlığı konusu incelenmiştir.Dördüncü bölümde, idari yargı mensuplarının seçilmeleri ve terfi sistemine yer verilmiş, bu konuda model ülke olarak aldığımız Fransız İdari Yargı sistemi ile karşılaştırma yapılmıştır.Son bölümde ise hakimlik teminatı ve hakimlerin tarafsızlığı konusu incelenmiştir.Anahtar Sözcükler:1. Yargı bağımsızlığı,2. İdari yargı,3. Hakimlik teminatı,4. Tarafsız yargı,5. Hukuk devleti.
Irak'ın anayasal yapısında Türkmenlerin hukuki pozisyunu
Birinci Dünya savaşı ile birlikte Ortadoğu da petrol yataklarının bulunduğu bölgeleri kendi kontrolünde tutmakta karalı olan İngilizler ,Türkiye'yi bölgeden uzaklaştırmak için Türkmenlerin yoğun yaşadığı bölgeyi Musul,Erbil ve Kerkük'ü Lozan görüşmelerinin dışında tutmayı başardı.1926 yılında imzalanan Ankara Anlaşması ile Musul bölgesi İngiltere mandasındaki Irak'a bırakılmıştı.Bu tarihten sonra Irak'ta Türkmenlerin siyasi varlığını İngilizler tarafından yok edilmeye çalışıyordu. 1925 ila 1970 yılları arasında kalan dönem içerisinde beş anayasa hazırlanmış ve yürürlüğü konulmuştur. Bunlar; Irak Kanun-i Esasisi (1925 Yılı Krallık Anayasası), 1958 Yılı Irak Geçici Anayasası, 1964, 1968 ve 1970 yıllarına ait anayasalardır. Bunların yanında 1990 yılında da bir anayasa projesi hazırlanmıştır. Ancak bu anayasaların hiç biri, Türkmenlerin, Irak'taki varlığına ve haklarına değinmemiştir. Sadece 1970 Anayasası, Irak toprak birliği kapsamında bütün azınlıkların meşru haklarını tanıyan bir hüküm içermiştir. Söz konusu hüküm, 1990 yılı anayasa projesinde de yer alıyordu. 1970 Anayasası ve 1990 yılına ait Anayasa projesi sadece bu hükme yer vermekle yetinip ?azınlık? ve ?meşru haklar? kavramının açıklamasını içermemiştir.Bütün bu anlatılanların yanına, Irak Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri Türkmenlere uygulanan mezalim ve haksızlıkları da ekleyebiliriz. Yıllar geçtikçe ve yöneticiler değiştikçe, bu baskıcı ve zalimce uygulamalar da artmıştır ,Türkmenlere her türlü siyasi ve askeri baskılar yapıldı. Irak Devleti'nin kurulmasından sonra Irak'ta iktidar olan Arap yönetimleri,Türkmenleri siyasi yaşamdan uzak tutmaya çalışmıştır.Türkmenlerin baskı altında tutulması,Türkmenlerin 1958 yılına kadar süren kraliyet döneminde siyasetten uzak durmaya ve içlerine kapanmasına neden olmuştur.Bu tarihten sonra Irak'ta cumhuriyetin kurulması Türkmenler açısından önemli bir gelişmedir.Bu dönemde Türkmenler ,siyasi yaşama atılmak amacıyla harekete geçmiştir.Ancak ,Arap yönetimlerinin Türkmenlere yönelik baskıcı politikaları,Türkmenlerin girişimlerini sonuçsuz bırakmıştır.Genel olarak bakıldığında ,Irak'ı yöneten Arap yönetimleri :Irak'ı bir Arap ülkesi olarak görmüş,Türkmenleri ve diğer etnikleri baskı altında tutmuş ve Araplaştırmaya çalışmıştır.1979 yılında iktidarı ele geçiren Bass rejiminin iktidar olmasıyla artmıştır.Bu dönemde Iraklı Türkmenlere karşı katilamlar ve insanlık disi suçlar işlenmiştir.Türkmenler Araplaştırılmaya çalışmış,yerlerinden göç ettirilmiş ve önde gelen liderleri idam edilmiştir.Bugün Türkmenler önemli ve tarihi günler yaşamaktadır.Türkmenlerin kaderini belirleyecek önemli siyasi gelişmelerle karşı karşıya gelmektedir.Geçmişte olduğu gibi bugün de Irak'ın siyasi yapılanmasında büyük rol oynayan ABD ve İngilizler,özel olarak Türkmenleri gündem dışı tutmaya çalışmaktadırlar.Aynı politikayı işgalçilerin işbirlikçileri Kürt grupları da izlemektedirler.Türkmenleri Irak'ın siyasi sahasından silmek ve yok etmek isteyen Kürtler,Türkmenlerin yaşadıkları Türkmeneli bölgeleri Kürtleştirmek ve ele geçirmek, Musul ve Kerkük petrollerine sahip olmak için çaba harcamaktadırlar.Bu nedenle Irak'ın kuzeyini bağımsız bir Kürt devletine dönüştürmek isteyen tüm girişimlerin dolaylı olarak bölge ülkelerinin toprak bütünlüğünü de hedefleyen ve olumsuz etkileyen bir tehdit olduğunu gözden kaçırmamak gerekir.8 Temmuz 2004 tarihinde yayımlanan Irak Geçiş Devlet idaresi Kanunu, Türkmenlerin varlık ve haklarını tanıyan, yönetim, siyasi ve kültürel haklarını güvence altına alan ve Türkmence dilinde eğitim olanağını tanıyan ilk yerel anayasa niteliğindedir. Irak Geçiş Dönemi Yönetimi Kanunu ve Irak'ın 2005 Yılı Anayasasını incelersek Türkmenleri ilgilendiren konularısa ,Kerkük Meselsi Türkmence Eğitim Hakkı ,Resmi Dil olarak,idari,Kültürel, Siyasi ve Eğitimsel Haklar ,Türkmenler yeni Irak'ta siyasi ve kültürel haklarının tanınması amacıyla mücadele etmektedir.Türkmenlerin temel politikası,Irak'ın toprak bütünlüğünün sağlanmasıdır.Ancak 2003 yılından sonraki döneme bakıldığında ,Türkmenlerin yeni Irak'ta önemli bir role sahip oldukları söylenemez.
Anayasaya uygunluk denetimi şekillerinden somut norm denetimi
Temel hak ve özgürlüklerin somutlaşmış hali olan ve normlar hiyerarşisinde üstün norm konumunda bulunan anayasanın korunması için uygulanan en güvenilir yöntem kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimidir bu denetime kısaca anayasa yargısı adı verilmektedir.Anayasa yargısı; hukuk devleti, demokrasi ve kuvvetler ayrılığı, gibi temel kavramlarda belirli bir anlayışa varılması ile mümkün olmuştur. Bahse konu kavramlara verilen anlamların değişimi anayasa yargısının varlığını zorunlu kılmıştır.Kanunların anayasaya uygunluğunun yargısal denetimi, denetimi yapan yargı merciine başvurma usulüne göre soyut norm denetimi ve somut norm denetimi olmak üzere iki türlüdür.Somut norm denetimi; bir dava sırasında taraflardan birisinin uyuşmazlığın çözümünde uygulanacak kanun hükümlerinin üstün norm olan anayasaya aykırı olduğunu ileri sürmesi veya dava mahkemesinin uygulanacak kanun hükümlerini resen anayasaya aykırı görmesi durumunda ortaya çıkan anayasaya aykırılık sorununun Anayasa Mahkemesine taşınmasını ifade eder.Somut norm denetimi aynı zamanda uyuşmazlığın karara bağlanması için çözümü gerekli bir ön sorun veya bekletici meselenin (sorun) çözüme kavuşturulması faaliyetidir.Somut norm denetiminin soyut norm denetimine göre bazı üstünlükleri bulunduğu gibi bazı yönlerden de eksiklikler taşımaktadır. Bu iki denetim yolunun birlikte uygulanması diğeri uygulanmadığı takdirde ortaya çıkabilecek eksikliklerin giderilmesi bakımından faydalı olabilecektir. Nitekim ülkemizde var olan uygulama bu yönüyle model oluşturabilir.Somut norm denetimi sonucunda Anayasa Mahkemesince çeşitli kararlar verilmektedir. Genel olarak Anayasa Mahkemesi uygulanmakta olan normu anayasaya aykırı bularak iptal edebileceği gibi anayasaya aykırılık savını yerinde bulmayarak ilgili kanunun iptali istemini reddedebilir.Anayasa Mahkemesince verilen kararlar kesindir. Bu kararlar yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar. Bunun yanında verilen iptal kararları geçmişe etkili değildir, yani geriye yürütülemez.
Mültecilerin hukuki durumuna ilişkin sözleşme ve Türkiye
İnsanların yaşadıkları yerleri baskı ve zulüm korkusu nedeniyle terk etmesi ve yeni yaşam alanları bulmaya çalışması insanlık tarihi kadar eski bir sorundur. Bu sorun için hiçbir zaman kalıcı ve tatmin edici bir çözüm bulunamamıştır. En temel insan hakkı olan yaşam hakkının korunması evrensel hukukun temel ilkelerindendir. Ancak devletler iç ve dış politik kaygıları nedeniyle yeterli hassasiyeti gösteremeyebilmektedirler. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 14. maddesinde düzenlenen sığınma hakkı da yaşam hakkıyla sıkı sıkıya bağlıdır. Bu bağlamda sığınma hakkı, yaşam hakkının korunması için kullanılan bir hak olagelmiştir. Biz de çalışmamızda başta yaşam hakkı olmak üzere tüm haklarını korumaya çalışan mülteciler üzerinde duracağız.Çalışmamızın birinci bölümünde öncelikle mülteciliğin tarihçesinden kısaca bahsedilecektir. Daha sonra Türk tarihindeki mülteci hareketleri, Milletler Cemiyeti dönemi, Birleşmiş Milletler dönemi, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği hakkında kısa bilgiler verilecek ve asıl inceleme konumuz olan 1951 Tarihli Mültecilerin Hukuki Durumuna İlişkin Cenevre Sözleşmesi ve 1967 Tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsü ile İlgili Protokol bu bölümde özet olarak anlatılmaya çalışılacaktır. Ayrıca yine çalışmamızın birinci bölümünde bölgesel sözleşmeler ile konu ile ilgili Türk Mevzuatında yer alan düzenlemelere ve Türk Yargı Kararlarına yer verilecektir.Çalışmamızın ikinci bölümünde ise 1951 Sözleşmesi ayrıntılı olarak incelenecektir. Bu bölümde mülteci olma şartları, mülteci statüsünü engelleyen sebepler, mülteci statüsünün sona ermesi konuları irdelenecektir.Son bölümde ise, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından belirlenen mülteci statüsünün belirlenmesinde uygulanacak usuller üzerinde durulacaktır.Sonuç kısmında ise olması gereken hukuk açısından dünyada ve ülkemizde mültecilerin yaşadıkları sorunların çözülmesi ve tarihteki acı olayların bir daha yaşanmaması için öneriler ile bize düşen görevler üzerinde durulacaktır.Anahtar Kelimeler:1- Mülteciler,2- Sığınmacılar,3- Zorunlu Göç,4- Geri Göndermeme,5- Sığınma Hakkı
Türk Vergi Hukukunda emlak vergisi matrahının incelenmesi ve değerlendirilmesi
Emlak vergileri çağımızda yerel yönetimlerin can damarıdır. Ülkemizde de bu vergi belediyelerin kaynak ihtiyaçlarına yönelik olarak kullanılmaktadır. Belediyelerin giderleri nüfus artışı nedeniyle artmakta, nüfusu artan kentte ise taşınmaz mülkler de artmaktadır. Öyleyse taşınmazların vergilendirilmesini sıkıca elinde tutan bir belediye, artan gider ihtiyacı için artan bir matrahı da elinde bulunduracaktır. Bütün sorun bu vergilerin zamanında ve gerçek değerleri üzerinden hesaplanabilmesi ve toplanabilmesidir.Bu nedenlerle emlak vergisinin hangi matrah üzerinden hesaplanacağı ve bu matrahın belirlenmesinde hangi yöntemin kullanılacağı önem arz etmektedir.Ülkemiz Emlak vergisi sisteminde daha sağlıklı bir uygulamanın oluşturulabilmesi amacıyla Türk Vergi Hukukunda Emlak Vergisi Matrahının incelendiği ve değerlendirildiği bu çalışmada;Birinci bölümde; emlak vergisi matrahının teorik kapsamı belirlenerek tarih boyunca geçirdiği gelişme safhaları, emlak vergisinde matrah seçimi ve emlak vergisinde uygulanan matrah tespit yöntemleri konuları üzerinde durulmuş, genel, soyut ve teorik açıklamalar yapılmıştır.İkinci bölümde; emlak vergisi matrahının Türkiye'deki uygulaması, geçirdiği gelişme safhaları ve mevzuat yönü incelenmiştir.Üçüncü bölümde ise; teorik bilgiler ışığında, ülkemizde kabul edilen emlak vergisi matrahının değerlendirmesi yapılarak, matrah tespit işlemlerine karşı yargı yoluna başvuru ve emlak vergisi matrahının tespiti ile ilgili uygulamada karşılan sorunlar ve bu sorunların giderilmesine ilişkin öneriler üzerinde durulmuştur.
1982 Anayasasında ve Türk Ceza Yargılamasında, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulaması ışığında suçsuzluk karinesi
Suçsuzluk karinesi suç ile itham edilen kişinin, bir mahkeme hükmü ile itham edildiği suçu işlediği hukuka uygun delillerle adil bir şekilde yapılan yargılama neticesinde sabit kabul edilinceye kadar kişinin suçsuz kabul edilmesidir. Bu ilke birçok milletlerarası sözleşmede de ifade edilmiştir. Bu kapsamda ilkenin Evrensel İnsan Hakları Bildirisinde ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinde de yer aldığı görülmektedir. İlke Avrupa İnsan Hakları Mahkemesince adil yargılanma hakkı içerisinde, bu hakkın bir unsuru olarak değerlendirilmektedir. Suçsuzluk karinesi düzenlemesi hukukumuzda açık olarak ilk kez 1982 tarihli Anayasada yer almıştır. Bu düzenleme öncesinde İslam hukukundan kaynaklı olarak ilkenin hukuk uygulamamızda olduğu iddia edilmiş ise de, yazılı kural olarak ilkenin 1982 tarihli Anayasadan önce bulunmadığı görülmektedir. Suçsuzluk karinesi fonksiyonu itibariyle suskun kalma hakkı, ispat, şüpheden sanığın faydalanmasına ilişkin evrensel hale gelmiş ceza muhakemesi müesseseleri ile de çok yakından ilgilidir. Suçsuzluk karinesi tüm kişi ve kurumların saygı göstermesi gereken bir haktır. Basın ve yayın organları soruşturma ve ceza muhakemesine ilişkin haber ve yorum hak ve özgürlüğüne sahiptir ancak bu özgürlüğün kullanılmasında, basın yayın kuruluşları da soruşturulan ya da kovuşturulan kişilerin suçsuzluk karinesinden kaynaklanan lekelenmeme hakkına özen göstermek ve bu hakka uygun davranmak zorundadırlar. Türk Ceza Kanununda suçsuzluk karinesinden kaynaklanan kişisel hakkın korunması amacıyla, bu hakkın ihlaline havi eylemler suç olarak düzenlenmek suretiyle karineden kaynaklanan hak koruma altına alınmıştır. Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın da karineyi dikkate alarak bazı durumlarda değerlendirme yaptıkları görülmektedir. Ancak bu değerlendirmelerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin yaptığı derinlikte ve genişlikte olmadığı görülmektedir. 1982 tarihli Anayasanın 90. maddesi uyarınca milletlerarası sözleşmelerin doğrudan uygulanma olanağı getirildiğinden ve AİHS'si de bu kapsamda bir sözleşme olduğundan, ayrıca Ülkemizce AİHM'nin yargılama yetkisi kabul edilmiş olduğundan, karine ile ilgili uygulama, yorum ve değerlendirmelerde milli soruşturma ve yargılama makamlarının AİHM'nin içtihatlarını gözetmeleri gerekmektedir.
Irak Cumhuriyeti'nin hukuki yapısı
Bu çalışmanın sonucunda Irak'ın yeni 2005 Anayasasında büyük değişikler ortaya çıktı. Yasama Organında olan değişiklikten bahsedersek, artık bu anayasa Millet Meclisi ve Federal Meclis olmak üzere iki Meclis ortaya koydu. Ancak ikinci Meclis olan Federal Meclis anayasada tespit olduğuna rağmen hala teşkil edilmedi. Bunun sebebi, Amerikan işgalinin sürüyor olması, Temsilciler Meclisinin farklı guruplardan oluşuyor olması ve bu guruplar arasında yaşanan anlaşmazlıklardan dolayı bazı çekişmeli bölgelerle ilgili taraflar arasında bir uzlaşmanın sağlanamamasıdır. Bilindiği gibi bu kuruluşlar seçimle gelirler, yani artık kanun çıkarken milletin rolü daha çoktur. Üstelik Millet Meclisinde kadınların rolü artmaktadır. Çünkü kadınların sayısı 1/4 den az olmamak şartıyla Meclis kurulur. Meclis, nitelikli çoğunlukla toplanır ve salt çoğunlukla kararlarını alır. Ancak bu dönemi Saddam rejiminin dönemi ile kıyaslarsak çok önemli değişiklikler elde ederiz bunun da en önemli sebebi Saddam döneminde parlamentonun kanun çıkarma yetkisi yoktu bu yetki sadece Saddam'ın başkanlık ettiği meclis AL_Sawra'ya aitti.Yürütme Organı ise yeni Irak'ın 2005 Anayasası'na göre Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulundan oluşur. Ancak Cumhurbaşkanı'nın yetkilerine bakarsak çok kısıtlı yetkiler görüyoruz. Bununda sebebi diktatörlük rejiminin geri dönmesini engellemektir. Ama kanaatimizce Cumhurbaşkanı'na daha fazla yetkiler tanınmalıdır. Sonuçta bu makam devlet başkanının ve vatan birliğinin sembolüdür. Cumhurbaşkanı seçimi Millet Meclisi tarafından yapılır, ama kanaatimizce Cumhurbaşkanı'nın seçim doğrudan halk tarafından seçilmeli. Çünkü dediğimiz gibi bu makam devlet başkanının ve vatan birliğinin sembolüdür, bu sembolü halk seçerse daha iyi olacağı düşüncesindeyiz. Çünkü bu seçimle seçilen cumhurbaşkanı tarafsız olur veya parti, din, ırk, mezhep baskısından kurtulmuş olur. Yürütmenin diğer temeli Bakanlar Kuruludur. Bu kurul Millet Meclisinin önünde sorumludur.Yargı Organına gelince bu anayasa önemli iki kuruluş ortaya çıkardı. Bunlar Yüksek Yargı Kurulu ve Federal Yüksek Mahkemedir. Yüksek Yargı Kurulunun görevi çok önemlidir. Çünkü bütün yargı kurumlarının faaliyetlerini denetler ve yönetir. Benim düşünceme göre de bu kuruluşun doğuşu ile yargı organı bağımsız oldu ve Yürütme Organının kontrolünden kurtuldu. 1970 Anayasası'nda böyle bir kuruluş hiç dile getirilmemişti ve 1970 Anayasası'nda Yargı Organı Adalet Bakanlığı'na bağlıydı. İkinci kuruluş olan Federal Yüksek Mahkeme de yargı organına aittir. Anayasa, yargının bağımsız olduğunu söyler. Ayrıca çeşitli tür ve dereceli mahkemelerin oluşumunu belirler, sonra da federal otoriterlerin yetkisinden bahseder. Fakat bu yetkiler federal sistemle çelişki halindedirler. Çünkü bölgelere olağanüstü haklar tanınmaktadır. Son olarak ta sonuç ve geçiş hükümleri belirlenir ve bu bölümde anayasanın nasıl değiştirileceğinden bahsedilir.Anahtar Kelimeler:1.Anayasa.2.Federal Sistem3.Federal Otoriteler.4.Bölgeler.
Yeni bir model olarak Anayasa Mahkemesi
Bu tezde, günümüzde Anayasa Yargısı ve Anayasa Mahkemesinin mevcut hali ve sorunlarından yola çıkılarak gelecek dönemde hukuk alanında, bu konularla ilgili yapılaması planlanan kapsamlı değişiklikler üzerinde durulmuştur. Dünyadaki Anayasa Yargısı Modelleri incelenmiş, incelenen bu modellerde ülke hukukumuza yararlı olabilecek kazanımlar değerlendirmeye alınmıştır. Anayasa Yargımızın daha işler, sorunlara karşı daha yapıcı olabilecek değişiklikleri tartışılmış, yöntem olarak da Anayasa Yargımızın ve Anayasa Mahkememizin hali hazırda işler sisteminin aksaklıklarından yola çıkılmıştır. Netice itibariyle, Anayasa Yargımızın ana amacı olan, temel hak ve özgürlüklerin korunması ile Hukuk Devleti olgusunun gerçekleştirilmesinde ön görülen arayışlar çalışmada yansıtılmaya çalışılmıştır.
Yargı bağımsızlığı ve yargıç güvencesi açısından mesleki sorunlar
İnsan haklarına saygılı, demokratik, laik, güçlü bir devlet modelinin temelinde adalet; adil yargılanmanın temelinde de bağımsız ve güvenceli bir yargıç modeli vardır.Günümüzde klasik anlamda yasama ve yürütmeye karşı bağımsızlık anlayışının yerini, toplumda etkili sosyal baskı gruplarına karşı yargının korunması anlayışına bırakmıştır. Bu nedenle gerçek anlamda yargıçların bağımsızlığı, salt anayasa ve yasalarda tanınan teorik kalıplardan ziyade toplumda oturmuş bir demokrasi kültürüyle sağlanabilecektir.Millet adına yargılama yapan yargıçları halk iradesine dayandırmamak, egemenliğin bölünerek bir kısmı üzerindeki tasarruf yetkisinin kaldırılması anlamına geleceğinden, yapılacak yeni anayasal düzenlemede belli oranda milli iradeye söz hakkı tanınması demokratik devlet geleneğine uygun bir yaklaşım olacaktır.Adli, idari ve askeri hakim ve savcıların tek çatı altında toplanarak aynı bağımsızlık ve güvenceye sahip olmaları, yargıçlar hakkında tesis edilen işlemlere karşı yargı yolunun açılması ve yürütmenin yargı üzerindeki geniş takdir ve denetim yetkisinin sınırlandırılması hukuk devleti anlayışının bir gereğidir.Yargıçların zamana bağlı ortaya çıkan yasal ve toplumsal değişikliler karşısında kendini yenileyebilmeleri iyi örgütlenmiş bir meslek içi eğitim kurumunu; bu kurumun fakültelerde verilen teorik bilgileri pratikle birleştirerek Türk Hukuk Sisteminin gelişiminde öncülük yapabilecek nitelikli bir eğitim kurumu hüviyetine bürünebilmesi de bilimsel ve kurumsal özerkliğin tanınmasını zorunlu kılmaktadır.Yargıç ve savcılara örgütlenme hakkı tanınmasında amaç hükümetin yürüttüğü adalet politikalarının süzgeçten geçirilerek demokratik toplum değerlerin korunması ve insan haklarına aykırılık oluşturan uygulamalara dikkat çekilerek bu konudaki yanlış uygulamalara son verilmesi olduğundan, yargıç ve savcıların dernek biçiminde örgütlenmesi hem söz konusu işlevin sağlanmasında etkili olmakta, hem de yasama ve yürütme karşısında bağımsız olan yargının niteliğine uygun düşmektedir.Kötü düzenlemeler iyi uygulayıcılar sayesinde adil çözümler getirebileceği gibi adil bir sistem de kötü uygulayıcılar sayesinde içinden çıkılmaz bir hal alabilecektir. Bu nedenle yargı bağımsızlığı yargının hiçbir şekilde denetiminin yapılamayacağı anlamına gelmediği gibi yargıçlık güvencesi de hiçbir yargıcının her ne sebeple olursa olsun meslekten çıkarılamayacağı anlamı taşımamaktadır.
Irak Anayasalarında yasama organı
Irak'ta ilk anayasanın hazırlanmasından beri anayasal bir istikrar yaşanmadı çünkü ard arda bir sürü askeri devrimler yapıldı sonrada Saddam rejimi döneminde de Irak savaştan savaşa sürüklendi en sonunda Amerika işgali ve güvenlik kaybıyla Irak'lıların yaşamı sonuçlandı. Bu anayasal istikrarı yaşanmamasından da yasama organı da etkilenmişti.1925 anayasasına baktığımız zaman yasama organı iki meclisten oluştuğunu görülür, onlarda millet meclisi ve ayan meclisi ve bu kuruluların yasama yetkisine kralın katılması da görülür.1925 anayasası çerçevesinde kurulan ayan meclisinin eleştirilen taraflarında biri bu meclisin üyeleri kralın tarafından atanması ve bu üyeler iki yasama döneminden fazla kralın tarafından seçilmesini anayasa kabul etmiştir. Diğer eleştiren tarafıysa yasama organını oluşturan her iki mecliste kadınlar yer almamıştı ve kadınlara genel seçimde oy kullanma hakkında tanımlamıştır.Ayrıca monarşi (krallık) döneminde olan meclisler bakanlıklara karşı Başarsız ve zayıf görülmesidir öğrenin krallık döneminde millet meclisi endişeli kaynağı oluşturup ve inandırıcı olmayan nedenle bakanlar kurulu tarafından 12 defa meclis feshedilmiştir.1925 anayasası çerçevesinde yasama organı hakkında özet konuşmasında şunu diyebiliriz ki, 1925 anayasasında yasama organına verilen yetkileri ne millet meclisi nede ayan meclisi özgürlükle görevlerini yapıyorlardı, ancak bu yetkileri kral kullanıyordu. Belirlediğimiz gibi krallık döneminde millet meclisi bakanlar kurulunun tarafından feshedildiğine göre bu dönemde kurulan yasama organı yürütme organına karşı zayıf ve başarısız olduğunu yansıtıyor.1970 anayasasına baktığımızda 1925 anayasasına göre büyük gelişimde bulunduğunu görülür. 1970 anayasasında kadınlara millet meclis seçimlerinde oy kullanma ve mecliste üye olma hakkı tanımıştır. Ayrıca Devrim Komuta Konseyi üyelerinin 4/1'i veya Ulusal Meclisinin 30 üyesine yasa tasarısı önerme hakkı verilmiştir. Ancak Irak'ın 1980 ve 1991 savaşları ve 1991 yılın savaşında sonra ekonomik ambargo nedenle Ulusal Meclisinin kurulmasına rağmen Irak'ta yasam yetkisi Devrim Komuta Konseyi'ne verilmiştir.1970 anayasası çerçevesinde kurulan yasama organını eleştiren tarafların biride yasama organı oluşturan her iki meclisin Devrim Komuta Konseyi ve Ulusal Meclisin üyeleri Baas partisinin üyesi olması gerekiyordu.1970 Anayasası'nın çerçevesinde kurulan yasama organının kuruluşu, oturumları ve yasama yetkileri 1925 anayasasındaki yasama organından daha demokratik görülüyor. Ancak Irak'ta diktatör rejimi (Saddam Hüseyin rejimi ) olduğu için anayasada yasama organına yasama döneminde verilen yetkileri teori olarak anayasada yazılmıştı, bu yetkilerin çoğu baas rejimi zamanında uygulanmadı.Amerikan tarafından Irak'ı işgal ettiğinden sonra geçici olarak Irak'ın geçici yönetim kanunu (geçici anayasa) yazıldı ve bu süreçte ABD ile birlikte Irak geçici hükümeti kuruldu.Bu geçici dönemde Irak'ın ulusal meclisini seçerek işgalden sonra Irak'ın ilk yasama organı kuruldu, bu meclisin en önemli görevlerinden biri Irak'ın kalıcı anayasasını yazmaktır. Irak'ın yeni anayasasını yazmak ulusal meclisinin arasından farklı din, mezhep, dilden milletvekili seçildi, bu komisyon bir süre içinde anayasayı yazıp ulusal meclisine sunmakta bulundu. Bazı söylentilere göre yeni anayasa Amerika hükümeti tarafından hazırlandı sonrada Arapçaya çevirtildi.Irak'ın kalıcı Anayasasına göre yasama organı iki meclisten oluşmaktadır, birincisi Millet Meclisi, ikincisi ise Federal Meclistir. Millet Meclisi'nde kadınların sayısı¼ den az olmama şartıyla kurulur. Meclis, nitelikli çoğunlukla toplanır ve salt çoğunlukla kararlarını alır. Yürütme organıysa, anayasaya göre cumhurbaşkanlığıyla bakanlar kurulundan oluşur. Cumhurbaşkanı seçimi Millet Meclisi tarafından yapılır. Yürütmenin diğer temeli Bakanlar Kuruluysa bu kurul Millet Meclisinin önünde sorumludur.Anahtar Kelimeler:1.Anayasa.2.Irak.3.İşgal.4.Yasama Organı.5.Milletvekili.
İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesiyle görevli ulusal kurumlar
İkinci Dünya Savaşını takiben ve özellikle de Soğuk Savaşın sona erdiği 90'lı yıllardan sonra bir çok ülkede ulusal insan hakları kurumları oluşturulmuştur. İnsan hakları alanındaki kurumsallaşma süreci başta Birleşmiş Milletler olmak üzere çeşitli uluslararası kuruluşlar tarafından teşvik edilmiştir. Sürecin son yıllarda hız kazanması, bir tanımlama ve standardizasyon ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. ?Paris Prensipleri? olarak da bilinen 1993 tarihli Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kararı ile ulusal insan hakları kurumlarının görev, yetki ve statüleri ile oluşumlarına ve bağımsızlıklarına ilişkin rehber ilkeler belirlenmiştir. Paris Prensipleri insan hakları ulusal kurumlarına ilişkin genel ilkeleri belirlemekle birlikte bu konuda ülkelere belirli bir model önermemekte, bu ilkeler doğrultusunda ulusal düzeyde kendi ihtiyaçlarına en uygun çerçeveyi seçmenin her devletin kendi hakkı olduğunu tanımaktadır. Ülkemizde devlet teşkilatı bünyesinde çok çeşitli ve yaygın bir insan hakları kurumsallaşmasının varlığına rağmen Paris Prensipleri ile uyumlu bir kurumsal yapı bulunmamaktadır. İnsan haklarının korunması amacıyla var olan mevcut yapılanmanın yanında Paris Prensiplerine uygun bir insan hakları kurumunun kurulmasının gerekli olup olmadığı, eğer böyle bir kurum kurulacak ise bunun şeklinin, oluşumunun, görev, yetki ve işleyişinin nasıl belirleneceği, siyasi ve hukuki olduğu kadar aynı zamanda teknik bir tercih sorunudur.Anahtar Sözcüklerİnsan haklarının korunmasıYargı dışı korumaUlusal İnsan Hakları KurumlarıParis PrensipleriOmbudsman
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ilkeleri ışında işkence yasağı ve Türkiye'deki uygulaması
İşkence ve kötü muamele konusunda, uluslararası insan hakları belgelerinde birtakım unsurlar belirlenmiştir. Bu unsurlar aşağılatıcı muamele, insanlık dışı muamele, haysiyet kırıcı muamele, aşağılayıcı ceza, insanlık dışı ceza gibi kavramlardır. Bu kavramların ayrımını yapmak kolay olmamakla birlikte uluslararası kuruluşların önüne gelen somut olaylarda ortaya koydukları kriterler ulusal hukuktaki uygulamalar açısından son derece önemlidir. Somut vakalarda ulusal mahkemeler işkence hususunda karar verirken AİHM'nin içtihatlarını göz ardı etmemelidirler.Başlangıçta cezalandırma yöntemi veya ispat aracı olarak kullanılan işkence, tarihsel süreç içerisinde mutlak bir yasak olarak bir çok uluslararası belgede yer almıştır. Fakat işkence yasağının, uluslararası belgeler ve uluslararası mevzuatta yer alması, uygulamada yaşanan işkence olaylarının önlenmesine yetmemiştir.Bu çalışmayla amaçlanan, tarafı olduğumuz temel insan hakları belgelerinden biri olan, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi'yle temel çerçevesi belirlenen işkence yasağını önlemeye yönelik girişimlere az da olsa katkıda bulunabilmektir.
İdari yargı kararları çerçevesinde maddi ve manevi zarar
Sorumluluk hukukunun amacı kamu gücünün kullanımı nedeniyle gerçekleşen gerçek zararın tazmininin sağlanmasıdır. Ancak pozitif hukukumuzda anayasal ve yasal olarak idarenin sorumluluğu ortaya konulmuş olmakla birlikte, onun dayandırılabileceği esaslar hakkında herhangi bir açık hükme yer verilmemiştir. Bu konuda var olan boşluk idari yargı yerlerince ortaya konulan içtihatlar ile doldurulmaya çalışılmakta ve de öğreti tarafından söz konusu içtihatlar sistematik hale getirilmektedir. Zarar kavramı; hukuken himaye edilen maddi ve manevi varlıkların, ihlal edilmesinden önceki ve sonraki halleri arasında meydana gelmiş olan menfi farkı ifade etmektedir. Zarar, ilk bakışta çok belirgin ve kolay saptanabilecek bir durum gibi görünmekte ise de, tayin ve tespit edilmeye çalışıldığında çok yönlü bir kavram olduğu anlaşılmaktadır. Bu yönüyle idarenin tazmin sorumluluğu ve idarenin tazmin sorumluluğunun Anayasa'da düzenleniş biçimi, zararın neyi ifade ettiği, idari işlem ya da eylem nedeniyle kim ya da kimlerin zarara uğradığı bu çalışmanın kapsamını oluşturmaktadır.
Irak'ta Anayasanın yapısı ve kabul usulü
Çalıştığım tez Irak'ta Anayasanın Yapısı Ve Kabul Usulü. Bu tez çalışmamın özeti, tez Dört bölümden oluşmaktadır: birinci bölüm Genel İlkeler, ikinci bölüm Irak'ta anayasanın gelişimi, üçüncü bölüm 2004 Geçiş Dönemi İçin Irak Devleti Yönetim Yasası ve dördüncü bölüm 2005 Irak kalıcı anayasası.Birinci bölümde ele aldığım konular, genel olarak anayasanın yasıl yapılacağı, kabul usulleri genel olarak ve ayrıntılı olara anayasanın kavramı. İkinci bölümde ise Irak'ta anayasanın gelişimi, detaylı olarak Irak'ta kaç anayasa yazılmış ve nasıl yazılmış ve bu anayasalar 1925 ? 1958 ? 1963 ? 1964 ? 1968 ? 1970 ayrıca Irak'ın 2003 işgali, üçüncü bölümde ise 2004 Geçiş Dönemi İçin Yasa ele aldım ve çok detaylı bir şekilde ve bu yasanın nasıl yazıldığı ve onaylanması, dördüncü bölümde ise 2005 parlemanter seçimleri ve 2005 Irak'ın kalıcı anayasası, bu anayasanı nasıl yazıldığı, komisyonun nasıl kurulduğu, referanduma nasıl sunulduğu ve kabul usulü sonda da bu çalışmamın sonucu özet olarak çalışmamda, Irak'ta anayasanın nasıl koyulduğu ve yürürlüğe nasıl girdiğini bilimsel olarak ortaya koydum.Bu tezin de önemine baktığımızda ve bu konuyu seçmemin sebebi; Irak'ta anayasanın, yürütme, yasama ve yargı erkleri, diğer meslektaşlarım tarafından yüksek lisans tez konusu olarak ele alınmıştır. Tez konum olan ?Irak'ta anayasanın yapısı ve kabul usulü? ne Türkiye'de ne Irak'ta bir monografi çalışma konusu olarak ele alınmamıştır. Bu da tez konumun önemini ve seçmemin sebebini oluşturmaktadır.
Enerji sektöründe imtiyaz sözleşmesi: Çukurova-Kepez örneği
ASLAN, Erol, ?Enerji Sektöründe İmtiyaz Sözleşmesi: Çukurova-Kepez Örneği?, Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2010Enerji sektöründe imtiyaz yönteminin uygulanmasının tarihi gelişimi ve değişimi, sektörde imtiyaz sözleşmelerinin somut örneği ÇEAŞ-KEPEZ imtiyaz sözleşmelerinin uygulanması, sözleşmelerin imtiyaz usulüne hakim olan ilkelere uygunluğu, sözleşmelerin uygulanmasında ortaya çıkan sorunlar, enerji sektöründe imtiyaz yönteminin verimliliği ve idarece imtiyazın düşürülmesi yoluyla sözleşmelerin sona erdirilmesi aşamalarını incelemek bu çalışmanın amacı ve kapsamını oluşturmaktadır.Kamu hizmetlerinin özel kişilere gördürülmesinde sözleşmeli yöntemlerden biri olan kamu hizmeti imtiyazının 1326 tarihli Kanun'un enerji sektöründe uygulanmasına ilişkin yegane örnekleri ÇEAŞ ve KEPEZ imtiyaz sözleşmeleridir.Ülkemizde 1980'li yıllara kadar enerji sektöründe uygulaması ÇEAŞ ve KEPEZ imtiyaz sözleşmeleri ile sınırlı kalan imtiyaz yöntemi, bu dönemde özellikle enerji sektöründe uygulamaya konulan Yap-İşlet-Devret sözleşmeleri bağlamında yeniden tartışılmaya başlanmıştır. ÇEAŞ ve KEPEZ de özel hukuk hükümlerine tabi olarak adı imtiyaz sözleşmesi olmasa da 1988 yılında Yap-İşlet-Devret sözleşmesi imzalamıştır. Ancak Anayasa Mahkemesi ve Danıştay Yap-İşlet-Devret modeli uyarınca imzalanan özel hukuka tabi sözleşmelerin imtiyaz sözleşmesi niteliğinde olduğuna karar vermiştir. Gelişmeler üzerine 1999 yılında Anayasa değişikliği yapılarak kamu hizmetlerinin özel hukuk sözleşmeleriyle özel kişilere gördürülmesi konusunda, kanun koyucu yetkili kılınmış ve imtiyaz sözleşmelerinden doğan uyuşmazlıkların çözümünde tahkim yoluna başvurulabilmesi olanağı getirilmiştir.ÇEAŞ ve KEPEZ ile akdedilen imtiyaz sözleşmeleri ile şirketlere görev bölgelerinde elektrik üretim, iletim ve dağıtım hizmetlerinin yürütülmesi için gerekli ayrıcalık ve yetkiler tanınmış, sözleşmelerle, idareye kamu hizmetinin yürütülmesinde birinci derece sorumlu ve yükümlü olması nedeniyle üstün hak ve yetkiler verilmiştir.ÇEAŞ ve KEPEZ, imtiyaz sözleşmeleri ile üstlendikleri elektrik üretim, iletim ve dağıtım hizmetlerini, 3096 sayılı Kanun ve imtiyaz sözleşmeleri ile belirlenen esaslara göre yerine getirememiş, imtiyaz sözleşmeleri ile öngörülen amacı gerçekleştirememişlerdir. Sadece elektrik üretim, iletim ve dağıtım faaliyeti ile iştigal etmeleri gerekirken, bağlı oldukları grubun finans şirketine dönüşmek ve elektrik hizmetlerine ilişkin gereken yatırımları yapmamak suretiyle, görev bölgelerinde elektrik kamu hizmetinin kötü işleterek, tüketicilerin elektrik tüketimi konusunda sıkıntısı yaşamasına neden olmuşlardır.
Eşitlik ilkesi çerçevesinde 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamındaki ihalelerde tekliflerin hazırlanması, sunulması ve değerlendirilmesi usulü
Tezin konusu 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu kapsamında yapılan ihalelerde tekliflerin hazırlanması, sunulması ve değerlendirilmesi usulünün eşitlik ilkesi açısından incelenmesi oluşturmaktadır.Tez içeriğinde Türk ihale sistemi genel çerçevesi ile ele alınmıştır. Bu kapsamda Türk ihale sisteminde yürüklükte olan kanunlara yer verilmiş, karşılaştırma yapılabilmesi açısından Avrupa Birliği ihale sistemi hakkında bilgi verilmiştir.Tez kapsamında verilen bu genel bilgilerden sonra ihale hukukuna egemen olan ve yürürlükteki kurallarla ilgili ihtilafa düşüldüğünde değerlendirme ve yorum yapma hususunda kriter olarak kullanılan ihale hukukunun temel ilkelerine ayrı ayrı yer verilmiştir.Temel ilkeler ile ilgili olarak açıklamalar yapılırken, bu ilkelerin birbirlerinin tamamlayıcı birer parçası oldukları, herhangi birinin göz ardı edilmesi halinde diğerinin şekil olarak var olmakla birlikte esasta var olmadığı, varlıklarının bir arada gerçekleşmelerine bağlı oldukları açıklanmıştır. Herhangi bir ihalede rekabet olmadığı zaman, eşitlik bir anlam ifade etmeyeceği gibi, gerekli olan gizliliğin sağlanmadığı ihalelerde rekabetin varlığından sadece şekli olarak bahsedilebilecektir.İhale süreci tekliflerin hazırlanması ve değerlendirilmesi aşamaları olarak ikiye ayrılmıştır. Tekliflerin sunulması aşaması ise tekliflerin değerlendirilmesi aşaması ile aynı bölüm içerisinde yer almıştır. İhale hukukuna temel olan ve 4734 sayılı Kanunda sayılan temel ilkelerden ?eşitlik? ilkesi iş bu tezin omurgasını oluşturmaktadır. Eşitlik kavramı kavramsal olarak ele alındıktan sonra ihale sürecindeki yeri belirlenmiştir. Tekliflerin hazırlanması aşamasında ?eşitlik? ilkesi doğası gereği ?fırsat eşitliği? yani ?rekabet? ilkesi ile özdeşleştirilmiş, değerlendirme aşamasında ise ?eşit muamele? ilkesi şeklinde yoruma tabi tutulmuştur.Son olarak; ekonomik açıdan en avantajlı teklifin, Avrupa Birliği uygulamasındaki adıyla en iyi fiyatın tespiti amacıyla, devlet adına hareket edenlerin kendi parasıyla kendine mal alma konusundaki davranışları gösterme yolunda yapılması gerekenler ile ilgili ortaya atılan fikirler, eşitlik ilkesi kapsamında değerlendirmeye tabi tutulmuştur.
Bakanlar kurulunun görev ve yetkileri ile çalışma usulü
Parlamenter rejim, 1876 Anayasasında yapılan 1909 değişikliğinden sonra Anayasa Hukukumuza girmiş olup, bu tarihten sonra yürütme organı, sürekli olarak yasama organından bazı yetkiler alınarak güçlendirilmiştir.1982 Anayasası, yürütme ?yetkisi? ve ?görevinin? Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu tarafından, Anayasa ve kanunlara uygun olarak yerine getirileceğini belirtmektedir.1982 Anayasası ile yürütme içinde yer alan Bakanlar Kurulu ve özellikle Başbakan ile Cumhurbaşkanının konumu, bunlara önemli yetkiler verilerek güçlendirilmiştir.Bakanlar Kurulunun Anayasa ve kanunlarla verilen pek çok önemli görev ve yetkileri bulunmaktadır. Bakanlar Kurulu bu görev ve yetkilerini, düzenleyici ve birel işlemleri yoluyla kullanır.Parlamenter sistemlerde hükümetlerin sahip oldukları görev ve yetkilerinin niteliği kadar, bu görevlerin yerine getiriliş biçimi ve yetkilerin kullanılış tarzı da büyük önem taşımaktadır. Ülkemizde Bakanlar Kurulunun çalışma usulü, her hükümet döneminde farklı şekillerde uygulanmıştır.
İptal davalarında hukuka uygunluk denetiminin sınırları
Kamu hizmeti faaliyetini yerine getirirken idareye birey karşısında bir takım üstün yetki ve ayrıcalıklar tanınmıştır. Örneğin, idare, tek yanlı işlemleri ile idare edilenlere yükümlülükler getirebilmekte, haklar tanımakta, bu şekilde hukuk aleminde değişiklikler yapabilmekte; ayrıca tek yanlı olarak tesis ettiği bu işlemleri re'sen icra edebilme yetkisine de sahiptir.İşte, idarenin, bu üstün yetkilerini suiistimal edip bireyin temel hak ve özgürlüklerini ihlal etmesinin önüne geçmek ve hukuk alanında kalmasını temin etmek için idari işlemlerin yargısal denetimi ilkesi öngörülmüştür.Kuvvetler ayrılığı ilkesinin zorunlu bir sonucu olarak idarenin eylem ve işlemlerini denetleyen idari yargının bir sınırı olmalıdır. Bu ilke uyarınca yargı, yasama ve yürütme karşısında bağımsız olduğu gibi yürütmenin bir parçası olan idare de, yargı karşısında bağımsızdır.Söz konusu sınır, gerek Anayasanın 125. maddesinde gerekse 2577 sayılı Kanunu'nun 2. maddesinde düzenlenmiş olup, bu hükümlere göre idari yargının yetkisi, idari işlemlerin hukuka uygunluk denetimi ile sınırlı olup, idari işlemlerin yerindelik denetimi bu yetkinin kapsamı dışındadır.Hukuka uygunluk denetiminin, önceden konulacak kurallarla belirlenebilen kesin ve her olaya uygulanabilecek bir sınırı bulunmayıp, her somut olayın özelliklerine göre değişkenlik arz ettiğinden objektif ve istikrarlı içtihatları ile meseleyi somutlaştırmak yargı merciine düşmektedir.Anahtar Sözcükler1. Hukuka Uygunluk Denetimi,2. Yerindelik Denetimi,3. Takdir Yetkisi,4. İdari Yargının Sınırı,5. İptal Davası.
Anayasayı değiştirme sorunu ve yargısal denetimi
Anayasalar, devletin temel kuruluşuna ilişkin kuralların yer aldığı hukuki metinlerdir. Bu özellikleri nedeniyle anayasalarda yapılacak değişiklikler büyük öneme sahiptir. Bu çalışma da önceki anayasalara da değinmekle beraber; 1982 Anayasası'ndaki anayasayı değiştirme usulü tüm ayrıntılarıyla incelenmiştir. Ayrıca bunlarla da yetinilmemiş, anayasa değişiklikleri üzerindeki yargısal denetim konusuda tartışılmıştır.
Irak Anayasaları'nda yargı organı
28 Kasım 1917 tarihinde İngiliz mandası altında Irak mahkemeleri kurulmuştur. Bu mahkemelerin kurulması ve işe başlamasında Iraklı ve İngiliz yargıçlar birlikte çalışmışlardır. Hukuk Usulleri Muhakemesi Kanunu yargıçların görevini ve mahkeme türlerini düzenlemiştir. Daha sonraları yargıçların çalışmalarını düzenleyen İ.Y.D.K. çıkarılmıştır. Söz konusu kanun o dönemlerdeki hükümetlerin doğasıyla uyumlu bir çerçevede yargı bağımsızlığı ilkesini 1925, 1958, 1963, 1964, 1968 ve 1970 yılı Irak anayasalarının dile getirdiği metinlere dayandırmaktaydı. Gerçekte Irak yargısının erki hükümet kararlarını dahi kapsamaktaydı. Fakat bu ilkeye aykırı davranılması mahkemeleri çeşitli bahanelerle hükümetin kontrolü altına sokmuştu. Bunların başında geçici dönem ile devrim dönemleri ve hükümetin dayandığı sözde daha başka dayanaklar gelmektedir. Böylece yargıçlar ve Yargı Kurulu Adalet Bakanlığı'na tabi olmuştu. 2004 yılı Devlet Yönetim Kanunu ile 2005 yılı kalıcı anayasası yargı bağımsızlığını tanımlamalarına ve Yüksek Yargı Meclisini oluşturmalarına rağmen, mahkemelerin işlerini eksiksiz bir şekilde yerine getirebilmesi için hala bir takım kanun ve düzenlemelere ihtiyaç duyulmaktadır.Yargı sisteminin adaleti, sistemin bağımsızlığıyla alakalıdır. Tüm bu adalet konuları şu ya da bu şekilde yargıçların adalet anlayışına, algılarına ve kanun metnini yorumlama biçimlerine bağlıdır. Yorumlama kanunun ruhuyla bağdaşmalı ve adaleti amaçlamalıdır ki insanın günlük hayatında karşısına çıkabilecek durumlarda yetersiz kalmasın. Kanun metinlerinin içerikleri anlaşılmaya çalışılmalı, yargı süreci geliştirilmeli, yargı kararlarının bağımsızlığı sağlanmalı ve bu bağımsızlık Irak'ın yargı reform süreci adına yararlı olabilmesi için iyice derinleştirilmelidir. Nitekim Irak yargısı diktatörlük süresi boyunca büyük yaralar almış ve bünyesinde derin çatlaklar oluşmuştur. Bu sebepten ötürü Iraklı vatandaşın yargısına olan güvenini geri kazanılmalıdır. Yüksek Yargı Kurulu yargı koluna etkin ve yararlı fertleri sağlayarak, yetkin yargıçlar atayarak, etnik ayırımdan ve ayrımcılıktan uzak durarak ve temiz ve lekesiz bir yargı için sistemin diktatör rejim öncesi sahip olduğu saygınlığı geri kazandırarak artık reform sürecindeki yerini almalıdır.Çalışmamız bir yüksek lisans tezi sınırları içerisinde Irak yargı organının tarihsel gelişimini, Irak'ta yargı bağımsızlığı ve hâkim teminatını, Irak'ın 2005 Anayasası'ndaki yargı bağımsızlığını ve hâkim teminatını ve Irak yargı teşkilatını anlatmaya çalışmıştır.
İdari yargılama usulünde kesin hüküm
Roma hukukundan beri var olan ve nerdeyse bütün hukuk sistemlerince kabul edilmiş olan kesin hüküm ilkesi yargı erkinin etkinliğinin sağlanmasında büyük öneme sahiptir. Mahkeme önüne gelmiş bir uyuşmazlık hakkında karar verildikten sonra bu karar aleyhine başvurulacak başkaca bir olağan kanun yolunun kalmaması halinde mahkeme kararı şekli anlamda kesinleşir ve artık değiştirilemeyecek kanuni gerçeklik niteliğine sahip olur. Aynı taraflar, aynı uyuşmazlığı, aynı nedene dayanarak tekrar mahkeme önüne getiremezler. Kamu düzeniyle yakından ilgili olan kesin hüküm hem bir dava şartı, hem bir itiraz, hem de bir delildir. Uyuşmazlıkların nihai olarak sona ermesini, hukuki barışı ve usul ekonomisini sağlama amaçları da güden kesin hüküm ilkesi medeni usul kanunumuzda düzenlenmiş ama idari yargılama usulü kanununda yer almamıştır. Ancak, kesin hüküm, idari yargılama usulünde de yer alan ve mahkeme kararlarına konu olan bir kurumdur. Bununla birlikte, iptal davalarında verilen iptal kararlarının kesin hüküm etkisinin genel olması istisnai bir durumdur ve diğer yargısal kararlardan farklı bir özellik gösterir.
Irak Anayasalarında temel hak ve özgürlüklerin gelişimi
İngiliz ordusunun Irak'a girmesi ile Osmanlı'nın hükmü; Irak'ta 1918 de son buldu. 1918 ile 1925 dönemi sırasında birçok olaylar meydana geldi. Bu olayların en önemlisi, yirminci devrimin olması ve Irak Devletinin kurulmasıdır.İngilizlerin Irak'a girmesinden sonra, yirminci devrimin bastırılması ve Birleşik bir Irak Devletinin kurulması için anlaşmaların imzalanması; Devlet Reisinin verasetle devamını şart koşmuştur. İngiltere ve Irak Krallıklarının anlaşması ile 1925 Anayasa tasarısı (Kasım 1923 ta) yazılmış oldu. 10 Temmuz 1923 tarihli kırk birinci oturumunda müzakere edilmesi için de Kurucu Meclise havale edildi ve 12 Mart 1925 de onaylandı.Ama 1925'de çıkarılan Irak Anayasasının kaynağı; Fransız insan ve vatandaş haklarının 1789'da ilan edilmesidir. Aynı şekilde mesela Mısır 1923 Anayasası gibi başka Anayasalardan da yardım almışlardır.Ama 1789 Fransız İnsan Hakları Beyannamesinin 6.maddesi: Kanun önünde (haklar verilmiş olsun veya verilmesin, fark etmez) herkes birdir ve eşittir. Aynen böyle, 1925 Irak Anayasasının 6.maddesi: Irak'lılar için, (milliyet, din ve dil bakımından farklı olsalar bile) kanun önünde fark yoktur, hepsi eşittir. 1925 Irak Anayasasının 18.maddesinde: Bütün Irak'lılar; medeni ve siyasi haklardan istifadeden, aynı şekilde; mülkiyet hakkından, şahsi hürriyetlerden, din hürriyetinden, görüş açıklama hürriyetinden ve vergi kanunlarından eşit olarak faydalanırlar, hükmünü getirmiştir. Bütün bu hak ve hürriyetler, 1789 Fransız insan hakları beyannamesinden etkilenerek bunları almıştır. Ancak Fransız İnsan Hakları Beyannamesinin bahsetmediği hak ve hürriyetler vardır ki, Irak Anayasası bunları yazılı hüküm olarak yürürlüğe koymuştur. Bunlardan; konut dokunulmazlığı, posta haberleşmelerinin, telgraf ve telefon haberleşmelerinin gizliliğidir.Ayrıca yargıya başvurma hakkı, şikayet hakkı ve gurupların özel okul yapma hakları da bunlardandır.Ama Irak Anayasasının hükme bağladığı genel hürriyetler, ki bunlarsan birisi, vatandaşlık hakkıdır. Irak Anayasası, Osmanlı Anayasasının 8. maddesinin 2. bendinden etkilenerek bu hakkı düzenlemiştir: ?Osmanlı tabiiyetinden olan makamı ve dini ne olursa olsun, Osmanlı sıfatını almaya ve kaybetmeye haiz olur. Herkese istisnasız Osmanlı lakabı verilir. Kanunda belirlenen durumlara göre Osmanlı unvanını alır. Aynı şekilde 1925 tarihli Irak Anayasası, 1920 tarihli Suriye Anayasası ve 1923 Mısır Anayasası da bunları almıştır.Aynı şekilde eşitlik, iktisadi ve sosyal haklardaki eşitlikler olsun veya askeri hizmetin yerine getirilmesindeki eşitlik olsun veya vazife almada, şahsi hürriyette, konut hürriyeti, mülk edinme hakkı, fikir hürriyeti, din hürriyeti olsun veya eğitim hürriyeti hakları veya öğrenme hakkı, görüşünü açıklama hürriyeti, toplanma hürriyeti, cemiyetleri teşkil etme hakkı, haberleşme hürriyeti ve onun gizliliği, tasarıları sunma hakkı ve vergileri düzenleme hakları olsun, bütün bunlar Irak Anayasasının düzenlediği ve 1789 tarihli Fransız insan hakları beyannamesinin düzenlemediği hükümlerdir.Ama 27 Temmuz 1958 de çıkarılan Irak Anayasası Irak'taki Krallık düzenini kaldırarak Cumhuriyetçi Halk düzenini kurmuştur ki Krallık Düzeni esnasında ve ellili yılların ortasındaki genel hürriyetlerin kısıtlanması ve sıkıyönetimlerinin çoğalmasından dolayı bu anayasa uygulamaya konmuştur. Bunun için Halk, Krallık sistemine karşı devrim yapmış ve 1958 de Irak yeni anayasasını çıkarmıştır. 1925 Irak Anayasası hükümden düşürülerek onun yerine 1958 Anayasası yürürlüğe konulmuş ve Irak halkı için iktisadi ve siyasi yönden, genel hak ve hürriyetler yönünden daha çok uyumlu değişikliklere tabi tutulmuştur. 1958 Anayasası, halk için demokratik bir anayasa olmuştur. Bütün Iraklılara 1958 Anayasasının 160. madde, bütün hak ve yükümlülükleri tanımıştır.1963 Yılı 8 Şubatında uygulanmakta olan siyasi nizam tamamen ortadan kaldırıldı. Bu sistemin 14 Temmuz devriminin ortaya koyduğu ilkelerden kesin olarak sapması dolayısı ile nihayet bulmuştu. Çünkü iktidar hakkının ve gelişmenin Başbakanın şahsında merkezileşmeye götürmüştür. Bu bireysel sistem; her alanda bütün genel statüyü kötüleştirmiş, bireylerin hakları ve hürriyetleri çeşitli ihlallere maruz bırakmıştı. Onun yerine, 12 Eylül 1968 anayasası geçmişti.16 Temmuz 1970 Tarihinde, Devrim Komuta Konseyi, bu anayasayı iptal eden yeni bir anayasa çıkardı. 21 Eylül 1968. 21 Eylül 1968 anayasasında, bir çok değişiklikler yapıldı. Bu değişikliklerin en genişi, genel hak ve hürriyetler konusunda idi. Bu anayasa bir gurup hak ve hürriyetleri düzenledi. Kadın erkek eşitliği bunlardan birisidir. Din, dil ve ırk ayırımını yasak etmiştir. Irak'ta ilk defa çoğunluğu Kürtçe, Türkmence ve Süryanice konuşan azınlıklara kendi dilleri ile okullarda eğitim hakkını vermiştir. 11 Mart 1964 de Cumhurbaşkanı; Irak'ın Kürdistan bölgesinde özerk yönetim uygulanacağını ilan etmiştir.
1982 Anayasası çerçevesinde devlet memurlarının naklen atanmasında idarenin takdir yetkisinin yargı yoluyla denetimi
Bu çalısmada, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'na göre görev yapmaktaolan Devlet memurlarının naklen atanmaları konusunda idareye tanınmıs olan takdiryetkisinin yargı yoluyla denetimi incelenmektedir.Bu çerçevede, iki bölüm olarak düzenlenmis olan çalısmanın ilk bölümünde,kamu görevlisi ve memur kavramının 1982 Anayasası'nda düzenlenisi, devletmemurlarının naklen atanması ile idarenin takdir yetkisi ve yargısal denetimi konularıincelenmektedir.?kinci bölümde ise, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nda düzenlenis seklinegöre nakil türleri ve nakil davalarında söz konusu olan iptal sebepleri görülen bazıözel durumlarla birlikte, 1982 Anayasası hükümleri çerçevesinde ve ağırlıklı olarak enson tarihli Danıstay kararlarına gerekçeleriyle birlikte yer verilmek suretiyleincelenmektedir.Sonuç olarak, Devlet memurlarının naklen atanmasına iliskin islemlerdeidareye çesitli sebeplerle takdir yetkisi tanınmıs bulunmaktadır. Fakat, bu husustaidarenin sahip olduğu takdir yetkisi, 1982 Anayasası'nın 125.maddesinin 1.fıkrasıhükmü uyarınca yargısal denetime tabidir. Söz konusu yargısal denetimde son sözüsöyleyen yargı yeri de Danıstay'dır.Danıstay tarafından uyusmazlık konusu somut olayın özelliğine göregelistirilen bir takım ölçütlerle, zaman zaman hukukilik denetiminin sınırları yerindelikdenetimi aleyhine asılmak suretiyle yargısal denetim yapılmakta olduğu savınaulasılmıstır.Anahtar Sözcükler1. 1982 Anayasası2. Devlet memuru3. Naklen atama4. Takdir yetkisi5. Yargısal denetim
AİHS çerçevesinde kişi güvenliği
Tez çalışmasının konusu ve kapsamı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin önüne gelen davalarda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin kişi güvenliği ile ilgili olan 5. maddesini nasıl anladığı ve yorumladığıdır.Bu çalışma ile AİHS'in 5. maddesi AİHM' in içtihatları doğrultusunda incelenmiş ve bu suretle hem yargılama makamlarına hem de kolluk kuvvetlerine özgürlüğünden mahrum edilen kişiye hangi güvenceleri sağlamaları gerektiği ve hangi durumların kişi güvenliğini ihlal anlamına geleceğini ortaya kaymak amaçlanmıştır.Çalışmamızın birinci bölümünde kişi özgülüğü ve güvenliği hakkının tanındığı, hangi durum ve koşullarda sınırlandırma yapılabileceğini bentler halinde, sınırlı bir şekilde sayıldığı sözleşmenin 5. Maddesi 1. fıkrası incelenmiştir.İkinci bölümde ise özgürlüğü sınırlanan kişiye getirilen hukuki güvencelerin sayıldığı sözleşmenin 5. Maddesinin 2. 3. 4 ve 5. fıkraları inceleme konusu yapılmak suretiyle AİHM' ın konuyla ilgili prensipleri ortaya konulmaya çalışıldı.ANAHTAR SÖZCÜKLERAİHSAİHMKişi özgürlüğü ve güvenliğiYakalama ve tutuklamaHukuka uygunluk
Sağlık hizmetlerinden kaynaklanan zararlardan dolayı idarenin sorumluluğu
İdarenin sağlık hizmetinden kaynaklanan tazminat sorumluluğunu irdeleyen bu çalışma üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, sağlık hizmetleri kavramı ve türleri açıklanarak, bu hizmetin sunulduğu yerler ile sunan personel hakkında kısaca bilgi verilmiştir.İkinci bölümde de, sağlık hizmetlerindeki hizmet kusurunun özellikleri, hizmet kusuru teşkil eden durumlar ve bu konuda idarenin sorumluluğunu gerektiren şartlar ile bu sorumluluğu ortadan kaldıran ve azaltan sebepler detaylı olarak incelenmiş, konu hakkındaki Fransız ve Türk Danıştayı'nın görüşü yargı kararları doğrultusunda ortaya konulmaya çalışılmıştır.Çalışmanın son kısmını oluşturan üçüncü bölümde ise, sağlık hizmetlerinden kaynaklanan tazminat davalarında, tazminatın kapsamı açıklanmış ve yargı kararları çerçevesinde idari yargıdaki tazminat davasının usulü ile bu davalarda kusurun tespiti işleminde bilirkişilik konusu incelenmiştir.
Vergilendirme yetkisi ve verginin yasallığı ilkesi
Tarih boyunca üstün güç olan devletin, kendisini oluşturan bireyler üzerindeki vergilendirmeye ilişkin yetkileri, vergilendirme alanında, Bakanlar Kurulu'na tanınan düzenleme yetkisinin sınırlarının belirlenmesi, bu yetkiyi veren yasanın anayasal vergileme ilkelerine uygunluğu, kullanılan yetkinin anayasal normlara, yetkinin verildiği yasal normlara ve kamu yararı ile hizmet gereklerine uygunluğunun denetimi ve söz konusu denetim sonucunda yargı organlarınca verilen kararlar bu çalışmanın konusunu oluşturmaktadır.Devletin toplum üzerinde sahip olduğu yetkilerin belki de en önemlisi olan vergilendirme yetkisinin, yasal ve anayasal zemine ve metne bağlanarak kendisini oluşturan bireyler karşısında sınırlandırılması devlet kavramının değişmesi ve gelişmesi ile hemen hemen bütün demokratik ülkelerin yasa ve anayasalarında yer almıştır.Özellikle sosyal devlet ilkesinin gelişmesi ile devletin ekonomik ve sosyal hayattaki faaliyetleri arttıkça, üstlendiği hizmetleri gerçekleştirebilmesi için devlet daha fazla kamu gelirine ihtiyaç duyar hale gelmiştir. İşte devletin, kamu giderlerini karşılamak amacıyla cebri ve zorunlu olarak vergi almasının devlet açısından karşılamak zorunda olduğu kamusal ihtiyaçların finansmanı için zorunlu olması, birey açısından ise vergilendirmenin keyfiliğinden korunabilmesinin sağlanması için vergiye ilişkin düzenlemelerin yasalarda yer alması gerektiği fikri vergilerin yasallığı ilkesinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.Vergilendirme yetkisi aslen yasama organına ait olup, yürütme organına, ekonomik hayata etkin ve hızlı müdahalelerde bulunması için vergilendirme alanında bir kısım koşullu ve sınırlı yetkiler verilmiştir. Olağanüstü hallerde Bakanlar Kurulu'nun vergilendirme yetkisini nasıl kullanacağı, bu yönetim usullerine ilişkin yasalarda önceden düzenlenmiştir. Anayasa'nın 73/4. ve 167/2. maddeleri gereği, vergilendirme alanındaki düzenleme yetkileri ise, anayasal vergilendirme ilkelerine ve yetki veren yasa hükümlerine uygun olarak sadece bakanlar kurulu tarafından kullanılmalı; başta vergilerin yasallığı ilkesi olmak üzere anayasal vergilendirme ilkelerinin dolanılması niteliğini taşıyan yetkiler yasalarla verilmemeli ve bu nitelikteki yetki kullanımlarından kaçınılmalıdır.
5237 sayılı TCK kapsamında dolandırıcılık suçu
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK, ceza hukuku genel hükümler ve özel hükümlerde önemli değişiklikler getirmiştir. Bu tezin konusunu, 5237 sayılı TCK çerçevesinde dolandırıcılık suçu oluşturmaktadır. Anılan kanuna göre dolandırıcılık, kişinin hileli davranışlarla bir kimseyi aldatıp, onun veya başkasının zararına olarak, kendisine veya başkasına bir yarar sağlaması ile oluşmaktadır. Bu bakımdan dolandırıcılık suçu, kanunda düzenlendiği yer itibariyle malvarlığına karşı işlenen bir suç olmasının yanında, kişinin iradesinin yanıltılması nedeniyle irade özgürlüğüne ve irade serbestisine karşı işlenen bir suç niteliğini taşımaktadır. Nitekim dolandırıcılık suçu, gerçeklerin gizlenmesi veya olduğundan farklı gösterilerek mağdurun iradesinin yanıltılması amacıyla, failin belli bir konuda ikna kabiliyetini, kurnazlığını, zekası ile kurgulama yeteneğini gerektiren bir suç tipidir.Bu çerçevede, çalışmanın birinci bölümünde dolandırıcılık suçuna ilişkin genel bilgiler verilmiş, suçun tarihçesi ile mukayeseli hukuktaki durum, dolandırıcılık suçunun diğer suçlardan farkı tespit edilmiştir. İkinci bölümde suçun unsurları incelenmiş, üçüncü bölümde suçun özel görünüş şekillerine ilişkin açıklama yapılmıştır. Son bölümde ise yaptırım ve kovuşturma usullerine yer verilerek çalışma sonuçlandırılmıştır.
5237 sayılı Türk Ceza Kanunu çerçevesinde kasten yaralama suçu
1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu yeni bir ceza hukuku anlayışı ile hazırlanmıştır. Bu çalışma yeni suç teorisi verilerinin kasten yaralama suçuna uygulanması amacını taşımaktadır. Kasten yaralama suçu, bir kimsenin vücuduna acı vermek, sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olmak sonucunu doğuran davranışlarla işlenebilir. Bir hukuk toplumunda yaşayan herkes vücut dokunulmazlığı hakkına sahiptir. devlet de kişilerin vücut dokunulmazlığını korumakla yükümlüdür. Böylece toplumu oluşturan kişilerin hem fiziki hem de psikolojik olarak beden bütünlüklerinin korunması amaçlanmaktadır. Her ne kadar kasten yaralama suçu 5237 sayılı TCK'nın 86-88. maddeleri arasında düzenlenmiş ise de çalışma 86. ve 87 maddelerle sınırlı tutulmuştur.Bu çerçevede, çalışmanın birinci bölümünde kasten yaralama suçuna ilişkin genel bilgiler verilmiş, suçun Türk hukuk tarihindeki gelişimi, benzer suçlardan farkı ve suçun unsurları ele alınmıştır. İkinci bölümde kasten yaralama suçunun kusurluluğu etkileyen hallerle ilişkisi değerlendirilmiştir. Üçüncü bölümde suçun özel görünüş şekilleri başlığı altında neticesi sebebiyle ağırlaşmış yaralama, ihmali davranışla işlenen kasten yaralama, teşebbüs, iştirak ve içtima konuları incelenmiştir. Dördüncü bölümde ise kasten yaralama suçu için öngörülen kovuşturma usulü ve yaptırım incelenerek çalışma sonuçlandırılmıştır.
Parlamento Hukukunda çift meclis sistemi ve uygulaması
Parlamento, yasama görevini yerine getiren siyasal bir kurumdur. Bu kurum hukuk düzeninin ana kurallarını koyar. Ana kurallar ise Anayasa ve kanunlardır. Hukuk düzeninin sınırlarını yasama organı belirler. Modern demokrasilerde parlamento, demokratik bir yasama meclisidir ve temsil esasına dayanır.Parlamentolar yapıları bakımından tek meclisli ya da çift meclislidirler. Parlamento yetkilerinin iki ayrı meclis tarafından birlikte kullanılmasını ve yasama yetkisinin bu iki meclis eliyle yerine getirilmesini ifade eden sisteme çift meclis sistemi denir.Parlamentonun tek veya çift meclisten oluşması devletin temel kuruluşu, toplumun sosyal ve siyasi yapısı, içinde bulunduğu tarihi şartlar, bağlandığı siyasi ve iktisadi anlayışla ilgilidir.Çift meclis sistemi, halkın ve aristokrasinin aynı zamanda temsil edilebilmesini sağlamak amacıyla İngiltere'de ortaya çıkmış ve daha sonraları, pratik faydaları sebebiyle, bazı ülkeler tarafından kabul görmüş bir sistemdir.Çift meclis sistemi tarihsel gelişim içerisinde önce monarşilerde uygulanmaya başlamış ve Fransa'da parlamenter sistemde uygulanmasıyla daha sonraları parlamenter sistemlerde de uygulama alanı bulmuştur.Ülkemizde çift meclis sistemi 1876 Anayasası ve 1961 Anayasaları döneminde uygulanmıştır.Tezimiz üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde yasama fonksiyonu ve yasama organı, ikinci bölümde çift meclis sistemi ve üçüncü bölümde ise Türkiye'de uygulaması ve uygulanabilirliği incelenmiştir.
Vergilendirme ilkelerine Anayasa Mahkemesi'nin bakış açısı
Çalışmamızın temel amacı, 1982 Anayasası'nın 73. maddesinde soyut ve kavramsal olarak belirtilen vergilendirme ilkelerini Anayasa Mahkemesi kararlarının incelenmesi ile somut olarak ortaya konulmasıdır.Vergilendirme ilkelerinin daha iyi anlaşılabilmesi ve bu konudaki Anayasa Mahkemesi kararlarının vergi hukuku açısından daha iyi okunabilmesi için verginin, tarihsel süreç içerisindeki gelişimini ve vergilendirme ilkelerinin esas hedefi olan vergilendirmenin amaçlarına değinilerek vergilendirme ilkelerinin günümüzdeki nitelikleri ve özellikleri ortaya konulmuştur.Kişilerin hak ve özgürlük alanlarına yöneltilen en etkin müdahalelerden biri olan vergilendirmenin, hangi ölçü, kavram ve ilkelerle yapılacağı 1982 Anayasası'nın 73. maddesinde düzenlenmiştir. Anayasa Mahkemesi, bir vergi kanununu denetlerken öncelikle kanun ile getirilen yükümlülüğün bu madde kapsamında bir mali yükümlülük olup olmadığını tesbit ettikten sonra diğer vergilendirme ilkeleri yönünden incelemektedir.Her bir vergilendirme ilkesinin anlamı ve değeri diğer ilkelerin anlam ve değerleri ile çok sıkı bir ilişki içinde olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi kararlarında, bu ilkelerin bağlantısı kurmak suretiyle denetim yapılmıştır.Anayasa Mahkemesi, hükümetlerin olağanüstü durumlarda ek gelir kaynaklarına ihtiyaç duyabilecekleri durumlarda yapılacak düzenlemelerde de Anayasa'nın 73. maddesinde ifadesini bulan ilkelere uyulmasının bir zorunluluk olduğunu belirterek vergilendirme ilkelerine karşı bakış açısını ortaya koymuş ve bu ilkelerin özünü de vergi yükünün adil ve mali güce göre dengeli bir biçimde dağıtılması olarak belirlemiştir.Anahtar Sözcükler1.Kanunilik İlkesi2.Vergide Adalet3.Vergide Eşitlik4.Mali Güce Göre Vergilendirme5.Haklı Neden
İdare Hukukunda hukukun genel ilkeleri ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi uygulamaları
Tezin konusu, idare hukukunda hukukun genel ilkeleri ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararlarında bu ilkelerin nasıl uygulandığı; amacı ise, hukukun genel ilkelerini daha iyi anlayabilmek ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararlarında bu ilkelerin doğru şekilde uygulanıp uygulanmadığını ortaya koymaktır.İdare hukukunun bir içtihat hukuku olması, hukukun genel ilkelerinin idare hukuku alanında idari yargı içtihatlarıyla ortaya çıkartılmasına yol açmıştır. Ancak hukukun genel ilkeleri, yalnızca idare hukukuna özgü bir kavram olmayıp, anayasa hukuku ve uluslararası hukuk başta olmak üzere diğer hukuk dallarında da mahkemeler tarafından da uygulanmaktadır.Hukukun genel ilkelerinin kapsamının geniş olması nedeniyle tezin birinci bölümünde önce hukukun genel ilkelerinin anlamı ve özellikleri incelenmiş; daha sonra da tarihsel gelişimi incelenmiştir. Birinci bölümde bu ilkelerin, diğer hukuk kaynakları arasındaki değeri ve sınıflandırılmasına ilişkin tartışmalar da incelenmiştir.İkinci ve üçüncü bölümde ise Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin kararlarında yer verdiği hukukun genel ilkeleri incelenmiştir. Mahkeme kararları incelendiğinde, bu ilkeleri şu şekilde saymak mümkündür: Hukuk devleti ilkesi, savunma hakkı ilkesi, eşitlik ilkesi, ölçülülük ilkesi, kazanılmış haklara saygı ilkesi, idari istikrar ilkesi, idari işlemin geriye yürümezliği ilkesi, hakkaniyet ve nasafet ilkesi. Bu ilkelerin önce kısaca anlamları incelenmiş; daha sonra da Askeri Yüksek İdare Mahkemesi kararları taranarak, bu ilkelerin nasıl uygulandığı ortaya konmaya çalışılmıştır.
Vergi yargısında yürtmenin durdurulması
İdari Yargıda iptal davası açılabilmesinin ön koşulu ortada, kesin ve yürütülmesi gereken bir idari işlemin bulunmasıdır. İdari işlemin kesinliği, varlık kazanabilmesi için tamamlanması gereken idari prosüdürün son aşamasını da geçirmiş bulunması anlamına gelir. İcrai olması ise başka bir merciin ön iznine gerek bulunmaksızın uygulanabilmesi ve bu uygulamanın da gerekli olması demektir. İdari işlem aleyhine İdari Yargı merciinde dava açılmış olması 2577 sayılı Kanunun 27/3. fıkrasında vergi mahkemelerinde vergi, resim ve harçlarla bunların zam ve cezaları dolayısıyla açılan davalarla ilgili istisna dışında o idari işlemin yürütülmesini durdurmaz.İdare, tesis ettiği işlem aleyhine dava açılsa bile işlemini yürütmeye devam eder ve işlem, tüm sonuçları ile hukuk aleminde varlığını ve uygulanabilirliğini sürdürür. Yine kişinin idari işleme karşı iptal davası açmış olması, işleme uygun hareket etme mecburiyetini ortadan kaldırmaz. Açılan davada yürütmenin durdurulması konusunda yapılan isteğin İdari Yargı yerince reddedilmesi veya yapılan isteğin davalı idarenin savunması(ya da ara kararına cevap) alındıktan sonra incelenmesi, yahut, istek hakkında herhangi bir nedenle karar verilmesine yer olmadığına dair kararlar da idari işlemin yürütülmesini durdurmaz.İdari işlem yargı kararıyla iptal edilinceye ya da idarece geri alınıncaya kadar etkili olarak sonuç doğurur. İşlem mahkemece iptal edilirse artık hiç yapılmamış gibi sonuç doğurur ve iptal kararı ile birlikte geçmişe etkili olarak tüm sonuçları ile birlikte hukuk aleminden silinir.Bu nedenle, yürütmenin durdurulması kararı, idari işleme karşı açılan iptal davası sonuçlanıncaya kadar işlemin yürütülmesini durdurur. Yani, işlemin icrailik vasfını işlem hakkında yargı merciince esas hakkında bir karar verilinceye kadar askıya alır.İdari işlem aleyhine dava açılması işlemin yürütülmesini durdurmadığından günümüz yargı sisteminde kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması, idarenin denetlenmesi ve keyfiliğinin önlenmesi açısından etkin bir yol olan yürütmenin durdurulması kurumu son derece önemli bir hal almıştır.Bu çalışmada İdari Yargı, vergi yargısı, yürütmenin durdurulması, vergi yargısında yürütmenin durdurulması konuları Mahkeme ve Danıştay kararları ışığında incelenmiş, idare ve vergi mahkemeleri tarafından verilen yürütmenin durdurulması kararları arasındaki fark ortaya konulmuştur. Yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için usule ve esasa ilişkin koşullar sayılmış, yürütmenin durdurulmasına itiraz kurumu etraflı bir şekilde incelenmiştir. Çalışmanın son kısmında ise yargı kararlarının yerine getirilmesi ve yerine getirilmemesinden doğan sorumluluk özlü bir şekilde açıklanmıştır.Sonuç olarak ise yürütmenin durdurulması kararı verilebilmesi için aranan şartlar her olay için ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Kişilerin temel hak ve özgürlüklerinin korunması, idarenin denetlenmesi ve keyfiliğinin önlenmesi açısından Kanunda yer alan iki şartın birlikte gerçekleşmesi unsuru her olayda aranmamalıdır. Ayrıca, idari uyuşmazlıkların en aza indirilmesi ve idarenin hukuka uygun davranması için de Hukuk Devleti ilkesinin tüm unsurlarıyla benimsenmesi ve özümsenmesi gerekmektedir.
İran Anayasa Hukukunda insan hakları
İran'da Anayasalcılık hareketi esasında dönemin şartlarına uygun olarak, ulus-devlet hedeflenmiştir. Fakat Şii fıkhına dayalı eski siyasal yapılanma bu sürecin sonuçlanmasına engel oluşturdu. Dolayısıyla Meşrutiyet Anayasası'nda yer alan temel hak ve özgürlüklerin uygulanması da hukukun genel ilkeleri ötesinde Şii-İslam anlayışına dayalı dinsel bir anlayış esasında olmuştur. Pehlevi Krallığı döneminde çağdaşlaşma çabaları ve bu doğrultuda laik egemenlik esasında temel hak ve özgürlükler genişletilse de devlet yönetim sistemi bakımından, özellikle tarihsel süreç içinde mutlak monarşi yönü ağır basmaktaydı. Bu dönemde, devlet yönetimi bakımından monokratik bir yapıya sahip olmasıyla temel hak ve özgürlüklerin uygulanması arasında çelişkiler vardı. Bu ise çatışmacı toplumu ve 1979 devriminin ortaya çıkmasına neden oldu.İslam Cumhuriyeti, kendisinden önce var olan Pehlevi monarşisinin siyasal yapılanmasının kurumları üzerinde yükselmiş, fakat bütün modern devletlerden farklı olarak bu kurumların içeriğinin düşünsel ve yapısal dönüşüme uğraması sonucunda ortaya çıkmamıştır. İran'da bugün modern demokrasinin varlığından bahsetmek için, demokratik ilkelerin birer kutsal hüküm gibi anayasaya girmiş olması gerekmektedir. İran'da gerçek demokratikleşme için katılımcı, insan haklarına saygılı ve hukukun üstünlüğünü toplumun tüm kesimlerine eşit ve adil olarak uygulayacak, bir radikal değişimin yapılması gerekir. Bunun için de velayet-i Fakih'in (Liderlik Kurumu'nun) ve bu ilkeye dayalı olan şeriat devletinin ortadan kalkması gerekmektedir. İran'da yalnız demokratik bir rejimin varsayımından yola çıkarak, temel hak ve özgürlüklerin nasıl uygulanacağı sorusu üzerinde durabilmemiz mümkündür. İran, hem sosyo-ekonomik eşitsizlikler, hem de yakın tarihinde yaşadığı Krallık monarşisi ve iç savaş deneyimleriyle, etnik ayrılıkların ötesinde de derin bölünmeler yaşayan bir ülkedir.
Uluslararası Vergi Hukuku ve çözüm yolları
Türkiye'deki ticari tahkim, davalarla kıyaslandığında iç vergi tartışmalar kadar yaygın şekilde kullanılmamaktadır. Tahkim, önemli tutarları kapsamayan iç vergi tartışmalarına bir çözüm getiren bir maliyet-etkinlik yöntemi olarak görülmemektedir. Buna rağmen, tahkim, uluslararası vergi uyuşmazlıklarını çözmede yaygı olarak kullanılmaktadır. Tahkimin çok yaygın olarak kullanıldığı yasal sahalar; inşaatçılık, denizcilik ve ticarettir. Yabancı hakem hükümlerinin tanınması ve uygulanmasıyla ilgili 1958 yılı Birleşmiş Milletler anlaşmasının (New York sözleşmesinin), bir yabancı imza ülkesinin bölgesinde uygulanan tahkim kararının zorla kabul edilmesi yoluyla, Türkiye mahkemelerinde uygulanması olasıdır. Tahkim hükümlerinin Türkiye'de tanınmasına ve uygulanmasına, uygun koşulların sağlanması halinde izin verilmiştir. Anahtar Kelimeler: Tahkim, OECD, UNCITRAL, ICA
Türk infaz hukukunda şartla salıverme kavramı
Şartla salıverme uygulamaları ilk ortaya çıktığı andan itibaren dünyanın çeşitli yerlerinde kabul görmüş ve uygulanmaya başlanmıştır. Bu uygulamalar Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmadan önce Anadolu coğrafyasında varlığını sürdüren Osmanlı Devleti'nde de kendisini göstermiş ve "meşruten tahliye" adı altında sürdürülmüştür. Osmanlı Devleti'ndeki uygulamalarında da faydaları görülen salıverme müessesesi günümüzde Türkiye Cumhuriyeti hukuk sistemi içinde de varlığını korumaktadır.Ancak her uygulama gibi çağın, mekânın, bireylerin vb. ihtiyaçlarına göre şartla salıverme uygulamaları da değişmiş, güncellenmiş ve ihtiyaçlara daha fazla cevap verebilecek bir hale getirilmeye çalışılmıştır. Yapılan güncellemeler içinde devletten devlete uygulama farklılıkları da ilk andan günümüze kadar görülmüştür. Ancak ne kadar güncelleme, düzenleme yapılırsa yapılsın her sistemde olduğu gibi salıverme uygulamalarında da aksaklıklar görülmüş, bazı durumlarda müesseseden istifade eden bireylerin kısa zamanda infaz kurumuna geri gönderilmesine sebep olabilecek faaliyetlere giriştiği görülmüştür. Ülkemizde de şartla salıverme uygulamaları değişiklik göstermiş ve bunda esas olarak suçun mahiyeti temel alınmıştır. Bireyin işlediği suçun niteliğine göre infaz kurumu içinde kalacağı süre değişiklik gösterdiği gibi kurum dışında cezasının infazına yönelik süre de değişiklik göstermektedir. Şartla salıverme uygulamaları ilk ortaya çıktığında cezaevlerindeki doluluğu giderme amacı güdülse de, günümüzde durum değişmiştir. Salıverme uygulamalarında güncel anlamda esas amaç bireyin infaz kurumunda ıslahına yönelik belirlenen süreden önce ıslah olması durumunda onu daha fazla içeride tutmayıp topluma kazandırmaktır. Ancak bu salıverme başıboş bir şekilde yapılmamaktadır. Gerek bireyin salıvermeyi hak etmesi için sağlaması gereken bir takım şartların olması ve gerekse salıverildikten sonra da uyması gereken kuralların olması buna en iyi örnektir.Yine salıverme uygulamalarında bireylerin iyi hâl göstermeleri durumunda bile infaz kurumu içinde çekmeleri gereken bir ceza müddeti vardır. Bu müddetlerin ise hesaplamaları belirli koşullara göre yapılmaktadır. Cezanın mahiyeti, suçlunun taşıdığı vasıflar vb. birçok konu göz önüne alınarak yapılan hesaplamalar sonucunda bireyin salıverilme süresi tespit edilmektedir.
Fuhuş, seks işçiliği ve fuhuş yüzünden bulaşan zührevi hastalıklarla mücadelenin hukuki boyutu
Neredeyse insanlık tarihi ile yaşıt olan fuhuşun, çok çeşitli boyutları bulunmaktadır. Kimi zaman dinî yapılar içinde karşımıza çıkan fuhuş, sosyal yapıdan hiçbir zaman kopmamış ve genel anlamda ekonomik bir yapı arz etmiştir. Bunun yanı sıra toplumlar açısından fuhuş olgusu hiçbir zaman benimsenememiş ve her daim toplumun dışına itilmeye çalışılmıştır. Bu kabullenmeme durumu genel anlamda toplumsal açıdan fuhuşun olumsuz etkilerinden korunma gereksinimine dayandırılmaktadır. Bu nedenle de toplumlar, tarih içinde fuhuş yapanlara çeşitli yaptırımlar uygulamışlardır. Bu yaptırımlar kimi zaman psikolojik olmuş, kimi zaman ise fiili cezalara dönüşmüştür. Bu bağlamda devletler de fuhuşla ilgili tedbirler almış, ancak tarihin hiçbir döneminde fuhuşun tam anlamıyla önüne geçilememiştir. Bu da devletler açısından fuhuşu önlemenin yanında insanlara bir alternatif sunma gerekliliğini doğurmuş ve genelevlerde ya da belirlenmiş bölge ve alanlarda yasal şekilde fuhuş yapılması durumu ortaya çıkmıştır. Bu şekilde devletler hem fuhuşu kontrollü hale getirmeye çalışmışlar hem de fuhuştan sağlanan ekonomik gelirden pay elde etmişlerdir. Ancak yine de insanların fuhuşa yönelmesi veya yönlendirmelerini caydırmak amacıyla birtakım yasal düzenlemeler yapılmış ve bu şekilde insanların fuhuşa yönelmeleri önlenmeye çalışılmıştır. Yasal şekilde de olsa fuhuş sonucunda bulaşabilecek hastalıkları önlemek amacıyla da birtakım düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Ülkemizde de çeşitli kanun metinleri içinde fuhuşla mücadele ve fuhuşu engellemeyle ilgili yasal düzenlemeler yapılmasının yanı sıra 1930 yılında bu konuyla ilgili bir tüzük de hazırlanmış ve fuhuşla mücadele yasal şekilde sürdürülmüştür. Hazırladığımız bu çalışmada; toplumsal anlamda fuhuş kavramına dair algıların zaman içindeki seyrini ve bunların ne şekilde değiştiğini ortaya çıkarmak; toplumun yanlış algıları olduğunu ve fuhuş sektöründe yer alan mağdurların aslında belirli zorunluluklar altında bu sektöre girmeyi seçtikleri veya buna mecbur bırakıldıklarını açıklamaktır. Bu genel izahların yanında temel amacımız hukuksal açıdan fuhuş kavramına yaklaşım ve bu yaklaşım sonucunda fuhuş konusundaki bireysel veya örgütsel yaptırımlar ve fuhuş tüzüğündeki maddelerin incelenmesidir. Anahtar Kelimeler: FuhuĢ, Zührevi Hastalıklar, Genel Kadın, Seks ĠĢçisi
Kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar ve kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalara seçenek yaptırımlar
Bu tez, kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalara seçenek yaptırımlara olan ihtiyacı incelemektedir. Seçenek yaptırımlar, hafif suç işlemiş suçlular için iyi bir seçenektir ve bu cezalar hapsetme kadar caydırıcıdır. 19. yüzyıl boyunca, hürriyeti bağlayıcı eczanın bütün cezalar arasında en uygun ceza olduğu kabul edilmiştir. Fakat bugün, ceza politikasına suçlunun topluma uyumunun ancak onun toplumda yaşamasıyla mümkün olacağı fikri yön vermektedir. 21. yüzyıl cezalandırmada alternatif yaptırımlar umut verici uygulamalar dalgası olarak görülmektedir. Çağdaş suç ve ceza politikası, suçlunun yeniden sosyalleştirilmesi, uslandırılması ve topluma yeniden uyumunun sağlanması amacıyla, hükümlünün hapsedilmeden iyileştirilmesinin daha etkili olduğu noktasına gelmiştir. Bu eğilim Türkiye'de de etkisini göstermiştir. Yaygın olarak kullanılan alternatif cezalandırmaların bazıları, toplum hizmetinde çalıştırma, yoğun gözetim altında tutma, elektronik izleme, denetimli serbestlik, mağdurun zararının karşılanması ve onarıcı adalettir. Bu çalışmanın ilk bölümünde ceza kavramı, cezanın amacı, cezanın özellikleri, cezanın türleri ve hapis cezasının leh ve aleyhindeki görüşler incelenmiştir. İkinci bölümde kısa süreli hürriyeti bağlayıcı cezalar ve bu cezalara seçenek tedbirler ele alınmıştır. Üçüncü bölümde ise diğer seçenek tedbirler olarak 'erteleme', 'şartla salıverme' ve 'denetimli serbestlik' kurumları incelenmiştir. Son olarak da çalışmanın 'Sonuç ve Değerlendirme' başlıklı kısmında, görüş ve önerilere yer verilmiştir.
Amme alacaklarının korunması yöntemlerinden tasarrufun iptali davası
Devlet, kamu hizmetlerini yerine getirebilmek için gelire ihtiyaç duyar. Devlet gelirlerinden en önemlisi ve garantilisi vergi olmakla birlikte, birçok kamu geliri daha bulunmaktadır. Kamu gelirleri, tahsil aşamasına geldiğinde kamu alacağı niteliğini kazanmaktadır. Kamu alacaklarının hızlı ve kolay şekilde tahsil edilmesi kamu hizmetlerinin devamlılığı bakımından önem taşımaktadır. Bu nedenle, kanun koyucu tarafından kamu alacaklarının hızlı ve kolay şekilde tahsil edilmesinin yanında, tahsil aşamasının öncesi ve sonrasında kamu alacaklarının tahsilinin güvence altına alınmasına yönelik kanuni düzenlemeler yapılmıştır. Türkiye' de kamu alacaklarının takip ve tahsiline ilişkin hükümler, 6183 Sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkındaki Kanun' da düzenlenmiştir. Anılan kanunda, kamu alacaklarının hızlı ve kolay tahsiline ilişkin hükümler yanında kamu alacaklarının korunması yöntemlerine ilişkin hükümler de yer almaktadır. Bu yöntemlerin en önemlileri; teminat alınması, ihtiyati tahakkuk, ihtiyati haciz ve rüçhan hakkıdır. Bunun yanında birçok koruma yöntemi mevcuttur. Tasarrufun iptali davası, borçlarını ödemeyen borçlunun malvarlığından çıkardığı değerler üzerinde giriştiği tasarrufların kamu alacaklısı yönünden geçersizliğini tespit ettirmek ve dava konusu değerler üzerinden kamu alacaklarının tahsilini sağlamak amacıyla açılan bir davadır. İptal davası, kanunun deyimi ile borçlunun tasarruf ve muameleleri hakkında açılabilecektir. Kanunda, iptal edilebilecek tasarruflar sınırlı olarak sayılmamıştır. Genel bir tanımlama yapılmış ve borçlunun malvarlığını alacaklısının zararına eksilten tasarrufların en geniş anlamı ile iptal davasının konusunu oluşturacağı ifade edilmiştir. Bu çalışmanın konusu, kamu alacağının koruma yöntemlerinden biri olan tasarrufunun iptali davalarını tüm yönleriyle incelemek ve değerlendirmektir. Anahtar Kelimeler: Amme Alacağı, Amme Alacağının Korunması, Amme Alacağının Korunması Yöntemleri, Tasarrufun İptali Davası.
Vergi Ceza Hukukunda vergi kaçakçılığı suçu
Vergi kanunlarına aykırı hareketler ve bu aykırı hareketler için uygulanacak cezalar Vergi Usul Kanunu'nda düzenlenmiştir. Dağınık ve serpiştirilmiş olarak düzenlenen bu aykırı hareketler ve cezalar Vergi Ceza Hukuku disiplini altında düzenli bir hale getirilmiştir. Vergi Ceza Hukuku içerisinde, vergi kabahatleri ve vergi suçları olarak ikiye ayrılmaktadır. Vergi kabahatleri, idari para cezası niteliği taşırken, vergi suçları ise hürriyeti bağlayıcı ceza niteliği taşımaktadır. Vergi suçları içerisinde yer alan ve Vergi Usul Kanunu'nun 359. maddesinde düzenlenen vergi kaçakçılığı suçu araştırma konumuzu oluşturmaktadır. Vergi Ceza Hukuku içerisinde yer alan vergi kaçakçılığı suçunun tüm unsurlarıyla ele alınmıştır. Beş bölümden oluşan tezimizin ilk bölümünde genel olarak Vergi Ceza Hukuku'nu vergi kaçakçılığı suçuna ilişkin temel bilgileri, ortaya çıkışı ve tarihi nedenleri ile benzer suçlarla ilişkisi ele alınmıştır. İkinci bölümde, vergi kaçakçılığı suçunun unsurlarını, üçüncü bölümde vergi kaçakçılığı suçunun özel görünüş nedenleri kaleme alınmıştır. Dördüncü bölümde, yargılama usulü, yaptırımı, dava ve cezayı düşüren haller incelenmiştir. Son olarak beşinci bölümde ise varılan sonuç aktarılmıştır.
Makul sürede yargılanma hakkının ihlal neticesinde bireysel başvuru yolu
Makul sürede yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin adil yargılanma hakkını güvence altına alan 6. maddesinin 1. fıkrasında kabul edilen temel bir unsurdur. Bu ilke kişilere, yargılamalarının makul bir süre içerisinde yapılmasını talep etme hakkı tanımaktadır. Son yıllarda ülkemiz aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvuruların ve verilen kararların birçoğu bu ilke ile ilgili olmakla birlikte, verilen aleyhe kararlar ülkemiz adına olumsuzluk yaratmaktadır. Bu olumsuzluğun en aza indirilmesinde 2010 Anayasa Değişikliği ile kabul edilen, kişilere ihlal iddiasıyla Anayasa Mahkemesi'ne Bireysel Başvuru hakkı etkili olmuştur. ''Makul Sürede Yargılanma Hakkının İhlali Neticesinde Bireysel Başvuru Yolu'' başlıklı bu çalışmamızın amacı; makul sürede yargılanma hakkına ilişkin, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından belirlenen ölçütleri ortaya koymak ve ihlal durumunda 2010 yılından bu yana benimsenen Bireysel Başvuru mekanizmasının hangi temel hak ve özgürlükler konusunda, ne kadar süre içerisinde ve hangi kişilere karşı açık bir yol olduğunu ortaya koymaktır. Zaman kavramının her birey için ne denli önemli olduğu ve kaybının herhangi bir şekilde tazmininin mümkün olmaması, yargılamada makul sürenin önemini açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla çalışmamızda makul sürenin her dava ve olay için ayrı ayrı değerlendirilmesi, sürenin tespitinin titizlikle belirlenmesi gerektiğine ve bununla birlikte sürenin aşılmaması ile ilgili ülkemiz için alınabilecek önlemlere de kısaca değinilmiştir.
Türk Ceza Kanunu'nda bilişim suçları
Çağımızın teknolojik gelişmelerinin bilişim sistemlerini, etkin, ucuz ve kolay erişilebilir suç aletleri haline getirdiğini söylemek mümkündür. Bu sistemlerin suç işlemeyi kolaylaştırıcı özellikleri terör örgütlerinin de dikkatini çekmiş ve birçok faaliyetlerinde bilişim sistemlerinden faydalanır hale gelmişlerdir. Bu kapsamda araştırmanın amacı, ceza hukuku açısından bilişim suçları konusunda gelişmiş ülkelerde ve Avrupa Birliğinde yapılan çalışmaların incelenmesi, 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nda yer alan düzenlemelerin kapsam ve yeterliliğinin değerlendirilmesi ile siber terör konusunda Türk ceza hukukunun eksiklik ve sorunlarına yönelik önerilerde bulunmaktır. Çalışmanın ilk bölümde; bilişim suçlarının tanımı, tarihsel gelişimi, bilişim suçu fail ve mağdurlarının genel özellikleri, bilişim suçu işleme yöntemleri ile bilişim suçunun özel bir görünümü olarak siber terörün tanımı, özellikleri, hedefi ve tahrip gücü konularına değinilmiştir. İkinci bölümde ABD, Almanya, Fransa, İngiltere, Japonya, Çin ve Rusya gibi gelişmiş ülkelerin bilişim suçlarıyla mücadele konusunda yapmış oldukları hukuki düzenlemeler ve aldıkları önlemler ile bu suçları düzenleyen uluslararası tek belge olan "Avrupa Konseyi Siber Suç Sözleşmesi"nin hükümleri incelenmiş, Üçüncü bölümünde 5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu'nda bilişim suçlarına ilişkin yapılan düzenlemeler üzerinde durulmuş, sonuç kısmında ise bütün bu inceleme ve analizlerin sonunda bilişim suçları ve siber terör tehdidine karşı hukuki anlamda daha etkin mücadele edebilmek için yapılması gereken düzenlemeler, alınması gereken tedbirler ve uygulanması gereken programlar sunulmuştur.