9
Archived Theses
0
DOIs Assigned
0%
DOI Rate
Archived Theses
Solunum yolu viral patojenlerinin pediatrik karaciğer naklinde etkileri
Amaç: Karaciğer nakli yapılmış pediatrik hastalarda viral solunum yolu enfeksiyonlarının etkenlerinin belirlenmesi, erken tanı ve tedavi ile risk altında olan hastalarda klinik ilerleyişin önlenmesi, profilaksi seçenekleri ve viral enfeksiyonun primer hastalığın klinik seyri üzerine etkisini gözden geçirerek ulusal epidemiyolojik verilere katkıda bulunmak amaçlanmıştır. Hastalar ve Yöntem: Çalışmaya İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Gastroenteroloji, Hepatoloji ve Beslenme Bilim Dalı Polikliniği'nden takipli Ocak 2016- Aralık 2020 tarihleri arasında solunum yolu enfeksiyon bulgusu ile başvuran ve viral solunum paneli bakılan 0-18 yaş arası KC nakilli 45 hasta dahil edilmiştir. Bu hastaların 87 viral solunum yolu enfeksiyon dönemi değerlendirilmiştir. Hastaların retrospektif olarak demografik özellikleri, primer hastalığı, aldığı immünsupresif tedaviler, başvuru şikayetleri, fizik muayene, laboratuvar bulguları ve tedavi süreçlerine yönelik veriler incelenmiştir. Bulgular: Çalışmaya dahil edilen karaciğer nakilli 45 pediatrik hastanın, viral solunum yolu enfeksiyonu nedeniyle başvurularının hepsi değerlendirildiğinde 87 başvurunun %66.7'si (n=58) kız, %33.3'ü (n=29) erkekti. Başvuru yaş ortalamaları 59.3 ± 44.6 ay olup, 5 ile 173 ay arasında değişmekteydi. Hastaların 73'ünde (%84) tek viral etken, 14'ünde (%16) ise karma enfeksiyon saptandı. En sık saptanan etken RV (%41.4) olup bunu RSV (%13.8) ve İnfluenza (%12.6) izledi. RSV enfeksiyonu olan hastaların %72.7 sinde hırıltı, öksürük şikayeti olup; RV, hCoV, Karma gruba kıyasla anlamlı oranda daha fazla saptandı (p=0.038). Diğer viral etkenler arasında klinik bulgu, laboratuvar ve radyolojik bulgu bakımından ayırt edici bir fark saptanmadı. RSV saptanan hastaların yatış süresinin, hCoV saptanan hastalara göre anlamlı fazla olduğu görüldü (p=0.041). Rinovirüs enfeksiyonu saptanan hastalarda immünsupresif tedavinin azaltılma yapmadan aynı dozdan devam edilme oranı diğer etkenlere göre anlamlı şekilde daha fazlaydı (p=0.024). Hastane yatışı olan grubun CRP, PCT değerleri ve CRP yüksekliği görülme oranı, hastane yatışı olmayan gruba göre anlamlı olarak daha yüksekti (sırasıyla p=0.002, p=0.005, p=0.012). Dört hasta (%4.6) yoğun bakım desteği aldı ve RV tespit edilen pulmoner arter stenozu olan bir hasta kaybedildi. Sonuç: Karaciğer nakilli çocuklarda solunum yolu enfeksiyonlarının etiyolojisinin erken tespiti, gereksiz antibiyotik kullanımını azaltabilir, immünsupresyonun yönetimini kolaylaştırabilir ve hastane kaynaklı enfeksiyonları azaltmak için uygun izolasyon koşullarınının sağlanmasını hızlandırabilir. Bununla birlikte viral solunum yolu enfeksiyonlarında mevcut tedaviler sınırlı olup, yeni antiviral ilaçlar ve profilaksi seçeneklerine ihtiyaç vardır. Çalışmamız, bu özel hasta grubunda, profilaksi ve yeni tedavi seçeneklerinin gündeme gelmesi için yol gösterici olacaktır.
Yenidoğan tarama ile saptanan biyotinidaz eksikliği vakalarının değerlendirilmesi
Giriş: Biyotinidaz enzimi biyotinin kullanılabilir serbest formuna dönüşmesinde vegeri kazanılmasında görev alır. Otozomal resesif geçişli biyotinidaz eksikliği hastalığı serum biyotinidaz enzim aktivitesine göre belirgin (<%10aktivite) ve kısmi biyotinidaz eksikliği (%10-30aktivite) olarak tanımlanır. Hastalık dermatolojik, nörolojik semptomlara, görme ve işitme bozukluklarına yol açabilir. Tanıda serum/plazmada biyotinidaz enzim aktivitesinin ölçümü ve moleküler analizyolgöstericidir.Amaç:Çalışmamızdayenidoğan tarama programıiletanı konulmuş biyotinidaz eksikliği olgularınındemografik, klinik ve karakteristik özellikleriningeriye dönükincelenmesi hedeflendi.Yöntem ve Gereç: Kliniğimizde takip edilen yenidoğan taraması ile saptanmış, 30.06.2020 tarihine kadar başvurmuş tümbiyotinidaz eksikliğihastalarınındosyalarınınincelenmesi,takiplerinde biyotinidaz enzim aktivitesinormal saptanan hastalarınçalışma dışı bırakılması,çalışmaya alınan hastaların demografik, aile, klinikizlem, laboratuvarvegörüntüleme verilerininkaydedilmesi planlandı.Verilerin analizinde SPSS v.21 programı kullanıldı.Bulgular:Dosyası incelenen 2178 hastanın 76'sı takiplerinde biyotinidaz enzim aktivitesi normal saptanarak çalışma dışı bırakıldı, çalışmaya alınan 2102 hastanın %46.3'ü kız %53.7'si erkekti. Yaş ortalaması 5.0± 4.7yıl, medyan tanı yaşı 22 gündü.Hastalığın en sık görüldüğü bölge Doğu Anadolu Bölgesi ve Ağrıili idi.Akraba evliliği oranı %37.3'tü. Biyotinidaz enzim aktiviteleri değerlendirilerek hesaplanan aktivite eşik değeri deri, saç, nörolojik bulgular ve konjunktivitbulguları için≈%14, görme bozukluğu içinise ≈%5'ti. Enzim aktivitesi %25'in üzerinde olan kısmi eksiklikler düşük olankısmi eksikliklere göre yüksek anlamlılık düzeyinde az semptomatikti. Tedaviyeuyum; deri vesaç bulgularını, hipotoni, hipertoniyitama yakın, nöbetler ve konjunktiviti tamamen, işitme bozukluğunu %70, nöromotor gelişim geriliğini %25 oranında geriletti. Görme bozukluğunda iyileşme görülmedi.Hastaların ortalama takip süresi 2.7 ± 3.4(medyan1, dağılımı 0-25)yıldı.Hastaların kantitatif biyotinidaz aktivitesi ortalaması 1.6 ±0.8 nm/dk/ml(N>2.6 nm/dk/ml), yüzde biyotinidaz enzim aktivitesi değerleri ortalaması %18.2 ±9.1'di.Sağlık Bakanlığı tarama sonuçlarına göre belirgin eksiklik eşik değeri birinci tarama sonucu için 26.17 MRU, ikinci taramaiçin34.35 MRUsaptandı. Benzer hesaplamaylaMSMS C5OH yüksekliği için %6.7 eşik değeri yüksek sensitivite ve spesifite gösterdi. Moleküler analiz sonuçlarına göre; en sık p.R157H, p.D444H ve p.T532M, aleller birlikte değerlendirildiğinde ise en sık p.R157H-p.R157H, p.T532M-p.T532M ve p.D444H-p.A171T mutasyonları görüldü.Sonuç:Biyotinidaz eksikliği kalıtsal bir metabolik hastalık olup, erken tanı ve tedaviye uyumla başarılı bir şekilde yönetilebilir.Hastalığın karakteristik özelliklerinin iyi anlaşılması tedaviye yön verecek, morbidite ve mortaliteyi azaltacaktır. Bu konudaki çalışmaların artması, hastaların genotip fenotip ilişkilerinin aydınlatılması, hastalık hakkındakibilgileri geliştirecektir.Anahtar kelimeler:Biyotinidaz eksikliği, yenidoğan taraması, metabolik hastalık
İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Genel Pediatri Polikliniği'nde 2015-2018 yılları arasında değerlendirilen çocuklarda bakılmış fekal kalprotektinin ayırıcı tanıda etkinliğinin retrospektif olarak değerlendirilmesi
GİRİŞ: Fekal kalprotektin gastrointestinal inflamasyonu yansıtan, girişimsel olmayan bir belirteçtir. İnflamatuar bağırsak hastalıklarının tanı ve takibinde önemli yeri olmakla birlikte son yıllarda başka birçok hastalıkta da yüksek olabileceği gösterilmiştir. Yaşamın ilk yıllarında görece daha yüksek olan ve yaşa göre değişiklik gösteren fekal kalprotektinin çocuklarda kesin bir referans aralığı yoktur. AMAÇ: Çalışmamızda fekal kalprotektin bakılan çocukların başvuru şikayetleri, yaşa göre fekal kalprotektin sonuçları, aldıkları tanılar ve ilişkili faktörleri değerlendirmek amaçlanmıştır. Fekal kalprotektin tetkikinin ayırıcı tanıya katkısını belirlemek ve gereksiz tetkikin önüne geçmek amaçlanmıştır. Hangi durumlarda tetkikin daha anlamlı olduğunu tespit ederek gereksiz yere fekal kalprotektin bakılmasının önüne geçilebileceği düşünülmüştür. GEREÇ VE YÖNTEM:2015-2018 yılları arasında İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Genel Pediatri Polikliniği'nde değerlendirilerek fekal kalprotektin tetkiki yapılan 0-18 yaş arası 118 çocuktan 18'ine ulaşılamadı. 100 çocuğun ebeveyni ile telefonda görüşüldü. 6 çocuk kronik inflamatuar hastalık öyküsü olması, 1 çocuk batın operasyonu geçirdiği için çalışmaya dahil edilmedi. Hastane otomasyon sistemi ve ebeveynle görüşme sonucu edinilen 93 çocuğa ait bilgiler SPSS 21 programı ile analiz edildi. BULGULAR: Çocukların %48,4'ü(n=45) kız ve %51,6'sı(n=48) erkekti. Çalışmaya katılan çocukların yaş ortalaması 8,5±5,2 yıl saptandı. Çocukların %10,75'i(n=10) 1 yaş ve altında, %13,98'i (n=13) 1 ve 4 yaş arasında, %75,27'si(n=70) 4 yaş ve üzerindeydi. En sık başvuru şikayetleri karın ağrısı %40,9 (n=38), ishal %29 (n=27), %16,1(n=15) kanlı dışkılamaydı. Çocukların %78,4'ünün (n=73) başvuru şikayeti GİS ilişkili saptandı. 93 çocuğun fekal kalprotektin düzeyinin ortalaması 234,16 µg/gr (±383,99 SDS), ortanca değeri 66,00 µg/gr (IQR:30-190) olup; bir yaş ve altındaki, 1-4 yaş arasındaki, 4 yaş ve üzerindeki çocukların fekal kalprotektin ortalama değerleri sırasıyla 333,9 µg/gr; 185,4 µg/gr ve 229 µg/gr saptandı. Bir yaş ve altındaki çocuklar ile 4 yaş ve üzerindeki çocukların düzeyleri arasında anlamlı farklılık tespit edildi(p=0,043). Çocukların %58,1'inin (n=54) yeni tanı alırken, tanı alan çocukların ortalama ve ortanca fekal kalprotektin değerleri 307,7 ile 79,5 µg/gr; tanı almayan çocukların (%41,9, n=39) 132,4-57 µg/gr saptandı(p=0,066). En sık yeni tanı inflamatuar bağırsak hastalığı (%14,8, n=8) ve ailevi akdeniz ateşiydi (%12,9, n=7). İnflamatuar Bağırsak Hastalığı tanısı alanların fekal kalprotektin değeri diğer yeni tanı alanlardan yüksek saptandı(p=0,004). Gastrointestinal sistem ilişkili tanıları almış çocukların fekal kalprotektin sıra ortalamaları, gastrointestinal sistem ilişkili tanı almamış çocuklarınkinden yüksekti(p=0,003). SONUÇ: Çalışmamızdaki fekal kalprotektin sonuçları 12 ay ve altındaki çocuklarda diğer yaş gruplarına göre anlamlı olarak daha yüksek bulundu. Fekal kalprotektin yüksekliği inflamatuar bağırsak hastalığı başta olmak üzere bazı gastrointestinal sistem hastalıklarında anlamlıdır ve ancak şüphe durumunda tetkik etmenin faydalı olacağı düşünülmelidir. Literatürde belirtildiği gibi diğer hastalıklarda da fekal kalprotektin yüksekliği olabileceği çalışmamızda anlamlılığa yansımamıştır. Bu açıdan daha büyük örneklem ile çalışmaların yapılması fekal kalprotektinin kullanım yeri ve çocuk hasta grubundaki referans değerleri ile ilgili aydınlatıcı olacaktır. Anahtar Sözcükler: çocuk, fekal kalprotektin, gastrointestinal semptomlar, klinik uygulama, tanı
Çocuk acı̇l polı̇klı̇nı̇ğı̇ne ateş şı̇kayetı̇ ı̇le başvuran ve lomber ponksı̇yon yapılan hastaların beyı̇n omurı̇lı̇k sıvısı örneklerı̇nı̇n değerlendı̇rı̇lmesı̇
Merkezi sinir sistemi infeksiyonları sıklıkla viral etkenlerle meydana gelse de bakteriyel etkenler nadir de olsa karşımıza çıkmaktadır. Bakteriyel menenjitte tedavinin gecikmesi ciddi mortalite ve morbidite riski taşıdığından kültür sonuçlarından önce hastalığın tanınması hayati önem taşır Amaç: Çalışmamızın ilk amacı klinik ve laboratuvar bulgularının lomber ponksiyon kararı alma üzerindeki performansını değerlendirmek; ikincisi ise bakteriyel ve viral menenjit ayrımında kliniğimiz koşullarında prediktif eşik değerler elde etmektir. Gereç ve Yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Acil Bilim Dalı'na 01.01.2014 - 30.04.2019 tarihleri arasında ateş nedeniyle başvurup acil servis yatışı sırasında lomber ponksiyon yapılan 1 ay – 18 yaş arası hastalar İstanbul Üniversitesi'ne ait hastane bilgi yönetimi sistemleri (Ishop® ve ORACLE) ve hasta yatış dosyaları kullanılarak geriye dönük olarak incelendi. Çalışmaya dahil ettiğimiz 117 hastanın yaş, cinsiyet, ön tanı, dosyaya kaydedilen vücut sıcaklığı, akut bilinç değişikliği varlığı, fizik muayenede meningeal irritasyon bulgusu varlığı, tam kan sayımı sonuçları, serum ve BOS laboratuvar sonuçları, hemositometri ile BOS direkt hücre sayımı, BOS Gram boyama sonuçları, bakteriyolojik ve virolojik sonuçlar geriye dönük olarak kaydedildi. Bulgular: Lomber ponksiyon yaptığımız hastalarımızın 13(%11.1)'ünde bakteriyel menenjit, 17(%14.5)'sinde viral menenjit, 37(%31.6)'sinde şüpheli menenjit (aseptik menenjit) saptanırken 50(%42.7) hastamızda menenjit saptanmamıştır. Bakteriyle menenjit tanılı hastalarda viral menenjit tanılı hastalara göre CRP ve BOS total protein değerleri arasında istatististiksel olarak anlamlı yükseklik mevcuttu. Sonuç: BOS'ta lökositer hücre artışı MSS infeksiyonu tanısı için mutlak gerekliliktir; bu infeksiyonlar sıklıkla viral nedenlerle meydana gelse de PCT başta olmak üzere CRP, BOS WBC ve nötrofil sayısı, BOS protein konsantrasyonu, BOS/kan glikoz düzeyi, Gram boyama sonuçları kültür çıkmadan bakteriyel etkenleri tanımamıza yardımcı olurlar.
2011-2018 yılları arasında çocuk enfeksiyon hastalıkları bilim dalı'nda izlenen bağışıklığı baskılanmış hastalarda latent tüberküloz enfeksiyonunun retrospektif değerlendirilmesi
Amaç: Tüberküloz (TB) dünya genelinde önemli bir mortalite ve morbidite nedeni olarak varlığını sürdürmektedir. Aktif hastalık tablosuna yol açabilen latent tüberküloz enfeksiyonu (LTBE), özellikle bağışıklığı baskılanmış çocuk hasta grubunda riskin daha da artmasına neden olmaktadır. Bu nedenle de bağışıklık baskılayıcı tedavi alacak veya almakta olan çocukların LTBE varlığı açısından taranması önem taşımaktadır. Çalışmamızda bağışıklığı baskılanmış çocuk olguların, latent tüberküloz enfeksiyonu açısından klinik, laboratuvar, görüntüleme bulguları ve tedavi süreçlerinin değerlendirilmesi amaçlanmıştır. Gereç ve yöntem: İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Bilim Dalı'nda 2011-2018 yılları arasında izlenen bağışıklığı baskılanmış olguların dosyaları retrospektif olarak incelendi. Latent tüberküloz enfeksiyonu (LTBE) tanısı; tüberkülin deri testi (TDT) ve/veya interferon-γ salınım testi (İGST) ile akciğer grafisi kullanılarak konuldu. İstatistiksel analiz olarak ki-kare testi ile Fischer's Exact test uygulandı. Uyum analizinde Kappa Uyum testi kullanıldı. Bulgular: Çalışmaya 101'i (%53.2) kız, 89'u (46.8) erkek 190 olgu dahil edildi. Olguların 87'si (%45.8) nonspesifik üveit, 61'i (%32.1) kronik inflamatuvar romatolojik hastalıklar, 26'sı (%13.7) inflamatuvar bağırsak hastalığı, 10'u (%5.3) kronik immün trombositopenik purpura, 3'ü (%1.6) solid organ nakli ve 3'ü (%1.6) kronik karaciğer/ böbrek yetersizliği tanıları ile bağışıklık baskılayıcı tedavi almaktaydı. Bu tedavilerin 89'unu (%46.8) adalimumab, 42'sini (%22.1) infliksimab, 28'sini (%14.7) etanersept, 13'ünü (%6.8) rituksimab, 6'sını (%3.2) anakinra, 3'ünü (%1.6) kanakinumab ve 9'unu (%4.7) kortikosteroid oluşturmakta idi. Toplam 190 olgunun 92'si (43 kız/ 49 erkek) LTBE tanısı aldı. TDT ile taranan olgularda test sonucu pozitiflik oranı %34.2 (n=65), İGST ile taranan olgularda test sonucu pozitiflik oranı %8.3 (n=10) olarak saptandı. TDT ve İGST birlikte değerlendirildiğinde, iki test arasında istatistiksel olarak anlamlı ilişki saptanmadı (p >0.05). LTBE tanısı alan 92 olgunun 74'ü, dokuz ay boyunca düzenli olarak izoniazid tedavisi aldı ve 73'ünde izlemde TB hastalığı gelişmedi. Adalimumab kullanan 1 olguda izoniazid tedavisinin tamamlanmasına rağmen izlemde akciğer TB gelişti. Başvuruda LTBE saptanmayan ve adalimumab kullanan 2 olguda da izlemde akciğer TB gelişti. Sonuç: Birincil hastalığı nedeniyle bağışıklık baskılayıcı ajanlar ile tedavi uygulanan tüm çocuk olgular TB enfeksiyonu açısından taranmalı ve izlenmelidir. Ülkemiz gibi TB prevalansı yüksek ülkelerde TDT'nin güvenli bir yöntem olduğu düşünülmektedir. Yine de bağışıklık baskılayıcı tedavi alan olgularda TDT yanıtının azalabileceği ve bu hastalara beraberinde İGST uygulamasının TB insidansını azaltabileceği de göz ardı edilmemelidir. Anahtar kelimeler: Bağışıklık baskılayıcı tedavi, Çocuk, Latent Tüberküloz, TDT, İGST
Cinsiyet gelişim bozukluğu olan hastaların klinik ve laboratuvar bulgularının değerlendirilmesi
Giriş ve amaç: Cinsiyet Gelişim Bozuklukları (CGB) kromozomal, anatomik ya da gonadal cinsiyet gelişiminin uyumsuz olmasıdır. Çalışmamızda CGB tanısı ile kliniğimizde takip edilen hastaları, klinik, laboratuvar, radyolojik, patolojik ve genetik açıdan değerlendirerek multidisipliner yaklaşımla izlemlerini sunmak amaçlanmıştır. Gereç ve yöntemler: İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Ana Bilim Dalı, Büyüme-Gelişme ve Pediatrik Endokrinoloji Bilim Dalı Polikliniğinde 1987-2019 tarihleri arasında CGB tanısı alan vakaların dosyaları geriye dönük incelendi. Çalışmaya alınan vakaların poliklinik dosyalarından başvuru yaşı, başvuruda yetiştirildiği kimlik, öz geçmiş özellikleri, soy geçmiş özellikleri, antropometrik ölçümleri, fizik muayene bulguları, laboratuvar sonuçları, radyolojik görüntüleme, genetik analiz sonuçları ve patoloji bulguları kaydedildi. Vakalar, Chicago sınıflamasına göre, cinsiyet kromozom CGB, 46,XX CGB ve 46,XY CGB olmak üzere 3 gruba ayrılarak değerlendirildi. Bulgular: CGB tanısı alan 518 vakanın 150'sinde (%28,96) cinsiyet kromozom CGB, 167'sinde (%32,24) 46,XX CGB ve 201'inde (%38,80) 46,XY CGB saptandı. Cinsiyet kromozom CGB değerlendirildiğinde %50,67'sinde Turner Sendromu (TS) ve varyantları, %30'unda miks gonadal disgenezi (MGD), %19,33'ünde Klinefelter Sendromu (KS) ve varyantları yer almaktaydı. 46,XX CGB'nin %94,01'ini androjen fazlalığı [konjenital adrenal hiperplazi (KAH) ve en sık (%80,24) 21-hidroksilaz eksikliği (21-OHE)], %3,59'unu gonadal gelişim bozuklukları, %2,4'ünü diğer nedenler oluşturmaktaydı. 46,XY CGB'nin ise %46,77'si androjen duyarsızlığı, %31,34'ü androjen sentez kusuru, %18,41'i gonadal gelişim kusuru, %3,48'i diğer nedenlerden kaynaklı CGB tanısı aldı. Tam androjen duyarsızlık sendromu (TADS) vakalarının %69,23'ünde, kısmı androjen duyarsızlık sendromu (KADS) vakalarının %28,57'sinde mutasyon gösterilebilmiştir. Sonuçlar: Çalışmamızda en sık 46,XY CGB, sonrasında 46,XX CGB, en son olarak da cinsiyet kromozom CGB saptandı. 46,XX CGB vakalarının büyük çoğunluğunda KAH, KAH içinde ise en sık 21-OHE yer almaktadır. Bu da yenidoğan döneminde kuşkulu genital yapı ile başvuran vakaların bu açıdan değerlendirilmesinin önemini göstermektedir. 46,XY CGB vakalarının çoğunluğunu ise androjen duyarsızlığı vakalarının oluşturduğu saptandı. Günümüzde gelişen teknolojiye rağmen 46,XY CGB'nin önemli bölümünün genetik kökeni saptanamamaktadır. Anahtar Kelimeler: Cinsiyet gelişim bozukluğu, kuşkulu genitalya, 46,XX CGB, 46,XY CGB, cinsiyet kromozom CGB
Çocukluk çağı akut monoartiküler artritinde septik ve septik olmayan olguların klinik bulguları ve laboratuvar test sonuçlarının karşılaştırılması
Çocuklarda septik artrit, erken ve etkin tedavi gerektiren, aksi halde ciddi sekellere neden olabilen acil bir durumdur. Klinik ve laboratuvar bulgularıyla septik artriti taklit edebilen diğer akut monoartiküler artrit nedenleri, septik artrit tanısını zorlaştırmaktadır. Amaç: Araştırmamızın iki amacı bulunmaktadır. Birinci amacı, septik artrit tanısı ile ilişkili klinik bulguları ve laboratuvar parametrelerini karşılaştırarak septik ve septik olmayan akut monoartiküler artrit ayrımında öngörülebilir tanısal eşik değerler elde etmektir. İkinci amaç ise, bu parametrelerin septik ile septik olmayan monoartiküler artrit ayrımında tanısal değerlerinin incelenmesidir. Gereç ve Yöntemler: Akut monoartikuler artrit ile 2005 ve 2019 yılları arasında hastanemize başvuran 2 ay ile 16 yaş arasındaki toplam 117 çocuk hasta ilk başvuru anındaki klinik ve laboratuvar bulguları açısından değerlendirilmek üzere çalışmaya dahil edildi. Hasta verileri, hastane bilgi yönetim sistemi, tıbbi hasta dosyaları ve poliklinik kayıtlarının geriye dönük taranması ile elde edildi. Gerekli hasta verileri elde edildikten sonra, hastalar septik artrit grubu (grup SA; 57 hasta) ve septik olmayan artrit grubu (grup SO; 60 hasta) olmak üzere ikiye ayrıldı. Olguların ilk başvurudaki klinik ve laboratuvar bulguları kaydedildi. Klinik bulgular açısından vücut sıcaklığı, eklem hareket açıklığında kısıtlılık varlığı ve şikayet başlangıcı ile başvuru arasında geçen süre değerlendirildi. Tam kan sayımı, CRP ve SED sonuçları incelendi. Tanısal değerleri incelenerek anlamlı bulunan parametreler için eşik değerler ROC analizi ile belirlendikten sonra çok değişkenli lojistik regresyon analizi yapılarak öngörücü kriter sayısı ile septik artrit olasılığı saptanmaya çalışıldı. Bulgular: Her iki grupta ortanca yaş 88 aydı. Grup SA'da yaş aralığı 2 ay 10 gün ile 186 ay arasındayken, grup SO'da 17 ay ile 189 ay arasındaydı. Grup SA'yı oluşturan hastaların 18'i (%31,6) erkek ve 39'u (%68,4) kız iken, grup SO'da 30 erkek (%50) ve 30 kız (%50) çocuk mevcuttu. Diz eklemi her iki grupta da en sık etkilenen eklemdi. İki grup arasında şikayet başlangıcı ile hastaneye başvuru arasında geçen süre açısından anlamlı fark saptanmadı (p=0.52). Vücut sıcaklığı, grup SA'da grup SO'ya kıyasla belirgin yüksekti (37,6±0,9°C'ya 2 karşı 36,72±0,65°C) (p=0.001; p<0.01). Grup SA'daki hastaların tamamında, grup SO'daki hastaların ise %60'ında eklem hareket açıklığında kısıtlılık mevcuttu. Laboratuvar bulguları arasından CRP ve SED grup SA'da (ortalama CRP: 90±48mg/L, ortalama SED: 70±30 mm/sa) grup SO'ya göre (ortalama CRP: 41±37 mg/L, SED: 35±24 mm/sa) belirgin olarak yüksek saptandı. Benzer şekilde, iki grup arasında ortalama lökosit sayısı (grup SA'da 14365±6035/mm3, grup SO'da 9877±3652/mm3), nötrofil sayısı (grup SA'da 9787±4489/mm3, grup SO'da 5563±2991/mm3) ve nötrofil yüzdesi (grup SA'da %66±9, grup SO'da %54±13) açısından istatistiksel olarak anlamlı farklılık mevcuttu (tüm değişkenler için p=0.001; p<0.01). Buna karşın, trombosit sayıları açısından iki grup arasında anlamlı farklılık saptanmadı (grup SA'da ortalama 345±95 x109/l, grup SO'da 348±111 x109/l; p=0,86). Septik ile septik olmayan artritlerin tanısal ayrımında kullanılabilecek parametrelerin ROC analizi ile belirlenen olası eşik değerleri aşağıdaki gibidir: 1. Vücut sıcaklığı>37.1°C (Olasılık oranı 10.092, %95 GA: 4.316-23.599) 2. CRP ≥ 63 mg/L (Olasılık oranı 11.200, %95 GA: 4.717-26.592) 3. SED ≥ 53 mm/sa (Olasılık oranı 11.104; %95 GA: 4.695-26.262) 4. Lökosit sayısı ≥ 12100/mm3. (Olasılık oranı: 6.857; %95 GA: 2.988-15.734) 5. Nötrofil sayısı ≥ 6300/mm3 (Olasılık oranı: 10.578; %95 GA: 4.454-25.119) 6. Nötrofil yüzdesi ≥%65 (Olasılık oranı: 8.507; %95 GA: 3.686-19.630) Çok değişkenli lojistik regresyon analizinin sonucunda yukarıda belirtilen kriterlerden hiçbiri yoksa %4, bir kriter varlığında %11, iki kriter varlığında %27, üç kriter varlığında %52, dört kriter varlığında %75, beş kriter varlığında %90 ve altı kriter varlığında ise %96 olasılık ile septik artrit tanısının öngörülebileceği tespit edildi. Sonuçlar: Çalışmada test edilen tüm değişkenler arasında CRP, septik artrit tanısında yüksek duyarlılık ve özgüllükle en iyi bağımsız parametre olarak belirlendi. Akut monoartiküler artritle başvuran çocuklarda septik artrit tanısında öngörücü olabilecek kriterlerden 3 veya daha fazlası mevcutsa %50 üzerinde olasılıkla septik artrit tanısı için fikir verici olabilir.
Çocuk sağlığı ve hastalıkları acil polikliniğine başvuran akut gastroenterit vakalarının analizi
Amaç: Akut gastroenterit, akut solunum yolu hastalıklarından sonra en sık görülen çocukluk çağı hastalığıdır ve tüm dünyada alt solunum yolu enfeksiyonları ve perinatal hastalıklardan sonra çocuklarda üçüncü sırada ölüm nedenidir. Bu çalışmanın amacı çocuk acil polikliniğine başvuran akut ishal vakalarının analizini geriye dönük olarak yapmaktır. Gereç ve Yöntemler: İstanbul Tıp Fakültesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı Acil Çocuk Polikliniği'ne 01 Ocak 2007 ve 31 Aralık 2010 tarihleri arasında başvuran ve akut gastroenterit tanısı alan 0-16 yaş arasındaki çocuklara ait dosyalar geriye dönük olarak incelendi. Hastalara ait demografik, klinik ve laboratuvar (tam sayımı, tam idrar tahlili, dışkı mikroskopisi, dışkıda viral antijen) verileri için hasta dosyaları geriye dönük olarak tarandı. Rotavirus (RV) ve Adenovirus (AV) incelemeleri için Lateks aglütinasyon yöntemi kullanıldı. Gaita örnekleri İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Mikrobiyoloji ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Laboratuvarı'nda incelendi. Elde edilen verilerin istatistiki değerlendirmesi için SPSS 15.0 paket programı kullanıldı. Bulgular: Çalışma süresince 645 hastanın dosyasına ulaşıldı. Bu hastalardan laboratuvar tetkiki istenen 420'sinin sonuçları değerlendirildi. Çocukların ortalama yaşları 26,9±31 aydı ve 475'i (% 73,6) 0-24 ay aralığında, 580'i (% 89,9) 0-60 ay aralığında bulunmaktaydı. En sık başvurunun ilkbahar aylarında (en sık Mart ayı) yapıldığı tespit edildi. Olguların ortalama ishal süresi 2,0±1,69 gündü ve % 30,4'ünde değişik derecelerde dehidratasyon bulgusu mevcuttu. Başvuran 645 olgunun 415'inde (% 64,3) dışkı mikroskopisi testi yapıldı; 56'sında (% 13,5) lökosit pozitifliği (5 ve üzeri) saptandı. Olguların 152'sine viral antijen bakıldı; 120'sinde (% 18,6) RV pozitif, 8'inde (% 1,2) AV pozitif olarak saptandı. Tüm olguların 461'i (% 71,4) ayaktan tedavi edilirken, 139 (% 21,5) vaka kısa süreli gözlem altına alınmış, 45'i (% 6,9) yatarak tedavi edilmişti. Sonuç: Çalışmamızda ishal nedeni ile başvuran hastaların yaş, cinsiyet, ishal süresi ve eşlik eden şikayetleri literatürdeki diğer çalışmalara benzerdi. Her ne kadar RV ve AV antijeni tüm hastalardan istenmemiş olsa da elde edilen sonuçlar ülkemiz verileri ile uyumlu bulundu. Hastaların büyük bir kısmının izlem ve önerilerle takip edilmiş olması çoğunlukla destek tedavileri ile yönetilebilen akut gastroenterit tedavisinin acil poliklinik şartlarında uygun şekilde sürdürüldüğünü göstermektedir. Anahtar Kelimeler: Çocuk, ishal, akut gastroenterit.
Transfüzyon bağımlı talasemi hastalarında glikoz intoleransı ve pankreastaki demir birikimi ilişkisinin değerlendirilmesi
Pankreatik aşırı demir yüklenmesi ve glikoz disregülasyonu arasındaki ilişki henüz iyi tanımlanmamıştır ve daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır. Pankreas demir yükü ölçümleri ayrıca hepatik, pankreatik ve kardiyak demir yükünün, transfüzyona bağlı talasemide (TDT) diyabetin gelişimine nasıl etki ettiğini anlamak için gereklidir. Amaç: Bu çalışma, MRG R2* ve T2* sonuçlarına dayanarak TDT hastaları arasında pankreatik demir yükünün varlığını değerlendirmek ve aynı zamanda açlık kan şekeri (AKŞ), insülin, fruktozamin, Homa-IR, C-peptid, ferritin, karaciğer, kardiyak MRG R2* sonuçları ile ilişkisini belirlemeyi amaçlamaktadır. Gereç ve Yöntemler: Bu çalışma İstanbul Üniversitesi, İstanbul Tıp Fakültesi, Pediatri Anabilim Dalı, Hematoloji / Onkoloji Dalı, Talasemi Merkezinde gerçekleştirildi. Çalışmaya yaşları 11 ile 45 arasında değişen, ortalama 29.9±9,9 (medyan 29) yaşında olan kırk bir TDT hastası dahil edildi. Pankreatik, karaciğer, kardiyak MRG'ler Radyoloji Anabilim Dalında 1.5 Tesla Philips MRG makinesi kullanılarak yapıldı. Pankreatik MRG R2* sonuçları <30 Hz ise normal, 30-100 Hz ise zayıf ve >100 Hz ise orta-şiddetli pankreatik siderozis olarak kabul edildi. Pankreatik MRG T2 sonuçları >26 ms ise normaldi, <10 ms ise, literatürde gösterildiği gibi aşırı demir yükünü gösteriyordu. Pankreatik MRG R2* sonuçları ile FBG, insülin, fruktozamin, Homa-IR, C-peptid, ferritin, kardiyak MRG R2* değerleri arasındaki korelasyonlar Pearson korelasyonu, Mann Whitney U testi kullanılarak değerlendirildi. Bulgular: Açlık kan şekeri, insülin, C-peptid düzeyi, fruktozamin, Homa-IR, ferritin ve Pankreas T2* ve R2* bulguları arasında anlamlı bir ilişki bulunmadı (p>0.05). Karaciğer ve pankreas MRG T2* ve R2* bulguları arasında anlamlı korelasyon vardı (p<0.01). Kardiyak R2*, Pankreas T2* ve Pankreas R2* ölçümleri arasında anlamlı bir ilişki yoktu (p>0.05). On dört hastada normal pankreatik MRG R2* (%34,1), 19 hastada normal pankreatik MRG T2* (%46.3) saptandı. T2*'nin yaş ve cinsiyetle ilgisiz olduğu ve R2*'nin yaşa bağlı yağ dejenerasyonuyla ilişkili olabileceği bildirilmiştir. Sadece 1 hastanın 18 yaşın altında olduğu hastaların %31.7'sinde (R2*>100 Hz) belirgin pankreatik demir yükü vardı. T2*<26 ms ve aşırı demir yükü olan 22 (%53.6) hasta vardı. 13 (%31.7) hastada T2<10 ms ve önemli demir yüküne sahip idi. Hastaların yaklaşık dörtte üçü (n:13, %31.7) hem T2* hem de R2* ölçümlerinde orta ila şiddetli pankreatik XI demir yüküne sahipti. Kayda değer pankreatik aşırı demir yüküne sahip 13 hastanın 3'ünde ciddi hipofiz, 1'inde orta ve 2'sinde şiddetli kardiyak sideroz vardı ve ciddi karaciğer demir yükü yoktu. Bu, şelasyon tedavisinin önce karaciğere, daha sonra kalp ve hipofize ve nihayetinde pankreatik demir yüküne yönlendiğini ve vücut demir yükünü değerlendirmede pankreas MR'nin önemini ortaya koyduğunu göstermektedir. Tartışma: Pankreatik ve kardiyak MRG R2* arasında korelasyonun olmaması, pankreatik demir yükünün, kardiyak demir yükünün iyi bir göstergesi olduğunu gösteren literatür çalışmaları ile tezattır. Bunun nedeni, hastalarımızın kardiyak MR ile sıkı takip edilmesi ve kalpte aşırı demir yükü tespit edilen hastaların yoğun şelasyon programlarına alınmasıdır. Ayrıca, daha önce yürütülen çalışmalarda, pankreatik R2*'nin glikoz disregülasyonuna karşı duyarlı olabileceği bildirilmesine karşın, çoğu hastada halen klinik belirtiler görülmeyebilir ve normal kan glikozu saptanabilir. Bu da preklinik dönemde demir yükünün varlığına işaret eder. Pankreatik MRG R2*, pankreatik demir birikimini daha erken bir aşamada tespit edebilir. Bizim hastalarımızda yüksek pankreatik aşırı demir yüküne rağmen az miktarda glikoz metabolizması bozukluğu görülmesi, karaciğerde aşırı demir yükünün olmaması ile açıklanabilir.