22
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Discipline
Huzursuz bacaklar sendromlu hastalarda doğal ve edinsel bağışıklık sistemi elemanlarının rolü
Huzursuz bacaklar sendromu (HBS) bir uyku bozukluğu hastalığıdır ve özellikle bacaklarda dinlenme halinde rahatsızlık hissi ve hareket ettirme dürtüsü ile ortaya çıkar. Demir/ferritin eksikliği, dopaminerjik mekanizmalardaki bozuklukların ve genetik faktörlerin hastalığın ortaya çıkmasında etkin rol aldığı gösterilmiştir. Ek olarak ince bağırsakta bakteri çoğalması, HIV enfeksiyonu gibi enfeksiyon hastalıkların huzursuz bacaklar sendromu prevelansını arttırdığına dair raporlar bulunmaktadır. Obstriktif uyku apnesi sendromu (OUAS) en sık görülen uyku bozukluklarından biridir. OUAS hastaları ile yapılan çalışmalar, OUAS ile ilişkili enflamatuvar süreçlerin hastalığın patofizyolojisinde rol oynayabileceğini göstermiştir. Bu çalışmada HBS ile bağışıklık sistemi elemanları arasındaki ilişkinin ortaya konması hedeflenmiştir. Ayrıca HBS'de edinsel bağışıklık sistemi ve/veya doğal bağışıklık sistemi elemanlarından hangilerinin rol aldığının gösterilmesi amaçlanmıştır. Çalışmamızda HBS ve Obstriktif Uyku apnesi ile birlikte giden HBS (HBS+OUAS) hastaları ve sağlıklı kontrol grubu dahil edilmiştir. T, B, NK, NKT, ILC hücre oranları; T, B, NK hücrelerinde hücre içi IFN-γ, IL-6, IL-10, IL-13 sitokinleri; CD8+ T ve NK hücre sitotoksik aktivitesi akan hücre cihazı kullanılarak analiz edilmiştir. Plazma örneklerinde IFN-γ, TNF-α, IL-2, IL-4, IL-6, IL-10, IL-13 düzeyleri boncuk temelli çözünür molekül düzeyi belirleme yöntemi ile değerlendirilmiştir. Sonuçlarımız sağlıklı kontrol grubuna göre, HBS ve HBS+OUAS hastalarında ILC-1 hücre alt grubunun ve IL13+CD4+ T hücre oranının artığını, ILC-2 hücrelerinin ise azaldığını göstermektedir. NK sitotoksitesi açısından değerlendirildiğinde, HBS hasta perforin pozitif NK hücre oranı HBS+OUAS hasta ve sağlıklı kontrol grubuna göre düşük saptanmıştır. Plazma IFN-γ ve IL-13 düzeyleri ise OUAS ile giden HBS grubunda sağlıklı kontrole ve HBS grubuna göre yüksek bulunmuştur. Bulgularımız HBS hastalığında hem doğal hem de edinsel bağışıklık sistemi elemanlarının rol oynadığına dair veriler ortaya koymaktadır.
Erişkin sağlıklı bireylerde çok renkli akan hücre ölçer ile T ve B lenfosit alt gruplarının yaşa özgü referans değerlerinin oluşturulması
İmmün sistem hücrelerinin primer immün yetersizlik (PİY), otoimmünite ve kanser gibi çeşitli hastalıkların patogenezinde rol aldıkları bilinmektedir. PİY hastalarına çoğunlukla çocukluk çağında tanı konulmakla birlikte, hastalık belirtilerinin çeşitliliği ve yeni tanımlanan PİY hastalık grupları tanıda gecikmelere ve hastaların uygun tedavi seçeneklerine geç ulaşmasına neden olmaktadır. Son yıllarda düşük maliyeti, hızlı ve güvenilir sonuç vermesi, artan antikor ve floresan çeşitliliği nedeniyle akan hücre ölçer PİY tanısında yaygın olarak kullanılmaktadır. Sağlıklı bireylerde T ve B lenfosit alt gruplarının ulusal referans değerlerinin belirlenmesi, hastalardan elde edilen sonuçların doğru değerlendirilmesi için gereklidir. Bu nedenle 20-60 yaş arası, 60 erkek ve 58 kadın olmak üzere 118 sağlıklı erişkin bireyden alınan kan örneklerinde T ve B lenfosit alt grup dağılımları hem cinsiyet hem de yaş grupları açısından akan hücre ölçer ile değerlendirildi. Çalışmamızda, kadınlarda CD3+ ve CD4+ T lenfosit oranlarının erkeklere göre yüksek olduğu saptandı. Cinsiyet ve yaş farklılıklarının CD4+ T lenfosit alt grup dağılımlarını etkilemediği, buna karşın 50-60 yaş grubunda naif CD8+ T hücre oranlarının azaldığı, efektör hafıza-CD45RA T (TEMRA) oranlarının arttığı saptandı. Regülatör T (Treg) hücre dağılımının 50-60 yaş bireylerde arttığı belirlendi. 50-60 yaş erkek bireylerde foliküler regülatör T (TFR) hücre oranlarının arttığı, kadınlarda ise foliküler yardımcı T (TFH) hücre oranlarının erkeklere göre azaldığı gözlendi. 20-29 yaş grubu kadınlarda yardımcı T (Th)2 ve Th17 yönünde farklılaşmanın daha yüksek olduğu, ileri yaş gruplarında ise bu farklılaşmanın Th1 yönünde arttığı saptandı. Özetle bu çalışmada, sağlıklı erişkin popülasyonunda T ve B lenfosit alt gruplarının hem yaş hem de cinsiyet farklılıklarına ait referans aralıkları oluşturularak verilerin lenfosit alt grup dağılımlarının değerlendirilmesinde kliniğe katkı sunacağı düşünülmektedir.
Pediatrik B hücreli akut lenfoblastik lösemi olgularında kemik iliği hümoral bileşenlerinin doğal öldürücü hücreler üzerine etkisi
Akut lenfoblastik lösemi (ALL), kemik iliğindeki lenfoid öncül hücrelerin kontrolsüz çoğalma ve farklılaşmasıyla meydana gelen bir hematolojik malign hastalıktır. Çoğunlukla çocuklarda meydana gelen ALL, çocukluk çağı kanserleri arasında en sık görülenidir. B lenfoid öncül hücrelerden gelişen B-ALL hastalığın en yaygın formudur. Klasik kemoterapi ajanlarıyla tedavi sonucu hastalarda sağkalım oranı yüksek olmakla birlikte, tedavinin ciddi yan etkilerinin olması ve tedaviye direnç gösteren hastaların varlığı nedeniyle tedavide immünoterapi önem kazanmaktadır. Son yıllarda, kansere karşı immün yanıtlarda önemli rol oynayan doğal öldürücü (natural killer - NK) hücrelerin immünoterapide kullanımı üzerine çalışmalar yoğunluk kazanmıştır; ancak tedaviden alınan sonuçlar beklenenin altında olup, bu durumun ardında B-ALL hastalarının kemik iliği ve kan dolaşımlarındaki immün-baskılayıcı ortamın olması mümkündür. Bu düşünceyle gerçekleştirdiğimiz çalışmada, B-ALL hastalarının kemik iliği plazma örneklerinin sağlıklı NK hücreleri ile birlikte 24 ve 72 saat kültürü sonrası NK hücrelerinin alt grup oranları, PD-1 betimlemeleri, proliferatif yanıtları ve hücre içi IFN-g, IL-10 ve TNF-a seviyeleri ölçülmüştür. Değerlendirmeler akut lösemi açısından patoloji saptanmayan hastaların kemik iliği plazmaları ve fetal sığır serumu eklenen koşullar ile karşılaştırmalı olarak yapılmıştır. Elde edilen sonuçlarla kemik iliği plazma örneklerindeki hümoral bileşenlerden olan sitokinler arasındaki ilişkinin incelenmesi amacıyla plazma IL-1b, IL-6, IL-10, IL-18, IFN-a2, IFN-b, IFN-g, TNF-a ve GM-CSF seviyeleri ölçülmüştür. B-ALL plazması eklenen koşullarda NK hücre alt grup oranları ve proliferasyonu kontrol gruplarına göre düşerken, PD-1 ile hücre içi IL-10 ve TNF-a seviyelerinin yükseldiği görülmüştür. B-ALL plazma örneklerinde yüksek IL-10 düzeylerine karşılık IL-18 ve IFN-g seviyelerinde düşüş saptanmıştır. Bu bulgular, B-ALL hastalarının kemik iliğindeki hümoral bileşenlerin, NK hücreleri üzerinde baskılayıcı etki gösterdiğine işaret etmektedir.
Allerjik rinitli hastalarda allerjen immünoterapisinin regülatör B hücreler üzerine etkisi
Allerjik rinit (AR), IgE aracılı allerjik inflamasyon hastalığı olup tedavisinde farmakoterapi ve allerjene özgü immünoterapi (AİT) kullanılmaktadır. AİT mekanizmaları tam bilinmemekle birlikte, son yıllarda, regülatör T hücreleri (Treg) dışında başka baskılayıcı hücre alt gruplarının da immün tolerans katıldığını ortaya çıkarılmıştır. Farklı alt gruplarıyla regülatör B hücrelerinin (Breg) farklı hastalıkların patogenezine katıldığı öne sürülmektedir. AİT ile Breg hücre ilişkisini kanıtlamaya yönelik çalışmalar mevcut ama yetersizdir. Bu çalışmanın amacı, AİT görmüş, ev tozu akarı duyarlı allerjik rinit (AR) hastalarında, AİT'e cevaben uyarılmış periferik kan regulatör B hücre alt gruplarından CD19+CD25+ CD71+CD73-, CD19+CD24hiCD27+ ve CD19+CD24hiCD38hi oranlarını saptamak, bu oranları en az 2 yıl AİT görmüş AR hastaları, AR tanısı almış ancak AİT almamış hastalar ve sağlıklı kontrollerle karşılaştırmaktır. Ayrıca, AİT sonucu uyarıldığı bilinen ve Tr1 hücreleri olarak adlandırılan CD3+CD4+CD25+CD127- Treg hücre oranlarını Breg hücre oranlarıyla karşılaştırmaktır. İlgili hücre grupları, hastalar ve sağlıklı kontrollerden alınan periferik kan örneklerinden akan hücre ölçer kullanımı ile saptanmıştır. Aynı grupların serum örneklerinden ev tozu akarına özgü IgG4 düzeyleri, Elisa yöntemi ile tespit edilmiştir. Sonuçlarımız, CD19+CD25+CD71+CD73- Breg hücre grubunun AİT alan hastalarda arttığını, en düşük oranın ise sağlıklı kontrol grubunda olduğunu göstermiştir. AR hastalarında yüksek gözlenen CD19+CD24hiCD27+ Breg hücre oranının AİT sonrası azaldığı gözlenmiştir. Ev tozu akarına özgül IgG4 oranları, AİT sonrası AR grubunda, AR hastaları ve sağlıklı kontrol grubuna göre anlamlı derecede artmıştır (p<0.001). Bu çalışma, CD19+CD25+CD71+CD73- Breg grubunun AİT sonucunda artışını göstermiş olup, CD19+ CD24hi CD27+ grubunun AR hastalarında artışı ise bu grubun AR'yi düzenlemeye çalıştığını düşündürmektedir. AİT sonucu artmış IgG4, Breg hücrelerinin immün regülasyondaki rollerini desteklemektedir. Anahtar Kelimeler: Allerjik rinit, allerjen, B regülatör hücre, immünoterapi, immün regülasyon Bu çalışma, İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi tarafından desteklenmiştir. Proje No: 36719
Akut biliyer pankreatitlerde mortalite ve morbidite belirlenmesinde immun parametrelerin değerlendirilmesi
Pankreatitin prognozunun belirlenmesinde kullanılan skorlama sistemleri, görüntüleme yöntemleri veya kan belirteçleri pankreatit seyrini öngörmede tek başlarına yeterli değildir. Çalışmamızda akut bilier pankreatit hastalarında hastalığın şiddetini öngörmede immünfenotipleme ve serum sitokinlerinin öneminin ortaya konması amaçlanmaktadır. Çalışmamız Temmuz 2019- Haziran 2020 tarihleri arasında akut bilier pankreatit hastaları ve sağlıklı gönüllüler dahil edilmiştir. Hastalar organ yetmezliği durumuna göre modifiye Atlanta kriterleri esas alınarak hafif, orta ve şiddetli akut bilier pankreatit olarak üç gruba ayrılmıştır. Hastalardan hastaneye başvuru anında alınan kanlardan akan hücre ölçer ile yardımcı T hücreler, sitotoksik T hücreleri, doğal öldürücü hücreler, monositler ve immün kontrol noktalarını içeren immmunfenotipleme ve IL-1β, IFN-α2, IFN-γ, TNF-α, MCP-1, IL-6, IL-8, IL-10, IL-12p (p70), IL-17A, IL-18, IL-23 ve IL-33 sitokin ölçümleri yapılmış ve gruplar arasında karşılaştırılmıştır. Çalışmaya 24'ü hafif, 22'si orta şiddetli ve 19'u ağır pankreatit olmak üzere toplam 65 pankreatit hastası ve 20 sağlıklı gönüllü dahil edilmiştir. Akan hücre ölçer ile yapılan immünfenotiplendirmede CD3, CD4, monosit, lenfosit, CD14+ hücreler üzerinde HLA-DR, doğal öldürücü hücre, klasik monosit oranları pankreatit şiddeti arttıkça azalmakta olup, CD14+ hücreler üzerinde PDL-1 pozitifliği, CD4 ve CD8 lenfositler üzerindeki PD-1 pozitifliği, intermediate monosit oranları ise pankreatit şiddeti ile arttığı gözlenmiştir. Ayrıca IL-6, IL-8 ve IL-33'ün pankreatit şiddeti artması ile arttığı, IL-10 ve IL-18 in yine pankreatitlerde yükseldiği fakat orta şiddette pankreatitte en yüksek düzeye ulaşırken ağır pankreatitte düşmeye başladığı görülmüştür. Sonuç olarak çalışmamız pankreatitin şiddetini öngörmede hem lenfosit sayısı, HLA-DR, PD-1, PD-L1, doğal öldürücü hücreler ve monosit alttiplendirilmesinin hem de IL-6, IL-8, IL-10, IL-18, IL-33 sitokinlerinin önemli olabileceğini düşündürmektedir.
Obezite ilişkili astım patogenezi; vücut kitle indeksi ve doğal öldürücü hücre alt grupları
Obezite ilişkili astım (OA), artan insidansı ve özgün tedavi seçeneklerinin henüz kullanımda olmaması nedeniyle önemli bir araştırma konusudur. Doğal Öldürücü (Natural Killer-NK) hücrelerin OA patogenezindeki yerleri henüz aydınlatılmamıştır. Bu çalışmada, NK hücrelerinin OA hastalarında vücut kitle indeksi (VKİ) ile ilişkisi ve farklı OA alt gruplarındaki etkisinin araştırılması amaçlanmıştır. Astımlı olan veya olmayan yetişkin obez hastalar, obez, astımı olmayan kontrol grubu, erken başlangıçlı OA (EbOA) ve geç başlangıçlı OA (GbOA) grubu olmak üzere üç alt gruba ayrılmışlardır. Periferik kan örneklerinde; CD3-CD56+ NK hücreleri, CD3-CD56soluk ve CD3-CD56parlak NK hücre alt kümeleri, NK sitotoksisitesi, NK aktivitesi, hücre içi IFN-γ, IL-10, IL-13, IL-17 düzeyleri ve NK reseptörleri (NKG2D, NKp46i, NKp44) akan hücre ölçer ile değerlendirilmiştir. IL-12 ve IL-23 stimülasyonunun etkisi incelenmiştir. Astımı olmayan obez (n=5), EbOA (n=5) ve GbOA (n=8) olan hastalar çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışmamızda VKİ ve NK aktivite belirteci CD69 arasında negatif korelasyon saptanmıştır (p=0,022, r=-0,534). NKG2D reseptörü astım popülasyonunun CD56soluk hücrelerinde anlamlı ölçüde düşük bulunmuştur (p=0,046). NKp44 reseptör ekspresyonu, EbOA ve kontrol grubunda IL-12 stimülasyonundan sonra artış göstermiştir (p=0,02). Hücre içi IL-10 içeriği GbOA ve kontrol grubunda artmıştır (p=0,018, p=0,03). GbOA hastalarında, EbOA grubuna göre azalmış NK sitotoksisitesi saptanmıştır (p=0,05). Çalışmamız, OA hastalarında bozulmuş bir NK reseptör ekspresyonu, NK aktivasyonu ve azalmış NK sitotoksisitesi olabileceğini, ayrıca bu bulguların OA alt tiplerine göre değiştiğini göstermektedir. Verilerimizin, OA'da steroid direnci ve sık alevlenmelerini açıklamak için yapılacak geniş kapsamlı çalışmalara ışık tutacağı düşünülmektedir.
Tip 1 diyabetlilerde IL-22 ve IL-9 immün cevabının değerlendirilmesi
Tip 1 Diabetes Mellitus (T1DM), pankreas beta hücre tahribatına sebep olan çeşitli mekanizmalara bağlı metabolik hastalıktır. T lenfositleri alt grubu olan Th22, Th9, Tc22 ve Tc9 lenfositlerinin immün cevabının hastalık patogenezinde önemli bir rol alabileceği düşünülmektedir. Hastalık, bu hücrelerin arasındaki dengenin bozularak pankreatik beta hücrelerine immün atağın başlamasıyla meydana gelen bir süreç olarak bilinmektedir. Çalışmamıza katılan gönüllülerin (n:20 T1DM'li ve n:10 sağlıklı kontrol) periferik kan örneklerinden elde edilen periferik kan mononükleer hücreler (PKMH'ler), PMA ve iyonomisin ile 5 saat kültüre edilerek CD3+CD4+ (T yardımcı), CD3+CD8+ (T sitotoksik) hücrelerinin yüzey molekül ekspresyonları, hücre içi IL-22 ve IL-9 sitokin sıklığı ve bu sitokinlerin plazma konsantrasyonları akım sitometrik olarak değerlendirilmiştir. IL-22 ve IL-9 gen ekspresyonları kantitatif gerçek zamanlı polimeraz zincir reaksiyonu ile analiz edilerek 2-ΔΔCt formülü ile hesaplanmıştır. Hasta grupları ve sağlıklı kontroller karşılaştırıldığında, Tip 1DM'li hastalarda Th22, Th9 hücre yüzdesi ile IL-22 ve IL-9 plazma konsantrasyonları sağlıklı bireylere göre anlamlı derecede yüksektir (sırasıyla; p<0,001, p=0,002, p=0,001, p=0,02). IL-22 ve IL-9 gen ekspresyonları incelendiğinde IL-22 gen ekspresyonunun T1DM'li hastalarda sağlıklılara göre yaklaşık 2 kat daha fazla olduğu gözlenmiştir. Th22 hücre sıklığı ile plazma IL-22 konsantrasyon arasındaki korelasyon (p=0,011; R=0,456) pozitif yönde anlamlı derecede korelasyon göstermişlerdir. Bu sonuçlar, T hücre alt grupları ile ürettikleri IL-22 ve IL-9'un T1DM patogenezinde önemli bir role sahip olabileceğini düşündürmektedir.
Aktif romatoid artritli hastalarda kullanılan anti-CD20 monoklonal antikorunun (rituximab) immün sistem hücreleri üzerine etkisi
Romatoid Artrit (RA), dünya genelinde en sık rastlanan otoimmün hastalıklardan biridir ve nüfusun yaklaşık %1'ini etkilemektedir. RA hastalarının sağlıklı kişilere oranla periferik kan immün sistem hücrelerindeki sayısal değişikliklerin hastalık süreci ile ilişkili olduğu ve bunun sonucunda tedaviye verilen yanıtın etkilendiği farklı çalışmalarda gösterilmiştir. Çalışmamızda aktif RA tanısı alıp uygulanan tedavilerin yanıtsızlığı durumunda anti-CD20 (Rituksimab) tedavisine başlanmasına karar verilen (n:7) hastalar ile sağlıklı kontrollerin (n:7) tedavi öncesi ve tedaviden sonraki 3. ayda alınan periferik kan örneklerinde özellikle CD3 (T hücre), CD4 (yardımcı T hücre), CD16 (NK hücre), CD19 (B hücre), Breg (düzenleyici B hücre), CD56 (NK hücre), iNKT (değişmez doğal öldürücü hücre), Treg (regülatör T hücre) hücre yüzey molekül ekspresyonlarının sayısal değerleri akan hücre ölçer cihazında ölçülmüştür. Tedavi öncesi ve tedavi başlandıktan sonraki 3. ayda alınan periferik kan örnekleri değerlendirildiğinde istatistiksel açıdan CD19+ B (p=0,018) ve CD19+CD38+ plazma hücrelerinde anlamlı derecede azalma (p=0,028) saptanmasına karşılık, CD4+CD25+ T hücreleri, CD4+CD25+Foxp3+ (Treg), CD19+CDw210+ (Breg) ve CD3+iNKT hücrelerinde anlamlı bir farklılık saptanmamıştır. Rituksimab ilaç tedavisi verilen aktif RA hastalarıyla yapılan istatistiksel karşılaştırma baz alındığında tedavi verildikten 3 ay sonra CD19+ B hücrelerinde tedavi öncesine göre anlamlı bir düşüş saptanmıştır. Rituksimab tedavisi sonucu B hücrelerinde saptanan azalma, RA hastalarında tedavinin etkili olduğunun göstergesidir.
Multipl skleroz CD3+ t hücrelerinde sinyal yolağı aktivasyonlarının araştırılması
Multipl skleroz (MS)'da, oto-reaktif immün hücreler merkezi sinir sistemine (MSS) göç etmektedir. Akt/PKB sinyal yolağı, T hücre gelişimi ve sağ kalımında önemli bir role sahiptir. Akt'nin artmış veya azalmış aktivasyonu, Tip-2 diabetes mellitus ve kanser dahil olmak üzere çeşitli hastalıklarda rol almaktadır. MS'li bireylerde CD4+CD25+CD127-/düşük Regülatör T (Treg) hücre fonksiyonel baskılamanın kaybını gösteren çalışmalar mevcuttur. Bu çalışmada, Treg hücrelerinde Akt molekülünün, özellikle fosforile-Akt (pAkt) molekülünün seviyeleri ile hastalığın ciddiyeti arasındaki ilişki araştırılmıştır. Klinik izole sendrom (KİS, n=8), benign (n=10) ve tekrarlayan remisyonlu multipl skleroz (RR-MS, n=7) olan üç farklı hasta grubu ve yaş, cinsiyet uyumlu sağlıklı bireyler (n=20) çalışmaya dahil edildi. Bireylerin periferik kan mononükleer hücreleri (PKMH), fikol konsantrasyon gradyan yöntemi ile izole edildi. Anti-CD3, -CD4, -CD25, -CD127 monoklonal antikorları Treg hücrelerini tanımlamak için kullanıldı. PMA/İonomisin ile 15 dk uyarımdan sonra Treg hücrelerindeki Akt1 (Ser473) ve p-Akt seviyelerini değerlendirmek için hücre içi boyama yapıldı. FACS DiVa yazılımı ve FACSAria II akan hücre ölçer ile veriler toplandı ve analiz edildi. Çalışmamızda MS hastalığında sağlıklılara göre periferik kan Treg'lerde p-Akt ve total Akt1 seviyesinin azalması progresyonda rol oynadığına dair kanıt sunmaktadır. Hasta bireylerin yıllık atak sayısı ve progresyon indeksinin, pAkt ve Akt1 ile pozitif yönde korele olduğu bulunmuştur. Hastalığın seyri ve sonuçlarının tahmini için Akt molekülünün biyobelirteç (biomarker) veya terapötik hedef molekül adaylığı ile ilgili bulgular elde edilmiştir.
Küçük hücreli dışı akciğer kanserli olgularda mediastinal lenf nodu diseksiyonu ve sitotoksik T lenfosit inhibitör reseptör ilişkisi
Küçük hücreli dışı akciğer kanseri (KHDAK) kansere bağlı ölüm nedenleri arasında ilk sıradadır. Evreleme amacı ile uygulanan video yardımlı mediastinoskopik lenfadenektominin (VAMLA) sağkalımı arttırdığı gösterilmiştir. Çalışmamızda VAMLA uygulanan KHDAK hastalarında sitotoksik T (Tc) lenfositlerinin fonksiyon ve fenotipleri incelenmiştir. Çalışmaya VAMLA uygulanan 17 T1-4N0-2M0 KHDAK hastasıyla, 20 sağıklı birey dahil edilmiştir. Hastalarda; preoperatif periferik kan (PK), lenf nodu (LN), postop 2. hafta periferik kan örnekleri, sağlıklılarda ise PK örneği alınmıştır. Tc lenfositlerinde PD-1, CTLA-4 ve CD28 ekspresyonları, TNF- & IFN- salınımları ve sitotoksik aktiviteleri akan hücre ölçerle değerlendirilmiştir. sPD-1, sPDL-1 ve sCTLA-4 düzeyleri ELISA'yla ölçülmüştür. LN Tc hücrelerinde; CTLA-4, PD-1 eskpresyonunun arttığı, CD8+CD28- inhibitör hücre oranının kana kıyasla yüksek ve CD8+CD28+ aktivatör hücre oranlarında düşük izlenmiştir. KHDAK hastalarında, sağlıklılara kıyasla PK CD3+CD8+CD28+ hücre oranları daha düşük ve CD3+CD8+CD28- hücre oranları ise daha yüksekti. VAMLA sonrasına PK Tc hücrelerinde PD-1 ve CTLA-4 ekspresyonu azalmış, ancak CD28 ekspresyonu ve sitokin salınımı değişmemiştir. LN Tc lenfositlerinin TNF- ve IFN-+TNF-+ ekspresyonları PK'ya kıyasla anlamlı olarak düşüktü. Tüm gruplardaki CTLA-4 eksprese eden Tc lenfositlerinde, hem IFN- hem de TNF- salınımı baskılamıştır. PK Tc lenfositlerinde granzim A salınımı KHDAK hastalarında sağlıklı bireylere kıyasla azalmış, ancak VAMLA sonrası PK'da granzim A salınımı artmıştır. Ayrıca plazma sCTLA-4 düzeyi KHDAK'li olgularda, sağlıklı bireylere göre yüksek saptanmıştır. Tümörü drene eden LN'larında CD8+ Tc hücrelerinin efektör fonksiyonları azalmış, baskılayıcı fenotip ise artmıştır. VAMLA sonrasında immün kontrol noktası reseptörlerinden PD-1 ve CTLA-4'teki azalmaya paralel olarak Tc hücrelerindeki fonksiyon kaybı düzelmiştir. Tc hücrelerindeki bu etki sağkalım artışında rol oynamış olabilir. Anahtar kelimeler: Sitotoksik T hücre, KHDAK, VAMLA, PD-1, CTLA-4.
Pediyatik b fenotipli akut lenfoblastik lösemi (B-ALL) hastalığında prognostik faktör olarak multiple drug resistance (MDR-1) proteinin değerlendirilmesi
Acute lymphoblastic leukemia (ALL) is the most prevalent type of cancer in children. After chemotherapy, minimal residual disease (MRD) is still the most important indicator of clinical results and relapse. Multidrug resistance is the main obstacle to successful treatment. Multidrug resistance associated protein 1(MRP-1) may play a key role in throwing the chemical drug out of cells which lead to therapy resistance. The goal of this study is to detect protein MRP-1 on cells from the bone marrow of children with B-cell ALL, and to determinate the value of MRP-1 as a prognostic factor in comparison with other factors such as DNA index (DI) and MRD. Bone marrow samples were obtained from children who are diagnosed as B-ALL (n=20). The expressions of MRP-1 and DI were determined using flow cytometry at diagnosis. On the 15th day of treatment, MRD in the bone marrow was detected also by flow cytometry. There was no statistically significant difference of MRP-1 expression between risk groups like other prognostic factor. Protein level of MRP-1 expression measured seemed to have no prognostic importance. Utilization of MRP-1 as predictive factor may not provide information on the B-ALL prognosis. Our results can help to better understand the nature of MRP-1 in B-ALL patients.
Kompozit doku nakli hastaları ve solid organ nakli hastaları arasındaki immün cevap profillerinin değerlendirilmesi
Amaç: Kompozit Doku Nakilleri (KDN); birden çok farklı embriyolojik yapılardan köken alan kas, kemik, sinir, tendon ve deri gibi dokuları içeren kompleks yapıların nakledilme işlemidir. Son dönemde popüler olan, cerrahi bilgi ve donanıma sahip olunduğunda uygulanabilir bir nakil türüdür. Son dönemde yapılan kompozit doku nakillerinin sayısının artmasına rağmen, bu tür nakillerin oluşturduğu immün yanıt üzerine çalışmalar literatürde oldukça sınırlıdır. Çalışmamız, kompozit doku nakilleri sonrası nakledilen dokuya karşı oluşturulan immün cevabın değerlendirilmesi üzerine kurgulanmıştır. Yöntem: Akdeniz Üniversitesi Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi Anabilim Dalı bünyesinde gerçekleştirilen 4 yüz nakli, 2 üst ekstremite nakli ve bir uterus nakli projeye dahil edilmiştir. Kompozit doku nakillerinde gelişen immün cevabın karşılaştırılması isin Akdeniz Üniversitesi Organ Nakli Merkezi bünyesinde gerçekleştirilen 15 böbrek ve 15 karaciğer nakilli birey de projeye dahil edilmiştir. Ayrıca kontrol grubu olarak da 15 sağlık bireyin immünolojik analizler çalışma kapsamında gerçekleştirilmiştir. Gönüllülerden alınan periferik kan örneklerinden akış sitometri analizi ile immün sistemi oluşturan hücreler analiz edilmiştir. Sitokinlerin serum seviyesi ELISA yöntemi ile ve mRNA ekspresyon seviyeleri Gerçek Zamanlı Kantitatif Polimeraz Zincir Reaksiyonu ile analiz edilmiştir. Bulgular: Kompozit doku nakilli bireylerde periferik kan dolaşımında bulunan CD3+T hücrelerinin oranının böbrek nakilli bireylerdekinden daha yüksek olduğu görüldü. Kompozit doku nakillerinde IL-4 ve IL-6 sitokinlerinin mRNA seviyesinin karaciğer nakil grubundan, IL-10 seviyesinin ise sağlıklı bireylerden istatistiksel bakımdan anlamlı derece de yüksek olduğu görüldü. Periferik kan dolaşımında bulunan sitokinlerin seviyesi incelendiğinde ise kompozit doku nakilleri açısından anlamlı bir fark bulunamadı. Sonuç: Çalışmamız kompozit doku nakillerine oluşturulan cevabın solid organ nakillerinde oluşan immün cevaptan farklı olabileceğini göstermiştir. Anahtar Kelimeler: Kompozit Doku Nakli, Rejeksiyon, İmmün Yanıt, Tölerans
Kolon kanseri hastalarında lokal lenf nodunda T hücre popülasyonunun evreye göre karşılaştırmalı analizi
Amaç: Birinci amacımız, Kolon kanseri hastalarında T lenfosit infiltrasyon oranı ve tümörü drene eden lenf nodundaki T hücre alt gruplarının karşılaştırmalı analizini yapmaktı. İkinci amacımız ise, belirlediğimiz T hücre alt grupların oranlarının evre, KRAS mutasyonu, MSI durumu ve diğer prognostik faktörlere göre ilişkisini tanımlamaktı. Yöntem: Antalya Eğitim Araştırma Hastanesinde kolon kanseri operasyonu yapılan hastaların primer tümörü drene eden lenf nodundan izole edilen mononükleer hücreler sıvı nitrojende donduruldu. Örnek toplama işlemi sonrasında hücreler çözdürülerek naive T hücreler, CTL, Th1, Th2, TREG, γδ T hücreleri, Th17, hafıza hücreleri alt grupların rölatif oranları ve CTLA4, PD1, CCR4 ekspresyon oranları flow sitometrik immün fenotiplendirme ile belirlendi. Bulgular: Çalışmaya 36 hasta (%41 kadın, %59 erkek) dahil edildi. Çalışma popülasyonunun yaş ortalaması 63,14±11,94 izlendi. 13 hasta erken evre, 13 hasta bölgesinde ilerlemiş hastalık ve 10 hasta metastatik evrede izlendi. KRAS mutasyon oranı %22 izlenmiştir. Evre progresyonunda Th1 ve Th2 hücre oranlarında anlamlı bir farklılık görülmemiştir. Artan evre ile Th17 ekspresyonunun korele bir şekilde arttığı belirlenmiştir. MSI-H alt grupta immün baskılayıcı Th2 oranı azalırken TREG oranlarının anlamlı şekilde arttığı belirlenmiştir. Evreye göre γδ T, Th, CTL, TREG, hafıza ve naive T hücrelerinde fark izlenmediği gibi MSI, KRAS mutasyonu gibi moleküler değişikliklere göre γδ T, Th, CTL, naive T ve hafıza hücrelerinin oranında da farklılık izlenmemiştir. Sonuç: Th17 hücre ve inhibitör reseptor PD1 düzeylerinin evre ile paralel artışı, invazyon durumu ve evreyi belirlemede, baskılayıcı immün unsurların efektör hücrelere göre daha etkin rol oynayabileceğine işaret etmektedir. Anahtar Kelimeler: Kolon kanseri, T-hücre immun yanıt
HPV persistansında endoservikal immünitenin rolü
Amaç: Bu çalışmada Human papillomavirüs (HPV) persistansı gösteren ve HPV klerensi gösteren iki grup arasında sistemik inflamatuar markerlar , periferal kan ve endoservikal doku akım sitometri analizlerinde lenfosit immünfenotiplerinde farklılık olup olmadığı araştırılmak istenmiştir Yöntem: Akdeniz üniversitesi tıp fakültesi, kadın hastalıkları ve doğum polikliniğine başvuran premenopozal ,HPV persistansı gösteren 19 ve HPV klerensi gösteren 22 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Bu hastalardan eş zamanlı alınan periferal venöz kan ve endoservikal sitobrush örnekleri akım sitometri cihazında immünfenotiplendirme analizine tabi tutulmuş lenfosit yüzdeleri ve fenotipleri karşılaştırılmıştır. Periferal venöz kandan ayrıca sistemik inflamasyon markerları analiz edilmiştir. Bulgular: Periferal venöz kan absolüt lenfosit sayısı HPV peristansı grubunda klerens grubuna göre daha düşük saptanmıştır (1.9 vs 2.5 x103 / µl, p.004). Nötrofil/lenfosit oranı (NLR) persistans grubunda klerens grubuna göre daha yüksek saptanmıştır (2.4 vs1.6, p.024). CD3+CD8+ T lenfosit yüzdesi persistans grubunda klerens grubuna göre daha düşük saptanmıştır (24.5 vs 35.8 %, p .014). Gammadelta T lenfosit (GDT) içindeki CD8+ hücre yüzdesi persistans grubunda klerens grubuna göre daha düşük saptanmıştır ( 22.6 vs 32.2 %, p .021). CD3-GDT yüzdesi klerens grubunda daha yüksek saptanmıştır (3.4 vs 11.5 %, p .013). Endoservikal sitobrush analizinde ise total CD3+T lenfosit, CD3+CD8+ T lenfosit, CD8+GDT, GDT içinde CD4-CD8- oranı, GDT içinde CD8+ oranı persistans grubunda daha düşük çıkmıştır sırasıyla (52 vs 73.6 %, p.004), (9.8 vs 20.2 %, p .013), (7.2 vs 15.1 % , p .030), (51.1 vs 69.6%, p.041), (9 vs 15 %, p.048). CD3+CD4+ Tlenfosit ve CD4+GDT yüzdesi ise persistans grubunda klerens grubuna göre daha yüksek saptanmıştır , sırasıyla (37.6 vs 14.1 %, p.002), (38.6 vs 15.0 %, p .004). Sonuç: HPV persistansında sistemik ve lokal immünitede farklılık vardır. Endoservikal mukozada bu farklılık belirgin olarak CD8+ lenfosit aleyhine, CD4+ lenfositler lehinedir. Endoservikal mukozadaki farklılık esas olarak GDT hücrelerden kaynaklanmaktadır
Yerli ve milli tetanoz ve difteri toksoid aşılarıyla oluşan immün cevapların, in vitro ve ex vivo karakterizasyonu
Bu tez çalışmasında Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi İmmünoloji Anabilim Dalı'nda geliştirimiş olan tetanoz ve difteri toksoid aşılarının oluşturduğu immün cevapların in vitro ve ex vivo yöntemler kullanılarak karakterize edilmesi amaçlandı. Bu aşılar alüminyum hidroksit ve kalsiyum fosfat olmak üzere iki farklı adjuvan içermektedir. Aşılar subkütan (SK) ve intraperitoneal (İP) olarak iki farklı yolla uygulandı. Geliştirilen aşılar ve mevcut olarak kullanılan erişkin tip tetanoz difteri aşısı ile elde edilen immün cevaplar karşılaştırılmalı olarak çalışıldı. Aşılama sonrası fare dalak mononükleer hücreleri akım sitometri ile analiz edilerek, CD4+, CD8+ ve CD19+ hücre miktarları saptanarak karşılaştırıldı. İP yolla uygulanan aşı gruplarındaki farelerin kontrol grubuna göre daha yüksek CD4+ T hücre ve CD19+ B hücre sayısına sahip olduğu bulundu. Hem SK hem de İP yolla uygulanan aşılarda, farelerde oluşan İgG tipindeki anti tetanoz toksoid ve anti difteri toksoid antikorlarının varlığı ve konsantrasyonları ELISA metodu ile gösterildi. Alum adjuvanı içeren aşılarla oluşan antikorların koruyuculuğu ve nötralizan özellikleri, tetanoz toksini "challenge" ve difteri toksini in vitro nötralizasyon testleri ile gösterildi. Hem ticari aşıda hem de geliştirilen aşıda tetanoz toksoidi için koruyuculuğun > %99,9 olduğu gösterildi. Anti difteri antikorların nötralizasyon kapasiteleri değerlendirildiğinde ticari aşı ve geliştirilen aşı arasında herhangi bir fark olmadığı bulundu. Aşı antijeni olarak kullanılan toksinlerin total protein miktarları ve Lf değerleri belirlendi. SDS-PAGE Jel elektroforezi ile saflıkları gösterilerek Western Blot ile antijenlerin sağlaması yapıldı. Farelerde tetanoz toksini LD50 ve PD50 dozları ve difteri toksini VERO-E6 hücrelerinde MSD MTT yöntemi ile saptandı.
Tip 2 diabetes mellitus obez ve non obez hastalarda immünopatolojık mekanizmaların karşılaştırılması
Tip 2 Diabetes Mellitus (T2DM) pro- ve anti-enflamatuvar sitokinlerin ve immün hücrelerin olaya katıldığı kronik enflamatuvar bir hastalıktır. Obezitenin tip 2 diabetes mellitusa ilerlemesinde kalıcı düşük dereceli enflamasyon önemli bir katkı olarak kabul edilir. Bu tezin amaçları (1) T2DM hastalarda immünopatolojik mekanizmaların obezite ile ilişkisini araştırmak, (2) T2DM'te daha hassas ayarlanmış ve kişiselleştirilmiş tedavilerin verilmesine yardımcı olabilecek sonuçlar elde etmektir çünkü günümüzde tıp her geçen gün daha her bir hastaya özgü hale gelmekte ve böylece tam o hasta için ayarlanmış tedavi yöntemleri gelişmektedir. Bu nedenle, bu tez çalışması, hastalığa neden olabilecek sitokinleri ve otoantikorları incelerken ELISA ve RT-PCR-HRM metodları kullanarak daha kişiselleştirilmiş sonuçlar elde etmeye odaklanmıştır. Böylece obez ve obez olmayan T2DM hastalar arasındaki (sağlıklı kontrol grubu ile de karşılaştırarak), immünopatolojik mekanizmalar açısından farklılıkları değerlendirilerek T2DM'in önlenmesinde ve tedavisinde kullanılmak üzere yeni bilgiler elde edilmesi planlandı. Bağdat'taki Al-Yermuk Eğitim Hastanesi'nin Endokrinoloji polikliniği ve Ulusal Diyabet Araştırma ve Tedavi Merkezi'ne başvuran 35-70 yaş aralığında 29 obez ve 29 obez olmayan T2DM hastası ile 29 sağlıklı gönüllü bu çalışmaya dahil edildi. Bulgular: Obez T2DM hastalarda, obez olmayan T2DM hastalara ve sağlıklı kontrollere göre, serum İL-34, İL-37, GADA65 IgM, TNF-α ve Ghrelin düzeyleri daha yüksek iken, serum İL-34, İL-37, GADA-65 IgM ve TNFα düzeylerinin daha düşük olduğunu gösterdi. Ayrıca, serum GADA-65 IgG ve Adiponektin düzeyleri obez T2DM hastalarda, obez olmayan T2DM hastalara göre daha düşük bulundu. Ek olarak, GADA65 IgG serum düzeyleri obez olmayan T2DM hastalarda, sağlıklı kontrollere göre daha yüksek saptandı. İL-37 ve Ghrelin için (sırası ile İL-37 rs 3811047 SNP ve GHRL rs 696217 SNP) gen polimorfizmleri, obez T2DM hastalarda obez olmayan T2DM hastalara ve sağlıklı kontrollere göre artmış bulundu, Ancak GAD-65\GAD-2 ve Adiponektin için (sırası ile GAD-2 rs 2236418 SNP ve GHRL rs 696217 SNP) gen polimorfizmleri, obez T2DM hastalarda obez olmayan T2DM hastalara ve sağlıklı kontrollere göre düşük bulundu. Çalışmada incelenen immünolojik parametreler ile çalışma grupları arasında istatistiksel olarak anlamlı bir farklılık saptandı (p <0,0001). Sonuç olarak; Çalışmanın gruplarında incelenen immünolojik parametrelerin (İL-34, İL-37, GADA-65 IgM, TNFα, Ghrelin) serum serumda düzeyleri ile İL-37 ve Ghrelin gen polimorfizmlerinin görülme yüzdeleri obez T2DM hastalarda; obez olmayan T2DM hastalar ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında daha yüksek olarak tespit edildi. GADA-65 IgG, Adiponektin serum düzeyleri ile GAD-65\GAD-2 ve Adiponektin gen polimorfizmlerinin görülme yüzdeleri obez T2DM hastalarda; obez olmayan T2DM hastalar ve sağlıklı kontroller ile karşılaştırıldığında daha düşük olarak tespit edildi. İmmünolojik parametrelerin serum düzeylerindeki artış ile bunların polimorfik genotiplerinin görülme yüzdelerindeki artışın T2DM ve obezite arasındaki ilişkiye işaret ettiği düşünüldü. Anahtar Kelimeler :Tip 2 Diabetes Mellitus, obezite, sitokin, İL-34, İL-37, GADA-65 IgG\IgM, TNF- α, Adiponektin, Ghrelin, İL-37 rs381107, GAD-2 rs2236418, ADIPOQ rs10937273, GHRL rs 696217, SNP
Lyme olgularının borrelia burgdorferi antijeni ile uyarılmış periferik kan mononükleer hücrelerinde IFN-Y, IP-10, I-TAC ve MIG aktivitesinin araştırılması
Bu çalışmada amacımız Lyme hastalarının periferik kan mononükleer hücrelerini (PBMC) Borrelia burgdorferi'ye spesifik rekombinant dış yüzey proteini (rOspC) ile uyararak, uyarımdan 24, 48 ve 72 saat sonra toplanan süpernatan örneklerinde IFN-γ, MIG/CXCL9, IP-10/CXCL10 ve I-TAC/CXCL11 düzeylerinin değerlendirilmesi ve erken tanıya destek olabilecek bir belirteç belirleyebilmektir. Çalışmaya 13 Eritema kronikum migrans (ECM), 7 Lyme artrit (LA), 10 Lyme nöroborelyoz (LNB) ve 10 sağlıklı kontrol olmak üzere toplam 40 birey dahil edilmiştir. Olguların ve kontrollerin mononükleer hücreleri ayrıştırılarak kültüre edilmiştir. Kültüre edilen PBMC'ler rOspC ile uyarılarak 24, 48 ve 72 saat sonra toplanan kültür süpernatanlarında IFN-γ MIG/CXCL9, IP-10/CXCL10, I-TAC/CXCL11 düzeyleri ELİSA ile ölçülmüştür. Olguların ve kontrol grubunun rOspC ile uyarımı sonrası ilk 24 saatte ECM ve LNB olgularında IP-10/CXCL10 düzeyinde istatistiksel olarak anlamlı bir fark bulunmuştur (sırasıyla p=0,013, p=0,016). LA olgularında ise kontrol grubu ile karşılaştırma yapıldığında ilk 24 saatte hem MIG/CXCL9 hem de IP-10/CXCL10 düzeylerinde 48 ve 72. saate kıyasla istatistiksel olarak anlamlı bir fark saptanmıştır (sırasıyla p=0,008, p=0,007). Kene teması olan veya olmayan Lyme borelyoz şüpheli olgularda özellikle endemik bölgelerde seronegatiflik olsa bile western blot ile doğrulama yapılması önerilmektedir. Lyme hastalarının PBMC'lerinden izolasyon yapılarak IFN-γ ilişkili kemokinler üzerinde yapılan çalışmamız hastalığın hem tanısı için potansiyel yeni belirteçlerin belirlenmesi hem de hastalığın patogenezinin detaylı olarak incelenmesi için belirli veriler elde etmemize olanak sağlamıştır. Çalışmamızın verilerine göre serolojik testlere ek olarak hastalığın her üç klinik tutulum biçiminde de kontrol grubuna göre anlamlı artış gösteren IP-10/CXCL10'un erken dönemde tanıda kullanılabilecek potansiyel bir belirteç olabileceği düşünülmektedir.
Çeşitli bitkisel fraksiyonların insan periferik kan T ve NK hücre çoğalması üzerine etkileri
Bitkisel fraksiyonların biyoaktivitelerinin tanımlanması ve bu biyoaktivitelere uygun kullanım alanlarının oluşturulması önemli bir araştırma alanıdır. Bu tez çalışması kapsamında, 3'ü Türkiye'ye endemik olan toplam 11 metanolik bitki fraksiyonunun (Centaurea antiochia, Cotinus coggygria, Crataegus microphylla, Olea europaea, Rosa damascene, Stachys cretica, Teucrium sandrasicum, Thymus praecox, Thymus pseudopulegioides, Thymus sipyleus, Oryganum vulgare) uyarılmış periferik kan mononükleer hücreler (PKMH) üzerindeki anti-proliferatif etkileri Mitokondriyal Dehidrogenaz Enzim Aktivitesi (MTT) kolorimetrik yöntemi ile belirlenmiştir. Çalışılan bitki ekstrelerinden en yüksek inhibüsyonu sağlayan Centaurea antiochia, Cotinus coggygria, Stachys cretica ve Teucrium sandrasicum fraksiyonlarının uyarılmış PKMH'ler üzerindeki etkileri Karboksi Floresein Suksitimidil Ester (CFSE) yöntemi ile akan hücre ölçerde tekrar analiz edilmiş ve situmilasyon indeks (SI) parametreleri belirlenmiştir. Cotinus coggygria fraksiyonunun anti-proliferatif etkisini apoptatik yolakları aktive ederek mi yaptığını belirlemek için Annexin V/Propidiyum iyodür boyama ile saptanmış ve apoptoza neden olmadığı görülmüştür. Periferik kan T ve doğal öldürücü (NK) hücreler üzerindeki etkileri ise proliferatif yanıt ile takip edilmiştir. Cotinus coggygria fraksiyonunun tüm hücre gruplarını inhibe ettiği ancak sitotoksik T hücrelerinin proliferasyonunu diğer hücre gruplarına göre daha etkili biçimde inhibe ettiği görülmüştür. Bu inhibisyonun sebebini belirlemek amacıyla kantitatif polimeraz zincir reaksiyonu ile IL-1β, IL-2, IL-4 ve IL-10 genlerinin anlatım düzeyleri araştırıldığında, IL-1β, IL-2 ve IL-10 gen anlatımlarında azalma, IL-4 gen anlatımında artma olduğu belirlenmiştir. Bulgularımız Cotinus coggygria ekstresinin anti-enflamuvar yolakları aktive ettiğini düşündürmektedir. Bu bulgular anti-enflamatuvar etkileri henüz araştırılmamış olan Cotinus coggygria methanol fraksiyonunun saptanan anti-enflamatuvar etkilerinin yeni anti-enflamatuvar etkili ilaçların ve bunlara bağlı tedavilerin geliştirilmesinde öncü olabileceğini desteklemektedir.
Sağlıklı pediyatrik ve erişkin yaş gruplarında mitojenlerle uyarılmış lenfosit proliferasyon değerlerinin karşılaştırılması
The proliferation of antigen-specific lymphocyte clones, the initial step in acquired immunity, is important for effector functions of immune cells. Proliferation tests both in immunologic research and immune diagnosis are gaining attendance day by day, while utilization of adult healthy controls for comparison with pediatric patients is a question. This study aimed to investigate and compare mitogen-stimulated proliferation responses of peripheral blood mononuclear cells (PBMCs) and T- and B-lymphocytes in adult and pediatric healthy donors. 19 pediatric and 20 adult healthy donors were enrolled in this study. PBMCs purified from fresh peripheral blood samples of the donors by ficoll gradient centrifugation method were stained with CFSE and were cultured in a 37℃ CO2 incubator for 120 hours with the absence and existence of polyclonal activators; PHA and CD-Mix. Following cell culture, PBMCs were stained with antibodies against CD4 and CD19, and proliferation percentages of CD4+ T cells and CD19+ B cells together with total PBMCs were determined by flow cytometry. The results of this study revealed the similarity between pediatric and adult age groups, with respect to responses of PBMCs, T- and B-cells to mitogen stimulation. The only difference observed was a significantly high proliferation of pediatric CD4+ T cells in response to PHA stimulation (p=0.012). Pediatric individuals were distributed into age groups of 0-2 years, 3-5 years and 6-18 years, and no difference of mitogen-triggered proliferative responses was observed among age groups. These findings propose the possibility of utilization of adult healthy controls as controls for pediatric patients. Key Words: Flow cytometry, proliferation, mitogen, lymphocyte, cell culture The present work was supported by the Research Fund of Istanbul University. Project No. 29901
Latent tüberküloz enfeksiyonu tanisinda ip-10 testinin performansinin değerlendirilmesi
Interferon gamma release assays (IGRAs) are cell-mediated immunity based tests that measure IFN-γ responses specific to Mycobacterium tuberculosis antigens. Though IGRAs far surpass tuberculin skin test in specificity, they hardly are superior to skin test in terms of sensitivity. The interferon-γ inducible protein (IP)-10, as its name implies, increase in line with IFN-γ in every inflammatory reaction, which makes it a potential alternative chemokine to IFN-γ. In this study, we aimed to assess the sensitivity and specificity of the IP-10 release assay (IPRA) for the diagnosis of latent tuberculosis infection. For this purpose, 84 newly diagnosed, microbiologically confirmed active tuberculosis patients and 57 patients with various respiratory conditions other than tuberculosis constituted the study population. All patients were immunocompetent and older than 17 years of age. Similar to tuberculin skin test, we incubated antigen and mitogen stimulated blood tubes, and the nil tubes, for 48 hours before measuring the IP-10 responses. The median IP-10 levels in plasma were (3269.6pg/ml) and (18.1pg/ml) in the active tuberculosis and the non-tuberculosis patients, respectively. Analysis of the results by receiver-operating-curve analysis showed that the IP-10 assay had a high diagnostic accuracy, with an AUC of 0.962 (p ˂ 0.001). The cut-off for our IPRA was found 439pg/ml at maximum Youden Index (sensitivity + specificity - 1). At this cut-off, the sensitivity and specificity was found 89.3% with 98.2 %, respectively. This study supports previous findings and shows that the IPRAs can be used as stand-alone diagnostic biomarker for the diagnosis of latent tuberculosis infection.
Behçet hastalığında aktive edici doğal öldürücü (NK) reseptörler
Behçet hastalığı (BH), etyolojisi bilinmeyen, tekrarlayan inaktif ve aktif dönemleriyle karakterize, kronik enflamatuvar bir hastalıktır ve genetik olarak yatkın bireylerde çevresel faktörlerin tetiklemesi sonucu immünolojik değişikliklere neden olmaktadır. Doğal Öldürücü Reseptörler (NKR), doğal ve edinsel immün sistem hücrelerinde bulunabilen, dolayısıyla iki sistem arasında köprü oluşturan, immün cevapları azaltabilen ya da tetikleyebilen reseptörlerdir. Behçet hastaları (aktif n=7, inaktif=7) ve sağlıklı bireylerden (n=6) izole edilen periferik kan mononükleer hücrelerin (PKMH) IL-12, IL-15, IL-18 ve IL-23 sitokinlerinin farklı kombinasyonları ile uyarımını takiben CD4+, CD8+ ve CD16+ hücrelerde NKG2D, NKp30, NKp46, CD69 ve IL-12Rβ2 oranları saptanmış, fonksiyonel açıdan proliferasyon kapasiteleri, sitotoksik aktiviteleri ve CD107a ifadesi akan hücre ölçer cihazında analiz edilmiştir. Çalışmamızda, CD4+ ve CD8+ T hücre gruplarında CD69 ifadesi uyarımsız Behçet hasta (aktif) grubunda inaktif grubuna göre yüksek saptanmıştır. Uyarısız Behçet hastalarında CD8+NKp46+ hücre oranı inaktif grubunda hem aktif hem de kontrol grubuna göre yüksek olduğu belirlenmiştir. Sitotoksik aktivite açısından gruplar arasında fark saptanmamıştır. Lenfositlerde CD107a degranülasyonu incelendiğinde uyarımsız şartlarda aktif grubunda sağlıklı kontrol grubuna göre CD107a ifadesinde azalma olduğu gözlenmiştir. Lenfositler K562 ile uyarıldığında, CD107a ifadesi, inaktif grubunda kontrol grubuna göre daha düşük düzeyde olduğu saptanmıştır. PKMH'lerin IL-12+IL-15, IL-18+IL-15 and IL-23+IL-15 sitokin kombinasyonlarıyla uyarımı sonucu CD3-CD56+ NK ve CD3+ T hücre proliferatif yanıtları inaktif grubunda kontrol ve aktif grubuna göre önemli artış göstermiştir. Çalışmamız CD69'un ve IL-15 sitokininin hem CD3+ T hem de CD3- NK hücreleri üzerine saptanan etkilerinden dolayı Behçet hastalık patogenezinde rol oynayabileceğini düşündürmektedir.
Damar komplikasyonları olan vaskülobehçet hastaları ile damar komplikasyonu olmayan Behçet hastalarında klinik ve laboratuvar özellikler
Amaç: Kurumumuzda polikliniklerde ve servislerde, ayaktan veya yatarak tedavi almış Behçet hastalarının retrospektif değerlendirilmesi Gereç ve Yöntem: Çalışmaya, 2015-2024 yılları arasında, Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Polikliniklerinde değerlendirilen Behçet tanısı alan hastalar dahil edilmiştir. Hastaların demografik özellikleri, tanı anındaki laboratuvar verileri ve klinik özellikleri, seçilen tanı ve tedavi yöntemleri retrospektif olarak incelenmiştir. Bulgular: Çalışmamızda Behçet hastalarının %31,2'sinde vasküler tutulum saptanmıştır. Vasküler tutulumun erkeklerde anlamlı derecede daha sık görülmesi, erkek cinsiyetin vasküler fenotip için güçlü bir riskfaktörü olduğunu ortaya koymaktadır. BUN değerlerinin vasküler tutulum grubunda anlamlı derecede yüksek olması, subklinik renal etkilenmeye işaret etmektedir. Trombosit >400.000/mm³ görülme sıklığının anlamlı yüksekliği, vasküler tutulumda protrombotik bir eğilim olduğunu desteklemektedir. Sonuç: Erkek cinsiyet, trombositoz ve proteinüri varlığı vasküler tutulum açısından risk faktörleri olarak dikkate alınmalıdır. Bu hasta grubunda daha sık aralıklarla klinik ve laboratuvar izlemleri yapılmalı, vasküler görüntülemeler erken dönemde planlanmalıdır. Nöro-Behçet sıklığının vasküler tutulum ile birlikteliği göz önünde bulundurularak, baş ağrısı, fokal nörolojik bulgular veya kognitif değişikliklerle başvuran hastalarda santral sinir sistemi görüntülemeleri yapılmalıdır.